|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2012/100
Karar Sayısı: 2013/84
Karar Günü: 4.7.2013
İPTAL DAVASINI AÇANLAR : Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri
Emine Ülker TARHAN ve Dilek AKAGÜN YILMAZ ile birlikte 123 milletvekili
DAVANIN KONUSU :2.7.2012 günlü, 6352 sayılı Yargı
Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanun’un:
1-1. maddesiyle9.6.1932 günlü,
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun başlığı ile birlikte
değiştirilen 1. maddesinin beşinci fıkrasının,
2- 3.
maddesiyle 2004 sayılı Kanun’a eklenen 8/a maddesinin ikinci fıkrasının,
3- 21.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 106. maddesinin birinci
fıkrasının,
4- 22.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 110. maddesinin birinci
fıkrasının,
5- 24.
maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un 114. maddesine eklenen dördüncü fıkranın “Açık artırmaya elektronik ortamdan
teklif verme yoluyla başlanır.” biçimindeki birinci cümlesinin,
6- 25.
maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 115. maddesinin,
7- 28.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 124. maddesinin üçüncü
fıkrasının,
8- 29.
maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 126. maddesinin dördüncü
fıkrasının,
9- 31.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 129. maddesinin,
10- 44. maddesiyle 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı
Danıştay Kanunu’nun 8. maddesinin;
a- (1) numaralı fıkrasının,
aa- (d)
bendine eklenen “Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Sekreterliği,” ibaresinin,
ab- (e) bendine eklenen “ile düzenleyici ve denetleyici kurumların başkanlıkları,” ibaresinin,
ac-
Değiştirilen (g) bendinin,
b- (3) numaralı fıkrasındaki değiştirilen “onbeş yıl”ibaresinin,
11-45. maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı
Kanun’un 24. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinin,
12- 46.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 60. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının,
13- 47.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 61. maddesinin (1) ve (3)
numaralı fıkralarının,
14- 57.
maddesiyle;
a- 6.1.1982 günlü, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu’nun 27. maddesinin değiştirilen (2) numaralı fıkrasının,
b- 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesine eklenen (3) ve
(10) numaralı fıkraların,
15- 58.
maddesiyle değiştirilen 2577 sayılı Kanun’un 28. maddesinin (2) ve (6)numaralı fıkralarının,
16- 72.
maddesiyle 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 37.
maddesinin birinci fıkrasına eklenen (c) bendinin,
17- 74.
maddesiyle 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan“ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresinin madde
metninden çıkarılmasının,
18- 75.
maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 10.
maddesinin,
19- 77. maddesiyle 9.6.2004 günlü, 5187 sayılı
Basın Kanunu’nun 26. maddesinin birinci ve altıncı fıkralarında yapılan
değişikliklerin,
20- 85. maddesiyle değiştirilen 26.9.2004 günlü, 5237
sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220.maddesinin (6) ve (7) numaralı fıkralarının,
21- 90. maddesiyle 5237 sayılı
Kanun’un başlığı ile
birlikte değiştirilen 277.
maddesinin,
22- 92. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 285. maddesinin,
23- 93. maddesiyle
değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 288. maddesinin,
24- 95. maddesiyle
4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na eklenen 38/A
maddesinin,
25- 105. maddesinin,
26- Geçici 1. maddesinin,
27- Geçici 2.maddesinin (4), (5), (6) ve (7) numaralı fıkralarının,
28- Geçici 3. maddesinin,
1.Anayasa’nınBaşlangıç’ı ile 2., 4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11., 12., 13.,17., 20.,
36., 37., 38., 40., 87., 90., 125., 128., 138., 139., 140. ve 153. maddelerine aykırılığı ileri
sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi
istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMLERİNİN GEREKÇESİ
2.A- 3.9.2012 günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü
şöyledir:
“…
III. GEREKÇE
1. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 1 inci Maddesi ile
Değiştirilen 09.06.1932 Tarihli ve 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanununun 1 inci
Maddesinin Beşinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
MADDE 1- 9/6/1932 tarihli
ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 1 inci maddesi başlığıyla birlikte
aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“İcra
daireleri:
MADDE 1- Her
asliye mahkemesinin yargı çevresinde yeteri kadar icra dairesi bulunur.
Her icra
dairesinde Adalet Bakanlığı tarafından atanacak bir icra müdürü, yeteri
kadar icra müdür yardımcısı, icra katibi ile adli
yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonları tarafından görevlendirilecek
mübaşir ve hizmetli bulunur.
İcra müdür ve
icra müdür yardımcıları, Adalet Bakanlığı tarafından yaptırılacak yazılı
sınav ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılacak sözlü sınav sonucuna göre
atanırlar. İcra katipleri arasından Adalet
Bakanlığı tarafından yaptırılacak yazılı sınav ve Adalet Bakanlığı
tarafından yapılacak sözlü sınav sonucuna göre de icra müdür veya icra
müdür yardımcılığı kadrolarına atama yapılabilir.
İcra katipliğine ilk defa atanacaklar, kamu görevlerine ilk
defa atanacaklar için yapılacak merkezî sınavda başarılı olanlar arasından
Adalet Bakanlığının bu konuda yetki vereceği adli yargı ilk derece
mahkemesi adalet komisyonları tarafından yapılacak uygulama ve sözlü sınav
sonucuna göre; unvan değişikliği suretiyle atanacaklar ise uygulama ve
sözlü sınav sonucuna göre atanırlar. Unvan değişikliği suretiyle icra katipliğine atanacaklar tahsis edilen kadronun yüzde
ellisini geçemez.
İcra müdür ve
icra müdür yardımcıları ile icra katiplerinin,
yazılı sınav, sözlü sınav, görevlendirme, nakil, unvan değişikliği, görevde
yükselme ve diğer hususları yönetmelikle düzenlenir.
İcra dairelerinde,
gerektiğinde, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslar
çerçevesinde, adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonu tarafından
zabıt katibi, mübaşir ve hizmetli görevlendirilir.
İcra müdürü,
icra müdür yardımcısı veya icra katibinin herhangi
bir nedenden dolayı yokluğu halinde görev ve yetkileri, adli yargı ilk
derece mahkemesi adalet komisyonu tarafından görevlendirilecek yazı işleri
müdürü veya zabıt katibi tarafından yerine getirilir.
Adalet
Bakanlığı, icra dairelerini bir arada bulundurmaya ve aynı icra mahkemesine
bağlamaya yetkilidir.”
6352 sayılı yasa Metninin 1. Maddesi ile, 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas
Kanununun 1 inci maddesi değiştirilmiş; aynı maddenin 5. fıkrasında yer
alan ‘İcra müdür ve icra müdür yardımcıları ile icra kâtiplerinin, yazılı
sınav, sözlü sınav, görevlendirme, nakil, unvan değişikliği, görevde
yükselme ve diğer hususları yönetmelikle düzenlenir’ şeklindeki hüküm,
özlük haklarına ilişkin olmakla Anayasanın 128/2. maddesi hükmüne göre
yönetmelikle değil kanunla düzenlenmesi gereken bir husustur.
Anayasa m.128/2 “Memurların ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla
düzenlenir” hükmü çok açıktır.Bu açık hükme
rağmen, grubumuz tarafından yapılan uyarılar,verilen önergeler dikkate
alınmaksızın madde bu şekliyle geçirilmiş Anayasa açıkça ihlal
edilmiştir.Bu düzenleme ile kamu görevlisi konumunda olan memurların
idarenin keyfi olarak çıkardığı yönetmeliklerle yasal güvenceden yoksun bir
şekilde çalıştırılmaları ve baskı altına alınmaları sözkonusu
olabilecektir. Belirtilen nedenlerle bu düzenleme Anayasanın 128/2. maddesi
hükmüne aykırıdır.
2. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 3 üncü Maddesi ile2004 Sayılı Kanunun 8 inci
Maddesinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen 8/a Maddesinin İkinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
MADDE 3- 2004 sayılı Kanunun 8 inci
maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki 8/a maddesi eklenmiştir.
“Elektronik
işlemler:
MADDE 8/a-
İcra ve iflas dairelerince yapılacak her türlü icra ve iflas iş ve
işlemlerinde Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi kullanılır; her türlü veri,
bilgi, belge ve karar, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi vasıtasıyla
işlenir, kaydedilir ve saklanır.
Usulüne göre güvenli
elektronik imza ile oluşturulan elektronik veriler senet hükmündedir.
Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı ispat gücünü haizdir.
Güvenli
elektronik imza, kanunlarda güvenli elektronik imza ile yapılamayacağı
açıkça belirtilmiş olan işlemler dışında, elle atılan imza yerine
kullanılabilir. Güvenli elektronik imzayla oluşturulan belge ve kararlarda,
kanunlarda birden fazla nüshanın düzenlenmesi ve mühürleme işlemini öngören
hükümler uygulanmaz.
Zorunlu
nedenlerden dolayı fiziki olarak düzenlenen belge veya kararlar, yetkili
kişilerce güvenli elektronik imzayla imzalanarak Ulusal Yargı Ağı Bilişim
Sistemine aktarılır ve gerektiğinde Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi vasıtasıyla
ilgili birimlere iletilir. Bu şekilde elektronik ortama aktarılarak ilgili
birimlere iletilen belge ve kararların asılları, gönderen icra ve iflas
dairesinde saklanır, ayrıca fiziki olarak gönderilmez. Ancak, belge veya
kararın aslının incelenmesinin zorunlu olduğu hâller saklıdır.
Elektronik
ortamdan fiziki örnek çıkartılması gereken hâllerde, icra müdürü veya
görevlendirdiği personel tarafından belgenin aslının aynı olduğu
belirtilerek, imzalanır ve mühürlenir.
Elektronik
ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter.
Elektronik
işlemlerin Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi vasıtasıyla yapılmasına dair
usul ve esaslar, Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmelikle
düzenlenir.”
6352 sayılı yasa Metninin 3. Maddesi ile, 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas
Kanununa8/a maddesi olarak eklenen maddenin 2.fıkrasında “Usulüne göre
güvenli elektronik imza ile oluşturulan elektronik veriler senet hükmündedir.
Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı ispat gücünü haizdir”
ibaresi Anayasa m.20/3 fıkrasına aykırıdır.
Günümüzde teknoloji çok büyük kolaylıklar sağlasa
da elektronik ortamdaki bazı bilgilerin kötü niyetli kişiler tarafından
elde edilmesi ve kullanılması sözkonusu olabilmektedir. Elektronik ortamlın
çok güvenli olmaması nedeniyle elektronik imzaya bu kadar büyük bir işlev
yüklemek çok ciddi hukuksal sorunlara yol açabilir.
Bu
düzenleme Anayasa m.20/3 de ifade edilen “Herkes kendisiyle ilgili kişisel
verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir” ilkesine aykırılık teşkil
etmektedir. Kişiyi pek çok şekilde bağlayan, borç ve taahhüt altına sokan
senedin ıslak imza yerine elektronik imza ile de oluşturulabilmesini kabul
etmek doğru bir yaklaşım değildir.Çünkü ıslak imza
ile oluşturulan senet altındaki imzanın bir başkası tarafından atılabilmesi
mümkün değildir. Oysaki elektronik imza bilgileri her zaman için kötü
niyetli kişiler tarafından elde edilme riskini taşımaktadır.
Bu
nedenle yapılan bu düzenleme özel hayatın gizliliği ve korunması ilkesi
olarak ifade edilen Anayasa m.20/3 fıkrasına aykırıdır.
3. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 21 inci Maddesi ile
Değiştirilen 2004 Sayılı Kanunun 106 ncı Maddesinin Birinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
MADDE 21- 2004 sayılı Kanunun 106 ncı
maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Alacaklı,
haczolunan mal taşınır ise hacizden itibaren altı ay, taşınmaz ise hacizden
itibaren bir yıl içinde satılmasını isteyebilir.”
MADDE 21- 2004 sayılı Kanunun 106 ncı maddesinin birinci fıkrasını
değiştiren düzenlemede gayrimenkul satışlarında, gayrimenkulün satış
şartları gereği tapu şerhlerindeki İİK. 100. madde bilgilerinin toplanması,
bu bilgilerin ilgililere tebliği, kıymet takdirinin yapılması, kıymet
takdir raporunun ilgililere tebliği en az bir yıllık bir süreyi
gerektirmektedir. Hal böyle iken, getirilen yeni düzenlemeyle satış isteme
süresinin bir yıla indirilmesi süreci işlemez duruma getirecektir. Gerek bu
husus, gerekse 2002 yılında yapılan değişiklik ile satış süresinin bir yıla
indirildiği, uygulamada bu sürenin yetersizliği ortaya çıkınca satış
süresinin yeniden iki yıla çıkarıldığı göz önüne alındığında yapılan
düzenlemenin yanlış olduğu açıktır
Bu nedenle yapılan bu düzenleme ile alacaklıların haklarına kavuşması
engellendiği gibi, gereksiz yere masraf yapılmasına da neden olabileceğinden
Anayasa m.36 da ifade edilen hak arama hürriyetine ve m.40’da ifade edilen
temel hak ve hürriyetlerin korunması ilkesine aykırıdır.
4. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 22 nci Maddesi ile
Değiştirilen 2004 Sayılı Kanunun 110 uncu Maddesinin Birinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
MADDE
22- 2004 sayılı Kanunun 110 uncu
maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE
110- Bir malın satılması kanuni müddet içinde istenmez veya icra müdürü
tarafından verilecek karar gereği gerekli gider onbeş gün içinde depo
edilmezse veya talep geri alınıp da kanuni müddet içinde yenilenmezse o mal
üzerindeki haciz kalkar. Hacizli malın satılması yönündeki talep bir defa
geri alınabilir.
MADDE 22- 2004 sayılı Kanunun
110.maddesinde yapılan değişiklik ile “bir malın satılması kanuni müddet
içinde istenmez veya icra müdürünce verilecek karar gereği gerekli gider on
beş gün içinde depo edilmez ise veya talep geri alınıp da kanuni müddet
içinde yenilenmez ise, o mal üzerindeki haciz kalkar. Hacizli malın
satılması yönündeki talep bir defa geri alınabilir” hükmü sulh ve
anlaşmaları engelleyici nitelikte olduğu gibi alacaklıların da alacaklarını
alamamasına neden olabilir. Bu düzenleme hem alacaklının
,hem de borçlunun aleyhine sonuçlar doğurabilecektir.
Bu nedenle yapılan bu düzenleme Anayasa m.36 da
ifade edilen hak arama hürriyetine ve m.40’da ifade edilen temel hak ve
hürriyetlerin korunması ilkesine aykırıdır.
5. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 24 üncü Maddesi ile
2004 Sayılı Kanunun 114 üncü Maddesinin Üçüncü Fıkrasına Eklenen
“Açık artırmaya elektronik ortamda teklif verme yoluyla başlanır”
Cümlesinin; 25 inci Maddesi ile Değiştirilen 2004 Sayılı Kanunun 115
inci Maddesinin; 28 inci Maddesi ile Değiştirilen 2004 Sayılı Kanunun 124
üncü Maddesinin Üçüncü Fıkrasının; 29 uncu Maddesi ile Değiştirilen 2004 Sayılı Kanunun 126 ncı
Maddesinin Dördüncü Fıkrasının; 31 inci Maddesi ile Değiştirilen 2004 Sayılı Kanunun 129
uncu Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
6352
Sayılı yasanın 24. maddesi ile 2004 sayılı İcra İflas Kanunu
m.114’de yapılan değişiklikle menkul satışlarında ‘Açık artırmaya
elektronik ortamda teklif verme yoluyla başlanır’ denilerek elektronik
ortamda yapılacak açık artırma teklif verme koşulları; 25. maddesi ile 2004
sayılı Kanunun 115. maddesi ile elektronik ortamda verilen teklifin de
değerlendirilerek yapılacak ihale koşulları; 28. maddesi ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 124 üncü maddesinin
üçüncü fıkrasında gayrimenkul satışlarında şartnamedeki elektronik ortamda
teklif vermeye ilişkin hususlar; 29. maddesi
ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 126 ncı maddesinin 4. fıkrasında elektronik ortamda
açık artırma koşulları, hazırlıkları; 31. maddesi ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 129 uncu
maddesinde ihalenin elektronik ortamda verilen teklifler de
değerlendirilerek yapılması usulü belirtilmektedir. Ayrıca 115., 126. ve 129. maddelerde birinci ve ikinci satış
bedelinin tahmin edilen bedelin %50 sinden az olamayacağı düzenlenmiştir..
Hacizli malların satışı sırasında
elektronik ortamda da teklif verilebileceği, şartnamede bunun koşullarının
belirtileceği ve bu tekliflerinde değerlendirilerek ihalenin yapılacağı
yönündeki bu düzenlemeleri halenin açıklığı,aleniliği ve herkesin tatmin
olacağı bir şekilde,hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak koşullar da yapılması
ilkelerini zedeleyebilecek, adalete olan güveni de sarsabilecektir. Bu
düzenleme ile alacaklı, borçlu ya da üçüncü kişilerde güven duygusu zedelenebileceği
gibi ihaleye fesat karıştırma iddiaları artabilecektir.
Diğer yandan elektronik ortamdaki
verilerin her zaman bozulabileceği ya da dışarıdan müdahale edilebileceği
göz önüne alındığında değişikliğin yerinde olmadığı görülmektedir.
Öte yandan hacizli malın hem ilk
satışında hem de ikinci satışında tahmin edilen bedelin %50 si üzerinden
ihalenin yapılması 2. Satışı işlevsiz hale getirmekte ve zaman kaybına yol
açabilecektir.
Bu nedenle yapılan bu düzenlemeler
Anayasa m.36’da ifade edilen hak arama hürriyetine ve m.40’da ifade edilen
temel hak ve hürriyetlerin korunması ilkesine aykırıdır.
6. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 44 üncü Maddesi ile
06.01.1982 Tarihli ve 2575 Sayılı Danıştay
Kanununun 8 inci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (d) Bendine Eklenen
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği,”İbaresi ile; (e) Bendine
Eklenen “ile düzenleyici ve denetleyici kurumların başkanlıkları”
İbaresinin; “Kamu kurum ve kuruluşlarının başhukuk müşavirliği, birinci hukuk
müşavirliği, hukuk hizmetleri başkanlığı ve hukuk işleri müdürlüğü” Şeklinde
Değiştirilen (g) Bendinin ve “onbeş yıl” Şeklinde Değiştirilen (3) Numaralı
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
MADDE 44- 6/1/1982
tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun 8 inci maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (d) bendine “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği,”
ibaresi ile (e) bendine “ile düzenleyici ve denetleyici kurumların
başkanlıkları,” ibaresi eklenmiş, fıkranın (g) bendi aşağıdaki şekilde ve
(3) numaralı fıkrasında yer alan “yirmi yıl” ibaresi “onbeş yıl” şeklinde
değiştirilmiştir.
“g) Kamu kurum ve kuruluşlarının başhukuk
müşavirliği, birinci hukuk müşavirliği, hukuk hizmetleri başkanlığı ve
hukuk işleri müdürlüğü,”
Kanunun 44’üncü maddesiyle, 2575 sayılı Danıştay
Kanununun “Danıştay üyelerinin nitelikleri başlıklı 8’inci maddesinin (1)
numaralı fıkrasının “d” ve “e” bentlerine yapılan eklemelerle,
Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay üyeliğine atanabilecek kamu görevlileri
arasına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği ile düzenleyici ve
denetleyici kurumların başkanlığı görevlerinde bulunanlar da alınmış
bulunmaktadır. Bilindiği gibi, anılan maddeye göre, Danıştay üye kadrosunda
oluşan her dört boşalmadan birine, Cumhurbaşkanı tarafından 2575 sayılı
Danıştay Kanununun 8’inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında sayılan
görevlerde bulunan kamu görevlilerinden atama yapılmaktadır.
Bu yönteme göre, Danıştay üye kadrosunun en az
1/4’ü, Cumhurbaşkanı tarafından atanmış yüksek bürokratlardan oluşmaktadır.
Bugün için, bu oranın sayısal değeri, en az 39 Danıştay üyesine tekabül
etmektedir. Toplam üye kadrosu ise, 156’dır. Yine bilindiği gibi, Danıştay,
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, Yüksek İdare Mahkemesi;
danışma ve inceleme merciidir. Başka anlatımla da, çift görevli; yani idari
görevleri de olan yüksek yargı yeridir. Bu özelliği sebebiyle de, Fransız geleneğine
uygun olarak, üyelerinden bir kısmı, idarede deneyim kazanmış, yüksek
bürokratlar arasından atandığı, buradaki amacın da, Danıştay’ın idari
görevlerinin yerine getirilmesi ve yargılama sırasında, idarede edindikleri
bilgi birikimi ve deneyimlerini Danıştay’a aktarmalarının sağlanması olduğu,
iddia edilmiştir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki; İdarenin iş ve
işlemlerini hukuken denetleyen bir yargı kolunun yüksek mahkemesinde, sözkonusuyargı
düzeninin en temel usul yasasını dahi bilmeyen insanların idari yargı adına
son sözü söyleyebilecek icrai faaliyette bulunmaları kabul edilebilir
gözükmemektedir. Çoğu kez tartışmalı konularda 5 kişilik kurulda kilit rol
oynamaları, “ Kurulda bulunan diğer 4 kişi meslekten değil mi” karşı argümanını, geçerli ve problemin yokluğuna yeterli
kılmamaktadır. Yürütme içinde anlayışları ve bakış açıları on yıllar
sonunda şekillenen, adeta katılaşan kişilerin, meslek yaşamlarının ileri
evresinde yürütmenin iş ve işlemlerinin yargısal denetimini yapma noktasında
gerek formasyon gerekse hukuksal bakış bakımından
problem yaşadıkları, yorum ve yaklaşımları ile tanık olanları şaşkınlık ve
hayal kırıklığına uğrattıkları, idare lehine refleksif nitelikteki aşırı
empatileri ile tarafsızlıklarında sorun yarattıkları, 1980’li yıllarda
idari yargıç eksikliği nedeniyle böyle bir kaynağın kullanılmasının
anlaşılabilir olduğu ancak günümüz koşullarında artık anlamını yitirdiği
tartışmasız hükmüdür.
İdari yargının en temel kavram ve içtihatlarına
yabancı bir yüksek yargıç grubunun varlığı ve performansları, öncelikle
adalet hizmetinden yararlanan halkın hakkını idare karşısında elde etmesine
vesile olmaktadır. Öte yandan, bin bir emek ve çalışma ile bulundukları hakimlik mesleğine giren genç meslektaşlarımız büyük
emek ve araştırma ile verdikleri kararların anlamsız gerekçelerle
bozulmasının şaşkınlığı ve moral bozukluğunu yaşamaktadırlar. Bütün bunlardan
başka, bugün idarenin ajanı iken yarın onu denetleme seviyesine çıkanlar
(herkesin en iyi bildiği işi yapmasının gerektiği gerçeği karşısında) kendi
saygınlıklarını da yitirmektedirler.
İzah edilen bu çekincelerin aksine, 6352 sayılı
kanunun 44. Maddesi ile, 2575 sayılı Danıştay
Kanunu’na hem üye seçiminde yararlanılacak kaynak olarak yeni statüler
(Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği, düzenleyici ve
denetleyici kurumların başkanlıkları, kamu kurum
ve kuruluşlarının başhukuk müşavirliği, birinci hukuk müşavirliği, hukuk
hizmetleri başkanlığı ve hukuk işleri müdürlüğü)eklenmekte, hem de
kamuda geçirilmesi gerekli olan görev süresi 20 yıldan 15 yıla
düşürülmektedir.
Kanun, yürürlüğe girdiği tarihte ise, Danıştay
üyeliğine bu görevlerden atanacak olanların bilgi birikimi ve deneyimine
karşıt olarak da, kamu hizmetinde 20 yıl; maddede sayılan görevlerde de en
az 3 yıl çalışmış olma koşulunu aramıştı. Ancak; 6110 sayılı Kanunla,
anılan görevlerde en az 3 yıl bulunma koşulu kaldırılmış; Kanun ile de, 20
yıllık kamu hizmeti görevi 15 yıla indirilmiştir. Böylece; maddede yazılı
görevlerde bir gün bile bulunanların, diğer koşullara sahip olmaları
kaydıyla, Danıştay üyeliğine atanmaları olanaklı hale getirilmiştir. Bu
görevleri bile layıkıyla yapma performans ve liyakatine sahip olmayan
kişilerin kısa süreli hülle atamalarla Danıştay üyesi olmasının yolu
açılmıştır. Ayrıca, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, yani 1982 yılında,
Danıştay üyesi kadrosu 68 idi ve bu sayının ¼ olan 17 Danıştay üyesi
Cumhurbaşkanı tarafından seçilmiş durumdaydı. Ayrıca; o tarihte Danıştay’ın
10 dairesi vardı ve bu dairelerden 8’i dava, 2’si de idari daire idi.
Oysa bugün, 15 daireden yalnızca biri idari
dairedir. Cumhurbaşkanı tarafından atanan üye sayısı da, bu sayıya koşut
olarak, azaltılacak yerde; oranın muhafaza edilmesi sonucu, ihtiyacın çok
üzerinde bir rakama en az 39 sayısına ulaşmıştır. Yüksek Mahkeme niteliği
ağır basan, idari görevleri azaltılan bir yargı kuruluşu için, yargıçlık
kariyerinden gelmeyen bu üye sayısı, çok fazladır.
Dahası, Danıştay üyeliği sırasında Danıştay’a
aktarılacak bilgi ve deneyimin elde edilebilmesi için gerekli üç yıl
çalışma koşulu da, 6110 sayılı Kanunla, kaldırılarak; Danıştay üyeliği,
Danıştay’a aktarabileceği deneyimi ve bilgi birikimi olmayan, belli
kişilere paye verilmek amacıyla kullanılabilecek yer haline getirilmiştir.
Şimdi ise, kanunla, bir Yüksek Mahkeme olan Danıştay’ın mensuplarının
yargıç nitelikleri ve yargıçlığın kariyer olduğu gerçeği göz ardı edilerek,
bir yandan 20 yıl kamu hizmetinde bulunma koşulu 15 yıla indirilmek; diğer
yandan da, Danıştay üyeliğine atanmak için bulunma koşulu aranan görevlere
yeni görevler eklenerek, düzenleme konuluşundaki amacından iyice uzaklaştırılmaktadır.
Bu bakımlardan, kanundaki düzenleme, yarardan çok zarar getirici
niteliktedir.
Ayrıca tecrübenin, Kanunun önceki halinde
öngörülen 20 yılda 15 yıldan daha fazla olacağı düşünüldüğünde, sürenin
indirimi çelişki oluşturmaktadır. Öte yandan mevcut mevzuat itibariyle,
meslekten olanların staj süreleri ile beraber Danıştay üyesi olmaları 17
yıllık bir süreyi gerektirirken, yargı dışı sözkonusu kaynaktan üye
seçiminde ( 15 yıl ile ) daha az süre yeterli görülmektedir. Bürokrasideki
yükselmelerde çoğu kez liyakat gözardı edildiğinden ve belli bir terfi
zinciri gözetilmediğinden, bahsedilen makamlar bir kaliteye delalet teşkil
etmemektedir. Bu nedenle, seçilenlerin hukukla olan ilgi ve temaslarına
ilişkin ve yüksek yargı üyeliğine uygun olacak yeni kriterler getirilmek
suretiyle, uygulamanın yol açtığı sakıncaların azaltılması veya uygulanın
tamamen kaldırılması yoluna gidilmesi gerekli idi. Aksi yönde bir düzenleme
yapılarak, Mahkemelerin Bağımsızlığı ve Hakimlik
teminatı bir kez daha yok farzedilmiştir.
Netice olarak,Kanunun 44.
maddesi ile getirilmiş olan bu hükümler bütünüyle Hukuk Devleti İlesine ve
Hukuk Güvenliğine aykırı düzenlemelerdir. Bu nedenle, 6352 sayılı yasanın 44. maddesi ile 6/1/1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun 8 inci maddesinin
(1) numaralı fıkrasının (d) bendine eklenen “Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Sekreterliği,” ibaresi ile; (e) bendine eklenen “ile düzenleyici ve
denetleyici kurumların başkanlıkları” ibaresi; “Kamu
kurum ve kuruluşlarının başhukuk müşavirliği, birinci hukuk müşavirliği,
hukuk hizmetleri başkanlığı ve hukuk işleri müdürlüğü” şeklinde
değiştirilen (g) bendi ve “onbeş yıl” şeklinde değiştirilen (3) numaralı
fıkrası Anayasanın 2., 6., 8.,
9., 10., 11., 138., 139., 140. maddelerine aykırı olduğundan iptal
edilmelidir.
7. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 45 inci Maddesi ile
Değiştirilen2575 Sayılı Kanunun 24 üncü Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının
(c) Bendinin Anayasaya Aykırılığı
MADDE 45- 2575 sayılı Kanunun 24
üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“c)
Bakanlıklar ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici
işlemlere,”
Kanunun 45’inci maddesi ile 2575 sayılı Danıştay
Kanununun 24’üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendi; “c) Bakanlıklar ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke
çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere,” şeklinde değiştirilmiştir.
3. Yargı Paketine getirilen en büyük eleştiri;
Danıştay merkezli, Danıştay’ı rahatlatma amaçlı ve kurumsal bencilliğin
olduğu bir yaklaşımın düzenlemeye hakim olmasıdır.
Buna örnek olan söz konusu değişiklikle Danıştay’ın ilk derece baktığı
davalarda azaltma yoluna gidilmekte, görev alanı daraltılmaktadır. Bunun temel
nedeni olarak gösterilen Danıştay’da oluşan aşırı işyükü; Danıştay’ın
onyıllar içerisinde oluşturduğu içtihadın yürütme açısından yol açtığı
memnuniyetsizlik için bir fırsat oluşturmaktadır. Bakanlıkların düzenleyici
işlemlerine (örneğin Turizm Bakanlığının yaptığı düzenleyici işlem
niteliğindeki imar planlarına) artık Danıştay ilk derece yargı yeri olarak
bakmayacaktır. Ülke genelinde uygulanmayan lokal
olarak belirli bir coğrafyaya ilişkin Bakanlık düzenleyici işlemlerinin
yargısal denetiminin Danıştayca yapılması uygulamasından vazgeçilmiştir. Bu
işlemlerin (örneğin Turizm Bakanlığınca yapılan planlarında olduğu gibi)
çoğu kez rantı yüksek nitelikleri ve Danıştay’ın
siyasi müdahaleye olanak vermeyecek göreceli güçlü yapısı dikkate
alındığında, değişiklikle idare mahkemeleri bir ağır yükün altına daha sokulmuştur.
Yürüyen- derdest davalara Danıştay’da bakılacaktır. Geçiş döneminin süresi
ve var olan içtihadı değiştiren yeni kararlara bağlı olarak çeşitli
sorunlar yaşanacağı tabiidir. Bakanlıkların
tüm düzenleyici işlemleri ile denetleyici ve düzenleyici kurulların
işlemlerine karşı Danıştay’da dava açılması yerine, Bakanlıkların,
denetleyici ve düzenleyici kurulların ülke çapında uygulanacak işlemlerine
karşı Danıştay’da, yöresel işlemlerine karşı ise konularına göre İdare ve
Vergi Mahkemelerinde dava açılacağı esası, Düzenleyici işlemler için
genel/yerel ayrımının yapılmasının son derece zor olması bir kenara, bu
ayrımın yapılması dahi çok sayıda görev uyuşmazlığına yol açabilecektir. Öte yandan
bu işlemlerin sonuç itibariyle önemi, ağırlığı ve etkilerinin yaygınlığı
göz önüne alındığında bu davaların tümüyle Danıştay’da görülmeleri gerekir.
Kaldı ki bu husus içtihat birliği açısından da son derece önemlidir.
Netice olarak, Kanunun 45. maddesi ile getirilmiş
olan bu hükümler bütünüyle Hukuk Devleti İlesine, Hukuk Güvenliğine, erkler ayrılığı ilkesine ve yargı bağımsızlığına
aykırı düzenlemelerdir. Bu nedenle, 6352 sayılı yasanın Kanunun 45.
maddesi ile değiştirilen 2575 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin (1)
numaralı fıkrasının (c) bendinin de, Anayasanın 2., 6., 8., 9., 10., 11., 138., 139., 140. maddelerine
aykırı olduğundan iptal edilmelidir.
8. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 46ncı Maddesi ile
Değiştirilen 2575 Sayılı Kanunun
60 ıncı Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının ve 47 nci Maddesi ile Değiştirilen2575 Sayılı Kanunun 61 inci
Maddesinin (1) ve (3) Numaralı Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
MADDE 46- 2575 sayılı Kanunun
60 ıncı maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“Başsavcı,
ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştayda görülen dava dosyalarını, esas hakkındaki
düşüncelerini bildirmek üzere, uygun göreceği görev ayırımına göre
savcılara havale eder.”
MADDE 47- 2575
sayılı Kanunun 61 inci maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“1.
Savcılar, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştayda görülen dava
dosyalarından kendilerine havale olunanları Başsavcı adına incelerler ve
esas hakkındaki düşüncelerini, bir ay içinde gerekçeli ve yazılı olarak
verirler. Bu süreler geçirilirse durumu sebepleriyle birlikte Başsavcıya
bildirirler. Danıştay Başkanının ve Başsavcısının vereceği diğer görevleri
yerine getirir; çalışma düzeninin korunması ve iş veriminin artırılması
için Başsavcının alacağı tedbirlere uyarlar.”
“3. Dava
dairelerince gerekli görüldüğü takdirde, Danıştay savcıları, önceden haber
verilmek suretiyle, düşüncelerini sözlü olarak da açıklarlar.”
İptali istenen kanun değişikliğinden önceki 2575
sayılı mevzuata göre, Danıştay savcıları, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi
ve temyiz mercii olarak baktığı tüm davalar ile kararın düzeltilmesi
başvurularında, hem işin esası hem de yürütmenin durdurulması istemleri
hakkında düşünce vermelerini gerektiriyor. Kanun, sözü edilen değişikliği,
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin, Danıştay savcısının düşüncesinin
taraflara tebliğini zorunlu kılması ve savcının incelemesinin yargılamayı
uzattığı gerekçesine dayandırmaktadır. Bu gerekçe, gerçek durumla
uyuşmamaktadır. Zira; istatistikler göstermektedir
ki, Danıştay savcıları, dosyaları inceleme süresi bakımından, dava
dairelerinin en az altı ay önünde bulunmaktadır. Daha açık olarak, bugün
dava dairelerinin önünde, Danıştay savcılarınca hiç düşünce verilmese bile,
en az altı ayda bitirebilecekleri sayıda savcı düşüncesi almış dosya var. Oysa; Danıştay savcılığı, her ay, dava dairelerinin aynı
sürede karara bağladıkları dosya sayısından daha fazlasını düşünceye
bağlamaktadır. Yani; dava dairelerinin, dolaplarındaki savcı düşüncesi
almış dosya sayısını eritmeleri bir yana, sürekli olarak, bu konuda birikme
olmaktadır. Danıştay savcılarına dava, temyiz ve kararın düzeltilmesi
başvuruları ile ilgili esas dosyaları, her ayın başında belli sayıda
verilir. Savcı bu dosyaları, kendisine verildiği günden itibaren incelemeye
başlayarak, her gün bir kısmını düşünceye bağlamak suretiyle, ay sonuna
kadar bitirir. Bu konuda gecikme olması, olağan dışı durumlar dışında,
mümkün değildir. Savcı, yürütmenin durdurulması istemli dosyaları ise,
kendisine havale tarihinden itibaren iki gün içinde düşünceye bağlar ve
dairesine gönderir. Danıştay’ın işleyişini bilmeyen biri, Danıştay
savcılığının düşünce verme işlevinin yargılamayı geciktirebileceğini
söyleyebilir; ancak, durum, açıklandığı üzere, öyle değildir. Dosyaların
karara bağlama sürecinin uzamasının nedeni, Danıştay savcılarının
incelemesi değil; idarenin çıkardığı uyuşmazlık sayısının dava dairelerinin
kaldıramayacağı boyuta ulaşmış olmasıdır. Onun da çözümünün, adil ve
sağlıklı yargılama için gerekli müesseselerin kaldırılması ya da işlevsiz
hale getirilmesinde aranması, Hukuk Devleti yönünden hiçbir yarar sağlamaz;
aksine zararlı olur.
Danıştay savcılarının davadaki işlevi, adli yargı
yerlerindeki Cumhuriyet savcılarınınkinden farklıdır. Eski adı, Kanun
sözcüsüdür. 1981 yılında, idari yargı mensuplarının Hakimler
ve Savcılar Kanunu kapsamına alınmasıyla, anılan unvan, Danıştay Savcısı
olarak değiştirilmiştir. Aslında, en doğru tanımlama, Hukuk sözcüsü
olmalıdır. Bizdeki, Kanun sözcülüğü kurumuna, Fransız Hükümet Komiserliği
(İdaredeki Hükümet komiserlerinden farklı ve Consel d’Etat mensubu)
müessesesi kaynaklık etmiştir. Fransa’da, Hükümet Komiserliği (Commissaire
du Gouvernement) unvanı ile ilgili tartışmalar, 2009 yılında yapılan bir
değişiklikle sonuçlanmış ve unvan, işlevine daha uygun olarak, “Kamu Raportörlüğü”
olarak değiştirilmiş; ayrıca, idari mahkeme ve idari istinaf mahkemelerinde
de bu müesseseye yer verilmiştir. Danıştay savcıları, davada taraf
değildirler. Değerlendirme, görüş ve düşünceleri ile uyuşmazlık hakkında
vicdani kanaatlarına göre uygun çözümü, taraflardan ve ilgili dava dairesi
ya da dava daireleri kurulundan tamamen bağımsız ve tarafsız olarak
açıklarlar. Danıştay savcılarına İdari Yargı’da ihtiyaç duyulmasının
nedeni, İdari Yargı’da yargılamanın yazılı olmasıdır. Yazılı yargılamada,
dava ile ilgili belge ve bilgilerin olabildiğince farklı kişi ve kişilerce
incelenip; görüş bildirilmesi, adil yargılamanın gerçekleşmesi bakımından
önemlidir. Hatta, tarafların menfaatinedir.
Danıştay savcılarının incelemeleri, bu ihtiyaca cevap vermektedir. Danıştay
savcılarının bir işlevi de, içtihadın gelişmesini izleyerek; ülkede, hukuk
birliğinin ve kanun önünde eşitlik ilkesinin gerçekleşmesine; hukukun
gelişmesine katkıda bulunmaktır. Bizde, ilk derece idari yargı yerlerinde
(idare ve vergi mahkemelerinde) savcılık veya bu müesseseye tekabül edecek
başka bir müessese yoktur. Üstelik anılan mahkemelerde görevli idari
yargıçlar, çoğunlukla mesleğin başında olan kıdem ve deneyim yönünden,
Danıştay meslek mensuplarının gerisindedir. Bu yüzden; bunların baktıkları
davaların ve bu davalarda verilen kararların, bir kez de Danıştay
savcılarınca incelenip değerlendirilmesine; Danıştay’ın ilk derece
mahkemesisıfatıyla ve tümü yüksek yargıç olan Danıştay üyelerince bakılan
davalardakinden daha fazla ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, İdari İstinaf
Sisteminin tam olarak hayata geçirilmesi halinde, esasen kaldırılması
gereken kararın düzeltilmesi istemli dosyaların esası ile temyiz ve kararın
düzeltilmesi aşamalarında yapılacak yürütmenin durdurulması istemleri
hakkında Danıştay savcısının düşüncesinin alınması gerekirdi.
Danıştay Savcılığı kurumu
adil yargılanma süresine dahil olan yargı kararlarının uygulanması
evresinde, tıpkı Fransa’daki hükümet komiserleri gibi konunun takipçisi
olmak bakımından etkinleştirilmeliydi. Yargıda gerçek reform, düzenlemenin
hız tutkusu ile ağırlık atma mantığı yerine bu türden idarenin hukuka
uymasını garanti edecek mekanizmalar ihdası ile olabilir. Mevcut düzenleme
bu mekanizmalardan yoksun olduğu için, Anayasanın 2.,
6., 9.,138. ve 139. Maddelerine aykırı olduğundan iptal edilmelidir.
9. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 57 nci Maddesi ile
Değiştirilen2577 Sayılı Kanunun
27 nci Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının;27 nci Maddeye (2) Numaralı
Fıkradan Sonra Gelmek Üzere Eklenen (3) ve (10) Numaralı Fıkraların Anayasaya Aykırılığı
MADDE 57- 2577 sayılı Kanunun
27 nci maddesinin (2) numaralı fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş,
maddeye (2) numaralı fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki (3) numaralı
fıkra eklenmiş, diğer fıkralar buna göre teselsül ettirilmiş ve maddeye
aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
“2. Danıştay veya idari mahkemeler, idari
işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması
ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte
gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma
süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar
verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin
yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere,
idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir. Yürütmenin durdurulması
kararlarında idari işlemin hangi gerekçelerle hukuka açıkça aykırı olduğu
ve işlemin uygulanması halinde doğacak telafisi güç veya imkânsız
zararların neler olduğunun belirtilmesi zorunludur. Sadece ilgili kanun
hükmünün iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurulduğu gerekçesiyle yürütmenin
durdurulması kararı verilemez.”
“3. Dava dilekçesi ve eklerinden
yürütmenin durdurulması isteminin yerinde olmadığı anlaşılırsa, davalı
idarenin savunması alınmaksızın istem reddedilebilir.”
10. Aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez
yürütmenin durdurulması isteminde bulunulamaz.”
Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanunun 57. maddesi ile İdari Yargılama Usulü Kanununun
27’nci maddesinde yapılan değişiklikle, Danıştay ve idarî mahkemelerin yürütmeyi durdurma kararı
verebilmesi için Anayasanın 125. maddesinde ifade edilen idarî işlemin
uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idarî
işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi
şartına ilaveten davalı idarenin savunmasının alınması şartı eklenmiştir.
Değişiklikle getirilen bu koşul, idari yargı
yerinin, uygulamakla etkisi tükenmeyen idari işlemlerle ve idari yargı
yerinin idarenin savunmasına almaya gerek duymaksızın, yürütmenin
durdurulması isteminin dava sonuna veya idarenin savunmasının alınmasına
kadar kabulüne karar verebilme yetkisi ile ilgilidir. Uygulamakla etkisi
tükenecek olan idari işlemler ve idarenin savunması alınmaksızın yürütmenin
durdurulması isteminin reddini gerektiren durumlarla (dava dilekçesi ile
eklerinden, yürütmenin durdurulması isteminin yerinde olmadığının
anlaşılması ile) ilgili olarak, bu koşulun aranması gerekmemektedir. İdari
yargı yeri, 27’nci maddenin 3’üncü fıkrasında, aynı Kanunla yapılan değişikliğe
göre, uygulamakla etkisi tükenecek idari işlemler hakkında, eskiden olduğu
gibi, ilk iki koşulun birlikte varlığını tespit etmesi halinde, “idarenin
savunmasının alınmasına kadar” yürütmenin durdurulmasına karar verebilme
olanağına sahiptir. Koşul, Anayasanın 125’inci maddesinin beşinci
fıkrasında, yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için aranan
koşullar arasında mevcut değildir. Bu nedenle de, Anayasanın anılan
düzenlemesine aykırı nitelik taşımaktadır.
6352 sayılı Kanun’la bu şartlara, yürütmeyi
durdurma kararının verilebilmesi için davalı idarenin savunmasının alınması
şartı eklenmiştir. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 2006/20 esas sayılı,
2006/25 karar sayılı ve 22.2.2006 tarihli kararında yürütmeyi durdurma
kararlarında davalı idarenin savunmasının alınmasının, mahkemelerin yürütmeyi
durdurma konusunda karar vermesini geciktirmesi nedeniyle kişilerin
telafisi imkânsız zararlara neden olacağı ifade edilmiştir.
