|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas
Sayısı: 2012/94
Karar
Sayısı: 2013/89
Karar
Günü: 10.7.2013
İPTAL DAVASINI AÇAN
:Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Emine Ülker TARHAN ve
Levent GÖK ile birlikte 118 milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU
: 7.6.2012 günlü, 6325 sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun;
1- 1. maddesinin (2) numaralı
fıkrasının,
2- 4. maddesinin,
3- 5. maddesinin (1) ve (3) numaralı
fıkralarının,
4- 9. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının,
5- 13. maddesinin,
6- 15. maddesinin (1), (3), (4) ve (5)
numaralı fıkralarının,
7- 16. maddesinin,
8- 17. maddesinin (4) numaralı
fıkrasının,
9- 18. maddesinin (2) ve (3) numaralı
fıkralarının,
10- 19. maddesinin,
11- 20. maddesinin (2) numaralı
fıkrasının (d) bendinin,
12- 21. maddesinin,
13- 23. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının “Bu kuruluşlar Bakanlıktan
izin alarak eğitim verebilirler.” biçimindeki ikinci cümlesinin,
14- 26. maddesinin (1) numaralı
fıkrasında yer alan “…eğitim
faaliyetinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına bir
rapor sunar.” ibaresinin,
15- 30. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (f) bendinin,
16- 31. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (f) bendinin,
17- 33. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının,
Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11., 36., 37. 138. ve 141.
maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL ve YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMİNİN GEREKÇESİ
A- Dava dilekçesinin
gerekçe bölümü şöyledir:
“III.
GEREKÇE
1) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 1 inci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
Kanunun 1 inci maddesinin
ikinci fıkrasında arabuluculuğa elverişli olan uyuşmazlıklar belirlenirken
tek kıstas, “tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel
hukuk uyuşmazlıkları” olarak belirlenmiştir. Ancak bu kıstas yeterince açık
değildir.
Özel hukuku alanında irade
serbestîsi çok geniş bir alana yayılmıştır. Bazı hukuk dalları ise, hem
özel hukuk hem de kamu hukuku alanına girebilmektedir. Diğer taraftan, kamu
hukuku alanından olmakla birlikte, bazı hukuk dallarındaki uyuşmazlıklarda,
tarafların kabulü neticeyi belirlememekle birlikte, davayı kabul eden taraf
duruşmalara gelmezse, yargılamaya gıyabında devam edilerek, karar
verilebilmektedir. Boşanma, velayet nesebin reddi gibi davalar buna örnek
gösterilebilir.
Bu nedenle tarafların
üzerinde serbestçe hareket edebilecekleri iş ve işlemlerin tespiti büyük
önem taşımaktadır. Kanunun iptali istenen bu hükmü ile devletin yargı
unsuru devre dışı bırakılarak, bir anlamda yargı kısmi özelleştirmeye tabi
tutulmuş olmaktadır. Kanuna göre taraflar devletin yargısına başvurmak
zorunda olmaksızın arabulucular vasıtasıyla uyuşmazlıklarını çözüme
ulaştıracaklar ve arabulucunun katılımıyla hazırlanacak belgeyi İcra hâkimine
tasdik ettirerek ilam gücüne ulaşabileceklerdir.
Bu çerçevede kanunla
aşağıda sayılmış maddeler halinde sayılmış bulunan hukuk alanları devletin
Yargısal faaliyet alanından çekilmek istenmiş ve bu alanlar açısından
yargılama, özelleştirilmiştir.
1. Alacak
2. Tazminat
3. Taşınır mallar,
4. Boşanmada maddi manevi
tazminat,
5. Nafaka,
6. Kira bedeli tespiti,
7. Feshin geçersizliği,
8. İşe iade,
9. İş güvencesi,
10. Boşta geçen süre
ücret alacağı,
11. Tapu iptal ve tescil,
12. Eda davaları (Serbest
tasarruf ve özel hukuk kapsamında)
13. Özel hukuk sözleşme
ilişkisinden kaynaklanan davalar
Özellikle İş hukukundan
ve Aile hukukundan kaynaklanan bazı konular arabuluculuk müessesesinin
yapısıyla bağdaşmamasına rağmen, bu kapsamda değerlendirilebilecek ve
ilgilinin aleyhine sonuçların doğmasına yol açabilecektir. Nitekim 1 inci
maddede arabuluculuk faaliyetlerinin kamu düzenine ilişkin hukuki
ilişkilerde, Türk Medeni Kanunu ve İş Hukuku kapsamına giren
uyuşmazlıklarda uygulanmamasına yönelik olarak Cumhuriyet Halk Partisi
Grubunun vermiş olduğu önerge reddedilmiştir.
Hangi konuların arabuluculuğa
elverişli olduğu bu maddede tahdidi olarak sayılması gerekirken bu yapılmayarak,
özellikle taraflardan birinin güçsüz konumda olması nedeniyle korunması
gereken tarafların olduğu uyuşmazlıklar veya irade fesadı durumlarında,
durumun ne olacağına ilişkin maddede herhangi bir ifadeye yer verilmemiş
olması ise başka büyük eksikliktir.
Bu nedenle özellikle kamu
düzenine ilişkin hukuki ilişkilerde, Aile Hukuku ve İş Kanunu kapsamına giren
uyuşmazlıklarda bu fıkranın uygulaması halinde, kamu yararı, toplum
menfaati ve hak arama hürriyeti zedelenecektir. Yine ekonomik yönden güçsüz
olan işçiler açısından da maddi ya da manevi baskı ile arabulucuya
başvuruya zorlama ve neticede ciddi hak kayıplarına uğrama söz konusu
olacaktır.
Ayrıca yine ikinci fıkrada
“ yabancılık unsuru taşıyanlar da dahil olmak
üzere” ibaresi de bu kanunla yabancıların da kendi hukuklarını yaratmasına
imkân tanıyacak paralel hukuki düzenlemelerin yaratılmasına imkân sağlayacak
üniter devlet açısından son derece tehlikeli
durumlara ortaya çıkmasına neden olabilecektir.
Sonuçta, devlet aslî
vazifelerinden olan, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak ve sosyal barışı gerçekleştirmek olan bu vazifesini ifa
edemeyecek, adalet hizmetleri aksayacak, hak arama hürriyeti ve adil
yargılanma hakkı yurttaşlarımızın ellerinden alınacaktır.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan “hukuk devleti” kavramı da
yargı birliğini ihtiva etmektedir. Egemenlik nasıl tekse, yargının da tek,
bir olması gerekir. Bir ülkede birden fazla yargıdan bahsediliyorsa, birden
fazla egemenlik mevcut demektir. Bu çerçevede somut bir uyuşmazlığı aynı
anda yargılayabilecek birden çok yargı mercii de olmamalıdır. Anayasamız da
yargı birliğini bu şekilde kabul etmiş ve yargılama yetkisinin Türk Milleti
adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağını öngörmüştür. Mevcut
yasanın iptali istenen maddesi ise ikili ve çok hukuklu bir yapı ortaya
koyma tehlikesi taşıdığından ve Kamu yararı ve/veya kamu düzeninin
korunması ibarelerinin kısıtlayıcı ibareler olarak ilgili yasa maddesinde
yer almamış olması nedeniyle, Anayasanın başlangıç, 2 nci,
5 inci, 6 nci, 9 uncu ve 11 inci maddelerine;
ayrıca hukuki uyuşmazlıklarda tarafların hak ihlallerine neden olacağından
Anayasanın 10 uncu,36 ncı, 37 nci, ve Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin 6 ncı ve 14 üncü
maddelerine aykırıdır.
2) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 4 üncü Maddesinin ve 33üncü Maddesinin
Birinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
Kanunun
4 üncü maddesinde arabulucunun, arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde
kendisine sunulan veya diğer bir şekilde elde ettiği bilgi ve belgeler ile
diğer kayıtları gizli tutmakla yükümlü olduğu ve tarafların da bu konudaki
gizliliğe uymak zorunda olduğu; ayrıca 33 üncü madde ile gizliliğin ihlali
halinde, kişilerin altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecekleri
hüküm altına alınmıştır.
Bu maddeye göre
arabulucu, taraflarca aksi kararlaştırılmamışsa aleniyet ilkesine aykırı
olarak gizlilik içerisinde işlemleri yürütecek, elde ettiği bilgi ve belgeleri
hiç kimseyle paylaşmayacaktır. Bu durumda, Aile Hukukundan
kaynaklanan bazı sorunlarda kadınlar koca, baba, töre baskısıyla bir
arabulucuya yönlendirilebilecek ve gizlilik içinde yapılan arabuluculuk
çalışması sonucunda çocuğunun velayeti, görüşme hakkı, tazminat ve evlilik
içi mal paylaşımına ilişkin konulardan vazgeçtiğine ilişkin bir tutanak
imzalattırılabilecek, bu imzalanan tutanak da hâkim tarafından yeterli
denetime tabi olmayacağından önemli mağduriyetlere yol açabilecektir. Özellikle,
miras hukukunda arabuluculuğun geçerli olduğu durumlarda, kadınların
mirastan eşit pay sahibi olması konusunda zaten uygulamada sorunlar
yaşanmaktayken, kız çocuklarının ve geride kalan eşlerin miras paylarının
korunması yeterince sağlanamayacak ve kadınlar manevi baskı altında
bırakılacaktır. Medeni Kanunumuzla kadınlarımızın elde etmiş olduğu tüm
haklar gizlilik içinde ortadan kaldırılacaktır.
Bu konudaki kaygılar
dayanaksız olmayıp, İngiltere ve Kanada’da arabuluculuk faaliyetlerinde Müslümanların
kendi inanç sistemine göre çözümler üretebilmesi kabul edilmiş, bunun
sonucunda kadın haklarında çok ciddi ihlaller yaşanmıştır.
Başka bir deyişle;
taraflar mahalle baskısı altında tarikat ve töre kurallarına göre, hukuka
aykırı bir biçimde uyuşmazlıklarının çözümlenmesini istediklerinde gizlilik
ilkesi gereğince, bu dahi mümkün olabilecektir. Gizlilik içerisinde
yürütülen faaliyetleri denetlemek mümkün olmayacağı için, bu durum
alternatif kadı sistemini ortaya çıkaracaktır.
Arabuluculuk faaliyetinin
gizlilik içinde yürütülmesi; güçlünün zayıfı, haksızın haklıyı ezmesi sonucunu
doğurabileceği gibi, hukuka aykırı uygulamaların gizlilik kisvesi altında
meşruiyet kazanmasını da sağlayacaktır. Ayrıca son derece tehlikeli olan bu
madde, arabuluculuk faaliyetinin etnik ve dinsel temelde oluşumlara ya da
mafyanın hâkimiyetine yol açabilecek bir düzenlemeye dönüşme sakıncalarını
da içinde barındırmaktadır. Bu nedenle Arabuluculuk faaliyetleri gizlilik
içinde değil, şeffaf bir şekilde yürütülmeli ve ayrıca yargı denetimine de
açık olmalıdır. Arabulucu tutanağının maddi olgu ve fiili gerçekle
bağdaşmadığı yönünde kuvvetli emare ve şüphe bulunduğu kanaatine ulaşıldığı
takdirde arabulucunun da cezalandırılması gerekirken, kanunda isabetsiz ve
gerekçesiz bir biçimde gizlilik kuralının ihlali durumunda 33 üncü madde
uyarınca 6 aya kadar hapis cezası verilebilmesi hükme bağlanmıştır. Oysa
Avusturya’da gizlilik kuralı meslek sırrı niteliğinde sadece arabulucu
açısından geçerlidir. Tarafları bağlamaz. Örnek aldığımız ülkelerde düzenleme
böyleyken, ülkemizde gizlilik kuralının bu denli ağır yaptırımlara bağlı
olmasının kabul edilebilir hiç bir gerekçesi olamaz.
Arabuluculuk faaliyetinin
gizlilik kuralına bağlanmış olması, devlet mahkemelerindeki yargılamanın
aleni olması kuralına aykırılık oluşturur. Bu konuda Anayasamız, Hukuk
Muhakemeleri Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu açıktır. (Anayasa m. 141/1;
HMK m.128; CMK m.82 vd.).
Adalet mülkün temeli ise
adalete ulaşabilmek için yapılan yargılama süreci de mülkün meşru temeller
üzerinde oturması açısından çok büyük önem taşımaktadır. Bu sürecin
adilliği devlet açısından bir görev, bireyler açısından ise bir haktır.
Adil yargılanma hakkının varlığından söz edebilmek için kişinin güvenceli
yargılanmasına gereksinim vardır.Devlet, yargılama
sonucunda adaletin gerçekleştiği, adalete uygun bir kararın mahkemelerden
çıkmış olduğu yargısına hem taraflarca hem tüm toplumca varılmasını
sağlamalıdır. Toplumun adil bir yargılama kanısına varması, adaletin
devletçe sağlanmakta olduğuna inanması ve buna güvenmesi, mülkün meşru
temeller üzerine oturtulmasıyla; devletin adli mercilerinin dışında bir
takım kanun dışı oluşumlara yönelebilecek taleplerin de önüne geçilmesinin
sağlanmasıyla mümkün olur. Adil yargılanmanın gerçekleşip
gerçekleşmediğinin denetimi ise yargılamanın aleniyeti ile sağlanabilir.
İşte bu nedenledir ki adil yargılanma her zaman açık yargılanma hakkı ile
birlikte düşünülmüş ve düzenlenmiştir. Açıklanan bu nedenlerle Arabuluculuk
müessesesinin, gizlilik kuralına bağlı olması, Anayasanın2., 9., 36., 37. ve 141.; Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin de 6 ncı maddesine aykırıdır.
3) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 5 inci Maddesinin Birinci ve Üçüncü
Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun Beyan ve Belgelerin Kullanılmaması
başlıklı 5 inci maddesinin birinci fıkrasında,Tarafların,
arabulucu veya arabuluculuğa katılanlar da dâhil üçüncü bir kişi,
uyuşmazlıkla ilgili olarak hukuk davası açıldığında yahut tahkim yoluna
başvurulduğunda, Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın
arabuluculuk faaliyetine katılma isteği; Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile
sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler;
Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya
herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü; Sadece arabuluculuk faaliyeti
dolayısıyla hazırlanan belgeleri delil olarak ileri süremeyecekleri ve
bunlar hakkında tanıklık yapamayacakları düzenlemesi getirilmiş, maddenin
üçüncü fıkrasında da birinci fıkrada belirtilen bilgilerin açıklanması
mahkeme, hakem veya herhangi bir idari makam tarafından istenemez. Bu beyan
veya belgeler, birinci fıkrada öngörülenin aksine, delil olarak sunulmuş
olsa dahi hükme esas alınamayacağı... Belirtilmiştir.
Madde gerekçesinde; bu
yasağın; arabuluculuk yoluna başvurulan bir uyuşmazlığın taraflarını, arabulucu
ve arabuluculuk faaliyetine katılmış veya karılmamış olsun üçüncü kişileri
kapsadığı açıklanmıştır. Uyuşmazlığın taraflarının arabuluculuk faaliyeti
esnasında ortaya koydukları görüş ve önerilerle daha sonra bağlı olamayacaklarını
bilmenin rahatlığıyla özgür ve samimi ortamda uyuşmazlığı müzakere edip
sonuçlandırmalarını temin etmek amacıyla böyle bir yasağın getirilmiş
olduğu ileri sürülmüştür. Aynı yasak, arabuluculuk faaliyetine katılmamış
olan ve arabuluculuk yoluyla çözümüne gidilen uyuşmazlıkla bir şekilde
bağlantısı bulunan üçüncü kişiler için ( ki bu kişiler, müteselsil borçlu
olabilir, edimi taahhüt edilen üçüncü kişi olabilir veya bunların dışında
başka bir kişi olabilir) hangi hukuksal gerekçelere dayanılarak kabul
edildiği açıklanamamıştır. Bu maddedeki yasağın,
arabuluculuk sürecine katılmamış ve bu faaliyet içinde yer almamış olan
üçüncü kişiler için de kabul edilmesi, Anayasanın 36 ncı
maddesindeki ‘herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle
yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil
yargılanma hakkına sahiptir’ şeklindeki hiç bir anayasal kısıtlamaya tabi
tutulmamış olan hak arama hürriyetine aykırılık oluşturur. Ayrıca,
dava açıldığında ya da tahkim yoluna gidildiğinde gizlilik kuralı gereğince
maddede belirtilen beyan ve belgeler de delil olarak ileri
sürülemeyecektir. Aslında bu madde delillerin sınırlandırılması sonucunu
doğuracağından, delil serbestîsi ilkesine de aykırılık teşkil etmektedir.
Yine üçüncü fıkrada
“Birinci fıkrada belirtilen bilgilerin açıklanması mahkeme, hakem veya herhangi
bir idari makam tarafından istenemez. Bu beyan veya belgeler, birinci
fıkrada öngörülenin aksine, delil olarak sunulmuş olsa dahi hükme esas
alınamaz” denmektedir. Bu fıkraya göre de; arabuluculuk faaliyetleri o
kadar gizlidir ki, mahkemeler bile arabuluculuk faaliyetleri dolayısıyla
hazırlanan belgeleri isteyemeyecek, delil olarak sunulmuş olsa dahi hükme
esas alamayacaklardır. Böyle bir düzenlemenin Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesiyle, mahkemelerin
bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ve ayrıca hak arama hürriyetiyle
bağdaşmasına imkân yoktur. Arabuluculuk müessesesinde gizlilik gereksiz
olup, sonuç olarak tutulan uyuşmazlık tutanağının mahkemelere sunulabilme
imkânının tanınması gerekirken bu yapılmayarak mahkemelere bu madde ile
yardımcı değil, alternatif yargı mercii ihdas edilmiştir. HMK m.188/3 de
düzenlenen sulh anlaşmasında olduğu gibi arabuluculuk görüşmelerinde de
ikrarın tarafları bağlamayacağı yönünde düzenleme yapılmadığı için, bu
maddeler, Anayasanın 9uncu maddesine de açıkça aykırıdır.
Arabuluculuk faaliyeti
hukukumuza yabancı olmayıp, bu faaliyet, Medeni Usul Hukukunda tarafların
mahkeme tarafından sulha teşvik edilmesi veya tarafların sulh için
arabulucuya başvurmaları şeklinde uygulanır. Tarafların anlaşamamaları
durumunda, uyuşmazlık tutanağı, tarafların iddia ve savunma özetlerini,
delilleri ve hangi oranda haklı olup olmadıkları konusunda açıklamaları
içermelidir. Bu sayede taraflar uyuşmazlık tutanağını mahkemede delil
olarak kullanabilir ve mahkemenin yapacağı ön inceleme de o oranda kolaylaşmış
olur. Arabuluculuğun mahkemelere alternatif olmadığı, bilakis mahkemelere
yardımcı bir faaliyet olması ancak bu anlayışla sağlanabilir ve hukuk sistemimizde
mümkün olur.
Oysa iptali istenen
kanunla, HMK ve Medeni Usul Hukukundaki paralel hükümler hiçe sayılarak, arabuluculuk
müessesesinin mahkemelere alternatif bir makam ve merci olarak ihdas
edilmesi sağlanmıştır. Öyle ki, anılan maddeler ile yargı yetkisinin Türk
Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı hükmüne aykırı olarak,
tarafsız ve bağımsız mahkemelerin dışında yeni bir yargılama yöntemi belirlenmiştir.
4) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 9 uncu Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
9 uncu maddesi ile
Arabulucu görevini özenle, tarafsız bir biçimde ve şahsen yerine
getireceği, düzenlenmiş; böylece arabuluculuk, hâkimlik mesleği ile adeta
özdeşleştirilmek istenmiştir. Bu maddenin birinci
fıkrasıyla arabulucuya görevin özenle ve tarafsız biçimde yerine getirmesi
görevi verilmiş, ancak maddede arabulucunun görevini gereği gibi yerine
getirmemesi; görevi sırasında, görevi nedeniyle suç işlemesi; taraflara
baskı yapması; taraflar arasında eşitlik ilkesine aykırı davranması ve
görevini savsaklaması durumunda nasıl bir cezalandırma yöntemine başvurulacağı,
bunun yaptırımının ne olacağı yönünde, hiç bir düzenleme yer almamıştır. Bu
durumda avukat olan arabulucunun, arabuluculuk faaliyeti nedeniyle işlediği
suçtan dolayı, Avukat olarak cezalandırılabilmesi ya da baronun denetimine
tabi tutulması mümkün değildir.
Arabuluculuk faaliyeti
her zaman uzlaşmayla sonuçlanmayabilir. Sonucun hangi hallerde uzlaşmazlıkla
sona ermiş sayılacağı konusunda uyuşmazlığın taraflarının tek söz sahibi
sayılmasının sakıncalı sonuçlara yol açması kaçınılmazdır. Özellikle son durumun tespiti bakımından sadece arabulucunun
yetkili kılınması, faaliyetin başlangıcının ihtiyari nitelik arz etmesi
zedelenmeksizin taraflara arabulucuya tanınacak olan bu yetkinin zamansız,
haksız ve kötü kullanımına ilişkin cezai yaptırımlara yer veren bir
düzenlemenin kanun metninde yer almaması; arabulucunun yaptığı görev nedeniyle
görev ve yetkisini kötüye kullanması durumunda, TCK m.257 uyarınca görevi
kötüye kullanma suçundan cezalandırılması ve arabulucuya karşı görevi
sırasında işlenen suçlar nedeniyle de kamu görevlisi gibi korunması
gerekirken; arabuluculuk kurumunun denetim dışında bırakılması,
Anayasamızın hak arama hürriyetine ve kanuni hâkim güvencesine aykırıdır. Bu
nedenle mevcut düzenlemenin, Anayasanın 2 nci, 9
uncu, 36 ncı ve 37 nci
maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
5) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 13 üncü Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
İptali istenen kanunun
Arabulucuya başvuru başlıklı 13 üncü maddesinin birinci fıkrasında
‘Taraflar dava açılmadan önce veya davanın görülmesi sırasında arabulucuya
başvurma konusunda anlaşabilirler. Mahkeme de tarafları arabulucuya
başvurmak konusunda aydınlatıp, teşvik edebilir...’ Aynı maddesin ikinci
fıkrasında da ‘Aksi kararlaştırılmadıkça taraflardan birinin arabulucuya
başvuru teklifine otuz gün içinde olumlu cevap verilmez ise bu teklif
reddedilmiş sayılır’ düzenlemesi mevcuttur.
Tarafların
dava açılmadan önce veya davanın görülmesi sırasında arabulucuya başvurma
konusunda teşvik edilebileceğini; başvuru teklifine taraflardan birinin
olumsuz cevap vermesi halinde bu teklifin reddedilmiş sayılacağını
düzenleyen bu madde ile arabuluculuk kurumunun, uyuşmazlığın her safhasında
hatta uyuşmazlığın yargıya intikalinden sonra da devreye girebilmesi
sağlanmış; böylece ülkemizin öznel koşulları da gözetildiğinde, mahkeme
aşamasındaki arabuluculuk faaliyetinin nafile bir çabaya dönüşmesine,
yargıya duyulan güvenin tehlikeye düşmesine, yargısal faaliyetlerin
kesintiye uğramasına, gecikmesine ve ertelenmesine yol açacak bir sürece
uğramasına adeta izin verilmiştir. Faaliyet süresinin
saptanması konusunda ve arabuluculuk faaliyeti işinin yargıya intikal
etmesinden sonra da devreye alınabilmesinin getirebileceği sakıncalar,
esasen usul yasamızda tarafların sulhe teşviki
hükümlerinin varlığına rağmen bu konuda uygulamada başarısız olunduğu da
göz önüne alındığında, daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Hukuk
Usulündeki, sulh iradelerini ortaya koyarak uyuşmazlığı yargı önünde sona
erdirme olanağı varken ve arabuluculuk faaliyetinin tamamen davadan önce
başvurulabilecek bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak kabul edilmesi
gerekirken, davadan sonra da arabulucuya başvurma, Devlet yargısı önündeki
davaların çözüme ulaştırılmasını geciktirmeye yönelik sonuçlar
doğuracağından, Anayasamızın 141 inci maddesinin beşinci fıkrasında
yargının görevleri arasında yer alan, davaların en az giderle ve mümkün
olan süratle sonuçlandırılması ilkesine aykırıdır.
Ayrıca medeni
yargılamamızda zorunlu avukatlık mevcut olmayıp, mevzuatımızda, hâkimlere
avukatı olmayan kişilere, kendisini bir avukatla temsil etmesi gerektiği
konusunda tavsiyede bulunması, yoksul kişilere adli yardım veya CMK benzeri
bir kurumdan kendisini avukatla temsil edebileceği yönünde bir açıklamada
bulunması ve bu yönde tarafları teşvik etmesine ilişkin bir düzenleme de
bulunmamaktadır. Buna rağmen hâkimden arabuluculuğu bu kadar öne
çıkarmasının istenmesinin amacı, adaletin gerçekleşmesi değil, devletin
hâkimi aracılığıyla adaleti gerçekleştirmemek, buna emek, masraf ve zaman
harcamak istememesidir. Bu durum, devletin asli görevlerinden olan adaletin
gerçekleştirilmesi görevinin askıya alınması anlamına gelir ki bu durum
anayasal ilkelerle bağdaşmaz. Bu nedenle mevcut düzenleme Anayasanın, 2 nci, 5 inci, 36 ncı, 37 nci ve 141 inci maddelerine açıkça aykırıdır.
6) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 15 inci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
a. 15 inci maddesinin
birinci fıkrasının Arabulucu, seçildikten sonra tarafları en kısa sürede
ilk toplantıya davet edeceği...ve 16 ncı maddesinin birinci fıkrasında,Arabuluculuk süreci,
dava açılmadan önce arabulucuya başvuru hâlinde, tarafların ilk toplantıya
davet edilmeleri ve taraflarla arabulucu arasında sürecin devam ettirilmesi
konusunda anlaşmaya varılıp bu durumun bir tutanakla belgelendirildiği
tarihten itibaren işlemeye başlayacağı... yazılıdır.
16 ncı
maddenin ikinci fıkrasında yer alan hüküm uyarınca ise, arabuluculuk
sürecinin başlaması, uyuşmazlıkla ilgili zaman aşımı ve hak düşürücü
sürelerin hesaplanmasında önem taşımaktadır. Bu nedenle; arabulucunun seçilmesinden
sonra, tarafların ilk toplantıya hangi süre içinde ve ne yolla davet
edileceğinin bu maddede somut olarak gösterilmemiş olması ve en kısa sürede
ibaresinin belirsizliği, davet usulünün ise muğlak
bırakılması arabuluculuk faaliyetinin başlamasında ve mahkeme sürecinde
kötü niyetli kişilerin bu süreci uzatabilmesi imkânını yaratabilecektir. Bu
durum Anayasanın2 nci, 9 uncu ve 141 inci
maddelerine aykırıdır.
b.
