|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2013/72
Karar Sayısı: 2013/126
Karar Günü: 31.10.2013
İPTAL DAVASINI AÇAN :
Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri Mehmet Akif HAMZAÇEBİ ve Muharrem İNCE ile birlikte
128 milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU
: 3.4.2013 günlü, 6456 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç
Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 2. maddesiyle değiştirilen, 28.3.2002 günlü, 4749 sayılı Kamu Finansmanı
ve Borç Yönetimi Hakkında Kanun’un 7/A maddesinin birinci fıkrasının “…ve benzeri işlemleri mevzuatta yer
alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri aynı
usule tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011 tarihli
ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye,
tasfiye ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın…” bölümünün,
2- 16. maddesiyle, 2.7.1964 günlü, 492
sayılı Harçlar Kanunu’nun 113. maddesine eklenen fıkranın,
3- 17.
maddesiyle, 492 sayılı Kanun’a bağlı (8) sayılı tarifeye eklenen bölümün,
4- 52.
maddesinin,
5- 60.
maddesinin (d) bendinin,
Anayasa’nın
2., 7., 8., 10., 11. ve 73. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve
yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL ve YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“…
II. GEREKÇELER
1) 03.04.2013 Tarihli ve 6456 Sayılı
“Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un
2 nci maddesi ile Değiştirilen 4749 Sayılı
Kanunun 7/A maddesinin Birinci Fıkrasındaki “ve benzeri işlemleri mevzuatta
yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri
aynı usule tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011
tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme,
sermaye, tasfiye ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın”
Bölümünün Anayasaya Aykırılığı
6456 sayılı Kanunun 2 nci maddesi ile değiştirilen 4749 sayılı Kanunun 7/A
maddesinin birinci fıkrasında; 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç
Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun kapsamındaki halka açık olmayan
kurum ve kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile kullanma, yararlanma
işletme ve sair haklar gibi maddi olmayan varlıklara ilişkin ilgili
kurumların görüşleri alınarak alım, satım, geri alım, kiraya verme, geri
kiralama, bedelli veya bedelsiz devir ve benzeri işlemleri mevzuatta yer
alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri aynı
usule tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011 tarihli
ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye,
tasfiye ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın özel hukuk tüzel
kişiliğini haiz varlık kiralama şirketleri kurmaya veya özel hukuk tüzel
kişiliğini haiz varlık kiralama şirketleri kurmak üzere kamu sermayeli
kurumları görevlendirmeye Bakan yetkili kılınmıştır.
İptali istenilen düzenleme ile; varlık kiralama şirketlerinin kurulmasının Türk
Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe
ilişkin hükümlerine bağlı olmadığı hükme bağlanmış ve bu şirketleri gerek
kurma ve gerekse kamu sermayeli kurumlara kurdurma konusunda Hazine
Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakan yetkili kılınmıştır.
Yine iptali istenilen bu düzenleme ile; varlık kiralama şirketleri; 4749 sayılı Kamu
Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun kapsamındaki
halka açık olmayan kurum ve kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile
kullanma, yararlanma işletme ve sair haklar gibi maddi olmayan varlıklara
ilişkin alım, satım, geri alım, kiraya verme, geri kiralama, bedelli veya
bedelsiz devir işlemlerini ve benzeri işlemleri mevzuatta yer alan şekil
kurallarına tabi olmaksızın tesis etme konusunda yetkili kılınmıştır.
Anayasanın 7 nci
maddesinde “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.
Bu yetki devredilemez.” denilmektedir. Buna göre, yasakoyucunun
temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi çizmeden yürütmeye yetki vermemesi,
sınırsız ve belirsiz bir alanı yürütmenin düzenlemesine bırakmaması gerekir.
Yasa ile yetkilendirme Anayasanın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme
anlamına gelmez. Yasakoyucu gerektiğinde
sınırlarını belirlemek koşuluyla bazı konuların düzenlenmesini idareye
bırakabilir. Bu bağlamda, sık sık değişik
önlemler alınmasına veya bunların kaldırılmasına gerek görülen ekonomik,
teknik veya benzeri alanlarda temel kurallar saptandıktan sonra
ayrıntıların düzenlenmesinin idareye verilmesi, yasama yetkisinin devri
olarak nitelendirilemez.
Anayasanın 8 inci maddesinde ise
yürütme yetkisi ve görevi düzenlenmiştir. Yasakoyucu
belli konularda gerekli kuralları koyacak, çerçeveyi çizecek eğer uygun ve
zorunlu görürse, onların uygulanması yolunda sınırları belirlenmiş alanlar
bırakacak, idare ancak o alanlar içinde takdir yetkisine dayanmak suretiyle
yasalara aykırı olmamak üzere bir takım kurallar koyarak Yasa’nın
uygulanmasını sağlayacaktır. Esasen Anayasanın 8 inci maddesinin, yürütme
yetkisi ve görevinin Anayasaya ve yasalara uygun olarak kullanılır ve yerine
getirilir hükmünün anlamı budur. Bu kurallara göre yasakoyucunun
genel kuralları koyup, düzenlenecek olan alanın esaslı konularının kanunda
yeterince belli edilmiş, amaç ve hedefin açıklanmış, sınırlarının ve çerçevesinin
yeterince belirlenmiş olması, yürütmenin yapacağı düzenlemenin ölçüsünü
vermesi, Anayasanın öngördüğü yürütmenin yargısal denetiminin etkinliğini
engellemeyecek nesnel kurallara bağlaması gerekmektedir.
Bu nedenle varlık denetim
şirketlerinin kuruluşuna ilişkin yasakoyucunun
temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi çizmeden yürütmeye(bakana) yetki
verilmesi sınırsız ve belirsiz bir alanı yürütmenin düzenlemesine bırakılması
Anayasanın 7 nci ve 8 inci maddelerine açıkça
aykırıdır.
Yine yapılan bu düzenleme ile, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin
Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun kapsamındaki halka açık olmayan kurum ve
kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile kullanma, yararlanma işletme ve
sair haklar gibi maddi olmayan varlıklara ilişkin alım, satım, geri alım,
kiraya verme, geri kiralama, bedelli veya bedelsiz devir işlemlerini ve
benzeri işlemleri mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın
tesis etme konusunda varlık kiralama şirketlerinin yetkili kılınması. söz konusu işlemlerin nasıl yapılacağı, bu işlemlerin
hangi usul ve esaslara tabi olacağı konusunda temel ilke konulmadan,
çerçevesi çizilmeden bu şirketlere sınırları belirsiz bir yetki devri
niteliği taşıdığı ve dolayısıyla Anayasanın 7 nci
ve 8 inci maddeleri ile bağdaşmadığı açıktır.
Anayasa Mahkemesinin 01.11.2012 tarihli E.2011/64
ve K.2012/168 sayılı kararında, “Devletin vergilendirme yetkisinin sınırı,
aynı zamanda kişilerin hak ve özgürlüklerinin de sınırını oluşturduğundan,
bu yetkinin keyfiliğe kaçacak biçimde kullanılmaması, Anayasanın 2.
maddesinde düzenlenmiş olan hukuk devleti ilkesinin gereğidir.” denilmiştir.
İptali istenilen düzenleme ile gerek
varlık kiralama şirketlerinin kurulması konusunda Bakan’a verilen, gerekse
yapacakları işlemler konusunda bu şirketlere verilen yetkinin keyfiliğe yol
açabileceği kuşkusuzdur.
Bu nedenle de iptali istenilen düzenleme,
Anayasanın 2 nci maddesine de aykırıdır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle 03.04.2013 tarihli ve 6456 sayılı “Kamu
Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanun
ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 2 nci maddesi ile değiştirilen 4749 sayılı Kanunun 7/A
maddesinin birinci fıkrasındaki “ ve benzeri işlemleri mevzuatta yer alan
şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri aynı usule
tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011 tarihli ve 6102
sayılı Türk Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye
ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın” bölümü Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 8 inci
maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
2)
03.04.2013 Tarihli ve 6456 sayılı “Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin
Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 16 ncı
Maddesi ile 492 Sayılı Harçlar Kanununun 113 üncü Maddesine Eklenen Ek
Fıkra ile 17 nci Maddesi ile 492 Sayılı Harçlar
Kanununa Bağlı (8) Sayılı Tarifeye Eklenen Bölümün Anayasaya Aykırılığı
İptali İstenen Düzenlemelerin Anlam
ve Kapsamı
6456 sayılı Kanunun 16 ncı ve 17 nci maddeleriyle
492 sayılı Harçlar Kanununa “Elektrik Üretimi Lisans Harçları” başlıklı
yeni bir harç türü eklenmektedir. Düzenlemeye göre; Elektrik Piyasası
Kanunu kapsamında, özelleştirme bedeli, lisans ihale bedeli ve su kullanım
bedeli ödemeksizin hidroelektrik kaynaklara dayalı olarak üretim yapan özel
hukuk tüzel kişileri, bu faaliyetleri nedeniyle, her yıl, bir önceki yıl
içinde elde ettikleri gayrisafi iş hâsılatının binde on beşi tutarında harç
ödeyeceklerdir. Bu tüzel kişilerin kendi ihtiyaçları için kullandıkları
elektriğin bedeli gayrisafi satış hâsılatına dâhil edilmeyecektir. Aynı
Kanunun 60 ıncı maddesi uyarınca bu kural
01.01.2014 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Harçların yükümlüleri harca konu olan
işlemin yapılmasını isteyen kimselerdir (Öncel, Kumrulu, Çağan, Vergi
Hukuku, Ankara 1997, s. 457). Ancak, düzenlemede harç adı altında talep
edilen bedel, niteliği itibarıyla harç değil bir tür vergi benzeri mali
yükümlülüktür. Bu nedenle kuraldaki yükümlü, klasik harç yükümlüsü tanımına
uymamaktadır. Kurala göre, öngörülen harcın yükümlüsü, faaliyetini 4628
sayılı Kanuna göre yürüten, özelleştirme bedeli, lisans ihale bedeli ve su
kullanım bedeli gibi önceden kaynak kullanımı için bedel ödememiş veya
bedel ödemeyi taahhüt etmemiş tüzel kişilerdir.
Kuraldaki tanımlamaya giren üç grup
harç mükellefi bulunmaktadır. İlk grup, 23.07.2004 tarihinde yürürlüğe
giren “Elektrik Enerjisi Üretmek Amacıyla Aynı Bölge ve Aynı Kaynak İçin
Yapılmış Birden Fazla Lisans Başvurusu Olması Halinde Seçim Yapılmasına
İlişkin Tebliğ” öncesinde lisans almış veya Tebliğin yürürlüğü döneminde
tekli başvuru olduğu için lisans bedeli ödememiş tüzel kişiler. İkinci
grup, “Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su Kullanım
Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmelik”
kuralları uyarınca tekli başvuruda bulunmuş ve katkı payı taahhüt etmemiş
tüzel kişiler. Üçüncü grup ise yukarıda belirtilen düzenlemeler dışında otoprodüktör olarak faaliyet gösteren ve otoprodüktör
lisansları, üretim lisansına dönüşmüş hidroelektrik kaynağa dayalı elektrik
üretimi yapan tüzel kişilerdir.
6446 sayılı Elektrik Piyasası
Kanununa göre, 3096 sayılı Kanuna dayanarak yapılan mevcut sözleşmeler kapsamında
faaliyet gösteren tüzel kişiler ile kaynak bedeli ödeyip ödemediği dikkate
alınmaksızın hidroelektrik kaynak dışında diğer kaynaklardan üretim yapan
şirketlerin söz konusu harcı ödeme yükümlülükleri bulunmamaktadır.
