|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2008/7
Karar Sayısı : 2011/80
Karar Günü : 18.5.2011
İPTAL DAVASINI AÇANLAR : Türkiye
Büyük Millet Meclisi üyeleri Hakkı Suha OKAY ve
Kemal KILIÇDAROĞLU ile birlikte 110 milletvekili
İPTAL DAVASININ
KONUSU :1.12.2007
günlü, 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun’un;
1- 1. maddesiyle, 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanunu’nun 8. maddesine eklenen (k) bendinin,
2- 3. maddesiyle, 2802 sayılı Kanun’a eklenen 9/A maddesinin;
a- Birinci fıkrasının,
b- Altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu
fıkralarının,
c- Onuncu fıkrası ile onbirinci
fıkrasının birinci cümlesinin,
d- Onbeşinci fıkrasının,
3- 4. maddesiyle, 2802 sayılı Kanun’un değiştirilen 69. maddesinin son
fıkrasının,
4- Geçici 1. maddesinin,
Anayasa’nın 2., 7., 10.,
11., 38., 87., 138., 139., 140. ve 159. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi
istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“III. GEREKÇE
1) 01.12.2007 Tarih ve 5720 Sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1 inci Maddesi ile
2802 Sayılı Kanunun 8 inci Maddesine Eklenen (k) Bendinin Anayasaya
Aykırılığı
İptali istenen kural ile avukatlık mesleğinden
adaylığa geçmek isteyenlerde,
- 8 inci maddenin (ı) bendi dışında diğer
koşulların bulunması,
- Meslekte fiilen en az beş yıl çalışmış olması,
- Giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak ayının son
günü itibariyle otuzbeş yaşını doldurmamış
bulunması,
- Kendi aralarında yapılacak yazılı yarışma sınav
ve mülakatta başarılı olması,
koşullarının aranacağı
öngörülmektedir.
Bu kural, meslekte fiilen çalışma yılı
dışında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından TBMM’ye 13.07.2005
günü geri gönderilen 5435 sayılı Yasa’nın aynı konuda düzenlenen fıkrası
ile paralellik içermektedir. (Bu konuda bkz. Cumhurbaşkanı veto gerekçesi
Ek.1).
Avukatlık mesleğinden yargıç ve savcılık adaylığına
geçmek isteyenler için getirilen bu kural, alınacak aday sayısı yönünden
belirsizlik içermekte, herhangi bir sayısal sınır ve çerçeve içermemekte,
tamamıyla Bakanlığın takdirine bırakılmaktadır. Kural bu şekliyle, adaylık
niteliklerini taşıyan ve ayrı bir sınava tabi tutulması gereken diğer
kişiler yönünden öngörülemez bir durumun ortaya çıkmasına neden olacak,
hukuk güvenliği zedeleyecektir. Kaldı ki, avukatlık mesleğinde fiilen
çalışmadığı halde, hukuk fakültesi mezunu olup fiilen hukuk mesleğini
yerine getiren meslek grupları da bulunmaktadır. Bununla birlikte,
avukatlık mesleğinde en az beş yıllık çalışmış olmak koşulu, fiilen çalışma
koşulu anlamına gelmemekte, avukatlık ruhsatının alındığı tarihten itibaren
beş yıllık bir sürenin geçmiş olmasının yeterli olması gibi bir anlamı
içermektedir.
Anayasanın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk
güvenliğini gerçekleştiren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, yargı denetimine açık,
yasaların üstünde Anayasanın ve yasa koyucunun da uyacağı temel hukuk
ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan devlettir (Anayasa Mahkemesinin
30.05.2006 gün ve E.2003/82 . K.2006/66 sayılı
kararı).
Anayasa Mahkemesinin 08.10.2004 tarih
ve E.2003/31, K.2003/87 sayılı kararında da, Hukukun üstünlüğünün egemen
olduğu bir devlette hukuk güvenliğinin sağlanması hukuk
devleti ilkesinin olmazsa olmaz koşulu olduğu belirtilmiştir.
Diğer taraftan Yüce Mahkemenin
11.06.2003 tarih ve E.2001/346, K.2003/63 sayılı Kararında, “Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devletinin unsurlarından
biri de, vatandaşlarına hukuk güvenliği sağlamasıdır. Hukuk güvenliği, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik
gerektirir. Hukuk devletinde yargı denetiminin sağlanabilmesi için
yönetimin görev ve yetkilerinin sınırının yasalarda açıkça gösterilmesi bir
zorunluluktur.” görüşü açıklanmıştır.
Yine Anayasa Mahkemesinin bu
kararında, “Anayasa Mahkemesinin Anayasanın çeşitli maddelerinde yer alan
kanunla düzenlemeden neyin anlaşılması gerektiği Anayasa Mahkemesinin
birçok kararında açıklanmıştır. Buna göre yasa ile düzenlenmesi öngörülen
konularda, yürütme organına, genel, sınırsız, esasları ve çerçevesi
belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmesi, yasama yetkisinin devri anlamına
geleceğinden Anayasanın 7 nci maddesine aykırı
düşer. Ancak, yasada temel esasların ve çerçevenin belirlenmesi koşuluyla,
uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların düzenlenmesinin yürütmeye
bırakılması Anayasaya aykırılık oluşturmaz. Esasen Anayasanın 8 inci
maddesinde yer alan, “yürütme yetkisi ve görevi anayasaya ve kanunlara
uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” hükmünün anlamı da budur.”
denilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin 05.01.2001 tarih ve E.2000/21,
K.2000/14 sayılı kararında da, “İdarenin görevleri, genel
olarak yasaların uygulanmasını göstermek ve sağlamaktır. Yasakoyucu, özel bir ihtisas ve teknik bilgi gerektiren
konularda düzenleme yapması için hükümete yetki verebilir. Ancak, bu
yetkinin amacının, sınırları ve çerçevesinin yasayla belirtilmesi gerekir.
Yasa ile yetkilendirme Anayasanın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme
anlamına gelmez. İdareye keyfi uygulamalara yol açabilecek çok geniş
takdir yetkisi verilmesi Anayasanın 7 nci
maddesine aykırılık oluşturur.” denilmiştir.
İptali istenen kural ile koşulları taşıyan
avukatlara, boş kadro sayısının belirli bir oranıyla sınırla olmaksızın
atama yetkisi verilmiş olduğundan, boş kadroların tümünün bu şekilde
doldurulması mümkündür. Bu kuralın sınırsız bir şekilde uygulanması halinde
sonradan giderilmesi güç ya da olanaksız durum ve zararlar ortaya çıkacaktır.
Bu nedenlerle söz konusu kuralın Anayasanın 2 nci ve 7 nci maddelerine
aykırı düşmektedir.
Anayasanın 2 nci maddesi,
Türkiye Cumhuriyetini (Sosyal hukuk Devleti) olarak tanımlamıştır. Sosyal
devlet fırsat eşitliğine dayanır.
Çağdaş uygar görüşe ve Anayasanın temel yapı ve
felsefesine göre, gerçek Hukuk Devleti ancak Toplumsal Devlet anlayışı
içinde ise bir anlam kazanır. Hukuk Devletinin amaç edindiği (Kişiliğin
Korunması) toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanması yolu
ile gerçekleştirilebilir...
Adaylık kadrosu yönünden konuya
bakıldığında, avukatlık mesleğinden gelenlerle, hukuk fakültesi mezunu olduğu
halde bu meslekten gelmeyenler aynı hukuksal konumdadırlar. Çünkü yargıç ve
savcılık meslekleri “kariyer” meslekleri olup yazılı sınav ve mülakatla,
ileride atanabilecek yargıç ve savcılık meslekleri için sahip olunması gereken
liyakatin ölçülmesi amaçlanmaktadır. Danıştay İdari Dava
Daireleri Kurulu, 29.03.2007 tarih ve 234 YD sayılı kararında
“...hâkim ve savcı adayları Genel İdare Hizmetleri Sınıfına tabi iseler de
staj döneminin ardından yapılacak yeterlilik sınavından sonra hâkim ve
savcı olarak atanacakları hususu gözetildiğinde, adayların seçimi için yapılacak
sınavın ileride atanacakları görevin özellikleri de dikkate alınarak
nesnel, yansız ve sadece liyakati ölçmeyi amaçlayan bir yöntemle yapılması
gerekmektedir.” denilmektedir. İleride atanılacak meslekler olan
yargıç ve savcılık için, gerek avukatlıktan gelenler için gerekse fakülte
mezunları için aranılacak ölçütler aynıdır. Bu nedenle her iki grupta yer
alanlar için farklı niteliklere sahip olunması gerekmediğinden, onların
farklı sınavlara tabi tutulması, eşitlik kurallarına aykırıdır.
Adaylık kadrosuna atanma yönünden aynı hukuksal
konumda bulunanlar arasında farklı kuralların uygulanması da, fırsat
eşitliği ilkesini ortadan kaldırdığından hem Anayasanın 2 nci hem de 10 uncu maddesine aykırılık oluşturacaktır.
Ayrıca, avukat kökenlilerin kendi
aralarında, adaylık niteliğini taşıyan diğer aday adaylarının da kendi aralarında
sınava tabi tutulması, diğer bir deyişle, kökene bağlı ayrı sınav yapılarak
yargıç adaylarının köken ayrımına tabi tutulması, bu adayların yargıç
olmaları halinde kamu vicdanında tarafsızlık konusunda kuşku yaratılması
anlamına gelecektir ki, bu durumda da Anayasanın 138 inci maddesindeki
“bağımsızlık” ilkesi zedelenmiş olacaktır.
Bir yasa kuralının Anayasanın
herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun kendiliğinden Anayasanın
11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin
03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16 sayılı kararı, AMKD., sa. 24, shf.
225).
Açıklanan nedenlerle 01.12.2007 tarih ve 5720
sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1
inci maddesi ile 2802 Sayılı Kanunun 8 inci maddesine eklenen (k) bendi,
Anayasanın 2 nci, 7 nci,
10 uncu, 11 inci ve 138 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekir.
2) 01.12.2007 Tarih ve 5720 Sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü Maddesi ile
2802 Sayılı Kanuna Eklenen 9/A Maddesinin Birinci Fıkrasının Anayasaya
Aykırılığı
İptali istenen fıkrada, yazılı yarışma sınavının
Adalet Bakanlığı ile imzalanacak protokole göre ÖSYM tarafından yapılacağı
belirtilmiştir. Söz konusu protokol kuşkusuz 9/A maddesinde yazılı kurallar
göz önünde bulundurularak yapılacaktır. Ancak, kuralda bu protokolün
içeriğiyle ilgili bir çerçevenin çizilmediği görülmektedir. Hangi konuların bu protokolde yer alacağı, her sınav için ayrı
protokol yapılıp yapılmayacağı, puanlama sistemi ve formülünün çerçevesi,
ham puan ve işlenmiş puanların hangi yöntemlerle belirleneceği, standart
sapma ya da başarı durumuna göre puanlama gibi sistemlerin uygulanıp
uygulanmayacağı, sınav sorularının hazırlama yöntemi, sınav sonuçlarının
hangi kurum tarafından ilan edileceği gibi konular başta olmak üzere,
protokolde yer alması gereken konuların çerçevesi Yasada yer almamıştır. Çerçevesi
ve sınırları yasa koyucu tarafından çizilmeksizin idareye protokol yapma
yetkisi verilmiştir. Sınavın bu şekilde ÖSYM’ye bırakılması, objektiflik
ilkesinin gereğini yerine getirmez, yürütme organının sınav üzerindeki
etkisini ortadan kaldırmaz. Bu durum da hâkim ve savcılık mesleğinin
niteliğiyle bağdaşmadığı gibi genel olarak objektif ve tarafsız sınav
ilkesiyle de bağdaşmaz. Sınavın ÖSYM tarafından gerçekleştirilmesi, en çok
değerlendirme yönünden tarafsızlık sağlayabilir. Ancak diğer konulardaki
belirsizliği ortadan kaldırmamaktadır. Ankara Üniversitesi hukuk Fakültesi
30.11.2007 tarihli 52 nci toplantısında aldığı
451 sayılı kararında “…aday adaylarının sınavdan aldığı ham puanın herhangi
bir formülle işlenerek arttırılması halinde, baraj fiilen yetmiş puanın
altına düşecek ve bilgi açısından yeterli olmayanlar mülakata
çağırılabilecektir. Kanun teklifinde, Adalet Bakanlığı ile Öğrenci Seçme ve
Yerleştirme Merkezi arasında yapılacak sınav protokolünde, aday adaylarının
ham puanlarını arttırmaya yönelik (standart sapma veya başka herhangi adla
anılan) bir formülün yer alamayacağına dair bir düzenleme bulunmaması
önemli bir eksikliktir. Söz konusu eksiklik, mesleki yeterliliği
etkileyebilecek, yetersiz adayların mülakata çağırılmasına neden olabilecek
temel bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.” demektedir.
Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV),
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine yazmış olduğu 03.12.2007 tarihli
yazısında (Ek.1), bu hükmün idareye çok geniş ve sınırları belirli olmayan
bir alan yarattığını belirtmektedir. Anılan dilekçede şu hususlara işaret
edilmiştir:
“…Aynı hükmün bulunduğu Yönetmelik yürürlükte
olduğu dönemde, 15.10.2006 tarihinde yapılan 100 kişilik idari yargı
sınavında, yazılı sınavda 70 puan barajını aşan 482 kişi mülakata
çağrılmıştır. Yazılı sınav birincisi 84,775 puan almıştır. Bu sınavda ÖSYM
ile yapılan protokol uyarınca (% 10’luk) standart sapma kuralı uygulanmış,
bu kural nedeniyle, kazananların dağılımı ve sayısı da genişlemiştir.
24.03.2007 tarihinde yapılan 500 kişilik adli yargı
sınavında (% 20 olarak) başka bir standart sapma kuralı uygulanmış, bu
sınavda daha az sayıda olarak 522 kişi 70 puan barajını aşmış, mülakata bu
sayıda kişi çağrılmış, yazılı sınav birincisi 92, 971 puan almıştır.
Bu iki sınavda 2802 sayılı yasa’nın 8 inci maddesi
hükmüne rağmen, yarışma sınavı olarak değil, tek ölçüt yetmiş barajını
aşmak olarak konulduğundan yeterlik sınavı türünde yapılmıştır.
Bu aşamada Danıştay İDDK, 29.03.2007
tarihli kararıyla, mülakata çağrılma oranının liyakat ve başarı ölçüsünde
belirlenmesi gerektiğini, sınavın 70 puanı aşan herkesin mülakata çağrılacağı
bir yeterlik sınavı değil, Yasa’da düzenlendiği üzere yarışma sınavı
olduğunu, bu nedenle 70 puanı aşmak koşuluyla, ancak sınırlı sayıda ve
başarılı adayların mülakata çağrılması gerektiğini hükme bağlamıştır.
Bunun üzerine 12.06.2007 tarihinde yönetmelik
değişikliği yapılmış ve bu çerçevede yine bu metinde de ÖSYM ile yapılacak
protokolle düzenlenmesi öngörülen yazılı sınavın yürütülme ilkeleri
nedeniyle, 03.11.2007 tarihinde ilan edilen 500 kişilik adli yargı sınavı
için farklı bir puanlama yöntemine gidilmiştir. Bu yönteme göre, sınavda
birinci olanın puanı kaç olursa olsun 100 puan almış sayılacağı ve ilan
edilen kadronun en çok % 50 fazlası değil, mutlaka % 50 fazlasının mülakata
çağrılacağı kuralı protokole ve sınav ilanına konulmuştur. Sonuçta ilan
edilen sınavda birincinin, 100 puan almış olduğu kabul edilerek, (750 nci ile aynı puanı alması nedeniyle) 752 nci kişi 77,363 puan alarak mülakata son sıradan
çağrılmıştır. Bu sınav için de (% 20 olarak) farklı bir standart sapma ve
puanlama yöntemi uygulanmıştır. Ancak sınav birincisine her halükarda 100
puan verilmesi uygulaması, İDDK kararı aksine, bu yolla yükseltilen puanlar
nedeniyle, 24.03.2007 tarihindeki sınava göre daha fazla adayın başarılı
“ilan edilmesi” sonucunu yaratmıştır.
Son sınavda, standart sapma uygulaması yapılmadan,
cevap anahtarına göre herkese, soruların sabit puan değerinin verilmesi
yoluna gidilse idi, mülakata, başarılı ancak daha az sayıda kişi
çağrılacaktı. Birinciye 100 puan verilmesi uygulaması ve bu çerçevede çan eğrisi
uygulaması ile tüm puanlar göreceli olarak yükseltilmiş, böylece gerçekte
70 puanın altında kalacak olan kişiler, yükselen bu puanları nedeniyle
mülakata çağrılmışlardır.
Yazılı sınav liyakati ölçen sınavdır. Danıştay İDDK
kararı bunu vurgulamaktadır. Liyakata yönelik
kuralların değerlendirilmesi ise, ideal norma göre herkes için aynı biçimde
saptanır. Ancak mevcut sistemdeki, soruları az veya çok bilme oranına göre
puan değerlerinin değişmesi, ideal norma göre değil, diğer adaylar
karşısında liyakatli olup olmama değerlendirmesine işlerlik
kazandırmaktadır. Bu ise en başarısız bir sınıfta bile birinci olan kağıda 100 puan vererek, liyakatli kişi yaratma sonucunu
doğurmuştur. Mart 2007 de yapılan sınavlarda başarı
oranının düşük olması ve 70 barajını aşsın aşmasın daha fazla adayı
mülakata çağırma düşüncesinin o sınav sonrasında (başarılı aday sayısı
azlığı nedeniyle), yürütme organında iyice pekişmesi karşısında, standart
sapma gibi uygulamalarla ilan edilen kadronun başarılı olsun veya olmasın
mutlaka % 50 fazlasının mülakata çağrılması yolundaki son uygulamayla,
artık puanlar göreceli olarak yükseltilmiştir. ÖSYM ile yapılan
yazışmalarımız bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu tablo liyakat değerlendirmesinin, gerçek değil,
göreceli puanlara göre yapılmasını ortaya çıkarmıştır. İDDK kararı ile
sınırlı sayıda adayın mülakata çağrılması kararı nedeniyle, başarı puanları
yükseltilerek, başarılı olsun veya olmasın puanları çan eğrisi yöntemiyle
yükseltilen ve fazla sayıda aday çağırmaya yol açan sistemle, sonuçta
Danıştay İDDK kararı yine dolanılmıştır. Çünkü yazılı da alınan sınav puanı
yükseltilince, bu durum mülakat sonucundaki ortalama başarı puanına da etki
etmektedir.
Yönetmelik ve protokol yoluyla sürdürülen bu
değişken sistem, şimdi yasaya taşınarak yasal dayanak yaratılmaktadır. İlan
edilen kadrolar için, mutlaka mülakata aday çağrılması şart olmayıp,
başarılı aday varsa onların çağrılması, yoksa yeni sınav yapılması
gerekirken, mevcut uygulama her sınavda yeni sorunlar ve belirsizlikler
yaratmıştır. Amaç başarılı olsun veya olmasın, mutlaka sınava giren kitleyi
kendi içinde başarı sıralamasına koyarak, mutlaka mülakata ve adaylığa alım
düşüncesini yansıtmaktadır.
YARSAV’da
yönetmeliğin neden olduğu tüm bu durumları yargıya taşımıştır. Şimdi aynı düzenlemelerin
yasaya taşınması, liyakati yansıtmayan yazılı sınav sisteminin ısrarla
uygulanması iradesini yansıtmaktadır. Sınavı ÖSYM’nin yapması, ölçme ve
değerlendirme yönünden tarafsızlık yönüyle gereklidir. Ancak ÖSYM’den uygulaması
istenilen puanlama yöntemi liyakati yansıtmamaktadır. Sınavı ÖSYM’nin
yapması ile bu tablonun görmezden gelinmesi amaçlanmaktadır. Puanlama ve
değerlendirme yönünden, gerçek başarıyı yansıtan sabit bir sistemin
benimsenmesi zorunludur.
2006 yılında idari yargı sınavında, sınav birincisi
100 puan üzerinden değerlendirilmiş, 82 puan almıştır. Ancak
29.03.2007 tarihli Danıştay İDDK kararı sonrasında, mülakata çağrılacak
kişi sayısına kısıtlama getirilince bu sefer, 03.11.2007 tarihinde yapılan
adli yargı sınavında sınavda birinci olan 100 puan almış sayılır denilerek,
birincinin puanı yüze çekilip, en alttan yukarıya doğru puanlar göreceli
olarak yükseltilmiş, böylece gerçekte yeterli not alamayanların puanları
yükseltilerek mülakata girmelerine yol açılmıştır. Şimdi bu durum yasaya
taşınmaktadır. ÖSYM’nin yaptığı yazılı sınavda bile her sınavda farklı
puanlama ve ölçme yöntemlerinin uygulanması, sistemi çıkmaza sokmaktadır.
Yazılı sınavla ilgili konuların protokole bırakılıp, her sınav için
protokol yapılmasına yasal dayanak yaratmak yerine, protokol için aranması
gereken ölçütler İDDK kararı da gözetilerek mutlaka yasada yer almalıdır.