Kanunun dördüncü fıkrasında “hâkim tarafından yapılabilecek işlemler
arabulucu tarafından yapılamaz” dense de, üçüncü fıkrasında “arabulucu
uyuşmazlığın niteliğini, tarafların isteklerini ve uyuşmazlığın hızlı bir
şekilde çözümlenmesi için gereken usul ve esasları göz önüne alarak
arabuluculuk faaliyetini yürütür” denmekte, dolayısıyla dördüncü fıkranın
aksine üçüncü fıkrada arabulucuların hâkim gibi işlemler yapmasının önü
açılmaktadır. Bu düzenleme de Anayasanın 2 nci, 6
ncı, 9 uncu ve 37 nci
maddelerine aykırılık oluşturduğundan iptali gerekir.
c.
15 inci maddesinin beşinci fıkrasının Anayasanın 141 inci maddesine beşinci
fıkrada belirtilen şekilde; Dava açıldıktan sonra tarafların birlikte
arabulucuya başvuracaklarını beyan etmeleri hâlinde yargılama, mahkemece üç
ayı geçmemek üzere ertelenir. Bu süre, tarafların birlikte başvurusu
üzerine üç aya kadar uzatılabilir hükmü ile dava açıldıktan sonra
tarafların birlikte arabulucuya başvuracaklarını beyan etmeleri hâlinde,
yargılamanın mahkemece üç ay süre ile ertelenmesi ve tarafların birlikte
başvurusu üzerine bu sürenin üç ay daha uzatılabilmesi de usul ekonomisi
açısından sakıncalar doğurabilecek niteliktedir. Bu nedenle; davanın
görülmesi sırasında arabuluculuğa başvurulması durumunda davanın üç ay
süreyle ertelenmesi ve tarafların birlikte talepte bulunması üzerine
sürenin üç ay uzatılması yargılamanın gereksiz yere uzamasına neden
olabileceğinden; Anayasanın 141 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer
alan, davaları en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması
hükmüne aykırıdır.
7) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 17 nci
Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
17 nci
maddeye göre Arabuluculuğun hangi hallerde sona ereceği belirtilmiştir.
Kanunda Arabuluculuğa ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf
edebilecekleri -aile içi şiddet iddiası içeren uyuşmazlıklar hariç- özel
hukuka tabi iş ve işlemler hakkında gidilebilmektedir. Özellikle
taraflardan birinin güçsüz konumda olması nedeniyle korunması gereken
tarafların olduğu uyuşmazlıklar veya irade fesadı durumlarında da
arabuluculuk faaliyetlerinin sona ermesi gereklidir. Bu husus hem kamu
düzeninin hem de kamu menfaatinin bir gereğidir. Arabuluculuk
sonunda, anlaşma belgesinin arabulucu ya da uyuşmazlığın bir tarafınca,
yanlış yönlendirme, yanıltma, korkutma gibi iradeyi zaafa uğratan etmenler
sonucunda elde edildiği yönündeki iddialar ile tutanağın tarafları dışında,
mirasçılar ya da üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek muvazaa
iddialarının ne şekilde ele alınacağının belirsiz kalmış olması; bu konuda
doğru beyanda bulunma ve bildirim sorumluluğunun doğrudan arabulucuya ait
olduğuna dair herhangi bir düzenlemeye yasada yer verilmemiş olması; bu
durumların ihlali halindeyse, cezai yaptırımlara da yer verilmemesi
suretiyle; tarafların, çağdaş hukuk düzeni dışında farklı arayışlara
yönelmesinin ve buna göz yuman ve bunu onaylayan arabuluculuk faaliyetine
izin veren bir devlet anlayışının önü açılmış; bu sayede Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin Hukuk Devleti niteliği zedelenmiştir.
Kanunun 17 nci maddesinin dördüncü fıkrası arabuluculuk faaliyeti
sonunda düzenlenen belgenin Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel
Müdürlüğü’ne gönderilmesini zorunlu kılmaktadır. Taraflar Devlet Yargısına
başvurmadan bağımsız bir arabulucu nezdinde ve tamamen serbestçe tasarruf
edebilecekleri özel hukuk alanındaki sorunlarının çözümünün ve bu alandaki
özel bilgilerin arşivlenerek Adalet Bakanlığına bağlı bir birimde saklanmasındaki
amacın ne olduğu anlaşılamamaktadır. Bu durum toplumsal hukuk güvenliğimiz
açısından son derece tehlikeli olup hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayan
ancak anti-demokratik rejimlere özgü bir anlayışın ürünüdür. Avukatlar
uzlaşma tutanaklarını devletin herhangi bir birimine vermek zorunda
değillerdir hatta sır saklamak kapsamında belgeleri vermemek
durumundadırlar.
Sır saklama yükümlülüğü o
denli önemlidir ki, avukatın birincil ve en temel hak ve görevidir.
Avukatın sır saklama konusundaki yükümlülüğü adaletin gerçekleşmesine
olduğu kadar müvekkilin menfaatine de hizmet eder. Bu nedenle, sır saklama
yükümlülüğü devlet tarafından özel bir korumaya tabi olması gerekir.
Avukat, mesleğinin icrası esnasında öğrendiği bütün bilgilerin gizliliğine
saygı göstermek zorundadır. Sır saklama yükümlülüğü zamanla sınırlı
tutulmamış olup; bir avukat, hukuki hizmet verirken kendisiyle birlikte çalışan
iş ortaklar meslektaşları ile diğer çalışanlardan sır saklama yükümlülüğüne
riayet etmelerini talep edebilir. İptali istenen bu kanun hükmüyle ise,
tarafsızmış gibi görünen sicili, yetkilendirilmeleri ve ücret tarifeleri
ile tamamen devlete bağlı durumda olan hukukçulara kişilerin özel alanları
açılarak alınan sonuçlar devlet tarafından arşivlenmektedir.
Bu madde hükmüyle savunma
hakkı ihlal edilmiş, hukuki güvenlik ilkesi ve hukuk devleti ilkesi zedelenmiş
bireylerin devlete ve adalete olan güvenini sarsılmıştır.
8) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 18 inci Maddesinin İkinci ve Üçüncü
Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
Kanunun 18 inci
maddesinin ikinci fıkrasına göre, tarafların anlaşması sonucunda
Arabulucunun düzenleyeceği belgenin asıl uyuşmazlık hakkındaki görev ve
yetki kurallarına göre belirlenecek olan Mahkemelerden icra edilebilir
şerhi alınması sonucunda ilam niteliğinde belge niteliği kazanması
düzenlenmiştir. Bu maddede anlaşma tutanaklarının hâkim önüne götürülmesi
tarafların isteğine bırakılmıştır. Hâkim ise bu tutanağı sadece tarafların
serbestçe tasarrufta bulunabilecekleri bir hak konusunda olup olmadığı ve
icraya elverişli olup olmadığı yönüyle inceleyecek ve onaylamak durumunda
kalacaktır. Hâkimler tarafından, tarafların taraf, hak ve fiil ehliyetlerinin
olup olmadığı ve arabuluculuğa başvurmalarında hukuki menfaatlerinin olup
olmadığı konusunda inceleme yapılamayacak; dolayısıyla, inceleme yetkisi
çok sınırlı olacaktır.
Oysa Arabuluculuk
müessesesinin, çağdaş hukuk düzeninin öngördüğü enstrümanlar
kullanılarak, ‘medeni’ kurallar çerçevesinde yapılması gerekirdi. Netice
olarak, yargısal organlar biçimsel bir inceleme yapmakla sınırlandırılarak,
gerek varılan uzlaşmayı, gerekse tarafları uzlaşmaya götüren süreci, kamu
düzeni açısından inceleyemeyecekler; kısaca sürecin medeni olmaması
nedeniyle kabul edilemez ve icra edilemez olduğuna da karar veremeyeceklerdir.
Üçüncü fıkraya göre ise
şerhi verecek mahkeme dosya üzerinde ancak sınırlı bir inceleme yapabilecektir.
Mahkemenin şerh talebini reddetmesi halinde taraflar, ileride kurulacak
“bölge” temyiz mahkemelerine (istinaf mahkemelerine) itiraz edebilecektir.
Böylece zamanla her “bölge”de ayrı bir hukuk uygulaması oluşacaktır. Yine
18 inci maddede hâkim tarafından icra edilebilirlik şerhi verilen ilam
niteliğindeki belgeye karşı tarafların irade fesadına uğramaları olasılığı
durumunda iptal davası açılabilmesi imkânı verilmemiştir. Bununla birlikte
tarafların anlaşmaya varmaları halinde düzenlenecek belgenin kamu düzenine
ve emredici hukuk kurallarına aykırı olması halinde, hâkimin taraflara ve
arabulucuya bu aykırılığı gidermeleri için herhangi bir ek süre vermesi
yönünde de yasada herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
Ayrıca bu belgeye ilam
gücü kazandırmak için devlet nispi değil, maktu harç alarak kişilerin
vergisel yükten kurtulmasını bir teşvik unsuru haline getirerek, kişileri
devlet yargısına değil; arabuluculara yönlendirmektedir. Maktu harçtan
dolayı, sırf bu nedenle dahi arabuluculuk ihtiyari olmaktan çıkacaktır.
Yüksek harç miktarını
ödemekte zorlanan veya dava sonucunda haksız çıkmaktan ve bu nedenle ödeyeceği
harçların yanabileceğinden korkan kişileri doğrudan arabuluculuğa
yönlendirmiş olması devletin yargılamayı özelleştirmeyi amaçladığının
göstergesidir.
Sonuçta; iptali istenen
yasanın ilgili düzenlemelerini Anayasamızın 9 uncu maddesi ile bağdaştırmak
imkânsızdır.
9) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 19 uncu Maddesinin, 20nci Maddesinin
İkinci Fıkrasının d Bendinin ve 21 inci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
İptali istenen kanunun 19
uncu maddesinin birinci fıkrası ile Daire Başkanlığı, özel hukuk uyuşmazlıklarında
arabuluculuk yapma yetkisini kazanmış kişilerin sicilini tutar. Bu sicilde
yer alan kişilere ilişkin bilgiler, Daire Başkanlığı tarafından elektronik
ortamda da duyurulur, hükmüne yer verilmiştir.
Arabulucular sicilinin
Daire Başkanlığı tarafından tutulacağının belirtildiği bu madde, arabulucuların
bağımsızlığını zedelemektedir. Arabulucular sicilinin Adalet Bakanlığı
bünyesindeki Daire Başkanlığı tarafından değil, daha bağımsız olan
Arabuluculuk kurulu tarafından tutularak, tüm işlemlerin bu kurul tarafından
yapılması, Arabulucuların Adalet Bakanlığına bağımlılığının ortadan
kaldırılması gerekirken; bu yapılmayarak, adeta sivil görünümlü devlet
avukatlığı veya devlet hâkimliği yaratılmaktadır.
Yine, Kanunun 20 nci maddesinin ikinci fıkrasının d bendinde, arabulucu
olabilmek için, Arabuluculuk eğitimini tamamlamak ve Bakanlıkça yapılan
yazılı ve uygulamalı sınavda başarılı olmak, şartı getirilmiştir.
Yazılı ve uygulamalı
sınavın bağımsız konumda olan Arabuluculuk Kurulu tarafından değil de
sınavın Adalet Bakanlığı tarafından yapılması, Arabulucuların Adalet
Bakanlığına bağımlılığı kalmasına neden olacak; devlet yargısına alternatif
bir yargı ağı oluşacaktır.
Ayrıca
Kanunun 21 inci maddesinin ilk fıkrası ile Daire Başkanlığı, arabuluculuk
için aranan koşulları taşımadığı hâlde sicile kaydedilen veya daha sonra bu
koşulları kaybeden arabulucunun kaydını siler ve aynı maddenin ikinci
fıkrası ile Daire Başkanlığı, bu Kanunun öngördüğü yükümlülükleri yerine
getirmediğini tespit ettiği arabulucuyu yazılı olarak uyarır; bu uyarıya
uyulmaması hâlinde arabulucunun savunmasını aldıktan sonra, gerekirse
adının sicilden silinmesini Kuruldan talep eder hükmü getirilmiştir. Son
olarak, Kanunun Yedinci Bölümünün Kuruluş ve Görevler Başlıklı 30 uncu
maddesinin birinci fıkrasında Daire başkanının görevleri sayılarak,f
bendine Arabulucu sicilini tutmak, sicile kayıt taleplerini karara bağlamak,
21 inci maddenin birinci ve üçüncü fıkraları kapsamında arabulucunun
sicilden silinmesine karar vermek ve bu sicilde yer alan kişilere ilişkin
bilgileri elektronik ortamda duyurmak hükmü eklenerek sicil kayıtlarının
silinmesi Daire Başkanlığının görevi kapsamına alınmıştır.
Bu sayede “Arabulucuların
kayıtlarının Daire Başkanlığı tarafından silinebilecektir. Arabulucuların
bağımsızlığının sağlanması açısından kayıtlarının silinmesi her durumda
Arabuluculuk kuruluna bırakılması gerekirken bu düzenleme ile Adalet
Bakanlığına bağlı alternatif bir yargı ağının kurulması hiç de zor
olmayacaktır. Ayrıca arabulucuların kayıtlarının silinmesine ilişkin
işlemlere karşı, kaydı silinen arabuluculara yargı yoluna başvurma hakkının
verilmemesi de Anayasadaki Hak arama hürriyetinin ihlali anlamındadır.
10) 6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 23 üncü Maddesinin Birinci Fıkrasında
Geçen “Arabuluculuk eğitiminin Bakanlıktan izin alarak verilebileceği”
ibaresinin ve 26 ncı Maddesinde Yer Alan “eğitim
faaliyetlerinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına
rapor sunulacağı” ibaresinin Anayasaya Aykırılığı
Yasanın 23 üncü
maddesinde Arabuluculuk eğitiminin Bakanlıktan izin alarak verilebileceği,
26 ncı maddesinde ise; “eğitim faaliyetlerinin
kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına rapor sunulacağı
belirtilmiştir.
Arabuluculuk
müessesesinin bağımsız bir kurul olarak oluşturulmasının sağlanması için
eğitim kuruluşlarının Bakanlıktan değil, Arabuluculuk kurulundan izin
alarak faaliyetlerini sürdürmesi; ayrıca eğitim kuruluşlarının bilgi
verecekleri merciinin de Daire Başkanlığı değil, Arabuluculuk kurulu olması
gerekirken, anılan kanunun 23 üncü ve 26 ncı
maddelerinde yer alan ibarelerle, Arabuluculuk Kurulu, Adalet Bakanlığı
güdümünde teşekkül ettirilmek istenmiş; özerkliği ve bağımsızlığı hiçe
sayılmıştır. Bu durumda yürütmenin yargı üzerinde
baskı kurması kaçınılmaz olacaktır. İptali istenen yasanın ilgili hükmü
anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını zedeleyen hükümler ihtiva ettiği
ve yargının bağımsız ve tarafsızlığını da zedelediği için Anayasanın
Başlangıç, 2 nci, 6 ncı,
7 nci, 8 inci, 9 uncu, 10 uncu ve 11 inci
maddelerine aykırıdır.
11 )6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 31 inci Maddesinin Birinci Fıkrasının
f Bendinin Anayasaya Aykırılığı
İptali istenen 6325
sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 31 inci maddesinin birinci
fıkrasının (f) bendinde Kurul üyeleri arasında Adalet Bakanı tarafından
seçilecek üç arabulucunun da yer alacağı düzenlenmiştir. Adalet Bakanı
tarafından seçilecek üç arabulucunun kurul üyesi olması, kurulun bağımsız
demokratik bir işleyişe kavuşturulmasını engelleyecek tamamen siyasi saiklerle oluşturulmuş olan bir düzenlemedir. Arabuluculuk
Müessesesinin özerk, bağımsız bir yapıda oluşturulması kendisinden beklenen
faydayı eksiksiz gerçekleştirmesi bakımından zorunludur. Siyasi iktidar
ise, gerçekten bağımsız bir kurul oluşturmak yerine, tamamen kendisine
bağımlı bir kurul oluşturma amacı gütmüş; bütün bunların yanında kendisine
bağımlı alternatif bir yargı sistemi ihdas etmeye kalkmıştır. Arabuluculuk
kanundan siyasi iktidarın beklediği fayda budur. Anılan bu hükümle
kuvvetler ayrılığı ilkesi çiğnenmiştir. Bu durumun Anayasamızın 2 nci, 5 inci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9 uncu ve 11 inci maddeleriyle bağdaşır
bir tarafı yoktur.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA
İSTEMİNİN GEREKÇESİ
6325 Sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu öncelikli olarak Anayasanın 9uncu ve
36ncı maddelerine aykırıdır. Öyle ki, Anayasanın 9uncu maddesinde yargı
yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı ve 36ncı
maddesinde de herkesin hak arama hürriyetine sahip olduğu hükme bağlanmıştır.
Hal böyleyken
arabuluculuk müessesesiyle tarafsız ve bağımsız mahkemelerin dışında yeni
bir yargılama merci ihdas edilerek alternatif bir yargılama yöntemi
belirlenmekte bu suretle de hak arama hürriyetinin kullanılması
engellenmektedir.
Ayrıca Arabuluculuk
faaliyetinin gizlilik içerisinde yürütülmesi, anlaşma belgesi üzerindeki
hâkimin denetiminin sınırlı olması nedeniyle, güçlünün zayıfı ezmesine ve
büyük oranda hak kayıplarına ve mağduriyetlere yol açabilecek, çok
hukukluluğu ortaya çıkarabilecek ve neticede mahkemeler ve hukuk sisteminin
dışlanmasına yol açabilecek bir düzenlemedir.
Şayet gerçekten tek amaç
yargıyı hızlandırmak ve yargının yükünü azaltmaksa öncelikli olarak nitelikli,
iyi eğitim almış yargıç sayısını arttırarak özellikle de yargının
bağımsızlığının ve tarafsızlığını sağlanması şarttır. Dolayısıyla 6325
Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu genel olarak incelendiğinde
Anayasanın Başlangıç hükümlerine, 2 nci, 5 inci,
6 ncı, 8 inci, 9 uncu, 10 uncu, 11 inci, 36 ncı, 37 nci, 40 ıncı, 138 inci, 140 ıncı, vs.
maddelerine açıkça aykırı hükümler taşımaktadır. Kanunun ilgili
maddelerinin iptali için anayasa Mahkemesine iptal davası açılması zarureti
hâsıl olmuştur.
Öte yandan, Anayasal
düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa sürede
arındırılması, hukuk devleti olmanın en önemli gerekleri arasında
sayılmaktadır. Anayasaya aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması
gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün
sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında
sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden giderilmesi
olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.
Bu zarar ve durumların
doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen
hükümlerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de
durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
V. SONUÇ VE İSTEM
07.06.2012 tarihli 6325
sayılı ‘Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun;
1) 1 inci maddesinin
ikinci fıkrasının Anayasanın başlangıç, 2 nci, 5
inci, 6 ncı, 9 uncu, 10 uncu, 11 inci, 36 ncı ve 37 nci maddelerine
2) 4 üncü maddesinin ve
33 üncü maddesinin birinci fıkrasının Anayasanın2 nci,
9 uncu, 36 ncı, 37 nci
ve 141 inci maddelerine,
3) 5 inci maddesinin
birinci ve üçüncü fıkralarının, Anayasanın 2 nci,
5 inci, 36 ncı, 37 nci
ve 141 inci maddelerine,
4) 9 uncu maddesinin
birinci fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 9 uncu, 36 ncı ve 37 nci maddelerine,
5) 13 üncü maddesinin
Anayasanın 2 nci, 5 inci, 36 ncı,
37 nci ve 141 inci maddelerine,
6) a. 15 inci maddesinin
birinci fıkrasının ve 16 ncı maddesinin
Anayasanın2 nci, 9 uncu ve 141 inci maddelerine,
b.
15 inci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarının Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 9 uncu ve 37 nci maddelerine,
c.
15 inci maddesinin beşinci fıkrasının Anayasanın 141 inci maddesine,
7) 17 nci
maddesinin dördüncü fıkrasının Anayasanın 2 nci,
6 ncı, 7 nci,8 inci, 9
uncu, 10 uncu, 11 inci ve 138inci maddelerine,
8)18 inci maddesinin
ikinci ve üçüncü fıkralarının Anayasanın Başlangıç, 2 nci
ve 9 uncu maddelerine,
9) 19 uncu maddesinin ve
20 nci maddesinin ikinci fıkrasının d bendinin,
Anayasanın Başlangıç, 2 nci ve 9 uncu; 21 inci
maddesinin ve 30 uncu maddesinin birinci fıkrasının f bendinin Anayasanın
36 ncı maddesine,
10)23
üncü maddesinin birinci fıkrasında geçen “Arabuluculuk eğitiminin
Bakanlıktan izin alarak verilebileceği” ibaresinin ve 26 ncı maddesinde yer alan “eğitim faaliyetlerinin
kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına rapor sunulacağı”
ibaresinin Anayasanın Başlangıç, 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9 uncu,
10 uncu ve 11 inci maddelerine,
11) 31 inci maddesinin
birinci fıkrasının f bendinin, Anayasanın 2 nci,
5 inci, 6 ncı, 7 nci, 8
inci, 9 uncu ve 11 inci maddelerine,
aykırı
olduklarından iptallerine ve uygulanması halinde giderilmesi güç ya da
olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya
kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi
saygı ile arz ederiz.”
B- 15.10. 2012 günlü ek dava dilekçesinin gerekçe
bölümü şöyledir:
“a. 1. maddesinin
Anayasa’nın 10. ve 37. maddelerine Aykırılığı
Kanunun 1. maddesinin 2.
fıkrasında arabuluculuğa elverişli olan uyuşmazlıklar belirlenirken tek kıstas,
“tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları”
olarak belirlenmiştir. Ancak bu kıstas yeterince açık değildir.
Özel hukuku alanında
irade serbestîsi çok geniş bir alana yayılmıştır. Bazı hukuk dalları ise,
hem özel hukuk hem de kamu hukuku alanına girebilmektedir. Diğer taraftan,
kamu hukuku alanından olmakla birlikte, bazı hukuk dallarındaki
uyuşmazlıklarda, tarafların kabulü neticeyi belirlememekle birlikte, davayı
kabul eden taraf duruşmalara gelmezse, yargılamaya gıyabında devam
edilerek, karar verilebilmektedir. Boşanma, velayet nesebin reddi gibi davalar
buna örnek gösterilebilir.
Bu nedenle tarafların
üzerinde serbestçe hareket edebilecekleri iş ve işlemlerin tespiti büyük
önem taşımaktadır. Kanunun iptali istenen bu hükmü ile devletin yargı
unsuru devre dışı bırakılarak, bir anlamda yargı kısmi özelleştirmeye tabi
tutulmuş olmaktadır. Kanuna göre taraflar devletin yargısına başvurmak
zorunda olmaksızın arabulucular vasıtasıyla uyuşmazlıklarını çözüme
ulaştıracaklar ve arabulucunun katılımıyla hazırlanacak belgeyi İcra hâkimine
tasdik ettirerek ilam gücüne ulaşabileceklerdir.
Bu çerçevede kanunla
aşağıda sayılmış maddeler halinde sayılmış bulunan hukuk alanları devletin
Yargısal faaliyet alanından çekilmek istenmiş ve bu alanlar açısından
yargılama, özelleştirilmiştir.
1. Alacak
2. Tazminat
3. Taşınır mallar,
4. Boşanmada maddi manevi
tazminat,
5. Nafaka,
6. Kira bedeli tespiti,
7. Feshin geçersizliği,
8. İşe iade,
9. İş güvencesi,
10. Boşta geçen süre
ücret alacağı,
11. Tapu iptal ve tescil,
12. Eda davaları (Serbest
tasarruf ve özel hukuk kapsamında)
13. Özel hukuk sözleşme
ilişkisinden kaynaklanan davalar
Özellikle İş hukukundan
ve Aile hukukundan kaynaklanan bazı konular arabuluculuk müessesesinin
yapısıyla bağdaşmamasına rağmen, bu kapsamda değerlendirilebilecek ve
ilgilinin aleyhine sonuçların doğmasına yol açabilecektir. Nitekim 1.
maddede arabuluculuk faaliyetlerinin kamu düzenine ilişkin hukuki
ilişkilerde, Türk Medeni Kanunu ve İş Hukuku kapsamına giren
uyuşmazlıklarda uygulanmamasına yönelik olarak Cumhuriyet Halk Partisi
Grubunun vermiş olduğu önerge reddedilmiştir.
Hangi konuların
arabuluculuğa elverişli olduğu bu maddede tahdidi olarak sayılması
gerekirken bu yapılmayarak, özellikle taraflardan birinin güçsüz konumda
olması nedeniyle korunması gereken tarafların olduğu uyuşmazlıklar veya
irade fesadı durumlarında, durumun ne olacağına ilişkin maddede herhangi
bir ifadeye yer verilmemiş olması ise başka büyük eksikliktir.
Bu nedenle özellikle kamu
düzenine ilişkin hukuki ilişkilerde, Aile Hukuku ve İş Kanunu kapsamına giren
uyuşmazlıklarda bu fıkranın uygulaması halinde, kamu yararı, toplum
menfaati ve hak arama hürriyeti zedelenecektir. Yine ekonomik yönden güçsüz
olan işçiler açısından da maddi ya da manevi baskı ile arabulucuya
başvuruya zorlama ve neticede ciddi hak kayıplarına uğrama söz konusu
olacaktır.
Ayrıca yine 2. fıkrada “
yabancılık unsuru taşıyanlar da dahil olmak üzere”
ibaresi de bu kanunla yabancıların da kendi hukuklarını yaratmasına imkân
tanıyacak paralel hukuki düzenlemelerin yaratılmasına imkân sağlayacak üniter devlet açısından son derece tehlikeli durumlara
ortaya çıkmasına neden olabilecektir.
Sonuçta, devlet aslî
vazifelerinden olan, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak ve sosyal barışı gerçekleştirmek olan bu vazifesini ifa
edemeyecek, adalet hizmetleri aksayacak, hak arama hürriyeti ve adil
yargılanma hakkı yurttaşlarımızın ellerinden alınacaktır.
Anayasa’nın 2. Maddesinde
yer alan “hukuk devleti” kavramı da yargı birliğini ihtiva etmektedir.
