|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2012/1
Karar Sayısı: 2012/147
Karar Günü: 11.10.2012
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN
: Hava Kuvvetleri Komutanlığı Hava Eğitim Komutanlığı
Askeri Mahkemesi
İTİRAZIN
KONUSU : 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza
Kanunu’nun 169. maddesinin Anayasa’nın 2. ve 19. maddelerine aykırılığı
ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemidir.
I- OLAY
Sanığın
firar suçundan cezalandırılmasına ve tutuklulukta geçirdiği sürenin de mahsubuna
karar verilmesi talebiyle
açılan kamu davasında, itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı
olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
II- İTİRAZIN GEREKÇESİ
Başvuru kararının gerekçe bölümü
şöyledir:
“I-
İDDİA:
Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın
11.10.2011 tarih ve 2011/563-198 Esas- Karar sayılı iddianamesi ile sanığın
03.07.2011-08.09.2011 tarihleri arasında “firar” suçunu işlediğinden
bahisle Askeri Ceza Kanunu’nun 66/1-a madde ve fıkrası gereğince
cezalandırılmasına ve tutukluluk ile gözetimde geçen sürelerin TCK’nın 63.
maddesi uyarınca mahsubuna karar verilmesi talebiyle kamu davası
açılmıştır.
Askeri Savcı
mütalaasında ; suçun sübut
bulması halinde sanık hakkında TCK.nun 63 ncü maddesi bağlamında mahsup
işlemi yapılabilmesi için As.C.K.nun 169’ncu maddesinde düzenlenen
“muvakkat tevkifin hukuki mahiyeti irdelendiğinde şahsi hürriyeti kısıtlama
sonucu doğurduğu ancak bu durumun Anayasanın 2 ve 19 ncu maddelerine aykırı
olduğu; diğer yandan sanığın beraat etmesi halinde CMK.nun 141/2 nci madde
ve fıkrası uyarınca sanığa tazminat hakkı olduğunun bildirilmesinin
gerekeceği, dolayısıyla her iki halde de bu Yasa maddesinin uygulanmasının
gerekeceği, yukarıda açıklandığı üzere As.C.K.nun 169 ncu maddesinin
Anayasanın 2 ve 19 ncu maddelerine aykırılık teşkil ettiği, iptal istemi
ile Anayasa Mahkemesine başvurulmasını talep ve mütalaa etmiştir.
II-
OLAY
Balıkesir Bkm. Okl. Ve Eğt.
Mrk. K.lığı emrinde vatani hizmetini ifa eden sanığın,
03.07.2011-08.09.2011 tarihleri arasında “firar” suçunu işlediği iddiasıyla
Hava Eğitim K.lığı Askeri Savcılığında hazır edilmek üzere üç gün süreyle
(17/09/2011-20.09.2011) kaçma ihtimaline binaen “muvakkat tevkif’ edildiği
(Dz. 7) ve bu karar doğrultusunda sanığın aynı birliğin “Disiplin Ceza ve
Tutukevi”nde tutulduğu (Dz. 8) anlaşılmıştır.
III- SAVUNMA
Sanık
Savunmasında: “Balıkesir Bkm.Okl.ve
Eğt.Mrk.Loj.Des.Bkm.Bl.K.lığı emrinde askerlik hizmetimi ifa ederken,
03.07.2011 tarihinde çarşı izninden dönmeyerek ailemin yanına, İstanbul’a
gitmek için Balıkesir otogarına gittim, oradan da İstanbul’a geçtim,
ağabeyim …..ile annem arasında geçimsizlik olduğundan ağabeyim … annemi
sürekli olarak yaraladığından ben de annemi korumak düşüncesi ile
birliğimden firar ettim, babam yaşlı ve işsizdir, evin geçimine bu süre
zarfında katkıda bulundum, 08.09.2011 tarihinde polis ekiplerince
Bağcılar’daki evimizde yakalandım, polisin eve neden geldiğini bilmiyorum,
daha önce uyuşturucu kullanmıştım ancak o gün polisler bunun için
gelmemişlerdi, zaten bende uyuşturucu kullanmayı bırakmıştım, akabinde
Merkez K.lığına teslim edildim, 17.09.2011 tarihinde Birlik K.lığıma teslim
edildim, on yedi gün boyunca daha önce kısa süreli kaçma eyleminden dolayı
verilen cezanın infazını tamamladım,Askeri Savcılığa
gönderilinceye kadar üç gün gözetimde tutuldum, sivilde ara
sıra uyuşturucu kullanıyordum, askerde iken bıraktım, belli bir süre tedavi
gördüm, ilaç kullandım, ilaçlarım bittikten sonra kontrole gitmedim, şu
anda kullanmıyorum, herhangi bir psikolojik rahatsızlığım yoktur, pişmanım,
tutuksuz yargılanmayı talep ederim” şeklinde beyanlarda bulunmuştur.
