|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2011/65
Karar Sayısı: 2013/49
Karar Günü: 28.3.2013
İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet Partisi (Cumhuriyet Halk Partisi) TBMM Grubu Adına
Grup Başkanvekilleri M. Akif HAMZAÇEBİ ile Muharrem İNCE
İPTAL DAVASININ KONUSU : 6.4.2011 günlü, 6225 sayılı Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
A- 8. maddesiyle, 7.5.1987 günlü, 3359 sayılı
Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 10’un;
1- Dokuzuncu fıkrasının birinci cümlesinin,
2- Onuncu fıkrasının birinci cümlesinin,
B- 9. maddesiyle 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı Tababet
ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen Ek Madde 13’ün
(b) bendinin ikinci paragrafının “…veya
uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon
rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi kadar
fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin kendi
uzmanlık alanları ile ilgili…” bölümünün,
C- 10. maddesiyle 1219 sayılı Kanun’a eklenen Ek
Madde 14’ün;
1- Birinci fıkrasının birinci cümlesinin,
2- İkinci fıkrasında yer alan “… ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü
sütununda belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine …”
ibaresinin,
3- EK-1, EK-2 ve EK-3 sayılı çizelgelerinin,
D- 12. maddesiyle 1219 sayılı Kanun’a eklenen
Geçici Madde 8’in,
E- 13. maddesiyle yeniden düzenlenen, 10.7.2003
günlü, 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli
Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 5. maddesinin
sekizinci fıkrasının,
F- 14. maddesiyle değiştirilen, 13.12.1983 günlü,
181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’nin 17/B maddesinin (d) bendinin,
G- 17. maddesiyle 16.5.2006 günlü, 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’na eklenen Ek Madde 3’ün,
H- 18. maddesiyle 5502 sayılı Kanun’a eklenen
Geçici Madde 9’un,
Anayasa’nın 2., 5., 10., 12., 17., 48., 55., 56., 90., 128., 135.,
138. ve 153. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve
yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL ve YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN
GEREKÇESİ
Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“II.
GEREKÇE
06.04.2011
tarihli ve 6225 sayılı olup, 26.04.2011 tarihli ve 27916 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanan “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un bazı hükümlerinin yürürlüğünün
durdurulması ve iptali istemiyle Anayasa Mahkemesinde açılan 2011/65 Esas
sayılı davada verilen 12.7.2011 tarihli Karar ile dava dilekçesinde
saptanmış olan bir kısım noksanlıkların bir ay içinde giderilmesi gerektiği
bildirilmiştir. Söz konusu noksanlıklara ilişkin gerekli
açıklamaları da içerecek biçimde yeniden hazırlanan yürürlüğün durdurulması
ve iptal isteminin gerekçeleri aşağıda sunulmuştur.
A) 3359
Sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa Eklenen Ek Madde 10’un Dokuzuncu
Fıkrasının Birinci Tümcesindeki, “Etik kurullar, en az biri sağlık mesleği
mensubu olmayan kişi ve biri de hukukçu olmak kaydıyla ve üyelerinin
çoğunluğu doktora veya tıpta uzmanlık seviyesinde eğitimli sağlık mesleği
mensubu olacak şekilde, en az yedi ve en çok onbeş üyeden oluşturulur.” ve
Onuncu Fıkrasının Birinci Tümcesindeki “Klinik Araştırmalar Danışma Kurulu
ise; Sağlık Bakanlığı Müsteşarı veya uygun göreceği bir Müsteşar
yardımcısının başkanlığında tıbbın cerrahi, dahili
ve temel bilimlerinden Bakanlıkça seçilen uzmanlığını almış veya
doktorasını yapmış üçer kişi, birer klinik psikolog ve ilahiyatçı ile
Bakanlık 1. Hukuk Müşaviri veya görevlendireceği bir hukuk müşavirinden
oluşur.” Hükümlerinin Anayasaya Aykırılığı
a) 3359 Sayılı Sağlık Hizmetleri
Temel Kanununa Ek 10 uncu madde eklenerek, gönüllü insanlar üzerinde
gerçekleştirilecek klinik araştırmaların ne şekilde yapılabileceği
düzenlenmiştir. Buna göre, Yasada belirtilen diğer koşulların yanı sıra
“Yapılacak araştırmayı ilgili etik kurulun uygun görmesi” de bu tür
çalışmaların yapılabilmesinin önkoşulunu oluşturmaktadır.
Anılan Ek 10 uncu maddenin sekizinci
fıkrası uyarınca; “Sağlık Bakanlığınca, insanlar üzerinde gerçekleştirilecek
klinik araştırmalara katılacak gönüllülerin hakları, sağlık güvenliği ve
esenliğinin korunmasını sağlamak ve klinik araştırmaları etik yönden
değerlendirmek amacıyla etik kurullar; klinik araştırmalarla ilgili
konularda Bakanlığa görüş bildirmek üzere Klinik Araştırmalar Danışma
Kurulu teşkil olunur.”
Aynı maddenin dokuzuncu fıkrasının
ilk tümcesinde ise “Etik kurullar, en az biri sağlık mesleği mensubu olmayan
kişi ve biri de hukukçu olmak kaydıyla ve üyelerinin çoğunluğu doktora veya
tıpta uzmanlık seviyesinde eğitimli sağlık mesleği mensubu olacak şekilde,
en az yedi ve en çok onbeş üyeden oluşturulur.” düzenlemesi yer almaktadır.
Sözü edilen etik kurullar,
araştırmaya katılacak gönüllülerin hakları, sağlık yönünden güvenliği ve esenliğinin
korunması, araştırmanın mevzuata uygun şekilde yapılmasının ve takip
edilmesinin sağlanması amacıyla kurulmaktadır. Bu çerçevede etik kurullar;
araştırma protokolü, araştırmacıların uygunluğu, araştırma yapılacak
yerlerin yeterliliği ve gönüllülerin bilgilendirilmesi ve bu kişilerden
alınacak aydınlatılmış onamlar ile araştırmalarla ilgili diğer konularda
bilimsel ve etik yönden görüş oluşturmakla, bir araştırmanın yürütülmesinde
en önemli görevi üstlenen kurul olma özelliğini taşımaktadırlar.
Etik Kurulların amaca elverişli bir
üye bileşimiyle; yapısı, çalışmaları ve kararlarının yönetsel otorite,
politika, destekleyici vb. her türlü dış etkiden uzak olması, bilimsel ve
kurumsal özerklik perspektifi içinde, bilim ve gönüllüler yararına çalışması
esastır. Bu zorunluluk 03.12.2003 tarihli ve 5013 sayılı
Kanunla onaylanması uygun bulunarak 20.04.2004 tarih ve 25439 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanan Biyoloji Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları
ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin (kısaca BİYOTIP Sözleşmesi)
“Üzerinde araştırma yapılan kişilerin korunması” başlıklı 16 ncı maddesinin
üçüncü bendinde ifade edilmiştir. Buna göre, bir kişi üzerinde
araştırma ancak; “araştırma projesinin bilimsel değerinin, araştırma
amacının öneminin değerlendirilmesi ve etik bakımdan kabul
edilebilirliğinin çok disiplinli bir gözden geçirmeye tabi tutulması dahil, yetkili bir kurum tarafından bağımsız bir şekilde
incelendikten sonra onaylanmış olması” koşulunun yerine getirilmesi
durumunda yapılabilir. Aynı mahiyette bir düzenleme Dünya Tabipler Birliği
Helsinki Bildirgesinin 15 inci maddesinde de yer almaktadır.
Bu düzenlemeler uyarınca etik
kurulların yönetsel otorite ve politikaların tümüyle dışında olması
gereklidir. Bu Kurulların Sağlık Bakanlığı’nca oluşturulması kuruluş
amacına uygun olmadığı gibi hukuka da aykırıdır.
Bilindiği
gibi Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve
işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun
üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın
bulunduğu bilincinde olan devlettir. Bu çerçevede, yapılan hukuksal
düzenlemelerin de temel hukuksal normlar gözetilerek yapılması
gerekmektedir. Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasına göre, usulüne
göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası
andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.
Anayasanın 5 inci maddesinde göre,
insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak
devletin temel ve amaç ve görevleri arasındadır. Anayasanın 12 nci
maddesine göre, herkes kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez,
vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.
Anayasanın 17 nci maddesine göre,
herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına
sahiptir. Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, tıbbi zorunluluklar ve
kanunda yazılı haller dışında kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; kimse,
rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Anayasanın 56
ncı maddesi uyarınca devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlamak zorundadır.
İnsan üzerinde yapılan klinik
araştırmalar, kişinin vücut bütünlüğü ve yaşama hakkı ile doğrudan
ilgilidir. İnsan üzerinde yapılacak klinik araştırmalar için öngörülen
koşulların eksiksiz yerine getirilmediği durumlarda, bu araştırmaların
hukuka ve Anayasamızın yukarıda belirtilen düzenlemelerine uygunluğundan
söz etmeye olanak bulunmamaktadır. Bu koşulların başında,
“yapılacak klinik araştırmanın etik kurul tarafından uygun görülmesi” yer
aldığına göre ve burada sözü edilen etik kurulların “bağımsızlığı”nın da en
temel niteliği olması karşısında; etik kurulun bileşimi, Sağlık Bakanlığı
tarafından oluşturulmasına ilişkin düzenleme ile birlikte
değerlendirildiğinde, kuruluş amacına uygun ve bağımsız olarak inceleme
yapabilmesini sağlamaya elverişli değildir.
Öte yandan, Biyotıp Sözleşmesi’nin
yukarıda değinilen 16 ncı maddesinin üçüncü bendine göre, insan üzerinde ancak
“araştırma projesinin bilimsel değerinin, araştırma amacının öneminin
değerlendirilmesi ve etik bakımdan kabul edilebilirliğinin çok disiplinli
bir gözden geçirmeye tabi tutulması dahil, yetkili
bir kurum tarafından bağımsız bir şekilde incelendikten sonra onaylanmış
olması” durumunda araştırma yapılabileceği gözetildiğinde, bu değerlendirmeyi
yapacak etik kurulun gerek nicelik ve gerekse nitelik olarak “çok
disiplinli bir gözden geçirmeyi” yapabilecek şekilde oluşturulabilmesi
gerekmektedir. Ne var ki iptali istenen fıkrada belirtilen en az sayı
yetersiz olup, bir klinik araştırmanın ikisi sağlık alanından olmayan
toplam 7 kişilik bir kurulca değerlendirilmesi belirlenen amaca uygun
düşmemektedir.
Tüm bu nedenlerle; 6225 sayılı
Yasa’nın 8 inci maddesi ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen
Ek 10 uncu maddenin dokuzuncu fıkrasının ilk tümcesi, Anayasanın 2 nci, 5
inci, 12 nci, 17 nci, 56 ncı ve 90/son maddesine aykırılık oluşturduğundan,
iptali gerekir.
b) Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun
Ek 10 uncu maddesinin onuncu fıkrasının ilk tümcesinde “Klinik Araştırmalar
Danışma Kurulu ise; Sağlık Bakanlığı Müsteşarı veya uygun göreceği bir
Müsteşar yardımcısının başkanlığında tıbbın cerrahi, dahili
ve temel bilimlerinden Bakanlıkça seçilen uzmanlığını almış veya
doktorasını yapmış üçer kişi, birer klinik psikolog ve ilahiyatçı ile
Bakanlık 1. Hukuk Müşaviri veya görevlendireceği bir hukuk müşavirinden
oluşur.” düzenlemesi yer almaktadır.
3359 sayılı Yasa’nın Ek 10 uncu
maddesinin sekizinci fıkrasında Klinik Araştırma Danışma Kurulunun kuruluş
amacı, “klinik araştırmalarla ilgili konularda Bakanlığa görüş bildirmek”
olduğu belirtilmektedir. Bakanlığa bildirilecek görüşler ise hem bilimsel,
hem de etik yönden olacaktır.
Sağlık Bakanlığı’na klinik
araştırmaların yürütülmesinde etik ve bilimsel olarak görüş bildirecek olan
bu kurulun da, tıpkı etik kurullar gibi kuruluş amacına uygun ve yukarıda
değinilen mevzuat çerçevesinde bağımsız karar verebilecek şekilde
oluşturulması gerekmektedir. Ne var ki Klinik Araştırma Danışma Kurulu’nun
oluşumunda hukuk devleti ilkesi ihlal edilmiş; bu kurullar kuruluş amaç ve
hedeflerinden uzak bir şekilde yapılandırılarak tümüyle Bakanlığa bağlı bir
şube niteliğine bürünmüştür.
Nitekim Klinik Araştırma Danışma
Kurulu’nun Sağlık Bakanlığı Müsteşarı veya uygun göreceği bir Müsteşar
yardımcısının başkanlığında toplanması, Sağlık Bakanlığı’na danışmanlık
yapacak olan kurulun bağımsızlığını tümüyle ortadan kaldıran bir düzenleme
niteliğindedir.
Ayrıca tıbbın cerrahi, dahili ve temel bilimlerinden olan üyelerin Bakanlıkça
seçilmesi de yine Kurulun “bağımsızlığı” niteliğiyle bağdaşmamaktadır.
Öte yandan sözkonusu düzenleme,
Anayasanın öngördüğü, düzenlenmesini zorunlu kıldığı unsurları içermemekle
de hukuka aykırıdır:
Anayasanın Başlangıç kısmıyla 2 nci
ve 5 inci maddelerinde demokrasi, devletin korumakla ve özen göstermekle
yükümlü olduğu ilkeler arasında yer almakta, özgürlükçü niteliğinin erdemi
ve değeri de, hukuk devletinin çağdaşlaşmasına katkısı nedeniyle büyük önem
kazanmaktadır. Demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde
sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. (AYMK.,
06.11.2008 tarih ve E.2007/66, K.2008/157).
Demokrasi, tüm üye veya
vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit
hakka sahip olduğu bir yönetim biçimi olarak tanımlanabilir. Yönetimin
işleyişinin demokratik olabilmesi için, özel ya da tüzel kişilerin merkezi
idarenin karar alma sürecine katılarak onu etkileyebilme yeteneğine sahip
olabileceği özelliklere kavuşturulması gerekir. Burada sözü edilen tüzel
kişiler özel hukuk tüzel kişileri olabileceği gibi kamu tüzel kişileri de
olabilir. Bir baskı grubu olarak düşünülen kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarının da bu anlamda merkezi idarenin karar alma sürecine etki
edeceği doğaldır. İdarenin, bu etkiyi azaltmaya ya da ortadan kaldırmaya
yönelik olan her türlü müdahalesi ise hukuka aykırı olacaktır.
Meslek
kuruluşlarına, üyelerinin nitelik ve niceliği, ürettikleri iş ve
hizmetlerin toplumun temel ihtiyaçlarına yönelik olması ve ülke genelinde
yaygınlığı, çoğulcu demokratik gelişim ortamında etkili bir sivil toplum
örgütü rolünde bulunmaları, örgütlülüğün üyelere getirdiği yararlar ile
toplum çıkarlarının uygun düzeylerde dengelenebilmesi ve demokratik toplum
kültürünün kamu düzeninde olumsuzluk yaratmadan derinleştirilebilmesi
nedenleriyle, kamusal nitelik kazandırılarak, Anayasada yer verilmiştir.
Klinik Araştırma Danışma Kurulunda,
meslek mensuplarının menfaatlerinin ve mesleki deontolojinin olduğu kadar,
halk sağlığının da korunması temel amaçlarıyla kurulan meslek
kuruluşlarının liyakati, konuya yaklaşımı ve bilimsel bilgi birikimi ile bu
kurullarda yer verilmemesi, devletin demokratik olması özelliğiyle
bağdaşmamaktadır.
Bu şekilde yapılan düzenleme,
Anayasanın 135 inci maddesine de aykırıdır. Zira,
Anayasanın 135 inci maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruşlarının amaçları arasında, meslek mensuplarının birbirleriyle ve halk
ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek
disiplini ve ahlâkını korumak maksadı da bulunmaktadır. Kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının etik kurulda temsil edilmemesi,
bu kuruluşların Anayasal statüsü ve Anayasada sayılan görev ve yetkileri
gözönüne alındığında, varlık nedenleri ile uygun düşmediği gibi, Anayasanın
17 nci maddesi ile ilgili bir konu alanında, kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının temsil edilmemesi, yasama organın takdirinde olan bir
konu olarak görülemez.
Kamu hukuku kurallarına göre
yönetilmesi anayasal güvence altında bulunan kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarının işlev ve etkileri de hukukun koruması altındadır. Meslek
kuruluşlarının etkinliği, sorumluluğu ve yükümlülüğü, belirli bir düzen ve
disiplin içinde faaliyette bulunması, görevlerinin boyut ve kapsamına
bağlıdır. İşlevsizliği ve biçimsel örgütlenmeyi aşmanın yolu, mesleğin tüm
alanlarında ve meslekle ilgili işlemlerde, ilgili meslek kuruluşuyla
organik bağlantının, meslek kuruluşunun kimlik ya da belgesinin esas
alınması, diğer bir deyişle, meslekle ilgili faaliyetlerle meslek kuruluşu
arasındaki olgusal bağın koparılmamasıdır. (AYMK.,
E.2007/66).
Anayasa Mahkemesi’nin E.1988/3,
K.1989/4 sayılı kararında belirtildiği üzere “Anayasanın öngördüğü, düzenlenmesini
zorunlu kıldığı bir konudaki boşluk, aykırılık oluşturan bir eksiklik
sayılarak iptal nedeni yapılmaktadır”.
Davaya konu düzenlemede, Türk
Tabipleri Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği, Türk Eczacılar Birliği gibi
kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarına yer verilmemesi, yukarıda açıklandığı
üzere Anayasaya aykırılık oluşturan bir eksikliktir.
Anayasanın herhangi bir hükmüne
aykırı unsurlar taşıyan bir düzenlemenin Anayasanın 2 nci maddesinde ifade
edilen hukuk devleti ilkesiyle uyumlu olmayacağı açıktır.
Açıklanan nedenlerle 6225 sayılı
Yasa’nın 8 inci maddesi ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa
eklenen Ek 10 uncu maddenin onuncu fıkrasının ilk tümcesi Anayasanın, 2
nci, 5 inci, 90/son ve 135 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali
gerekir.
B) 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı
San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanuna Eklenen Ek Madde 13 (b) Bendinin
İkinci Fıkrasındaki “… veya uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında
ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi
almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile ilgili …” Tümcesinin
Anayasaya Aykırılığı
Maddenin (b) bendinde yer alan tümce
ile fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzman hekiminin
yanı sıra “… uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapan” hekimler ile uzmanlık
dalında Fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu bulunmakla birlikte
uzmanlık eğitimi sırasında bu rotasyonu yapmamış hekimlerin de sonradan
“uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve
rehabilitasyon eğitimi” alarak kendi uzmanlık alanları ile ilgili teşhis ve
tedavi için yönlendirmeleri ile; “Fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı”nın
teşhisi ve tedavi için yönlendirmesi olmaksızın Fizyoterapistin hastaların
hareket ve fiziksel fonksiyon bozukluklarının ortadan kaldırılması veya
iyileştirilmesi amacıyla gerekli uygulamaları yapması, kısaca fiziksel tıp
ve rehabilitasyon uzmanı olmaksızın da hastaya rehabilitasyon tıbbı
kapsamında sağlık hizmeti verilmesini düzenlemektedir.
İptali istenilen tümce, tıpta
uzmanlık alanlarının görev, yetki ve uygulama alanları ile ilgili
olduğundan, Anayasaya aykırılığının ortaya konulabilmesi için tıpta
uzmanlık ve uzmanlık eğitimine ilişkin düzenlemeler ile bilimsel kurul
kararlarının ortaya konulması gerekmektedir.
1219 sayılı Yasanın 1 inci maddesi
uyarınca her ne surette olursa olsun hastaları tedavi etmek için tıp fakültesi
mezunu hekim olmak, 1219 sayılı Yasanın 8 inci maddesi uyarınca da bir
alanda uzman olabilmek için o alanda uzmanlık eğitimi görüp uzmanlık
diploması almak gerekmektedir.
Her bir tıpta uzmanlık alanında
“uzman hekim” in hangi uygulamaları yapabileceği, görev ve yetkilerinin ne
olduğu, aldıkları uzmanlık eğitimin içeriği ile belirlenmektedir. Uzmanlık
eğitiminin içeriğini bir diğer söyleyişle uzmanlık eğitimi sırasında
uygulanması gereken asgari eğitim ve öğretimi çekirdek eğitim müfredatları
belirlemektedir. 18 Temmuz 2009 gün ve 27292 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe konulan Tıpta Ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi
Yönetmeliği’nin 7 nci maddesi uyarınca “ilgili uzmanlık dalının çekirdek
eğitim müfredatını belirlemek ve ilan etmek” görevi 1219 sayılı Yasa’nın 9
uncu Maddesi uyarınca kurulan Tıpta Uzmanlık Kurulu’na aittir. Ancak Tıpta
Ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği uyarınca ilan edilmesi
gereken uzmanlık dallarına ait çekirdek eğitim müfredatlarını belirleme
çalışmaları henüz tamamlandığından müfredatlar da ilan edilmemiştir.
Nitekim 1219 Sayılı Yasaya 6.4.2011 gün
ve 6225 sayılı Yasa ile eklenen Ek Madde 14’ün son fıkrasında “Uzmanlık
dallarının eğitim müfredatları ve bu müfredatlara göre uzmanlık dallarının
temel uygulama alanları ile görev ve yetkilerinin çerçevesi Tıpta Uzmanlık
Kurulunca belirlenir” düzenlemesine yer verilmiştir.
Her bir
uzmanlık dalının hangi alanlarda rotasyon yapacağını belirleme yetkisi de
Tıpta Uzmanlık Kurulu’na aittir. Tıpta Uzmanlık Kurulu tıpta uzmanlık ve yan dal uzmanlık
alanlarının hangi uzmanlık alanlarında ne kadar süreyle rotasyon
yapacaklarını belirlemiş ve ilan etmiştir1.
Rotasyon; bir tıpta
uzmanlık dalının uzmanlık öğrencisinin, kendi uzmanlık alanının görev ve
yetki alanındaki bilgi ve beceri ve uygulamalarını geliştirmek üzere, diğer
tıpta uzmanlık dalına ait eğitim biriminde o uzmanlık alanının bilgi ve
uygulamaları konusunda belli süre ile eğitim amacı ile
görevlendirilmesidir. Rotasyon uygulaması, öğrenciye rotasyon yaptığı diğer
uzmanlık dalının görev ve yetkisini kazandırmamaktadır.
Örneğin Tıpta Uzmanlık Kurulu
tarafından ilan edilen karar uyarınca, acil tıp uzmanlık eğitimi gören öğrenciler,
uzmanlık eğitimleri içinde 10 farklı uzmanlık alanında değişik sürelerle
rotasyon yapmaktadır. Bu alanın rotasyon yaptığı on ayrı uzmanlık alanının
içinde 1 ay süre ile Ortopedi ve Travmatoloji alanı da bulunmaktadır. Harp
Cerrahisi Uzmanlık alanı da Ortopedi ve Travmatoloji alanında 2 ay süre ile
rotasyon yapmaktadır. Harp Cerrahisi Uzmanlarına bu rotasyon sonucu “Acil
şartlarda ekstremitelerin hayatiyetini değerlendirme ve gereken vakalarda
hayat kurtarıcı amputasyonları yapma” 2 öğretilmekte ve uzmanlık sonrasında da acil şartlarda
uygulama yetkisi verilmektedir. Ancak aynı alanda rotasyon yapan Acil Tıp
Uzmanlarına bu yetki tanınmamaktadır. Esasında Harp Cerrahisi uzmanları da
cerrahi eğitimi almalarına rağmen Ortopedi ve Travmatoloji uzmanlık alanına
ait sınırlı yetkileri normal koşullarda kullanamamakta, yalnızca acil
şartlarda kendi müfredatlarında yer alan bilgi ve becerileri çerçevesinde
bu yetkiye sahip kılınmaktadır.
Fiziksel
Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanlık Dalında ise;
(*) Bk. Bakanlar Kurulunun 14 Mayıs 2002 tarih ve 2002/4198 sayılı
Kararnamesiyle yürürlüğe konulan (TIPTA UZMANLIK TÜZÜĞÜ).
El cerrahisi Yan Dal Uzmanlığı1 ay,
İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanlığı2 ay,
Ortopedi Ve Travmatoloji Uzmanlığı1 ay,
Romatoloji Yan Dal Uzmanlığı6 ay,
Spor Hekimliği Uzmanlığı4 Ay,
Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Uzmanlığı3 ay,
Algoloji Yan Dal Uzmanlığı ise2 ay3.
olmak üzere
toplam 7 ayrı uzmanlık alanının rotasyonu bulunmaktadır. Bu rotasyon
süreleri belirtildiği üzere 1 ila 6 ay arasında değişmektedir.
Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon uzmanlık
dalı, 1219 sayılı Yasaya 6225 Sayılı Yasa ile eklenen Ek Madde 14 uyarınca
1 Sayılı Ekli Çizelgenin 14 üncü satırında 4 yıllık bir eğitim süresine
sahip bir uzmanlık alanı olarak düzenlenmiştir. 3153 Sayılı Radiyoloji,
Radiyom Ve Elektrikle Tedavi Ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında
Kanun ve bu Kanun uyarınca 12 Ekim 1957 gün ve 9730 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe konulan Fizyoterapi Ve Bunlara Benzer Müesseseler
Hakkında Tüzük hükümleri uyarınca fizyoterapi
müesseselerini açmaya yetkili uzmanlık dalı Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon
uzmanlık dalıdır.
1219 Sayılı Yasa’nın 13 üncü Ek
Maddesinde, rehabilitasyon ekibinde yer alan diğer
sağlık personellerinden biri olan “fizyoterapi teknikerinin” düzenlendiği
(o) fıkrasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon ekibinde yer alan yetkili
uzman hekimin “fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı” olduğu
belirtilmektedir.
Yükseköğretim Kurulu 05.02.2009 günlü
yazısı ile Üniversitelerarası Kurula başvurarak Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
yüksek lisans eğitimini tamamlamış fizyoterapistlerin Kardiyoloji, Göğüs
Hastalıkları, Göğüs Cerrahisi vb. Anabilim Dallarında fizyoterapist
olarak çalışıp çalışamayacakları konusunda görüş istemiştir. Kurul bu
istemi Tıp-Sağlık Bilimleri
Eğitim Konseyi’ne yönlendirmiş, Konsey 17.04.2009 günlü toplantısının
sonucunda 4 nolu kararı ile Fizyoterapi ve Rehabilitasyon yüksek
lisans eğitimi alanların fizyoterapist olarak
Kardiyoloji, Göğüs Hastalıkları, Göğüs Cerrahisi vb. Anabilim Dalı
uzmanlarının gözetim ve denetimi altında bağımsız çalışamayacaklarına,
ancak Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzman Doktoru gözetiminde görev
yapabileceklerine oybirliği ile karar vermiştir. Bu karar
Üniversitelerarası Kurul tarafından 28.04.2009 günlü ve 176 sayılı
toplantısında onaylanmıştır.
Rehabilitasyon
tıbbı alanındaki uzman hekim Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı olduğu,
Avrupa Tıp Uzmanları Birliği(UEMS) Yürütme Kurulu’nun Brüksel’de 28 Nisan
1989 da alınan ve daha sonra 1990 yılında “Avrupa doktorları daimi
komitesi”nin genel toplantısında onaylanan kararlarında, 2006 yılında
Avrupa Tıp Uzmanları Birliği Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölüm ve
Yeterlik Kurulu (UEMS PRM Section and Board), Avrupa Rehabilitasyon Tıbbı
Akademisi ve Avrupa Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Derneği tarafından
ortaklaşa yayınlanan ve Kasım 2009’da revize
edilen “White Book On Physical and Rehabilitation Medicine In Europe”
başlıklı yayında ayrıntılı olarak belirtilmektedir.
Prof. Dr.
Bertil Emrah Oder’in 6225 Sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 9 uncu ve 10 uncu
maddeleri Uyarınca Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair
Kanuna Eklenen “Ek madde 13/(b, o, s, ş) hükümlerinin ve “Ek madde 14”
Hükmünün Kimi Yönlerinin Anayasaya Aykırılığı Hakkında Mütalaa’sında
belirttiği üzere;
“Hastalık durumlarında” fizyoterapistin görev ve yetkisinin kullanımı
-dolayısıyla mesleğin icrası- bakımından getirilen düzenlemeler, Anayasanın
temel hak ve özgürlükler için öngördüğü ilkeler başta olmak üzere aşağıda
belirtilecek ilkeler, haklar ve özgürlüklere aykırı düşmektedir. Yasa koyucu,
mesleğin icrasına ilişkin olarak yasama yetkisini kullanırken siyasal
takdir yetkisine sahiptir. Ancak;
(a) özgül yeterlilikler gerektiren,
(b) profesyonel yeterlilik alanları
meslek kuruluşları tarafından ulusal ve uluslararası biçimde tanımlanmış
olan ve
(c) yeterlilikleri ile meslek
icraları insan sağlığı alanına ilişkin olduğu için yaşam hakkı ve kişinin
bedensel ve ruhsal bütünlüğünün korunması ve geliştirilmesi ile doğrudan
ilintili mesleklerde, siyasal takdir yetkisinin kullanımı özel bir dikkat
ve sıkı bir yargısal denetimi (strict scrunity) gerekli kılabilir.
“Ek madde 13/(b)”de “hastalık
durumlarında” fizyoterapistin görev ve yetkisinin
kullanımı –dolayısıyla mesleğin icrası- bakımından getirilen sınırlamalar,
bu yönüyle Anayasa ile bağdaşmamaktadır. Düzenlemeye göre,
“Hastalık durumlarında ise fiziksel
tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabibin veya uzmanlık
eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya
uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve
rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile
ilgili teşhisine ve tedavi için yönlendirmesine bağlı olarak hastaların
hareket ve fiziksel fonksiyon bozukluklarının ortadan kaldırılması veya
iyileştirilmesi amacıyla gerekli uygulamaları yapar.”
Bu çerçevede, fizyoterapistin
teşhis ve tedavi için yönlendirmelerine bağlı olarak hareket edeceği
tabipler aslında üç farklı grupta ve “veya” bağlacı nedeniyle eşit yetkili
olarak düzenlenmiştir:
(1) Fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabip.
(2) Uzmanlık eğitimleri sırasında
fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış
tabipler.
(3) Uzmanlık sonrasında ilgili dalın
rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon
eğitimi almış uzman tabipler.
Öte yandan, düzenlemenin içeriği
fizyoterapistin tedavi kapsamında ekip içinde fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı olmaksızın hastaya rehabilitasyon
tıbbı alanında hizmet vereceği kanısını vermektedir.
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabipler dışındaki uzman tabiplere yetki veren düzenlemenin
Anayasaya aykırılığı, tabiplik yeterliliğine sahip olmayan fizyoterapist
için “evleviyetle” geçerlidir (“argumentum a fortiori”). Düzenleme yakından
incelendiğinde Anayasaya aykırılık sorunu (“Anayasa meselesi”) aşağıdaki
biçimde somutlaşmaktadır:
Ek madde 13/(b), hastalık durumunda
tıp alanında özel yeterlilikler gerektirdiği ulusal ve uluslararası standartlarla
saptanmış olan fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlarını, fiziksel tıp ve rehabilitasyon tedavisinin yan ve seçimlik öğesi
statüsüne sokarak, bu alanın özgül düzenleme gerektiren niteliğine aykırı
düşmektedir. Ek madde 13/(b)’deki düzenleme, yeterliliğe dayalı yetkilerden
fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabibin
yetkilerini hem başka alanlardaki uzmanlara hem de fizyoterapiste
devretmektedir. Bu yönüyle düzenleme, temel hak ve özgürlükler bakımından;
(a) yeterli mesleki ulusal ve
uluslararası standartlara sahip uzmandan nitelikli sağlık hizmeti alma
hakkının Anayasadaki temeli olan yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi
bütünlüğünün korunması ve geliştirilmesi hakkı ile
(b) fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin çalışma özgürlüğü ve
hakkı bakımından hukuksal değerlendirmeye muhtaçtır.
Aşağıdaki değerlendirmeler, öncelikle
yukarıdaki a ve b şıklarını esas alarak yapılacaktır. Ancak
a ve b şıklarında ele alınan temel hak ve özgürlük ihlallerinin diğer
Anayasa kuralları ile yakından ilintisi nedeniyle, burada yapılan
değerlendirmeler -sistematik yorum doğrultusunda “Anayasanın bütünlüğü
ilkesi” gözetilerek- Anayasanın 2 nci, 5 inci, 13 üncü, 15 inci, 17 nci ve
56 ncı maddelerini ve uluslararası insan hakları hukukunu içerecek biçimde
ele alınacaktır.
(i) Ek madde 13/(b), yeterli mesleki
ulusal ve uluslararası standartlara sahip uzmandan nitelikli sağlık hizmeti
alma hakkının Anayasadaki temeli olan yaşam hakkı ve kişinin maddi ve
manevi bütünlüğünün korunması ve geliştirilmesi hakkı ile bağdaşmamaktadır.
Anayasanın 17 nci maddesinde
düzenlenen bu iki hak, özgül biçimde korunmaktadır. Bunun anlamı, öncelikle
her iki hak bakımından “pozitifleşmiş öz güvenceleri” ya da “ek güvenceler”
olarak bilinen güvencelerin Anayasada yer almış olmasıdır. O nedenle,
bilimsel ve tıbbi deneylere tutulmada kişinin rızanın aranması ya da tıbbi
zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında kişinin vücut bütünlüğüne
dokunulamaması özgül olarak düzenlenmiştir. Yaşam hakkına yönelik
müdahalenin istisnaları da Anayasada (madde 17/son) açıkça ve sınırlı
sayıda (numerus clausus) olmak üzere sayılmıştır. Öte yandan, her iki
hakkın “sert çekirdekli haklar” olarak özel ve göreceli önemi, bunların
Anayasanın 15/2 nci maddesinde ayrıca vurgulanmış olmaları ile de
pekişmektedir. Anayasanın 15/2 nci maddesi olağanüstü yönetim usulleri gibi
temel hak ve özgürlükler bakımından en riskli uygulamalarda dahi, “savaş
hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşam
hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamayacağını” güvence
altına almaktadır. Anayasa Mahkemesi içtihadında da yaşam hakkı ve kişinin
maddi ve manevi bütünlüğünün korunması, bu hakların diğer hakların
kullanımının öncülü olmaları ya da “ana hak” nitelikleri ile uyumludur.
Anayasa Mahkemesi yaşam hakkını temel bir yorum ilkesi olarak benimseyerek
tüm hukuk düzenine egemen kılarken, bu hakkın öncül ve ana hak değerini
sadece kişiye özgü (sübjektif) yönüyle değil, nesnel yönüyle de
tanımaktadır:
“Şu yönü
de açıklamak gerekir ki, hukuk devletinde korunması gereken en büyük
değerin insanın canı ve sağlığı olduğu açıktır ve bu konuda görüş birliği
vardır. Nitekim Anayasanın 10 uncu, 14 üncü ve 49 uncu maddelerindeki
kurallara desteklik eden temel ilke dahi bu düşünceye dayanmaktadır. Hukuk
kurallarının konuluşunda ve yorumlanmasında, insan canı ve sağlığının en
yüksek ve en önemli değer olduğu yolundaki bu temel ilkenin sürekli olarak
göz önünde tutulması zorunludur (...)”4
Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 17 nci maddesinde yer alan kişinin
yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile Anayasanın
56 ncı maddesinde devlete sağlık konusunda verilen ödev (“herkesin hayatını
beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak” amacıyla sağlık
kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleme) arasındaki
ilişkiyi bütüncül biçimde yorumlamaktadır:
“Anayasanın
17 nci maddesinin birinci fıkrası “Herkes, yaşama, maddî ve manevî
varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” şeklindedir.”
“Kişinin
yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı
bağlantıları olan, devredilmez, vazgeçilmez temel haklardandır. Bu haklara
karşı her türlü engelin ortadan kaldırılması da devlete görev olarak
verilmiştir. Güçlüler karşısında güçsüzleri koruyacak olan devlet, gerçek
eşitliği sağlayacak, toplumsal dengeyi koruyacak ve böylece devlet sosyal
niteliğine ulaşacaktır. Sosyal devlet, yaşama hakkının korunması, sosyal
güvenliğin sağlanmasıyla gerçekleşecektir. Yaşama hakkının korunması ve
sosyal güvenliğin sağlanması, sosyal devlet olmanın gereğidir. Sosyal
güvenlik kuruluşlarına ilişkin düzenlemelerin “yaşama hakkı ile maddî ve
manevî varlığı koruma haklarını, zedeleyecek veya ortadan kaldıracak
kuralları içermemesi gerekir.”