Egemenlik nasıl tekse, yargının da tek, bir olması gerekir. Bir ülkede
birden fazla yargıdan bahsediliyorsa, birden fazla egemenlik mevcut
demektir. Bu çerçevede somut bir uyuşmazlığı aynı anda yargılayabilecek
birden çok yargı mercii de olmamalıdır. Anayasamız da yargı birliğini bu
şekilde kabul etmiş ve yargılama yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız
mahkemelerce kullanılacağını öngörmüştür. Mevcut yasanın iptali istenen
maddesi ise ikili ve çok hukuklu bir yapı ortaya koyma tehlikesi taşıdığından
ve Kamu yararı ve/veya kamu düzeninin korunması ibarelerinin kısıtlayıcı
ibareler olarak ilgili yasa maddesinde yer almamış olması nedeniyle, Anayasanınbaşlangıç, 2.,
5., 6., 9., 11. Maddelerine aykırıdır.
Bununla birlikte, Anayasa’nın 10.
maddesinde yer alan “kanun önünde eşitlik” ilkesi ile de, herkesin, dil,
ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu vurgulanmıştır.
Anayasanın bu hükmü ile
aynı hukuksal durumda olan kişilerin aynı kurallara bağlı tutulacağı,
değişik hukuksal durumda olanların ise değişik kurallara bağlı tutulması
gerektiği kabul edilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin pek
çok kararında vurgulandığı gibi yasa önünde eşitlik ilkesi, herkesin her yönden
aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmemekle birlikte, yasaların
uygulanmasında birbirinin aynı durumda olanlara ayrı kuralların
uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplumların yaratılmasını engellemektedir.
Anayasa ile eylemli değil hukuki eşitlik amaçlanmaktadır. Anayasanın
öngördüğü eşitlik ilkesinin çiğnenmemesi için, aynı hukuksal durumlar aynı,
ayrı hukuksal durumların ayrı kurallara bağlı tutulması gerekmektedir.Kamu yararı ya da başka
haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı uygulamalar getirilmesi
durumunda ise Anayasa’nın eşitlik ilkesinin ihlali söz konusu olmazken,
Kimi yurttaşların haklı bir nedene dayanılarak değişik kurallara bağlı
tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmamakta, hatta bunların
durumu ve konumlarındaki özellikleri, kimi kişi ya da topluluklar için
değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerekli kılabilmektedir. Bununla
birlikte, kamu yararı veya haklı nedenlere dayanılmaksızın yasalarla
bireylerin yargı merciileri önünde farklı
uygulamalara maruz kalmasına yol açacak düzenlemeler getirilmiş olması
açıkça Anayasanın 10. maddesinin ihlali anlamına gelecektir. Bu nedenle iptali istenen 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında
Arabuluculuk Kanunu’nun 1. maddesinin 2. fıkrasında arabuluculuğa elverişli
olan uyuşmazlıklar belirlenirken tek kıstasın, “tarafların üzerinde
serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları” olarak
belirlenmiş olmasının ve Kamu yararı ve/veya kamu düzeninin korunması
ibarelerinin kısıtlayıcı ibareler olarak ilgili yasa maddesinde yer almamış
olmasının Anayasanın 10. maddesi ile bağdaşır bir tarafı bulunmamaktadır.
Hak arama özgürlüğünü
düzenleyen Anayasa’nın 36. maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan
faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak
iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme,
görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz” denilerek yargı
mercilerine davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun tabii sonucu
olarak da kişinin yargı mercileri önünde iddia, savunma, adil yargılanma
hakkına sahip olduğu güvence altına alınmış ve özel sınırlama nedenleri
öngörülmemiştir.
Kişinin karşılaştığı bir
suçlamaya karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir eylem
veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin en etkili
yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmek ve bu davada
haklılığını ortaya koyabilmektir.
Anayasanın 37. Maddesi de
36. Maddesini tamamlar niteliktedir.
1982 Anayasası, “tabiî hâkim” ilkesini “kanunî hâkim güvencesi” başlıklı
37’nci maddesini de şu şekilde düzenlemektedir:
“Hiç kimse kanunen tâbi
olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen
tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı
yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz”.
“Tabiî
mahkeme ” veya “olağan mahkeme” ilkesi, bir uyuşmazlığı yargılayacak olan
mahkemenin o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olması anlamına
gelir. Yani, tabiî mahkeme,
yahut olağan mahkeme, yargılanacak olayın meydana geldiği anda, o olay için
kanunun öngördüğü mahkeme demektir. Kısacası, tabiî
mahkeme (olağan mahkeme), olaydan önce kurulmuş ve somut olay ile kuruluş
bakımından ilgilisi olmayan mahkeme demektir. Bu mahkemenin hakimine de “tabiî hâkim” denir. Buna göre, bir uyuşmazlık, ancak uyuşmazlığın
doğumu anında görevli ve yetkili olan mahkeme tarafından
yargılanabilecektir. Böylece tabiî hâkim
ilkesiyle, davanın olaydan sonra çıkarılacak bir kanunla kurulacak bir
mahkeme tarafından yargılanması yasaklanmakta, yani kişiye veya olaya özgü
mahkeme kurma imkanı ortadan kaldırılmaktadır
“Tabiî
hâkim (doğal yargıç)” ilkesinin doğal sonucu, “olağanüstü (istisnaî) mahkemeler”in kurulmasının yasaklanmasıdır.
“Tabiî
hâkim (olağan hâkim)” ilkesi, yürütme ve hatta yasama organının yargılama
faaliyetine müdahalesini önlemeye yarar. Zira,
mahkemenin olaydan önce kanunla kurulması zorunluluğu, bir kere yürütme
organının mahkeme kurmasını yasaklamaktadır. Diğer yandan, yasama organı da
kurulmasından önce gerçekleşmiş olayları yargılamakla görevli ve yetkili
mahkeme kuramayacaktır. Bu ise mahkemelerde yargılanacak olan kişilere
büyük bir güvence sağlar. Çünkü onları yargılayacak mahkemeler, sırf onlar
için kurulmamış, onları yargılayacak hakimler sırf
onlar için atanmamıştır.
Burada ayrıca belirtmek
gerekir ki, tabiî hâkim ilkesi Anayasamızın
37’nci maddesi, olaydan sonra mahkemenin kurulmasını yasaklamaktadır. “Kurulma”dan kastedilen şey, “bir mahkeme çeşidinin kanunla
kabul edilmesi ve çalışmalarının düzenlenmesidir”.
Anayasanın 37’nci maddesi
ile “kanunî hâkim güvencesi” adı altında düzenlenen şeyin aslında “tabiî hâkim ilkesi” olduğunu söyleyebiliriz. Bir kere,
maddenin ikinci fıkrasında, “olağanüstü merciler”in
kurulması yasaklandığına göre, bundan a contrario
“olağan mahkeme ilkesi”nin kabul edildiği çıkar
ki, “olağan mahkeme” ile “tabiî hâkim” ilkesi
aynı şeylerdir.
Anayasa Mahkemesi de 1982
Anayasasının 37’nci maddesinde düzenlenen “kanunî hâkim” ilkesinin “tabiî hâkim” olarak anlaşılması gerektiğine karar
vermiştir. Mahkeme 20 Ekim 1990 tarih ve K.1990/30 sayılı Kararında şöyle
demiştir:
“Hukuk devletinde yasal
yargıç (kanunî hâkim), doğal yargıç (tabiî hâkim)
olarak anlaşılmalıdır. Doğal yargıç kavramı ise, dar anlamda, suçun
işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini
yasanın belirlemesi diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, doğal
yargıç ilkesi, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin
meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıçların atanmasına engel
oluşturur; sanığa veya davanın yanlarına göre
yargıç atanmasına olanak vermez”.
Bütün
bu açıklamalardan yola çıkarak, hangi konuların arabuluculuğa elverişli
olduğu iptali istenen maddede tahdidi olarak sayılması gerekirken bu yapılmayarak,
özellikle taraflardan birinin güçsüz konumda olması nedeniyle korunması
gereken tarafların olduğu uyuşmazlıklar veya irade fesadı durumlarında,
durumun ne olacağına ilişkin maddede herhangi bir ifadeye yer verilmemiş
olması, özellikle kamu düzenine ilişkin hukuki ilişkilerde, Aile Hukuku ve
İş Kanunu kapsamına giren uyuşmazlıklarda bu fıkranın uygulaması halinde,
kamu yararı, toplum menfaati ve hak arama hürriyeti zedeleneceği, yine
ekonomik yönden güçsüz olan işçiler açısından da maddi ya da manevi baskı
ile arabulucuya başvuruya zorlama ve neticede ciddi hak kayıplarına uğrama
söz konusu olacağından iptali istenen 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında
Arabuluculuk Kanunu’nun 1. Maddesinin 2. Fıkrası açıkça Anayasanın 37. Maddesinde
yer alan doğal yargıç ilkesine, yargılama makamlarının çekişmenin meydana
gelmesinden sonra kurulması yasağına tamamen aykırıdır.
b. 4. maddesi ile 33.
Maddesinin birinci Fıkrasının Anayasanın 2., 9.,
36., ve 37. Maddelerine Aykırılığı
1982 Anayasasının 2’nci
maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve
adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine
bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve
sosyal bir hukuk Devletidir. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
Hukuk Devleti olduğu Anayasanın 2. maddesi ile açıkça ortaya konmuştur.
Hukuk devleti en kısa tanımıyla, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı
olan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlayan devlet demektir.
Anayasa Mahkemesi de 12
Kasım 1991 tarih ve K.1991/43 sayılı Kararında hukuk devleti ilkesini,
benzer bir şekilde “yönetilenlere en güçlü, en etkin ve en kapsamlı biçimde
hukuksal güvencenin sağlanması, tüm devlet organlarının eylem ve
işlemlerinin hukuka uygun olması” olarak tanımlamıştır.
Anayasa Mahkemesi, 25
Mayıs 1976 tarih ve K.1976/28 sayılı Kararında hukuk devletini şöyle tanımlamıştır:
“Hukuk devleti ilkesi, insan haklarına saygılı ve bu
hakları koruyucu âdil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmekle kendini
yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uygun,
bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir”.
Anayasa Mahkemesi 1982
Anayasası döneminde verdiği birçok kararda hukuk devletini tanımlamak için
şu formülü kullanmaktadır:
“Hukuk
devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren,
bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlarından kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa
ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık
olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da
bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden
uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir”.
Anayasa Mahkemesi 21
Haziran 1991 tarih ve K.1991/17 sayılı Kararında daha basit formül kullanmıştır:
“Hukuk devleti, insan
haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve
eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran ve düzeni sürdürmekle kendisini
yükümlü sayan, bütün davranışları hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan,
işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir”
Anayasa Mahkemesi 1
Temmuz 1998 tarih ve K.1998/45 sayılı Kararında hukuk devleti tanımı ve gereğine
ilişkin olarak şöyle demiştir:
“Hukuk Devleti, insan
haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve
bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı
denetimine bağlı olan Devlettir. Böyle bir düzenin kurulması, yasama,
yürütme ve yargı alanına giren tüm işlem ve eylemlerin hukuk kuralları
içinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin, Anayasal güvenceye
bağlanmasıyla olanaklıdır”
Anayasa Mahkemesinin
hukuk devleti daha da geniş bir şekilde tanımladığı kararları da vardır.
Örneğin, Anayasa Mahkemesi, 12 Kasım 1991 tarih ve K.1991/43 sayılı
Kararında şöyle demiştir:
“Temel hak ve
özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı
gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk
devletinden söz edilemez”.
Görüldüğü gibi Anayasa
Mahkemesi hukuk devleti ilkesini geniş bir şekilde tanımlamaktadır. Anayasa
Mahkemesine göre, hukuk devleti kavramı içinde, insan hakları, adalet,
eşitlik, Anayasaya saygı, hukukun üstün kurallarına saygı, evrensel hukuk
kurallarına saygı, yargı denetimine tâbi olma gibi unsurlar da
bulunmaktadır.
O halde hukuk devletini,
faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan ve vatandaşlarına hukukî güvenceler
sağlayan devlet olarak tanımlamak gerekir. Eğer hukuk devleti, devletin
hukuka bağlılığı anlamına geliyorsa, yargı da devletin üç temel organından
biriyse, hukuk devletinin bir şartı da yargının hukuka bağlılığıdır.
Yargısı hukuka bağlı olmayan bir devlette vatandaşların kendilerini
güvencede hissedebileceklerini söylemek elbette mümkün değildir.
1982 Anayasası’nın 9.
maddesinde Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır
denilerek, yargının hukuka bağlı olmasının, yani Hukuk Devleti İlkesi’nin
somutlaşmış ifadesi açıklayıcı bir hüküm olarak ortaya konmuştur. Bu
nedenle Anayasanın 2. Maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 9. Maddesindeki
yargı yetkisinin açıklayıcı ve emredici hükmü birbirinden ayrı farklı
kavramlar olarak düşünülemez. Bu iki madde birbirinin tamamlayıcısı, biri
diğerinin sonucudur.
Anayasanın yargı
yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağını hüküm
altına alan 9’uncu maddesi aynı zamanda yargıyı diğer erkler karşısında
bağımsız kılan bir hükümdür. Bu sayede yürütme ve yasamanın yargıya çeşitli
yollarla müdahale edebilme ihtimali de ortadan kaldırılmıştır.
Anayasa’nın “Hak arama
hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde, herkesin gerekli araç ve yollardan yararlanarak
yargı organları önünde davacı ya da davalı olarak sav ve savunma hakkı
bulunduğu ve Hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan
kaçınamayacağı belirtilmektedir. Maddeyle güvence altına alınan dava
yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının
ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde
yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden
biridir. Bireylerin temel hak ve özgürlüklere sahip olmasının reel bir
anlam kazanması ancak koruyucu mekanizmaların işleyiş kazanması ile mümkün
olur. Bu nedenle hak arama hürriyeti, pozitif olarak bireye tanınmış
hakların ön koşulu ve usulü güvencesi olarak nitelendirilmektedir.
Yapılacak olan
yargılamanın adil bir biçimde ve hakkaniyete uygun olması da hak arama
hürriyetini tamamlayan en önemli ilkelerdendir. Bu tamamlayıcı önemine
binaen bu ilke “adil yargılanma hakkı” ismiyle bir temel hak ve özgürlük
olarak birçok uluslararası sözleşme ve ulusal anayasada güvence altına alınmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hak arama hürriyetini de güvence altına
aldığı adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. Maddesi şu şekildedir:
1. Herkes davasının,
medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda
kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan,
yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık
olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Karar
alenî olarak verilir. Ancak, demokratik bir toplum içinde
ahlak, kamu düzeni veya ulusal güvenlik yararına, küçüklerin çıkarları veya
bir davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde
veyahut aleniyetin adil yargılamaya zarar verebileceği kimi özel durumlarda
ve mahkemece bunun kaçınılmaz olarak değerlendirildiği ölçüde, duruşma
salonu tüm dava süresince veya kısmen basına ve dinleyicilere
kapatılabilir.
2. Bir suç ile itham
edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır
3. Bir suç ile itham
edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
a) Kendisine karşı
yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir
dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
b) Savunmasını hazırlamak
için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendisini bizzat
savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından
yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise
ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın
yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını
sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla
aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını
istemek;
e) Mahkemede kullanılan
dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından ücretsiz
olarak yararlanmak.
Bu bağlamda Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası da, hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı ile
ilgili olarak, uluslararası sözleşmelere paralel düzenlemeler ihtiva
etmektedir. Anayasa’nın 2001 yılında değişikliğe uğrayan 36. Maddesi’ne
göre: “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı
mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil
yargılanma hakkına sahiptir.”
1982 Anayasası, “kanunî
hâkim güvencesi” başlıklı 37’nci maddesini de şu şekilde düzenlemektedir:
“Hiç kimse kanunen tâbi
olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen
tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı
yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz”.
Anayasamızın “kanuni
hâkim güvencesi” dediği bu ilke yargılanan kişilere önemli bir güvence sağlamaktadır.
Bu ilkenin anlam ve kapsamından çıkan sonuç, bir uyuşmazlığı yargılayacak
olan mahkemenin o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olmasıdır,
yani, tabiî mahkeme,
yahut olağan mahkeme, yargılanacak olayın meydana geldiği anda, o olay için
kanunun öngördüğü mahkeme demektir. Kısacası, tabiî
mahkeme (olağan mahkeme), olaydan önce kurulmuş ve somut olay ile kuruluş
bakımından ilgilisi olmayan mahkeme demektir. Bu mahkemenin hakimine de “tabiî hâkim”
denir. Buna göre, bir uyuşmazlık, ancak uyuşmazlığın doğumu anında görevli
ve yetkili olan mahkeme tarafından yargılanabilecektir. Böylece tabiî hâkim ilkesiyle, davanın olaydan sonra
çıkarılacak bir kanunla kurulacak bir mahkeme tarafından yargılanması
yasaklanmakta, yani kişiye veya olaya özgü mahkeme kurma imkanı
ortadan kaldırılmaktadır
İptali
istenen 6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 4.
maddesinde arabulucunun, arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde kendisine
sunulan veya diğer bir şekilde elde ettiği bilgi ve belgeler ile diğer
kayıtları gizli tutmakla yükümlü olduğu ve tarafların da bu konudaki
gizliliğe uymak zorunda olduğu; ayrıca 33. madde ile gizliliğin ihlali
halinde, kişilerin altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecekleri
hüküm altına alınmıştır.
Bu maddeye göre
arabulucu, taraflarca aksi kararlaştırılmamışsa aleniyet ilkesine aykırı
olarak gizlilik içerisinde işlemleri yürütecek, elde ettiği bilgi ve
belgeleri hiç kimseyle paylaşmayacaktır. Bu durumda, Aile
Hukukundan kaynaklanan bazı sorunlarda kadınlar koca, baba, töre baskısıyla
bir arabulucuya yönlendirilebilecek ve gizlilik içinde yapılan arabuluculuk
çalışması sonucunda çocuğunun velayeti, görüşme hakkı, tazminat ve evlilik
içi mal paylaşımına ilişkin konulardan vazgeçtiğine ilişkin bir tutanak
imzalattırılabilecek, bu imzalanan tutanak da hâkim tarafından yeterli
denetime tabi olmayacağından önemli mağduriyetlere yol açabilecektir. Özellikle,
miras hukukunda arabuluculuğun geçerli olduğu durumlarda, kadınların
mirastan eşit pay sahibi olması konusunda zaten uygulamada sorunlar
yaşanmaktayken, kız çocuklarının ve geride kalan eşlerin miras paylarının
korunması yeterince sağlanamayacak ve kadınlar manevi baskı altında
bırakılacaktır. Medeni Kanunumuzla kadınlarımızın elde etmiş olduğu tüm
haklar gizlilik içinde ortadan kaldırılacaktır. Bu nedenle, iptali istenen
hükümlerle Anayasamızın, herkesin gerekli araç ve yollardan yararlanarak
yargı organları önünde davacı ya da davalı olarak sav ve savunma hakkı
bulunduğu ve Hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan
kaçınamayacağı’ nı düzenleyen“Hak arama hürriyeti”
başlıklı 36. maddesiyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama
özgürlüğü ihlal edilmiştir.Bu durumun Hukuk
Devleti’yle bağdaşır hiç bir yönü bulunmamaktadır.
Bu konudaki kaygılar
dayanaksız olmayıp, İngiltere ve Kanada’da arabuluculuk faaliyetlerinde Müslümanların
kendi inanç sistemine göre çözümler üretebilmesi kabul edilmiş, bunun
sonucunda kadın haklarında çok ciddi ihlaller yaşanmıştır.
Başka bir deyişle;
taraflar mahalle baskısı altında tarikat ve töre kurallarına göre, hukuka
aykırı bir biçimde uyuşmazlıklarının çözümlenmesini istediklerinde gizlilik
ilkesi gereğince, bu dahi mümkün olabilecektir. Gizlilik içerisinde
yürütülen faaliyetleri denetlemek mümkün olmayacağı için, bu durum
alternatif kadı sistemini ortaya çıkaracaktır. Bu durumda Anayasamızın 2.
maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesi zedelenecektir.İptali istenen Kanunla
alternatif bir yargı sisteminin oluşturulacak olmasının ise, yargı
yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağını hüküm
altına alan 9’uncu maddesine ve Anayasamızın 37. maddesinde yer alan Hiç
kimsenin kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne
çıkarılamayacağı, bir kimseyi kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir
merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü
mercilerin kurulamayacağı hükmüne açıkça aykırılık taşıyacağı kuşkusuzdur.
Arabuluculuk faaliyetinin
gizlilik içinde yürütülmesi;güçlünün zayıfı, haksızın haklıyı ezmesi sonucunu doğurabileceği
gibi, hukuka aykırı uygulamaların gizlilik kisvesi altında meşruiyet
kazanmasını da sağlayacaktır.Ayrıca
son derece tehlikeli olan bu madde, arabuluculuk faaliyetinin etnik ve
dinsel temelde oluşumlara ya da mafyanın hâkimiyetine yol açabilecek bir
düzenlemeye dönüşme sakıncalarını da içinde barındırmaktadır. Bu nedenle Arabuluculuk
faaliyetleri gizlilik içinde değil, şeffaf bir şekilde yürütülmeli ve
ayrıca yargı denetimine de açık olmalıdır. Arabulucu tutanağının maddi olgu
ve fiili gerçekle bağdaşmadığı yönünde kuvvetli emare ve şüphe bulunduğu
kanaatine ulaşıldığı takdirde arabulucunun da cezalandırılması gerekirken,
kanunda isabetsiz ve gerekçesiz bir biçimde gizlilik kuralının ihlali
durumunda 33. madde uyarınca 6 aya kadar hapis cezası verilebilmesi hükme
bağlanmıştır.Oysa Avusturya’da
gizlilik kuralı meslek sırrı niteliğinde sadece arabulucu açısından
geçerlidir. Tarafları bağlamaz. Örnek aldığımız ülkelerde düzenleme
böyleyken, ülkemizde gizlilik kuralının bu denli ağır yaptırımlara bağlı
olmasının kabul edilebilir hiç bir gerekçesi olamaz.
Arabuluculuk faaliyetinin
gizlilik kuralına bağlanmış olması, devlet mahkemelerindeki yargılamanın
aleni olması kuralına aykırılık oluşturur. Bu konuda Anayasamız, Hukuk
Muhakemeleri Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu açıktır. (Anayasa m. 141/1;
HMK m.128; CMK m.82 vd.).
Adalet mülkün temeli ise
adalete ulaşabilmek için yapılan yargılama süreci de mülkün meşru temeller
üzerinde oturması açısından çok büyük önem taşımaktadır. Bu sürecin
adilliği devlet açısından bir görev, bireyler açısından ise bir haktır.
Adil yargılanma hakkının varlığından söz edebilmek için kişinin güvenceli
yargılanmasına gereksinim vardır. Devlet, yargılama sonucunda adaletin
gerçekleştiği, adalete uygun bir kararın mahkemelerden çıkmış olduğu
yargısına hem taraflarca hem tüm toplumca varılmasını sağlamalıdır. Toplumun
adil bir yargılama kanısına varması, adaletin devletçe sağlanmakta olduğuna
inanması ve buna güvenmesi, mülkün meşru temeller üzerine oturtulmasıyla;
devletin adli mercilerinin dışında bir takım kanun dışı oluşumlara
yönelebilecek taleplerin de önüne geçilmesinin sağlanmasıyla mümkün olur.
Aksi yönde yapılacak olan her türlü kanuni düzenlemeler, vatandaşın
Adalete, Devlete ve yargı makamlarına duydukları güveni sarsar. Bu durumda
yurttaşların hukuki güvenlik ilkesi zedelenir. Bu durumun Hukuk Devleti’nde
izah edilebilir bir yönü bulunmamaktadır. Adil yargılanmanın gerçekleşip
gerçekleşmediğinin denetimi ise yargılamanın aleniyeti ile ancak
sağlanabilir. İşte bu nedenledir ki adil yargılanma her zaman açık yargılanma
hakkı ile birlikte düşünülmüş ve düzenlenmiştir.
Açıklanan bu nedenlerle
Arabuluculuk müessesesinin, gizlilik kuralına bağlı olması, Anayasanın2., 9., 36., 37.
ve 141.; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de 6. maddesine aykırıdır.
c.
9. maddesinin Anayasa’nın 2. ve 9. maddelerine Aykırılığı
İptali istenen 6325
sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 9. maddesi ile Arabulucunun
görevini özenle, tarafsız bir biçimde ve şahsen yerine getireceği,
düzenlenmiş; böylece arabuluculuk, hâkimlik mesleği ile adeta
özdeşleştirilmek istenmiştir. Oysa Anayasamızın 9’uncu maddesine göre Yargı
yetkisinin Türk Milleti adına Bağımsız Mahkemelerce kullanılacağı, Bağımsız
Mahkemeler’in ise yargı organını tanımlar
nitelikte olduğu açıktır. “Bağımsız mahkemeler” ifadesinde geçen
“mahkemeler” kelimesi çoğul bir kelime olup; yargı organı, yasama organının
tersine tek bir organ olmayıp, “organlar topluluğu”nu
ifade etmektedir. Yargı organı bir mahkemeden değil, birçok mahkemeden
oluşmuştur. Ayrıca, yargı organını oluşturan mahkemeler bağımsız
olmalarıdır.Anayasanın
138 ve 139’uncu maddelerini de göz önünde tutulduğunda BAĞIMSIZ MAHKEMELER’den, hiçbir organ, makam, merci veya kişi
tarafından yargı yetkisini kullanırken kendilerine emir ve talimat
verilemeyen, genelge gönderilemeyen, tavsiye ve telkinde bulunulamayan
(m.138/2), kararları yasama ve yürütme organlarını bağlayan, kararları bu
organlarca hiçbir surette değiştirilemeyen ve yerine getirilmesi
geciktirilemeyen (m.138/4) görevlerinde bağımsız (m.138/1) ve teminatlı
Hâkimlerden (m.139) meydana gelen kuruluşlar anlaşılır. İptali
istenen İptali istenen 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk
Kanunu’nun 9. maddesi ile Arabulucular, bağımsız, tarafsız ve Türk Milleti
adına karar veren Yargıçlarla özdeşleştirilmekle kalmamış, aynı madde ile
yeni yargı mercileri ve benzeri müesseseler ihdas etmek anlamına gelecek
şekilde düzenlemeye gidilmiştir.Bu düzenleme Hukuk
Devleti ilkesine aykırı olduğu ve Anayasamızın 2. maddesini ihlal ettiği
gibi, Anayasamızın 9. Maddesini de ihlal etmektedir.