IV- İNCELEME ve DEĞERLENDİRME
A- Anayasaya
Aykırı Olduğu Değerlendirilen Hüküm
Askeri Ceza Kanunu’nun 169. maddesi şöyledir:
Disiplinin temini için tevkif salahiyeti:
Madde 169- 168 inci
madde hükümlerini bozmamak şartıyla, her mafevk emir altında olmayanları da
disiplinin temini için muvakkat olarak
tevkif etmeğe veya ettirmeğe salahiyetlidir. Ancak bu tevkif keyfiyeti gün ve saatiyle
derhal mevkufun
disiplin amirine bildirilmelidir.
B- Mahkememizce
Dayanılan Anayasa Hükümleri
Anayasa’nın, 2’nci maddesinde; Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir hukuk Devleti olduğu hüküm altına alınmıştır. “Kişi Hürriyeti Ve Güvenliği”
başlıklı 19. maddesi ise şöyledir:
“Madde 19- Herkes,
kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
Şekil ve şartları kanunda gösterilen:
Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı
cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme
kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin
yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya
yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine
getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu
madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin
bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara
uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde
ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri
verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri
dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.
Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan
kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini
önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda
gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla
tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü
halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun
şartlarını kanun gösterir.
Yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama veya
tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı ve bunun hemen
mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim
huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir.
Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en
yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat
ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hakim önüne çıkarılır.
Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden
yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş
hallerinde uzatılabilir.
Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına
derhal bildirilir.
Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde
yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı
isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince
duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için
bir güvenceye bağlanabilir.
Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan
kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın
kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla
yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.
Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan
kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre,
Devletçe ödenir.”
C- Anayasaya
Aykırı Olduğu Değerlendirilen As. Ceza Kanunu’nun 169. Maddesinin Bu Davada
Uygulanacak Bir Kanun Maddesi Olup Olmadığı Sorunu
Bilindiği üzere, itiraz yolunda Anayasa’nın 152 ve
6216 Sayılı Yasanın 40/1 maddesine göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme,
bu davada uygulanacak bir kanun hükmünü Anayasaya aykırı görürse Anayasa
Mahkemesine başvurabilir.
Anayasa Mahkemesi itiraz yoluna başvuran
mahkemenin, bakmakta olduğu davada uygulayacağı kanun maddeleri, “davanın
değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı
sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz etki yapabilecek nitelikte bulunan, tarafların
istek ve savunmaları çerçevesinde karara varmakla göz önünde tutulması
gereken kurallardır” (KANADOĞLU, Korkut: Anayasa Mahkemesi, İstanbul,
2004).
Anayasa aykırı olduğu değerlendirilen As. Ceza
Kanunu’nun 169. maddesinin bu davada uygulanacak bir kanun hükmü olup
olmadığının anlaşılması için, daha önce aynı madde ile ilgili olarak
verilmiş Anayasa Mahkemesi’nin 28.06.1966 tarihli ve E. 1965/42, K. 1966/30
sayılı kararının bu hususta ölçü alınması yerinde olacaktır. Sanığın,
dosyadaki belgelerden (Dz.7-8-10) Askeri Ceza Kanununun 169. maddesi
gereğince verildiği anlaşılan “muvakkat tevkif” kararına istinaden
17/09/2011-20.09.2011 tarihleri arasında gözetimde geçirdiği sürelerin
TCK’nin 63. maddesi uyarınca mahsubuna karar verilebilmesi için, “muvakkat
tevkif’ kararının şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bir hal olup
olmadığının araştırılması gerekir. Bu bağlamda, Askeri Savcılıkça
uygulanması talep edilen TCK’nin 63. maddesi ile Askeri Ceza Kanununun 169.
maddesini birlikte ele alınmasında zorunluluk vardır. Anayasa Mahkemesinin
yukarıda zikredilen kararında ayrıntıları belirtildiği üzere, Askeri Ceza
Kanunu’nun 169. maddesinin tek başına uygulanma yeri yoktur. Hal böyle
olunca da, bu maddeyi mahkememizce uygulanacak hükümler arasında saymak gerekir.
Bu yorum tarzı ise, temel hak ve hürriyetler aleyhindeki Anayasaya aykırı
durumların Anayasa Mahkemesi vasıtasıyla daha fazla denetlenir hale
getirecek ve hak ihlallerinin önüne bir miktar geçilmiş olacaktır.
Karşıtının kabulü, “uygulama” kavramını son derece daraltmak ve Anayasanın
152. maddesinin uygulama alanını güç işler duruma getirmek olur. Diğer
taraftan,
5271 Sayılı CMK’nın 141/1-2 maddelerine göre, “(1)
Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
…
e) Kanuna uygun olarak
yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer
olmadığına veya beraatlerine karar verilen,
…
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını,
Devletten isteyebilirler.
(2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren
merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus
verilen karara geçirilir.”