Yapılan
düzenleme harç olarak adlandırılıp, Harçlar Kanunu’na yapılan bir ilave
olmakla birlikte, hukuki niteliği itibarıyla harç olarak nitelenemez. Harç,
Devletin yerine getirdiği bazı hizmetler karşılığında hizmetten yararlanan
kimselerden alınan bedel olarak tanımlanabilir.
Öğretide
harç, bazı kamu hizmetlerinden yararlanan kimselerin belirli bir ölçüde bu
hizmetlerin maliyetine katlanmaları amacıyla ya da kişilerin bazı işlemleri
yapması sırasında konulan ve zor unsuruna dayanan mali yükümlülükler olarak
tanımlanmaktadır (Öncel, Kumrulu, Çağan, Vergi Hukuku, Ankara 1997, s.
457).
Anayasa
Mahkemesi ise, 01.11.2012 tarihli ve E.2011/64, K.2012/168 sayılı
kararında, “Harç, kamu kurum ve
kuruluşlarının sunduğu hizmetlerden yararlananlardan, bu yararlanmaları
karşılığı alınan bedeldir. Bir hizmetin harç konusu
olabilmesi için, kişilerin bir kamu kurumundan yararlanmaları, kişilere
kamu eliyle özel bir yarar sağlanması ve kamu idaresinin kişilerin özel bir
işiyle uğraşması gerekir.” diyerek; harcın açık bir tanımını yaptıktan
sonra, bir hizmetin harç konusu olabilmesi için, kişilerin bir kamu kurumundan
yararlanması, kişilere kamu eliyle özel bir yarar sağlanması ve kamu
idaresinin kişilerin özel bir işiyle uğraşması koşullarının bir arada
olması gerektiğini belirtmiştir.
Öte
yandan, Harçlar Kanunundaki düzenlemeler de yukarıdaki tanımlarla uyum
içindedir. Harçlar Kanununda harca tabi işlemler dokuz başlık altında ve
dokuz tarifede düzenlenmiştir. Bunlar; yargı harçları, noter harçları,
vergi yargısı harçları, tapu ve kadastro harçları, konsolosluk harçları,
pasaport, ikamet tezkeresi, vize ve Dışişleri Bakanlığı tasdik harçları,
gemi ve liman harçları, imtiyazname, ruhsatname
ve diploma harçları ile trafik harçlarıdır. Bu harç gruplarında belirtilen
iş ya da işlem türlerine göre dokuz tarife belirlenmiştir. Tarife
kalemlerine bakıldığında harçlar yukarıda belirttiğimiz tanıma uygun olarak
dava görülmesi, işlem yapılması, belge verilmesi gibi devlet veya
yetkilendirdiği kişiler tarafından yapılan ve somut karşılığı olan işlemler
için alınmaktadır. Bu bağlamda, 6456 sayılı Kanunun 16 ncı
ve 17 nci maddelerinde öngörülen şekilde, ticari
bir faaliyetten elde edilebilecek bir hâsılat üzerinden harç adı altında
bir bedel alınmasını yönelik harç türü söz konusu değildir. Bu durumun tek
istisnası, yapısal olarak benzerlik göstermesine rağmen niteliği itibarıyla
tamamen farklı olan “denetim yetkilendirme belgesi” harcıdır.
Diğer
yandan, Harçlar Kanununda nispi ve maktu olmak üzere iki matrah ölçütü
vardır. Nispi harçlar konuları belirli bir değere ilişkin olan iş veya
işlemler için alınmaktadır. Örneğin, konusu belirli bir değerle ölçülebilen
davalarda tarifede yazılı oran üzerinden karar ve ilam harcı bu
kapsamdadır. Maktu harçlar ise konusu belirli bir değer ile ölçülemeyen iş
veya işlemlerde uygulanmaktadır. Örneğin, pasaport harcı, defter tasdiki gibi
işlemlerde alınan harçlar gibi.
Yapılan
düzenlemede binde on beş gibi bir nispete yer verilmiş olmasına rağmen,
buna esas olabilecek değer her yıl değişeceğinden karar ve ilam harcında
veya tapu harçlarının birçoğunda olduğu gibi nispete uygulanacak mutlak bir
değerden söz edilememektedir. Nispete uygulanacak değer, üretim şirketinin
kendi ihtiyacı için kullandığı elektrik bedeli dışında, bir önceki yılın
gayri safi iş hâsılatıdır. Hâsılat, kara yönelik bir faaliyetin maliyeti
düşürülmeden etkisi, gayri safi hâsılat ise bir gelir kaleminin varsa iade,
indirim veya iskontosu düşünülmeden önceki tutarı
olarak ifade edilmektedir.
Benzerlik
arz eden bir düzenleme, 31.05.2012 tarihli ve 6322 sayılı Kanunun 20 nci maddesi hükmü ile Harçlar Kanununa ekli 8 sayılı
tarifeye eklenmiştir. Bu düzenleme de aslında harç değil, vergi benzeri bir
mali yükümlülüktür. Bu düzenlemede bir serbest meslek kazancı olan bağımsız
denetim hizmeti üzerinden, denetimin türüne göre muafiyet sınırı farklı
olmak üzere, denetim yapan kimsenin bağımsız denetim faaliyetlerinden elde
ettiği bir yıllık gayrisafi iş hâsılatının binde beşi tutarında belge harcı
alınmaktadır. Söz konusu harç, gayrisafi iş hâsılatı üzerinden belli bir
nispette alınması yönüyle hidroelektrik lisans harcıyla benzerlik
taşımasına rağmen özünde farklı bir düzenlemedir. Öncelikle, iş hâsılatının
hesaplama parametresi serbest meslek erbapları tarafından yapılan hizmet
üretimidir. Dolayısıyla, yatırım ve harcamaları mukayese götürmeyecek
oranda daha düşüktür. İkinci olarak, bu harç tarifesinde belirli muafiyet
oranları getirilmiştir. Bu muafiyet sayesinde nispi bir vergi adaleti
sağlanmaktadır. Az kazanandan az, çok kazanandan çok harç alınmaktadır.
Elektrik üretimi lisans harcında ise, bir muafiyet oranı olmadığından,
işletme gideri göreli daha yüksek küçük santrallerin ödeyeceği harçların,
karlarına oranı daha yüksek olacaktır. Üçüncü olarak, bağımsız denetim harçlarında,
harca tabi hizmetin fiyatlandırılması için belirli bir ölçü olmadığından,
harcın hizmetin fiyatına yansıtılması kolay olacaktır. Elektrik üretimi
lisansı harcında ise, en azından şimdilik harcın fiyata yansıtılması olanağı
bulunmamaktadır.
Bu
açıklamalar ışığında, elektrik üretim lisansı için tespit edilen matrah
parametresi vergi ve vergi benzeri gelirlerin düzenleme dayanaklarından
zorla alınması dışında hiç birisine uymamaktadır. Hukukumuzda bir başka
örneği de bulunmamaktadır.
6456
sayılı Kanunun 16 ncı maddesiyle Harçlar
Kanununun 113 üncü maddesine eklenen kurala göre, elektrik üretimi lisans harçları
her yıl kurumlar vergisi beyannamesi verme süresi içerisinde verilen bildirim
üzerine, elektrik üretim faaliyetlerinden elde edilen gayrisafi iş hâsılatı
esas alınarak tahakkuk ettirilmektedir. Tahakkuk ettirilen harçlar Mayıs
ayı içerisinde ödenecek ve yapılan tahakkuklar ayrıca mükellefe tebliğ
edilmeyecektir. 6456 sayılı Kanunun 60 ıncı
maddesinde ise, bu kuralların 01.01.2014 tarihinde yürürlüğe gireceği
belirtilmiştir. Bu durumda, 2013 yılı gayrisafi iş hâsılatı üzerinden 2014
yılında harç ödenip ödenmeyeceği hususu tartışmalı bir konudur. Tartışma
şundan kaynaklanmaktadır. Aslında harç adı altında alınacak olan Kanunun
yürürlük tarihinden önce yani 2013 yılında yürütülen bir faaliyetten doğan
gayrisafi iş hâsılatı üzerinden alınan vergi benzeri bir kamu geliridir.
Gelirden doğan bir mali yükümlükle benzerlik teşkil etmektedir. Bu nedenle,
Kanunun yürürlüğünden önceki bir dönemde elde edilen gayrisafi gelirden
ödeme yapılması hukuken tartışmalı bir konudur. Aslında geriye doğru bir
vergilendirme söz konusu olmasına rağmen, vergilendirme yasa koyucu
tarafından harç olarak nitelendirilip, peşin alınacağı kurala bağlanmaktadır.
Düzenlemelerin
Anayasaya Aykırılığı
Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen
hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir
hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve
yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, Anayasanın ve
yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri
bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Vatandaşlara hukuk güvenliği sağlanması, hukuk
devleti ilkesinin temel unsurlarından biridir. Kişi ve kuruluşların devlete güven duymaları, maddi ve manevi
varlıklarını korkusuzca geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri ancak hukuk güvenliği ve hukukun
üstünlüğünün sağlandığı bir hukuk devleti düzeninde gerçekleştirilebilir.
Hukuk güvenliği, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir. Zira, ekonomik yaşam belirlilik ve kararlılık
ister. Hukuki güvenlik ilkesi vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin
belirliliğini ve geriye yürümezliğini de içerir.
Hidroelektrik
santralı yatırımları büyük mali kaynak gerektiren
yatırımlardır ve geri dönüşleri on yılları bulabilmektedir. İptali istenen
kurallardaki harcın mükellefleri, bugünkü yatırım ortamından çok farklı
sayılabilecek bir dönemde, yürürlükteki yasalara göre harç adı altında bir
vergi ödemeyecekleri gerçeğinden hareketle yüksek finansman maliyetlerine
katlanarak söz konusu yatırımları yapmışlar ve finansman projeksiyonlarını
da bu parametreler üzerine kurmuşlardır.
Hidroelektrik santraller yapıldıktan
sonra yatırımcıların, Elektrik Piyasası Kanunu
kapsamında, özelleştirme bedeli, lisans ihale bedeli ve su kullanım bedeli
ödemeksizin hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretim faaliyetinde
bulunmaları halinde söz konusu faaliyetlerden elde ettikleri bir önceki yıl
gayrisafi iş hasılatı üzerinden binde 15 oranında
vergi niteliğinde olan ancak adına harç denilen mali yükümlülüğe tabi
tutulmaları, sosyal bir
hukuk devletinde olması gereken istikrar, hukuki belirlilik ve hukuk
güvenliği nitelikleriyle bağdaşmayacağı için Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırılık
oluşturur.
Öte yandan, Anayasanın 73 üncü maddesinde, herkesin
kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlü
bulunduğu, vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının, maliye politikasının
sosyal amacı olduğu, vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin
kanunla konulacağı, değiştirileceği veya kaldırılacağı öngörülerek
Anayasanın 2 nci maddesinde nitelikleri
belirtilen hukuk devleti ilkesi vergilendirme ilkeleri yönünden somuta
büründürülmüştür.
Anayasaya göre vergi ve benzeri mali
yükümlülüklerin yasallığı ilkesi yanında verginin genel ve eşit olması,
idare ve kişiler yönünden duraksamaya yol açmayacak belirlilik içermesi,
geçmişe yürümemesi, öngörülebilir olması ve hukuk güvenliği ilkesine de
uygunluğunun sağlanması gerekmektedir.