Ayrıca
iptali istenen Kanunun 9. maddesinin 1. fıkrasıyla arabulucuya görevin
özenle ve tarafsız biçimde yerine getirmesi görevi verilmiş, ancak maddede
arabulucunun görevini gereği gibi yerine getirmemesi; görevi sırasında,
görevi nedeniyle suç işlemesi; taraflara baskı yapması; taraflar arasında
eşitlik ilkesine aykırı davranması ve görevini savsaklaması durumunda nasıl
bir cezalandırma yöntemine başvurulacağı, bunun yaptırımının ne olacağı
yönünde, hiç bir düzenleme yer almamıştır. Bu
durumda avukat olan arabulucunun, arabuluculuk faaliyeti nedeniyle işlediği
suçtan dolayı, Avukat olarak cezalandırılabilmesi ya da baronun denetimine
tabi tutulması mümkün değildir.
Arabuluculuk faaliyeti
her zaman uzlaşmayla sonuçlanmayabilir. Sonucun hangi hallerde uzlaşmazlıkla
sona ermiş sayılacağı konusunda uyuşmazlığın taraflarının tek söz sahibi
sayılmasının sakıncalı sonuçlara yol açması kaçınılmazdır. Özellikle son durumun tespiti bakımından sadece arabulucunun
yetkili kılınması, faaliyetin başlangıcının ihtiyari nitelik arz etmesi
zedelenmeksizin taraflara arabulucuya tanınacak olan bu yetkinin zamansız,
haksız ve kötü kullanımına ilişkin cezai yaptırımlara yer veren bir
düzenlemenin kanun metninde yer almaması; arabulucunun yaptığı görev
nedeniyle görev ve yetkisini kötüye kullanması durumunda, TCK m.257
uyarınca görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılması ve arabulucuya
karşı görevi sırasında işlenen suçlar nedeniyle de kamu görevlisi gibi
korunması gerekirken; arabuluculuk kurumunun denetim dışında bırakılması,
Anayasamızın hak arama hürriyetine ve kanuni hâkim güvencesine aykırıdır. Açıklanan
bu nedenlerle mevcut düzenleme, Anayasanın 2., 9.,
36., ve 37. maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
d. 13. maddesinin
Anayasanın 2., 5. ve 36. maddelerine aykırılığı
İptali istenen kanunun
Arabulucuya Başvuru başlıklı 13. maddesinin 1. fıkrasında ‘Taraflar dava
açılmadan önce veya davanın görülmesi sırasında arabulucuya başvurma
konusunda anlaşabilirler. Mahkeme de tarafları arabulucuya başvurmak
konusunda aydınlatıp, teşvik edebilir...’ Aynı maddesin ikinci fıkrasında
da ‘Aksi kararlaştırılmadıkça taraflardan birinin arabulucuya başvuru
teklifine otuz gün içinde olumlu cevap verilmez ise bu teklif reddedilmiş
sayılır’ düzenlemesi mevcuttur.
Tarafların
dava açılmadan önce veya davanın görülmesi sırasında arabulucuya başvurma
konusunda teşvik edilebileceğini; başvuru teklifine taraflardan birinin
olumsuz cevap vermesi halinde bu teklifin reddedilmiş sayılacağını
düzenleyen bu madde ile arabuluculuk kurumunun, uyuşmazlığın her safhasında
hatta uyuşmazlığın yargıya intikalinden sonra da devreye girebilmesi
sağlanmış; böylece ülkemizin öznel koşulları da gözetildiğinde, mahkeme
aşamasındaki arabuluculuk faaliyetinin nafile bir çabaya dönüşmesine,
yargıya duyulan güvenin tehlikeye düşmesine, yargısal faaliyetlerin kesintiye
uğramasına, gecikmesine ve ertelenmesine yol açacak bir sürece uğramasına
adeta izin verilmiştir. Faaliyet süresinin
saptanması konusunda ve arabuluculuk faaliyeti işinin yargıya intikal
etmesinden sonra da devreye alınabilmesinin getirebileceği sakıncalar,
esasen usul yasamızda tarafların sulhe teşviki
hükümlerinin varlığına rağmen bu konuda uygulamada başarısız olunduğu da
göz önüne alındığında, daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkacaktır.Arabuluculuk faaliyetinin nafile bir
çabaya dönüşmesine, yargıya duyulan güvenin tehlikeye düşmesine, yargısal
faaliyetlerin kesintiye uğramasına, ve toplumda
huzursuzlukların başgöstermesine, güçlünün zayıfı
ezmesine, adaletin gecikmesine, ertelenmesine veya hiç işlememesine,
bağımsız yargı kurumlarının etkinliğini yitirmesine yol açacak bir sürece
uğramasına imkan sağlayan iptali istenen Kanun’un 13. maddesi bütünüyle,
Anayasanın 2. ve 5. maddelerine aykırıdır. 13. maddenin
uygulanması durumunda hukuk devletinden bir adım daha uzaklaşılacak ve
devlet; en temel amaç ve görevleri arasında yer alan, kişilerin ve toplumun
refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini,
sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi
varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak, görevlerini ifa
edemez duruma gelecektir. Vatandaş en temel anayasal hakkı olan hak
arama hürriyetinden (Anayasa md.36) mahrum edilecek, bağımsız yargı
organları ile irtibatı kesilecek ve hakkını hukuk dışı yollardan aramaya
itilecek veya teşvik edilecektir. Hiç bir hukuk devletinde kabul
edilmeyecek olan bu düzenleme makul olmadığı gibi en temel insan hakkı olan
adil yargılanma hakkını dahi ortadan kaldırabilecekkadar sakıncalı bir hükümdür.
Hukuk
Usulündeki, sulh iradelerini ortaya koyarak uyuşmazlığı yargı önünde sona
erdirme olanağı varken ve arabuluculuk faaliyetinin tamamen davadan önce
başvurulabilecek bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak kabul edilmesi
gerekirken, davadan sonra da arabulucuya başvurma, Devlet yargısı önündeki
davaların çözüme ulaştırılmasını geciktirmeye yönelik sonuçlar
doğuracağından, Anayasamızın 141. maddesinin 5. fıkrasında yargının
görevleri arasında yer alan, davaların en az giderle ve mümkün olan süratle
sonuçlandırılması ilkesine aykırıdır.
Ayrıca medeni
yargılamamızda zorunlu avukatlık mevcut olmayıp, mevzuatımızda, hâkimlere
avukatı olmayan kişilere, kendisini bir avukatla temsil etmesi gerektiği
konusunda tavsiyede bulunması, yoksul kişilere adli yardım veya CMK benzeri
bir kurumdan kendisini avukatla temsil edebileceği yönünde bir açıklamada
bulunması ve bu yönde tarafları teşvik etmesine ilişkin bir düzenleme de
bulunmamaktadır. Buna rağmen hâkimden arabuluculuğu bu kadar öne çıkarmasının
istenmesinin amacı, adaletin gerçekleşmesi değil, devletin hâkimi
aracılığıyla adaleti gerçekleştirmemek, buna emek, masraf ve zaman harcamak
istememesidir.Bu durum, devletin
asli görevlerinden olan adaletin gerçekleştirilmesi görevinin askıya alınması
anlamına gelir ki bu durum anayasal ilkelerle bağdaşmaz. Bu nedenle mevcut
düzenleme Anayasanın, 2., 5., 36., 37., ve 141.
maddelerine açıkça aykırıdır.
e.
15. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ve 16. maddesinin Anayasanın 9.
maddesine aykırılığı
15. maddesinin 1.
fıkrasının Arabulucu, seçildikten sonra tarafları en kısa sürede ilk
toplantıya davet edeceği...ve 16. maddesinin 1.
fıkrasında,Arabuluculuk süreci, dava açılmadan önce arabulucuya başvuru
hâlinde, tarafların ilk toplantıya davet edilmeleri ve taraflarla arabulucu
arasında sürecin devam ettirilmesi konusunda anlaşmaya varılıp bu durumun
bir tutanakla belgelendirildiği tarihten itibaren işlemeye başlayacağı... yazılıdır.
16. maddenin ikinci
fıkrasında yer alan hüküm uyarınca ise, arabuluculuk sürecinin başlaması,
uyuşmazlıkla ilgili zaman aşımı ve hak düşürücü sürelerin hesaplanmasında
önem taşımaktadır. Bu nedenle; arabulucunun seçilmesinden sonra, tarafların
ilk toplantıya hangi süre içinde ve ne yolla davet edileceğinin bu maddede
somut olarak gösterilmemiş olması ve en kısa sürede ibaresinin
belirsizliği, davet usulünün ise muğlak
bırakılması arabuluculuk faaliyetinin başlamasında ve mahkeme sürecinde
kötü niyetli kişilerin bu süreci uzatabilmesi imkânını yaratabilecektir.
Mahkeme sürecinin uzatılmasına, bağımsız mahkemelerin etkinliğine ve
faaliyetlerine engel olacak nitelikteki bu düzenleme, Devletin en temel
görevlerinden biri olan adalet dağıtımına engel olacak niteliktedir. Devlet
adalet dağıtırken, tarafsızlığı ve eşitliği sağlamak durumundadır. Yargı
erkinin etkinliğini ortadan kaldırabilecek nitelikte en küçük bir etki bile
adaletin dağıtımına ve varlığına zarar verir. Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının 2. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir.
Hukuk devletinin varlığından söz edebilmek için varlığı zorunlu unsurlardan
biri olan yargı denetimi ve yargı bağımsızlığıdır. Çünkü hukuk devleti
ilkesi ile yargı bağımsızlığı arasında hem yapısal hem de tarihsel bir bağ
bulunmaktadır. Bu bağlamda hukuk devletinin, kendini oluşturan yapıcı
unsurlarla, insan haklarının gerçekleştirilmesi, adaletin sağlanması ve
güvenliğin temin edilmesi şeklinde üç temel değeri gerçekleştirmeyi
amaçladığı ortadadır. Yargı bağımsızlığının tam sağlanabilmesi için,
yargılama erkini kullanan hâkimin, yasama ve yürütme organı yanında
muhakeme içi diğer tüm etki edici faktörlerin baskısından uzak karar
vermesi zorunludur. Yargı erkinin etki ve müdahaleden uzak olarak
gerçekleşmesini temin edecek husus ise, hâkimin ve dolayısıyla yargının
bağımsızlığı ve tarafsızlığıdır. Yargının bağımsızlığı, bireyin temel hak
ve özgürlüklerinin güvencesini oluşturmaktadır. Aynı şekilde yargı erkinin
bağımsızlığı ve buna bağlı olarak kabul edilen hâkim güvencesi, hak arama
özgürlüğünün de odağını oluşturmaktadır. İptali istenen yasanın15. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ve 16. maddesindeki
düzenlemeler, davet usulünün ise muğlak bırakılması ve en kısa sürede
ibaresinin belirsizliği nedeniyle, mahkeme sürecinin kötü niyetli kişiler
tarafından aksatılmasına, faaliyetlerinin durmasına, uzamasına, Yargı
erkinin etki ve müdahale altında bırakılarak, bağımsız mahkemelerin
görevlerini ifa edemez konuma getirilmesine neden olacağından Anayasanın 9.
maddesine açık ve net biçimde aykırıdır.
Ayrıca mevcut düzenleme bütünüyle
Anayasanın2.,
9., ve 141. maddelerine, aykırı olduğundan iptal edilmesi gerekir.
e.
17. maddesinin dördüncü fıkrasının Anayasanın 10. ve 138. maddelerine
aykırılığı
Anayasamızın 10.
Maddesinde ifadesini bulan eşitlik ilkesi, devlet organlarına hitap eden
bir anayasa buyruğu olması yönüyle, hem kanun uygulayıcılarını, hem kanun
koyucuyu, hem de Anayasa Mahkemesi’nin kanun koyucunun takdir yetkisini
eşitlik ölçü normu açısından denetleme yetkisini kapsar. Genel anlamda
eşitlik ilkesi ise şekli hukuki eşitlik ve maddi hukuki eşitlik olarak iki
anlamda yorumlanır. Şekli hukuki eşitlikten kastedilen, kanunların genel
soyut nitelik taşıması, kapsadığı herkese eşit uygulanmasıdır. Maddi hukuki
eşitlik ise, şekli eşitliğin ötesinde, aynı durumda bulunanlar için
haklarda ve ödevlerde, yararlarda ve yükümlülüklerde, yetkilerde ve
sorumluluklarda ve en önemlisi fırsatlarda ve hizmetlerde eşit davranma
zorunluluğunu içerir. Bu anlamda eşitlik ilkesinin ihlal edilmiş olup
olmadığının anlaşılabilmesi için, anayasaya uygunluk denetiminde sadece
kanunların genel soyut nitelik taşıyıp taşımadıklarının değil, onların
içeriklerinin de araştırılması gerekir.
Anayasa Mahkemesi’ne
göre, ‘kanun önünde eşitlik ilkesi ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde
olan, özdeş nitelikte bulunan durumların yasalarca aynı işleme uyruk
tutulmasını sağlamaktır’ (E. 1976/3, K. 1976/23, k.t. 13.04.1976, AMKD,
Sayı 14, s.166). Anayasa Mahkemesi, kanunlardaki sınıflandırmaların eşitlik
ilkesine aykırı olup olmadığını denetlerken, genellikle ‘haklı neden’ kriterine dayanmaktadır. Konuyla ilgili olarak bir çok
kararında Anayasa Mahkemesi, ‘Anayasanın 10. maddesinde öngörülen eşitlik
mutlak anlamda bir eşitlik olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması
halinde, farklı uygulamalara imkan veren bir
ilkedir’ demiştir.( E. 1985/11, K.1986/29, k.t. 11.12.1986, AMKD, Sayı 22,
s.460; E. 1997/4, 1998/15, k.t. 12.05.1998, AMKD Sayı 35, Cilt 1, s.165;
E.1997/69, K.1998/54, k.t. 22.09.1998, AMKD Sayı 35, Cilt 1, s. 263;
E.1997/74, K.1998/69, k.t. 17.11.1998, AMKD Sayı 35, Cilt 1, s.290)
Anayasa Mahkemesi’ne
göre, kamu yararı ve haklı nedenin, ‘anlaşılabilir’, ‘amaçla ilgili’, ‘makul
ve adil’ olması gerekir. Getirilen düzenleme herhangi bir biçimde birbirini
tamamlayan birbirini doğrulayan ve birbirini güçlendiren ölçütlerden birine
uymuyorsa, eşitlik ilkesine aykırı demektir.
İptali istenen 6325
sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 17 maddesiyle getirilen
düzenleme, özellikle güçsüz konumda olması nedeniyle korunması gereken tarafların
olduğu uyuşmazlıklarda veya irade fesadı durumlarında veya,
arabuluculuk sonunda, anlaşma belgesinin arabulucu ya da uyuşmazlığın bir
tarafınca, yanlış yönlendirme, yanıltma, korkutma gibi iradeyi zaafa
uğratan etmenler sonucunda elde edildiği yönündeki iddialarla muvazaa
iddialarının ne şekilde ele alınacağının belirsiz kalmış olması; bu konuda
doğru beyanda bulunma ve bildirim sorumluluğunun doğrudan arabulucuya ait
olduğuna dair herhangi bir düzenlemeye yasada yer verilmemiş olması; bu
durumların ihlali halindeyse, cezai yaptırımlara da yer verilmemesi
nedeniyle, adil, makul, anlaşılabilir, birbirini tamamlayan, birbirini
güçlendiren, işin özelliklerine ve ereklerine uygun, dengeli ve makul
görülebilecek ölçüde, adaletli ve eşit ölçüde bir düzenleme olmaktan son
derece uzaktır. Yasanın 17. maddesi bu yönüyle hiç bir haklı nedene
dayanmadığı gibi kamu menfaatini ve düzenini açıkça zedelemektedir. Bu
yönünle bütünüyle Anayasanın 10. maddesine aykırıdır.
Bununla birlikte, Kanunun
17. Maddesinin 4. fıkrası arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen belgenin
Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderilmesini zorunlu
kılmaktadır. Taraflar Devlet Yargısına başvurmadan bağımsız bir arabulucu
nezdinde ve tamamen serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk alanındaki
sorunlarının çözümünün ve bu alandaki özel bilgilerin arşivlenerek Adalet
Bakanlığına bağlı bir birimde saklanmasındaki amacın ne olduğu
anlaşılamamaktadır. Bu durum toplumsal hukuk güvenliğimiz açısından son
derece tehlikeli olup hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayan ancak
anti-demokratik rejimlere özgü bir anlayışın ürünüdür.Avukatlar uzlaşma tutanaklarını devletin
herhangi bir birimine vermek zorunda değillerdir hatta sır saklamak kapsamında
belgeleri vermemek durumundadırlar.
Sır saklama yükümlülüğü o
denli önemlidir ki, avukatın birincil ve en temel hak ve görevidir.
Avukatın sır saklama konusundaki yükümlülüğü adaletin gerçekleşmesine
olduğu kadar müvekkilin menfaatine de hizmet eder. Bu nedenle, sır saklama
yükümlülüğü devlet tarafından özel bir korumaya tabi olması gerekir.
Avukat, mesleğinin icrası esnasında öğrendiği bütün bilgilerin gizliliğine
saygı göstermek zorundadır. Sır saklama yükümlülüğü zamanla sınırlı
tutulmamış olup; bir avukat, hukuki hizmet verirken kendisiyle birlikte çalışan
iş ortaklar meslektaşları ile diğer çalışanlardan sır saklama yükümlülüğüne
riayet etmelerini talep edebilir. İptali istenen bu kanun hükmüyle ise,
tarafsızmış gibi görünen sicili, yetkilendirilmeleri ve ücret tarifeleri
ile tamamen devlete bağlı durumda olan hukukçulara kişilerin özel alanları
açılarak alınan sonuçlar devlet tarafından arşivlenmektedir. Anayasamızın
9’uncu maddesine göre Yargı yetkisinin Türk Milleti adına Bağımsız
Mahkemelerce kullanılacağı, Bağımsız Mahkemeler’in
ise yargı organını tanımlar nitelikte olduğu açıktır. “Bağımsız mahkemeler”
ifadesinde geçen “mahkemeler” kelimesi çoğul bir kelime olup; yargı organı,
yasama organının tersine tek bir organ olmayıp, “organlar topluluğu”nu ifade etmektedir. Yargı organı bir mahkemeden
değil, birçok mahkemeden oluşmuştur. Ayrıca, yargı organını oluşturan
mahkemeler bağımsız olmalarıdır.Anayasanın 9’uncu ve 138’inci maddeleri birbirini tamamlayan
açıklayan hükümlerdir. Bu yönüyle BAĞIMSIZ MAHKEMELER’den, hiçbir organ, makam, merci veya kişi
tarafından yargı yetkisini kullanırken kendilerine emir ve talimat
verilemeyen, genelge gönderilemeyen, tavsiye ve telkinde bulunulamayan
(m.138/2), kararları yasama ve yürütme organlarını bağlayan, kararları bu
organlarca hiçbir surette değiştirilemeyen ve yerine getirilmesi
geciktirilemeyen (m.138/4) görevlerinde bağımsız (m.138/1) ve teminatlı
Hâkimlerden (m.139) meydana gelen kuruluşlar anlaşılır. Avukatların
savunma hakkının yasanın 17. maddesinin 4. fıkrasındaki hükümle ihlal edilmesi,
devlete bağlı durumda olan
hukukçulara kişilerin özel alanları açılması, dolaylı yönden yargıyı ve
mahkemelerin de karar verme sürecini etkilemek daha ziyade görülmekte olan
bir davanın seyrine açıkça engel olmak demektir. Kişilerin özel alanlarının
Devlet tarafından arşivlenecek olması, bağımsız yargı organlarının görevini
yapamamasına, sicilde tutulan arşivler nedeniyle vicdani kanaatlerine göre
hüküm vermelerine engel olacaktır. Burada ihlal edilen sadece savunma hakkı
olmayıp aynı zamanda Anayasanın Mahkemelerin Bağımsızlığını düzenleyen 138.
maddesidir.
Neticede, Kanunun 17.
maddesinin 4. fıkrasındaki hükümle savunma hakkı ihlal edilmiş, hukuki güvenlik
ilkesi ve hukuk devleti ilkesi zedelenmiş bireylerin devlete ve adalete
olan güvenini sarsmıştır. Bununla birlikte, getirilen düzenleme adil,
makul, anlaşılabilir, birbirini tamamlayan, birbirini güçlendiren, işin
özelliklerine ve ereklerine uygun, dengeli ve makul görülebilecek ölçüde,
adaletli ve eşit ölçüde bir düzenleme olmaktan son derece uzaktır. Yasanın
17. maddesinin 4. Fıkrası da hiç bir haklı nedene dayanmadığı gibi kamu menfaatini
ve düzenini açıkça zedelemektedir. Bu yönünle de Anayasanın 10. maddesine
aykırıdır.
g. 23. Maddesinin (1)
numaralı fıkrası ile 26. Maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki ibarelerin
Anayasa’nın 6., 7., ve 10. Maddelerine aykırılığı
Yasanın 23. maddesinde
Arabuluculuk eğitiminin Bakanlıktan izin alarak verilebileceği, 26. maddesinde
ise; “eğitim faaliyetlerinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire
Başkanlığına rapor sunulacağı belirtilmiştir. İptali istenen yasanın 23.
maddesinde yer verilen “…Arabuluculuk eğitiminin Bakanlıktan izin alarak
verilebileceği’, 26. maddesinde ise; “eğitim faaliyetlerinin kapsamı,
içeriği ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına rapor sunulacağı …” gibi
soyut ve her anlama çekilebilecek, belirsiz ölçütler yerine daha somut ve objektifkriterlere
yer verilmesi hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.
Arabuluculuk
müessesesinin bağımsız bir kurul olarak oluşturulmasının sağlanması için
eğitim kuruluşlarının Bakanlıktan değil, Arabuluculuk kurulundan izin
alarak faaliyetlerini sürdürmesi; ayrıca eğitim kuruluşlarının bilgi
verecekleri merciinin de Daire Başkanlığı değil, Arabuluculuk kurulu olması
gerekirken, anılan kanunun 23. ve 26. maddelerinde yer alan ibarelerle,
Arabuluculuk Kurulu, Adalet Bakanlığı güdümünde teşekkül ettirilmek
istenmiş; özerkliği ve bağımsızlığı hiçe sayılmıştır. Böyle
bir düzenlemenin anlamı, değinilen konularda aslî düzenleme yetkisinin
Adalet Bakanına bırakıldığı ve keyfi yetki kullanımına kapının açıldığıdır.
Hâlbuki Anayasa’nın 7 nci maddesine göre; yürütme
yetkisi ve görevi, kanunlar çerçevesinde kullanılır ve yerine getirilir.
Böyle bir yetkinin yürütmeye verilmesi, Anayasa’nın 7 nci
ve 8 inci maddelerine aykırı bir biçimde, yasama yetkisinin devri anlamına
gelir ve kökenini Anayasa’dan almayan böyle bir yetki, Anayasa’nın 6 ncı maddesiyle de çelişir. Bu durumda yürütmenin yargı
üzerinde baskı kurması da kaçınılmaz olacaktır.İptali istenen yasanın
ilgili hükmü anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını zedeleyen hükümler
ihtiva ettiği ve yargının bağımsız ve tarafsızlığını da zedelediği gibi
getirilen düzenleme adil, makul, anlaşılabilir, birbirini tamamlayan,
birbirini güçlendiren, işin özelliklerine ve ereklerine uygun, dengeli ve
makul görülebilecek ölçüde, adaletli ve eşit ölçüde bir düzenleme olmaktan
son derece uzaktır.Bu
nedenlerle,Anayasanın Başlangıç, 2., 6., 7., 8., 9., 10. ve 11. maddelerine aykırıdır.
2-
23. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan ‘arabuluculuk eğitiminin
Bakanlıktan izin alınarak verilebileceği’ ibaresi ile 26. maddesinin (1)
numaralı fıkrasında yer alan ‘eğitim faaliyetlerinin kapsamı, içeriği ve
başarısı konusunda Daire Başkanlığına rapor sunulacağı’ ibaresinin iptali
istenmekte olup dava dilekçesindeki iptali istenen ibarelerle kanun metni
arasında farklılıklar olduğu yönündeki iddia tamamen asılsızdır.
22.06.2012 tarihli ve
28331 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 07.06.2012 tarihli 6325 sayılı
“Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu“nun;
Eğitim kuruluşlarına izin verilmesi başlıklı 23. Maddesinin (1) nolu fıkrası aşağıdaki gibidir. İptali istenen ibare de
maddede yer aldığı gibi Bakanlıktan izin alarak eğitim verebilirler biçimindedir.
Aynı kanunun Daire Başkanlığı’na bilgi verme yükümlülüğü başlıklı 26. Maddesinin
(1) nolu fıkrası, Eğitim kuruluşları, her yıl
ocak ayında bir önceki yıl içinde gerçekleştirdikleri eğitim faaliyetinin
kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına bir rapor sunar
şeklinde düzenlenmiştir. Aşağıda ek olarak Resmi Gazete’de yayınlanmış
şekli ile madde metinleri, yine dilekçemize ek olarak, ilgili kanunun Resmi
gazete’de yayınlanmış kanun metni tarafınıza sunulmuştur. İptali istenen
hükümlerle madde metinleri arasında farklı bir anlama gelebilecek ek
herhangi bir kanuni yorum getirilmemiş Kanunun Resmi Gazete’de yayınlanmış
şeklinden başka bir kanun metnine başvurulmamıştır.
Eğitim kuruluşlarına izin
verilmesi
MADDE 23- (1)
Arabuluculuk eğitimi, bünyesinde hukuk fakültesi bulunan üniversitelerin
hukuk fakülteleri, Türkiye Barolar Birliği ve Türkiye Adalet Akademisi
tarafından verilir. Bu kuruluşlar Bakanlıktan izin alarak eğitim
verebilirler. İzin verilen eğitim kuruluşlarının listesi elektronik ortamda
yayımlanır.
Daire Başkanlığına bilgi
verme yükümlülüğü
MADDE 26- (1) Eğitim
kuruluşları, her yıl ocak ayında bir önceki yıl içinde gerçekleştirdikleri
eğitim faaliyetinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire
Başkanlığına bir rapor sunar.
Netice olarak, Yasanın 23
üncü maddesinde Arabuluculuk eğitiminin Bakanlıktan izin alarak verilebileceği,
26 ncı maddesinde ise; “eğitim faaliyetlerinin
kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına rapor sunulacağı
belirtilmiştir.