“Anayasanın
56 ncı maddesiyle, Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlamak amacıyla sağlık kuruluşlarının hizmetlerini
düzenleme, denetleme ve organize etme gibi görevler verilmiştir. Devlet, bu
görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal güvenlik kurumlarını
oluşturarak onlardan yararlanarak ve onları denetleyerek yerine
getirecektir. Devlet için bir görev, kişiler için de bir hak olan bu amacın
gerçekleştirilmesinde, bu hakkı sınırlayıcı, yararlanmayı zorlaştırıcı ya
da zayıflatıcı düzenlemeler 56 ncı maddede yer alan kurallara aykırı
düşer.” 5
Anayasa
Mahkemesi’nin yaşam hakkı ile kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve
geliştirme hakkı bağlamında, bu haklarla ilintili olarak “kişinin hayatını
beden ve ruh sağlığı içinde sürdürme hakkı”ndan da söz ettiği ve bu konuda
devletin ödevini vurguladığı gözden kaçırılmamalıdır:
“(...) Ek 14 üncü maddenin (a) bendinin sağlık yardımı bakımından
sınırlayıcı düzenleme getiren itiraz konusu ikinci fıkrası, henüz tedavisi
süren kişinin yaşama hakkını, hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürme
hakkının özünü zedelediğinden ve Devletin, kişilerin yaşamını, ruh ve beden
sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak amacını yerine getirmesini
sınırlayıp zorlaştırdığından Anayasanın 17 nci ve 56 ncı maddelerine
aykırıdır.”6
Anayasa
Mahkemesi’nin kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme
hakkını devletin sosyal ödevleri bağlamında gören bu yaklaşımı, Anayasanın
5 inci maddesi bakımından da hukuksal dayanağa sahiptir. Anayasanın 5 inci
maddesine göre, devlet “kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk
devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya” çalışmalıdır. Böylece, kişinin
maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi saygı duyulması
gereken bir hak olduğu kadar, devletin pozitif edimleri ile yaşama
geçirilmesi gereken bir yükümlülük olarak belirmektedir. Bu durumda
Anayasa, söz konusu hakkın sınırlanmasını değil, gerçekleştirilmesini
hukuksal bir varsayım olarak kabul etmektedir.
Ek madde
13/(b)’de fizyoterapistin uygulamalarında fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanının yönlendirmesini zorunlu
kılmayan düzenleme, “kişinin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürme
hakkı”nı zayıflatarak onun özünü zedelemektedir. Anayasanın 13 üncü
maddesinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması bakımından uygulanan bir
ölçüt olan hakkın özü, sadece onu açık ya da örtülü biçimde kullanılamaz
duruma getiren sınırlamalar için değil, kullanımını güçleştiren,
“zayıflatan ya da etkisiz hale getiren” sınırlamalar için de geçerlidir. Ek
madde 13/(b)’de fizyoterapistin uygulamalarında fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanının yönlendirmesini zorunlu
kılmayan düzenleme, hakkın etkili biçimde kullanımını sağlamayarak
“zayıflatılması”na neden olmaktadır.
Hakkın
özüne dokunan bir düzenlemenin Anayasanın 13 üncü maddesinde yer alan ve
sınırlama aracı ile sınırlama amacı arasında “hakkaniyete uygun makul bir
denge”nin kurulmasını emreden “ölçülülük ilkesi”ne uygun olduğu; bu ilkenin
alt ilkeleri olan “elverişlilik, gereklilik ve orantılılık” ilkelerini
karşıladığı da söylenemez.
Hakkın
kullanımını zayıflatarak onun özüne dokunan bir düzenlemenin, Anayasanın 13
üncü maddesinde yer alan “demokratik toplum düzeninin gerekleri” bakımından
da değeri yoktur. Çünkü bu tür bir düzenleme, “demokratik toplumda gerekli bir
toplumsal ihtiyaca karşılık vermemekte”, tersine demokratik toplumda
gerekli toplumsal ihtiyacı karşılamayı engellemektedir.
Anayasanın
13 üncü maddesinde temel hak ve özgürlüklere ilişkin sınırlamaların
denetiminde belirtilen diğer bir ölçüt olan “Anayasanın ruhu ve sözüne
aykırı olmama” ölçütü de karşılanmamaktadır. Aksine,
Anayasanın yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığını koruması ve
geliştirmesi hakkına ilişkin normatif bağlam (sistematik), bu hakların
geniş biçimde yorumlanmasını ve öncelikli olarak gözetilmesini
gerektirmektedir: Anayasanın 17 nci maddesinde yaşam hakkına ilişkin
istisnaların sınırlı sayıda tutulmuş olması, bu hakka istisnalar dışında
mutlak nitelik kazandırmakta; yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi
varlığını geliştirme hakkı, Anayasanın 15/2 nci maddesi çerçevesinde “sert
çekirdekli haklar” arasında sayılmakta; 17 nci maddede her iki hakkı
ilgilendiren pozitifleşmiş öz güvencelerine yer verilmekte ve kişinin maddi
ve manevi varlığını geliştirme sadece hak değil, devletin ödevi olarak
nesnel anlamıyla kabul edilmektedir. Bu normatif bağlam ışığında, Ek
madde 13/(b)’de fizyoterapistin uygulamalarında fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanının yönlendirmesini zorunlu
kılmayan düzenlemenin, “Anayasanın bütünlüğü ilkesi çerçevesinde”
“Anayasanın sözüne ve ruhu”na uygun olduğu söylenemez. Sonuç olarak, Ek
madde 13/(b)’deki düzenleme, Anayasanın 2 nci, 5 inci, 17 nci ve 56 ncı
maddelerine aykırıdır.
Ek madde
13/(b)’deki düzenleme, uluslararası insan hakları hukuku bakımından incelendiğinde
de, sağlık alanında insan haklarının korunması ve mesleki standartlara
uygun sağlık hizmeti alma hakkı ile çelişmektedir. Bu konuda en açık ve
temel “destek ölçü norm” Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan
Hakları ve İnsan Onurunun (Haysiyetinin) Korunması Sözleşmesidir.
Sözleşme’nin 1 inci ve 3 üncü maddeleri uyarınca, Taraf Devletler temel iki
yükümlülük altındadır:
- İnsan
onuru ve kimliğini koruyarak biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım
yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı
gösterilmesini güvence altına almak
- Uygun
nitelikteki sağlık hizmetlerinden adil bir şekilde yararlanılmasını
sağlayacak uygun önlemleri almak.
Bu
yükümlülüklere ek olarak, “mesleki standartlara uygun araştırma ve
müdahale” özel bir hükümle düzenlenmiştir. Sözleşme’nin 4 üncü maddesine
uyarınca, “araştırma dahil, sağlık alanında
herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara
uygun olarak” yapılması gerekir. Sözleşme’nin 23 üncü maddesi, Sözleşmedeki
güvencelerin siyasal değil, etkili bir yaptırım düzeneği ile “hukuksal”
olmasını sağlayan (“normatif bağlayıcılık”) ayrı bir hüküm içermektedir:
“Taraflar,
bu Sözleşme’de öngörülen hakların ve ilkelerin hukuka aykırı bir şekilde
ihlalinin en kısa sürede önlenmesi veya durdurulması için uygun yargısal
korumayı sağlayacaklardır.”
Anayasa
Mahkemesi uluslararası insan hakları hukukunun temel belgeleri ile
Anayasanın uyumlu yorumlanmasını kabul eden içtihadında, Anayasa ile
uluslararası insan hakları belgelerinin koruduğu değerleri özdeş saymıştır. 7 “Özde uyum” yaklaşımı
olarak adlandırılabilecek bu yargısal yorum, Anayasanın 2 nci maddesindeki
insan haklarına saygılı devlet ilkesi ile Anayasanın 15/2 nci ve 90/son
maddelerinde de ortaya çıkan “Anayasanın uluslararası insan hakları
hukukuna açıklığı ilkesi”nin bir sonucudur. Ek madde 13/(b)’de yer alan
düzenleme, Taraf Devletlerin yükümlülükleri ve özellikle “araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili
meslekî yükümlülükler ve standartlara uygun olarak” yapılması kuralına
(Sözleşme madde 4) aykırı düşmektedir. Anayasanın öngördüğü yaşam hakkı ve
kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkı
Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Onurunun
(Haysiyetinin) Korunması Sözleşmesi ile uyumlu yorumlandığında, Ek madde
13/(b)’nin içerdiği düzenlemenin Anayasaya uygun olduğu söylenemez.
(ii) Ek
madde 13/(b), fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabiplerin çalışma özgürlüğü ve hakkı bakımından Anayasaya aykırıdır.
Fiziksel
tıp ve rehabilitasyon uzmanlığı, karmaşık sağlık
sorunlarına birden çok tıp profesyonelinin katıldığı, organize çözümler ve
özelleşmiş rehabilitasyon ekipleri gerektiren bir mesleki faaliyet alanına
karşılık gelmektedir. Bu uzmanlık alanının özgüllüğü Avrupa Tıp Uzmanları
Birliği (UEMS) Yürütme Kurulu, Avrupa Doktorları Daimi Komitesi, Avrupa
Rehabilitasyon Tıbbı Akademisi, Avrupa Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon
Derneği gibi farklı mesleki kuruluşların karar ve rapor biçimindeki işlemleri
ile de kabul edilmiştir. Fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlık diploması 6225 sayılı Kanunun Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanuna eklediği madde uyarınca (Ek madde 14 ve 1 sayılı
ekli çizelge 14 nolu satır) 4 yıllık eğitim süresinin sonunda
kazanılmaktadır. Ek madde 13/(b) fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabiplerin uzmanlık bilgisini zorunluluk değil, bir seçenek durumuna
indirgediği için, “mesleki faaliyetin yetkili kişiler tarafından icrası
anlamında” çalışma özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir.
“Mesleki
faaliyetin yetkili kişiler tarafından icrası anlamında” çalışma özgürlüğüne
ilişkin müdahaleler
- mesleğe
girişte ve yükselmede şekil koşullarını,
- mesleğin
kapsamını, tanımını,
- meslek
mensuplarının görev, yetki ve sorumluluk alanını,
- mesleki
faaliyetin diğer meslekler karşısındaki sınırları ile aynı mesleğin
uzmanlık dalları içindeki sınırları
içerirler. Bu tür müdahalelerin Anayasaya uygun sayılması
için Anayasanın sınırlama ilkelerine ve “çalışma özgürlüğü”ne ilişkin
güvenceye aykırı olmaması gerekir.
Anayasa
çalışma özgürlüğünü genel olarak meslekler, yeterlilik kuralları ya da
herhangi mesleğe sahip olmadan çalışma yönünden ayrıntılı düzenlemeye tabi
tutmamıştır. Ancak özel bir hüküm ile (Anayasa madde 135) kamu kurumu
niteliğinde meslek kuruluşlarını düzenleyerek, mesleklerin özgül
niteliklerine bağlı kimi konuların da olabileceğini zımnen kabul etmiştir.
Tabiplik, avukatlık, mühendislik, mimarlık ve eczacılık gibi eğitim,
uzmanlık eğitimi ve özel yeterlilik koşulları ya da standartları
gerektirebilen meslekler ve bunların farklı yoğunlaşma alanlarında, çalışma
özgürlüğü bir hak ve yetki boyutu da kazanmaktadır. O nedenle bu tür
mesleklerde, özel imza veya müdahale yetkileri ya da mesleğin kamu hizmeti
niteliği taşıması gibi (örneğin; avukatlık) unsurlar kanun, tüzük ve
yönetmeliklerle açıkça düzenlenmektedir. Sayılan gerekçelerle, bu tür
mesleklerde çalışma özgürlüğü ile çalışma hak ve yetkisinden söz etmek daha
uygun olur. Anılan türden meslekler için çalışma hakkı, Anayasanın 49/2 nci
maddesindeki “istihdam” odaklı çalışma hakkı ve ödevinden çok, 48 inci
maddedeki çalışma özgürlüğünün bir sonucu gibidir (“özgürlüğün
implikasyonu”). Bu nedenle, anılan mesleklere ilişkin hukuksal sorunlar,
çalışma özgürlüğü ile bağlantılı biçimde çalışma hakkının (Anayasa madde
49/1) norm alanına da girerler.
Yasa
koyucu, çalışma özgürlüğünde “mesleğin icrasına ilişkin çerçeve”yi (mesleğe
girişte ve yükselmede şekil koşulları, mesleğin kapsamı, tanımı, görev,
yetki ve sorumluluk alanı, mesleki faaliyetin diğer meslekler karşısındaki
sınırları ve aynı mesleğin uzmanlık dalları içindeki sınırlar) düzenlerken
iki unsurla bağlıdır:
(1) Yasa
koyucu öncelikle “mesleğin uzmanlık alanına ilişkin yeterlilik
standartları”nı “eşyanın doğası” gereği gözetmek zorundadır. Bu zorunluluk,
“mesleğin amacına uygun” düzenleme yapılmasının önkoşuludur.
(2) Yasa
koyucu, ilk unsurla da bağlantılı olmak üzere, mesleğin icrasına ilişkin
çerçeveyi “ölçülülük ilkesi”ne uygun biçimde belirlemek zorundadır. Bu iki
unsur, Anayasanın 13 üncü maddesinde yer alan sınırlama ilkelerinin
uygulanmasında kendini gösterir.
Ek madde
13/(b), fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı
tabiplerin çalışma özgürlüğü ve hakkı yönünden incelendiğinde aşağıdaki
sonuçlara ulaşılabilir:
-
Anayasanın 48 inci maddesi, çalışma özgürlüğünü düzenlerken yalnızca bir
koruma normuna yer vermekte ve “mesleki çalışma özgürlüğü” bakımından özel
düzenleme ya da sınırlama nedenleri içermemektedir. Bu durumda, mesleki
çalışma özgürlüğü “Anayasanın sözü ve ruhu”na uygunluk ölçütü uyarınca,
sistematik yorum kuralları ışığında, Anayasanın bütünlüğü ilkesi
gözetilerek sınırlanabilir. 8
Başka bir anlatımla, mesleki çalışma özgürlüğü diğer “anayasal değerler”
ile (diğer hak ve özgürlükler ve anayasal ilkeler) çatıştığı ölçüde ve bu
çatışma ölçülülük ilkesi ışığında uyumlaştırılarak sınırlanabilir.
- Mesleki çalışma özgürlüğü
bakımından, Ek madde 13/(b)’deki düzenlemede, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin çalışma özgürlüğü ile
fizyoterapist ve hükümde sayılan diğer tabiplerin çalışma özgürlükleri
çatışmaktadır. Bu çatışmanın uyumlaştırılmasında sınırlamanın “demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaması”, “ölçülülük ilkesi” ve “öze
dokunma yasağı” özel değer taşımaktadır.
- Demokratik
toplum düzeninin gerekleri bakımından, fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabiplerin çalışma özgürlüğünün sınırlanmasında, bu sınırlamayı
nesnel biçimde haklı kılacak “zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaç” bulunmamaktadır.
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin
uzmanlık eğitiminin niteliği, süresi ve sürekli profesyonellik eğitimleri
bakımından eşdeğer statüde olmayan tabip ve fizyoterapistlerle eşdeğer
tutulmalarını “zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaç”la açıklayacak hiçbir
rasyonel gerekçe yoktur.
-
Ölçülülük ilkesi bakımından, yasakoyucunun mesleki çalışma özgürlüğüne
ilişkin getirdiği sınırlamanın aracının, sınırlama amacı ile hakkaniyete
uygun makul bir denge kurması gerekir. Ancak bu dengenin kurulmasında ilk
aşama, sınırlama aracının rasyonel olması ve faaliyet alanının gerek ve
amaçlarına uygun düşmesidir. Fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabiplerin fizyoterapisti “yönlendirme” işlevini seçimlik hale
getirerek, bu tabiplerin çalışma özgürlüğünü sınırlayan Ek madde 13/(b) ne
rasyonel ne de uzmanlık yeterliliklerinin nesnel biçimde haklı ya da eşdeğer
kıldığı verilere dayanmaktadır. Bu nedenle, ölçülülük ilkesinin alt ilkesi
olan “elverişlilik ilkesi” bakımından, sınırlama aracının sınırlama amacını
gerçekleştirmeye elverişli olduğu dahi sürülemez. Ölçülülük ilkesinin alt
ilkelerinden olan “gereklilik ilkesi” bakımından, sınırlama aracının
sınırlama amacını gerçekleştirmek için gerekli olması aranır. Ek madde
13/(b)’de fizyoterapist ile fiziksel tıp ve
rehabilitasyon uzmanı dışında anılan tabiplerin çalışma özgürlüğünün
korunması bakımından, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin
çalışma özgürlüklerinin sınırlanması “gerekli” değildir. Ölçülülük
ilkesinin diğer bir alt ilkesi olan “orantılılık ilkesi” bakımından da
durum incelenmelidir. Bu alt ilke, sınırlama amacı ile sınırlama aracı
arasında orantısız bir ilişkinin kurulmamasını gerektirir. Ek madde 13/(b),
fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin
uzmanlık yeterliliğine ilişkin özgül koşullarını, maddedeki diğer meslek
grupları ile eş sayarak “orantısız” bir düzenleme yapmaktadır. Bu yönüyle
madde, eşitlik ilkesine aykırıdır ve bu konudaki hukuksal değerlendirme
aşağıda yapılacaktır. Ancak Ek madde 13/(b)’nin eşitlik ilkesine
aykırılığı, aynı zamanda onun “orantısız” bir düzenleme sayılmasını
pekiştiren bir unsurdur.
- “Öze
dokunma yasağı” bakımından incelendiğinde, Ek madde 13/(b), bu yasağı ihlal
etmektedir. Ek madde 13/(b), fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlığının özgül niteliğini üstü örtülü (zımni) biçimde yok saymaktadır.
Çünkü onu, mesleki yeterlilikler ve standartlar bakımından kendisiyle
karşılaştırılamayacak uzmanlık gruplarına eşdeğer saymaktadır. Bu
eşdeğerlik varsayımı, hiçbir nesnel, bilimsel ve mesleki veri ve
standartlarla açıklanamamaktadır. Böyle bir durum karşısında, orta ve uzun
vadede fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanlığının
yalnızca özgüllüğü değil, kendisini de ortadan kalkma riski altındadır.
Karşılaştırmalı hukukta da gözlendiği gibi,
- bir
“mesleği seçmeyi” nesnel koşullar yaratmaksızın engelleyen ya da
- o
mesleğin ortadan kalkmasına yol açan üstü örtülü düzenlemeler,
“mesleğin
icra tarzı”na ilişkin düzenlemelerle de yapılabilir. 9 Mesleğin icra tarzına
ilişkin düzenlemelerle meslek seçimine müdahale eden düzenlemelerin
Anayasaya uygunluğu, çok daha sıkı bir denetime tabi tutulmalıdır. Bu tür
düzenlemelerde, yasa koyucunun takdir yetkisi daha sınırlıdır. Meslek
seçimini değersiz ya da önemsiz kılarak, o mesleğin ve meslek içi uzmanlık
alanının ortadan kalkmasına yol açabilen yasama işlemleri “öze dokunma yasağı”nı
ihlal ederler. Ek madde 13/(b), fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlığının nesnel ve bilimsel olarak tartışmasız olan özgül niteliğini
yok sayarak, orta ve uzun vadede bu uzmanlığın seçimini tehlikeye
düşürmektedir. Böylece, fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlarının çalışma özgürlüğü ve hakkının özünü, uzmanlığı “etkisiz hale
getirerek” ve “zayıflatarak” ortadan kaldırmaktadır. Bu durum hukuk
devletinde kabul edilemez.
(iii)
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin
-bu uzmanlık alanının özel yeterlilikleri, eğitim süreleri, eğitim
yoğunlukları ve sürekli profesyonellik eğitimi uygulamaları gibi unsurlar
yönünden- düzenlemede belirtilen diğer uzman tabiplerle (“uzmanlık
eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya
uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve
rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabipler”) eşdeğer sayılması Anayasanın
eşitlik ilkesine aykırıdır.
Özellikle
rotasyon yapan tabipler, rotasyon yaptıkları alanın uzmanlık yetkilerini
kazanmadıkları gibi, tabiplerin rotasyon yapılan alanda bilgi edinme
süreleri ve yoğunlukları, fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabiplerin uzmanlık eğitimi ile karşılaştırılamayacak kadar azdır.
Eşitlik ilkesi öncelikle, aynı hukuksal konumlarda olanların eşitliği
olarak (de jure / hukuksal eşitlik) anlaşılmakta ve Anayasa Mahkemesi
hukuksal eşitliğe öncelik veren yorumunu sürekli biçimde yinelemektedir.
Eşdeğer sayılamayacak kişi ya da kişi gruplarından bir kısmı, mesleğin
gerekleri bakımından özel yeterlilik ve beceriler ile donatılmış iseler,
nesnel olarak bu tür yeterlilikleri farklı uzmanlıkları nedeniyle daha az
olanların, diğerleri ile eş tutulması düşünülemez. Çünkü bu tür
eşdeğerliği, eşitlik ilkesi yönünden nesnel ve hakkaniyete uygun biçimde
meşru kılacak hiçbir “haklı neden” bulunmamaktadır. Aksi, farklı
uzmanlıkları nedeniyle fizik tedavi ve rehabilitasyon
yeterliliği az olanların imtiyazlı muameleye tabi tutulması anlamına gelir.
İmtiyazlı muamele ise Anayasa madde 10/4 uyarınca yasaklanmıştır. Sonuç
olarak, aynı hukuksal konumda olmayan kişi veya kişi gruplarının, fizyoterapistin yönlendirilmesi söz konusu olduğunda,
yetki ve sorumluluk yönünden eşit sayılması Anayasanın 10 uncu maddesine
aykırıdır.
(iv) Ek
madde 13/(b), fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabipler ile “uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve
rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın
rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman
tabipler” ve fizyoterapist arasındaki mesleğin gereklerine bağlı işlevsel
dağılımı ve uzmanlık dengesini bozmaktadır. Bu yön, tıp etiğine aykırı
olduğu kadar, hukuk etiğine de aykırılık içermektedir. Hukuk etiğine
ilişkin ilkeler “hukukun genel ilkeleri” olarak, Anayasanın 2 nci
maddesinde yer alan “hukuk devleti”nin kapsamında değerlendirilirler. Bu
tür ilkeler, öncelikle hakkaniyete uygun sonuçlar doğuracak kamusal işlemlerin
yapılmasını emrederler. Dava konusu düzenleme bakımından “eşyanın doğası”,
mesleğin belirli liyakat koşullarına uygun biçimde icrasını zorunlu
kılmaktadır. Uzmanlık bilgisi çerçevesinde özel yeterlilik koşulları ve
standartlara bağlı mesleklerde, ilgili mesleğin ulusal ve uluslararası
özgül koşul ve ölçütleri gözetilmeksizin yapılan düzenlemeler “eşyanın
doğası” ile bağdaşmaz. Bu halde, hakkaniyete ve dolayısıyla hukuk devletine
uygun bir düzenlemenin varlığından söz edilemez.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, 6225
sayılı Kanunun 9 uncu maddesi ile 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı
San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanuna eklenen Ek 13 üncü maddesinin (b)
bendinin “… veya uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında
ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi
almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile ilgili …” bölümü,
Anayasanın özellikle 2 nci, 5 inci, 10 uncu, 17 nci, 48 inci ve 56 ncı
maddelerine ve Anayasa ile özde uyum içinde olan Biyoloji ve Tıbbın
Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Onurunun (Haysiyetinin)
Korunması Sözleşmesi’ne aykırı olduğundan iptali gerekir.
C- 1219 Sayılı Kanuna Eklenen Ek
Madde 14’ün Birinci Fıkrasındaki “Tıpta uzmanlık ana dalları ile eğitim
süreleri EK–1 sayılı çizelgede; diş tabipliğinde uzmanlık ana dalları ile eğitim
süreleri EK–2 sayılı çizelgede; tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana
dalları ve eğitim süreleri de EK–3 sayılı çizelgede belirtilmiştir.” Hükmü
ile İkinci Fıkrasındaki “ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü sütununda
belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine” Şeklindeki Hükmün ve
Kanunun Eki Ek-1, Ek – 2 ve Ek – 3 Çizelgelerin Anayasaya Aykırılığı
Maddenin birinci fıkrasının birinci
tümcesi ile hekimlerin tıp fakültesi eğitimi üzerine tıpta uzmanlık eğitimi
görerek uzman olacakları ve uzmanlık eğitimi üzerine yan dal uzmanlık
eğitimi görerek yan dal uzmanı olacakları alanlar ile bu alanların eğitim
süreleri Ek-1 ve Ek-3 sayılı çizelgelerle düzenlendiği belirtilmiştir. Diş
hekimleri yönünden ise uzmanlık alanları ve süreleri ise Ek-2 sayılı çizelge
ile düzenlenmiştir. İkinci fıkrada ise daha kısa süre ile ikinci uzmanlık
eğitimi yapma hakkına sahip hekimlerin Tıpta Uzmanlık Eğitimine Giriş
sınavı dışında Yan Dal Giriş Sınavı ile de uzmanlık eğitimine başlama
olanağı verilmiştir.
Aşağıda tıpta uzmanlık ana dalları,
tıpta uzmanlık yan dallarına ilişkin tümce ve ekli çizelgeler ile diş
tabipliğinde uzmanlık ana dallarına ilişkin tümce ve ekli çizelgenin
Anayasaya aykırılığı konunun anlaşılır kılınması bakımından iki ayrı alt
başlık altında, ikinci fıkra ise üçüncü alt başlık altında irdelenecektir.
C.1. 1219 Sayılı Kanunun 14 üncü Ek
Maddesinin Birinci Fıkrasındaki “Tıpta uzmanlık ana dalları ile eğitim
süreleri EK–1 sayılı çizelgede..; tıpta uzmanlık
yan dalları, bağlı ana dalları ve eğitim süreleri de EK–3 sayılı çizelgede
belirtilmiştir.” Hükmü ile Kanunun Eki Ek-1 ve Ek – 3 Nolu Çizelgelerin
Anayasaya Aykırılığı
Tıpta uzmanlık dalları ve eğitim
süreleri 6225 Sayılı Kanun’un kabulüne kadar; 14 Nisan 1928 gün ve 863 Sayılı
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konulan 1219 Sayılı Tababet Ve
Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 9 uncu maddesi uyarınca
çıkarılan alt düzenleyici işlemlerle düzenlenmiştir.
Kronolojik olarak 8 Mayıs 1929
tarihli Tababet ve İhtisas Vesikaları Hakkında Nizamname, 1947 yılında Tababet Uzmanlık Belgeleri
Tüzüğü,1956 yılında Tababet İhtisas Nizamnamesi, 1961 yılında Tababet
İhtisas Tüzüğü,1962 yılında Tababet Uzmanlık Tüzüğü,1973 yılında Tababet
Uzmanlık Tüzüğü, 2002 yılında ise Tıpta Uzmanlık Tüzüğü’nde düzenlemeler
yapılmıştır.
1219
sayılı Yasa’nın 9 uncu Maddesinde 28.3.2007
gün ve 5614 sayılı Yasa’nın 4 üncü maddesiyle yapılan değişiklik üzerine bu
kez tıpta uzmanlık ve yan dal uzmanlık dalları ve eğitim süreleri 18
Temmuz 2009 tarih ve 27292 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
konulan Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’ne ekli
çizelgelerle düzenlenmiştir.
Tıp alanında hızlanan gelişmeler,
bilgilerin yarılanma ömrünün kısalığı gibi unsurlar nedeniyle eğitim içeriklerinin
gözden geçirilmesi, bu gelişmelere bağlı olarak uzmanlık alanları ve eğitim
sürelerinde değişiklik gereksinimi bu alanda dinamik bir düzenleme
gereksinimini ortaya koymuştur. Anılan idari
metinlerde tıpta uzmanlık dalları, zaman içinde ortaya çıkan
değişiklikleri de yansıtacak bir biçimde dönüştürülerek düzenlenmiştir.
18 Temmuz 2009 tarih ve 27292 sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan Tıpta ve Diş Hekimliğinde
Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’nde düzenlenen uzmanlık dalları ve eğitim
sürelerine ilişkin ekli çizelgelere karşı meslek kuruluşları, uzmanlık
dernekleri ve kişiler tarafından pek çok dava açılmıştır. Açılan davalarda
Danıştay 8. Daire, “İdari
işlemlerin bir sebebe ve gerekçeye dayalı olması hukukun genel
ilkelerindendir. Bu ilke, genel anlamda düzenleme veya işlem yapan idareyi
uyguladığı veya düzenleme yaptığı yasayı kavramaya, doğru olgular ortaya
koymaya ve denetim yapmaya zorlar. İşlemlerde gösterilen
sebep ve gerekçe, işlemin yasaya uygunluğu ve dayanağını değerlendirme,
itiraz edip etmeme konusunda ilgililere yardımcı olmakla birlikte, idarenin
saydamlığı, savunma hakları ve idareye güven ilkeleri ve hukuk devleti
anlayışının oluşumu noktalarında büyük öneme sahiptir” gerekçesiyle dava konusu ekli
çizelgelerde yer alan kimi uzmanlık, yan dal uzmanlığı alanlarının, eğitim
sürelerinin gerekçelerinin bilimsel raporla ortaya konulamadığını
belirterek, yürütmeyi durdurma ve iptal kararları vermiştir.
Bu kapsamda;
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 Sayılı
Çizelgenin 3 üncü sırasında yer alan Ağız, Yüz ve Çene
Cerrahisi ana dalının yürütmesi Danıştay İdari Dava Dairelerinin 2010/643
YD itiraz nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 Sayılı
Çizelgenin 31 inci sırasında yer alan Plastik
Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahisi ana dalının 5 yıllık eğitim süresi
Danıştay Sekizinci Dairesinin E. 2009/7827 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 sayılı çizelgesinin 25. sırasında yer alan Kalp ve Damar Cerrahisi
ana dalı nın 5 yıllık uzmanlık eğitimi süresi Danıştay Sekizinci Dairesinin
E:2009/7855 sayılı kararı ile
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 Sayılı
Çizelgenin 24 üncü sırasında yer alan Kadın Hastalıkları
ve Doğum ana dalının 4 yıllık eğitim süresi Danıştay Sekizinci Dairesinin
E. 2009/10357 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 Sayılı
Çizelgenin 27 inci sırasında yer alan Kulak Burun Boğaz
Hastalıkları ana dalının 4 yıllık eğitim süresi Danıştay Sekizinci
Dairesinin E. 2009/7859 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 Sayılı
Çizelgenin 28 inci sırasında yer alan Nöroloji ana dalının 4 yıllık eğitim süresi Danıştay Sekizinci Dairesinin E.
2010/7171 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 Sayılı
Çizelgenin 34 üncü sırasında yer alan Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ana dalının 4 yıllık eğitim süresi Danıştay Sekizinci Dairesinin E.
2010/7143 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık dallarını ve eğitim sürelerini düzenleyen Ek-1 Sayılı
Çizelgenin 18 inci sırasında yer alan Göğüs Hastalıkları ana dalının 4 yıllık eğitim süresi Danıştay Sekizinci Dairesinin E.
2010/7144 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve eğitim sürelerini
düzenleyen Ek-3 Sayılı Çizelgenin 1 inci sırasında yer alan Algoloji yan
dalına ilişkin düzenleme Danıştay Sekizinci Dairesinin E.
2009/7826 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve eğitim sürelerini
düzenleyen Ek-3 Sayılı Çizelgenin Yoğun Bakım ve Çocuk
Bakım yan dallarını ve bu yan dalların bağlı olduğu ana dalları düzenleyen 21 ve 44 üncü satırları Danıştay
Sekizinci Dairesinin E. 2009/7858 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve eğitim sürelerini
düzenleyen Ek-3 Sayılı Çizelge Üreme Endokrinolojisi
ve İnfertilite disiplinine yer verilmemesine ilişkin eksik düzenleme
nedeniyle Danıştay Sekizinci Dairesinin E. 2009/10357 nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve eğitim sürelerini
düzenleyen Ek-3 Sayılı Çizelgenin “Çocuk İmmünolojisi
ve Alerji Hastalıkları” yan dalını düzenleyen 12 inci satırı Danıştay Sekizinci Dairesinin E. 2010/6862
nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve eğitim sürelerini
düzenleyen Ek-3 Sayılı Çizelgenin “Cerrahi Onkoloji”
yan dalını düzenleyen 3 üncü satırı
Danıştay İdari Dava Dairelerinin 2010/542 YD itiraz nolu kararı ile,
-Tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve eğitim sürelerini
düzenleyen Ek-3 Sayılı Çizelgenin “Çocuk Hematolojisi
ve Onkolojisi” yan dalını düzenleyen 11. satırı Danıştay Sekizinci
Dairesinin E. 2010/106 nolu kararı ile, yürütmesi
durdurulmuştur.
Ekli çizelgeler ile
ilgili burada belirtilen kararların yanı sıra itiraz üzerine verilen
yürütmeyi durdurma kararları kaldırılan ancak esastan henüz karara
bağlanmamış çok sayıda uyuşmazlık bulunmaktadır.
Değinilen yürütmeyi durdurma
kararlarından sonra ilgili uzmanlık ve yan dal uzmanlık alanlarında
yapılacak düzenlemelerin sebep unsurunu hukuka uygun olarak ortaya koyacak
bilimsel çalışmalar yapılmamıştır. Ne var ki bu eksiklikler giderilmeden
verilen bir yasa teklifi ile yürütmesi durdurulan veya iptal edilen
alanları da içeren çizelgeler Yasa kuralı haline getirilmiştir. Böylece
Tıpta uzmanlık alanları ve eğitim süreleri Türkiye Cumhuriyeti tarihinde
ilk olarak Yasa hükümleri ile düzenlenmiş bulunmaktadır.
Yasa
koyucu, mesleklerin icrasına ilişkin olarak yasama yetkisini kullanırken
takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, belli bir yeterliliğe bağlı
olarak, yeterlilik alanları anayasal güvence altındaki meslek kuruluşları
tarafından ulusal ve uluslararası alanda tanımlanmış, bireylerin yaşam
hakkı ile bireyin bedensel ve ruhsal bütünlüğünün korunması ve
geliştirilmesine ilişkin mesleklerde takdir yetkisinin kullanımı özel bir
dikkat ve sıkı bir yargısal denetimi gerektirir.
Topluma gereksinim duyduğu sağlık
hizmeti, sağlık alanında yetiştirilecek insan gücü ile verilecek olup bu insan
gücünün hangi alanlarda, hangi sürede, nasıl bir bilgi, beceri ve tutuma
sahip olarak yetiştirileceğinin saptanması çok sayıda uzmanlık alanının
bilimsel bilgi birikimini de gerektirdiğinden; bilimsel bilgi birikiminin
ve bilimsel bir yöntemin kullanılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bilindiği gibi bir hukuk devletinde
tüm kamu işlemlerinin nihai amacı, kamu yararıdır. Bu gereklilik, kamu yararını,
yasama organının takdir yetkisi için de bir sınır konumuna getirir. Nitekim
Anayasa Mahkemesinin E.1985/1, K.1986/4 sayılı kararında; “Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi,
hiçbir şekilde kamu yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek... biçimde kullanılamaz” denilmektedir.
Bu alanda kamu yararının
sağlanabilmesi, toplumun ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetini verecek uzmanlık
alanlarının ve bu alanların eğitim sürelerinin bilimsel gerekliliklere göre
belirlenerek bu alandaki insan gücünün eğitimine ilişkin düzenlemelerin
yapılması ile mümkündür. Yukarıda değinilen yargı kararları ile bu
gereklilik saptanmıştır.
Sağlık hakkı, yaşam hakkının ayrılmaz
bir parçasını oluşturmaktadır. Bu hakkın korunup geliştirilmesinde temel
rolü bulunan hekimlik mesleğine ilişkin düzenlemeler sağlık ve yaşam
hakkından dolayısıyla maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkından ayrı
değerlendirilemez. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin E.