Vergide genellik ilkesi, herhangi bir ayırım
yapılmaksızın mali gücü olan herkesin vergi yüküne katılmasını ve vergi
ödemesini ifade ederken; mali güce göre vergilendirme, verginin,
yükümlülerin ekonomik ve kişisel durumlarına göre alınmasıdır. Bu ilke,
aynı zamanda vergide eşitlik sağlanmasının uygulama aracı olup, mali gücü
fazla olanın malî gücü az olana göre daha fazla vergi ödemesini gerektirir.
Vergide eşitlik ilkesi ise mali gücü aynı olanlardan aynı, farklı
olanlardan ise farklı oranda vergi alınması esasına dayanır.
Oysa, bir önceki yılın gayrisafi iş
hasılatı üzerinden binde onbeş oranında harç
adında vergi alınmasını öngören iptali istenen düzenlemeler, mükelleflerin
kar elde edip etmediklerine ve fiziki ve dolayısıyla iş hasılatı büyüklüklerine
bakmamakta; yatırım hacmine göre işletme gideri göreli daha yüksek küçük
santrallerin ödeyeceği harç ile işletme gideri daha düşük olacak büyük
santraller için aynı oranda harç ödenmesini öngörmektedir.
Anayasa Mahkemesi 13.07.1996 günlü, E.1994/85 ve
K.1995/32 sayılı Net Aktif Vergisinin gayrisafi hâsılat üzerinden
belirlenmesine ilişkin iptal kararında “Gayrisafi hâsılat yükümlülerin mali
gücünü tam olarak yansıtmaz. Ekonominin değişik ya da benzer kesimlerinde
faaliyet gösterip de aynı gayrisafi hâsılata sahip olan yükümlülerin mali
güçleri de aynı olmayabilir.” açıklamasına yer vermiştir. Karardaki
gerekçede belirtildiği üzere, iptali istenen düzenlemedeki harcın matrahının
gayrisafi hâsılat üzerinden hesaplanması, kar elde edilip edilmemesine
bakılmaması ve yatırım hacmine göre işletme gideri göreli olarak yüksek
küçük santraller ile işletme gideri göreli düşük büyük santraller için aynı
oranın öngörülmesi, Anayasanın 73 üncü maddesine aykırıdır.
Diğer yandan, iptali istenen elektrik
üretim harcı düzenlemesi sadece hidroelektrik kaynaklara dayalı olarak
üretim yapan şirketlere yöneliktir. Diğer kaynak türlerine dayalı olarak
üretim yapan şirketler harcın mükellefi değildir. Bu yönü itibariyle
düzenleme Anayasanın yasa önünde eşitlik ilkesini düzenleyen 10 uncu
maddesine de aykırıdır.
Yukarıda
açıklanan gerekçelerle, 6456 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin
Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 16 ncı
maddesi ile 492 sayılı Harçlar Kanununun 113 üncü maddesine eklenen ek
fıkra ile 17 nci maddesi ile 492 sayılı Harçlar
Kanununa bağlı (8) sayılı Tarifeye eklenen bölüm, Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 73 üncü maddelerine aykırı olduğundan
iptalleri gerekir.
3) 03.04.2013 Tarihli ve 6456 Sayılı
“Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un
52 nci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
03.04.2013 tarihli ve 6456 sayılı
Kanunun iptali istenen 52 nci maddesi ile, 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 28 inci maddesinin
ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış; Yasanın 60 ıncı
maddesi ile de, yürürlükten kaldırılmanın geçerli olduğu tarih 27/2/2008
olarak belirlenmiştir.
5737 sayılı Vakıflar Kanununun “Vakıf
kültür varlıklarının tespiti, tescili ve yaşatılması” başlıklı 28 inci maddesi
şöyledir:
“MADDE 28- Vakıflara ait yurt içi ve
yurt dışındaki taşınır ve taşınmaz vakıf kültür varlıklarının tespiti, envanterinin çıkarılması, tescili, Genel Müdürlüğe ve
mazbut vakıflara ait olanların korunması, mülkiyeti el değiştirmiş vakıf
kültür varlıkları ile koruma alanlarının kamulaştırılması,
değerlendirilmesi, onarımı, restorasyonu ve gerektiğinde yeniden inşası
Genel Müdürlükçe yürütülür.
Sermayesinin yüzde ellisinden fazlası
Genel Müdürlüğe veya mazbut vakıflara ait işletme ve iştiraklerin; Kurumlar
Vergisi matrahının yüzde onu, yeterli geliri bulunmayan mazbut vakıflara
ait vakıf kültür varlıklarının onarımında kullanılmak üzere Genel Müdürlüğe
aktarılır.
Yeterli geliri bulunmayan mazbut
vakıflara ait vakıf kültür varlığı niteliğindeki taşınmazların, benzer
amaçlı mazbut vakıfların gelirleriyle korunmasına ve yaşatılmasına Meclis
yetkilidir.”
İptali istenilen 52 nci madde ile, sermayesinin
yüzde ellisinden fazlası Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya mazbut vakıflara
ait işletme ve iştiraklerin; kurumlar vergisi matrahının yüzde onunun,
yeterli geliri bulunmayan mazbut vakıflara ait vakıf kültür varlıklarının
onarımında kullanılmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğüne aktarılmasına ilişkin
olarak 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 28 inci maddesinin ikinci fıkrası
yürürlükten kaldırılmaktadır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, sermayesinin
yüzde ellisinden fazlası Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya mazbut vakıflara
ait işletme ve iştiraklerin tanımına uygun işletme ve iştirak sayısı birdir
ve o da Vakıfbank’tır. Yani Vakıfbank 2008’den beri her yıl kurumlar
vergisi matrahının; bir başka deyişle mali karının yüzde 10’unu vakıf
kültür varlıklarının onarımında kullanılmak üzere Vakıflar Genel
Müdürlüğüne aktarmak durumundadır.
Vakıf kültür varlıklarının onarımında
kullanılmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğüne para aktarılmasına ilişkin olarak
bu yükümlülük Vakıfbank’a 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 28 inci maddesi
ile getirilmiştir. Bu maddenin gerekçesi ise şu şekildedir;
“Madde ile ülkemizin kültür mirası
niteliğinde olan vakıflara ait taşınır ve taşınmaz eski eserlerin tespiti, envanterinin çıkarılması, tescili, Genel Müdürlüğe ve
mazbut vakıflara ait olanların; korunması, koruma alanlarının
kamulaştırılması, değerlendirilmesi, onarımları ile restorasyonlarının
Genel Müdürlükçe yapılması ve ayrıca yeterli geliri bulunmayan mazbut
vakıflara ait abide eserlerin geleceğe intikalinin sağlanması, yaşatılması
için benzer amaçlı vakıf gelirlerinden harcama yapılabilmesi hususlarında
düzenleme yapılmıştır.”
Vakıf kültür varlıklarının onarılıp
yaşatılmasında, abide eserlerin geleceğe intikalinin sağlanmasında kamu
yararı bulunduğu kuşkusuzdur.
Bir hükmün değiştirilmesi veya
kaldırılması için en geniş anlamıyla bu değiştirme veya kaldırmanın kamu yararına
dayanması, başka deyimle kaldırma veya değiştirme için gösterilen
gerekçelerin doğru olması veya başka gerekçelerin, yasa koyucunun kaldırma
veya değiştirme işleminin haklı göstermesi, Anayasanın temel ilkelerindendir.
Nitekim, kamu yararı bulunmayan konularda yasa
koyucunun bir yasa yapması veyahut bir yasayı değiştirmesi, yasama
yetkisinin tanınmasıyla güdülen amaca aykırı düşer; çünkü, yasama yetkisi,
devlete yararlı olacak alanlarda ve yararlı olacak biçimde kullanılmak
üzere Meclislere tanınmış bir yetkidir.
Anayasa Mahkemesinin 28.01.2004 tarih
ve E.2003/86, K.2004/6 sayılı kararında “Anayasanın 2. maddesinde
belirtilen hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun olan, her alanda
adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumları benimseyen, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, yasaların üstünde Anayasanın ve yasakoyucunun
da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlettir. <<Yasaların kamu yararına dayanması>> gereği kuşkusuz hukuk
devletinin temel değerlerinden birini oluşturmaktadır.” denilmiştir.
İptali istenen kural, kamu yararı
görüldüğü için getirilen bir hükmü kaldırdığından Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğu çok açıktır.
Diğer taraftan Anayasanın herhangi
bir hükmüne aykırı bir düzenleme, Anayasanın 11 inci maddesinde yer alan
Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi ile de bağdaşmaz.
Açıklanan nedenlerle, 03.04.2013
tarihli ve 6456 sayılı “Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi
Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun”un 52 nci maddesi
Anayasanın 2 nci ve 11 inci maddelerine aykırı
olup, iptali gerekmektedir.
4) 03.04.2013 Tarihli ve 6456 Sayılı
“Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un
60 ıncı Maddesinin (d) Bendinin Anayasaya
Aykırılığı
03.04.2013 tarihli ve 6456 sayılı
Kanunun 52 nci maddesi ile,
5737 sayılı Vakıflar Kanununun 28 inci maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten
kaldırılmış; Yasanın iptali istenen 60 ıncı
maddesinin (d) bendi ile de, yürürlükten kaldırılmanın geçerli olduğu tarih
27.02.2008 olarak belirlenmiştir.
İlke olarak, herhangi bir kanun veya
düzenleyici kural, hukuksal sonuçlarını yürürlüğe girdiği tarihten sonrası
için doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucu da, yasaların yürürlüğe
girmelerinden önceki olayları etkilememeleri, yani, geçmişe etkili
olmamalarıdır. Hakkın özünü ortadan kaldıran bir hükmün aleyhteki kanun
hükmü olduğu açıktır.
Hukuk devletinin temel özelliği,
bütün vatandaşlar, hatta vatandaş olmasa bile- ülkesindeki tüm insanlara hukuki
güvence sağlamasıdır. Hukuki güvencenin ilk ve en basit şartı ise aleyhteki
kanunların geriye yürümemesidir.
Anayasa Mahkemesi'nin de bu yönde
verilmiş birçok kararı vardır. Nitekim Yüksek Mahkeme ‘geriye
yürümezlik’ ilkesini incelerken 07.02.2008 tarihli ve E.2005/128,
K.2008/54 sayılı kararında aynen şöyle demiştir:
“Daha önce tesis edilmiş bulunan
işlemlerin doğurduğu hukuki sonuçları ortadan kaldıracak şekilde yasama
tasarrufunda bulunulması, hukuk güvenliği ilkesine aykırılık oluşturur.
Hukuk devletinin gereği olan hukuk güvenliğini sağlama yükümlülüğü, kural
olarak yasaların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. “Yasaların geriye
yürümezliği ilkesi” uyarınca yasalar, kamu yararı ve kamu düzeninin
gerektirdiği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi
kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki
olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren
yasaların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili
olmaması hukukun genel ilkelerindendir.”
İptali istenen kural; kamu yararı ve
kamu düzeninin gerektirdiği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda
iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlar için getirilmemiş, bilakis kamu
yararı görüldüğü için getirilen bir kuralın kaldırılması öngörülmüştür. Bu
nedenle sözkonusu kural, hukuk güvenliği ilkesi
ile bağdaşmadığından Anayasanın 2 nci maddesine
aykırıdır.