Arabuluculuk
müessesesinin bağımsız bir kurul olarak oluşturulmasının sağlanması için
eğitim kuruluşlarının Bakanlıktan değil, Arabuluculuk kurulundan izin
alarak faaliyetlerini sürdürmesi; ayrıca eğitim kuruluşlarının bilgi
verecekleri merciinin de Daire Başkanlığı değil, Arabuluculuk kurulu olması
gerekirken, anılan kanunun 23 üncü ve 26 ncı
maddelerinde yer alan ibarelerle, Arabuluculuk Kurulu, Adalet Bakanlığı
güdümünde teşekkül ettirilmek istenmiş; özerkliği ve bağımsızlığı hiçe
sayılmıştır. Bu durumda yürütmenin yargı üzerinde baskı
kurması kaçınılmaz olacaktır. İptali istenen yasanın ilgili hükmü
anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını zedeleyen hükümler ihtiva ettiği
ve yargının bağımsız ve tarafsızlığını da zedelediği için Anayasanın
Başlangıç, 2 nci, 6 ncı,
7 nci, 8 inci, 9 uncu, 10 uncu ve 11 inci
maddelerine aykırıdır.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenen Yasa Kuralları
6325 sayılı Kanun’un iptali istenen
kuralların da yer aldığı maddeleri şöyledir:
“MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı, hukuk uyuşmazlıklarının arabuluculuk
yoluyla çözümlenmesinde uygulanacak usul ve esasları düzenlemektir.
(2) Bu Kanun, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak
üzere, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya
işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanır.
Şu kadar ki, aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıklar arabuluculuğa
elverişli değildir.
MADDE 4- (1) Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça arabulucu,
arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde kendisine sunulan veya diğer bir şekilde
elde ettiği bilgi ve belgeler ile diğer kayıtları gizli tutmakla
yükümlüdür.
(2) Aksi kararlaştırılmadıkça taraflar da bu konudaki
gizliliğe uymak zorundadırlar.
MADDE 5- (1)
Taraflar, arabulucu veya arabuluculuğa katılanlar da dâhil üçüncü bir kişi,
uyuşmazlıkla ilgili olarak hukuk davası açıldığında yahut tahkim yoluna
başvurulduğunda, aşağıdaki beyan veya belgeleri delil olarak ileri süremez
ve bunlar hakkında tanıklık yapamaz:
a) Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın
arabuluculuk faaliyetine katılma isteği.
b) Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için
taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler.
c) Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen
öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü.
ç) Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan
belgeler.
(2) Birinci fıkra hükmü,
beyan veya belgenin şekline bakılmaksızın uygulanır.
(3) Birinci fıkrada belirtilen bilgilerin açıklanması mahkeme,
hakem veya herhangi bir idari makam tarafından istenemez. Bu beyan veya
belgeler, birinci fıkrada öngörülenin aksine, delil olarak sunulmuş olsa
dahi hükme esas alınamaz. Ancak, söz konusu bilgiler bir kanun hükmü
tarafından emredildiği veya arabuluculuk süreci sonunda varılan anlaşmanın
uygulanması ve icrası için gerekli olduğu ölçüde açıklanabilir.
(4) Yukarıdaki fıkralar,
arabuluculuğun konusuyla ilgili olup olmadığına bakılmaksızın, hukuk davası
ve tahkimde uygulanır.
(5) Birinci fıkrada
belirtilen sınırlamalar saklı kalmak koşuluyla, hukuk davası ve tahkimde
ileri sürülebilen deliller, sadece arabuluculukta sunulmaları sebebiyle
kabul edilemeyecek deliller haline gelmez.
MADDE 9- (1)
Arabulucu görevini özenle, tarafsız bir biçimde ve şahsen yerine getirir.
MADDE 13- (1) Taraflar dava açılmadan önce veya davanın
görülmesi sırasında arabulucuya başvurma konusunda anlaşabilirler. Mahkeme
de tarafları arabulucuya başvurmak konusunda aydınlatıp, teşvik edebilir.
(2) Aksi kararlaştırılmadıkça taraflardan birinin arabulucuya
başvuru teklifine otuz gün içinde olumlu cevap verilmez ise bu teklif
reddedilmiş sayılır.
MADDE 15- (1)
Arabulucu, seçildikten sonra tarafları en kısa sürede ilk toplantıya davet
eder.
(2) Taraflar, emredici
hukuk kurallarına aykırı olmamak kaydıyla arabuluculuk usulünü serbestçe kararlaştırabilirler.
(3) Taraflarca kararlaştırılmamışsa arabulucu; uyuşmazlığın
niteliğini, tarafların isteklerini ve uyuşmazlığın hızlı bir şekilde
çözümlenmesi için gereken usul ve esasları göz önüne alarak arabuluculuk
faaliyetini yürütür.
(4) Niteliği gereği yargısal bir yetkinin kullanımı olarak
sadece hâkim tarafından yapılabilecek işlemler arabulucu tarafından
yapılamaz.
(5) Dava açıldıktan sonra tarafların birlikte arabulucuya
başvuracaklarını beyan etmeleri hâlinde yargılama, mahkemece üç ayı
geçmemek üzere ertelenir. Bu süre, tarafların birlikte başvurusu üzerine üç
aya kadar uzatılabilir.
(6) Taraflar arabuluculuk
müzakerelerine bizzat veya vekilleri aracılığıyla katılabilirler.
MADDE 16- (1) Arabuluculuk süreci, dava açılmadan önce
arabulucuya başvuru hâlinde, tarafların ilk toplantıya davet edilmeleri ve
taraflarla arabulucu arasında sürecin devam ettirilmesi konusunda anlaşmaya
varılıp bu durumun bir tutanakla belgelendirildiği tarihten itibaren işlemeye
başlar. Dava açılmasından sonra arabulucuya başvuru hâlinde ise bu süreç,
mahkemenin tarafları arabuluculuğa davetinin taraflarca kabul edilmesi veya
tarafların arabulucuya başvurma konusunda anlaşmaya vardıklarını duruşma
dışında mahkemeye yazılı olarak beyan ettikleri ya da duruşmada bu
beyanlarının tutanağa geçirildiği tarihten itibaren işlemeye başlar.
(2) Arabuluculuk sürecinin başlamasından sona ermesine kadar
geçirilen süre, zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin hesaplanmasında
dikkate alınmaz.
MADDE 17- (1) Aşağıda belirtilen hâllerde
arabuluculuk faaliyeti sona erer:
a) Tarafların anlaşmaya
varması.
b) Taraflara
danışıldıktan sonra arabuluculuk için daha fazla çaba sarf edilmesinin
gereksiz olduğunun arabulucu tarafından tespit edilmesi.
c) Taraflardan birinin
karşı tarafa veya arabulucuya, arabuluculuk faaliyetinden çekildiğini
bildirmesi.
ç) Tarafların anlaşarak
arabuluculuk faaliyetini sona erdirmesi.
d) Uyuşmazlığın
arabuluculuğa elverişli olmadığının veya 4/12/2004
tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince uzlaşma kapsamına
girmeyen bir suçla ilgili olduğunun tespit edilmesi.
(2) Arabuluculuk
faaliyeti sonunda tarafların anlaştıkları, anlaşamadıkları veya
arabuluculuk faaliyetinin nasıl sonuçlandığı bir tutanak ile
belgelendirilir. Arabulucu tarafından düzenlenecek bu belge, arabulucu,
taraflar veya vekillerince imzalanır. Belge taraflar veya vekillerince
imzalanmazsa, sebebi belirtilmek suretiyle sadece arabulucu tarafından
imzalanır.
(3) Arabuluculuk
faaliyeti sonunda düzenlenen tutanağa, faaliyetin sonuçlanması dışında
hangi hususların yazılacağına taraflar karar verir. Arabulucu, bu tutanak
ve sonuçları konusunda taraflara gerekli açıklamaları yapar.
(4) Arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi hâlinde, arabulucu,
bu faaliyete ilişkin kendisine yapılan bildirimi, tevdi edilen ve elinde
bulunan belgeleri, ikinci fıkraya göre düzenlenen tutanağı beş yıl süre ile
saklamak zorundadır. Arabulucu, arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlediği
son tutanağın bir örneğini arabuluculuk faaliyetinin sona ermesinden
itibaren bir ay içinde Genel Müdürlüğe gönderir.
MADDE 18- (1) Arabuluculuk faaliyeti sonunda
varılan anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir; anlaşma belgesi
düzenlenmesi hâlinde bu belge taraflar ve arabulucu tarafından imzalanır.
(2) Taraflar arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya
varırlarsa, bu anlaşma belgesinin icra edilebilirliğine ilişkin şerh
verilmesini talep edebilirler. Dava açılmadan önce arabuluculuğa
başvurulmuşsa, anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi,
asıl uyuşmazlık hakkındaki görev ve yetki kurallarına göre belirlenecek
olan mahkemeden talep edilebilir. Davanın görülmesi sırasında arabuluculuğa
başvurulması durumunda ise anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh
verilmesi, davanın görüldüğü mahkemeden talep edilebilir. Bu şerhi içeren
anlaşma, ilam niteliğinde belge sayılır.
(3) İcra edilebilirlik şerhinin verilmesi, çekişmesiz yargı
işidir ve buna ilişkin inceleme dosya üzerinden de yapılabilir. Ancak
arabuluculuğa elverişli olan aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda inceleme
duruşmalı olarak yapılır. Bu incelemenin kapsamı anlaşmanın içeriğinin
arabuluculuğa ve cebri icraya elverişli olup olmadığı hususlarıyla
sınırlıdır. Anlaşma belgesine icra edilebilirlik şerhi verilmesi için mahkemeye
yapılacak olan başvuru ile bunun üzerine verilecek kararlara karşı ilgili
tarafından istinaf yoluna gidilmesi hâlinde, maktu harç alınır. Taraflar
anlaşma belgesini icra edilebilirlik şerhi verdirmeden başka bir resmî
işlemde kullanmak isterlerse, damga vergisi de maktu olarak alınır.
MADDE 19- (1) Daire Başkanlığı, özel hukuk uyuşmazlıklarında
arabuluculuk yapma yetkisini kazanmış kişilerin sicilini tutar. Bu sicilde
yer alan kişilere ilişkin bilgiler, Daire Başkanlığı tarafından elektronik
ortamda da duyurulur.
(2) Arabulucular sicilinin tutulmasına ilişkin usul ve esaslar
Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikle düzenlenir.
MADDE 20- (1) Sicile kayıt, ilgilinin Daire
Başkanlığına yazılı olarak başvurması üzerine yapılır.
(2) Arabulucular siciline
kaydedilebilmek için;
a) Türk vatandaşı olmak,
b) Mesleğinde en az beş
yıllık kıdeme sahip hukuk fakültesi mezunu olmak,
c) Tam ehliyetli olmak,
ç) Kasten işlenmiş bir
suçtan mahkûm olmamak,
d) Arabuluculuk eğitimini tamamlamak ve Bakanlıkça yapılan
yazılı ve uygulamalı sınavda başarılı olmak,
gerekir.
(3) Arabulucu, sicile
kayıt tarihinden itibaren faaliyetine başlayabilir.
MADDE 21- (1) Daire Başkanlığı, arabuluculuk için aranan
koşulları taşımadığı hâlde sicile kaydedilen veya daha sonra bu koşulları
kaybeden arabulucunun kaydını siler.
(2) Daire Başkanlığı, bu Kanunun öngördüğü yükümlülükleri
yerine getirmediğini tespit ettiği arabulucuyu yazılı olarak uyarır; bu
uyarıya uyulmaması hâlinde arabulucunun savunmasını aldıktan sonra, gerekirse
adının sicilden silinmesini Kuruldan talep eder.
(3) Arabulucu, arabulucular sicilinden kaydının silinmesini
her zaman isteyebilir.
MADDE 23- (1) Arabuluculuk eğitimi, bünyesinde
hukuk fakültesi bulunan üniversitelerin hukuk fakülteleri, Türkiye Barolar
Birliği ve Türkiye Adalet Akademisi tarafından verilir. Bu kuruluşlar Bakanlıktan izin alarak eğitim verebilirler.
İzin verilen eğitim kuruluşlarının listesi elektronik ortamda yayımlanır.
(2) İzin için yazılı
olarak başvurulur. Bu başvuruda eğitim programı, eğiticilerin sayısı ve uzmanlıkları
ile eğitim kuruluşu veya eğitim programının finansman kaynakları hakkında
gerekçeli bilgi verilir.
(3) Başvuruda sunulan
belgelere dayalı olarak, eğitimin amacına ulaşacağı ve eğitim kuruluşlarında
eğitim faaliyetinin devamlılığının sağlanacağı tespit edilirse, ilgili
eğitim kuruluşuna en çok üç yıl için geçerli olmak üzere izin verilir.
MADDE 26- (1) Eğitim kuruluşları, her yıl ocak
ayında bir önceki yıl içinde gerçekleştirdikleri eğitim faaliyetinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire
Başkanlığına bir rapor sunar.
MADDE 30- (1) Daire Başkanlığının görevleri
şunlardır:
a) Arabuluculuk
hizmetlerinin düzenli ve verimli olarak yürütülmesini sağlamak.
b) Arabuluculukla ilgili
yayın yapmak, bu konudaki bilimsel çalışmaları teşvik etmek ve desteklemek.
c) Kurulun çalışması ile
ilgili her türlü karar ve işlemi yürütmek ve görevleri ile ilgili bakanlık,
diğer kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları, kamu yararına çalışan vakıf ve dernekler ile uygun görülen
gönüllü gerçek ve tüzel kişilerle işbirliği yapmak.
ç) Arabuluculuk kurumunun
tanıtımını yapmak, bu konuda kamuoyunu bilgilendirmek, ulusal ve uluslararası
kongre, sempozyum ve seminer gibi bilimsel
organizasyonları düzenlemek veya desteklemek.
d) Ülke genelinde
arabuluculuk uygulamalarını izlemek, ilgili istatistikleri tutmak ve yayımlamak.
e) Arabuluculuk eğitimi
verecek kuruluşlar tarafından bu amaçla yapılan başvuru ile sicildeki
kaydın geçerlilik süresinin uzatılması talebinin karara bağlanmasını
Bakanlığın onayına sunmak, arabuluculuk eğitimi verecek eğitim
kuruluşlarını listelemek ve elektronik ortamda yayımlamak.
f) Arabulucu sicilini tutmak, sicile kayıt taleplerini karara
bağlamak, 21 inci maddenin birinci ve üçüncü fıkraları kapsamında
arabulucunun sicilden silinmesine karar vermek ve bu sicilde yer alan kişilere
ilişkin bilgileri elektronik ortamda duyurmak.
g) Arabulucular
tarafından arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen son tutanakların
kayıtlarını tutmak ve birer örneklerini saklamak.
ğ) Görev alanına giren
kanun ve düzenleyici işlemler hakkında inceleme ve araştırma yaparak Genel
Müdürlüğe öneride bulunmak.
h) Yıllık faaliyet
raporunu ve izleyen yıl faaliyet planını hazırlayarak Kurulun bilgisine
sunmak.
ı) Yıllık Arabuluculuk
Asgari Ücret Tarifesini hazırlamak.
MADDE 31- (1) Kurul aşağıdaki üyelerden oluşur:
a) Hukuk İşleri Genel
Müdürü.
b) Daire Başkanı.
c) Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu tarafından hukuk mahkemelerinde görev yapmakta olan birinci
sınıfa ayrılmış hâkimler arasından seçilecek iki hâkim.
ç) Türkiye Barolar
Birliğinden üç temsilci.
d) Türkiye Noterler
Birliğinden bir temsilci.
e) Yükseköğretim Kurulu
tarafından seçilen özel hukuk alanından bir öğretim üyesi.
f) Adalet Bakanı tarafından seçilecek üç arabulucu.
g) Türkiye Odalar ve
Borsalar Birliğinden bir temsilci.
ğ) Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonundan bir temsilci.
h) Türkiye Adalet
Akademisi Eğitim Merkezi Müdürü.
(2) Başkan ihtiyaca göre
Kurul toplantılarına uzman kişileri çağırabilir.
(3) Kurul başkanı Genel
Müdürdür. Genel Müdürün bulunmadığı toplantılarda Başkanlık görevi Daire Başkanı
tarafından yerine getirilir.
(4) Kurul, mart ve eylül
aylarında olmak üzere yılda en az iki kez toplanır. Ayrıca, Başkanın veya
en az beş üyenin talebiyle Kurul her zaman toplantıya çağrılabilir.
(5) Kurul üye tam
sayısının salt çoğunluğu ile karar alır. Mazeretsiz olarak art arda iki
toplantıya katılmayan üyenin üyeliği düşer.
(6) Kurulun Bakanlık dışından görevlendirilen
üyelerinin görev süresi üç yıldır. Görev süresi dolan üyeler yeniden
görevlendirilebilir.
(7) Başka yerden katılan
Kurul üyelerinin gündelik, yol gideri, konaklama ve diğer zorunlu giderleri
10/2/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu
hükümlerine göre Bakanlıkça karşılanır.
(8) Kurulun çalışma usul
ve esasları yönetmelikle düzenlenir.
MADDE 33- (1)
Bu Kanunun 4 üncü maddesindeki yükümlülüğe aykırı hareket ederek bir
kişinin hukuken korunan menfaatinin zarar görmesine neden olan kişi altı
aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Bu suçların
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.”
B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11.,
36., 37., 138. ve 141. maddelerine dayanılmış,
Anayasa’nın 113. maddesi ise ilgili görülmüştür.
III-
İLK İNCELEME
Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh
KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep
KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN’ınkatılımlarıyla
20.9.2012 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle dava
dilekçesindeki eksiklikler sorunu üzerinde durulmuştur.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 38. maddesinin (6) numaralı
fıkrasında, “İptal davalarında,
Anayasaya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin Anayasanın hangi maddelerine
aykırı olduğunun ve gerekçelerinin belirtilmiş olması zorunludur.”
kuralı yer almış; Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 45. maddesinde de “İptali istenen kurallar ve bunların her
birinin Anayasanın hangi maddelerine aykırılık oluşturduğu”, “Anayasaya aykırılıkları ileri sürülen
hükümlerin her birinin Anayasanın hangi maddelerine, hangi nedenlerle
aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle
birlikte açıkça gösterilmesi” dava dilekçesinde yer alması gereken
hususlar arasında sayılmıştır.
6216 sayılı Kanun’un
39. maddesi ile İçtüzük’ün 49. maddesinde, dava dilekçesinde eksikliklerin
bulunması hâlinde, bu hususun kararla saptanarak onbeş
günden az olmamak üzere verilecek süre içinde tamamlatılması için
ilgililere tebliğ olunacağı
ve belirtilen süre içinde eksikliklerin tamamlanmaması hâlinde Genel
Kurulca iptal davasının açılmamış sayılmasına karar verileceği hükme
bağlanmıştır.
Dava dilekçesinde iptali istenen
kuralların bir kısmına yönelik olarak Anayasa’nın ilgili maddelerine hangi
gerekçelerle aykırı olduğunun belirtilmediği, ayrıca dava dilekçesindeki
iptali istenen bazı ibareler ile kanun metni arasında farklılık bulunduğu
anlaşıldığından, 6216 sayılı Kanun’un 39. maddesinin (1) numaralı fıkrası
ile İçtüzük’ün 49. maddesi uyarınca Ankara Milletvekilleri Emine Ülker
TARHAN ve Levent GÖK’e bildirimde bulunulmasına
ve söz konusu eksikliklerin giderilmesi için kararın tebliğinden başlayarak
15 (onbeş) gün süre verilmesine karar
verilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin 20.9.2012 günlü
İlk İnceleme Kararı’nda belirtilen eksikliklerin tamamlanması için
belirlenen süre içinde 15.10.2012 gününde verilen ek dava dilekçesi
üzerine, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü
hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ,
Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ,
Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN ve Muammer TOPAL’ınkatılımlarıyla 8.11.2012 gününde yapılan ilk
inceleme toplantısında ise;
1- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine,
2-Yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme
aşamasında karara bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava ve ek dava dilekçesi ile ekleri, Başraportör Mustafa ÇAĞATAY tarafından hazırlanan işin
esasına ilişkin rapor, dava konusu yasa kuralları, dayanılan ve ilgili
görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama
belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun’un
1. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kuralda
arabuluculuğa elverişli olan uyuşmazlıklarda tek kıstasın “tarafların üzerinde serbestçe tasarruf
edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları” olarak belirlendiği, ancak bu
kıstasın yeterince açık olmadığı, hangi konuların arabuluculuğa elverişli
olduğunun iptali istenen maddede tahdidi olarak sayılması gerekirken bunun
yapılmadığı, taraflardan birinin güçsüz konumda olduğu uyuşmazlıklarda veya
irade fesadı hâllerinde ne olacağına ilişkin herhangi bir ifadeye yer
verilmediği, özellikle kamu düzenine ilişkin hukuki ilişkilerde, aile
hukuku ve iş hukuku kapsamına giren uyuşmazlıklarda bu fıkranın uygulanması
durumunda kamu yararı, toplum menfaati ve hak arama hürriyetinin
zedeleneceği, ekonomik yönden güçsüz olan işçiler açısından da maddi ya da
manevi baskı ile arabulucuya başvuruya zorlama ve neticede ciddi hak
kayıplarına uğramanın söz konusu olacağı, Devletin yargı unsuru devre dışı
bırakılarak, bir anlamda yargının kısmi özelleştirmeye tabi tutulmuş
olduğu, kuralda yer alan “yabancılık
unsuru taşıyanlar da dahil olmak üzere” ibaresiyle bu Kanunla
yabancıların da kendi hukuklarını yaratmasına imkân tanıyacak paralel
hukuki düzenlemelerin yaratılmasına imkân sağlanacağı ve bunun üniter devlet açısından son derece tehlikeli durumların
ortaya çıkmasına neden olabileceği, iptali istenen kuralla ikili ve çok
hukuklu bir yapı ortaya konulma tehlikesinin bulunduğu, kuralda kamu yararı
ve/veya kamu düzeninin korunması ibarelerine yer verilmediği, ayrıca tabii
hâkim ilkesinin de ihlal edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın
Başlangıç’ı, 2., 5., 6., 9., 10., 11., 36. ve 37.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kuralda, arabuluculuğun hangi alanlarda
uygulanabileceği hususu düzenlenmektedir. Buna göre, arabuluculuk her türlü
hukuki uyuşmazlıkta değil, yalnızca tarafların üzerinde serbestçe tasarruf
edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının
çözümünde uygulanabilecektir. Kuralda ayrıca, aile içi şiddet iddiasını
içeren uyuşmazlıkların arabuluculuğa elverişli olmadığı da hükme
bağlanmıştır.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin
temel ilkelerinden biri “belirlilik ilkesi”dir. Bu ilkeye göre,
yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve
uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesi gerekir. Ancak gelişen koşul ve
durumlara göre sık sık değişik önlemler alma,
bunları kaldırma ve süratli biçimde hareket etme zorunluluğunun bulunduğu
alanlarda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve
idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakmasında ve yürütme
organının yasama organı tarafından çerçevesi çizilmiş alanda genel
nitelikte hukuksal tasarruflarda bulunmasında, hukuk devletinin belirlilik
ilkesine aykırılık oluşmaz.
İptali istenen kuralda arabuluculuğa elverişli
konuların, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, tarafların
üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları olduğu
belirtilmiş, ayrıca aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıkların
arabuluculuğa elverişli olmadığı açıkça ifade edilmiştir. Kurala ilişkin gerekçede, tarafların üzerinde serbestçe
tasarruf edebilecekleri uyuşmazlıkların, tarafların “sulh olmak suretiyle sona erdirebilecekleri hukuk uyuşmazlıkları”
olduğu vurgulanmıştır. Kuralda, hangi tür uyuşmazlıklarda
arabulucuya başvurulacağına ilişkin tahdidi bir yöntem seçilmemiş, bunun
yerine uyuşmazlığın niteliğine ilişkin temel bir kural konulmuştur. Her
şeyden önce sayma yönteminin tercih edilmesi durumunda, daima bazı
hususların eksik kalma olasılığı söz konusu olacaktır. Özellikle özel hukuk
gibi oldukça geniş ve sürekli gelişen ve değişen bir alanda bütün
uyuşmazlık türlerini kanunda saymanın mümkün olmadığı da açıktır.
Öte yandan, kuralda geçen tarafların üzerinde
serbestçe tasarruf edebileceği işler kavramı mevzuat ve uygulamada
karşılaşılan ve bilinen bir kavramdır. Madde metninde yer verilmese de kamu
düzenine ilişkin konuların, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf
edemeyecekleri alan kapsamında kaldığı hususunda herhangi bir şüphe yoktur.
Nitekim madde gerekçesinde de “Bu
durum karşısında, kamu düzenine ilişkin olan ve dolayısıyla tarafların
üzerinde serbestçe tasarrufta bulunmalarına olanak vermeyen hukukî
ilişkilerden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında,
arabuluculuk kurumuna müracaat edilemeyecektir.” denilmek suretiyle,
kamu düzenine ilişkin olan konularda arabulucuya başvurulamayacağı ifade
edilmiştir. Bu durumda, kuralın, belirsiz olduğundan söz edilemez.
Kaldı ki, Kanun’un 17. maddesinin
(1) numaralı fıkrasında, tarafların serbestçe tasarruf edilebilecek alanlar
dışında arabuluculuğa başvurduğunun tespit edilmesi durumunda arabuluculuk
faaliyetinin sona ereceğinin ifade edildiği; ayrıca Kanun’un 18.
maddesinde, arabuluculuk faaliyeti sonucunda düzenlenen anlaşma belgesinin
icra edilebilirliği için söz konusu belgeye hâkim tarafından icra
edilebilirlik şerhi verilmesi gerektiği ve hâkimin bu şerhi verirken
arabuluculuk faaliyetinin arabuluculuğa elverişli olup olmadığını inceleyeceği
dikkate alındığında, bu konuda yargısal bir denetimin de söz konusu olduğu
açıktır.
Anayasa’nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk
Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı öngörülmüştür. Bu madde
uyarınca, yapılacak yargılamanın kişiler yönünden gerçek bir güvence oluşturabilmesi
için aranacak nitelikler de 36. maddede belirtilerek "Herkes, meşrû
vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı
veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz."
denilmiştir. Anayasa’nın 141. maddesine göre davaların en az giderle ve
mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir. Bu görevin ağır
iş yükü altında yerine getirilmesi zorlaştıkça, yargının iş yükünün azaltılması,
adalete erişimin kolaylaştırılması ve usul ekonomisi gibi çeşitli nedenlerle
yargıya ilişkin anayasal kuralların etkililiğinin sağlanması bakımından
gerekli görülmesi durumunda uyuşmazlıkların çözümü için alternatif
yöntemlerin yaşama geçirilmesi, yasama organının takdir yetkisi içindedir.
Alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına başvuru zorunluluğu, bu yollar sırf
kişilerin hak aramalarını imkânsız hâle getirmek amacıyla oluşturulmuş
etkisiz ve sonuçsuz yöntemler olmadığı sürece hak arama özgürlüğüne aykırı
kabul edilemez.
Uyuşmazlıkların çözümü konusunda temel olarak iki
sistem vardır. Birincisi, yargı yoluyla uyuşmazlıkların çözümü, diğeri ise
yargılama yapılmadan uyuşmazlığın çözümüdür. Arabuluculuk kurumunu da içine
alan bu ikinci sistem, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri olarak
adlandırılmaktadır.
Alternatif uyuşmazlık çözümü kavramında geçen “alternatif” terimi,mahkemelere alternatif bir yol olarak
kullanılamaz. Arabuluculuk, tarafların sorunlarını kendilerinin çözmesini
amaçlayan gönüllülük esasına dayanan dostane bir çözüm yolu olup bir
yargılama faaliyeti değildir. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri,
uyuşmazlıkların çözümünde yargısal yolların yanında yer alan ve tarafların
istemleri hâlinde işlerlik kazanan, esas itibarıyla ilişkilerin
koparılmadan sürdürülmesini ve adil bir karardan ziyade, her iki tarafı da
tatmin edici bir çözüme ulaşılmasını hedefleyen yöntemler bütünüdür. Bir
başka ifadeyle, alternatif uyuşmazlık çözümleri, Devlete ait yargı
yetkisinin mutlak egemenliğine zarar vermeden işlerlik kazanan ve uygulama
alanı bulan ek yöntemler bütünü olarak nitelendirilebilir.
Nitekim, Kanun’un genel gerekçesinde de, “Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri,
aslında yargı sistemi ile rekabet içinde olmadığı gibi, amaç yargısal yollara
başvuru imkânını ortadan kaldırmak da değildir. Devlete ait olan yargı
yetkisinin mutlak egemenliğine zarar vermeden uyuşmazlıkların daha basit ve
kolay çözümü amaçlanmaktadır.” denilmiştir.
Yine, Kanun’un 15. maddesinin (4) numaralı
fıkrasında yer alan “Niteliği gereği
yargısal bir yetkinin kullanımı olarak sadece hâkim tarafından
yapılabilecek işlemler arabulucu tarafından yapılamaz.” biçimindeki hükümden
de arabulucunun yaptığı faaliyetin yargısal bir faaliyet olmadığı açıkça
anlaşılmaktadır.
Esasen, doktrinde de alternatif uyuşmazlık çözüm
yollarının yargının alternatifi olan ve dolayısıyla yargısal sistemin
yerine ikame edilmeye çalışılan veya onunla rekabet içinde bulunan bir
süreçler bütünü olmadığı, tam tersine uyuşmazlıkların çözümü için öngörülen
yöntemlere ilave edilmiş tamamlayıcı yöntemler topluluğu olduğu hususunda
tam bir mutabakat bulunduğu anlaşılmaktadır.
Alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının başarılı
olabilmesinin ön koşulu da bu yolların yargı yoluyla yarışmaması ve yargının
yerine ikame edilmemeye çalışılmasıdır. Bu yolların asıl hedefi, basit ve
kamu düzenini ilgilendirmeyen uyuşmazlıkların adli bir soruna dönüşmeden
çözümünü sağlamaktır. Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (b) bendinde de arabuluculuk “Sistematik
teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla
tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu
suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında
iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, uzmanlık eğitimi almış olan
tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak
yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemi” olarak tanımlanmış ve aynı Kanun’un
3. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da tarafların, arabulucuya başvurmak,
süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya bu süreçten vazgeçmek konusunda
serbest oldukları açıkça ifade edilmiştir. Bir başka ifadeyle,
taraflar arasında arabuluculuk yöntemine başvurulmuş olması, Devletin
yargılama yetkisini bertaraf edemez. Arabuluculukta iradilik ilkesi
gereğince yargıya ve diğer çözüm yollarına başvuru yolu her zaman açık bulunmaktadır.
Dolayısıyla, kuralın, Anayasa’nın 9. ve 36. maddelerine aykırı bir yönü
yoktur.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2., 9. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 5., 6., 10., 11. ve 37. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
B- Kanun’un 4. Maddesinin İncelenmesi
Dava dilekçelerinde, tarafların mahalle baskısı
altında tarikat ve töre kurallarına göre hukuka aykırı bir biçimde
uyuşmazlıklarının çözümlenmesini istediklerinde, gizlilik ilkesi gereğince
yürütülen faaliyetleri denetlemenin mümkün olmayacağı için bu durumun
alternatif kadı sistemini ortaya çıkaracağı, arabuluculuk faaliyetinin
gizlilik içinde yürütülmesinin güçlünün zayıfı, haksızın haklıyı ezmesi
sonucunu doğurabileceği gibi hukuka aykırı uygulamaların gizlilik kisvesi
altında meşruiyet kazanmasını da sağlayacağı, söz konusu ilkenin
arabuluculuk faaliyetinin etnik ve dinsel temelde oluşumlara ya da mafyanın
hâkimiyetine yol açabilecek bir düzenlemeye dönüşme sakıncalarını da içinde
barındırdığı, arabuluculuk faaliyetinin gizlilik kuralına bağlanmış
olmasınınmahkemelerdeki yargılamanın
aleni olması kuralına aykırılık oluşturduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın
2., 9., 36., 37. ve 141. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
Kanun’un 4.
maddesinin (1) numaralı fıkrasında, arabulucunun, taraflarca aksi
kararlaştırılmadıkça, arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde kendisine sunulan
veya bir şekilde elde ettiği bilgi ve belgeler ile diğer kayıtları gizli tutmakla
yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. Söz konusu kuralda, gizliliğin
arabulucuya ilişkin yönüne vurgu yapılmıştır.
Aynı kuralın (2)
numaralı fıkrasında ise tarafların da aksi kararlaştırılmadığı sürece
gizliliğe uymak zorunda oldukları ifade edilmektedir. Söz konusu kuralda,
gizliliğin taraflara ilişkin boyutuna vurgu yapılmıştır.
Anayasa’nın 141.
maddesinin birinci fıkrasında “Mahkemelerde
duruşmalar herkese açıktır.” denilmek suretiyle, duruşmaların aleni
olarak yapılması gerektiği ifade edilmiştir.
Dava konusu kuralda,
arabuluculuğun gizliliğine ilişkin hükümler düzenlenmektedir. Anayasa’nın
141. maddesinde öngörülen aleniyet ilkesi mahkemelerde yapılan duruşmalı
yargılamalar için söz konusudur. Oysa, Kanun’un 1.
maddesinin (2) numaralı fıkrasının
incelendiği bölümünde ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere, arabuluculuk
yargısal bir faaliyet niteliğinde bulunmadığından ve tarafların verdikleri
yetkiyle ve onların serbest iradeleriyle ortaya çıkan bir uyuşmazlık çözüm
süreci olan arabuluculukta duruşma yapılması gibi bir durum söz konusu
olmadığından, mahkemelerde yapılan duruşmalarda aleniyet ilkesini öngören
Anayasa’nın 141. maddesinin bu tür yargı dışı uyuşmazlık çözüm yollarında
emredici bir yönünün bulunmadığı açıktır.
Diğer taraftan,
arabuluculuğun en belirgin niteliği, doğası gereği özel ve gizli olmasıdır.
Gizlilik ilkesi, genel olarak taraflar arasındaki uyuşmazlığın içeriğinin
ve arabuluculuk sürecinde ileri sürülen bilgi ve belgelerin açıklanmasını
ve başkalarına iletilmemesini ifade eder. Gizlilik ilkesinin korunmasında
menfaati olanlar bizzat taraflardır. Kurala ilişkin gerekçeden, tarafların
arabuluculuk faaliyetleri kapsamında uyuşmazlık konusunu bütün yönleriyle
tartışmaları sırasında ortaya çıkabilecek ticari sırları ya da mahrem
bilgilerin üçüncü kişilerce öğrenilmesini istemeyecekleri gerçeğinden
hareketle kuralın yasalaştırıldığı anlaşılmaktadır.
Kaldı ki, kuralda,
tarafların gizlilik ilkesini kaldırma yönünde anlaşma yapabilecekleri ifade
edilerek, bu konuda taraflara bir serbesti de tanınmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 141. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın
2., 9., 36. ve 37. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
C- Kanun’un 5. Maddesinin (1) ve (3) Numaralı
Fıkralarının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Kanun’un 5. maddesinin (1)
numaralı fıkrasında öngörülen yasağın arabuluculuk sürecine katılmamış ve
bu faaliyet içinde yer almamış olan üçüncü kişiler için de kabul
edilmesinin hak arama hürriyetine aykırılık oluşturduğu, ayrıca dava
açıldığında ya da tahkim yoluna gidildiğinde gizlilik kuralı gereğince
maddede belirtilen beyan ve belgelerin de delil olarak ileri sürülememesinin
delil serbestîsi ilkesine aykırılık oluşturduğu, dava konusu (3) numaralı
fıkrada ise mahkemelerin bile arabuluculuk faaliyetleri dolayısıyla
hazırlanan belgeleri isteyemeyeceği ve delil olarak sunulmuş olsa dahi
hükme esas alamayacaklarının belirtildiği, böyle bir düzenlemenin hukuk
devleti ilkesi ve mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ve ayrıca
hak arama hürriyetiyle bağdaşmasının mümkün olmadığı, arabuluculuk
müessesesinde gizliliğin gereksiz olup sonuç olarak tutulan uyuşmazlık tutanağının
mahkemelere sunulabilme imkânının tanınması gerekirken bu yapılmayarak
mahkemelere bu madde ile yardımcı değil, alternatif yargı mercii ihdas
edildiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2.,
9. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Maddenin dava konusu
olan (1) numaralı fıkrasında, hangi beyan ve belgelerin, kimler tarafından,
hangi kapsamda kullanılamayacağı belirtilmiştir. Söz konusu yasak,
uyuşmazlıkla ilgili doğrudan veya dolaylı bir yargılama sırasında geçerli
olup arabuluculuk faaliyetinin taraflarını, arabulucuyu, arabuluculuk
faaliyetine katılmış olsun olmasın üçüncü kişileri kapsamaktadır. Ayrıca,
yasağa dört bent hâlinde sayılan beyan ve belgeler dâhil olup bu beyan ve
belgeler yargılamada delil olarak kullanılamayacağı gibi, bu konuda
tanıklık da yapılamayacaktır. Yargılamanın mahkeme veya tahkim yoluyla
yapılmasının bu konuda bir önemi yoktur. Maddenin kapsamına giren beyan ve
belgeler şunlardır:
- Taraflarca yapılan
arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma
isteği.
- Uyuşmazlığın
arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen
görüşler ve teklifler.
- Arabuluculuk
faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir
vakıa veya iddianın kabulü.
- Sadece
arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler.
Maddenin dava konusu
olan (3) numaralı fıkrasında ise taraflar dışında, mahkeme, hakem ve idari
makamlara yönelik olarak yasağın kapsamı belirtilerek, aynı maddenin (1)
numaralı fıkrasında belirtilen bilgilerin açıklanmasının bu makamlar
tarafından istenemeyeceği vurgulanmıştır. Bu yasağa rağmen, söz konusu
beyan veya belgeler, taraflarca veya tarafların bilgisi dışında herhangi
bir şekilde delil olarak sunulursa, hükme esas alınamayacaktır. Kuralda
düzenlenen yasağa, iki temel istisna getirilmiştir. Bunlar, söz konusu
bilgilerin kullanılmasının bir kanun hükmü tarafından emredilmesi ya da
bunların arabuluculuk süreci sonunda varılan anlaşmanın uygulanması ve
icrası için gerekli olmasıdır.
Kuralla
mahkemelere yardımcı değil alternatif bir yargı mercii ihdas edildiği
yönünde ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık itirazları, Kanun’un 1.
maddesinin (2) numaralı fıkrasının incelendiği bölümde belirtilen Anayasa’nın
2. ve 9. maddelerine ilişkin gerekçelerle yerinde görülmemiştir.
Anayasa’nın 36.
maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün
temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak, hukuki bir
uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne
taşınması hakkını da kapsar. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama
özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte,
bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu
söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın
doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca,
hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş
olsa da Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu
hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Ancak bu sınırlamalar,
Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.
Anayasa’nın 13.
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik
toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine
aykırı olamayacağı gibi, hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.
Dava konusu
kurallarla, taraflara arabuluculuk sürecinin yargılamada aleyhlerine sonuç
doğurmayacağına yönelik ve bu suretle tarafların arabulucuya başvurma
konusundaki tereddütlerini giderici bir güvence sağlanmıştır. Kurallarla
öngörülen amaç, gizlilik ilkesinin korunması ve arabuluculuğun
anlaşmazlıkla sonuçlanması durumunda ortaya çıkabilecek sorunların
çözümlenmesidir.
Ancak maddenin (1)
numaralı fıkrasının (ç) bendinde de belirtildiği üzere, iptali istenen
kurallarda öngörülen yasak ve sınırlamalar, tarafların uyuşmazlık sebebiyle
sahip oldukları ve delil olarak kullanılacak tüm belgeler için değil,
sadece arabuluculuk dolayısıyla hazırladıkları belgeler için söz konusudur.
Düzenlemenin amacının, arabuluculuk kurumunu teşvik etmek ve kolaylaştırmak
olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca, maddenin
iptal konusu olmayan (5) numaralı fıkrasında da bir hukuk davasında veya
tahkimde ileri sürülen caiz delillerin, sırf arabuluculukta kullanılmış
olmaları sebebiyle, kullanılamayacak hâle gelmeyeceği ifade edilmiştir. Bir
başka ifadeyle, arabuluculuk faaliyeti söz konusu olmasaydı dahi, taraflar
bir delili ellerinde bulunduruyor veya elde edebiliyor ve aynı zamanda
mahkeme veya tahkimdeki yargılamada o uyuşmazlık için caiz delil olarak
kullanabiliyorsa, sırf daha önce bir arabuluculuk faaliyetinde
kullanılması, o delilin geçerliliğini etkilemeyecektir.
Diğer taraftan,
iptali istenen (3) numaralı fıkranın son cümlesinde, (1) numaralı fıkrada
belirtilen bilgilerin bir kanun hükmü tarafından emredildiği veya
arabuluculuk süreci sonunda varılan anlaşmanın uygulanması ve icrası için
gerekli olduğu ölçüde açıklanabileceği de ifade edilmiştir. Dolayısıyla,
iptali istenen kurallarla getirilen yasaklar ve sınırlamalar, sadece
arabuluculuk faaliyetleri nedeniyle elde edilen bilgiler için söz konusu
olup arabuluculuk faaliyetinden önce var olan deliller yasak ve sınırlama
kapsamında değildir. Ayrıca, maddenin iptal konusu olmayan (4) numaralı
fıkrasında da belirtildiği üzere, söz konusu yasak ve sınırlamalar
arabuluculuğun konusuyla ilgili olup olmadığına bakılmaksızın sadece hukuk
davaları ve tahkimde uygulanacak olduğundan, ceza hukukunda geçerli olan
delil serbestisi ilkesine aykırı bir durumun
bulunmadığı da açıktır.
Kurallar,
arabuluculuk faaliyeti sonucunda yargıya başvurmayı engelleyici bir hüküm
içermemektedir. Kaldı ki, kurallarla getirilen yasaklar ve sınırlamaların
sadece arabuluculuk faaliyetleri nedeniyle elde edilen bilgiler ile hukuk
davaları ve tahkim için söz konusu olduğu dikkate alındığında, kurallarda
öngörülen düzenlemenin hak arama hürriyetini aşırı derecede zorlaştıran ya
da ortadan kaldıran, dolayısıyla hakkın özüne dokunan bir sınırlama niteliğinde
bulunduğu söylenemez.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2.,
9. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
D- Kanun’un
9. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçelerinde,
iptali istenen kuralla arabuluculuğun hâkimlik mesleği ile adeta özdeşleştirildiği,
ayrıca maddede arabulucunun görevini gereği gibi yerine getirmemesi, görevi
sırasında ya da görevi nedeniyle suç işlemesi, taraflara baskı yapması,
taraflar arasında eşitlik ilkesine aykırı davranması ve görevini
savsaklaması gibi durumlarda nasıl bir cezalandırma yöntemine başvurulacağı
ile bunun yaptırımının ne olacağı yönünde hiç bir düzenlemeye yer
verilmediği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.,
9., 36., ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenen
kuralda, arabulucunun görevini özenle, tarafsız bir biçimde ve şahsen
yerine getirmek durumunda olduğu hükme bağlanmaktadır.
Ceza ve ceza yerine
geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, ceza hukukunun temel ilkeleri
ile Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarına aykırı olmamak kaydıyla, ülkenin
sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik hayatın
gereksinimleri göz önüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre
belirlenir. Kanun koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken toplumda hangi
eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımı ile
karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep olarak kabul
edilebileceği konularında takdir yetkisine sahiptir.
Arabulucuların hangi
eylemlerinin suç olup olmayacağını takdir edip buna göre düzenlemeler yapma
yetkisi, tamamen kanun koyucunun takdirinde olup kanun koyucunun bazı
eylemleri suç olarak nitelendirmemesi hususu kuralın Anayasa’ya aykırı
olduğu şeklinde nitelendirilemez.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın
9., 36. ve 37. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
E- Kanun’un
13. Maddesinin İncelenmesi
Dava dilekçelerinde,
arabuluculuk faaliyetinin tamamen davadan önce başvurulabilecek bir uyuşmazlık
çözüm yöntemi olarak kabul edilmesi gerekirken iptali istenen kuralla
mahkeme aşamasında da arabuluculuğun öngörüldüğü, bu durumun yargısal
faaliyetlerin kesintiye uğramasına ve toplumda huzursuzlukların baş
göstermesine, güçlünün zayıfı ezmesine, adaletin gecikmesine, ertelenmesine
veya hiç işlememesine vebağımsız
yargı kurumlarının etkinliğini yitirmesine yol açacağı, vatandaşın en temel
anayasal hakkı olan hak arama hürriyetinden mahrum edileceği, bağımsız
yargı organları ile irtibatın kesileceği ve hakkını hukuk dışı yollardan
aramasına zorlanacağı veya teşvik edileceği belirtilerek kuralın,
Anayasa’nın 2., 5., 36., 37. ve 141. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Maddenin (1)
numaralı fıkrasında, tarafların dava açılmadan önce veya davanın görülmesi
sırasında arabulucuya başvurma konusunda anlaşabilecekleri, mahkemenin de
bu konuda tarafları aydınlatıp teşvik edebileceği hususu düzenlenmiştir.
Fıkradaki düzenleme, 12.1.2011 günlü, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu’nun ön inceleme aşamasında mahkemenin tarafları sulha teşvik
edeceğini düzenleyen 137. maddesinin (1) numaralı fıkrası ile sulhun hüküm
kesinleşinceye kadar her zaman yapılabileceğini öngören aynı Kanun’un 314.
maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla paralel bir düzenlemedir.
Maddenin (2)
numaralı fıkrasında ise arabuluculuk sürecinin iki tarafça ortak bir
şekilde başlatılmamış olması ihtimali düzenlenmiştir. Buna göre, sadece
taraflardan birisinin teklifte bulunması söz konusu ise diğer tarafın bu
teklife cevabı beklenecektir. Karşı taraf, teklifin kendisine ulaşmasından
itibaren otuz gün içinde olumlu cevap vermezse, teklifi reddetmiş
sayılacaktır. Ancak, taraflar anlaşarak bu süreyi kısaltabilecekleri gibi
daha da uzatabilirler.
İptali istenen
kurallarda, yargılamanın her aşamasında hâkimin arabulucuya başvuru
konusunda tarafları aydınlatıp, teşvik edebileceği; tarafların da
birbirlerine arabulucuya başvurma teklifinde bulunabilecekleri, tarafların
hâkimin ya da birbirlerinin bu konudaki teklifini kabul edip etmemede
tamamen serbest oldukları hükme bağlanmaktadır. Dolayısıyla, kurallarda
yargılamayı uzatıcı bir durum söz konusu değildir. Zira,
taraflardan birisi diğer tarafın ya da hâkimin arabuluculuk kurumuna
başvurulması teklifi karşısında, bunun davayı uzatacağı kanaatine sahip
olması durumunda, teklifi derhal reddetme imkanına sahiptir.
Diğer taraftan,
arabuluculuk faaliyeti nedeniyle yargılamanın uzun süre sürüncemede
kalmasını önlemek amacıyla Kanun’da ek tedbirler de öngörülmüştür. Kanun’un
15. maddesinin (5) numaralı fıkrasında, tarafların birlikte arabulucuya
başvurmak istediklerini beyan etmeleri hâlinde, hâkimin davayı üç ayı
geçmemek üzere erteleyebileceği, bu sürenin yine tarafların birlikte
başvurusu üzerine en fazla üç ay daha uzatılabileceği, bir başka ifadeyle
arabuluculuk süreci nedeniyle davanın en fazla altı ay süreyle
ertelenebileceği kurala bağlanmıştır. Dolayısıyla, kurallarda Anayasa’nın
141. maddesiyle çelişen bir yön bulunmamaktadır.
Kurallarla
vatandaşın anayasal haklarından olan
hak arama hürriyetinden mahrum edileceği, bağımsız yargı organları ile
irtibatının kesileceği ve hakkını hukuk dışı yollardan aramaya zorlanacağı
veya teşvik edileceği yönünde ileri sürülen Anayasa’ya
aykırılık itirazları, Kanun’un 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasının
incelendiği bölümde belirtilen Anayasa’nın 2., 9.
ve 36. maddelerine ilişkin gerekçelerle yerinde görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu
kurallar Anayasa’nın 2., 9., 36. ve 141.
maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralların, Anayasa’nın 5. ve 37.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
F- Kanun’un 15. Maddesinin (1)
Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçelerinde, kuralda
arabulucunun seçilmesinden sonra tarafların ilk toplantıya hangi süre
içinde ve ne şekilde davet edileceğinin somut olarak gösterilmediği,
kuralda geçen en kısa sürede ibaresinin belirsiz olduğu, yine kuralda
belirtilen davet usulünün muğlak bırakılmasının arabuluculuk faaliyetinin
başlamasında ve mahkeme sürecinde kötü niyetli kişilerin süreci
uzatabilmesine neden olabileceği, bu durumun ayrıca bağımsız mahkemelerin
görevlerini ifa edemez konuma getirilmesine neden olacağı belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2., 9. ve 141. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Kanun’un 15.
maddesinde, arabuluculuk faaliyetinin nasıl ve hangi usûlle
yürütüleceği hususları düzenlenmiştir. İptali istenen (1) numaralı fıkrada
ise arabulucunun seçildikten sonra tarafları, mümkün olan en kısa sürede
ilk toplantıya davet edeceği kurala bağlanmıştır. Kuralda düzenlenen ilk
toplantı daveti, Kanun’un 16. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci
cümlesinde öngörülen dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması sürecinin
başlangıcı bakımından önemlidir. Zira, dava
açılmadan önceki arabuluculuk süreci, tarafların ilk toplantıya davet
edilmeleri ve taraflarla arabulucu arasında sürecin devam ettirilmesi
konusunda anlaşmaya varılıp bu durumun bir tutanakla belgelendirildiği
tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır.
Buna karşılık,
Kanun’un 15. maddesinin (1) numaralı fıkrasında öngörülen ilk toplantı
daveti, Kanun’un 16. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde
düzenlenen dava açılmasından sonra yapılan arabuluculuk sürecinin başlangıcı
açısından herhangi bir önem veya etkiye sahip değildir. Zira,
dava açıldıktan sonra söz konusu olan arabuluculuk süreci, mahkemenin
arabulucuya davetinin taraflarca kabul edilmesi veya tarafların arabulucuya
başvurma konusunda anlaşmaya vardıklarını duruşma dışında mahkemeye yazılı
olarak beyan ettikleri ya da duruşmada bu beyanlarının tutanağa geçirildiği
tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır.
Bu durumda, Kanun’un
15. maddesinin (1) numaralı fıkrasında öngörülen arabulucunun tarafları en
kısa sürede ilk toplantıya davet etmesinin, dava açıldıktan sonra yapılacak
arabuluculuk faaliyeti sürecinin başlamasına herhangi bir etkisi
bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle, henüz dava açılmadan önce yapılacak
arabuluculuk faaliyetinde, arabulucunun tarafları ilk toplantıya davet
etmemesi durumunun, ortada henüz bir dava bulunmadığı dikkate alındığında,
bu konuda belirli bir sürenin öngörülmemiş olmasının yargılamayı uzatma ya
da etkisiz hâle getirme gibi bir sonuç doğurma ihtimali bulunmamaktadır.
Kaldı ki, taraflar
arabuluculuk faaliyeti ve arabulucu üzerinde söz sahibi olduklarından,
arabulucunun tarafları en kısa zamanda toplantıya davet etmeyerek görevini
yerine getirmede ihmal göstermesi durumunda, Kanun’un 17. maddesinde de
belirtildiği üzere, tek taraflı olarak ya da anlaşarak arabuluculuk
faaliyetini sonlandırabileceklerdir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 9.
ve 141. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
G- Kanun’un 15. Maddesinin (3) ve (4)
Numaralı Fıkralarının İncelenmesi
Dava dilekçesinde; iptali istenen (4)
numaralı fıkrada “Hâkim tarafından yapılabilecek işlemler arabulucu tarafından
yapılamaz.” hükmüne yer
verilmekle birlikte, (3) numaralı fıkrada “Arabulucu uyuşmazlığın
niteliğini, tarafların isteklerini ve uyuşmazlığın hızlı bir şekilde
çözümlenmesi için gereken usul ve esasları göz önüne alarak arabuluculuk
faaliyetini yürütür.” denilmek suretiyle (4) numaralı fıkranın aksine
(3) numaralı fıkradaki hükümle arabulucuların hâkim gibi işlemler yapmasının
önünün açıldığı, bu durumun ise Anayasa’nın
2., 6., 9. ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Kanun’un 15.
maddesinin dava konusu (3) numaralı fıkrasında tarafların, arabuluculuk
faaliyetinin nasıl yürütüleceğini önceden veya bu faaliyetin başında
kararlaştırmamış olmaları hâlinde ne yapılacağı hususu düzenlenmiştir. Buna
göre, arabulucu, öncelikle uyuşmazlığın niteliği ve tarafların bu konudaki
isteklerini dikkate alarak uyuşmazlığın kolay ve çabuk çözümünü sağlayacak
bir yol izleyecektir.
