|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı:
2010/92
Karar Sayısı:
2012/86
Karar Günü:
31.5.2012
İPTAL DAVASINI AÇANLAR : Anamuhalefet Partisi (Cumhuriyet Halk
Partisi) TBMM Grubu adına Grup Başkanvekilleri M. Akif HAMZAÇEBİ ile
Muharrem İNCE
İPTAL DAVASININ KONUSU : 15.7.2010 günlü, 6007
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında
Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir
Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin
Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun’un 1. maddesinin
Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 7., 43., 56., 90.
ve 166. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün
durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL ve YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
Dava dilekçesinin gerekçe
bölümü şöyledir:
“…
II. GEREKÇE
A- Uluslararası Anlaşmaların Uygun Bulunmasına
İlişkin Yasaların Anayasal Denetimi
Dava konusu maddenin yer
aldığı 6007 sayılı Yasa, bir uluslararası anlaşmayı “uygun bulma” yasasıdır.
Konu daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve 27.02.1997
tarihli, E.1996/55, K.1997/33 sayılı kararda;
“Anayasanın
“Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma”
başlığını taşıyan 90 ıncı maddesinin birinci fıkrasında,
“...andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük
Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır”
denilmekte, maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında da, kimi durumlarda
önceden bir yasa ile uygun bulma zorunluluğu olmaksızın andlaşmaları
yürürlüğe koyma yetkisi yürütme organına verilmektedir. Maddenin dördüncü
fıkrasında da, “Türk Kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmü uygulanır”
denilerek onaydan önce bir yasayla uygun bulma koşulu aranmayan andlaşmalar, yasalarda değişiklik gerektiriyorsa bunlar
için de onaylamadan önce TBMM'nden “uygun bulma” yasasının çıkarılması
öngörülmektedir.
Anayasanın 90 ıncı maddesinin gerekçesinde, uygulamada iyi işlediği
ve ihtiyacı karşıladığı için 1961 Anayasası'ndaki kuralın aynen alındığı
belirtilmiştir. Bu nedenle, 1961 Anayasası'nın yasalaşma evresine bakılarak
1982 Anayasası'nın 90 ıncı maddesinin kabulünü
gerektiren gerekçeleri saptamak olanaklıdır.
Kurucu Meclis tarafından
oluşturulan Anayasa Komisyonu'nca hazırlanan metinde, andlaşmaların
Anayasaya aykırılığının ileri sürülmesini önleyici bir usul benimsenmiş;
madde gerekçesinde de, “... Milletlerarası andlaşmaların
Anayasaya uygunluğunun murakabesi konusunda, kanunlarla ilgili murakabeye
nazaran farklı bir usul getirilmektedir. Gerçekten bir anlaşmanın yürürlüğe
girmesinden sonra Anayasaya aykırılığı dolayısıyla iptalinin Devletin milletlerarası
sorumluluğunu doğurmaması için, bu murakabenin teşri organın tasvibinden
geçmeden önce tahkik edilmesi ve sonuçlandırılması zaruridir” denilmiştir.
Millî Birlik Komitesi
tarafından yapılan incelemede, tasarının ikinci fıkrasında yer alan,
yukarıda sözü edilen hüküm maddeden çıkarılmış ve maddenin son fıkrası,
“usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar
kanun hükmündedir. Bunlar hakkında 149 uncu ve 151 inci maddeler gereğince
Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” biçiminde düzenlenmiştir. Anayasanın 90 ıncı maddesinin aynı olan 1961 Anayasası'nın 65 inci
maddesinin gerekçesinden, milletlerarası ilişkilerin siyasî yönünün ağır
basması nedeniyle dış ilişkilerin sürekliliği bakımından doğabilecek
sakıncaların önlenmesi amacıyla milletlerarası andlaşmaların
iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasının engellendiği
anlaşılmaktadır.
Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında, “usulüne göre yürürlüğe
konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun
hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa
Mahkemesine başvurulamaz” denilmektedir. Uluslararası ilişkilerde
sürekliliği sağlama amacı gözeterek getirilen “andlaşmaların
yargı denetimi dışında tutulması”na ilişkin bu
kuralla anayasal denetimin dışında tutulmak istenen, yöntemince yürürlüğe
konulmuş olan “uluslararası andlaşmalar”dır. Bu
nedenle, andlaşmadan bağımsız olarak onay
yasalarına karşı Anayasa Mahkemesi'ne başvurulabilir.”
denilmiştir.
Aynı gerekçeyle, 6007 sayılı Yasanın 1 inci maddesinin Anayasa Mahkemesi
tarafından incelenmesinde bir sorun bulunmamaktadır.
B- 15.07.2010 Tarihli ve 6007 Sayılı
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında
Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir
Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin
Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun”un 1 inci
Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
6007 sayılı
Yasanın 1 inci maddesiyle, 12 Mayıs 2010 tarihinde Ankara’da imzalanan
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında
Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir
Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin
Anlaşma”nın (dilekçede “Anlaşma” olarak gösterilecektir) onaylanması uygun
bulunmuştur.
Onaylanması uygun bulunan Anlaşma;
a)Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile
Rusya Federasyonu Hükümeti arasında imzalanmıştır.
b)Bir nükleer güç santralinin tesisini
kapsamaktadır.
c)Söz konusu tesisin kuruluş işlemi ile
birlikte kurulacak tesisin işletilmesini de kapsamaktadır.
d) Tesis yeri Mersin “Akkuyu Sahası” olarak belirlenmiştir.
e) Nükleer güç santralinin, üretilen
elektrik dahil olmak üzere sahibi, Anlaşma
tarihinde kurulu olmayan Proje Şirketi olarak belirlenmiştir. Nükleer
sorumluluk ise Anlaşmada gösterilmemiş, yapılacak düzenlemelere
bırakılmıştır.
