|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2012/143
Karar Sayısı : 2013/48
Karar Günü : 28.3.2013
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR :
1- Hava Kuvvetleri Komutanlığı Hava Eğitim
Komutanlığı Askeri Mahkemesi (E.2012/143)
2- Askeri Yargıtay Daireler Kurulu (E.2013/2)
İTİRAZLARIN KONUSU : 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun,
11.12.1935 günlü, 2862 sayılı Kanun’un 4. maddesiyle değiştirilen 49.
maddesinin (A) fıkrasında yer alan;
1- “…veya
bizzat girmiş oldukları taahhüdün…” ibaresinin,
2- “firar
fiilleri hakkında dava müruru zamanı… bizzat
girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresinin,
Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırılıkları ileri sürülerek iptallerine
karar verilmesi istemidir.
I- OLAY
Yabancı memlekete firar suçundan açılan davalarda,
dava zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması hakkındaki itiraz konusu
kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptali için
başvurmuşlardır.
II- İTİRAZLARIN GEREKÇELERİ
A- E.2012/143 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe
Bölümü Şöyledir:
“Hava Eğitim Komutanlığı Askeri
Savcılığının 01.10.2012 tarih ve 2012/1-232 esas-karar sayılı iddianamesi
ile sanığın 12.11.2008-26.03.2009 tarihleri arasında yurt dışına firar
suçunu işlediğinden bahisle, ASCK’nın 67/1-a
maddesi gereğince cezalandırılması iddiasıyla kamu davası açılmış olup,
Yapılan yargılama sırasında sanık
resen emekli Hv.Kont.Tğm. ….müdafii
Av. …. 31.10.2012 tarihli duruşmada Anayasa Mahkemesinin
2011/111 esas, 2012/56 karar sayılı dosyada tesis etmiş olduğu kararın 6
Ekim 2012 tarihinde Resmi Gazetede yayınlandığını, bu kararda ASCK’nın 49/A madde ve fıkrasında yer alan “er ve
erbaşlar için firar suçu ile ilgili olarak askeri mükellefiyetlerin sona
erdiği andan itibaren zaman aşımı başlar” hükmünü iptal ettiğini ancak
“taahhüdün bitmesi” ifadesinin yürürlüğü hususunda mahkemenin yetkisiz
olduğunu belirterek karar tesis etmediğini, TCK’da
en ağır suçlarda bile zaman aşımı olarak 20 sene öngörtümekte
olduğunu, fakat yargılama konusu suçta müvekkilinin ömür boyu ceza tehdidi
altında kaldığını hukuk devleti ilkesine aykırı gördüğü bu durumdan dolayı
Mahkememizin 7 Eylül 1999 tarihinde resen emekliye sevk edilen müvekkilin
765 sayılı TCK’ya göre azami 7,5 sene olan zaman
aşımı süresi göz önünde bulundurularak davanın düşmesine karar vermesini
veya bu hususun iptali konusunda Anayasa Mahkemesine başvurulmasını talep
etmiş, Askeri Savcılık makamı, takdirin Mahkememize ait olduğunu mütalaa
etmiştir.
II- SORGU VE SAVUNMA:
Sanık Resen Emekli
Hv.Kont.Tğm. …… sorgu ve savunmasında:
“Haklarımı anladım, ben 1996 yılında teğmen olarak Hava Harp Okulundan
mezun oldum, 24.6.1998 tarihinde 12 gün süreyle izne ayrıldım, izin sürem
içerisinde 3.7.1998 tarihinde İstanbul Atatürk Hava Limanından Güney Afrika
Cumhuriyetine gittim, o tarihten Türkiye’ye döndüğüm 27.9.2012 tarihine
kadar Güney Afrika Cumhuriyetinde kaldım, 27.9.2012 tarihinde Atatürk Hava
Limanından Türkiye’ye giriş yaptım, yurtdışında iken Türkiye’deki mesleki
safahatım hakkında bir bilgi alamadım, bu nedenle birliğime katılmak
amacıyla Türkiye’ye dönmeye karar verdim, İstanbul Atatürk Hava Limanında
pasaport kontrolü esnasında hakkımda yakalama emri olduğu anlaşıldı, bunun
üzerine yakalanarak Kz.Dz.Sh.K.lığı As.Savcılığına çıkarıldım, burada
ifademin tespitine müteakip serbest bırakıldım” şeklinde beyanda
bulunmuştur.
Sanık müdafii Av…… “Müvekkilin savunmalarına
katılıyoruz, kendisinin suç işleme kastı yoktur, kendisi birliğine teslim
olmak ve mevcut durumu çözmek amacıyla Türkiye’ye dönmüştür, gene kendisi
irticalen mahkeme huzuruna çıkmak için İzmir’de Askeri Savcılığa gelmiştir,
müvekkil hakkında öncelikle beraat kararı verilmesini, mahkeme aksi
kanaatte ise seçenek yaptırımlardan herhangi birinin uygulanmasını talep
ediyoruz” ve “Anayasa Mahkemesinin 2011/111 esas, 2012/56 karar sayılı
dosyada tesis etmiş olduğu karar 6 Ekim 2012 tarihinde Resmi Gazetede
yayınlanmıştır, bu kararda ASCK’nın 49/A madde ve fıkrasında yer alan “er
ve erbaşlar için firar suçu ile ilgili olarak askeri mükellefiyetlerin sona
erdiği andan itibaren zaman aşımı başlar” hükmünü iptal etmiş ancak “taahhüdün
bitmesi” ifadesinin yürürlüğü hususunda mahkemenin yetkisiz olduğunu belirterek
karar tesis etmemiştir. TCK’da en ağır suçlardan bile zaman aşımı olarak 20
sene öngörülmektedir, fakat yargılama konusu suçta müvekkil ömür boyu ceza
tehdidi altında kalmaktadır, hukuk devleti ilkesine aykırı gördüğümüz bu
durumdan dolayı mahkemenin 7 Eylül 1999 tarihinde resen emekliye sevk
edilen müvekkilin 765 sayılı TCK’ya göre azami 7,5 sene olan zaman aşımı
süresi göz önünde bulundurularak davanın düşmesine karar vermesini veya bu
hususun iptali konusunda Anayasa Mahkemesine başvurulmasını, mahkeme heyeti
aksi kanaatte ise müvekkil hakkında CMK’nın 231’inci maddesi hükümlerinin uygulanmasını
talep ediyoruz” şeklinde beyanlarda bulunmuştur.