Yürürlük tarihi olarak 2008’in
belirlenmesinin nedenini (böyle bir düzenleme yapılmasındaki amacı) ise, Vakıfbank’ın
yıllardır kurumlar vergisi matrahının yüzde onunu, Vakıflar Genel
Müdürlüğüne yasanın amir hükmüne karşın aktarmamış olmasında aramak yanlış
olmayacaktır. Çünkü, gerekli aktarmalar zamanında
yapılmış olsaydı, aktarma yükümlülüğünün kaldırılmasının geriye çekilmesi,
hiçbir anlam kazanmayacaktı.
Yasakoyucunun kişisel, siyasî ya da saklı bir amaç güttüğü durumlarda, yani kamu
yararına yönelik olmayan başka bir amaca ulaşmak için bir konuyu yasayla
düzenlediği durumlarda bir <<yetki saptırması>> ve giderek de
amaç öğesi bakımından yasanın sakatlığı ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine
aykırılığı söz konusu olur.
Diğer taraftan Anayasanın herhangi bir hükmüne
aykırı bir düzenleme, Anayasanın 11 inci maddesinde yer alan Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi ile de bağdaşmaz.
Açıklanan
nedenlerle, 03.04.2013 tarihli ve 6456 sayılı “Kamu Finansmanı ve Borç
Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 60 ıncı
maddesinin (d) Bendi Anayasanın 2 nci ve 11 inci
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
03.04.2013
tarihli ve 6456 sayılı “Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında
Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun”un 2 nci maddesi ile
değiştirilen 4749 sayılı Kanunun 7/A maddesinin birinci fıkrasındaki iptali
istenen “Bölüm”, temel esasları belirlenmeden, sınırları çizilmeden “yasama
yetkisinin devredilmezliği” ilkesine aykırı olarak yürütmeye düzenleme
yetkisi verdiğinden uygulanmaları halinde hukuk devleti yönünden
giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksama
bulunmamaktadır.
Elektrik üretimi lisans harcı,
01.01.2014 tarihinde yürürlüğe yürürlüğe girecek
ve hidroelektrik santrali yatırımcıları 2013 yılı gayrisafi iş hasılatının binde onbeşi
oranında 2014 Mayıs’ında harç ödemek durumunda kalacaklardır. Anayasa
Mahkemesi tarafından düzenleme iptal edilse dahi Anayasa Mahkemesi
kararları geriye yürümediğinden, söz konusu yatırımcıların telafisi olmayan
zarar ve ziyanları ortaya çıkacaktır.
Öte yandan, anayasal düzenin en kısa
sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın
gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde
sübjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı
bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından,
bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız
durum ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
Bu zarar ve durumların
doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen
hükümlerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de
durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
03.04.2013 tarihli ve 6456 sayılı “Kamu
Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanun
ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un;
1) 2 nci
maddesi ile değiştirilen 4749 sayılı Kanunun 7/A maddesinin birinci
fıkrasındaki “ve benzeri işlemleri mevzuatta yer alan şekil kurallarına
tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri aynı usule tabi olarak yapmak
üzere 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk
Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe
ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın” bölümünün, Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 8 inci
maddelerine aykırı olduğundan,
2) 16 ncı
maddesi ile 492 sayılı Harçlar Kanununun 113 üncü maddesine eklenen ek
fıkra ile 17 nci maddesi ile 492 sayılı Harçlar
Kanununa bağlı (8) sayılı tarifeye eklenen bölümü, Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 73 üncü maddelerine aykırı olduğundan,
3) 52 nci
maddesinin, Anayasanın 2 nci ve 11 inci
maddelerine aykırı olduğundan,
4) 60 ıncı
maddesinin (d) bendinin, Anayasanın 2 nci ve 11
inci maddelerine aykırı olduğundan,
iptallerine ve uygulanmaları halinde
giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal
davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar
verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenen Yasa Kuralları
6456
sayılı Kanun’un iptali istenin kuralları da içeren maddeleri şöyledir:
“MADDE 2- 4749
sayılı Kanunun 7/A maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş,
maddeye birinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Bu Kanun kapsamındaki halka açık olmayan kurum ve
kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile kullanma, yararlanma, işletme ve
sair haklar gibi maddi olmayan varlıklara ilişkin, ilgili kurumların
görüşleri alınarak alım, satım, geri alım, kiraya verme, geri kiralama,
bedelli veya bedelsiz devir ve
benzeri işlemleri mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın
tesis etmeye ve bu işlemleri aynı usule tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun
kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe ilişkin
hükümlerine bağlı olmaksızın özel hukuk tüzel kişiliğini haiz varlık
kiralama şirketleri kurmaya veya özel hukuk tüzel kişiliğini haiz varlık
kiralama şirketleri kurmak üzere kamu sermayeli kurumları görevlendirmeye
Bakan yetkilidir. Bakan tarafından kurulmasına karar verilen ve
sermayesinin tamamı Hazine Müsteşarlığına ait olan varlık kiralama
şirketlerinin ana sözleşmesi ve değişiklikleri Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde
yayımlanır. Bu şirketler 2/7/1964 tarihli ve 492
sayılı Harçlar Kanununa bağlı (1) sayılı tarifenin “C) Ticaret Sicili
harçları:” başlıklı bölümünde sayılan, ticari işletme rehni
dâhil her türlü ticaret sicili harçlarından ve Türkiye Ticaret Sicili
Gazetesi’nde yapılacak her türlü ilana ilişkin ilan ücretlerinden muaftır.
Bu şirketlerin yurt içinde ihraç ettiği kira sertifikalarına ilişkin şirket
ile gerçek ve tüzel kişiler arasındaki ihtilaflarda Ankara Asliye Ticaret
Mahkemeleri yetkilidir. Bu şirketler söz konusu taşınır ve taşınmazlar ile
maddi olmayan varlıklara dayalı olarak, hasılatı
Müsteşarlığa aktarılmak üzere yurt içi ve yurt dışı piyasalarda kira
sertifikası ihraç edebilir. Bu ihraçlara konu olan varlıklar üzerinde,
ihracın vadesi süresince ihraç koşullarına aykırı herhangi bir hukuki işlem
tesis edilemez. Bu husus, ilgili taşınmazın tapu kütüğüne şerh edilir.
İlgili kurumlar, bu madde kapsamındaki varlık kiralama şirketlerinin bu
madde kapsamındaki taşınır ve taşınmazlar ile haklar ve diğer maddi olmayan
varlıklarda tasarruf etmesini teminen tapu
sicilinde değişiklik dâhil gerekli her türlü işlemleri münhasıran
Müsteşarlığın yazılı başvurusu üzerine gerçekleştirirler. Bu fıkra
kapsamındaki işlemlere konu olan kamu varlıklarının kullanımıyla ilgili
bakım, onarım, işletme, inşaat ve benzeri iş ve işlemler ilgili kurum ve
kuruluşlar tarafından yapılır ve buna ilişkin harcamalar kendi
bütçelerinden karşılanır. Bu fıkra kapsamındaki kira sertifikaları, 14/1/1970 tarihli ve 1211 sayılı Türkiye Cumhuriyet
Merkez Bankası Kanunu ve sermaye piyasası mevzuatı bakımından Müsteşarlık
tarafından ihraç edilen menkul kıymetlere ilişkin olarak ilgili mevzuatta
yer alan usul ve esaslara tabidir. Bu sertifikalar, 4/1/2002
tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun uygulamasında teminat olarak
kabul edilir.”
“Bakan tarafından kurulmasına karar
verilen ve tamamı Hazine Müsteşarlığına ait olan varlık kiralama şirketlerinin
denetimi Hazine Müsteşarlığının denetimi çerçevesinde yapılır. Bu şirketler,
6102 sayılı Kanun, 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı
Vergi Usul Kanunu ve ilgili diğer mevzuat uyarınca defter tutma ve diğer
yükümlülüklerden muaftır. Bu şirketlere, 18/5/2004
tarihli ve 5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar ve
Borsalar Kanunu, 8/6/1984 tarihli ve 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve 22/1/1990 tarihli ve 399 sayılı Kamu
İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair
Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanmaz. Bu madde kapsamında kurulan
varlık kiralama şirketlerine ait her türlü taşınmazlar 9/5/2012
tarihli ve 6305 sayılı Afet Sigortaları Kanunu ile ihdas edilen zorunlu
deprem sigortasına tabi değildir. Bu madde kapsamında kurulan varlık
kiralama şirketlerine ait mallar ve her çeşit varlıklar, ceza ve takip
hukuku başta olmak üzere ilgili diğer mevzuat uygulaması bakımından devlet
malı hükümlerine tabidir. Bu madde uyarınca yapılacak kiralama işlemleri, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun
kira sözleşmelerine ilişkin hükümlerine tabi değildir ve söz konusu
işlemler hakkında bu madde uyarınca taraflar arasında düzenlenecek sözleşme
hükümleri uygulanır.”
MADDE 16- 2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanununun 113
üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Elektrik
üretimi lisans harçları her yıl kurumlar vergisi beyannamesi verme süresi
içerisinde verilen bildirim üzerine, elektrik üretim faaliyetlerinden elde
edilen gayrisafi iş hasılatı esas alınarak tahakkuk
ettirilir, tahakkuk ettirilen harçlar ayrıca mükellefe tebliğ edilmez ve
mayıs ayı içerisinde ödenir. Genel bütçe geliri olarak kaydedilen elektrik
üretimi lisans harçlarından hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretim
lisans harçlarının %90’ı, haziran ayının sonuna kadar, hidrolik kaynaklara
dayalı elektrik üretimi yapan tesisin bulunduğu yerin il özel idaresine, il
özel idaresi bulunmayan yerlerde büyükşehir belediyesine aktarılır.
Hesaplanarak aktarılan bu tutarlar, 2/7/2008
tarihli ve 5779 sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe
Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanuna göre belediyelere ve il
özel idarelerine ayrılacak payların hesabında matraha dâhil edilmez.”
MADDE 17-
492 sayılı Kanuna bağlı (8) sayılı tarifeye aşağıdaki bölüm eklenmiştir.
“XV-
Elektrik üretimi lisans harçları:
1-
Hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretim lisansı (Her yıl için):
Elektrik
Piyasası Kanunu kapsamında, özelleştirme bedeli, lisans ihale bedeli ve su
kullanım bedeli ödemeksizin hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretim
faaliyetinde bulunanların (Kamu Kuruluşları hariç) bu faaliyetlerden elde
ettikleri bir önceki yıl gayrisafi iş hasılatı
üzerinden Binde 15
Üreticilerin
kendi ihtiyaçları için kullandıkları elektriğin bedeli gayrisafi iş hasılatına dâhil edilmez.”
MADDE 52- 20/2/2008 tarihli ve 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 28
inci maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.