Onay Yasası'nın, uygun
bulduğu anlaşmanın incelenmesi Anayasanın 90 ıncı
maddesine göre olanaklı olmamakla birlikte, Anayasanın 7 nci maddesine göre TBMM’de olan yasama yetkisinin
devredilip devredilmediği ve yasama organının kaynağını Anayasadan almayan
bir yetkiyi kullanıp kullanmadığının saptanması da, ancak uygun bulunan
anlaşmanın anlam ve içeriğinden ortaya çıkacaktır. Yasama organı 90 ıncı maddeye göre uygun bulma yasasını kabul ederken
Anayasa hükümlerine aykırı davranamaz. Anayasa, bu tür yasaların kabulünde
TBMM’ye Anayasa dışına çıkma gibi bir istisnai yetki tanımamıştır.
Anlaşmanın içeriğine bakmadan, yasama organının anayasal sınırlar içinde
kalıp kalmadığının saptanması mümkün değildir. Uygun bulma yasasının amacı,
aslında, yasama organının anlaşma hükümlerinin anayasal denetimini
yapmasıdır. Bu denetimin tamamlayıcısı ise Anayasa Mahkemesi denetimidir.
Anlaşma hükümleri, burada Anayasaya aykırılığı ileri sürülen norm değil,
Anayasaya aykırılığın denetlenebilmesi için gerekli destek norm
niteliğindedir. Bu destek norm olmadan onay yasası somut ya da soyut olarak
denetlenemez. Kaldı ki, Anayasanın 90 ıncı
maddesinin son fıkrasında sözü edilen ve Anayasa aykırılık iddiası ile
Anayasa Mahkemesine başvurulamayan anlaşma, “usulüne göre yürürlüğe
konulmuş” olan anlaşmadır. Bir anlaşmanın onaylanmasının, TBMM’ce
onaylamayı bir yasayla uygun bulması, o anlaşmanın yürürlüğe girmesi için
nihai koşul değil ön koşuldur. Anlaşmalar, uygun bulma yasasının yürürlüğe
girmesiyle, yürürlüğe girmezler. Bu yönüyle de, destek norm olarak
kullanılan anlaşma hükümlerinin, Anayasanın 90 ıncı
maddesi kapsamında anayasal denetiminin yapılmaması kuralının ihlalinden
söz edilemez.
6007
sayılı Yasanın gerekçesinde, enerji ile ilgili konuların hükümet politikası
olarak değil, bir devlet politikası olarak ele alınıp değerlendirileceği,
“enerji arz güvenliği”nin enerji sektörüne
ilişkin gündemin temelini oluşturduğu, dünyada nükleer enerji kullanımının
enerji karmaları içindeki payının giderek arttığı ve enerji-çevre
bağlantısı içinde sorunları ele almada başlıca politikalar arasında
olacağı, nükleer enerjinin niteliklerinin devletimizin enerji stratejileri
ve politikalarıyla uyumlu olduğu belirtilmiştir.
Bu doğrultuda, 12 Mayıs 2010
tarihinde Ankara’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu
Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu
Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine
İlişkin Anlaşma” ile; Mersin Akkuyu
nükleer sahasında bir nükleer güç santrali kurulması ve işletilmesiyle,
teknoloji transferinden santralin sökümüne kadar uzanan geniş bir
yelpazede, iki ülke arasında işbirliğine gidilerek ülkemize nükleer enerjinin
kazandırılmasının amaçlandığı açıklanmıştır.
Gerekçeye göre, kurulacak santral 60
yıl süreyle işletilecek, yapımı Türk Hazinesine yük getirmeyecek, TETAŞ ile
Proje Şirketi arasında imzalanması öngörülen “Elektrik Satın Alma
Anlaşması” dönemi sonrasında santralın net kârının
% 20’si Türk Hazinesine aktarılacaktır.
6007 sayılı Yasada ve bu Yasayla
uygun bulunan Anlaşmada temel sorunlardan biri, ihale, yarışma ve rekabet
kurallarına uyulmaması, tek ülke ve şirketin yapım ve işletme işini
ihalesiz üstlenmesidir.
İhalenin amacı, ulusal çıkarlar ve
kamu yararı için en uygun koşulların ve en uygun teknolojinin bulunmasıdır.
İhale ve rekabet yöntemi, uluslararası hukuk ve geleneklere de uygundur.
Kaldı ki bu konuda 09.11.2007 tarihinde kabul edilmiş bir Yasa da bulunmaktadır.
5710 sayılı “Nükleer Güç Santrallarının Kurulması
ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun”da, enerji plan ve politikalarına uygun biçimde, elektrik enerjisi üretimi gerçekleştirecek nükleer güç santrallerinin kurulması, işletilmesi ve enerji satışına
ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir.
5710
sayılı Yasanın kimi maddeleri anayasal denetime de tabi tutulmuş ve geçici 1 inci maddesinin ikinci tümcesinin iptali dışında, Anayasaya aykırılık savları, 06.03.2008 tarihli,
E.2007/105, K.2008/75 sayılı kararla
reddedilmiştir. Aynı kararda belirtildiği gibi, “Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan
haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda
adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun
da uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğunun bilincinde
olan devlettir. Hukuk devleti, siyasal iktidarı hukukla sınırlayarak ve
devlet etkinliklerinin düzenli sürdürülebilmesi için gerekli olan hukuksal
alt yapıyı oluşturarak aynı zamanda istikrara da hizmet eder. Bu istikrarın
özü hukuki güvenlik ve öngörülebilirliktir. Hukuki güvenlik ve
öngörülebilirlik sağlanabilmesi ise, kuralların genel, soyut, açık ve
anlaşılabilir olmalarına bağlıdır. Hukuk devleti, yasaların kamu yararına
dayanması ilkesini de içerir.”