III- İNCELEME VE DEĞERLENDİRME :
Olay tarihinde İzmir-Çiğli 2.Ana Jet Üs K.lığı
emrinde görevli olan sanık resen emekli Hv.Kont.Tğm. …..’ın yıllık iznini
kullanmak üzere 24.06.1998 tarihinde birliğinden ayrıldığı, müteakiben
herhangi bir yurtdışı izni olmamasına rağmen 03.07.1998 tarihinde İstanbul
Atatürk Havalimanından çıkış yaparak Güney Afrika’ya gittiği ve yurt dışına
firar suçunu işlemeye başladığı, sanığın bu durumu devam ederken MSB’nin
07.09.1999 gün ve (99-51022) sayılı kararı ile resen emekliliğe sevk
edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ilişiğinin kesildiği ve asker kişi
sıfatının sona ermesi ile suçun temadisinin de sona erdiği, sanığın
bilahare 27.09.2012 tarihinde İstanbul Atatürk Havalimanından Türkiye’ye
giriş yaparken Pasaport Kontrol Büro Amirliği ekiplerince hakkında Mahkememizce
çıkartılan yakalama emri gereğince yakalandığı ve Kz.Dz.Sh.K.lığı Askeri
Savcılığına sevk edildiği, Hv.Eğt.K.lığı Askeri Savcılığının talimatı doğrultusunda
sanığın ifadesinin tespitine müteakip serbest bırakıldığı anlaşılmış ve
sanık hakkında yurt dışına firar suçunu işleği iddiasıyla kamu davası açılmış
olup, yapılan yargılama sırasında sanık resen emekli Hv.Kont.Tğm. … müdafii
Av. …. 31.10.2012 tarihli duruşmada Anayasa Mahkemesinin 2011/111 esas,
2012/56 karar sayılı dosyada tesis etmiş olduğu kararın 6 Ekim 2012
tarihinde Resmi Gazetede yayınlandığını, bu kararda ASCK’nın 49/A madde ve
fıkrasında yer alan “er ve erbaşlar için firar suçu ile ilgili olarak
askeri mükellefiyetlerin sona erdiği andan itibaren zaman aşımı başlar”
hükmünü iptal ettiğini ancak “taahhüdün bitmesi” ifadesinin yürürlüğü
hususunda mahkemenin yetkisiz olduğunu belirterek karar tesis etmediğini,
TCK’da en ağır suçlarda bile zaman aşımı olarak 20 sene öngörülmekte
olduğunu, fakat yargılama konusu suçta müvekkilinin ömür boyu ceza tehdidi
altında kaldığını, hukuk devleti ilkesine aykırı gördüğü bu durumdan dolayı
Mahkememizin 7 Eylül 1999 tarihinde resen emekliye sevk edilen müvekkilin
765 sayılı TCK’ ya göre azami 7,5 sene olan zaman aşımı süresi göz önünde
bulundurularak davanın düşmesine karar vermesini veya bu hususun iptali
konusunda Anayasa Mahkemesine başvurulmasını talep etmiş, Askeri Savcılık
makamı, takdirin Mahkememize ait olduğunu mütalaa etmiştir.
Sanığın eylemine uyan müsnet yurt dışına firar
(yabancı memlekete firar) suçunun unsur ve cezasını düzenleyen ASCK’nın
67/1-a maddesinde öngörülen cezanın üst sınırı beş yıl hapis cezasıdır. 765
sayılı TCK’nın 102/4’üncü maddesi gereğince, beş yıldan fazla olmayan hapis
cezasını gerektiren suçlarda, beş yıl geçmesiyle kamu davası ortadan
kalkmaktadır.
765 sayılı TCK’nın 104/1’inci maddesine göre; dava
zamanaşımı, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tutuklama, celp veya ihzar müzekkereleri,
adli makamlar huzurunda sanığın sorguya çekilmesi veya Cumhuriyet Savcısı
tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilmekte ve bu halde
zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlamakta, ancak
aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, ilave edilecek süre öngörülen dava
zamanaşımı süresinin yarısından fazla olamamaktadır.
765 sayılı TCK’nın 103’üncü maddesi uyarınca dava
zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda fiilin yapıldığı tarihten, teşebbüs
halinde kalan suçlarda son fiilin yapıldığı tarihten, mütemadi ve
müteselsil suçlarda temadi ve teselsülün bittiği tarihten başlamaktadır.
Kanun koyucu, ASCK’nın 49’uncu maddesinin A fıkrasında, bazı askeri suçlar
(yoklama kaçağı, saklı ve firar) bakımından dava zamanaşımının başlangıcı
konusunda “bütün askeri mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları
taahhüdün bitmesini” esas almak suretiyle, söz konusu askeri suçlar
bakımından dava zamanaşımının hangi tarihte başlayacağı konusunda TCK’da
belirlenen genel ilkelerden ayrılıp özel bir düzenleme yapma yoluna
gitmiştir. ASCK’nın Ek 8’inci maddesinde, TCK’nın genel hükümlerinin
ASCK’da düzenlenen suçlarda uygulanacağı belirtildikten sonra, ASCK’nın
49’uncu maddesinin A fıkrasındaki düzenleme istisna tutulmuştur. Anayasa
Mahkemesinin 11.04.2012 tarih ve 2011/111 esas, 2012/56 karar sayılı kararı
ile “... fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri
mükellefiyetlerin... bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresinin,
“firar suçu” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiş,
“... veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün...” ibaresinin, itiraz
başvurusunda bulunan Mahkeme’nin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı
bulunmadığından, bu ibareye ilişkin başvurunun Mahkeme’nin yetkisizliği
nedeniyle reddine karar verilmiştir. Dolayısıyla ASCK’nın 49’uncu
maddesinin A fıkrasında belirtilen bizzat taahhüt altına girmiş olan
faillerin firar suçları bakımından dava zamanaşımının başlangıcı suçun
temadisinin bittiği tarihten değil, faillerin bizzat girmiş olduğu
taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlayacaktır.
Maddede yer alan; “Bütün askeri mükellefiyetlerin
bitmesi” teriminin 1111 ve 1076 sayılı kanunlar kapsamında devletin kamu
gücüne dayanarak askerlik yükümü yüklediği mükellefler için söz konusu
olduğu, bunun askerlik çağı ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği,
askerlik çağının (muvazzaflık ve yedeklik dönemlerinin) bitiminde dava
zamanaşımı süresinin başlayacağı (Rıfat TAŞKIN, Askeri Ceza Kanunu
(Şerh), 8’inci Basım, 1946, s. 95; Sahir ERMAN, Askeri Ceza Hukuku, Umumi
Kısım ve Usul, 7’nci Bası, İstanbul 1983, s.287, Ali SEÇEN, Askeri Ceza
Kanununda Müruru Zamana Dair Hususi Hükümler Üzerinde Bir İnceleme, Askeri
Adalet Dergisi, Yı1:8, Sayı:32, s.30) ve Hulusi ÖZBAKAN, Askeri Ceza
Kanunu, Ankara 1990, s.90) kabul edilmektedir.
Bizzat girmiş olunan taahhütlerin (Bir şey
yapmayı üstüne alma, üstlenme) bitmesi terimi ise, Türk
Silahlı Kuvvetlerinde temel askerlik hizmeti dışında uygulanması gereken
durumu ifade etmektedir.
Böylece Askeri Ceza Kanununda, zorunlu veya sözleşmeye
bağlı hizmet arzına dayalı askerlik hizmet tanımlaması yapıldığı ortaya
çıkmaktadır.
Suç tarihlerinde yürürlükte bulunan 926 sayılı TSK
Personel Kanununun 112’nci maddesinde, muvazzaf subay ve astsubayların
nasbedildikleri tarihten itibaren 15 yıl hizmet etmedikçe istifa
edemeyecekleri düzenlemesine yer verilerek idareye karşı hizmet arzı
taahhüdü altına girdikleri, ayrıca aynı Kanunun 113’üncü maddesinde hizmet
arzı taahhüdü süresinin yurt içinde ve dışında öğrenim, görme, kurs ve staj
yapma ile yurt dışına sürekli görevde bulunmaya bağlı olarak uzadığı
görülmektedir.