İlgili olayda, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’yla
Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu’nun işlemlerine karşı açılacak
davalarda yürütmeyi durdurma kararı verilebilmesi için Kurul’un
savunmasının alınması şart koşulmuştur. İlgili düzenlemede, davacı ve
savunma hakları arasında denge sağlamak amacıyla 30 günlük savunma süresi 7
güne indirilmiş olsa da Anayasa Mahkemesi ilgili düzenlemeyi iptal
etmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin, idarî işlemlerle ilgili yürütmeyi durdurma
kararı verilebilmesi için davalı idareden savunma alınması şartıyla ilgili
düşüncesi şu şekildedir:
“Anayasanın “Yargı yolu” başlıklı
125. maddesinin beşinci fıkrasında “İdarî işlemin uygulanması halinde
telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idarî işlemin açıkça
hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe
gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.”, maddenin
gerekçesinde de yürütmenin durdurulması ile ilgili olarak “...hangi
hallerde yürütmenin durdurulması kararı verilebileceği açıklıkla
belirtilmek yoluna gidilmiştir. Bu şekilde, yürütmenin durdurulması
kararı verilebilmesi için madde de gösterilen iki şartın bir arada
bulunması ve ayrıca gerekçe gösterilmesi gerekmektedir.” denilmiştir.
Buna göre yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için “idari
işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız
zararın doğması” ve “İdari işlemin açıkça hukuka aykırı
olması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gereklidir. Anayasada
yürütmenin durdurulması ile ilgili olarak başka bir koşul bulunmamaktadır.
Buna karşılık itiraz konusu kurala göre “idari işlemin uygulanması
halinde telafisi güç veya imkansız zararın
doğması” durumu davanın ilk aşamasında belirlense bile yürütmenin durdurulması
kararı verilemeyecek ve süresi kısaltılsa da öncelikle Kurumun savunması
alınıp duruşma yapılacağından belli bir sürenin geçmesi gerekecektir. Bu
itibarla itiraz konusu kural her ne kadar yürütmenin durdurulması
koşullarını değiştirmemekte ise de, mahkemelerin bu konuda karar vermesini
geciktirerek kişilerin telafisi imkansız
zararlarla karşılaşmalarına yol açacak niteliktedir. İdari yargıda
yürütmenin durdurulması kararıyla güdülen amacın kişilerin hak arama
özgürlüklerini daha etkili biçimde kullanabilmelerini sağlamak olduğu
gözetildiğinde, böyle bir durumun Anayasanın 125. maddesinin beşinci
fıkrasında öngörülen “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç
veya imkansız zararın doğması” koşulunu
etkisiz kılarak yürütmenin durdurulması kararlarıyla gerçekleştirilmek
istenen hukuksal yararı olumsuz yönde etkileyece(ktir).”
Görüldüğü üzere, Danıştay’da ve idarî
mahkemelerde idarî işlemlerle ilgili yürürlüğün durdurulması kararının
verilebilmesi için Anayasada yazan şartlara ek olarak davalı idareden
savunma alınması şartı getirilmesinin, ilgili kuruma savunma yapması için
tebligat yapılması, savunmanın beklenmesi ve bu savunmanın
değerlendirilmesini, özetle, belli bir sürenin geçmesini gerektireceğinden
telafisi imkânsız zararlara yol açma sonucunu doğurabileceği ve bu nedenle
de yürütmenin durdurulması kurumundan beklenen hukuksal yararı yok edeceği
Anayasa Mahkemesi kararıyla tespit edilmiş hukuksal bir gerçektir. Anayasa Mahkemesi,
bu nedenle, 22.2.2006 tarihli kararıyla yürütmeyi durdurma kararı
verilebilmesi için davalı idarenin savunmasının alınması şartı
getirilmesini Anayasaya aykırı bulmuş ve iptal etmiştir. Anayasanın 153.
maddesinin 6. fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.
Yürütmenin durdurulması müessesesi, idari yargı
denetimini etkili kılan yargılama aracıdır. Bu müessese olmadan, idari
yargı denetiminin, etkili bir denetim olması; kendisinden beklenilen
yararın sağlanması; bir başka yönden de, güçlü idare karşısında zayıf
bireyin hak ve özgürlüklerinin gereği gibi korunması olanaklı değildir. Bu
müessesenin hızlı işlemesi değil, ağır ve geç işlemesi, idarenin hukuka uygunluğunun
denetimi ve Hukuk devleti açısından sakıncalıdır. Modern
hukuk sistemlerinde, bireyin hak ve özgürlüklerinin daha etkin bir şekilde
korunabilmesi amacıyla, bu müessesenin hızlandırılması için, refere gibi,
yeni yöntemler uygulamaya konulurken; 2577 sayılı Kanunun 27’nci maddesinde
değişiklik yapılarak, yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için
mevcut olanlara ek olarak yeni koşullar öngörülmesi, Hukuk Devletimiz için
bir kazanç değil, kayıp niteliğindedir. Dahası, söylemiş olduğumuz
gibi, idari yargı denetiminin gücünü azaltıcı etkisi sebebiyle, adil
yargılanma hakkına da aykırıdır.
Değişiklikte, özellikle,
“Ancak, dava dilekçesi ve eklerinden yürütmenin durdurulması isteminin
yerinde olmadığı anlaşılırsa, davalı idarenin savunması alınmaksızın istem
reddedilebilir” denilmiş olması, getirilen idarenin savunmasının alınması
koşulunun amacının, dava dilekçesi ve eklerinden, yürütmenin durdurulması
isteminin kabulünün yerinde olacağı anlaşılan davalarda, idarenin savunma
verebilmesi için gerekli zaman dilimi araya konularak, yürütmesi derhal
durdurulması gereken idari işlemin bir süre daha uygulanmasına olanak
sağlamak olduğu anlaşılmaktadır. Bu amaç, insan hak ve
özgürlüklerine saygılı ve onların korunmasını amaç edinen hukuk devleti
için kabul edilebilir değildir.
İdari işlemlerin gerekçeli olması zorunluluğunu
öngören genel bir idari usul yasasının bulunmaması sebebiyle, esasen, dava
dilekçesi ve eklerinden ilk bakışta, yürütmenin durdurulması isteminin
kabulünü gerektiren koşulların varlığının tespit edilebildiği olay sayısı
oldukça azdır. Ve bu nedenle de, idarenin savunmasının alınmasına gerek duyulmaksızın
verilen yürütmenin durdurulması kararlarının sayısı da, ender denilebilecek
kadar azdır. Örneğin; yetki ve şekil unsurlarındaki işlem üzerinden tespit
edilebilir sakatlıklar; idarenin benzer işlemleri hakkında verilmiş ve
kesin hüküm halini almış iptal kararları bulunmasına karşın, benzer
işlemlerin yapılmaya devam edilmesi; iptal ve yürütmenin durdurulması
kararlarının etkisiz kılınması amacıyla yapıldığı, olayın oluş şeklinden
kolayca anlaşılan işlemler, bunlara örnek olarak verilebilir. Görüldüğü
gibi, sayıca çok az olan ve idarenin savunmasının alınmasına gerek olmaksızın
yürütmelerinin durdurulması gerekli olan bu işlemler, çoğunlukla, idarenin
hukuk kurallarına uygun davranmamakta ısrarının ürünüdür.
İnsan hak ve özgürlüklerinin etkin korunmasını
gerektiren bu gibi durumlar, sayıca çok az da olsa, yürütmenin durdurulması
kararının verilmesini haklı kılan durumlardır. Hukuk devleti anlayışında,
bundan şikayet edilmesini anlayabilmek mümkün
değildir.
Yukarıda değinildiği gibi, 27’nci maddenin 3’üncü
fıkrasında, aynı Kanunla yapılan değişiklikle, uygulanmakla etkisi
tükenecek idari işlemler için, eskiden olduğu gibi, iki koşulun birlikte gerçekleşmiş
bulunması durumunda, idarenin savunmasının alınmasına gerek olmaksızın,
yürütmenin durdurulabilmesine olanak tanınmıştır.
Ancak; fıkrada yer alan, “ikinci fıkradaki hüküm
çerçevesinde yeni bir karar verilinceye kadar” ibaresinden, bu olanağın,
idarenin savunmasının veya, ihtiyaç duyulması
halinde verilecek, ara kararına yanıt alınıncaya kadar yürütmenin
durdurulması şeklinde kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Başka anlatımla;
bu halde dahi, idarenin savunması alınmaksızın, istemin dava sonuna kadar
kabulüne olanak bulunmamaktadır.
Bununla birlikte; 3’üncü fıkranın bu düzenlemesi
dahi, kendi içerisinde sorunlar taşımaktadır. Uygulamada, hangi idari
işlemin uygulanmakla etkisinin tükeneceğinin tespitinde güçlükler yaşanması
kaçınılmaz görünmektedir. İmar planına aykırı binanın yıkılmasına ilişkin
kararlar ile sınır dışı etme gibi kararların bu niteliği konusunda, herhangi
bir duraksamanın olacağını sanmıyoruz. Ama, idare
edilenleri, yeni bir statüye sokan ya da yeni bir hukuki durum yaratan öyle
işlemler var ki; bunların uygulanmakla yaratmış oldukları statülerin veya
hukuki durumların idare edilenler üzerindeki etkilerinin, idari işlemin mi
yoksa idari işlemin uygulanmasıyla doğan yeni statü veya hukuki durumun
sonuçları mı olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Devlet memurunun
emekliye sevki, görevine son verilmesi, Devlet memurluğundan çıkarılması;
vergi mükellefiyeti tesisi, işyerinin kapatılması, faaliyetten geçici veya
sürekli men; öğrencilikten çıkarma, sınıfta bırakılma gibi örnek olarak çok
sayıda verilebilecek idari işlemin durumu böyledir. Bazılarına göre, ilgili
yeni statüye veya hukuki duruma sokulmakla, idari işlem uygulanmış ve
etkisi tükenmiştir. Bundan sonra devam eden, sokulduğu yeni statünün veya
hukuki durumun sonuçlarıdır. Bazılarına göre de, bu yeni statü ve hukuki
durum devam ettikçe, idari işlemin etkileri de devam etmektedir. Salt, bu
görüş farklılığı, uygulamada, içtihat farklılıklarının kaynağı olmaya ve
kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlaline yol açmaya adaydır. Kaldı ki; eğer,
uygulanmakla etkisi tükenmeyen işlem, uygulandığında telafisi güç ya da imkansız zararlar doğuruyorsa; bu, etkisinin devamı
süresince zarar doğurmaya devam edeceği anlamına gelir ki, bu tür
işlemlerin yürütülmelerinin öncelikle durdurulmasına özellikle ihtiyaç
vardır.
Dava dilekçesini ve ekindeki belgeleri inceleyen,
idari yargı yeri, istemin karara bağlanması kimi bilgi ve belgelerin
getirilmesini de gerekli kılmakta ise, istemin, idarenin savunmasının
ve/veya ara kararı ile istenilen bilgi ve belgelerin alınmasından sonra
incelenmesine yahut, 3’üncü fıkrada yazılı
işlemlerle ilgili olarak, bu durumların gerçekleşmesine kadar kabulüne
karar verebilir. Eğer, dava dilekçesi ve eklerinden, yerinde olmadığı
anlaşılırsa, idari yargı yeri, istemi, idarenin savunmasının alınmasından
önce de reddedebilir (fık. 3).
Yürütmenin durdurulması istemini inceleyen idari
yargı yeri, gerekli görürse, İdari Yargılama Usulü Kanununun 16’ncı
maddesinde öngörülen sürelerin kısaltılmasına, hatta tebligatın memur
eliyle yapılmasına karar verebilir.
İdarenin savunması (ve,
eğer, verilmişse ara kararına yanıt) alındıktan ya da savunma süresinin
cevapsız geçmesinden sonra, dava dilekçesinde veya, sonradan verilen,
yürütmenin durdurulması istemine ilişkin dilekçede yapılan açıklamaları,
dava dosyasına konulan belgeleri ve idarenin savunma dilekçesinde yapmış
olduğu açıklamaları inceleyen idare yargı yeri, her iki koşulun birlikte
gerçekleşmiş olduğu kanısına varırsa, gerekçe göstermek suretiyle
yürütmenin durdurulmasına karar verir. Değilse; istemi reddeder. İstemin
reddi halinde, ilgililer, Kanun ile 27’nci maddeye eklenen 9’uncu fıkraya
göre, aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması
isteminde bulunulamayacaklardır.
Aslında, ilgililere aynı sebebe dayanarak, ikinci
kez yürütmenin durdurulması isteminde bulunabilme konusunda getirilen bu
yasaklama, Danıştay’ın, bu konuda, baştan beri var olan içtihadının yasa
hükmü haline getirilmesinden başka bir şey değildir. Düzenlemeden de
anlaşılacağı üzere, yeni sebep ya da sebeplere dayanarak, ilgililerin
ikinci kez yürütmenin durdurulması isteminde bulunmalarına yasal engel
yoktur.
Netice olarak,2577
sayılı Kanunun 27 nci maddesinin (2) numaralı fıkrasını “2. Danıştay veya
idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça
hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı
idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe
göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler. Ancak, dava
dilekçesi ve eklerinden yürütmenin durdurulması isteminin yerinde olmadığı
anlaşılırsa, davalı idarenin savunması alınmaksızın istem reddedilebilir.”şeklinde
değiştiren, aynı maddeye (2) numaralı fıkradan sonra gelmek üzere “3.
Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin yürütülmesi, ikinci
fıkradaki hüküm çerçevesinde yeni bir karar verilinceye kadar, idarenin
savunması alınmaksızın durdurulabilir.” (3) numaralı fıkrayı ekleyen ve son
olarak “9. Aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması
isteminde bulunulamaz.” fıkrasını ekleyen bu düzenleme ile mevcut
düzenlemedeki açık hukuka aykırılık halinde davalı idarenin savunması
alınmaksızın yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi imkanı
ortadan kaldırılmaktadır. Bu durum uygulamada karardaki gecikme nedeniyle
uğranılması muhakkak mağduriyetler dikkate alındığında son derece
sakıncalıdır. Ayrıca ‘aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması
isteminde bulunulamaz’ yolundaki ek düzenleme, yargılama makamının kararını
gözden geçirme olanağını ortadan kaldırmakla yargılama ve hukuk güvenliği
ilkesine aykırıdır.
Buna karşın yapılan düzenlemede
yer alan ‘talebin reddinin gerektiği hallerde idarenin savunmasının beklenmeyebileceği’
yönündeki düzenleme idare lehine çifte standart uygulama niteliğindedir ve
eşitlik ilkesine aykırıdır. Bu düzenlemeyle, yargılama sürecine ilişkin
olarak yurttaşların hakları söz konusu olduğunda arzulanan yavaşlık,
idarenin hakları söz konusu olduğunda temel haklara aykırı olarak sürat
arzusuna dönüşmektedir.
Getirilen bu düzenlemeyle
uygulamada geçmişe oranla esasen son derece güç ve çoğu zaman da geç alınan
yürütmenin durdurulması kararlarının alınması daha da güçleşecektir. Üçüncü
fıkrada bu olanağın yalnızca ‘uygulamakla etkisi tükenecek idari işlemlerin
yürütülmesine’ münhasır olarak korunması yeterli olmadığı gibi bu düzenleme
yürütmenin durdurulması alanını son derece daraltıcı ve yanı sıra
yargıçların takdir haklarına rezerv koyucu niteliktedir.
6352 sayılı Kanunun 57 maddesi ile, İdari Yargılama
Usulü Kanununun 27’nci maddesinde değişiklik yapan bu düzenlemeler bu şekliyle AİHS’nin 6 ve 13. maddeleri ile güvence altında olan adil
yargılanma hakkına, silahların eşitliği ilkesine ve etkili başvuru hakkına
aykırıdır.Ayrıca, Anayasanın 2., 10., 125., 153.
maddelerine de aykırı olduğundan iptal edilmelidir.
10. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 58 inci Maddesi ile
Değiştirilen 2577 Sayılı Kanunun
28 inci Maddesinin (2) ve (6) Numaralı Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
MADDE 58- 2577 sayılı Kanunun
28 inci maddesinin (2) ve (6) numaralı fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“2. Konusu
belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar
ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri,
davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka
hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada
belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada
belirtilen süreler içinde ödeme yapılmaması halinde, genel hükümler
dairesinde infaz ve icra olunur.”
“6.
Tazminat ve vergi davalarında idarece, mahkeme kararının tebliğ tarihi ile
ödeme tarihi arasındaki süreye 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesine göre belirlenen
tecil faizi oranında hesaplanacak faiz ödenir. Ancak mahkeme kararının
davacıya tebliği ile banka hesap numarasının idareye bildirildiği tarih
arasında geçecek süre için faiz işlemez.”
2577 sayılı Kanunun 28 inci maddesinin
(2) ve (6) numaralı fıkralarını değiştiren düzenleme ile Düzenlemeyle
borcun alacaklının konutunda ödeneceği yönündeki genel kurala, idare lehine
istisna getirilmektedir. Birinci fıkrayla birlikte değerlendirildiğinde
düzenlemeyle fiilen idareye otuz günü aşacak bir süre tanınmış olmaktadır
(1. (Değişik: 10.6.1994 – 4001/13 md.) 2577 sayılı
Kanunun 28’inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında sözü edilen 30 günlük
süre, idari yargı kararının gereği olarak idarece yapılması gereken idari
işlemin prosedürünün zaman alıcı olması sebebiyle bu prosedürü tamamlamak
için tanınan en fazla süredir ve iptal kararları ile yürütmenin
durdurulması kararları için getirilmiştir. Tazminat davalarında verilen
kararlar ise, bir miktar paranın davacıya ödenmesini gerektiren
kararlardır.
Ayrıca
düzenleme, idarenin temyizi aşamasındaki ‘yürütmenin durdurulması’
istemleri için idareye ek süre kazandıracak nitelikte bir düzenlemedir.
Madde gerekçesinden ilgili düzenlemenin yargılama giderleri, avukatlık
ücreti ve faizden tasarruf amacıyla yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak, idare
için doğru tasarruf yönteminin (hem nitelik hem nicelik olarak) bu türden
idari istisnalara ve ayrıcalıklara değil, vatandaşla ihtilafa yol açmayacak
bir yönetim anlayışıyla sağlanabileceği açıktır. Düzenleme bu yönüyle AİHS
6 ve 13 maddelerinde yer alan adil yargılanma hakkı ve silahların eşitliği
ilkelerine ve aynı zamanda etkili başvuru hakkına aykırıdır. Bu, Devlet olma niteliği ile bağdaşmaz. Bu yüzden;
idarenin tazminat ödemelerini yapmak için, ilk fıkradaki süreden
yararlanması mümkün değildir. Devlet olma niteliği ile bağdaşmayan Kanunun
58’nci maddesiyle 2577 sayılı Kanunun 28’inci maddesinin (2) numaralı
fıkrasında yapılan değişiklik Anayasanın 2., 36.,125. maddelerine
aykırı olduğundan iptal edilmelidir.
11. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 72 nci Maddesi ile 24.02.1983 Tarihli ve 2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kanununun 37 nci Maddesinin Birinci Fıkrasına Eklenen (c) Bendinin Anayasaya Aykırılığı
MADDE
72- 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kanununun 37 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bent
eklenmiştir.
“c)
Bakanlık iç denetçiliğine, 10/12/2003 tarihli ve
5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunundaki atama şartlarına tabi
olmaksızın, hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en az altı yıl görev
yapmış ve üstün başarısı ile iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı
anlaşılmış bulunanlar arasından, muvafakatları alınarak, Müsteşarın teklifi
üzerine Bakan tarafından atama yapılır. Bu şekilde atananlar İç Denetim
Koordinasyon Kurulu tarafından en az iki aylık eğitime tabi tutulur ve
eğitim sonunda bunlara kendi idarelerinde geçerli Kamu İç Denetçi
Sertifikası verilir.”
6352 sayılı
Kanun’un 72.maddesi ile 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kanununun 37. maddesinin birinci fıkrasına eklenen, “c) Bakanlık iç
denetçiliğine, 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı
Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunundaki atama şartlarına tabi olmaksızın,
hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en az altı yıl görev yapmış ve üstün
başarısı ile iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar
arasından, muvafakatları alınarak, Müsteşarın teklifi üzerine Bakan
tarafından atama yapılır. Bu şekilde atananlar İç Denetim Koordinasyon
Kurulu tarafından en az iki aylık eğitime tabi tutulur ve eğitim sonunda
bunlara kendi idarelerinde geçerli Kamu İç Denetçi Sertifikası verilir” hükmü
1982 Anayasasının yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkelerine aykırıdır.
12 Eylül 2010
tarihinde yapılan referandumla kabul edilen anayasa değişiklikleri ile
Anayasanın 144.maddesi değiştirilmiştir. Yeni düzenlemeye göre: “Adalet
hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca
denetimi, adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç
denetçiler; araştırma, inceleme ve soruşturma işlemleri ise adalet
müfettişleri eliyle yapılır. Buna ilişkin usul ve esaslar kanunla
düzenlenir.”
6352 sayılı Kanun’la 2802 sayılı Kanunun
37.maddesine eklenene c) bendi ile Anayasanın söz konusu hükmü
somutlaştırılırken, hakim ve savcıların iç denetçi
olarak belirlenmesinde, idarenin keyfi hatta yargı erki kullananlar
üzerinde baskı oluşturabileceği bir düzenleme getirilmiş bulunmaktadır. Söz
konusu yeni düzenlemede yer alan “üstün başarısı
ile yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar” ifadesi, iç denetçi
seçiminde nasıl bir ölçüt kullanılacağı, bu ölçütlerin kim tarafından
belirleneceği sorularını belirsiz bırakmaktadır. Hakimler
ve savcılılar arasından iç denetçi atama yetkisi Anayasanın 159/12.
maddesine uygun olarak Adalet Bakanı’na verilmiş ise de kimlerin, kim
tarafından iç denetçi olarak belirleneceği, hem hakimlik hem de savcılık
mesleğini yapan kişiler bakımından, mesleğin icrasının değerlendirilmesinde
yürütme organına büyük bir takdir hakkı bırakmaktadır.
Bununla birlikte, yasa hükmünün bu şekilde belirsiz
olması, AİHM kararları ile ortaya konan ve hukukun üstünlüğünün kabul
edildiği bir sistemde, kanunun açık ve belirgin olması ilkesine, bu
itibarla da, 1982 Anayasasının 2.maddesinde düzenlenmiş olan hukuk devleti
ilkesi ile de bağdaşmamaktadır.
12. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 74üncü Maddesi ile
12.04.1991 Tarihli ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2 nci
Maddesinin İkinci Fıkrasında Yer Alan “ve örgüt mensupları gibi
cezalandırılırlar” İbaresinin Madde Metninden Çıkarılmasının ve 85inci
Maddesi ile Değiştirilen 5237 Sayılı Kanunun 220 nci Maddesinin Altıncı ve Yedinci
Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
MADDE 74- 12/4/1991
tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2 nci maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan “ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresi
madde metninden çıkarılmıştır.
MADDE
85- 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı ve yedinci fıkraları
aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“(6)
Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte
üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı
verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.
(7)
Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla
birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak
cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın
niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.”
6352 Sayılı Kanunun 74. Maddesi ile,
3713 sayılı TMK’nın 2. maddesinde değişiklik öngörülmüştür. Bu değişiklik ile örgüt üyesi olmadığı halde örgüt adına suç
işleyenlerin örgüt üyesi gibi cezalandırılması şeklindeki mevcut uygulamanın
aşırılığının giderilmesi yerinde olmakla birlikte; TCK’nın 220. maddesinde
Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına kişinin suç işlemesi durumunda
onun da örgüt üyesi sayılacağı, örgüt üyesi olmayan bir kişinin, örgüte
verilecek cezada takdiri olarak indirim yapılabileceği kabul edilmiştir. Bir
kişi örgüt üyesi olmadığı halde örgüt adına suç işlediğinde örgüt üyesi
sayılması, ceza hukukunun genel ilkelerine uygun değildir. Kişinin örgüt
üyesi olduğunun ispatlanmasında; yaşanan güçlükleri gidermek için bir
karine kabul etmek; ceza hukukunun kesinlik, belirlilik ilkelerine
aykırıdır.
Örgüte üye olmadığı
halde örgüt adına suç işleyen, örgüte yardım ve yataklık eden kişilerin
durumunun, kendilerine özgü bir suç olarak düzenlenmesi; bu kişilerin örgüt
üyesi sayılmadan, fiilin haksızlığının ağırlığı ile orantılı bir cezanın,
doğrudan kanunda öngörülmesi gerekirken; Failin, örgüt üyesi olmadığı halde
örgüt üyesi sayılacağı, örgüt üyesinin cezası kadar bir ceza verilip sonra
somut olayın özelliğine göre cezadan indirime gidileceği gibi karmaşık bir
yöntem belirlenmiştir. Bu durum, ceza tayini ve hukuk tekniği bakımından
oldukça sakıncalıdır.
6352
Sayılı Kanunun 85. maddesiyle,
5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı ve yedinci fıkralarını değiştiren
düzenlemede, örgüt üyeliği konusunda amaca hizmet etmeyecek kimi
düzenlemelerle yetinilmiş, örgüt üyesi olunmasa da örgüt üyesi olarak kabul
edilmek gibi son derece tehlikeli hükümler içeren TCK’nın 220. maddesi özü
itibarı ile korunmuştur.
Öte yandan madde uygulamasında yaşanan en ağır
sorun olan mükerrer ve ağır cezalandırmanın altının özellikle çizilmesi
gerekmektedir. Uygulamada üye olmamakla birlikte örgüt adına birden fazla
suç işleyen kişi, her fiille birlikte ayrı ayrı, diğer bir deyişle mükerrer
olarak cezalandırılabilmektedir. Bir başka çelişkili durum ise, birden
fazla fiili nedeniyle failin esas fiilinin şikayete
bağlı olması halinde, temel fiilinden dolayı cezalandırılmayan failin örgüt
üyeliğinden dolayı mükerrer olarak cezalandırılabilmesidir. Örneğin yumruk
atıp, kapı kıran fail, şikayete bağlı suç olması
nedeniyle temel fiilden cezalandırılmadığı halde örgüt üyesi sayılmakta ve
temel fiil kadar ceza alabilmektedir. Bu nedenle cezada indirim sağlayan
düzenleme en başta bu uygulama sorununa çözüm oluşturabilir içerikte
değildir.
Örgüte üye olmayan birinin, varsayımsal bir
yaklaşımla örgüt üyesi kabul edilerek örgüte üye olmak suçundan
cezalandırılması, ceza hukukunda kanuni karinelere yer olmadığı ilkesine ve
dolayısıyla ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine aykırı düşmektedir.
Getirilen değişiklik bu durumu ortadan kaldırmamaktadır.
Bu nedenle, kişinin işlediği suçu örgüt adına
işlemesini, ilgili suçun kendisi bakımından genel bir ağırlatıcı neden
olarak kabul etmek, ceza hukukunun genel ilkeleri ile daha uyumlu bir
yaklaşım olacaktır.
Örgüt suçlarının cezalandırılmasına ilişkin olarak
karşılaştırmalı hukukta çeşitli sistemler göze çarpmaktadır. Bunlardan
ağırlıklı olarak Anglosakson ülkeleri tarafından uygulanan sisteme göre,
suç işlemek için örgüt kurmak ayrı bir suç tipi olarak görülür, fakat
örgütün kurulmasının amacını oluşturan asıl suçun veya suçların işlenmesi
halinde, söz konusu suçların işlenmesine iştirak eden kişiye ayrıca örgüt
nedeniyle ceza verilmez.
Bu durum, örgüte ilişkin ayrı bir suç tipinin
bulunmasının, asıl suçun hazırlık hareketlerinin cezalandırılması anlamına
gelmesinden kaynaklanmaktadır. Asıl suçun işlenmesi ile,
buna öncüllük eden faaliyetlerin ayrıca cezalandırılmasının anlamı
kalmamaktadır.
Kara Avrupası ise, örgüt suçlarında genellikle
farklı bir yöntem uygulamakta, suçun örgüt faaliyetleri çerçevesinde
işlenmesini bir ağırlatıcı neden veya suçun özel bir görünüş şekli olarak
düzenlemektedir. Bu uygulamalarda bazı suçlara (örn. Soykırım) ilişkin
olarak uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan ayrıksı hükümler olsa da,
suç örgütü kurma fiillerinin cezalandırılmasında ne bis in idem (aynı
fiilden birden fazla yargılama olmaz) ilkesine uygun şekilde düzenlenmesine
çalışıldığı görülmektedir.
Türk hukukunda ise, örgüt suçlarına ilişkin son
derece kendine özgü bir durum yer almaktadır.
İlk olarak, örgüt suçları, mevzuatın çeşitli
yerlerine serpiştirilmiş olarak düzenlenmiştir: TCK m. 220 genel örgüt
kurma, yönetme ve üye olma suçlarını, TCK m. 314 silahlı örgüt kurma
suçunu, TMK m. 7 ise terör örgütüne ilişkin suçları düzenlemektedir. Dahası,
bu suçlar birbirlerine atıfta bulunmakta ve mevzuatın uygulanmasını zorlaştırmaktadır.
Türk mevzuatı genel bir örgüt suçunu öngörmekle
birlikte, bazı özel suç tipleri bakımından (örn. Göçmen kaçakçılığı) suçun
örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenmesini bir ağırlatıcı neden olarak
da düzenlemiştir.
Bu düzenleme, iki sistemin bir karmasını oluştursa
da, ne bis in idem ilkesine aykırılık anlamına gelen uygulamalara yol
açmaktadır (öğreti bu durumda bileşik suçun bulunduğunu ve örgüt üyesi olma
fiilinin, göçmen kaçakçılığındaki ağırlatıcı nedenin içinde eriyeceğini
savunsa da, uygulama ağırlıklı olarak aksi yöndedir).
Yine TMK m. 5, terör suçlarının örgüt faaliyeti
çerçevesinde işlenmesi halinde genel bir ağırlatıcı neden öngörmektedir. Bu
durum da, örgüte ilişkin karşılaştırmalı hukuk çerçevesinde emsali
bulunmayan sonuçlara yol açmaktadır.
Bunun da haricinde, gerek TCK gerekse TMK’daki
düzenlemeler, örgütün amaçladığı suçun işlenmesi halinde kişiye ayrıca
örgüt suçundan ceza verileceğini, yine örgüte üye olmayan ve fakat örgüte
yardım eden çeşitli kişilerin de örgüt üyesi olarak kabul edilerek
cezalandırılacaklarını öngörmektedir.
Bu gibi düzenlemeler ceza sorumluluğunun
şahsiliğine ve yer yer non bis in idem ilkesine (Non bis in idemilkesi; aynı fiil ve aynı kişi hakkında daha önce verilen
bir hüküm nedeniyle yeniden yargılama yapılamayacağını belirtir.) aykırılık
teşkil etmektedir.
Ceza sorumluluğunun şahsiliğine en çarpıcı
aykırılık ise, TCK m. 220/5’te düzenlenen ve örgüt yöneticilerinin, örgütün
işlediği bütün suçlardan sorumlu tutulmasını sağlayan hükümdür. Eğer örgüt
yöneticileri bu suçlara azmettirme, dolaylı faillik veya suça teşvik gibi
yöntemler ile iştirak etmiş ise, zaten kendi fiilinden cezalandırılacaktır.
Fakat özel düzenleme, yöneticilerin kendi dahli olmayan, işlendiğinden
haberdar dahi olmadığı suçlardan dolayı sorumlu tutulması sonucunu
doğurmaktadır.
Bütün bu düzenlemeler, ceza hukukunda normal
koşullarda yeri olmayan varsayımların (faraziyelerin) ceza sorumluluğunu
belirleyen temel ilkelere aykırı şekilde düzenlenmesi anlamına gelmektedir.
Bu düzenlemelerinin hepsinin TCK ve TMK’dan çıkarılması hukuk devleti
olmanın bir gereğidir.
220. maddenin 7.fıkrasında da benzer bir değişiklik
getirilmektedir. Mevcut düzenleme “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek
yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” biçimindedir. Bu
fıkraya bir cümle eklenerek “örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza,
yapılan yardımın niteliğine göre üçte ikiye kadar indirilir” biçiminde bir
değişiklik öngörülmektedir. Burada da yine, “örgüt üyesi olarak cezalandırılır”
ifadesinden vazgeçilmediği dikkati çekmektedir. Ceza hukuku tekniği
açısından, burada yapılması gereken, örgüte bilerek ve isteyerek yardım
eden kişinin, herhangi bir suçun işlenmesi bakımından katkısına göre, TCK
madde 39 uyarınca “yardım eden” sıfatıyla iştirak kurallarına göre
cezalandırılmasıdır.
Yapılan değişiklik işin esasını çözmemektedir. Non
bis in idem kuralı çiğnenmeye devam edilmektedir. Yapılması gereken,
örgütün fiillerine, örgüte üye olmamakla birlikte katılan kişilerin,
işlenmesine iştirak ettikleri suçtan cezalandırılmaları olmalıdır.
Burada mafya tipi örgütlenmeden çok, çerçevesi
çizilmemiş, tanımlanmamış içeriği belirsiz, pekçok eylemin ve kişinin dahil edilebileceği bir terör örgütünden yola çıkılarak
bir düzenleme yapıldığı ortadadır. Zaten mevcut hükmün uygulanma biçimi de
bu yöndedir. Kaldı ki, değişiklik gerekçesinde terör örgütleri bakımından
uygulanan 314. maddeye yapılan göndermeler bunun böyle olduğunu
göstermektedir. Böylece, örgüte yardım ve yataklık görünümü altında bir suç
yaratılarak, aslında ceza sorumluluğunun farklı bir düzeyde devreye
sokulmak istenmesi söz konusudur. Ortada somut olarak işlenen bir suç
bulunmasa da, terör faaliyetleri içindeki bir örgüte yardım etmek, bu
örgüte destek vermek, ayakta kalmasına katkıda bulunmak gibi hareketler,
tehlikelilik esas alınarak cezalandırılmak istenmektedir.
Netice olarak, yargı ve hukuk güvenilirliğini
yurttaşların aleyhine olacak biçimde ve olumsuz yönde etkileyen, devlet
lehine pozitif ayrımcılık yapmak suretiyle eşitsizlik ve dengesizlik
yaratan, Anayasada birey hak ve özgürlükleriyle ilgili güvenceleri ortadan
kaldıran düzenlemeleri içeren Terörle Mücadele Kanunu’nu yürürlükten
kaldırmak gerekirken; bu konuya ilişkin herhangi bir çabanın sarf
edilmemiştir. Açıklanan bu nedenlerle 6352 Sayılı Kanunun 74. ve 85.
Maddeleri ile yapılan bu düzenlemeler yukarda ayrıntılarıyla açıklanan
sebeplerle Anayasanın 2., 12., 13., 36., 37., 40.,
138. Maddelerine aykırı olduğundan iptal edilmelidir.
13. 6352 Sayılı “Yargı
Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 75 inci Maddesi ile Değiştirilen 3713 Sayılı Kanunun 10
uncu Maddesinin ve Geçici 2nci
Maddesinin, Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Fıkralarının Anayasaya
Aykırılığı
6352 Sayılı Yasanın 75. Maddesi ile değiştirilen 3713 sayılı Kanunun
10 uncu maddesinin Anayasaya Aykırılığı;
MADDE 75- 3713 sayılı Kanunun
10 uncu maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Görev ve
yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü
MADDE 10-
Bu Kanun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar; Adalet
Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı
çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek
ağır ceza mahkemelerinde görülür. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî
yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde
görevlendirilemez.
Anayasa
Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile askerî
mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
Bu Kanun
kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;
a)
Soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve
kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu
Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet başsavcılığınca başka mahkemelerde veya
işlerde görevlendirilemez.
b) Türk
Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde
düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş
olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983
tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat
Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır.
c)
Yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları
almak, bu kararlara karşı yapılan itirazları incelemek ve sadece bu işlere
bakmak üzere yeteri kadar hâkim görevlendirilir.
ç) Ceza
Muhakemesi Kanununun 91 inci maddesinin birinci fıkrasındaki yirmidört saat
olan gözaltı süresi kırksekiz saat olarak uygulanır.
d)
Soruşturmanın amacı tehlikeye düşebilecek ise yakalanan veya gözaltına
alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişinin durumu hakkında Cumhuriyet
savcısının emriyle sadece bir yakınına bilgi verilir.
e)
Gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet savcısının
istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile kısıtlanabilir; bu
zaman zarfında ifade alınamaz.
f) Kolluk
tarafından düzenlenen tutanaklara, ilgili görevlilerin açık kimlikleri
yerine sadece sicil numaraları yazılır. Kolluk görevlilerinin ifadesine
başvurulması gerektiği hallerde çıkarılan davetiye veya çağrı kâğıdı,
kolluk görevlisinin iş adresine tebliğ edilir. Bu kişilere ait ifade ve
duruşma tutanaklarında adres olarak iş yeri adresleri gösterilir.
g)
Güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına
karar verilebilir.
ğ) Açılan
davalara adli tatilde de bakılır.
h) Ceza
Muhakemesi Kanununun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasının (a) bendinin
(8) numaralı alt bendindeki, 139 uncu maddesinin yedinci fıkrasının (a)
bendinin (2) numaralı alt bendindeki ve 140 ıncı maddesinin birinci
fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendindeki istisnalar uygulanmaz.
Türk Ceza
Kanununda yer alan;
a) Örgüt
faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti
suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu,
b) Haksız
ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti
çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
c) İkinci
Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan
suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),
dolayısıyla açılan davalar, birinci fıkra hükmüne göre
görevlendirilen mahkemelerde görülür. Üçüncü fıkranın (d), (e), (f) ve (h)
bentleri hariç olmak üzere, bu madde hükümleri, bu suçlardan dolayı yapılan
soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanır.
Türk Ceza
Kanununun 305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeleri hariç olmak
üzere, İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde
tanımlanan suçlarda, Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen tutuklama süresi
iki kat olarak uygulanır.
Çocuklar,
bu madde hükümleri uyarınca kurulan mahkemelerde yargılanamaz; bu
mahkemelere özgü soruşturma ve kovuşturma hükümleri çocuklar bakımından
uygulanmaz. ”
Çağdaş batı demokrasilerinde özel mahkemeler kabul
görmemekte, amacı tarafların güvencesini güçlendirmek olan ihtisas
mahkemelerinden farklı olarak aksine sanığın haklarını zayıflatması, salt
yargılayan makamın güçlendirilmesi nedeniyle özel yargılama usullerine tabi
ve özgürlüklerin daraltılmasına yol açan bu mahkemelerin hukuk sistemini ve
adalete güveni zedelediği değerlendirilmektedir. İhtisas mahkemeleri
kurulmasından amaç konunun uzmanı eğitilmiş yargıçlarla ve tarafların
güvencesini güçlendiren özel yöntemler öngörülmesidir. Oysa özel yetkili
mahkemelere atanan yargıçların herhangi bir özelliği ve uzmanlığı olmadığı
gibi öngörülen usul yöntemleri tamamen baskı ve hakların kısıtlanması üzere
kurgulanmıştır. Özel yetkilerle donatılmış ve yaptığı her
tür ihlale karşı yargıçları tazminat ödemekten bile masun kılınmış bu
mahkemelerin haksız ve artık sayısız ihlalleri nedeniyle Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi tarafından ve özellikle gözaltı ve tutukluluk süresi,
dosyaya erişim, silahların eşitliği ilkesinin uygulanmaması, savcının
görüşünün müdafiye bildirilmemesi, gizli tanık gibi nedenlerle Türkiye
aleyhine çok sayıda tazminat kararları verilmiştir. Özel yetkili
mahkemeler olağan yargılama usullerinde sapma göstermesi nedeniyle temel
insan hakkı ihlalinde olağan bir süreç yaratarak Türkiye Cumhuriyeti
tarihinde çok tartışılacak antidemokratik bir dönem yaratmanın da aracı
haline gelmiştir. Tutuklama, gözaltı, avukat sayısının sınırlandırılması,
dosyaya erişimin sınırlandırılması, avukat ile yazılı ve sözlü haberleşmeye
sınırlama ve gıyabi duruşma gibi özel yöntemler ağır insan hakkı ihlali
yaratmakta, bu sorunun ana kaynağı da katalog suçlara verilen keyfi
tutuklama yetkisinden doğmaktadır. Katalog suçlar nedeniyle tutuklama
gerekçesi bile yazılması zahmetine katlanılmamakta, yasadaki karineden
yararlanan yargıçlar keyfi davranışlarını giderek derinleştirmektedirler.
Yeni kurulan bölge mahkemeleri de aynı yöntem ve yetkileri bünyesinde
taşımakta, ihlallere sebebiyet veren unsurlar aynen korunmaktadır.
Yargıçların tazminat yükümlülüğünün olmaması da ihlal kararlarını arttıran
bir başka etkendir. Yeteri kadar kanıt toplanmadan açılan davalar nedeniyle
kovuşturma aşamasında kanıtların toplanmadığı gerekçe gösterilerek
tutukluluk hallerinin devamına karar verilerek hem trajikomik değerlendirmeler
yapılmakta, hem de ağır çelişkiler ve mağduriyetler yaratılmaktadır. Adı
bölge mahkemeleri konulan yeni özel yetkili mahkemelerdeki bazı sanıkların
soruşturmasının izne bağlı olması biçimindeki sınırlı güvence eskiden
açılmış ve özel yetkili mahkemelerde kovuşturulmaya devam edilecek sanıklardan
sakınılarak kişiye ve davaya özel mahkemelere adeta teslim edildiği ve
sanıkların kurban edildiği anlaşılmaktadır. İktidar kendisinin dahi güveni
kalmadığından MiT müsteşarı için özel düzenlemeyle dizginlediği bu
mahkemelerin adeta bazı sanıklara savaş tutsağı muamelesi yapmasına seyirci
kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine verilen AİHM
kararlarından sonra sürecin takibi ve gereken yasal düzenlemelerin
yapılması için Avrupa konseyi bakanlar komitesi tarafından değerlendirmeler
yapılıp denetim sağlanmaktadır. Bu prosedür
ülkemiz açısından nafile bir süreci işaret etmektedir. Zira bugün anılan
kurumun önünde Türkiye’ye ilişkin ve özel yetkili mahkemelerden kaynaklanan
uzun tutukluluk ve tutuklama kararlarının insan hakları ihlali yarattığına
ilişkin 144 dosya beklemektedir. Adli kontrol sisteminin ısrarla
uygulanmadığı bu mahkemelerin yarattığı sorunun bu sayı da gözönüne
alındığında ne derece önemli olduğu ortadadır. Bu mahkemeler nedeniyle
ülkemizde savunma hakkı ağır yara almıştır.
Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
tarafından verilen ve Türkiye için önemi bulunan Kürüm–Türkiye davası kararında, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin (AİHS) 5. maddesinin 3., 4., 5.
fıkraları ile 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlali saptanırken Somut davada,
söz konusu tutukluluğun “makul
süre” sınırını aşması ve yasallığına (meşruluğuna) itiraz etmek
için etkili iç hukuk yolunun bulunmaması nedeniyle AİHS’nin 5. maddesinin
3. ve 4. paragraflarının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.
Yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
tutukluluk süresine itirazla ilgili Veli İsmail Altınok isimli vatandaşın
yaptığı başvuruda, AİHM, ‘‘Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
5. maddesinin 4. ve 5. fıkralarını ihlal ettiğine’’ hükmetmiştir.
Mahkemenin gerekçeli kararında, ‘‘Türkiye’de süren tutukluluğa itiraz etmek
için etkili bir yasal mekanizmanın olmaması ve telafi edici başvuru yolu
bulunmamasının sistematik bir sorun olarak ortaya çıktığı’’ belirtilmiş ve
‘‘Türkiye’nin bu sorunu aşmak için gerekli düzenlemeleri yapması’’ tavsiye
edilmiştir.