Bu haliyle yasalaşan teklifin belirtilen maddesi yerinde değildir…”
Anayasa Mahkemesinin 05.01.2001 tarih ve E.2000/21,
K.2000/14 sayılı kararında “İdarenin görevleri, genel olarak yasaların
uygulanmasını göstermek ve sağlamaktır. Yasakoyucu,
özel bir ihtisas ve teknik bilgi gerektiren konularda düzenleme yapması
için hükümete yetki verebilir. Ancak, bu yetkinin amacının, sınırları ve
çerçevesinin yasayla belirtilmesi gerekir. Yasa ile yetkilendirme
Anayasanın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamına gelmez. İdareye
keyfi uygulamalara yol açabilecek çok geniş takdir yetkisi verilmesi
Anayasanın 7 nci maddesine aykırılık oluşturur.”
denilmiştir.
İptali istenen fıkrada, Adalet Bakanlığı ile
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi arasında yapılacak sınav protokolünde,
aday adaylarının ham puanlarını arttırmaya yönelik (standart sapma veya
başka herhangi adla anılan) bir formülün yer alamayacağına dair bir
düzenlemeye yer verilmemesi yukarıda etraflıca açıklandığı üzere önemli bir
eksikliktir. Bu nedenle, Anayasanın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme
yapılmadığından söz konusu fıkra Anayasanın 7 nci
maddesine aykırıdır.
Diğer taraftan, bir yasa kuralının
Anayasanın herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun hukuk devleti,
Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle çelişmesine yol açacak ve
dolayısı ile Anayasanın 2 nci maddesinin yanısıra, 11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu
doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin 03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16
sayılı kararı, AMKD., sa.
24, shf. 225).
Açıklanan nedenlerle 01.12.2007 tarih ve 5720
sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3
üncü maddesi ile 2802 sayılı Kanununa eklenen 9/A maddesinin birinci
fıkrası Anayasanın 2 nci, 7 nci
ve 11 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekir.
3) 01.12.2007 Tarih ve 5720 Sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü Maddesi ile
2802 Sayılı Kanuna Eklenen 9/A Maddesinin Altıncı Fıkrasının Anayasaya
Aykırılığı
2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 9 uncu
maddesinde, 8 inci maddede belirtilen niteliklere sahip olup, yazılı
yarışma sınavı ile mülakatta başarı gösterenlerin
adaylığa atanabilecekleri, 9/A maddesinin beşinci fıkrasında da, “Yazılı
sınavda yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan almak kaydıyla en yüksek
puan alandan başlamak üzere, sınav ilânında belirtilen kadro sayısının bir
katı fazlası mülâkata çağrılır. Ancak başarı oranı, ilân edilen kadronun
bir katı fazlasının altında olursa, sadece başarılı olanlar mülâkata
çağrılır. Bu şekilde çağrılan en düşük puana sahip adayla aynı puanı
alanlar da mülâkata alınır.” hükmüne yer verilmiştir.
Yine 2802 sayılı Kanuna eklenen 9/A maddesinde;
yazılı sınava katılanların yazılı sınav notunun yüzde yetmişi ile mülakat
notunun yüzde otuzunun toplamı tespit edildikten sonra en yüksek puan
alandan başlamak üzere nihai başarı listesi hazırlanacağı, puanların eşit
olması halinde yazılı puan esas alınacak, yazılı puanın da eşit olması halinde
kura çekilerek başarı sırası belirleneceği hükme bağlanmıştır.
Bu hükümlerden de anlaşılacağı üzere hâkim ve savcı
adaylığına atanmada, yapılacak mülakatta alınacak puanın da çok önemli bir
unsur olduğu yadsınamaz.
2802 sayılı Kanunun 01.12.2007 tarih
ve 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 3 üncü maddesi ile eklenen 9/A maddesinin iptali istenen altıncı
fıkrasında Mülâkat Kurulunun; Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya
görevlendireceği Müsteşar Yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı,
Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet
Akademisi Yönetim Kurulunun her sınav için kendi üyeleri arasından
belirleyeceği iki üye olmak üzere toplam yedi üyeden oluşacağı
öngörülmüştür.
Mesleğe alınmada Mülakat Kurulunun Adalet Bakanlığı
bürokrasisinin diğer bir anlatımla yürütmenin etkin ağırlıkta olduğu
şekilde oluşturulması hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve hâkimlik ve
savcılık teminatı ilkeleriyle bağdaşmayacağı çok açıktır.
Hâkim ve savcılar, bilgi seviyeleriyle,
kişilikleriyle ve siyasi otorite ile taraflara karşı eşit mesafedeki duruşlarıyla
yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının güvencesidirler.
Anayasanın 138 inci maddesinde, “mahkemelerin
bağımsızlığı”, 139 uncu maddesinde “hâkimlik ve savcılık teminatı”, 140 ıncı maddesinde de “hâkimlik ve savcılık mesleği” ne
ilişkin özel düzenlemelere yer verilmiştir.
Anayasanın 138 inci maddesinde, “Hâkimler,
görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak
vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler” denilerek yargıçların
bağımsızlığı ilkesi kabul edilmiş ve böylece, yasama yetkisinin,
yargıçların bağımsızlığına aykırı biçimde kullanılması önlenerek,
yargıçların bağımsızlığı yasakoyucuya karşı da
korunmuştur.
Anayasada bununla da yetinilmeyerek yargıçların
bağımsızlığını korumak için 139 uncu maddede “hâkim teminatı” kabul
edilmiştir. Anayasanın 139 uncu ve 140 ıncı
maddelerinde, yargıç ve savcıların özlük haklarına ilişkin yasalarda yer
alması gereken ilkeler gösterilmiş ve yasama organının bu ilkelere aykırı
düzenlemeler yapması önlenmiştir. Bu kurallarla yargıçların, maddi, manevi
kuşkulardan ve her türlü etkiden uzak tutulup, Anayasaya, yasalara ve
hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vermeleri sağlanmak
istenilmiş yani yasal sorumluluğa ek olarak, vicdani sorumluluk da görev
gereği onlara yüklenmiştir.
Bu durum dikkate alınarak, ilk
mesleğe alınırken uygulanacak yöntem bağımsızlığa uygun olmalıdır. Yazılı yarışma
sınavı ile mülakatta başarı gösterme adaylığa atanabilmek için birlikte
aranan şartlardır. Yazılıyı kazananlar genellikle alınacak kontenjandan
fazla olmaktadır. Yazılıda ne kadar yüksek not alınırsa alınsın mülakatta
matematiksel olarak elenemeyecek kimse yoktur. Bu nedenle, hâkim olmak için
yapılacak mülakatın önemi açıktır. Adaylığa atanacak kişilerin
yeterliliklerinin (konuşması, görünüşü, geçmiş yaşantısı) hâkimliğe uygun
olup olmadığı kontrol edilmelidir. Ancak önemli olan bu kontrolü kimlerin
nasıl yaptığıdır. Bu kontrolün objektif bir şekilde yapılmasının sağlanması
gerekirken iptali istenen kural ile mülakat adı altındaki keyfiliği ileri
sürülen, o günkü siyasi görüş tarafından benimsenmeyen adayların elenmesi
görüntüsü veren ve mesleğe girişte kuşku yaratıcı bir düzenleme yapılmıştır.
Çünkü Mülakat Kurulu Adalet Bakanlığı bürokrasisinin diğer bir anlatımla
yürütmenin etkin ağırlıkta olduğu şekilde oluşturulmuştur. Mülakat
Kurulunda yer alan Bakanlık bürokratları, yargıç sınıfında olsalar bile
2992 sayılı Adalet Bakanlığı Teşkilat ve Görevlerine İlişkin Yasa ve 2802
sayılı Yasa’nın özellikle 38 inci maddesi uyarınca Adalet Bakanı’nın emri
altındadırlar. Bu nitelikteki bürokratların yoğunluk ve çoğunlukta olacağı
bir mülakat kurulu düşünülemez.
Anayasa Mahkemesinin 14.12.1995 tarih
ve E.1995/19, K.1995/64 sayılı kararında şöyle denilmiştir:
“Nitelik saptamadan mesleğe kabul
kararı verilemeyeceğine göre, hâkim ve savcıların nitelikleri, mesleğe kabulden
önceki dönemde yani, adaylığa atanma ve adaylık süresi içinde
belirlenecektir. Bu nedenle, hâkim ve savcıların diğer
özlük haklarının yanısıra niteliklerinin de
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre yasa ile
düzenleneceğini öngören Anayasanın 140 ıncı
maddesinde belirtilen “hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları” ile 159
uncu maddesindeki “adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarının mesleğe kabulü
ve atanması” nın “mahkemelerin bağımsızlığı” ve
“hâkimlik teminatı” esaslarına göre yürütüleceği yolundaki kuralın adaylığa
kabul dönemini de kapsadığının kabulü gerekir. Anayasa, hâkimlik ve
savcılık mesleğine verdiği özel önemin gereği olarak bu mesleğe girecekleri
adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak güvenceye kavuşturmak
istemektedir. Bu da hâkimlik ve savcılık mesleğine girmek isteyenlerin
(ister adaylıktan, isterse avukatlıktan geçiş yoluyla olsun) yeterlik
sınavlarının yürütmenin etkili olamayacağı Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nca belirlenecek bir sınav kurulu tarafından objektif ölçme ve
değerlendirme esaslarına göre yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Yasa’da belirlenen biçimde Bakanlıkça
yapılacak bir yeterlik sınavı öncelikle hâkimlik ve savcılık mesleğine
alınacakların yürütme organına karşı bağımsızlığını gölgelemektedir.
Ayrıca, mensubu olduğu partinin siyasal görüşünü gerçekleştirmek zorunda
olan bir bakana hiyerarşik olarak bağlı olan bakanlık yöneticilerinin
yaptıkları yeterlik sınavı sonucu mesleğe alınacak avukatların, kendilerini
her türlü maddî ve manevi etkilerden uzak ve özgür hissetmeleri zorlaşacaktır.
Onlar hâkimliğin gerektirdiği her türlü yüksek nitelikleri taşısalar bile
kamu vicdanında daima tarafsızlıkları konusunda kuşku duyulacaktır. Bu
durum ise, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatını düzenleyen
Anayasanın 138 inci, 139 uncu, 140 ıncı ve 159
uncu maddelerine aykırılık oluşturur. Dava konusu “Bakanlıkça yapılacak
yazılı yeterlik sınavı” sözcüklerinin iptali gerekir.”
Yine Anayasa Mahkemesinin 20.11.1990
tarih ve E.1990/13, K.1990/30 sayılı Kararında da;
“Nitelik saptanmadan atama
işlemi yapılamayacağına göre, yargıç ve savcıların nitelikleri, doğal
olarak, atamadan önceki dönemde yani, adaylığa atanma ve adaylık süresi
içinde belirlenebilecektir. Bu durumda, yargıç ve savcıların diğer özlük
haklarının yanısıra niteliklerinin de mahkemelerin
bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi esaslarına göre yasa ile
düzenleneceğini öngören Anayasanın 140 ıncı
maddesinin adaylık dönemini de kapsadığının kabulü zorunludur. Böylece,
Anayasa, yargıçlık ve savcılık mesleğine verdiği özel önemin sonucu olarak
bu mesleğe girecekleri adaylık döneminden başlayarak güvenceye kavuşturmak
istemektedir. Öyleyse, yargıç ve savcı adaylarına ileride üstlenecekleri
görevi doyurucu biçimde yerine getirebilmeleri için adaylık dönemi içinde
de yeterli güvence sağlanmalıdır.” görüşüne yer verilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin yukarıda
açıklanan kararlarından da anlaşılacağı üzere Anayasanın 140 ıncı maddesi yalnızca mesleğe atandıktan sonraki
esasları belirlemekle kalmıyor, yargıç ve savcıların nitelikleri,
atanmaları ve haklarını da içine alarak mesleğe atanmadan önceki koşulları
da içermektedir.
Anayasa Mahkemesi 07.02.2007
tarihinde açıkladığı ve 29.11.2007 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 14
sayılı kararında ise,
“Yazılı yarışma sınavında başarı
gösteren aday adayları arasından en uygun koşulları taşıyanları seçme olanağı
veren mülakatın hâkim ve savcı adaylığına atanabilmek için gerekli
görülmesi yasa koyucunun takdir hakkı içindedir. Mülakatta başarı
göstermenin mesleğe kabul aşaması öncesinde adaylık için bir koşul olarak
aranmasının Anayasaya aykırılığından söz edilemez.
Öte yandan adayların, hâkim ve savcı
statüsünde olmamaları nedeniyle adaylığa atamada koşul olarak aranılan
mülakatın uygulanmasına ilişkin hususların yönetmelikte düzenlenmesinde de
Anayasaya aykırı bir yön görülmemiştir.”
denilmiştir.
Ancak, Anayasa Mahkemesinin bu
kararında, mülakat kurulunun Adalet Bakanlığınca oluşturulması ve bu
Kurulda Bakanlık bürokratlarının etkin olması hususu vurgulanmış değildir.
Yargıçlar
ve Savcılar Birliği’nin (YARSAV’ın)
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne gönderdiği 03.12.2007 tarih ve
2007/44 sayılı yazıda (Ek.2) 01.12.2007 tarih ve 5720 sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yapılan düzenlemeler
etraflıca irdelenmiş ve hukuk devletinin güçlendirilmesi yolundaki
gelişmelerin yargı bağımsızlığını egemen kılacak kural ve birimlerin,
çağdaş anlayışlara uygun yorumlanmasını zorunlu kıldığı vurgulanırken, söz
konusu düzenlemelerin evrensel kurallara aykırılığının altı da çizilmiştir.
Bu yazıda şu açıklamalarda
bulunulmuştur:
“Yargıç ve savcıların mesleğe
kabulleri ve kadro dağıtmak görevi 1982 Anayasasının 159 uncu maddesi uyarınca
HSYK’na ait görevler içerisindedir. Anayasada yargıç ve savcı adaylığı ile ilgili açık bir hüküm
yer almamış ise de, Anayasa Mahkemesi 14.12.1995 tarih ve 19/64 sayılı
kararında, “adaylık sürecinin de Anayasanın 140 ıncı
ve 159 uncu maddeleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, adayların
yürütme organınca belirlenmesi durumunda, bunun yargı bağımsızlığını
zedeleyeceği ayrıca bu yöntemle alınan adayların, adaylık süreci sonunda
bilahare HSYK tarafından mesleğe kabul edilseler bile bu durumun meslek
mensuplarının kamu vicdanında tarafsızlıklarının tartışma konusu edileceğini,
dolayısıyla adaylık sürecinde yürütme organının etkisinin ortadan
kaldırılması gerektiğine” ısrarla vurgu yapılmıştır. Anayasa
Mahkemesi 07.02.2007 tarihli, 2006/162 Esas, 2007/15 sayılı kararında bu
görüşünü açıkça ortaya koymamış ise de, bu durum “adaylık sürecinin” geniş
bir yoruma tabi tutulmayıp, yargı ile ilgili hükümleri, bu konuda dar bir
yoruma tabi tutması ve adaylığın açıkça Anayasada düzenlenmemesinden
kaynaklanmıştır. Ancak 1995 tarihli Anayasa Mahkemesi kararında yer alan
saptama, uluslararası metinlerde de benzer şekilde ifadesini bulmuştur.
Yargıç ve savcı adaylarının,
yargıçlık sınıfında sayılmaması yolundaki 1982 tarihli ve 2802 sayılı
Hâkimler ve Savcılar Yasasındaki düzenleme, onların mutlaka Adalet
Bakanlığınca adaylığa kabulünü ve adaylık sürecinde de Bakanlığa bağlı
olmalarını gerektirmez. Yargıç ve savcı adaylığı statüsü, geçici bir
statüdür. Adaylık kadroları, Adalet Bakanlığına bağlı süreklilik arzeden kadrolar olmadığına göre, geçici statüleri sona
erdirilince atanacakları kadronun yani mesleğin özelliğinin mutlaka
gözetilmesi zorunludur. Aksi halde, halen olduğu gibi,
yargıç ve savcı adaylarının yürütme organınca belirlenmesi ve adaylık
sürecinde “genel idare hizmetleri sınıfına” tabi olmaları, bir başka
ifadeyle memur statüsünde kabul edilmeleri nedeniyle, bu süreçte
memurlaştırılan ve mesleğe alımın tek kaynağı “bu memurlar” olan kişilerin,
mesleğe başladıktan sonra memurlaşmamalarını istemek bir çelişkinin de
ifadesidir. Kamu görevi ile ilk tanışma anı olan adaylıktan itibaren
memurlaşma sürecine tabi tutulan kişilerin mesleğe başladıktan sonra,
üzerlerinden bu duyguyu atabilmeleri kolay değildir.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca
ilan edilen 15.12.1985 günlü, 46/146 sayılı Yargı Bağımsızlığı Temel
Şartı’nda;
“Yargıçlık mesleğine, yeterli hukuk
eğitimi görmüş, yetenekli ve kişilikli bireyler seçilecektir. Seçim yönteminde,
amaca aykırı düşüncelerin rol oynamasını engelleyecek tedbirler
alınmalıdır. Yargıçların seçiminde, bir kişiye karşı ırk,
renk, cinsiyet, din, siyasi veya diğer fikirler, milli veya sosyal menşe ve
mal varlığı gibi düşüncelerle hiçbir ayırım yapılmayacak; ancak yargıç
adayının ülke vatandaşı olması şartı, ayrımcılık olarak
nitelendirilmeyecektir.” denilmiş ve yine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi
de 13.10.1994 günlü, 518 inci toplantısında aldığı kararında,
“Yargıçların mesleki kariyerlerine
ilişkin tüm kararlar objektif kriterlere
dayanmalı, yargıçların seçimi ve kariyerleri; eğitimsel özelliklerini,
dürüstlük, yetenek ve etkinliklerini de gözeten liyakat esasına göre
olmalıdır. Yargıçların seçimi ve kariyerleri konusunda karar veren merci,
hükümet ve idareden bağımsız olmalıdır. Bu merciin bağımsızlığını teminat
altına almak için getirilecek kurallarla merciin üyeleri yargı tarafından
seçilmeli ve bu merci kendi usul kurallarını kendisi koymalıdır”
kuralına yer
vermiş, ayrıca 07.09.1990 tarihli BM Savcıların Rolüne Dair İlkelerdeki
“Savcıların göreve seçilmelerindeki
ölçüler tarafgirliğe ve önyargıya dayanan atamalara ve bir kimseye ırk,
renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal, toplumsal
veya etnik köken, mülkiyet, doğum, ekonomik veya başka bir statü gibi
nedenlerle ayrımcılık yapılmasına karşı güvenceler içerir”
şeklindeki kural ve
benzeri düzenlemeler, artık yargıç ve savcılık yanında, onun ilk basamağı
olan yargıç ve savcı adaylığı konusunda da siyasi etkilerin ortadan
kaldırılması ve yürütme organının etkisinin bertaraf edileceği objektif
düzenlemelerin getirilmesini zorunlu kılmıştır.
Avrupa Birliği uzmanlarınca düzenlenen
Türkiye Cumhuriyetinde Yargı Sisteminin İşleyişi İle İlgili İstişari Ziyaret Raporlarında konu irdelenmiştir.
2003 yılı Raporu’nda,
Sayfa 41: “Bize göre, halihazırda Türkiye’de yürürlükte olan yargı mesleği ile
ilgili sistem, temel prensiplere uygun değildir. Bu sistem, kimin hâkim
adayı olacağı kimin olmayacağı hususunda verilecek karar üzerinde, siyasal
bir birim olan Adalet Bakanlığına önemli derecede etkin olma imkanı sağlamaktadır.
Bize göre, hâkim adaylarının seçimine
Adalet Bakanlığının müdahil olması, yargının bağımsızlığı konsepti ile çelişmekte olup, önemli temel prensiplere
tezat teşkil etmektedir…”
Sayfa 43: “Yargı Bağımsızlığı
Hakkında BM Temel Prensiplerinin 10. Prensibi ve Yargı Bağımsızlığı Hakkındaki
Avrupa Konseyi Tavsiye kararının 1 (2) (c) Prensibine uyum arz etmesi
açısından, hâkim adaylarının seçimi sürecine Adalet Bakanlığının etkisinin
kaldırılmasını tavsiye ediyoruz. Halihazırda
Adalet Bakanlığı tarafından ifa edilen hâkim adaylarının seçimine yönelik
hususların ya Adalet Akademisine ya da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na
aktarılmasını öneriyoruz.Denilmiştir.