Bu nedenle, subay ve astsubaylarda, bir “Taahhüt”
altında hizmete nasbedildikleri için ASCK’nın 49’uncu maddesinin A
fıkrasında yazılı olan terimlerden sadece “Bizzat girilen taahhüt”
kapsamına dahildirler (Rıfat TAŞKIN, Askeri Ceza Kanunu (Şerh), 8’inci Basım, 1946,
s.94,95).
Disiplinsizlik ve ahlaki durumları sebebiyle sicil
yolu ile veya mahkeme kararıyla subay/astsubaylıktan çıkarılanlar er
kaynağına alınmakta, Mahkeme kararı olmaksızın resen ilişiği kesilen bayan
subay ve astsubaylar 41 yaşına kadar personel seferberlik kaynağına
alınmakta (Dizi 131,133), böylece idari anlamda statü değişikliği
yapılmaktadır.
Askeri Yargıtay uygulamasında da istikrar kazandığı
üzere, zamanaşımı süreleri kanun koyucu tarafından daha önce objektif
olarak düzenlenen kriterlere ve suçun işlenmeye başlandığı andaki durum ve
statüye göre belirlenmesi gereklidir. Suçun tamamlanmasından sonra statünün
değişmesi, zamanaşımı kurallarının da değişmesini ve farklı uygulanmasını
gerektirmemektedir.
Sanığın sicil yolu ile idarece Türk Silahlı
Kuvvetlerinden ilişiğinin kesilmesi ve personel seferberlik kaynağına
alınması İdare Hukuku çerçevesinde özünde haklı ve doğru bir işlem olsa
bile zamanaşımı kuralları açısından objektif bir ilke ve dayanak olarak
görülmesi mümkün değildir.
Suçun temadi bitim tarihi de dikkate alındığında,
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu önceki
kanuna göre lehe hükümler içermediğinden, aynı Kanun’un 7/2’nci maddesine
istinaden 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun zamanaşımına ilişkin hükümlerinin
sanık hakkında da uygulanması gerektiği açıktır. (Askeri Yargıtay Daireler
Kurulunun 24.02.1994 tarih ve 1994/18-18 E.K. sayılı; Askeri Yargıtay
3.Dairesinin 14.02.2012 tarih ve 2012/211-220 E.K.sayılı, Askeri Yargıtay
1.Dairesinin 21.03.2007 tarih ve 2007/493-489 E.K.sayılı vb. ilamları bu
yöndedir.)
Yapılan bu açıklamalar kapsamında; 31.08.1974
doğumlu olan ve Türk Silahlı Kuvvetlerinden 07.09.1999 tarihinde resen
emekli edilen sanığın, 1996 nasıplı olduğu dikkate alındığında, suç tarihi
itibarı ile TSK Personel Kanununun 112’nci maddesine göre, henüz 15 yıllık
mecburi hizmet süresini doldurmadan (30.08.2011 tarihinde dolmaktadır) Türk
Silahlı Kuvvetlerinden ilişiğinin kesildiği anlaşılmakla; suç
tarihlerindeki statüsü gereği sanık hakkında dava zamanaşımı süresi, Türk
Silahlı Kuvvetlerinden resen ilişiğinin kesildiği ve temadinin bittiği
07.09.1999 tarihinden itibaren değil, 15 yıllık mecburi hizmet süresini
doldurması gereken 30.08.2011 tarihinden itibaren işleyeceği ve halen bu
sürenin işlemekte olduğu anlaşılmaktadır.
Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği
üzere, Anayasa’nın 2’nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Hukuk
Devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk Devleti, eylem ve işlemleri hukuka
uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla
kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, kanunların üstünde yasa
koyucunun da uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu
bilincinde olan devlettir. Bu bağlamda Hukuk Devletinde, kanun koyucu
yalnız kanunların Anayasaya değil, Anayasanın da hukukun evrensel temel
ilkelerine uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Hukukun
temel ilkeleri arasında yer alan eşitlik ilkesine Anayasanın 10’uncu
maddesinde yer verilmiştir. Buna göre, kanun önünde eşitlik ilkesi hukuksal
durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile, eylemli değil,
hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını
sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu
ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar
uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
Kanun koyucunun, suç ve cezaların belirlenmesinde
takdir yetkisi olmakla birlikte, bu yetkisini kullanırken suç ile ceza
arasındaki adil dengeyi sağlaması ve öngörülen cezanın cezalandırmada
güdülen amacı gerçekleştirmede elverişli olması gibi esasları dikkate
alması zorunludur. Dava ve ceza zamanaşımı ile ilgili kurallar dahi cezayı
ağırlaştıran yahut suç koyan hükümler niteliğindedir. Dava ve ceza
zamanaşımı sürelerinin; suçların ağırlığı, kamu düzeni için oluşturduğu
etki ve ceza siyasetinin gereği olarak belirlenmesinde kanun koyucunun
takdiri, Anayasa ve ceza hukukunun temel ilkeleriyle sınırlıdır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olaya
bakıldığında, sanığın 30.08.1996 nasıplı subay olması nedeniyle, üzerine
atılı yurt dışına firar suçu yönünden dava zamanaşımı süresinin; ASCK’nın
49’uncu ;maddesinin A fıkrası uyarınca, bizzat girmiş olduğu
taahhüdün biteceği tarih olan 30.08.2011 tarihinden itibaren işlemeye
başlaması ve zamanaşımını kesen nedenler göz önüne alındığında (01.10.2012
tarihli sorgu) 01.10.2017 tarihinde sona ermesi gerekecektir.
Halbuki, ASCK’nın 49’uncu maddesinin A fıkrasındaki
istisnai düzenleme olmasaydı, genel hükümler uyarınca, sanığa isnat olunan
yurt dışına firar suçunda, atılı suçun temadisinin bitim tarihi olan
07.09.1999 tarihinden sonraki beş yıllık süre içerisinde zamanaşımını kesen
veya durduran herhangi bir sebep bulunmadığından, dava zamanaşımı
07.09.2004 tarihinde sona ermiş olacaktı.
Bir askeri birimde disiplinsizlik teşkil eden bir
eylem yapıldığında, faili olan asker kişinin eylemiyle orantılı bir şekilde
ve en kısa sürede cezalandırılmamasının, askeri disiplinin tesisinde
zafiyete neden olacağı açıktır. Zorunlu askerlik hizmetinin bulunduğu
ülkemizde, bir asker kişinin yetkili amirlerinden izin almaksızın görevi
gereği bulunması gereken yerden ayrılıp yedi günden fazla bir süre sonra
yakalanması veya kendiliğinden katılması veya asker kişi sıfatının sona
ermesi suretiyle oluşan firar suçunun failinin eylemiyle orantılı bir
şekilde cezalandırılmaması askeri disiplinin tesisinde büyük bir zafiyete
neden olacağı açık olup, askeri disiplinin tesisi maksadıyla failinin
tutuklanabilmesi gibi sivil kişiler tarafından işlenen suçlarda
uygulanamayacak bazı istisnai düzenlemeler yapılmasının bir gereklilik
olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak bu istisnai düzenlemelerin, Hukuk
Devleti ilkesinin bir gereği ve ceza hukukunun temel prensiplerinden olan
ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir.
Kanun koyucu, dava zamanaşımı kurumunu düzenlerken
ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik”, “gereklilik” ve
“orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”
başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını,
“gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli
olmasını ve “orantılılık” ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç
arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.