MADDE 60- Bu
Kanunun;
a) 2, 8, 14, 22, 23 ve 42 nci
maddeleri 29/6/2012 tarihinden geçerli olmak üzere
yayımı tarihinde,
b) 16 ve 17 nci maddeleri
1/1/2014 tarihinde,
c) 19 uncu maddesi 1/5/2013
tarihinde,
ç) 45 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
yayımı tarihinden altı ay sonra,
d) 52 nci maddesi 27/2/2008
tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,
e) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,
yürürlüğe girer.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 2.,
7., 8., 10., 11. ve 73. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü
hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ,
Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN,
Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ’un
katılımlarıyla 4.7.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında;
1- Dosyada eksiklik
bulunmadığından işin esasının incelenmesine,
2- Yürürlüğü durdurma isteminin esas
inceleme aşamasında karara bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Ayhan KILIÇ
tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu yasa
kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun’un 2. Maddesiyle Değiştirilen 4749
Sayılı Kanun’un 7/A Maddesinin Birinci Fıkrasının “…ve benzeri işlemleri mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi
olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri aynı usule tabi olarak yapmak üzere
13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret
Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe ilişkin
hükümlerine bağlı olmaksızın…” Bölümünün İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Hazine
Müsteşarlığından sorumlu Bakan’a, Türk Ticaret Kanunu’nun kuruluş, tescil,
denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı
olmaksızın varlık kiralama şirketi kurma yetkisi verilmesinin ve Kanun
kapsamındaki kurum ve kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile kullanma,
yararlanma,işletme ve sair haklar gibi
maddi olmayan varlıklara ilişkin alım, satım, geri alım, kiraya verme, geri
kiralama, bedelli veya bedelsiz devir işlemlerini ve benzeri işlemleri
mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etme konusunda
varlık kiralama şirketlerinin yetkili kılınmasının yasama yetkisinin devri
niteliğinde olduğu, gerek varlık kiralama şirketlerinin kurulması konusunda
Bakan’a verilen gerekse yapacakları işlemler konusunda bu şirketlere
verilen yetkinin keyfiliğe yol açabileceği belirtilerek kuralın,
Anayasa’nın2.,
7. ve 8. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6456 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle
değiştirilen, 4749 sayılı Kanun’un 7/A maddesinin birinci fıkrasıyla, Hazine
Müsteşarlığından sorumlu Bakan’a, 4749 sayılı Kanun kapsamındaki halka açık
olmayan kurum ve kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile kullanma,
yararlanma, işletme ve sair haklar gibi maddi olmayan varlıklara ilişkin,
ilgili kurumların görüşleri alınarak alım, satım, geri alım, kiraya verme,
geri kiralama, bedelli veya bedelsiz devir ve benzeri işlemleritesis etme ve bu işlemleri aynı usule tabi
olarak yapmak üzere varlık kiralama şirketleri (HMVKŞ) kurma veya varlık
kiralama şirketleri kurmak üzere kamu sermayeli kurumları görevlendirme
yetkisi verilmiştir.
Sözü edilen fıkranın iptali
istenen bölümüyle ise kira sertifikası işlemleriyle ilgili olarak Kanun kapsamındaki
kurum ve kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile maddi olmayan
varlıkların alımı, satımı, geri alınması, kiraya verilmesi, geri
kiralanması, bedelli veya bedelsiz devri ve benzeri işlemlerin mevzuatta
yer alan şekil kurallarına tabi olmadığı düzenlenmekte; Hazine
Müsteşarlığınca kurulacak ve kamu sermayeli kurumlara kurdurulacak HMVKŞ’nin kuruluşu, tescili, denetlenmesi, sermayesi,
tasfiyesi ve işleyişine ilişkin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda yer
alan hükümlerin uygulanmayacağı öngörülmektedir.
Anayasa’nın 2.
maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu
belirtilmiştir. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan
haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda
adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı
durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı
sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik
ilkesi”dir.
Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden
herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net,
anlaşılır ve uygulanabilir olması ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir.
Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama
yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki
devredilemez.” denilmektedir.
Yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
ait olması ve bu yetkinin devredilememesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir
gereğidir. Bu hükme yer veren Anayasa’nın 7. maddesinin gerekçesinde yasama
yetkisinin parlamentoya ait olması “demokrasi
rejimini benimseyen siyasi rejimlerde kaçınılmaz bir durum” olarak
nitelendirilmiştir. Ayrıca, gerekçede “Millet adına kanun koyma yetkisini yasama meclisi yerine getirir.
Bu yetki devredilemez. Ancak, Anayasanın 99 ve 129 uncu maddeleri hükümleri
saklıdır” denilmek suretiyle bu ilkenin anlamı ve istisnaları belirtilmiştir.
Madde gerekçesinden de anlaşılacağı üzere, yasama
yetkisinin devredilemezliği esasen kanun koyma yetkisinin TBMM dışında
başka bir organca kullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın 7.
maddesi ile yasaklanan, kanun yapma yetkisinin devredilmesidir.
Bununla birlikte, çok geniş yorumlandığında yasama
yetkisinin devredilemezliği ilkesi kanunla düzenlenmesi gereken konuların
yürütmeye bırakılmasını da yasaklamaktadır. Bu noktada Anayasa gereğince
kanunla düzenlenmesi gereken hususlarla diğerleri arasında bir ayrım yapmak
gerekecektir. Anayasa temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması (m.13),
vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin konması (m.73) ve memurların
atanmaları, özlük hakları v.s. (m.128) gibi bazı konularda düzenlemenin
münhasıran kanunla yapılmasını öngörmektedir. Bu konularda kanunun temel
esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemeden düzenleme yetkisini yürütmeye
bırakması yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık teşkil
edebilmektedir. Esasen bu durumda, söz konusu düzenlemenin kanunla
yapılması gerektiğini belirten anayasal hükme aykırılıktan söz edilmesi daha
isabetli olacaktır.
Anayasa’nın açıkça kanunla düzenlenmesini
öngörmediği konularda ise kanunun çok genel ifadelerle düzenleme yaparak,
ayrıntıyı yürütmeye bırakması mümkündür. Anayasa’da münhasıran kanunla düzenleme
yapılması öngörülmeyen konularda yürütme organının doğrudan ve ilk elden
düzenleyici işlem yapabileceği düşünülebilirse de yasamanın asliliği ve
yürütmenin türevselliği gereği idari işlemlerin kanuna dayanması
zorunluluğu vardır. Nitekim, Anayasa’nın gerek
yürütme yetkisinin kanunlara uygun olarak kullanılacağını ifade eden hükmü
(m.8), gerekse yönetmeliklerin kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve
bunlara aykırı olmamak kaydıyla çıkarılabileceğini belirten kuralı (m.124)
bu zorunluluğa işaret etmektedir. Ancak, bu durumda kanundan belirlemesi
beklenen çerçeve, Anayasa’nın kanunla düzenlenmesini öngördüğü durumdakinden
çok daha geniş olabilecektir. Başka bir ifadeyle, Anayasa’ya göre mutlaka
kanunla düzenlenmesi gerekmeyen bir konu, kanuni dayanağı olmak kaydıyla
idarenin düzenleyici işlemlerine bırakılabilir. Aksi yorum, Anayasa’da bazı
hususların kanunla düzenlenmesinin öngörülmüş olmasını anlamsız hâle
getirebilecektir.
HMVKŞ’nin
kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişinin kanunla
düzenlenmesi zorunluluğu bulunmadığı gibi bunların 6102 sayılı Kanun’a tabi
tutulmasını gerektiren herhangi bir anayasal hüküm de bulunmamaktadır. Bu
nedenle, Hazine Müsteşarlığından sorumlu Bakan tarafından kurulması veya
kamu sermayeli kurumlara kurdurulması öngörülen HMVKŞ’nin
kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişi yönünden tabi
olacağı kuralların belirlenmesinin düzenleyici işlemlere bırakılmasında
Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Hazine Müsteşarlığına kira sertifikası ihraç etme
yetkisinin tanınması, 6327 sayılı Kanun’un 32. maddesiyle 4749 sayılı
Kanun’a eklenen 7/A maddesiyle söz konusu olmuştur. Anılan
Kanun’un gerekçesinden, maddeyle, ülkemizin kalkınma hedefleri ve makro
ekonomik dengeler dikkate alınarak, kamu hizmetinin aksatılmaması kaydıyla,
kamu finansman araçlarını çeşitlendirmek ve kamu varlıklarını verimli bir
biçimde değerlendirmek üzere, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınır ve
taşınmazlar ile kullanma, yararlanma, işletme ve sair haklar gibi maddi
olmayan varlıkları kullanmak suretiyle yurtiçi ve yurtdışı piyasalarda kira
sertifikası ihracına imkân sağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu
çerçevede, Hazine Müsteşarlığından sorumlu Bakan’a, varlık kiralama
şirketleri kurma veya varlık kiralama şirketleri kurmak üzere kamu
sermayeli kurumları görevlendirme yetkisi verilmiştir.
Kaldı ki, 4749 sayılı Kanun’un 7/A maddesinde,
Bakan’a tanınan düzenleme yetkisinin genel çerçevesinin belirlendiği
anlaşılmaktadır. 4749 sayılı Kanun’un 7/A maddesinin birinci fıkrasında, HMVKŞ’nin Hazine Müsteşarlığından sorumlu Bakan
tarafından doğrudan veya görevlendireceği kamu sermayeli kurumlar
tarafından kurulacağı ve özel hukuk tüzel kişiliğini haiz olacağı açıkça
düzenlenmiştir. HMVKŞ’nin kuruluşu için tescil
zorunluluğu bulunmamakta ise de anılan 7/A maddesinin birinci fıkrasının
ikinci cümlesinde, bu şirketlerin ana sözleşmeleri ile değişikliklerinin
Ticaret Sicil Gazetesi’nde ilan edilmesi öngörülmektedir. Ayrıca, 7/A
maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinden, HMVKŞ’nin
sermayesinin tamamının Hazine Müsteşarlığına ait olacağı anlaşılmaktadır. 4749 sayılı Kanun’un 7/A maddesinin dava konusu edilmeyen
ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan, “Bakan tarafından kurulmasına karar verilen ve tamamı Hazine
Müsteşarlığına ait olan varlık kiralama şirketlerinin denetimi Hazine
Müsteşarlığının denetimi çerçevesinde yapılır.” hükmü gereğince, Hazine
Müsteşarlığına bağlı birimlerin denetimi hangi usul ve esaslara göre
yapılmakta ise HMVKŞ’nin denetiminin de aynı usul
ve esaslar çerçevesinde, yetkili iç ve dış denetim kurum ve kuruluşlarınca
yapılacağı açıktır. Öte yandan, sermayesinin tamamı hazineye ait
olan HMVKŞ’nin tasfiyesi hâlinde tasfiye payının
tamamının Müsteşarlığa geçeceği de tabiidir.
Görüldüğü üzere, 4749 sayılı Kanun’un 7/A maddesi
uyarınca özel hukuk tüzel kişiliği statüsünde kurulması öngörülen HMVKŞ’nin kuruluşu, tescili, denetlenmesi ve sermayesi
yönünden tabi olacağı kuralların genel çerçevesi kanunda saptanmıştır.
Esasen, sözü edilen 7/A maddesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde,
Müsteşarlığa tanınan usul ve esas belirleme yetkisinin, HMVKŞ’nin
tasfiye usulünün ve idare ve temsilinin ne şekilde yapılacağının belirlenmesiyle
sınırlı kalacağı anlaşılmaktadır. HMVKŞ’nin
kuruluşu, tescili, denetlenmesi ve sermayesi yönünden tabi olacağı kuralların
genel çerçevesi kanunla saptandıktan sonra, idari ve teknik bir mesele olan
tasfiye usulü ve işleyişine ilişkin usul ve esasları belirleme yetkisinin
Bakan’a bırakılması, belirlilik ilkesine aykırılık oluşturmadığı gibi
yasama yetkisinin devri anlamına da gelmez.