Somut olayda, sanığın beraat etmesi ipotezinde de,
Askeri Ceza Kanununun 169. maddesi gereğince alınan “muvakkat tevkif’ kararına
istinaden, sanığın 08/09/2011-17.09.2011 tarihleri arasında gözetimde
geçirdiği sürelerin, kanuna uygun “yakalama”
veya “tutuklama” olup olmadığı,
sanığa tazminat hakkı bulunduğunun bildirilip bildirilmemesi, hakkı var ise
bu hususun verilen karara geçirilip geçirilmeyeceği hususlarında Askeri Ceza
Kanununun 169. maddesinin hukuki mahiyetinin irdelenmesi ile mümkün
olabilecektir. Dolayısıyla, bu maddenin CMK’nın 141. maddesiyle birlikte
ele alınmasında zorunluluk bulunduğu; hal böyle olunca da, bu ihtimal
yönünden de, As.C.K’nın 169’uncu maddesinin mahkememizce uygulanacak
hükümler arasında olduğunda şüphe bulunmamaktadır.
D- Anayasaya
Aykırılık Durumunun Değerlendirilmesi
Yasaların ceza hukukunun evrensel temel ilkelerine
dayanması gereği kuşkusuz hukuk devletinin temel değerlerinden birini
oluşturmaktadır.
Hukuk Devleti ilkesi; Anayasa Mahkemesi’nin bir çok
kararıyla kabul edildiği üzere, “... insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı
denetimine açık olan devlet...” olarak tanımlanmakta; hukuk devletinde yasa
koyucunun, ceza ve ceza muhakemesi hukuku alanında yasama yetkisini
kullanırken, Anayasa’nın ve ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak
koşuluyla, yargılama usullerinin belirlenmesi konusunda takdir yetkisine
sahip olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca;
Ayrıntıları Anayasa Mahkemesi’nin 28.01.2004
tarihli ve E.2003/86, K.2004/6 sayılı kararında belirtildiği üzere; hukuk
devleti, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, yasaların üstünde
Anayasanın ve yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu
bilincinde olan devlettir.
Burada çözümlenecek mesele, maddede söz konusu
edilen “muvakkat tevkif’ kararının Anayasanın 19’uncu maddesinde belirtilen
“tutuklama” veya “yakalama” kararları niteliğinde olup olmadığının
tespitinde yatmaktadır.
As.C.K.’nın 169’uncu maddesi ile her mafevke (üste)
verilen yetki, kişiyi hürriyetinden yoksun kılacak şekilde, bir yere veya
çoğunlukla da, dosyamız kapsamından da anlaşılacağı üzere (Dz. 10), Askeri
Disiplin Cezaevine kapatılması sonucunu doğuran şahsî hürriyeti sınırlama
neticesini doğuran bir durumdur. Bu yetkinin kullanılması, tutuklamanın
doğuracağı netice ile aynı sonucu meydana getirmektedir. Hal böyle olunca,
bu yetkinin de “kişi hürriyeti ve güvenliği” ile ilgili Anayasamızdaki
“tutuklama” veya “yakalama” hukuki işlemleri ile birlikte ve aynı nitelikte
mütalaa edilmesinde zorunluluk vardır. Anayasamızın 19’uncu maddesi ile
hangi hallerde kişi güvenliği ve dokunulmazlığının sınırlanacağı
belirtilmiştir. Buna göre, usulüne uygun verilmiş hakim kararı olmadıkça kişinin
hürriyetinin kısıtlanamayacağı kuralı konulmuştur. Halbuki As.C.K.’nun
169’uncu maddesi ile Askeri Savcı veya Cumhuriyet Savcısına dahi verilmemiş
bir yetki, her üste (mafevke) verilmiştir. “Muvakkat tevkif’ ile kişi
hürriyeti hakim kararı olmadan kısıtlanabilmektedir. Bu durumda söz konusu
hükmün; insan haklarına dayanan, hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılmak anlamına gelen “hukuk devleti” ilkesini
düzenleyen Anayasamızın 2’nci maddesi ile “kişi hürriyeti ve güvenliği”ni
düzenleyen hakim kararı olmadan
yakalamayı dahi, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde
sakınca bulunan hallere indirgeyen 19’uncu maddesine aykırılık teşkil
ettiğinde hiçbir şüphe yoktur.
Her mafevkin emir altında olmayanları da
“disiplinin temini için” muvakkat olarak tevkif etmeye veya ettirmeye
salahiyetli olması; suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin,
ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek
maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen
diğer hallerde hakim kararıyla
tutuklanabileceğini; hakim kararı olmadan yakalamanın dahi,
ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde
yapılabileceğini öngören Anayasanın 19’uncu maddesine açıkça aykırıdır.