2005/10, K.2008/63 sayılı kararında “Anayasanın,
2 nci, 5 inci, 17 nci ve 56 ncı maddeleriyle kişilere, yaşama, maddi ve
manevi varlığını koruma ve geliştirme ve hayatını beden ve ruh sağlığı
içinde sürdürebilme hakkı tanınmış ve Devlete de, herkesin maddi ve manevi
varlığını geliştirmesi için gerekli şartları hazırlama, kişilerin hayatını,
beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama görevi verilmiştir. Kişilerin maddi ve manevi varlıklarını
geliştirilebilmelerinin, mutlu ve huzurlu olabilmelerinin başlıca şartı,
ihtiyaç duydukları anda sağlık hizmetlerine ulaşıp ihtiyaç duydukları
oranda bu hizmetlerden yararlanabilmeleridir. Devlet için bir görev ve
kişiler için de bir hak olan bu amacın gerçekleştirilmesinde, bu haktan
yararlanmayı zorlaştırıcı ya da zayıflatıcı düzenlemeler Anayasaya aykırı
düşer” gerekçesi ile bu durum belirtmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin E.2010/29,
K.2010/90 sayılı ve 16.07.2010 günlü kararında da hekimliğin Anayasanın 17
nci maddesinde yer alan ve bireyin en önemli hakkı olan yaşama, maddi ve
manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile doğrudan ilgili bir meslek
olduğu vurgulanmıştır.
Devletin düzenleme ödevinin sağlık
insan gücünün planlamasını dolayısıyla bu alandaki eğitimi de kapsadığı
açıktır. Anayasa Mahkemesi’nin E.2007/78, K.2010/120 sayılı ve 30.12.2010
günlü kararında hemşirelik eğitiminin uluslararası standartlara
uygunluğunun 56 ncı maddenin kapsamında olduğu belirtilmiştir.
Yasa koyucu, tıpta uzmanlık ve yan
dal uzmanlık alanları ve eğitim sürelerine ilişkin düzenleme yaparken takdir
yetkisini uzmanlık eğitimi sonucu topluma verilecek sağlık hizmetinden
beklenen kamu yararını engelleyici biçimde kullanmıştır. Bu nedenle yaşam,
maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ile sağlık hakkına ilişkin
Anayasanın 17 nci ve 56 ncı maddelerine aykırılığı söz konusudur.
Anayasada
belirtilen amacı ya da bir kamu yararını gerçekleştirmek ereğiyle, yasa
koyucu belli bir sonucu elde etmek için değişik yolların seçimini siyasi
tercihlerine göre yapmakta serbest ise de yasa koyucunun kişisel, siyasi ya
da saklı bir amaç güttüğü durumlarda, yani kamu yararına yönelik olmayan
başka bir amaca ulaşmak için bir konuyu yasayla düzenlediği durumlarda bir
“yetki saptırması” ve giderek de amaç öğesi bakımından Yasa’nın sakatlığı
ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti
ilkesine aykırılığı söz konusu olacaktır.
İptali istenilen Yasa hükümlerinde
yasama erki, yargı kararlarının uygulanmasını engellemek amacına yönelik
olarak kullanılmıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarında
hukuk devleti insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir
hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve
yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, Anayasanın ve
yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri
bulunduğu bilincinde olan devlet olarak tanımlanmıştır10. Hukuk devleti
ilkesi ve Anayasanın 138 inci maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca
yasama organı dahil bütün devlet organlarının
mahkeme kararlarına uyması bir zorunluluktur. Yargı kararlarını uygulama
yükümlülüğü, kararın şeklen uygulanmasını değil aynı zamanda içeriğe uygun
işlem tesis edilmesini de zorunlu kılmaktadır. Anılan yükümlülüğün yasama
organını da bağladığı açıktır. Aksi halde yasama organı beğenmediği yargı
kararlarını, kanun çıkartıp etkisiz hale getirir ki bu durumda yargı
bağımsızlığı zedelenecektir.
“Açıklanan nedenlerle 6225 sayılı
Yasa’nın 10 uncu maddesi ile 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanuna eklenen Ek Madde 14’ün Birinci Fıkrasındaki
“Tıpta uzmanlık ana dalları ile eğitim süreleri EK–1 sayılı çizelgede..; tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve
eğitim süreleri de EK–3 sayılı çizelgede belirtilmiştir.” hükmü Anayasanın
2 nci, 5 inci, 17 nci, 56 ncı ve 138 inci maddelerine aykırı olduğundan ve
bu hükmün iptalinin sonucu olarak Kanunun Eki Ek-1 ve Ek – 3 Nolu
Çizelgelerin iptali gerekir.”
C.2 1219 Sayılı Kanuna Eklenen Ek
Madde 14’ün Birinci Fıkrasındaki “…diş tabipliğinde uzmanlık ana dalları
ile eğitim süreleri EK-2 sayılı çizelgede;… belirtilmiştir.” Hükmü ile Kanunun Eki Ek – 2 nolu
Çizelgenin Anayasaya Aykırılığı
6225 sayılı Yasa ile dişhekimliğinin
uzmanlık alanlarının belirlenmesine ilişkin olarak da yukarıda C.1 bölümünde
belirtilen hukuka aykırılıklar bulunmakta olup, bunları tekrardan
kaçınarak, dişhekimliğinde uzmanlık düzenlemesi aşağıda ayrıntılı olarak
değerlendirilecektir.
Dişhekimliği
mesleğinin yetki ve görev alanı 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 29 uncu maddesinde “insan sağlığına ilişkin
olarak, dişlerin, diş etlerinin ve bunlarla doğrudan bağlantılı olan ağız
ve çene dokularının sağlığının korunması, hastalıklarının ve
düzensizliklerinin teşhisi ve tedavisi ve rehabilite edilmesi ile ilgili
her türlü mesleki faaliyet” şeklinde tanımlanmıştır.
Dişhekimliği mesleğinde belirli
alanların uzmanlık olarak kabul edilebilmesi için söz konusu alanlarda hizmetin
lisans eğitimi ile sunulmasında güçlük olduğunun ve ilgili fakültelerin söz
konusu alanlarında verilen hizmetin de ihtiyaca yanıt verme noktasında
yeterli olmadığının saptanmış olması gereklidir.
Uzmanlık, mesleğin kimi alanlarında
özellikle akademik çalışma yapmak değil, söz konusu alanda lisans eğitimini
tamamlamış kişilerin yapamadığı/yapmakta zorlandığı ve halkın da yaygın
biçimde ihtiyacı olan tedavileri yapabilmek amacıyla kişinin belli bilgi ve
yetenekle donatılmış olmasıdır. Başka bir ifadeyle, uzmanlık eğitimi, var
olan insan gücü tarafından hastaların ihtiyaç duyduğu bazı tedavilerin
giderilememiş olması sonucu bu gereksinime yanıt verebilecek yetkin insan
gücünün yetiştirilmesidir. Bu yönüyle uzmanlık alanlarının saptanmasında
söz konusu gereksinimlerin araştırılıp değerlendirilmiş olması gerekir.
Zira uzmanlık olarak kabul edilen alanda insangücü yetiştirmek için ek bir
kamu kaynağı kullanılacağı gibi, söz konusu alanda sunulacak uzman diş
hekimi hizmetine ödenecek yüksek bedel sebebiyle sağlık hizmetinin
maliyetinin artacağı da tartışmasızdır.
Bu çerçevede, 6225 sayılı Yasa
düzenlemesinde, dişhekimliğinde sekiz ayrı alanda uzmanlığın kabul edilmiş
olmasının bilimsel bir dayanağı bulunmamaktadır. Zira,
ülkemizde verilen dişhekimliği eğitimi sonrasında yapılabilecek sağlık
hizmetlerinin değerlendirilmesinde uzmanlık olarak kabul edilen alanlarda
lisans eğitimini tamamlamış bir dişhekiminin yapamayacağı çok çok az işlem
bulunmaktadır. Bu işlemlerin nitelik ve nicelik bakımından değerlendirilmesinde
ortodonti ve ağız, diş ve çene cerrahisi alanlarında ülkemizde toplumun
uzman gereksiniminin bulunduğu, ancak bu dallar dışında kalan ve
dişhekimlerinin genel olarak yapmakta zorlandıkları kimi işlemlerle ilgili
olarak ortaya çıkan bütün gereksinimin de dişhekimliği fakültelerinin
ilgili dallarında verilen hizmet ile karşılandığı bilinmektedir. Bir başka
anlatımla, Yasa ile uzmanlık alanı olarak belirlenmiş olan ortodonti ve
ağız, diş ve çene cerrahisi dışında, dişhekimlerinin yapmakta zorlandıkları
işler için dişhekimliği fakültelerindeki anabilim dalı yapılanmaları
içersinde sunulan hizmet yeterlidir.
Ayrıca, ülkemizde dişhekimliği lisans
eğitiminde verilen derslere bakıldığında lisans eğitimini tamamlamış bir
dişhekiminin, ortodonti ve ağız, diş ve çene cerrahisi uzmanlık alanındaki
bir takım işler dışında, ağız ve diş hastalıklarının teşhis ve tedavisinde
her türlü işlemi yapabilecek şekilde yetiştirildiği görülecektir. Uzmanlık
alanı olarak belirlenen alanları bu bakımdan incelediğimizde de lisans
eğitiminde verilen bilgi ve becerinin hizmet sunumu bakımından yeterli
olduğu anlaşılmaktadır.
Öte yandan bir alanın uzmanlık alanı
olarak kabul edilebilmesi için öncelikle objektif ölçütler geliştirilmiş ve
uzmanlık alanı olmak isteyen anabilim dallarının bu ölçütler uyarınca
değerlendirilmiş olması gereklidir. Yasa’da belirlenen uzmanlık alanlarının
hangi ölçütler çerçevesinde belirlendiğine ilişkin hiçbir açıklama mevcut
olmadığı gibi bu dalların uzmanlık olarak belirlenmesinin Avrupa Birliği
Müktesebatına uyum bakımından gerekli olduğu şeklindeki açıklamalar da
doğru değildir.
Avrupa Birliği ülkelerine
baktığımızda, dişhekimliği uzmanlıklarının belirlenmesi ve uygulamalarında bir çok farklılıklar olduğu göze çarpmaktadır. Avrupa
Birliğini oluşturan ülkelerin kiminde dişhekimliğinin neredeyse bütün
bölümlerinin uzmanlık olarak tanımlanmakta (İngiltere, Hırvatistan,İsveç)
kimilerinde ise resmi olarak hiç uzmanlık bulunmamaktadır (Avusturya,
Lüksemburg, İspanya). Fransa’da sadece ortodonti alanında uzmanlık kabul
edilirken Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunda dişhekimliğinin iki alanında
uzmanlık kabul edilmiş (Almanya, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Yunanistan,
İrlanda, İtalya, Hollanda, Portekiz); bazı ülkelerde ise bu uzmanlıkların
yanında klinik dişhekimliği veya halk dişhekimliği gibi bir uzmanlık alanı
daha eklenmiştir (Estonya, Finlandiya, Almanya, Romanya, Slovakya). Ayrıca
vurgulamak gerekir ki Avrupa Birliği ülkelerindeki çağdaş eğilim uzmanlık
alanlarının belirlenmesinde meslek birliklerin görüş ve düşüncelerinin
önemsenmesi, hatta uzmanlık sayılarını belirleme yetkisinin meslek
birliğine verilmesi yönündedir.
Ülkeler arasındaki bütün bu
farklılıklar bir yana, Avrupa Birliği tarafından serbest dolaşımda resmen
kabul edilen dişhekimliği uzmanlıkları ise sadece ortodonti ve ağız, diş,
çene cerrahisidir.
Bütün
bunlardan başka, dişhekimliği ile ilgili ülkemiz verilerine baktığımızda
da; uzman dişhekimi hizmetinin değil, genel olarak ağız diş sağlığı
hizmetlerine erişimin temel sorun olduğu anlaşılmaktadır.
Ülkemizde halen aktif olarak çalışan
yaklaşık 23.000 dişhekimi bulunmaktadır. Bu dişhekimlerinin yaklaşık % 60’ı
özel muayenehane ya da sağlık kuruluşlarında % 40’ı ise kamu sağlık
tesislerinde görev yapmaktadır. Özel muayenehane ve sağlık kuruluşlarına
başvuran hastalar dişhekimleri tarafından hastalıklarının teşhisinden
tedavinin yapılmasına kadar bütün işleri gerçekleştirmekte; ender olarak
kimi vakalarda ise hastaları ileri teşhis ve tedavi olanaklarının
kullanılması için dişhekimliği fakültelerindeki ilgili kliniklere
yönlendirmektedirler.
Kamu sağlık tesisleri olan ağız ve
diş sağlığı merkezlerinde de hizmet sunumu benzer şekilde yürütülmektedir.
Dişhekimliği hizmeti bir bütün olarak her dişhekimi tarafından
verilmektedir. Sağlık Bakanlığı tarafından, kamu sağlık tesislerinde kısa
bir süre, dişhekimliği hizmetini bölümlerine göre sunma uygulaması yapılmış
ise de uygulamanın başarısızlığından sonra, Sağlık Bakanlığının 17.10.2007
tarih ve 21481 sayılı Genelgesiyle, her dişhekiminin bütün dişhekimliği
hizmetlerini sunması şeklinde tanımlanabilecek olan ‘entegre
hizmet sunumu’ sistemine geçilmiştir.
Ülkemizde şu anda mevcut dişhekimliği
fakültesi 40, burada görev yapan öğretim elemanlarının sayısı 1.060,
öğretim görevlilerinin sayısı ise 510’dur. Fakültelerin coğrafi dağılımı da
genel olarak dişhekimlerinin ve toplumun ihtiyaç duyduğu ileri hizmetlere
erişim bakımından gereksinimi karşılamaktadır.
Bütün bunlardan başka, önemle
üzerinde durulması gereken nokta dişhekimliği mesleğinin sekiz ayrı alanda
uzmanlığa bölünerek hizmet vermesinin hizmet gereklerine uygun olup
olmadığı ve bunda kamu yararı bulunup bulunmadığıdır.
Lisans
eğitimi ile dişhekimliği mesleki alanının ne kadarının kapsanabileceği, bir
başka anlatımla lisans eğitimi sonrasında dişhekiminin kazanması gereken
asgari bilgi ve becerilerin neler olması gerektiği Avrupa Birliği
tarafından verilen destek ile Avrupa’daki yaklaşık 200 dişhekimliği
fakültesinden 120’yi aşan kısmının üye olduğu Avrupa Dişhekimliği Eğitimi Derneği tarafından hazırlanmış
olan Avrupa’lı
Dişhekiminin Profil ve Yeterlilikleri raporunda belirlenmiştir. Buna göre
lisans eğitimini tamamlayarak dişhekimliği mesleğine başlayan kişinin
aşağıda belirtilen alan yeterliliklerine sahip olması gereklidir:
-Her yaştaki
hastası için tanı koyabilmeli istek ve ihtiyaçlarına
göre tedavi planı yapabilmelidir
-Her yaştaki
hastasına ağız hastalıklarından korunma ve tedavi
konularında mevcut kavramlara ağırlık veren ve sistemik ve ağız sağlığını destekleyen
primer bakım hizmetlerini sunabilecek ve bu konuda eğitebilecek
yeterlilikte olmalıdır
-Her yaştaki
hastanın sık görülen mukozal hastalık ve bozuklukları teşhis ederek tedavisini
gerçekleştirebilecek yetenekte olmalıdır.
-Her yaştaki
hastasının periodontal hastalıklarını tedavi edebilecek
yeterlilikte olmalıdır
-Her yaştaki
hastasının diş çürüğü, pulpa ve periradiküler bozukluklarını tedavi edebilecek
yeterlilikte olmalıdır
-Dişlerin
çekimi, köklerin çıkarılması gerekli olduğu durumlarda minör
yumuşak doku cerrahisi, ve tedaviye destek olacak farmakolojik ajanların uygulanması dahil
olmak üzere her yaştaki hastanın yumuşak ve sert
dokularındaki onarıma yönelik basit cerrahi işlemler gerektiren durumları halledebilecek yeterlilikte olmalıdır
-Orofasiyal
ağrı, psikolojik huzursuzluk ve sıkıntı halini ortadan kaldıracak uygun teknikleri uygulayabilecek yeterlilikte
olmalıdır.
-Her yaştaki
hastasının kusurlu ve/veya eksik dişini kabul edilebilir form, fonksiyon ve
estetikte restore edebilecek yeterlilikte olmalıdır.
-Primer ve
daimi dişlenme dönemlerinde, sınırlı gelişimsel veya edinilmiş dentoalveolar, gelişimsel ve fonksyonel anomalilerin
gerekli tedavilerini yapabilecek; uzmana havale etmek dahil olmak üzere her
tür ortodontik acil durumu halledebilecek yetenekte
olmalıdır
-Karşılaşabileceği
medikal ve dental acil durumların büyük bölümünü
etkin bir biçimde önleyebilecek ve tedavi edebilecek yeterlilikte olmalıdır.
Bundan başka, aynı raporda,
dişhekiminin lisans eğitimi sonrasında sahip olması gereken 148 yeterlilik
alanı detaylı bir şekilde belirtilmiş ve hangi dallarda uzmana ihtiyaç
duyulacağına ilişkin bilgi de verilmiştir.
Ayrıca, 24
Temmuz 2003 tarih ve 25178 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış olan
Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal
Programı uyarınca, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyinin Mesleki
Niteliklerin Tanınması başlıklı 2005/36 sayılı Direktifi dikkate alınarak
hazırlanmış olan Mesleki Yeterliliklerin Düzenlenmesi ve Tanınması Hakkında
Kanun Tasarısı Taslağı’nın 34 üncü maddesine göre de ülkemizdeki
dişhekiminin sahip olması gereken bilgi ve beceriler aşağıdaki gibi
belirlenmiştir:
“Diş hekimliği için eğitim, kişilerin
aşağıdaki bilgi ve beceriyi kazanmasını sağlamalıdır.
- Diş hekimliğinin temelini teşkil
eden fen bilimlerinde yeterli bilgiye ve bilimsel olayların takibi ve
verilerin analizi ile biyolojik fonksiyonları ölçme prensipleri dahil olmak üzere bilimsel metotlara hakim olmak,
- Sağlıklı ve hasta insanın yapısı,
fonksiyon ve davranışlarını anlayabilme kabiliyeti ve bireylerin fiziksel
ve sosyal ortamlarının diş sağlığı ile bağlantısını anlayabilme yeteneğine
sahip olmak,
- Sağlıklı diş, ağız, çene ve çevre
doku yapısı ve işlevleri konusunda, genel sağlık ve hastanın fiziksel ve
sosyal ortamı ile bağlantısını anlayabilme yeteneğine sahip olmak,
- Düzensizlik, lezyon, diş, ağız,
çene ve çevre ile ilgili doku hastalıkları klinik disiplin ve metotları
konusunda ve önleyici, teşhis edici ve tedavi edici diş hekimliği konusunda
yeterli bilgiye sahip olmak,
- Yeterli denetim altında klinik tecrübe edinmek.
Bu eğitim, söz konusu kişiye diş,
ağız, çene ve çevre dokuların rahatsızlık ve düzensizliklerini önleme,
teşhis ve tedavi etme konusunda yeterli becerileri kazandırmalıdır.”
Yükseköğretim Kurulu tarafından,
Avrupa Birliği’nin Direktifi ile paralel biçimde hazırlanan; Doktorluk, Hemşirelik, Ebelik, Diş
Hekimliği, Veterinerlik, Eczacılık Ve Mimarlık Eğitim Programlarının Asgari
Eğitim Koşullarının Belirlenmesine Dair Yönetmelik, 02.02.2008 tarih
ve 26775 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulmuştur. Söz
konusu Yönetmelik’te, dava konusu
ile doğrudan bağlantılı olan dişhekimliği eğitiminin en az eğitim koşulları
da belirlenmiştir:
Diş hekimliği
MADDE 6 - (1) Temel diş hekimliği eğitimine kabul
edilebilmek için asgari lise mezunu olmak gerekir.
(2) Temel
diş hekimliği eğitimi bir üniversitede tam gün üzerinden en az beş yıllık teorik
ve pratik eğitimden oluşur.
(3) Temel
diş hekimliği eğitimi sonunda mezun olan diş hekimlerinin;
a) Diş
Hekimliğinin dayandığı bilimler hakkında yeterli bilgiye sahip olmaları,
biyolojik fonksiyonların ölçülmesi, bilimsel olarak kanıtlanmış verilerin
değerlendirilmesi ve data analizi prensipleri
dahil olmak üzere bilimsel yöntemleri yeterli düzeyde anlayabilmeleri,
b)
Sağlıklı ve hasta bireyin yapısı, fizyolojik fonksiyonları ve davranışı ile
doğal ve sosyal çevrenin sağlıklı birey üzerindeki etkisi hakkında, diş
hekimliğini ilgilendirdiği ölçüde, yeterli bilgiye sahip olmaları,
c)
Sağlıklı ve hastalıklı diş, ağız, çene ve komşu dokuların yapı ve
fonksiyonları hakkında yeterli bilgiye sahip olmaları ve bunların hastanın
genel sağlık durumu ve fiziksel ve sosyal refahı ile ilişkisini yeterli
düzeyde anlayabilmeleri,
ç) Diş,
ağız, çene ve komşu dokulara ait lezyon, hastalık ve anomalilerin
teşhis, tedavi ve koruyucu diş hekimliği uygulamaları ile ilgili bilimsel
yöntem ve uygulamalı disiplinler hakkında yeterli bilgiye sahip olmaları,
d)
Yetkililer gözetiminde diş, ağız, çene ve çevre dokularla ilgili hastalık
ve anomalilerin teşhis, tedavi ve koruyuculuğunu
içeren tüm aktivitelerin yürütebileceği düzeyde gerekli becerilerin
verileceği uygun klinik eğitimi ile deneyim sahibi olmaları,
gerekmektedir.
(4) Diş
Hekimliği eğitimindeki asgari eğitim koşullarının sağlanabilmesi için, bu
alanda yürütülen yükseköğretim programlarımızın eğitim müfredatlarında Ek-3
sayılı cetvelde belirtilen derslerin bulunması zorunludur.
Belirtilen düzenlemeler dişhekimliği
fakültesinden mezun olan kişinin, her yaştan bireyde ortaya çıkan ağız ve
diş sağlığı sorunlarını teşhis ve tedavi edebilecek yeterlilikte olması
gerektiğini ifade etmektedir. Ülkemizde verilen diş hekimliği eğitimine,
özellikle müfredat boyutuyla, baktığımızda da söz konusu yeterliliğin büyük
ölçüde sağlandığı görülmektedir.
Dişhekimliği alanlarının her birinin
kapsadığı hastalıkların büyük bölümü dişhekimleri tarafından çözümlenebildiğine/tedavi
edilebildiğine göre bu alanlarda uzmanlık eğitimine neden gereksinim
duyulmaktadır? Bu sorunun yanıtı olarak dişhekimliği alanlarının,
dişhekimleri tarafından yapılamadığı iddia edilen tedavileri söylenebilir
ise de bu küçük kısım için fakültelerde verilen hizmetin yeterliliği
karşısında söz konusu ifadenin herhangi bir değeri bulunmamaktadır.
Lisans eğitimini bitirmiş bir
dişhekiminin bilimsel gelişmeleri ve yeni teknolojileri takip edebilmesi
için kendisini sürekli olarak geliştirmesi gereklidir. Bunun için Türk
Dişhekimleri Birliği 1988 yılında Sürekli Dişhekimi Eğitimi Yüksek Kurulunu
kurarak lisans sonrası sürekli eğitime ne kadar önem verdiğini göstermiş; o
günden sonra da Dişhekimleri Odaları ve akademik kuruluşlar ile birlikte
sürekli kongre, sempozyum, kurs vb. etkinlikleri
düzenlemektedirler. Başka bir söyleyişle, bir dişhekiminin yetkinleşmesi
için tek şart uzmanlık eğitimi değildir, master vb. programlar ihtiyaç
duyulan az miktardaki yetkinliği sağlayabilecek programlardır.
Bütün bunlardan başka, dişhekimliğinin
uzmanlık adıyla bölündüğü alanlar tek tek ele alınarak söz konusu alanda
hizmet sunumunun uzman marifetiyle yapılmasının mümkün ve gerekli olup
olmadığının incelenmesinde de 6225 sayılı Yasa’nın anılan hükmü ile
dişhekimliği uzmanlıklarının belirlenmesinin kamu yararına aykırı olduğu
anlaşılmaktadır.
Yasa ile dişhekimliğinin bir uzmanlık
alanı olarak belirlenmiş olan Çocuk Diş Hekimliği, çocukların ağız ve diş
sağlığı ile ilgili çalışmaların yapıldığı bir alandır. Bu niteliğiyle, 0-18
yaş arasındaki nüfusun söz konusu uzmanlığın ilgi alanında bulunduğu
anlaşılmaktadır. Bu grupta, 0-2 yaş aralığındaki bebekleri saymazsak,
yaklaşık 21 milyon kişi bulunmaktadır. Bu yaş grubunda her çocuğa yapılacak
işlem adedi, 4 - 4,5 arasında değişmektedir. Kişi sayısı ile işlem
sayısının çarpılmasıyla anılan yaş grubunda toplam 84-94 milyon adet tedavi
gereksinimi olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tedavi gereksinimi, halen
ülkemizdeki dişhekimlerinin tamamının çalışması ile giderilmekte olup bu
yönüyle, çocuk diş hekimliği alanında, ek bir uzmanlık bilgi ve becerisi
gerektirmediği açıktır. Çocuklara verilen ağız diş sağlığı hizmetinin
yetersizliğiyle ilgili özel bir yakınma olmadığı gibi bu yönde herhangi bir
bilimsel çalışma da yoktur. Bu alanın uzmanlık olarak tanımlanmasıyla,
ülkemizin bütün çocuklarının ağız diş sağlığı sorunlarının çocuk
dişhekimleri tarafından giderilmesinin beklenmesi gerekli olmadığı gibi
bugün ve uzak gelecekte sayısal olarak da olanak dışıdır. Zira, dişhekimlerinin doktoralarının uzmanlık olarak
kabul edilmesiyle birlikte, halen yaklaşık 250 kişi olan çocuk diş
hekimlerinin, yaklaşık 21 milyon kişinin tedavilerini yürütebilmelerinin
mümkün olmayacağı açıktır. Dişhekimliği lisans eğitiminden sonra hangi
gereksinimin karşılanması için üç yıl daha eğitim verilerek Çocuk Diş
Hekimi yetiştirilmek istendiği Yasa’nın gerekçesinde olmadığı gibi
böylesine bir düzenleme kaynakların verimli kullanılması ve madde ve insan
gücünden tasarruf edilmesi gerekliliğine de aykırılık oluşturmaktadır.
Benzer durum diş eti hastalıkları ve
tedavisi anlamındaki periodontoloji alanında da vardır. Bu alanda
dişhekimlerinin aldıkları lisans eğitimi ile üstesinden gelemeyecekleri
tedavi gereksinimi çok düşüktür. Söz konusu gereksinim, diş hekimliği
fakültelerindeki ilgili anabilim dallarında rahatlıkla karşılanmaktadır. Bu
alanda uzman diş hekimi bilgi ve becerisini gerektiren olguların sayısal
azlığı da dikkate alındığında, çok büyük bölümü lisans eğitimindeki bilgi
ve beceri ile çözümlenebilen olguların teşhis ve tedavisi için lisans
sonrası üç yıl süreyle uzmanlık eğitimi verilmesi, kamu kaynağının
gereksinim duyulmayan bir alanda kullanılmasından başka bir anlama
gelmemektedir.
Endodonti ve Restoratif Diş Tedavisi
de 6225 sayılı Yasa ile getirilen, lisans sonrası üç yıllık ek bir eğitim
ile kazanılabilen uzmanlıklardır. Endodonti alanı kanal tedavisi,
Restoratif Diş Tedavisi de çürük sebebiyle bozulan diş yapısının dolgu ile
giderilmesi şeklinde tanımlanabilir. Genel olarak ülkemizdeki dişhekimliği
uygulamalarına bakıldığında en sık karşılaşılan ağız diş sağlığı sorununun
diş çürüğü olduğu gözlemlenmektedir. Çürük tedavisinde en sık uygulanan
tedavi yöntemi ise kanal tedavisi ve dolgudur. Bu durumun doğal sonucu
olarak, söz konusu sağlık sorununun giderilmesi dişhekimlerinin lisans
eğitiminde tam olarak öğretilmekte olup diş hekimleri tarafından
gerektiğinde en iyi şekilde uygulanmaktadır. Böylesine yaygın bir sağlık
sorununun çözümünün lisans eğitiminde öğretilmeyip gerekli bilgi ve
becerinin lisans sonrası uzmanlık eğitimine bırakılması akılcı olmadığı
gibi anılan hizmetten yararlanacak hastaların sağlık hizmetine erişimlerini
de engeller niteliktedir.
Aynı şekilde Protetik Diş Tedavisi
alanının uğraş konusu olan protez de dişhekimliği
lisans eğitiminde en yoğun eğitimin alındığı, mezuniyet sonrasında da en
çok vaka görülen; dolayısıyla genel olarak dişhekimlerinin en yetkin
çalışma alanlarından biridir. Bir başka anlatımla ülkemizde hastaların
sıklıkla karşılaştıkları dişsizlik sorununun çözüm yollarından biri olan protez, bütün dişhekimlerinin lisans eğitimlerinde
edindikleri bilgi ve beceri ile tam olarak yapabildikleri işler arasında
yer almaktadır; bunun lisans eğitiminden sonra üç yıl daha eğitimle
kazanılabilecek bir uzmanlık olarak belirlenmesinin pratik ve bilimsel bir
yararı olmayacağı gibi tedavi seçeneğinin yaygınlığını ortadan kaldırıp
pahalı hale getireceğinden, hastaların sağlık hizmetine erişimini
zorlaştıracaktır.
Dişhekimliğinin uzmanlık alanı olarak
belirlenen çalışma alanlarından biri de Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi’dir.
Bu alanda oral ve maksillofasiyal doku ve organların sistematik olarak
incelenmekte, bu yapılara ait tüm fizyolojik ve patolojik değişiklikler
klinik ve radyografik olarak yorumlanmaktadır. Daha basit ifade etmek
gerekirse ağız ve diş sağlığına ilişkin hastalıklara tanı konulması için
yürütülen bir kısım çalışmalar Ağız, Diş ve Çene Radyolojisinin çalışma
alanını oluşturmaktadır. Bu bakımdan, bütün diş hekimlerinin her gün, her
hastada yaptığı hastalığa tanı konulması işinin 3 yıllık eğitim sonunda
kazanılabilen ayrı bir uzmanlık haline getirilmesi suretiyle hastalığın
tanı ve tedavisinin bu derece parçalanması tedavi sürecinin bütünlüğünü
bozup süreyi uzatacağı gibi hizmetin maliyetinin de artmasına sebep
olacaktır. Diğer taraftan, söz konusu çalışma alanı, bizimki gibi akademik
ve sağlık sistemine sahip olan ülkelerden hemen hiçbirinde uzmanlık olarak
tanımlanmamış; bu alanda ortaya çıkabilecek, ayrıntılı bilgi ve beceri
gerektirebilecek istisnai durumlarda akademik çalışma birimlerinin yardımının
alınması suretiyle hizmetin yürütülmesi hizmetin gereğine uygun, akılcı bir
yol olarak düşünülmüş, düzenlenmiştir.
Bu çerçevede, dişhekimliğinin sekiz
ayrı dala bölünerek uzmanlık belirlemesi yapılmasında kamu yararı bulunmadığından,
6225 sayılı Yasa ile yapılan düzenleme, madde ve insan gücünden tasarruf
edilecek biçimde sağlık hizmetlerinin organize edilmesi konusunda Devlet’e
yükümlülük yükleyen Anayasanın 56 ncı maddesindeki düzenlemeye de aykırılık
oluşturmaktadır.
Bütün bunlardan başka, 18 Temmuz 2009
tarih ve 27292 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan Tıpta
ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’nde düzenlenen
dişhekimliği uzmanlık dalları ve eğitim sürelerine ilişkin ekli çizelgelere
karşı meslek kuruluşu ve diğer ilgililer tarafından pek çok dava
açılmıştır. Açılan davalarda Danıştay 8. Daire, “İdari işlemlerin bir sebebe ve gerekçeye dayalı olması hukukun
genel ilkelerindendir. Bu ilke, genel anlamda düzenleme veya işlem yapan
idareyi uyguladığı veya düzenleme yaptığı yasayı kavramaya, doğru olgular
ortaya koymaya ve denetim yapmaya zorlar. İşlemlerde
gösterilen sebep ve gerekçe, işlemin yasaya uygunluğu ve dayanağını
değerlendirme, itiraz edip etmeme konusunda ilgililere yardımcı olmakla
birlikte, idarenin saydamlığı, savunma hakları ve idareye güven ilkeleri ve
hukuk devleti anlayışının oluşumu noktalarında büyük öneme sahiptir” gerekçesiyle dava konusu ekli
çizelgenin düzenlenme gerekçelerinin bilimsel raporla ortaya konulamadığını
belirterek, yürütmeyi durdurma kararları vermiştir11.
Danıştay Kararı ile yürütmesi
durdurulan bu Çizelge, bazı değişiklikler ve eklemelerle, Kanun Teklifi
olarak teklif edilmiş ve nihayetinde 6225 sayılı Yasa ekinde aynen
yasalaşmıştır.
Dişhekimliği mesleğine uzun dönem
içinde önemli etkileri olacak olan böylesi bir konunun bilimsel kriterlere dayanmadan keyfi, subjektif nedenlere
dayandırılarak, yargı kararları göz ardı edilerek ve idari yargının
denetiminden kaçınabilmek için yasa olarak düzenlenmesi keyfi bir yaklaşım
olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyetinin hukuksal birikimine, Hukuk Devleti
ilkesine ve Anayasanın 138 inci maddesine açıkça aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle 6225 sayılı
Yasa’nın 10 uncu maddesi ile 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı
İcrasına Dair Kanuna eklenen Ek Madde 14’ün birinci fıkrasındaki “…diş
tabipliğinde uzmanlık ana dalları ile eğitim süreleri EK–2 sayılı çizelgede;… belirtilmiştir.” Hükmü ile
Kanunun Eki Ek – 2 nolu Çizelgenin Anayasanın 2 nci, 5 inci, 17 nci, 56 ncı
ve 138 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
C.3- 1219 Sayılı Kanun’un 14 üncü Ek
Maddesinin İkinci Fıkrasındaki “ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü sütununda
belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine” Şeklindeki Hükmün
Anayasaya Aykırılığı
1219
Sayılı Tababet Ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 9 uncu
maddesi uyarınca 1947 yılında çıkarılan
Tababet Uzmanlık Belgeleri Tüzüğü,1956 yılında Tababet İhtisas Nizamnamesi,
1961 yılında Tababet İhtisas Tüzüğü,1962 yılında Tababet Uzmanlık
Tüzüğü,1973 yılında Tababet Uzmanlık Tüzüğü, 2002 yılında ise Tıpta
Uzmanlık Tüzüğü’nde tıpta uzmanlık dallarına girişin hep bir yarışma
sınavı ile olacağı düzenlenmiştir.
Öteden beri bu düzenlemelerle bazı
ana dallarda uzmanlık eğitimini tamamlamış hekimlere, uzman olduğu disiplinle
ilintili olan diğer tıpta uzmanlık alanlarında öngörülenden daha kısa
süreli bir eğitim alarak uzman olma imkanı
tanınmıştır. Ancak, daha kısa süreli uzmanlık eğitimi ile ikinci uzmanlık
eğitimlerini alacak olanlarda da Tıpta Uzmanlık Eğitimine Giriş Sınavında
(TUS) başarılı olma koşulu aranmış, herhangi bir istisnaya yer
verilmemiştir.
Belli bir tıp alanında uzmanlık
eğitimi alan tabiplerin ileri ihtisas olarak bilinen, kendi uzmanlık
alanlarına bağlı yan dal uzmanlık eğitimine girişleri ise içerik ve kapsam
olarak TUS’tan farklı olan Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı (YDUS) ile
gerçekleştirilmektedir.
18.07.2009 tarih ve 27292 sayılı
Resmi Gazetede yayımlanan Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliğinde
de tıpta uzmanlık eğitimine giriş için TUS’ da başarılı olunma koşulu
aranmaktadır. Ancak Yönetmeliğin 15 inci maddesinin dördüncü fıkrasında
‘veya kontenjan açıldığı takdirde uzman oldukları alanlarda yapılan YDUS
ile’ ibaresine yer verilmiştir. Bu hüküm ile bir tıpta uzmanlık alanında
uzman olan hekimlerin kısa süreli eğitim olanağı tanınan ikinci uzmanlık
eğitimlerine girişlerinin kontenjan açıldığı takdirde Yan Dal Uzmanlık
Eğitimi Giriş Sınavını geçmek suretiyle mümkün olacağı düzenlenmiştir.