İhale yönteminde, kamu yararı ve
kamuya ait taşınır ve taşınmaz kaynakların kullanılması da gözetilerek, kamu
ihalelerinde rekabetçi bir ortamın yaratılması
ve aynı zamanda ihaleye katılanlar arasında
fırsat eşitliğinin sağlanması amaçlanmaktadır. Kamu hizmetlerinin görülmesi
ve kamu gücünün kullanılmasında, rekabet koşulları içinde en uygun teklifin
oluşması evrensel hukukun temel ilkeleri arasındadır. Hukuk sistemimizde,
yakın tarihte 5710 sayılı Yasa gibi, nükleer güç santrallarının
kurulması ve işletilmesi usul ve esaslarını belirleyen bir yasa da kabul
edilmiş iken, bu usul ve esasları da yok sayarak ihalesiz bir yöntemle bir
ülke ve kurulmamış bir şirket esas alınarak anlaşma yapılması hukuk devleti
ilkesine aykırılık oluşturur. Hukuk, statik olmamakla birlikte, dinamiklik,
Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ile evrensel hukuk ilkelerinin
sınırları içinde kalmalıdır ki, hukuk devletinin “hukuksal istikrar” ilkesi
de bunu gerektirir.
Hukuk Devleti olabilmenin bir başka
göstergesi de “genellik” ilkesine uyulmasıdır. ‘Yasaların genelliği’ ilkesi,
özel, aktüel ve geçici bir durumu gözetmeyen, belli bir kişiyi hedef
almayan, aynı statüde olan herkesi kapsayan kuralların getirilmesini
zorunlu kılar. Hukuk devletinde, devlet erki
kullanılarak yapılan tüm kamu işlemlerinin nihaî amacının “kamu yararı”
olması gerekir. Bu gereklilik, kamu yararını, yasama organının takdir
yetkisi için de bir sınır konumuna getirir. Nükleer enerji gibi, çok
disiplinli işlerin uluslararası deneyler ve rekabet koşulları gözetilmeden,
seçmeci olmayan yöntemle bir ülkeye ya da bir şirkete verilmesi, kamu
yararı ve genellik ilkesinin de ihlali anlamına gelir. Ortada imzalanmış
bir ikili anlaşma olması, uygun bulma yasasını kabul eden yasama organının
kamu yararı ve hukuk devleti ilkelerinin yok saymasını gerektirmez.
Uluslararası anlaşmaların yürürlüğü, imzalanmasına bağlı değildir.
Ayrıca, 6007 sayılı Yasada, Anlaşma,
çekince konulmadan, tüm maddeleriyle uygun bulunmuştur. Çekince konulmamak
suretiyle, Anlaşmanın Anayasaya aykırı olan kuralları ayrıma tabi
tutulmamış, Türkiye için Anayasaya aykırı olan kuralların yaşama
geçirilmesini engelleyici önlem alınmamıştır.
1969 yılında Viyana'da kabul edilen Milletlerarası Anlaşmalar Hukuku
Hakkında Sözleşme'nin 2 nci maddesinin birinci
fıkrasının (d) bendine göre çekince, bir devletin anlaşmayı imza, onaylama,
kabul ve uygun bulunması durumunda anlaşmanın kimi kurallarının hukuksal
etkisini kendisi hakkında kaldırmak veya değiştirmek amacıyla tek taraflı
yaptığı bir bildirimdir.
Anayasanın
Başlangıç bölümünde, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, “dünya milletleri
ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi” olduğu, aynı zamanda da,
“millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk
Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir
kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun
icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkılamayacağı” belirtilmiştir.
Bu ilkeleri, aynı zamanda, Anayasanın Başlangıç
kısmında “hiçbir faaliyetin Türk
milli menfaatlerinin, ... karşısında koruma
göremeyeceği” ilkesi ile birlikte değerlendirmek gerekir.
Anayasadaki hukuk düzeni, temel ilkeleri 2 nci maddesinde
gösterilen ilkeler olup, 7 nci maddesine göre de
yasama yetkisi, “Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir” ve
“devredilemez”. TBMM’nin bu yetkisini kullanırken, kaynağını Anayasadan
almayan bir yetki kullanamayacağı da açıktır. Anayasanın 90 ıncı maddesinde de bu kaynağın ve yetkinin istisnası
gösterilmemiştir.
Yasama organı, nasıl herhangi bir
alanı Anayasaya uygun olmak koşuluyla düzenleyebilirse, uygun bulma yasasını
da aynı şekilde, Anayasaya uygun olmak koşuluyla kabul edebilir. Bu
bütünlük, aynı zamanda, insan haklarıyla birlikte, kıyılardan toprağa,
çevreden ormana, mülkiyetten tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasına
kadar ülke genelindeki bütünlüğü de tanımlar ki, hepsi Devletin güvencesi
ve koruması altındadır.
Devletin en önemli unsurlarından biri
ülkedir ve ülkede yabancının arazi ve emlak edinmesi kadar yabancılara
arazi tahsisi de salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez. Toprak ve
kıyılar, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve
bağımsızlığının simgesidir. Bu nedenle yabancılara arazi tahsisinin
yasalarla güvence altına alınması gerekir. Uluslararası anlaşmaları uygun
bulma yasaları da bu kapsamdadır.