Ayrıca Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk
devletinin önemli bir unsuru olan belirlilik ilkesi, bireylerin hukuk
kurallarını önceden bilmeleri, davranış ve tutumlarını bu kurallara göre
güvenle düzene sokabilmelerini gerektirmekte olup, hukuk kurallarının
belirliliğinin sağlanması yalnızca kanunla düzenleme yapılması anlamına
gelmemektedir. Belirlilik ilkesi
yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği
ifade etmektedir. Erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir gibi
niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla yasalar, mahkeme
içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik
sağlanabilir. Aslolan muhtemel
muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar
doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır.
Dava dilekçesinde, kanun
kapsamındaki kurum ve kuruluşlara ait taşınır ve taşınmazlar ile kullanma,
yararlanma işletme ve sair haklar gibi maddi olmayan varlıklara ilişkin
işlemleri mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etme
konusunda varlık kiralama şirketlerinin yetkili kılındığı ileri
sürülmüştür.
Borçlar Kanunu’nun 12. maddesinin birinci fıkrası
uyarınca, sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe hiçbir şekle
bağlı değildir. Kira sertifikası işlemleriyle ilgili
olarak kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınır ve taşınmazlar ile maddi
olmayan varlıkların alımı, satımı, geri alınması, kiraya verilmesi, geri
kiralanması, bedelli veya bedelsiz devri ve benzeri işlemler yönünden
mevzuatta yer alan şekil kurallarının uygulanmaması, bu işlemlerin Borçlar
Kanunu’nun 12. maddesinin birinci fıkrası uyarınca herhangi bir şekil
şartına tabi olmaksızın yapılabileceği anlamına gelmektedir. Diğer
bir anlatımla, dava konusu kural, istisna niteliğinde olan şekil şartını
ortadan kaldırmak suretiyle Borçlar Kanunu’nun 12. maddesinin birinci
fıkrasındaki genel kuralın uygulanması sonucunu doğurmaktan öte hiçbir
anlam taşımamaktadır. Dolayısıyla dava konusu kuralla, Hazine Müsteşarlığına
ve HMVKŞ’ye, bu işlemlerin hangi şekilde
yapılacağını belirleme yetkisinin verilmesi söz konusu değildir. Buna göre,
kira sertifikasıyla ilgili işlemler hiçbir kanuni şekle tabi olmaksızın
yapılabilecektir. Bu anlamda, kuralda belirsizliğe yol açan herhangi bir
husus bulunmamaktadır.
Hukuki işlemlerin geçerliliğinin, işlemin belli bir
şekilde yapılması şartına bağlanması ve kanunda öngörülen şekil şartlarının
kimi hukuki işlemler yönünden uygulanmaması yolunda düzenleme yapılması
kanun koyucunun takdirindedir. Kamu finansman araçlarının
çeşitlendirilmesi, alternatif finansman kaynaklarına ve ürünlerine imkân
tanınması amacıyla getirildiği anlaşılan kira sertifikası ihracı
uygulamasının kolaylaştırılması maksadıyla kira sertifikası ihracı
faaliyeti kapsamında gerçekleştirilecek hukuki işlemlerin ilgili kanunlarda
öngörülen şekil şartlarına tabi olmadığı yolunda düzenleme yapılmasında
Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. ve 7. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 8. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT ve Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamışlardır.
B- Kanun’un 16. Maddesiyle 492 Sayılı Kanun’un 113. Maddesine
Eklenen Fıkra ile 17. Maddesiyle 492 sayılı Kanun’a Bağlı (8) Sayılı
Tarifeye Eklenen Bölümün İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
6456 sayılı Kanun’un 17. maddesiyle, 492 sayılı
Kanun’a bağlı ve “İmtiyazname,
Ruhsatname ve Diploma Harçları”nı düzenleyen (8) sayılı tarifeye “XV – Elektrik üretimi lisans harçları”
bölümü eklenmek suretiyle yeni bir harç grubu oluşturulmuş ve bu kapsamda “hidroelektrik kaynaklara dayalı
elektrik üretim lisansı harcı” ihdas edilerek, elektrik üretim lisans
harçları arasında gösterilmiştir. Buna göre, Elektrik Piyasası Kanunu kapsamında, özelleştirme bedeli,
lisans ihale bedeli ve su kullanım bedeli ödemeksizin hidrolik kaynaklara
dayalı elektrik üretim faaliyetinde bulunanların (kamu kuruluşları hariç)
bu faaliyetlerden elde ettikleri bir önceki yıl gayrisafi iş hasılatı üzerinden binde on beş oranında harç ödeme
mecburiyeti getirilmiştir.
Hidrolik kaynaklar dışındaki kaynaklara (fosil
kaynaklar, yenilenebilir enerji kaynakları ve nükleer enerji kaynakları)
dayalı olarak elektrik üretim faaliyetinde bulunulması harcın konusu
dışında bırakılmıştır. Ayrıca kamu kurumları ile hidrolik kaynaklara dayalı
elektrik üretiminde bulunsa bile ilgili idareye, özelleştirme bedeli,
lisans ihale bedeli ve su kullanım bedeli adı altında ödemede bulunan
üreticilere yönelik harç ödeme yükümlülüğü söz konusu değildir. Harcın
matrahı, bir önceki yılın gayrisafi iş hâsılatı olup üreticilerin kendi
ihtiyaçları için kullandıkları elektriğin bedeli gayrisafi iş hâsılatına
dâhil edilmeyecektir.
6456 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle, 492 sayılı
Kanun’un 113. maddesine eklenen üçüncü fıkrada, elektrik üretimi lisans
harçlarının tarhı, tahakkuku, tahsili ve hangi kurumların bütçesine
aktarılacağı düzenlenmiştir. Buna göre, elektrik üretimi lisans harcı, her
yıl kurumlar vergisi beyannamesi verme süresi içerisinde verilen bildirimle
tahakkuk ettirilir. 5520 sayılı Kurumlar Vergisi
Kanunu’nun 14. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, kurumlar vergisi
beyannamesi, hesap döneminin kapandığı ayı izleyen dördüncü ayın birinci
gününden yirmi beşinci günü akşamına kadar mükellefin bağlı olduğu vergi
dairesine verilmesi gerekeceğinden elektrik üretim harcı beyannamesinin de
hesap döneminin kapandığı ayı izleyen dördüncü ayın birinci gününden yirmi
beşinci günü akşamına kadar verilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Tahakkuk ettirilen harçlar ayrıca mükellefe tebliğ
edilmez ve mayıs ayı içerisinde ödenir. Genel bütçe geliri olarak
kaydedilen elektrik üretimi lisans harçlarının %90’ı, haziran ayının sonuna
kadar, hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretimi yapan tesisin bulunduğu
yerin il özel idaresine, il özel idaresi bulunmayan yerlerde büyükşehir
belediyesine aktarılır. Hesaplanarak aktarılan bu tutarlar, 2.7.2008 günlü,
5779 sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi
Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanun’a göre belediyelere ve il özel
idarelerine ayrılacak payların hesabında matraha dâhil edilmez.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
a-
Anayasa’nın 2. Maddesi Yönünden İnceleme
Dava dilekçesinde, hidroelektrik santralı
yatırımlarının büyük mali kaynak gerektiren ve geri dönüşleri on yılları
bulabilen yatırımlar olduğu, dava konusu kuralla ihdas edilen harcın
mükelleflerinin, üretim lisansı aldıkları tarihte yürürlükteki kanunlara
göre harç adı altında bir vergi ödemeyecekleri gerçeğinden hareketle
yatırım yaptıkları, hidroelektrik santraller yapıldıktan sonra
yatırımcıların, söz konusu faaliyetlerden elde
ettikleri bir önceki yıl gayrisafi iş hâsılatı üzerinden binde on beş
oranında mali yükümlülüğe tabi tutulmalarının, hukuk güvenliği ilkesiyle bağdaşmadığı
belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen
hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu
hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine
açık olan devlettir. Hukuk devleti
ilkesinin önkoşullarından biri olan hukuk güvenliği ile kişilerin hukuki
güvenliğinin sağlanması amaçlanmaktadır. Hukuk güvenliği ilkesi, hukuk
normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde
devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven
duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.
Dava konusu kurallarla,
kamu kurumları hariç, Elektrik
Piyasası Kanunu kapsamında, özelleştirme bedeli, lisans ihale bedeli ve su
kullanım bedeli ödemeksizin hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretim faaliyetinde
bulunanlara, bu faaliyetlerden elde ettikleri bir önceki yıl gayrisafi iş
hâsılatı üzerinden binde on beş oranında harç ödeme yükümlülüğü
getirilmiştir.
Vergilendirme, devletin egemenlik hakkından
kaynaklanan en önemli yetkilerinden biridir. Devlet, Anayasa’da öngörülen
vergilendirme ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla, uygun gördüğü kaynaklara
vergi uygulanmasını öngörebilir. Kişilerin belli faaliyetlere başlarken bu
faaliyet kapsamında herhangi bir vergi öngörülmemiş olması, Devletin
sonradan ilgili faaliyeti veya bu faaliyet kapsamındaki bazı işlemleri
vergilendirmesine engel değildir. Bu itibarla, yürürlükte bulunan kanunlara
uygun olarak üretim lisansı alarak hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretiminde
bulunan kişilere, sonradan yürürlüğe giren dava konusu kurallarla bu
faaliyet kapsamında elde edilen gayrisafi iş hâsılatı üzerinden harç ödeme
yükümlülüğü getirilmesinin hukuk güvenliği ilkesini ihlal eden bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir.
b-
Anayasa’nın 10. Maddesi Yönünden İnceleme
Dava dilekçesinde,elektrik üretimi lisansı harcının sadece hidrolik
kaynaklara dayalı olarak üretim yapanlardan alınıp diğer kaynak türlerine
dayalı olarak üretim yapanlardan alınmamasının, Anayasa’nın 10. maddesine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 10. maddesinde yer verilen
“eşitlik ilkesi” ile eylemli
değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin kanunla aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere
kanunlar karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir.
Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar
uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlâli yasaklanmıştır. Kanun
önünde eşitlik ilkesi herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı
anlamına gelmez. Durum ve konumlardaki
özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli
kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı
kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi ihlâl
edilmiş olmaz.
Dava konusu kuralların gerekçesinden, hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretim lisansı
harcının,bu kapsamda yapılan yatırımların
bölgedeki altyapılara zarar verebileceği dikkate alınarak ihdas edildiği ve
harcın amacının, yatırım nedeniyle oluşan bu
zararların telafi edilmesi olduğu anlaşılmaktadır. Hidrolik kaynaklara
dayalı elektrik üretilmesi ile diğer kaynaklara (fosil kaynaklar,
yenilenebilir enerji kaynakları ve nükleer enerji kaynakları gibi) dayalı
elektrik üretilmesi arasında, üretim yapılan kaynağın türü, yapılması
gereken yatırımların büyüklüğü ve şekli, üretimin verimliliği, doğal,
sosyal ve kültürel çevreye etkisi bakımından farklılıklar bulunmaktadır.