Anayasal düzenlemelere baktığımızda ise Anayasanın
bir tür özel yetkili mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemelerine
ilişkin 143’üncü maddesi 7. 5. 2004 tarihinde kaldırılmış, dolayısıyla
Anayasada özel mahkemelerin kurulması için hiçbir Anayasal dayanak
kalmamıştır. Buna rağmen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin adı değiştirilerek
olağanüstü yetkilere sahip ceza yöntem kuralları konusunda her tür keyfi
uygulamaya açık yeni mahkemeler kurulması üstelik iki ayrı özel yetkili
mahkeme alanı açılması, Devlet Güvenlik Mahkemelerini kaldıran anayasa
değişikliğinin amacı ve ruhuna da aykırıdır. Çünkü,
iptali istenen madde ile getirilen mahkemeler “özel mahkemeler” ya da
güvenlik mahkemeleri olarak zikredilmese dahi özel güvenlik mahkemeleridir.
Çünkü bu mahkemeler için olağan ceza yargılama kurallarının dışında
kişilerin haklarını sınırlayan özel bir yargılama sistemi getirilmektedir.
Bu mahkemeler normal ağır ceza mahkemeleri olmayıp, özel görevli ve özel
yetkili ağır ceza mahkemeleridir. Tek kuruluş amacı da iktidarın güvenlikçi
kaygıları olup, bu yöntemle kişi hak ve özgürlükleri bu kaygılara feda
edilmiştir. Ve iki ayrı rayda yürüyen ikili bir yargı sistemi yaratılmıştır.
Kaldı ki, Anayasada bu mahkemelerin kurulmasına olanak sağlayan her hangi
hüküm bulunmadığından anayasal dayanaktan da yoksun bulunmaktadır.
Bu madde, Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne
ilişkin 11. maddesine de aykırıdır. “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve
yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan
temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” kuralı ihlal
edilerek kanunla özel mahkemeler kurulmaktadır.
Bu madde Anayasanın 10. maddesinde belirtilen
“kanun önünde eşitlik” kuralına da aykırıdır. Zira bazı suçlar yönünden
kişilerin hak ve özgürlükleri olağan ceza yargılama kurallarına göre daha
fazla daraltılmakta, Anayasanın temel ilkelerinden olan eşitlik kuralı
açıkça ihlal edilmektedir.
Bu madde Anayasanın “temel hak ve hürriyetlerin
sınırlanmasına” ilişkin 13. maddesinde belirtilen “Temel hak ve
hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla
sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik
toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine
aykırı olamaz.” ilkesine de aykırıdır. Özel mahkemeler düzeniyle, kişi hak
ve özgürlükleri, Anayasanın öngörmediği biçimde, Anayasanın sözüne ve
ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine
aykırı olarak sınırlanmakta, adeta ikinci bir ceza adalet sistemi inşa
edilmektedir. Türkiye’nin daha demokratik bir rejim yerine daha otoriter
bir rejime doğru gitmesinin yolu açılmaktadır.
Bu maddenin 2. Fıkrasının b)
bendi ile 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat
Teşkilatı Kanunu yönünden getirilen istisnanın ise Anayasanın 2. maddesinde
belirtilen Cumhuriyetin niteliklerinden “hukuk devleti” ilkesi ile bağdaşır
hiçbir yönü bulunmamaktadır. Devletin bir takım işlem ve faaliyetleri
yargının denetimi dışına çıkarılmakta keyfilik ve sorumsuzluk alanı
yaratılmaktadır. Bu bent aynı zamanda Anayasanın değiştirilemeyecek hükümlerini
düzenleyen 4. maddesine ve egemenliği düzenleyen 5. maddesine de aykırıdır.
Devletin bu alana ilişkin egemenlik yetkisinin kullanımı belli kişilere,
zümreye veya sınıfa bırakılmakta, bazı kişi, zümre veya sınıfların
kaynağını Anayasadan almayan Devlet yetkilerini kullanmalarının önü
açılmaktadır. Adeta bazı kişilere ve sınıflara Anayasayı ihlal etme
ayrıcalığı getirilmektedir.
Bununla birlikte, 6352 sayılı Kanunun 75. maddesi
ile değiştirilen,3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 10.maddesinin e) bendinde yer alan düzenleme ile gözaltına alınan
şüphelinin 24 saat süre ile müdafi ile görüşmesi engellenerek, 1982
Anayasasının adil yargılanma hakkı kısıtlanarak anayasaya aykırı bir
düzenleme getirilmiştir. 6352 sayılı Kanun’la değişik 3713 sayılı Kanun’un
10/e bendi “Gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet
savcısının istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile
kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade alınamaz” düzenlemesini
getirmektedir. Terörle Mücadele Kanunu, bilindiği gibi toplum ve Devlet
için önemli bir tehlike oluşturan fiillerin bir ceza yaptırımı ile
karşılandığı özel bir kanundur. Bu kanunda yer alan bir suç sebebiyle
gözaltına alınana kişi, önemli bir suç isnadı altında bulunmaktadır. Bu
sebeple de savunma haklarından en fazla faydalanması gereken kişidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 27 Kasım 2011 tarihinde oybirliği ile
verdiği Salduz/Türkiye Kararının 54.paragrafında da belirtildiği üzere
demokratik toplumlarda adil yargılanma hakkı ağır cezalar karşısında en
fazla korunması gereken bir temel haktır. Çünkü gözaltına alınan kişi,
içinde bulunduğu şartlar altında korumasız bulunmaktadır. AHİM anılan
kararında, bazı istisnai durumlarda, müdafiden yararlanma hakkının
kısıtlanabileceğini sadece meşru bir gerekçeye dayanançok önemli ve acil
bir gereklilik olması hallerinde kabul etmiş ve hiçbir durumda bu istisnai
uygulamanın adil yargılama hakkının ihlali sonucunu doğurmaması
gerektiğinin altını çizmiştir.
6352 sayılı Kanunla 3713 sayılı Kanuna getirilen,
gözaltına alınan kişinin müdafi ile görüşme hakkının 24 saat sınırlanmasını
mümkün kılan düzenlemede, müdafi ile görüşmenin engellenmesini haklı
kılacak bir gereklilik ve aciliyet ölçütü yer almamaktadır. Bu görüşmenin
ne zaman engelleneceği, birden fazla uygulanıp uygulanmayacağı belirlenmemiştir.
Bu ihtimaller değerlendirildiğinde ise, gözaltına alınan kişinin müdafi ile
görüşmesinin engellenmesinin, AHİM kararlarına göre aynı zamanda bir kötü
muamele sayıldığını ve AİHS’nin 3. maddesine aykırılık oluşturduğunun
altını çizmek gerekmektedir.
Açıklanan bu nedenlerle 75. Maddesi ile değiştirilen 3713 sayılı Kanunun 10 uncu maddesi
Anayasanın 2., 4., 5., 10., 11., 13. Maddelerine
aykırı olduğundan iptal edilmelidir.
6352 Sayılı Yasanın
Geçici 2. Maddesinin, 4., 5., 6. ve 7. fıkralarının
Anayasaya Aykırılığı
GEÇİCİ
MADDE 2-
(4)
Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlükten kaldırılan 250 nci maddesinin birinci
fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin
hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu
davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemez. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanununun 10 uncu maddesinin kovuşturmaya ilişkin hükümleri bu davalarda da
uygulanır.
(5)
Ceza Muhakemesi Kanununun 251 inci maddesinin birinci fıkrasına göre
görevlendirilen Cumhuriyet savcıları yürütmekte oldukları soruşturmalara,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu
maddesi uyarınca görevlendirilen Cumhuriyet savcıları göreve başlayıncaya
kadar devam ederler.
(6)
Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu maddesi kapsamına giren suçlarla ilgili
olarak bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla açılmış olan
davalarda, sanığın taşıdığı kamu görevlisi sıfatı dolayısıyla hakkında soruşturma
yapılabilmesi için izin veya karar alınması gerektiğinden bahisle durma
veya düşme kararı verilemez.
(7)
Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına
göre kurulan ağır ceza mahkemelerine yapılmış olan atıflar, Terörle
Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen ağır
ceza mahkemelerine yapılmış sayılır.
Maddeye göre, CMK m.250 ile görevlendirilen ve
toplumda özel yetkili ağır ceza mahkemeleri olarak bilinen mahkemelerde
açılan davaların kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerde
görülmeye devam edileceği, ayrıca özel yetkili mahkemelerin bu davalarda
görevsizlik ve yetkisizlik kararı veremeyeceği öngörülmüştür. CMK m.250 ile
görevlendirilen mahkemelerde açılan davalar, kesin hükümle sonuçlanıncaya
kadar özel yetkili mahkemeler tarafından görülecektir.
Özel yetkili mahkemeler, Kanun yürürlüğe girdiği
tarih olan 04.07.2012 tarihine kadar CMK m.175/1 uyarınca iddianame kabulü
yaparak açılan kamu davalarına bakmaya devam edecek ve bu sürede
işlevlerini sürdüreceklerdir. 10. madde, görülmekte olan davaların yeni
görevlendirilecek mahkemelere devredilmesinin önüne geçecek bir hükmü yer
vermiştir. Böylece aynı anda, genel yetkili ağır ceza mahkemeleri, sadece
yeni Kanun yürürlüğe girinceye kadar açılan davalara, TMK m.10’da yer alan
usul kuralları uyarınca bakacak olan sınırlı ve özel yetkili ağır ceza
mahkemeleri (CMK m.250 ile yetkili) ile Hakimler
ve savcılar Yüksek Kurulu tarafından yeni görevlendirilecek olan bölge
ihtisas ağır ceza mahkemeleri (TMK m.10 ile yetkili) yargılama faaliyetinde
bulunacaklardır. Özel yetkili mahkemeler, açılmış davalar kesin hükümle
sonuçlandırılıncaya kadar görev yapmaya devam edecek. Bu davalarda yetkisizlik
ya da görevsizlik kararı verilemeyecektir. Bu da zamanaşımı süresi boyunca
ki, otuz yıla varan bir süre mevcut özel yetkili mahkemelerin görev
yapacağı anlamına gelecek ve aynı yetkilerle donatılmış iki ayrı yargı
kurumu fiilen ve hukuken varlığını sürdürecektir. 6352 sayılı Kanunun
geçici 2. maddesinin 4. fıkrası, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde
devam edecek olan yargılamalarda görevsizlik ve yetkisizlik kararı
verilemeyeceğini hüküm altına almıştır. Bu hüküm, hukukun evrensel ilke ve
esaslarından olan ve Anayasa tarafından güvence altına alınan “kanuni hakim ve mahkeme güvencesi” ile “yargı bağımsızlığı” ve
her ne kadar aynı usul ve esaslarla yargılama yapılacak olsa da eşitlik”
ilkelerine aykırıdır. Bu mahkemeler kanunla kurulmak suretiyle Anayasa
m.37’de güvence altına alınan “kanuni hakim ve
mahkeme güvencesi” ilkesine uygun düşse bile, bakmaması gereken bir davaya
bakmak zorunda bırakıldığı için Anayasaya aykırılık sözkonusu olacaktır.
Öte yandan düzenlemeyle getirilen izin sistemi, bazı casusluk suçları ve
askeri suçlarla sınırlı kalırken, terör, anayasal düzene ve hükümete karşı
işlenen suçlarda özel yetkili savcılar şimdi olduğu gibi doğrudan
soruşturma yürütebilecektir. . Aynı usule tabi ancak açılmamış davalarda
sanıklara tanınan bazı hakların görülmekte olan davalardaki sanıklara
tanınmaması ceza usul kurallarının yürürlüğe girdiği anda uygulanması
gerektiği kuralına da eşitlik ilkesine de aykırıdır. örneğin
açılmış davalarda, kamu görevlisi sanıkların soruşturulması için “izin”
veya “karar” gerekiyorsa, durma veya düşme kararı verilemeyecek olması
Anayasanın eşitlik ilkesine açıkça aykırıdır. Zira devam eden davaların
sanıkları, izin sisteminin getirdiği olanaklardan yararlanamayacaktır.
Bu nedenlerle 6352 Sayılı
Kanunun Geçici 2. Maddesinin, 4., 5., 6. ve 7.
Fıkraları Anayasanın 2., 10., 36., 37. Maddelerine aykırı olduğundan iptal
edilmelidir.
14. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 77 inci Maddesi ile
09.06.2004
Tarihli ve 5187 Sayılı Basın Kanununun 26 ncı Maddesinin Birinci Fıkrasına
“ceza davalarının” İbaresinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen“bir muhakeme
şartı olarak,”İbaresinin; Fıkrada Yer Alan “iki ay” İbaresinin “dört ay”;
“dört ay” İbaresinin “altı ay” Şeklinde ve Maddenin Altıncı Fıkrasında Yer
Alan “iki ayı” İbaresinin “dört ayı” Şeklinde Değiştirilmesinin Anayasaya Aykırılığı
MADDE 77- 9/6/2004 tarihli ve
5187 sayılı Basın Kanununun 26 ncı maddesinin birinci fıkrasına “ceza davalarının”
ibaresinden sonra gelmek üzere “bir muhakeme şartı olarak,” ibaresi
eklenmiş, fıkrada yer alan “iki ay” ibaresi “dört ay”, “dört ay” ibaresi
“altı ay” ve maddenin altıncı fıkrasında yer alan “iki ayı” ibaresi “dört
ayı” şeklinde değiştirilmiştir.
Kanunun 77. maddesiyle “9/6/2004
tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanununun 26 ncı maddesinin birinci fıkrasına
“ceza davalarının” ibaresinden sonra gelmek üzere “bir muhakeme şartı
olarak,” ibaresi eklenmekte, fıkrada yer alan “iki ay” ibaresi “dört ay”,
“dört ay” ibaresi “altı ay” ve maddenin altıncı fıkrasında yer alan “iki
ayı” ibaresi “dört ayı” şeklinde değiştirilmiştir. Basın özgürlüğünün
korunmasının yanı sıra kişi haklarının da korunması bakımından, dava açma
süresinin bu kadar kısa tutulması sakıncalıdır. Bu durumda dava açmak bakımından
Savcının gecikme göstermesi veya iddianamenin iade edilmesi gibi hallerde,
kişilere karşı işlenen suçlar bakımından ciddi bir hak kaybı sözkonusu
olacaktır. Soruşturma makamının gecikmesi gibi kişilerin bir hatasının
olmadığı hallerde, böyle kısıtlı bir süre nedeniyle ceza davası yoluyla
haklarını arayamaması mağduriyete sebep olacaktır
Nitekim Anayasa Mahkemesinin Basın Kanununun 26.
maddesini iptal gerekçesinde de bu hususları vurgulamıştır (R.G.
Tarih-Sayı: 06.07.2011-27986): “Yasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında
öngörülen süreler, hak düşürücü süreler niteliğinde olup, her hangi bir
şekilde uzamaları ya da kısalmaları söz konusu değildir. Ancak, aynı Yasa’nın
26. maddesinin (5) numaralı fıkrası uyarınca, kamu davasının açılmasının
izin veya karar alınmasına bağlı olduğu suçlarda, izin veya karar için
gerekli başvurunun yapılmasıyla bu süreler duracaktır. Bu takdirde durma
süresi, iki ayı geçemeyecektir. İtiraz konusu ibarenin yer aldığı26. maddenin birinci fıkrasında, “davanın açılmasından söz
edilmektedir. 5187 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte
bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Hakkında Kanun’da iddianamenin
düzenlenip mahkemeye verilmesiyle birlikte kamu davası açılmış sayılmakta
idi. Oysa, 1 Haziran 2005tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 175. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise kamu
davasının iddianamenin kabulü kararıyla açılmış sayılacağı hükmü yer almaktadır.Bu durumda, Yargıtay’ın istikrar bulmuş
kararlarında da ifade edildiği üzere, 5271 sayılı Yasa’nın174. maddesinde iddianamenin kabul edilmesi için öngörülen on
beş günlük süre, 5187 sayılı Yasa’nın26. maddesinde
belirtilen iki aylık dava açma süresine dahil olmaktadır. Böylece, 5271
sayılı Yasa’daki düzenlemeler, 5187 sayılı Yasa’da öngörülen iki aylık dava
açma süresinin kısalması sonucunu doğurmaktadır.
Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti,
eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün
etkinliklerinde hukuka ve Anayasaya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı
denetimine bağlı olan devlettir. Yasaların kamu yararının sağlanması
amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve
hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu
nedenle yasa koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir
yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini
göz önünde tutarak kullanması gerekir.
Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36.
maddesinde, herkesin gerekli araç ve yollardan yararlanarak yargı organları
önünde davacı ya da davalı olarak sav ve savunma hakkı bulunduğu
belirtilmektedir. Maddeyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama
özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel
hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların
korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birisidir. İtiraz konusu
kuralda, basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanun’da öngörülen diğer
suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay
içinde açılması gerektiği belirtilmektedir. İtiraz konusu kuralda
düzenlenen dava açma süresi, ceza muhakemesi şartlarından olup, yargılama
usulüne ilişkindir. Bu nedenle, basın suçlarında dava açma süresini
belirleme yetkisi yasa koyucunun takdirindedir. Günümüzde hemen hemen bütün
ülkelerin basın kanunlarında, basın davalarında gecikmelerin önlenerek
basın özgürlüğünün zedelenmesine engel olmak amacıyla, basın suçlarına
ilişkin davaların açılması için özel sürelere yer verildiği görülmektedir. Nitekim, itiraz konusu kurala ilişkin gerekçede de
basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanun’da öngörülen diğer suçlardan
dolayı bu alanda faaliyet gösterenleri uzun süre ceza tehdidi ile karşı
karşıya bırakmamak ve böylece basın özgürlüğünü güvence altına almak amacıyla
söz konusu suçlar nedeniyle açılacak davalar için belirli süreler
öngörüldüğü ifade edilmiştir. Yasa koyucu basın suçlarında dava açılmasını
belirli bir süreyle sınırlama konusundaki takdir yetkisini, Anayasada
belirlenen kurallara bağlı kalmak ve adalet, hakkaniyet ve kamu yararı
ölçütlerini gözetmek koşuluyla kullanabilecektir.
Bir başka ifadeyle, bir
yandan basın mensuplarının uzun süre ceza tehdidi altında bulunmalarına
engel olunması, diğer yandan da suçtan mağdur olanların hak arama
özgürlüklerinin zarar görmemesi amacıyla basın suçlarında dava açma
süresinin makul bir süre olarak belirlenmesi suretiyle, basın hürriyeti ile
hak arama hürriyeti arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Yine, basın suçlarında
Cumhuriyet savcılığınca re’sen dava açılmasıyla korunmak istenen hukuki
yarar ile basın hürriyetinin korunmasındaki hukuki yarar arasında da makul
bir dengenin bulunması gerekir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun174. maddesinde iddianamenin kabulü için öngörülen on beş
günlük sürenin dava açma süresine dahil olması, iddianamenin iadesinden
sonra yeniden iddianamenin düzenlenmesi, şüphelinin ifadesinin alınması,
adli para cezasını gerektiren suçlarda ön ödeme önerisinde bulunulması gibi
durumlarda itiraz konusu ibarede öngörülen iki aylık dava açma süresinin
fiili olarak kısalması ve buna bağlı olarak sürenin kaçırılması sonucunun
da doğabileceği, ayrıca dava açmanın Cumhuriyet savcısının inisiyatifinde
bulunduğu da gözetildiğinde, itiraz konusu ibarede yer alan iki aylık dava
açma süresinin yeterli ve makul bir süre olmadığı açıktır.”
Netice olarak dava açma sürelerinin 5680 sayılı
mülga Basın Kanunu’nun 35. maddesinde olduğu gibi “altı ay” ve “bir yıl”
olarak düzenlenmemiştir. Bu hüküm, 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti
ilkesine, “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. Maddesine ve Anayasa
Mahkemesinin yukarıda açıkladığı gerekçelerine uygun bir Kanun değişikliği
yapılmadığı için de Anayasanın 153. maddesinin 6. fıkrasına aykırıdır.
15. 6352 Sayılı “Yargı
Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 90ıncı Maddesi ile Değiştirilen 5237 Sayılı Kanunun 277
nci Maddesinin ve 93 üncü Maddesi
ile Değiştirilen5237
Sayılı Kanunun 288 inci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
MADDE 90- 5237 sayılı Kanunun
277 nci maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Yargı
görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs
MADDE 277-
(1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada,
gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak
amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın
veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya
bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı,
bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak
etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
(2)
Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması
halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar
artırılır.”
MADDE
93- 5237 sayılı Kanunun 288 inci maddesi aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“MADDE
288- (1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada,
hukuka aykırı bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da gerçeğe
aykırı beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı
hukuka aykırı olarak etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda
bulunan kişi, elli günden az olmamak üzere adli para cezası ile
cezalandırılır.”
6352 sayılı yasanın 90. maddesi ile,
TCK’nın “Yargı görevi yapanı bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” başlıklı 277. maddesi tamamen
değiştirilmiştir. Maddenin başlığı da, değişikliğe uygun olarak “Yargı
görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” biçiminde
düzenlenmektedir.6352 sayılı yasanın 93. Maddesi ile de, TCK madde
288 yeniden düzenlenmektedir Esaslı değişiklik, suçun manevi unsurunda
yapılmaktadır. Buna göre; “hukuka aykırı bir karar vermesi veya bir işlem
tesis etmesi ya da gerçeğe aykırı beyanda bulunması için” şeklinde bir saik
eklenerek, özel kastın içeriği değiştirilmekte, ayrıca hapis cezasını
gerektiren bir suç olmaktan çıkarılıp, yalnızca adli para cezasını
gerektiren bir suça dönüştürülmektedir. Bir de artık hapis cezasını gerektiren
bir suç olmaktan çıkarılıp, yalnızca adli para cezasını gerektiren bir suça
dönüştürülmektedir.
Şu anda TCK’da, devam etmekte olan bir yargılamanın
adil bir şekilde cereyan etmesini, yargı görevi yapanların tarafsız ve
özgür iradeleriyle hareket etmelerini sağlamaya yönelik iki farklı
düzenleme bulunmaktadır.
Bunlardan ilki 277. madde, ikincisi de “adil
yargılamayı etkilemeye teşebbüs” başlıklı 288. maddedir. Bu iki maddenin
mevcut düzenlemeleri ayrı suçları içermektedir.
277. maddenin mevcut
düzenlemesine göre; “Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının
veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde,
yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden
veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak
etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası
verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde
verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır.”
Bu haliyle yargılamanın, daha ziyade belirli güç
odaklarının, örneğin suç örgütlerinin, nüfuz sahibi kişilerin, hükümetin ve
benzeri resmi makamların etkisinden, talimatlarından, baskısından arî bir
şekilde görülmesini sağlamak amaçlanmaktadır.
Yapılan değişiklik şu
şekildedir: “Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir
soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkarılmasını engellemek veya bir haksızlık
oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın,
katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar
vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı
görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye
teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılır.
Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir
suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza
yarısına kadar artırılır.”
Yapılan değişiklikle ilk olarak suçun mahiyeti
değiştirilmiştir. Bir kere artık, yargılamanın, belirli güç odakları
karşısında adil bir şekilde görülmesini sağlamaya çalışmak söz konusu
değildir. Çünkü “emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek” şeklindeki
maddi unsur tamamen değiştirilmiştir.
Artık “yargı görevi yapanı ….
hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs”
biçiminde bir hareket öngörülmüştür. Bunun yanında, suçun
manevi unsuru da değişerek, “gerçeğin ortaya çıkarılmasını engellemek veya
bir haksızlık oluşturmak amacıyla” ve “davanın taraflarından birinin,
şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç
doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda
bulunması için” ibareleri getirilerek failin saikine dair çok fazla
belirleme yapılmış ve özel kast, neredeyse suçun işlenmesini imkânsız
kılacak bir şekilde belirlenmiştir.
Ayrıca bir diğer değişiklik, suçun soruşturma
sırasında da işlenebileceğinin düzenlenmiş olmasıdır.
Bu suçta “bir haksızlık oluşturma”nın ne demek
olduğu belli değildir. Buradaki “haksızlık” kavramının, TCK madde 40/son
fıkrada belirtilen “haksızlık”tan farklılık taşıdığı açıktır. Ancak içeriği
son derece belirsizdir. Yorum olarak “hukuka aykırı bir durum yaratmak”
anlamına geldiği ileri sürülebilirse de, uygulamada sorun yaratabilecek
niteliktedir.
Aşağıda 288. maddede değişiklik öngören Kanunun 93.
maddesiyle de artık 277 ile 288 arasındaki fark büyük oranda ortadan
kaldırılarak, 288. madde, adeta 277. maddedeki suçun özel bir görünümü
haline sokulmaktadır. Bu şekildeki bir düzenleme getirildiğinde, yargı
bağımsızlığının devlete karşı korunması zorunluluğu ihmal edilmiş olmaktadır.
Son olarak, ikinci fıkradaki düzenleme, “fikri
içtima” ile ilgili genel hüküm olan 44. maddeye aykırıdır. Çünkü fikri
içtimada esas, “işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına
sebebiyet veren kişinin, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı
cezalandırılması”dır.
Bu nedenle, fikri içtima hükümlerine göre verilecek
cezanın yarısına kadar artırılması, ceza hukukunda bu şekilde düzenlenen
“fikri içtima” kurumuyla birlikte değerlendirildiğinde, bir çelişki ortaya
koymaktadır.
Ayrıca, 277 ve 288. maddeler arasındaki farklılığın
büyük ölçüde ortadan kaldırılmasına karşın, her iki suçun cezaları arasında
bu derece farklılığın olması yerinde bir düzenleme olmamıştır. Bu
düzenlemede objektif somut kriterlerin olmaması,
ifade hürriyeti bakımından suçun çerçevesinin çizilmemesi ve cezasının çok
yüksek tutulması bakımından her durumda bireylerin bu suçlamayla
karşılaşabilineceğinin göstergesidir. Sonuç olarak, bilirkişiyi eleştirmek,
Mahkeme Başkanını eleştirmek ve her durumda mahkeme kararını eleştirme de
bu suç kapsamına alınmıştır. Bu durumun hukuk devleti ve hukuk güvenliğini
zedeleyeceği ve yargı bağımsızlığının devlete karşı korunması zorunluluğunun
ihmal edildiği açıktır. Açıklanan bu nedenlerle mevcut düzenleme Anayasanın
2., 5., 6., 9., 37. ve 138. Maddelerine aykırı
olduğundan iptal edilmelidir.
16. 6352 Sayılı “Yargı
Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 92 nci Maddesi ile Değiştirilen 5237 Sayılı Kanunun 285
inci Maddesinin Anayasaya
Aykırılığı
MADDE 92- 5237 sayılı Kanunun285
inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 285- (1) Soruşturmanın gizliliğini alenen
ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile
cezalandırılır. Bu suçun oluşabilmesi için;
a) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğinin
açıklanması suretiyle, suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının
veya haberleşmenin gizliliğinin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal
edilmesi,
b) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğine
ilişkin olarak yapılan açıklamanın maddi gerçeğin ortaya çıkmasını
engellemeye elverişli olması,
gerekir.
(2) Soruşturma evresinde alınan ve soruşturmanın
tarafı olan kişilere karşı gizli tutulması gereken kararların ve bunların
gereği olarak yapılan işlemlerin gizliliğini ihlal eden kişi, bir yıldan üç
yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
(3) Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya
kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin
gizliliğini alenen ihlal eden kişi, birinci fıkra hükmüne göre
cezalandırılır. Ancak, bu suçun oluşması için, tanığın korunmasına ilişkin
olarak alınan gizlilik kararına aykırılık açısından aleniyetin
gerçekleşmesi aranmaz.
(4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların kamu
görevlisi tarafından görevinin sağladığı kolaylıktan yararlanılarak
işlenmesi halinde, ceza yarısına kadar artırılır.
(5) Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin
suçlu olarak algılanmalarına yol açacak şekilde görüntülerinin yayınlanması
halinde, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(6) Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber
verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suç oluşturmaz.”
6352 Sayılı Yasanın 92.
Maddesiyle, TCK madde 285 (soruşturmanın gizliliğini ihlal)
yeniden düzenlenmiştir. Birinci fıkradaki suçun cezası seçimlik hale
getirilerek ayrıca adli para cezasına hükmedilebilmesi sağlanmak istenmektedir.
“Bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası” şeklindeki
düzenleme, cezada bir orantısızlığa işaret etmektedir. Yeni düzenlemenin
birinci fıkrasına göre, suçun oluşumu için iki farklı koşulun gerçekleşmesi
gerekmektedir:
(a) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğinin
açıklanması suretiyle, masumiyet karinesinden yararlanma hakkının veya
haberleşmenin gizliliğinin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi,
(b) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğine
ilişkin olarak yapılan açıklamanın maddi gerçeğin ortaya çıkmasını
engellemeye elverişli olması.
Öncelikle “masumiyet karinesinden yararlanma
hakkının ihlal edilmesi” ile neyin kastedildiğini tespit etmek çok zordur.
Çünkü masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak, belirli
bir şarta bağlı olmaksızın ceza soruşturması veya kovuşturmasına uğrayan
kişinin sahip olduğu bir haktır.
Asıl amaç, şüpheli veya sanığın bu hakkın bir takım
sonuçlarından yararlanabilmesini sağlamak, bir anlamda, ceza yargılaması
kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar, bu kişinin toplum ve yargı mercileri
nezdinde masum olduğu varsayımı ile hareket edilmesini temin etmektir. Bu
hakkın ihlali, oldukça soyut ve tespiti zor bir durumdur.
Bu nedenle, ancak, kişiyi alenen suçlu ilan edecek
şekilde soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesi halinde, suçun oluştuğuna
hükmetmek gerekecektir. Diğer hallerde, bunun varlığını tespit zordur.
Haberleşmenin gizliliğinin ya da özel hayatın
gizliliğinin ihlal edilmesi TCK’da öngörülen başka suçlardır. Soruşturmanın
gizliliğini ihlal suçunun gerçekleşmesinin bu suçların oluşması koşuluna
bağlanması yerinde değildir. Çünkü bir kere, korunan hukuki menfaatler
birbirinden tamamen farklıdır.
Soruşturmanın gizliliğini ihlal bakımından, ceza
kovuşturmasına esas teşkil eden aşamada gerekli araştırmanın yapılabilmesi,
sağlıklı ve gerçeğe uygun bir şekilde soruşturmanın tamamlanması
amaçlanmaktadır.
Ceza yargılamasının temel amacı olan maddi gerçeğe
ulaşma amacının ilk aşaması soruşturmadır ve bu aşamada gizlilik esastır.
Üstelik usul ekonomisi vb. başka amaçların
korunduğu da ileri sürülebilir. Oysa özel hayatın gizliliğini ihlal ve
haberleşmenin gizliliğini ihlal bakımından birincil derecede korunan hukuki
menfaat genel anlamda kişi hürriyeti ve özel olarak da kişi hürriyeti, kişinin
aile hayatına ve hayatının gizli alanına duyulması gereken saygıdır. Bunlar
birbirinden farklı hukuki yararlardır ve birbirinin içine geçmesi yerinde
değildir. Sonuç olarak suçun oluşmasını oldukça zorlaştıracak bir düzenleme
yapılmıştır.
Maddenin ikinci fıkrası; “Soruşturma evresinde
alınan ve soruşturmanın tarafı olan kişilere karşı gizli tutulması gereken
kararların ve bunların gereği olarak yapılan işlemlerin gizliliğini ihlal
eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır”
şeklinde düzenlenmiştir.
Buradaki suç, istisna olan, “tarafların”
gizliliğinin ihlalini ağır ve kolay bir şekilde cezalandırmaktayken, asıl
ihlali oluşturan birinci fıkradaki suç, neredeyse cezalandırılamayan bir
fiile dönüşmektedir.
Bu şekildeki bir düzenleme, dürüst yargılanma
ilkesine aykırılık taşımaktadır.
Ayrıca maddenin dördüncü fıkrasında “soruşturma ve
kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak
şekilde görüntülerinin yayınlanması halinde, altı aydan iki yıla kadar
hapis cezasına hükmolunur” denilmektedir.
Görüntülerin yayınlanması dışındaki fiillerle de
kişilerin suçlu olarak damgalanmalarına neden olmak mümkündür. Bu nedenle
sadece görüntü ile sınırlamak yerinde değildir.
Bir başka değişiklik, suçun basın ve yayın yoluyla
işlenmesi halinde cezanın artırılacağına ilişkin hükmün artık madde
metninde yer almamasıdır. Bu durumda suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi
ile bu vasıtalar olmaksızın işlenmesi aynı ceza ile karşılanacaktır. Oysa, suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde
korunan hukuki menfaat bakımından çok daha ağır tehlike ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle, bu hükmün yeni madde metnine alınmaması
eksiklik teşkil eder.
Son olarak maddenin son fıkrasında “soruşturma ve
kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu
yapılması suç oluşturmaz” şeklinde bir düzenleme getirilmiştir. Son derece
gereksizdir. Çünkü zaten suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde,
hukuka aykırılık unsurunun gerçekleşmesi bakımından, haber verme hakkının
sınırlarının aşılıp aşılmadığı, neredeyse her olayda ayrıca inceleme konusu
yapılmaktadır. Bunu kanunda özel olarak düzenlemeye gerek yoktur.
Bu maddedeki değişiklik ile ilgili olarak bir
eleştiri getirilmesi gereklidir. Özellikle basında yer alan haberler ya da
diğer yayınlar yoluyla bu suçun işlendiği şüphesi ile çok fazla soruşturma
açılıyor diye, suçun işlenmesini zorlaştırmak bir çözüm değildir.
Burada asıl olarak, yetkili makamların her haberin
ardından soruşturma açma yoluna gitmemelerini sağlamaya yönelik olarak bir
çözüme ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çözümün yerinin de suçu düzenleyen madde
olmadığı açıktır.
Netice olarak, mevcut maddenin uygulanmasındaki
sorunların böyle bir düzenlemeyle giderilmesi mümkün gözükmemektedir.
Aksine düzenlemedeki “suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının
ihlali” ve “maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli olma”
gibi unsurlar maddenin uygulanma alanını belirsizleştirmekte, gerek basın
özgürlüğü, gerekse lekelenmeme hakkı bakımından etkin bir koruma
sağlamamaktadır. Bu düzenlemelere göre bazen bir soruşturmayla ilgili
herhangi bir haber “suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının
ihlali” gerekçesiyle suç sayılabilir ya da soruşturmayla ilgili sistematik
yayınlar “maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli” olmadığı
gerekçesiyle suç sayılmayabilir. Sorun düzenlemeyle uygulama alanının çok
belirsiz olmasıdır. Bu durumun Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk
devleti ilkesiyle bağdaşır bir tarafı bulunmamaktadır.
17. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 95 inci Maddesi ile
04.12.2004
Tarihli ve 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 38 inci Maddesinden Sonra
Gelmek Üzere Eklenen 38/A Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
MADDE 95- 4/12/2004 tarihli ve
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 38 inci maddesinden sonra gelmek
üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.
“Elektronik
işlemler
MADDE
38/A- (1) Her türlü ceza muhakemesi işlemlerinde Ulusal Yargı Ağı Bilişim
Sistemi (UYAP) kullanılır. Bu işlemlere ilişkin her türlü veri, bilgi,
belge ve karar, UYAP vasıtasıyla işlenir, kaydedilir ve saklanır.
(2) Kanunlarda
gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, dosyalar güvenli elektronik imza
kullanılarak UYAP’tan incelenebilir ve her türlü ceza muhakemesi işlemi
yapılabilir.
(3) Bu
Kanun kapsamında fiziki olarak hazırlanması öngörülen her türlü belge ve
karar elektronik ortamda düzenlenebilir, işlenebilir, saklanabilir ve
güvenli elektronik imza ile imzalanabilir.
(4)
Güvenli elektronik imza ile imzalanan belge ve kararlar diğer kişi veya
kurumlara elektronik ortamda gönderilir. Güvenli elektronik imza ile imzalanarak
gönderilen belge veya kararlar, gerekmedikçe fiziki olarak ayrıca
düzenlenmez ve ilgili kurum ve kişilere gönderilmez.
(5)
Elektronik imzalı belgenin elle atılan imzalı belgeyle çelişmesi halinde
UYAP’ta kayıtlı olan güvenli elektronik imzalı belge geçerli kabul edilir.
(6)
Güvenli elektronik imza ile imzalanan belge ve kararlarda, mühürleme işlemi
ile kanunlarda birden fazla nüshanın düzenlenmesini öngören hükümler
uygulanmaz.
(7)
Zorunlu nedenlerle fiziki olarak düzenlenmiş belge veya kararlar, yetkili
kişilerce taranarak UYAP’a aktarılır ve gerektiğinde ilgili birimlere
elektronik ortamda gönderilir.
(8)
Elektronik ortamdan fiziki örnek çıkartılması gereken hallerde tutanak veya
belgenin aslının aynı olduğu belirtilerek hâkim, Cumhuriyet savcısı veya
görevlendirilen yetkili kişi tarafından imzalanır ve mühürlenir.
(9)
Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter.
(10) Yargı
birimlerinin ihtiyaç duyduğu nüfus, tapu, adlî sicil kaydı gibi dış bilişim
sistemlerinden UYAP vasıtasıyla temin edilen bilgi, belge ve kayıtlar,
zorunlu olmadıkça ayrıca fiziki olarak istenilmez. UYAP’tan dış bilişim
sistemlerine gönderilen bilgi ve belgeler ayrıca zorunlu olmadıkça fiziki
ortamda gönderilmez.
(11) Ceza
muhakemesi işlemlerinin UYAP’ta yapılmasına dair usul ve esaslar, Adalet
Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.”
Kanunun 95. maddesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun 38 inci maddesinden sonra gelmek üzere “Elektronik işlemler”
başlığıyla 38/A maddesi ilave edilmektedir. Böylece mevcut Kanunun
numaralandırma sistemine dahi aykırı olarak 38/A gibi yeni mevzuatta
kullanılmayan bir madde numaralandırılması tercih edilmiştir. Ancak biçimsel
bu uygunsuzluğun yanı sıra böyle bir düzenlemenin yeri Ceza Muhakemesi
Kanunu değildir. Diğer yandan maddenin 4. Fıkrasındaki “Güvenli elektronik
imza ile imzalanmış belgenin elle atılan imzalı suretiyle çelişmesi hâlinde,
Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sisteminde kayıtlı olan güvenli elektronik imzalı
nüsha geçerli kabul edilir.” şeklindeki düzenlemelerle, ispat bakımından
karinelerin oluşturulması, ceza muhakemesindeki delillerin serbestliği
ilkesiyle de açıkça çelişmektedir.
Ayrıca UYAP, idarenin bir unsuru olan Adalet
Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı tarafından yönetilmektedir. Bütün
adli veriler yargısal bir makamın değil siyasal iktidarın eline geçmekte ve
fiili durum yapılan değişiklikle yasallaştırılmaktadır. Bu durum Anayasanın
2. maddesinde düzenlenen Cumhuriyetin niteliklerinden “hukuk devleti”
ilkesine aykırıdır.
Ayrıca, Anayasanın 6. maddesindeki “ Hiçbir kimse
veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”
ilkesine aykırılık oluşturur Çünkü; Kanun ile
Anayasada öngörülmeyen adli verileri saklama ve bunlara nüfuz etme yetkisi,
siyasal iktidarın bir unsuru olan Adalet Bakanlığına verilmektedir.
Son olarak ilgili düzenleme Anayasanın 138.
Maddesindeki “mahkemelerin bağımsızlığı” ilkesine de aykırıdır. Bağımsız
mahkemelerin kontrolünde bulunması gereken adli veriler, bu madde ile
yürütmenin bir unsuru olan Adalet Bakanlığının kontrolüne geçmektedir.
Böyle bir sistemde mahkemelerin bağımsızlığından ve adalet sistemine güvenden
söz edilemez. UYAP sisteminin yönetimi, bağımsız yargısal kurumlarda
olmadıkça yapılan yasal düzenleme Anayasaya aykırı olacaktır.
Anayasanın 6, 7, 8 ve 9’uncu maddelerinde temel
prensiplerden “güçler ayrılığı” ifade edilmiştir. Bu madde ile bağımsız
yargı organlarının elinde bulunması gereken adli verileri elde tutma
yetkisi, yürütmenin bir unsuru olan Adalet Bakanlığına devredilmektedir. Madde,
Anayasanın temel ilkelerinden “güçler ayrılığı ilkesine” aykırı olarak
yürütme gücüne, adli verilere, dolayısıyla adalet dağıtımına nüfuz etme,
müdahale imkânı sağlanmaktadır.
18. 6352 Sayılı “Yargı
Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanun”un 105inci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
MADDE 105- Aşağıdaki hükümler
yürürlükten kaldırılmıştır:
1)
9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 12 nci ve 116 ncı
maddeleri,
2)
12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun;
a) 6 ncı
maddesinin beşinci fıkrası,
b) 9 ve 13
üncü maddeleri,
3)
4/12/2003 tarihli ve 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun 19 uncu
maddesinin yedinci fıkrası,
4)
9/6/2004 tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanununun 19 uncu maddesi,
5)
26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun;
a) 141
inci maddesinin ikinci fıkrası,
b) 257 nci
maddesinin üçüncü fıkrası,
6) 4/12/2004
tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 250, 251 ve 252 nci
maddeleri,
7)
19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 128 inci maddesinin
birinci fıkrasının birinci cümlesi,
8)
5/11/2008 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununun 61 inci
maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesi.
Kanunun
105. maddesiyle çeşitli Kanunlarda kaldırılan
maddelere yer verilmekte ve bu bağlamda “12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanununun 13 üncü maddesi” yürürlükten kaldırılmaktadır.
Suç cezalarla ilgili düzenlemelerde, kanun koyucunun taktir yetkisi
anayasada yer alan temel ilkelerle sınırlıdır. Bu nedenle, hükmün açıklanmasının
ertelenmesi, cezanın ertelenmesi gibi kurumların uygulanması belli bir
miktardaki hapis cezasının altındaki tüm suçlar bakımından mümkünken, bazı
suçlarda buna istisna getirilmesi her şeyden önce eşitlik ilkesine
aykırıdır. Örneğin hırsızlık, hakaret, cinsel taciz, yaralama,
dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, taksirle öldürme suçları bağlamında
hükmün açıklanması veya cezanın ertelenmesi mümkünken, bazen daha hafif
suçlar için “erteleme yasağı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması
yasağı, seçenek yaptırımlara çevrilme yasağı” gibi istisnai düzenlemeler
yapılmaktadır. Bu durum Türk Ceza Kanununun genel hükümlerinin suç ve ceza
içeren tüm kanunlar için uygulanacağına ilişkin düzenlemesiyle de
çelişmektedir.
Diğer
yandan bu tür istisnai düzenlemeler, adil olmayan sonuçlara yol
açabilmektedir. Örneğin, geceleyin konutta hırsızlık yapan kişi hakkında
verilen cezaya yönelik hükmün açıklanması geri bırakılabilirken, , askerde izin tecavüzünde bulunan kişi hakkında bu
hüküm uygulanamamaktadır. Askeri disiplin bu tür eşitlik ilkesine aykırı ve
adil olmayan uygulamalarla değil, etkin disiplin yaptırımlarıyla
sağlanabilir. Esasen istisnai hükümler ister maddi ceza hukuku ister ceza
muhakemesi alanında olsun, hemen her zaman çeşitli sorunlara yol
açmaktadır. Temel ilkelere aykırı, bir anlamda olağanüstü düzenlemeler ve
bu tür düzenlemelerin uygulanması ile ortaya çıkan sonuçları hukuk devleti
ve eşitlik ilkesiyle açıkça çelişmektedir.