Türk Tabipleri Birliği ve kimi tıpta
uzmanlık dernekleri tarafından bu düzenlemelere karşı açılan davalarda
Tıpta ve Dişhekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliğinin 15 inci maddesinin
dördüncü fıkrasının hukuka açıkça aykırı olduğu tespiti ile yürütmesi durdurulmuştur. 12 Karar
gerekçelerinde YDUS’un sadece tıpta yan dal uzmanlık eğitimine girmeyi hak
kazananları belirlemeye yönelik bir sınav olduğu, giriş sınavları, eğitim
süreleri ve verilen uzmanlık belgeleri itibariyle tıpta uzmanlık eğitimi
ile yan dal uzmanlık eğitiminin ve dolayısıyla da bu eğitimlere giriş için
yapılan sınavların önemli farklılıklar taşıdığı ve her iki sınavın
birbirinin yerine ikame edilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmiştir.
İptali istenilen tümceyle, yargı
kararıyla hukuka aykırı olduğu saptanan ve yürütmesi durdurulan Yönetmelik
hükmü, küçük değişikliklerle bir Yasa kuralı olarak tekrar sonuç doğurur
hale getirilmiştir. Kamu yararına sonuç doğurmayacak, adalet anlayışına
aykırı böyle bir durumun, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk
devleti ilkesi ile bağdaştırılamayacağı açıktır. 13 Anayasada
belirtilen amacı ya da bir kamu yararını gerçekleştirmek ereğiyle, yasa
koyucu belli bir sonucu elde etmek için değişik yolların seçimini siyasi
tercihlerine göre yapmakta serbest ise de yasa koyucunun kişisel, siyasi ya
da saklı bir amaç güttüğü durumlarda, yani kamu yararına yönelik olmayan
başka bir amaca ulaşmak için bir konuyu yasayla düzenlediği durumlarda bir
“yetki saptırması” ve giderek de amaç öğesi bakımından Yasa’nın sakatlığı
ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti
ilkesine aykırılığı söz konusu olacaktır.
Öte yandan tıpta uzmanlık eğitimine kapsam ve
içerikleri farklı iki ayrı sınavla öğrenci alınması yönündeki uygulama
Anayasanın 10 uncu maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesine de
aykırılık taşımaktadır. TUS’da ve YDUS’da adaylara yöneltilen soruların
içerik ve kapsamları farklıdır. Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı Yönetmeliği’nin
11 inci maddesinde, uygulanacak mesleki bilim sınavının sorularının adayın
yan dal eğitiminde kendinden beklenen performansı en iyi şekilde
sürdürebilmesini mümkün kılacak temel bilgileri değerlendirmek amacıyla,
“yan dalın bağlı olduğu ana dal genel eğitim programı” çerçevesinde
hazırlanacağı ifade edilmiştir. Bu yönetmelik maddesine göre YDUS, yalnızca
yan dalın bağlı olduğu ana dal genel eğitim programındaki konularda
yapılacaktır. Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’nin 17
nci maddesine göre ise TUS’un kapsamı “genel tıp bilimleri” konularıdır. 14
Anayasaya aykırılığı belirtilen hüküm
uyarınca YDUS’a girerek bir ana dalda uzmanlık eğitimi görmek isteyen bir
aday yalnızca uzmanı olduğu alana ilişkin konulardan sorumlu tutulup,
kendisine yalnızca bu konulara ilişkin sorular yöneltilirken; TUS’a girerek
aynı ana dalda uzmanlık eğitimi görmek isteyen bir başka aday, kapsamı son
derece geniş olan birçok konudan sorumlu tutulacaktır. Hal
böyleyken ikinci uzmanlık eğitimi olduğu için YDUS’a girerek programa
yerleşebilecek olan bir aday, ilk uzmanlık eğitim programına yerleşmesi
nedeniyle TUS’a girme zorunluluğu olan adaya göre daha avantajlı bir
durumda olacaktır.
Yukarıda değinilen Yargı kararlarını
uygulama yükümlülüğü, kararın şeklen uygulanmasını değil aynı zamanda
içeriğe uygun işlem tesis edilmesini de zorunlu kılmaktadır. Anılan
yükümlülüğün yasama organını da bağladığı açıktır. Aksi halde yasama organı
beğenmediği yargı kararlarını, kanun çıkartıp etkisiz hale getirir ki bu
durumda yargı bağımsızlığı zedelenecektir.
Tüm bu nedenlerle 1219 Sayılı
Kanun’un 14 üncü ek maddesinin ikinci fıkrasındaki “ve EK-1 sayılı
çizelgenin 3 üncü sütununda belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık
eğitimlerine” şeklindeki hükmün Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 138 inci
maddelerine aykırı olup iptali gerekir.
D- 1219 Sayılı Kanuna Eklenen Geçici
8 inci Maddenin Anayasaya Aykırılığı
GEÇİCİ MADDE 8’de, “Bu Kanunun ek 14
üncü maddesinin yürürlüğe girmesinden önce ilgili mevzuatına uygun olarak
uzmanlık eğitimi yapmış, eğitime başlamış veya bir uzmanlık eğitimi
kontenjanına yerleşmiş olanların hakları saklıdır.
Ağız, Yüz
ve Çene Cerrahisi ana dalında, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce
yurt içinde veya yurt dışında en az dört yılı eğitim kurumlarında olmak
üzere altı yıl süreyle araştırma, uygulama ve inceleme yapmış bulunanlar,
yaptıkları araştırma, uygulama ve incelemeler ile aldıkları eğitimlere ait
belgelerini ve bu alanda yurt içi ve yurt dışında yayımlanmış bilimsel
yayınlarını ibraz ederek, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
üç ay içerisinde uzmanlık belgesi almak için Sağlık Bakanlığına
başvurabilir. Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru süresinin bitiminden
itibaren bir yıl içerisinde başvuruları değerlendirir. Çalışmaları yeterli
görülenlerin uzmanlık belgeleri, Bakanlıkça düzenlenir ve tescil edilir.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği
tarihten önce bu Kanunla diş tabipliğinde uzmanlık dalı olarak belirlenen
alanlardan birinde doktora eğitimi yapmış olanlar ile bu alanlarda doktora
eğitimine başlamış olanlardan eğitimlerini başarı ile bitirenlere uzmanlık belgesi
verilir.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği
tarihten önce;
a) Göğüs Hastalıkları ana dalına
bağlı Alerji Hastalıkları yan dalında uzmanlık eğitimi yapmakta olanlar, eğitimlerine
İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları adı altında devam ederler.
b) Deri ve
Zührevi Hastalıkları, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ve
Göğüs Hastalıkları ana dallarına bağlı Alerjik Hastalıklar, Alerjik Göğüs
Hastalıkları ya da Alerji Hastalıkları adıyla uzmanlık belgesi almış
olanların, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde
İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları alanında yaptıkları araştırma, uygulama
ve incelemelere ait belgelerini ibraz ederek başvurmaları ve Tıpta Uzmanlık
Kurulu tarafından uygun bulunması halinde uzmanlık belgeleri İmmünoloji ve
Alerji Hastalıkları olarak değiştirilir.
c) Enfeksiyon Hastalıkları adıyla
uzmanlık belgesi alanların bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
üç ay içerisinde başvurmaları halinde uzmanlık belgeleri Enfeksiyon
Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji olarak değiştirilir. Halen bu alanda
uzmanlık eğitimlerine devam edenlerin eğitimlerini başarıyla bitirmeleri
halinde belgeleri Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji adıyla
tescil edilir.
ç) Çocuk
Hematolojisi ya da Çocuk Onkolojisi adıyla uzmanlık belgesi almış olanların
bu iki alanda yaptıkları araştırma, uygulama ve incelemelere ait
belgelerini ibraz ederek, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
üç ay içerisinde başvurmaları ve Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından uygun
bulunması halinde uzmanlık belgeleri Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi
olarak değiştirilir. Çocuk Hematolojisi ya da Çocuk Onkolojisi yan
dallarında uzmanlık eğitimi yapmakta olanlar eğitimlerine Çocuk
Hematolojisi ve Onkolojisi adı altında devam ederler.
d) Çocuk
Alerjisi ya da Çocuk İmmünolojisi adıyla uzmanlık belgesi almış olanların
bu iki alanda yaptıkları araştırma, uygulama ve incelemelere ait
belgelerini ibraz ederek, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
üç ay içerisinde başvurmaları ve Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından uygun
bulunması halinde uzmanlık belgeleri Çocuk İmmünolojisi ve Alerji
Hastalıkları olarak değiştirilir. Çocuk Alerjisi ya da Çocuk
İmmünolojisi yan dallarında uzmanlık eğitimi yapmakta olanlar eğitimlerine
Çocuk İmmünolojisi ve Alerji Hastalıkları adı altında devam ederler.
e)
Gelişimsel Pediatri, Cerrahi Onkoloji, Yoğun Bakım, İş ve Meslek
Hastalıkları, Çocuk Metabolizma Hastalıkları ve El Cerrahisi yan
dallarında, bağlı ana dallarda uzman olduktan sonra o yan dal alanında yurt
içinde veya yurt dışında beş yıl süreyle araştırma, uygulama ve inceleme
yapmış bulunanlar, yaptıkları araştırma, uygulama ve incelemeler ile
aldıkları eğitimlere ait belgelerini ve bu alanda yurt içi ve yurt dışında
yayımlanmış bilimsel yayınlarını ibraz ederek, bu maddenin yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde uzmanlık belgesi almak için
Sağlık Bakanlığına başvurabilir. Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru
süresinin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde başvuruları değerlendirir.
Çalışmaları yeterli görülenlerin uzmanlık belgeleri, Bakanlıkça düzenlenir
ve tescil edilir.” Şeklindedir.
1219 sayılı Yasa’ya eklenen geçici 8
inci madde ile yine 6225 sayılı Yasa ile 1219 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 14
üncü madde ile tanımlanan bir takım uzmanlık alanları ile ilgili geçiş
hükmü getirilmektedir.
Söz konusu madde hükmünün Anayasaya
aykırılığı hususu yukarıda 1219 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 14 ile
ilgili kısımda yapılmıştır.
Maddenin ikinci fıkrasındaki “Ağız,
Yüz ve Çene Cerrahisi” ana dalına , dördüncü fıkrasının
(ç) bendindeki Çocuk Hematolojisi ya da Çocuk Onkolojisi, (d) bendindeki
Çocuk Alerjisi ya da Çocuk İmmünolojisi, (e) bendindeki Cerrahi Onkoloji,
Yoğun Bakım, yan dallarına ilişkin düzenlemeler nedeniyle yukarıda
değinilen yürütmeyi durdurma kararları bulunmaktadır.
Bu yürütmeyi durdurma kararlarından
sonra ilgili uzmanlık ve yan dal uzmanlık alanlarında yapılacak düzenlemelerin
sebep unsurunu hukuka uygun olarak ortaya koyacak bilimsel çalışmalar
yapılmamıştır. Ne var ki bu eksiklikler giderilmeden verilen bir yasa
teklifi ile yürütmesi durdurulan veya iptal edilen alanları da içeren
çizelgeler Yasa kuralı haline getirilmiştir. Geçici 8 inci madde ile de bu
alanlarda uzmanlık eğitimi görmeksizin istisnai olarak uzmanlık ve yan dal
uzmanlık belgelerinin verilmesine ilişkin kurallar düzenlenmiştir.
Söz konusu madde hükümlerin Anayasaya
aykırılığı hususu yukarıda 1219 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 14 ile
ilgili kısımda yapılmış olup anılan gerekçeler bu madde için de geçerli
olmakla birlikte dişhekimliği ile ilgili olarak biraz daha ayrıntılı
açıklamalar yapılacaktır.
6225 sayılı Yasanın 12 nci maddesi
Yasa Teklifine Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda eklenmiştir.
Bu madde ile 1219 sayılı Yasa’ya eklenen Geçici 8 inci maddenin üçüncü
fıkrasına göre “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce bu Kanunla diş
tabipliğinde uzmanlık dalı olarak belirlenen alanlardan birinde doktora
eğitimi yapmış olanlar ile bu alanlarda doktora eğitimine başlamış
olanlardan eğitimlerini başarı ile bitirenlere uzmanlık belgesi verilir.”
Ülkemizde dişhekimliği
uzmanlıklarının bilimsel ölçütleri belirlenip eğitimleri yürütülmediğinden
kendisini belli bir alanda daha yetkin kılmak isteyen diş hekimlerinin
üniversitelerde açılan doktora programlarına başvurdukları ve eğitim
aldıkları; ancak bu eğitimlerinin uzmanlık olarak kabul edilmediği
bilinmektedir.
Söz konusu
sürecin sorumluluğu doktora eğitimi alan ancak ilgili alanın uzmanı kabul
edilmeyen dişhekimlerinde olmamakla birlikte; Yasa ile sekiz dalda dişhekimliği
uzmanlığı belirlenmesi, bu alanlarda doktora yapmış ya da yapmakta olanlara
da doğrudan uzmanlık belgesi verilmesiyle ülkemizde bir anda, doktora
eğitimlerinin uzmanlık eğitimi ile örtüşüp örtüşmediği sorgulanmayan
binlerce uzman diş tabibi ortaya çıkacaktır.
Dişhekimlerinin yürüttüğü hizmetin
doğrudan insan sağlığı üzerinde etki etmesi sebebiyle bu alanda yapılacak
temel düzenlemelerin sağlık ve yaşam hakkı ile doğrudan ilgisi olduğunda
kuşku bulunmamaktadır. Doktora eğitimi ile tıpta uzmanlık
eğitimlerinin ayrı eğitimler olduklarına ilişkin Danıştay kararları da
mevcut olmasına karşın, dişhekimliğinin uzmanlık gerektiren alanlarında
yetki tanınan kişilerin eğitimlerine ilişkin hiçbir sorgulama yapılmaması,
doktora eğitimini uzmanlık eğitimi gibi pratik süreçlerle birlikte
yapanlarla akademik doktora eğitimi yaparak bu unvanı elde edenler arasında
hiçbir ayrım yapılmamış olması Yasal düzenlemeyi Anayasanın 17 nci ve 56
ncı maddelerine aykırı hale getirmiştir.
Diğer yandan, Yasal düzenleme ile ulaşılmak istenen amaç,
2009/15153 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde 18.07.2009 tarih ve 27292
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan Tıpta ve Diş
Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliğinin Geçici 9 uncu maddesinde
düzenlenmiş; söz konusu hükme karşı açılan davalar sonucunda
Danıştay 8. Dairesi 2009/7773 E. ve 2009/7840 E. sayılı Kararlarında “Diş
Hekimliğinde Uzmanlık Ana Dalları ve Eğitim Sürelerine Dair Ek-2 sayılı
Çizelgesinin hukuka aykırı olduğu ve uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğacağı gerekçesiyle yürütülmesinin
durdurulmasına karar verildiğinden, dava konusu Yönetmeliğin yeni ihdas
edilen ana dallarda uzmanlık belgesi verilmesini düzenleyen Geçici 9 uncu
maddesinin diş hekimleri yönünden uygulanma imkanı kalmamıştır”
gerekçesiyle bu hükmün de yürütmesini durdurmuştur.
Anayasanın
138 inci maddesine göre “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme
kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını
hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Yargı kararlarına uymanın yürütme
organları ile idarenin yanı sıra yasama bakımından da bir zorunluluk olduğuna
ilişkin açık anayasal hüküm karşısında, yargı kararının uygulanmasını
önlemek bakımından yasa çıkartılması –yasal geçerlik sağlanması- kural
olarak mümkün değildir.
Örneğin, Fransa’da bir okulun giriş
sınavına karşı açılan davanın iki yıl sonra iptal edilmesi üzerine, iki yıl
süreyle öğrenim görenlerin haklarının korunabilmesi için yasal düzenleme
yapılması tartışmalara sebep olmuştur. “Yasal geçerlik kazandırılması
istenen konuların, diğer yasaların içine sıkıştırılarak geçirildiği,
hükümetin yasama yetkisi ile donatıldığı hallerde, hükümetin hem yargı hem
de parlamento denetiminden kurtulma yoluna gittiği ileri sürülmüş, bu
yöntemin kuvvetler ayrılığı ilkesine ve kesin hüküm ilkesine aykırılık
teşkil ettiği belirtilmiştir. Öğretide, Fransız Anayasa Mahkemesinin, yasal
geçerlik sağlama yöntemini kural olarak Anayasaya aykırı bulduğu belirtilmekle
beraber Anayasaya uygun olduğu yönünde kararlarının da bulunduğu ifade
edilmektedir.
1982 Anayasasının 138 inci maddesinde
“Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak
zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez
ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” Hükmü yer almaktadır. Bu
hüküm karşısında, yasama yoluyla yargı kararlarının etkisiz duruma
getirilmesi, yasal geçerlik sağlama yönteminin savunulması pek mümkün
değildir. Gözübüyük, yasal geçerlik sağlama yönteminin Anayasa gereği
mümkün olmadığını, ancak yargı kararlarının yerine getirilmesini
kolaylaştırmak ve iptal kararlarından doğan boşlukları doldurmak yönünde
yasama organının işe karışabileceğini ifade etmektedir15.
Özeren/Bayhan ise16, yasal geçerlik sağlama
yönteminin, kuvvetler ayrılığı ilkesine ve kesin hükmün uygulanması
ilkesine aykırı olacağını vurgulamaktadır.17 “ 18
Yukarıda ve bu dava dilekçesinin (C)
bölümünde açıklanan nedenlerle 6225 sayılı Yasanın 12 nci maddesiyle 1219 sayılı
Yasa’ya eklenen Geçici 8 inci madde Anayasanın 2 nci, 5 inci, 17 nci, 56
ncı ve 138 inci maddelerine aykırı olup iptali gereklidir.
E- 4924 Sayılı Eleman Temininde
Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanunun 5 inci Maddesinin 6225 Sayılı Yasayla Değişik Sekizinci Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
Sekizinci fıkra, “Sözleşmeli
personel, istihdam edildiği hizmet biriminde, 657 sayılı Devlet Memurları
Kanunundaki hükümler çerçevesinde başhekim, başhekim yardımcısı ve
başhemşire olarak görevlendirilebilir. Bu görevleri yürüttükleri sürece
kendilerine bu görevlerinden dolayı başkaca bir ücret ödenmez” şeklindedir.
Danıştay, daha önce sağlık hizmetleri
ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfındaki unvanlarda sözleşmeli personel
statüsünde çalıştırılmak istenenler hakkında verdiği kararlarında19; hizmet sözleşmelerine
konulan “sözleşmeli personele normal çalışma saatleri dışında veya tatil
günlerinde yapacakları çalışmaları karşılığında herhangi bir ek ücret
ödenmeyeceği” doğrultusundaki hükümlerin yürürlüğünün durdurulmasına ve
iptaline karar vermiştir. Mahkeme, Anayasanın “Ücrette Adalet Sağlanması”
başlıklı 55 inci maddesini kararlarına dayanak olarak göstermiş ve sözleşmeli
personele yönelik düzenlenen hizmet sözleşmelerinin dava konusu edilen
kısımlarının üst hukuk normları dikkate alınmadan düzenlendiği gerekçesiyle
anılan hükümleri hukuka aykırı bulmuştur.
Anayasanın 55 inci maddesine göre,
“Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli
bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için
gerekli tedbirleri alır.”
Sözleşmeli personelin istihdam
edildiği hizmet biriminde normal olarak ifa ettiği göreve ek olarak
başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak da
görevlendirilebilmesi, gerçekleştirdiği ek çalışmanın ücretlendirilmemesi
anlamına gelmektedir.
Getirilen yasa değişikliği ile; sözleşmeli personelin yükümlülüklerinde çok büyük
ölçüde artma meydana gelirken hak, aylık ve ödeneklerinde hiçbir iyileşme
olmayacağı hükme bağlanmaktadır. Dolayısıyla; ücrette adaleti sağlamaya
yönelik olarak Devlet’e düşen ödev yok sayılarak, hukuk devleti ilkesi
ihlal edilmektedir.
Söz konusu değişikliğin, ücrette adaletin
sağlanması doğrultusundaki anayasal ilkeye aykırılığının yanı sıra; daha
önce bu hususta verilmiş mahkeme kararlarının bu yasal düzenleme ile
etkisiz kılınmaya çalışıldığı da göze çarpmaktadır.
Anayasanın 138 inci maddesinin son
fıkrası uyarınca, “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına
uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle
değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Hükümden anlaşıldığı gibi, Danıştay
tarafından verilen iptal kararları yalnızca ilgili idare için değil yasama
ve yürütme organları için de bağlayıcı niteliktedir. Anayasaya aykırılığı
bir kez mahkeme kararıyla tespit edilen bir idari düzenlemenin bu kez yasa
ile düzenlenmeye çalışılmasının onu hukuka uygun kılmayacağı ve mahkeme
kararlarının uygulanmaması anlamına geleceği açıktır.
Öte yandan, “başhekim, başhekim
yardımcısı ve başhemşire” görevleri, Anayasanın 128 inci maddesi kapsamında,
genel idare esaslarına göre yürütülmekle yükümlü asli ve sürekli görevlerdir.
Bu görevlerin, nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri yasayla
düzenlenen memur ve diğer kamu görevlileri eliyle görülmesi de 128 inci
madde gereğidir. Sözleşmeli personelin bu kapsamda değerlendirilebilmesi
için Anayasada sayılan konuların, mali ve sosyal haklara ilişkin toplu
sözleşme hükümleri saklı kalmak üzere, mutlaka yasayla düzenlenmesi
gerekir. Dava konusu fıkra kapsamındaki sözleşmeli personeli Anayasanın 128
inci maddesindeki ilkeler kapsamında nitelendirmek de olanaklı değildir.
Bütün
bunlardan başka, 20.10.2005 günlü, 5413 sayılı Yasa ile Eleman Temininde
Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’un 5 inci maddesine eklenen bir fıkra ile “Sözleşmeli personel,
istihdam edildiği hizmet biriminde gereği halinde başhekim, başhekim
yardımcısı ve başhemşire olarak görevlendirilebilir” hükmü getirilmiştir. Anılan hükmün iptali için açılan davada
Anayasa Mahkemesi, aşağıdaki gerekçeyle, söz konusu hükmün iptaline karar
vermiştir:
“4924 sayılı Kanunun 1 inci maddesinde
istihdam edilecek sözleşmeli personel unvanları ve bunlarda aranılacak
nitelikler ekli (1) sayılı cetvelde gösterilmiştir. Cetvelde, baştabip,
baştabip yardımcısı ve başhemşire unvanları yoktur.
(1)
sayılı cetvelde gösterilen tabip, uzman tabip, hemşire gibi sözleşmeli
personel atama yoluyla istihdam edilirken, söz konusu sözleşmeli personel
5413 sayılı Kanunla 4924 sayılı Kanunun 5 inci maddesine eklenen fıkranın
ilk cümlesinde yer alan: “Sözleşmeli personel, istihdam edildiği hizmet
biriminde gereği halinde başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak
görevlendirilebilir” cümlesi uyarınca baştabip, baştabip yardımcısı ve
başhemşire olarak görevlendirilebilecektir.
Yani, daha üst görevler olduğunda şüphe
olmayan baştabip, baştabip yardımcısı ve başhemşire görevlerine atama değil
görevlendirme yapılacaktır.
657 sayılı Kanunun 69 uncu maddesinde
“idari görevlere atama”, 86 ncı maddesinde “vekalet
görevi”, 88 inci maddesinde “ikinci görev”, Ek Madde 8’de “geçici süreli
görevlendirme” düzenlenmiştir. “Görevlendirme”, 657 sayılı Kanunda yer
almayan bir ifadedir. Görevlendirme ile ilgili 4924 ve 5413 sayılı
yasalarda da herhangi bir düzenleme yoktur.
Bu anlamda görevlendirme ibaresi, memur
veya diğer kamu görevlilerine güvence sağlayan bir ifade değildir. Buna
karşılık “atama” ibaresi memur veya diğer kamu görevlilerine güvence
sağlayan unsurlardan biridir.
308
sayılı KHK’nin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde;
“O halde devlet, genel idare esasları dışındaki hizmetlerde birer
çalıştırılan konumunda bulunan KİT’lerdeki sözleşmeli personelin hukuksal
statüsünü belirlemek ve istihdam güvencesini sağlamak için, yapılacak idari
sözleşmelere esas olmak üzere, Anayasanın 128 inci maddesinin ikinci
fıkrasında memur ya da diğer kamu görevlilerine, 49 uncu – 55 inci
maddelerde işçilere ilişkin güvencelerin benzerlerini, KİT’lerin hizmet özelliklerine
uygun öğeleri içeren bir çerçeve ile kurallara bağlamak zorundadır.”
şeklinde yer alan anlatım, sözleşmeli personel için güvence getirilmesi
gerektiğini belirtmekte, bunun yanında getirilecek güvencenin KİT’lerin
hizmet özelliklerine uygunluğunu da öngörmektedir.
Sözleşmeli personelin atama veya
görevlendirmesine ilişkin kurallarının yasa ile düzenlenmesi ve memurlara
olduğu gibi diğer kamu görevlilerine de yasal güvence oluşturulması
Anayasal zorunluluktur.
“Görevlendirme”, “atama” işleminden tamamen
farklı olan ve memurlar veya diğer kamu görevlilerine güvence sağlamayan
bir idari işlemdir.
Bu
nedenle, 5413 sayılı Kanunla 4924 sayılı Kanunun 5 inci maddesine eklenen
fıkranın ilk cümlesinde yer alan: “Sözleşmeli personel, istihdam edildiği
hizmet biriminde gereği halinde başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire
olarak görevlendirilebilir” cümlesi; Anayasanın 128 inci maddesinde yer
alan “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları,
görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer
özlük işleri kanunla düzenlenir” kuralına aykırıdır.
Öte yandan, Sözleşmeli personelin,
istihdam edildiği hizmet biriminde gereği halinde başhekim, başhekim
yardımcısı ve başhemşire olarak görevlendirilebilmesi “yürütmenin
kanuniliği” ilkesine de aykırı bir düzenlemedir. Yasama organı, “gerektiği
hallerde” ibaresini kullanarak, yürütme organına gerektiği halleri asli
olarak belirleme yetkisini yani asli düzenleme yapma yetkisini vermiştir.
Anayasada yasayla düzenlenmesi öngörülen
konularda, yürütme organına genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme
yetkisinin verilmesi olanaklı değildir. Yürütmenin düzenleme yetkisi,
sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Bu nedenle Anayasada
öngörülen ayrık durumlar dışında, yasalarla düzenlenmemiş bir alanda, yasa
ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma yetkisi verilemez.
Yürütme organına düzenleme yetkisi
veren bir yasa kuralının Anayasanın 7 nci maddesine uygun olabilmesi için
temel ilkeleri koyması çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir
alanı yürütmenin düzenlemesine bırakmaması gerekir.
Anayasanın 6 ncı maddesine göre, hiçbir
kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi
kullanamayacağı için, söz konusu düzenleme Anayasanın 6 ncı maddesine de
aykırıdır.
Devlet organlarının düzenli çalışması,
yönetimde istikrarın sağlanmasıyla olanaklıdır. Yönetimde istikrar ise,
kamu hizmetinin değişken öğesi olan iktidardaki siyasal partilerle değil,
kamu hizmetinin değişmez öğesi olan kamu görevlilerine sağlanacak “görev
güvence”siyle gerçekleştirebilecektir. Kamu hizmetinin sürekliliğinin
sağlanması için, kamu görevlilerinin atama güvencesine kavuşturulmasında
kamu yararı bulunmaktadır.
Anayasanın 128 inci, 6 ncı ve 7 nci
maddelerine açıkça aykırı olan bu düzenlemenin hukuk devleti ilkesiyle
bağdaştığı söylenemez.
Çünkü hukuk devletinin, işlem ve
eylemlerinin hukuka uygun olması, hukukun üstünlüğü ilkesini içtenlikle benimsemesi,
yasa koyucunun çalışmalarında kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün
kurallarıyla bağlı tutması, yasa koyucu da dahil
devletin tüm organları üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe sahip olması,
adil bir hukuk düzeni kurarak geliştirmeyi zorunlu sayması gerekir.
Hukuk devleti olmak, yönetilenlere
hukuk güvencesi sağlayan bir düzen kurmaktır. Böyle bir düzenin kurulması,
yasama ve yargı yetkileriyle yürütme alanına giren tüm işlemlerin hukuk
kuralları içinde kalması ile gerçekleşebilir. Bu bağlamda hukuk devleti,
her dilediğini yapamayan, kendini hukukla bağlı sayan ve tüm yetkilerinin
sınırının hukuksal kurallarla belirlendiği Devlettir.
Ayrıca, Anayasanın herhangi bir hükmüne
aykırı bir düzenlemenin Anayasanın 11 inci maddesindeki Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle uyum halinde olması da düşünülemez.
Yukarıda
açıklanan nedenlerle, 5413 sayılı Kanunlun 2 nci maddesiyle 4924 sayılı
Kanunun 5 inci maddesine eklenen fıkranın ilk cümlesinde yer alan:
“Sözleşmeli personel, istihdam edildiği hizmet biriminde gereği halinde
başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak görevlendirilebilir”
cümlesi; Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 11 inci ve 128 inci maddelerine
aykırı olup, iptali gerekir.20 “
Bilindiği üzere, Anayasanın 153 üncü
maddesinin son fıkrasına göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede
hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”
İptali istenen düzenlemeyle, Anayasa
Mahkemesi tarafından iptal edilen bir yasa hükmünün aynı şekilde yeniden
yürürlüğe sokulduğu, bu suretle Anayasa Mahkemesi Kararının eylemli olarak
ihlal edildiği/uygulanamaz hale getirildiği anlaşılmakta olup bu
niteliğiyle dava konusu hüküm Anayasaya açıkça aykırıdır.
Açıklanan
nedenlerle 6225 sayılı Yasa’nın 13 üncü maddesiyle yeniden düzenlenen 4924
sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli
Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanunun 5 inci maddesinin sekizinci fıkrası Anayasanın 2
nci, 128 inci ve 153 üncü maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
F- 181 Sayılı Sağlık Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 17/B Maddesinin
6225 Sayılı Yasayla Değişik (d) Bendinin Anayasaya Aykırılığı
181 sayılı
KHK’nin 17/B maddesinin 6225 sayılı Yasa ile değişik (d) bendi, “Sağlık
Bakanlığının ihtiyaç duyduğu her türlü tesis, hastane, sağlık eğitim
tesisi, sağlık kampüsü, sosyal donatılar ve diğer tesisleri, düzenlenecek
protokol esasları çerçevesinde Toplu Konut İdaresi Başkanlığına veya inşaat
işleri ile ilgili araştırma, proje, taahhüt, finansman ve yapım işlemleri
konusunda görevli ve yetkili kamu tüzelkişiliğine sahip diğer kurum ve
kuruluşlara doğrudan yaptırmak; bunların bedelini, Sağlık Bakanlığı bütçesinin
ilgili tertiplerine bu amaçla konulan ödeneklerden, döner sermaye
gelirlerinden, Sağlık Bakanlığına tahsisli veya Hazinenin özel
mülkiyetindeki taşınmazları üzerindeki yapılarla birlikte devrederek
ödemek.” şeklindedir.
181 sayılı
KHK’nin 17/B maddesinin (d) bendinde yapılan değişiklikle, bendin önceki
halinde mevcut yapı sınırlamaları tümüyle kaldırılarak, Sağlık Bakanlığının
ihtiyaç duyduğu her türlü yapıyı düzenlenecek protokol esaslarına göre
Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’na veya inşaat işleri ile ilgili araştırma,
proje, taahhüt, finansman ve yapım işlemleri konusunda görevli ve yetkili
kamu tüzelkişiliğine sahip diğer kurum ve kuruluşlara doğrudan yaptırmak
Sağlık Bakanlığı İnşaat ve Onarım Dairesi Başkanlığının görevleri arasına
eklenmiş; bu işlerin bedelinin ödeneceği kaynağın, bentte sayılanlar
arasından, tercih ve tespiti de yine İnşaat ve Onarım Dairesi Başkanlığının
görevleri arasında sayılmıştır.
Düzenleme ile kamu taşınmazları üzerinde sınırları
belirsiz bir tasarruf yetkisi Sağlık Bakanlığı İnşaat ve Onarım Dairesi
Başkanlığına verilmektedir. Zira, bu
düzenlemelerle Sağlık Bakanlığı, kamu kurum ve kuruluşlarına ait veya
tahsisli bütün taşınmazların kendisine tahsisini veya devrini talep
edebilecektir. Her ne kadar gerekçede “Sağlık tesislerinin
yapılmasına uygun olup başka kamu kurum ve kuruluşlarının mülkiyetinde olan
veya onlara tahsisli olan taşınmazların Sağlık Bakanlığına tahsisinin veya
devrinin sağlanması” denilmekte ise de madde metninde “Sağlık tesislerinin
yapılmasına uygun olup” ibaresi mevcut bulunmadığından ve 17/B maddesinin
(d) bendinde yapılan değişiklikle ihtiyaç duyulan her türlü tesis kapsama
alınmış olduğundan, Sağlık Bakanlığı, kamu kurum ve kuruluşlarına ait veya
tahsisli bütün taşınmazların kendisine tahsisini veya devrini talep
edebilme olanağına sahip olmuştur.
Bir çok Anayasa
Mahkemesi kararında vurgulandığı üzere “Kamu varlıklarının satılmasında
düzenleme yetkisi yasama organınındır. Bu yetki, yasama organının kamu
mülkiyetinin koruyucusu olmasının da doğal sonucudur. Kamu varlığının
satışında, kamu mülkiyeti sona erdiğinden bu satışların esas ve
yöntemlerine ilişkin bir düzenlemenin yasayla yapılması zorunludur.” (Any.Mah.kararı, T.12.12.1996, E.1996/64, K.1996/47;
AMKD, S.34, C.l, s.105)
Dava konusu düzenlemede, Sağlık
Bakanlığı’nın kamu taşınmazlarını doğrudan satmasından bahsedilmemekte ise
de düzenlemenin dolaylı sonucu Bakanlığa tahsisli yahut Hazinenin
mülkiyetinde bulunan taşınmazları üzerindeki yapılarla birlikte Toplu Konut
İdaresine devretmesi; TOKİ’nin de bu taşınmazları 2985 sayılı Toplu Konut
Kanunu uyarınca “70 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 38 inci ve 50 nci
maddeleri, 1050 sayılı Muhesebei Umumiye Kanunu, 832 sayılı Sayıştay Kanunu
ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümleri uygulanmaksızın21 “ her çeşit araştırma,
proje ve taahhüt işlemlerinin sözleşmeyle yaptırılmasında veya kar amaçlı
projelerle uygulamalar yapmak veya yaptırmakta kullanabilecektir22.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde,
Sağlık Bakanlığına tahsisli olan ya da Hazinenin mülkiyetinde bulunan
taşınmazlar Sağlık Bakanlığı tarafından TOKİ’ye devredilebilecek; söz
konusu kamu taşınmazları, herhangi bir kamusal denetime tabi olmaksızın
TOKİ tarafından kısmen ya da tamamen satılabilecektir.
Söz konusu düzenlemenin temel sebebi yeni dönemin
gözde sağlık yatırımı olarak pazarlanan kamu özel ortaklığının
uygulamasıdır. Kamu özel ortaklığı adıyla yürütülen projelerde, en basit
tanımıyla, yapılacak çok büyük sağlık tesislerinde tıbbi hizmeti
kamu/Sağlık Bakanlığı sunacak, bunun dışındaki bütün hizmetleri ise sağlık
tesisinin yapımını da üstlenmiş olan şirket yürütecek; kamu, anılan firmaya
taşınmaz sağlamanın yanı sıra kira da ödeyecektir.