Anlaşmanın, “Arazi
Tahsisi ve Erişim” başlıklı 7 nci maddesinde,
hiçbir çerçeve ve sınırlama yapılmadan, koşulsuz ve bedelsiz olarak
“saha”nın mevcut lisansı ve mevcut altyapısı ile birlikte Nükleer Güç
Santralinin (NGS) söküm sürecinin sonuna kadar Proje Şirketine tahsisi
öngörülmüştür. Proje Şirketi, Anlaşmanın 5 inci maddesinde de belirtildiği
gibi, Rus Tarafınca yetkilendirilen şirketlerin doğrudan veya dolaylı
olarak başlangıçta % 100 hisse payına sahip olacak şekilde kurulacak olan
anonim şirkettir. Anlaşmanın 7 nci maddesindeki
araziler, bu kurulu olmayan Şirkete, diğer bir deyişle, egemenliğin
kayıtsız şartsız sahibi olan Türk Ulusu dışındaki yabancılara tahsis
edilmiş olacaktır. Tahsis, Anlaşmanın 1 inci maddesindeki tanımıyla Mersin
İli sınırları içerisinde Akkuyu’da bulunan “saha”
ile sınırlı kalmayacak, yine 7 nci maddeye göre,
Santralin kurulacağı ve Türk Devletine ait ilave arazi de Proje Şirketine
bedelsiz olarak tahsisi edilecektir. Bununla da yetinilmeyecek, gerekli olursa,
Proje Şirketi, ilave arazi için Orman Fonuna gerekli ödeme yapacaktır.
Ayrıca yine aynı maddeye göre, Türk Tarafı, Proje Şirketine, Proje ile
ilgili olarak ihtiyaç duyulan, özel mülkiyete konu diğer tüm arazilerin
kamulaştırılması hususunda kolaylık sağlayacaktır.
Görüldüğü gibi, Anlaşmaya
göre, tanımsız ve sınırları belirsiz bir arazi topluluğunun, başka bir
anlatımla, sınırları belirsiz çeşitli arazinin yabancılara tahsisi söz
konusudur. Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen hukuk devletinin temel unsurlarından birisi de hukuk
güvenliğinin sağlanmasıdır. Hukuk güvenliği, kurallarda belirlilik ve
öngörülebilirlik gerektirir. Temel ilkeleri koymayan, belirlilik ve
öngörülebilirlik özellikleri taşımayan ve dolayısıyla hukuki güvenlik
sağlamayan, sınırsız ve belirsiz bir alanı Anlaşmanın tarafına tahsis eden
hükmün TBMM tarafından uygun bulunması Anayasanın Türkiye Cumhuriyetinin
bir hukuk devleti olduğunu ifade eden 2 nci ve
yasama yetkisini belirleyen 7 nci maddeleri ile
bağdaşmaz.
Bu belirsizlik, Anayasanın
hukuk devleti ve yasama yetkisi ilkelerinin ihlali niteliğinde olduğu gibi,
aynı zamanda Anlaşmada tanımlanan “Akkuyu”
alanının niteliği gereği, Anayasanın 43 üncü maddesindeki, kıyılardan
yararlanma hakkının da ihlali niteliğindedir. Kaldı ki, söz konusu alan,
kıyılardan yararlanma dışında, Anayasanın güvence altına aldığı orman,
tarih, kültür ve tabiat varlıkları, tabii servetler ve kaynaklar gibi
alanları da koruma altına almamaktadır. Sahanın, mevcut lisansı ile tahsisi
(madde 7) sorunu çözmemektedir. Lisansın 1976 tarihini taşıdığı
bilinmektedir. Aradan geçen süre, sahanın ve çevresinin özelliklerinin
değişmesine neden olacak uzunluktadır. Lisans koşullarının değişip
değişmediği belirlenmeden, yeni lisans alınmadan anlaşma yapılması da hukuk
devletinin ihlali anlamına gelir. Uygun bulma yasasının bu konuları da
gözetmesi, belirsizliği giderici önlemleri alması gerekir.
Bu konuların, uygun bulma Yasasında
gözetilmemiş olması, ülke bütünlüğü ve egemenliği ile doğrudan ilgili
olduğunda duraksama bulunmayan saha devri işlemi konusunda, yetki devrine
yol açacağı gibi yasaların açık, anlaşılabilir ve sınırları belirli
kurallar içermesi gereğinin hukuk güvenliğinin gerçeklemesi için ön koşul
kabul edildiği hukuk devleti anlayışına da aykırı düşer.
Anayasanın 43 üncü
maddesine göre, deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin
kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu
yararı gözetilecektir. Türkiye’nin enerji gereksinmesi ile söz konusu
enerjinin elde edilmesi için gereken alanların tahsisi arasında yararlar
dengesi gözetildiğinde, tahsisin niteliği ve koşulları önem kazanmaktadır
ki, Anlaşma kapsamındaki tahsis, bir alan sınırlamasına tabi tutulmadığı
gibi, anayasal güvence altındaki alanlarla ilgili sınırlama ve korumayı da
getirmeyerek kamu yararı ilkesini gözetmemiştir. Anlaşmada, Anayasanın 56 ncı maddesi de dikkate alınmamış, “sağlıklı ve dengeli
bir çevrede yaşama hakkı” korunmamıştır. Anayasal korumanın, sonraki
lisanslama aşamasında dikkate alınması ileri sürülse dahi, lisanslama
aşaması, arazi tahsisi ve erişiminde gözetilmesi gereken anayasal kural ve
sınırlamaların uygulanması için gecikmiş bir aşama olacak ve gerekli
güvenceyi sağlamayacaktır. Kaldı ki, lisanslama aşaması uygulamayla ilgili
olup, anayasal denetimin konusunu da oluşturmamaktadır. Bu konuda uygun
bulma Yasasına herhangi bir uyarıcı ya da sınırlayıcı hüküm ya da çekince
konulmadığından Anlaşmanın, Anayasa ile çelişen kurallarının uygulanmaması
söz konusu olmayacak veya diğer tarafa yapılacak Anayasa hükümlerini
uygulama uyarısı da bir anlam ifade etmeyecektir. Burada sorun, Anlaşmanın
yasa hükmünde olması ve iç hukuk yönünden iki yasa arasındaki çatışma
sorunu değil, uygun bulma yasası ile Anayasa arasındaki çatışma sorunudur.