Açıklanan
bu nedenlerle mevcut düzenleme, Anayasanın, 2., 10., maddelerine aykırı
olduğundan iptal edilmelidir.
19. 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara
İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”un Geçici 1 inci
Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
Dava ve cezaların ertelenmesi
GEÇİCİ MADDE - (1)
31/12/2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve
kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî
para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını
gerektiren bir suçtan dolayı;
a) Soruşturma
evresinde, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171
inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının
ertelenmesine,
b)
Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine,
c)
Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine,
karar verilir.
(2)
Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı
verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl
içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya
yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra
kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı
kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma
veya kovuşturmaya devam olunur.
(3)
Mahkûmiyet hükmünün infazı ertelenen kişi hakkında bu mahkûmiyete bağlı
olarak herhangi bir hak yoksunluğu doğmaz. Ancak bu kişinin, erteleme
kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına
giren yeni bir suç işlemesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle
cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen mahkûmiyet hükmüne bağlı hukuki
sonuçlar kişi üzerinde doğar ve ceza infaz olunur.
(4) Bu
madde hükümlerine göre cezanın infazının ertelenmesi hâlinde erteleme
süresince ceza zamanaşımı durur; kamu davasının açılmasının veya
kovuşturmanın ertelenmesi hâlinde, erteleme süresince dava zamanaşımı ve
dava süreleri durur.
(5)
Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri
bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri
uygulanır.
(6)
Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı verilmiş mahkûmiyet hükmünün
infazının tamamlanmış olması hâlinde bu mahkûmiyet hükmüne bağlı
yasaklanmış hakların 25/5/2005 tarihli ve 5352 sayılı Adlî Sicil Kanununun
13/A maddesindeki şartlar aranmaksızın geri verilmesine karar verilir.
(7) Bu
madde hükümlerine göre verilen kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın
veya cezanın infazının ertelenmesi kararları adlî sicilde bunlara mahsus
bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla
bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından
istenmesi hâlinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir.
(8) Bu
madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya
cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar
26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre
ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz
Kanunun geçici 1. maddesiyle “31/12/2011
tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat
açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para
cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını
gerektiren bir suçtan dolayı” kamu davasının açılmasının ertelenmesi,
kovuşturmanın ertelenmesi ve infazın ertelenmesi adı altında bir af
getirilmektedir. Böylece, internet ortamında işlenen çocuk pornografisine
af getirilirken, cezası daha hafif olan, basit tehdit suçu af kapsamı
dışındadır. Yine basın yayın yoluyla kişiye hakaret edilmesi daha ağır bir
suç olmasına karşı yüze karşı sövme fiilleri af kapsamı dışındadır. Bu
örnekler dahi söz konusu düzenlemenin Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı
olduğunu göstermektedir. Üstelik maddedeki “sair düşünce ve kanaat açıklama
yöntemleriyle işlenmiş” suçların neler olduğunun tespiti güç olup,
uygulamada affın kapsamı daha da genişleyecektir. Şayet eşitlik ilkesine
uygun bir bir işlem yapılmak isteniyorsa, “temel şekli itibarıyla adlî para
cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını
gerektiren” ve yasanın yürürlük tarihine kadar işlenmiş olan
tüm suçlar esas alınarak hükmün açıklanmasının ertelenmesi kapsamına dahil edilmelidir.
Burada “basın ve yayın yoluyla ve sair düşünce
açıklama yöntemleriyle işlenmiş suçlar” ifadeleri üzerinde de durmak
gereklidir.
Bu şekilde kategorize etmekle, basın yayın yoluyla
işlenmiş suçların, genel olarak “düşünce açıklama yöntemiyle işlenmiş suç”
olarak kabul edilmesi gibi bir sonuca varılması mümkün olmaktadır.
Oysa, “düşünce açıklama
yöntemiyle işlenen suçlar” şeklinde bir sınıflandırma bulunmadığı gibi,
basın ve yayın yoluyla işlenen bütün suçların, bu niteliği taşıdığını ileri
sürebilmek de mümkün değildir.
Bunun yanında, bir suçun “sair düşünce açıklama
yöntemleriyle işlenmesi” ne demektir, bu ifade ayrıca açıklanmaya
muhtaçtır.
Örneğin, “hakaret de bu kapsama girecek midir? Bu
durumda, basın ve yayın yoluyla işlenen hakaret işlenen hakaret hatta
tehdit suçları bakımından da bu madde uygulanacak mıdır?” gibi sorular akla
gelmektedir.
Birinci fıkranın devamında, yukarıda belirtilen
nitelikteki suçlardan dolayı, sırasıyla;
(a) “Soruşturma evresinde, Ceza Muhakemesi
Kanununun 171. maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının
ertelenmesine,
(b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın
ertelenmesine
(c)Kesinleşmiş olan mahkumiyet
hükümlerinin infazının ertelenmesine,
karar verilir”,
denilmektedir.
Bunlardan, (b) bendinde belirtilen “kovuşturmanın
ertelenmesi” gibi bir kurum veya kavram, ceza muhakemesi hukukunda
bulunmamaktadır.
İddianamenin kabulüyle kovuşturma başlayacağına
göre, iddianame kabul edildikten sonra duruşmanın başlatılmaması ya da
başlamış olan duruşmanın sürdürülmemesi “durma”dır. Bu nedenle “davanın
durmasına” şeklinde bir düzenlemenin getirilmesi yerinde olacaktır. Sonuçta
kovuşturmanın ertelenmesi davanın durmasıdır.
Ayrıca, 2. fıkrada, “üç yıl içinde birinci fıkra
kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi halinde, bu suçtan dolayı
kesinleşmiş hükümle cezaya mahkum olunduğu
takdirde, ertelenen soruşturma veya ertelenen kovuşturmaya devam olunur”
denilmektedir. Burada, ertelenen bir “soruşturma” söz konusu olmadığından,
bu ifade metinden çıkarılmalıdır. Ertelenen soruşturma yerine kamu davası
açılır denilmelidir. Aynı şekilde, ertelenen kovuşturma yerine de, durma
kararı verilen kovuşturmaya kaldığı yerden devam olunur denilmelidir.
3. fıkrada, “cezasının infazı ertelenen kişinin
erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına
giren yeni bir suç işlememesi halinde mahkumiyet
bütün sonuçları ile ortadan kalkar” denilmektedir.
Oysa, cezanın infazının
ertelenmesini düzenleyen TCK madde 51/son fıkra, “denetim süresi
yükümlülüklere uygun veya iyi halli olarak geçirildiği takdirde, ceza infaz
edilmiş sayılır” biçimindedir. Kanunun bu maddesinde, burada sayılan
erteleme kurumlarının uygulanabilmesi için CMK ve TCK’da belirtilen
koşulların aranmayacağı ifade edilmişse de, bu durum biraz farklılık
arzetmektedir. Çünkü burada ertelemenin sonuçlarıyla ilgili farklı bir
düzenleme öngörülmektedir.
5237 sayılı TCK’da hapis cezasının infazının
ertelenmesi bakımından, cezanın infaz edilmiş sayılacağına ilişkin bu
düzenleme çok sayıda eleştirinin hedefi olmuştur. Kanunda, yalnızca belirli
suçlar bakımından bu düzenlemenin istisnasının getirilmesi, eşitlik
ilkesine ve hakkaniyete aykırı bir durum ortaya çıkarmaktadır.
Bu nedenle, bu konuda, TCK’daki genel kuraldan
ayrılmamak daha yerinde olacaktır. Eğer ayrılacak olunursa bu durumda adli
para cezasının da infazının ertelenmesine geri dönülmesi gerekecektir.
Beşinci fıkrada; “Birinci fıkra kapsamına giren
suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş
olması halinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır” denilmektedir.
Birinci fıkrada “hükmün açıklanmasının geri
bırakılmasına” yer verilmemesi nedeniyle, yapılan değişikliğin bu kurumu da
içermesi amacıyla beşinci fıkraya yer verilmiş olması mümkündür. Ancak,
burada özel olarak düzenlenmediği için, hükmün açıklanmasının geri
bırakılması yönünden, CMK madde 231’in uygulanması gerektiği sonucuna
varılmalıdır.
Bu durumda, Geçici Madde 1’de öngörülen koşullar
ile CMK madde 231’de, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair
öngörülen koşullar birbiriyle örtüşmemektedir.
Bu nedenle, beşinci fıkrada yer alan “bu madde
hükümleri uygulanır” ifadesi, karmaşaya yol açacak niteliktedir. Burada
daha açık ve anlaşılır, özel bir düzenlemeye ihtiyaç bulunmaktadır. Örneğin
“… tarihine kadar suç işlenmediği takdirde,
davanın düşmesi kararı verilir” biçiminde belirlemeler yapılması
gereklidir.
Geçici 1. madde ile, ifade
özgürlüğü kapsamına giren ve basın ve yayın yoluyla işlenmiş suçlar
neticesinde açılmış olan soruşturma ve kovuşturmalar ya da bu suçlar
nedeniyle verilen kesinleşmiş hapis cezalarının infazının ertelenmesi
suretiyle, basın özgürlüğünün ihlalini teşkil eden durumların ortadan
kaldırılmasının amaçlandığı açıktır.
Oysa, bu sorunun çözümü, bu
özgürlüğü sınırlandıran yasal düzenlemelerin ortadan kaldırılmasıdır.
Geçici Madde 1 ile, adı üstünde, yalnızca “geçici”
bir yama yapılmasından öteye gidilemeyecektir.
Üstelik, bu tür düzenlemeler
daha önce de yapılmış ve bir takım sakıncalar doğurabildiği gözlemlenmişti.
Bunlar arasında 28.08.1999 tarihli ve 4454 sayılı "Basın ve Yayın Yoluyla
İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun"
özellikle hatırlanmalıdır (R.G. 03.09.1999. Sayı 23805).
Bu Kanunun kabul edilmesi ile,
inceleme konusu olan Kanunun Geçici 1. maddesine benzer şekilde, üç yıl süreyle
bir "erteleme" imkanı getirilmiş idi. Anayasa Mahkemesi bu
Kanunun 1. maddesinin birinci fıkrasının "... basın yoluyla yahut
sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup..." bölümünü
Anayasaya aykırı bulmuş ve iptaline karar vermiştir (E. 1999/39, K.2000/23,
Tarih :19.9.2000).
Anayasa Mahkemesi iptal kararının gerekçesinde;
Anayasanın 2. maddesinde, Cumhuriyetin nitelikleri
arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına
egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan,
yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı
temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Bu bağlamda, hukuk devletinde yasakoyucu, yalnız
yasaların Anayasaya değil, Anayasanın da evrensel hukuk ilkelerine uygun
olmasını sağlamakla yükümlüdür. Hukukun temel ilkeleri arasında yer alan
eşitlik ilkesine Anayasanın 10. maddesinde yer verilmiştir. Buna göre,
herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce. felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun
önünde eşittir. Hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz
tanınamaz devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun
önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. “Yasa
önünde eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur.
Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik
ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık
tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve
topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi
yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara
bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Kimilerinin Anayasanın 13. maddesinde
öngörülen nedenlerle değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine
aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya
da topluluklar için değişik kurallar ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı
hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı
tutulursa Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. Eşitlik temeline
dayanan adil bir hukuk düzeni kurmak, hukuk devletinin en önemli işlevlerinden
biri olduğundan hukuksal eşitlik sağlanmadan hukuk devleti ilkesinin
gerçekleşemeyeceği açıktır. Yasakoyucu, kuşkusuz, Anayasanın ve ceza
hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla cezalandırmada güdülen
amacı da gözeterek hangi eylemlerin suç sayılacağını ve bunlara verilecek
cezanın türü ve miktarı ile artırım ve indirim nedenlerini saptayabileceği
gibi kimi suçları işleyenler için “erteIeme” adı altında bir düzenleme de
öngörebilir. Ancak böyle bir düzenleme yapılması durumunda, eşitlik ilkesi,
bundan aynı durumda bulunan herkesin eşit olarak yararlandırılmasını
gerektirir. Farklı düzenleme yapılabilmesi ise milli güvenlik, kamu yararı,
kamu düzeni gibi haklı nedenlerden birinin bulunmasına bağlıdır. Dava
konusu düzenlemeyle düşünceyi açıklama özgürlüğü bağlamında basın yoluyla
yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenen suçlar yönünden
erteleme adı altında bir olanak getirilmiş, ancak aynı tür suçların daha az
cezayı gerektiren basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın
araçlarıyla işlenmemiş olanları kapsam dışı bırakılmıştır. Aynı tür suçu
işleyenler için farklı uygulama öngören bu düzenlemenin haklı bir nedeni
bulunmadığı açıktır. Öte yandan, adaleli bir hukuk düzeni kurup bunu
sürdürmekle yükümlü olan hukuk devletinde, yalnız suç ve cezaların
saptanmasında adil ölçülerin gözetilmesiyle yetinilemez; bunların kaldırılması,
değiştirilmesi ya da kimi olanaklar tanınması söz konusu olduğunda da aynı
ölçülerin esas alınması zorunludur. Dava konusu düzenlemeyle aynı tür suçun
daha ağırını erteleme kapsamına alıp, hafif olanını bu olanaktan yararlandırmamanın
adil olduğu ileri sürülemez. Denilmiştir.
6352 Sayılı Yasanın Geçici 1.maddesi, aynı
özellikleri taşıması ve halihazırda TCK ve CMK’da
bulunan kurumların eşitlik ilkesine aykırı şekilde uygulanması sonucunu
doğuracak nitelikte olması sebebiyle, benzer bir etki yaratmaya son derece
açık bir düzenlemedir.
Açıklanan bu nedenlerle mevcut düzenleme Anayasanın
2., 10. ve 153. maddesine aykırı olduğundan iptal
edilmelidir.
20. 6352 Sayılı “Yargı
Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanun”un Geçici 3üncü Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
GEÇİCİ MADDE 3- (1) 12 Eylül 1980 tarihinden
önce işlenmiş olan suçlardan dolayı lehe Kanun, 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun cezaların içtimaına ilişkin
hükümleri uygulandıktan sonra ortaya çıkan sonuç ceza göz önünde
bulundurularak belirlenir. Belirlenen bu ceza infaz bakımından lehe
hükümler içeren kanuna göre infaz edilir.
(2) Terör suçları, örgüt faaliyeti kapsamında
işlenen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar hariç olmak
üzere;
a) Kasıtlı suçlardan toplam üç yıl veya daha az
hapis cezasına mahkûm olanların,
b) Taksirli suçlardan toplam beş yıl veya daha az
süreyle hapis cezasına mahkûm olanların,
c) Adli para cezasının infazı sürecinde tazyik
hapsine tabi tutulanların,
cezaları doğrudan açık ceza
infaz kurumlarında yerine getirilir. Bu fıkra hükümleri 3l/l2/2017 tarihine
kadar uygulanır.
GEÇİCİ MADDE 3 ile 12 Eylül 1980 tarihinden önce
işlenmiş olan suçlardan dolayı lehe Kanun 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun cezaların içtimaına ilişkin
hükümleri uygulandıktan sonra ortaya çıkan sonuç ceza göz önünde
bulundurularak belirlenir. Belirlenen bu ceza infaz bakımından lehe
hükümler içeren kanuna göre infaz edilir.
Geçici madde 3 ile getirilen “12 Eylül 1980
tarihinden önce işlenmiş olan suçlardan dolayı lehe Kanun 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun
cezaların içtimaına ilişkin hükümleri uygulandıktan sonra ortaya çıkan
sonuç ceza göz önünde bulundurularak belirlenir. Belirlenen bu ceza infaz
bakımından lehe hükümler içeren kanuna göre infaz edilir” hükmünün, hangi
nedenle getirildiğini anlamak mümkün olmadığından, kişiye özel lehe kanun
mu yapılıyor sorusunu akla getirmektedir. Bu düzenleme ile özel af
getirilmektedir.
Ceza kanunlarının zaman bakımından
uygulanmasını ve lehe olan kanun geçmişe etki yapmasını TCK m. 7/2
düzenlediği gibi, 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanunun 9’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasında, “Lehe olan
hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya
uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması
suretiyle belirlenir” şeklinde düzenlenmiştir.
İki kanun arasında sadece cezanın çeşidi ve miktarı
bakımından değil, sorumluluğu ya da verilecek cezayı değiştirecek diğer
haller bakımından da farklılık bulunması halinde, yani suça tesir eden
hafifletici veya ağırlaştırıcı sebepler eski ve yeni kanunlarda farklı
olarak yer almış olabilir. Erteleme ve kovuşturma şartlarına ilişkin
hükümler bakımından da, eski ve yeni kanunlar arasında farklılık olabilir.
Bu farklılık cezaların içtimaı bakımından da söz konusu olabilir.
Yargıtay CGK 03.03.2009 tarih ve 2009/1-49-47
sayılı kararında, “1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen suçlarda lehe
yasa her suç yönünden ayrı ayrı belirlenmesi ve 765 sayılı Yasanın içtimaa
ilişkin 68-77. maddeleri uygulanarak, cezalar içtima ettirilmesi” yönünde
karar vermiştir. Yargıtay CGK, 08.07.2008 tarih ve E. 2008/1-128,
K.2008/186 sayılı kararında da: “Görüldüğü gibi Yargıtay Ceza Genel
Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, lehe yasa belirlemesinin her suç
yönünden ayrı ayrı mı, yoksa infaz hükümleri de dikkate alınmak suretiyle
içtimalı ceza miktarı üzerinden mi yapılacağına ilişkindir. Gerek yargısal
kararlarda gerekse öğretide tartışmasız kabul edilen ilkeler şunlardır:
1. Cezaların içtimaı bir infaz kurumu ve işlemidir.
2. İçtimaa dâhil olan suçlar hukuken
bağımsızlıklarını korurlar ve her suç yönünden ayrı ayrı sonuç doğururlar.
3. İnfaza ilişkin uygulamalar kazanılmış hak
oluşturmadığından, içtima uygulaması sırasında lehe oluşan hatalarda
kazanılmış hakka konu olmazlar.
Bu ilkeler ve yasal düzenlemeler kapsamında, lehe
yasa belirlenmesinde 765 sayılı Yasa kapsamındaki içtimalı cezaların değil,
her suç yönünden ayrı ayrı değerlendirme yapılarak, her biri için tayin
edilen cezanın dikkate alınması yasal zorunluluktur. Böyle bir kabul 5252
sayılı Yasanın 9/3 ve 23.02.1938 gün ve 23/9 sayılı İçtihadı Birleştirme
Kararının da doğal sonucudur. Bu açıklamalar ışığında varılan sonuçları şu
şekilde belirlemek mümkündür:
a. 1 Haziran 2005 tarihinden sonra işlenen suçlarda
içtima 5275 sayılı Yasa hükümlerine göre yapılacağından verilen hükümlerin
kesinleşmesi zorunludur.
b. 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen suçlarda,
her suç yönünden ayrı ayrı yapılan değerlendirme sonucu, her suçla ilgili
lehe yasa belirlendikten ve buna göre her suçun nihai cezası saptandıktan
sonra, cezaların içtimaına 765 sayılı TCY’nın 68 ila 77. maddelerindeki
ilkelere göre karar verilecektir. Bu uygulamada lehteki Yasanın 5237 sayılı
TCY olmasının sonuca etkisi bulunmayacaktır. Bu durumda;
1. Süreli cezaların
içtimaı halinde yapılacak işlem matematiksel bir toplamadan ibaret
bulunduğundan, içtimaa hükümle birlikte karar verilmemiş olması halinde bu
hususta 5275 sayılı Yasanın 98-101. Maddeleri uyarınca itiraz yolu açık
olmak üzere her zaman karar verilmesi mümkün bulunduğu gibi kazanılmış
hakka da konu olamayacaktır.
2. 765 sayılı
Yasada ağırlaştırılmış müebbet (ağır) hapis veya müebbet (ağır) hapis
cezasını gerektiren suçların yanında başkaca suçların işlenmesi halinde,
cezanın mahkemece takdir edilecek bir süresinin hücrede tecrit edilmek
suretiyle infazı gerektiğinden, kesinleşme koşulu aranmaksızın, duruşmalı
inceleme gerektiren bu ahvalde içtima kararının 765 sayılı TCY’nın içtimaa
ilişkin hükümlerinin uygulandığı yöntem doğrultusunda hükümle birlikte verilmesi
cihetine gidilecek ve bu içtima işlemi de esas hükümle birlikte temyiz
incelemesine konu olacaktır.
3. Hükümlerin
kesinleşmesinden sonra içtima kararı verilmesi zorunluluğunun ortaya
çıkması halinde, (1) nolu bentte belirtilen ahvalde 5275 sayılı Yasanın 98
ila 101. madde hükümleri uyarınca evrak üzerinde yapılacak inceleme sonunda
itirazı kabil olmak üzere, (2) nolu bentte belirtilen ve hücrede
geçirilmesi gereken ceza süresinin takdiri gereken durumda ise, duruşmalı
inceleme yapılmak suretiyle, temyiz yasa yolu açık olmak üzere karar verilecektir...”
(yayınlanmadı) şeklinde bu sorunu çözmüştür.
Öte yandan özel af yasası niteliği taşıdığından
anayasanın 87. maddesinin 1. fıkrası uyarınca meclis üye tam sayısının 3/5
çoğunlukla kabul edilmesi gerekirdi. Bununla birlikte Türkiye, Birleşmiş Milletler’in savaş ve insanlığa
karşı suçlardan suçlu bulunanların yargılanması ile ilgili uluslararası
prensiplerine taraftır. Bu tür suçlara af uygulanması hukuka aykırıdır.
Savaş suçlarına ve insanlığa karşı zamanaşımının kabul edilmesi ne kadar
uluslararası hukuka aykırıysa insanlığa karşı işlenmiş suçların affa
uygulanması o kadar hukuka aykırı olmalıdır.
Ceza Kanunu’nda 2004 yılından beri insanlığa karşı
suç maddesinin yer almaktadır. İlgili kanunun 76. Maddesinde ise bu suçlar
için zamanaşımının işlemeyeceği belirtilmiştir.
7 Türkiye İşçi Partili öğrencinin öldürüldüğü
Bahçelievler Katliamının tahliyelerinin dayanağı olan 6352 sayılı kanun
Anayasanın 90. maddesinin son bendine bu yönüyle aykırıdır. Ayrıca bu
tahliyelerle Anayasanın 138. maddesinde yer alan, “Yasama ve yürütme
organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve
idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremez.”hükmüne de aykırıdır. Dosya iki kez Yargıtay’a
gitmiş ve Sanıklar hakkında karar alınmış olmasına rağmen mahkeme
kararlarına da uyulmamıştır. Dolayısıyla mevcut düzenleme, Anayasanın, 87., 90. ve 138. maddesine aykırı olduğu için iptal edilmelidir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Anayasal düzenin en kısa sürede hukuka aykırı
kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın gereğidir. Anayasaya
aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların
üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de
zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir
düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu
ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum
ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
Arz ve izah olunan nedenlerle, söz konusu kural
hakkında yürürlüğünün durdurulması da istenerek iptal davası açılmıştır.
02.07.2012 tarihli ve 6352
Sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanunun iptali istenen maddelerin
uygulanması halinde, Anayasaya, kanunlara ve Uluslararası sözleşmelere
Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına
aykırı olarak geriye dönüşü imkansız biçimde ve
giderilmesi olanaksız hukuki zarar ve durumlara yol açacağı açıktır.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenen kuralların
yürürlüklerinin durdurulması istenilmektedir.
V. SONUÇ VE İSTEM
1. 1 inci maddesi ile
değiştirilen 09.06.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 1
inci maddesinin beşinci fıkrasının, Anayasanın
128/2 nci maddesine,
2. 3 üncü maddesi ile 2004 sayılı Kanunun 8 inci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 8/a
maddesinin ikinci fıkrasının, Anayasa m.20/3 fıkrasına,
3. 21 inci maddesi ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 106 ncı maddesinin birinci fıkrasının, Anayasa
m.36’da ifade edilen hak arama hürriyetine ve m.40’da ifade edilen temel
hak ve hürriyetlerin korunması ilkesine,
4. 22 nci maddesi ile değiştirilen 2004 sayılı
Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının, Anayasa m.36’da ifade
edilen hak arama hürriyetine ve m.40’da ifade edilen temel hak ve
hürriyetlerin korunması ilkesine,
5. 24 üncü maddesi ile 2004 sayılı Kanunun 114 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen
“Açık artırmaya elektronik ortamda teklif verme yoluyla başlanır”
cümlesinin; 25 inci maddesi ile değiştirilen 2004
sayılı Kanunun 115 inci maddesinin; 28 inci
maddesi ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 124 üncü maddesinin
üçüncü fıkrasının; 29 uncu maddesi ile
değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 126 ncı maddesinin dördüncü
fıkrasının;31 inci maddesi ile değiştirilen 2004
sayılı Kanunun 129 uncu maddesinin, Anayasa m.36’da ifade edilen hak arama
hürriyetine ve m.40’da ifade edilen temel hak ve hürriyetlerin korunması
ilkesine,
6. 44 üncü maddesi ile 06.01.1982 tarihli ve 2575
sayılı Danıştay Kanununun 8 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendine
eklenen “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği,” ibaresi ile; (e) bendine eklenen “ile düzenleyici ve denetleyici
kurumların başkanlıkları” ibaresinin; “Kamu
kurum ve kuruluşlarının başhukuk müşavirliği, birinci hukuk müşavirliği,
hukuk hizmetleri başkanlığı ve hukuk işleri müdürlüğü” şeklinde
değiştirilen (g) bendinin ve “onbeş yıl” şeklinde değiştirilen (3) numaralı
fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 8 inci, 9 uncu, 10 uncu, 11 inci, 138
inci, 139 uncu ve 140 ıncı maddelerine,
7. 45 inci maddesi ile değiştirilen 2575
sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinin,Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 8 inci, 9 uncu, 10 uncu, 11 inci, 138 inci,
139 uncu ve 140 ıncı maddelerine,
8. 46ncı maddesi ile değiştirilen 2575
sayılı Kanunun 60 ıncı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ve 47 nci maddesi
ile değiştirilen 2575 sayılı Kanunun 61 inci maddesinin (1) ve (3) numaralı
fıkralarının,Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 9 uncu,138 inci ve 139 uncu
maddelerine,
9. 57 nci maddesi ile değiştirilen 2577 sayılı Kanunun 27 nci maddesinin
(2) numaralı fıkrasının; 27 nci maddeye (2) numaralı fıkradan sonra gelmek
üzere eklenen (3) ve (10) numaralı fıkralarının, Anayasanın 2 nci, 10 uncu,
125 incive 153 üncü maddelerine,
10. 58 inci maddesi ile değiştirilen 2577
sayılı Kanunun 28 inci maddesinin (2) ve (6) numaralı fıkralarının,
Anayasanın 2 nci, 36 ncı ve 125 inci maddelerine,
11. 72 nci maddesi ile 24.02.1983 tarihli ve 2802
sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 37 nci maddesinin birinci fıkrasına
eklenen (c) bendinin, Anayasanın 2
nci maddesinde düzenlenmiş olan hukuk devleti ilkesine,
12. 74 üncü maddesi ile 12.04.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle
Mücadele Kanununun 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “ve örgüt
mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresinin madde metninden
çıkarılmasının ve 85 inci maddesi ile değiştirilen 5237 sayılı Kanunun 220 nci
maddesinin altıncı ve yedinci fıkralarının, Anayasanın 2 nci, 12 nci, 13
üncü, 36 nci, 37 nci, 40 ıncı ve 138 inci maddelerine,
13. 75 inci maddesi ile değiştirilen 3713
sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin, Anayasanın 2 nci, 4 üncü, 5 inci, 10
uncu, 11 inci, 13üncü ve Geçici 2 nci maddesinin, dördüncü, beşinci,
altıncı ve yedinci fıkralarının Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 36 ncı ve 37 nci
maddelerine,
14. 77 nci maddesi ile 09.06.2004 tarihli ve
5187 sayılı Basın Kanununun 26 ncı maddesinin birinci fıkrasına “ceza
davalarının” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen“bir muhakeme şartı
olarak,” ibaresinin; fıkrada yer alan “iki ay” ibaresinin “dört ay”; “dört
ay” ibaresinin “altı ay” şeklinde ve maddenin altıncı fıkrasında yer alan
“iki ayı” ibaresinin “dört ayı” şeklinde değiştirilmesinin, Anayasanın 2
nci, 36 ncı ve 153 üncü maddesinin altıncı fıkrasına,
15. 90 ıncı maddesi ile değiştirilen 5237
sayılı Kanunun 277 nci maddesinin ve 93 üncü maddesi ile değiştirilen 5237 sayılı Kanunun 288
inci maddesinin, Anayasanın 2 nci, 5 inci, 6 ncı, 9 uncu, 37 nci ve 138 inci
maddelerine,
16. 92 nci maddesi ile
değiştirilen 5237 sayılı Kanunun 285 inci maddesinin, Anayasanın 2 nci
maddesine,
17. 95 inci
maddesi ile 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 38
inci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 38/A maddesinin,Anayasanın
2 nci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9 uncu ve 138 inci maddelerine,
18. 105
inci maddesinin, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine,
19. Geçici
1 inci maddesinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 153 üncü maddelerine,
20. Geçici
3 üncü maddesinin, Anayasanın, 87 nci, 90 ıncı ve 138 inci maddelerine,
aykırı
olduklarından iptallerine ve iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı
ile arz ederiz.”
B- 23.10.2012 günlü ek dava
dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“2.7.2012 günlü ve 6352 Sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi
Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yoluyla İşlenen
Suçlara İlişkin Ceza ve Davaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanun”un bazı maddelerinin
iptali ve yürürlüğünün durdurulması talebiyle yaptığımız başvuru için ilgi
yazınızda bildirilen eksiklikler giderilerek, aşağıda yer alan
milletvekillerinin iradelerini temsil eden imzalarla birlikte gereği için
bilgilerinize sunulmuştur.
6352
Sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması ve Basın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Ceza ve
Davaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanun’un
A- 1- 6352
Sayılı Kanun’un 28.maddesiyle, 9.6.1932 günlü, 2004 sayılı Kanunun 124 üncü maddesinin üçüncü fıkrası, “Şartnameye, artırmaya iştirak
edeceklerin taşınmazın tahmin edilen kıymetinin yüzde yirmisi nispetinde
pey akçesi veya milli bir bankanın teminat mektubunu tevdi etmeleri,
elektronik ortamda teklif vererek artırmaya katılacakların teminat
göstermeleri gerektiği ve elektronik ortamda teklif vermeye ilişkin hususlar
yazılır”, şeklinde değiştirilmiştir.
6352 Sayılı Kanun’un 28.maddesiyle
değiştirilen, 9.6.1932 günlü, 2004
sayılı Kanunun 124 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının tamamı sehven yazılmış
olup, talebimizin yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı
ile devam etmekte olan dava dilekçesinde
gerekçesi yazılı olan“...elektronik
ortamda teklif vererek artırmaya katılacakların teminat göstermeleri
gerektiği ve elektronik ortamda teklif vermeye ilişkin hususlar yazılır.”ibaresi ile sınırlı olduğunun kabul edilmesini
talep etmekteyiz.
2- 6352
Sayılı Kanun’un 47. maddesi ile 6.1.1982 günlü 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 61
inci maddesinin (1) numaralı fıkrası “1.Savcılar, ilk derece mahkemesi
sıfatıyla Danıştayda görülen dava dosyalarından kendilerine havale
olunanları Başsavcı adına incelerler ve esas hakkındaki düşüncelerini, bir
ay içinde gerekçeli ve yazılı olarak verirler. Bu süreler geçirilirse
durumu sebepleriyle birlikte Başsavcıya bildirirler. Danıştay Başkanının ve
Başsavcısının vereceği diğer görevleri yerine getirir; çalışma düzeninin
korunması ve iş veriminin artırılması için Başsavcının alacağı tedbirlere
uyarlar.” şeklinde değiştirilmiştir.
6352 Sayılı Kanun’un 47. maddesi ile değiştirilen,
6.1.1982 günlü 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 61 inci maddesinin (1)
numaralı fıkrasının tamamı sehven yazılmış olup, talebimizin
yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan “1.Savcılar, ilk derece mahkemesi
sıfatıyla Danıştayda görülen dava dosyalarından kendilerine havale
olunanları Başsavcı adına incelerler ve esas hakkındaki düşüncelerini, bir
ay içinde gerekçeli ve yazılı olarak verirler. Bu süreler geçirilirse durumu
sebepleriyle birlikte Başsavcıya bildirirler...” şeklindeki
birinci ve ikinci cümleleri ile sınırlı olduğunun kabul edilmesini talep
etmekteyiz.
3- 6352 Sayılı Kanun’un 57. maddesi ile6.1.1982 günlü 2577 sayılı Kanunun 27. maddesinin (2) numaralı fıkrası “Danıştay veya idari mahkemeler, idari
işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması
ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte
gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma
süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar
verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin
yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere,
idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir. Yürütmenin durdurulması
kararlarında idari işlemin hangi gerekçelerle hukuka açıkça aykırı olduğu
ve işlemin uygulanması halinde doğacak telafisi güç veya imkânsız
zararların neler olduğunun belirtilmesi zorunludur. Sadece ilgili kanun
hükmünün iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurulduğu gerekçesiyle
yürütmenin durdurulması kararı verilemez.”şeklinde değiştirilmiştir.
6352 Sayılı Kanun’un 57. maddesi ile değiştirilen, 6.1.1982 günlü 2577 sayılı
Kanunun 27. maddesinin (2) numaralı fıkrasının tamamı sehven yazılmış olup,
talebimizin yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan, (2) numaralı
fıkranın birinci cümlesindeki“... davalı idarenin savunması alındıktan veya
savunma süresi geçtikten sonra....”ibaresi ve aynı fıkranın ikinci cümlesi ile sınırlı olduğunun
kabul edilmesini talep etmekteyiz.
4- 6352
Sayılı Kanun’un 58. maddesi ile6.1.1982 günlü 2577 sayılı
Kanunun 28. maddesinin (6) numaralı fıkrası “Tazminat ve vergi davalarında
idarece, mahkeme kararının tebliğ tarihi ile ödeme tarihi arasındaki süreye
21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında
Kanunun 48 inci maddesine göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak
faiz ödenir. Ancak mahkeme kararının davacıya tebliği ile banka hesap numarasının
idareye bildirildiği tarih arasında geçecek süre için faiz işlemez” şeklinde
değiştirilmiştir.
6352 Sayılı Kanun’un 58. maddesi ile değiştirilen, 6.1.1982 günlü 2577 sayılı Kanunun 28. maddesinin (6) numaralı
fıkrasının tamamı sehven yazılmış olup, talebimizin yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas
sayısı ile devam etmekte olan Dava
Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan, “...Ancak mahkeme kararının
davacıya tebliği ile banka hesap numarasının idareye bildirildiği tarih arasında
geçecek süre için faiz işlemez”biçimindeki ikinci cümlesi ile sınırlı olduğunun
kabul edilmesini talep etmekteyiz.
5- 6352 sayılı Kanun’un
72.maddesi ile 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 37. maddesinin
birinci fıkrasına “c) Bakanlık iç denetçiliğine, 10/12/2003 tarihli ve 5018
sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunundaki atama şartlarına tabi
olmaksızın, hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en az altı yıl görev
yapmış ve üstün başarısı ile iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış
bulunanlar arasından, muvafakatları alınarak, Müsteşarın teklifi üzerine
Bakan tarafından atama yapılır. Bu şekilde atananlar İç Denetim
Koordinasyon Kurulu tarafından en az iki aylık eğitime tabi tutulur ve
eğitim sonunda bunlara kendi idarelerinde geçerli Kamu İç Denetçi
Sertifikası verilir” hükmü eklenmiştir.
6352 sayılı Kanun’un 72.maddesi ile 2802
sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 37. maddesinin birinci fıkrasının (c)
bendinin tamamı sehven yazılmış olup, talebimizin yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı
ile devam etmekte olan dava dilekçesinde
gerekçesi yazılı olan, “...üstün başarısı ile iç denetim
hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasında …., Müsteşarın teklifi üzerine Bakan tarafından atama
yapılır.” ibareleri ile sınırlı olduğunun
kabul edilmesini talep etmekteyiz.
6- 6352 sayılı Kanun’un 74. maddesi
ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “ve örgüt
mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.
6352 Sayılı Kanun’un 74. maddesi ile 3713
sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2. maddesinin
ikinci fıkrası metninden çıkarılan “ve örgüt mensupları gibi
cezalandırılırlar” ibaresinin iptali, aynı kanunun 85. maddesinyle
ilişkili görülerek sehven istenmiştir. Bu nedenle talebimizin,
yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan davaya
ilişkin dava dilekçesinde gerekçesi yazılı
olan 85. madde ile sınırlı olduğunun kabul edilmesini
talep etmekteyiz.
7- 6352 Sayılı Kanun’un 92. maddesi ile, 26.9.2004 günlü 5237 sayılı Kanun’un 285
inci maddesinin(3) numaralı
fıkrası, “Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına
karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini alenen
ihlal eden kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Ancak, bu suçun
oluşması için, tanığın korunmasına ilişkin olarak alınan gizlilik kararına
aykırılık açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.” biçiminde;
(4) numaralı fıkrası,
“Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların kamu görevlisi tarafından
görevinin sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlenmesi halinde, ceza
yarısına kadar artırılır.”
6352 Sayılı Kanun’un 92. maddesi ile, 26.9.2004 günlü 5237 sayılı
Kanun’un 285 inci maddesinintamamısehvenyazılmışolup, talebimizin,
yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan davaya
ilişkin dava dilekçesinde gerekçesi yazılı
olan92. maddesi ile değiştirilen, 26.9.2004 günlü 5237 sayılı Kanun’un
285 inci maddesinin (1), (2),(5) ve (6) numaralı fıkralarla sınırlı olduğunun
ve dava dilekçesine göre istemin daraltılmasının kabul
edilmesini talep etmekteyiz.
8. 6352 Sayılı Kanun’un
“yürürlükten kaldırılan hükümleri” düzenleyen 105. maddesinin
‘tamamı’ ifadesi tarafımızca sehven yazılmış olup, talebimizin
yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan 105. maddenin 2 numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan
“...13 üncü...” ibaresi ile sınırlı olduğunun kabul edilmesini talep
etmekteyiz.
9.
6352
Sayılı Yasanın Geçici 2. maddesinin (4), (5), (6) ve (7) numaralıfıkraları aşağıdaki şekilde
düzenlenmiştir.
GEÇİCİ
MADDE 2-
(4)
Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlükten kaldırılan 250 nci maddesinin birinci
fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin
hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu
davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemez. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanununun l0 uncu maddesinin kovuşturmaya ilişkin hükümleri bu davalarda da
uygulanır.
(5)
Ceza Muhakemesi Kanununun 251 inci maddesinin birinci fıkrasına göre
görevlendirilen Cumhuriyet savcıları yürütmekte oldukları soruşturmalara,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu
maddesi uyarınca görevlendirilen Cumhuriyet savcıları göreve başlayıncaya
kadar devam ederler.
(6)
Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu maddesi kapsamına giren suçlarla ilgili
olarak bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla açılmış olan
davalarda, sanığın taşıdığı kamu görevlisi sıfatı dolayısıyla hakkında soruşturma
yapılabilmesi için izin veya karar alınması gerektiğinden bahisle durma
veya düşme kararı verilemez.
(7)
Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına
göre kurulan ağır ceza mahkemelerine yapılmış olan atıflar, Terörle
Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen ağır
ceza mahkemelerine yapılmış sayılır.
6352 Sayılı Yasanın Geçici 2. Maddesinin
(4) ve (6) numaralı fıkraları ile ilgili Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan dava dilekçesinde gerekçeleri yazılıdır. (5) ve (7)
numaralı fıkralar dava dilekçemizde (4) ve (6) numaralı fıkralara ilişkili
görülerek, sehven yazılmış olup; talebimizin (4) ve (6) numaralı fıkralarla
sınırlı tutularak, dava dilekçesine göre istemin daraltılmasının kabul
edilmesini talep etmekteyiz.
10. 6352 Sayılı Kanun’un
Geçici 3. Maddesi aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.
GEÇİCİ
MADDE 3- (1) 12 Eylül 1980 tarihinden önce
işlenmiş olan suçlardan dolayı lehe Kanun, 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun cezaların içtimaına ilişkin
hükümleri uygulandıktan sonra ortaya çıkan sonuç ceza göz önünde
bulundurularak belirlenir. Belirlenen bu ceza infaz bakımından lehe
hükümler içeren kanuna göre infaz edilir.
(2) Terör suçları, örgüt
faaliyeti kapsamında işlenen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen
suçlar hariç olmak üzere;
a) Kasıtlı suçlardan
toplam üç yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olanların,
b) Taksirli suçlardan
toplam beş yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm olanların,
c) Adli para cezasının
infazı sürecinde tazyik hapsine tabi tutulanların,
cezaları
doğrudan açık ceza infaz kurumlarında yerine getirilir. Bu fıkra hükümleri
3l/l2/2017 tarihine kadar uygulanır.
6352 Sayılı Kanun’un Geçici 3. maddesinin tamamı sehven yazılı olup; talebimizin
yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan Geçici 3.
Maddesinin (1) numaralı fıkrası ile sınırlı tutularak, dava dilekçesine
göre istemin daraltılmasının kabul edilmesini talep etmekteyiz.
B- 1- 6352 Kanun’un 44. maddesi ile 6/1/1982
tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun 8 inci maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (d) bendine “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği,”
ibaresi ile (e) bendine “ile düzenleyici ve denetleyici kurumların
başkanlıkları,” ibaresi eklenmiş, fıkranın (g) bendi aşağıdaki şekilde ve
(3) numaralı fıkrasında yer alan “yirmi yıl” ibaresi “onbeş yıl” şeklinde
değiştirilmiştir.
6352 sayılı yasanın 44. maddesiyle 2575 sayılı Danıştay Kanununun 8
inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendine eklenen “Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Sekreterliği,” ibaresinin, (e) bendine eklenen “ile
düzenleyici ve denetleyici kurumların başkanlıkları,” ibaresinin, (g)
bendinin (3) numaralı fıkrasında yer verilen “onbeş yıl” ibaresinin
Anayasanın 8. maddesine aykırılığı konusu, erkler
ayrılığı ilkesinin tamamlayıcısı olduğudüşünülerekyazılmıştır.
Yukarıda yazılı ibarelere ilişkin
talebimizin,Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas
sayısı ile devam etmekte olan Dava
Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan Anayasanın 2., 6., 9., 10., 11., 138., 139. ve 140. maddelerine
aykırılığıyla sınırlı olduğunun kabul edilmesini talep etmekteyiz.
2.6352
Kanun’un 45’inci maddesi ile 2575 sayılı Danıştay Kanununun 24. maddesinin
(1) numaralı fıkrasının (c) bendi; “c) Bakanlıklar
ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca
çıkarılan ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere,” şeklinde
değiştirilmiştir.
Talebimizin yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas
sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde
gerekçesi yazılı olan 6352 Sayılı Kanun’un45’inci maddesi ile değiştirilen 2575 sayılı
Danıştay Kanununun 24’üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinin,
Anayasanın 2., 9., 11., 138. ve 140. maddelerine aykırılığıyla sınırlı tutularak, dava dilekçesine göre istemin
daraltılmasının kabul edilmesini talep etmekteyiz.