İlk ihale Kayseri’de yapılan,
ardından Ankara Etlik’te yapılacak tesisin ihalesinin yapıldığı ve sırada
20 civarında tesis ihalesinin de bulunduğu bu projenin Ankara bölümüne
baktığımızda; 3056 yataklı olması planlanan “sağlık kampusü tamamlandıktan
sonra Sami Ulus Çocuk Hastanesi, Ulus Devlet Hastanesi, Dışkapı Yıldırım
Beyazıt Hastanesi, Dış Kapı Çocuk Hastanesi, Ulucanlar Göz Hastanesi, Zekai
Tahir Burak Kadın ve Doğum Hastanesi, Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji
Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etlik Kampüsü’ne taşınacaktır. Bu hastanelerin
eski yerleri ise kazanan ortaklık tarafından otel, alışveriş merkezi (AVM)
gibi ticaret merkezlerine dönüştürülecek. 23 “ Dava konusu düzenleme de bu noktada devreye
girecek; adı geçen hastanelerin, hepsi kent merkezinin en değerli
yerlerinde bulunan taşınmazları, istenilen firmaya verilmek üzere, TOKİ’ye
devredilecektir! Böylece ne Sayıştay denetimi ne de Devlet İhale Kanununa
tabi olmaksızın kamu taşınmazları üzerinde sınırsız ve sorumsuz tasarruf
imkânı yaratılmaktadır. Kamu taşınmazları üzerinde idarenin bu derece
sınırsız bir yetki kullanmasına izin verilmesinin yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesiyle bağdaşmadığı kuşkusuzdur.
Zira,
Anayasanın 7 nci maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki devredilemez.”; 8 inci maddesinde de
“yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından
Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.”
denilmektedir. Buna göre, yasa koyucunun temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi
çizmeden yürütmeye yetki vermemesi, sınırsız, belirsiz bir alanı, yönetimin
düzenlemesine bırakmaması gerekir.
Yasayla düzenlemenin en belirgin özelliği,
“belirlilik”tir. Belirlilik ilkesini içermeyen, açık, net, anlaşılır ve
öngörülebilir olmayan düzenlemeler, yasayla da yapılsa hukuk devletine
aykırılık oluşturur.
Açıklanan nedenlerle 181 sayılı KHK’nin 17/B
maddesinin 6225 sayılı Yasa’nın 14 üncü maddesiyle değişik (d) bendi
Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğundan iptal edilmesi gerekmektedir.
G- 5502 Sayılı Kanuna 6225 Sayılı
Kanun ile Eklenen Ek 3 üncü ve Geçici 9 uncu Maddelerin Anayasaya Aykırılığı
Ek 3 üncü
madde; “Hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam edenler ile
örnekleme için tespit edilen sağlık hizmet sunucuları tarafından teslim
edilen fatura, reçete ve eki belgeler hariç olmak üzere sağlık hizmet
sunucularından temin edilen hizmet bedellerini gösterir fatura, reçete ve
eki belgelerden incelemesi tamamlanarak bütçeye gider kaydedilenler,
ödemenin yapıldığı mali yılı izleyen beşinci yıldan sonra imha edilir. Bunlardan,
hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam eden sağlıkhizmetsunucuları tarafından teslim edilen fatura, reçete ve eki
belgeler ise inceleme, soruşturma, teftiş işlemi tamamlandıktan sonra yargı
süreci söz
konusu değilse imha edilir.” Şeklinde,
Geçici 9
uncu madde ise, “Hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam edenler
ile örnekleme için tespit edilen sağlık hizmet sunucuları tarafından teslim
edilen fatura, reçete ve eki belgeler hariç olmak üzere sağlık hizmet
sunucularından temin edilen hizmet bedellerini gösterir fatura, reçete ve
eki belgelerden, bu maddenin yürürlük tarihine kadar incelemesi
tamamlanarak bütçeye gider kaydedilenler, ödemenin yapıldığı mali yılı
izleyen beşinci yıldan sonra imha edilir. Bunlardan,
hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam eden sağlık hizmet
sunucuları tarafından teslim edilen fatura, reçete ve eki belgeler ise
inceleme, soruşturma, teftiş işlemi tamamlandıktan sonra yargı süreci söz
konusu değilse imha edilir.” Şeklindedir.
6225 sayılı Yasa ile 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Yasasına iki madde eklenmiştir. Her iki düzenleme de
birbirinin aynısıdır. Aralarındaki tek fark geçici madde ile yasanın
yürürlüğünün geçmişe de uygulanmasını sağlayabilmektir.
Söz konusu düzenlemelerle, Sosyal Güvenlik
Kurumunun sağlık hizmet sunucularına yaptığı ödemelere esas alınan
belgelerden hakkında inceleme, soruşturma ve teftiş işlemi devam edenler
ile örnekleme için teslim alınanlar dışında kalanların ödemenin yapıldığı
mali yılı izleyen beşinci yıldan sonra imha edilmesi gereği belirtilmiştir.
Bu düzenlemenin tek gerekçesi olarak belgelerin arşivde muhafaza
edilmesinin büyük idari ve mali yüke neden olması gösterilmiştir.
Muhafazasına lüzum kalmayan evrak ve
malzemenin ayıklama ve imha işlemlerine ilişkin usul ve esaslar 3473 sayılı
Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Malzemenin Yok Edilmesi Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile
düzenlenmiştir. Kanunun 1 inci maddesine göre, “Bu
Kanunun amacı, genel ve katma bütçeli dairelerle (saklama, ayıklama ve imha
işlemleri kendi mevzuatına tabi olmak kaydıyla Cumhurbaşkanlığı, Türkiye
Büyük Millet Meclisi, Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı,
İçişleri Bakanlığı “Dışişleri Bakanlığı” ve Millî İstihbarat Teşkilatı
hariç) mahallî idareler, üniversiteler ve bunlara bağlı sabit ve döner
sermayeli kuruluşlar, kamu iktisadî teşebbüsleri, özel kanunlarla kurulan
kamu bankaları ve teşekkülleri elinde bulunan ve arşivlerinde arşiv
malzemesi ve arşivlik malzeme niteliği taşımayan, muhafazasına lüzum
görülmeyen, yok edilecek evrak ve her türlü malzemenin, ayıklama ve imha
işlemlerine dair usul ve esasları düzenlemektir.” Sosyal Güvenlik
Kurumu’nun elinde bulunan ve arşivlerinde arşiv malzemesi ve arşivlik
malzeme niteliği taşımayan, muhafazasına lüzum görülmeyen, yok edilecek
evrak ve her türlü malzeme de kanun kapsamına girmektedir.
Aynı kanunun 2 nci maddesinin (d) bendinde, “imha”
kavramı tanımlanmıştır. İmha, “İleride kullanılmasına ve muhafazasına lüzum
görülmeyen, arşiv malzemesi ve arşivlik malzeme dışında kalan, hukukî
kıymetini ve bir delil olma vasfını kaybetmiş malzemenin ayrılarak,
yönetmelikte belirtilecek usul ve esaslara göre imhası işlemi”ni ifade
etmektedir. 6225 sayılı Yasanın 17 nci maddesiyle, 5502 sayılı Sosyal
Güvenlik Kurumu Kanununa eklenen ek 3 üncü madde ile aynı kanuna eklenen
geçici 9 uncu maddede ise, imha edilmesi öngörülen belgelerin “hukuki
kıymetini ve bir delil olma vasfını kaybetmiş olması” ölçütü hiçbir surette
gözetilmemektedir.
Fatura, reçete ve eki belgelere
ilişkin inceleme, soruşturma ve teftiş işlemlerinin tamamlanmış olması ya
da bunların dava konusu edilmemiş olması bu belgeleri kesin surette hukuka
uygun kılmayacaktır ya da bunların hukuki kıymetini ya da delil olma
vasfını tümüyle kaybetmeleri sonucunu doğurmayacaktır. Getirilen hüküm
ileride doğması muhtemel bir uyuşmazlık bakımından her türlü meşru vasıta
ve yolları; dolayısıyla iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkını mutlak
olarak ortadan kaldırmaktadır. Böylece, anayasal güvence altında olan adil
yargılanma hakkı zedelenerek hukuk devleti ihlal edilmektedir.
Diğer yandan, Sosyal Güvenlik Kurumu
(SGK), ülkemizdeki bütün sigortalıların çatı örgütü olarak kurulmuş olup
sigortalıların tedavi giderlerini 5510 sayılı Yasa uyarınca
karşılamaktadır.
Çok büyük bir kamu kaynağını kullanan SGK, önceki
bir takım yasal düzenlemeler de gözetildiğinde oldukça zayıf bir denetimle
sağlık hizmet bedellerini ödemektedir. Zira, 5502 sayılı Yasa’ya 5597
sayılı Yasa ile 2007 yılında eklenen ek madde ile “Sağlık hizmeti sunan
gerçek veya tüzel kişiler ile kamu idarelerine ait döner sermayeli işletmelerin
hizmet bedeli olarak düzenledikleri ve ödenmek üzere Kuruma (5502 sayılı
Kanun‘la devredilen kurumlar dahil) gönderdikleri
faturalar, genel sonuçlar verecek şekilde % 5 ila % 10 oranında örnekleme
metoduyla incelenir. Bu inceleme sonucunda sağlık hizmeti
sunan gerçek veya tüzel kişiler ile kamu idarelerine ait döner sermayeli
işletmelerin incelenen döneme ait bütün faturalarına uygulanmak suretiyle
ödenecek tutar tespit edilir ve buna göre ödeme yapılır.” hükmü getirilmiş;
bu suretle ödemesi yapılacak sağlık hizmeti belgelerinin örnekleme yoluyla
denetlenmesi yeterli sayılmış, ilgili kuruluşun diğer belgeleri
denetlenmeksizin ödeme yapılması mümkün hale gelmiştir.
6225 sayılı Yasa ile 5502 sayılı Yasa’ya eklenen
dava konusu maddelerle, zaten sınırlı denetim sonucu ödemesi yapılan
fatura, reçete ve eki belgelerin beş yıl sonra imha edilmesine olanak
sağlanarak, sorumluluk süresinde başkaca bir denetime tabi tutulabilmesi
engellenmektedir.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanununun 93 üncü maddesine göre “Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi
takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tabidir.
Yine aynı maddeye göre “Bu Kanuna dayanılarak Kurumca
açılacak tazminat ve rücû davaları, on yıllık zamanaşımına tâbidir.”
Bu durumda, Kurumun on yıl içinde takip edebileceği
bir alacağın belgesi yahut on yıl içinde Kuruma karşı açılabilecek bir
davada Kurumun işlemlerini savunabileceği kayıtlar, zamanaşımı süresinin
dolmasına henüz beş yıl var iken yasal düzenleme uyarınca imha edilecektir.
Söz konusu yasal düzenleme sebebiyle belgelerin imha edilmesi, kamu
kaynaklarının kullanımının zamanaşımı süresi içinde denetlenmesini
olanaksız hale getirdiği gibi; kamu kaynağının sarfından sorumlu olanların
sorumluluğunun belgelerin imha edilmesinden sonra saptanmasını da
olanaksızlaştırmaktadır.
Sorumlu kamu görevlilerinin suç teşkil eden en
hafif eylemleri sebebiyle ceza zamanaşımının, Türk Ceza Yasasının 66 ncı
maddesi gereğince, sekiz yıl olduğu düşünüldüğünde; 6225 sayılı Yasa ile
getirilen düzenlemedeki beş yıllık sürenin yetersizliği ayrıca
görülmektedir.
Diğer yandan, 5502 sayılı Yasa’nın 93 üncü
maddesinin (b) bendine göre “Kurum, uygun gördüğü sağlık hizmeti sunan
gerçek veya tüzel kişiler ile kamu idarelerine ait döner sermayeli
işletmelerden verdikleri hizmete ilişkin fatura ve benzeri belgeleri 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun
Mükerrer 242 nci maddesine uygun olarak elektronik ortamda düzenlemelerini
ve bunların dayanağı belgelerle birlikte elektronik ortamda göndermelerini
isteyebilir. Bu takdirde ilgililere yapılacak ödemeler bu belgeler üzerinde
yapılacak incelemelere göre sonuçlandırılır. Elektronik ortamda belge
düzenlenmesine, bu belgelerin saklanmak veya incelenmek üzere Kuruma veya
belirleyeceği gerçek veya tüzel kişiler ile kamu idarelerine ait döner
sermayeli işletmelere iletilmesine, bilgi aktarımında uyulacak format ve
standartlar ile uygulamaya ilişkin usul ve esasları Maliye Bakanlığının
görüşlerini alarak belirlemeye Kurum yetkilidir.” Bu
madde uyarınca Kurum sağlık hizmet sunucularına kayıtlarını elektronik
ortamda düzenleyip dayanak belgelerle birlikte elektronik ortamda göndermelerini
isteyebileceğine göre 6225 sayılı Yasa ile 5502 sayılı Yasa’ya eklenen
maddelerin gerekçesi olarak öne sürülen, belgelerin arşivde muhafaza
edilmesinin büyük idari ve mali yüke neden olması hususunun yeni bir yasal
düzenleme yapılmasına gerek olmaksızın çözümlenebileceğini göstermektedir. Bir
başka anlatımla Kurum, belgelerin arşivde muhafazasının getirdiği yükten
kurtulmak isteğinde ise 5502 sayılı Yasa’nın tanıdığı olanağı kullanarak
ilgililerden kayıtlarını elektronik olarak göndermelerini isteyebilecek
iken beş yıl sonra denetimi imkansız hale
getirecek şekilde bir düzenlemeye gidilmesinin hukuka uygun bir dayanağı
bulunmamaktadır.
Anayasanın 2 nci maddesinde
belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda
adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık,
Anayasanın ve yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk
ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlettir.24
Hukuki güvenlik ilkesi bağlamında bakıldığında da
“hukuk devleti; yönetilenlere hukuki güvenlik sağlayan bir yapılanma olup,
bunu gerçekleştirirken de devlet görevlerinin belirli kurallar içinde
yürütülmesi amaçlanmıştır. Daha açık bir anlatımla hukuk devleti anlayışı,
bir ülkede yerleşmiş hukuk düzenine yalnız yönetilenlerin değil yönetiminde
uymasını gerektirecek kurallar bütünüdür. Bu ilkenin bir anlam
kazanabilmesi için, o ülkede egemen olan hukukun yönetilenlere, devlete
karşı da hukuk güvenliği sağlaması boyutunun da gerçekleşmesi gerektiği
tartışmasızdır. Böylelikle devlet, toplum yaşamını düzenlerken ortaya
koyduğu ilkelerle kişilerde tam bir güven duygusu yaratacak, onlara hukuk
kurallarının tam anlamıyla geçerli olduğu ve toplumun bütün unsurlarıyla
birlikte uyum içinde yürüdüğünü gösteren bir güven ortamını tesis
edecektir. (Danıştay) 1, l.D.12.06.1995,
K: 1995/1861 D. Dergisi 5.90.1180-1181)”
Dava konusu Ek 3 üncü madde ve bu
madde ile aynı içerikte ancak eski belgelerin daha kısa zamanda imhasını
sağlamaya yönelik olarak geçici nitelikte çıkartılan Geçici 9 uncu madde
ile kamu kaynağının önemli ölçüde transferi niteliğindeki sağlık hizmet
bedellerinin tek denetim olanağını sağlayan bir takım belgelerin olağan
süresinden önce imha edilmesine olanak sağlanmasının yukarıda belirtilen
Anayasal ilke ve kurallara aykırı olduğu açıktır.
Açıklanan nedenlerle 5502 sayılı Yasa’ya 6225
sayılı Yasa ile eklenen ek 3. ve Geçici 9 uncu maddeler Anayasanın 2 nci
maddesine aykırı olup iptalleri gerekmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Hukuk devletine aykırı olan, temel
hak ve özgürlükleri ölçüsüzce sınırlandıran ve Anayasaya açıkça aykırı olan
bir düzenlemenin, uygulanması halinde, sonradan giderilmesi olanaksız
zararlara yol açacağı çok açıktır.
Öte yandan, anayasal düzenin en kısa
sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da
gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde
sübjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı
bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından,
bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız
durum ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
6225
sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un Anayasanın hükümlerine açıkça
aykırılık taşıyan yukarıdaki kurallarının uygulamaya geçmesi durumunda,
evrensel hukuk ilkelerinin, yaşam ve sağlık hakları ile hukuk devleti
ilkesinin ihlali nedenleriyle telafisi imkansız
zararlar doğacaktır.
İptali istenen yasal düzenlemelerin
sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde bir takım yetki ve görevlere ilişkin hükümler
içermesi ve tıbbi hizmetlerden kaynaklanan zararın telafisinin mümkün
bulunmadığı kuşkusuzdur. Ayrıca, iptali istenen düzenlemelerle bir takım
tıbbi unvan ve buna bağlı olarak yetki verilmekte; diğer yandan bir kısım
kamu taşınmazları üzerinde kuralsız ve sınırsız biçimde tasarruf imkanı sağlanmakta, çok büyük kamu kaynağının transferine
ilişkin belgelerin imhası suretiyle denetimleri de imkansız hale
getirilmektedir. İptali istenen kuralların uygulanması sonrasında, Anayasa
Mahkemesi tarafından bu kurallar iptal edilse dahi -belgelerin imhasında-
Kararın fiilen uygulanma olanağı olmayacaktır. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi
kararlarının geriye yürümezliği ilkesi sebebiyle, kişilerin elde ettiği hak
ve statüler sebebiyle sağlık hizmet sunumunda önemli ölçüde karışıklık
olacaktır. Aynı şekilde, kamu taşınmazları üzerindeki tasarrufların da
geriye dönük olarak ortadan kaldırılmasında fiili ve hukuki imkansızlıklarla karşılaşılması büyük bir olasılık
olarak görünmektedir.
Bu zarar ve durumların doğmasını
önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan iptali istenen bölümlerin,
iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek
Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ
Yukarıda açıklanan gerekçelerle,
06.04.2011 tarihli ve 6225 sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un;
1. 8 inci maddesiyle, 07.05.1987
tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen ek 10 uncu
maddenin dokuzuncu fıkrasının birinci tümcesi ile onuncu fıkrasının birinci
tümcesinin,
2. 9 uncu maddesiyle, 11.04.1928
tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair
Kanuna eklenen ek 13 üncü maddenin (b) bendinin “… veya uzmanlık eğitimleri
sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu
yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel
tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları
ile ilgili …” bölümünün,
3. 10 uncu
maddesiyle, 11.04.1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı
San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanuna eklenen ek 14 üncü maddenin
birinci fıkrasının birinci tümcesi ile ikinci fıkrasında yer alan “… ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü sütununda belirtilen
uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine …” bölümü ve Ek 1, 2 ve 3 sayılı
çizelgelerinin,
4. 12 nci
maddesiyle, 11.04.1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanuna eklenen geçici 8 inci maddenin,
5. 13 üncü maddesiyle yeniden
düzenlenen, 10.07.2003 tarihli ve 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen
Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 5 inci
maddesinin sekizinci fıkrasının,
6. 14 üncü maddesiyle değiştirilen,
13.12.1983 tarihli ve 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 17/B maddesinin (d) bendinin,
7. 17 nci maddesiyle, 16.05.2006
tarihli ve 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanununa eklenen ek 3 üncü
maddenin,
8. 18 inci maddesiyle, 16.05.2006
tarihli ve 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanununa eklenen geçici 9
uncu maddenin,
Anayasaya aykırı olduklarından
iptallerine, Anayasaya açıkça aykırı olmaları ve uygulanmaları halinde giderilmesi
güç ya da olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine
ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralları
İptali istenilen
kuralların yer aldığı 26.4.2011 günlü, 6225 sayılı Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 8. maddesiyle, 7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel
Kanunu’na eklenen Ek Madde 10’un dokuzuncu ve onuncu fıkraları şöyledir:
“Etik kurullar, en az biri sağlık mesleği
mensubu olmayan kişi ve biri de hukukçu olmak kaydıyla ve üyelerinin
çoğunluğu doktora veya tıpta uzmanlık seviyesinde eğitimli sağlık mesleği
mensubu olacak şekilde, en az yedi ve en çok onbeş üyeden oluşturulur. Etik kurul üyelerinin görev süresi iki
yıldır. Mazeretsiz olarak üst üste üç toplantıya veya aralıklı olarak beş
toplantıya katılmayan üyelerin üyeliği düşer.
Klinik Araştırmalar Danışma Kurulu ise; Sağlık Bakanlığı
Müsteşarı veya uygun göreceği bir Müsteşar yardımcısının başkanlığında
tıbbın cerrahi, dahili ve temel bilimlerinden
Bakanlıkça seçilen uzmanlığını almış veya doktorasını yapmış üçer kişi,
birerklinikpsikolog ve ilahiyatçı ile Bakanlık 1. Hukuk Müşaviri veya
görevlendireceği bir hukuk müşavirinden oluşur.Kurul
ilk toplantısında kendi üyeleri arasından bir başkan vekili seçer.İhtiyaç
duyulması halinde Kurul ilgili uzmanlardan görüş alabilir veya Kurula davet
ederek dinleyebilir. Seçilen üyelerin görev süresi iki yıl olup, görev
süresi dolan üyeler yeniden seçilebilir.Mazeretsiz
olarak üst üste üç toplantıya veya aralıklı olarak beş toplantıya
katılmayan üyelerin üyeliği düşer.”
2- 9. maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı
San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen Ek Madde 13’ün (b) bendi
şöyledir:
“b)
Fizyoterapist; fizyoterapi alanında lisans eğitimi
veren fakülte veya yüksekokullardan mezun sağlık meslek mensubudur.
Fizyoterapist, hastalık
durumları dışında, kişilerin fiziksel aktivitelerini düzenlemek ve hareket
kabiliyetlerini arttırmak için mesleğiyle ilgili ölçüm ve testleri yaparak
kanıta dayalı koruyucu ve geliştirici protokolleri belirler, planlar ve
uygular. Hastalık durumlarında ise fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanıtabibinveya uzmanlık eğitimleri sırasında
fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında
ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi
almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile ilgili
teşhisine ve tedavi için yönlendirmesine bağlı olarak hastaların hareket ve
fiziksel fonksiyon bozukluklarının ortadan kaldırılması veya iyileştirilmesi
amacıyla gerekli uygulamaları yapar.Hastaların
tedavisi yönünden rehabilitasyon ekibinin diğer
üyeleri ile işbirliği içinde çalışır ve tedavinin gidişi hakkında ilgili
uzman tabibe bilgi verir.”
3- 10. maddesiyle, 1219 sayılı Kanun’a eklenen Ek Madde 14 ve EK-1,
EK-2 ile EK-3 sayılı çizelgeler şöyledir:
“EK MADDE 14- Tıpta uzmanlık ana dalları ile eğitim
süreleri EK–1 sayılı çizelgede; diş tabipliğinde uzmanlık ana dalları ile
eğitim süreleri EK–2 sayılı çizelgede; tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı
ana dalları ve eğitim süreleri de EK–3 sayılı çizelgede belirtilmiştir.
Bu çizelgelerde belirtilen eğitim süreleri, Sağlık Bakanlığınca, Tıpta
Uzmanlık Kurulunun kararı üzerine üçte bir oranına kadar arttırılabilir.
Tıpta ve diş tabipliğinde
ana uzmanlık dalı eğitimlerine, merkezi olarak yapılacak tıpta ve diş
tabipliğinde uzmanlık sınavları ile girilir. Yan dal uzmanlık eğitimlerine ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü
sütununda belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine girişleri
merkezi olarak yapılacak yan dal uzmanlık sınavı ile olur.
Uzmanlık dallarının
eğitim müfredatları ve bu müfredatlara göre uzmanlık dallarının temel
uygulama alanları ile görev ve yetkilerinin çerçevesi Tıpta Uzmanlık
Kurulunca belirlenir.”
EK–1Tıpta Uzmanlık Ana Dalları ve Eğitim
Sürelerine Dair Çizelge
|
Ana Dallar
|
Eğitim
|
Süreleri
|
|
1- Acil Tıp
|
4
yıl
|
İç
Hastalıkları uzmanları için 2 yıl
Genel
Cerrahi uzmanları için 2 yıl
|
|
2- Adli Tıp
|
4
yıl
|
Patoloji
uzmanları için 2 yıl
|
|
3- Ağız, Yüz ve Çene
Cerrahisi
|
5
yıl
|
Kulak-Burun-Boğaz
Hastalıkları uzmanları için 2 yıl
Plastik,
Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanları için 2 yıl
|
|
4- Aile Hekimliği
|
3
yıl
|
|
|
5- Anatomi
|
3
yıl
|
|
|
6- Anesteziyoloji ve
Reanimasyon
|
4
yıl
|
|
|
7-Askeri Sağlık
Hizmetleri*
|
3
yıl
|
|
|
8- Beyin ve Sinir
Cerrahisi
|
5
yıl
|
|
|
9- Çocuk Cerrahisi
|
5
yıl
|
|
|
10- Çocuk Sağlığı ve
Hastalıkları
|
4
yıl
|
|
|
11- Çocuk ve Ergen Ruh
Sağlığı ve Hastalıkları
|
4
yıl
|
Ruh
Sağlığı ve Hastalıkları uzmanları için 2 yıl
|
|
12- Deri ve Zührevi
Hastalıkları
|
4
yıl
|
|
|
13- Enfeksiyon
Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
|
5
yıl
|
Tıbbi
Mikrobiyoloji uzmanı tabibler için 3 yıl
|
|
14- Fiziksel Tıp ve
Rehabilitasyon
|
4
yıl
|
|
|
15- Fizyoloji
|
3
yıl
|
|
|
16- Genel Cerrahi
|
5
yıl
|
|
|
17- Göğüs Cerrahisi
|
5
yıl
|
Kalp
ve Damar Cerrahisi uzmanları için 2 yıl
Genel
Cerrahi uzmanları için 3 yıl
|
|
18- Göğüs Hastalıkları
|
4
yıl
|
İç
Hastalıkları uzmanları için 2 yıl
|
|
19- Göz Hastalıkları
|
4
yıl
|
|
|
20- Halk Sağlığı
|
4
yıl
|
|
|
21- Hava ve Uzay
Hekimliği
|
3
yıl
|
|
|
22- Histoloji ve
Embriyoloji
|
3
yıl
|
|
|
23- İç Hastalıkları
|
4
yıl
|
|
|
24- Kadın Hastalıkları ve
Doğum
|
4
yıl
|
|
|
25- Kalp ve Damar
Cerrahisi
|
5
yıl
|
Göğüs
Cerrahisi uzmanları için 3 yıl
Genel
Cerrahi uzmanları için 3 yıl
|
|
26- Kardiyoloji
|
4
yıl
|
İç
Hastalıkları uzmanları için 2 yıl
|
|
27- Kulak Burun Boğaz
Hastalıkları
|
4
yıl
|
|
|
28- Nöroloji
|
4
yıl
|
|
|
29- Nükleer Tıp
|
4
yıl
|
|
|
30- Ortopedi ve
Travmatoloji
|
5
yıl
|
|
|
31- Plastik,
Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi
|
5
yıl
|
Genel
Cerrahi uzmanları için 3 yıl
|
|
32- Radyasyon Onkolojisi
|
4
yıl
|
|
|
33- Radyoloji
|
4
yıl
|
|
|
34- Ruh Sağlığı ve
Hastalıkları
|
4
yıl
|
|
|
35- Spor Hekimliği
|
4
yıl
|
Fiziksel
Tıp ve Rehabilitasyon uzmanları için 2 yıl
Ortopedi
ve Travmatoloji uzmanları için 2 yıl
|
|
36- Sualtı Hekimliği ve
Hiperbarik Tıp
|
3
yıl
|
|
|
37- Tıbbi Biyokimya
|
4
yıl
|
|
|
38- Tıbbi Ekoloji ve
Hidroklimatoloji
|
3
yıl
|
|
|
39- Tıbbi Farmakoloji
|
4
yıl
|
|
|
40- Tıbbi Genetik
|
4
yıl
|
|
|
41- Tıbbi Mikrobiyoloji
|
4
yıl
|
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik
Mikrobiyoloji uzmanları için 2 yıl
|
|
42- Tıbbi Patoloji
|
4
yıl
|
|
|
43- Üroloji
|
5
yıl
|
|
*Askeri
Sağlık Hizmetleri alanındaki ana dal uzmanlığı eğitimi Gülhane Askeri Tıp
Akademisinde yapılır ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde geçerli olur.
EK–2 Diş
Hekimliğinde Uzmanlık Ana Dalları ve Eğitim Sürelerine Dair Çizelge
|
Ana Dallar
|
Eğitim Süreleri
|
|
1- Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi
|
4 yıl
|
|
2- Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi
|
3 yıl
|
|
3- Çocuk Diş Hekimliği
|
3 yıl
|
|
4- Endodonti
|
3 yıl
|
|
5- Ortodonti
|
4 yıl
|
|
6- Periodontoloji
|
3 yıl
|
|
7- Protetik Diş Tedavisi
|
3 yıl
|
|
8- Restoratif Diş Tedavisi
|
3 yıl
|
EK–3Tıpta Uzmanlık Yan Dalları, Bağlı Ana
Dalları ve Eğitim Sürelerine Dair Çizelge
|
Yan Dallar
|
Bağlı
Ana Dallar
|
Eğitim
Süreleri
|
|
1- Algoloji
|
Fiziksel
Tıp ve Rehabilitasyon
Nöroloji
Anesteziyoloji ve
Reanimasyon
|
2
yıl
2
yıl
2
yıl
|
|
2- Askeri Psikiyatri *
|
Ruh
Sağlığı ve Hastalıkları
|
2
yıl
|
|
3- Cerrahi Onkoloji
|
Genel
Cerrahi
|
2
yıl
|
|
4- Çevre Sağlığı
|
Halk
Sağlığı
|
2
yıl
|
|
5- Çocuk Acil
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
6- Çocuk Endokrinolojisi
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
7- Çocuk Enfeksiyon
Hastalıkları
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
8- Çocuk
Gastroenterolojisi
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
9- Çocuk Genetik
Hastalıkları
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
10- Çocuk Göğüs
Hastalıkları
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
11- Çocuk Hematolojisi ve
Onkolojisi
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
12- Çocuk İmmünolojisi ve
Alerji Hastalıkları
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
13- Çocuk Kalp ve Damar
Cerrahisi
|
Kalp
ve Damar Cerrahisi
|
2
yıl
|
|
14- Çocuk Kardiyolojisi
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
15- Çocuk Metabolizma
Hastalıkları
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
16- Çocuk Nefrolojisi
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
17- Çocuk Nörolojisi
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
18- Çocuk Radyolojisi
|
Radyoloji
|
2
yıl
|
|
19- Çocuk Romatolojisi
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
20- Çocuk Ürolojisi
|
Üroloji
Çocuk
Cerrahisi
|
3
yıl
3
yıl
|
|
21- Çocuk Yoğun Bakımı
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
22- El Cerrahisi
|
Genel
Cerrahi
Plastik,
Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi
Ortopedi
ve Travmatoloji
|
2
yıl
2
yıl
2
yıl
|
|
23- Endokrinoloji ve
Metabolizma Hastalıkları
|
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
24- Epidemiyoloji
|
Halk
Sağlığı
Enfeksiyon
Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
|
2
yıl
2
yıl
|
|
25- Gastroenteroloji
|
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
26 - Gastroenteroloji
Cerrahisi
|
Genel
Cerrahi
|
2
yıl
|
|
27- Geriatri
|
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
28- Harp Cerrahisi *
|
Genel
Cerrahi
|
2
yıl
|
|
29- Hematoloji
|
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
30- İmmünoloji ve Alerji
Hastalıkları
|
İç
Hastalıkları
Göğüs
Hastalıkları
Deri
ve Zührevi Hastalıkları
|
3
yıl
3
yıl
3
yıl
|
|
31- İş ve Meslek
Hastalıkları
|
Göğüs
Hastalıkları
Halk
sağlığı
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
3
yıl
3
yıl
|
|
32- Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi
|
Kadın
Hastalıkları ve Doğum
|
3
yıl
|
|
33- Klinik Nörofizyoloji
|
Nöroloji
|
2
yıl
|
|
34- Nefroloji
|
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
35- Neonatoloji
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
36- Perinatoloji
|
Kadın
Hastalıkları ve Doğum
|
3
yıl
|
|
37- Romatoloji
|
Fiziksel
Tıp ve Rehabilitasyon
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
3
yıl
|
|
38- Sitopatoloji
|
Tıbbi
Patoloji
|
2
yıl
|
|
39- Temel İmmünoloji
|
Tıbbi
Mikrobiyoloji
Enfeksiyon
Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
|
2
yıl
2
yıl
|
|
40- Tıbbi Mikoloji
|
Tıbbi
Mikrobiyoloji
|
2
yıl
|
|
41- Tıbbi Onkoloji
|
İç
Hastalıkları
|
3
yıl
|
|
42- Tıbbi Parazitoloji
|
Tıbbi
Mikrobiyoloji
|
2
yıl
|
|
43- Tıbbi Viroloji
|
Tıbbi
Mikrobiyoloji
|
2
yıl
|
|
44- Yoğun Bakım
|
Anesteziyoloji
ve Reanimasyon
Genel
Cerrahi
Göğüs
Hastalıkları
İç
Hastalıkları
Enfeksiyon
Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
Nöroloji
|
3
yıl
3
yıl
3
yıl
3
yıl
3
yıl
3
yıl
|
|
45- Gelişimsel Pediatri
|
Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları
|
3
yıl
|
* Askeri Psikiyatri ve Harp Cerrahisi alanındaki yan dal uzmanlığı
eğitimi Gülhane Askeri Tıp Akademisinde yapılır ve Türk Silahlı
Kuvvetlerinde geçerli olur.
4- 12. maddesiyle, 1219 sayılı Kanun’a eklenen Geçici Madde 8 şöyledir:
“GEÇİCİ MADDE 8- Bu Kanunun ek 14 üncü maddesinin yürürlüğe
girmesinden önce ilgili mevzuatına uygun olarak uzmanlık eğitimi yapmış,
eğitime başlamış veya bir uzmanlık eğitimi kontenjanına yerleşmiş olanların
hakları saklıdır.
Ağız, Yüz ve Çene Cerrahisi ana
dalında, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce yurt içinde veya yurt
dışında en az dört yılı eğitim kurumlarında olmak üzere altı yıl süreyle
araştırma, uygulama ve inceleme yapmış bulunanlar, yaptıkları araştırma,
uygulama ve incelemeler ile aldıkları eğitimlere ait belgelerini ve bu
alanda yurt içi ve yurt dışında yayımlanmış bilimsel yayınlarını ibraz
ederek, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde
uzmanlık belgesi almak için Sağlık Bakanlığına başvurabilir. Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru
süresinin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde başvuruları değerlendirir.
Çalışmaları yeterli görülenlerin uzmanlık belgeleri, Bakanlıkça düzenlenir
ve tescil edilir.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce bu Kanunla diş
tabipliğinde uzmanlık dalı olarak belirlenen alanlardan birinde doktora
eğitimi yapmış olanlar ile bu alanlarda doktora eğitimine başlamış
olanlardan eğitimlerini başarı ile bitirenlere uzmanlık belgesi verilir.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce;
a) Göğüs Hastalıkları ana dalına bağlı Alerji Hastalıkları yan
dalında uzmanlık eğitimi yapmakta olanlar, eğitimlerine İmmünoloji ve
Alerji Hastalıkları adı altında devam ederler.
b) Deri ve Zührevi Hastalıkları,
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ve Göğüs Hastalıkları ana
dallarına bağlı Alerjik Hastalıklar, Alerjik Göğüs Hastalıkları ya da
Alerji Hastalıkları adıyla uzmanlık belgesi almış olanların, bu maddenin
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde İmmünoloji ve Alerji
Hastalıkları alanında yaptıkları araştırma, uygulama ve incelemelere ait
belgelerini ibraz ederek başvurmaları ve Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından
uygun bulunması halinde uzmanlık belgeleri İmmünoloji ve Alerji
Hastalıkları olarak değiştirilir.
c) Enfeksiyon Hastalıkları adıyla uzmanlık belgesi alanların
bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde
başvurmaları halinde uzmanlık belgeleri Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik
Mikrobiyoloji olarak değiştirilir. Halen bu alanda uzmanlık eğitimlerine
devam edenlerin eğitimlerini başarıyla bitirmeleri halinde belgeleri
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji adıyla tescil edilir.