Ölçülülük ilkesiyle Devlet, cezalandırmanın
sağladığı kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir
dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Firar suçunda dava zamanaşımının
başlangıcıyla ilgili kanuni düzenlemenin askeri disiplinin tesisinde
zafiyeti önlemek amacına uygun olduğu söylenebilir ise de, somut olayda
olduğu gibi, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiği kesilmiş bir kişinin görev
yaptığı dönemde işlediği firar suçu nedeniyle çok uzun bir süre cezalandırılma
tehdidi altında yaşamasının askeri disiplinin tesisine herhangi bir
katkısının bulunmadığı ve dolayısıyla belirtilen amaca ulaşmada elverişli
olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Firar suçuyla aynı miktarda ceza öngörülen ve firar
suçuyla benzer nitelikte askeri disiplinin tesisinde zafiyetine sebep olan
izin tecavüzü suçunda, dava zamanaşımının genel hükümler çerçevesinde
temadinin bittiği tarihten başlaması, yine sadece asker kişiler tarafından
işlenebilen ve askeri disiplinin zafiyetine sebep olabilecek nitelikte emre
itaatsizlikte ısrar (ASCK’nın 87, 88, 89), üste veya amire fiilen taarruz
(ASCK’nın 91), kendini askerliğe yaramayacak hale getirmek (ASCK’nın 79)
gibi suçlarda da dava zamanaşımının genel hükümler çerçevesinde temadinin
bittiği tarihten başlaması hususları ile Anayasa Mahkemesinin 11.04.2012
tarih ve 2011/111 esas, 2012/56 karar sayılı kararı birlikte göz önüne
alındığında, mütemadi bir suç olan bizzat taahhüt altına girmiş olan
faillerin firar suçlarında zamanaşımı süresinin, taahhüt altına girmiş olan
failin yakalanmak veya kendiliğinden katılmak suretiyle askeri hiyerarşi ve
disiplin altına girdiği tarihten veya ilişiği kesildiği tarihten değil de,
bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden (suç tarihi itibarı ile
statüsüne göre 10 veya 15 yıldan) itibaren başlatılmasının, askeri
disiplinin sağlanması açısından gerekli bir tedbir olduğu da söylenemez.
Aynı zamanda failin lehine olan 765 sayılı TCK’da
en ağır cezayı gerektiren suçlarda bile zamanaşımı süresinin 20 yıl olması
karşısında, öngörülen cezasının üst sınırı 5 yıl olan firar suçunda, dava
zamanaşımının, suçun temadisinin sona erdiği tarihe bakılmaksızın en erken
bizzat girmiş olduğu taahhüdün bitmesinden (suç tarihi itibarı ile
statüsüne göre 10 veya 15 yıldan) itibaren başlatılması suretiyle dava
zamanaşımı süresinin 20 yılı geçebilmesinin orantılı olmadığı da açıktır.
Genel hükümlere göre, suçun işlenip tamamlanmasından sonra işlemeye
başlayan dava zamanaşımı süresi, firar suçu işlenip tamamlanmış olsa bile
işlemeye başlamamaktadır. Dava zamanaşımı süresinin başlangıcının girmiş
olunan taahhüdün bitmesi şartına tabi tutulması nedeniyle zamanaşımı süresi
orantısızlık içermektedir.
Firar suçunu işleyen kişinin, girmiş olunan
taahhüdün bitmesinden itibaren dava zamanaşımının başlatılmasının, askeri
disiplinin tesisinde zafiyeti önleme amacına ulaşmaya elverişli, askeri
disiplinin sağlanmasında gerekli ve orantılı bir düzenleme olmadığı göz
önüne alındığında, dava zamanaşımının başlangıcının en erken girmiş olunan
taahhüdün bitmesinden sonra başlatılmasına ilişkin ASCK’nın 49’uncu
maddesinin A fıkrasındaki düzenlemenin ölçülülük ilkesiyle çeliştiği
anlaşılacaktır.
Söz konusu kanuni düzenleme, firar suçunun
ağırlığını, ona verilen cezanın süresini, cezadan beklenen sosyal faydanın
zaman içinde azalacağını dikkate almaması ve failin yargılamanın başında
ilişiği kesilmiş olmasına ve askeri disiplini bozma durumunda olmamasına
rağmen böyle bir gerekçeye dayanması sebepleriyle kamu yararı ile bireyin
hak ve özgürlükleri arasında adil bir denge oluşturamadığı yönüyle de
ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.
ASCK’nın 49’uncu maddesinin A fıkrasındaki söz
konusu düzenleme, kişileri işledikleri suçla orantısız ve makul olmayan bir
süre içinde davalarının ne şekilde sonuçlanacağı endişesiyle yaşamak
durumunda bırakmaktadır. Nitekim somut olayda, sanığın uzun yıllar boyunca
orantısız ve ölçüsüz bir şekilde hakkındaki isnatlar için ceza davası
tehdidi altında kalması söz konusudur. Bu durum Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinde düzenlenen makul sürede adil yargılanma
hakkını da ihlal etmektedir.
Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı
kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi
kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları
gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı
kurallara bağlı tutulursa Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. Bu
yönüyle, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında
da belirtildiği üzere, askeri hizmetin niteliği gereği, askeri disiplinin
tesisinde zafiyeti önlemek amacıyla, farklı konumda bulunan asker kişiler
ile sivil kişilerin farklı kurallara tabi tutulması Anayasal eşitlik
ilkesine aykırılık teşkil etmez. Askerlik hizmetinin ulusal güvenliğin
sağlanmasındaki belirleyici yeri ve ağırlığı, sivil yaşamda suç
oluşturmayan ya da önemsiz görülebilecek cezaları gerektiren kimi
eylemlerin askeri suç olarak kabul edilmelerini ve ağır yaptırımlara
bağlanmalarını zorunlu kılabilmektedir. Bu kapsamda firar suçunun vasıf ve
mahiyeti itibarıyla aynı ceza öngörülen başka suçlardan farklı dava
zamanaşımı süresinin öngörülmesi mümkündür.
Ancak, kanun koyucunun, sadece asker kişiler
tarafından işlenebilen izin tecavüzü gibi, benzeri unsurlar ve cezalar
içeren suçlar bakımından dava zamanaşımı süresi ve başlangıcı için genel
hükümleri yeterli gördüğü halde, taahhüt altına girmiş failler bakımından
firar suçunda dava zamanaşımının başlangıcı konusunda farklı bir düzenleme
getirmesi, keza askerlik mükellefiyeti kapsamında olan faillerin firar
suçları yönünden Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararı birlikte
değerlendirildiğinde Anayasal eşitlik ilkesine de aykırılık
oluşturmaktadır.
Anayasanın 152/1’inci maddesinde “Bir davaya
bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde
kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin
ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa
Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır” hükmüne
yer verilmektedir. Bu düzenleme uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine
başvurabilmesi için, elinde yöntemince açılmış ve görevine giren bir dava
bulunması ve iptali istenen kanun hükmünün de o davada uygulanacak kural
olması gerekmektedir. Uygulanacak kanun hükümleri, davanın değişik
evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada
olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.