3. 6352 Kanun’un 47. maddesi ile
değiştirilen2575 sayılı Kanunun
61.maddesinin (1) ve (3) numaralı
fıkralarının Anayasanın 6., 9., 138. ve 139.
maddelerine aykırılığı sehven yazılmış olup, talebimizin,
yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan 6352 Sayılı Kanun’un47’inci
maddesi ile değiştirilen 2575 sayılı Danıştay Kanunu’un 61 inci maddesinin
(1) ve (3) numaralı fıkralarınınAnayasanın 2. maddesine aykırılığıyla sınırlı
olduğunun kabul edilmesini talep etmekteyiz.
4. 6352
Kanun’un 74. maddesiyle 3713 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin ikinci fıkrasında yeralan “ve
örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresinin madde metninden
çıkarılmasının Anayasaya aykırılığı hususunun sehven yazıldığı; ayrıca, 85.
maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinin(6) ve (7) numaralı fıkralarının
Anayasanın 37., 40., ve 138. maddelerine de
aykırılığının sehven yazıldığı, talebimizin
yalnızca Yüksek Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam
etmekte olan dava dilekçesinde gerekçesi
yazılı olan 6352 Sayılı Kanun’un85. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı
Kanun’un 220. maddesinin(6) ve (7)
numaralı fıkralarının Anayasanın 2., 12., 13.,
36., maddelerine aykırılığıyla
sınırlı tutularak, dava dilekçesine göre istemin daraltılmasının kabul
edilmesini talep etmekteyiz.
5. 6352
Kanun’un 75. maddesiyle 3713 sayılı
Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 10. maddesinin Anayasanın 5.
maddesine aykırılığının sehven yazıldığı,talebimizin yalnızca Yüksek
Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan 6352 Sayılı
Kanun’un75. maddesiyle 3713
sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 10. maddesinin Anayasanın 2., 4., 10., 11., 13.
maddelerine aykırılığıyla
sınırlı olduğunun kabul edilmesini talep etmekteyiz.
6. 6352
Kanun’un 90. maddesiyle 5237 sayılı
Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 277. maddesinin ve 93.
maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 288. maddesinin Anayasanın 5., 6. ve 37. maddelerine aykırılığının sehven yazıldığı;
talebimizin yalnızca Yüksek
Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan 6352 Sayılı
Kanun’un90. maddesiyle 5237
sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 277. maddesinin ve 93.
maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 288. maddesinin Anayasanın 2., 9. ve 138.
maddelerine aykırılığıyla
sınırlı olduğunun kabul edilmesini talep etmekteyiz.
7.6352 Sayılı Kanun’un 95.
maddesi ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanununun 38 inci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 38/A
maddesinin Anayasanın 7. maddesine aykırılığının, kuvvvetler ayrılığı
ilkesinin tamamlayıcı maddesi olarak değerlendirilip yazıldığı,
talebimizin, Yüksek
Mahkemenizde 2012/100 Esas sayısı ile devam etmekte olan Dava Dilekçesinde gerekçesi yazılı olan 6352 Sayılı
Kanun’un95. maddesi ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanununun 38 inci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 38/A
maddesinin Anayasanın 2., 6., 8., 9. ve 138. maddelerine aykırılığıyla sınırlı olduğunun kabul edilmesini talep
etmekteyiz.
C- YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİNE İLİŞKİN GEREKÇELER
Sonuç ve İstem Bölümünün
1.Sırası Bakımından (1 inci maddesi ile değiştirilen 9/6/1932
tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 1 inci maddesinin 5.
Fıkrasının)
İcra müdür yardımcıları ile icra katiplerinin
yazılı sınav, sözlü sınav, görevlendirme, nakil, unvan değişikliği, görevde
yükselme ve diğer hususlarının kanun yerine yönetmelikle düzenlenmesi,
yasama sürecinin işlememesi, bu konuların komisyonlarda, sosyal taraflarca
tartışılmadan ve görece bir mutabakat dahi sağlanmadan, yürütmenin keyfi
bir düzenlemesi ile yasal güvenceden yoksun çıkartılması, bu yetkinin
kötüye kullanılması halinde kamu görevlisinde olması beklenen tarafsızlık
ve liyakat niteliklerini zaafiyete uğratacak bir sonuç yaratma ve bu
nedenle yönetmelikle atanacak kamu görevlilerinin uygulamalarının bu
çerçevede nitelik sorunu yaratacağından telafisi imkansız zarar doğurma
olasılığı mevcuttur. Bu nedenle uygulamaların yasanın iptali halinde
doğuracağı bu zararları engellemek bakımından yürütmenin durdurulmasına
karar verilmelidir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
2.Sırası Bakımından (3. maddesi ile2004
sayılı Kanunun 8 inci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 8/a maddesinin
2. Fıkrasının)
Elektronik imza ile oluşturulan senet altındaki bir
imzanın ıslak imzadan daha kolay ve günümüzde bilişim yoluyla işlenen
suçların yaygınlaşması da gözetildiğinde daha istismara ve taklit edilmeye
meyilli olduğu kabul edilmelidir. Bu yolla kötüniyetli kişiler tarafından
taklit edilebilmesi ve elde edilebilmesi riski nedeniyleimkansız mağduriyetlerin doğması
ticari kişilerin mal varlıkları ve ticari yaşamlarının tehlikeye girmesi
sözkonusu olabilecektir. Bu itibarla bu olumsuz sonuçların engellenmesi
bakımından yürütmenin durdurulması kararı verilmelidir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
3.Sırası Bakımından (21.maddesi ile değiştirilen2004
sayılı Kanunun 106 ncı maddesinin birinci fıkrasının)
Hak arama hürriyetini süre bakımından sınırlayan bu
hüküm, ticari açıdan telafisi güç zararlar doğurabilecektir. Alacaklıların
haklarını almalarına yarattığı engel veekonomik yıkımlara neden olma
ihtimali nedeniyle yürütmesinin durdurulması gerekmektedir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
4.Sırası Bakımından (22. maddesi ile
Değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin 1.fıkrasının)
Hacizli malın satılması yönündeki talep bir defa
geri alınabilir” hükmü sulh ve anlaşmaları engelleyici nitelikte olması ve
ticari yaşamda sulh antlaşmalarının gecikmesinin ticari zarara yola açma
ihtimali doğurması nedeniyle yürütmesinin durdurulması gerekmektedir.
Sonuç ve
İstem Bölümünün 5.Sırası Bakımından (24. maddesi
ile2004 sayılı Kanunun 114 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen
“Açık artırmaya elektronik ortamda teklif verme yoluyla başlanır”
cümlesinin; 25. maddesi ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 115
inci maddesinin; 28. maddesi ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 124
üncü maddesinin üçüncü fıkrasının“...elektronik
ortamda teklif vererek artırmaya katılacakların teminat göstermeleri gerektiği
ve elektronik ortamda teklif vermeye ilişkin hususlar yazılır.”ibaresinin; 29. maddesi
ile değiştirilen 2004 sayılı Kanunun 126 ncı maddesinin 4.
fıkrasının; 31. maddesi ile değiştirilen
2004 sayılı Kanunun 129 uncu maddesinin)
Elektronik ortamda verilecek tekliflerin günümüz
teknolojik koşulları nedeniyle alenileşme ve değiştirilebilmesi ihtimali
taraflar arasında güven duygusunu zedeleyecektir. Telafisi imkansız ekonomik zararlar doğurma ihtimali nedeniyle
yürütmenin durdurulması kararı verilmelidir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
6.Sırası Bakımından (44. maddesi ile6/1/1982
tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun 8 inci maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (d) bendine eklenen “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği,”
ibaresi ile; (e) bendine eklenen “ile düzenleyici
ve denetleyici kurumların başkanlıkları” ibaresinin; “Kamu kurum ve
kuruluşlarının başhukuk müşavirliği, birinci hukuk müşavirliği, hukuk
hizmetleri başkanlığı ve hukuk işleri müdürlüğü” şeklinde
değiştirilen (g) bendinin ve “onbeş yıl” şeklinde değiştirilen (3) numaralı
fıkrasının)
Düzenleme kişiye özgü yasa değişikliği yapıldığı,
atanacak kişilerin şimdiden belli olduğu izlenimi yaratmaktadır. Yüksek yargı üyesi olmak için yeterli donanımın ancak 20 yıllık
bir tecrübeden sonra kazanılacağı yönünde düzenleme içeren önceki yasanın
bu düzenlemesinin değiştirilmesini anlaşılır kılacak bir gerekçeye yer
verilmemiş olması, meslekten gelen Danıştay üyelerinin en az 17 yıllık bir
mesleki hizmet sonrası bu olgunluğa ulaştığı kabul edilerek üye ataması
yapılır iken kurum dışından ataması yapılan kişilerin 15 yılda bu
yeterliliğe ulaştığının kabulüne olanak olmadığından,
- siyasi yakınlık duyulan ancak kamu kaynaklarından
yeterince faydalandırılamayan kişilerin tatmini amacıyla kit’lerin yönetim
kurulu üyeliklerine yerleştirilmesi gibi danıştay üyeliklerine atanma imkanı yaratıldığı bu şekilde hukuk devletinin temel
yapı taşlarından biri olan danıştayın niteliğinde kayba yol açılacağı
endişesi yarattığından
- bütün bu belirtilen hususların idari yargı
bakımından en yüksek yargı yeri olan danıştayın saygınlığına ağır darbe
vurması bu şekilde yargının da saygınlığını yitirmesi sonucunu
doğuracağından,
- daha da önemli ve yürütmenin
durdurulması talebimizin de asıl dayanağı olan husus ise hukuksal
yeterlilik dışındaki nitelikleri değerlendirilerek danıştay üyeliğine
atanan yeterli donanıma sahip olmayan kişilerin görev yaptıkları dairelerde
eşitlik halinde karar sonucunu belirleyen oyları ile hak kayıplarına yol
açacakları, anayasa mahkemesi kararlarının geriye yürümemesi nedeniyle
başvurumuz neticelendirilinceye kadar ataması yapılan kişilerin, başvuruya
konu yasa hükmü iptal edilse dahi görev süreleri sona erinceye kadar
verecekleri kararlarla pek çok hak kaybına yol açacakları gibi, anayasa
mahkemesince verilecek iptal kararının bu üyelerin konumunun ve imzalarının
bulunduğu kararların da sorgulanmasına, bunun ise hukuk devleti bakımından
telafisi güç zarara yol açacağı düşüncesiyle yürütmenin durdurulması
talebinde bulunulmuştur.
Sonuç ve İstem Bölümünün
7.Sırası Bakımından (45. maddesi
ile değiştirilen 2575 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (c) bendinin)
Özellikle bakanlık seviyesinde
gerçekleştirilen bazı imar planlarının iptalinin istendiği davalar
bakımından yürütme erki karşısında çok daha güvensiz ve etkiye açık idare
mahkemelerinin bu tür düzenleyici işlemlerin yargılamasını yapmakla görevli
kılınmaları neticesinde imar planlarının kapsamında kalan pek çok tüzel ve
gerçek kişinin büyük hak kaybına uğramasına yol açılabileceği, kaldı ki bu
çaptaki bir düzenleyici işlemin konunun uzmanı olan ihtisas dairelerince
değerlendirilmesinin hem zamandan kazanç sağlayacağı hem de büyük ölçekli
bu imar planlarını dayanak alan alt düzeydeki pek çok imar planını da
etkileyeceğinden idare mahkemesince verilecek kararın ihtisas dairesi
tarafından bozulması halinde zincirleme olarak hukuksal karmaşaya ve pek
çok hak kaybına yol açılabileceği, bunun ise fayda değil zarar getireceği,
oluşacak ciddi hak kayıplarının bu aşamada önüne geçilebilmesi amacıyla
esas hakkında anayasa mahkemesince bir karar verilinceye kadar bu tür
davaların ilk derece mahkemesi olarak danıştay da görülmesine devam
edilmesinin telafisi güç zarar oluşumunu engelleyeceği düşüncesi ile
yürütmenin durdurulması talebinde bulunulmuştur.
Sonuç ve İstem Bölümünün
8.Sırası Bakımından (46. maddesi ile
değiştirilen 2575 sayılı Kanunun 60 ıncı maddesinin (1) numaralı fıkrasının
ve 47. maddesi ile değiştirilen2575 sayılı Kanunun 61 inci
maddesinin (1)numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin ve (3)
numaralı fıkralarının)
İptali istenilen maddelerin önceki şekli dikkate
alındığında, önceki düzenlemenin Danıştay dairelerinde görev yapan tetkik hakimleri, üyeler ve daire başkanları dışında ayrıca
danıştay başsavcılığına bağlı olarak görev yapan savcılarca da dava
dosyalarının değerlendirilmesi sağlanmakta, böylelikle yargısal faaliyette
oluşabilecek hata asgari düzeye indirilmekte idi, bu uygulamadan
vazgeçilmiş olmasının yargısal faaliyetin daha sağlıklı bir şekilde
yürütülmesinden vaz geçilmesi anlamını taşıdığı, bunun ise hak kayıplarına
yol açarak telafisi güç zarar doğuracağı, adil yargılanma ilkesinden
uzaklaşma sonucunu doğuracağı düşücesiyle yürütmenin durdurulması talebinde
bulunulmuştur.
Sonuç ve İstem Bölümünün
9.Sırası Bakımından (57. Maddesi
ile değiştirilen 2577 sayılı Kanunun 27 nci maddesinin (2) numaralı fıkranın
birinci cümlesindeki “...
davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra....” ibaresi ve aynı fıkranın ikinci cümlesinin ve27 nci maddeye (2) numaralı
fıkradan sonra gelmek üzere eklenen (3) ve (10) numaralı fıkralarının)
Düzenlemenin öncelikle başvuru gerekçesinde de yer
verdiğimiz şekilde anayasa mahkemesince verilmiş emsal karara aykırılık
taşıdığı, anılan kararda benzer düzenlemenin telafisi güç zararların
oluşmasına yol açacağının ortaya konulmuş olması karşısında, aynı şekildeki
yasa hükmünün de uygulanması halinde yine telafisi güç zarar doğuracağı
açık olduğundan yürütmenin durdurulması talebinde bulunulmuştur.
Sonuç ve İstem Bölümünün
10.Sırası Bakımından (58. maddesi ile
değiştirilen sayılı Kanunun 28 inci maddesinin (2)numaralı fıkrasının ve
(6) numaralı fıkrasının“...Ancak mahkeme kararının davacıya tebliği ile
banka hesap numarasının idareye bildirildiği tarih arasında geçecek süre
için faiz işlemez” biçimindeki ikinci cümlesinin)
İdarenin temyizi aşamasındaki ‘yürütmenin
durdurulması’ istemleri için idareye ek süre kazandıracak nitelikteki bu
düzenleme bu yönüyle AİHS 6 ve 13 maddelerinde yer alan adil yargılanma
hakkı ve silahların eşitliği ilkelerine ve aynı zamanda etkili başvuru
hakkına aykırı olduğundan ve bu ilkelerden uzaklaşma sonucunu doğuracağı
düşücesiyle yürütmenin durdurulması talebinde bulunulmuştur.
Sonuç ve İstem Bölümünün
11.Sırası Bakımından (72. Maddesi ile24/2/1983
tarihli ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 37 nci maddesinin
birinci fıkrasına eklenen c) bendinin“...üstün başarısı ile iç denetim
hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasında …., Müsteşarın teklifi üzerine Bakan tarafından atama
yapılır.” İbarelerinin)
Sözkonusu düzenlemede yeralan “üstün başarısı ile
yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar” ifadesinin muğlak
olması, üstün başarıdan ne anlaşılması gerektiğinin objektif ve ölçülebilir
kriterlere bağlanmamış olması nedeniyle müsteşar bakan dayanışması ile
hiçbir niteliği olmayan mesleğinde temayüz etmemiş sadece belirli bir
süreyi doldurmuş kişilerin sadece kötüye de kullanılabilecek bir takdir
hakkına dayanılarak böylesine önemli bir görevde keyfi olarak
görevlendirilmesi nedeniyle kamu görevinde liyakatsizlik nedeniyle
aksamalara yol açılabilecek, bu da telafisi imkansız zararlar yaratacaktır.
Bu nedenle hükmün yürürlüğünün durdurulması gerekir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
12.Sırası Bakımından (85. maddesi ile
değiştirilen5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı
ve yedinci fıkralarının)
Terörle mücadele kanunundan çıkartılıp, 5237 sayılı
TCK nununa alınan “örgüt mensupları gibi cezalandırılır”ifadesiörgüt üyesi olmayanı varsayımsal olarak
örgüt üyesi sayarak cezanın şahsiliğine halel getirmektir. Bu da örgüt
üyesi olmayan ve yedinci fıkrada belirtildiği üzere örgüt hiyerarşisine
dahil olmayan bir kişinin örgüt üyesi olmanın yarattığı yüksek ceza
sonucuna katlanmasınıgerektirecek bu da giderilmesi imkansız psikolojik ve
bedensel zararlara yol açabilecek, telafisi de olanaksız hale gelecektir.
Bu nedenle hükmün yürütmesinin durdurulması gerekmektedir.
Sonuç ve İstem Bölümünün 13.Sırası Bakımından (75. Maddesi ile
değiştirilen 3713 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin Geçici 2. Maddesinin,
(4) ve (6) numaralı Fıkralarının)
Sözkonusu madde ve geçici 2. madde ile kaldırıldığı
belirtilen özel yetkili mahkemelerin yerine terör mahkemeleri kurularak ve
benzer yöntem kurallarının özellikle gizli muhbir, uzun gözaltı ve uzun
tutukluluk sürelerinin muhafaza edilerek uygulanması nedeniyle çok
eleştirilen ve AB ilerleme raporunda da dikkat çekilen olumsuzlukların
süreceği anlaşılmaktadır. Ayrıca mevcut davaların kaldırılan özel yetkili
mahkemelerde devamına olanak verilmesi de aynı suç isnadı nedeniyle
yargılanan kişilere farklı yöntem kurallarının uygulanması gibi bir ağır
sonuç yaratacak, yargılama sonunda bu yöntem farklılıkları nedeniyle
telafisi imkansız zararlar doğabilecektir.Adil yargılanma haklarının ihlallerine ve
doğabilecek eşitliğe aykırı farklı sonuçlara gecikmeden engel olunması için
yürütmenin durdurulması kararı verilmelidir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
14.Sırası Bakımından (77. Maddesi ile 9/6/2004
tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanununun 26 ncı maddesinin birinci fıkrasına
“ceza davalarının” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen“bir muhakeme şartı olarak,” ibaresinin;
fıkrada yer alan “iki ay” ibaresinin “dört ay”; “dört ay” ibaresinin “altı
ay” şeklinde; ve maddenin altıncı fıkrasında yer
alan “iki ayı” ibaresinin “dört ayı” şeklinde değiştirilmesinin)
Hak arama özgürlüğünün sınırsız kullanılmasına süre
kısıtı konularak engel olunması, dava açmanıncumhuriyet savcısının
insiyatifinde olması nedeniyle hak ihlaline uğrayanın insiyatifi dışında
hak arama özgürlüğünün keyfi olarak ihlali sonucunu telafisi imkansız
şekilde doğurabilecektir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
15.Sırası Bakımından (90. maddesi ile
değiştirilen 5237 sayılı Kanunun 277 nci maddesinin ve 93. maddesi ile
değiştirilen 5237
sayılı Kanunun 288 inci maddesinin)
Yargı görevini yapanı etkileme suçunun unsurunda
yapılan değişiklikler objektif ve belirli olmadığından bir davada usuli
hatalar yapan mahkeme veya yargıçları eleştirmek dahi suçun oluşması için
yeterli görülebilecek düşünce ve özgürlüğünü sınırlayan bir sonuç
yaratabilecektir. Bu da aslında zahiri bir hükme dayalı mahkumiyet
sonucunu doğurarak, gerçekte, kanunsuz cezalar verilmesine yol açabilecek,
bu da telafisi imkansız zarar doğurabilecektir. Bu nedenle hükmün
yürürlüğünün durdurulması gerekir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
16.Sırası Bakımından (92. maddesi ile
değiştirilen 5237 sayılı Kanunun 285 inci maddesinin (1), (2), (5) ve (6)
numaralı fıkralarının)
Soruşturmanın gizliliğini ihlal suçuna ilişkin
yapılan düzenleme savunma hakkı üzerinde baskı kurularak bu yöntemle adil
yargılanma hakkını ihlal sonucunu yaratacak bir düzenlemedir. Savunmanın
alabildiğine baskı altında tutmaya yönelik düzenleme eylem “haber verme
sınırları” denilen içi doldurulmamış, sınırları ve kapsamı çizilmemiş bir
yöntemle gerçekleştiği taktirde ise hiçbir
müeyyide ile karşılaşmamaktadır. Hükümdeki ‘suçlu sayılmama karinesinden
yaralanma hakkının ihlali’ ve ‘maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye
elverişli olma’ gibi unsurlar maddenin uygulanma alanını
belirsizleştirmektedir. Uygulama alanının çok belirsiz olması ve suç
failleri bakımından eşitsiz ve orantısız sonuçlara yol açması nedeniyle
telafisi imkansız zararlara yo laçabilecektir.
Ayrıca görüntü vermek dışında da kişilerin basın yoluyla suçluymuş gibi
damgalanmaları mümkündür. Bu yolla suçlu ilan edilen kişilerin de
haklarının korunması hukuksal gerekliliktir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
17.Sırası Bakımından (95. Maddesi ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun 38 inci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 38/A maddesinin)
UYAP sisteminin kaynağını anayasadan almayan bir
uygulama olduğu açıktır. Uygulanmasından doğan sakıncaların başta geleni
özellikle de gizli soruşturmaların sistemin tek elden ve siyasi olan
yürütme organı tarafından kontrol edilemesi nedeniyle suistimale açık
olmasıdır. Gizli soruşturma bilgilerinin, tanık ifadelerinin, raporların,
sistemin işleticileri tarafından istismarı ya da deşifre edilmesi ya da
değiştirilebilmesi bugünün teknolojik koşulları gözetildiğinde her zaman
mümkündür. Bağımsız yargı organları bu yolla göbekten siyasi bir kişilik
olan Adalet Bakanına bağlanmaktadır. Yaratacağı sakıncalar, soruşturmaların
gizliliğini,kovuşturmaların
sağlığını, sonucunu etkileme tehlikesi nedeniyle açıktır ve yürütmenin
durdurulması kararı verilmesini gerekli kılmaktadır.
Sonuç ve İstem Bölümünün
19.Sırası Bakımından (Geçici 1. Maddesinin)
Geçici 1. Madde ile getirilen sadece basın yayın
yolu ile işlenen suçlara ilişkin üst sınırı 5 yıldan fazla olmayan veya
adli para cezasını gerektiren suçlara ilişkin kamu davasının, kovuşturmanın
ya da hükmün infazının ertelenmesine ilişkin hüküm aynı cezai müeyyideye
tabi diğer suçlar bakımından eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar doğuracak,
aynı cezayı almış kişilerin bir kısmının salıverilmesi yanında diğerlerinin
5 yıla kadar varan hapis cezalarının infazı hem toplum vicdanı açısından
hem de düzenlemenin öznesi olan şüpheli, sanık ve hükümlüler bakımından
telafisi imkansız zararlar doğuracaktır.Özellikle de hürriyetleri tahdit eden süreçlerin zamanı geri alınamayacağından
gecikmeden bu konuda yürütmenin durdurulması kararı verilmelidir. Eşitlik
temeline dayalı bir adalet için bu gereklidir.
Sonuç ve İstem Bölümünün
20.Sırası Bakımından (Geçici 3. Maddesinin)
Düzenleme belli bir siyasi gruba özel af niteliği
taşımaktadır. Anayasanın 87/1 maddesinin uygulanmasını gerektirir. Ancak
buna rağmen yasalaştığı andan itibaren özellikle toplum vicdanında yara
açan ve bir dönem ülkemizde derin yapılanmalara hizmet eden kişilerin jet
tahliyeleri ile adalete ve hukuk devletine olan güven derinden sarsılmıştır.
Yanlış uygulamalara ve esnek değerlendirmelere uygun bir biçimde kaleme
alındığı da gözetildiğinde benzer tahliyelerin gerçekleşmesi gecikmesinde
sakınca yaratan telafisi imkansız zararlara
kuşkusuz yolaçabilir. Bu nedenle yürütmesinin durdurulması gerekmektedir.
D- Dava dosyasında sunulan belgelerin tarih
sırasına göre başlıklar halinde sıralandığı dizi pusulasının bulunmadığı
hususu: Dava dilekçesi 95 sayfadan oluşmakta ve milletvekillerinin imzaları
dışında ek mahiyetinde hiçbir yazı içermemektedir. Bu nedenle Dilekçe
içeriği dışında bir belge de dilekçe ekinde yer almamaktadır. Bu
açıdan“Dava dosyasında sunulan
belgelerin tarih sırasına göre başlıklar halinde sıralandığı dizi pusulası”
ibaresinden ne kastedildiği anlaşılamamış olup, açıklayıcı bilgi verilmesi
durumunda bu konuda da değerlendirmelerimiz az edilecektir. ”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralları
2.7.2012 günlü, 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin
Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın
Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi
Hakkında Kanun’un:
1- 1. maddesiyle değiştirilen 9.6.1932 günlü, 2004 sayılı İcra ve İflas
Kanunu’nun iptali istenen kuralın da yer aldığı “İcra daireleri” başlıklı 1. maddesi şöyledir:
“Her asliye mahkemesinin yargı çevresinde yeteri
kadar icra dairesi bulunur.
Her icra dairesinde Adalet Bakanlığı tarafından
atanacak bir icra müdürü, yeteri kadar icra müdür yardımcısı, icra katibi ile adli yargı ilk derece mahkemesi adalet
komisyonları tarafından görevlendirilecek mübaşir ve hizmetli bulunur.
İcra müdür ve icra müdür yardımcıları, Adalet
Bakanlığı tarafından yaptırılacak yazılı sınav ve Adalet Bakanlığı
tarafından yapılacak sözlü sınav sonucuna göre atanırlar. İcra katipleri arasından Adalet Bakanlığı tarafından yaptırılacak
yazılı sınav ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılacak sözlü sınav sonucuna
göre de icra müdür veya icra müdür yardımcılığı kadrolarına atama
yapılabilir.
İcra katipliğine ilk
defa atanacaklar, kamu görevlerine ilk defa atanacaklar için yapılacak
merkezî sınavda başarılı olanlar arasından Adalet Bakanlığının bu konuda
yetki vereceği adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonları
tarafından yapılacak uygulama ve sözlü sınav sonucuna göre; unvan
değişikliği suretiyle atanacaklar ise uygulama ve sözlü sınav sonucuna göre
atanırlar. Unvan değişikliği suretiyle icra katipliğine
atanacaklar tahsis edilen kadronun yüzde ellisini geçemez.
İcra
müdür ve icra müdür yardımcıları ile icra katiplerinin,
yazılı sınav, sözlü sınav, görevlendirme, nakil, unvan değişikliği, görevde
yükselme ve diğer hususları yönetmelikle düzenlenir.
İcra dairelerinde, gerektiğinde, Adalet
Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslar çerçevesinde, adli yargı ilk derece
mahkemesi adalet komisyonu tarafından zabıt katibi,
mübaşir ve hizmetli görevlendirilir.
İcra müdürü, icra müdür yardımcısı veya icra katibinin herhangi bir nedenden dolayı yokluğu halinde
görev ve yetkileri, adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonu
tarafından görevlendirilecek yazı işleri müdürü veya zabıt katibi
tarafından yerine getirilir.
Adalet Bakanlığı, icra dairelerini bir arada
bulundurmaya ve aynı icra mahkemesine bağlamaya yetkilidir.”
2- 3. maddesiyle, 2004 sayılı Kanun’a eklenen ve
iptali istenen kuralın da yer aldığı “Elektronik işlemler”başlıklı
8/a maddesi şöyledir:
“İcra ve iflas dairelerince yapılacak her türlü
icra ve iflas iş ve işlemlerinde Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi kullanılır;
her türlü veri, bilgi, belge ve karar, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi
vasıtasıyla işlenir, kaydedilir ve saklanır.
Usulüne
göre güvenli elektronik imza ile oluşturulan elektronik veriler senet
hükmündedir. Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı ispat
gücünü haizdir. Güvenli elektronik imza, kanunlarda güvenli elektronik imza
ile yapılamayacağı açıkça belirtilmiş olan işlemler dışında, elle atılan
imza yerine kullanılabilir. Güvenli elektronik imzayla oluşturulan belge ve
kararlarda, kanunlarda birden fazla nüshanın düzenlenmesi ve mühürleme
işlemini öngören hükümler uygulanmaz.
Zorunlu nedenlerden dolayı fiziki olarak
düzenlenen belge veya kararlar, yetkili kişilerce güvenli elektronik imzayla
imzalanarak Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemine aktarılır ve gerektiğinde
Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi vasıtasıyla ilgili birimlere iletilir. Bu
şekilde elektronik ortama aktarılarak ilgili birimlere iletilen belge ve
kararların asılları, gönderen icra ve iflas dairesinde saklanır, ayrıca
fiziki olarak gönderilmez. Ancak, belge veya kararın aslının incelenmesinin
zorunlu olduğu hâller saklıdır.
Elektronik ortamdan fiziki örnek çıkartılması
gereken hâllerde, icra müdürü veya görevlendirdiği personel tarafından
belgenin aslının aynı olduğu belirtilerek, imzalanır ve mühürlenir.
Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün
sonunda biter.
Elektronik işlemlerin Ulusal Yargı Ağı Bilişim
Sistemi vasıtasıyla yapılmasına dair usul ve esaslar, Adalet Bakanlığı
tarafından çıkarılan yönetmelikle düzenlenir.”
3- 21.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un iptali istenen kuralın da yer
aldığı “Talep için müddetler”başlıklı 106. maddesi şöyledir:
“Alacaklı,
haczolunan mal taşınır ise hacizden itibaren altı ay, taşınmaz ise hacizden
itibaren bir yıl içinde satılmasını isteyebilir.
Borçlunun üçüncü şahıslardaki alacağı taşınır
hükmündedir.”
4- 22.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un iptali istenen kuralların da
yer aldığı “Haczin kalkması” başlıklı 110. maddesi şöyledir:
“Bir
malın satılması kanuni müddet içinde istenmez veya icra müdürü tarafından
verilecek karar gereği gerekli gider onbeş gün içinde depo edilmezse veya
talep geri alınıp da kanuni müddet içinde yenilenmezse o mal üzerindeki
haciz kalkar. Hacizli malın satılması yönündeki talep bir defa geri
alınabilir.
Haczedilen resmi sicile kayıtlı malların, icra
dairesiyle yapılacak yazışmalar sonucunda haczinin kalktığının tespit edilmesi
hâlinde, sicili tutan idare tarafından haciz şerhi terkin edilir ve işlem
ilgili icra dairesine bildirilir.
Birinci fıkra gereğince haczin kalkmasına
sebebiyet veren alacaklı o mala yönelik olarak, haczin konulması ve
muhafazası gibi tüm giderlerden sorumlu olur. ”
5- 24. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un
iptali istenen kuralın da yer aldığı “Arttırma
hazırlık tedbirleri” başlıklı 114.
maddesi şöyledir:
“(Değişik birinci fıkra: 17/7/2003-4949/27 md.) Satış açık artırma ile yapılır.
Birinci ve ikinci artırmanın yapılacağı yer, gün ve saat daha önceden ilân
edilir.
İlanın şekli, artırmanın tarzı, yer ve günü ve
gazete ile yapılıp yapılmıyacağı icra memurluğunca alakadarların
menfaatlerine en muvafık geleni nazarı dikkate alınarak tayin olunur. (Ek
cümle: 17/7/2003-4949/27 md.) İlânın yurt
düzeyinde yayımlanan bir gazete ile yapılmasına karar verilmesi hâlinde bu
ilân satış talebi tarihinde tirajı ellibinin (50.000) üzerinde olan ve yurt
düzeyinde dağıtımı yapılan gazetelerden biriyle yapılır.
(Ek: 18/2/1965–538/57 md.)
Gazete ile yapılacak ilanlara satış şartnamesi eklentisiyle geçirilmeyip,
satılacak şeyin cinsi, mahiyeti, önemli vasıfları, muhammen kıymeti,
bulunduğu yer ve ikinci artırmanın gün ve saati, satış şartnamesinin vesair
bilginin nereden ve ne suretle öğrenilebileceği, talep halinde ve ilanda
gösterilen masrafı verilmek şartiyle şartnamenin bir örneğinin
gönderilebileceği hususları yazılmakla iktifa olunur. İcra dairesince
yapılması zaruri ilanlar dışında, taraflar şartnamenin tamamını, masrafı
kendilerine ait olmak üzere, diledikleri vasıtalarla ilan edebilirler.
Ancak hususi mahiyetteki bu ilan resmi muameleye tesir etmez. (Ek cümle: 2/7/2012–6352/24
md.) Satış
ilanı elektronik ortamda da yapılır.
(Ek 2/7/2012–6352/24 md.)Açık
artırmaya elektronik ortamda teklif verme yoluyla başlanır. Elektronik ortamda teklif verme,
birinci ihale tarihinden on gün önce başlar, ihalenin tamamlanacağı günden
önceki gün sonunda sona erer; ikinci ihalede ise elektronik ortamda teklif
verme birinci ihaleden sonraki beşinci gün başlar, en az on gün sonrası
için belirlenecek ikinci ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda
sona erer. Elektronik ortamda verilecek teklifler haczedilen malın tahmin
edilen kıymetinin yüzde ellisinden az olamaz; teklif vermeden önce, haczedilen
malın tahmin edilen kıymetinin yüzde yirmisi nispetinde teminat
gösterilmesi zorunludur.
(Ek 2/7/2012–6352/24 md.)Satışa çıkarılan taşınır üzerinde
hakkı olan alacaklının alacağı yukarıdaki fıkrada yazılı oranda ise
artırmaya iştiraki halinde ayrıca pey akçesi ve teminat aranmaz.”
6- 25. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un “İhalenin
yapılması:” başlıklı 115. maddesi
şöyledir:
(Değişik: 2/7/2012–6352/25 md.)
Birinci ve ikinci ihale icra memuru
tarafından, ilanda belirlenen yer, gün ve saatte, elektronik ortamda
verilen en yüksek teklif üzerinden başlatılır. Satışa çıkarılan mal üç defa
bağırıldıktan sonra, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif de
değerlendirilerek, en çok artırana ihale edilir. Şu kadar ki, artırma bedelinin
malın tahmin edilen bedelinin yüzde ellisini bulması ve satış isteyenin
alacağına rüçhanı olan diğer alacaklar o malla temin edilmişse bu suretle
rüçhanı olan alacakların mecmuundan fazla olması ve bundan başka paraya
çevirme ve paraların paylaştırılması masraflarını aşması gerekir.
Birinci ihalede, alıcı çıkmazsa
veya bu maddede yazılı miktara ulaşılmazsa satış icra memuru tarafından
geri bırakılır.
İkinci ihalede, alıcı çıkmazsa
veya bu maddede yazılı şartlar gerçekleşmezse satış talebi düşer.”
7- 28.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un iptali istenen kuralın da yer
aldığı “1- Şartnamenin açık bulundurulması” başlıklı 124. maddesi şöyledir:
“İcra dairesi taşınmazların bulunduğu
yerin adetlerine göre en elverişli tarzda artırma şartlarını tesbit eder.
Bunları ihtiva eden şartname artırmadan evvel en az
on gün müddetle icra dairesinde herkesin görmesi için açık bulundurulur.
(Değişik: 2/7/2012–6352/28 md.) Şartnameye,
artırmaya iştirak edeceklerin taşınmazın tahmin edilen kıymetinin yüzde yirmisi
nispetinde pey akçesi veya milli bir bankanın teminat mektubunu tevdi
etmeleri, elektronik ortamda teklif vererek artırmaya katılacakların
teminat göstermeleri gerektiği ve elektronik ortamda teklif vermeye ilişkin
hususlar yazılır.
Satılığa çıkarılan taşınmaz üzerinde hakkı olan
alacaklının alacağı yukarki fıkrada yazılı nispet raddesinde ise artırmaya
iştiraki halinde ayrıca pey akçesi ve teminat aranmaz.”
8- 29.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un iptali istenen kuralın da yer
aldığı “Artırma
ilanı, artırma hazırlıkları ve ilgililere ihtar” başlıklı 126. maddesi şöyledir:
“Satış, açık artırma ile yapılır. Birinci
ve ikinci ihalenin yapılacağı yer, gün ve saat önceden ilan edilir.
İlan,
birinci ihale tarihinden en az bir ay önce yapılır. İlan edilen metnin
esasa müessir olmayan maddi hatalar nedeniyle tekrarlanması gerektiğinde,
ihale tarihi değiştirilmeksizin hata ilanen düzeltilir. Ancak bu düzeltme
ilanının tarihi ile ihale tarihi arasında yedi günden az zaman kalmış ise
daha önce ilan edilen günden yedi iş günü sonrası için tespit edilecek
günde satış yapılacağı düzeltme ilanında belirtilir. Bu düzeltme ilanı
ilgililere ayrıca tebliğ edilmez.
Yapılacak
ilana, satılacak şeyin cinsi, mahiyeti, önemli vasıfları, tahmin edilen
kıymeti, bulunduğu yer; birinci ve ikinci ihalenin yapılacağı yer, gün ve
saat; artırmaya iştirak edeceklerin haczedilen malın tahmin edilen
kıymetinin yüzde yirmisi nispetinde pey akçesi veya milli bir bankanın
teminat mektubunu tevdi etmeleri gerektiği; diğer bilgilerin nereden ve ne
suretle öğrenilebileceği hususları yazılır. Ayrıca, ipotek sahibi
alacaklılarla diğer ilgililerin taşınmaz üzerindeki haklarını, hususiyle
faiz ve masrafa dair olan iddialarını evrakı müsbiteleri ile onbeş gün
içinde icra dairesine bildirmeleri gerektiği yazılır; aksi halde, hakları
tapu siciliyle sabit olmadıkça, satış bedelinin paylaşmasından hariç
kalacakları da ilave edilir. Bu ihtar irtifak hakkı sahiplerine de yapılır.
Açık artırmaya elektronik ortamda
teklif verme yoluyla başlanır. Elektronik ortamda teklif verme, birinci ihale
tarihinden yirmi gün önce başlar, ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün
sonunda sona erer; ikinci ihalede ise elektronik ortamda teklif verme
birinci ihaleden sonraki beşinci gün başlar, en az yirmi gün sonrası için
belirlenecek ikinci ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda sona
erer. Elektronik ortamda verilecek teklifler haczedilen malın tahmin edilen
kıymetinin yüzde ellisinden az olamaz; teklif vermeden önce, haczedilen
malın tahmin edilen kıymetinin yüzde yirmisi nispetinde teminat
gösterilmesi zorunludur.
Satışa
çıkarılan taşınmaz üzerinde hakkı olan alacaklının alacağı yukarıdaki
fıkrada yazılı oranda ise artırmaya iştiraki halinde ayrıca pey akçesi ve
teminat aranmaz.
114
üncü maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları taşınmazın satış ilanı hakkında da
uygulanır.”
9- 31.
maddesiyle değiştirilen 2004 Sayılı Kanun’un “İhale”
başlıklı 129. maddesi şöyledir:
“(Değişik 2/7/2012–6352/28
md.)Birinci
ve ikinci ihale icra memuru tarafından, ilanda belirlenen yer, gün ve
saatte, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif üzerinden başlatılır.
Taşınmaz üç defa bağırıldıktan sonra, elektronik ortamda verilen en yüksek
teklif de değerlendirilerek, en çok artırana ihale edilir. Şu kadar ki,
artırma bedelinin malın tahmin edilen bedelinin yüzde ellisini bulması ve
satış isteyenin alacağına rüçhanı olan diğer alacaklar o malla temin
edilmişse bu suretle rüçhanı olan alacakların mecmuundan fazla olması ve
bundan başka paraya çevirme ve paraların paylaştırılması masraflarını
aşması gerekir.
Birinci ihalede, alıcı çıkmazsa
veya bu maddede yazılı miktara ulaşılmazsa satış icra memuru tarafından
geri bırakılır.
İkinci ihalede, alıcı çıkmazsa
veya bu maddede yazılı şartlar gerçekleşmezse satış talebi düşer.”
10-44.
maddesiyle değiştirilen 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun
iptali istenen kuralların da yer aldığı “Danıştay üyelerinin nitelikleri ” başlıklı 8 maddesi şöyledir:
“1. Danıştay üyeleri:
a) İdari yargı hakim ve
savcılığı,
b) Bakanlık, müsteşarlık, müsteşar yardımcılığı,
elçilik, valilik,
c) Generallik, amirallik,
d)Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Sekreterliği,
e) Genel ve katma bütçeli dairelerde veya kamu
kuruluşlarında genel müdürlük veya en az bu derecedeki tetkik ve teftiş
kurul başkanlıkları, ile düzenleyici ve denetleyici kurumların başkanlıkları,
f) Yükseköğrenim kurumlarında hukuk, iktisat,
maliye, kamu yönetimi profesörlüğü,
g) (Değişik:
2/7/2012-6352/44 md.) Kamu kurum ve kuruluşlarının
başhukuk müşavirliği, birinci hukuk müşavirliği, hukuk hizmetleri
başkanlığı ve hukuk işleri müdürlüğü,
Görevlerini yapanlar arasından seçilir.
2. İdari yargı hakim ve
savcılarının Danıştay üyeliğine seçilebilmeleri için birinci sınıfa
ayrıldıktan sonra en az üç yıl bu görevlerde başarı ile çalışmış olmaları
ve birinci sınıfa ayrılma niteliğini kaybetmemeleri gereklidir.
3. İdari görevlerden Danıştay üyeliğine
seçileceklerin yükseköğrenimlerini tamamladıktan sonra Devlet hizmetlerinde
onbeş yıl (…)çalışmış bulunmaları, birinci derece
aylığını kazanılmış hak olarak almaları ve hakimliğin
gerektirdiği ahlak ve seciyeye sahip olmaları şarttır.”
11- 45.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un ipali istenen kuralın da yer
aldığı “İlk derece mahkemesi olarak
Danıştayda görülecek davalar”başlıklı 24. maddesi şöyledir:
“1. Danıştay ilk derece mahkemesi olarak:
a) Bakanlar Kurulu kararlarına,
b) (Değişik : 2/6/2004 -
5183/4 md.)Başbakanlık, bakanlıklar ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının
müsteşarlarıyla ilgili müşterek kararnamelere,
c) (Değişik:
2/7/2012-6352/45 md.) Bakanlıklar ile kamu
kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan
ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere,
d) Danıştay İdari Dairesince veya İdari İşler
Kurulunca verilen kararlar üzerine uygulanan eylem ve işlemlere,
e) Birden çok idare veya vergi mahkemesinin yetki
alanına giren işlere,
f) Danıştay Yüksek Disiplin Kurulu kararları ile bu
Kurulun görev alanı ile ilgili Danıştay Başkanlığı işlemlerine,
Karşı açılacak iptal ve tam yargı davaları ile
tahkim yolu öngörülmeyen kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan idari davaları karara bağlar.
2. Danıştay, belediyeler ile il özel idarelerinin
seçimle gelen organlarının organlık sıfatlarını kaybetmeleri hakkındaki
istemleri inceler ve karara bağlar.”
12- 46.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un ipali istenen kuralın da yer
aldığı “Danıştay Başsavcısının
görevleri” başlıklı 60. maddesi şöyledir:
“1. (Değişik birinci cümle: 2/7/2012-6352/46 md.) Başsavcı, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştayda görülen dava
dosyalarını, esas hakkındaki düşüncelerini bildirmek üzere, uygun göreceği
görev ayırımına göre savcılara havale eder. Düşüncelerinin vaktinde
bildirilmesini ve savcılar ile Başsavcılıkta görevli diğer memurların devamlarını
ve intizamla çalışmalarını sağlar, gelen dosyaların kaydı ve saklanması ile
işi bitenlerin ilgili yerlere geciktirilmeden gönderilmesi için gerekli
tedbirleri alır.