Kanun’un 15.
maddesinin dava konusu (4) numaralı fıkrasında ise arabulucunun hâkim
tarafından yapılabilecek işleri yapamayacağı açıkça ifade edilmiştir.
İptali istenen
kurallarla, arabulucuya yargısal işlemler yapma yetkisinin tanınması söz
konusu olmayıp, aksine arabulucunun yargısal işlemler yapamayacağı hususu
hüküm altına alınmıştır.
İptali istenen (3)
ve (4) numaralı fıkralar, birbiriyle çelişen değil, tamamlayan hükümler
içermektedir. Zira, (3) numaralı fıkrada
arabulucunun taraflarca aksi kararlaştırılmaması durumunda, arabuluculuk faaliyetini
ne şekilde yürüteceği hususu düzenlenirken; (4) numaralı fıkrada ise
arabulucunun bu faaliyet kapsamında yetkisine ilişkin bir sınırlama
getirilmiştir. (4) numaralı fıkra uyarınca, arabulucu, niteliği gereği
yargısal bir yetkinin kullanımı olarak sadece hâkim tarafından
yapılabilecek işlemleri yapamayacaktır. Bu durumda, iptali istenen (4)
numaralı fıkradaki hükmün, (3) numaralı fıkrada öngörülen hükmü bertaraf
ettiğini ya da anlamsız hâle getirdiğini söylemek mümkün değildir. Tam
aksine, (3) numaralı fıkra, (4) numaralı fıkranın sınırlarını çizen bir
niteliğe sahiptir.
Dava konusu (4)
numaralı fıkrada belirtilen kural, arabuluculuğun yargısal bir faaliyet
olmadığının açık bir göstergesidir. Yargısal bir görev ifa etmeyen
arabulucunun, yargısal bir görev yapan hâkimlerin münhasır yetkisine sahip
olması düşünülemez. Arabulucu, uyuşmazlığın çözümünde taraflara yardımcı
olan, çözüm ortamını hazırlayan kişi konumundadır; ancak, karar veren kişi
değildir. Nitekim, (4) numaralı fıkranın
gerekçesinde de “Zira, arabuluculuk
yargısal bir faaliyet olmayıp alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir.
Uyuşmazlık yargısal bir faaliyetle ve hâkim tarafından çözüldüğünde
kullanılacak yetki ile arabuluculukta arabulucunun kullanacağı yetkiler
aynı değildir. Arabulucu, uyuşmazlığın çözümünde taraflara yardımcı olan,
çözüm ortamını hazırlayan kişi konumundadır; ancak karar veren kişi
değildir.” denilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu
kurallar Anayasa’nın 2. ve 9. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin
reddi gerekir.
Kuralların, Anayasa’nın 6. ve 37.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
H- Kanun’un
15. Maddesinin (5) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali istenen
kuralla, davanın görülmesi sırasında arabulucuya başvurulması durumunda
davanın üç ay süreyle ertelenmesi ve tarafların birlikte talepte bulunması
üzerine sürenin üç ay daha uzatılabilmesinin öngörüldüğü, bu durumun
yargılamanın gereksiz yere uzamasına neden olabileceği belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 141. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenen kuralda, dava açıldıktan
sonra arabulucuya başvurulması hâlinde bunun yargılamaya etkisi düzenlenmiştir.
Buna göre, mahkeme yargılamayı üç ayı geçmeyecek bir süreyle erteleyecek bu
süre içerisinde sonuç elde edilemez ise yine tarafların başvurusu üzerine
süre en fazla üç ay daha uzatılabilecektir. Böylece, arabulucuya başvurunun
en fazla altı ay süreyle yargılamayı erteleyici bir etkisi olacaktır. Bir
başka ifadeyle, arabuluculuk faaliyeti en fazla altı ay içinde
sonuçlandırılmak zorundadır. Kuşkusuz, bu süreler azami süreler olup
taraflar daha kısa bir süre için davanın ertelenmesini talep edebileceği
gibi hâkim de daha kısa sürelerle erteleme kararı verebilecektir.
İptali istenen kuralla öngörülen
davanın belli bir süre ertelenmesine ilişkin sürelerin, davaların arabuluculuk
nedeniyle belirsiz bir zaman dilimi süresince uzamasına engel olmak için
getirildiği açıktır. Kuralla getirilen azami erteleme süreleri nedeniyle,
davaların sürekli bir biçimde arabuluculuk başvurusu gerekçe gösterilerek
ertelenmesi disipline edilmiş ve böylece davaların uzun ya da belirli
olmayan bir zaman süresince ertelenmesinin önüne geçilmiş olacaktır. Kaldı
ki, erteleme sürelerini belirleme, hâkimin takdirinde olup hâkim bu
süreleri belirlerken tarafların istemi yanında, davanın niteliğini,
ağırlığını ve bir bütün olarak davanın geldiği aşamayı dikkate alacaktır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural
Anayasa’nın 141. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
I- Kanun’un 16. Maddesinin
İncelenmesi
Dava dilekçelerinde, iptali istenen
kuralda düzenlenen arabuluculuk sürecinin başlaması ile uyuşmazlıkla ilgili
zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin hesaplanmasında, Kanun’un 15.
maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan ilk toplantıya davet
süresindeki belirsizliğin arabuluculuk faaliyetinin başlamasında ve mahkeme
sürecinde kötü niyetli kişilerin bu süreci uzatabilmesine neden
olabileceği, bu durumun ayrıca bağımsız mahkemelerin görevlerini ifa edemez
konuma getirilmesine neden olacağı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 9. ve 141. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Kanun’un 16. maddesinde, arabuluculuk
sürecinin başlaması ve bunun zamanaşımı ve hak düşürücü sürelere etkisi
düzenlenmiştir. Bu çerçevede dava açılmadan önce veya sonra arabulucuya
başvuru konusunda bir ayrım yapılmıştır.
Kanun’un 16. maddesinin (1) numaralı
fıkrasında, dava açılmadan önce ve dava açıldıktan sonra arabuluculuk
sürecinin hangi andan itibaren başlayacağı açık bir şekilde düzenlenmiştir.
Fıkranın birinci cümlesinde, arabuluculuk sürecinin, dava açılmadan önce
arabulucuya başvuru hâlinde, tarafların ilk toplantıya davet edilmeleri ve
taraflarla arabulucu arasında sürecin devam ettirilmesi konusunda anlaşmaya
varılıp bu durumun bir tutanakla belgelendirildiği tarihten itibaren
işlemeye başlayacağı hüküm altına alınmıştır. Buna karşılık aynı fıkranın
ikinci cümlesinde ise dava açılmasından sonra arabulucuya başvuru hâlinde
bu sürecin, mahkemenin arabulucuya başvurma davetinin taraflarca kabul
edilmesi veya tarafların arabulucuya başvurma konusunda anlaşmaya
vardıklarını duruşma dışında mahkemeye yazılı olarak beyan ettikleri ya da
duruşmada bu beyanlarının tutanağa geçirildiği tarihten itibaren işlemeye
başlayacağı ifade edilmiştir.
Kanun’un 16. maddesinin (2) numaralı
fıkrasında ise arabuluculuk sürecinin başlamasından sona ermesine kadar
geçirilen sürenin, uyuşmazlık konusu olan hakka ilişkin zamanaşımı ve hak
düşürücü sürelerin hesaplanmasında dikkate alınmayacağı belirtilmiştir.
Kanun’un 15. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının incelendiği bölümde belirtilen gerekçelerle kural, Anayasa’nın 2., 9. ve 141. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
J- Kanun’un 17. Maddesinin (4)
Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçelerinde, kuralla,
arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen belgenin Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri
Genel Müdürlüğüne gönderilmesinin zorunlu kılınmasının toplumsal hukuk
güvenliği açısından son derece tehlikeli olduğu, bu durumun hukuk devleti
ilkesi ile bağdaşmayan ve ancak anti-demokratik rejimlere özgü bir
anlayışın ürünü olduğu, avukatların uzlaşma tutanaklarını Devletin herhangi
bir birimine vermek zorunda olmadıklarını, sır saklama yükümlülüğünün
avukatın birincil ve en temel hak ve görevi olması nedeniyle Devlet
tarafından özel bir korumaya tabi olması gerektiği, kuralla tamamen Devlete
bağlı durumda olan hukukçulara kişilerin özel alanları açılarak alınan
sonuçların Devlet tarafından arşivlenerek dolaylı yönden mahkemelere ve
davaların seyrine müdahale edildiği, ayrıca savunma hakkının da ihlal
edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10.
ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kuralda, arabuluculuk faaliyetinin sona
ermesi durumunda arabulucunun aynı maddenin (2) numaralı fıkrası uyarınca
tutulan tutanak ile arabuluculuk faaliyetine ilişkin olarak kendisine
yapılan bildirimi, tevdi edilen ve elinde bulunan belgeleri beş yıl süreyle
saklamak zorunda olduğu, ayrıca tutulan tutanağın da arabuluculuk
faaliyetinin sona ermesinden itibaren bir ay içinde Adalet Bakanlığı Hukuk
İşleri Genel Müdürlüğüne göndereceği hükme bağlanmıştır.
Arabulucunun düzenlediği son tutağın
bir örneğini Hukuk İşleri Genel Müdürlüğüne göndermesinin temel dayanağı,
Kanun’un 28. maddesiyle arabuluculuk hizmetlerinin düzenli ve verimli
olarak yürütülmesini sağlamak amacıyla Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü
bünyesinde ihdas edilen daire başkanlığının görevlerini düzenleyen 30.
maddenin (1) numaralı fıkrasının (g) bendindeki “Arabulucular tarafından arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen
son tutanakların kayıtlarını tutmak ve birer örneklerini saklamak.”
biçimindeki hükümdür. Bir başka ifadeyle, Kanun’un 30. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (g) bendinde öngörülen görevin yerine getirilebilmesi için,
iptali istenen kuralda belirtilen son tutanağın söz konusu daire
başkanlığına gönderilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin
temel ilkelerinden biri “hukuk güvenliği” ilkesidir. Hukuk
güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve
işlemlerinde Devlete güven duyabilmesini, Devletin de yasal düzenlemelerde
bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.
Maddeye ilişkin
gerekçeden, iptali istenen kuralda öngörülen arabulucuya belge saklama
yükümlülüğünün, özellikle daha sonra ortaya çıkacak tereddütlerin
giderilmesi ve arabuluculuk faaliyetinin belgelendirilebilmesi amacıyla
getirildiği anlaşılmaktadır. Örneğin, taraflardan birinin arabuluculuk
sonucunda düzenlenen anlaşma tutanağına icra edilebilirlik şerhi
verilmesini istemesi üzerine diğer tarafın bu belgeye yönelik tahrifat ya
da sahtecilik iddiasında bulunması durumunda, söz konusu belgenin bir
örneğinin daire başkanlığında muhafaza edilmesi, bu konudaki tartışmaları
sona erdirecektir. Dolayısıyla, kuralla getirilen düzenlemenin, bu konuda
ortaya çıkabilecek belirsizlikleri önlemeye yönelik olduğu, tarafların
arabuluculuk faaliyetlerini güven içinde sürdürmelerine olanak sağladığı,
bir başka ifadeyle düzenlemenin hukuki güvenlik ilkesine hizmet ettiği
açıktır.
Diğer taraftan,
daire başkanlığının Kanun’un 30. maddesi kapsamında kendisine verilen
görevleri yerine getirebilmesi açısından, örneğin arabuluculuk
uygulamalarının izlenmesi, istatistiklerin tutulması, denetim görevlerinin
yerine getirilebilmesi için, söz konusu tutanakların muhafazasında bir
gereklilik de bulunmaktadır.
Kaldı ki, sicildeki
tutanakları açıklayarak ya da bir başkasına vermek suretiyle gizliliğinin
Bakanlıkça ihlal edilmesi durumunda, ilgililerin Kanun’un 33. maddesi
uyarınca cezalandırılmaları cihetine gidilebilecektir. Nitekim,
Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği’nin 6. maddesinin
(5) numaralı fıkrasında da gizlilik kuralının Bakanlık ve Kurul görevlileri
bakımından da geçerli olduğu ifade edilmiştir.
Dava dilekçesinde, iptali istenen
kuralla avukatların sır saklama yükümlülüğünün ihlal edildiği belirtilmiş
ise de avukatın sır saklama yükümlülüğü anayasal bir ilke olmayıp, 1136 sayılı
Avukatlık Kanunu’nun 36. maddesinde düzenlenen meslek etiği ilkesidir. Öte
yandan, sır saklama yükümlülüğü, mesleki faaliyet sırasında öğrenilen
bilgilerle sınırlı olup, sırrın mesleki faaliyet ile uygun nedensellik bağı
içinde öğrenilmesi de gerekir. Oysa, arabuluculuk
yargısal bir faaliyet olmadığından, arabulucunun aynı zamanda avukat
sıfatına sahip olması, onun yaptığı işi yargısal niteliğe
büründürmeyecektir. Kaldı ki, Kanun’un 20. maddesine göre, arabulucu olmak
için avukat olma zorunluluğu bulunmamakta, mesleğinde en az beş yıllık
kıdeme sahip hukuk fakültesi mezunu olmak yeterli olmaktadır. Yine Kanun’un
9. maddesinin (4) numaralı fıkrasında “Arabulucu,
bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlıkla ilgili olarak açılan davada, daha
sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev üstlenemez.” denilmek
suretiyle, arabulucunun aynı zamanda avukat olması durumunda, avukatın aynı
uyuşmazlıkla ilgili olarak açılacak davada tarafların birinin avukatı
olarak görev yapması da yasaklanmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın, Anayasa’nın
10. ve 138. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
K- Kanun’un
18. Maddesinin (2) ve (3) Numaralı Fıkralarının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, arabuluculuk sonunda düzenlenen anlaşma tutanağına icra
edilebilirlik şerhi verilmesi için mahkemeye başvurulduğunda hâkimin
tutanağı sadece tarafların başvurusunun serbestçe tasarrufta bulunabilecekleri
bir hakka ilişkin olup olmadığı ve icraya elverişli olup olmadığı yönüyle
inceleyeceği ve onaylamak durumunda kalacağı, oysa hâkimin tarafların hak
ve fiil ehliyetlerinin olup olmadığı, arabulucuya başvurmada tarafların
hukuki menfaatlerinin bulunup bulunmadığı, anlaşma ve arabuluculuk
sürecinde kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı hususlarını da
incelemesi gerektiği, kamu düzenine ve emredici hukuk kurallarına aykırılık
olması hâlinde hâkimin taraflara ve arabulucuya bu aykırılığı gidermeleri
için ek süre vermesi gerektiği, yargısal organların yetkilerinin biçimsel
bir inceleme yapmakla sınırlandırıldığı, icra şerhi verilen belgeye karşı
tarafların irade fesadına dayalı olarak iptal davası açmaları imkânının
tanınmadığı, ayrıca anlaşmaya icra edilebilirlik şerhi verilerek bu belgeye
ilam gücü kazandırmak için nispi değil maktu harç alınmak suretiyle
kişilerin vergisel yükten kurtulmasını bir teşvik unsuru hâline getirerek
kişilerin yargıya değil arabuluculara yönlendirildiği belirtilerek
kuralların, Anayasa’nın 9. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 18.
maddesinin (2) numaralı fıkrasında, anlaşma belgesinin etkisi
düzenlenmiştir. Taraflar varılan anlaşmayı mevcut hâliyle uygulamak
isterlerse arabuluculuk sonunda düzenlenen belge genel hükümlere tâbi olacaktır.
Ancak, bu belgeye ilam niteliği kazandırılmak isteniyorsa icra
edilebilirlik şerhi verilmesi gerekecektir. Dava açılmadan önce arabulucuya
başvurulmuşsa, anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi,
asıl uyuşmazlık hakkındaki görev ve yetki kurallarına göre belirlenecek
olan mahkemeden talep edilebilecektir. Davanın görülmesi sırasında
arabulucuya başvurulması durumunda ise anlaşmanın icra edilebilirliğine
ilişkin şerh verilmesi, davanın görüldüğü mahkemeden talep edilebilecektir.
Fıkrada, icra edilebilirlik şerhi içeren anlaşmanın ilam niteliğinde belge
sayılacağı da kural altına alınmıştır. Kuralda, tarafların anlaşmaları
hâlinde, anlaşma belgesi düzenleyip düzenlememek ya da bu belgeye icra
edilebilirlik şerhi verilmesini istemek tamamen tarafların taleplerine
bağlı tutulmuştur.
Kanun’un 18.
maddesinin (3) numaralı fıkrasında ise icra edilebilirlik şerhinin
verilmesi konusunda mahkemenin yapacağı işin niteliği ve özelliği
belirtilmiştir. İcra edilebilirlik şerhinin verilmesi bir çekişmesiz yargı
işidir ve buna ilişkin inceleme dosya üzerinden yapılacaktır. Ancak,
arabuluculuğa elverişli olan aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda
inceleme, duruşmalı olarak yapılacaktır. Mahkeme bu konudaki yapacağı
incelemede anlaşmanın içeriğinin arabuluculuğa ve cebri icraya elverişli
bulunup bulunmadığını araştıracaktır. Burada aile ilişkilerinin önemine
binaen duruşmalı inceleme öngörülmüştür; fakat duruşmalı yapılması da bu
incelemeyi çekişmeli yargı hâline getirmemektedir. Bu şerhe ilişkin
inceleme duruşmalı da duruşmasız da yapılsa çekişmesiz yargı işi
niteliğindedir.
(3)
numaralı fıkrada ayrıca, anlaşma belgesine icra edilebilirlik şerhi
verilmesi için mahkemeye yapılacak olan başvuru ile bunun üzerine verilecek
kararlara karşı ilgili tarafından istinaf yoluna gidilmesi hâlinde, maktu
harcın alınacağı, tarafları anlaşma belgesini icra edilebilirlik şerhi
verdirmeden başka bir resmî işlemde kullanmak isterlerse, damga vergisinin
de maktu olarak alınacağı hükme bağlanmıştır.
İcra hukukunda
ilâmlı icra sadece mahkemeler tarafından verilen ilâmlarla sınırlı
değildir. İcra ve İflas Kanunu’nun 38. maddesi “ilâm mahiyetini haiz belgeler” başlığı ile mahkeme ilâmları
dışında, mahkeme huzurunda yapılan sulhler,
kabuller ve para borcu ikrarını içeren resen tanzim edilen noter senetleri
ve istinaf ve temyiz kefaletnameleri ile icra dairesindeki kefaletnameleri
de ilâmların icrası hakkındaki hükümlere tâbi kılmıştır.
Arabuluculuk
faaliyeti sonunda tarafların uzlaşması sonucunda düzenlenen anlaşma metni
maddi anlamda kesin hüküm değildir. Anlaşmaya mahkeme tarafından icra
edilebilirlik şerhinin verilmesi söz konusu anlaşmayı hüküm-kesin
hüküm/mahkeme ilâmı hâline getirmemekte, sadece ilam niteliğinde belge
hâline getirmektedir. İlamlar ile ilam niteliğindeki belgeler birbirinden
tamamen farklıdır. İlamlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil ederken, ilam
niteliğindeki belgelerin maddi anlamda kesin hüküm olma nitelikleri yoktur.
Kanun koyucu ilam niteliğindeki belgeleri, sadece icra edilebilirlik
açısından ilamlarla aynı hukuki rejime tabi tutmuştur.
Dava
dilekçesinde ileri sürülen kurallarla icra edilebilirlik şerhi verilmesinde
hâkimin inceleme yetkisinin sınırlandırılması ile mahkemeye veya istinaf
yoluna başvurulması durumunda nispi harç yerine maktu harç alınmasının
öngörülmesi suretiyle arabuluculuğun yargıya alternatif bir uyuşmazlık
çözüm yolu olarak yerleştirilmeye çalışıldığına yönelik Anayasa’ya
aykırılık itirazları, Kanun’un 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasının
incelendiği bölümde belirtilen Anayasa’nın 9. maddesine ilişkin
gerekçelerle yerinde görülmemiştir.
Kaldı ki, Kanun’un
18. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde, icra
edilebilirlik şerhinin verilmesi işleminin çekişmesiz yargı işi olduğu
ifade edilmiştir. 6100 sayılı Kanun’un 382 ilâ 388. maddeleri arasında
düzenlenen çekişmesiz yargının temel özelliklerinden birisi de resen
araştırma ilkesinin geçerli olmasıdır. Resen araştırma ilkesinin gereği
olarak, hâkim emredici hukuk kuralları ve kamu düzenine ilişkin hususları
resen inceleyebilecektir. Esasen anlaşmanın arabuluculuğa elverişli olup
olmadığını inceleme yetkisi, arabuluculuğa konu anlaşmanın tarafların
üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel
hukuk uyuşmazlıkları olup olmadığının araştırılmasını içerir. Kamu düzenine
ilişkin hususlar ise tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri
alan kapsamındadır. Bir başka ifadeyle, hâkim anlaşmayı arabuluculuğa
elverişli olup olmadığını değerlendirirken kamu düzenine aykırılık hususunu
resen inceleyecektir.
Yine, icra
edilebilirlik şerhi verilmesi sürecinde hata, hile ve ikrah gibi irade
fesadı halleri taraflarca ileri sürülebilecektir. Aynı şekilde, icra
edilebilirlik şerhi verilen anlaşmanın ilam niteliğini taşımaması, bir
başka ifadeyle maddi anlamda kesin hüküm niteliğine sahip olmaması gibi
hususların da genel hükümler çerçevesinde ileri sürülmesi her zaman
mümkündür.
Anayasa’nın 73.
maddesi uyarınca kanunla yapılması koşuluyla bir kamu hizmetinden harç
alınması, kanun koyucunun takdirine bağlıdır. Kanun koyucu arabuluculuk
işlemlerinde, arabuluculuğu teşvik amacıyla, nispi harç yerine tarafların
daha lehine olan maktu harç alınmasını takdir etmiştir. Kanun koyucunun
yargının iş yükünü azaltmak amacıyla getirdiği arabuluculuk kurumunu teşvik
amacıyla yaptığı bu düzenleme, arabuluculuğun ihdas edilmesinde güdülen
amaçla uyumlu olduğu gibi söz konusu düzenlemenin Anayasa’ya aykırı bir
yönü de bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 9. maddesine aykırı değildir.
İptal istemlerinin reddi gerekir.
L- Kanun’un
19. Maddesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, kuralla, arabulucuların bağımsızlığının zedelendiği,
arabulucular sicilinin Adalet Bakanlığı bünyesindeki daire başkanlığı
tarafından değil daha bağımsız olan Arabuluculuk Kurulu tarafından
tutularak tüm işlemlerin bu Kurul tarafından yapılması gerektiği, kuralla
adeta sivil görünümlü Devlet avukatlığı veya Devlet hâkimliği yaratıldığı
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2. ve 9. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un
43. maddesi uyarınca, iptali istenen kural ilgisi nedeniyle, Anayasa’nın
113. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Maddenin (1)
numaralı fıkrasında, Arabuluculuk Daire Başkanlığının arabuluculuk
yetkisini kazanmış kişilerin sicilini tutacağı ve bu sicildeki
arabuluculara ilişkin bilgilerin elektronik ortamda da duyurulacağı kurala
bağlanmıştır.
Maddenin (2)
numaralı fıkrasında ise söz konusu sicilin tutulmasına ilişkin usul ve esasların
Adalet Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği ifade
edilmiştir.
Anayasa’da
arabuluculukla ilgili görevlerin hangi nitelikteki kurum ve kuruluşlarca ve
nasıl ya da ne şekilde yürütüleceğine ilişkin bir kural bulunmamakta olup
bu konuda düzenleme yapılması yetkisi kanun koyucunun takdirindedir.
Anayasa’nın 113.
maddesinde bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve
teşkilatının kanunla düzenleneceği belirtilmek suretiyle bu konuda yasama
organına takdir yetkisi tanınmıştır.
Kanun
koyucunun, yargısal bir faaliyet niteliğinde olmayan arabuluculukla ilgili
görevlerin yerine getirilmesi için yargıyla ilgili pek çok önemli işi
yerine getirmekle görevli olan Adalet Bakanlığı bünyesinde arabuluculuk kurumu
ile ilgili olarak daire başkanlığı ve Kurul şeklinde iki ayrı birim ihdas
etmesi ve bunların görevlerini belirlemesi, Anayasa’nın 113. maddesinde
öngörülen takdir yetkisi kapsamındadır.
Diğer taraftan, bir
kamu birimi tarafından yerine getirilen görevin, diğer bir kamu birimince
yerine getirilmesinin daha uygun olacağı yönündeki değerlendirmeler,
yerindelik denetimi anlamına gelmekte olup anayasallık denetimi kapsamı
dışındadır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 113. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın
Başlangıç’ı ile 2. ve 9. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
M- Kanun’un
20. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının (d) Bendinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
yazılı ve uygulamalı sınavın bağımsız konumda olan Arabuluculuk Kurulu
tarafından değil de Adalet Bakanlığı tarafından yapılmasının arabulucuların
Adalet Bakanlığına bağımlı kalmasına neden olacağı, bu durumun Devlet
yargısına alternatif bir yargı ağı oluşturacağı belirtilerek kuralın, Anayasa’nınBaşlangıç’ı
ile 2. ve 9. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kuralda,
arabuluculuk siciline kayıt olmak için Bakanlıkça yapılan yazılı ve
uygulamalı sınavda başarılı olmak gerektiği hüküm altına alınmıştır.
Dava dilekçesinde
ileri sürülen kuralla Devlet yargısına alternatif bir yargı oluşturulduğu
yönündeki Anayasa’ya aykırılık iddiası, Kanun’un 1. maddesinin (2) numaralı
fıkrasının incelendiği bölümde belirtilen Anayasa’nın 9. maddesine ilişkin
gerekçelerle yerinde görülmemiştir.
Diğer taraftan,
Arabuluculuk Kurulunun da Adalet Bakanlığı bünyesinde görev yapan sürekli
bir Kurul niteliğinde olduğu dikkate alındığında, sınavların daire
başkanlığı ya da Kurul tarafından yapılması arasında bir farkın bulunmadığı
da açıktır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 9. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın
Başlangıç’ı ve 2. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
N- Kanun’un 21. Maddesi ile 30.
Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (f) Bendinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
arabulucuların sicilden silinmesi işleminin her halükarda Arabuluculuk
Kuruluna bırakılması gerekirken bu görevin daire başkanlığına verildiği,
ayrıca sicilden silinme işlemine karşı arabuluculara yargı yoluna başvuru
hakkının tanınmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 9. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un
43. maddesi uyarınca, iptali istenen kurallar ilgisi nedeniyle, Anayasa’nın
113. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Kanun’un 21.
maddesinin (1) numaralı fıkrasında, arabuluculuk için aranan koşulları
taşımadığı hâlde sicile kaydedilen veya daha sonra bu koşulları kaybeden
arabulucunun kaydının silinmesi hâli düzenlenmiştir. Buna göre, Kanun’un
20. maddesinde öngörülen arabulucular siciline kayıt için gerekli
koşulların tamamını taşımadığı hâlde, arabulucular siciline kaydedilmiş
olan kişinin bu durumunun anlaşılması üzerine, daire başkanlığınca
ilgilinin adı sicilden silinecektir. Ayrıca, bir arabulucunun Türk vatandaşlığını
kaybetmesi, fiil ehliyetini kaybetmesi veya kısıtlanması hâlinde ya da (ç)
bendi kapsamında bir suçtan mahkûm olup mahkûmiyet kararının kesinleşmesi
hâlinde sicil kaydı silinecektir.
Kanun’un 21.
maddesinin (2) numaralı fıkrasında, Kanun’un öngördüğü yükümlülükleri
yerine getirmediği tespit edilen ve yazılı olarak uyarılmasına rağmen
uyarının gereğini yerine getirmeyen arabulucunun adının sicilden
silinebileceği düzenlenmiştir. Kuralda, sicilden silinme kararının, daire
başkanlığının talebi üzerine Arabuluculuk Kurulunca verileceği hüküm altına
alınmıştır.
Kanun’un 21.
maddesinin (3) numaralı fıkrasında, arabulucunun kendi isteğiyle sicilden
kaydını sildirmesi; yani arabuluculuk faaliyetini sürekli olarak terk
etmesi düzenlenmiştir. Bu kurala göre, arabulucular sicilinde kayıtlı olan
bir kişi, bu faaliyetini her zaman sona erdirebilecektir.
Kanun’un 30.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinde ise arabuluculuk sicilini
tutmanın, sicile kayıt işlemlerini karara bağlamanın ve 21. maddenin (1) ve
(3) numaralı fıkraları uyarınca arabulucunun sicilden silinmesine karar
vermenin daire başkanlığının görevleri arasında olduğu kurala bağlanmıştır.
Kanun’un
21. maddesi ile 30. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinin
birlikte değerlendirilmesinden, daire başkanlığının sicilden silme
yetkisinin Kanun’un 21. maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkralarında belirtilen
durumlar için söz konusu olduğu, buna karşılık 21. maddenin (2) numaralı
fıkrasında öngörülen silme yetkisinin Arabuluculuk Kuruluna ait olduğu
dikkate alındığında, dava dilekçesinde ileri sürülen silme yetkisinin
Arabuluculuk Kurulunda olması gerektiği yönündeki Anayasa’ya aykırılık
iddialarının Kanun’un 21. maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkralarına
ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.
Anayasa’da
arabuluculukla ilgili görevlerin hangi nitelikteki kurum ve kuruluşlarca ve
nasıl ya da ne şekilde yürütüleceğine ilişkin bir kural bulunmamakta olup
bu konuda düzenleme yapılması yetkisi kanun koyucunun takdirindedir.
Anayasa’nın 113.
maddesinde bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve
teşkilatının kanunla düzenleneceği belirtilmek suretiyle bu konuda yasama
organına takdir yetkisi tanınmıştır.
Kanun koyucunun,
arabuluculukla ilgili görevlerin yerine getirilmesi için Adalet Bakanlığı
bünyesinde arabuluculuk kurumu ile ilgili olarak daire başkanlığı ve Kurul
şeklinde iki ayrı birim ihdas etmesi ve bunların görevlerini belirlemesi,
bu bağlamda sicilden silme yetkisini bu iki birim arasında paylaştırması,
Anayasa’nın 113. maddesinde öngörülen takdir yetkisi kapsamındadır.
Esasen, bir kamu
birimi tarafından yerine getirilen görevin, diğer bir kamu birimince yerine
getirilmesinin daha uygun olacağı yönündeki değerlendirmeler, yerindelik
denetimi anlamına gelmekte olup, anayasallık denetimi kapsamı dışındadır.
Kaldı ki, Kanun’un
21. maddesinin (1) numaralı fıkrasında öngörülen daire başkanlığının
sicilden silme yetkisi, Kanun’un 20. maddesinde belirtilen arabuluculuk
siciline kayıt için gerekli koşulları taşımadığı hâlde sicile kaydedilen
veya daha sonra bu koşulları kaybedenlerle sınırlı bir yetkidir. Kuralda
belirtilen arabuluculuk için aranan koşullar ise Kanun’un 20. maddesinde
sınırlı olarak sayılmıştır.Buna
göre ilgilinin arabulucular siciline kayıt olabilmesi için; Türk vatandaşı
olması, mesleğinde en az beş yıllık kıdeme sahip hukuk fakültesi mezunu
olması, tam ehliyetli olması, kasten işlenmiş bir suçtan mahkûm olmaması,
arabuluculuk eğitimini tamamlamak ve Bakanlıkça yapılan yazılı ve
uygulamalı sınavda başarılı olması gerekmektedir. Kuralda, daire
başkanlığının Kanun’un 20. maddesinde belirtilen kayıt koşulları dışında
arabulucuların kayıtlarını doğrudan silme gibi bir yetkisi bulunmamaktadır.
Söz konusu koşulları taşımayanların başlangıçta da Başkanlıkça sicile kayıt
edilmeyeceği dikkate alındığında, bu şartları taşıyanları sicile kaydetme
yetkisi bulunan Başkanlığın bu nitelikleri taşımayanları her zaman sicilden
silme yetkisinin bulunması doğal bir durumdur.
Kanun’un 21.
maddesinin (3) numaralı fıkrasında ise arabulucunun sicilden kaydının
silinmesini her zaman isteyebileceği hususu düzenlendiğinden ve esasen
arabulucunun kendi iradesiyle kaydolduğu sicilden yine kendi iradesiyle
silinmesini talep etme hakkının Anayasa’ya aykırı bir yönünün bulunmadığı
açıktır.
Diğer taraftan,
gerek (1) numaralı fıkra uyarınca daire başkanlığınca, gerekse (2) numaralı
fıkra uyarınca Kurulca verilen sicilden silinme işlemine karşı ilgililerin
dava açma hakkına ilişkin herhangi bir yasaklama ya da sınırlama
getirilmemiş olduğundan, kuralların Anayasa’nın 36. maddesine aykırı bir
yönü de bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2.,
36. ve 113. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralların,
Anayasa’nın Başlangıç’ı ve 9. maddesiyle ilgisi görülmemiştir
O- Kanun’un 23. Maddesinin (1)
Numaralı Fıkrasının “Bu kuruluşlar
Bakanlıktan izin alarak eğitim verebilirler.” Biçimindeki İkinci
Cümlesi İle 26. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “…eğitim faaliyetinin kapsamı, içeriği
ve başarısı konusunda Daire Başkanlığına bir rapor sunar.” İbaresinin
İncelenmesi
Dava dilekçelerinde,
eğitim kuruluşlarının Bakanlıktan değil, Arabuluculuk Kurulundan izin
alarak faaliyetlerini sürdürmesi gerektiği, ayrıca eğitim kuruluşlarının
bilgi verecekleri merciin de daire başkanlığı değil Arabuluculuk Kurulu
olması gerekirken iptali istenen kurallarla Arabuluculuk Kurulunun Adalet
Bakanlığı güdümünde teşekkül ettirilerek arabuluculuk kurumunun özerkliği
ve bağımsızlığının hiçe sayıldığı, bu durumda yürütmenin yargı üzerinde
baskı kurmasının kaçınılmaz olacağı, eğitim faaliyetleri konusunda rapor
sunulmasının soyut ve belirsiz olduğu belirtilerek kuralların, Anayasa’nın
Başlangıç’ı ile 2., 6., 7., 8., 9., 10. ve 11.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un
43. maddesi uyarınca, iptali istenen kurallar ilgisi nedeniyle, Anayasa’nın
113. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Kanun’un 23.
maddesinde, 22. maddede içeriği belirlenen arabuluculuk eğitiminin hangi
kuruluşlar tarafından verileceği ve bu kuruluşların eğitim verebilmeleri
için Adalet Bakanlığından izin almalarına ilişkin hususlar düzenlenmiştir.
23. maddenin (1) numaralı fıkrasında, arabuluculuk eğitiminin; bünyesinde
hukuk fakültesi bulunan üniversitelerin hukuk fakülteleri, Türkiye Barolar
Birliği ve Türkiye Adalet Akademisi tarafından verileceği ifade edilmiştir.
İptali istenen ibarede ise bu kuruluşların Bakanlık tarafından izin
verilmesi durumunda eğitim yapabileceği kurala bağlanmıştır.
Kanun’un 26. maddesinde,
eğitim kuruluşlarının her yıl ocak ayında bir önceki yılda gerçekleştirdikleri
eğitim faaliyetinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda daire
başkanlığına bir rapor sunacakları ifade edilmiştir.
Arabuluculuğun
başarılı olması ve ihdas edilmesindeki hedefleri gerçekleştirebilmesi için
arabulucuların eğitimi konusu büyük bir öneme sahiptir. Arabuluculuk
kurumunun uygulanması ve başarılı olabilmesi, iyi eğitim almış
arabulucuların hizmet vermesine ve kazanacakları tecrübeleri uygulamaya
koyabilmelerine bağlıdır. Dünyada arabulucuların eğitim ve yetiştirilmeleri
konusunda farklı uygulamalar bulunmakla birlikte; arabulucuların belli bir
eğitimden geçmeleri konusunda tam bir mutabakat bulunmaktadır. Söz konu
eğitimin de bir disiplin içinde, belli kurallara bağlı olarak yapılması
gerekmektedir. Bu bağlamda, eğitimi koordine edecek, denetimini yapacak
mekanizmalara ihtiyaç bulunmaktadır. İptali istenen kuralların da bu amaçla
yasalaştırıldığı anlaşılmaktadır.
Dava dilekçesinde
ileri sürülen eğitim izninin daire başkanlığı yerine Arabulucular Kurulunca
verilmesinin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de Kanun’un 26.
maddesinin (1) numaralı fıkrasında “Daire
Başkanlığı” ibaresi geçmemekte, eğitim izninin “Bakanlık” tarafından verileceği ifade edilmektedir. Esasen,
daire başkanlığı da Arabulucular Kurulu da Bakanlık birimidirler. Eğitim
izninin daire başkanlığı yerine Arabuluculuk Kurulunca verilmesi ile eğitim
raporunun daire başkanlığı yerine Arabuluculuk Kuruluna sunulması gerektiği
yönündeki Anayasa’ya aykırılık itirazları, Kanun’un 19. maddesinin
incelendiği bölümde belirtilen Anayasa’nın 2. ve 113. maddelerine ilişkin
gerekçelerle yerinde görülmemiştir.
Dava dilekçesinde
Kanun’un 26. maddesinin (1) numaralı fıkrasında daire başkanlığına sunulacak
rapora ilişkin düzenlemenin soyut ve belirsiz olduğu, objektif kriterler içermediği ileri sürülmüş ise de kanunların
soyut olması hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Diğer taraftan, kuralda
sunulacak raporun eğitim faaliyetlerinin kapsamı, içeriği ve başarısı
konularını içereceği açık bir biçimde ifade edilmiş olup kuralın
belirsizliğinden söz edilemez. Esasen, kurallarla yürütmeye herhangi bir
konuda asli düzenleme yetkisi verilmediği gibi kanun koyucunun eğitim kuruluşlarının
rapor verip vermemesi konusunu yasama yetkisinin asliliği ve genelliği
ilkesi uyarınca doğrudan kanunla düzenlemesinde Anayasa’ya aykırı bir taraf
da bulunmamaktadır.
Dava dilekçesinde
ileri sürülen kurallarla Arabuluculuk Kurulunun Adalet Bakanlığı güdümünde
teşekkül ettirilerek arabuluculuk kurumunun özerkliği ve bağımsızlığının
hiçe sayıldığı yönündeki Anayasa’ya aykırılık iddiası, Kanun’un 1.
maddesinin (2) numaralı fıkrasının incelendiği bölümde belirtilen
Anayasa’nın 9. maddesine ilişkin gerekçelerle yerinde görülmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2.,
9. ve 113. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Kanun’un 23. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının “Bu kuruluşlar Bakanlıktan
izin alarak eğitim verebilirler.” biçimindeki ikinci cümlesi yönünden
bu görüşe katılmamıştır.
Kuralların,
Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 7., 8., 10. ve 11.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir
P- Kanun’un
31. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (f) Bendinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
kuralla öngörülen düzenlemenin Kurulun bağımsız demokratik bir işleyişe
kavuşturulmasının engellenmesi için tamamen siyasi sâiklerle
yapıldığı, arabuluculuk müessesesinin özerk ve bağımsız bir yapıda
oluşturulmasının kendisinden beklenen faydayı eksiksiz gerçekleştirmesi
bakımından zorunlu olduğu, siyasi iktidarın ise gerçekten bağımsız bir
kurul oluşturmak yerine tamamen kendisine bağımlı bir kurul oluşturma amacı
güttüğü, kendisine bağımlı alternatif bir yargı sistemi ihdas etmeye kalktığı,
anılan bu hükümle kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnendiği belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2., 5., 6., 7., 8., 9. ve 11.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenen
kuralda arabuluculukla ilgili temel ilke ve kararları almak ve planlamaları
yapmak üzere Kanun’un 31. maddesiyle ihdas edilen ve toplam onbeş üyeden oluşan Arabuluculuk Kurulunun üç üyesinin
arabulucular arasından Adalet Bakanı tarafından seçileceği hükme
bağlanmaktadır.
6216 sayılı Kanun’un
43. maddesi uyarınca, iptali istenen kural ilgisi nedeniyle, Anayasa’nın
113. maddesi yönünden de incelenmiştir
Kurallarla
siyasi iktidarın bağımsız bir Kurul oluşturmak yerine tamamen kendisine
bağımlı bir Kurul oluşturma amacı güttüğü, kendisine bağımlı alternatif bir
yargı sistemi ihdas etmeye kalktığı yönünde ileri sürülen Anayasa’ya
aykırılık itirazları, arabuluculuk kurumunun yargısal bir faaliyet olmaması
ve bu nedenle yargıya alternatif olma gibi bir durumunun söz konusu
olmaması nedeniyle Kanun’un 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasının incelendiği
bölümde belirtilen Anayasa’nın 2. ve 9. maddelerine ilişkin gerekçelerle
yerinde görülmemiştir.
Anayasa’nın 113.
maddesinde bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve
teşkilatının kanunla düzenleneceği belirtilmek suretiyle bu konuda yasama
organına takdir yetkisi tanınmıştır.
3046 sayılı Kanun’un
39. maddesinde de bakanlıklarda ve bağlı kuruluşlarda hizmetin kurul biçiminde
yürütülmesi gerektiğinde, görevleri ve teşekkül tarzı kuruluş kanunlarında
veya diğer kanunlarda gösterilmek kaydıyla sürekli kurullar kurulabileceği
ifade edilmiştir.
Söz konusu Kurulun
yargısal süreçlere müdahale sayılabilecek nitelikte kararlar alma gibi bir
yetkisi bulunmamaktadır. Kaldı ki, onbeş kişiden
oluşan bir kurulda arabulucular arasından Adalet Bakanlığınca seçilen üç
kişinin (Bakanlıktan seçilen iki bürokratın da varlığına rağmen) sayısal
çoğunluğunun da Kurulun kararlarına etki edecek ağırlıkta olmadığı da
açıktır. Dolayısıyla, kanun koyucunun Anayasa’nın 113. maddesi uyarınca
kendisine tanınan takdir yetkisi kapsamında Bakanlık bünyesinde oluşturulan
bir Kurula üye seçiminde, Adalet Bakanına belli oranda kontenjan
tanımasının Anayasa’ya aykırı bir yönü yoktur.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 9. ve
113. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın,
Anayasa’nın5.,
6., 7., 8. ve 11. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
R- Kanun’un
33. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçelerinde, arabuluculuk tutanağının maddi olgu ve fiili gerçekle
bağdaşmadığı yönünde kuvvetli emare ve şüphe bulunduğu kanaatine ulaşıldığı
takdirde arabulucunun da cezalandırılması gerektiği hâlde kuralla sadece
isabetsiz ve gerekçesiz bir biçimde gizlilik kuralının ihlalinin yaptırıma
bağlandığı, ayrıca gizlilik kuralının bu denli ağır yaptırımlara bağlı
olmasının kabul edilebilir hiç bir gerekçesinin olmadığı belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 33.
maddesinin iptali istenen (1) numaralı fıkrasında, 4. maddede öngörülen
gizlilik yükümlülüğüne aykırı hareket etmenin cezai sonuçlarına ilişkin
hükme yer verilmiştir. Buna göre, 4. maddede belirtilen gizlilik yükümlülüğüne
aykırı hareket ederek bir kişinin hukuken korunan menfaatinin zarar görmesine
neden olan kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir.
33. maddenin iptal konusu yapılmayan (2) numaralı fıkrasında ise söz konusu
suçun soruşturulması ve kovuşturulmasının şikâyete bağlı olduğu ifade
edilmiştir.
Ceza ve ceza yerine
geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, ceza hukukunun temel ilkeleri
ile Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarına aykırı olmamak kaydıyla, ülkenin
sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik hayatın
gereksinimleri göz önüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre
belirlenir. Kanun koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken toplumda hangi
eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımı ile
karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep olarak kabul
edilebileceği konularında takdir yetkisine sahiptir.
Arabulucuların hangi
eylemlerinin suç olup olmayacağını takdir edip buna göre düzenlemeler yapma
yetkisi, tamamen kanun koyucunun takdirinde olup kanun koyucunun bazı
eylemleri suç olarak nitelendirmemesi hususu kuralın Anayasa’ya aykırı
olduğu şeklinde nitelendirilemez.
Diğer
taraftan, kanun koyucunun, takdir yetkisine dayanarak ve kuralla korunmak
istenen hukuki yararı, suçun niteliğini, ortaya çıkan neticeyi de dikkate
alarak Kanun’un 4. maddesinde belirtilen gizlilik yükümlülüğüne aykırı
hareket ederek bir kişinin hukuken korunan menfaatinin zarar görmesine
neden olan kişi hakkında bir aydan altı aya kadar hapis cezası verilmesini
öngörmesinde, hukuk devleti ilkesine aykırılık bulunmamaktadır. Esasen, kuralda hâkime olayın niteliğini dikkate
alarak alt ve üst sınırlar arasında cezayı belirlemede bir takdir yetkisi
tanındığı gibi suçun şikayete bağlı olması
nedeniyle uzlaşma ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması, erteleme ve
paraya çevirme gibi kurumların da kişiler lehine uygulanması mümkündür.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİ
7.6.2012 günlü, 6325 sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun;
A- 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasına,
B- 4. maddesine,
C- 5. maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkralarına,
D- 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasına,
E- 13. maddesine,
F- 15. maddesinin (1), (3), (4) ve (5) numaralı fıkralarına,
G- 16. maddesine,
H- 17. maddesinin (4) numaralı fıkrasına,
I- 18. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarına,
J- 19. maddesine,
K- 20. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d) bendine,
L- 21. maddesine,
M- 23. maddesinin (1) numaralı fıkrasının“Bu kuruluşlar Bakanlıktan izin alarak eğitim verebilirler.”
biçimindeki ikinci cümlesine,
N- 26. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer
alan“…eğitim faaliyetinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire
Başkanlığına bir rapor sunar.” ibaresine,
O- 30. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendine,
P- 31. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendine,
R- 33. maddesinin (1) numaralı fıkrasına,
yönelik iptal istemleri, 10.7.2013 günlü, E.2012/94, K.2013/89
sayılı kararla reddedildiğinden, bu maddelere, fıkralara, bentlere, cümleye
ve ibareye ilişkin yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE, 10.7.2013
gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VI- SONUÇ
7.6.2012 günlü, 6325 sayılı Hukuk
Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun;
A- 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B- 4. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
C- 5. maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkralarının
Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
D- 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
E- 13. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
F- 15. maddesinin (1), (3), (4) ve (5) numaralı fıkralarının Anayasa’ya aykırı
olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
G- 16. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
H- 17. maddesinin (4) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve
OYÇOKLUĞUYLA,
I- 18. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarının Anayasa’ya aykırı
olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
J- 19. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
K- 20. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d) bendinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
L- 21. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
M- 23. maddesinin (1) numaralı fıkrasının“Bu kuruluşlar Bakanlıktan izin alarak eğitim verebilirler.”
biçimindeki ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve
OYÇOKLUĞUYLA,
N- 26. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer
alan“…eğitim faaliyetinin kapsamı, içeriği ve başarısı konusunda Daire
Başkanlığına bir rapor sunar.” ibaresinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
O- 30. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
P- 31. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
R- 33. maddesinin (1) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
10.7.2013 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|
|
|
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi
DURSUN
|
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
Üye
Muammer TOPAL
|
|
|
|
|
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
Üye
M. Emin KUZ
|
|
|
|
|
KARŞIOY
YAZISI
I- Özel Hayatın Gizliliği ve
Fişlemeler Yönünden:
Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 17.
maddesinin (4) numaralı fıkrasında arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi
halinde arabulucunun, bu faaliyete ilişkin kendisine yapılan bildirimi,
tevdi edilen ve elinde bulunan belgeler ile arabuluculuk faaliyetinin nasıl
sonuçlandığına ilişkin tutanağı beş yıl süre ile saklamak zorunda olduğu,
faaliyetin sonunda düzenlediği tutanağın bir örneğini arabuluculuk faaliyetinin
sona ermesinden itibaren bir ay içinde Genel Müdürlüğe göndereceği
öngörülmüştür. Fıkrada sözü
geçen Genel Müdürlük, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğüdür.
Kanun’un 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre
arabuluculuk, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya
işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanacak
olup aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıklar arabuluculuğa elverişli
değildir. Buna göre arabuluculuk faaliyeti sırasında tarafların her türlü
mali, kişisel ve ticari bilgileri ortaya konabilecek ve bunlara ilişkin
belgeler de sunulabilecektir.
Kanun’un 17. maddesinin (3) numaralı fıkrasına göre
arabuluculuk faaliyetinin sonunda düzenlenen tutanağa, faaliyetin
sonuçlanması dışında hangi hususların yazılacağına taraflar karar
verecektir.
Arabuluculuk faaliyetinin beklenen yararı
sağlayabilmesi için tutanağın mümkün olduğunca etraflı ve somut hususları
içerecek şekilde yazılması gerektiği açıktır. Ancak bu bilgilerin de (4)
numaralı fıkra gereğince Adalet Bakanlığına iletileceği anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin
bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 20. maddesinde özel hayatın gizliliği
güvence altına alınmıştır. Ancak kuralın öngördüğü biçimde arabuluculuk
tutanaklarının Adalet Bakanlığında toplanması sonucunda İdare zamanla,
kimim kiminle ihtilaflı olduğu, bu ihtilafların hangi konulara taalluk
ettiği, çözümlenip çözümlenemediği gibi hususlarda çok kapsamlı bir bilgi
bankasına sahip olacaktır.
Adalet Bakanlığına kişisel bilgilerin bu şekilde
arşivlenerek saklanması yani kişilerin fişlenmesi imkanını
veren kural, ihtilaf halinde belgenin bir örneğinin bakanlıkta bulunması
gereksinimi veya kişisel bilgilerin gizliliğinin ihlali halinde faillerin
yaptırımlara maruz kalacakları gibi tali gerekçelerle anayasaya uygun hale
getirilemez. Totaliter devlet uygulamalarını andıran bir uygulamanın bir
hukuk devletinde sınırlı bir biçimde dahi olsa gerçekleştirilebilmesinin
açık anayasal dayanakları ve zorunlu nedenleri olması gerekir. Ayrıca temel
hak ve özgürlüklere getirilen bir müdahale ölçülü de olmalıdır. İptali
istenen kural bu anayasal gereklere uymayan, devleti bireyin özel alanına
sokan ve açıkça fişleme anlamına gelen yersiz bir müdahaledir. Anayasa’nın
2. maddesine aykırı olan kuralın iptali gerekir.
II-Adalet Bakanlığının Özerk Kurumlara Müdahalesi Yönünden:
Kanun’un 23. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
ikinci cümlesinde, arabuluculuk eğitimini verebilecek kuruluşların
(bünyesinde hukuk fakültesi bulunan üniversitelerin hukuk fakülteleri,
Türkiye Barolar Birliği ve Türkiye Adalet Akademisi) Bakanlıktan izin
alarak eğitim verebilecekleri belirtilmiştir.
Arabulucu olarak görev yapabilmek için gerekli
şartlar Kanun’un 19. ve 20. maddelerinde düzenlenmiş olup sadece
arabuluculuk eğitimi almış olmak, arabuluculuk için yeterli değildir. Bunun
için bakanlıkça yapılan yazılı ve uygulamalı sınavda başarılı olmak
gerekmektedir.Bu nedenle
arabuluculuk eğitimi veren kurumların Bakanlıktan izinli veya izinsiz
olmasının bir önem taşıdığı söylenemez. Verilen eğitim yetersiz ise
arabulucu adayı olan kişi sınavı geçemeyecektir. Bu nedenle eğitim verecek
kurumların ayrıca izin almak zorunda olmasının her hangi bir haklı nedeni
yoktur. Ancak iptali istenen kural arabuluculuk eğitimi verebilecek
üniversitelerin hukuk fakültelerinin ve Türkiye Barolar Birliğinin Adalet
Bakanlığından izin almadıkça bu eğitimi vermelerine engeldir. Buna göre,
adı geçen kurumlar Adalet Bakanlığının denetimi altına sokulmuş olmaktadır.
Anayasa’nın 130. maddesinde yükseköğretim kurumlarının
bilimsel özerkliğe sahip olduğu belirtilmiştir. Hukukun diğer
disiplinlerinde eğitim vermek için İdarenin iznine ihtiyaç duymayan hukuk
fakültelerinin arabuluculuk eğitimi için Adalet Bakanlığının iznine
bağlanması Anayasa’nın 130. maddesine aykırıdır.
Türkiye barolar Birliği Anayasa’nın 135. maddesinde
belirtilen kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Hukukun doğru
anlaşılması, öğretilmesi ve mensuplarıma eğitim verilmesi asli görevleri
arasında olup bu konuda Adalet Bakanlığının bir üst makam gibi kabulüne
olanak yoktur.Birliğin vereceği
arabuluculuk eğitimini Adalet bakanlığının iznine bağlayan kural,
Bakanlığa, Anayasa’da öngörülmeyen bir biçimde Birlik üzerinde denetim
yetkisi tanımak anlamına geldiğinden 135. maddeye aykırıdır.
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|