ç) Çocuk Hematolojisi ya da Çocuk
Onkolojisi adıyla uzmanlık belgesi almış olanların bu iki alanda yaptıkları
araştırma, uygulama ve incelemelere ait belgelerini ibraz ederek, bu
maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde başvurmaları
ve Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından uygun bulunması halinde uzmanlık belgeleri
Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi olarak değiştirilir. Çocuk Hematolojisi ya da Çocuk
Onkolojisi yan dallarında uzmanlık eğitimi yapmakta olanlar eğitimlerine
Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi adı altında devam ederler.
d) Çocuk Alerjisi ya da Çocuk
İmmünolojisi adıyla uzmanlık belgesi almış olanların bu iki alanda yaptıkları
araştırma, uygulama ve incelemelere ait belgelerini ibraz ederek, bu
maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde başvurmaları
ve Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından uygun bulunması halinde uzmanlık belgeleri
Çocuk İmmünolojisi ve Alerji Hastalıkları olarak değiştirilir. Çocuk Alerjisi ya da Çocuk İmmünolojisi
yan dallarında uzmanlık eğitimi yapmakta olanlar eğitimlerine Çocuk
İmmünolojisi ve Alerji Hastalıkları adı altında devam ederler.
e) Gelişimsel Pediatri, Cerrahi
Onkoloji, Yoğun Bakım, İş ve Meslek Hastalıkları, Çocuk Metabolizma Hastalıkları
ve El Cerrahisi yan dallarında, bağlı ana dallarda uzman olduktan sonra o
yan dal alanında yurt içinde veya yurt dışında beş yıl süreyle araştırma,
uygulama ve inceleme yapmış bulunanlar, yaptıkları araştırma, uygulama ve
incelemeler ile aldıkları eğitimlere ait belgelerini ve bu alanda yurt içi
ve yurt dışında yayımlanmış bilimsel yayınlarını ibraz ederek,bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde
uzmanlık belgesi almak için Sağlık Bakanlığına başvurabilir. Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru
süresinin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde başvuruları değerlendirir.
Çalışmaları yeterli görülenlerin uzmanlık belgeleri, Bakanlıkça düzenlenir
ve tescil edilir.”
5- 13. maddesiyle yeniden düzenlenen, 10.07.2003 günlü, 4924 sayılı
Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli
Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun’un 5. maddesinin sekizinci fıkrası şöyledir:
“Sözleşmeli
personel, istihdam edildiği hizmet biriminde, 657 sayılı Devlet Memurları
Kanunundaki hükümler çerçevesinde başhekim, başhekim yardımcısı ve
başhemşire olarak görevlendirilebilir. Bu görevleri yürüttükleri sürece
kendilerine bu görevlerinden dolayı başkaca bir ücret ödenmez.”
6- 14. maddesiyle değiştirilen, 13.12.1983 tarihli ve
181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’nin 17/B maddesinin (d) bendi şöyledir:
“d) Sağlık Bakanlığının ihtiyaç duyduğu
her türlü tesis, hastane, sağlık eğitim tesisi, sağlık kampüsü, sosyal
donatılar ve diğer tesisleri, düzenlenecek protokol esasları çerçevesinde
Toplu Konut İdaresi Başkanlığına veya inşaat işleri ile ilgili araştırma, proje,
taahhüt, finansman ve yapım işlemleri konusunda görevli ve yetkili kamu
tüzelkişiliğine sahip diğer kurum ve kuruluşlara doğrudan yaptırmak;
bunların bedelini, Sağlık Bakanlığı bütçesinin ilgili tertiplerine bu
amaçla konulan ödeneklerden, döner sermaye gelirlerinden, Sağlık
Bakanlığına tahsisli veya Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazları
üzerindeki yapılarla birlikte devrederek ödemek.”
7- 17. maddesiyle, 16.05.2006 günlü, 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu
Kanunu’na eklenen Ek Madde 3 şöyledir:
“EK
MADDE 3- Hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam edenler ile
örnekleme için tespit edilen sağlık hizmet sunucuları tarafından teslim
edilen fatura, reçete ve eki belgeler hariç olmak üzere sağlık hizmet
sunucularından temin edilen hizmet bedellerini gösterir fatura, reçete ve
eki belgelerden incelemesi tamamlanarak bütçeye gider kaydedilenler,
ödemenin yapıldığı mali yılı izleyen beşinci yıldan sonra imha edilir. Bunlardan,
hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam eden sağlıkhizmetsunucuları
tarafından teslim edilen fatura, reçete ve eki belgeler ise inceleme,
soruşturma, teftiş işlemi tamamlandıktan sonra yargı süreci söz konusu
değilse imha edilir.”
8- 18. maddesiyle, 5502 sayılı Kanun’a eklenen Geçici Madde 9 şöyledir:
“GEÇİCİ
MADDE 9- Hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam edenler ile
örnekleme için tespit edilen sağlık hizmet sunucuları tarafından teslim
edilen fatura, reçete ve eki belgeler hariç olmak üzere sağlık hizmet
sunucularından temin edilen hizmet bedellerini gösterir fatura, reçete ve
eki belgelerden, bu maddenin yürürlük tarihine kadar incelemesi
tamamlanarak bütçeye gider kaydedilenler, ödemenin yapıldığı mali yılı
izleyen beşinci yıldan sonra imha edilir. Bunlardan,
hakkında inceleme, soruşturma, teftiş işlemi devam eden sağlık hizmet
sunucuları tarafından teslim edilen fatura, reçete ve eki belgeler ise
inceleme, soruşturma, teftiş işlemi tamamlandıktan sonra yargı süreci söz
konusu değilse imha edilir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 2.,
5., 10., 12., 17., 48., 55., 56., 90., 128., 135., 138. ve 153. maddelerine
dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 38. maddesinin (6) numaralı
fıkrasında, “İptal davalarında,
Anayasaya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin Anayasanın hangi maddelerine
aykırı olduğunun ve gerekçelerinin belirtilmiş olması zorunludur.”
kuralı yer almaktadır.
6216 sayılı Kanun’un 39. maddesinin, (1) numaralı
fıkrasında Anayasa Mahkemesi’nin iptal istemini on gün içinde inceleyeceği,
varsa eksikliklerin kararla saptanarak onbeş günden az olmamak üzere
verilecek süre içinde tamamlattırılması için ilgililere tebliğ olunacağı,
(3) numaralı fıkrasında ise belirtilen süre içinde eksikliklerin tamamlanmaması
halinde iptal davasının açılmamış sayılacağı belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi
İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,
Serruh KALELİ, Ahmet AKYALÇIN,Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep
KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU,
Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla
30.6.2011 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında; dava dilekçesinde,
iptali istenen kuralların kimilerinin gerekçe içermediği, kimi kurallara
yönelik gösterilen gerekçenin ise “yeterli”, “doyurucu” ve “açık” olmadığı
ve Anayasa maddeleriyle yeterli bağlantının kurulmadığı saptanmıştır.
Buna göre, 6225 sayılı Kanun’un;
A- 8. maddesiyle, 7.5.1987 günlü, 3359 sayılı
Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek 10. maddenin dokuzuncu ve
onuncu fıkrasının birinci cümleleri;
Dava dilekçesinde, etik kurullara ilişkin “kuruluş
amacına ve bağımsız olarak inceleme yapabilmesini sağlamaya uygun şekilde
oluşturulmadığı” iddiasının açık olmadığı; kurulu oluşturan üyelerin ve
sayılarının tek tek incelenerek niçin amacına ve bağımsız çalışmaya uygun
olmadığının açıklanmadığı; Anayasa’nın 2., 5., 17.
ve 56. maddeleriyle yeterli bağlantının kurulmadığı; aynı nedenle Klinik
Araştırmalar Danışma Kurulu’na yönelik gerekçenin de yeterli ve açık
olmadığı,
B- 9. maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı
Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen Ek 13.
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında yer alan “…veya uzmanlık
eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon
rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi
kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin kendi
uzmanlık alanları ile ilgili …” bölümü,
“Fizyoterapist”, “fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı” ve “uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon
rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi
kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin” her
birinin eğitimleri, eğitim içerikleri, eğitim süreleri, rotasyon ve
rotasyon süreleri göz önünde bulundurulup karşılaştırılmak suretiyle ve
fizyoterapistler ile fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı arasında teşhis
ve tedavi için yönlendirme ilişkisi de gözetilerek Anayasa’nın 2., 5., 10., 17. ve 56. maddelerine aykırılık gerekçelerinin
yeterli ve açık bulunmadığı,
C- 10. maddesiyle, 1219 sayılı Kanun’a eklenen Ek 14.
maddenin, birinci fıkrasının birinci cümlesi, ikinci fıkrasında yer alan “…
ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü sütununda
belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine …” ibaresi ile EK- 1,EK-
2 ve EK - 3 sayılı çizelgeler;
1- Ek 14. maddenin birinci fıkrasının birinci
cümlesinin,
2- Ek 14. maddenin ikinci fıkrasında yer alan “… ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü sütununda belirtilen uzmanların
ikinci uzmanlık eğitimlerine …” ibaresinin,
Anayasa’nın 2., 5., 17.,
56. ve 138. maddelerine aykırılığıyla ilgili herhangi bir gerekçe
belirtilmediği,
3- Ek–1, Ek–2 ve Ek–3 sayılı çizelgelerle; tıpta,
43 ana uzmanlık alanı, 45 yan dal uzmanlığı, diş hekimliğinde ise 8
uzmanlık alanı olmak üzere toplam 96 farklı ana ve yan dal uzmanlığı
oluşturulduğu ve ayrıca tıpta 45 yan dal uzmanlığının bağlı olduğu ana
dalların gösterildiği ve ayrı ayrı eğitim süreleri belirlendiği halde dava
dilekçesinde;
a- Tıpta uzmanlık ana dalları ve eğitim sürelerine
ilişkin Ek-1 sayılı çizelgede yer alan, tıpta 45 ana uzmanlık alanı (her
bir alanın), bunların eğitim süreleri ve tıpta 17 ana uzmanlık alanında
uzman olanlara ikinci bir ana dalda uzmanlık olanağının verilmesi ve
bunların eğitim sürelerinin Anayasa’nın 2., 5.,
17., 56. ve 138. maddelerine aykırılık gerekçelerinin ayrı ayrı belirtilmediği,
b- Diş hekimliğinde uzmanlık ana dalları ile eğitim
sürelerine ilişkin Ek-2 sayılı çizelgede yer alan diş hekimliğinde 8
uzmanlık alanı (her bir alanın) ve bunların eğitim sürelerinin Anayasa’nın
2., 5., 17., 56. ve 138. maddelerine aykırılık
gerekçelerinin ayrı ayrı belirtilmediği,
c- Tıpta uzmanlık yan dalları, bağlı ana dalları ve
eğitim sürelerine ilişkin Ek-3 sayılı çizelgede yer alan tıpta 45 uzmanlık
yan dalları (her bir alanın), bunların her birinin eğitim süreleri, yan
dalların bağlı olduğu ana dalları, yan dalların birden fazla ana dala bağlı
olmasının Anayasa’nın 2., 5., 17., 56. ve 138.
maddelerine aykırılık gerekçelerinin ayrı ayrı belirtilmediği,
Öte yandan, Ek-1 sayılı çizelgenin 7. sırasında yer
alan “Askeri Sağlık Hizmetleri” ana dalına ilişkin olarak çizelgenin
altında yer alan “Askeri Sağlık
Hizmetleri alanında ana dal uzmanlığı eğitimi Gülhane Askeri Tıp Akademisinde
yapılır ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde geçerli olur” ibaresi ile Ek-3
sayılı çizelgenin 2. sırasında yer alan “Askeri Psikiyatri” yan dalına
ilişkin olarak çizelgenin altında yer alan “Askeri Psikiyatri ve Harp Cerrahisi alanındaki yan dal uzmanlığı
eğitimi Gülhane Askeri Tıp Akademisinde yapılır ve Türk Silahlı
Kuvvetlerinde geçerli olur” şeklindeki ibareye yönelik Anayasa’nın
hangi maddelerine aykırı olduğunun ve gerekçelerinin gösterilmediği,
D- 12. maddesiyle, 1219 sayılı Kanun’a eklenen
Geçici 8. madde;
Geçici 8. maddeyi oluşturan dört fıkra ve dördüncü
fıkranın a, b, c, ç, d, e (altı bent) bentlerine yönelik, uzmanlık ana
dalları, yan uzmanlık dalları, süreler, kapsamdaki uzmanlık belgelerini
alabilmek için aranılan belgeler, kimi alanlarda belirli süreyle inceleme,
araştırma, uygulama yapmış olanlara uzmanlık belgesi verilmesi, uzmanlık
alanlarında yeni oluşturulan alanlara göre geçişler, değişiklikler, bu tür
uzmanlık alanlarının Ek-1, Ek-2, Ek-3 sayılı çizelgelerle bağlantısı
gözetilerek her bir alan ve bunun usulü itibariyle Anayasa’nın 2., 5., 17., 56. ve 138. maddelerine aykırılık
gerekçelerinin ayrı ayrı belirtilmediği,
E- 13. maddesiyle yeniden düzenlenen, 10.7.2003
günlü, 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli
Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 5. maddesinin
sekizinci fıkrasının, Anayasa’nın 2., 128. ve 138.
maddelerine aykırılık gerekçelerinin yeterli olmadığı,
F-
1- 14. maddesiyle, 13.12.1983 günlü,
181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’nin 17/B maddesinin değiştirilen (d) bendinin,
2- 17. maddesiyle, 16.5.2006 günlü, 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’na eklenen Ek 3. maddenin,
3- 18. maddesiyle, 5502 sayılı Kanun’a eklenen Geçici
9. maddenin, Anayasa’ya aykırılık gerekçesinin yeterli görülmediği,
Ayrıca, dava dilekçesinde, iptal isteminin yanı
sıra, dava konusu kuralların yürürlüğünün durdurulması da talep edilmiş,
iptali istenen kuralların Anayasa’ya aykırılığı konusunda bazı gerekçelere
yer verilmekle birlikte bu kuralların uygulanması halinde sonradan
giderilmesi olanaksız ne gibi durum veya zararların ortaya çıkacağının
belirtilmediği,
sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, 6216 sayılı Kanun’un 39.
maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince, İstanbul Milletvekili M. Akif
HAMZAÇEBİ ile Yalova Milletvekili Muharrem İNCE’ye bildirimde bulunulmasına
ve yukarıda belirtilen eksikliklerin giderilmesi için kararın tebliğinden
başlayarak bir ay süre verilmesine OYBİRLİĞİYLE
karar verilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin
30.6.2011 günlü ara kararında belirtilen eksikliklerin tamamlanması
suretiyle yenilenen 9.8.2011 günlü dava dilekçesi üzerine, Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN,Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Engin
YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal
TERCAN’ın katılımlarıyla 22.9.2011 gününde yapılan ilk inceleme
toplantısında, dosyada eksiklik
bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin
esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Evren ALTAY
tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen yasa kuralları,
dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama
belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- 6225 Sayılı Kanun’un 8.
Maddesiyle, 3359 Sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na Eklenen Ek Madde
10’un Dokuzuncu Fıkrasının Birinci Cümlesi İle Onuncu Fıkrasının Birinci
Cümlesinin İncelenmesi
1- Genel Açıklama
6225 sayılı Kanun’un 8. maddesiyle 3359 sayılı
Kanun’a eklenen ek 10. madde ile insanlar üzerinde gerçekleştirilecek
“klinik araştırmalar” konusu düzenlenmiştir. Buna göre, herhangi bir tedavi yöntemi veya araçlarının
veyahut ruhsat veya izin alınmış olsa dahi ilaç ve terkiplerinin,
geleneksel bitkisel tıbbi ürünler ile tıbbi cihazların bilimsel araştırma
amacıyla insanlar üzerinde kullanılabilmesi, maddede öngörülen koşulların
varlığına bağlı olarak Sağlık Bakanlığından izin alınmasını gerekli
kılmaktadır.
Bu çerçevede, ilgili etik kurulun yapılacak
araştırmayı uygun görmesi koşulu da, bireyin hakları ve sağlığının
korunmasının her şeyin üstünde tutulacağı belirtilen klinik araştırmaların
yapılması için aranan koşullar arasında sayılmıştır.
Maddenin sekizinci fıkrasında ise etik
kurulların oluşumu düzenlenmiş ve insanlar üzerinde gerçekleştirilecek
klinik araştırmalara katılacak gönüllülerin haklarının, sağlık güvenliği ve
esenliğinin korunmasını sağlamak ve klinik araştırmaları etik yönden
değerlendirmek amacıyla Sağlık Bakanlığınca etik kurullar oluşturulacağı
belirtilmiştir.
Etik kurulların yanı sıra Sağlık Bakanlığınca,
klinik araştırmalarla ilgili konularda Bakanlığa görüş bildirmek üzere
Klinik Araştırmalar Danışma Kurulu oluşturulması da anılan maddede
öngörülmüştür.
2- Dokuzuncu Fıkranın Birinci Cümlesinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
araştırmaya katılacak gönüllülerin hakları, sağlık yönünden güvenliği ve
esenliğinin korunması, araştırmanın mevzuata uygun şekilde yapılmasının ve
takip edilmesinin sağlanması amacıyla kurulan etik kurullarının, araştırma
protokolü, araştırmacıların uygunluğu, araştırma yapılacak yerlerin
yeterliliği ve gönüllülerin bilgilendirilmesi ve bu kişilerden alınacak
aydınlatılmış onamlar ile araştırmalarla ilgili diğer konularda bilimsel ve
etik yönden görüş oluşturmak suretiyle klinik araştırmanın yürütülmesi
bakımından en önemli görevi üstlendiği, belirtilen niteliklerinin bir
gereği olarakoluşumu, çalışmaları
ve kararlarının her türlü dış etkiden uzak ve bilimsel ve kurumsal özerklik
perspektifi içinde olması gerektiği, Biyoloji
Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin
Korunması Sözleşmesi (BİYOTIP Sözleşmesi) ile Dünya Tabipler Birliği
Helsinki Bildirgesinde yer alan düzenlemelerin de bu gerekliliği ifade
ettiği,kişinin vücut bütünlüğü ve
yaşama hakkı ile doğrudan ilgili olan insan üzerinde klinik araştırmalar
yapılabilmesi için bu araştırmaları uygun bulması gereken etik kurulun
Sağlık Bakanlığı tarafından oluşturulmasının kuruluş amacına uygun olmadığı
ve bağımsız olarak inceleme yapabilmesine elverişli bulunmadığı, en az yedi
olarak öngörülen etik kurul üye sayısının BİYOTIP Sözleşmesi’nde belirtilen
“çok disiplinli bir gözden geçirme” için yeterli olmadığı, bir klinik
araştırmanın değerlendirmesinin ikisi sağlık alanından olmayan toplam yedi
kişilik bir kurulca yapılmasının amaca uygun olmadığı belirtilerek kuralın,
Anayasa’nın 2.,
5., 12., 17., 56. ve 90. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
İptali
istenilen kural, etik kurulların, en
az biri sağlık mesleği mensubu olmayan kişi ve biri de hukukçu olmak
kaydıyla veüyelerinin çoğunluğu doktora veya tıpta uzmanlık
seviyesinde eğitimli sağlık mesleği mensubu olacakşekilde, en az
yedi ve ençok onbeşüyeden
oluşturulacağını düzenlemektedir.
Anayasa’nın
2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğu, 5.
maddesinde insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlamaya çalışmanın Devletin temel amaç ve görevleri arasında olduğu,
12. maddesinde herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez,
vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, 17. maddesinde ise
herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına
sahip olduğu ve tıbbi zorunluluklar dışında ve kanunda yazılı haller
dışında kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı, rızası olmadan bilimsel
ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağı belirtilmiştir. Anayasa’nın 56. maddesinde de herkesin
sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu ve Devletin,
herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak
amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini
düzenleyeceği ifade edilmiştir.
Etik kurulların, Sağlık Bakanlığı tarafından oluşturulması
nedeniyle kuruluş amacına uygun olarak bağımsız inceleme yapamayacakları
ileri sürülmüş ise de etik kurulların Sağlık Bakanlığınca oluşturulacağına
ilişkin düzenlemenin maddenin sekizinci fıkrasında yer alması ve anılan
fıkraya yönelik bir iptal isteminin bulunmaması nedeniyle söz konusu
Anayasa’ya aykırılık iddiasının, etik kurul üyelerinin niteliği ve sayısını düzenleyen
dava konusu fıkra kapsamında incelenebilmesi olanaklı değildir.
Etik
kurullarda görev yapmaları öngörülen üyelerin nitelikleri incelendiğinde
ise üç farklı konumda üye bulunduğu görülmektedir. Buna göre kurul, sağlık
mesleği mensubu olmayan üye, hukukçu üye ve doktora veya tıpta uzmanlık
seviyesinde eğitimli sağlık mensubu üyelerden oluşmaktadır. Bu üyelerden
yalnızca hukukçu üye yönünden kesin bir belirleme yapılmış ve kurulun bir
üyesinin mutlaka hukukçu olması gerektiği ifade edilmiştir. Kurulun diğer
üyeleri yönünden ise doktora veya tıpta uzmanlık seviyesinde eğitimli
sağlık mensubu üyelerin kurulun çoğunluğunu oluşturacağı, en az bir üyenin
ise sağlık mesleği mensubu olmayacağı kuralına yer verilmiştir.
Etik
kurulların üye sayısının en az yedi, en çok onbeş olacağı yolundaki kural
uyarınca asgari üye sayısı olarak öngörülen yedi üye ile oluşturulması
halinde dahi, kurul üyelerinden birinin hukukçu ve en az dördünün doktora
veya tıpta uzmanlık seviyesinde eğitimli sağlık mensubu olacağı açıktır. İnsan üzerinde yapılacak klinik araştırmaların etik boyutu
gözetilerek, kurulda sağlık mesleği mensubu olmayan en az bir üyenin
bulunması da öngörülmekle birlikte,klinik araştırmalara katılacak gönüllülerin haklarının korunmasının
hukuksal açıdan, sağlık güvenliği ve esenliklerinin korunmasının iseinsan sağlığı açısından taşıdığı önem kurulun
oluşumunda gözetilmiş ve asgari yedi kişilik bir etik kurulun en az beş
üyesinin hukukçu ve doktora veya tıpta uzmanlık seviyesinde eğitimli sağlık
mensubu olması öngörülmüştür. Etik
kurulların söz konusu oluşumunda, kişilerin sağlıklı yaşam hakkına ve bu
alanda Devlete verilen görevlere ilişkin Anayasa’da yer alan düzenlemelere
aykırılık bulunmamaktadır.
Etik kurulların üye yapısı ve maddenin onbirinci fıkrasında
ifade edildiği üzere kurul kararlarının üye tamsayısının salt çoğunluğu ile
alınacak olması hususları birlikte değerlendirildiğinde, kurulların dava
konusu kuralda öngörülen asgari üye sayısı olan yedi üyeden oluşturulması
ve bu üyelerden ikisinin sağlık alanından olmaması halinde dahi, klinik
araştırmalar yönünden yapılacak inceleme ve değerlendirmelerde etik
kurulların nitelik ve nicelik yönünden yetersiz olduğu söylenemez.
Açıklanan nedenlerle
kural, Anayasa’nın 2., 5., 12., 17. ve 56.
maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 90. maddesi ile
ilgisi görülmemiştir.
3- Onuncu Fıkranın Birinci Cümlesinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, klinik
araştırmalarla ilgili konularda Sağlık Bakanlığına hem bilimsel hem de etik
yönden görüş bildirecek olan Klinik Araştırmalar Danışma Kurulu’nun kuruluş
amacına uygun olarak bağımsız şekilde karar verebilecek şekilde
oluşturulması gerekirken Kurul’un, Sağlık Bakanlığı müsteşarı veya uygun
göreceği bir müsteşar yardımcısının başkanlığında toplanmasının vetıbbın cerrahi, dahili ve temel
bilimlerinden olan üyelerinin Sağlık Bakanlığınca seçilmesinin Kurul’un
bağımsızlığıyla bağdaşmadığı, kuruluş amaçlarından birisi halk sağlığının korunması
olan meslek kuruluşlarına Klinik Araştırmalar Danışma Kurulunda yer
verilmemesinin Devletin demokratik olma özelliğiyle bağdaşmadığı, kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının Klinik Araştırmalar
Danışma Kurulu’nda temsil edilmemesinin bu kuruluşların anayasal statüsüne
ve varlık nedenlerine uygun düşmediği, yaşam hakkı ile ilgili bir alanda
karar verecek olan Kurul’da Türk Tabipleri Birliği, Türk Dişhekimleri
Birliği ve Türk Eczacıları Birliği gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarına yer verilmemesinin anayasal açıdan eksiklik olduğu ileri
sürülerek kuralın, Anayasa’nın 2., 5., 90. ve 135.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralla, Klinik Araştırmalar
Danışma Kurulu’nun, Sağlık Bakanlığı müsteşarı veya uygun göreceği bir
müsteşar yardımcısının başkanlığında tıbbın cerrahi, dahili
ve temel bilimlerinden Bakanlıkça seçilen uzmanlığını almış veya
doktorasını yapmış üçer kişi, birer klinik psikolog ve ilahiyatçı ile
Bakanlık 1. Hukuk Müşaviri veya görevlendireceği bir hukuk müşavirinden
oluşacağı belirtilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin
bir hukuk devleti olduğu, 5. maddesinde insanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmanın Devletin temel amaç
ve görevleri arasında olduğu ifade edilmiştir.
Anayasa’nın 56.
maddesinde de Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak,
işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden
planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği kuralına yer verilmiştir.
Klinik Araştırmalar Danışma Kurulu, klinik
araştırmalarla ilgili konularda Sağlık Bakanlığına görüş bildirmek üzere
oluşturulmuştur. Anayasa’nın 5. ve 56. maddelerinde insanın maddi ve manevi
varlığının gelişmesi ve herkesin hayatını,
beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesi bakımından Devlete verilen
görevler, Klinik Araştırmalar Danışma Kurulu’nun kurulmasının anayasal
dayanağını oluşturmaktadır. Sağlık hizmetlerinin ülke genelinde yerine
getirilmesinde asli görevli olan Sağlık Bakanlığı bünyesinde Klinik
Araştırmalar Danışma Kurulu kurulmasında Anayasa’ya aykırılık bulunmadığı
gibi Anayasa’nın 123. maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesi
uyarınca bu Kurul’un Sağlık Bakanlığı bünyesinde yer alabilmesi de bu yönde
yasal bir düzenlemenin varlığını gerekli kılmaktadır.
Anayasa’nın 135. maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst
kuruluşları, belli bir mesleğe mensup
olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, meslekî faaliyetlerini
kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini
sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan
ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve
ahlâkını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri
tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli
oyla seçilen kamu tüzelkişilikleri olarak tanımlanmıştır.
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile
üst kuruluşlarının, Anayasa’nın 135. maddesinde belirtilen kurulma amaçları
dikkate alındığında Türk Tabipleri Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği ve
Türk Eczacıları Birliği gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarının dava konusu kural ile oluşturulan Klinik Araştırmalar
Danışma Kurulu’nda yer almalarının zorunluluğundan söz edilemez.
Açıklanan nedenlerle
kural, Anayasa’nın 2., 5. ve 135. maddelerine
aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 90. maddesi ile
ilgisi görülmemiştir.
B- Kanun’un 9. Maddesiyle,
1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a
Eklenen Ek Madde 13’ün (b) Bendinin İkinci Paragrafının “…veya uzmanlık eğitimleri sırasında
fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış
veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve
rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile
ilgili …” Bölümünün İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 1219 sayılı Tababet ve
Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun hükümleri gereğince hastaları tedavi edebilmek için tıp
fakültesi mezunu hekim olmak ve bir alanda uzman olabilmek için de o alanda
uzmanlık eğitimi görüp uzmanlık diplomasına sahip olmak gerektiği, uzmanlık eğitimin içeriğiyle uzman hekimin görev ve
yetkilerinin kapsamı ile hangi uygulamaları yapabileceğinin belirlendiği,
uzmanlık eğitimi sırasında uygulanması gereken çekirdek eğitim müfredatlarını
ve eğitim müfredatlarına göre uzmanlık dallarının
temel uygulama alanları ile görev ve yetkilerinin çerçevesini belirleme
yetkisinin Tıpta Uzmanlık Kuruluna ait olduğu, ancak çalışmaların tamamlanamaması nedeniyle
müfredatların henüz ilan edilmediği, tıpta uzmanlık ve yan dal uzmanlık alanlarının hangi uzmanlık
eğitimlerinde ne kadar süreyle rotasyon yapılacağının Tıpta Uzmanlık
Kurulunca belirlenerek ilan edildiği, rotasyon uygulamasının öğrenciye
rotasyon yaptığı diğer uzmanlık dalının görev ve yetkisini kazandırmadığı,
fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanlık dalının eğitim süresinin 4 yıl
olduğu, diğer uzmanlık alanlarında görmekte oldukları eğitim kapsamında
fiziksel tıp ve rehabilitasyon dalında rotasyon yapanların buradaki
eğitimlerinin bir ile altı ay arasında değiştiği, 3153 sayılı Radyoloji ve Radiyom ve Elektrikle Tedavi ve Diğer
Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında Kanun ile Fizyoterapi ve Bunlara Benzer Müesseseler Hakkında Tüzük
hükümleri uyarınca fizyoterapi müesseselerini açmaya yetkili uzmanlık
dalının fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanlık dalı olduğu, dava konusu
kuralla fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabibin yetkilerinin hem
başka alanlardaki uzmanlara hem de fizyoterapistlere devredildiği, yeterli
mesleki ulusal ve uluslararası standartlara sahip uzmandan nitelikli sağlık
hizmeti almanın yaşam hakkı ile kişinin maddi ve manevi bütünlüğünün
korunması ve geliştirilmesi hakkı ile doğrudan ilgili olduğu, fizyoterapistin
uygulamalarında fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanının yönlendirmesini
zorunlu kılmayan düzenlemenin kişinin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürme hakkını zayıflatarak özünü zedelediği, belirtilen niteliği nedeniyle
ölçülülük ilkesine, demokratik toplum düzeninin gereklerine, Anayasa’nın
bütünlüğü ilkesi çerçevesinde Anayasa’nın ruhu ve sözüne, yaşam hakkı ile
kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkına aykırı olduğu, rehabilitasyon uzmanlığının etkisiz hale
getirilerek ve zayıflatılarak nesnel ve bilimsel olarak tartışmasız olan
özgül niteliğinin yok sayılarak orta ve uzun vadede bu uzmanlığın seçimini
tehlikeye düşüren dava konusu kuralın fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlarının çalışma özgürlüğünün özünü ortadan kaldırdığı, özel
yeterlilikleri, eğitim süreleri, eğitim yoğunlukları ve sürekli profesyonellik
eğitimi uygulamaları yönünden fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanları ile aynı hukuki konumda
olmayan diğer uzman tabiplerin fizyoterapistlerin yönlendirilmesinde yetki
ve sorumluluk bakımından fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanları ile eşit
sayılmalarının eşitlik ilkesine aykırı olduğu belirtilerek kuralın,
Anayasa’nın 2., 5., 10., 17., 48. ve 56.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
1219 sayılı Kanun’un ek 13. maddesinin iptali
istenilen kuralın da bulunduğu (b) bendinde fizyoterapistin
tanımı yapılarak fizyoterapistlerin görev ve yetkileri belirlenmiştir. Buna
göre, fizyoterapi alanında
lisans eğitimi veren fakülte veya yüksekokullardan mezun sağlık meslek
mensubu olan fizyoterapistler, hastalık durumları dışında,
kişilerin fiziksel aktivitelerini düzenlemek ve hareket kabiliyetlerini
arttırmak için mesleğiyle ilgili ölçüm ve testleri yaparak kanıta dayalı
koruyucu ve geliştirici protokolleri belirler, planlar ve uygularlar,
hastalık durumlarında ise fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabibin
veya uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu
yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel
tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık
alanları ile ilgili teşhisine ve tedavi için yönlendirmesine bağlı olarak
hastaların hareket ve fiziksel fonksiyon bozukluklarının ortadan
kaldırılması veya iyileştirilmesi amacıyla gerekli uygulamaları yaparlar ve
hastaların tedavisi yönünden rehabilitasyon ekibinin diğer üyeleri ile
işbirliği içinde çalışır ve tedavinin gidişi hakkında ilgili uzman tabibe
bilgi verirler.
Hastalık durumlarında fizyoterapistlere,
uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon
rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın rotasyon süresi
kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman tabiplerin, kendi
uzmanlık alanları ile ilgili teşhisine ve tedavi için yönlendirmesine bağlı
olarak hastaların hareket ve fiziksel fonksiyon bozukluklarının ortadan
kaldırılması veya iyileştirilmesi amacıyla gerekli uygulamaları yaptıracak
olmaları, dava konusu kuralı oluşturmaktadır.
Anayasa’nın 5. maddesinde insanın maddi ve manevi
varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmanın Devletin
temel amaç ve görevleri arasında olduğu, 17.
maddesinde herkesin, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme
hakkına sahip olduğu, 56. maddesinde ise herkesin, sağlıklı ve
dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu ve Devletin herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak,
işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp
hizmet vermesini düzenleyeceği belirtilmiştir.
Her ne kadar dava dilekçesinde, alanında uzman olan
fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin
yetkilerinin dava konusu kuralla fizyoterapistlere ve başka alandaki
uzmanlara devredildiği ileri sürülmüş ise de dava konusu kural ile
fizyoterapistlere devredilen herhangi bir yetki söz konusu olmayıp,
hastalık durumunda fizyoterapistlerin ancak uzman doktorların teşhis ve
tedavi için yönlendirmesine bağlı olarak hareket ve fiziksel bozuklukların
ortadan kaldırılması veya iyileştirilmesi için uygulama yapabilecekleri
belirtilmiştir.
Dava konusu kural, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı olmayan ve fakat uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve
rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında ilgili dalın
rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi almış uzman
tabipler yönünden incelendiğinde ise fizyoterapistlerin yetkilenen uzman
tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile ilgili teşhis ve tedavi için
yönlendirmesine bağlı olarak hastalara gerekli uygulamayı yapabilecekleri
anlaşılmaktadır.
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon,
temel olarak kas iskelet sistemi hastalıklarının tanı, tedavi ve
rehabilitasyonuyla uğraşan, ayrıca başta nörolojik olmak üzere tüm diğer
sistemlere ait doğumsal ya da edinilmiş hastalıklara bağlı fizyolojik ya da
anatomik yetersizliği olan kişilerin, mevcut kapasitelerini en üst düzeye
çıkarmak, bağımlılıklarını azaltmak ve yaşam kalitelerini yükseltmek
amacıyla yataklı ve yataksız kurumlarda rehabilitasyon uygulayan tıp
dalıdır.
Tıpta Uzmanlık Kurulu, öğrencilerin, eğitim gördükleri
uzmanlık dalı dışındaki uzmanlık dallarında da rotasyon yapmalarını
kararlaştırabilmektedir. Rotasyon, uzmanlık öğrencisinin, uzmanlık eğitimi
süresi içinde, kendi dalı dışında Kurul tarafından belirlenen diğer
dallarda almak zorunda olduğu eğitimi ifade etmektedir.
Uzmanlık alanları “fiziksel tıp ve rehabilitasyon” olmayan uzmanların belirli bir süre
“fiziksel tıp ve rehabilitasyon” uzmanlık alanında rotasyon yapmaları da,
Tıpta Uzmanlık Kurulunca bu yönde alınan karara dayanmaktadır. Bu uzmanlık
dalları ve rotasyon süreleri de zamanla değişkenlik göstermektedir. Mevcut
durumda, Algoloji Yan Dal Uzmanlığı, Çocuk Nörolojisi Uzmanlığı, El
Cerrahisi Yan Dal Uzmanlığı, Gelişimsel Pediatri Uzmanlığı, İş ve Meslek
Hastalıkları Uzmanlığı, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanlığı, Romatoloji Yan
Dal Uzmanlığı, Spor Hekimliği Uzmanlığı ve Tıbbi Ekoloji ve
Hidroklimatoloji Uzmanlığı eğitimlerinde bir aydan dört aya kadar değişen
sürelerde fiziksel
tıp ve rehabilitasyon uzmanlık alanında rotasyon
kapsamında eğitim öngörülmüştür.
Kural, fiziksel tıp ve rehabilitasyon
dalında eğitim gören diğer uzman doktorların kendi alanları ile ilgili
teşhis ve tedavileri yönünden fizyoterapistleri yönlendirmesini öngörmekte
ise de bu kural kapsamında bulunan doktorların uzmanlık alanlarını
belirlememiştir. Tıpta Uzmanlık Kurulunun bu konuda aldığı kararlara göre
dava konusu kuralın kapsamı da uygulamada belirlenecek ve bilimsel gelişme
ve değişmelere paralel olarak bu alanda yetkin olan Kurul’un gelecekte
alacağı kararlar da değişebilecektir.