2004 Yılı Raporu’nda,
Sayfa 14- 15 “Yargı Bağımsızlığı
Hakkında BM Temel Prensiplerinin 10. Prensibi ve Yargı Bağımsızlığı Hakkındaki
Avrupa Konseyi Tavsiye kararının 1 (2) (c) Prensibine uyum arz etmesi
açısından, hâkim adaylarının seçimi sürecine Adalet Bakanlığının etkisinin
kaldırılmasını tavsiye ediyoruz. Halihazırda
Adalet Bakanlığı tarafından ifa edilen hâkim adaylarının seçimine yönelik
hususların ya Adalet Akademisine ya da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na
aktarılmasını öneriyoruz. Adalet Bakanlığı, mülakatı yapan heyette görev
alanların (yani Bakanlığın beş bürokratının), daha önce hâkimlik mesleğini
icra ettiklerini bu nedenle mekanizmanın kabul edilebilir olduğunu ileri
sürmüştür. Uzmanlar, hâkim adaylarının seçiminde yargı bağımsızlığı
teminatının uygulanamayacağı yönündeki Adalet Bakanlığının iddiası ile
görüş birliği içerisinde değillerdir.
…Netice itibarıyla Bakanlığın iddiasının
yersiz olduğu düşünülmektedir. Buna ilaveten, uzmanların görüşüne göre
mülakatı yürüten görevlilerin (Bakanlık bürokratlarının) hâkim olması
keyfiyeti, mekanizmayı korumamaktadır. Mülakat anında mülakatta görevli
hâkimlerin Adalet Bakanlığı tarafından istihdam edilen (Bakanlık bürokratı)
görevliler olması nedeniyle bunların hükümete ve idareye bağımlı olması
keyfiyeti sürmektedir.
Bu yüzden, kimin hâkim adayı olarak
seçileceği kimin seçilemeyeceğine ilişkin kararlar üzerinden siyasi bir
organ olarak Adalet Bakanlığının mutlak etkisi devam ettiği müddetçe,
Türkiye’de yargı mesleğine girişi belirleyen prosedürün
yargı bağımsızlığına önemli derecede halel getirdiği görüşünü ısrarla
sürdürüyoruz.
… Personel Genel Müdürlüğü ile
yapılan toplantı sırasında, Adalet Bakanlığının, mülakata katılan hâkim
adaylarının seçilmesinde uygulanacak aleni ve objektif kriterlere
sahip olmadığı açığa çıkmıştır. Ayrıca, atamalarda siyasi etkiyi minimize
etmeye ve taraf tutma, tutucu olma ve tanıdığını işe almayı azaltmaya matuf
objektif standartlar düzensiz bir yöntemle uygulanmamaktadır.
denilmiştir.
2005 yılı Raporu’nda ise;
Sayfa 4 – 5: “Yargı Bağımsızlığına
dair BM Temel Prensiplerinin 10. İlkesi ve Hâkimlerin Bağımsızlığına Dair
Avrupa Konseyi Tavsiyesinin 1 (2) (c) ilkesi uyarınca; Adalet Bakanlığının
hâkim adaylarını seçme sürecindeki rolünün kaldırılmasını tavsiye ederiz.
Bu konunun Adalet Akademisi ya da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu uhdesinde
bırakılmasını teklif ederiz.
Avrupa Hâkimleri danışma Konseyinin
(CCJE) Yargının Bağımsızlığıyla İlgili Standartlar (23 Kasım 2001)
hakkındaki 1. nolu görüşü (2001) uyarınca; aday
hâkim seçiminin, liyakat esasına dayalı olarak yetenek, verimlilik,
dürüstlük ölçütleri dikkate alınmak suretiyle yapılabilmesini teminen, aday hâkim seçimini yapan veya bu konuda aday
hâkimlerin atanmasında tavsiyelerde bulunan otoritelerin objektif kriterler belirlemeleri, bu kriterleri yayımlamaları ve
uygulamaları gereğini tavsiye ederiz.
… Adalet Bakanlığı görevlilerinden
oluşan bir kurul tarafından sözlü sınav yapılmaktadır. Önceki İstişari Ziyaret Raporlarında bu mülakatın yargı
bağımsızlığını zedeleyeceği sonucuna varılmıştı… Konuyla ilgili önceki tavsiyemiz,
mülakatın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yapılması yönünde
idi. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bu öneriyi kabul ettiklerini ve
mülakatın kendileri tarafından yapılması gereğini bildirdikleri için bu
öneriyi değiştirmeye gerek görmüyoruz.”
denilmiştir.
2007
Türkiye – Avrupa Birliği İlerleme Raporunun 58 nci
sayfasında ise, mülakatı yapan beş kişilik Kurul’a, (29.03.2007 tarih ve
234 sayılı Danıştay İDDK uyarınca) 12.06.2007 tarihli Resmi Gazete’de
yayımlanan Yönetmelik değişikliğiyle getirilen ve bu yasaya da (yasa
teklifine de) taşınan Yargıtay ve Danıştay’dan birer kişinin ilave edilmesi
konusu, “görünüşte bir düzenleme ve değişiklik” olarak nitelendirilmiş,
böylece mülakatı yapan kurulda yürütme organının etkisiz olması gerektiği
görüşü tekrarlanmış bulunmaktadır.
1980
sonrasındaki bu kurallar ve metinlerde de gözetildiğinde, artık yargıç ve
savcı adaylığı konusunda, çağdaş gelişmeleri izlemesi gereken Türkiye’nin
de, Cumhuriyet dönemindeki sınırlı kurumların varlığı ortamında Adalet
Bakanlığına verilen görevin, bu kurumdan alınarak, mülakat öncesi
görevlerin, süreçte ortaya çıkan Türkiye Adalet Akademisi ile ÖSYM’ye,
mülakat görevinin ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na devrini zorunlu
kılmaktadır.”
“Mülakat kurulunun yedi kişiden
oluşan bu yapılanması ve üye sayısı itibarıyla, anılan Kurul’un
objektifliği ve yansızlığı yine sağlanamamış, bu konuda kişilere yeterli
güvence sunulamamıştır. Bakanlık bürokratlarının hepsinin Adalet Bakanına
bağlı ve onun emri altında olması karşısında, yeni düzenlemeye göre mülakat
kurulunun yansızlığı, tarafsızlığı ve objektifliğinden söz edilemez. Bu
yapısıyla bile mülakat kurulu siyasi etkilere açıktır.
Mülakat kurulu başkanlığı görevinin,
Adalet Bakanının emri altındaki ve yardımcısı olan Müsteşarca yerine
getirilmesi de, gerek mülakat kurulunun icra edeceği göreviyle gerekse yeni
yapılanmasıyla bağdaşmamaktadır.
Mülakat kurulunda Ceza İşleri Genel
Müdürü ile Teftiş Kurulu Başkanı da bulunmaktadır. Anılan iki kişinin 2802
ve 2992 sayılı Yasalarla kendilerine tanınan yetki ve görevleri
gözetildiğinde, bu Kurul’da yer almamaları gerekmektedir. Bu Kurul’da yer
almaları Kurul’un objektifliği, yansızlığı ve tarafsızlığını
gölgelemektedir.
Şöyle ki, Bakanlığın görev alanındaki
mülakat işleminde, herhangi bir usulsüzlük dile getirilmesi durumunda,
işlem yapacak olanlar öncelikle Müsteşar veya yardımcısının onayıyla Ceza
İşleri Genel Müdürlüğü, sonra ise Teftiş Kurulu Başkanlığı’dır. Teftiş
Kurulu Başkanlığınca gerçekleştirilen işlemlerden sonra yine Müsteşar veya
yardımcısının (vekilinin) onayıyla Ceza İşleri Genel Müdürlüğü işlemlere
devam edecektir. Adalet Bakanlığının bu çalışma yapısı itibarıyla,
yoğunlukla ve de çoğunlukla Bakanlık bürokratlarından oluşan bu Kurul’da
siyasi etki söz konusu olduğunda, olayı inceleyip araştıracak birim
amirlerinin de mülakat kurulunda yer almaları, söz konusu olabilecek
usulsüzlüklerin üzerine etkin bir şekilde gidilememesine neden
olabilecektir.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun
15.12.1985 günlü, 46/146 sayılı Kararında “Hâkimlik mesleğine, yeterli
hukuk eğitimi görmüş, yetenekli ve kişilikli bireylerin seçilmesi
öngörülmüş, seçim yönteminde ise, amaca aykırı düşüncelerin rol oynamasını
engelleyecek tedbirlerin alınması gereğine” işaret edilmiştir.
Mülakat kurulunun bu yapılanması
nedeniyle Müsteşar, Müsteşar yardımcısı, Teftiş Kurulu Başkanı ve Ceza İşleri
Genel Müdürü’nün bu kurulda yer almaları BM’nin anılan kararına da
aykırılık oluşturmaktadır.
Ayrıca mülakat sınavının niteliği
gözetildiğinde 2992 sayılı Yasa ile kendisine görev yüklenen Hukuk İşleri
Genel Müdürü’nün bu sıfatı, mülakat kurulunda yer alabilmesi için tek
başına yeterli değildir.
Bakanlık bürokratlarından mülakat
kurulunda görev alanların ünvanları tek tek irdelendiğinde, bahse konu ünvanları
taşımaları, mülakat kurulunda tartışmasız yer alabilecekleri biçiminde
yorumlanamaz. Mülakat kurulunda yer alacak bürokratlar için haklı ve
hukuksal gerekçeler söz konusu olmalıdır. Görev ve konumu gözetildiğinde,
Personel Genel Müdürü dışındaki bürokratlar için böyle bir gerekçe söz
konusu değildir.”
Yukarıda sözü edilen BM kararından
hareketle mülakat kurulunda Bakanlık bürokratlarının sayısal yönden de
çoğunluk oluşturmamaları sağlanmalıdır. Ancak yapılan düzenlemede aksine
hareket edilmiş, üye sayısı iki kişi artırılmakla, beş kişinin sayısal
etkinliği de ortadan kaldırılmamış, sonuçta değişiklik öncesindeki yapının
etkinliği sürdürülmüştür.”
Yukarıda
etraflıca belirtilen nedenlerle mesleğe alınmada Mülakat Kurulunu, Adalet
Bakanlığı bürokrasisinin diğer bir anlatımla yürütmenin etkin ağırlıkta
olduğu şekilde oluşturan 2802 sayılı Kanunun 01.12.2007 tarih ve 5720
sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3
üncü maddesi ile eklenen 9/A maddesinin altıncı fıkrası hukuk devleti,
yargı bağımsızlığı ve hâkimlik ve savcılık teminatı ilkeleriyle
bağdaşmadığından fıkrası Anayasanın 2 nci, 11
inci, 138 inci, 139 uncu, 140 ıncı, 153 üncü ve
159 uncu maddelerine aykırıdır.
Yine, bir yasa kuralının Anayasanın
herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun hukuk devleti, Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle çelişmesine yol açacak ve dolayısı
ile Anayasanın 2 nci maddesinin yanısıra, 11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu
doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin 03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16
sayılı kararı, AMKD., sa.
24, shf. 225).
Açıklanan nedenlerle, 01.12.2007
tarih ve 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı Kanuna eklenen 9/A maddesinin
altıncı fıkrası Anayasanın 2 nci, 11 inci, 138
inci, 139 uncu, 140 ıncı ve 159 uncu maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
4) 2802 Sayılı Kanunun, 01.12.2007
Tarih ve 5720 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 3 üncü Maddesi ile 2802 Sayılı Kanuna Eklenen 9/A Maddesinin
Yedinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29 uncu maddesinin ikinci
fıkrasında, Yasa’nın belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya
tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa, bunların da Anayasa
Mahkemesince iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.
Söz konusu altıncı fıkranın Anayasaya
aykırılığı, bu fıkraya bağlı olarak yedinci, sekizinci ve dokuzuncu fıkraları
da uygulanamaz hale getirmektedir. Bu nedenle anılan fıkraların da iptali
gerekmektedir. Ancak anılan fıkralar da ayrıca Anayasaya aykırıdır. Şöyle
ki;
Türkiye Adalet Akademisi, 23.07.2003
tarih ve 4954 sayılı Yasa ile kurulmuştur. Hâkim ve savcıların meslek içi eğitimleri,
bu yasa ile Türkiye Adalet Akademisi’nin görevleri arasında sayılmıştır.
2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yasası’nın 10 uncu maddesinin birinci
fıkrası ile de, adaylık süresi, 4954 sayılı Yasa hükümlerine tabi
kılınmıştır. Anayasanın 140 ıncı maddesinin
üçüncü fıkrasına göre “Hâkim ve savcıların … meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla
düzenlenir.” Bu anayasal düzenleme karşısında, Türkiye Adalet Akademisi’nin
yapısının, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkelerine göre
düzenlenmesi zorunludur.
Yedinci fıkra hükmü gözetildiğinde,
Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda, Yargıtay ve Danıştay mensubunun
bulunmaması söz konusu olabilecektir. Böyle bir durumda, Anayasanın 140/3
üncü maddesine aykırı bir yapılanma söz konusu olabilecektir. Kaldı ki
yedinci ve sekizinci fıkralar da Yargıtay ve Danıştay üyeleri kavramı
değil, Yargıtay ve Danıştay mensupları kavramı kullanılmıştır. Gerek
Anayasada gerekse 4954 sayılı Yasa’da “Yargıtay ve Danıştay Üyeliği”
kavramları kullanılmaktadır. Yargıtay ve Danıştay mensupları kavramına,
Yargıtay ve Danıştay’da görev yapan tetkik hâkimleri, Cumhuriyet savcıları
ve savcılar da girmektedir. Bu nedenle söz konusu düzenleme ile ayrıca
belirsizlik ve çelişki yaratılmış, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yer
alamaması, Anayasanın 140/1 inci maddesi uyarınca Adalet Bakanlığına idari
olarak bağlı tetkik hâkimleri, Cumhuriyet savcıları ve savcıların anılan
kurulda görev alabilmelerine olanak sağlanmıştır. Bu nedenle oluşturulan
mülakat kurulu yapısı, Anayasa ve evrensel düzenlemeler ışığında
objektifliği sağlamaktan uzaktır.
Dokuzuncu fıkrada ise, mülakat
kuruluna Adalet Bakanlığından katılacak olan tabii üyelerin hukuki ve fiili
nedenlerle bu kurulda yer alamamaları halinde, bunların yerine vekalet edenlerin söz konusu kurula katılabilecekleri
öngörülmüştür. Fıkradaki vekalet edenler kavramı,
vekaleten atanma kavramından daha geniştir. Şöyle ki “fiili nedenlerle” bu
kişilerin anılan kurulda yer alamamaları halinde, Adalet Bakanlığında
çalışan ve üst idari amirince yetkilendirilen, 2802 sayılı Yasa’nın 38 inci
maddesi uyarınca Bakan’a karşı hiçbir güvencesi olmayan herhangi bir derece
ve sınıftaki yargıç ta bu kurula katılabilecektir. Aynı durum yedek üyeler
içinde söz konusudur.
Belirtilen bu gerekçeler karşısında,
yukarıda (3) numaralı başlık altında açıklanan altıncı fıkranın iptal gerekçeleri
olarak belirtilen nedenlerle anılan yedinci, sekizinci ve dokuzuncu
fıkraların da Anayasaya aykırı düştüğü açıktır.
Bu
nedenle, 01.12.2007 tarih ve 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı Kanuna
eklenen 9/A maddesinin yedinci, sekizinci ve dokuzuncu fıkraları,
Anayasanın 2 nci, 11 inci, 138 inci, 139 uncu,
140 ıncı ve 159 uncu maddelerine aykırı olup,
iptali gerekmektedir.
5) 01.12.2007 Tarih ve 5720 Sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile 2802 Sayılı Kanuna Eklenen 9/A Maddesinin Onuncu Fıkrası ile Onbirinci Fıkrasının Birinci Tümcesinin Anayasaya
Aykırılığı
Anayasanın 140 ıncı
maddesinde, hâkim ve savcılık görevlerinin “meslekten” hâkim ve savcılar
eliyle yürütüleceği belirtilmiştir.
Meslekten hâkim ve savcılık,
görevlerinde bağımsız olup, anayasal güvenceye sahip olan hâkim ve
savcıların, nitelikleri ve atanmaları dahil her
türlü hak ve ödevlerinin bu mesleğin gereklerine uygun olmasını gerektirir.
Bu nitelik ve ölçütler ise, yine Anayasanın 140 ıncı
maddesinde belirtildiği gibi, “mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik
teminatı esaslarına göre” yasayla belirlenecektir. Yasallık güvencesi esas
olmakla birlikte, Anayasa bu güvenceye genel ilkelerle birlikte özel
ilkeler de eklemiştir. Diğer bir deyişle, Anayasanın genel ilkelerine uygun
olarak yasayla düzenleme, hâkim ve savcılık mesleği için yeterli
görülmemiştir. Burada uyulması gereken özel ve özellikli ilke “mahkemelerin
bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esasları” dır.
Bu esaslara uyulmadığı takdirde, yasallık ilkesinin gereği yerine
getirilmiş olmaz.
Meslekten hâkim ve savcılığın
nitelikleri ise aday adaylarının seçiminden başlamak üzere sınav ve eğitim
süreci dahil tüm hazırlık süreçlerini kapsar.
Adayların 2802 sayılı Yasa’ya göre, 657 sayılı Yasa’ya tabi olmaları bu
durumu değiştirmez. Bunların, özlük hakları yönünden memur gibi
değerlendirilmesi, bu adaylık döneminde niteliklerinin mesleğe uygun
olmaması gibi bir sonuç doğurmaz. Bu süreçte “Anayasa” normu açık olarak
dururken “yasa” normunu esas alarak anayasal denetim yapılması da mümkün
değildir. Ayrıca, Anayasa, HSYK tarafından mesleğe kabulü süreç olarak da
tanımlamamıştır. Diğer bir deyişle, HSYK’nin
mesleğe kabulü, bir süreç dahilinde adaylığın
başından itibaren yapabilmesine olanak sağlayan bir yasal düzenleme
Anayasanın söz ve ruhuna aykırı olmaz. Kaldı ki, 2802 sayılı Yasa’nın
içeriğinden de farklı bir sonuca ulaşılamamaktadır. 2802 sayılı Yasa’nın 7 nci maddesinin üçüncü fıkrasında, adaylar hakkında,
Devlet Memurları Kanunu’nun “2802 sayılı Kanuna aykırı olmayan hükümleri”
uygulanır denilmek suretiyle adaylar için asıl uygulanması gereken
kuralların 2802 sayılı Kanun olduğu açıkça belirtilmiştir. 2802 sayılı
Yasa’nın adayların nitelikleri başlıklı 8 inci maddesinin (g) ve (j)
betlerinde, yine 9/A maddesinin 10/c fıkrasında da bu nitelikler özel
olarak gösterilmiştir. Öte yandan Adalet Bakanlığı
personelinin adaylık süresindeki eğitimi 2992 sayılı Yasa’nın 11/d maddesi
uyarınca Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ile
20/b maddesi uyarınca Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı ile 4954
sayılı Yasa’nın 5 inci maddesi uyarınca Türkiye Adalet Akademisi tarafından
yapılırken, hâkim ve savcı adaylarının eğitimi, 2802 sayılı Hâkimler ve
Savcılar Yasası’nın 10/1 inci maddesi uyarınca, özel yasayla kurulan
Türkiye Adalet Akademisi tarafından yapılmakta ve bu eğitimde tamamıyla
hâkimlik ve savcılık usul ve esasları verilmektedir. Nitekim 9/A
maddesinin onuncu fıkrasının (c) bendinde de, mülakatta “mesleğe
uygunluğun” değerlendirileceği belirtilmiştir. Ayrıca 4954 sayılı Yasa’nın
28/3 üncü maddesinde de adaylık döneminde çıkarılacak Yönetmelik konusunda HSYK’nın da görüşünün alınacağının belirtilmesi,
adaylık sürecinin de mesleğe kabul süreci içerisinde algılandığını gösteren
Anayasaya uygun yasal düzenlemelerdir.
Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu, 29.03.2007 tarih ve 234 YD sayılı kararında
“Sözlük anlamı, davranış ve düşünceleri üstüne bilgi edinmek amacıyla bir
kişiyle yapılan sorulu cevaplı görüşme olan mülakatın, yazılı yarışma
sınavını tamamlayıcı nitelikte ve yine bilgi ve liyakati ölçmek, bunun
yanında adayın hâkimliğe yaraşır yeteneğe, kültüre, çağdaş yaşam anlayışına
sahip olup olmadığını belirlemek amacıyla yapılacağı açıktır. Bu
kapsamda yapılacak olan bir mülakatın nesnel olduğundan söz edilebilmesi
için mesleğin önem ve özelliği de dikkate alınarak bütün bu kriterlerin ne şekilde uygulanacağına ilişkin
hususların, kriterlerin ağırlıklarını ve buna göre değerlendirme esaslarını
içeren nesnel bir yöntemin düzenlenmesi gerekmektedir. Başka bir anlatımla,
Yönetmelikte mülakatın kriterleri açık bir şekilde
düzenlenmelidir. Dava konusu Yönetmelikte ise belirtilen hususlara ilişkin
herhangi bir düzenlemeye yer verilmemekte, genel ifadelerle
yetinilmektedir. Örneğin, ancak sağlık kurulunca tespit edilebilecek
“fiziki durum” dan neyin kastedildiğinin açıklıkla
ortaya konulmadığı görülmektedir. Dolayısıyla Yönetmeliğin 28 inci
maddesinde öngörülen yöntemde hukuka uygunluk bulunmadığı gibi, bu suretle
tamamen Kurulun takdirine bırakılan mülakat yöntemi ile nesnellikten uzak
bir uygulamaya neden olunabileceği de açıktır.