Somut olayda, Anayasaya aykırı olduğu değerlendirilen ASCK’nın 49’uncu
maddesinin A fıkrasının sanık hakkındaki davayı sonuçlandırmada uygulanma
niteliğinin bulunduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle ve Anayasanın 152’nci
maddesi gereğince, ASCK’nın 49’uncu maddesinin A fıkrasında yer alan
“...veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün...” ibaresinin Anayasa’nın 2’nci
ve 10’uncu maddelerine aykırı olduğu değerlendirildiğinden, ASCK’nın
49’uncu maddesinin A fıkrasında yer alan “...veya bizzat girmiş oldukları
taahhüdün...” ibaresinin iptali maksadıyla Anayasa Mahkemesine
başvurulmasına karar vermek gerekmiştir.”
B- E.2013/2 Sayılı
İtiraz Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“Olay
ve İddia: Donanma Komutanlığı
Askerî Savcılığının, 16.10.2008 tarihli ve 2008/11-498 sayılı iddianamesinde;
24.12.2001 tarihinde mesai başlangıcında mesaiye gelmemek suretiyle firar
eden sanığın, 13.3.2003 tarihinde TSK’dan
ilişiğinin kesildiği, 24.12.2001-13.3.2003 tarihleri arasındaki eyleminin
yabancı memlekete firar suçunu oluşturduğu kabul edilerek, ASCK’nın 67/1-A maddesi gereğince cezalandırılması
talep edilmiştir.
Hüküm: Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesinin 22.9.2011
tarihli ve 2011/8-192 sayılı hükmü ile; sanık Dz.Rad.Kd.Çvş. … hakkında,
24.12.2001- 13.3.2003 tarihleri arasında yabancı memlekete firar suçu
işlediği iddiasıyla, 16.10.2008 tarihinde açılan kamu davasının; atılı
suçun zaman aşımının mülga 765 sayılı TCK’nın
102/4’üncü maddesi gereğince beş sene olduğu, 24.12.2001-13.3.2003
tarihleri arasında işlenen atılı suç nedeniyle 765 sayılı TCK’nın 102/4 ve 104’üncü maddeleri uyarınca azami
zaman aşımı süresinin yedi yıl altı ay olduğu, 13.3.2003 tarihinde TSK’dan ayrılışı yapılan sanık hakkındaki gıyabi
tutuklama kararının verildiği 27.2.2002 tarihi itibarıyla hesaplandığında,
beş yıllık dava zaman aşımı süresinin 28.2.2007 tarihinde sona erdiği,
temadinin bittiği 13.3.2003 tarihinden itibarenyedi yıl altı aylık dava zaman
aşımı süresinin de 14.9.2010 tarihi itibarıyla dolduğu
belirtilerek, 765 sayılı TCK’nın 102/4 ve
104/2’nci ve CMK’nın 223/8’inci maddeleri
gereğince davanın zaman aşımı nedeniyle düşmesine karar verilmiştir.
Temyiz: Hüküm, Askerî Savcı tarafından; sanık açısından dava
zaman aşımı süresinin rütbenin yaş haddinden itibaren başlaması gerektiği
ileri sürülerek, yasal süresi içinde temyiz edilmiştir.
Tebliğname: Askerî Yargıtay Başsavcılığının 19.11.2012 tarihli ve
2012/5369- 3345 sayılı tebliğnamesinde özetle;
1.3.1975 doğumlu olan ve 13.3.2003 tarihinde TSK’dan
resen ilişiği kesilen sanığın, 1998 nasıplı olduğu dikkate alındığında, TSK
Personel Kanunu’nun 112’nci maddesine göre, henüz 10 yıllık mecburi hizmet
süresini doldurmadan TSK’dan ilişiğinin
kesildiği, dava zaman aşımı süresinin, suç temadisinin bittiği, yani TSK’dan ilişiğinin kesildiği 13.3.2003 tarihinden
itibaren değil, 10 yıllık mecburi hizmet süresini doldurması gereken
30.8.2008 tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, dolayısıyla dava zaman
aşımı süresinin henüz dolmadığı belirtilerek, hükmün bozulmasına karar
verilmesi gerektiği yönünde görüş ve düşünce bildirilmiştir.
Daire
Kararı: Askerî Yargıtay
4’üncü Dairesinin 9.10.2012 tarihli ve 2012/1049- 1000 sayılı kararında özetle;
Askerî Mahkemece, astsubay statüsünde iken firar eden ve firarda iken TSK’dan ilişiği kesilmekle firar suçunun temadisi sona
eren sanığın, dava zaman aşımı hükümleri yönünden, ASCK’nın
49’uncu maddesindeki özel düzenlemeye tabi olamayacağı, genel hükümlere
tabi olması gerektiği, dolayısıyla hakkında, suçun işlendiği (temadinin
sona erdiği) tarih itibarıyla yürürlükte olan ve daha lehe hükümler içeren
765 sayılı TCK hükümlerinin uygulanması gerektiği, 765 sayılı TCK’nın 104/2’nci maddesinde öngörülen olağanüstü zaman
aşımı süresinin 14.9.2010 tarihinde dolduğu vurgulanarak, düşme kararının
onanmasına karar verilmiştir.
İtiraz
Tebliğnamesi: Askerî Yargıtay Başsavcılığının 19.11.2012 tarihli ve
2011/5369-2012/3345 (İtiraz: 2012/102) sayılı tebliğnamesinde
özetle; 13.3.2003 tarihinde TSK’dan resen ilişiği
kesilen sanığın, 1998 nasıplı olduğu, TSK Personel Kanunu’nun 112’nci
maddesine göre, henüz on yıllık mecburi hizmet süresini doldurmadan
(30.8.2008 tarihinde dolmaktadır) TSK’dan
ilişiğinin kesildiği anlaşılmakla; dava zaman aşımı süresi, suç temadisinin
bittiği yani TSK’dan ilişiğinin kesildiği
13.3.2003 tarihinden itibaren değil, 10 yıllık mecburi hizmet süresini
doldurması gereken 30.8.2008 tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı ve
hâlen sanık lehine hükümler içeren mülga 765 sayılı TCK’nın
102 ve 104’üncü maddelerinde öngörülen sürenin dolmadığı belirtilerek,
itirazda bulunulmuştur.
DAİRELER
KURULU KARARI
Rapor
okundu, itirazın süresinde yapıldığı anlaşıldıktan sonra dosya incelendi.
Gereği
Düşünüldü:
Yukarıda
aşamaları açıklanan dava nedeniyle Daire ile Başsavcılık arasında ortaya
çıkan ve Daireler Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlığın konusu; sanık
yönünden dava zaman aşımı süresinin hangi tarihten itibaren başlayacağına
ilişkindir.
24.12.2001 tarihinde mesaiye gelmemek suretiyle
firar eden ve 13.3.2003 tarihinde TSK’dan ilişiğinin kesilmesiyle firar
suçunun temadisi sona eren sanık hakkında, Askerî Mahkemece temadinin bu
şekilde son bulduğu 13.3.2003 tarihinden itibaren yedi yıl altı aylık azami
dava zaman aşımı süresinin 14.9.2010 tarihi itibarıyla dolduğu kabul
edilerek, 765 sayılı TCK’nın 102/4 ve 104/2’nci ve CMK’nın 223/8’inci
maddeleri gereğince davanın zaman aşımı nedeniyle düşmesine karar verildiği
anlaşılmaktadır.
Askerî
Savcı, temyiz dilekçesinde, dava zaman aşımı süresinin rütbenin yaş
haddinden itibaren işlemeye başlayacağını iddia ettiğinden, suç tarihleri
de gözetilerek, öncelikle dava şartı olan zaman aşımı yönünden inceleme
yapılması gerekmiştir.