“Hakim” niteliğinde olmayan her üste tanınan, As.C.K’nın 169’uncu
maddesinde geçen “tevkif’ keyfiyetinin, Askeri Yargıtay Kararlarında da
(06/06/2006 tarih ve E: 2006/918, K: 2006/917 sayılı; 03/06/2003 tarih ve
E: 2003/684, K: 2003/681 sayılı) sıkça vurgulandığı üzere, tutuklama ile
bir ilgisinin bulunmadığını, bu işlemin disiplin hukukunu ilgilendiren
geçici bir yakalamadan ibaret olduğunu, askerlik hizmetinin özünü oluşturan
“disiplinin” sağlanmasında her üstün olaya elkoyması, eylemi durdurması ve
disiplini yeniden tesisi anlamında olduğunu ve son olarak “hükmün ereğini
aşmış bir deyim” olduğunu iddia etmek Yasanın açık hükmü ve somut
uygulamalar karşısında mümkün görülmemektedir. Dizi 7-8-10’daki belgelerden
anlaşılacağı üzere, Loj. Des. Nöb. Amiri tarafından verilen karar
doğrultusunda üç gün süreyle (17/09/2011- 20.09.2011) kaçma ihtimaline
binaen “muvakkat tevkif’ edildiği (Dz. 7) ve bu karar doğrultusunda sanığın
aynı birliğin “Disiplin Ceza ve Tutukevi”nde tutulduğu (Dz. 8)
anlaşılmıştır.
As.C.K.nın 169’ncu maddesi üste tanınan yetkiyi
“muvakkat tevkif’ olarak nitelendirmiştir. Aynı maddenin üç yerinde
“muvakkat tevkif’, “bu tevkif keyfiyeti”, “mevkuf’ terimlerinin tekrar
edilerek kullanıldığı, bu itibarla kanun koyucunun bu işlemi “tevkif’
olarak kabul ettiğini açıkça göstermektedir. Yasakoyucu aynı terimi 765
sayılı TCK.nun 104, 170, 184, 285, 289 ve 296’ncı maddelerinde de
kullanmıştır. Bu maddeler incelendiğinde “tevkif”ten, “tutuklama”nın
kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Yasakoyucu aynı terimi farklı
yasalarda farklı anlamlarda kullanıp abesle iştigal edemeyeceğinden ve
As.C.K.nın 169’ncu maddesindeki “muvakkat tevkif’ tabirinin “tutuklama”
anlamında kullanmadığına dair herhangi bir hukuki dayanak da bulunmadığından,
“tevkif”ten, “tutuklama”nın kastedildiği aşikardır. Bu itibarla,
Anayasa’nın 19’ncu maddesinde öngörülmüş olan şartları taşımayan As.C.K.nun
169’ncu maddesindeki disiplinin temini için asker kişiyi geçici de olsa
hürriyetinden yoksun bırakmaya karar verme yetkisini hakim olmayan üste
tanınmış olması ve üst kararı ile tutuklanması Anayasamıza aykırıdır.
Ve nihayet, bu hükmün Anayasa’da belirtilen
“tutuklama” veya “yakalama” ile ilgisinin olmadığını söylemek ve usule
ilişkin bu maddenin Askeri Ceza Kanununda düzenlendiğini, usul kanunlarında
düzenlenmediğini bu görüşe delil olarak göstermek, pozitif hukukumuza uygun
düşmez. Nasıl ki, gülün adı değiştirilirse değişik kokmayacağından,
maddenin Askeri Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş olması ve maddedeki tevkif
terimini, “hükmün ereğini aşmış bir deyim” olarak görüp yorumlamak, hükmün
niteliğini değiştirmez.
Mahkememizde oluşan kanaate göre, As.C.K.nın
169’ncu maddesinde üste tanınan yetki, “tevkif’, diğer bir deyişle
“tutuklama” yetkisidir ve Anayasa’nın 2 ve 19’ncu maddelerine aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle, Askeri Ceza Kanunun 169’ncu maddesinin Anayasa’nın 2 ve
19’ncu maddelerine aykırı olduğu değerlendirilerek, bu maddenin iptali için
Anayasa’nın 152’nci maddesi gereğince Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına
karar verilmiştir.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
1632 sayılı Kanun’un itiraz konusu kural olan “Disiplinin
Temini İçin Tevkif Selahiyeti” başlıklı 169. maddesi şöyledir:
“Madde
169-168 inci madde hükümlerini bozmamak şartiyle, her mafevk emir altında olmayanları da disiplinin
temini için muvakkat olarak tevkif etmeğe veya ettirmeğe salahiyetlidir.
Ancak bu tevkif keyfiyeti gün ve saatiyle derhal mevkufun disiplin amirine
bildirilmelidir.”