Kaldı ki, yukarıda çerçevesi çizilen
düzenlemenin yapılmamış olmasının mülakat ile ilgili olarak açılacak bir
iptal davasında yargısal denetimin yapılmasını güçleştireceği, hatta
olanaksız kılacağı da ortadadır. Oysa mülakatta başarısız sayılma işleminin
de, diğer tüm idari işlemlerin yargısal denetiminde olduğu gibi yetki,
şekil, sebep, konu ve amaç olmak üzere işlemin tüm unsurları yönünden
yargısal denetiminin yapılması esas olmalıdır. İdari işlemin yetki, şekil gibi
salt usule ilişkin unsurları ile sınırlı olmak üzere yapılan bir yargısal
denetimin, hukuk devleti ilkesinin öngördüğü güvenceyi sağlamayacağı
açıktır.”
demektedir.
Anayasanın hukuk devletine ilişkin 2 nci, ayrıca 138/4 ncü
fıkraları gözetildiğinde, mesleğe uygunluk yönünden, aday adaylarının laik
hukuk sisteminin gereği olarak çağdaş yaşam anlayışına sahip olmaları
kaçınılmazdır. Bu husus 07.12.2007 tarihinde yirmi hukuk
fakültesi dekanı tarafından yapılan açıklamada “TBMM Adalet Komisyonunun
kabul ettiği metinde yer alan, ”çağdaş yaşam anlayışının mülakatta
puanlanması” na dair düzenlemenin, “çağdaş
bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığın mülakatta puanlanması”
şeklinde değiştirilmesi, çağdaş dünya görüşüne sahip kişilerin hâkim ve
savcı adaylığına kabulünü destekleyici olmamıştır. TBMM Adalet
Komisyonunun bu konuda önerdiği metin ile kanun metni arasındaki tek
benzerlik “çağdaş” kelimesiyle sınırlı olup, kanunun getirdiği
düzenlemenin, Komisyonun önerdiği düzenlemeyle bir ilgisi yoktur. Bu iki yaklaşımı
birleştirici bir şekilde, “çağdaş yaşam anlayışının, çağdaş bilimsel ve
teknolojik gelişmelere açıklığın” mülakatta değerlendirilmesinin
sağlanmasına yönelik bir hükmün kabulü yerinde olacaktır.” biçiminde ifade
de edilmiştir. Bu nedenle onuncu fıkradaki ölçütler, hem Danıştay İdari
Dava Daireleri Kurulu’nun 29.03.2007 tarih ve 234 YD sayılı kararına
aykırılık oluşturmaktadır. Hem de anılan karara uymak durumunda bulunan
organlar tarafından yapılan bu düzenleme nedeniyle Anayasanın hukuk
devletine ilişkin 2 nci ve 138/4 ncü fıkralarına aykırılık ortaya çıkmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 18.10.2003 tarih
ve E.2003/67, K.2003/88 sayılı Kararında,
“Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu
bir devlette hukuk güvenliğinin sağlanması hukuk devleti ilkesinin yerine
getirilmesi zorunlu koşullardandır. Statü hukukuna ilişkin düzenlemelerde
istikrar, belirlilik ve öngörülebilirlik göz önünde bulundurularak “hukuki
güvenlik” sağlanır. Bireyin insan olarak varlığının korunmasını amaçlayan
hukuk devletinde vatandaşların hukuk güvenliğinin sağlanması zorunludur.
Devlet açık ve belirgin hukuk
kurallarını yürürlüğe koyarak bunları uyguladığı zaman hukuk güvenliği sağlanır.”
denilmiştir.
Anayasa
Mahkemesinin bu kararı ve Anayasayla öngörülen söz konusu temel ilkeler ve
göz önünde bulundurulduğunda, 9/A maddesinin onuncu fıkrasıyla onbirinci fıkrasının birinci tümcesi, mülakatın
denetlenebilir, ölçülebilir ve objektif olma koşullarına ve unsurlarını
taşımadığı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 29.03.2007 tarih ve 234 YD sayılı kararında
da vurgulandığı üzere, mülakatta başarısız sayılma işleminin yargısal
denetimini sağlayıcı altyapının tüm unsurlarıyla oluşturulmadığı, iptali
istenilen kuralların bu yönüyle mülakata girenler yönünden hukuk
güvenliğini ve öngörülebilirliği sarsıcı nitelikte olduğu gibi yargı
kararlarına da aykırı düştüğü açıktır. Bu nedenle
iptali istenen kurallar, Anayasanın 2 nci
maddesine ve 138 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırıdır.
Bir yasa kuralının Anayasanın
herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun kendiliğinden Anayasanın
11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin
03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16 sayılı kararı, AMKD., sa. 24, shf.
225).
Açıklanan nedenlerle, 01.12.2007
tarih ve 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı Kanuna eklenen 9/A maddesinin
onuncu fıkrası ile onbirinci fıkrasının birinci
tümcesi Anayasanın 2 nci, 11 inci ve 138 inci
maddelerine aykırı olup, iptali gerekir.
6) 01.12.2007 Tarih ve 5720 Sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile 2802 Sayılı Kanuna Eklenen 9/A Maddesinin Onbeşinci
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
İptali istenen bu fıkrada, hukuk
alanında doktora yapmış olanlarla ilgili özel kural getirilmektedir. Bu
fıkra da, 8 inci maddenin (k) bendinde, avukatlarla ilgili düzenlemede
olduğu gibi, yukarıda (1) numaralı başlık altında açıklanan aynı
gerekçelerle Anayasaya aykırılık oluşturmaktadır.
Bu fıkrada
ayrıca, hukuk alanında doktora yapanların hukuk fakültesi mezunu ile idari
yargı alanında sınava girecek diğer okul mezunları arasında bir ayrım yapıp
yapmadığı belli olmadığı gibi, mülakatın özel olarak mı genel mülakatla
birlikte mi yapılacağı, mülakatta eşit puan halinde seçimin nasıl
yapılacağı, doktora yapanlarla diğer sınava girenlerin sıralamada nasıl
harmanlanacağı gibi konular da çerçevesi çizilerek açık ve net olarak belli
edilmemiştir.
Açıklanan nedenlerle 01.12.2007 tarih
ve 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı Kanuna eklenen 9/A maddesinin onbeşinci fıkrası, Anayasanın 2 nci,
7 nci, 10 uncu, 11 inci ve 138 inci maddelerine
aykırı olup, iptali gerekir.
7) 01.12.2007 Tarih ve 5720 Sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 4 üncü
Maddesi ile Değiştirilen 2802 Sayılı Kanunun 69 uncu Maddesinin Son
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
Meslekten
çıkarma disiplin cezasının düzenlendiği 69 uncu maddenin dördüncü
fıkrasında, disiplin yaptırımına konu eylemin aynı zamanda suç teşkil
etmesi halinde, “mesleğin şeref ve onurunu bozan veya mesleğe olan genel
saygı ve güveni gideren nitelikte görülmesi” halinde, “kanunda daha alt
derecede bir disiplin cezası öngörülmemiş olmak kaydı” aranmış iken, aynı
yaptırımın öngörüldüğü beşinci yani son fıkrada, disiplin yaptırımına konu
eylemin suç teşkil etmediği hallerde “kanunda daha alt derecede bir
disiplin cezası öngörülmemiş olmak kaydı” aranmamış, “eylemin, mesleğin
şeref ve onurunu ve memuriyet nüfuz ve itibarını bozacak nitelikte
görülmesi” meslekten çıkarma cezası için yeterli görülmüştür.
Disiplin suç ve cezalarının, yasallık
ilkesi gereği açık olarak düzenlenmesi ve kapsamlarının hukuksallığı bertaraf
etmeyecek derecede ortaya konulması gerekmektedir. Ayrıca hangi halde hangi
disiplin yaptırımının uygulanacağı içerik olarak bilinebilir olmalıdır.
Anayasanın 139/2 nci
maddesinde “Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş
olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak
anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler
hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.” hükmü yer almaktadır.
Anayasanın 140 ıncı
maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında,
“Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı
ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.
Hâkim ve
savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve
ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici
veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması
açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri
sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve
yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk
veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla
düzenlenir.” hükümleri yer almaktadır.
Anayasanın 139 uncu ve 140 ıncı maddeleri birlikte yorumlandığında, yargıç ve
savcı güvencesi ilkeleri gereğince, konusu suç teşkil etmeyen eylemlerde,
meslekten çıkarılma cezasının uygulanması, yani meslekte kalmalarının uygun
bulunmaması durumu, ancak “yetersizlik hallerinde” söz konusu
olabilecektir. Bu nedenle son fıkradaki düzenleme Anayasadaki bu
düzenlemeler ile çelişmektedir. Kaldı ki, son fıkranın içeriği, her boyut
ve yaptırımdaki eylemi de kapsamına alabilmekte, hukuksal güvenliği ve yargıç
güvencesini ortadan kaldırmaktadır.
Ayrıca son fıkrada “memuriyet”
sözcüğü kullanılmıştır ki, hâkimlik ve onunla aynı hak ve yükümlülüklere bağlı
savcılık meslekleri, Anayasal düzenleme içerisinde memurluk kavramı
içerisinde değildir. Fıkradaki “mesleğin” sözcüğü yerine, “memuriyet”
sözcüğünün kullanılması, hâkimlik mesleği ile ve evrensel düzenlemelerle
bağdaşmamaktadır.
Bu durumda iptali istenen kuralın,
Anayasanın hukuk devletine ilişkin 2 nci, suç ve
cezalara ilişkin 38 nci, yargıçlık güvencesine ilişkin
139 uncu ve 140 ıncı maddelerine aykırı düştüğü
kuşkusuzdur.
Bir yasa kuralının Anayasanın
herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun kendiliğinden Anayasanın
11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin
03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16 sayılı kararı, AMKD., sa. 24, shf.
225).
Açıklanan nedenlerle 2802 sayılı
Kanunun, 01.12.2007 tarih ve 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 4 üncü maddesi ile değiştirilen 69 uncu
maddesinin son fıkrası Anayasanın 2 nci, 11 inci,
38 inci, 139 uncu ve 140 ıncı maddelerine aykırı
olup, iptali gerekir.
8) 01.12.2007 Tarih ve 5720 Sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici
Madde 1’inin Anayasaya Aykırılığı
5720 sayılı Yasanın iptali istenen
geçici madde 1’i, aynı konuda verilmiş yargı kararını etkileyici ve
değiştirici nitelik taşımaktadır. Anayasanın 138 inci maddesinde, sadece
yürütmenin değil yasama organının da mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu,
bu organların mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve
bunların yerine getirilmeyeceği belirtilmiştir. Madde Anayasanın bu
kuralına aykırıdır.
Geçici 1
inci madde Danıştay 12. Dairesinde devam etmekte olan 2006/4784 Esas sayılı
dava sırasında verilen yürütmeyi durdurma kararları ile bu dava nedeniyle
verilen yürütmeyi durdurma kararı üzerine 12.06.2007 tarihli Resmi
Gazete’de yayınlanan yönetmelik değişikliği sonrasında, Adalet Bakanlığı
aleyhine açılan ve Danıştay 12. Dairesince 17.10.2007 tarihinde tekrar
verilen yürütmesinin durdurulması kararını ve bu karara Adalet Bakanlığınca
yapılan itiraz üzerine, bu itirazın reddine ilişkin Danıştay İDDK’nun 22.11.2007 tarihli kararını geçersiz hale getirmektedir.
Bu durum o kadar açıktır ki “Bu adayların meslek
öncesi eğitimleri kaldığı yerden devam eder” denilmek durumunda
kalınmıştır. Kaldı ki anılan düzenleme, yasaların genelliği kuralı ile de
bağdaşmamaktadır. Oysa Anayasanın 138 inci maddesinin dördüncü fıkrası
uyarınca “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak
zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle
değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
10.11.2004 günlü “Bergama Altın Davası” olarak adlandırılan (Taşkın ve
Diğerleri – Türkiye, Dava No: 46117/99) kararında (Ek.3); Danıştay’ın
13.05.1997 tarihinde, “altın madeninin oluşturduğu riske dair konuyla
ilgili pek çok incelemeye dayanarak, söz konusu madene izin verilmesinin
kamu yararı ile bağdaşmadığını, Bakanlar Kurulunun 29.03.2002 tarihli gizli
kararnamesiyle halihazırda Nisan 2001 tarihinde
faaliyete başlamış olan altın madeninin faaliyetlerinde devam etme izni
verildiğini, Ovacık altın madeni faaliyetlerinin 13.04.2001 tarihinden
itibaren deneme düzeyine indirildiğini, bu faaliyetin çeşitli Bakanlık
izinlerine dayandığını ve tümüyle Başbakanlık kaynaklı olduğunu, söz konusu
izinlerin hiçbir yasal dayanağa sahip olmadığını açıklanmış ve idarenin
işlemleri “yargı kararının dolanılması anlamına gelmektedir.” denildikten
sonra “Böyle bir durum, hukukun üstünlüğü ve hukuk güvenliği ilkelerinin
dayandığı hukuk devleti prensibine aykırılık oluşturmaktadır” vurgusu yapılmış
ve belirtilen gerekçeler temelinde AİHM’nin
ulusal yetkililerin 01.04.1998 tarihinde Danıştay tarafından onanan
15.10.1997 tarihli İzmir İdare Mahkemesi kararını makul bir zaman içersinde
ve gerçek anlamda yerine getirmedikleri görüşünde olduğunu, dolayısıyla
Sözleşmenin m.6/1 ihlal edildiği belirtilmiştir.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin 12.12.2006 günlü (Dildar
– Türkiye) kararında da; herhangi bir mahkeme tarafından verilen bir
kararın uygulanması, 6 ncı maddenin amaçları
bağlamında “yargılama” nın bütünleyici bir
parçası olarak görülmesi gerektiğini, yargı kararlarına “uygun hareket
etmek amacıyla” gerekli önlemleri almak için önemli bir süre gecikmekle, AİHS’nin 6/1 inci maddesinin ihlal edildiği
vurgulanmıştır.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin 12.07.2005 günlü (Okyay
ve Diğerleri – Türkiye) kararında da; Anayasanın 138/4 üncü maddesi ve
İdari Yargılama Usul Yasasının 28 inci maddesine göre, idari makamların
mahkeme kararlarına uymak ve kendilerine tebliğ edilmesinden itibaren 30
gün içinde uygulamakla yükümlü olduklarını, Başbakan ve kabinenin diğer
bakanlarından oluşan (54. Hükümetin) Bakanlar Kurulu’nun 03.09.1996
tarihinde idare mahkemesi kararlarının aksine, termik santrallerin
çalışmasının devamına karar verdiğini, AİHM’nin,
bir mahkeme tarafından verilen kararın yerine getirilmesinin, Sözleşmenin
6/1 inci maddesinde amaçlanan “yargılama” nın
bütünleyici parçası olarak dikkate alınması gerektiğini yinelediğini, eğer
Sözleşmeci Devletin yasal sisteminin, kesin ve bağlayıcı olan bir mahkeme
kararının veya bir tarafın maruz kalacağı zararı önleyen bir tedbir
kararının uygulanamaz hale gelmesine izin veriyorsa, bu durumda, 6 ncı maddeyle sağlanmış olan mahkemeye ulaşma hakkının
görünürde kalacağını, bu ilkenin, davacının medeni hakları için kesinlik
sağlayan idari işlemler bağlamında bir tartışmanın sonucu ile ilgili olduğu
takdirde daha da önemli olduğunu, idari makamların üç termik santralin
çalışmalarının durdurulması için, 20.07.1996 tarihinde Aydın İdare
Mahkemesince verilen yürütmeyi durdurma kararını uygulamadıklarına dikkat
çektiğini, İdari makamların, ayrıca Aydın İdare Mahkemesinin 30.12.1996
tarihli kararını onayan Danıştay’ın kararlarını da yasa tarafından
emredilen süre içinde yerine getirmediğini, bilakis, Bakanlar Kurulu’nun
03.09.1996 tarihinde idare mahkemelerinin kararlarının aksine, üç termik
santralin faaliyetinin sürdürülmesine karar verdiğini, bu son kararın yasal
temelden yoksun ve iç hukuka göre açıkça hukuka aykırı olduğunu, bunun
yargı kararlarına karşı hile yapmakla aynı şey olduğunu, AİHM’nin, böyle bir durumun yasal kesinlik ilkesi ve
hukukun üstünlüğü üzerine kurulmuş Hukuk Devleti ilkesini ters yönde
etkilediği görüşünde olduğunu, ulusal makamların, Aydın İdare Mahkemesince
verilen 30.12.1996 tarihli kararları ve sonra verilen Danıştay’ın 3 ve
06.07.1998 tarihli kararlarını makul süre içinde ve hukuka uygun şekilde
yerine getirmede ihmalleri olduğunu, bu nedenle 6/1 inci maddenin etkin
kullanımından yoksun kalındığı düşüncesinde olduğunu ve bu nedenle
Sözleşmenin 6/1 inci maddesinin ihlal edildiği belirtilmiştir.
Anayasa
Mahkemesinin 24.12.2003 günlü ve E.2002/43, K.2003/103 sayılı kararına
yazılan ek gerekçede de; Bakanlar Kurulu’nun 01.11.1999 günlü kararıyla
yürürlüğe giren Türk Hava Kurumu Tüzüğünün Yürürlükten Kaldırılmasına Dair
Tüzük’ün 1 inci maddesinde, Türk Hava Kurumu’nun yürürlükten kaldırılan
tüzüğünde belirtilen organların görevlerinin bu Tüzüğün yürürlüğe
girmesiyle sona ereceği, bu görevlerin ise, Başbakanlıkça belirlenecek bir
başkan ve iki üyeden oluşan üç kişilik kurul tarafından yerine
getirileceği, bu kurulun da en geç altı ay içinde Türk Hava Kurumu’nun
yeniden yapılandırılmasına ilişkin Tüzüğü hazırlayarak Bakanlar Kuruluna
sunacağı belirtilmiş, üç kişilik kurulun 01.11.1999 günlü Bakanlar Kurulu
kararıyla oluşturulduğu, Danıştay 10. Daire tarafından Tüzük’le ilgili
olarak 17.02.2000 gün ve E.1999/4871 sayı ile Kurula atama işlemi içinde
09.03.2000 gün ve 1999/5044 sayı ile yürütmenin durdurulması kararı
verildiği, üç kişilik kurul tarafından hazırlanan Tüzük ile Bakanlar
Kuruluna karşı açılan davada da aynı Daire tarafından 23.03.2000 gün ve
E.2000/893 sayı ile yürütmenin durdurulması kararı alındığı, bu davalar
devam ederken çıkarılan 28.03.2000 günlü ve 4552 sayılı Yasanın dava konusu
geçici 7 nci maddesiyle Türk Hava Kurumu’nun
organlarının görevleri Yasa’nın dava konusu geçici 7 nci
maddesiyle Türk Hava Kurumu’nun organlarının görevleri Yasa’nın yayımı
tarihinde sona erdirilip, bu görevlerin Başbakanlıkça belirlenecek üç
kişilik bir Kurul tarafından yerine getirileceği, söz konusu Kurul’un en
geç bir ay içinde Türk Hava Kurumu’nun yeniden yapılandırılmasına ilişkin
tüzüğü hazırlayarak Bakanlar Kurulu’na sunacağının öngörüldüğü, böylece, Danıştay’da
görülmekte olan davanın konusunu oluşturan idari işlemin yasa kuralı haline
dönüştürüldüğü, Anayasanın 138 inci maddesinin son fıkrasında, “Yasama ve
yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu, bu
organlar ve idarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği
ve bunları geciktiremeyeceği kuralına yer verildiğini, davanın geçirdiği
evrelerden de anlaşılacağı gibi, yasama organının itiraz konusu geçici 7 nci madde ile diğer yargı kararlarıyla aynı etki ve
değerde olan yürütmenin durdurulması kararını sonuçsuz bırakmak amacıyla
yasal düzenleme yaparak Anayasanın 138 inci maddesinin ihlal edildiği, öte
yandan, Anayasanın benimsediği kuvvetler ayrılığı ilkesinin Devletin
üstlendiği görevlerin niteliklerine göre, yasama, yürütme ve yargı
organları tarafından yerine getirilmesini zorunlu kıldığı, bu organlardan
birinin, diğerinin görev alanıyla ilgili işlem yapmasının fonksiyon gaspı
olarak nitelendirileceğinden hukukun üstünlüğünü egemen kılmakla yükümlü
hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağı, itiraz konusu geçici 7 nci madde ile idari işlem niteliğinde yasama
tasarrufunda bulunularak bu ilkenin de ihlal edildiği vurgulanmıştır.
Söz konusu hüküm ve kararlar
gözetildiğinde, devam eden davalar hakkında davanın taraflarının Anayasanın
36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama
özgürlükleri ve adil yargılama hakları yasama işlemi ile ihlal edilmiştir.