Anayasanın 56 ncı
maddesinde “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına
sahiptir” demekte ve çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve
çevre kirlenmesini önlemenin hem Devletin hem de vatandaşların ödevi olduğu
vurgulanmaktadır. İnsanların ve diğer canlıların sağlıklı yaşamasını
sağlayan hava, su, toprak ve tabiat varlıkları çevreyi oluşturmaktadır.
Anlaşma, çevresel etki değerlendirmesi sorunu çözümlenmeden imzalanmış ve
uygun bulma yasasında da bu konuda şerh konulmamıştır. Çevresel etki
sorunu, soyut bir kavram olarak görülmüş, sonradan yapılacak
değerlendirmenin sonucu her halde olumlu farz edilerek, olumsuzluk hali
gözetilmemiştir. Bu durumun, Anayasanın 56 ncı
maddesi ile çevrenin kirlenmesinin önlenmesi konusunda Devlete verilen
ödevin yerine getirilmemesi ve savsaklanması anlamına geldiği açıktır.
Öte yandan, TBMM
Dışişleri Komisyonunun 06.07.2010 tarihli raporunda belirtildiği gibi bir
yaklaşım, hukuk devletinde kabul edilemez. Raporda, “nükleer santrallerin
denize kıyısı olan ülkelerin tamamında soğutma suyu gerekliliği nedeniyle
genellikle deniz kenarında inşa edildiği, Türkiye gibi yaklaşık 8400 km sahil şeridi
olan bir ülkede en fazla 5
km.lik bir alanı etkileyecek bu Projenin Akkuyu’da yapılmasında herhangi bir engel görülmediği”
ileri sürülmektedir. Hukukun nesnellik ve genelliği insanları olduğu gibi,
toprak ve kıyıyı bütün olarak görmeyi gerektirir. Büyük içinde küçük feda
edilebilir gibi bir yaklaşım, iyi niyet ilkesiyle bağdaşmaz. İyi niyet
ilkesini ihlal eden böyle bir amaç, kamu yararı ilkesiyle de açıklanamaz ve
devlete olan güven ilkesini sarsar.
Anlaşma, Mersin Akkuyu Nükleer Sahasında, nükleer güç santralinin
kurulması ve işletilmesi ile teknoloji transferinden santralin sökümüne
kadar uzanan geniş bir alanda iki ülke arasına işbirliğini öngörürken,
geniş kapsamlı ve belirsiz hükümler içermesine karşın, bu şekliyle kabul
edilmiştir. Yukarıda anlatıldığı gibi, ihale ve “arazi tahsisi ve erişim”
konularında açık Anayasa ihlalleri yapılırken, kurulacak santralin net
kârının % 20’sinin Türk Hazinesine aktarılmasının başlama tarihi de
belirgin olarak gösterilmemiştir. Anlaşmaya göre, TETAŞ ile Proje Şirketi
arasında imzalanması öngörülen “Elektrik Satın Alma Anlaşması” dönemi
sonrasında net kârdan aktarma yapılacaktır. “Elektrik Satın Alma Anlaşması”
dönemi ve sonrası, belirsizdir. Anlaşmanın 5 inci maddesinde bu konuda alt
sınır “15 yıldan daha erken olmamak kaydıyla” sözcükleriyle açıklanmış
olmasına karşın dönem sonrası için bir çerçeve çizilmemiştir. Bir başka
belirsizlik ise, “Proje Şirketi”nin belli olmamasıdır. Nükleer atıkların
imhası konusunda da açıklık getirilmemiş, tesisi işletmeden çıkarma
belirtilmemiştir.
Nükleer güç santralinin, üretilen
elektrik dahil olmak üzere sahibi, Proje Şirketi
olarak belirlenmiş iken, nükleer sorumluluk Anlaşmada gösterilmemiş,
yapılacak düzenlemelere bırakılmıştır. Diğer bir deyişle, sorumluluk konusu
uygun bulma yasası kapsamına alınmamış, yasallık ilkesi ihlal edilmiştir.
Nükleer güç santralinin, nükleer güvenlik ve radyasyon koruması kapsamında
(madde 8) lisanslama ve denetimi Anlaşma hükmü yapıldığı halde, Anlaşmanın
uygulanmasıyla ilgili olarak Türk tarafının haklarını koruma yönünde bir
kontrol ve denetim sistemine yer verilmemiştir. Proje Şirketinin sahipliği
göz önünde bulundurulduğunda, Anlaşma, santral sahasında bir çeşit özel
statülü özerk yönetim sistemi getirmektedir ki, bu konu da yasal güvence
altına alınmayarak, Anayasanın Başlangıç’ı ile hukuk devleti ilkesi ve 7 nci maddesi ihlal edilmiştir.
Öte yandan, Anayasanın
166 ncı maddesinde, “ekonomik, sosyal ve kültürel
kalkınmayı, özellikle sanayiin ve tarımın yurt
düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının
döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını
planlamak” Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu planlama anlayışının
özü, anayasal ve ülkesel “bütünlük” ilkesine dayanmaktadır. Hukuk
devletinin işlevlerinin yaşama geçirilebilmesi için, ülkenin bütünlüğü,
güvenliği, coğrafi özellikleri, stratejik konumu ve öncelikleri gözetilmek
zorundadır. Lisansı ve altyapısı, uygun bulunan
Anlaşmadan yıllar önceye dayanan, daha önce yargı kararıyla ihale iptaline
konu olan bir sahada, mevcut lisansa bağlı ve ihalesiz olarak nükleer
enerji santrali yapılması, bu konuda yürürlükte olan bir yasanın (5710 sayılı
Yasa) yok sayılması, çevresel etki değerlendirmesinin dahi yapılmaması,
sahanın birçok hukuksal belirsizlik içinde Proje Şirketine teslimi,
Anayasanın 43 üncü ve 56 ncı maddelerindeki
ilkelerin ve 2644 sayılı Tapu Kanununun 35 inci maddesinin göz önünde
bulundurulmaması gibi konular birlikte değerlendirildiğinde, belirsizliklerle
dolu bir Anlaşmanın uygun bulunmasına ilişkin 6007 sayılı Yasayla, bütüncül
planlama anlayışına uyulmadığı ve Anayasanın 2 nci
maddesiyle birlikte 166 ncı maddesinin gereklerinin
de yerine getirilmediği görülmektedir.