İlgili
yasa hükümleri;
I-
22.5.1930 tarihli ve 1632 sayılı Askerî Ceza Kanunu’nun,
“Askerî
cürümlerde dava ve cezanın nasıl düşeceği:” başlıklı 49’uncu maddesinde;
“Madde
49- (Değişik: 11/12/1935 - 2862/4 md.)
Aşağıdaki
fıkralarda yazılı hükümler mahfuz olmak üzere askerî suçlarda dava ve
cezanın düşmesi hususlarında Türk Ceza Kanununun birinci kitabının 9’uncu
Babı hükümleri tatbik olunur.
A)
Yoklama kaçağı, bakaya, saklı ve firar fiilleri hakkında dava müruru
zamanı, bütün askerî mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları
taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.
B)
Hıyanet cürümleriyle maznun ve mahkûm olanlar hakkında müruru zaman yoktur.
C) (Ek : 14/6/1989 - 3574/1 md.) Sırf askerî suçlarda Türk
Ceza Kanununun 119’uncu maddesi hükümleri uygulanmaz.”
[Bu maddenin (A)
fıkrasının “... fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askerî mükellefiyetlerin ... bitmesinden itibaren işlemeğe
başlar” biçimindeki bölümü, Anayasa Mahkemesinin 30/3/2011 tarihli ve E.: 2007/95, K.: 2011/61 sayılı kararı ile ‘bakaya’ suçu
yönünden, Anayasa Mahkemesinin 11/4/2012 tarihli ve E.: 2011/111, K.:
2012/56 sayılı kararı ile de ‘firar’ suçu yönünden iptal edilmiştir.]
II-
31.3.2005 tarihli ve 5329 sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle eklenen Ek
8’inci maddesinin birinci fıkrasında; “26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı
Türk Ceza Kanununun genel hükümleri bu Kanunda yer verilen suçlar hakkında
da uygulanır. Ancak, bu Kanunun fer’i askerî cezalara ve cezaların ertelenmesine
ilişkin hükümleri ile zaman aşımına ilişkin 49’uncu maddesinin (A) bendi
hükümleri saklıdır.” hükümlerine yer verilmiştir.
İlgili
Anayasa hükmü;
Anayasa’nın
2’nci maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve
adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine
bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve
sosyal bir hukuk Devletidir.” hükmü öngörülmüştür.
İnceleme;
TSK’dan
ilişiği kesilmiş olan Dz.Rad.Kd.Çvş. …..’ın
üzerine atılı yabancı memlekete firar suçunun unsur ve cezasını düzenleyen ASCK’nın 67/1-a maddesinde öngörülen cezanın üst sınırı
beş yıl hapis cezasıdır. Daha lehe hükümler içerdiğinden, suç tarihi
itibarıyla sanık hakkında uygulanması gereken 765 sayılı TCK’nın 102/4’üncü maddesinde, beş yıldan fazla olmayan
hapis cezasını gerektiren suçlar yönünden dava zaman aşımı süresi beş yıl
olarak öngörülmüştür.
765 sayılı TCK’nın 104/1’inci
maddesine göre; dava zaman aşımı, mahkûmiyet hükmü yakalama, tutuklama,
celp veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda sanığın sorguya
çekilmesi veya Cumhuriyet savcısı tarafından mahkemeye yazılan iddianame
ile kesilmekte ve bu hâlde zaman aşımı, kesilme gününden itibaren yeniden
işlemeğe başlamakta, ancak aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, ilave
edilecek süre öngörülen dava zaman aşımı süresinin yarısından fazla
olamamaktadır.
765 sayılı TCK’nın 103’üncü
maddesi uyarınca dava zaman aşımı, tamamlanmış suçlarda fiilin yapıldığı tarihten,
teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son fiilin yapıldığı tarihten, mütemadi ve
müteselsil suçlarda temadi ve teselsülün bittiği tarihten başlamakta iken; ASCK’nın 49/1-A maddesinde, yoklama kaçağı, saklı ve
firar fiilleri bakımından dava zaman aşımının, ilgilinin “bütün askerî
mükellefiyetlerinin veya bizzat girmiş olduğu taahhüdün bitmesinden
itibaren işlemeğe” başlayacağı hüküm altına alınmıştır.
Anayasa
Mahkemesinin 11.4.2012 tarihli ve E.: 2011/111,
K.: 2012/56 sayılı kararında da vurgulandığı üzere; 1632 sayılı Askerî Ceza
Kanunu’nun 49’uncu maddesinin (A) fıkrası hükmü, firar suçlarında askerlik
görevi yapanlar için durum ve statülerine göre dava zaman aşımının
başlangıcı yönünden iki farklı tarih öngörmüştür. Bu süre, Anayasa’nın
72’nci maddesinde belirtilen vatan hizmeti olarak zorunlu er ya da erbaş
statüsünde askerlik görevini yapan kişiler yönünden bütün askerî
mükellefiyetlerin bitmesi ile başlarken, zorunlu askerlik hizmeti dışında
görev yapan sözleşmeli er ve erbaşlar ile subay ve astsubaylar yönünden
bizzat girdikleri taahhütlerin bitmesi ile başlatılmaktadır.
“Bizzat
girilen taahhüt” kavramı bir sözleşme veya mecburi hizmet nedeni ile
askerlik görevi yapan kişilerle ilgilidir. Sözleşmeli er ve erbaşların
yaptıkları sözleşmelerle süreli olarak girdikleri ya da subay ve
astsubayların askerî okullardan mezun olduktan sonra yasalara göre
belirlenen sürede zorunlu olarak görev yapmak üzere verdikleri taahhütler
kastedilmektedir. Bu şekilde görev yapanlar subay, astsubay, sözleşmeli er
ya da erbaşlardır.
Askerî Yargıtay uygulamaları incelendiğinde; Askerî
Yargıtay 3’üncü Dairesinin 5.4.1999 tarihli ve 1999/185-181 sayılı, 4’üncü
Dairesinin 24.6.1997 tarihli ve 1997/378- 375 sayılı kararlarında; firar
eden rütbeli personelin TSK’dan ilişiğinin
kesilmemesi hâlinde ASCK’nın 49/1-A maddesi
gereğince bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitiminden itibaren başlaması
gerekeceği, bunun da rütbelerinin yaş haddi olması gerektiği, ancak TSK’dan ilişiği kesilmekle temadisi sona eren subay ve
astsubaylar yönünden dava zaman aşımı süresinin firarının son bulduğu
(temadinin kesildiği) tarihten itibaren başlaması gerektiği kabul
edilmiştir.
2’nci Dairenin 14.2.2012 tarihli ve 2012/211-220, 3’üncü
Dairenin 6.7.2012 tarihli ve 2012/882-881 sayılı kararlarında ise; Askerî
Yargıtay Başsavcılığının tebliğnamesinde
belirtilen görüşe paralel şekilde, 926 sayılı TSK Personel Kanunu’nun
112’nci maddesi uyarınca subay ve astsubayların mecburi hizmet yükümlülüğü
altında oldukları, bu nedenle bir “taahhüt” altında hizmete nasbedildikleri için, ASCK’nın
49/1-A maddesinde belirtilen “Bizzat girilen taahhüt” kapsamında oldukları,
bizzat girmiş oldukları taahhüdün ise mecburi hizmet sürelerinin sona
erdiği tarih itibarıyla sona ereceği, dava zaman aşımı süresinin de bu
tarihten itibaren başlayacağı sonucuna varıldığı görülmektedir.