Ayrıca erkler ayrılığına ilişkin Anayasanın başlangıç bölümü ile hukuk
devletine ilişkin 2 nci, eşitlik ilkesine ilişkin
Anayasanın 10 uncu, Anayasa normlarının bağlayıcılığı ve üstülüğüne ilişkin
11 nci, yasaların genelliğine yönelik Anayasa 87 nci maddesi ile Anayasanın 138 inci maddesine de aykırı
hareket edilmiştir.
Bu nedenle 01.12.2007 tarih ve 5720
sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
geçici madde 1’i, Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 11
inci, 87 nci ve 138 inci maddelerine aykırı olup,
iptal edilmesi gerekir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
Yargı bağımsızlığı saygın bir hukuk
devletinin, çağdaş demokrasinin en gerçek göstergesidir. En büyük, en ciddî
tehlike yargı bağımsızlığının hiçe sayılmasıdır.
Yargı bağımsızlığını gölgeleyen
durumların öncelikle ve vakit geciktirilmeksizin ortadan kaldırılmasının ne
kadar önemli olduğu izahtan varestedir. Bilinmelidir ki yargı bağımsızlığı,
bireylerin, ulusun en güçlü güvencesidir. Ulusal onurdur. Yargıç ve
savcıların değil, ulusun yararınadır. Bağımsız olmayan yargı, yargı
değildir. Bu nedenle iptali istenen kuralın uygulanması halinde sonradan
giderilmesi güç ya da olanaksız durum ve zararlar doğabileceği açıktır.
Diğer taraftan, Anayasal düzenin en
kısa sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın
gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken
hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü
ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence
altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti
yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksama
bulunmamaktadır.
Arz ve izah olunan nedenlerle, iptali
istenen hükümlerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerin de
durdurulması gerekmektedir.
V. SONUÇ VE İSTEM
01.12.2007 tarih ve 5720 sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun;
1) 1 inci maddesi ile 2802 sayılı
Kanunun 8 inci maddesine eklenen (k) bendinin Anayasanın 2 nci, 7 nci, 10 uncu, 11 inci
ve 138 inci maddelerine aykırı olduğundan,
2) 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı
Kanuna eklenen 9/A maddesinin birinci fıkrasının Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 11 inci
maddelerine aykırı olduğundan,
3) 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı
Kanuna eklenen 9/A maddesinin altıncı fıkrasının Anayasanın 2 nci, 11 inci, 138 inci, 139 uncu, 140 ıncı ve 159 uncu maddelerine aykırı olduğundan,
4) 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı
Kanuna eklenen 9/A maddesinin yedinci, sekizinci ve dokuzuncu fıkralarının,
Anayasanın 2 nci, 11 inci, 138 inci, 139 uncu,
140 ıncı ve 159 uncu maddelerine aykırı
olduğundan,
5) 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı
Kanuna eklenen 9/A maddesinin onuncu fıkrasının ve onbirinci
fıkrasının birinci tümcesinin Anayasanın 2 nci,
11 inci ve 138 inci maddelerine aykırı olduğundan,
6) 3 üncü maddesi ile 2802 sayılı
Kanuna eklenen 9/A maddesinin onbeşinci
fıkrasının Anayasanın 2 nci, 7 nci, 10 uncu, 11 inci ve 138 inci maddelerine aykırı
olduğundan,
7) 4 üncü maddesi ile değiştirilen
2802 sayılı Kanunun 69 uncu maddesinin son fıkrasının Anayasanın 2 nci, 11 inci, 38 inci, 139 uncu ve 140 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,
8) Geçici Madde 1’inin Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 11 inci, 87 nci
ve 138 inci maddelerine aykırı olduğundan,
iptallerine ve
sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların doğmasının
önlenmesi için iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de
durdurulmasına karar verilmesine ilişkin talebimizi saygı ile arz ederiz.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen
Yasa Kuralları
1.12.2007 günlü, 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un dava konusu kuralları da
içeren maddeleri şöyledir:
“MADDE
1- 24/2/1983 tarihli ve 2802
sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 8 inci maddesinin (c) bendinin ikinci
paragrafında yer alan “her dönemde ihtiyaç oranında,” ibaresi “her dönemde
alınacak aday sayısının yüzde yirmisini geçmemek üzere ihtiyaç oranında,”
şeklinde değiştirilmiş ve maddeye (j) bendinden sonra gelmek üzere
aşağıdaki (k) bendi eklenmiştir.
“k)
Avukatlık mesleğinden adaylığa geçmek isteyenler için; yukarıdaki (ı) bendi
hariç diğer şartları taşımakla birlikte, mesleklerinde fiilen en az beş yıl
çalışmış, giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak ayının son günü itibariyle otuzbeş yaşını doldurmamış ve kendi aralarında
yapılacak olan yazılı yarışma sınavında ve mülâkatta başarılı olmak,”
MADDE
3- 2802 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinden sonra gelmek
üzere aşağıdaki 9/A maddesi eklenmiştir.
“Yazılı
yarışma sınavı ve mülâkatın yapılış şekli
MADDE
9/A- Yazılı yarışma sınavı, Adalet Bakanlığı ile imzalanacak protokole göre
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılır.
Atama yapılacak boş kadroların
sayısı, derecesi, unvanı, sınıfı, atanacaklarda aranacak şartlar ile
başvuruya ve sınava ilişkin hususların yer aldığı duyuru, müracaat
süresinin bitiminden en az onbeş gün önce Türkiye
genelinde günlük yayımlanan tirajı en yüksek beş
gazeteden birinde bir defa ve ayrıca Adalet Bakanlığı internet sitesinde
ilân olunur.
Yazılı sınav; Türkçe, matematik, Türk
kültür ve medeniyetleri, Atatürk ilkeleri ve inkılâp tarihi ve temel yurttaşlık
bilgisi sorularından oluşan genel yetenek ve genel kültür konuları ile
a) Adlî yargıda; anayasa hukuku,
medenî hukuk, borçlar hukuku, hukuk yargılama usulü, ticaret hukuku, icra
ve iflâs hukuku, ceza hukuku, ceza yargılama usulü, idarî yargılama usulü
ve idare hukuku,
b) İdarî yargıda; anayasa hukuku,
idare hukuku, idarî yargılama usulü,hukuk yargılama usulü, borçlar hukuku (genel hükümler), medenî
hukuk, ceza hukuku (genel hükümler), vergi hukuku, vergi usul hukuku ve
maliye-ekonomi,
konularını kapsayan
alan bilgisi sorularından yapılır.
Yazılı sınavda genel yetenek ve genel
kültür soruları yirmi, alan bilgisi soruları seksen puan ağırlığa sahip
olacak şekilde değerlendirmeye tâbi tutulur. Bu değerlendirme yapılırken
genel yetenek ve genel kültür konuları ile alan bilgisi konuları kendi aralarındaeşit
olarak puanlanır.
Yazılı sınavda yüz tam puan üzerinden
en az yetmiş puan almak kaydıyla en yüksek puan alandan başlamak üzere,
sınav ilânında belirtilen kadro sayısının bir katı fazlası mülâkata
çağrılır. Ancak başarı oranı, ilân edilen kadronun bir katı fazlasının
altında olursa, sadece başarılı olanlar mülâkata çağrılır. Bu şekilde
çağrılan en düşük puana sahip adayla aynı puanı alanlar da mülâkata alınır.
Mülâkat
Kurulu; Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya görevlendireceği Müsteşar
Yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri
ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunun
her sınav için kendi üyeleri arasından belirleyeceği iki üye olmak üzere
toplam yedi üyeden oluşur.
Türkiye
Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda Yargıtay ve Danıştay mensubu birer üye
bulunması halinde bu üyeler Mülâkat Kurulunda asıl üye olarak
görevlendirilir.
Türkiye
Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda Yargıtay ve Danıştay mensubu üye sayısı
birden fazla ise, Yargıtay kontenjanı için Yargıtay mensupları arasından,
Danıştay kontenjanı için Danıştay mensupları arasından; Yargıtay veya
Danıştay mensubu üyelerden birinin ya da her ikisinin bulunmaması halinde
ise Yönetim Kurulunun diğer üyeleri arasından gizli oyla seçim yapılır.
Asıl
üyelerin hukukî veya fiilî sebeplerle katılamamaları halinde; Teftiş Kurulu
Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürlerinin yerine
vekâlet edenler, Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulundan katılacak
üyelerin yerine ise, Yönetim Kurulunun kendi üyeleri arasından her biri
için ayrı ayrı gizli oyla belirleyeceği yedek
üyeler Mülâkat Kuruluna katılır.
Mülâkat,
ilgilinin;
a)
Muhakeme gücünün,
b)
Bir konuyu kavrayıp özetleme ve ifade yeteneğinin,
c)
Genel ve fizikî görünümünün, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğunun
ve liyakatinin,
d)
Yetenek ve kültürünün,
e)
Çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığının,
puan
vermek suretiyle değerlendirilmesi yöntemidir.
Mülâkat,
yukarıdaki bentlerde yazılı özellikler herbiri
yirmişer puan üzerinden değerlendirilerek yapılır. Mülâkat
Kurulunun herbir üyesi tarafından verilen puanlar
ayrı ayrı tutanağa geçirilir. Başarılı sayılmak
için, üyelerin yüz tam puan üzerinden verdikleri notların aritmetik
ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.
Mülâkat sonucu en yüksek puan alandan
başlamak üzere sıraya konularak mülâkat başarı listesi hazırlanır ve bu
listenin altı Mülâkat Kurulu tarafından imzalanarak Personel Genel
Müdürlüğüne teslim edilir.
Yazılı yarışma sınavına katılmayanların
mazeretleri kabul edilmez. Mazereti sebebiyle mülâkata katılamayanların
müracaatı üzerine Mülâkat Kurulunca mazeretlerinin kabulüne karar verildiği
takdirde mülâkat yeri ile günü tespit edilir ve ilgili mülâkata çağrılır.
Mazeret bildirenlerin mazereti Mülâkat Kurulunca reddedilir veya kabul edilmekle
birlikte verilen süre içinde mülâkata katılmazsa başarısız sayılır.
Sınava katılanların, yukarıda
belirtilen yazılı yarışma sınavı notunun yüzde yetmişi ile mülâkat notunun
yüzde otuzunun toplamı tespit edildikten sonra en yüksek puan alandan
başlamak üzere nihai başarı listesi hazırlanır. Bu sıralamaya tâbi
tutulanların nihai puanlarının eşit olması halinde, yazılı sınavda aldığı
puana öncelik tanınır. Yazılı puanlarının da eşit olması halinde, kura
çekilmek suretiyle sırası belirlenir ve bu konuda yapılan işlemler düzenlenecek
tutanakta gösterilir.
Hukuk
alanında doktora yapmış olanlar ilân edilen boş kadrolara başvurabilir.
Bunlar sadece mülâkata tâbi tutulur. Bu durumda olanlar için mülâkat puanı
esas alınarak ayrı bir nihai başarı listesi düzenlenir.
Yazılı yarışma sınavı ile mülâkatın
sekretarya hizmetleri Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü tarafından
yerine getirilir.
Sınav kazananlardan gerçeğe aykırı
beyanda bulunduğu tespit edilenlerin sınavları geçersiz sayılarak atamaları
yapılmaz. Ataması yapılmış olsa dahi iptal edilir. Bunlar hiçbir hak
talebinde bulunamazlar.
Sınavı kazananlardan ataması yapılıp
da belge ile ispatı mümkün zorlayıcı sebepler olmaksızın 657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun 62 nci maddesinde belirlenen
kanunî süre içerisinde göreve başlamayanların atamaları iptal edilir.
Tekrar atanmaları için başvurmaları halinde bunların atamaları yapılmaz.”
MADDE
4- 2802 sayılı Kanunun 69 uncu maddesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 69- Meslekten çıkarma: Bir
daha mesleğe alınmamak üzere göreve son verilmesidir.
68 inci
maddenin (e) bendinde yazılı hallerden dolayı hangi sınıf ve derecede
olursa olsun iki defa, diğer hallerden dolayı bir derecede iki veya derece
ve sınıf kaydı aranmaksızın üç defa yer değiştirme veya derece yükselmesinin
durdurulması cezası almış olmak veya taksirli suçlar hariç olmak üzere,
altı aydan fazla hapis veya affa uğramış olsa bile 8 inci maddenin (h)
bendinde yazılı suçlardan biri ile kesin hüküm giymek meslekten çıkarılmayı
gerektirir. Ancak, verilen cezanın 8 inci maddenin (h) bendinde
yazılı suçlardan dolayı verilmemiş olması ve cezanın ertelenmiş, 5237
sayılı Türk Ceza Kanununun 50 nci maddesindeki
tedbirlerden birine çevrilmiş veya yüzseksen
günden fazla adlî para cezası olması halinde meslekten çıkarma cezası
yerine, yer değiştirme cezası verilir.
Birinci fıkra dışında kalan ceza
mahkûmiyetlerinin ertelenmiş veya 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 50 nci maddesindeki ceza veya tedbirlere çevrilmiş olup
olmadığına bakılmaksızın suçun niteliğine göre 64, 65, 66, 67 veya 68 inci
maddelerde sayılan disiplin cezalarından biri verilir.
Hükümlülüğü
gerektiren suç, mesleğin şeref ve onurunu bozan veya mesleğe olan genel
saygı ve güveni gideren nitelikte görülürse, Kanunda daha alt derecede bir
disiplin cezası öngörülmemiş olmak kaydıyla, cezanın miktarına ve
ertelenmiş veya 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 50 nci
maddesindeki ceza veya tedbirlerden birine çevrilmiş olup olmadığına
bakılmaksızın, meslekten çıkarma cezası verilir.
Disiplin
cezasının uygulanmasını gerektiren fiil suç teşkil etmezse ve hükümlülüğü
gerektirmese bile mesleğin şeref ve onurunu ve memuriyet nüfuz ve itibarını
bozacak nitelikte görüldüğü takdirde de meslekten çıkarma cezası verilir.”
GEÇİCİ
MADDE 1- 15/10/2006 tarihinde yapılan idarî yargı
hâkim adaylığı yazılı yarışma sınavında, bu Kanunun 9/A maddesinin beşinci
fıkrasında belirtilen bir katı fazla kadro içinde kalanlardan mülâkatta
başarısız sayılanlar, bu Kanun hükümlerine göre yeniden mülâkata alınırlar.
Bu şekilde çağrılanlar bakımından önceden kadro ilânı şartı aranmaz. Bunlar
arasından başarılı olanların adaylığa atamaları yapılır.
Birinci
fıkrada belirtilen yazılı yarışma sınavı ve 25/6/2007-6/7/2007
tarihleri arasında yapılan mülâkat sonucuna göre atamaları yapılanların
hakları saklıdır. Bu adayların meslek öncesi eğitimleri kaldığı yerden
devam eder.”
B- Dayanılan Anayasa
Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 2.,
7., 10., 11., 38., 87., 138., 139., 140. ve 159. maddelerine dayanılmıştır.
III-
İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince
Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet
ERTEN, Mustafa YILDIRIM, A. Necmi ÖZLER, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla 24.1.2008 gününde yapılan ilk
inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin bu konudaki raporun
hazırlanmasından sonra karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV-ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Ahmet KIRTEPE
tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen yasa
kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun’un 1. Maddesiyle, 2802 Sayılı Kanun’un 8.
Maddesine Eklenen (k) Bendinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, avukatlık mesleğinden hâkim ve
savcı adaylığına geçmek isteyenler için getirilen dava konusu kuralın,
alınacak aday sayısı yönünden belirsizlik içerdiği, herhangi bir sayısal
sınır ve çerçeve belirtilmediğinden bu konunun tamamıyla Bakanlığın
takdirine bırakıldığı, kuralın bu şekliyle sınava girecek diğer kişiler
yönünden öngörülemez bir durumun ortaya çıkmasına neden olduğu ve hukuk
güvenliğini zedelediği, ayrıca iptali istenen kural nedeniyle avukatlıktan
mesleğe geçecek olanlar ile mezunlar arasında eşitsizlik oluşturulduğu
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 7., 10., 11. ve 138. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
2802 sayılı Kanun’un 8.
maddesinde, adaylığa atanabilmek için başvuranlarda aranan niteliklere yer
verilmiş ve maddenin (a), (b), (c), (d), (f), (g) ve (h) bentlerinde hem
avukatlıktan mesleğe alınacaklarda hem de fakülte mezunlarında aranan ortak
nitelikler belirlenmiştir. Anılan maddenin dava konusu (k) bendinde ise avukatlık
mesleğinden adaylığa geçmek isteyenler için; aynı maddenin (ı) bendi hariç
diğer şartları taşımakla birlikte, mesleklerinde fiilen en az beş yıl
çalışmış, giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak ayının son günü itibarıyla otuzbeş yaşını doldurmamış ve kendi aralarında
yapılacak olan yazılı yarışma sınavında ve mülakatta başarılı olmak
koşuluna yer verilmiştir.
Kanun
koyucu, Kanun’da belirtilen fakülteleri bitiren mezunlar ile fiili olarak
en az beş yıl avukatlık yapmış olanları farklı iki grup olarak
değerlendirmiş ve bu grupların yazılı sınav ve mülakatlarının kendi
aralarında yapılmasını öngörmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla
kendini bağlı sayan devlettir.
Anayasa’nın
7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet
Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği belirtilmiştir.
Anayasa’nın
10. maddesinde öngörülen “kanun
önünde eşitlik ilkesi”, hukuksal durumları aynı olanlar için söz
konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında
aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık
tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve
topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin
çiğnenmesi yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı
kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi
kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir.
Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı
tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
Avukatlar
adalet sisteminin vazgeçilmez süjelerinden biridir. Avukatlık mesleği de
kanunlarla belirli kurallara bağlanmış olan ve maddi gerçeğin bulunması ile
adalete ulaşılmasına hizmet eden bir meslektir. Kanun koyucu hukuk
fakültesini bitirdikten sonra bir yıl avukatlık stajı yapmış ve fiilen en
az beş yıl bu mesleği icra eden, bu nedenle de yeni mezunlara göre tecrübe
sahibi olan ve uygulamayı bilen kişilerin hâkim ve savcılık mesleğine
geçişlerine imkân tanıyan bir düzenlemeye yer vermiştir. Nitekim,
tecrübenin hâkimlik mesleğinde önemli bir rolü olduğu ve hâkimlik sıfatının
kazanılmasının özellikle kişilik, yetenek ve tecrübeye dayandırılması
gerektiği Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri arasında
da yer almaktadır.
Bu nedenle,
kanun koyucu yargıdaki hâkim ve savcı ihtiyacını karşılamak üzere “fiilen en az beş yıl avukatlık yapmış
olanları” diğer mezunlara göre farklı bir kaynak olarak değerlendirmiş
ve adaylık için yapılacak sınavın her bir kaynaktan alınacaklar için kendi
aralarında yapılmasını öngörmüştür. Böyle bir uygulamanın adaylığa alınacak
farklı iki grubun niteliğinden kaynaklandığı, dolayısıyla en az beş yıl
süreyle fiilen avukatlık mesleğini yapan kişilerle, avukatlık tecrübesine
sahip olmayan diğer mezunların hukuksal durumlarının eşit olmadığı açıktır.
Diğer
taraftan adaletli bir hukuk düzeni kurmak Anayasa’nın 2. maddesinin
gereğidir. Bu nedenle beş yıl avukatlık tecrübesi bulunan kişilerin bu
tecrübeleri göz önünde bulundurularak kendi aralarında yapılacak yazılı
yarışmada bilgilerinin ölçülmesini öngören dava konusu kuralın hukuk
devletine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
2802 sayılı
Kanun’un 9. maddesinde de her yıl alınacak aday sayısının avukatlık
mesleğinden alınacaklar ile birlikte Türkiye Adalet Akademisinin görüşü
alınmak suretiyle kadro ve ihtiyaç durumuna göre Adalet Bakanlığınca tespit
edileceği belirtilmiştir. Hâkim ve savcı adaylarının eğitimlerinin Adalet
Akademisi tarafından yaptırılması nedeniyle her yıl alınacak adaylara daha
iyi bir eğitim verme Adalet Akademinin kapasitesi ve imkânlarıyla doğru
orantılıdır. Ayrıca, hâkim ve savcı ihtiyacı her yıl için farklılık
gösterebileceği gibi ihtiyaç duyulan miktarın hangi kaynaktan
karşılanacağının belirlenmesi de zamana ve günün ihtiyaçlarına göre farklılık
gösterebilir. Dolayısıyla, bu konunun kanunda düzenlenmesinin değişen
ihtiyaçlara göre hızlı karar almayı zorlaştıracağı ve yargı hizmetlerinin
aksamasına neden olacağı açıktır.
Ayrıca, Anayasa’da kanunla düzenlenmesi zorunlu
olan konular belirtilmiştir. Bu nedenle hâkim-savcı ihtiyacının hangi
kaynaklardan karşılanacağı kanunda gösterildikten sonra, bu kaynaklardan
alınacak adayların sayısı ve oranına dava konusu kuralda yer verilmemesi
yetki devri olarak nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2., 7. ve 10. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜTile Fettah OTO bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın 11. ve 138. maddeleriyle
ilgisi görülmemiştir.