Anayasanın 90 ıncı maddesi gereğince, tüm bu anayasal sorunların
çözüm yeri uygun bulma yasasıdır. Anayasal güvencenin uygun bulma yasası
ile sağlanması, uygun bulma yasasının anayasal bütünlük ilkesi gereği Anayasaya
aykırılık taşımaması gerekir. Yasanın 1 inci maddesi bu şekliyle, uygun
bulma yönünden istisna getirmeyen 90 ıncı maddeye
de aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle, 15.07.2010 tarihli ve 6007 sayılı “Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti İle Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye
Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç
Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın
Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun”un 1 inci maddesi, Anayasanın
Başlangıç’ının ikinci fıkrası ile 2 nci, 7 nci, 43 üncü, 56 ncı, 90 ıncı ve 166 ncı maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
Hukuk devletine aykırı olan, temel
hak ve özgürlükleri ölçüsüzce sınırlandıran ve Anayasaya açıkça aykırı olan
bir düzenlemenin, uygulanması halinde, sonradan giderilmesi olanaksız
zararlara yol açacağı çok açıktır.
Öte yandan, Anayasal düzenin en kısa
sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da
gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde
sübjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı
bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından,
bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız
durum ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
Yukarıda Anayasaya aykırılığı ileri
sürülen kuralın uygulanması halinde, Anlaşma hükümlerinin yürürlüğe girerek
uygulanmaya başlamasıyla birlikte hukuksal ve ekonomik anlamda hem ulusal
hem de uluslararası alanda tarafların önceden öngöremeyecekleri büyük
kayıplar ortaya çıkabilecektir.
Anayasanın hükümlerine açıkça
aykırılık taşıyan söz konusu düzenlemenin uygulamaya geçmesi durumunda ise
telafisi imkansız zararlar doğacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını
önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan iptali istenen hükmün iptal
davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün de durdurulması istenerek Anayasa
Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda
açıklanan gerekçelerle,15.07.2010
tarihli ve 6007 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Rusya Federasyonu
Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu
Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine
İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun”un 1 inci
maddesi, Anayasanın Başlangıç’ının ikinci fıkrası ile 2 nci,
7 nci, 43 üncü, 56 ncı,
90 ıncı ve 166 ncı
maddelerine aykırı olduğundan, iptaline Anayasaya açıkça aykırı olması ve
uygulanması halinde giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar
doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün
durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralı
6007 sayılı Kanun’un dava konusu 1. maddesi
şöyledir:
“MADDE
1- (1) 12 Mayıs 2010 tarihinde Ankara’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine
ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma”nın onaylanması uygun
bulunmuştur.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 7., 43., 56., 90. ve 166. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince
Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya
KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah
OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN,
Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN ve Celal Mümtaz AKINCI’nın katılımlarıyla
7.12.2010 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında;
1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkemenin
çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda;
Mahkemenin çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet
ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal
Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi 2010/68 esas sayılı
dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE,
3- Yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme
aşamasında karara bağlanmasına, OYBİRLİĞİYLE,
karar
verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Musa SAĞLAM
tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen yasa
kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava konusu kuralı da içeren Kanun’un
milletlerarası andlaşmanın onaylanmasını uygun
bulma kanunu olması, Kanun’un iptali istenen 1. maddesinin söz konusu
Anlaşma maddelerini tekrar etmeksizin sadece Anlaşma'nın onaylanmasının
uygun bulunduğunu belirtmekle yetinmesi ve Anayasa’nın 90. maddesiyle
milletlerarası andlaşmaların Anayasa’ya
aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulmasının yasaklanması
karşısında; Anayasa’ya aykırılık sorununu incelemeden önce milletlerarası andlaşmaların ve onların onaylanmasının uygun bulunduğuna
dair kanunların yargısal denetimi konusunun açıklığa kavuşturulması
gerekmektedir.
A- Milletlerarası Andlaşmaların
Yargısal Denetimi
Milletlerarası andlaşmaların
Türk hukuk düzenindeki yeri ve Anayasal denetimi, Anayasa’nın 90.
maddesinin son fıkrasında, “Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar
kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa
Mahkemesine başvurulamaz.” biçiminde düzenlenmiştir. Bu hükümde yer
alan “başvurulamaz” ibaresi,
kesin bir önerme olup andlaşmalara karşı Anayasa
Mahkemesine başvuru yolunu kapatmaktadır. Anayasa, andlaşmaların
denetimine ilişkin istisnai düzenlemelere de yer vermemiş olduğundan bu
hükmün aksine bir uygulamanın da yorum yoluyla yapılabilmesi mümkün
değildir. Ayrıca, anayasanın bütünlüğü ilkesi açısından bakıldığında,
milletlerarası ilişkilerin niteliği gereği andlaşmalar
üzerindeki tek denetimin onların onaylanmasını uygun bulmaya dair kanunun
görüşülmesi sırasında TBMM’nin yapabileceği siyasal denetim olduğu açıktır.
Anayasa’nın 90. maddesinin gerekçesinde, “uygulamada iyi işlediği ve ihtiyaca
cevap verdiği için” 1961 Anayasası’nda yer alan andlaşmaların
denetimine ilişkin kuralın aynen alındığı belirtilmiştir. Bu nedenle, 1961
Anayasası’nın kabulü süreci incelenerek 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin
kabulünü gerektiren gerekçeleri saptamak gerekmektedir.