2. Başsavcı, incelediği dava dosyaları hakkında
düşüncelerini bildirir ve kanunlarla kendisine verilen diğer görevleri
yapar.
3. Başsavcı her takvim yılı sonunda, işlerin durumu
ve bunların yürütülmesinde aksaklık varsa sebepleri hakkında Danıştay
Başkanlığına bir rapor verir ve alınmasını lüzumlu gördüğü idari tedbirleri
bildirir.
4.Başsavcı, savcılardan birini, idari işlerde
kendisine yardım etmekte görevlendirebilir”
13- 47.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 61. maddesinin iptali istenen
kuralların da yer aldığı“Savcıların görevleri”başlıklı 61. maddesi şöyledir:
“1.
(Değişik: 2/7/2012-6352/47 md.) Savcılar, ilk
derece mahkemesi sıfatıyla Danıştayda görülen dava dosyalarından
kendilerine havale olunanları Başsavcı adına incelerler ve esas hakkındaki
düşüncelerini, bir ay içinde gerekçeli ve yazılı olarak verirler. Bu
süreler geçirilirse durumu sebepleriyle birlikte Başsavcıya bildirirler. Danıştay
Başkanının ve Başsavcısının vereceği diğer görevleri yerine getirir;
çalışma düzeninin korunması ve iş veriminin artırılması için Başsavcının
alacağı tedbirlere uyarlar.
2. Savcılar, ilgili yerlerden Danıştay Başkanlığı
aracılığı ile her türlü bilgileri isteyebilecekleri gibi işlem dosyalarını
da getirtebilirler.
3.
(Değişik: 2/7/2012-6352/47 md.) Dava dairelerince
gerekli görüldüğü takdirde, Danıştay savcıları, önceden haber verilmek
suretiyle, düşüncelerini sözlü olarak da açıklarlar.”
14- 57.
maddesiyle değiştirilen 6.1.1982 günlü, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu’nun iptali istenen kuralların da yer aldığı “Yürütmenin durdurulması”
başlıklı 27. maddesi şöyledir:
“1. Danıştayda veya idari mahkemelerde
dava açılması dava edilen idari işlemin yürütülmesini durdurmaz.
2. (Değişik: 2/7/2012
- 6352/57 md.) Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin
uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari
işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi
durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi
geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.
Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin yürütülmesi, savunma
alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması
alınmaksızın da durdurulabilir. Yürütmenin durdurulması kararlarında idari
işlemin hangi gerekçelerle hukuka açıkça aykırı olduğu ve işlemin uygulanması
halinde doğacak telafisi güç veya imkânsız zararların neler olduğunun
belirtilmesi zorunludur. Sadece ilgili kanun hükmünün iptali istemiyle
Anayasa Mahkemesine başvurulduğu gerekçesiyle yürütmenin durdurulması
kararı verilemez.
3. (Ek: 2/7/2012 -
6352/57 md.)Dava dilekçesi ve eklerinden yürütmenin
durdurulması isteminin yerinde olmadığı anlaşılırsa, davalı idarenin
savunması alınmaksızın istem reddedilebilir.
4. Vergi mahkemelerinde, vergi uyuşmazlıklarından
doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim ve harçlar ile benzeri
mali yükümlerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen bölümünün
tahsil işlemlerini durdurur. Ancak, 26 ncı maddenin 3 üncü fıkrasına göre
işlemden kaldırılan vergi davası dosyalarında tahsil işlemi devam eder. Bu
şekilde işlemden kaldırılan dosyanın yeniden işleme konulması ile ihtirazi
kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle tahsilat
işlemlerinden dolayı açılan davalar,tahsil
işlemini durdurmaz. Bunlar hakkında yürütmenin durdurulması istenebilir.
5. Yürütmenin durdurulması istemli davalarda 16 ncı
maddede yazılı süreler kısaltılabileceği gibi, tebliğin memur eliyle
yapılmasına da karar verilebilir.
6. Yürütmenin durdurulması kararları teminat
karşılığında verilir; ancak, durumun gereklerine göre teminat
aranmayabilir. Taraflar arasında teminata ilişkin olarak çıkan
anlaşmazlıklar, yürütmenin durdurulması hakkında karar veren daire, mahkeme
veya hakim tarafından çözümlenir. İdareden ve adli
yardımdan faydalanan kimselerden teminat alınmaz.
7. Yürütmenin durdurulması istemleri hakkında
verilen kararlar; Danıştay dava dairelerince verilmişse konusuna göre İdari
veya Vergi Dava Daireleri Kurullarına, bölge idare mahkemesi kararlarına
karşı en yakın bölge idare mahkemesine, idare ve vergi mahkemeleri ile tek hakim tarafından verilen kararlara karşı bölge idare
mahkemesine, çalışmaya ara verme süresi içinde ise idare ve vergi
mahkemeleri tarafından verilen kararlara en yakın nöbetçi mahkemeye veya
kararı veren hakimin katılmadığı nöbetçi mahkemeye, kararın tebliğini
izleyen günden itibaren yedi gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere
itiraz edilebilir. İtiraz edilen merciler, dosyanın kendisine gelişinden
itibaren yedi gün içinde karar vermek zorundadır. İtiraz üzerine verilen
kararlar kesindir.
8. Yürütmenin durdurulması kararı verilen dava
dosyaları öncelikle incelenir ve karara bağlanır.
9. (Ek: 2/7/2012 - 6352/57 md.) Yürütmenin
durdurulmasına dair verilen kararlar onbeş gün içinde yazılır ve imzalanır.
10. (Ek: 2/7/2012 -
6352/57 md.) Aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin
durdurulması isteminde bulunulamaz.”
15- 58. maddesiyle değiştirilen 2577 sayılı Kanun’un
iptali istenen kuralların da yer aldığı“Kararların sonuçları”
başlıklı 28. maddesi şöyledir:
“1.(Değişik:10/6/1994-4001/13
md.) Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa
ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare,
gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre
hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. Ancak,
haciz veya ihtiyati haciz uygulamaları ile ilgili davalarda verilen
kararlar hakkında, bu kararların kesinleşmesinden sonra idarece işlem tesis
edilir.
2.
(Değişik: 2/7/2012 - 6352/58 md.)Konusu belli bir
miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her
türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının
veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına,
bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar
çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada belirtilen süreler içinde ödeme
yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.
3. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve
vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde
bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede
maddi ve manevi tazminat davası açılabilir.
4. Mahkeme kararlarının (otuz) (1) gün
içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili, idare
aleyhine dava açabileceği gibi,kararı yerine
getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir.
5. Vergi uyuşmazlıklarına ilişkin mahkeme
kararlarının idareye tebliğinden sonra bu kararlara göre tespit edilecek
vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümler ile zam ve cezaların miktarı
ilgili idarece mükellefe bildirilir.
6. (Değişik: 2/7/2012 -
6352/58 md.) Tazminat ve vergi davalarında idarece, mahkeme kararının tebliğ tarihi
ile ödeme tarihi arasındaki süreye 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesine göre
belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak faiz ödenir. Ancak mahkeme
kararının davacıya tebliği ile banka hesap numarasının idareye bildirildiği
tarih arasında geçecek süre için faiz işlemez.”
16- 72.
maddesiyle değiştirilen 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kanunu’nun iptali istenen kuralın da yer aldığı “Adalet Bakanlığı merkez
kuruluşuna atama şartları ve şekli ” başlıklı 37. maddesi şöyledir:
“Adalet Bakanlığı merkez
kuruluşunda:
a) Bakanlık tetkik hâkimliğine, hâkimlik ve
savcılık mesleğinde fiilen en az beş yıl görev yapmış ve üstün başarısı ile
Bakanlık hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından
muvafakatları ile Adalet Bakanı tarafından atama yapılır.
b) 1. Adalet müfettişliğine, hâkimlik ve savcılık
mesleğinde fiilen en az beş yıl görev yapmış ve üstün başarısı ile adalet
müfettişliği hizmetinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından
muvafakatları alınarak,
2. Adalet Bakanlığı Müsteşarlığına,
yüksek müşavirliklerine, müsteşar yardımcılıklarına, Teftiş Kurulu Başkanlığına,
genel müdürlüklerine, Araştırma, Plânlama ve Koordinasyon Kurulu
Başkanlığına, Teftiş Kurulu başkan yardımcılıklarına, Yargıtay ve Danıştay
üyeliğine seçilme hakkını kaybetmemiş bulunan birinci sınıf; müstakil daire
başkanlıklarına, genel müdür yardımcılıklarına ve İşyurtları Kurumu Daire
Başkanlığına ise birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve savcılar arasından,
Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanının imzasını
taşıyan müşterek karar ile atama yapılır.
c) (Ek: 2/7/2012-6352/72
md.) Bakanlık iç denetçiliğine, 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî
Yönetimi ve Kontrol Kanunundaki atama şartlarına tabi olmaksızın, hâkimlik
ve savcılık mesleğinde fiilen en az altı yıl görev yapmış ve üstün başarısı
ile iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar
arasından, muvafakatları alınarak, Müsteşarın teklifi üzerine Bakan
tarafından atama yapılır. Bu şekilde atananlar İç Denetim Koordinasyon
Kurulu tarafından en az iki aylık eğitime tabi tutulur ve eğitim sonunda
bunlara kendi idarelerinde geçerli Kamu İç Denetçi Sertifikası verilir.
Genel müdürlük daire başkanlıkları ile
Araştırma, Plânlama ve Koordinasyon Kurulu üyeliklerine ise meslekte fiilen
en az sekiz yıl çalışmış ve ikinci dereceye yükselmiş bulunan hâkim ve
savcılar arasından Bakan onayı ile atama yapılır.
Bakanlık müşavirliklerine yapılacak atamalar Bakan
onayı ile gerçekleştirilir.
Bakanlık merkez teşkilâtında olmayıp, yargı
görevinden bu görevlere atanacakların muvafakati alınır.
(Ek fıkra: 8/8/2011-KHK-650/18 md.) Bakanlıkta
görev yapan hâkim ve savcıların diğer kanunlar uyarınca Bakanlık dışındaki
bir göreve atanabilmeleri Bakanın muvafakatine bağlıdır.”
17- 74.
maddesiyle 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun “Terör suçlusu” başlıklı 2.
maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve iptale konu “ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresinin madde metninden
çıkarılmış hâli şöyledir:
“Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için
meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda
diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu
işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur.
Terör örgütünemensupolmasa dahi örgüt adına suç işleyenler
deterörsuçlusu sayılır (…).”
18- 75.
maddesiyle değiştirilen ve iptali istenen 3713 sayılı Kanun’un “Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma
usulü” başlıklı 10. maddesi
şöyledir:
“Bu Kanun kapsamına giren
suçlar dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek
şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde
görülür. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca,
bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin
hükümler ile askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;
a) Soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların
soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca
bizzat yapılır. Bu Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet başsavcılığınca başka
mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
b) Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı
maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden
dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma
yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet
İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı
maddesi hükmü saklıdır.
c) Yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli
kararları almak, bu kararlara karşı yapılan itirazları incelemek ve sadece
bu işlere bakmak üzere yeteri kadar hâkim görevlendirilir.
ç) Ceza Muhakemesi Kanununun 91 inci maddesinin birinci fıkrasındaki
yirmidört saat olan gözaltı süresi kırksekiz saat olarak uygulanır.
d) Soruşturmanın amacı tehlikeye düşebilecek ise yakalanan veya
gözaltına alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişinin durumu hakkında
Cumhuriyet savcısının emriyle sadece bir yakınına bilgi verilir.
e) Gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet
savcısının istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile
kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade alınamaz.
f) Kolluk tarafından düzenlenen tutanaklara, ilgili görevlilerin
açık kimlikleri yerine sadece sicil numaraları yazılır. Kolluk
görevlilerinin ifadesine başvurulması gerektiği hallerde çıkarılan davetiye
veya çağrı kâğıdı, kolluk görevlisinin iş adresine tebliğ edilir. Bu
kişilere ait ifade ve duruşma tutanaklarında adres olarak iş yeri adresleri
gösterilir.
g) Güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde
yapılmasına karar verilebilir.
ğ) Açılan davalara adli tatilde de bakılır.
h) Ceza Muhakemesi Kanununun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasının
(a) bendinin (8) numaralı alt bendindeki, 139 uncu maddesinin yedinci
fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendindeki ve 140 ıncı maddesinin
birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendindeki istisnalar
uygulanmaz.
Türk Ceza Kanununda yer alan;
a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde
imâl ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama
suçu,
b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün
faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde
tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),
dolayısıyla açılan davalar, birinci
fıkra hükmüne göre görevlendirilen mahkemelerde görülür. Üçüncü fıkranın
(d), (e), (f) ve (h) bentleri hariç olmak üzere, bu madde hükümleri, bu
suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanır.
Türk Ceza Kanununun 305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeleri
hariç olmak üzere, İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci
Bölümünde tanımlanan suçlarda, Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen
tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır.
Çocuklar, bu madde hükümleri uyarınca kurulan mahkemelerde yargılanamaz;
bu mahkemelere özgü soruşturma ve kovuşturma hükümleri çocuklar bakımından
uygulanmaz.”
19- 77.
maddesiyle değişik 9.6.2004 günlü, 5187 sayılı Basın
Kanunu’nun iptali istenen kuralların da yer aldığı “Dava süreleri” başlıklı 26. maddesi
şöyledir:
“Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu
Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük
süreli yayınlar yönünden dört ay,
diğer basılmış eserler yönünden altı
ay içinde açılması zorunludur.
Bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet
Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar. Basılmış eserlerin
Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde yukarıdaki sürelerin
başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
öğrenildiği tarihtir. Ancak bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava
zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamaz.
Sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu
yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlatıldığı iddia edilen eserden
dolayı yayımlatan aleyhine açılacak dava yönünden süre, sorumlu müdür ve
sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili hakkında verilecek beraat kararının
kesinleşmesinden itibaren başlar.
Sorumlu müdürün yayımlanan eserin sahibini
bildirmesi durumunda, eser sahibi aleyhine açılacak davada süre, bildirim
tarihinden itibaren başlar.
Kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda dava açma
süreleri, suç için kanunun öngördüğü dava zamanaşımı süresini aşmamak
şartıyla, suçun işlendiğinin öğrenildiği tarihten başlar.
Kamu davasının açılması izin veya karar alınmasına
bağlı olan suçlarda, izin veya karar için gerekli başvurunun yapılmasıyla
dava açma süresi durur. Durma süresi dört
ayı geçemez.”
20- 85. maddesiyle değiştirilen 26.9.2004 günlü, 5237
sayılı Türk Ceza Kanunu’nun iptali istenen kuralların da yer aldığı “Suç
işlemek amacıyla örgüt kurma”
başlıklı 220. maddesi şöyledir:
“(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek
amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu
üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması
halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak,
örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.
(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye
olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki
fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.
(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi
halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.
(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde
işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.
(6)
Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte
üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı
verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (Ek cümle 6459 S.K. 11. madde) Bu fıkra hükmü sadece
silahlı örgütler hakkında uygulanır.
(7)
Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla
birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak
cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın
niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.
(8) (6459 S.K. 11. maddesi ile değişik) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru
gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi
halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”
21- 90. maddesiyle değişik 5237 sayılı Kanun’un iptali
istenen “Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye
teşebbüs” başlıklı 277. maddesi
şöyledir:
“(1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta
olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir
haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya
sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir
karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için,
yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak
etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
(2)
Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması
halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar
artırılır.”
22- 92. maddesiyle değişik 5237 sayılı Kanun’un iptali
istenen“Gizliliğin ihlali” başlıklı 285. maddesi şöyledir:
“(1)
Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar
hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun oluşabilmesi için;
a)
Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğinin açıklanması suretiyle,
suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının veya haberleşmenin
gizliliğinin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi,
b)
Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğine ilişkin olarak yapılan
açıklamanın maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli olması,
gerekir.
(2)
Soruşturma evresinde alınan ve soruşturmanın tarafı olan kişilere karşı
gizli tutulması gereken kararların ve bunların gereği olarak yapılan
işlemlerin gizliliğini ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya
adli para cezası ile cezalandırılır.
(3)
Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen
duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini alenen ihlal eden kişi,
birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Ancak, bu suçun oluşması için,
tanığın korunmasına ilişkin olarak alınan gizlilik kararına aykırılık
açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.
(4)
Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların kamu görevlisi tarafından
görevinin sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlenmesi halinde, ceza
yarısına kadar artırılır.
(5)
Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına
yol açacak şekilde görüntülerinin yayınlanması halinde, altı aydan iki yıla
kadar hapis cezasına hükmolunur.
(6)
Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın
haber konusu yapılması suç oluşturmaz.”
23- 93. maddesiyle değişik 5237 sayılı Kanun’un iptali
istenen “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” başlıklı 288. maddesi şöyledir:
“(1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir
soruşturmada, hukuka aykırı bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi
ya da gerçeğe aykırı beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı,
bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemek amacıyla alenen
sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi, elli günden az olmamak üzere adli
para cezası ile cezalandırılır.”
24- 95. maddesiyle 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu’na eklenen “Elektronik
işlemler” başlıklı iptali istenen 38/A maddesi şöyledir:
“(1) Her türlü ceza muhakemesi işlemlerinde Ulusal Yargı Ağı Bilişim
Sistemi (UYAP) kullanılır. Bu işlemlere ilişkin her türlü veri, bilgi,
belge ve karar, UYAP vasıtasıyla işlenir, kaydedilir ve saklanır.
(2)
Kanunlarda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, dosyalar güvenli
elektronik imza kullanılarak UYAP’tan incelenebilir ve her türlü ceza muhakemesi
işlemi yapılabilir.
(3) Bu
Kanun kapsamında fiziki olarak hazırlanması öngörülen her türlü belge ve
karar elektronik ortamda düzenlenebilir, işlenebilir, saklanabilir ve
güvenli elektronik imza ile imzalanabilir.
(4)
Güvenli elektronik imza ile imzalanan belge ve kararlar diğer kişi veya
kurumlara elektronik ortamda gönderilir. Güvenli elektronik imza ile
imzalanarak gönderilen belge veya kararlar, gerekmedikçe fiziki olarak
ayrıca düzenlenmez ve ilgili kurum ve kişilere gönderilmez.
(5)
Elektronik imzalı belgenin elle atılan imzalı belgeyle çelişmesi halinde
UYAP’ta kayıtlı olan güvenli elektronik imzalı belge
geçerli kabul edilir.
(6)
Güvenli elektronik imza ile imzalanan belge ve kararlarda, mühürleme işlemi
ile kanunlarda birden fazla nüshanın düzenlenmesini öngören hükümler
uygulanmaz.
(7)
Zorunlu nedenlerle fiziki olarak düzenlenmiş belge veya kararlar, yetkili
kişilerce taranarak UYAP’a aktarılır ve gerektiğinde ilgili birimlere
elektronik ortamda gönderilir.
(8)
Elektronik ortamdan fiziki örnek çıkartılması gereken hallerde tutanak veya
belgenin aslının aynı olduğu belirtilerek hâkim, Cumhuriyet savcısı veya
görevlendirilen yetkili kişi tarafından imzalanır ve mühürlenir.
(9)
Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter.
(10)
Yargı birimlerinin ihtiyaç duyduğu nüfus, tapu, adlî sicil kaydı gibi dış
bilişim sistemlerinden UYAP vasıtasıyla temin edilen bilgi, belge ve
kayıtlar, zorunlu olmadıkça ayrıca fiziki olarak istenilmez. UYAP’tan dış
bilişim sistemlerine gönderilen bilgi ve belgeler ayrıca zorunlu olmadıkça
fiziki ortamda gönderilmez.
(11)
Ceza muhakemesi işlemlerinin UYAP’ta yapılmasına dair usul ve esaslar,
Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.”
25- İptali
istenen 105. maddesi
şöyledir:
“Aşağıdaki
hükümler yürürlükten kaldırılmıştır:
1) 9/6/1932
tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 12 nci ve 116 ncı maddeleri,
2) 12/4/1991
tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun;
a) 6 ncı maddesinin beşinci
fıkrası,
b) 9 ve 13 üncü maddeleri,
3) 4/12/2003
tarihli ve 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun 19 uncu maddesinin yedinci
fıkrası,
4) 9/6/2004
tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanununun 19 uncu maddesi,
5) 26/9/2004
tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun;
a) 141 inci maddesinin ikinci
fıkrası,
b) 257 nci maddesinin üçüncü
fıkrası,
6) 4/12/2004
tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 250, 251 ve 252 nci
maddeleri,
7) 19/10/2005
tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 128 inci maddesinin birinci
fıkrasının birinci cümlesi,
8) 5/11/2008
tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununun 61 inci maddesinin
birinci fıkrasının üçüncü cümlesi.”
26- “Dava ve cezaların ertelenmesi”
başlıklı geçici 1. maddesi şöyledir:
“(1)
31/12/2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya
da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli
itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan
hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı;
a) Soruşturma evresinde, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının
açılmasının ertelenmesine,
b) Kovuşturma evresinde,
kovuşturmanın ertelenmesine,
c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet
hükmünün infazının ertelenmesine,
karar
verilir.
(2) Hakkında kamu davasının
açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme
kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına
giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme
kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç
işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm
olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur.
(3) Mahkûmiyet hükmünün infazı
ertelenen kişi hakkında bu mahkûmiyete bağlı olarak herhangi bir hak
yoksunluğu doğmaz. Ancak bu kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten
itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlemesi
hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde,
ertelenen mahkûmiyet hükmüne bağlı hukuki sonuçlar kişi üzerinde doğar ve
ceza infaz olunur.
(4) Bu madde hükümlerine göre
cezanın infazının ertelenmesi hâlinde erteleme süresince ceza zamanaşımı
durur; kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi hâlinde,
erteleme süresince dava zamanaşımı ve dava süreleri durur.
(5) Birinci fıkra kapsamına giren
suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş
olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır.
(6) Birinci fıkra kapsamına giren
suçlardan dolayı verilmiş mahkûmiyet hükmünün infazının tamamlanmış olması
hâlinde bu mahkûmiyet hükmüne bağlı yasaklanmış hakların 25/5/2005
tarihli ve 5352 sayılı Adlî Sicil Kanununun 13/A maddesindeki şartlar
aranmaksızın geri verilmesine karar verilir.
(7) Bu madde hükümlerine göre
verilen kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının
ertelenmesi kararları adlî sicilde bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir.
Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak
Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, bu maddede
belirtilen amaç için kullanılabilir.
(8) Bu madde hükümlerine göre kamu
davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi
kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26/9/2004
tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin
hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz.”
27- İptali istenen kuralların da yer aldığı geçici 2.
maddesi şöyledir:
“(1) Bu Kanunda yapılan değişiklikler
karşısında; ilgili suçlardan dolayı açılan ve temyiz aşamasında bulunan
dava dosyalarından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığınca; Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise
bu dairece, hükmü veren mahkemeye gönderilir.
(2)
Abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun ve doğal
gazın sahibinin rızası olmaksızın ve tüketim miktarının belirlenmesini
engelleyecek şekilde tüketilmesi dolayısıyla bu Kanunun yürürlüğe girdiği
tarih itibarıyla hakkında hırsızlık suçundan dolayı kovuşturma yapılan veya
kesinleşmiş olup olmadığına bakılmaksızın hakkında hüküm verilen kişinin,
bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, zararı tamamen
tazmin etmesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz, verilen ceza tüm
sonuçlarıyla ortadan kalkar.
(3)
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla koşullu salıverilmelerine
bir yıldan az süre kalan ve açık ceza infaz kurumunda bulunan iyi hallî
hükümlülerin talepleri hâlinde, cezalarının koşullu salıverilme tarihine
kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle
infazına karar verilebilir.
(4) Ceza Muhakemesi Kanununun
yürürlükten kaldırılan 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen
mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar
bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu davalarda, yetkisizlik veya
görevsizlik kararı verilemez. 12/4/1991 tarihli ve
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin kovuşturmaya
ilişkin hükümleri bu davalarda da uygulanır.
(5) Ceza Muhakemesi Kanununun 251
inci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen Cumhuriyet savcıları
yürütmekte oldukları soruşturmalara, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca
Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen
Cumhuriyet savcıları göreve başlayıncaya kadar devam ederler.
(6) Terörle Mücadele Kanununun 10
uncu maddesi kapsamına giren suçlarla ilgili olarak bu maddenin yürürlüğe
girdiği tarih itibarıyla açılmış olan davalarda, sanığın taşıdığı kamu
görevlisi sıfatı dolayısıyla hakkında soruşturma yapılabilmesi için izin
veya karar alınması gerektiğinden bahisle durma veya düşme kararı
verilemez.
(7) Mevzuatta Ceza Muhakemesi
Kanununun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza
mahkemelerine yapılmış olan atıflar, Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu
maddesinin birinci fıkrasında belirtilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış
sayılır.”
28- İptali istenen Geçici 3.maddesi şöyledir:
“(1)
12 Eylül 1980 tarihinden önce işlenmiş olan suçlardan dolayı lehe Kanun, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun
cezaların içtimaına ilişkin hükümleri uygulandıktan sonra ortaya çıkan
sonuç ceza göz önünde bulundurularak belirlenir. Belirlenen bu ceza infaz
bakımından lehe hükümler içeren kanuna göre infaz edilir.
(2) Terör suçları, örgüt faaliyeti
kapsamında işlenen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar
hariç olmak üzere;
a) Kasıtlı suçlardan toplam üç yıl
veya daha az hapis cezasına mahkûm olanların,
b) Taksirli suçlardan toplam beş
yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm olanların,
c) Adli para cezasının infazı
sürecinde tazyik hapsine tabi tutulanların,
cezaları
doğrudan açık ceza infaz kurumlarında yerine getirilir. Bu fıkra hükümleri
3l/l2/2017 tarihine kadar uygulanır.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın
Başlangıç’ı ile 2.,
4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11., 12., 13., 17., 20., 36., 37., 38., 40., 87.,
90., 125., 128., 138., 139., 140. ve 153. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca,
Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet
ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep
KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal
Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN ve Muammer TOPAL’ınkatılmalarıyla
8.11.2012 günü yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle dava konusu
kuralların bazılarına yönelik olarak iptal
davasının açılmış sayılıp sayılmayacağı ile şekil yönünden Anayasa’ya
aykırılığı ileri sürülen Kanun’un geçici 3. maddesine yönelik iptal başvurusunun süresinde yapılıp yapılmadığı sorunu görüşülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 38. maddesinin (6) numaralı
fıkrasında, “İptal davalarında,
Anayasaya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin Anayasanın hangi maddelerine
aykırı olduğunun ve gerekçelerinin belirtilmiş olması zorunludur.”
kuralına yer verilmiş, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 45. maddesinde ise “Anayasaya aykırılıkları ileri sürülen
hükümlerin her birinin Anayasanın hangi maddelerine, hangi nedenlerle
aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmesi” ve “Yürürlüğü
durdurma talebi varsa yürürlüğün durdurulmaması durumundu doğacak telafisi
imkânsız zararların açıklanması” iptal davası başvuru
dilekçesinde yer alması gereken hususlar arasında sayılmıştır.
6216
sayılı Kanun’un 39. maddesi ile İçtüzüğün 49. maddesinde, dava dilekçesinde
eksikliklerin bulunması hâlinde, bu hususun kararla saptanarak onbeş günden
az olmamak üzere verilecek süre içinde tamamlatılması için ilgililere
tebliğ olunacağı ve
belirtilen süre içinde eksikliklerin tamamlanmaması hâlinde Genel Kurulca
iptal davasının açılmamış sayılmasına karar verileceği hükme
bağlanmıştır.
Dava dilekçesinde, iptali istenen kuralların bir
kısmına yönelik olarak Anayasa’ya aykırılık gerekçelerine ve yürürlüğün durdurulmaması durumundu doğacak telafisi
imkânsız zararların açıklanmasına ilişkin gerekçelere yer verilmediği
anlaşıldığından, 6216 sayılı
Kanun’un 39. maddesinin (1) numaralı fıkrası ile İçtüzüğün 49. maddesi
uyarınca Ankara Milletvekili Emine Ülker TARHAN ile Uşak Milletvekili Dilek AKAGÜN YILMAZ’a bildirimde
bulunulmasına ve söz konusu eksikliklerin giderilmesi için kararın
tebliğinden başlayarak 15 (onbeş) gün süre verilmesine karar verilmiştir. İlgililer tarafından kararda belirlenen süre içinde
23.10.2012 gününde verilen dilekçede yürürlüğün durdurulmasına ilişkin
gerekçe eksikliği giderilmiş ancak kuralların Anayasa’ya aykırılık
gerekçesine ilişkin eksiklik giderilmemiş olduğundan, söz konusu kurallara
yönelik iptal davasının açılmamış sayılmasına karar vermek gerekmiştir.
Diğer
taraftan, dava dilekçesinde 6352 sayılı Kanun’un geçici 3. maddesinin
Anayasa’ya esas bakımından aykırı olduğunun ileri sürülmesinin yanında,
düzenlemenin özel af yasası niteliği taşıdığı ve Anayasa’nın 87. maddesinin
birinci fıkrası uyarınca nitelikli çoğunlukla kabul edilmesi gerektiği
yönünden şekil bakımından da Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un
37. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, kanunların,Resmî Gazete‘de yayımlanmalarından başlayarak on gün
geçtikten sonra bunların şekil yönünden Anayasa’ya aykırılıkları iddiası
ile iptal davası açılamayacağı belirtilmiştir.
6352
sayılı Kanun, 5.7.2012 günlü, 28344 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış,
iptal davası ise 3.9.2012 gününde açılmıştır. Bu durumda, bu maddenin şekil
bakımından Anayasa’ya aykırı olduğuna ilişkin başvuru, süresi içinde
yapılmadığından, bu maddenin şekil bakımından Anayasa’ya aykırılığına
ilişkin iptal isteminin reddedilmesi
gerekmiştir.
Açıklanan
nedenlerle, 2.7.2012 günlü, 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin
Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın
Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında
Kanun’un:
A) 1- 28. maddesiyle değiştirilen, 9.6.1932 günlü,
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 124. maddesinin üçüncü fıkrasının, “…elektronik ortamda teklif vererek
artırmaya katılacakların teminat göstermeleri gerektiği ve elektronik
ortamda teklif vermeye ilişkin hususlar yazılır.” ibaresi dışında kalan
bölümüne,
2- 47.
maddesiyle değiştirilen, 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun
61. maddesinin (1) numaralı fıkrasının üçüncü cümlesine,
3- 57.
maddesiyle, 6.1.1982 günlü, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun
27. maddesinin değiştirilen (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin “…davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten
sonra…” ibaresi dışında kalan bölümü ile üçüncü ve dördüncü
cümlelerine,
4- 58.
maddesiyle değiştirilen, 2577 sayılı Kanun’un 28. maddesinin(6)numaralı fıkrasının birinci cümlesine,
5- 72.
maddesiyle, 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun
37. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (c) bendinin “…üstün başarısı ile iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı
anlaşılmış bulunanlar arasından…Müsteşarın teklifi
üzerine Bakan tarafından atama yapılır.” ibareleri dışında kalan
bölümüne,
6- 74.
maddesiyle, 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan“ve örgüt mensupları gibi
cezalandırılırlar” ibaresinin madde metninden çıkarılmasına,
7- 92.
maddesiyle değiştirilen, 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun285. maddesinin(3)ve (4) numaralı fıkralarına,
8- 105.
maddesinin, (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…13 üncü…” ibaresi dışında kalan
maddenin tümüne,
9-
Geçici 2. maddesinin (5) ve (7) numaralı fıkralarına,
10- Geçici 3. maddesinin (2) numaralı
fıkrasına,
ilişkin iptal davasının, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu
ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 39. maddesinin (3) numaralı fıkrası
uyarınca AÇILMAMIŞ SAYILMASINA,
B)
Geçici 3. maddesinin şekil bakımından Anayasa’ya aykırı
olduğuna ve bu yönden iptaline ilişkin başvurunun süre aşımı nedeniyle
REDDİNE,
C) 1- 1.
maddesiyle,9.6.1932 günlü, 2004
sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun başlığı ile birlikte
değiştirilen 1. maddesinin beşinci fıkrasının,
2- 3. maddesiyle, 2004 sayılı Kanun’a eklenen 8/a maddesinin
ikinci fıkrasının,
3- 21. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 106.
maddesinin birinci fıkrasının,
4- 22. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 110.
maddesinin birinci fıkrasının,
5- 24. maddesiyle, 2004 sayılı Kanun’un 114. maddesine eklenen
dördüncü fıkranın “Açık artırmaya
elektronik ortamdan teklif verme yoluyla başlanır.” biçimindeki birinci
cümlesinin,
6- 25. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte
değiştirilen 115. maddesinin,
7- 28. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 124.
maddesinin üçüncü fıkrasının, “…elektronik
ortamda teklif vererek artırmaya katılacakların teminat göstermeleri
gerektiği ve elektronik ortamda teklif vermeye ilişkin hususlar yazılır.”
ibaresinin,
8- 29. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte
değiştirilen 126. maddesinin dördüncü fıkrasının,
9- 31. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 129.
maddesinin,
10- 44. maddesiyle, 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı Danıştay
Kanunu’nun 8. maddesinin;
1- (1) numaralı fıkrasının,
a- (d) bendine eklenen “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği,” ibaresinin,
b- (e) bendine eklenen “ile düzenleyici ve denetleyici kurumların başkanlıkları,”
ibaresinin,
c- Değiştirilen (g) bendinin,
2- (3) numaralı fıkrasındaki değiştirilen “onbeş yıl”ibaresinin,
11-45. maddesiyle
değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 24. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
(c) bendinin,
12- 46. maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 60.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının,
13- 47. maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 61.
maddesinin, (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri ile (3)
numaralı fıkrasının,
14- 57. maddesiyle;
a- 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin değiştirilen (2)
numaralı fıkrasının, birinci cümlesinde yer alan “…davalı idarenin
savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra…” ibaresi ile
ikinci cümlesinin,
b- 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesine eklenen (3) ve (10)
numaralı fıkraların,
15- 58. maddesiyle değiştirilen 2577 sayılı Kanun’un 28.
maddesinin(2) numaralı fıkrası ile
(6)numaralı fıkrasının ikinci
cümlesinin,
16- 72. maddesiyle 2802 sayılı Kanun’un 37. maddesinin birinci
fıkrasına eklenen (c) bendinde yer alan “… üstün başarısı ile iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı
anlaşılmış bulunanlar arasından…Müsteşarın teklifi üzerine Bakan tarafından atama
yapılır.” ibarelerinin,
17- 75. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte
değiştirilen 10. maddesinin,
18- 77.
maddesiyle, 9.6.2004 günlü, 5187
sayılı Basın Kanunu’nun 26. maddesinin birinci ve altıncı fıkralarında
yapılan değişikliklerin,
19- 85.
maddesiyle değiştirilen, 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
220.maddesinin (6) ve (7) numaralı
fıkralarının,
20- 90. maddesiyle 5237 sayılı Kanun’unbaşlığı ile birlikte değiştirilen 277. maddesinin,
21- 92. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un285. maddesinin(1),(2), (5) ve (6) numaralı fıkralarının,
22- 93. maddesiyle
değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 288. maddesinin,
23- 95. maddesiyle,
4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na eklenen 38/A
maddesinin,
24- 105. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer
alan “…13 üncü…” ibaresinin,
25- Geçici 1. maddesinin,
26- Geçici 2. maddesinin (4)ve (6) numaralı fıkralarının,
27- Geçici 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının,
dosyada eksiklik bulmadığından esasının incelenmesine,
yürürlüklerinin durdurulması isteminin esas inceleme aşamasında karara
bağlanmasına, OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Hamit YELKEN tarafından hazırlanan işin esasına
ilişkin rapor, dava konusu yasa kuralları,
dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile
diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü:
A) Kanun’un 1. Maddesiyle Değiştirilen 2004 Sayılı Kanun’un 1.
Maddesinin Beşinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Anayasa’nın 128. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca
memurların özlük haklarının kanunla düzenlenmesi gerektiği hâlde memur olan
icra müdür ve icra müdür yardımcıları ile icra kâtiplerinin özlük
haklarının düzenlenmesinin dava konusu kuralla yönetmeliğe bırakıldığı
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın
128. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, icra müdür ve icra müdür yardımcıları ile icra
kâtiplerine ilişkin yazılı sınav, sözlü sınav, görevlendirme, nakil, unvan
değişikliği, görevde yükselme ve diğer hususların yönetmelikle
düzenleneceği belirtilmiştir.
Anayasa’nın 128. maddesinin ikinci fıkrasına göre, memurların
ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri,
hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin
kanunla düzenlenmesi gerekmektedir. Kanun ile düzenlenmesi öngörülen
konularda, yürütme organına, genel, sınırsız, esasları ve çerçevesi belirsiz
bir düzenleme yetkisi verilmez. Ancak kanunda temel esasların belirlenerek
çerçevesinin çizilmiş olması koşuluyla uzmanlık ve teknik konulara ilişkin
hususların düzenlenmesinin yürütme organına bırakılması, Anayasa’nın 128.
maddesine aykırılık oluşturmaz.
Dava dilekçesinde de belirtildiği gibi memur olan icra müdürü ve icra müdür yardımcıları ile icra
kâtipleri esasen 657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu’na tabi olduklarından, bunlar açısından da kanunla
düzenlenme şartı, anılan Kanun’da ve memurlara ilişkin diğer yasal
düzenlemelerde ayrıntılı olarak yerine getirilmiş durumdadır.
Diğer taraftan, dava konusu fıkrada yönetmelikle düzenleneceği
belirtilen yazılı ve sözlü sınavın esasları, 2004 sayılı Kanun’un 1.
maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında; görevlendirme, nakil, unvan
değişikliği ve görevde yükselmeye ilişkin esaslar ise bu madde yanında 657
sayılı Kanun’da belirlenmiş bulunmaktadır.
Dava konusu kural ise,2004
sayılı Kanun’un 1. maddesi ve 657 sayılı Kanun’un ilgili maddeleri ile
esasları belirlenerek yasal çerçevesi çizilmiş bulunan hususlarda
yönetmelikle düzenleme yapılmasını öngörmektedir.
Kanun
koyucunun dava konusu kuralla düzenlenmesi yönetmeliğe
bırakılan hususlarda belirtilen kanun hükümleri ile temel kuralları
belirleyip yasal çerçeveyi çizdikten sonra, bu çerçevenin içinde kalacak ve
değişen koşullara göre farklılık gösterebilecek uzmanlık ve idare tekniğine
ilişkin ayrıntıların düzenlenmesini yürütmeye bırakmasında, Anayasa’nın
128. maddelerine aykırı bir yön bulunmamaktadır. İptal isteminin reddi
gerekir.
Mehmet ERTEN ile Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamışlardır.
B- Kanun’un 3. Maddesiyle 2004 Sayılı
Kanun’a Eklenen 8/a Maddesinin İkinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla güvenli
elektronik imza ile oluşturulan elektronik verilerin senet hükmünde kabul
edildiği ve elektronik imzanın elle atılan imza ile aynı ispat gücünü haiz
kılındığı belirtilerek, elektronik ortamdaki bazı bilgilerin kötü niyetli
kişiler tarafından elde edilebileceği ve kullanılabileceği, ıslak imzanın
ise bir başkası tarafından atılmasının mümkün olmadığı, bu nedenle
elektronik imza ve verilere bu kadar büyük bir işlev yükleyen söz konusu
kuralın, Anayasa’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kişisel
verilerin korunmasını isteme hakkına aykırılık teşkil ettiği ileri
sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, usulüne göre güvenli elektronik imza ile
oluşturulan elektronik verilerin senet hükmünde olacağı, güvenli elektronik
imzanın elle atılan imza ile aynı ispat gücünü haiz olacağı, güvenli
elektronik imzanın kanunlarda güvenli elektronik imza ile yapılamayacağı
açıkça belirtilmiş olan işlemler dışında elle atılan imza yerine kullanılabileceği
ve güvenli elektronik imzayla oluşturulan belge ve kararlarda, kanunlarda
birden fazla nüshanın düzenlenmesi ve mühürleme işlemini öngören hükümlerin
uygulanmayacağı düzenlenmektedir.
Anayasa’nın
20. maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme
hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilerek kişisel verilerin korunması
hakkı anayasal güvenceye bağlanmıştır.
Dava konusu kuralda, elektronik
imzanın hukuki bağlayıcılığı düzenlenerek ve bu yöntemle işlem yapılması
ile bağdaşmayan bazı hükümler kaldırılarak, ulusal yargı ağı projesiyle (UYAP) tüm yargı
birimlerinde uygulanmaya başlanan elektronik ortamda işlem yapma
kolaylığının, icra iflas işlemlerinde de uygulanması amaçlanmaktadır.
Elektronik
imza yönteminde, izin verilmeyen kişilerin belgeye ulaşabilmesini engelleyen “erişim kontrolü fonksiyonu”nun
bulunması nedeniyle, kişisel veri niteliği bulunabilecek elektronik imzalı
belgelere başkalarının erişmesi önlenebilmektedir. Dolayısıyla, kuralın,
Anayasa’nın 20. maddesinde belirtilen kişisel
verilerin korunmasını isteme hakkına aykırılık oluşturacak bir müdahaleye
zemin hazırlaması ya da bu hakkı sınırlandırması söz konusu değildir.
Diğer
taraftan, Anayasa’nın 7. maddesi uyarınca, Anayasa’da belirtilen istisnalar
dışında ve Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla yasama organı istediği alanda
ve istediği içerikte kanun çıkarma yetkisine sahiptir. Anayasa’da, dava
konusu kuralla getirilen elektronik imzaya ilişkin düzenlemeleri yasaklayan
ya da sınırlandıran bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda, kanun koyucunun
yasamanın genelliği ilkesi uyarınca iptali istenen kuralla getirdiği
elektronik imzaya ilişkin düzenlemelerin, Anayasa’nın 20. maddesine aykırı
bir yönünün bulunmadığı açıktır.
Kuralın
elektronik ortamda icra
iflas işlemlerinin yapılabilmesi kolaylığını sağlamasına karşın elektronik imzanın kötü niyetli kişiler tarafından
ele geçirilebileceği ve kullanılabileceği, oysa ıslak imzanın başkası
tarafından atılmasının veya kötüye kullanılmasının mümkün olmadığı ve bu
yönüyle elektronik imzayla yapılan işlemlerin fiziki ortamda yapılan
işlemlere nazaran daha güvensiz olduğu da söylenemez. Zira,
bilimsel çevrelerde elektronik imzanın, ıslak imzanın işlevini aynen icra
etmenin yanında hukuki işlemlerde güvenlik ve istikrarı korumak üzere daha
üstün özelliklere sahip olduğu kabul edilmektedir.
Esasen güvenlik problemlerinin varlığı hem fiziki
ortam hem de elektronik ortamda gerçekleştirilen işlemler için her zaman
mümkün olup hangi ortamdaki işlemlerin daha güvenli olacağı hususu
sübjektif ve teknik bir değerlendirmeyi gerektirmekte, elektronik ortamdaki
işlemlere hukuki geçerlilik sağlamanın doğru olup olmayacağı, bu tür konularda mevcut seçenekler arasında
hangisinin tercih edileceği ve hangi tercihin daha güvenli ve yararlı
sonuçlar doğuracağı hususu ise kanun koyucunun takdirinde kalmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural
Anayasa’nın 20. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
C- Kanun’un 21. Maddesiyle
Değiştirilen 2004 Sayılı Kanun’un 106. Maddesinin Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, hacizli
mallara ilişkin satış talebinde bulunma süresinin kısaltıldığı belirtilerek,
bu süreler içinde satış işlemlerinin yapılmasının mümkün olmadığı, bu
haliyle alacaklıların haklarına kavuşmasını engelleyecek ve gereksiz yere
masraf yapılmasına neden olabilecek kuralın, Anayasa’nın 36. maddesinde
belirtilen hak arama özgürlüğü ve 40. maddesinde belirtilen temel hak ve
hürriyetlerin korunması ilkelerine aykırılık teşkil ettiği ileri
sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, icra
takiplerinde hacizli malların satışı için alacaklıya tanınan satış
talebinde bulunma süresi yeniden düzenlenmekte ve taşınır mallar için bir
yıl olarak belirlenen süre altı aya ve taşınmaz mallar için iki yıl olarak
belirlenen süre bir yıla düşürülmektedir.