Askerî Yargıtay 4’üncü Dairesinin 24.6.1997 tarihli ve
1997/378-375, 3’üncü Dairesinin 5.4.1999 tarihli ve 1999/185-181 sayılı
kararlarında ise; itiraza konu kararda olduğu gibi dava zaman aşımının,
firarı son bulduğu, başka bir ifadeyle astsubay olan sanığın TSK’dan sicil yoluyla resen emekli edilişinin onay
tarihinde başlayacağı kabul edilmiştir.
Anayasa
Mahkemesinin yukarıda yer verilen kabulü karşısında; yabancı memlekete
firar suçunu işlediği iddia edilen sanık, astsubay statüsünde görev
yaptığından, üzerine atılı bu suçtan yapılan yargılamada, dava zaman aşımı
süresinin başlangıcı konusunda “bizzat girdiği taahhüdün bitmesi” dikkate
alınacaktır.
Somut olayda; 1.3.1975 doğumlu olan ve 13.3.2003
tarihinde TSK’dan resen ilişiği kesilen sanığın,
1998 nasıplı olduğu dikkate alındığında, TSK Personel Kanunu’nun 112’nci
maddesine göre, henüz on yıllık mecburi hizmet süresini doldurmadan
(30.8.2008 tarihinde dolmaktadır) TSK’dan
ilişiğinin kesildiği anlaşılmakla; dava zaman aşımının, on yıllık mecburi
hizmet süresini tamamlaması gereken 30.8.2008 tarihinden itibaren işlemeye
başlayacağı kabul edildiğinde, zaman aşımının dolacağı en erken tarih
29.8.2013 tarihi olacaktır.
Oysaki; TSK’dan resen ilişiğinin kesildiği ve dolayısıyla atılı
suçun temadisinin bittiği 13.3.2003 tarihi itibarıyla dava zaman aşımı
süresinin başlatılması gerektiği kabul edildiğinde, zaman aşımının
12.3.2008 tarihinde (diğer kabule göre yaklaşık beş yıl önce) dolacağı
görülmektedir.
Zorunlu
askerlik hizmetinin bulunduğu ülkemizde, disiplinin temini amacıyla, zaman
aşımı yönünden sivil kişiler tarafından işlenen suçlarda uygulanamayacak
bazı farklı ve istisnai düzenlemeler yapılması gereklilik olarak
görülebilecekse de, Yasakoyucunun, zaman aşımı
kurumunu düzenlerken, hukuk devleti ilkesinin bir gereği ve ceza hukukunun
temel prensiplerinden olan ölçülülük ilkesiyle bağlı olduğu kuşkusuzdur.
Ölçülülük
ilkesiyle Devlet, cezalandırmanın sağladığı kamu yararı ile bireyin hak ve
özgürlükleri arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Bu ilke
“elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden
oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç
için elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen
amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık” ise başvurulan önlem ve
ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.
Sadece asker kişiler tarafından işlenebilen ve askerî
disiplinin zafiyetine sebep olabilecek nitelikte emre itaatsizlikte ısrar (ASCK’nın 87, 88, 89), üste veya amire fiilen taarruz (ASCK’nın 91), kendini askerliğe yaramayacak hâle
getirmek (ASCK’nın 79) gibi suçlarda da dava
zaman aşımının genel hükümler çerçevesinde temadinin bittiği tarihten
başlaması hususları birlikte göz önüne alındığında, mütemadi bir suç olan
yabancı memlekete firar suçunda zaman aşımı süresinin, failin yakalanmak
veya kendiliğinden katılmak suretiyle askerî hiyerarşi ve disiplin altına
girdiği tarihten ya da idarece disiplin altına girmesine gerek görülmeyerek
resen ilişiğinin kesildiği tarihten değil de, bizzat girdiği taahhüdün
bittiği tarihten itibaren başlatılmasının, askerî disiplinin sağlanması
açısından gerekli bir tedbir olduğu da söylenemez.
Kaldı ki İdare, firar
hâlinde bulunanların resen ilişiğini kesmekle, bir anlamda rütbeli fail ile
arasındaki sözleşmeyi feshettiğinden, bizzat girilen taahhüdün de devam
ettiğini söylemek zordur.
Failin
lehine olan 765 sayılı Türk Ceza Kanununda en ağır cezayı gerektiren
suçlarda bile dava zaman aşımı süresinin 20 yıl olduğu dikkate alındığında,
yabancı memlekete firar eden rütbeli personel yönünden, zaman zaman azami dava zaman aşımı süresine yakın bir dava
zaman aşımı süresi öngören, itiraz konusu kuralın orantılı olmadığını kabul
etmek gerekir.
İtiraz konusu kural, suçun ağırlığını, ona verilen
cezanın süresini, cezadan beklenen sosyal faydanın zaman içinde azalacağını
dikkate almaması, disiplinin yeniden tesisine etkin bir katkı sağlamayacak
olmasına rağmen faili uzun ve aynı zamanda belirsiz olan süre ile ceza
tehdidi altında bırakması nedeniyle kamu yararı ile bireyin hak ve
özgürlükleri arasında adil bir denge oluşturmadığından ölçülülük ilkesine
aykırılık oluşturacağı düşünülmektedir.
Yukarıda
açıklanan nedenlerle, ASCK’nın 49/1-A maddesinde
yer verilen “firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, ... bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren
işlemeğe başlar” ibaresinin Anayasa’nın 2’nci maddesine aykırı olduğu
değerlendirildiğinden, iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar
verilmiştir.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralları
1632 sayılı Askeri Ceza
Kanunu’nun itirazlara konu ibarelerin de yer aldığı 49. maddesi şöyledir:
“Madde 49-
(Değişik: 11/12/1935 - 2862/4 md.)
Aşağıdaki fıkralarda
yazılı hükümler mahfuz olmak üzere askeri suçlarda dava ve cezanın düşmesi
hususlarında Türk Ceza Kanununun birinci kitabının 9 uncu babı hükümleri
tatbik olunur.
A) Yoklama kaçağı,
bakaya, saklı ve firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün
askeri mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden
itibaren işlemeğe başlar.
B) Hıyanet cürümler ile
maznun ve mahkûm olanlar hakkında müruru zaman yoktur.