B- Kanun’un 3.
Maddesiyle, 2802 Sayılı Kanun’a Eklenen 9/A Maddesinin Birinci, Altıncı,
Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu, Onuncu ve Onbeşinci Fıkraları ile Onbirinci
Fıkranın Birinci Cümlesinin İncelenmesi
1- Maddenin
Birinci Fıkrası
Dava
dilekçesinde, iptali istenen fıkra ile yazılı yarışma sınavının Kanun’un
9/A maddesinde yazılı kurallar göz önünde bulundurularak Adalet Bakanlığı
ile imzalanacak protokole göre ÖSYM tarafından yapılacağı, ancak kuralda bu
protokolün içeriğiyle ilgili bir çerçevenin çizilmediği, hangi konuların bu
protokolde yer alacağı, her sınav için ayrı protokol yapılıp yapılmayacağı,
puanlama sistemi ve formülünün çerçevesi, ham puan ve işlenmiş puanların
hangi yöntemlerle belirleneceği, standart sapma ya da başarı durumuna göre
puanlama gibi sistemlerin uygulanıp uygulanmayacağı, sınav sorularının
hazırlanma yöntemi, sınav sonuçlarının hangi kurum tarafından ilan
edileceği gibi konular başta olmak üzere, protokolde yer alması gereken
konuların çerçevesinin Kanun’da yer almadığı, dolayısıyla çerçevesi ve
sınırları kanun koyucu tarafından çizilmeksizin idareye protokol yapma
yetkisi verilmesinin hâkimlik ve savcılık mesleğinin niteliğiyle
bağdaşmadığı gibi genel olarak objektif ve tarafsız sınav ilkesiyle de
bağdaşmayacağı ve Anayasa’nın 7. maddesine aykırı olacağı, diğer taraftan,
bir yasa kuralının Anayasa’nın herhangi bir kuralına aykırı olduğunun
tespiti halinde bu kuralın hukuk devleti, Anayasanın üstünlüğü ve
bağlayıcılığı ilkeleriyle çelişmesine yol açacağı belirtilerek kuralın,
Anayasa’nın 2. ve 11. maddelerine de aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk
devleti olduğu; 7. maddesinde ise yasama yetkisinin Türk Milleti adına
Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği
belirtilmiştir.
Kanun’un 3.
maddesiyle 2802 sayılı Kanun’a eklenen 9/A maddesinin dava konusu olan
birinci fıkrası, yazılı yarışma sınavının Adalet Bakanlığı ile imzalanacak
protokole göre Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılacağını
kurala bağlamaktadır. Madde gerekçesinde “…yazılı yarışma sınavının, alanında uzman olan Öğrenci Seçme ve
Yerleştirme Merkezi tarafından yapılması esası getirilerek, Adalet
Bakanlığının yazılı sınavı yapma olanağı ortadan kaldırılmıştır. Adalet
Bakanlığı ile Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi arasında yapılacak olan
protokol ile yazılı sınavın yerleri, sınavın yürütülmesinde gözetilecek
hususlar, tarihi, süresi, kazananların belirlenmesi, sınav sonucunun Adalet
Bakanlığına ve ilgililere bildirilme şekli, açıklanma süresi ve sonuca
itiraz gibi yazılı sınava ilişkin usul ve esaslar belirlenecektir. Ayrıca,
sınavı yapan kurum tarafından talep edilen masraf başvuru sırasında
ilgililerden alınacaktır.” denilerek
Adalet Bakanlığı ile ÖSYM arasında yapılacak protokolün kapsamı açıklığa
kavuşturulmuştur. Kanun’da yer verilmeyerek idarenin takdirine bırakılan
yazılı sınavın yeri, sınavın yürütülmesinde gözetilecek hususlar, tarihi,
süresi, kazananların belirlenmesi gibi konuların, kanunla düzenlenecek
genel ve soyut niteliği bulunmayan, zamanın şartlarına göre değişkenlik
gösteren, ayrıntı ve uzmanlık gerektiren konular olduğu açıktır.
Kanun
koyucu, iptali istenen birinci fıkranın devamındaki fıkralarda konunun
genel çerçevesini çizerek sınava ilişkin esasları belirlemiştir. Buna göre,
atama yapılacak boş kadroların sayısı, derecesi, unvanı, sınıfı,
atanacaklarda aranacak şartlar ile başvuruya ve sınava ilişkin hususların
yer aldığı duyuru, müracaat süresinin bitiminden en az onbeş
gün önce Türkiye genelinde günlük yayımlanan tirajı
en yüksek beş gazeteden birinde bir defa ve ayrıca Adalet Bakanlığı
internet sitesinde ilân edilerek, yazılı sınavın; Türkçe, matematik, Türk
kültür ve medeniyetleri, Atatürk ilkeleri ve inkılâp tarihi ve temel
yurttaşlık bilgisi sorularından oluşan genel yetenek ve genel kültür
konuları ile adlî yargıda; anayasa hukuku, medenî hukuk, borçlar hukuku,
hukuk yargılama usulü, ticaret hukuku, icra ve iflâs hukuku, ceza hukuku,
ceza yargılama usulü, idarî yargılama usulü ve idare hukuku, İdarî yargıda;
anayasa hukuku, idare hukuku, idarî yargılama usulü,hukuk yargılama usulü, borçlar hukuku
(genel hükümler), medenî hukuk, ceza hukuku (genel hükümler), vergi hukuku,
vergi usul hukuku ve maliye-ekonomi, konularını kapsayan alan bilgisi
sorularından yapılacağı belirlenmiştir.
Maddenin
dördüncü fıkrasında da yazılı sınavda sorulan soruların alanlarına göre
genel yetenek ve genel kültür sorularının yirmi, alan bilgisi sorularının
ise seksen puan ağırlığa sahip olduğu, genel yetenek ve genel kültür
konuları ile alan bilgisi konularının kendi aralarında eşit olarak
puanlanacağı öngörülmüştür.
Kanunda yer
verilen düzenlemelerle kanun koyucunun, konunun genel çerçevesini ve
esaslarını kanunla belirlediği, idareye yetki verilen alanın ise ayrıntı ve
uzmanlık gerektiren konuları içerdiği, bu nedenle dava konusu kuralın
yasama yetkisinin devri niteliği taşımadığı açıktır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın,
Anayasa’nın 11. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
2- Maddenin Altıncı, Yedinci, Sekizinci ve
Dokuzuncu Fıkraları
Dava
dilekçesinde, Kanun’un 3. maddesiyle 2802 sayılı Kanun’a eklenen 9/A
maddesinin iptali istenen altıncı fıkrasında Mülâkat Kurulunun; Adalet
Bakanlığı Müsteşarı veya görevlendireceği Müsteşar Yardımcısı
başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel
Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunun her sınav
için kendi üyeleri arasından belirleyeceği iki üye olmak üzere toplam yedi
üyeden oluşacağı, mesleğe alınmada Mülakat Kurulunun idarenin etkin
ağırlıkta olduğu şekilde oluşturulmasının hukuk devleti, yargı bağımsızlığı
ve hâkimlik ve savcılık teminatı ilkeleriyle bağdaşmadığı, dava konusu altıncı
fıkranın Anayasa’ya aykırılığı, bu fıkraya bağlı olarak yedinci, sekizinci
ve dokuzuncu fıkraları da uygulanamaz hale getireceğinden anılan fıkraların
da iptalinin gerektiği, ayrıca yedinci ve sekizinci fıkralarda Anayasa’daki
düzenlemeden farklı olarak Yargıtay ve Danıştay üyeleri kavramı yerine,
Yargıtay ve Danıştay mensupları kavramının kullanıldığı, Yargıtay ve Danıştay
mensupları kavramına, Yargıtay ve Danıştay’da görev yapan tetkik hâkimleri
ile Cumhuriyet savcılarının da dâhil olduğu, bu nedenle söz konusu
düzenleme ile belirsizlik ve çelişki oluşturulduğu belirtilerek kuralların,
Anayasa’nın 2., 11., 138., 139., 140., 153. ve
159. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 3. maddesiyle 2802 sayılı Kanun’a eklenen 9/A maddesinin
dava konusu altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu fıkraları, Mülakat
Kurulunun kimlerden oluşacağı ve Adalet Akademisinden katılacak üyelerin
seçimi ve yerlerine vekâlet edecek kişilerin belirlenmesi ile Kurul
Üyelerinin hukuki veya fiili bir nedenle kurula katılamadığı durumlarda
yerlerine kimlerin katılacağını düzenleyen kurallardır. Maddenin
altıncı fıkrasında Mülakat Kurulunun, Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya
görevlendireceği Müsteşar Yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı,
Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet
Akademisi Yönetim Kurulunun her sınav için kendi üyeleri arasından
belirleyeceği iki üye olmak üzere toplam yedi üyeden oluşacağı
belirtilmiştir.
Anayasa’nın
138. maddesinde, “Hakimler,
görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak
vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya
kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve
talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”,
139. maddesinde de, “Hakimler ve
savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan
önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması
sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun
kılınamaz.” denilmiştir. 140. maddenin ikinci fıkrasında ise
hakimlerin, “mahkemelerin
bağımsızlığı ve hakimlik teminatı” esaslarına göre görevlerini ifa
edecekleri belirtildikten sonra, üçüncü fıkrasında da, nitelikleri,
atanmaları, hakları ve ödevleri ile fıkrada yazılı diğer konuların ve özlük
işlerinin yine “mahkemelerin
bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre” kanunla
düzenleneceği öngörülmüştür.
Anayasa’nın
159. maddesinin birinci fıkrasında, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkelerine göre kurulması ve
görev yapması esası benimsenmiş, sekizinci fıkrasında da adlive idari yargı hâkim ve savcılarını
mesleğe kabul etme, atama ve nakletme ile birlikte diğer özlük hakları
konusunda karar verme yetkisinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun
görevleri arasında sayılmıştır.
Hâkimlerin
görevlerini, yürütme ve yasama organları dahil, her türlü baskıdan uzak,
Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre yerine
getirebilmelerini sağlamak için “bağımsız”
olmaları kabul edilmiş, Anayasa’nın 138., 139. ve 140. maddelerinde özel
hükümler konulmak suretiyle anayasal güvenceler getirilmiştir. Anayasa’da
yer alan bu güvencelerin kuşkusuz hâkim ve savcı olarak atandıktan sonra
yargılama faaliyeti yapan kişiler açısından söz konusu olacağı açıktır.
Yargı bağımsızlığı, yargılama faaliyeti sırasında hâkimin kimseden emir ve
talimat almamasını, tarafsızlık ise yargılama faaliyeti sırasında hâkimin
yansız olması siyasi düşünce ve görüşlerini kararına yansıtmamasını ifade
etmektedir.
Mülakat, bir kişinin davranış ve düşünceleri üstüne bilgi edinmek
amacıyla sorulu cevaplı görüşme yapılarak ilgilinin muhakeme gücünü, bir
konuyu kavrayıp özetleme ve ifade yeteneğini,genel ve fiziki görünümünü, davranış ve
tepkilerinin mesleğe uygunluğunu ve liyakatini, yetenek ve kültürünü,
çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığını puan vermek suretiyle
değerlendirme olduğuna göre; Mülakat Kurulunda yer alan kişilerin bu
nitelikleri belirleyecek bilgi ve tecrübeye sahip olmaları gerekli ve
yeterlidir.
İptali
istenen altıncı fıkrada Mülakat Kurulu; Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya
görevlendireceği Müsteşar Yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı,
Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet
Akademisi Yönetim Kurulunun her sınav için kendi üyeleri arasından
belirleyeceği iki üye olmak üzere toplam yedi üyeden oluşmaktadır. Mülakat
Kurulunda yer alan tüm üyeler hâkim ve savcı sınıfından olup Anayasa’nın
138., 139. ve 140. maddelerinde yer alan
güvencelerin kapsamındadır. Ayrıca, Kurulda yer alan her bir üye farklı
alanlarda tecrübeye sahip genel müdürlerden belirlenerek bu konuda farklı
bakış açılarının oluşması sağlanarak özellikle Yargıtay ve Danıştay üyesi
olan ve Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda görev yapan üyelerin katılımıyla
yüksek yargının bakış ve değerlendirmesi de Mülakat Kuruluna
yansıtılmıştır.
Anayasa’da
yer alan “mahkemelerin bağımsızlığı”,
“hâkimlik ve savcılık teminatı”
ve “hâkimlik ve savcılık mesleği”ne
ilişkin ilkeler, hâkimlik ve savcılık mesleğine kabul edilen ve fiilen bu
görevi yapan hâkim ve savcılar için öngörülmüştür. Hâkimlik ve savcılık ise
ancak Anayasa uyarınca mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarına göre kurulan Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nca mesleğe kabul etme işlemi ile mümkündür. Mevcut
düzenlemeler göz önünde bulundurulduğunda, adayların mesleğe kabulden
önceki dönemde, adaylığa atama sürecinde Kurul tarafından hâkimlik ve
savcılık mesleğine kabullerinin yapılmamış olması ve adaylık döneminde
yargılama faaliyetinde de bulunmamaları nedeniyle hâkim ve savcı statüsünde
sayılmaları mümkün değildir. Bu nedenle mülakatın dava konusu kuralda
belirlenen kurul tarafından yapılması Anayasa’ya aykırılık oluşturmaz.
Maddenin
dava konusu yedi ve sekizinci fıkralarında mülakat kurulunda yer alacak
Adalet Akademisi üyelerinin seçilmesi usulü; dokuzuncu fıkrasında ise asıl
üyelerin hukuki veya fiili sebeplerle mülakat kuruluna katılamamaları
halinde yerlerine kimlerin vekâlet edecekleri ve bu seçimlerin nasıl
yapılması gerektiği belirlenmiştir. Buna göre, Mülakat Kurulunda yer alan
Adalet Bakanlığı bürokratlarının Kurula katılamaması durumunda bu kişilerin
yerine vekâlet edenler; Adalet Akademisinde görevli Danıştay veya Yargıtay
üyelerinin katılamaması durumunda ise Yönetim Kurulu üyeleri arasından her
bir üye için gizli oyla belirlenecek yedek üyelerin Mülakat Komisyonuna
katılacağı düzenlenmiştir.
Kamu
hizmetlerinin yürütülmesinde devamlılık esasının gereği olarak Mülakat
Kurulunda yer alan üyelerin hukuki veya fiili sebeplerle Kurula
katılamaması durumunda yerlerine vekâlet edeceklerin belirlenmesi bir
zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bu zorunluluğun gereği olarak dava konusu
kurallarda kanun koyucu Kuruldaki üyelerin statülerine uygun bir yöntem
belirleyerek Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yerlerine seçileceklerin, her
bir üyelik için gizli oyla belirlenmesini; bakanlık mensubu hâkimlerin yerine ise idari hizmetlerin gereği
olarak vekillerinin katılmasını öngörmüştür. Her ne kadar dava dilekçesinde
“vekâlet edenler” kavramının “vekaleten atamadan” daha geniş bir kavram
olduğu belirtilmiş ve Anayasa’ya aykırılık gerekçesi olarak ileri sürülmüş
ise de asılın görev yaptığı durumlarda vekaleten atamanın söz konusu
olmayacağı açıktır. Dava konusu kuralda yer verilen düzenleme, asıl üyenin
hastalık, izin veya başka bir nedenle geçici olarak komisyona katılamaması
durumlarını içermektedir. Bu nedenle kurallarda belirlenen yöntem, kanun
koyucunun takdiri içinde kaldığı gibi Anayasa’da yer alan ilkelere de
aykırılık taşımamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2.,
138., 139., 140. ve 159. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin
reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Fettah OTO ile ZehraAyla PERKTAŞ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralların,
Anayasa’nın 11. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
3- Maddenin Onuncu Fıkrası ile Onbirinci Fıkrasının Birinci Cümlesi
Dava
dilekçesinde, mesleğe uygunluk yönünden, aday
adaylarının laik hukuk sisteminin gereği olarak çağdaş yaşam anlayışına
sahip olmalarının kaçınılmaz olduğu, TBMM Adalet Komisyonunun kabul ettiği
metinde yer alan, ”çağdaş yaşam
anlayışının mülakatta puanlanması” şeklindeki düzenlemenin, “çağdaş bilimsel ve teknolojik
gelişmelere açıklığın mülakatta puanlanması” şeklinde
değiştirilmesinin, çağdaş dünya görüşüne sahip kişilerin hâkim ve savcı
adaylığına kabulünü destekleyici olmadığını, ayrıca mülakatın
denetlenebilir, ölçülebilir ve objektif olma şartlarını ve unsurlarını
taşımadığı ve kuralın yargı kararlarını etkisizleştirmeye yönelik hüküm
içerdiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2.,
11. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu; 138.
maddesinin dördüncü fıkrasında ise “yasama
ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu
organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve
bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” kuralı yer almaktadır.
Dava
konusu onuncu fıkrada kanun koyucu, yazılı sınavı kazanıp mülakata girecek
adayların hangi özelliklerinin değerlendirmeye tabi tutulacağını
belirlemiştir. Buna göre, yazılı yarışma sınavında başarılı olanların tâbi
tutulacağı mülâkat, ilgilinin muhakeme gücü, bir konuyu kavrayıp özetleme
ve ifade yeteneği, genel ve fiziki görünümünün, davranış ve tepkilerinin
mesleğe uygunluğu ve liyakati ile yetenek ve kültürünün, çağdaş, bilimsel
ve teknolojik gelişmelere açıklığın puan vermek suretiyle değerlendirilmesi
yöntemi olarak tanımlanmıştır. Yazılı yarışma sınavında ilgililerin genel
yetenek ve genel kültür seviyeleri ile alan bilgisi düzeyleri ölçüldüğünden
mülâkatta bilgilerinin yeniden ölçülmesi yerine dava konusu fıkrada
belirtilen hususlarda değerlendirmeye tabi tutulması, mülakatın yapılış
amacına uygunluk taşımaktadır.
Nitekim, Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığının Temel
İlkelerinden yeterlik, seçim ve eğitim başlıklı 10. maddesinde, hâkimlik
mesleğine yeterli hukuk eğitimi görmüş yetenekli ve kişilikli bireylerin
seçilmesi, 13. maddesinde de hâkimlik sıfatının kazanılmasının objektif
esaslara, özellikle kişilik, yetenek ve tecrübeye dayandırılması gerektiği
vurgulanmıştır.
Hâkimlik ve savcılık mesleğine seçimde; muhakeme gücünün, karar vermek veya iddiada
bulunmak için bir konuyu kavrayıp iddianame veya karar şekline getirerek
özetleme yeteneğinin, mesleğin temsilinde fiziki görünüm ve davranışları
ile olaylara verilen tepkinin, mesleğin kariyer meslek olması nedeniyle
temsilde çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açık ve kültürlü olmanın
ölçülmesi doğaldır. Genel idari hizmetler sınıfında yer almakla
birlikte ileride hâkim ve savcı olacak adayların mülakatlarına ilişkin dava
konusu kuralda belirlenen bu ölçütlerin hukuk devletine aykırı bir yönü
bulunmamaktadır.
Dava konusu
onbirinci fıkranın birinci cümlesinde de adayın
mülakatta onuncu fıkrada belirtilen özelliklerinden her birinin yirmibeşer puan üzerinden, eşit oranda değerlendirmeye
tabi tutulacağı, ilgililer için ayrı ayrı tutanak
düzenleneceği ve mülâkatta başarılı sayılmak için üyelerin her birinin
verdikleri puanların aritmetik ortalamasının, yüz puan üzerinden en az
yetmiş olması gerektiği belirtilerek, mülâkattaki kriterlerin
ağırlıkları ve değerlendirme esasları somut ve objektif kurallara
bağlandığı anlaşıldığından, herhangi bir belirsizlikten söz edilemez.
Anayasa’nın
138. maddenin dördüncü fıkrasında yer alan hüküm, somut yargı kararlarına
ilişkindir. Yasama organı, anayasal ilkeleri göz önünde bulundurarak soyut,
genel ve objektif kanuni düzenlemeler yapma yetkisine her zaman sahiptir.
Kanun koyucunun bu nitelikte yaptığı düzenlemeler yargı kararlarının
etkisizleştirilmesi olarak nitelendirilemez.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2.
ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralların,
Anayasa’nın 11. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
4- Maddenin Onbeşinci Fıkrası
Dava dilekçesinde, iptali istenen kural ile hukuk
alanında doktora yapmış olanlarla ilgili özel düzenleme yapıldığı, hukuk
alanında doktora yapanların mezun oldukları fakülte yönünden bir ayrım
yapılıp yapılmadığının belli olmadığı,
mülakatın ve mülakatta eşit puan halinde seçimin ne şekilde yapılacağının
çerçevesi çizilerek açık ve net olarak belli edilmediği belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2., 7., 10., 11. ve 138.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın “Mahkemelerin Bağımsızlığı” başlıklı 138. maddesinde, hâkimlerin
görevlerinde bağımsız oldukları, Anayasa ve hukuka uygun olarak vicdani
kanaatlerine göre hüküm verecekleri, hiçbir organ, makam, merci veya
kişilerin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve
talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde
bulunamayacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme
kararlarına uymak zorunda bulundukları belirtilmiştir.