B-
Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararında, Anayasa’nın 2. ve 19. maddelerine
dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi hükmü
uyarınca Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya
KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM,
Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz
AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla
12.1.2012 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, Raportör
Recep BENLİ tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu
yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararında,
Kanun’un 169. maddesiyle üste verilen yetkinin, kişiyi hürriyetinden yoksun
kılacak şekilde bir yere veya çoğunlukla da askeri disiplin cezaevine
kapatılması sonucunu doğuran şahsi hürriyeti sınırlayan bir durum olduğu,
bu yetkinin kullanılmasının tutuklamanın doğuracağı netice ile aynı sonucu
meydana getirmesi nedeniyle “kişi
hürriyeti ve güvenliği” ile ilgili Anayasa’daki “tutuklama” veya “yakalama”
hukuki işlemleri ile birlikte ve aynı nitelikte mütalaa edilmesi gerektiği,
Anayasa’nın 19. maddesinde hangi hâllerde kişi güvenliği ve dokunulmazlığının
sınırlanacağının belirtildiği, usulüne uygun verilmiş hâkim kararı
olmadıkça kişinin hürriyetinin kısıtlanamayacağı, itiraz konusu kural
uyarınca “muvakkat tevkif” ile
kişi hürriyetinin hâkim kararı olmadan kısıtlanabildiği, bu durumun hukuk
devleti ilkesini düzenleyen Anayasa’nın 2. maddesi ile kişi hürriyeti ve
güvenliğini düzenleyen Anayasa’nın 19. maddesine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Kanun’un 169. maddesinde, disiplinin
ihlâl edildiğini gören her üst’ün ve tabii amirin, disiplini ihlâl edeni geçici
olarak tevkif edebileceği kurala bağlanmıştır. Maddede öngörülen geçici
tevkif, disiplini temin için başvurulan bir tedbir olmakla birlikte kişi
hürriyetini sınırlayan idari bir işlem niteliğindedir. İtiraz konusu
kuralla, disiplin amacıyla kendine özgü geçici bir kontrol altına alma
tedbiri düzenlenmiş ancak kuralda kontrol altına alınmanın süresine ilişkin
bir sınırlama öngörülmemiştir.
Anayasa’nın 19. maddesinin birinci ve ikinci
fıkralarında, “Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Şekil ve şartları kanunda gösterilen: Mahkemelerce verilmiş
hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine
getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün
gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim
altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir
kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl
hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık
yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için
kanunda belirtilenesaslara uygun
olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye
girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme
kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında
kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.”;
38. maddesinin onbirinci fıkrasında da “İdare,
kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı
Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.”
denilmektedir.
Anayasa’nın 19. maddesinde sayılan ve kişi
hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran hâller arasında itiraz konusu
geçici tevkif tedbiri sayılmamıştır. Ancak, Anayasa’nın 38. maddesindeki “İdare kişi hürriyetinin kısıtlanması
sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz.” genel ilkesinden sonra “Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından
bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.” denilmiştir. Böylelikle
Anayasa’nın 38. maddesinin onbirinci fıkrasındaki
bu kural ile Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından gerekli olan hâllerde
kanunla kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuracak düzenlemeler
yapılmasına imkân tanınmıştır. Bununla birlikte askeri disiplinin müesses
hale getirilmesi amacına yönelik itiraz konusu kuralda yer alan tevkif hâli
ile, Anayasa’nın 19. maddesinde yer alan suçluluk
hâllerine yönelik kişi hürriyetine müdahale niteliği taşıyan tutuklama kurumunun
unsurları ve mahiyetleri itibariyle aynı nitelikte oldukları söylenemez.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen
hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu
hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı
sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin
temel ilkelerinden biri “belirlilik ilkesi”dir. Belirlilik ilkesi,
yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare
yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık,
net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu
bakımdan, kanunun metni, bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle,
hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun
bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân
verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Dolayısıyla, uygulanması
öncesinde kanunun, muhtemel etki ve sonuçlarının yeterli derecede
öngörülebilir olması gereklidir.
İtiraz
konusu kuralla disiplini temin amacıyla kendine özgü bir kontrol müessesesi
düzenlenmiş olmakla birlikte, kuralda üst'ün ve tabii amirin, disiplini
ihlâl edeni ne kadar süre zarfında tutabileceğine dair bir sınırlama bulunmaması
kişilerin belirsiz süreyle özgürlüklerinden mahrum bırakılması tehlikesini
ortaya çıkarmaktadır. Anayasa’nın 38. maddesinin on
birinci fıkrasında Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından gerekli olan
hallerde kanunla kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuracak
düzenlemeler yapılmasına imkân tanınmışsa da, idareye geniş bir takdir yetkisi
tanıyan itiraz konusu kuralın, süre yönünden öngörülebilir olmadığı gibi
ilgiliye idarenin keyfi yorum ve uygulamalarına karşı yeterince koruma
sağlayacak nitelikte olmadığı da ortadadır. Bu yönüyle kural,
hukuk devleti ilkesinin alt unsuru olan belirlilik ilkesine aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu
kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı
görülerek iptal edildiğinden, Anayasa’nın 19. maddesi yönünden incelenmesine
gerek görülmemiştir.
Mehmet ERTEN bu görüşe
farklı gerekçeyle katılmıştır.
Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ ve Nuri NECİPOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
VI- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun,
kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da
bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte
yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün
yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî
Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.” denilmekte,
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural
tekrarlanmaktadır.
1632 sayılı Kanun’un 169. maddesinin iptal edilmesi
nedeniyle doğacak hukuksal boşluk, kamu yararını ihlal edecek nitelikte
görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı
Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince bu maddeye ilişkin
iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altı ay
sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
VII- SONUÇ
1- 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza
Kanunu’nun 169. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ ile Nuri NECİPOĞLU’nun
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- 1632 sayılı Kanun’un 169. maddesinin iptal
edilmesi nedeniyle, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince İPTAL HÜKMÜNÜN,
KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY SONRA YÜRÜRLÜĞE
GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,
11.10.2012 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
Üye
Hicabi
DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
1- İtiraz istemine konu 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı
Askeri Ceza Kanunu’nun “Disiplinin temini için tevkif salahiyeti” başlıklı
169. maddesinin iptali istemiyle evvelce iptal davası ve itiraz yoluyla
yapılan iki başvuru Anayasa Mahkemesi’nin 28.6.1966 tarih ve E.1963/132,
K.19636/29; 28.6.1966 tarih ve E.1965/42, K.1966/30 sayılı kararlarıyla
reddedilmiştir. Her iki kararda
müşterek mahiyet arzeden gerekçenin ilgili
bölümlerinden alıntı yapmakta yarar bulunmaktadır:
“…Askeri Ceza Kanununa göre disiplin cezasının
verilmesinde, önce en yakın ve gerektiğinde daha yükseği olmak üzere, ancak
disiplin âmirleri yetkilidir. (Madde 170) Âmir olmayan üstlere bu yetki
tanınmamıştır. Bununla birlikte daima ve her yerde disiplin kurma ve koruma
her rütbeliye düşen bir görevdir. (4.1.1961 günlü ve 211 sayılı Kanun Madde
75) Çünkü disiplinin, askerlik hizmetinde ölüm, kalım derecesinde önemi
vardır. İtiraz konusu madde işte bu
görevin yerine getirilme şeklini göstermekte; asker disiplinini bozan bir
olayda üstlerin, emirleri altında bulunmayanlara doğrudan doğruya disiplin
cezası vermeğe yetkili olmayışlarından doğabilecek sakıncaları
gidermektedir. Maddenin işleyebilmesi için disiplinin sağlanmasının
gerekli oluşu ve müdahalede böyle bir maksadın güdülüşü şarttır.
‘Disiplinin sağlanması için’ deyimi, hükmün ereğini ve kapsamını açıkça ve
kesinlikle çizmektedir. Bu,
disiplini bozan eyleme, olayı gören bir üstün el koyması, eylemi durdurması
ve disiplini yeniden kurması demek olup, disiplin hukuku kapsamına giren
bir davranıştır ve Anayasa’nın 30. maddesinde kabul edilen kavramı içinde
tutuklama ve yakalama ile hiçbir ilişkisi yoktur. Yine Anayasa’nın 14.
maddesinin ikinci fıkrasındaki kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti ile ilgili
kurala gelince, askeri disiplin
hukuku alanında bu kuralın 118. maddenin son fıkrası hükmü ile yumuşatılmış
olduğunu kabul etmek gerekir. Hükmün, Askeri Ceza Kanunu’nun disiplin
cezalarına ilişkin 2. Kısmının aynı başlığı taşıyan 2. Babı içinde yer
alışı ve ceza hukuku kapsamına giren tutuklamanın 353 sayılı ve 25.10.1963
günlü Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 1. Kısım 10.
Bölümü ile düzenlemekte oluşu da bu görüşü ayrıca desteklemektedir. Bilindiği üzere tutuklamaya ve yakalamaya
ilişkin hükümlerin yeri, ceza kanunları değil, usul kanunlarıdır. Askeri
disiplinin korunmasını sağlamak için yapılacak tutuklamaların 353 sayılı
Kanun’un 71. maddesinin (c) bendi ve 69. maddesiyle düzenlenmiş ve yetkinin
mahkemelere verilmiş bulunması ortaya itiraz konusu hükümle bir çelişme
çıkarmış değildir. Çünkü 169. maddenin,
yukarıda da belirtildiği gibi, tutuklama ile ilgisi yoktur. Nitekim
eski 22.5.1930 günlü ve 1631 sayılı Askeri Mahkeme Usulü Kanununda da
askeri disiplinin korunması için tutuklama hükmüne yer verilmiş ve bu
konuda adli amirlere yetki tanınmış bulunuyordu (Sözü geçen kanun: Madde
105/1-c ve 104). 169. maddede
‘muvakkat tevkif, mevkuf’ gibi hükmün ereğini aşan deyimlerin yer alışı,
bunların sadece sözlük anlamları ile kullanılmış olmalarını akla getirir.