C) (Ek: 14/6/1989 - 3574/1 md.) Sırf askeri suçlarda Türk Ceza Kanununun
119 uncu maddesi hükümleri uygulanmaz.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararlarında,
Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
A- E. 2012/143 Sayılı Dosyanın İlk İnceleme Kararı
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri
uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan
ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM,
Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz
AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN’ın
katılımlarıyla 27.12.2012 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, esas incelemenin “firar suçu” yönünden yapılmasına
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
B- E. 2013/2 Sayılı Dosyanın İlk İnceleme Kararı
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü
hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ,
Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin
YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal
Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN’ın
katılımlarıyla 17.1.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında,
dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, esas
incelemenin “yabancı memlekete firar
suçu” yönünden yapılmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- BİRLEŞTİRME KARARI
22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza
Kanunu’nun, 11.12.1935 günlü, 2862 sayılı Kanun’un 4. maddesiyle
değiştirilen 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan “firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı… bizzat
girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar”
ibaresinin iptaline karar verilmesi istemiyle yapılan itiraz başvurusuna
ilişkin davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2012/143 sayılı
dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, E.2013/2 sayılı dosyanın esasının
kapatılmasına, esas incelemenin E.2012/143 sayılı dosya üzerinden
yürütülmesine, 17.1.2013 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VI- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Mustafa ÇAL
tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa
kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararlarında, kanun koyucunun zamanaşımını düzenlerken, ceza
hukukunun temel prensiplerinden olan ölçülülük ilkesiyle bağlı olduğu,
sadece asker kişiler tarafından işlenebilen ve askeri disiplinin zafiyetine
sebep olabilecek nitelikteki suçlarda zamanaşımı süresinin genel hükümler
çerçevesinde başlarken, yabancı memlekete firar suçu açısından sanığın
bizzat girdiği taahhütten itibaren başlamasının askeri disiplin yönünden
gerekli bir tedbir olmadığı, itiraz konusu kuralların suçun ağırlığı, ona
verilen cezanın süresi, cezadan beklenen faydanın zaman içerisinde
azalacağını dikkate almaması ve faili uzun ve aynı zamanda belirsiz olan
süreyle ceza tehdidi altında bırakması nedeniyle kamu yararı ile bireyin
hak ve özgürlükleri arasında adil bir denge oluşturamadığı belirtilerek
kuralların Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Her ne kadar ilk
inceleme kararlarında itiraz konusu kuralların esas incelemesinin sınırlı
olarak yapılmasına karar verilmişse de, dava zamanaşımı süresinin
başlangıcı konusunda maddede belirtilen bizzat girilen taahhüt kıstasının
ortak hüküm niteliğinde olması ve madde kapsamına alınan suçların benzer
nitelikte olmaları dikkate alınarak esas inceleme bizzat girilen taahhüt
ibaresinin kapsadığı tüm suçlar bakımından yapılmıştır.
İtiraza konu kuralı da içeren 1632 sayılı Askeri
Ceza Kanunu’nun 49. maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nda yer alan dava ve
cezanın düşmesi ile ilgili hükümlerin askeri suçlarda da uygulanacağı
öngörülmüştür. Kanun koyucu, atıf yapılan Türk Ceza Kanunu’nun genel
ilkelerinden ayrılarak, 1632 sayılı Kanun’un 49. maddesinin (A) fıkrası ile
sınırlı sayıda suçu belirtmek suretiyle dava zamanaşımı süresinin
başlangıcı konusunda istisna getirmiştir. Maddede, yoklama kaçağı, bakaya,
saklı ve firar suçlarında askerlik görevi
yapanlar için durum ve statülerine göre dava zamanaşımının başlangıcı
yönünden iki farklı tarih öngörülmüştür. Bu süre, Anayasa’nın 72.
maddesinde belirtilen vatan hizmeti olarak zorunlu er ya da erbaş
statüsünde askerlik görevini yapan kişiler yönünden bütün askeri
mükellefiyetlerin bitmesi ile başlarken, zorunlu askerlik hizmeti dışında
görev yapan sözleşmeli er ve erbaşlar ile subay ve astsubaylar yönünden
bizzat girdikleri taahhütlerin bitmesi ile başlatılmaktadır.
1632 sayılı Kanun’un 49. maddesinin (A) fıkrasında
geçen “bizzat
girilen taahhüt” kavramı bir sözleşme
veya mecburi hizmet nedeni ile askerlik görevi yapan kişilerle ilgilidir.
Sözleşmeli er ve erbaşların yaptıkları sözleşmelerle süreli olarak
girdikleri ya da subay ve astsubayların askeri okullardan mezun olduktan
sonra kanunlara göre belirlenen sürede zorunlu olarak görev yapmak üzere
verdikleri taahhütler kastedilmektedir. Bu şekilde görev yapanlar ise
subay, astsubay, sözleşmeli er ya da erbaşlardır. Bu durum subay ve
astsubaylar için 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun “Subayların ve astsubayların yükümlülüğü”
başlıklı 112. maddesinde, “Muvazzaf
subay ve astsubaylar subay ve astsubay nasbedildikleri
tarihten itibaren fiilen 10 yıl hizmet etmedikçe istifa edemezler.” şeklinde
ifade edilmiştir.Bu istisnaya göre, anılan suçları işleyenler hakkındaki
dava zamanaşımı süresinin, suç tarihinden değil bizzat girdikleri
taahhütlerin bittiği tarihten itibaren işlemeye başlayacağı açıktır.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen
hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu
hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı
sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Kanun koyucu, zamanaşımı kurumunu
düzenlerken hukuk devleti ilkesinin bir gereği ve ceza hukukunun temel
prensiplerinden olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik”,
“gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden
oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen
amaç için elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin
ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık”
ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken
ölçüyü ifade etmektedir.
Ölçülülük ilkesiyle devlet,
cezalandırmanın sağladığı kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri
arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür.İtiraz konusu kuralınaskeri
disiplinin tesisinde zafiyeti önlemek amacıyla getirildiği anlaşılmakta ise
de maddede belirtilen suçları işleyenler açısından dava zamanaşımı
süresinin, failin yakalanmak veya kıtasına kendiliğinden katılmak suretiyle
askeri hiyerarşi ve disiplin altına girdiği tarihten ya da idarece disiplin
altına girmesine gerek görülmeyerek resen ilişiğinin kesildiği tarihten
başlatılmayıp, bizzat girdiği taahhüdün bittiği tarihten itibaren
başlatılması, askeri disiplinin sağlanması açısından gerekli ve elverişli
bir tedbir olarak değerlendirilemez. Dava konusu kural kişileri, işledikleri suçlarla
orantısız ve makul olmayan bir süre içinde davalarının ne şekilde
sonuçlanacağı endişesiyle de yaşamak durumunda bırakmaktadır.
İtiraz konusu kural, maddede
sayılan suçların ağırlığını, öngörülen ceza sürelerini, cezadan beklenen
sosyal faydanın zaman içinde azalacağını dikkate almaması, disiplinin
yeniden tesisine etkin bir katkı sağlamayacak olmasına rağmen faili uzun ve
aynı zamanda belirsiz olan süre ile ceza tehdidi altında bırakması
nedeniyle kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir
denge oluşturduğu söylenemeyeceğinden bu yönüyle de ölçülülük ilkesine
aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle, itiraza konu
kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2. maddesi
yönünden iptal edilmesi nedeniyle Anayasa’nın 10. maddesi yönünden incelenmesine
gerek görülmemiştir.
VII- İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4)
numaralı fıkrasında, kanunun belirli kurallarının iptali, diğer
kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa, bunların da
Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.
1632 sayılı Kanun’un 2862 sayılı
Kanun’un 4. maddesi ile değiştirilen 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan
“…bizzat girmiş oldukları taahhüdün
bitmesinden itibaren işlemeğe başlar” ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma
olanağı kalmayan fıkranın kalan bölümünün 6216 sayılı Kanun’un 43.
maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptali gerekir.
VIII- SONUÇ
A- 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza
Kanunu’nun, 11.12.1935 günlü, 2862 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile
değiştirilen 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan “…bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe
başlar.” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
B- 1632
sayılı Kanun’un 2862 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile değiştirilen 49.
maddesinin (A) fıkrasında yer alan “…bizzat
girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.”ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma
olanağı kalmayan fıkranın kalan bölümünün de, 6216 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43.
maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE,
28.3.2013 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|
|
|
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi
DURSUN
|
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|
|
|
|
|