Kanun’un 3. maddesiyle 2802 sayılı Kanun’a eklenen
9/A maddesinin dava konusu onbeşinci fıkrası, hukuk
alanında doktora yapmış olanların yazılı sınava girmeksizin yapılacak
mülakat sınavında başarı göstermeleri halinde, diğer adaylardan ayrı olarak
hazırlanacak nihai başarı listesine göre hâkim veya savcı adayı olmalarını
düzenlemektedir.
Kanun koyucu, kanunda belirlenen
fakültelerde lisans düzeyinde eğitim görmüş mezunların yanında ayrıca hukuk
alanında doktora yapmış ve belli bir yetkinliğe ulaşmış olanların da
hâkimlik ve savcılık mesleğine girmelerini sağlamak amacıyla sadece dava
konusu kuralda değil, 2802 sayılı Kanun’un birçok maddesinde farklı düzenlemeler
yaparak bu kişilerin hâkimlik mesleğini seçmelerini teşvik etmiştir. Bu amaçla
Kanun’un 8. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde doktora yapanlar
için adaylık yaş sınırının 35 olduğu, 9. maddesinin son fıkrasında adaylığa
atamada doktora yapanların sadece mülakata tabi tutulacakları ve 32.
maddesinin ikinci fıkrasında doktora yapanların sekiz yıllık meslek
kıdeminin birinci sınıfa ayrılmada yeterli sayılacağı belirtilmiştir.
Ayrıca, görevdeki hâkim ve savcıların da hukuk
alanında yüksek lisans ve doktora yapmalarını teşvik amacıyla 2802 sayılı
Kanun’un 31. maddesinin dördüncü fıkrasında yüksek lisans yapanlara bir
kademe, doktora yapanlara ise bir derece verileceği kuralına yer
verilmiştir.
Doktora yapanların yazılı yarışma sınavına tabi
tutulmaması bunların adaylık için hukuk alanında yeterli bir bilgiye sahip
olduklarının kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Sınavla kazanılan
doktora eğitiminin belirli bir süre ders gördükten sonra yeterlilik sınavı
ve tez hazırlama aşamalarıyla tamamlandığı düşünüldüğünde kanun koyucunun
bu konudaki takdirinin Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesi,
hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli
değil hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını
sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle,
aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak
kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik,
herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki
özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve
uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik
ilkesi zedelenmez.
Dava konusu kural, doktora yapmak suretiyle hukuk
alanında belirli bir yetkinliğe sahip kişilerin yazılı yarışma sınavı
olmaksızın mülakatla hâkim ve savcı adayı olarak atanmalarını
düzenlemektedir. Hukuk alanında doktora yaparak belirli bir yetkinliğe sahip
kişilerle, lisans düzeyinde hukuk eğitimi almış olan diğer mezunların aynı
hukuksal durumda bulunmamaları nedeniyle, bu kişilerin farklı kurallara
tabi tutulması Anayasa’da yer alan eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
10. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın,
Anayasa’nın 2., 7. ve 11. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
C- Kanun’un 4.
Maddesiyle, 2802 Sayılı Kanun’un Değiştirilen 69. Maddesinin Son Fıkrasının
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Kanun’un 69. maddesinin dördüncü
fıkrasından farklı olarak dava konusu son fıkrada disiplin yaptırımına konu
fiilin suç teşkil etmediği hallerde “kanunda
daha alt derecede bir disiplin cezası öngörülmemiş olmak kaydı”nın
yer almadığı, fiilin mesleğin şeref ve onurunu ve memuriyet nüfuz ve
itibarını bozacak nitelikte görülmesinin meslekten çıkarma cezası için
yeterli görüldüğü, disiplin suç ve cezalarının kanunilik ilkesi gereği açık
olarak düzenlenmesi gerektiği, ayrıca konusu suç teşkil etmeyen fiillerde,
meslekten çıkarılma cezasının uygulanmasının, ancak “yetersizlik hallerinde” söz konusu olabileceği belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2., 11., 38., 139. ve 140.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 139. maddesinin
birinci fıkrasında, hâkim ve savcıların azlolunamayacağı, kendileri istemedikçe
Anayasa’da belirtilen yaştan önce emekliye ayrılamayacağı belirtilerek
hâkimlik ve savcılık teminatlarına yer verilmiş; ikinci fıkrasında da
meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanların,
görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak
anlaşılanların veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar
verilenlerin bu teminatlardan yararlanamayacağı belirtilmiştir.
Anayasa’nın 140. maddesinin
üçüncü fıkrasında ise hâkim ve savcıların atanmaları, hakları ve ödevleri,
aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev
yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin
kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili
veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma
yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı
gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile
diğer özlük işlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarına göre kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.
Anayasa’nın 139. maddesinde yer
alan düzenlemeye göre hâkim ve savcıların, sağlık nedeniyle görevini yerine
getirememe, meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan hüküm giyme ve
meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilme hallerinde, Anayasa’da
yer alan teminatlardan yararlanamayacağı belirtilmiş ancak Anayasa’nın 139.
ve 140. maddelerinde hâkim ve savcıların hangi fiilleri nedeniyle veya
hangi suçlardan hüküm giydiklerinde meslekten çıkarma cezası verileceği
kuralına yer verilmeyerek bu konunun düzenlenmesi kanuna bırakılmıştır. Kanun
koyucu Anayasa’nın verdiği yetkiye dayanarak, sağlık nedeniyle ayırma
hariç; hâkim ve savcıların meslekten çıkarma cezasını gerektiren bir suçtan
hüküm giyme ve meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilme
hâllerini, 2802 sayılı Kanun’un 69. maddesinde düzenlemiştir. Maddenin ilk
dört fıkrasında hangi suçlardan mahkûmiyetin meslekten çıkarılmayı
gerektirdiği, son fıkrasında ise suç teşkil etmeyen ve hükümlülüğü gerektirmeyen
fiillerden, mesleğin şeref ve onuru ve memuriyet nüfuz ve itibarını bozacak
nitelikte olanları işleyen hâkim ve savcıların meslekte kalmalarının uygun
olmadığına karar verilerek meslekten çıkarılmaları kural altına almıştır.
Hâkimlik ve savcılık mesleğinin kariyer meslek
olması nedeniyle, bu görevi ifa edenlerin sahip olduğu karine olarak kabul
edilen güven, itibar ve saygınlığın gereği olarak katı meslek ilkeleri
getirilebilir. İnsanların yargılama neticesinde verilen kararlara saygı
duymaları, yargının bağımsızlığı yanında hâkimlerin tarafsızlığı ve kişiliklerine
olan güvenden de kaynaklanmaktadır. Adaleti sağlamakla görevli hâkimler hem
davanın taraflarına hem de genel olarak halka güven telkin etmesi gereken
özel bir role sahiptir. Bu nedenledir ki kanun koyucu bu güveni bozucu
hareketleri disiplin hukuku açısından meslekten çıkarma cezası yaptırımına
bağlamıştır.
Ayrıca, kanun koyucu ceza kanunlarında toplumun
değer yargılarına göre olumsuz olan her davranışı ceza yaptırımına
bağlayarak suç olarak düzenlemek zorunda değildir. Ceza hukukunun kapsamı,
toplumların değer yargılarının kapsamından çok daha dar ve özeldir.
Dolayısıyla, toplum tarafından yadırganan her fiilin suç olarak düzenlendiğini
söylemek mümkün değildir. Toplum tarafından yadırganan ancak suç olarak
düzenlenmemiş bazı fiiller hâkimlik mesleği açısından kabul edilmeyen ve
güveni sarsıcı davranış olarak görülebilir. Bu nedenle ceza hukukunda suç
sayılmayan bir eylemin, disiplin hukukunda disiplin cezası nedeni sayılması
ve ağırlığına göre meslekten çıkarma cezasıyla cezalandırılması Anayasa’nın
139. maddesine aykırılık oluşturmaz.
Diğer taraftan, dava konusu kuralda olduğu gibi
Anayasa’nın 139. maddesinde, hâkim ve savcılık teminatlarından mahrumiyet
nedeni olarak sayılan sebepler arasında; meslekten çıkarılmayı gerektiren
bir suçtan dolayı mahkûm olmanın yanında, meslekte kalmalarının uygun
bulunmaması kararı, herhangi bir suç ve cezaya bağlı tutulmamıştır.
Kaldı ki, Anayasa’nın 159.
maddesinin sekizinci fıkrasında, adli ve idari hâkim ve savcılarını mesleğe
kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme gibi özlük işlemleriyle
meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin
cezası verme ve görevden uzaklaştırma işlemlerini yapma görevi bağımsız ve
tarafsız niteliklere sahip Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna verilerek
anayasal bir güvence sağlanmıştır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
139. ve 140. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2.,
11. ve 38. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
D- Kanun’un Geçici 1. Maddesinin İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
İdari
yargı hakim adayı alımına yönelik olarak 9.8.2006 tarihinde ilan edilen ve
15.10.2006 tarihinde yazılı yarışması yapılan sınavda yazılı yarışma
sınavını kazananlar mülakata girmeden; bu sınav ve yapılacak mülakatın
dayanağı olan Adli Yargı Hakim ve Savcı Adaylığı Yazılı Sınav Mülakat ve
Atama Yönetmeliğinin bazı maddelerinin iptali ve yürürlüklerinin
durdurulması talebiyle YARSAV tarafından Danıştay 12. Dairesine dava
açılmış, 12. Daire yürürlüğün durdurulması talebinin reddine karar
vermiştir. Bu karara karşı İdari Dava Daireleri Kuruluna yapılan itiraz
üzerine Kurul, 29.3.2007 günlü, 2007/234 YD. İtiraz sayılı kararıyla
Danıştay 12. Dairesinin yürürlüğün durdurulması talebinin reddine ilişkin
9.3.2007 günlü, E.2006/4784 sayılı kararına yönelik davacı YARSAV’ın
itirazının kabulüne karar vererek Yönetmeliğin 11., 14., 15., 16., 17.,
18., 19., 20., 22., 27. ve 28. maddelerinin, 21. maddesinin birinci ve
ikinci fıkralarının ve 29. maddesinin birinci fıkrası ile 15.10.2006
tarihinde yapılan idari yargı hakim adayı sınavının mülakatının yürürlüğünün
durdurulmasına oyçokluğu ile karar vermiştir.
Danıştay
İdari Dava Dairelerinin yukarıda yer verilen kararı üzerine Adli Yargı
Hakim ve Savcı Adaylığı Yazılı Sınav Mülakat ve Atama Yönetmeliğinin bazı
maddeleri değiştirilerek, yazılı yarışma sınavının Bakanlıkça yapılacağına
ilişkin olan maddeleri ise yürürlükten kaldırılarak yeniden düzenlenmiş ve
100 idari yargı hâkim adayı alımına ilişkin olarak 15.10.2006 tarihinde
ÖSYM tarafından yapılan yazılı yarışma sınavını kazanan adayların haklarını
korumak için yönetmeliğe geçici madde eklenerek 12.6.2007 günlü, 26550
sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
Yönetmelikteki
bu düzenlemeler çerçevesinde daha önce yazılı sınavı kazandığı ilan edilen
ve mülakata çağrılan 482 aday yeniden mülakata çağrılmış 2.6.2007- 6.7.2007
tarihleri arasında yapılan mülakat sonucunda başarılı olan 100 adayın
atamaları yapılmıştır. 2007 yılı Temmuz ayında göreve başlayan adayların
göreve başlamalarından yaklaşık 4 ay sonra Danıştay 12. Dairesi, 482 adayın
mülakatlarının yapılmasının dayanağı olan geçici 1. maddenin yürütmesinin
durdurulmasına karar vermiştir. Mülakatı kazanan ve göreve başlayan bu
adayların haklarının korunması ve durumlarının açıklığa kavuşturulması
amacıyla 5720 sayılı Kanun’a geçici bir madde eklenmiştir. Ayrıca dava
konusu kuralda 15.10.2006 tarihinde yapılan idari yargı hakim adaylığı
yazılı yarışma sınavında belirtilen kadronun bir katı fazla kadro içinde
kalıp mülakatta başarısız sayılanlara yeni bir mülakat sınavı hakkı
tanınmıştır. Dolayısıyla, Danıştayın yürürlüğü durdurma kararı vermeden
önce yürürlükte bulunan ve ilgili Yönetmelik’de yer alan kurallara göre
hakim adayı olarak göreve başlayanların adaylık hakları ile Danıştayın
yürütmeyi durdurma kararının neticesinde hak elde edenlerin bu haklarının
korunması amacıyla dava konusu Geçici Madde 1 düzenlenmiştir
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, iptali istenen Geçici Madde 1’in, aynı konuda verilmiş
yargı kararını etkileyici ve değiştirici nitelik taşıdığı, Anayasa’nın 138.
maddesinde sadece yürütmenin değil yasama organının da mahkeme kararlarına
uymak zorunda olduğu, bu organların mahkeme kararlarını hiçbir suretle
değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği,
ayrıca dava konusu kuralın kanunların genelliği ilkesi ile de bağdaşmadığı
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10., 11.,
87. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla
kendini bağlı sayan devlettir.
Anayasa’nın “Mahkemelerin
Bağımsızlığı” başlıklı 138. dördüncü fıkrasında“Yasama
ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu
organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve
bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” kuralı yer almaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer verilen hukuk devleti
ilkesinin temel gereklerinden birisi kazanılmış haklara saygı
gösterilmesidir. Kazanılmış haklara saygı, hukuk güvenliği ilkesinin bir
sonucudur. Hukuksal güven Anayasa’da öngörülen temel hak ve özgürlüklerin
kullanılmasının ve insan haklarının yaşama egemen kılınmasının da
önkoşuludur. Güvenin korunması, her zaman mevcut bir hukukî durumun
dokunulmazlığı anlamında olmasa da, her düzenleme değişikliğinde kanun
koyucunun göz önünde bulundurması gereken bir husustur. Bireylerin devlete
olan güveninin korunması da ancak hukuk güvenliğinin sağlanmasıyla
mümkündür.
Hukuk devletinin önemli bir unsuru olarak hukuk
güvenliği, yalnızca hukuk düzeninin değil, aynı zamanda belirli sınırlar
içinde, bütün devlet faaliyetlerinin, önceden öngörülebilir olması anlamını
taşır. Hukuki güvenlik, sadece bireylerin devlet faaliyetlerine duyduğu
güven değil, aynı zamanda yürürlükteki mevzuatın süreceğine duyulan güveni
de içerir. Bu nedenle hukuk devleti idealinin gerçekleşebilmesi için
bireylerin kazanılmış haklarına saygı gösterilmesi bir zorunluluktur.
Dolayısıyla yürürlükte bulunan hükümlere göre gerçekleşmiş durumlar ile
elde edilmiş hakların korunması hukuk devletinin gereği olarak
görülmelidir.
Dava konusu
kural, yukarıda da belirtildiği üzere yürürlükteki kurallara göre yapılan
yazılı yarışma sınavı ve mülakatta başarılı olmuş adayların durumları ile
ilgili ortaya çıkan belirsizliğin giderilmesi ve hâkim adaylığına atanmış
bu kişilerin statülerinin açıklığa kavuşturulmasını düzenlemektedir.
15.10.2006 tarihinde ÖSYM tarafından yapılan yazılı yarışma sınavının
yürürlüğünün durdurulması istemi Danıştay 12. Daire tarafından reddedilmiş,
bu karara yapılan itiraz üzerine İdari Dava Daireleri Kurulu da davacının
bu yöndeki itirazını yerinde görmeyerek talebin reddine karar vermiştir. Bu
nedenle Danıştay 12. Dairesince Yönetmeliğin geçici 1. maddesi yönünden
henüz hukuka aykırı bir durum belirlenmeden, adaylar yürürlükteki hükümler
gereğince bir statü kazanmış olduklarından, bu statünün kazanılmış hak
kavramı içinde değerlendirilmesi gerekir. Anayasa’nın 138. maddesinde yer
alan ilke, mahkemelerin somut olaylar hakkında vermiş olduğu kararların,
yasama ve yürütme organları ile idare tarafından değiştirilmemesi ve bu
kararlara göre işlem yapmalarını ifade etmektedir. Bu nedenle, dava konusu
kuralda yer alan düzenleme, yargı kararlarının etkisizleştirilmesi
niteliğinde değil, daha çok kazanılmış hak kavramı içinde kabul
edilmelidir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Fulya
KANTARCIOĞLU ve Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşlere farklı gerekçeyle
katılmışlardır.
Kuralın,
Anayasa’nın 10.,11. ve87. maddeleri ile
ilgisi görülmemiştir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
1.12.2007
günlü, 5720 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun’un:
1- 1.
maddesiyle, 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 8.
maddesine eklenen (k) bendine,
2- 3.
maddesiyle, 2802 sayılı Kanun’a eklenen 9/A maddesinin, birinci, altıncı,
yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onuncu fıkraları ile onbirinci
fıkrasının birinci cümlesi ve onbeşinci
fıkrasına,
3- 4.
maddesiyle, 2802 sayılı Kanun’un değiştirilen 69. maddesinin son fıkrasına,
4- Geçici 1.
maddesine,
yönelik iptal
istemleri, 18.5.2011 günlü, E. 2008/7, K. 2011/80 sayılı kararla
reddedildiğinden, bu madde, fıkra, bent ve cümlelere ilişkin YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
REDDİNE, 18.5.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE
karar verilmiştir.
VI- SONUÇ
1.12.2007 günlü, 5720 sayılı Hâkimler
ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
1- 1. maddesiyle, 24.2.1983 günlü,
2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 8. maddesine eklenen (k)
bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT ile Fettah OTO’nun
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- 3. maddesiyle, 2802 sayılı
Kanun’a eklenen 9/A maddesinin;
a- Birinci fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- Altıncı, yedinci,
sekizinci ve dokuzuncu fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Fettah OTO ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
c- Onuncu fıkrası ile
onbirinci fıkrasının birinci cümlesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
d- Onbeşinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün
karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
3- 4. maddesiyle, 2802 sayılı
Kanun’un değiştirilen 69. maddesinin son fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
4- Geçici 1. maddesinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
18.5.2011 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
Fettah OTO
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Alparslan ALTAN
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
|
KARŞIOY YAZISI
1- 5720 sayılı Hakimler ve
Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. Maddesiyle, 2802
sayılı Kanun’un 8. Maddesine Eklenen (k) Bendi:
Kuralla, avukatlık mesleğinden hakim
ve savcı adaylığına geçmek isteyenler için gerekli koşullar düzenlenmiş, bu
kapsamda kendi aralarında yapılacak olan yazılı yarışma sınavında ve
mülakatta başarılı olmak gerektiği belirtilmiştir. Kanun koyucunun, daha
evvel avukatlık stajı yapmış ve savunma mesleğinde belli bir süre deneyim
kazanmış olmayı, hakimlik ve savcılık mesleğine
girişte diğer hukuk fakültesi mezunlarına oranla bir üstünlük olarak kabul
ettiği ve bu nedenle diğer adaylardan farklı bir sınava tabi tutulmalarını
öngördüğü anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik
ilkesi gereği, aynı durumda bulunanlara ayrı kurallar uygulanarak yasa
karşısında eşitliğin zedelemesi önlenmiştir. Yasa karşısında eşitlik ise
eylemli değil, hukuksal eşitliği ifade eder.
Hakim
ve savcı adayları, mesleğe giriş yönünden aynı konumdadırlar. Bunların
meslek dışındaki ve öncesindeki deneyim veya donanımları, hukuki değil
eylemli farlılıklardır. Hukuk bilgisinin ölçülmesi amacıyla yapılacak bir
sınava girişe ilişkin hukuki statüde leh veya aleyhte değerlendirilemezler.
Anayasa Mahkemesinin 1990/13 Esas, 1990/30 Karar sayılı kararında yazılı
sınavın amacının “herkesin eşit koşullarda yarışmasını” sağlamak olduğu
belirtilmiştir. Kaldı ki ayrı sınavın gerekçesini oluşturan avukatlık
deneyimi, hakimlik ve savcılık mesleği için bir
avantaj olabileceği gibi dezavantaj da teşkil edebilir. Beş yıl boyunca
sadece icra takipleriyle uğraşmış olan bir avukatın ceza usul hukuku
yönünden diğer adaylara oranla bir üstünlüğü olduğu söylenemez. Bu nedenle,
avukatlık mesleğinden gelenlerin kendi aralarında ayrı bir sınava tabi
tutulmalarını öngören kural, Anayasa’nın 10. maddesine aykırıdır.