Aksini düşünmek kendini apaçık gösteren bir erek ve anlamı, sözcüklerin dar
kalıbına göre biçime sokmak olur ki böyle bir tutum hukukta olumlu, makûl bir yol değildir. Eğer 169. maddenin niteliği
ve kapsamı bakımından yanlış anlamlar ve uygulamalar olmuşsa, böyle bir
durumun, hükmün gerçek anlam ve kapsamını değiştirmesi düşünülemez. Özetlenecek olursa: 169. maddenin
Anayasa’ya aykırı bir yönü yoktur; itirazın reddi gerekir…”
2- Anayasa Mahkemesi’nin sözkonusu
kararlarının gerekçelerinde temas edilen 1961 Anayasası’nın “Memur
teminatı” başlıklı 118. maddesinin “Asker
kişiler hakkındaki hükümler saklıdır.” hükmünü öngören son fıkrasına
göre, disiplin soruşturması yönünden asker kişiler için farklı yasal
düzenlemeler getirilebilecektir. Paralel bir düzenleme 1982 Anayasası’nın
129. maddesinin dördüncü fıkrasında yer almakta olup, anılan fıkra “Silahlı Kuvvetler mensupları
… hakkındaki hükümler saklıdır.”
şeklindedir.
Öte yandan, yine 1982 Anayasası’nın “Suç ve
cezalara ilişkin esaslar” başlıklı 38. maddesinin onbirinci
fıkrası “İdare, kişi hürriyetinin
kısıtlanması sonucunu doğuran bir
müeyyide uygulayamaz. Silahlı
Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.”
hükmünü öngörmektedir.
Askeri Ceza Kanunu’nun iptal istemine konu 169.
maddesi, sonucu itibariyle asker kişiler yönünden hürriyetlerinin “geçici”
kısıtlanması sonucunu doğurmakla birlikte; askeri disiplin hukuku alanına
özgü bu müeyyidenin, yine Anayasa’nın yukarıda işaret edilen iki maddesinin
tanıdığı yasal istisna kapsamında olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Nitekim
işaret olunan Anayasa Mahkemesi’nin iki kararının gerekçesinde de bu hususa
açıkça temas edilmektedir. Dolayısıyla itiraz istemine konu kuralın
Anayasal dayanağı karşısında, disiplin hukuku dışında bir düzenlemeyi öngören
Anayasa’nın 19. maddesi ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Belirtilen mahiyeti
itibariyle de kuralın Anayasa’nın 19. maddesine aykırı bir yönü yoktur.
3- İtiraza konu kuralın “Hukuk Devleti” yönünden bir belirsizliğe yol
açtığı ya da ölçülü olmadığı da söylenemez. Gerçekten, kural, askeri
disiplinin zorunlu kıldığı, müstacel hallere özgü bir disiplin müeyyidesi
mahiyetinde olup; Askeri Ceza Kanunu’nun disiplin hukukunu düzenleyen
165-191. maddeleri bir bütün halinde dikkate alındığında ve aynı şekilde
“disiplin suçları”nı düzenleyen 477 sayılı
Kanun’un ilgili hükümleri göz önünde bulundurulduğunda, bir keyfiliğe yol
açabilmesi mümkün değildir. Her ne kadar bu disiplin müeyyidesinin ne kadar
süre devam ettirileceği madde metninde gösterilmemişse de, anılan yasal
düzenlemeler dikkate alındığında bunun cevabının “en kısa sürede; mümkün
olan ilk fırsatta bu tedbirinin son bulacağı” şeklinde olduğu çok açıktır.
Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni dikkate alınarak getirilen bu kuralın, izah
olunan gerekçelerle belirlilik ve ölçülülük ilkelerini ihlâl etmediği,
dolayısıyla Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı
düşmediği görülmektedir.
Açıklanan nedenlerle, kuralın Anayasa’ya aykırı bir
yönü bulunmadığı ve iptal isteminin reddi gerektiği kanaatine
vardığımızdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyoruz.
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
FARKLI GEREKÇE
İtiraz yoluyla
iptali istenen kuralda “168 inci madde hükümlerini bozmamak şartiyle,
her mafevk emir altında olmayanları da disiplinin temini için muvakkat
olarak tevkif etmeğe veya ettirmeğe salahiyetlidir. Ancak bu tevkif
keyfiyeti gün ve saatiyle derhal mevkufun disiplin amirine
bildirilmelidir.” denilmektedir.
Kural, disiplin amirleri dışındaki üstlerin
de emri altında olmayan asker kişileri disiplinin temini için, muvakkat
olarak tevkif etmeye veya ettirmeye yetkili olduklarını öngörmektedir.
Kuralda yer alan “muvakkat tevkif” sözcüğü
ile “geçici tutuklama”nın kastedildiği açıktır.
Tevkif (Tutuklama), yakalama ve gözaltına
alma sözcüklerinin her birinin hukuken farklı anlamlarının ve buna bağlı
olarak da hukuki sonuçlarının bulunduğu kuşkusuzdur.