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci
fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle
yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil
yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Maddeyle güvence
altına alınan hak arama özgürlüğü
ve adil yargılanma hakkı, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının
yanında, diğer temel hak ve özgürlüklerden
gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili
güvencelerden biridir.
Dava konusu
kuralla hacizli malların satışı için
alacaklıya tanınan satış talebinde bulunma süreleri yarıya indirilerek
borçlunun malı üzerindeki tasarruf yetkisinin uzun süre sürüncemede kalması
önlenmekte ve icra dairelerinin daha hızlı ve etkin bir şekilde çalışması
imkânı getirilerek alacağın daha kısa sürede tahsil edilmesi
amaçlanmaktadır.
Kural uyarınca hacizli bir malın satışı için gerekli olan
şartların hazırlanmamış olması satış talebinde bulunmayı önlememekte ve bir
kere satış talebinde bulunulduktan sonra malın satışı için gerekli
şartların tamamlanması veya satışın gerçekleşmesi, kuralda belirtilen
sürelere tabi olmamaktadır. Dolayısıyla, dava dilekçesinde ileri sürüldüğü
üzere, satış için gerekli hazırlıkların tamamlanamamasının satış talebinde
bulunmaya herhangi bir etkisi bulunmadığı gibi bu sebeple satış talebinde
bulunma süresinin geçirilmesi de söz konusu değildir. Bu nedenle kuralla kişilerin hak arama özgürlüklerinin sınırlandırıldığından söz
edilemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural, Anayasa’nın 36. maddesine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 40. maddesiyle
ilgisi görülmemiştir.
Ç- Kanun’un 22. Maddesiyle
Değiştirilen 2004 Sayılı Kanun’un 110.
Maddesinin Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kuralla yapılan düzenlemenin sulh ve anlaşmaları
engelleyici nitelikte olduğu ve alacaklının alacağını alamaması sonucunu
doğurabileceği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 36. ve 40. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kuralda, mal üzerindeki haczin kaldırılmasını gerektiren hâller ile
satış talebinin geri alınmasının hüküm ve sonuçları düzenlenmektedir.
Borçlunun
malı üzerindeki mülkiyet ve tasarruf hakkını sınırlayan ve alacaklının
alacağına kavuşmasına yönelik haciz işleminin süresiz olarak devam etmesi
hukuki belirlilik ve istikrar ilkelerinin temeli olan hukuk devletinde
kabul edilemez. Bu nedenle, borçlunun malı üzerindeki tasarruf yetkisini
sınırlayan tüm işlemler gibi haciz işleminin de hangi koşullarda
uygulanabileceğinin, bu işlemin nasıl gerçekleştirileceğinin ve bu işlemin
hangi şartlarda kalkacağının herhangi bir duraksamaya yer verilmeksizin
açık bir şekilde önceden kurala bağlanması gerekir. Ancak, mal üzerine
haciz konulması ve haczin devam etmesi için belirlenen şartlar alacaklı
tarafından yerine getirilmesi mümkün olmayan ya da alacaklıdan ifa etmesi
beklenemeyecek derecede ağır şartlar ise o zaman söz konusu şartların hak
arama özgürlüğünü sınırladığından
bahsedilebilir.
Dava
konusu kuralda, mal üzerindeki haczin hangi şartlarda kalkacağı açık bir
şekilde belirtilmiştir. Buna göre, kanunda belirtilen süre içerisinde satış
talebinde bulunulmaması veya satış talebinde bulunulduğu halde bu talepten
itibaren onbeş gün içinde satış masraflarının yatırılmaması ya da satış
talebinin geri alınıp bu talebin yenilenmemesi hâllerinde mal üzerindeki
haciz kalkacaktır. Anlaşılacağı üzere bu şartların hiçbiri alacaklı
tarafından yerine getirilmesi mümkün olmayan veya alacaklıdan ifa etmesi
beklenemeyecek derecede ağır şartlar değildir. Dolayısıyla, mal üzerindeki
haczin kaldırılmasını düzenleyen bu şartların hak arama özgürlüğünü sınırlayan bir yönünün bulunduğu
söylenemez.
Öte
yandan, kuralda, alacaklının satış talebini ancak bir kez geri alabileceği
hükmüne yer verilmiştir. Bu hüküm, hiçbir şekilde alacaklının satıştan
vazgeçme hakkını ortadan kaldırmamakta, ancak alacaklının yeniden satış
isteme hakkını yitirmeksizin sadece bir kez satış talebini geri
alabileceğini düzenlemektedir. Diğer bir ifadeyle, kuralla bir kez satış
talebinde bulunduktan sonra satış talebini geri alan ve yeniden satış
talebinde bulunan alacaklının satıştan tekrar vazgeçmesi değil, sadece
yeniden satış talebinde bulunması yasaklanmaktadır. Dolayısıyla, dava
dilekçesinde belirtildiğinin aksine bu hükmün alacaklının satış talebinden
vazgeçmesi yönündeki iradesine rağmen hacizli malın satışını zorunlu hâle
getirmesi ve alacaklı ile borçlu arasında meydana gelebilecek olası
anlaşmayı önlemesi söz konusu değildir.
Esas
itibariyle kuralla bir taraftan satış talebinin geri alınması hakkı
tanınarak anlaşma ve benzeri sebeplerle alacaklıya hacizli malların
satışını önleme yetkisi verilirken, diğer taraftan bu yetkinin kullanılması
bir defa ile sınırlandırılarak bu hakkın kötüye kullanılmasının ve icra
dairelerinin gereksiz yere işlerinin artırılmasının önlenmeye çalışıldığı
anlaşılmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural, Anayasa’nın 36.
maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 40. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
D- Kanun’un 24. Maddesiyle 2004
Sayılı Kanun’un 114. Maddesine Eklenen Dördüncü Fıkranın “Açık artırmaya elektronik ortamdan
teklif verme yoluyla başlanır.” Biçimindeki Birinci Cümlesinin,
25. Maddesiyle 2004 Sayılı Kanun’un Başlığı İle Birlikte Değiştirilen 115. Maddesinin, 28. Maddesiyle
Değiştirilen 2004 Sayılı Kanun’un 124.
Maddesinin Üçüncü Fıkrasında Yer Alan “…elektronik ortamda teklif vererek artırmaya katılacakların
teminat göstermeleri gerektiği ve elektronik ortamda teklif vermeye ilişkin
hususlar yazılır.” İbaresinin, 29. Maddesiyle 2004 Sayılı Kanun’un
Başlığı ile Birlikte Değiştirilen 126.
Maddesinin Dördüncü Fıkrasının ve 31. Maddesiyle Değiştirilen 2004
Sayılı Kanun’un 129. Maddesinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, elektronik ortamda ihaleye
katılma imkânını tanıyan dava konusu kuralların, ihalenin herkesin tatmin
olacağı bir şekilde hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak koşullarda aleni ve
açık şekilde yapılması ilkelerini zedeleyebileceği gibi adalete olan güveni
sarsabileceği ve ihaleye fesat karıştırma iddialarını artırabileceği, öte
yandan elektronik ortamdaki verilerin her zaman bozulabileceği ya da
bunlara dışarıdan müdahale edilebileceği, ayrıca ihale yapılırken hem ilk
satış hem de ikinci satış sırasında hacizli malın tahmin edilen bedelinin
asgari olarak yüzde ellisi üzerinden ihale edilmesini öngören hükümlerin,
ikinci satışı işlevsiz hale getireceği ve zaman kaybına yol açabileceği
belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 36. ve 40. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kurallar, taşınır ve taşınmaz malların cebri icra yoluyla satılması
sürecinde, elektronik ortamda ihaleye katılabilme imkânını ve bu imkânla
birlikte değişen ihale sürecini düzenlemektedir.
Dava
konusu kurallarla hacizli malların satışının sınırlı bir alıcı çevresinden
kurtarılarak fiziki ortam yanında ilgili elektronik ortam kullanıcılarının
katılımına açık hale getirilmesi sağlanmakta, böylece rekabetçi ve yaygın
katılımcı bir ortamda malın gerçek değerinde satılmasına imkân tanınmasının
amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu durum, hem alacaklının hem de borçlunun
menfaatlerini koruyan ve icra takibinin amacına uygun şekilde
sonuçlanmasına hizmet eden bir sisteme işlerlik kazandırılmaktadır.
İhalenin
sadece fiziki ortamdaki teklifler üzerinden değil, elektronik ortamdaki
teklifler üzerinden de yapılabilecek olması, ihalenin icra dairesi
görevlileri dışındaki ilgililerin giremeyeceği ve denetleyemeyeceği kapalı
bir elektronik ortamda yapılması anlamına da gelmeyip, bu tüm ilgililerin
rahatlıkla girebildiği ve yapılan işlemleri izleyebildiği, denetime açık
bir ortam sağlamaktadır.
Dolayısıyla,
dava konusu kurallarla getirilen elektronik ortamda satışa katılma
imkânının, ihalenin aleniliği ve açıklığı ilkelerini zedeleyen bir yönü
olmadığı gibi alacaklı ile borçlunun menfaatlerinin daha iyi korunmasını
sağlayan bir mekanizmaya işlerlik kazandırdığı açıktır.
Ayrıca,
elektronik ortamda satışa katılmanın ancak elektronik imza kullanılmak
suretiyle mümkün olabilmesi ve günümüzde elektronik imzanın güvenli işlem
yapma konusunda ulaştığı başarı dikkate alındığında bu yöntemle oluşturulan
verilerin fiziki ortamdaki verilere nazaran daha güvensiz olduğu
söylenemez.
Öte
yandan, dava konusu kurallarla ihale yapılırken hem ilk hem de ikinci ihale
sırasında hacizli malın tahmin edilen değerinin en az yüzde ellisi
üzerinden ihale edilebileceğini öngören hükümlerin, ikinci satışı işlevsiz
hale getireceği ve zaman kaybına yol açacağı, dolayısıyla tarafların hak
arama özgürlüğünü
sınırlayacağından da söz edilemez. Zira, dava
konusu kurallardan önce ikinci ihalede malın tahmin edilen değerinin en az
yüzde kırkı oranında satılmasına imkân tanınması sebebiyle, alıcılar
özellikle birinci ihalede yüksek teklifler vermeyerek malın ikinci ihalede
daha ucuza alınmasını sağlama yoluna gidebilmekte, malın ucuza satılması
ise hem alacaklının hem borçlunun menfaatlerine aykırı sonuçlar
doğurmaktaydı. Esasen malın ikinci ihalede daha ucuza alınabileceği
beklentisi, birinci ihalede malın satılmasında önleyici bir rol
oynamaktaydı. Dava konusu düzenlemelerle ikinci ihalenin de malın tahmin
edilen bedelinin en az yüzde ellisi üzerinden ihale edilebilmesi sağlanarak
bu önleyici rolün bertaraf edilmesi yoluna gidildiği anlaşılmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa’nın 36. maddesine aykırı değildir.
İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralların, Anayasa’nın 40. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
E- Kanun’un 44. Maddesiyle 2575
Sayılı Kanun’un 8. Maddesinin
(1) Numaralı Fıkrasının (d) Bendine Eklenen “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği,”
İbaresinin, (e) Bendine Eklenen “ile
düzenleyici ve denetleyici kurumların başkanlıkları,”İbaresinin, Değiştirilen (g) Bendinin ve (3) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “yirmi yıl” İbaresinin “onbeş yıl” Şeklinde
Değiştirilmesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Danıştay üyeliğine
hâkimlik mesleği dışından idareden
üye seçilmesi uygulamasının, bu kaynaktan gelenlerin idareden edindikleri
bilgi birikimi ve deneyimlerini Danıştaya aktarmaları amacıyla düzenlendiği,
dava konusu kurallarla, Danıştaya üye seçiminde
yararlanılacak idari kaynağa Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Sekreterliği, düzenleyici ve denetleyici kurumların
başkanlıkları gibi yeni statüler eklendiği ve idari kaynaktan gelenler
yönünden söz konusu göreve seçilebilmek için kamu hizmetinde geçirilmesi
gereken sürenin hâkimlik mesleğinden gelenlere nazaran daha az bir süreye
tekabül edecek şekilde yirmi yıldan onbeş yıla düşürüldüğü, böylece yeterli tecrübeye sahip olunmadan bu göreve atanmanın mümkün hale getirildiği ve anılan amacın yerine getirilmesinin
önlendiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 6., 8., 9., 10., 11., 138., 139., 140. maddelerine
aykırı olduğuileri sürülmüştür.
Dava konusu kurallarda, Danıştayda boşalan her
dört üyelikten biri için, Cumhurbaşkanı tarafından hâkimlik mesleği
dışından seçilecek kamu görevlisi kaynağına, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Sekreterliği, düzenleyici ve denetleyici kurum
başkanlıkları, kamu kurum ve kuruluşlarının başhukuk müşavirliği, birinci
hukuk müşavirliği, hukuk hizmetleri başkanlığı ve hukuk işleri müdürlüğü
statüleri eklenmekte, ayrıca söz konusu göreve seçilmek için aranan
şartlardan biri olan devlet hizmetinde çalışmış olma süresi yirmi yıldan on
beş yıla düşürülmektedir.
6216 sayılı
Kanun'un 43. maddesi uyarınca, iptali istenen kurallar ilgisi nedeniyle, Anayasa'nın
155.maddesi yönünden de
incelenmiştir.
Anayasa’nın
155. maddesinin üçüncü fıkrasında“Danıştay üyelerinin
dörtte üçü, birinci sınıf idari yargı hâkim ve savcıları ile bu meslekten
sayılanlar arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu; dörtte biri, nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından
Cumhurbaşkanı; tarafından seçilir.”
hükmüne yer verilmiş, son fıkrasında ise
“Danıştayın,
kuruluşu, işleyişi, Başkan, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ile
üyelerinin nitelikleri ve seçim usulleri, idari yargının özelliği, mahkemelerin
bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.”denilmek suretiyle, kanun
koyucunun idari yargının özelliği, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik
teminatı esaslarını gözetmek koşuluyla, Danıştaya seçilecek üyelerin niteliklerini
ve söz konusu üyeliğe seçilme usullerini belirleme konusunda takdir
yetkisine sahip olduğu belirtilmiştir.
Bu çerçevede kanun koyucunun Anayasa’nın 155. maddesinde
belirtilen Danıştaya seçilecek üyelerin niteliklerini ve seçilme usullerini
belirleme konusundaki takdir yetkisini kullanmak suretiyle düzenlediği dava
konusu kuralların, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve idari
yargının özellikleriyle bağdaşmayan bir yönü bulunmamaktadır.
Öte yandan, Anayasa’nın
10. maddesinde yer verilen eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar
için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik
öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin
yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım
yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda
bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun
karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin
her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki
özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve
uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik
ilkesi zedelenmez.
Bu ilke çerçevesinde dava
konusu kural incelendiğinde, Danıştay üyeliğine atanabilmek için hâkimlik
mesleği dışından seçilen kişiler yönünden kamu hizmetinde
geçirilmesi gereken sürenin yirmi yıldan onbeş yıla düşürülmesiyle,
hâkimlik mesleğinden gelen kişiler aleyhine bir eşitsizlik yaratıldığı
söylenemez. Zira, Anayasa’ya göre Danıştay üyesi
kadrosunun dörtte üçünü hâkimlik mesleğinden,dörtte birlik kısmını ise hâkimlik
mesleği dışında nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından seçilen
kişiler oluşturmaktadır. Anayasa koyucu, Danıştayın bu şekilde farklı
kariyerlerden gelenlerce oluşturulmasını takdir etmiş, buna göre de
Danıştayın oluşumunda belli bir oranı esas alarak iki ayrı kategori
belirlemiştir. Bu iki ayrı kategorideki kişilerin hukuksal durumları aynı
olmadığından, eşitlik ilkesi gereği bu iki ayrı kategorinin tümüyle aynı
kurallara tabi tutulması gerekmemektedir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kurallar,
Anayasa’nın 10. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi
gerekir.
Zehra Ayla PERKTAŞ
maddenin (3) numaralı fıkrasında yapılan değişiklik yönünden bu görüşe
katılmamıştır.
Kuralların, Anayasa’nın 2., 6., 8., 9., 11., 138., 139. ve 140. maddeleriyle
ilgisi görülmemiştir.
F- Kanun’un 45. Maddesiyle Değiştirilen
2575 Sayılı Kanun’un 24. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (c) Bendinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kuralın Bakanlıkların ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlerine karşı
Danıştayda, diğer işlemlerine karşı ise konularına göre idare ve vergi
mahkemelerinde dava açılmasını düzenleyerek Danıştayın görev alanını
daralttığı, Bakanlıkların belli bir coğrafyada uygulanacak düzenleyici
işlemlerinin (Kültür ve Turizm Bakanlığınca yapılan planlar
gibi) çoğu kez bazı kişi veya gruplara rant sağlayacak
niteliğinin bulunduğu, bu sebeple söz konusu düzenleyici işlemlere karşı
açılacak davalara bakma görevinin Danıştayın siyasi
müdahaleye olanak vermeyecek göreceli güçlü yapısı dikkate alındığında
idare ve vergi mahkemelerine verilmesinin uygun olmadığı, ülke çapında
uygulanacak düzenleyici işlem ile yerel düzenleyici işlem arasında ayrım
yapmanın zor olduğu ve bunun mahkemeler arasında görev uyuşmazlığına sahip
olabileceği, ayrıca genel ve yerel düzenleyici işlemlere karşı açılacak
davalara farklı mahkemelerce bakılmasının içtihat birliğini bozacağı
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.,
6., 8., 9., 10., 11., 138., 139., 140. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Dava
konusu kuralda, Danıştayın ilk derece mahkeme sıfatıyla bakanlıklar ile kamu
kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan
ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere karşı açılacak davalara
bakma yönündeki görevi düzenlenmektedir. Buna göre, dava konusu kuraldan önce bakanlıkların tüm düzenleyici işlemlerine karşı
açılan davalar Danıştayda görülmekteyken, dava konusu kural ile sadece ülke
çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere karşı açılacak davaların
Danıştayda görülmesi esası benimsenmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin bir
hukuk devleti olduğu;9. maddesinde,
yargı yetkisinin, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı;
138. maddesinin birinci fıkrasında, hâkimlerin görevlerinde bağımsız
oldukları ve Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine
göre hüküm verecekleri, ikinci fıkrasında ise hiçbir organ, makam, merci
veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere
emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde
bulunamayacağı belirtilerek hukuk devleti olmanın zorunlu bir gereği olan
mahkemelerin bağımsızlığı teminat altına alınmıştır.
Anayasa’nın 142. maddesinde, “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi
ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.” denilmek suretiyle, kanun koyucunun
genel olarak mahkemelerin görev ve
yetkilerine ilişkin düzenlemeler yapma hususunda takdir
yetkisine sahip olduğu belirtilmiş, Anayasa’nın 155. maddesinin birinci
fıkrasında ise “Danıştay,
idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine
bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla
gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.” denilmek suretiyle Danıştayın hangi davalara ilk
ve son derece mahkemesi sıfatıyla bakacağının kanun koyucu tarafından belirleneceği
açıkça vurgulanmıştır.
Bu çerçevede, kanun koyucunun
mahkemelerin görev alanına ilişkin düzenleme yapma hususundaki takdir yetkisini
kullanarak dava konusu kuralla bakanlıkların ülke çapında uygulanmayacak
düzenleyici işlemlerine karşı açılacak davalar konusunda, Danıştayın ilk
derece mahkemesi sıfatıyla bu davalara bakma yönündeki görevini kaldırarak
bu hususta idare ve vergi mahkemelerini görevlendirmesinde, hukuk devleti
ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Öte yandan, hukuk devleti olmanın yargı
bağımsızlığını sağlamayı bir ön şart olarak gerektirdiği gözetildiğinde, bu
şartın hem yüksek mahkemeler hem de ilk derece mahkemeleri yönünden aynı
oranda geçerli olduğu kuşkusuzdur. Mahkemelere verilen görev ve yetkileri
kullanan hâkimlerin tarafsızlığı, bağımsızlığı, Anayasa ve kanunlara
bağlılıkları açısından aralarında bir farklılığın bulunduğu kabul edilemez.
Bu çerçevede idare ve vergi mahkemelerinin Danıştaya nazaran siyasi
etkilere daha açık olduğu, dolayısıyla bu mahkemelerin yetkilerinin
genişletilmesinin mahkemelerin bağımsızlığına müdahale sonucunu doğuracağı
iddiasının hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır.
Dava dilekçesinde, düzenlemenin mahkemeler arasında görev uyuşmazlığına ve
içtihat farklılığına neden olabileceği gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı
olduğu ileri sürülmüş ise de herhangi bir düzenlemenin mahkemeler arasında
görev veya içtihat uyuşmazlıklarına neden olması yargılama hukukunun doğası
gereği her zaman mümkün olup bu durumun anayasal bir sorun oluşturması söz
konusu değildir. Kaldı ki hukuk sistemi içerisinde mahkemeler arasındaki
görev ve içtihat uyuşmazlıklarını çözecek hukuki yollara yer verilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 9. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın,
Anayasa’nın 6., 8., 10., 11., 139. ve 140.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
G- Kanun’un 46. ve 47. Maddeleriyle Değiştirilen
2575 Sayılı Kanun’un 60. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesi
ile 61. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının
Birinci ve İkinci Cümleleri ile (3) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kurallarla Danıştay savcılarının yürütmenin
durdurulması talepleriyle ilgili tüm dava dosyaları ile temyiz ve karar
düzeltme incelemesi için Danıştayda bulunan dosyalar hakkında görüş bildirmeleri usulünden
vazgeçildiği, bunun Kanun gerekçesinde belirtildiği gibi yargıyı
hızlandırma amacına hizmet etmeyeceği, Danıştay savcılarının temyiz ve
karar düzeltme istemli dosyalar yönünden görüş bildirmesinin davayla ilgili
belge ve bilgilerin farklı bir gözle incelenmesini sağladığı ve böylece
adil yargılamanın gerçekleşmesine yardımcı olduğu, ayrıca Danıştay
savcılarının içtihadın gelişmesini izleyerek ülkede hukuk birliğinin ve
kanun önünde eşitlik ilkesinin gerçekleşmesine, dolayısıyla hukukun
gelişmesine katkıda bulundukları, bunun yanında ilk derece mahkemelerde
görevli idari yargıçların, çoğunlukla kıdem ve deneyim yönünden Danıştay
meslek mensuplarının gerisinde olduğu, bu sebeple bu mahkemelerde verilen
kararların bir kez de Danıştay savcılarınca incelenip değerlendirilmesinde
fayda bulunduğu belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2.,
6., 9., 138. ve 139. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı
Kanun'un 43. maddesi uyarınca, iptali istenen kurallar ilgisi nedeniyle, Anayasa'nın
36.maddesi yönünden de incelenmiştir.
Dava
konusu kurallarla, Danıştayda görülen tüm davaların esası ve yürütmenin
durdurulması istemleri hakkında Danıştay savcılarının görüş bildirmeleri
usulünden vazgeçilmekte ve sadece Danıştayda ilk derece mahkeme sıfatıyla
görülen davalarda esas hakkında görüş bildirmeleri usulü benimsenmektedir.
Hukuk devletinde, kanun koyucu, yargılama
hukukuna ilişkin kurallar belirleme ve bu çerçevede mahkemelerin kuruluşu,
görev ve yetkileri, işleyişi, yargılama usulleri ve yapısı hakkında Anayasa
kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma
konusunda takdir yetkisine sahip bulunmaktadır. Nitekim Anayasa’nın 142.
maddesinde, “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve
yargılama usulleri kanunla düzenlenir.” denilmek suretiyle bu husus hüküm altına alınmıştır.
Danıştay
savcılarının dava dosyalarıyla ilgili görüş belirtip belirtmeyeceği hususu
da mahkemelerin işleyişi ve yargılama usulüne ilişkin olup bu hususta kanun
koyucunun takdir yetkisine dayanarak ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapmasında
hukuk devleti ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, dava konusu kuralların, Kanun’un
gerekçesinde belirtilen yargıyı hızlandırma amacını yerine getirmeye
elverişli olmaması iddiası anayasallık denetimi açısından sınırlı bir
işleve sahiptir. Anayasa’nın açıkça amaç öngörmediği durumlarda Anayasa’nın
2. maddesindeki “hukuk devleti”
ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil kamu yararını
gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur. Kamu yararının sübjektif
niteliği dolayısıyla bir yasanın kamu yararı dışında bir amaç güttüğü ancak
açıkça görülebilen durumlarda Anayasa’ya aykırılık nedeni olarak
görülebilir. Amaç yönünden Anayasa’ya aykırılıktan söz edilebilmesi için
kamu yararı dışında özel bir çıkarın gözetildiğinin tespiti gerekir.
Kanun koyucunun
kamu yararı amacıyla hareket edip etmediği ise ancak ilgili yasama
belgelerinin incelenmesinden ve kuralın objektif anlamından çıkarılabilir. Kanun’un genel ve ilgili madde gerekçelerinde dava
konusu kuralların yargıyı hızlandırmak amacıyla düzenlendiği
belirtilmiştir. Kuralların objektif anlamı da dikkate alındığında söz konusu
kuralların kamu yararı dışında, yani yargıyı hızlandırmaktan başka özel bir
çıkar amacıyla düzenlendiğine ilişkin bir sonuca varmanın mümkün olmadığı
anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, dava konusu kuralların amaç yönüyle de Anayasa’ya
aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Öte yandan, Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36.
maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan
faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak
iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” denilerek yargı
organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu
olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına
alınmıştır.
Anayasa’nın 9. maddesinde “Yargı
yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır”; 142. maddesinde
“Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama
usulleri kanunla düzenlenir” denilmekte; Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin “Adil yargılanma hakkı”
başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrasında da herkesin kanuni, bağımsız ve
tarafsız bir mahkeme tarafından davasının dinlenilmesini isteme hakkı
olduğu ifade edilmektedir.
Yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkemeler,
adil yargılanma hakkının temelidir. Anayasa’da ve uluslararası sözleşmelerde
“mahkeme” kavramı için belirli bir şekil şartı aranmamakta; yasayla
kurulmuş, bağımsız, tarafsız ve yargılama usulü güvencesine sahip yargı
yeri, mahkeme olarak kabul edilmektedir. Bu ilkelere aykırı olmamak şartı
ile kanun koyucunun mahkemelerin oluşum, kuruluş, çalışma ve yargılama
usullerini serbestçe belirlemesi mümkündür. Dolayısıyla bazı tür davalar ve
kararlar yönünden savcılıktan görüş alınmasından vazgeçilmesinin, adil
yargılanma hakkı ilkesiyle çelişen bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar,
Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi
gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.
Kuralların, Anayasa’nın 6.,
9., 138. ve 139. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Ğ-Kanun’un 46. Maddesiyle Değiştirilen 2575 Sayılı
Kanun’un 60. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesinin
İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kuralla ilgili olarak herhangi bir gerekçe
belirtilmeden kuralın, Anayasa’nın 2.,
6., 9., 138. ve 139. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kuralda, Danıştay Başsavcılığında görevli savcılar ile diğer
memurların çalışma düzenlerinin sağlanması ile Danıştaya gelen dosyaların
işlem görmesi, muhafazası ve ilgili yerlere gönderilmesiyle ilgili alınması
gereken tedbirlere ilişkin Danıştay Başsavcısı’nın görevleri
düzenlenmektedir.
Anayasa’nın 151. maddesinde, “Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı,
iptali istenen kanun, kanun hükmünde kararname veya içtüzüğün Resmi Gazetede
yayımlanmasından başlayarak altmış gün sonra düşer.” denilmiş; 6216
sayılı Kanun’un 37. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise “Anayasa değişiklikleri ile kanunların
şekil yönünden Anayasaya aykırılıkları iddiası ile doğrudan doğruya iptal
davası açma hakkı, bunların Resmî Gazetede yayımlanmalarından başlayarak on
gün; kanun hükmünde kararnamelerle Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün
veya bunların belli madde ve hükümlerinin şekil ve esas, kanunların ise
sadece esas yönlerinden Anayasaya aykırılıkları iddiasıyla doğrudan doğruya
iptal davası açma hakkı, bunların Resmî Gazetede yayımlanmalarından
başlayarak altmış gün sonra düşer.” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, kanunların esas yönünden Anayasa’ya
aykırılıkları iddiasına dayalı iptal davalarının bunların Resmi Gazete’de
yayınlanmasından itibaren altmış gün içinde açılması gerekmektedir.
Dava konusu kural, 20.1.1982 günlü, 17580 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girmiş olup, söz konusu tarihten bu yana kuralda her
hangi bir değişiklik yapılmamıştır. Kurala ilişkin dava ise 3.9.2012
gününde açılmıştır.
Kuralın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten itibaren altmış günlük
dava açma süresi geçirilmiş olduğundan bu kurala yönelik iptal isteminin
süre yönünden reddi gerekir.
H- Kanun’un 57. Maddesiyle 2577 Sayılı Kanun’un 27.
MaddesininDeğiştirilen (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer
Alan “…davalı idarenin savunması
alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra…” İbaresi ile İkinci
Cümlesinin ve Aynı Maddeyle 2577 Sayılı Kanun’un 27. Maddesine Eklenen(3)
ve (10) Numaralı Fıkraların
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralların idari
yargıda açık hukuka aykırılık hâllerinde davalı idarenin savunmasının
alınmaksızın yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi imkânını ortadan
kaldırdığı, bunun ise yürütmenin durdurulması kararı verilmesi için
Anayasa’da belirtilen şartlara yeni bir şart eklemek anlamına geldiği ve
yürütmenin durdurulması kurumunu işlevsiz hale getirip bireylerin idare
karşısında haklarının korunmasını önlediği, aynı
sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması isteminde
bulunulamayacağı yolundaki düzenlemenin, yargılama makamının kararını
gözden geçirme olanağını ortadan kaldırdığı ve bu yönüyle yargılama ve
hukuk güvenliği ilkesine aykırılık teşkil ettiği,söz
konusu kuralların idarenin savunma verebilmesi için gerekli zaman dilimini
araya koymak suretiyle yürütülmesi derhal durdurulması gereken idari işlemlerin
bir süre daha uygulanmasına olanak sağlamak amacıyla düzenlendiği,
kurallarda yürütmenin durdurulması yönünden uygulanmakla etkisi tükenecek
işlemler ve uygulanmakla etkisi tükenmeyecek işlemler şeklinde iki ayrı
kategori oluşturulduğu, oysa bunların birbirinden ayırt edilmesinin zor
olması nedeniyle içtihat farklılıklarının oluşabileceği ve bu durumun kanun
önünde eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar doğuracağı, ayrıca söz konusu kurallarda yer alan, dava dilekçesi ve eklerinden
talebin reddedilmesi gerektiğinin anlaşıldığı hâllerde idarenin
savunmasının beklenmeyebileceği yönündeki düzenlemenin idare lehine çifte
standart yaratması niteliğiyle eşitlik ilkesine ve silahların eşitliği
ilkesine aykırı olduğu, zira bunun idare lehine bir karar verildiğinde
yargılamanın hızlanması, ama birey lehine bir karar verilmesi hâlinde
yargının yavaş işlemesi sonucunu doğuracağı belirtilerek kuralların,Anayasa’nın 2., 10.,
36. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu 2577 sayılı Kanun’un
27. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, yürütmenin durdurulması kararlarının
kural olarak idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten
sonra verilebileceği ve uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin
yürütülmesinin savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere,
idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabileceği; (3) numaralı
fıkrasında, dava dilekçesi ve eklerinden yürütmenin durdurulması isteminin
yerinde olmadığının anlaşılması halinde davalı idarenin savunması
alınmaksızın da istemin reddedilebileceği; (10) numaralı fıkrasında ise
aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması isteminde
bulunulamayacağı düzenlenmektedir.
Anayasa’nın 142. maddesi uyarınca mahkemelerin kuruluşu,
görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin belirlenmesi kanun
koyucunun takdirindedir. Mahkemelerin hukuka aykırılık hallerinde kişilerin
telafisi zor veya imkânsız zararlarla karşılaşmasını önlemek amacıyla ve
ileride verecekleri nihai kararların uygulanabilirliğini ve geçerliliğini
sağlamak üzere alacakları önlemler yargılama usulü kuralları arasındadır.
Yürütmenin durdurulması ile ilgili kurallar da diğer yargılama usulü
kuralları gibi kanun koyucu tarafından serbestçe düzenlenebilir. Ancak, kanun koyucunun bu yetkisini kullanırken
belirleyeceği kuralların Anayasa’nın 125. maddesinde belirtilen şartlara ve
diğer Anayasa kurallarına aykırı olmaması gerekir.
Anayasa’nın 125. maddesinin beşinci fıkrasında,
“İdari işlemin uygulanması halinde
telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça
hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe
gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dava konusu
kurallarda, yürütmenin durdurulması kararı verilmeden önce idarenin
savunmasının alınmasının öngörüldüğü, ancak bunun tüm idari işlemler
yönünden mutlak olarak aranmayıp sadece “uygulanmakla etkisi tükenmeyecek idari işlemler” yönünden
arandığı, diğer işlemler yönünden ise mahkemelere idarenin savunması alındıktan
sonra yeniden karar verilmek üzere savunma alınmaksızın da yürütmenin
durdurulması kararı verme yetkisinin tanındığı görülmektedir. Dolayısıyla kurallarda mahkemelerin yürütmenin
durdurulması kararı vermeden önce sadece “uygulanmakla etkisi tükenmeyecek idari işlemler” yönünden
savunma alma zorunluluğu getirilmiş olup diğer işlemler yönünden savunma
almaksızın karar verme imkânı kaldırılmamıştır.
Kurallarda “uygulanmakla
etkisi tükenmeyecek idari işlemler” yönünden idarenin savunmasının
alınmasının öngörülmesi ise Anayasa’nın 125. maddesinde belirtilen
koşulları değiştiren veya bu koşullara aykırılık teşkil eden bir düzenleme
olmayıp idareye yöneltilen iddia karşısında kendisini savunabilme imkânı
sağlamaktadır. Bu yönüyle kuralların Anayasa’nın 125. maddesine aykırı bir
yönü bulunmamaktadır.
Anayasa’nın hak arama hürriyetini
düzenleyen 36. maddesinin birinci fıkrasında, kişilerin hak arama özgürlükleri
güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğü, toplumsal barışı
güçlendiren dayanaklardan biri olmasının yanında bireyin adaleti bulma,
hakkı olanı elde etme ve haksızlığı giderme yoludur. İnsan varlığını soyut
ve somut değerleriyle koruyup geliştirmek amacıyla hukuksal olanakları
kapsamlı biçimde sağlama, bu konuda tüm yollardan yararlanma hakkını içeren
hak arama özgürlüğü, hukuk devletinin ve çağdaş demokrasinin vazgeçilmez
koşullarından biridir.
İdari
işlemin uygulanmasıyla telafisi güç veya imkânsız zararların doğacağı
durumlarda, yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi, kişilerin hak arama özgürlüklerini etkili biçimde
kullanabilmelerini sağlayan önemli bir imkân olup bu imkânı ortadan
kaldıran veya etkisiz hale getiren bir düzenleme, Anayasa’nın 36.
maddesinde yer alan hak arama özgürlüğüne aykırılık teşkil edecektir.
Bu çerçevede dava konusu kurallar ele alındığında,
kurallarda, uygulandığı anda telafisi güç veya imkânsız zararların doğması
ihtimali bulunan “uygulanmakla etkisi
tükenecek idari işlemler” yönünden, idarenin savunması alınmaksızın
yürütmenin durdurulması kararının verilebilmesine imkân tanındığı, böylece
idarenin savunmasının alınması sebebiyle oluşabilecek gecikmeye izin
verilmeyerek bu tür idari işlemler yönünden telafisi güç veya imkânsız
zararların doğması ihtimalinin bertaraf edildiği görülmektedir.
Kurallarda, sadece uygulandığı anda telafisi güç
veya imkânsız zararlar doğurması ihtimali bulunmayan ancak belli bir süre
uygulanmakla telafisi güç veya imkânsız zararlar doğurma ihtimali olan “uygulanmakla etkisi tükenmeyecek idari
işlemler” yönünden idarenin savunmasının alınması şartının getirildiği,
fakat bu tür idari işlemlerin niteliği sebebiyle bunlar yönünden idarenin
savunmasının alınması nedeniyle meydana gelecek gecikmenin, kişilerin
telafisi güç veya imkânsız zararlarla karşılaşması sonucunu doğurmayacağı,
dolayısıyla bu yönden de kuralların hak arama özgürlüğünü sınırlayan bir
yönünün bulunmadığı görülmektedir.
2577 sayılı Kanun’un 27.
maddesinin dava konusu (10) numaralı fıkrasında aynı sebeplere dayanılarak
ikinci kez yürütmenin durdurulması isteminde bulunulamayacağı kuralına yer
verilmiştir. Hukuk devletinde, herkesin etkili bir şekilde hakkını arama ve
iddiasına ilişkin olarak adil bir yargılanma yapılmasını isteme hakkı
bulunmakla birlikte, bu haklar aynı mahkemenin daha önce karar verdiği
hususta bir kez daha inceleme yapıp karar vermesini gerektirmemektedir.
Mahkemenin daha önce karar verdiği aynı hususu bir kez daha inceleyip
incelemeyeceği konusu, yargılama usulüne ilişkin olup bu konuda ne tür bir
düzenleme yapılacağı kanun koyucunun takdirinde bulunmaktadır.
Kaldı ki, yürütmenin durdurulması istemine ilişkin
kararın bir kez daha gözden geçirilmesi ihtiyacı, istemin daha üst bir
mercide değerlendirilmesini sağlayacak mekanizmalar oluşturulması suretiyle
çok daha etkili bir şekilde karşılanmaktadır. Bu çerçevede kuralın yargılama makamının kararını gözden geçirme olanağını ortadan
kaldırdığı ve bu yönüyle yargılama ve hukuk güvenliği ilkesine aykırılık
teşkil ettiği yönündeki iddianın hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, söz konusu kuralların idarenin
savunma verebilmesi için gerekli zaman dilimini araya koymak suretiyle,
yürütmesi derhal durdurulması gereken idari işlemlerin bir süre daha
uygulanmasına olanak sağlamak amacıyla düzenlendiği ve bu kuralların bu
nedenle Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki iddianın da haklı bir temeli bulunmamaktadır.
Zira bir düzenlemenin amaç yönünden Anayasa’ya aykırı olduğunun
söylenebilmesi için düzenlemenin kamu yararı dışında özel bir amaçla
yapıldığının tespit edilmesi gerekir. Oysa dava konusu kuralların genel ve
madde gerekçeleri ile kuralların objektif anlamı dikkate alındığında,
bunların idareye savunma hakkı tanımak, böylece adil bir karar verilebilmesini
sağlamak amacıyla düzenlendiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bu kuralların
kamu yararı dışında bir amaçla, bu çerçevede yürütmesi derhal
durdurulması gereken idari işlemlerin bir süre daha uygulanmasına olanak
sağlamak amacıyla düzenlendiği söylenemez.
Dava konusu kurallarda, uygulanmakla etkisi tükenecek işlemler ve uygulanmakla etkisi
tükenmeyecek işlemler şeklinde iki ayrı kategori oluşturulmasının içtihat
birliğini bozacağı ve bunun kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar
doğuracağını söylemek de mümkün değildir.Zira bir düzenlemenin mahkemeler tarafından farklı yorumlanması her
zaman mümkün olup yargı sistemi içerisinde bu yorumlardan hangisinin nihai
olarak bağlayıcı olacağını belirleyecek ve söz konusu yorum farklılıklarını
gidererek uygulama birliğini sağlayacak hukuki yollar bulunmaktadır.
Dolayısıyla, herhangi bir düzenlemenin mahkemeler arasında içtihat
farklılığına neden olması yargılama hukukunun doğası gereği her zaman
mümkün olup bu durumun anayasal bir sorun oluşturması veya kanun önünde
eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar doğurması söz konusu değildir.
Anayasa’nın
hak arama hürriyetini düzenleyen 36. maddesine 2001 değişiklikleriyle
eklenen “adil yargılanma” ibaresine ilişkin gerekçede, taraf
olduğumuz uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil
yargılama hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Bu
sözleşmelerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi uygulamasındaki adil yargılama ölçütleri içerisinde çekişmeli
yargılama, gerekçeli karar, duruşmada hazır bulunma, susma hakkı ve diğer
sanık hakları yanında “silahların eşitliği” ilkesi de bulunmaktadır.
“Adil yargılanma hakkı”nın
ulusal üstü düzeyde genel kabul görmüş ölçütleri arasında önemli bir yer
tutan “silahların eşitliği” ilkesi, davanın tarafları arasında
yargılama sırasında usul hükümleri yönünden eşit konumda bulunma, taraflardan
birine dezavantaj diğerine avantaj sağlayacak kurallara yer vermeme esasını
içermekte, diğer bir deyişle davanın tarafları arasında hakkaniyete uygun
bir dengenin varlığını gerekli kılmaktadır.
Dava konusu
kurallar arasında yer alan dava dilekçesi ve eklerinden talebin
reddedilmesi gerektiğinin anlaşıldığı hallerde idarenin savunmasının
beklenmeyebileceği yönündeki kural, savunma
alınmadan dahi yürütmenin durdurulması isteminin yerinde olmadığının
anlaşılabildiği hâllerde ayrıca idarenin savunmasının alınması zorunluluğunu
ortadan kaldırarak söz konusu kararın verilmesine etkisi olmayacak bir
işlem sebebiyle kararın gecikmesinin önlenmesini sağlamaktadır. Bu
çerçevede söz konusu kuralın idare lehine
bir çifte standart yaratması veya kanun önünde eşitlik veya silahların
eşitliği ilkelerine aykırı bir durum yaratması söz konusu değildir. Zira, silahların eşitliği ilkesine aykırı
davranıldığının kabul edilebilmesi için davanın
tarafları arasında yargılama sırasında usul hükümleri yönünden bir eşitsizlik
yaratılması ve taraflardan birine avantaj sağlayacak kurallara yer verilmiş
olması gerekir. Oysa dava konusu
kuralda, davacı tarafın iddiasına karşı davalı idarenin savunmada bulunma
hakkından vazgeçilmesi düzenlenmektedir. Dolayısıyla kuralda davacı tarafın
“iddia silahına” karşı davalı idarenin belli bir kararla sınırlı da olsa
“savunma silahından” vazgeçilmesi söz konusudur. Burada idare aleyhine
dezavantajlı bir durumun yaratılmasından bahsedilebilirse de idarenin
savunmasının alınmasından, idare lehine vazgeçildiği; başka bir ifadeyle
söz konusu savunma alınmaksızın da talebin reddedilmesi gerektiği dava
evrakından anlaşıldığı ve bunun idare aleyhine bir durum yaratması mümkün
olmadığı için idare açısından da silahların eşitliği ilkesinin ihlali sonucu
doğmaz.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar,
Anayasa’nın 2., 10., 36. ve 125. maddelerine
aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla
PERKTAŞ maddenin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…davalı idarenin savunması alındıktan
veya savunma süresi geçtikten sonra…”
ibaresi yönünden bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 153. maddesi ile ilgisi
görülmemiştir.