1961 Anayasası’nın hazırlık sürecinde Kurucu Meclis
tarafından oluşturulan Anayasa Komisyonunca hazırlanan metinde, andlaşmaların, Anayasa’ya aykırılığının bunların
onaylanması öncesinde ileri sürülebilmesi ve incelenmesi öngörülmüş
(önleyici denetim); bunun gerekçesi olarak da “... Milletlerarası andlaşmaların
Anayasaya uygunluğunun murakabesi konusunda, kanunlarla ilgili murakabeye
nazaran farklı bir usul getirilmektedir. Gerçekten bir anlaşmanın yürürlüğe
girmesinden sonra Anayasaya aykırılığı dolayısıyla iptalinin Devletin
milletlerarası sorumluluğunu doğurmaması için, bu murakabenin teşri organın
tasvibinden geçmeden önce tahkik edilmesi ve sonuçlandırılması zaruridir.”
denilmiştir. Ancak, Millî Birlik Komitesi tarafından, önleyici denetime
ilişkin hüküm maddeden çıkarılmış ve maddenin son fıkrası, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş
milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.
Bunlar hakkında 149 uncu ve 151 inci maddeler gereğince Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz.” biçiminde düzenlenmiştir. Buna göre, milletlerarası
ilişkilerin siyasî yönünün ağır basması nedeniyle dış ilişkilerin
sürekliliği bakımından doğabilecek sakıncaların önlenmesi amacıyla
milletlerarası andlaşmaların iptali için Anayasa
Mahkemesine başvurulmasının engellendiği anlaşılmaktadır.
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş bir milletlerarası andlaşmanın, Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal
edilmesi, Devletin o andlaşmayla kabul ettiği
yükümlülüklerini yerine getirememesi neticesini ortaya çıkaracaktır. Bu hâl
tartışmasız olarak Devleti, uluslararası hukuk karşısında zor durumda bırakacak,
Devlet andlaşmanın niteliğine ve kapsamına göre
birtakım yaptırımlara maruz kalabilecek ve uluslararası alandaki
saygınlığının zarar görmesi söz konusu olabilecektir. Bu nedenle, anayasa
koyucu, milletlerarası andlaşmaların
onaylanmalarının ardından iptale konu olabilmesinin uluslararası hukuk
açısından Devleti bir takım ciddi sorumluluklar altına sokabileceğini
düşünmüş ve onları Anayasal denetimin dışında tutmuştur.
B- Milletlerarası Andlaşmayı
Onaylamayı Uygun Bulma Kanununun Yargısal Denetimi
Anayasa’nın 104. maddesine göre, milletlerarası andlaşmaları onaylama ve yayımlama yetkisi Cumhurbaşkanı'na
aittir. Anayasa’nın 90. maddesi ise Cumhurbaşkanı'nın milletlerarası andlaşmayı onaylamasını, TBMM’nin onaylamayı bir
kanunla uygun bulmasına bağlamıştır. Uygun bulma kanunları diğer
kanunlardan temelde farklı olmayıp onlarla aynı süreci izleyerek kabul
edilirler, tarih ve numara alırlar, Resmî Gazete’de yayımlanırlar. Ancak,
bu kanunlar ilke olarak üç maddeliktir. İlk madde, ilgili andlaşmanın çekince konularak veya çekincesiz uygun
bulunduğunu, ikinci madde, kanunun yürürlüğe giriş tarihini, üçüncü madde
ise kanunun yürütülmesini düzenler.
Anayasa’nın 148. maddesinde, “Anayasa Mahkemesi, kanunların, … Anayasaya şekil ve esas
bakımlarından uygunluğunu denetler.” denilmektedir. Anayasa, kanunların
Anayasaya uygunluk denetimine getirdiği istisnalara da aynı maddede ya da
farklı maddelerde yer vermiştir. Kanunların şekil bakımından denetiminin
son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı ile sınırlı olması
ve Anayasa’nın 174. maddesindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini
koruma amacını güden inkılâp kanunlarının Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde
anlaşılamayacağına dair hükümleri bunun istisnalarıdır. Ancak, Anayasa’da
uygun bulma kanunun denetimini yasaklayan bir kural bulunmamaktadır.
Ayrıca, ne 1982 Anayasası’nın gerekçesinde ne de onun göndermede bulunduğu
1961 Anayasası’nın gerekçesinde bunun aksini belirten bir ifadeye de yer
verilmemektedir. Öte yandan, belirtilen anayasal düzenlemeler karşısında bu
denetimin yapılması, devletin bütün etkinliklerinde hukuka ve Anayasa’ya
uyması, işlem ve eylemlerinin bağımsız yargı denetimine tabi olması
anlamına gelen hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Bu nedenle, andlaşmalardan bağımsız olarak uygun bulma kanunlarına
karşı Anayasa Mahkemesine başvurulabileceği kabul edilmelidir.
C- Uygun Bulma Kanununun Denetiminin
Kapsamı
Bir milletlerarası andlaşma,
doğrudan denetime tabi tutulamamasına rağmen onaylanmasını uygun bulan kanunun
anayasallık denetimi mümkündür. Ancak, Anayasa’nın 90. maddesindeki
emredici hüküm gereği, uygun bulma kanunu denetlenirken andlaşmanın
denetiminin yapılmasına izin verilmemiştir. Anayasa koyucunun
milletlerarası andlaşmaların Anayasal denetimini
açık bir irade ile dışarıda bırakmasına rağmen, uygun bulma kanununun
denetimi yoluyla andlaşmalar hakkında
değerlendirme yapmak Anayasa’nın 90. maddesindeki yasaklayıcı düzenlemeyi
işlevsiz hale getirecektir.