Kanun koyucunun bu farklılıkları gözeterek sadece hidrolik kaynaklara
dayalı elektrik üretimi faaliyetinden harç alınmasını öngörmesi eşitlik
ilkesine aykırı görülemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın
10. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
c-
Anayasa’nın 73. Maddesi Yönünden İnceleme
Dava dilekçesinde, mükelleflerin kâr elde edip etmediklerine ve fiziki
ve dolayısıyla iş hâsılatı büyüklüklerine bakılmaksızın bir önceki yılın
gayrisafi iş hasılatı üzerinden binde on beş
oranında harç adında vergilendirilmesinin, yatırım hacmine göre işletme
gideri daha yüksek küçük santraller ile işletme gideri daha düşük olacak
büyük santrallerin aynı oranda harç ödemesi sonucunu doğuracağı, Anayasa
Mahkemesinin 13.7.1996 günlü, E.1994/85 ve K.1995/32 sayılı kararı dikkate
alındığında bu durumun anayasal vergilendirme ilkeleriyle çeliştiği
belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 73. maddesine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Dava konusu kurallar ile hidrolik kaynaklara dayalı
elektrik üretim faaliyetinde bulunanların bu faaliyetlerden elde ettikleri
bir önceki yıl gayrisafi iş hasılatı üzerinden
binde on beş oranında elektrik üretimi lisansı harcı alınması
öngörülmüştür. Tahsil edilen elektrik üretimi lisansı harcının %10’u genel
bütçeye, %90’ı ise hidrolik kaynaklara dayalı elektrik üretimi yapan
tesisin bulunduğu yerin il özel idaresine, il özel idaresi bulunmayan
yerlerde büyükşehir belediyesine aktarılacağı ifade edilmiştir.
Anayasa’nın 73. maddesinin birinci ve
ikinci fıkralarında, “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali
gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli
dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır.” denilmiştir.
Verginin mali güce göre alınması ve
genelliği ilkeleriyle vergilendirmede eşitlik ve adaletin gerçekleştirilmesi
amaçlanmıştır. Ekonomi ve vergi hukuku alanında mali güce ilişkin
göstergelerin gelir, servet ve harcamalar olduğu kabul edilmektedir. Mali
güç, ödeme gücünün kaynağı, dayanağı, nedeni ve varlık koşuludur. Kanun
koyucunun vergilendirmede, kişilerin sahip olduğu ekonomik değer ile mali
güçlerini göz önünde bulundurması gerekir. Vergide genellik ilkesi,
herhangi bir ayırım yapılmaksızın mali gücü olan herkesin vergi yüküne
katılmasını ve vergi ödemesini ifade eder. Mali güce göre vergilendirme,
verginin, yükümlülerin ekonomik ve kişisel durumlarına göre alınmasıdır. Bu
ilke, aynı zamanda vergide eşitlik ilkesinin uygulama aracı olup mali gücü
fazla olanın mali gücü az olana göre daha fazla vergi ödemesini gerektirir.
Vergide eşitlik ilkesi ise mali gücü aynı olanlardan aynı, farklı olanlardan
ise farklı oranda vergi alınması esasına dayanır.
Anayasa’nın 73. maddesinin ikinci fıkrasında ise
vergi yükünün adaletli ve dengeli bir biçimde dağılımı öngörülmüştür.
Vergilendirilecek alanların seçimi ve vergi yükünün adaletli ve dengeli
dağılımı için yükümlülerin kişisel durumlarının kanunlarda gözetilmesi
gerekir. Sermaye iratlarının ücretlere göre farklı vergilendirilmesi, en az
geçim indirimi, artan oranlı vergilendirme, çeşitli istisna ve muafiyet
uygulamaları, vergi yükünün adalete uygun dağılımı ile mali güce göre
vergilendirmenin araçlarıdır.
Anayasa Mahkemesinin 1.4.2004 günlü, E.2003/9,
K.2004/47 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, gayrisafi
hasılat ölçütü, sanayi, ticaret ile mali alanlarda
ve hizmet sektöründe faaliyet gösteren yükümlüler açısından değişik
anlamlar içermektedir. Üretilen ve/veya piyasaya arz
edilen mal ve hizmetlerin türü, iç ve dış rekabet ortamı, teknoloji
düzeylerindeki farklılıklar, üretimde kullanılan girdilerin çeşitliliği,
bazı mal ve hizmetlerin yasal veya fiili tekelini elinde bulunduran
firmaların varlığı gibi sebeplerle “gayrisafi
hâsılat” kavramının yükümlülerin mali güçlerini tam olarak yansıtmadığı
söylenebilirse de mali gücün önemli bir göstergesi olduğu da yadsınamaz. Ayrıca
söz konusu payın belli bir faaliyet karşılığında alındığı ve bunu ödeyen
firmaların aynı alanda hizmet vermeleri nedeniyle gayrisafi hasılatı oluşturan girdileri ile harcamalarını etkileyen
faaliyetleri arasında temelde büyük farklılıklar bulunmadığı
gözetildiğinde, gayrisafi hasılat ölçütünün esas alınmasının mükellefler
arasında mali yükün adaletli ve dengeli dağılımına engel olmadığı, bu
bağlamda eşitliği bozmadığı sonucuna varılmıştır. Kaldı ki, 193 sayılı
Gelir Vergisi Kanunu’nun 40. maddesinde, işletme ile ilgili olmak şartıyla
ödenmiş olan vergi, resim ve harçların o yılki safi kazancın tespit
edilmesinde gider olarak indirilmesi öngörülmüş olduğundan mali gücün
gözetilmediği iddiası da dayanaksız kalmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar
Anayasa’nın 73. maddesine aykırı değildir.
C- Kanun’un 52.
Maddesi ile 60. Maddesinin (d) Bendinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, sermayesinin
yüzde ellisinden fazlası Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya mazbut vakıflara
ait işletme ve iştiraklerin tanımına uyan tek işletmenin Vakıfbank olduğu,
vakıf kültür varlıklarının onarılıp yaşatılmasında, abide eserlerin
geleceğe intikalinin sağlanmasında kamu yararı bulunduğunda tartışma
bulunmadığı, kamu yararı amacına yönelik olan düzenlemenin kaldırılmasını
öngören kuralın hukuk devleti ilkesiyle çeliştiği, diğer taraftan
Anayasa’ya aykırı kuralın aynı zamanda Anayasa’nın üstünlüğü ve
bağlayıcılığı ilkesi ile de bağdaşmadığı belirtilerek kuralların,
Anayasa’nın 2. ve 11. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 28. maddesinin
birinci fıkrasıyla, Vakıflar Genel Müdürlüğüne, Genel Müdürlüğe ve mazbut
vakıflara ait yurt içi ve yurt dışındaki taşınır ve taşınmaz vakıf kültür
varlıklarının onarımı, restorasyonu ve
gerektiğinde yeniden inşası görevi verilmiş; ikinci fıkrasında ise
sermayesinin yüzde ellisinden fazlası Genel Müdürlüğe veya mazbut vakıflara
ait işletme ve iştiraklere; kurumlar vergisi matrahının yüzde onunu,
yeterli geliri bulunmayan mazbut vakıflara ait vakıf kültür varlıklarının
onarımında kullanılmak üzere Genel Müdürlüğe aktarma yükümlülüğü
getirilmiştir.
Dava konusu 52. maddeyle, 5737 sayılı Kanun’un 28.
maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmak suretiyle söz konusu
işletme ve iştiraklere yüklenen bu mali yükümlülük ortadan kaldırılmış,
ayrıca 60. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendiyle de, 52. madde
hükmünün 27.2.2008 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde
yürürlüğe girmesi öngörülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti
ilkesinin gereklerinden biri de, kanunların kamu yararı amacını
gerçekleştirmek üzere çıkarılmasıdır. Anayasa Mahkemesi’nin kimi
kararlarında,kamu yararı
kavramından ne anlaşılması gerektiği ortaya konulmuştur. Buna göre, kamu
yararı kavramı, genel bir ifadeyle, bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve
bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir.
Bütün kamusal işlemler, nihai olarak
kamu yararını gerçekleştirme hedefine yönelmek durumundadır. Kanunun amaç
unsuru bakımından Anayasa’ya uygun sayılabilmesi için kanunun
çıkarılmasında kamu yararı dışında bir amacın gözetilmemiş olması gerekir.
İlgili yasama belgelerinin incelenmesinden kanunun kamu yararı dışında bir
amaçla çıkarılmış olduğu açıkça anlaşılabiliyorsa amaç unsuru bakımından
Anayasa’ya aykırı olduğu söylenebilir. Kanun
koyucunun kamu yararı amacıyla hareket edip etmediği ancak ilgili yasama
belgeleri incelenerek ve kuralın objektif anlamına bakılarak tespit
edilebilir.
Anayasa’nın 63. maddesinin
birinci fıkrası uyarınca,tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını
sağlamak Devletin ödevlerindendir. Bu ödev gereğince, 5737 sayılı Kanun’un
28. maddesinin birinci fıkrasıyla, Vakıflar Genel Müdürlüğüne, Genel
Müdürlüğe ve mazbut vakıflara ait yurt içi ve yurt dışındaki taşınır ve
taşınmaz vakıf kültür varlıklarının onarımı, restorasyonu
ve gerektiğinde yeniden inşası görevi verilmiştir. Dava konusu 52.
maddeyle, Vakıflar Genel Müdürlüğüne verilen bu göreve dokunulmamış, sadece
bu görevin ifası için Genel Müdürlüğe tahsis edilen gelir kaynaklarından
biri ortadan kaldırılmıştır.
Anayasa, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını
zorunlu kılmakla birlikte, bu görevin gerektirdiği kaynağın nereden temin
edileceğine işaret eden herhangi bir hükme yer vermediğinden bu kaynağın
hangi kamu gelirlerinden sağlanacağının takdiri kanun koyucuya aittir.
Ayrıca kültür ve tabiat varlıklarının korunmasına tahsis edilen kaynağın
belirlenmesi veya değiştirilmesi bir yerindelik sorunu olup anayasallık
denetiminin kapsamı dışındadır. Bu itibarla, yeterli geliri bulunmayan
mazbut vakıflara ait vakıf kültür varlıklarının onarımında kullanılması
amacıyla sermayesinin yüzde ellisinden fazlası Genel Müdürlüğe veya mazbut
vakıflara ait işletme ve iştiraklerden alınması öngörülen ve kurumlar
vergisi matrahının yüzde onunu teşkil eden mali yükümlülüğün
kaldırılmasında kamu yararına ve Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Öte yandan, Kanun’un 60. maddesinin birinci
fıkrasının (d) bendiyle de, 52. madde hükmünün 27.2.2008 tarihinden geçerli
olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülerek,söz konusu mali yükümlülük geçmişe
yönelik olarak da ortadan kaldırılmıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarında
vurgulandığı gibi mevcut mali yükümlülüklerin tümünü ya da bir kısmını
kaldırmak kanun koyucunun takdirindedir. Kanun koyucunun Vakıflar Bankası
aleyhine haksız rekabete yol açtığı değerlendirilen mali yükümlülüğü
geçmişe yönelik olarak ortadan kaldırmasında kamu yararı dışında bir amacın
gözetildiği söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralların, Anayasa’nın 11. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
Mehmet ERTEN, 60. maddenin (d) bendi yönünden bu
görüşe katılmamıştır.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
3.4.2013 günlü, 6456 sayılı Kamu Finansmanı ve BorçYönetiminin DüzenlenmesiHakkında Kanunile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
A- 2. maddesiyle
değiştirilen, 28.3.2002 günlü, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin
Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 7/A maddesinin birinci fıkrasının “...ve benzeri işlemleri mevzuatta yer
alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri aynı
usule tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011 tarihli
ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye,
tasfiye ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın...” bölümüne,
B- 16. maddesiyle, 2.7.1964 günlü, 492 sayılı Harçlar
Kanunu’nun 113. maddesine eklenen fıkraya,
C- 17.
maddesiyle, 492 sayılı Kanun’a bağlı (8) sayılı tarifeye eklenen bölüme,
D- 52.
maddesine,
E- 60.
maddesinin (d) bendine,
yönelik iptal
istemleri, 31.10.2013 günlü, E.2013/72, K.2013/126 sayılı kararla
reddedildiğinden, bu maddeye, fıkraya, bende ve bölümlere ilişkin
yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE, 31.10.2013 gününde OYBİRLİĞİYLE
karar verilmiştir.