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlık alanı ile yakın ilgileri gözetilerek bu alanda kısmi süreli de
olsa eğitim almaları zorunlu tutulan uzman doktorların, aldıkları bu eğitim
sonrasında kendi alanları ile sınırlı olarak teşhis ve tedavilerinde
fizyoterapistleri yönlendirebilmelerinin, kişinin yaşama, maddi ve manevi
varlığını koruma hakkını ihlal ettiği, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesine engel oluşturduğu
söylenemez.
Anayasa’nın 48. maddesinde herkesin, dilediği alanda çalışma ve sözleşme
hürriyetlerine sahip olduğu belirtilmiştir.
Dava konusu kuralda, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı tabiplerin görev ve yetkileri
yönünden bir sınırlama getirilmemektedir. Kendi uzmanlık alanları ile
sınırlı olarak ilgili diğer uzman tabiplere fizyoterapistleri yönlendirme
yetkisinin verilmesi, fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlarının belirli konularda yetkilerinin kısıtlanması sonucunu
doğurmamakta ve bazı hastalık durumları fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı tabiplerin görev alanı dışına çıkarılmamaktadır. Belirtilen nedenle,
uzman olduğu alan ile fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanlık alanı arasındaki yakın ilişki gözetilerek fiziksel tıp ve
rehabilitasyon dalında rotasyona tabi tutulan uzmanlara dava konusu kural
ile sınırlı bir yetki verilmesi, bu alanda asıl uzman olan fiziksel tıp ve
rehabilitasyon uzmanlarının çalışma alanını daraltmamakta ve çalışma
özgürlüklerini kısıtlamamaktadır.
Anayasa’nın
10. maddesinde, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun
önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu
eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye,
zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları
bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek
zorundadırlar” denilmiştir.
“Kanun
önünde eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz
konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında
aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık
tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve
topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitlik ilkesi ihlal
edilmiş olmaz. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara
bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler
ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir.
Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı
tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanları, fiziksel tıp ve rehabilitasyon alanının tamamında yetkilidir. Uzmanlık eğitimleri sırasında belirli bir süre
fiziksel tıp ve rehabilitasyon alanında rotasyona
tabi tutulan tabiplere ise kendi uzmanlık alanları ile sınırlı olarak
fizyoterapistleri yönlendirme yetkisi tanınmış, kendi uzmanlık alanları
dışında böyle bir yetki verilmemiştir. Fiziksel
tıp ve rehabilitasyon uzmanı olmamakla birlikte kendi uzmanlık alanları ile ilgili teşhis ve
tedavilerine bağlı olarak fizyoterapistleri yönlendirme yetkisi verilmesi,
bu kişileri fiziksel tıp ve rehabilitasyon
uzmanı yapmayacağı gibi, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanları ile aynı kurallara tabi
tutulduklarından da söz edilemez.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın
5., 10., 17., 48. ve 56. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serruh KALELİ ile Engin YILDIRIM bu
görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın 2. maddesi ile
ilgisi görülmemiştir.
C- Kanun’un 10. Maddesiyle
1219 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek Madde 14’ün;
1- Birinci Fıkrasının Birinci
Cümlesi İle EK-1, EK-2 ve EK-3 Sayılı Çizelgelerinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, tabiplerin mesleklerinin
icrasına ilişkin yasa kurallarının bireylerin yaşam hakkı ile bedensel ve
ruhsal bütünlüğünün korunması ve geliştirilmesi ile yakından ilişkili
olması nedeniyle kanun koyucunun bu konudaki takdir yetkisinin özel bir
dikkat ve sıkı bir yargılama gerektirdiği, kanun koyucunun tıpta uzmanlık
alanları ile yan dal uzmanlık alanları ve eğitim sürelerine ilişkin
düzenleme yaparken takdir yetkisini uzmanlık eğitimi sonucu topluma
verilecek sağlık hizmetinden beklenen kamu yararını engelleyici biçimde
kullandığı, kanun koyucunun kamu yararına yönelik olmayan kişisel, siyasi
ya da saklı bir amaç doğrultusunda düzenleme yapmasının yetki saptırması
olduğu, amaç öğesi bakımından sakat olan ve uzmanlık dalları ile sürelerine
ilişkin konularda verilen yargı kararlarının uygulanmasını engellemek
amacıyla getirilen düzenlemenin hukuk devleti ilkesine ve yargı kararlarına
uyma yükümlülüğüne aykırı olduğu, yasama organının beğenmediği yargı
kararlarını kanun çıkarmak suretiyle etkisiz hale getiremeyeceği, diş hekimliği lisans eğitiminin genel olarak tüm
diş hastalıklarının teşhis ve tedavisi için yeterli olduğu, yetersiz
kalınan sınırlı vakalar yönünden ise üniversitelerin ilgili bölümlerinin bu
ihtiyacı gidermek için yeterli olduğu, ordodonti ile ağız, diş ve çene
cerrahisi alanları dışında kalan uzmanlık alanlarının bilimsel bir dayanak
olmaksızın getirilmesinin kamu yararına ve Devletin madde ve
insan gücünden tasarruf edilecek biçimde sağlık hizmetlerinin organize
etmesi konusundaki yükümlülüğüne aykırı olduğu, tıpta uzmanlık ana dalları, yan dalları ve
bağlı ana dalları ile diş hekimliği uzmanlık dalları ve bu dalların eğitim
sürelerine ilişkin düzenlemelerin Anayasa’nın 2.,
5., 17., 56. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
1219 sayılı Kanun’un ek 14. maddesinin birinci
fıkrasının birinci cümlesinde belirtildiği üzere tıpta uzmanlık ana dalları
ile eğitim süreleri EK–1 sayılı çizelgede; diş tabipliğinde uzmanlık ana
dalları ile eğitim süreleri EK–2 sayılı çizelgede; tıpta uzmanlık yan
dalları, bağlı ana dalları ve eğitim süreleri ise EK–3 sayılı çizelgede
düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin
bir hukuk devleti olduğu, 5. maddesinde insanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmanın Devletin temel amaç
ve görevleri arasında olduğu, 17. maddesinde
herkesin, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına
sahip olduğu, 56. maddesinde ise herkesin, sağlıklı ve dengeli bir
çevrede yaşama hakkına sahip olduğu ve Devletin herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak,
işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden
planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği belirtilmiştir.
“Hukuk devleti ilkesi”
gereğince, yasama işlemlerinin, kişisel yararları değil kamu yararını
gerçekleştirmek amacıyla yapılması gerekir. Bir kuralın Anayasa’ya
aykırılık sorunu çözümlenirken “kamu
yararı” konusunda Anayasa Mahkemesinin yapacağı inceleme de, kanunun
kamu yararı amacıyla yapılıp yapılmadığını araştırmaktır. Anayasa’nın
çeşitli hükümlerinde yer alan kamu yararı kavramının Anayasa’da bir tanımı
yapılmamıştır. Ancak Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarında da belirtildiği
gibi, kamu yararı, bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan
toplumsal yarardır. Bu saptamanın doğal sonucu olarak da, kamu yararı
düşüncesi olmaksızın, yalnız özel çıkarlar için veya yalnız belli kişilerin
yararına olarak yasa kuralı konulamaz. Böyle bir durumun açık bir biçimde
ve kesin olarak saptanması halinde, söz konusu yasa kuralı Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı düşer ve iptali gerekir. Açıklanan ayrık hal dışında, bir
yasa kuralının ülke gereksinimlerine uygun olup olmadığı bir siyasi tercih
sorunu olarak kanun koyucunun takdirine ait olduğundan, salt bu nedenle
kamu yararı değerlendirmesi yapmak Anayasa yargısıyla bağdaşmaz.
Bu nedenle, dava dilekçesinde ileri sürülen, kanun koyucunun tıpta uzmanlık ve yan dal uzmanlık alanları
ve eğitim sürelerine ilişkin düzenleme yaparken takdir yetkisini uzmanlık
eğitimi sonucu topluma verilecek sağlık hizmetinden beklenen kamu yararını
engelleyici biçimde kullandığı iddiasının anayasaya uygunluk denetimi
kapsamında incelenebilmesine ve bu incelemeye bağlı olarak kişilerin yaşama
hakkının, maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ile sağlık hakkının
ihlal edildiğinin kabulüne olanak bulunmamaktadır.
Yasamanın genelliği ilkesi uyarıncakanun koyucu, Anayasa’ya ve hukukun
genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi yapmak
yetkisine sahiptir. Daha
önce tüzük ve yönetmelikler ile düzenlenen tıpta uzmanlık dalları ve yan
dal uzmanlık dalları ile diş hekimliğinde uzmanlık dallarına ve bu dalların
eğitim süreleri, kanun koyucu tarafından kanun konusu yapılarak bir bütün
olarak yeniden düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 138. maddesinin son fıkrasında, yasama ve yürütme
organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu, bu
organların ve idarenin mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği
ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği kurala bağlanmıştır.Anılan fıkrada öngörülen mahkeme
kararlarının bağlayıcılığı ilkesi, kanun koyucunun Anayasa’ya ve hukukun
genel ilkelerine uygun olması koşuluyla genel düzenleme yetkisini ortadan
kaldırmaz.
Dava konusu kurallarla, daha önce idari
davalara da konu olan tıpta uzmanlık ana dalları, tıpta uzmanlık yan
dalları, bağlı ana dalları ve söz konusu dalların eğitim sürelerine ilişkin
hususlar, yasal düzenleme konusu yapılmıştır. Yukarıda da ifade edildiği
üzere, yasamanın genelliği ilkesi uyarınca kanun koyucunun Anayasa’ya
aykırı olmamak kaydıyla her konuyu kanunla düzenleyebileceği kuşkusuzdur.
Bu kapsamda kanun koyucu tarafından getirilen ve genel, objektif nitelik
taşıdığı görülen kuralın, Anayasa’nın 138. maddesine aykırılığından söz
edilemez.
Öte yandan, ortodonti ile ağız, diş ve çene cerrahisi alanları
dışında diş hekimliğinde uzmanlık ana dallarının belirlenmesinin, Devletin
insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini
gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet
vermesini düzenleme görevine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de söz konusu
uzmanlık dallarının, bu uzmanlık dallarındaki hizmetlerin ülke genelinde verilmesine
bağlı olarak kişilerin bu hizmete erişimini kolaylaştıracak nitelikte
olduğu anlaşılmakta olup, diş hekimliği uzmanlık ana dallarının yasamanın
genelliği ilkesince kanun koyucu tarafından belirlenmesine engel
bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle kurallar,
Anayasa’nın 2., 5., 17., 56. ve 138. maddelerine
aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
2- İkinci
Fıkrasında Yer Alan “…ve EK-1 sayılı
çizelgenin 3 üncü sütununda belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık
eğitimlerine…” İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, uzman doktorların
uzmanlıklarıyla ilintili diğer uzmanlık alanlarında daha kısa süreli eğitim
görmelerinin süregelen uygulama olmakla birlikte bu kişilerin de ikinci
uzmanlık eğitimine başlayabilmeleri için Tıpta Uzmanlık Eğitimine Giriş
Sınavında (TUS) başarılı olma koşulunun arandığı, kişilere uzman oldukları
alanlarda yapılan Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı (YDUS) ile
uzmanlıklarıyla ilintili ikinci uzmanlığa girme imkanı tanıyan Tıpta ve Diş
Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği hükmünün açıkça hukuka aykırı
bulunarak Danıştay tarafından yürütülmesinin durdurulduğu, yargı kararıyla
hukuka aykırılığı saptanan bir kuralın yasal düzenlemeye konu edilmesinin
kamu yararına ve adalet anlayışına aykırı olduğu, TUS ve YDUS sınavlarında
adaylara sorulan soruların içerikleri ve kapsamlarının farklı olduğu,
TUS’un kapsamı genel tıp bilimleri iken YDUS’da soruların yan dalın bağlı
olduğu ana dal genel eğitim programı çerçevesinde hazırlandığı, dava konusu
kural uyarınca YDUS’a girerek bir ana dalda uzmanlık eğitimi görmek isteyen
bir aday yalnızca uzmanı olduğu alana ilişkin konulardan sorumlu tutulup
kendisine yalnızca bu konulara ilişkin sorular yöneltilirken TUS’a girerek
aynı ana dalda uzmanlık eğitimi görmek isteyen bir başka adayın kapsamı son
derece geniş olan birçok konudan sorumlu olacağı, bu nedenle YDUS’a
gireceklerin TUS’a girenlerden daha avantajlı konumda olacakları
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10. ve 138.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
1219 sayılı Kanun’un ek 14. maddesinin ikinci
fıkrasında uzmanlık eğitimlerine girişler düzenlenmiş ve tıpta ve diş
tabipliğinde ana uzmanlık dalı eğitimlerine merkezi olarak yapılacak tıpta
ve diş tabipliğinde uzmanlık sınavları ile girileceği, yan dal uzmanlık eğitimlerine
ve EK-1 sayılı çizelgenin 3. sütununda belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık
eğitimlerine ise merkezi olarak yapılacak yan dal uzmanlık sınavı ile
girileceği belirtilmiştir. İptali istenilen kural, EK-1 sayılı çizelgenin 3. sütununda
belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine yan dal uzmanlık sınavı
ile girmelerini öngörmektedir.
EK-1 sayılı çizelge, tıpta uzmanlık ana dallarını
ve eğitim sürelerini göstermektedir. Söz konusu çizelgede uzmanlık ana
dalları için öngörülen eğitim süreleri, bazı uzmanlık ana dalları yönünden
bu uzmanlık ana dalıyla ilişkili bulunduğu kabul edilen diğer uzmanlık ana
dallarında eğitimlerini tamamlayan uzman doktorlar yönünden çizelgenin 3.
sütununda normal eğitim süresinden daha kısa süreli olarak belirlenmiştir.
Tıpta ana uzmanlık dalı eğitimlerine kural olarak TUS ile girilmekte iken
dava konusu kuralla, uzman doktor olan bir kişinin uzmanlığıyla ilişkili
kabul edilen ve bu nedenle eğitim süresi daha kısa tutulan bir diğer
uzmanlık ana dalında eğitime başlayabilmesinin YDUS ile olacağı
belirtilmiştir.
Anayasa’nın
10. maddesinde öngörülen “kanun önünde eşitlik ilkesi”
hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli
değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını
sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu
ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar
uygulanarak yasa karşısında eşitlik ilkesi ihlal edilmiş olmaz. Kanun
önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı
anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar
için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal
durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa
Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
Eğitimini tamamladığı uzmanlık ana dalının,
eğitimine başlamak istediği bir diğer uzmanlık alanı ile yakın ilişkisi
gözetilerek ikinci uzmanlık dalında daha kısa süreli bir eğitim görmesi
öngörülen bir uzman tabibin, daha önce hiç uzmanlık eğitimi görmeyen bir
tabipten ya da başlamak istediği ikinci uzmanlık eğitimi yönünden farklı
bir eğitim süresi öngörülmeyen uzman tabipten farklı bir hukuki konumda bulunduğu
ve farklı kurallara tâbi tutulabileceği açıktır. Bu durum, eşitlik ilkesinin ihlali olarak kabul
edilemez. Bu nedenle, daha kısa süreli uzmanlık eğitimi öngörülen uzman
tabiplerin, diğer tabip ve uzman tabiplerden farklı olarak TUS yerine YDUS
ile bu uzmanlık dalı eğitimlerine girebilmelerinde eşitlik ilkesine
aykırılık bulunmamaktadır.
Anayasa’nın
2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş,
138. maddesinde de, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme
kararlarına uymak zorunda olduğu, bu organların ve idarenin mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremeyeceği kurala bağlanmıştır.
Yasamanın
genelliği ilkesi uyarınca kanun
koyucu Anayasa’ya ve hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her
türlü düzenlemeyi yapmak yetkisine sahiptir. Bu kapsamda, düzenleyici bir
idari işlemle getirilen bir kuralın daha sonra yasal düzenleme konusu
yapılabilmesine engel bulunmadığı gibi, düzenleyici işlemin mahkemece yürürlüğünün
durdurulmuş ya da iptal edilmiş olması da aynı konuda genel, objektif
nitelik taşıyan yasal düzenleme yönünden Anayasa’nın 138. maddesine
aykırılık oluşturmaz.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural
Anayasa’nın 2., 10. ve 138. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamıştır.
D- Kanun’un 12. Maddesiyle
1219 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici Madde 8’in İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 1219 sayılı Kanun’un
ek 14. maddesi için belirtilen Anayasaya aykırılık iddialarının söz konusu
madde ile getirilen düzenleme ile ilgili geçiş hükmü niteliğinde olan
geçici 8. madde yönünden de geçerli olduğu, Ağız, Yüz ve Çene Cerrahisi ana dalına, Çocuk Hematolojisi ya da
Çocuk Onkolojisi, Çocuk Alerjisi ya da Çocuk İmmünolojisi, Cerrahi
Onkoloji, Yoğun Bakım yan dallarına ilişkin olarak verilen yürütmeyi
durdurma kararları bulunmasına rağmen dava konusu kuralla bu alanlarda
uzmanlık eğitimi görmeksizin istisnai olarak uzmanlık ve yan dal uzmanlık
belgeleri verilmesinin öngörüldüğü, Danıştay
kararlarında belirtildiği üzere doktora eğitimi ile tıpta uzmanlık
eğitimlerinin ayrı eğitimler olmalarına rağmen bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce bu Kanunla
diş tabipliğinde uzmanlık dalı olarak belirlenen alanlardan birinde doktora
eğitimi yapmış olanlar ile bu alanlarda doktora eğitimine başlamış
olanlardan eğitimlerini başarı ile bitirenlere uzmanlık belgesi
verilmesinin öngörüldüğü,doktora
eğitimini uzmanlık eğitimi gibi pratik süreçlerle birlikte yapanlar ile
akademik doktora eğitimi yaparak bu unvanı elde edenler arasında hiçbir
ayrım yapılmaksızın hepsine uzman unvanı verilmesine ilişkin yönetmelik
hükmü hakkında Danıştay tarafından yürütmenin durdurulması kararı
verilmesinden sonra aynı düzenlemenin kanun konusu yapıldığı, yasama
yoluyla yargı kararlarının etkisiz duruma getirilmesinin kuvvetler
ayrılığı ilkesine ve kesin hükmün uygulanması ilkesine aykırı olacağı
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 17., 56. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural ile 1219 sayılı
Kanun’un ek 14. maddesinde yer verilen tıp ve diş hekimliği uzmanlık ana
dalları ile ilgili geçiş hükmü getirilmiş ve 14. maddenin yürürlüğe girdiği
tarihten önce ilgili mevzuatına uygun olarak uzmanlık eğitimi yapmış, uzmanlık
eğitimine başlamış veya bir uzmanlık eğitimi kontenjanına yerleştirilmiş
olanların haklarının saklı olduğu, yeni ihdas edilen Ağız, Yüz ve Çene
Cerrahisi dalına ilişkin geçiş sürecindeki uzman ihtiyacının karşılanması
amacıyla belirli süre ile araştırma, uygulama ve inceleme yapanlar ile diş
hekimliğinde doktora yapmış olanlara uzmanlık belgesi verileceği ve tıpta
uzmanlık dallarından bazılarında eğitim görenlerin eğitimlerine yeniden
adlandırılan uzmanlık dallarında devam edecekleri öngörülmüştür.
Anayasa’nın 17.
maddesinde herkesin, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme
hakkına sahip olduğu, 56. maddesinde herkesin, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu
ve Devletin herkesin hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak, insan ve madde gücünde tasarruf ve
verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını
tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği belirtilmiştir.
Anayasa’nın
138. maddesinin son fıkrasında da, yasama ve yürütme organları ile idarenin
mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu, bu organların ve idarenin mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremeyeceği kurala bağlanmıştır.
Kuralın, 1219 sayılı Kanun’un 14.
maddesinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülerek aynı nedenlerle iptali istenilmiş
ise de 14. maddeye yönelik iptal istemi reddedildiğinden, bu madde yönünden
yukarıda belirtilen gerekçeler Kanun’un geçici 8. maddesi yönünden de
geçerli bulunmaktadır.
Yine yukarıda belirtildiği üzere, dava
konusu kural benzer bir kuralı içeren idari bir işlemin yürütülmesinin
mahkemece durdurulması, aynı hususta kanun koyucu tarafından getirilen ve
genel, objektif nitelik taşıyan yasa kuralını Anayasa’nın 138. maddesine
aykırı hale getirmez.
Dava konusu kural, geçici bir maddedir
ve geçici maddeler, genellikle geçiş
dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren
ayrık hükümleri içerirler. Kanun koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı
gördüğü için genel kuraldan ayrılmaktadır.
Kanun’un
geçici 8. maddesi,14. maddenin yürürlüğe girdiği tarihten
önce ilgili mevzuatına uygun olarak uzmanlık eğitimi yapmış, uzmanlık
eğitimine başlamış veya bir uzmanlık eğitimi kontenjanına yerleştirilmiş
olanların haklarının saklı olduğunu belirtmek suretiyle bu kişilerin
kazanılmış haklarını korumuştur. Geçici 8. maddesinin yürürlüğe girdiği
tarihte doktora eğitimini yapmış olan diş hekimleri ile doktora eğitimine
başlamış olan diş hekimlerinden eğitimlerini başarı ile bitirenlere
uzmanlık unvanı verilmesi de bir geçiş düzenlemesidir ve kanun koyucunun bu
konudaki takdirini yansıtmaktadır. Bu çerçevede, diş hekimliği uzmanlık ana
dalları yönünden getirilen yasal düzenlemeye geçiş kapsamında
üniversitelerde verilen ve genel olarak uygulamalı eğitimi de içeren
doktora programını tamamlayanlara, kendi alanlarında uzmanlık belgesi
verilmesinin hastaların sağlıklı yaşam hakkını ihlal ettiğinden söz
edilemez.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın
17., 56. ve 138. maddelerine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
E- Kanun’un 13. Maddesiyle Yeniden
Düzenlenen 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli
Sağlık Personeli Çalıştırılması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 5. Maddesinin
Sekizinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
sözleşmeli personele mesai saatleri dışında yapacakları çalışma
karşılığında herhangi bir ücret ödenmeyeceği yolunda hizmet sözleşmesinde
yer alan hükmün Danıştay tarafından iptal edildiği, sözleşmeli personelin
ifa ettiği görevine ek olarak başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire
olarak görevlendirilmesi halinde gerçekleştirdiği ek çalışmanın
ücretlendirilmemesinin ücretin emeğin karşılığı olduğu ve ücrette adaletin
sağlanması doğrultusundaki anayasal ilkelere aykırı olduğu gibi yargı
kararlarının yasal düzenleme ile etkisiz kılınması anlamını taşıdığı,
başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire görevlerinin genel idare
esaslarına göre yürütülmesi gereken asli ve sürekli görevler olmasına
rağmen sözleşmeli personel tarafından yürütülmesinin öngörülmesinin bu
görevlerin kamu görevlileri eliyle görüleceğini düzenleyen Anayasa kuralına
aykırı olduğu, sözleşmeli personelin istihdam edildiği hizmet biriminde
gereği halinde başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak
görevlendirilebileceği yolundaki kanun hükmünün Anayasa Mahkemesince iptal
edilmesine rağmen iptal edilen kuralın dava konusu kuralla aynen
kanunlaştırıldığı belirtilerek kuralın,
Anayasa’nın 2., 55.,
128., 138. ve 153. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, sözleşmeli personelin, istihdam edildiği hizmet
biriminde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndaki hükümler çerçevesinde
başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak görevlendirilebileceği
ve bu görevleri yürüttükleri sürece kendilerine bu görevlerinden dolayı
başkaca bir ücret ödenmeyeceği öngörülmüştür.
Anayasa’nın128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve
diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü
oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler,
memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları,
görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer
özlük işleri kanunla düzenlenir. Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme
usul ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir.” denilmektedir.
Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve
diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü
olduğu kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerde memur
ve/veya diğer kamu görevlilerinden hangisinin çalıştırılacağına ilişkin
tercih, kanun koyucunun takdir alanı içindedir. “Diğer kamu görevlileri” kavramı, söz konusu asli ve sürekli
görevlerde kamu hukuku ilişkisiyle çalışan, fakat memur olmayan kişileri
kapsamaktadır.
Kamu hizmeti, geniş tanımıyla, devlet ya
da diğer kamu tüzelkişileri tarafından ya da bunların denetim ve gözetimleri
altında, ortak gereksinimleri karşılamak ve kamu yararını sağlamak için
topluma sunulmuş bulunan sürekli ve düzenli etkinliklerdir. Toplumsal
yaşamın zorunlu gereksinimlerinden olan düzenlilik ve süreklilik isteyen
sağlık hizmeti de niteliği gereği bir kamu hizmetidir.
4924
sayılı Kanun ile eleman temininde güçlük çekilen yerlerde ve hizmet
dallarında sağlık hizmetlerinin etkili ve verimli bir şekilde
yürütülebilmesini sağlamak üzere Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşları
tarafından hizmet akdi ile sözleşmeli olarak sağlık personeli istihdam
edilmesi öngörülmüştür. Bu kapsamda tabipler, uzman tabipler ve hemşireler,
Kanun’un eki (1)
sayılı cetvelde sözleşmeli personelin pozisyon unvanları arasında
sayılmıştır.
Sağlık Bakanlığı’nın sözleşmeli olarak
çalıştıracağı personel eliyle eleman temininde güçlük çekilen yerlerde
yürüttüğü sağlık hizmetlerinin niteliği itibariyle belli bir düzenlilik
içinde sunulması gereken, kişilerin ve toplumun varlığı ve huzuru yönünden
vazgeçilemez, ertelenemez ve ikame edilemez hizmetler olması, sözleşmeli
personelin haftalık çalışma süresinin emsali Devlet memuru ile aynı olması,
izinleri hakkında kural olarak 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun uygulanması,
Devlet memurları için yasaklanmış fiil ve eylemlerde bulunamayacaklarının
ve siyasi partiye üye olamayacaklarının belirtilmesi, sözleşmeli personelin
idare ile imzalayacakları sözleşmenin idari hizmet sözleşmesi niteliğinde
bulunması, sözleşmeli personelin ücretlerinin idarece ödenmesi, emsali
Devlet memuru esas alınarak Harcırah Kanunu’ndan yararlandırılması,
haklarında Kamu Konutları Kanunu, Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve
Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu, Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin
Yargılanması Hakkında Kanun ve Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu
hükümlerinin uygulanmasının öngörülmesi, görevi ile veya görevi başında
işlenen suçların Devlet memuruna karşı işlenmiş sayılması, disiplin
cezaları ve sicil konuları dâhil olmak üzere 4924 sayılı Kanun’da hüküm
bulunmayan hallerde 657 sayılı Kanun’un uygulanacak olması hususları
gözetildiğinde, sözleşmeli personel tarafından sunulacak sağlık
hizmetlerinin, Devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü
olduğu kamu hizmetinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler olduğu
açıktır. Bu
durumda, söz konusu asli ve sürekli görevleri yerine getiren sözleşmeli
personelin de “diğer kamu görevlileri”
kapsamında yer aldığının ve bu kapsamda başhekim, başhekim yardımcısı ve
başhemşire olarak görevlendirilebileceklerinin kabulü gerekmektedir.
Anayasa’nın 138.
maddesinin son fıkrasında, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme
kararlarına uymak zorunda olduğu, bu organların ve idarenin mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremeyeceği kurala bağlanmıştır.
İdari bir işlemin yargı yerlerince iptali, aynı
hususta kanun koyucu tarafından getirilen ve genel, objektif nitelik
taşıyan yasa kuralını Anayasa’nın 138. maddesine aykırı hale getirmez.
Anayasa’nın 153.
maddesinde de Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı
organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı
belirtilmiştir.
4924 sayılı Kanun’un beşinci maddesine 5413 sayılı Kanun ile eklenen
yedinci fıkrada yer alan“Sözleşmeli personel, istihdam edildiği
hizmet biriminde gereği halinde başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire
olarak görevlendirilebilir.” cümlesi Anayasa Mahkemesi’nin 23.7.2009
günlü, E:2005/145, K:2009/112 sayılı kararı ile “Özlük
hakkı kapsamında yer alan ve yasayla düzenlenmesi gereken, başhekim,
başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak yapılacak görevlendirmelerin usul
ve esaslarının Yasada belirtilmeksizin “gereği halinde” görevlendirme
yapılacağı söylenmek suretiyle sınırları belirli olmayan bir şekilde
idareye yetki tanınması, Anayasa’nın 128. maddesi anlamında bir yasal
düzenleme niteliği taşımamakta ve anılan maddeye aykırı bulunmaktadır. Belirtilen nedenle, kuralın iptali
gerekir.” gerekçesiyle iptal edilmiştir.
Anayasa
Mahkemesince verilen iptal kararı sonrasında kanun koyucu tarafından
getirilen kuralda, sözleşmeli personelin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu
hükümleri çerçevesinde başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak
görevlendirilebileceği belirtilmek suretiyle görevlendirmenin usul ve
esasları kanunla belirlenmiş olduğundan, Anayasa’nın 128.maddesine aykırılık bulunmadığı gibi,
iptal edilen kural ile aralarında “özdeşlik” yani amaç, anlam ve kapsam
yönlerinden benzerlik bulunmadığından dava konusu kuralın Anayasa’nın 153.
maddesine aykırılığından da söz edilemez.
Anayasa’nın 55. maddesinde, “Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe
uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan
yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır…” denilmektedir.
Başhekim, başhekim yardımcılığı ve başhemşirelik
görevleri, idari görevlerdir. Mesai saatleri içinde yerine getirilen bu
idari görevlerin ifası “fazla çalışma” olarak nitelendirilemeyeceğinden, bu
kişilere almakta oldukları aylık ücret dışında ek bir ücret verilmesini
zorunlu kılan bir durum da söz konusu değildir.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın
55., 128., 138. ve 153. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Zühtü ARSLAN Anayasa’nın 153. maddesine
ilişkin bu sonuca farklı gerekçeyle katılmıştır.
Kuralın, Anayasa’nın 2. maddesi ile
ilgisi görülmemiştir.
F- Kanun’un 14. Maddesiyle
Değiştirilen 181 Sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’nin 17/B Maddesinin (d) Bendinin İncelenmesi
6225 sayılı Kanun’un 14. maddesiyle değiştirilen,
13.12.1983 günlü, 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 17/B maddesinin (d) bendinin iptali
istenilmiştir.
2.11.2011 günlü Resmî
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 11.10.2011 günlü, 663 sayılı Sağlık
Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’nin 58. maddesinin (14) numaralı fıkrasının (a) bendi
uyarınca, bu maddenin yayımı
tarihinde, 13.12.1983 günlü, 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname yürürlükten kaldırılmıştır.
Dava konusu kural, 663
sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 58. maddesinin (14) numaralı
fıkrasının (a) bendi ile yürürlükten kaldırılan 181 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname kapsamında yer aldığından iptal isteminin konusu
kalmamıştır. İptal istemi hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar
verilmesi gerekir.
G- Kanun’un 17. Maddesiyle 5502
sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’na Eklenen Ek Madde 3 İle 18.
Maddesiyle 5502 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici Madde 9’un İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
dava konusu kuralların gerekçesi olarak belgelerin arşivde muhafaza
edilmesinin idari ve mali yüke neden olmasının gösterildiği, muhafazasına
lüzum kalmayan evrak ve malzemenin ayıklama ve imha işlemlerine ilişkin
usul ve esasların 3473 sayılı Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve
Malzemenin Yok Edilmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabulü Hakkında Kanun’la düzenlendiği, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun elinde
bulunan ve arşivlerinde arşiv malzemesi ve arşivlik malzeme niteliği
taşımayan, muhafazasına lüzum görülmeyen, yok edilecek evrak ve her türlü
malzemenin 3473 sayılı Kanun kapsamında yer aldığı, 3473 sayılı Kanun’un 2.
maddesinde imha edilmesi öngörülen belgelerin “hukuki kıymetini ve bir
delil olma vasfını kaybetmiş olması” ölçütünün dava konusu kurallarda
gözetilmediği, ileride doğması muhtemel bir uyuşmazlık bakımından iddia ve
savunma ile adil yargılanma hakkının mutlak olarak ortadan kaldırıldığı ve
hukuk devletinin ihlal edildiği,kaldı ki ödemesi yapılacak sağlık hizmeti belgelerinin 2007 yılında
getirilen bir başka düzenlemeyle örnekleme yoluyla denetlenmesinin yeterli
sayıldığı ve ilgili kuruluşun diğer belgeleri denetlenmeksizin ödeme
yapılmasının mümkün hale geldiği,dava konusu maddelerle zaten sınırlı denetim sonucu ödemesi yapılan
fatura, reçete ve eki belgelerin beş yıl sonra imha edilmesine olanak
sağlanarak sorumluluk süresinde başkaca bir denetime tabi tutulabilmesinin
engellendiği, Kanun’un 93. maddesinde yer alan Kurum’un prim ve
diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı
başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbi olduğu ve bu Kanuna dayanılarak Kurum’ca açılacak tazminat ve
rücû davalarının, on yıllık zamanaşımına tâbi olduğu hükmü uyarınca
Kurum’un on yıl içinde takip edebileceği bir alacağın belgesi yahut on yıl
içinde Kurum’a karşı açılabilecek bir davada zamanaşımı süresinin dolmasına
henüz beş yıl varken dava konusu kurallar uyarınca imha edileceği ve bu
durumun denetimi olanaksız hale getireceği ve sorumlu olanların
sorumluluğunun saptanmasını olanaksız kılacağı, kamu görevlilerinin suç
teşkil eden en hafif eylemleri bakımından ceza zamanaşımının Türk Ceza
Kanunu’nda sekiz yıl olduğu gözetildiğinde dava konusu kurallarla getirilen
beş yıllık sürenin yetersizliğinin ortaya çıkacağı, Kanun’un 93. maddesinin
(b) bendine göre Kurum sağlık hizmet sunucularına kayıtlarını elektronik
ortamda düzenleyip dayanak belgelerle birlikte elektronik ortamda
göndermelerini isteyebilecek iken beş yıl sonra denetimi imkansız
hale getirecek şekilde bir düzenlemeye gidilmesinin hukuka uygun bir
dayanağının bulunmadığı, kamu kaynağının önemli ölçüde transferi
niteliğindeki sağlık hizmet bedellerinin denetlenebilmesi açısından önem
taşıyan bir takım belgelerin dava konusu maddelerle olağan süresinden önce
imha edilmesinin hukuki güvenlik ilkesine ve dolayısıyla Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür
6225 sayılı Kanun’la 5502 sayılı
Kanun’a eklenen ek 3. madde ile hakkında inceleme, soruşturma, teftiş
işlemi devam edenler ile örnekleme için tespit edilen sağlık hizmet
sunucuları tarafından teslim edilen fatura, reçete ve eki belgeler hariç
olmak üzere sağlık hizmet sunucularından temin edilen hizmet bedellerini
gösterir fatura, reçete ve eki belgelerden incelemesi tamamlanarak bütçeye
gider kaydedilenlerin, ödemenin yapıldığı mali yılı izleyen beşinci yıldan
sonra imha edileceği ve bunlardan, hakkında inceleme, soruşturma, teftiş
işlemi devam eden sağlık hizmet sunucuları tarafından teslim edilen fatura,
reçete ve eki belgelerin ise inceleme, soruşturma, teftiş işlemi tamamlandıktan
sonra yargı süreci söz konusu değilse imha edileceği kurala bağlanmıştır.
6225 sayılı Kanun’la 5502 sayılı Kanun’a eklenen
geçici 9. maddede ise aynı kurala yer verilmekle birlikte imha edileceği
belirtilen fatura, reçete ve ekli belgelerin bu maddenin yürürlük tarihine
kadar incelemesi tamamlanarak bütçeye gider kaydedilenler olduğu
belirtilmek suretiyle kuralın geçmişe etkili olarak uygulanması da
sağlanmıştır.
Anayasa’nın 2.
maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir.
“Hukuk devleti ilkesi”nin
gereklerinden olan hukuki güvenlik ilkesi ile kişilerin hukuki güvenliğinin
sağlanması amaçlanmaktadır. Hukuk güvenliği ilkesi, hukuk normlarının
öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven
duyabilmesini, Devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu
zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.