Uygun bulma kanununun şekil bakımından denetimi,
kanunun son oylamasında öngörülen çoğunlukla kabul edilip edilmediği ile
sınırlıdır. Şekil denetimi kapsamında Anayasa’nın 90. maddesiyle getirilen
yasağı bertaraf edici nitelikte denetim yapılması da söz konusu olamaz.
Uygun buldukları andlaşmayı
tekrar etmeyen ve ilke olarak üç maddeden oluşan uygun bulma kanunlarının
esas yönünden denetimini yapmayı kabul etmek, andlaşmanın
içeriğine ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulunmayı gerektirir. Uygun
bulma kanununun andlaşma kuralları gözetilerek
incelenmesi, andlaşma kurallarının dolaylı olarak
denetlenmesi anlamına gelir. Oysa, Anayasa’nın 90.
maddesi böyle bir incelemeye engeldir.
Bununla beraber, uygun bulma kanununun bazı
hükümleri, onaylanmasını uygun bulduğu andlaşmadan
ayrılabiliyor, bağımsız olarak kendi başına hüküm ifade edebiliyor ve ondan
ayrı olarak hukuk düzeninde etki yapabiliyorsa, anılan hükümlerin
Anayasa’ya aykırılığı iddiasının esas bakımından incelenmesi mümkündür.
Buna karşılık uygun bulma kanununun ancak andlaşma
ile birlikte anlam ve etki taşıyan nitelikteki hükümlerinin esas bakımından
denetlenebilmesi söz konusu değildir.
D- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde; Anayasa Mahkemesinin E.1996/55,
K.1997/33 sayılı kararında anlaşmadan bağımsız olarak onay kanunlarına
karşı başvuru yapılabileceğinin hükme bağlandığı, Mahkemenin Anlaşma'nın
içeriğine girmeden yasama organının onay kanununda anayasal sınırlar içinde
kalıp kalmadığını saptamasının mümkün olmadığı, 9.11.2007 günlü, 5710
sayılı Kanun’un hükümleri dikkate alınmayarak Anlaşma ile ihale, yarışma ve
rekabet kurallarına uyulmadan yapım ve işletme işinin tek şirket ve tek
ülkeye ihalesiz verilmesinin kamu yararı ve genellik ilkesinin ihlali
anlamına geldiği, Anlaşma'ya “çekince
konulmamak suretiyle Anlaşmanın Anayasaya aykırı kurallarının ayrıma tabi”
tutulmadığı ve bunların yaşama geçirilmesinin önlenemediği, “Anlaşmaya göre tanımsız ve sınırları
belirsiz bir arazi topluluğunun … yabancılara tahsis … (edildiği ve bunun da hukuki güvenliği tesis
eden) hukuk devleti ve yasama yetkisini belirleyen Anayasanın 7. maddesine
aykırılık” oluşturduğu, Anayasa`nın 43.
maddesinde kıyılardan yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceğinin
belirtildiği, fakat “anayasal güvence
altındaki alanlarla ilgili sınırlama ve korumayı da getirmeyen kuralın kamu
yararı” ilkesini zedelediği, Anlaşma'nın çevresel etki değerlendirmesi
sorunu çözümlenmeden imzalandığı ve uygun bulma kanununa da bu konuda şerh
konulmadığından Anayasa’nın 56. maddesinin ihlal edildiği, arazinin kurulu
olmayan bir şirkete tahsis edildiği, sorumluluklar konusunda da yeterli düzeyde
olmasa da bu kurulmamış şirketin belirlendiği ve bunun da bir hukuki
belirsizlik oluşturduğu, Anayasa’nın 166. maddesinin özünün “anayasal ve ülkesel bütünlük ilkesi”
olduğu ve Anlaşma'nın getirdiği düzenlemelerle “bütüncül planlama anlayışına uymaması” nedeniyle Anayasa’nın
166. maddesinin de ihlal edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın
Başlangıç’ı ile 2., 7., 43., 56., 90. ve 166.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun, 12.5.2010 tarihinde Ankara’da imzalanan
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında
Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir
Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin
Anlaşma'nın onaylanmasının uygun bulunduğuna dairdir. Üç maddeden oluşan
Kanun’un iptali istenen 1. maddesi, Anlaşma’nın onaylanmasının uygun
bulunduğunu belirtmektedir. Kanun’un 2. maddesinde Kanun’un yayımı
tarihinde yürürlüğe gireceği, son maddesinde ise Kanun’un yürütülmesi
görevinin Bakanlar Kuruluna ait olduğu hükme bağlanmaktadır.
Kanun’un dava konusu kural olan 1. maddesi, uygun
bulduğu Anlaşma ile birlikte anlam taşımaktadır ve ancak onunla birlikte
ele alındığında hukuk düzenimizde etki yapabilir niteliktedir. Bu nedenle,
söz konusu kuralın denetiminin ancak Anlaşma kuralları gözetilerek
yapılabileceği, bunun da Anayasa’nın 90. maddesinde yasaklanan andlaşma kurallarının denetlenmesi anlamına geleceği
açıktır.
Açıklanan nedenlerle, Kanun’un 1. maddesine yönelik
Anayasa’ya aykırılık iddiası yerinde görülmediğinden bu konudaki iptal
isteminin reddi gerekir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
15.7.2010 günlü, 6007 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine
ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun
Bulunduğu Hakkında Kanun’un 1. maddesine yönelik iptal istemi, 31.5.2012
günlü, E.2010/92, K.2012/86 sayılı kararla reddedildiğinden, bu maddeye
ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE, 31.5.2012 gününde
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VI- SONUÇ
15.7.2010
günlü, 6007 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu
Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç
Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın
Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun’un 1. maddesi ile ilgili
iptal isteminin REDDİNE,
31.5.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE
karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
Üye
Celal Mümtaz
AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|