2- Kanun’un 3. Maddesiyle 2802 sayılı Kanun’a
Eklenen 9/A Maddesinin Altıncı, Yedinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Fıkraları:
Fıkralarda, mülakat kurulunun oluşumu
düzenlenmektedir. Kurallara göre, mülakaat heyeti
ezici çoğunluğuyla Adalet Bakanlığı yetkililerinden oluşmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 138.
maddesinde mahkemelerin bağımsızlığı, 139. maddesinde hakimlik
ve savcılık teminatı, 140. maddesinde hakimlik ve savcılık mesleği
düzenlenmiştir. Hakimlik ve savcılık mesleğine
girişin bu Anayasa hükümleri karşısındaki durumu, Anayasa Mahkemesinin
önceki kararlarında değerlendirilmiş ve içtihada bağlanmıştır.
Anayasa Mahkemesinin 1990/13 Esas, 1990/30 Karar
sayılı kararında hakim ve savcı adaylığı
Anayasa’nın 139. ve 140. maddeleri karşısında etraflıca değerlendirilmiş ve
şu gerekçeye yer verilmiştir:
“Anayasanın
139 ve 140.maddelerinde yargıçların ve savcıların özlük işleri hakkında
yasalarda yer alması gereken ilkeler gösterilmiş ve böylece yasama
organının bunlara aykırı düzenlemeler yapması önlenmiştir. Bu hükümlerden,
Anayasanın yargıçları maddi ve manevi kuşkulardan uzak tutarak, görevlerini
Anayasaya, kanunlara ve hukuka uygun olarak vicdani kanılarına göre
yapmalarını sağlamak amacını güttüğü anlaşılmaktadır. Yargıcı güvenceye
sahip olmayan, dolayısıyla bağımsız olmayan mahkeme bağımsız sayılamaz.
2802 sayılı Yasa’nın 7. maddesinde, adaylık
dönemini geçirip 8. maddedeki koşullara uygun olarak yeterlik kazanmış
olmadıkça hiç kimsenin yargıçlık ve savcılığa atanamayacağı
belirtilmektedir. Anayasanın 140. maddesinin üçüncü fıkrasında ise yargıç
ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri ile diğer özlük
işlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi esaslarına göre
yasa ile düzenleneceği öngörülmüştür.
Nitelik saptanmadan atama işlemi yapılamayacağına
göre, yargıç ve savcıların nitelikleri doğal olarak, atamadan önceki
dönemde yani, adaylığa atanma ve adaylık süresi içinde belirlenebilecektir.
Bu durumda, yargıç ve savcıların diğer özlük haklarının yanısıra
niteliklerinin de mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi esaslarına
göre yasa ile düzenleneceğini öngören Anayasanın140.maddesinin
adaylık dönemini de kapsadığının kabulü zorunludur. Böylece, Anayasa,
yargıçlık ve savcılık mesleğine verdiği özel önemin sonucu olarak bu
mesleğe girecekleri adaylık döneminden başlayarak güvenceye kavuşturmak
istemektedir. Öyleyse, yargıç ve savcı adaylarına ileride
üstlenecekleri görevi doyurucu biçimde yerine getirebilmeleri için adaylık
dönemi içinde de yeterli güvence sağlanmalıdır”.
Anayasa Mahkemesinin 1995/19 Esas, 1995/64 Karar
sayılı kararında da sınavın Adalet Bakanlığınca yapılmasına ilişkin yasa
kuralı iptal edilirken, bakanlıkça yapılacak bir yeterlik sınavının
öncelikle hakimlik ve savcılık mesleğine
alınacakların yürütme organına karşı bağımsızlığını gölgeleyeceği belirtilmiştir.
Hakim
ve savcı adayı statüsünün Anayasa’nın 128. maddesinin öngördüğü anlamda bir
devlet memuriyeti olarak kabulüne olanak bulunmadığı açıktır. Adaylar,
özlük hakları bakımından memur kabul edilseler de devlet adına yürütmekle
yükümlü bulundukları asli ve sürekli bir görev söz konusu değildir. Devlet
memurları yürütme organının siyasi program ve direktiflerine göre hareket
etmekle ve konusu suç teşkil etmemek şartıyla her türlü emir ve talimata
uymakla yükümlüdürler. Bu durumun hakim ve savcı
adayı için geçerli olmadığı açıktır.
Bu nedenle kurallar, Anayasa’nın 2., 138., 139. ve 140. maddelerine aykırıdır.
3- 9/A Maddesinin Onbeşinci
Fıkrası:
Kuralla, hukuk alanında doktora yapmış kişilerin
yazılı yarışma sınavına girmeksizin mülakatla hakim
ve savcı adayı olarak atanması düzenlenmiştir.
Doktora, belirli bir konuda derinlemesine inceleme
yapılmasına dayalı bir akademik etkinliktir. Sınav konuları ise hukukun
çeşitli dallarında yeterli bilgi sahibi olma esasına dayanmaktadır. Bu
konular aynı maddenin ikinci fıkrasında ayrıntılı olarak sayılmıştır. Ancak
doktora yapmış olanların, söz konusu hukuk disiplinlerindeki bilgisi
ölçülmüş ve değerlendirilmiş olmayacaktır. Bu yönüyle, kural, Anayasa’nın
10. maddesinde belirtilen eşitlik ilkesine aykırıdır.
|
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
KARŞIOY
ve FARKLI GEREKÇE
1.12.2007 günlü, 5270 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 3. maddesiyle 2802 sayılı
Kanun’a eklenen 9/A maddesinin altı, yedi, sekiz ve dokuzuncu fıkralarında;
“Mülâkat Kurulu; Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya
görevlendireceği Müsteşar Yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı,
Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet Akademisi
Yönetim Kurulunun her sınav için kendi üyeleri arasından belirleyeceği iki
üye olmak üzere toplam yedi üyeden oluşur.”
“Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda
Yargıtay ve Danıştay mensubu birer üye bulunması halinde bu üyeler mülâkat
Kurulunda asıl üye olarak görevlendirilir.”
“Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda
Yargıtay ve Danıştay mensubu üye sayısı birden fazla ise, Yargıtay
kontenjanı için Yargıtay mensupları arasından, Danıştay kontenjanı için
Danıştay mensupları arasından; Yargıtay ve Danıştay mensubu üyelerden
birinin ya da her ikisinin bulunmaması halinde ise Yönetim Kurulunun diğer
üyeleri arasından gizli oyla seçim yapılır.”
“Asıl üyelerin hukukî veya fiilî sebeplerle
katılamamaları halinde; Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve
Personel Genel Müdürlerinin yerine vekâlet edenler, Türkiye Adalet
Akademisi Yönetim Kurulundan katılacak üyelerin yerine ise, Yönetim
Kurulunun kendi üyeleri arasından her biri için ayrı ayrı
gizli oyla belirleyeceği yedek üyeler Mülâkat Kuruluna katılır.”
denilmektedir.
Anayasa’nın 140. maddesinin üçüncü fıkrasında,
hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri aylık ve
ödenekleri ile diğer özlük işlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik
teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği öngörülmüştür.
Anayasa Mahkemesi’nin E:1990/13, K:1990/30 sayılı
kararında da vurgulandığı gibi, nitelik saptanmaksızın atama işlemi
yapılamayacağından, yargıç ve savcıların nitelikleri, doğal olarak,
atamadan önceki dönemde, bu bağlamda adaylığa atanma ve adaylık süresi
içinde belirlenebilecektir. Buna göre, yargıç ve savcıların diğer özlük
haklarıyla birlikte niteliklerinin de mahkemelerin bağımsızlığı ve
yargıçlık güvencesi esaslarına göre yasa ile düzenleneceğini öngören
Anayasa’nın 140. maddesi, hâkim ve savcı adaylığına atanabilmek için
gerekli olan niteliklerin belirlenmesinde de Anayasal temel
oluşturmaktadır. Bu düzenlemeyle Anayasa koyucunun amacının, yargıç ve
savcıların, mesleğe girmek için başvurdukları tarihten başlayarak yürütme
organı karşısında bağımsızlıklarını koruyacak, objektif kurallara bağlı
tutulmalarını sağlamak olduğu açıktır. Devletin temelini oluşturan adaletin
gerçekleştirilmesi, her şeyden önce Anayasa’nın 9. maddesi uyarınca, Türk
Milleti adına yargı yetkisini kullanacak olan bağımsız mahkemelerin
yargıçlarının, idare karşısında yansızlıklarının korunabilmesine bağlıdır.
Hâkim adaylığına atanmanın ilk koşulunu oluşturan yazılı sınav ve
mülâkatın, her türlü etkiden uzak, liyakatı esas
alan nesnelliği sağlayacak yöntemlerle yapılması, Anayasa’nın “Mahkemelerin
bağımsızlığı”, “Hâkimlik ve savcılık mesleği”ne
ilişkin 138., 139. ve 140. maddelerinin de
gereğidir. Hâkimler ve savcılar için öngörülen anayasal güvenceleri bu
görevlerin fiilen icra edildiği dönemle sınırlayıp, hâkim ve savcı olarak
göreve başlayabilmek için gerekli eğitimin ve formasyonun
alındığı adaylık dönemini ise bunun dışında tutmak, Anayasa’nın “atama”dan önce tespiti gereken niteliklerin
belirlenmesi konusunda da mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarının gözetilmesini zorunlu kılan hükmü ile bağdaşmamaktadır.
Yargıçlık mesleğinin hak ve özgürlüklerin
korunmasındaki temel işlevi, Yargıçların sadece bağımsız olmalarının değil,
öyle algılanmalarının da yargının saygınlığı ve güvenilirliği bakımından
taşıdığı önem ve bireylerin adil bir hukuk düzeninin sağlanması bağlamında
yargıdan beklentileri de dikkate alındığında, hâkim ve savcılara tanınan
Anayasal güvencenin hâkim ve savcı adaylarına tanınmadığı ileri sürülemez.
Yukarıda belirtildiği gibi, Anayasa’daki düzenleme biçimi de bu tür bir
ayırıma olanak vermemektedir. Anayasa’nın sözü kadar amacı da önem
taşıdığından, yargıyla ilgili ayrıntı sayılabilecek ölçüdeki kapsamlı
düzenlemeleri ve bunların amaçları birlikte değerlendirildiğinde, adalet
dağıtımında tek belirleyici olan “yargı erki” mensuplarının, adaylığa
alınmalarından başlayarak anayasal güvence altında bulundukları sonucuna
ulaşılmaktadır. Bu güvencenin ise, hâkim ve savcı adaylarının seçimleri ve
kariyerleri konusunda idarenin her türlü etkisinden uzak sadece hâkimlik
mesleğinin gerektirdiği bilgi, yetenek ve ilkelerin geçerli olduğu liyakata dayanan bir sistemin benimsenmesiyle
sağlanacağı kuşkusuzdur.
Açıklanan nedenlerle hâkim ve savcıların mesleğe
alınabilmeleri için yapılan mülakatta, Kurul’un yedi üyesinden beşinin
bürokratlardan oluşmasının Adalet Bakanlığını belirleyici konuma getirdiği,
bu durumun ise Anayasa’nın 138., 139. ve 140.
maddelerine aykırı olduğu ve dava konusu altı, yedi, sekiz ve dokuzuncu
fıkraların iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Öte yandan, hukuka aykırı olduğu yargı kararıyla
saptanan idari işlemlere yasama işlemleriyle geçerlik kazandırılmasının,
Anayasal dayanağı bulunmamakta ise de Anayasa Mahkemesi’nin iptal
kararları, Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca Resmî Gazete’de
yayımlandıkları tarihte yürürlüğe girip, geçmişe etkili olmadıklarından
Geçici 1. maddenin iptalinde hukuksal yarar bulunmadığı gerekçesiyle bu
maddeye ilişkin red kararına farklı gerekçe ile
katılıyorum.
AYRIŞIK
OY
5720 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle 2802 sayılı
Kanun’un 8. maddesine eklenen (k) bendinin incelenmesi:
2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun
“Adayların nitelikleri” başlıklı 8. maddesi, adli ve idari yargı hâkim ve
savcı adaylığına atanacaklarda bulunması gereken nitelikleri
belirtmektedir. Bu niteliklerin neler olduğu madde de 10 bent halinde
açıklanmaktadır. 5720 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle 2802 sayılı Kanun’un 8.
maddesine eklenen iptal davasına konu (k) bendi, avukatlık mesleğinden
hâkim ve savcı adaylığına geçmek isteyenlerin taşıması gereken koşulları
belirlemektedir. Buna göre, avukatlık mesleğinden hâkim
ve savcı adaylığına geçmek isteyenler için, 2802 sayılı HSK’nın
8. maddesinin (ı) bendi hariç, diğer koşulların yanında mesleklerinde
fiilen en az beş yıl çalışmış, giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak ayının
son günü itibariyle 35 yaşını doldurmamış ve kendi aralarında yapılacak
olan yazılı yarışma sınavında ve mülakâtta
başarılı olmak koşullarını aramaktadır.
Hâkim ve Savcılık meslekleri “kariyer” meslek
sınıfına girmektedir. Hâkimler ve savcılar göreve önce hâkim ve savcı adayı
olarak başlamakta, adaylık dönemi bittikten sonra meslek içinde en yüksek
derecelere kadar yükselme olanağına sahip olmaktadırlar. Bu mesleğe aday
olarak girip ileride atanılacak hâkim ve savcılık meslekleri için gerek
avukatlıktan gelenler ve gerekse fakülte mezunları için aranılan ölçütler
aynıdır. Adaylık için yapılan yazılı sınav ve mülâkatla, daha sonra hâkim
veya savcı olarak atanacaklarda meslekleri için sahip olunması gereken
liyakatin ölçülmesi amaçlanmaktadır. Hâkim ve savcı adaylığına atanmada,
gerek avukatlıktan gelenlerin ve gerekse diğer fakülte mezunlarının farklı
niteliklere sahip olması gerekmemektedir. Bu durumda her iki grubun da aynı
hukuksal konumda oldukları açıktır. Bu nedenle avukatlıktan gelenlerle
fakülte mezunlarının farklı sınavlara tabi tutulmaları Anayasa’nın 10.
maddesinde yazılı “Kanun önünde eşitlik” ilkesine aykırıdır.
Öte yandan, iptal davasına konu kural ile hâkim ve
savcı adaylığına atanma koşullarını taşıyan avukatlara boş kadro sayısının
belirli bir oranıyla sınırlı olmaksızın atanma olanağı getirilmiştir.
Yasada herhangi bir sınır ve çerçevenin çizilmemiş olması ve aday sayısının
saptanmasının tamamen Bakanlığın takdirine bırakılması belirsizlik nedeniyle
hukuk güvenliği ilkesini zedelediği gibi, bu konuda yürütme organına
sınırları belli olmayan bir yetkinin verilmesi, Anayasa’nın 2. ve 7.
maddelerine aykırıdır.
5720 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile 2802 sayılı
Kanun’a eklenen 9/A maddesinin altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu
fıkralarının incelenmesi:
2802 sayılı Kanun’un 9/A maddesinin dava konusu
altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu fıkraları, “Mülâkat Kurulu”nun
kimlerden oluşacağı, Adalet Akademisinden katılacak üyelerin seçimi ve
yerlerine vekâlet edecek kişilerin belirlenmesi ile Kurul üyelerinin hukuki
veya ilgili bir nedenle kurula katılamayacağı durumlarında yerlerine kimlerin
katılacağını düzenleyen kurallardır. Maddenin altıncı fıkrasında, Mülâkat
Kurulu’nun Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya görevlendireceği müsteşar
yardımcısı başkanlığında Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri
ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulu’nun
her sınav için kendi üyeleri arasından belirleyeceği iki üye olmak üzere
toplam yedi üyeden oluşacağı öngörülmektedir.
Anayasa’da Hâkimlerin görevlerini yürütme ve yasama
organları dahil, her türlü baskıdan uzak, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka
uygun olarak vicdani kanaatlerine göre yerine getirebilmelerini sağlamak
için bağımsız olmaları kabul edilmiş, Anayasa’nın 138.,
139. ve 140. maddelerine özel hükümler konulmak suretiyle anayasal
güvenceler getirilmiştir.
Anayasa’nın 140. maddesinin üçüncü fıkrasında,
hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve
ödenekleri ile diğer özlük işlerinin mahkemelerde bağımsızlığı ve hâkimlik
teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği hükmü yer almaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin E:1990/13, K:1990/30 sayılı
kararında da, nitelik tespit edilmeden atanma işleminin yapılamayacağı,
yargıç ve savcıların niteliklerinin, doğal olarak atanmadan önceki dönemde,
adaylığa atanma ve adaylık süresi içinde belirlenebileceği vurgulanmaktadır.
Anayasa’nın 140. maddesi ve anılan Anayasa Mahkemesi kararı, hâkim ve
savcıların mesleğe girmek için başvurdukları tarihten itibaren yürütme
organı karşısında bağımsızlıklarını korumalarını ve objektif kurallara
bağlı tutulmalarını amaçlamaktadır. Bu nedenle hâkim ve savcıların mesleğe
alınabilmeleri için yapılan seçme sınavında Adalet Bakanlığı’nın
belirleyici olması Anayasa’ya aykırı bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle yukarıda anılan kuralların
Anayasa’nın 2., 7., 10., 138., 139. ve 140. maddelerine
aykırı olduğu ve iptali gerektiği görüş ve düşüncesiyle çoğunluk kararına
katılmıyorum.
KARŞIOYve FARKLI
GEREKÇE
1.12.2007 günlü, 5270 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 3. maddesiyle 2802 sayılı
Kanun’a eklenen 9/A maddesinin altı, yedi, sekiz ve dokuzuncu fıkralarında;
“Mülâkat Kurulu; Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya
görevlendireceği Müsteşar Yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı,
Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet
Akademisi Yönetim Kurulunun her sınav için kendi üyeleri arasından
belirleyeceği iki üye olmak üzere toplam yedi üyeden oluşur.”
“Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda
Yargıtay ve Danıştay mensubu birer üye bulunması halinde bu üyeler Mülâkat
Kurulunda asıl üye olarak görevlendirilir.”
“Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda
Yargıtay ve Danıştay mensubu üye sayısı birden fazla ise, Yargıtay
kontenjanı için Yargıtay mensupları arasından, Danıştay kontenjanı için
Danıştay mensupları arasından; Yargıtay veya Danıştay mensubu üyelerden
birinin ya da her ikisinin bulunmaması halinde ise Yönetim Kurulunun diğer
üyeleri arasından gizli oyla seçim yapılır.”
“Asıl üyelerin hukukî veya fiilî sebeplerle
katılamamaları halinde; Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve
Personel Genel Müdürlerinin yerine vekâlet edenler, Türkiye Adalet
Akademisi Yönetim Kurulundan katılacak üyelerin yerine ise, Yönetim
Kurulunun kendi üyeleri arasından her biri için ayrı ayrı
gizli oyla belirleyeceği yedek üyeler Mülâkat Kuruluna katılır.”
denilmektedir.
Anayasa’nın 140. maddesinin üçüncü fıkrasında,
hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri aylık ve
ödenekleri ile diğer özlük işlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik
teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği öngörülmüştür.
Bu düzenlemeyle Anayasa koyucunun amacının, hakim ve savcıların, mesleğe girmek için başvurdukları
tarihten başlayarak yürütme organı karşısında bağımsızlıklarını koruyarak,
hakimlik teminatı esasına göre objektif kurallara bağlı tutulmalarını
sağlamak olduğu açıktır. Dolayısıyla hâkim adaylığına atanmanın ilk
koşulunu oluşturan yazılı sınav ve mülâkatın, her türlü etkiden uzak, liyakatı esas alan nesnel ölçütleritaşıyan yöntemlerle yapılması, Anayasa’nın
138., 139. ve 140. maddelerinde düzenlenen
mahkemelerin bağımsızlığı ve hakim teminatının gereğidir.
Bu durumda, hâkimler ve savcılar için öngörülen
anayasal güvenceleri bu görevlerin fiilen icra edildiği dönemle sınırlayıp,
hâkim ve savcı olarak göreve başlayabilmek için gerekli eğitimin ve formasyonun alındığı adaylık dönemini ise bunun dışında
tutmak mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esasları ile
bağdaşmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle hâkim ve savcıların mesleğe
alınabilmeleri için yapılan mülakatta, Kurul’un yedi üyesinden beşinin
bürokratlardan oluşmasının Adalet Bakanlığını sınav sonuçlarını belirleyici
konuma getirdiğinden, 5270 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile 2802 sayılı
Kanun’a eklenen 9/A maddesinin altı, yedi, sekiz ve dokuzuncu fıkralarının
Anayasa’nın 138. ve 139. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği
düşüncesi ile çoğunluk kararına katılmıyorum.
Diğer taraftan, hukuka aykırı olduğu yargı
kararıyla saptanan idari işlemlere yasama işlemleriyle geçerlilik kazandırılmasının,
Anayasal dayanağı bulunmamakta ise de Anayasa Mahkemesinin iptal kararları,
Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca Resmî Gazete’de yayımlandıkları tarihte
yürürlüğe girdiğinden Geçici 1. maddenin iptal edilmesinde hukuki yarar
bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenle geçici 1. maddeye ilişkin red kararına farklı gerekçe ile katılıyorum.
|