VI- SONUÇ
3.4.2013 günlü, 6456 sayılı Kamu Finansmanı ve BorçYönetiminin DüzenlenmesiHakkında Kanunile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
A- 2. maddesiyle
değiştirilen, 28.3.2002 günlü, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin
Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 7/A maddesinin birinci fıkrasının “...ve benzeri işlemleri mevzuatta yer
alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri aynı
usule tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011 tarihli
ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye,
tasfiye ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın...” bölümünün
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Mehmet ERTEN,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve
OYÇOKLUĞUYLA,
B- 16. maddesiyle, 2.7.1964 günlü, 492 sayılı Harçlar
Kanunu’nun 113. maddesine eklenen fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
C- 17.
maddesiyle, 492 sayılı Kanun’a bağlı (8) sayılı tarifeye eklenen bölümün
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
D- 52.
maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
E- 60.
maddesinin (d) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
REDDİNE, Mehmet ERTEN’in karşıoyu
ve OYÇOKLUĞUYLA,
31.10.2013 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|
|
|
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi
DURSUN
|
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
Üye
Muammer TOPAL
|
|
|
|
|
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
Üye
M. Emin KUZ
|
|
|
|
|
KARŞIOY
GEREKÇESİ
I- 4749 sayılı Kanun’un 7/A maddesinin 4656 sayılı Kanun’un 2.
maddesiyle değiştirilen birinci fıkrasının iptali istenen bölümünde, kamu
kurum ve kuruluşlarla ilgili kira sertifikası işlemlerinin mevzuatta yer
alan şekil kurallarına ve Türk Ticaret Kanunu’nun kuruluş, tescil,
denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı
olmayacağı hükmü yer almaktadır.
Anayasa’nın
7. maddesinde “Yasama yetkisi Türk Milleti adına
Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”
denilmektedir.
Maddede öngörülen yasama yetkisi, yasa ile düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına,
genel, sınırsız, esasları ve çerçevesi belirsiz bir düzenleme yapma yetkisi
verilemeyeceğine ilişkindir. Genel, sınırı, esası ve çerçevesi belirsiz bir
düzenleme yetkisi verilmesi Anayasa’nın 7. maddesine aykırılık oluşturur.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “hukuk devleti”,
devlet faaliyetlerini belirli ve öngörülebilir kurallara bağlayan ve belirlenen
kurallar çerçevesinde hareket edilmesini sağlayarak keyfi davranmayı
önleyen böylece hukuki güvenliği tesis eden devlettir. Belirli ve öngörülebilir kurallara
bağlanmaksızın verilen yetkiler hukuki güvenlik sağlayamayacağı için
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olur.
Kuralla, Türk Ticaret Kanunu’nun kimi hükümlerine
bağlı olmaksızın varlık kiralama şirketi kurma ve kamu kurum ve kuruluşlara
ait taşınır ve taşınmazlar ile maddi olmayan varlıklara ilişkin alım,
satım, geri alım, kiraya verme, geri kiralama, bedelli veya bedelsiz devir
işlemlerini ve benzeri işlemleri mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi
olmaksızın tesis etme konusunda genel, sınırsız, esasları ve çerçevesi
belirsiz şekilde varlık kiralama şirketleri kurmaya Hazine Müsteşarlığından
sorumlu Bakanın yetkili kılınması yasama yetkisinin devri niteliğinde olup,
kural bu yönüyle Anayasa’ya aykırıdır.
Öte yandan, varlık kiralama şirketlerinin kurulması
konusunda verilen yetkinin her hangi bir kural içermemesi, mevcut mevzuatın
ve Türk Ticaret Kanunu’nun kimi hükümleri dışına çıkartılarak tamamen
kuralsız hale getirilmesi, keyfiliğe yol açabileceğinden Anayasa’da
öngörülen hukuki güvenlik ilkesine aykırıdır.
II- 6456 sayılı Kanun’un 52. maddesi, Vakıflar
Kanunu’nun 28. maddesinin ikinci fıkrasını yürürlükten kaldırmış, 60.
maddesinin birinci fıkrasının iptali istenilen(d) bendi de bu hükmün 27.2.2008 tarihinden
geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe gireceğini kurala
bağlamıştır.
Buna göre, iptali istenilen kural ile Vakıflar
Kanunu’nun 28. maddesinin ikinci fıkrası geçmişe yönelik olarak ortadan
kaldırılmıştır.
Anayasa’nın 2. maddesinde öngörülen “Hukuk devleti”,hukuki güvenliği sağlamak için kural
olarak yasaların geriye yürütülmesini engeller. Geriye yürümezlik ilkesi
uyarınca yasalar, kamu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği, kazanılmış
hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi özel durumlar dışında
ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere
uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren yasaların geçmişe ve kesin
nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olmaması hukukun genel
ilkesidir.
İptali istenen kural, kamu yararı ve kamu düzeninin
gerektirdiği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi
özel durumlar için getirilmemiş, aksine kamu yararı görüldüğü için
vaktiyle getirilen bir kuralın geriye yönelik olarak kaldırılmasını
sağlamıştır.
Bu durum, hukuki güvenlik ilkesi ile
örtüşmediğinden Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır.
III- Açıklanan nedenlerle söz konusu kurallar
Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı olduğundan iptalleri gerekir.
KARŞIOY YAZISI
Kanun’un 2. maddesiyle değiştirilen 4749 sayılı
Kanun’un 7/A maddesinin birinci fıkrasında, Kanunda sayılan kiralama,
bedelli veya bedelsiz devir ve benzeri işlemleri “mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye
ve bu işlemleri aynı usule tabi olarak yapmak üzere 13/1/2011
tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret
Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe ilişkin
hükümlerine bağlı olmaksızın” … şirketler
kurmaya Hazine Müsteşarlığından sorumlu Bakan’ın yetkili olduğu
belirtilmiştir.
Bahse konu şirketler ticari anlamda birer şirket
olmaktan ziyade genel idarenin birimleri niteliğinde, Hazine
Müsteşarlığının ve bağlı olduğu Bakan’ın yönetiminde hiyerarşik esaslara
göre çalışan kuruluşlardır. Ancak genel idarenin bir parçası mı oldukları
yoksa özel hukukun geçerli olduğu ticaret alanının içinde mi kaldıkları,
yapılan yasal düzenlemelerden anlaşılamamaktadır. Bu durumun, denetim ve
sorumluluk yönünden boşluklar yaratabileceği ve kamu kaynaklarının yerinde
ve dürüst kullanımı açısından sakıncalar taşıyabileceği açıktır.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir hukuk devleti olduğu ifade edilmiştir. Hukuk devletinin temel
ilkelerinden biri “belirlilik ilkesi”dir. Buna
göre, bir hukuk devletinde ticaret ve finans alanına ilişkin temel
kanunlar, gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri kadar devlet yönünden
de açık, öngörülebilir ve bağlayıcı olmalıdır.
Hazine Müsteşarlığından sorumlu Bakanın
tasarruflarıyla her an değişebilir, keyfiliğe açık, yasal çerçevesi tanımlanmamış
bir düzenlemeye göre şirket kurulması, ülkenin genel hukuk düzeninde şirketlerin
tabi olduğu kuralların üstünde ve dışında, bağımsız bir alan yaratılması,
Anayasa’nın cevaz vermediği bir çeşit çift
hukukluluk anlamına gelir.
Kuralın Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ve
iptali gerektiği düşüncesindeyim.
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
KARŞIOY
GEREKÇESİ
3.4.2013 günlü, 6456 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç
Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile 4749
sayılı Kanun’un 7/A maddesinin birinci fıkrasındayapılan değişiklik ve birinci
fıkradan sonra eklenen fıkrada yer alan “…ve benzeri işlemleri mevzuatta
yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu işlemleri
aynı usule tabi olarak yapmak üzere 13.1.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk
Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye ve işleyişe
ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın” ibaresinin iptali istenmektedir.
İptali istenilen ibarenin yer aldığı maddede;Hazine Müsteşarlığınca kurulacak ya da
kamu sermayeli kurumlara kurdurulacak varlık kiralama şirketlerinin
kuruluşu, tescili, denetlenmesi, sermayesi, tasfiyesi ve işleyişine ilişkin
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan hükümlerin uygulanmayacağı
belirtilmektedir. Ayrıca maddede, bu maddenin uygulanmasına ilişkin olarak
kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınır ve taşınmazlar ile kullanma, yararlanma,
işletme ve sair haklar gibi maddi olmayan varlıklara ilişkin alım, satım,
geri alım, kiraya verme, geri kiralama, bedelli veya bedelsiz devir
işlemleri ile benzeri işlemlerin mevzuatta yer alan şekli kurallara bağlı
olmaksızın Bakan tarafından belirlenecek usul ve esaslara göreyapılacağı
düzenlenmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti
demokratik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Buna göre Devletin tüm
organları Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlıdır. Hukuk devleti,
Devlet etkinliklerinin düzenle sürdürülebilmesi için gerekli olan hukuksal
alt yapıyı oluşturmak suretiyle aynı zamanda istikrarı da sağlamaktır. Bu
istikrarın özü hukuki güvenlik ve öngörülebilirliktir. Hukuki güvenlik ve
öngörülebilirlik sağlanabilmesi ise kuralların genel, eşit ve nesnel
olmalarına bağlıdır.
İptali istenilen ibarenin yer aldığı kuraldaVarlık
Kiralama Şirketiadı altında
Hazine Müsteşarlığı ya da kamu sermayeli kurumlar tarafından kurulacak
şirketin kuruluşu, tescili, denetlenmesi, sermayesi, tasfiyesi ve işleyişinin
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümleri dışında tutulmasını, bu şirket
tarafından yapılan maddi ve maddi olmayan varlıklara ilişkin alım satım,
devir işlemlerinin de mevzuatta belirtilen şekil kurallarına bağlı olmaksızın
Bakan tarafından belirleneceği belirtilmekte olup,idareye keyfi uygulamalara neden
olabilecek geniş bir takdir yetkisi verildiği gibi, hukuki güvenlik ve
öngörülebilirliği sağlamaktan öte objektif olmadığı ve belirsizliğe neden
olduğu açıktır.
Açıklanan nedenle 3.4.2013 günlü, 6456 sayılı
Kanun’un 2. maddesi ile değiştirilen 4749 sayılı Kanun’un 7/A maddesinin
birinci fıkrasından sonra eklenen fıkrada yer alan “ve benzeri işlemleri
mevzuatta yer alan şekil kurallarına tabi olmaksızın tesis etmeye ve bu
işlemleri aynı usule tabi olarak yapmak üzere 13.1.2011 tarihli ve 6102
sayılı Türk Ticaret Kanununun kuruluş, tescil, denetleme, sermaye, tasfiye
ve işleyişe ilişkin hükümlerine bağlı olmaksızın” ibaresinin
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ve iptali gerektiği düşüncesi ile
çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
|