Anayasa’nın 19.
maddesinde “Herkes, kişi hürriyeti ve
güvenliğine sahiptir.
…
Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan
kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini
önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda
gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir. Hâkim kararı
olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir…” hükmü yer almaktadır.
Tutuklanmanın da
yakalama, gözaltına alma ve benzeri haller gibi kişi hürriyeti ve
güvenliğini ihlâl eden hukuki bir tasarruf olmasına rağmen, doğuracağı
hukuki sonuçları gözeten anayasa koyucunun, Anayasa’nın 19. maddesinde
yaptığı düzenlemede tutuklamayı diğerlerinden ayırarak, ancak, hâkim
kararıyla gerçekleştirilebileceğine işaret etmekte ve bu kurala her hangi
bir istisna da getirmemektedir. Söz konusu düzenlemeden, hâkim dışında hiç
kimsenin tutuklama kararı verme yetkisinin bulunmadığı sonucu çıkmaktadır.
İtiraz konusu kuralla her üste verilen
tevkif etme veya ettirme yetkisinin, kişiyi hürriyetinden yoksun edecek
şekilde bir yere kapatılmasını sağlayacağı, böylece şahsi hürriyeti
sınırlayacağı, bu yetkinin kullanılmasının tutuklama ile aynı sonuçları
doğuracağı konusunda duraksama bulunmamaktadır. Bu nedenle sözü edilen
yetkinin, Anayasa’nın “kişi hürriyeti ve güvenliği” ile ilgili düzenlemede
yer alan “tutuklama” ile aynı nitelikte olduğunun kabulü gerekir.
Anayasa’nın 19. maddesinde usulüne uygun
olarak verilmiş hâkim kararı olmadıkça kimsenin tutuklanamayacağı
belirtildiği halde, iptali istenen kural gereğince muvakkat tevkif (geçici
tutuklama) suretiyle kişi hürriyeti hâkim kararı olmadan da
kısıtlanabilecektir. Bu durum, Anayasa’nın kişi hürriyeti ve güvenliğini
düzenleyen 19. maddesine aykırıdır.
Açıklanan nedenle kuralın, kişi hürriyeti ve
güvenliğini düzenleyen Anayasa kuralına aykırı olduğu için iptali gerekir.
İptal kararına bu gerekçeyle katılıyorum.
Üye
Mehmet
ERTEN
KARŞIOY YAZISI
Askeri Ceza Kanunu’nun itiraz konusu 169.
maddesinde, her mafevkin, emir altında olmayanları da disiplinin temini
için muvakkat olarak tevkif etmeğe veya ettirmeğe selahiyetli
olduğu, ancak bu tevkif keyfiyetinin gün ve saatiyle derhal mevkufun
disiplin amirine bildirilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Kuralla, Anayasa’nın 38. maddesin onuncu fıkrasında
yer alan, idarenin kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir
müeyyide uygulayamayacağı ilkesinin, fıkranın ikinci cümlesinde silahlı
kuvvetler yönünden öngörülen istisnaları kapsamında bir düzenleme yapıldığı
açıktır. Kuralda bu yönüyle Anayasa’ya aykırılık bulunmadığı muhterem
çoğunlukça da saptanmış olmakla birlikte, kuralın belirsiz süreyle
kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılması tehlikesini ortaya çıkardığı
gerekçesiyle iptaline karar verilmiştir.
Kural gereğince bir mafevkin yetkili olduğu geçici
tevkif –ki, burada yakalama anlamında kullanıldığında kuşku yoktur- keyfi
ve süresiz olarak kullanılabilecek bir yetki olmayıp, maddenin içerisinde
yer alan “tevkif keyfiyeti gün ve saatiyle derhal mevkufun disiplin amirine
bildirilmelidir” ibaresiyle sınırlandırılmıştır. “Derhal”
kelimesinin hukuktaki ve askerlikteki anlamı açık olup, bu konuda geçici
tevkifi yapan veya yaptırana her hangi bir takdir hakkı verilmemiştir.
Mevkufun disiplin amirinin keyfiyeti öğrendiği
anda, mevkufun özgürlüğünün kısıtlanmasına ilişkin tedbirin sorumluluğu da
disiplin amirine geçecektir. Disiplin amirinin gerekli işlemleri yapmakta
ve koşulları mevcut değilse tevkifi kaldırmakta gecikmesi halinde bundan
doğacak sorumluluğun kendisine ait olacağında tereddüt yoktur. Bu nedenle,
her hangi bir mafevke geçici tevkif yetkisi veren kuralın, kişilerin
belirsiz sürelerle özgürlüklerinden mahrum bırakılmasına yol açacağından
söz edilemez.
Bu nedenle belirsizlik içermeyen kuralın Anayasa’ya
aykırı bir yönü bulunmadığından iptal isteminin reddi gerekir.
Üye
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
|