5502 sayılı Kanun’un ek
3. maddesi, bireyler ve idare yönünden açık, belirli ve öngörülebilir
olduğundan, “hukuki güvenlik ilkesi”ne
aykırılığından söz edilemez. Bu durum, Kanun’un geçici 9. maddesinde yer
alan düzenleme yönünden de geçerlidir. Kanunların,
yayımlanmalarından sonraki olaylara ve durumlara uygulanması genel kural
olmakla birlikte, bu kuralın istisnasını oluşturan geçici maddelerle, kazanılmış
hak ve hukuki güvenlik ilkeleri ihlal edilmemek kaydıyla kanunun yürürlüğe
girmesinden önceki döneme ilişkin düzenleme yapılabilmesi mümkündür. Geçici
9. madde ile yapılan düzenleme de bu nitelikte olup
Anayasa’ya aykırılığı söz konusu değildir.
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun, 3473 sayılı Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Malzemenin
Yok Edilmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü
Hakkında Kanun kapsamında yer alması nedeniyle ayrı bir düzenlemeye ihtiyaç
bulunmadığı ve dava konusu kurallarda 3473 sayılı Kanun’a göre imha
edilmesi öngörülen belgelerin taşıması gereken “hukuki kıymetini ve bir
delil olma vasfını kaybetmiş olması” ölçütünün gözetilmediği, 5502 sayılı
Kanun’un 93. maddesi uyarınca Sosyal Güvenlik Kurumunun alacaklarının on
yıllık zamanaşımına tabi olduğu, Türk Ceza Kanunu’nda ilgili suçlar
yönünden öngörülen zamanaşımının beş yıldan daha fazla olduğu hususları
yönünden dava dilekçesinde belirtilen iddiaların temelini dava konusu
maddelerin diğer kanun hükümlerine aykırılığı hususu oluşturmaktadır.
Oysa bir yasa kuralı bir
başka yasa kuralına göre ve onun varlığı ya da yokluğu gözetilerek değil,
ancak ilgili Anayasa kuralına göre değerlendirilerek denetlenecektir. Kanun
koymak, değiştirmek, kanunu yürürlükten kaldırmak ve yerindeliğini takdir
etmek, tümüyle kanun koyucunun yetkisi içindedir ve kanunlar arasında uyum
ve uygunluk kanun koyucu tarafından gözetilmesi gereken hususlardır. Bu
nedenle, dava dilekçesinde ileri sürülen, dava konusu kuralların
yürürlükteki diğer kanun hükümleri ile uyumlu olmadığı iddiasının anayasaya
uygunluk denetiminde esas alınabilmesi olanaklı değildir.
Açıklanan nedenlerle
kurallar, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal istemlerinin
reddi gerekir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
6.4.2011 günlü, 6225 sayılı Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
A- 1- 8. maddesiyle, 7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık
Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 10’undokuzuncu fıkrasının birinci
cümlesi ile onuncu fıkrasının birinci cümlesine,
2- 9. maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı
Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen Ek Madde
13’ün (b) bendinin ikinci paragrafının “…veya uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında
ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi
almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile ilgili…” bölümüne,
3- 10. maddesiyle 1219 sayılı Kanun’a eklenen Ek
Madde 14’ün birinci fıkrasının birinci cümlesine, ikinci fıkrasında yer
alan “…ve EK-1 sayılı çizelgenin 3
üncü sütununda belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine…”
ibaresine, EK-1,EK-2 ve EK-3 sayılı
çizelgelerine,
4- 12.
maddesiyle 1219 sayılı Kanun’a eklenen Geçici Madde 8’e,
5- 13. maddesiyle yeniden düzenlenen, 10.7.2003
günlü, 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli
Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 5. maddesinin
sekizinci fıkrasına,
6- 17. maddesiyle, 16.5.2006 günlü, 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’na eklenen Ek Madde 3’e,
7- 18. maddesiyle 5502 sayılı Kanun’a eklenen
Geçici Madde 9’a,
yönelik
iptal istemleri, 28.3.2013 günlü, E.2011/65, K.2013/49 sayılı kararla
reddedildiğinden, bu maddelere, fıkraya, bölüme, cümlelere, ibareye ve
çizelgelere ilişkin yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE,
B- 14. maddesiyle değiştirilen, 13.12.1983 günlü, 181
sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname’nin 17/B maddesinin (d) bendi hakkında, 28.3.2013 günlü,
E.2011/65, K.2013/49 sayılı kararla karar verilmesine yer olmadığına karar
verildiğinden, bu bende ilişkin yürürlüğün durdurulması istemi hakkında
KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
28.3.2013 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VI- SONUÇ
6.4.2011 günlü, 6225 sayılı Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
A- 8. maddesiyle, 7.5.1987 günlü, 3359 sayılı
Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 10’un;
1- Dokuzuncu fıkrasının birinci cümlesinin,
2- Onuncu fıkrasının birinci cümlesinin,
Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal
istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B- 9. maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı
Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen Ek
Madde 13’ün (b) bendinin ikinci paragrafının “…veya uzmanlık eğitimleri sırasında fiziksel tıp ve rehabilitasyon rotasyonu yapmış veya uzmanlık sonrasında
ilgili dalın rotasyon süresi kadar fiziksel tıp ve rehabilitasyon eğitimi
almış uzman tabiplerin kendi uzmanlık alanları ile ilgili…” bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
Serruh KALELİ ile Engin YILDIRIM’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
C- 10. maddesiyle 1219 sayılı Kanun’a eklenen Ek
Madde 14’ün;
1- Birinci
fıkrasının birinci cümlesinin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
2- İkinci fıkrasında yer alan “…ve EK-1 sayılı çizelgenin 3 üncü
sütununda belirtilen uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine…”
ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Zehra
Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
3-
EK-1,EK-2 ve EK-3 sayılı
çizelgelerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
D- 12.
maddesiyle 1219 sayılı Kanun’a eklenen Geçici Madde 8’in Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
E- 13. maddesiyle yeniden düzenlenen, 10.7.2003
günlü, 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli
Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 5. maddesinin
sekizinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
F-
14. maddesiyle değiştirilen,
13.12.1983 günlü, 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanun Hükmünde Kararname’nin 17/B maddesinin (d) bendi, 11.10.2011 günlü,
663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı
Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin
58. maddesinin (14) numaralı fıkrasının (a) bendi ile yürürlükten kaldırılan 181 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname kapsamında yer aldığından,konusu kalmayan bu bende ilişkin iptal istemi hakkında KARAR
VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA, OYBİRLİĞİYLE,
G- 17. maddesiyle, 16.5.2006 günlü, 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’na eklenen Ek Madde 3’ün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
H- 18. maddesiyle 5502 sayılı Kanun’a eklenen
Geçici Madde 9’un Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
28.3.2013 gününde
karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|
|
|
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|
|
|
|
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
Dava konusu kuralın 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 13. maddesi (b) bendinin ikinci paragrafında
yer alan ibarenin F.T.R (Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon) uzmanı olmadığı
halde bu alana rotasyonu bulunan alanlardan birinden uzman olan ya da
rotasyon süresi kadar F.T.R eğitimi almış bir uzmanın da fizyoterapistleri
kendi uzmanlık alanları ile ilgili tedavi için yönlendirme yetkisine sahip
olabileceğini ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 56. maddesi ile Devlet, herkesin
hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamakla ödevli
kılınmış 17. maddesinde herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma
ve geliştirme hakkına sahip olduğunu 5. maddesinde ise bu maddi ve manevi
varlığın gelişmesi için gerekli şartları sağlama ve yaşam hakkı gibi temel
hakları koruyup önündeki engelleri kaldırmanın devletin temel amaç ve
görevleri arasında sayıldığı, ve yine Anayasa’nın
başlangıç bölümünün 6. paragrafında yer aldığı gibi her Türk vatandaşının
kişiliğini, varlığını koruma ve geliştirme hak ve yetkisine sahip olduğunun
ifade edildiği görülmektedir.
İptali istenen kuralda yer alan ibare, uzmanlık
gerektiği kabul edilen alanda uzmanlık eğitimi almadan kısa süreli rotasyon
bilgi ve eğitimi ile alan bilgi ve beceri yeterliliği kazanıldığı kanısıyla
o alanın tedavi yetkilerinin hasta üzerinde kullanılmasına izin vermekte, ve bu iş için fizyoterapistlerin F.T.R uzmanı
tabibin tedavi protokolüne ihtiyaç bırakmadan yetkili kılıp
yönlendirebildikleri anlaşılmaktadır.
El cerrahisi yandal, Romatoloji yandal, Algoloji
yandal uzmanlık eğitimi alanlar ile, ortopedi, meslek hastalıkları, spor
hekimliği, tıbbi ekoloji, gelişimsel pediatri,
çocuk nörolojisi gibi uzmanlık alanlarında çalışan tabiplerin çok kısa
süreli(1-4 ay arası) F.T.R uzmanlık alanına ait rotasyon sırasında edindikleri
bilginin, kendi alanına ait hastalık tedavisinde fizyoterapiste fizik
tedavi rehabiliteye ilişkin tedavi ve protokolleri uygulatma yeterliliğine
ulaştırdığı sonucu çıkmaktadır.
F.T.R formasyon bilgisi
dışındaki bir alan uzmanı tabibin, fizyoterapiste erişmek için kullandığı
ara birim ihtisas veren niteliğe ulaştığı kabul edilen rotasyon bilgisi,
F.T.R uzmanlığı alanını rotasyonu olan uzmanlık alanlarının doktorları
yönünden ihtiyaç olmaktan çıkarmakta olduğu görülmektedir.
Bunun ise, F.T.R uzmanı olmak için 4 yıl ihtisas
yapmak durumunda olan tabibin örneğin 3 aylık ortopedi rotasyonu sırasında Artroskopitedavi
bilgisi edinmiş olması ile adeta onu bu alanda ortopedi uzmanı yapmış
olmasının beklenmesi gibi kabul edilmez bir sonuca götürmektedir.
Fizyoterapistlerin faaliyetlerini FTR hekimlerinden
tümüyle bağımsız yürütmelerinin fizyoterapi ve
rehabilitasyonun doğasına aykırılığı yanında, hastaya sağlık ve yüksek
yaşam kalitesi hizmet sunumunun amaç olduğu yerde, uzmanlık eğitimi alanı
fiziksel tıp ve rehabilitasyon olan tabibin önerileri ile düzenlenen teşhis
ve tedavi pratiklerinin fizyoterapistle hayata geçirilmesi yerine iptal
konusu kuralın getirdiği rotasyon eğitimli başka dal uzmanı tabibin
fizyoterapisti yönlendirmesi yetkisi tedavide şüphe ve belirsizlik
içermekte, tıbbi alan bilgisi yeterliliği yanında FTR uzmanlık alanında
yetkilenmiş tabibe ihtiyacı sorgulatmaktadır.
Nitekim,
F.T.R yüksek lisansını tamamlayan fizyoterapistlerin bile; tıp sağlık
bilimleri eğitim konseyince kardiyoloji, göğüs hastalıkları, göğüs
cerrahisi vb. anabilim dalı uzmanları gözetimi ve denetimi altında bağımsız
çalışamayacakları ancak F.T.R uzman doktoru gözetiminde görev
yapabileceklerine ve karar verildiği ve kararın üniversiteler arası kurulca
da onandığı anlaşılmaktadır.
Bir meslek içinde yer alan çeşitli niteliklere
sahip ihtisas alanlarından hangisinin hangi donanımda olması gerektiği ve
bilgisini yetki alanlarının belirlenmesinde ülkenin sağlık politikasını
oluşturanların ve yasa koyucunun kamu yararı mülahazasıyla takdir hakkı
olduğu muhakkaktır. Ancak bu hakkın insan yaşamını doğrudan ilgilendirdiği,
yaşam ve sağlık hakkının korunmasını devlete pozitif bir görev olarak
yüklediği düşünüldüğünde, bilimsel gerçeklerin uluslar arası standartlara
uygun ve keyfiyetten uzak kullanılması gerektiği açıktır. Doktor azlığı,
farklı klinikte hasta takip zorluğu, iş yükünü azaltma, sağlık harcaması
artışı gibi algısal nitelemelerin, kuralın varlık nedeninde kamusal yarar
ihtiyacını karşılamada yeterli ve makul bir gerekçe olması kabul edilemez.
İptali istenen kuralda yer alan ibarenin uygulama
bulduğu yer insan sağlığı yani yaşam alanıdır. Sair düzenlerde örneğin
hukuki, ekonomik, siyasi hatanın tazmin, seçimler vb. yollar ile ikincil
bir denetimle giderilebilmesi olanağı yüksek iken, insan sağlığına ilişkin
tıbbi bir hatadan dönme ihtimali de o denli düşük belki de yoktur.
Çağımız demokratik toplumlarında sosyal devlet
birey için vardır. Öncelikli görevi de onu korumak, yaşam hakkına saygı
göstermek bunun için gerekli tedbirleri almaktır. Sağlıklı yaşam hakkının
korunmasının yollarından biride, sağlık sorunu olan bireye iyi bir sağlık
hizmeti anlayışı ile doğru tanı koymak, doğru tedavi etmek ve sosyal
devlete en az maliyetle bu görevi yaptırmaktır.
İnsan vücudunun bilinebilen tüm fonksiyon
bozuklukları için 6 yıllık tıp eğitimi ile yetinilmeyip, klasik bir
üniversite eğitim süresi kadar ek bir ihtisas ve sonrasında ilgi duyanlar
için yıllarca sürebilecek yandal eğitim süreci gerektiği bir bilimsel
gerçek olarak karşımızda dururken, birkaç aylık rotasyon süresine
indirgenmiş F.T.R eğitimi ile yetkilenenlerin fizyoterapiste
yönlendirme yeterliliği algısı, bu kişiler tarafından önerilen tedavi
protokoluna maruz kalanlar yönünden ve başarılı olmayan bir tedavi ile
karşılaşmak olasılığını yükseğe taşıyacak olup bununda adil, eşit ve
hakkaniyetli olduğu söylenemeyecektir.
Bireyin yaşamına saygılı devlet öncelikle hastayı
varsa uzmanına tanı koydurup tedavi ettirmekle mükelleftir. Uzmanın
bulunmadığı hizmet yer koşullarında bireyin sağlıklı yaşam hakkı önündeki
bu sosyal engelin kaldırılmak zorunluluğunun anayasal bir görev olduğu
hatırlandığında, olumsuz koşulları ortadan kaldırmak için gerekli
tedbirleri almak bir ödevdir. Devlete düşen bu görevin yanında kendi maddi
ve manevi varlığını koruma, kollama ve geliştirme hakkı karşısında, bireyin
sağlığı konusunda ehil bir tabibe görünmek ve tedavi olmak hakkının
bulunması asıldır. Kuralda yer alan F.T.RRotasyonlu uzmanın, F.T.R uzmanına
göre eşit özgül yeterliliğinden bahsedilemez. Nitekim tıpta uzmanlık kurulu
82 no’lu kararından öğrenildiği üzere kas iskelet rehabilitasyonu,
elektroterapi ve eksersiz uygulamalarında F.T.R uzmanlık dal mensuplarının
tedavi planlama, hasta değerlendirme, uygulama izleme ve eğitim
faaliyetlerine katılmalarının gerçekleştirilmesinin önerildiği
görülmektedir.
Bireyin ihtiyaç içerisinde bulunduğu sağlık
problemi konusunda daha çok katkıda bulunacağının yüksek olacağı düşünülen
F.T.R. uzmanı yerine, onun çalışma alanını daraltan, bu alana; yetkinliği uzmanlığına
göre eş değerde olmayan rotasyon eğitimli bir uzmanın önereceği tedavi
protokolu ile yönlendireceği fizyoterapist
vasıtası ile müdahale yetkisi veren kuralın zorlayıcı toplumsal bir ihtiyaç
olduğu yolunda da yasada hiçbir gerekçe yer almamaktadır.
Bir an için aksi düşünülürse, fizik tedavide anadal
uzmanının bulunmadığı bir sağlık kurumunda kendisine yetki verilen
algoloji, el cerrahisi, romatoloji yandal uzmanının bulunabileceğini
varsaymak ne kadar gerçekçi olacaktır.
Bireyin uzmanından nitelikli sağlık hizmeti alma
hakkının temeli yaşam ve maddi manevi varlığını koruma geliştirme hakkıdır.
Anayasa Mahkemesi E.1975/198, K.1976/18 sayılı kararında hukuk kurallarının
konuluşunda ve yorumlanmasında “ İnsan sağlığı en yüksek ve en önemli değer
olup bu ilke sürekli göz önünde bulundurulmalıdır. “ demektedir.
Yasa koyucunun insan sağlığının ön planda olduğu
düzenlemelerinde yasa ile ulaşılmak istenen meşru amacı şüpheye mahal
bırakmayacak nitelikte ortaya koymalı, düzenleme ile beklenen kamusal yarar
ile müdahale edilen hasta sağlık hakkı arasındaki dengenin ölçütü ve
araçları belirlenmeli, kural ile öngörülen yolun gaye için en elverişli yol
olduğunu şüpheden ari açıklamalıdır. Örneğin bir
ay FTR rotasyon gören ortopedi ve travmatoloji
uzmanının kendi bu geniş çalışma alanındaki bir operasyon sonrası
fizyoterapisti yönlendirme yeterliliği karşısında, FTR uzmanına ihtiyaç
olmadığının bilimsel gerekçesi kuralın ölçülüğünün kabulü için ortaya
konulmalıdır.
Kişi hayatının beden ve ruh sağlığı içinde sürdürülmesinin
devlete görev kişiye de hak olarak verildiği Anayasamıza göre hakkın
gerçekleşmesini engelleyen zorlayan ve zayıflatan bu düzenleme hukuk
düzeninde koruma görmemelidir.
Mahkememiz kararı gerekçesindeF.T.R uzmanlık alanı ile yakın
ilgisi gözetildiği için kısmi süreli bu eğitimi alan başkaca uzmanlık alanı
tabiplerin kendi alanları ile ilgili teşhis ve tedavide fizyoterapist
yönlendirmesinin kişinin yaşam varlığını koruma hakkına engel olmayacağını,
F.T.R uzmanının çalışma alanını da daraltmayacağını söylemekle yetinmiştir.
Ancak hangi kriterlerin bu sonucu doğurduğuna
ilişkin bir açıklama bulunmamaktadır.
Anılan nedenler ile, yeterli açıklık içermeyen,
hasta sağlık hakkına yönelik kural hakkında çoğunluk değerlendirmelerine
kuralın Anayasa’nın 2., 17. ve 56. maddelerine
aykırı olduğu düşünceleri ile katılınmamıştır.
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
6.4.2011 günlü, 6225 sayılı Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 10.
maddesiyle, 1219 sayılı Kanun’a eklenen ek 14. maddenin ikinci fıkrasında
yer alan “…ve ek 1 sayılı çizelgenin 3 üncü sütununda belirtilen uzmanların
ikinci uzmanlık eğitimlerine…” ibaresinin iptali istenilmektedir.
İptali istenilen ibarenin yer aldığı ek 14.
maddenin ikinci fıkrasında tıpta ve diş tabipliğinde ana uzmanlık dalı
eğitimlerine merkezi olarak yapılacak (TUS) sınavı, yan dal uzmanlık
eğitimlerine ise ek 1 sayılı çizelgenin 3 üncü sütununda belirtilen
uzmanların ikinci uzmanlık eğitimlerine girişleri merkezi olarak yapılacak
(YDUS) sınavında başarılı olmaları halinde başlamaları öngörülmektedir. Fıkrada sözü geçen çizelgede bazı uzmanlıklar için
bu uzmanlık ana dalıyla yakınlığı bulunduğu düşünülen diğer uzmanlıkana
dallarında görev yapan uzman doktorlar yönünden eğitim süresini genel
kuraldan farklı şekilde özel olarak normal sürelerden daha kısa
düzenlendiği görülmektedir.
Anayasa’nın 138. maddesinde; “Yasama ve yürütme
organları ile idare mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve
idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremez” hükmü yer almaktadır.Yargı kararlarına uyma zorunluluğunu
içeren bu hüküm Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin de
gereğidir.
28.4.2007 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan Yan Dal
Uzmanlık EğitimiGiriş Sınavı Yönetmeliğinin iptaliistemiyle açılan dava, Danıştay Sekizinci
Dairesi’nin 1.10.2010 gün ve E.2010-3389 sayılı kararı ile “kendi uzmanlık
alanları ile ilintili olan başka ana dallarda kısa süreli ana dal uzmanlık
eğitimi imkanı tanınan uzmanların Yan DalUzmanlık Eğitimi Giriş Sınavına (YDUS)girerek ana dal uzmanlık eğitimi imkanı
tanıyan veya kontenjan açıldığı takdirde uzman oldukları alanlarda yapılan
YDUS” ibaresihukuka aykırı
bulunarak yürütmesinin durdurulduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda Danıştay Sekizinci Dairesince açıkca
hukuka aykırı bulunarak hakkında yürütmenin durdurulması kararı verilen bir
kuralın yasal düzenlemeye konu edilmesi Anayasa’nın 2 ve 138. maddeleri ile
bağdaşmamaktadır.
Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen “yasa önünde
eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke
ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmektedir.
Dava konusu ibarenin yer aldığı kural ile bir
uzmanlık ana dalı eğitimine giriş yönünden istisnai bir düzenleme
öngörülmekte ve uzmanlık eğitimine başlanabilmesi kural olarak (TUS)
sınavında başarılı olma koşuluna bağlı iken, bazı uzmanlık ana dalları
yönünden bu uzmanlık eğitimi için başvuran kişinin daha önce bir başka
uzmanlık ana dal eğitimini tamamlamış olması koşuluyla, uzmanlığının
başvurduğu uzmanlık eğitimi ile yakınlığı gözetilerek ikinci uzmanlık
eğitimine başlayabilmesini (YDUS) sınavında başarılı olma koşuluna
bağlanmaktadır. Giriş
sınavları, eğitim süreleri ve verilen uzmanlık belgeleri itibariyle farklı
bir eğitim sürecini içerdiği açık olan ana dal uzmanlık eğitimi ile yan dal
uzmanlık eğitiminin giriş sınavlarının farklı olacağı açıktır.(YDUS) sınavı tamamlanan bir uzmanlık
eğitimine bağlı olarak, bu uzmanlık alanına ait soruların sorulduğudaha
dar kapsamlı bir sınavdır.
Bu durumda ikinci bir uzmanlık dalında eğitim
görmek isteyen uzman tabipler yan dal uzmanlık eğitimi yapmak isteyen uzman
tabiplerle aynı konumda olmadıkları gibi, niteliği itibariyle yan dal
olmayan bir uzmanlık dalı için (YDUS) sınavına tabi kılınmak suretiyle yan
dal uzmanlık eğitimi yapmak isteyen uzman tabiblerle aynı sınava tabi
tutulması Anayasa’nın 2. maddesinde öngörülen kanun önünde eşitlik ilkesine
aykırı bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralın
Anayasa’nın 2., 10., 138. maddelerine aykırı
olduğu ve iptali gerektiği düşüncesi ileçoğunluk kararına katılmıyorum.
FARKLI GEREKÇE
Dava dilekçesinde, 5413 sayılı Kanunla 4924 sayılı
Kanunun 5. maddesine eklenen “Sözleşmeli personel, istihdam edildiği hizmet
biriminde gereği halinde başhekim, başhekim yardımcısı ve başhemşire olarak
görevlendirilebilir” şeklindeki hükmün Anayasa Mahkemesinin 23.7.2009
tarihli ve E.2005/145, K.2009/112 sayılı kararıyla iptal edilmesine rağmen
iptal edilen kuralın dava konusu kuralla aynen yasalaştırıldığı
belirtilerek, kuralın Anayasa’nın 153. maddesine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Mahkememiz çoğunluğu, “iptal edilen kural ile
aralarında “özdeşlik” yani amaç, anlam ve kapsam yönlerinden benzerlik
bulunmadığı” gerekçesiyle dava konusu kuralın Anayasa’nın 153. maddesine
aykırı olmadığına karar vermiştir.
Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına göre Anayasa
Mahkemesinin kararları “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar”. Bu bağlayıcılık, fıkrada
sayılan organ, makam ve kişilerin Anayasa Mahkemesinin kararlarına uyma ve
kararların gereğini yerine getirme zorunluluğunu ifade etmektedir.
Yasama organı, Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği
bir kanun hükmünün yerine hiç kuşkusuz yeni düzenleme yapabilir. Bunu
yaparken de en azından yeni kanun hükmünün muhtemel iptalini engellemek
amacıyla Mahkemenin iptal gerekçelerini dikkate alabilir. Ancak, bu durum
yasama organının iptal edilen bir kuralın benzerini hatta aynısını
yasalaştıramayacağı anlamına gelmez.
Yasama organının iptal edilen bir kuralın yerine
yaptığı yeni düzenleme Anayasa Mahkemesinin önüne tekrar geldiğinde
anayasallık denetimi bakımından ilk defa gelen kuraldan farklı bir durum
söz konusu değildir. Mahkeme daha önceki Anayasa’ya aykırılık
gerekçelerinin halen geçerli olduğunu düşünüyorsa kuralın iptaline karar
verebilecektir. Mahkemenin söz konusu kuralı, Anayasa’nın diğer hükümleri
bakımından incelemeden, sadece daha önce iptal edilen kural ile aralarında
özdeşlik veya benzerlik bulunduğu gerekçesiyle iptal etmesi Anayasa’nın
lafzıyla ve ruhuyla bağdaşmaz.
Böylesi bir yaklaşım, her şeyden önce, kuvvetler
ayrılığı ilkesini zedeleyecektir. Anayasa Mahkemesince iptal edilen bir
kuralın yasama organı tarafından yeniden yasalaştırılamayacağının kabulü,
yasama organının yetkilerine yönelik olarak Anayasa’da öngörülmeyen bir
sınırlama anlamına gelecektir.
Diğer yandan bu kabul, Anayasa Mahkemesi
içtihatlarının dinamizmini olumsuz yönde etkileyecektir. Gerek Mahkemenin
üye kompozisyonundaki değişim gerekse zamana ve yeni şartlara göre
görüşlerin değişmesi, kararların da değişebileceğini göstermektedir. Bu nedenle
153. maddedeki bağlayıcılığı iptal edilen kuralın yeniden yasalaştırılamayacağı
şeklinde yorumlamak, iptal kararının ve gerekçelerinin mutlak doğru olduğu
ve değiştirilemeyeceği anlamına gelecektir. Böyle bir anlayışın da
toplumsal hayatı ve hukuku donduracağı açıktır. (Bkz. Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 13. Baskı,
Ankara: Yetkin Yayınları, 2012, s. 442)
Toplumsal hayatın dinamizmi, zamanla mahkemelerin
kararlarında değişimi zorunlu kılmaktadır. Nitekim Mahkememiz de benzer ya da
aynı kurallar hakkında aradan uzun süre geçmeden farklı sonuçlara
ulaşabilmektedir. Bunun en somut örneklerinden biri bizatihi Anayasa’nın
153. maddesine ilişkin yaklaşımlardaki farklılıktır.
Mahkememiz, 4.7.2013 tarihli kararında, iptali
istenen kuralın Anayasa Mahkemesinin 19.9.2000 tarihli ve E.1999/39,
K.2000/23 sayılı kararıyla iptal edilen kuralın yeniden
yasalaştırılmasından ibaret olduğu, dolayısıyla Anayasa’nın 153. maddesine
aykırı olduğu yönündeki iddiayı reddederken “özdeşlik” incelemesine girmemiştir.
Mahkeme, red kararını şöyle gerekçelendirmiştir: “Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi
kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamlarını,
gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı hükmüne yer verilmiştir. Anayasa’nın bu kuralı Mahkemenin somut
olarak Anayasa’ya aykırı bularak iptal ettiği hükümlerin bağlayıcılığıyla
sınırlı olup, bu bağlayıcılık
yasa koyucunun iptal edilen konuyla ilgili olarak ileriye yönelik farklı
bir kanunda yeni bir düzenleme yapamayacağı ve eğer yaparsa yeni
düzenlemenin sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı hale geleceği anlamına
gelmemektedir. Bu yönüyle kuralın, Anayasa’nın 153. maddesine
aykırılığından söz edilemez.” (E. 2012/100, K.2013/84, K.T: 4.7.2013)
Bu gerekçenin, daha önce iptal edilen kuralın
yeniden yasalaştırıldığı yönündeki tüm anayasaya aykırılık iddialarında
geçerli olması gerekir. Anayasa Mahkemesinin iptali istenen kuralla daha
önce iptal edilen kural arasında özdeşlik veya benzerlik incelemesi yapma
yükümlülüğü yoktur. Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrası da böyle bir
incelemeyi gerektirmemektedir. Kaldı ki, bir başka açıdan bakıldığında,
“sebep ve amaç unsurları da dikkate alınırsa, farklı tarihlerde çıkarılmış
iki kanun hiçbir zaman “aynı” kanun olamaz.” (Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi,
Cilt II, Bursa: Ekin Basım Yayın Dağıtım, 2011, s.829)
Dava konusu kuralın Anayasa’nın 153. maddesine
aykırı olmadığı yönündeki karara bu gerekçelerle katılıyorum.
---------------------
121-22-23.06.2010 gün ve 82 sayılı Tıpta Uzmanlık Kurulu kararı
221-22-23.06.2010 gün ve 82 sayılı Tıpta Uzmanlık Kurulu kararı
32- 3 Mayıs 2011 gün ve 185
sayılı Tıpta Uzmanlık Kurulu kararı
41961 Anayasası döneminde
verilen bu karar için bkz. AYMK, E. 1975/198, K. 1976/18, K.t. 18.3.1976.
İtalik (eğik yazı) bölüm özellikle vurgulanmıştır.
5AYMK, E. 1996/17, K. 1996/38,
K.t. 16.10.1996.
6AYMK, E. 1996/17, K. 1996/38,
K.t. 16.10.1996.
7Örnek
olarak bkz. AYMK, E. 1997/62, K. 1998/52, K.t. 16.9.1998; E. 1997/1, K.
1998/1, K.t. 16.1.1998; E. 1990/30, K. 1990/31, K.t. 29.11.1990; E.
1996/15, K. 1996/34, K.t. 23.9.1996. Uluslararası insan hakları
belgelerinin Anayasa-üstü sayılması bakımından karş. AYM, E. 1990/15, K. 1991/5, K.t. 28.2.1991: “Uygar ülkeler, nesebi sahih
ve nesebi gayri sahih çocuklar
arasındaki tüm eşitsizlikleri kaldırmışlar, Anayasa üstü normlar olarak niteleyebileceğimiz sözleşmelerde
çocuklar arasında her türlü ayrımcılığa son vermişlerdir.”
8Karş. AYM, E. 2001 / 309, K.
2002 / 91, K.t. 15.10.2002: “Anayasanın tüm maddeleri aynı etki ve değerde
olup, aralarında bir üstünlük sıralaması bulunmadığından, uygulamada
bunlardan birine öncelik tanımak olanaklı değildir. Bu nedenle, kimi zaman
zorunlu olarak birlikte uygulanan iki Anayasa kuralından biri diğerinin
sınırını oluşturabilir. Ne var ki bu sınırlamaların da temel hak ve
özgürlüklerin özüne dokunmaması, demokratik toplum düzeninin gerekli
kıldığından fazla olmaması ve ulaşılmak istenilen amacı aşmaması, başka bir
anlatımla ölçülülük ilkesiyle uyum içinde bulunması zorunludur.” Ayrıca bkz. AYM, E. 2001 / 309, K. 2002 / 91, K.t. 15.10.2002:
“Anayasanın 48 inci maddesinde de, herkesin, dilediği alanda çalışma ve
sözleşme hürriyetlerine sahip olduğu belirtilirken bu özgürlük için bir sınırlama nedeniöngörülmemiş ise
de dava konusu kuralla getirilen sınırlama, bu maddeden değil, Anayasanınmahkemelerin bağımsızlığı ilkesini düzenleyen 138. maddesinden kaynaklanmaktadır.”
İtalik (eğik yazı) bölüm özellikle vurgulanmıştır.
9Özellikle “meslek özgürlüğü”
üst başlığında, “meslek seçimi” ve “mesleğin icrası”nı birbirinden
ayırmakla birlikte, onları ilişkilendiren Alman hukukundaki tartışmalar
için bkz. Gubelt, Manfred, “Berufsfreiheit”, Grundgesetz-Kommentar, Band 1,
4. Auflage, München, Verlag C.H. Beck, 1992, Rdnr. 45 / 49; Avrupa kamu
hukukunda karşılaştırmalı gözlemler bakımından bkz. Borrmann, Alexandra,
Der Schutz der Berufsfreiheit im deutschen Verfassungsrecht und im
europäischen Gemeinschaftsrecht: eine rechtsvergleichende Studie, Berlin,
Duncker u. Humblot Verlag, 2002; ayırca bkz. Auer, Arnd, Berufsbegriff des
Art. 12 Abs 1 Grundgesetz, Frankfurt a. Main, Lang Verlag, 1991.
10Anayasa Mahkemesi’nin E.2009/20, K.2010/23 sayılı
ve 28.01.2010 günlü kararı
11Danıştay
8. Dairesi’nin 2009 / 8191 E. ve 2009 / 7773 E. sayılı kararlarıyla “uzmanlıkların oluşturulmasında bilimsel kriterlerin ortaya konulamaması” gerekçesi ile
söz konusu çizelgenin yürütmesi durdurulmuş; Sağlık Bakanlığının itirazı da
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından reddedilmiştir.
12Danıştay 8. Dairenin, 2009/10046
E. sayılı ve 03.05.2010 tarihli kararı ile Danıştay 8. Dairenin 2010/3389
E. sayılı ve 01.10.2010 tarihli kararı.
13Anayasa Mahkemesi’nin E.2009/20,
K.2010/23 sayılı ve 28.01.2010 günlü kararı
14Son uygulanan 2011 Tıpta Uzmanlık
Eğitimi Giriş Sınavı (TUS) İlkbahar Dönemi Kılavuzunun ekindeki TUS sınav
kılavuzuna göre tıp fakültesi mezunu bir adaya yöneltilecek soruların yaklaşık kapsamları
Temel Tıp Bilimleri Testi - 1 “Anatomi,
Embriyoloji ve Histoloji, Fizyoloji, Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji,
Tıbbi Biyokimya, Tıbbi Patoloji, Tıbbi Farmakoloji, Embriyoloji ve
Histoloji” ve Klinik Tıp Bilimleri Testi “Dahiliye Grubu (iç hastalıkları, psikiyatri, dermatoloji, tıbbi ekoloji ve hidroklimatoloji, hava ve uzay hekimliği,
nükleer tıp, göğüs hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji,
nöroloji, fiziksel tıp ve rehabilitasyon, radyoloji, halk sağlığı, sualtı
hekimliği ve hiperbarik tıp, adli tıp, aile hekimliği, tıbbi genetik,
kardiyoloji), Pediatri (çocuk sağlığı ve hastalıkları), Cerrahi Grubu
(genel cerrahi, çocuk cerrahisi, kalp ve damar cerrahisi, göğüs cerrahisi,
plastik, rekonstrüktif ve estetik cerrahi, anesteziyoloji ve reanimasyon,
kulak-burun-boğaz hastalıkları, beyin ve sinir cerrahisi, ortopedi ve
travmatoloji, göz hastalıkları, üroloji), Kadın Hastalıkları ve Doğum”
olarak belirlenmiştir.
15Ş.Gözübüyük, Yönetsel Yargı, 12.
Baskı Ankara 1998, s.279
16A.Ş.Özeren-T.Bayhan, İdari yargı
kararlarının uygulanması, Ankara 1992, s.63-64
17R.Çağlayan,
İdari yargı kararlarının sonuçları ve uygulanması, 3. Baskı, Kasım 2004,
s.205-206
18Aynı yönde görüş: Y. Sabuncu,
Anayasaya Giriş, 8. Basım, İmaj Yayıncılık, Ankara 2002, s. 186
19Danıştay 12. Daire, E.2010/982,
T.17.05.2010; Danıştay 12. Daire, E.2008/791, K.2009/7084, T.15.12.2008
20Anayasa
Mahkemesinin 23.7.2009 tarih ve 2005/145 E. 2009/112 K. sayılı kararı
212985 sayılı Kanun, Madde 6
222985 sayılı Kanun, Ek Madde 1
23http://www.turkiyeajansi.com/haber/588-ankarada-dunyanin-en-buyuk-saglik-kampusu-insaa-edilecek;
http://www.aktifhaber.com/ankaraya-en-buyuk-saglik-kampusu-463007h.htm;
24Anayasa Mahkemesinin 16.7.2010
tarih ve 2010/29 E. 2010/90 K.
|