I- Kanun’un 58. Maddesiyle Değiştirilen 2577 Sayılı
Kanun’un 28. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrası ile (6)Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesinin İncelenmesi:
Dava dilekçesinde, dava konusu kurallarla, borcun
alacaklının konutunda ödeneceği yönündeki genel kurala idare lehine istisna
getirildiği, Kanun’da mahkeme kararının yerine getirilmesi için düzenlenen
otuz günlük sürenin fiilen uzatıldığı ve idarenin temyizi aşamasındaki “yürütmenin durdurulması”
kararlarının uygulanmasına ilişkin olarak idareye ek süre kazandırıldığı,
öte yandan, 2577 sayılı Kanun’un 28. maddesinin (1) numaralı fıkrasında mahkeme
kararlarının yerine getirilmesi için belirlenen sürenin, iptal ve yürütmenin durdurulması kararları için geçerli olduğu, dolayısıyla
belli bir paranın ödenmesine ilişkin davalarda bu sürenin beklenmeksizin
idare tarafından ödenmesi gerektiği, oysa dava konusu kuralların bu tür
davalar yönünden de otuz günlük süreyi öngördüğü belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kurallar, 2577 sayılı
Kanun’un 28. maddesinin (2) ve (6) numaralı fıkralarındaki değişiklikleri
kapsamaktadır. 2577 sayılı Kanun’un
28. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde, Danıştay,
bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin
durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin, gecikmeksizin
işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecbur olduğu belirtilmiş, ikinci
cümlesinde ise bu sürenin hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden
başlayarak otuz günü geçemeyeceği düzenlenmek suretiyle idareye, yargı kararının
gereğini, tebliğ tarihinden itibaren en geç otuz gün içinde yerine getirme
yükümlülüğü yüklenmiştir.
Dava
konusu (2) numaralı fıkrada ise konusu belli bir miktar paranın ödenmesini
gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen
vekâlet ücreti ve yargılama giderleri yönünden bu kurala bir istisna getirilmiştir.
Buna göre, konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda
hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekâlet ücreti ve
yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde
bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren,
birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılacaktır.
Dolayısıyla, konusu belli bir miktar paranın idare tarafından davacıya
ödenmesini öngören ilamların icrası, kararın tebliğ tarihinden değil,
davacı veya vekilinin banka hesap numarasını idareye bildirdiği tarihten
itibaren en geç otuz gün içinde yerine getirilecektir. İdarece, banka hesap
numarasının bildirildiği tarihten itibaren otuz gün içinde ödeme yapılmaması
durumunda kararın icrası genel hükümler çerçevesinde gerçekleştirilecektir.
Ayrıca, aynı maddenin (6) numaralı fıkrasının
birinci cümlesinde, tazminat ve vergi davalarında idarece, mahkeme
kararının tebliğ tarihi ile ödeme tarihi arasındaki süreye 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunu’nun 48. maddesine göre
belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak faizin ödeneceği belirtilmiş,
dava konusu ikinci cümlesinde ise mahkeme kararının davacıya tebliği ile
banka hesap numarasının idareye bildirildiği tarih arasında geçecek süre
için faiz işlemeyeceği kuralına yer verilmiştir.
Hukuk devletinde, kanun koyucunun, yargılama hukukuna ilişkin
kuralları belirleme ve bu çerçevede mahkemelerin kuruluşu, görev ve
yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri hakkında Anayasa kurallarına
bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisi bulunduğu
gibi mahkeme ilamlarının nasıl icra edileceğine ilişkin kurallar belirleme
hususunda da takdir yetkisi bulunmaktadır.
Dava konusu kurallar mahkeme ilamlarının nasıl icra
edileceğine ilişkin olup kanun koyucunun bu hususta takdir yetkisine
dayanarak düzenlemeler yapmasında Anayasa’nın 2. maddesine aykırı bir yön
bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, Kanun’un 28. maddesinin dava konusu (2) numaralı
fıkrasıyla, mahkeme kararlarının en geç otuz gün içinde yerine getirilmesi
yönündeki sürenin başlangıcının, konusu belli bir miktar paranın ödenmesini
gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen
vekâlet ücreti ve yargılama giderleri yönünden değiştirildiği açık ise de
davacının hesap numarasını idareye zamanında bildirmesi hâlinde bunun
mahkeme kararlarının yerine getirilme süresi üzerinde bir etki yaratması
mümkün değildir. Zira, alacağın
tahsili yönündeki ilamların mahkeme tarafından idareye tebliğinden önce
veya aynı sırada davacının idareye başvurarak hesap numarasını bildirmesi
ve söz konusu süreyi mahkeme kararının tebliğinden itibaren başlatması
mümkündür.
Davacının
hesap numarasını idareye bildirmesi gereği ise, idarenin paranın
yatırılacağı davacıya ait hesabı bilemeyeceği ve bu nedenle alacağın
tahsilinin gecikmesinden sorumlu tutulmayacağı gerçeği karşısında makul ve
ölçülü bir külfettir.
Aynı
durum 28. maddenin altıncı fıkrasındaki dava konusu kural yönünden de
geçerli olup, tazminat ve vergi davasına ilişkin ilamın mahkeme tarafından
idareye tebliğinden önce veya aynı sırada davacının idareye başvurarak
hesap numarasını bildirmesi ve tecil faizinin işlemesine ilişkin süreyi
mahkeme kararının tebliğinden itibaren başlatması mümkündür.
Bu
nedenlerle, dava konusu kuralların Kanun’da otuz
gün olarak belirlenen mahkeme kararının yerine getirilme süresini davacının
bu husustaki bildirim yükümlülüğünü zamanında yerine getirmesine rağmen
fiilen uzatması ve temyiz aşamasındaki yürütmenin durdurulması kararlarının
uygulanmasına ilişkin olarak idareye ek süre kazandırması mümkün değildir.
Dolayısıyla, kuralların hak arama özgürlüğünü sınırladığından veya
yürütmenin durdurulması kararlarının uygulanmasını geciktirdiğinden söz
edilemez.
Öte
yandan, 2577 sayılı Kanun’un 28.
maddesinin (1) numaralı fıkrasında mahkeme kararlarının yerine getirilmesi
için belirlenen süre, hiçbir ayırım yapılmaksızın tüm idari yargı kararları
için geçerli olup, bu konuda Kanun’da belli bir paranın
ödenmesine ilişkin ilamlarda söz konusu sürenin uygulanmayacağını
düzenleyen bir hüküm bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Mehmet
ERTEN bu görüşe katılmamıştır.
İ- Kanun’un 72. Maddesiyle 2802 Sayılı Kanun’un 37.
Maddesinin Birinci Fıkrasına Eklenen (c) Bendinin Birinci Cümlesinde Yer
Alan “…üstün başarısı ile iç denetim
hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından… Müsteşarın
teklifi üzerine Bakan tarafından atama yapılır.” İbarelerinin
İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kuralda yer alan, iç denetçilerin “üstün başarısı ile iç denetim
hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından” seçilmesi
biçimindeki kriterin belirsiz olduğu ve bu
kavramla kimlerin hangi ölçütlere göre atanacağı hususunda idareye geniş
bir takdir hakkı tanındığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 138.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu ibarenin de yer aldığı 2802 sayılı
Kanun’un 37. maddesinin (c) bendinde, Adalet Bakanlığı iç denetçiliğine atanma usul ve şartları
düzenlenmektedir. Söz konusu bendin dava konusu olmayan
bölümlerinde, Adalet Bakanlığı
iç denetçiliğine ancak hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en az altı
yıl görev yapmış kişilerin, muvafakatleri alınmak suretiyle ve 5018 sayılı
Kanun’daki atama şartlarına tabi olmaksızın atanacağı kurala bağlanmış,
dava konusu ibarede ise söz konusu göreve atanacakların üstün başarısı ile
iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından,
Adalet Bakanlığı Müsteşarının teklifi üzerine Adalet Bakanı tarafından
atanacağı hükmüne yer verilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin
temel ilkelerinden biri “belirlilik
ilkesi”dir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de
idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde
açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin
keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Ancak gelişen koşul ve durumlara göre sık sık değişik önlemler
alma, bunları kaldırma ve süratli biçimde hareket etme zorunluluğunun
bulunduğu alanlarda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra,
uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakmasında ve
yürütme organının yasama organı tarafından çerçevesi çizilmiş alanda genel
nitelikte hukuksal tasarruflarda bulunmasında, hukuk devletinin belirlilik
ilkesine aykırılık oluşmaz.
2802 sayılı Kanun’un 27. maddesinin (c) bendinde,
Adalet Bakanlığı iç denetçiliğine sadece hâkim ve savcıların atanabileceği
belirtilmek suretiyle kimlerin atanabileceği, atanacak hâkim ve savcıların
meslekte fiilen en az altı yıl görev yapmış olmaları gerektiği
belirtilerek, hangi nitelikleri taşıyan hâkim ve savcıların atanabileceği,
bu kişilerin Müsteşarın teklifi üzerine Bakan tarafından atanacağı ve bu
atama sırasında 5018 sayılı Kanun’daki atama şartlarına tabi olunmayacağı belirtilmek
suretiyle de bu kişilerin hangi usulle atanacağı yönündeki temel kuralların
ve yasal çerçevenin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve
uygulanabilir şekilde belirlendiği görülmektedir.
Söz
konusu bentte iç denetçiliğe atanmak için yukarıda belirtilen şartlara
ilave olarak, göreve atanacak hâkim ve savcıların daha önce gösterdikleri
üstün başarısı ile iç denetim hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılanlar
arasından seçileceği şartına da yer verilmiştir. Ancak, kuralda iç denetim
hizmetinde yararlı olmayı sağlayacak üstün başarının ne olduğu
tanımlanmamıştır.
Kanunda
bu tanıma yer verilmemesi kuralın belirsizlik taşıdığı anlamına
gelmemektedir. Zira yukarıda açıklandığı üzere kanun koyucu tarafından söz
konusu göreve seçilmek için bulunması gereken temel şartlar zaten belirlenmiştir.
“Üstün başarı” kavramının ne olduğu ise özellikle
sabit bir tanıma bağlanmayarak, iç denetim hizmetinin değişebilecek koşul
ve durumlarına göre idareye
farklı nitelikler belirleyebilme imkânı sağlanmıştır. Ancak, bu imkân
tanınırken yine de idareye sınırsız bir tasarruf alanı bırakılmamış,
idarenin söz konusu nitelikleri belirlerken içinde hareket edeceği yasal
çerçeve belirlenmiştir. Bu yasal çerçeve “iç denetim hizmetinde yararlı olmayı sağlayacak üstün başarı”
çerçevesidir. Bu çerçeve uyarınca idarenin belirleyeceği niteliklerin iç
denetim hizmetiyle ilgisiz başka bir niteliği içermesi mümkün değildir.
İdarenin bu yasal çerçeve içerisinde hareket edip etmediği ise idari yargı
tarafından her zaman denetlenebilecektir.
Öte
yandan, kural uyarınca Adalet Bakanlığı bünyesinde görev yapacak ve
Bakanlığın işlem ve faaliyetleri ile adalet hizmetlerini idari yönden
denetleyecek iç denetçilerin, hâkim ve savcılık mesleğinde bulunanlar
arasından muvafakatleri alınmak suretiyle Adalet Bakanı tarafından
atanmasında yargı bağımsızlığı ilkesine de aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Zira iç denetçiler tarafından ifa edilecek görev yargısal değil idari bir
görevdir. Kaldı ki, hâkim ve savcıların rızaları hilafına bu göreve
atanmaları da mümkün değildir. Esasen bu görevi yapacak kişilerin hâkimlik
ve savcılık mesleğinden olması ve bunların Adalet Bakanı tarafından
atanması, Anayasa’nın 159. maddesinin onikinci fıkrasındaki Anayasal hükmün
kanunlaştırılmasından başka bir şey değildir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural,
Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
J- Kanun’un 75. Maddesiyle 3713
Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun Başlığı İle Birlikte Değiştirilen 10. Maddesinin İncelenmesi
a- Maddenin Beşinci Fıkrası
aa- Anlam ve Kapsam
Dava konusu kuralda, 3713 sayılı Kanun’un 10.
maddesiyle görevli ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren bazı
suçlarda uygulanacak azami tutuklama süresi düzenlenmektedir.
Anayasa’nın 19.
maddesinde kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını sınırlayan bir tedbir olarak
tutuklama kurumuna, bu kurumun uygulanma koşullarına ve sebeplerine yer
verilmiş, ancak tutuklama yönünden uygulanması gereken somut bir azami süre
belirlenmemiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinde,
azami tutuklama süreleri düzenlenmiş, böylece tutuklama süresine yasal
düzeyde bir üst sınır getirilmiştir.
5271 sayılı Kanun’un
102. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, “Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi
en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek
altı ay daha uzatılabilir.” denilmek suretiyle ağır ceza mahkemesinin
görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresinin en çok bir yıl altı ay olarak
uygulanacağı belirtilmiş; (2) numaralı fıkrasında ise “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en
çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek
uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.” denilmek suretiyle
ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde bu sürenin en fazla beş yıl
olarak uygulanacağı kuralına yer verilmiştir.
Dava konusu 10. maddenin
beşinci fıkrasında ise genel hüküm niteliği bulunan 5271 sayılı Kanun’un
102. maddesine bir istisna getirilmiş ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde
tanımlanan, devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine,
milli savunmaya ve devletin sırlarına
karşı işlenen ve Kanun’un 305., 318., 319., 323., 324., 325. ve
332. maddeler hariç olmak üzere 302. maddesi ile 339. maddesi arasında yer
alan suçlarda, 5271 sayılı Kanun’da öngörülen tutuklama sürelerinin iki kat
olarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Buna göre ağır cezalık
suçlarda beş yıl olan azami tutukluluk süresi, dava konusu kuralda sayılan
suçlar yönünden on yıl olarak uygulanacaktır.
ab-
Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde,
dava konusu kuralın sanıkların temel hak ve özgürlüklerini Anayasa’nın
sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük
ilkesine aykırı olarak sınırlandırdığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2.
ve 13. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı
Kanun'un 43. maddesine göre, iptali istenen kural ilgisi nedeniyle, Anayasa'nın
19. maddesi yönün-den de incelenmiştir.
Anayasa’nın 2.
maddesinde yer alan hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı
denetimine açık olan devlettir.
Anayasa’nın
19. maddesinin birinci fıkrasında herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliği
hakkına sahip olduğu ilke olarak belirtildikten sonra, ikinci ve üçüncü
fıkralarında şekil ve şartları kanunda gösterilmek kaydıyla kişilerin özgürlüğünden
mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı olarak sayılmıştır. Dolayısıyla
kişilerin özgürlük ve güvenlik hakkının sınırlandırılması, ancak
Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan herhangi
birinin varlığı hâlinde söz konusu olabilir.
Maddenin
üçüncü fıkrasında kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılabileceği
durumlar arasında, kişilerin mahkeme kararına dayalı olarak tutuklanması da sayılmış,
böylece tutuklama tedbirine özgürlük ve güvenlik hakkını sınırlayabilen bir
istisna niteliği tanınmıştır. Aynı fıkrada bu tedbire hangi koşullarda ve hangi sebeplerle başvurulabileceği de
açıklanmıştır. Buna göre, tutuklama ancak suçluluğu hakkında kuvvetli
belirti bulunan kişinin kaçmasının veya delilleri karartmasının önlenmesi
veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer
sebeplerin gerçekleşmesi hâlinde hâkim kararıyla uygulanabilecektir.
Öte
yandan, özgürlük ve güvenlik hakkının sınırlandırılabilmesi için
Anayasa’nın 19. maddesinde belirtilen koşulların yanısıra temel hak ve
hürriyetlerin sınırlandırılması rejimini belirleyen Anayasa’nın 13.
maddesine de uyulması gerekmektedir. Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca kişi
hürriyeti ve güvenliği hakkı, Anayasa’nın 19. maddesinde belirtilen
nedenlere bağlı olarak, kanunla ve demokratik bir toplumda gerekli olduğu
ölçüde sınırlanabilir. Ancak getirilen bu sınırlamalar hakkın özüne
dokunamayacağı gibi, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin
gereklerine ve ölçülülük ilkesine de aykırı olamaz.
Ölçülülük
ilkesi, amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması
gereğini ifade eder. Ölçülülük, aynı zamanda yasal önlemin sınırlama
amacına ulaşmaya elverişli olmasını, amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını
ve sınırlayıcı önlemin zorunluluk taşımasını da içerir.
Suçluluğu hakkında
kuvvetli belirti bulunan kişilerin, belirtilen koşullara ve sebeplere uygun
olarak tutuklanabilmesi, adil ve etkili bir yargılamanın sağlanması
amacıyla demokratik toplum düzeni bakımından alınması gereken zorunlu
tedbirlerdendir. Nitekim tüm çağdaş demokratik devletlerin mevzuatında ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bu tedbire özgürlük ve güvenlik hakkını
sınırlayan bir istisna olarak yer verilmiştir. Ancak tutuklama tedbirinin
demokratik toplumda gerekli olması yeterli olmayıp ölçülü de olması
gerekir. Bu çerçevede adil ve etkili bir yargılamanın sağlanması şeklindeki
kamu yararı ile kişilerin özgürlük ve güvenlik hakkı arasında makul bir
dengenin kurulması ve tutuklama tedbirinin kişi yönünden bir cezaya
dönüşecek şekilde orantısız olarak uygulanmasına izin verilmemesi gerekir.
Anayasa’nın 19.
maddesinin yedinci fıkrasının birinci cümlesinde de “Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma
veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır.”
denilmek suretiyle, kişilerin “makul
süre içinde yargılanma” ve “makul
süreyi aşan sürelerle tutuklu kalmama” hakları anayasal güvenceye
bağlanmıştır. Bu çerçevede tutuklama tedbirinin ölçülü olması Anayasa’nın
13. maddesinin olduğu kadar 19. maddesinin de zorunlu bir gereğidir.
Dava konusu kuralda,
Türk Ceza Kanunu’nun 305., 318., 319., 323., 324.,
325. ve 332. maddeleri hariç olmak üzere, İkinci Kitap Dördüncü Kısmın
Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar yönünden zorunlu
sebeplerin bulunması halinde bir kimsenin on yıla kadar tutuklu
kalabilmesine izin verilmekte, böylece suçluluğu henüz sabit olmamış
kişilerin on yıl gibi uzun bir süre boyunca özgürlüklerinden mahrum
bırakılabilmesine imkân tanınmaktadır.
Ceza hukukunun, toplumun
kültür ve uygarlık düzeyi, sosyal ve ekonomik yaşantısıyla ilgili bulunması
nedeniyle suç ve suçlulukla mücadele amacıyla ceza ve ceza muhakemesi
alanında sistem tercihinde bulunulması devletin ceza
siyaseti ile ilgilidir. Bu bağlamda hukuk devletinde,
ceza hukukuna ilişkin düzenlemeler bakımından kanun koyucu Anayasa'nın
temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla,
toplumda belli eylemlerin suç sayılıp sayılmaması, suç sayıldıkları
takdirde hangi çeşit ve ölçülerdeki ceza yaptırımlarıyla karşılanmaları
gerektiği, hangi hal ve hareketlerin ağırlaştırıcı ya da hafifletici öğe
olarak kabul edileceği gibi konularda takdir yetkisine sahip olduğu gibi ceza yargılamasına ilişkin kurallar
belirleme ve bu çerçevede mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri,
işleyişi, yargılama usulleri ve yapısı hakkında daAnayasa kurallarına bağlı olmak
koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir.
Ceza yargılamasına ilişkin kuralları ve
bu kapsamda suç türlerine göre tutukluluk sürelerini belirlemek kanun
koyucunun takdir yetkisi kapsamında bulunmakla birlikte, gerek ulusal
mevzuatta ve uygulamada gerekse de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, ilk derece mahkemelerince
sanığın suçlu bulunarak mahkûm edilmesinden sonraki sürecin tutukluluk
olarak değerlendirilmediği de nazara alındığında, dava konusu kuralda
düzenlenen azami tutukluluk süresinin demokratik bir hukuk devletinde kabul
edilemeyecek kadar uzun olduğu, bu yönüyle kuralda tutuklamanın adeta bir
ceza olarak uygulanabilmesine imkân tanınarak, tutuklama tedbiriyle
ulaşılmak istenen hukuki yarar ile kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
arasındaki makul dengenin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı aleyhine
bozulmasına neden olunduğu görülmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 13.
ve 19. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
b- Maddenin Kalan Bölümü
ba- Anlam ve Kapsam
Dava
konusu kuralları içeren 3713 sayılı Kanun’un “Görev ve
yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü” başlıklı 10. maddesinde, bazı suçlara mahsus
kovuşturma yapmakla görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri ile bunların
görev alanları ve görev alanına giren suçlarda uygulanacak özel soruşturma
ve kovuşturma usulleri düzenlenmektedir.
Maddenin
birinci fıkrası ve üçüncü fıkrasının (a) bendi uyarınca, bu mahkemeler
yargı çevresi birden fazla ili kapsayacak şekilde kurulmuş olup anılan
mahkemelerde görevli hâkimlerin ve söz konusu mahkemelerin görevine giren
suçları soruşturmakla görevli savcıların, başka mahkemelerde veya işlerde
görevlendirilmeleri yasaklanmıştır.
Maddenin
birinci fıkrası gereği, esas itibariyle bu mahkemelerin görev alanını 3713
sayılı Kanun kapsamına giren suçlar oluşturmaktadır. Bu suçlar 3713 sayılı
Kanun’un 2. ve 3. maddelerinde sayılan terör ve terör amacı ile işlenen
suçlardır.
Maddenin
dördüncü fıkrasında ayrıca;
-Örgüt faaliyeti
çerçevesinde 5237 sayılı Kanun’un 188. maddesinde düzenlenen uyuşturucu ve
uyarıcı madde imâl ve ticareti ile 282. maddesinde düzenlenen suçtan
kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçları,
-Haksız ekonomik çıkar
sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve
tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
-5237 sayılı Kanun’un
305., 318.,
319., 323., 324., 325. ve 332. maddeler hariç olmak üzere İkinci Kitap
Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar,
dolayısıyla açılan davaların da bu mahkemelerde
görülmesi kuralına yer verilmiş, ancak terör suçları yönünden bu maddede
öngörülen özel soruşturma ve kovuşturma usullerinin bir kısmının bu suçlara
ilişkin davalarda uygulanmaması esası benimsenmiştir.
Maddenin birinci ve dördüncü fıkralarında,
anılan suçların kovuşturulmasının bu madde uyarınca görevlendirilecek ağır
ceza mahkemelerince yürütüleceği belirtildikten sonra,ikinci fıkrasında bu kuralın
istisnalarına yer verilmiştir. Buna göre Anayasa Mahkemesinin, Yargıtayın
ve askeri mahkemelerin yargılayacağı kişilere ilişkin görev alanlarındaki
suçlarda 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesi uyarınca görevli mahkemeler
değil, anılan mahkemeler kovuşturma yapacaktır.
Maddenin üçüncü fıkrasının (b) bendinde, sadece
Türk Ceza Kanunu’nun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316. maddelerinde
düzenlenen ve görev sırasında veya görevinden dolayı işlenen suçlar
hakkında Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılması kuralı
benimsenmiş, bu suçlar dışında kalanlar yönünden ise savcıların doğrudan
soruşturma yapma yetkisi kaldırılmıştır.
Doğrudan
soruşturma yapılabilecek suçlara yönelik olarak yapılan düzenlemede, 1.11.1983 tarihli ve
2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı
Kanunu’nun 26. maddesi saklı tutulmuştur. Bu çerçevede söz konusu suçların
Milli İstihbarat Teşkilatı mensupları veya belirli bir görevi ifa etmek
üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenler
tarafından görev sırasında işlenmesi hâlinde, bunlar yönünden doğrudan soruşturma
yapılamayacağı kuralına yer verilmiştir.
Maddede düzenlenen bir başka husus, yakalanan,
gözaltına alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişilerin yakınlarına haber
verilmesi hakkıyla ilgilidir. Anayasa’nın 19. maddesinde kişinin
yakalanması veya tutuklanması halinde bunun derhal yakınlarına bildirilmesi
gerektiği kuralına yer verilmiştir. 5271 sayılı Kanun’un
95. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise “Şüpheli veya sanık yakalandığında, gözaltına alındığında veya
gözaltı süresi uzatıldığında, Cumhuriyet savcısının emriyle bir yakınına
veya belirlediği bir kişiye gecikmeksizin haber verilir.” denilmek
suretiyle Anayasa’da belirtilen bu hakkın ötesine geçilmiş ve kişinin
yakını yerine kendisinin belirlediği herhangi bir kişiye de haber
verilebilmesi imkânı getirilmiştir. Maddenin dava konusu üçüncü
fıkrasının (d) bendinde ise sadece terör suçları yönünden 5271 sayılı
Kanun’dan ayrılan özel bir düzenlemeye yer verilmiş ve kişinin belirlediği
herhangi bir kişiye haber verilmesinin soruşturmanın amacını tehlikeye
düşürebileceği hallerde sadece bir yakınına bilgi verilmesi esası
benimsenmiştir. Böylece 5271 sayılı Kanun’la tanınan kişinin yakını dışında
kendisinin belirlediği kişiye haber verilmesi terör suçları yönünden ve
soruşturmanın amacının tehlikeye düşeceği durumlarda sadece yakınına haber
verilmesiyle sınırlandırılmıştır.
Maddenin üçüncü
fıkrasının (h) bendinde ise Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi kapsamındaki
iletişimin dinlenilmesi, kayda alınması
ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ile gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ve
teknik araçlarla izleme yapılabilecek suç kataloğuna dâhil bulunmayan bazı
suçların terör suçu olması halinde bahsi geçen yöntemlerle takip
edilebileceği kuralına yer verilmiştir.
Kural olarak, 5271 sayılı Kanun’un 135., 139. ve 140. maddeleri uyarınca bir şüpheli hakkında
iletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin
değerlendirilmesi ile gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ve teknik
araçlarla izleme yapılması kararı verilebilmesi için, işlendiği iddia
olunan suçun söz konusu maddelerde sınırlı sayıda belirtilen katalog
suçlardan olması gerekmektedir. Bu katalogda yer alan suçlardan birini de
5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinde genel olarak düzenlenen ve bünyesinde
birçok suçu barındıran “suç işlemek
amacıyla örgüt kurulması” suçu oluşturmaktadır. Ancak bahsi geçen
iletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi
ile gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ve teknik araçlarla izleme
yapılması kararları, yasa gereği 220. maddede düzenlenen tüm suçlar için
verilememekte sadece örgüt kurmak, örgüt yönetmek ve örgüt adına suç
işlemek suçları yönünden verilebilmektedir. Bir başka deyişle, 220. maddede
düzenlenen örgüte üye olma, örgüte yardım etme ve örgüt propagandasını
yapma suçları, sözü geçen maddelerde belirtilen katalogda bulunmamaktadır. Ancak dava konusu 10. maddenin üçüncü fıkrasının (h) bendinde,
suçun terör suçu olması hâlinde 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinde yer
alan örgüte üye olma, örgüte yardım etme ve örgüt propagandasını yapma suçları
yönünden de söz konusu kararların alınabilmesine imkân tanınmış, böylelikle
terör suçları yönünden iletişimin dinlenilmesi, gizli soruşturmacı
görevlendirilmesi ve teknik araçlarla izleme yapılması kararı verilebilecek
suç kataloğu genişletilmiştir.
Yukarıda belirtilen kurallar dışında maddenin
üçüncü fıkrasının;
- (c) bendinde, 3713 sayılı Kanun’un 10.
maddesiyle görevli mahkemelerin görev alanına ilişkin olarak yürütülen
soruşturmalarda, hâkim tarafından verilmesi gereken tüm kararların Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından sadece bu işle görevlendirilen
hâkimler tarafından verileceği,
- (ç) bendinde, 3713 sayılı Kanun’un 10.
maddesiyle görevli mahkemelerin görev alanına giren suçlar yönünden, 5271
sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesinin birinci fıkrasındaki
yirmidört saat olan gözaltı süresinin kırksekiz saat olarak uygulanacağı,
- (e) bendinde, sadece terör suçları yönünden
gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkının, Cumhuriyet savcısının
istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süreyle kısıtlanabileceği,
- (f) bendinde, 3713
sayılı Kanun’un 2. ve 3. maddesinde belirtilen terör suçları
soruşturmalarında görev alan kolluk görevlileri tarafından düzenlenen
tutanaklarda, ilgili görevlilerin açık kimlikleri yerine sadece sicil
numaralarının yazılacağı, ayrıca anılan kolluk görevlilerinin ifadesine
başvurulması gerektiği hallerde çıkarılan çağrı kâğıtlarının, kolluk
görevlisinin iş adresine tebliğ edileceği ve bu kişilere ait ifade ve
duruşma tutanaklarında adres olarak yine iş yeri adreslerinin
gösterileceği,
- (g) bendinde, 3713 sayılı Kanun’un 10.
maddesiyle görevli mahkemelerin görev alanına giren suçların yargılamasına
ilişkin olarak güvenlik sorunları söz konusu olduğunda, yargılamayı yapacak
mahkemenin güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde
yapılmasına karar verilebileceği,
- (ğ) bendinde, 3713 sayılı Kanun’un 10.
maddesiyle görevli mahkemelerin görev alanındaki suçlara ilişkin davaların
adli tatile tabi olmayacağı ve adli tatilde de bu davalara bakılmaya devam
edileceği,
düzenlenmiştir.
Son olarak maddenin
altınca fıkrasında, çocuklara ilişkin bir hükme yer verilmiş ve çocukların
bu madde hükümleri uyarınca kurulan mahkemelerde yargılanamayacağı ve bu
mahkemelere özgü soruşturma ve kovuşturma hükümlerinin çocuklar bakımından
uygulanmayacağı belirtilmiştir.
bb- Anayasa’nın 6., 7. ve 11. Maddeleri Yönünden İnceleme
Dava dilekçesinde
7.5.2004 günlü, 5170 sayılı Kanun’un 9. maddesi uyarınca Anayasa’nın 143.
maddesinde yapılan değişiklikle, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin
kaldırıldığı, bu değişiklikten sonra Anayasa’da özel yetkili mahkemelerin
kurulmasına imkân tanıyacak anayasal bir dayanağın kalmadığı, dolayısıyla
dava konusu kurallarla özel yetkili mahkemelerin kurulmasının, Anayasa’nın
bağlayıcılığı ve üstünlüğünü düzenleyen 11. maddesine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, iptali
istenen kurallar ilgisi nedeniyle, Anayasa'nın 6. ve 7.maddeleri yönünden incelenmiştir.
Anayasa’nın 6.
maddesinde hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir
devlet yetkisi kullanamayacağı belirtilmiş, 7. maddesinde ise yasama
yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kullanılacağı
hüküm altına alınmıştır.
Dava konusu kurallarda,
belli bazı suçlara bakmak üzere bir ihtisas mahkemesi ve savcılığının
görevlendirilmesi ve bunların yargılama usulleri düzenlenmekte olup bu
şekilde bir düzenleme yapılabilmesi için Anayasa’da kanun koyucuya yetki
veren özel bir hükmün bulunması gerekmemektedir. Zira Anayasa’nın 7.
maddesi Anayasa’ya aykırı olmamak koşuluyla bu düzenlemeleri de kapsayacak
şekilde her türlü düzenlemeyi yapma konusunda kanun koyucuya gerekli
yetkiyi vermektedir.
Kaldı ki düzenleme
mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerine
ilişkin olup, Anayasa’nın 142. maddesinde kanun koyucunun söz konusu
konularda düzenleme yapma yetkisinin bulunduğu açıkça belirtilmiştir.
Açıklanan nedenlerle
dava konusu kurallar, Anayasa’nın 6. ve 7. maddelerine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralların Anayasa’nın
11. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
bc-Anayasa’nın 2., 13., 17., 19., 20., 22.,ve 36.Maddeleri Yönünden İnceleme
Dava dilekçesinde, dava konusu kurallarla özel
yetkili mahkemelere ve bu mahkemelerin görevleri ile uygulayacağı özel
yargılama usullerine yer verildiği, söz konusu kurallarda belirlenen
usullerin yargılama makamının yetkilerini artırırken sanıkların temel hak
ve özgürlüklerini Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin
gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olarak sınırlandırdığı, öte
yandan, gözaltındaki şüphelinin
müdafi ile görüşme hakkının, yirmidört saat süre ile kısıtlanabileceğini
düzenleyen kuralın savunma hakkını kısıtladığı ve bu durumun adil
yargılanma hakkı ilkesine aykırı olduğu, ayrıca söz konusu kuralda bu
sınırlamayı haklı kılacak bir gereklilik ve aciliyet ölçütüne yer
verilmediği, görüşmenin ne zaman engelleneceği ve birden fazla uygulanıp
uygulanmayacağının belli olmadığı, dolayısıyla düzenlemenin aynı zamanda
kötü muamele yasağına da aykırı olduğu belirtilerek kuralların, Anayasa’nın
2., 13., 17. ve 36. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesi uyarınca, iptali
istenen kurallar ilgisi nedeniyle, Anayasa'nın 19.,
20. ve 22. maddeleri yönünden de incelenmiştir.
Anayasa’nın
13. maddesinde temel hak ve hürriyetlerin uluslararası sözleşmelerde ve
uygulamalarda kabul edildiği üzere mutlak ve sınırsız olmadığı ve bunların
çeşitli şartlar altında sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Ancak bu
hak ve özgürlükler sınırlandırılırken sınırlamanın, Anayasa’nın ilgili
maddelerinde belirtilen nedenlere bağlı olarak kanunla yapılması ve
hakların özüne dokunmaması, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum
düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaması gerekir.
Bir sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının ve
demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğunun kabulü için temel
hakların kullanılmasını ciddi surette güçleştirip, amacına ulaşmasına engel
olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir.
Sınırlamanın ölçülülük ilkesine uygun olduğunun
kabulü için ise amaç ve araç
arasında hakkaniyete uygun bir denge kurması gerekir. Ölçülülük, aynı
zamanda yasal önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişli olmasını, amaç
ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemin zorunluluk
taşımasını da içerir.
Öte yandan, temel hak ve özgürlükler ancak
Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen nedenlere bağlı olarak sınırlandırılabilir.
Ancak bu, düzenlendiği maddede hiçbir sınırlama nedenine yer verilmeyen
hakların tamamının mutlak olduğunu ve bu hakların hiçbir şekilde
sınırlandırılamayacağı anlamını taşımamaktadır. Anayasa Mahkemesinin önceki
kararlarında da belirtildiği gibi temel hak ve hürriyetlerin doğasından
kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu gibi Anayasa’nın başka maddelerinde
yer alan kurallar da temel hak ve hürriyetlerin doğal sınırını oluşturur.
Bir başka deyişle, temel hak ve özgürlüklerin kapsamının ve objektif
uygulama alanının her bir norm yönünden bağımsız olarak değil Anayasa’nın
bütünü içerisindeki anlama göre belirlenmesi gerekir.
Dava konusu kurallarla genel olarak adil ve etkili
bir yargılama yapılmasını sağlamak ve böylece suç mağdurlarının hakları ile
toplumun huzur ve güvenliğini korumak amacıyla devletin güvenliğine,
anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine, milli savunmaya ve devletin
sırlarına karşı işlenen suçlar ile terör ve örgütlü suçları kovuşturmak üzere
ihtisas mahkemeleri ve bu mahkemelerin soruşturmalarını yürütecek savcılıkların
kurulduğu ve söz konusu mahkemelerin görev alanına giren suçlara ilişkin
olarak bazı hususlarda genel mahkemelerdeki yargılama usullerinden ayrılan
usullerin benimsendiği anlaşılmaktadır.
Bu
çerçevede maddede;
- Genel mahkemelerde uygulanan yirmidört saatlik gözaltı süresinin, bu
mahkemelerin görev alanına tabi suçlarda kırksekiz saat olarak
uygulanabileceği,
- Soruşturmanın amacının tehlikeye düşebilecek olması durumunda ve
sadece terör suçlarında uygulanmak üzere yakalanan veya gözaltına alınan
veya gözaltı süresi uzatılan kişinin durumu hakkında Cumhuriyet savcısının
emriyle sadece bir yakınına bilgi verilebileceği,
- Sadece terör suçlarında geçerli olmak üzere, gözaltındaki
şüphelinin müdafi ile görüşme hakkının, Cumhuriyet savcısının istemi
üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile kısıtlanabileceği,
- Bu mahkemelerin görev alanına tabi suçlarda güvenliğin sağlanması
bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verilebileceği,
- Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi kapsamındaki iletişimin
dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ile
gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ve teknik araçlarla izleme
yapılabilecek suç kataloğuna dâhil bulunmayan bazı suçların da terör suçu
olması halinde bu yöntemlerle takip edilebileceği,
kurala bağlanmıştır.
Bu düzenlemeler arasında bulunan ve maddenin üçüncü fıkrasının (ç)
bendinde yer alan gözaltı süresine ilişkin düzenleme, Anayasa’nın 19.
maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkindir.
Anayasa’nın
19. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliği
hakkına sahip olduğu ilke olarak belirlenmiş, ikinci ve üçüncü fıkralarında, maddede belirtilen nedenlerle kişilerin
yakalanabileceği belirtilmek suretiyle gözaltı tedbirine özgürlük ve
güvenlik hakkını sınırlayabilen bir istisna niteliği tanınmıştır. Maddenin
beşinci fıkrasında ise kişinin bireysel suçlarda en fazla kırksekiz saat,
toplu suçlarda ise en fazla dört güne kadar gözaltında tutulabileceği
belirtilerek, bizzat Anayasa hükmü tarafından kişinin özgürlük ve güvenlik
hakkının bireysel suçlarda en fazla ne kadar süreyle sınırlandırılabileceği
hüküm altına alınmıştır.
Dava konusu kuralın üçüncü fıkrasının (ç) bendinde de azami gözaltı
süresi Anayasa’nın 19. maddesinde düzenlendiği şekilde kırksekiz saat
olarak belirlenmiştir. Buna göre kuralla düzenlenen gözaltı süresi Anayasa
ile uyumludur.
Dava konusu kuralın üçüncü fıkrasının (d) bendi, “Kişinin yakalandığı ve tutuklandığının
yakınlarına haber verilmesi hakkı”na ilişkindir. Bu hak, Anayasa’nın 19.
maddesinin altıncı fıkrasında “Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına
derhal bildirilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
Dava konusu kuralın üçüncü fıkrasının (d) bendinde yer alan “Soruşturmanın amacı tehlikeye
düşebilecek ise yakalanan veya gözaltına alınan veya gözaltı süresi
uzatılan kişinin durumu hakkında Cumhuriyet savcısının emriyle sadece bir
yakınına bilgi verilir.” şeklindeki hüküm, Anayasa’nın anılan hükmüyle
paralellik arzetmektedir. Anayasa’da haber verilecek yakın sayısına ilişkin
herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, dava konusu kuralda haber
verilecek yakın sayısının bir kişi olarak belirlenmesi hakkın düzenlenmesi
niteliğindedir. Genel mahkemelerin görev alanına giren suçlarda kişinin bu
hakkını yakınları dışında, yakını olmayan herhangi bir kimse için de
kullanmasının mümkün olması, ilgili Anayasa maddesindeki hakkın da bu
şekilde yorumlanmasını gerektirmemektedir.
Dava konusu kuralın üçüncü fıkrasının (e) bendinde yer alan
gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkının, Cumhuriyet savcısının
istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile
sınırlandırılabileceğine ilişkin hüküm,
“müdafi yardımından yararlanma
hakkı”na ilişkindir.
Anayasa’nın
“Hak arama hürriyeti” başlığını taşıyan 36. maddesine 3.10.2001
günlü, 4709 sayılı Kanun ile “adil yargılanma” ibaresinin
eklenmesine ilişkin gerekçede, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerce
de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil
edildiği vurgulanmıştır. Anılan sözleşmelerden Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ile bunun uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
içtihatlarında, adil yargılanma hakkı kapsamında suç isnat edilen kişinin “müdafi yardımından
yararlanma hakkı” da yer
almaktadır. Dolayısıyla suç isnadı altındaki kişinin müdafi yardımından
yararlanma hakkının, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında korunan bir hak
olduğu kuşkusuzdur.
Bu aşamada
çözümlenmesi gereken sorun, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında korunan “müdafi yardımından yararlanma
hakkı”nın maddede herhangi bir sınırlandırma nedenine yer verilmemiş
olması nedeniyle sınırlandırılıp sınırlandırılamayacağıdır.
Daha önce de
belirtildiği üzere, hakkın düzenlendiği ilgili Anayasa maddesinde herhangi
bir sınırlama nedenine yer verilmemesi bu maddedeki hakkın sınırsız
olduğunu göstermemekte ve söz konusu hak, doğasından
kaynaklanan sınırlar veya Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallar
nedeniyle sınırlandırılabilmektedir.
Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının,
müdafi yardımından yararlanma hakkını güvence altına alırken, etkin bir
soruşturma ve kovuşturma yapılarak suç mağdurlarının haklarının korunması
gereğini dışladığı söylenemez.Bu
nedenle etkin bir soruşturma ve kovuşturma yapılarak suç mağdurlarının
haklarının korunması için kimi düzenlemeler yapılması mümkündür.
Dolayısıyla kuralın Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen “ilgili Anayasa maddesindeki sınırlama
sebebine dayanma zorunluluğu” ölçütüne aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Öte yandan, kuralla bazı suçlar yönünden müdafi yardımından
yararlanma hakkına bir sınırlama getirilmekle birlikte, getirilen
sınırlamanın söz konusu suçların niteliğinden kaynaklanan bir zorunluluğa
dayandığı anlaşılmaktadır. Zira, söz konusu suçlar
terör suçları olup, bu suçların kişi hak ve özgürlükleri ile demokratik
toplum düzeni ve güvenliği yönünden ortaya çıkardığı tehdidin ağırlığı ile
çok failli, organize ve karmaşık yapıları nedeniyle bu suçlara ilişkin
delillerin ele geçirilmesi ve bu delillerin karartılmaması ayrı bir önem
arz etmekte ve bu durum gözaltına alınan kişilerin belli bir süreyle dış
dünyayla olan iletişimlerinin kesilmesini zorunlu kılabilmektedir.
Ancak bu zorunluluğun
varlığı tek başına müdafi yardımından yararlanma hakkının sınırlandırılması
için yeterli olmamakta, bu sınırlandırmanın hakkın özüne dokunmaması,
demokratik toplum düzeni gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması
için kanunda gerekli önlemlere yer verilmiş olması da gerekmektedir.
Dava konusu kuralda,
gözaltına alınan kişinin yirmidört saat süreyle müdafiiyle görüşme hakkı
sınırlandırılırken aynı zamanda bu süre boyunca şüpheli veya sanığın
savunmasının alınmasının da yasaklandığı, böylece bu kişilerin
müdafilerinden hukuki yardım almaksızın savunma yapmalarının önlendiği
görülmektedir.
Müdafi ile görüşülemeyen süre boyunca savunma alınmasının
yasaklanmış olması, yapılan sınırlamanın soruşturmanın amacının tehlikeye
düşmesini önlemeyi ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını amaçladığını
göstermekte ve sınırlama aracının sanık veya şüpheli üzerinde baskı unsuru
olarak amacı dışında keyfi biçimde kullanılmasını engellemektedir.
Kural gereği gözaltındaki kişinin yirmidört saat süreyle müdafiiyle
görüşmesinin yasaklanması ancak hâkim kararıyla mümkün olabilmektedir. Bu
durum ise hem gözaltındaki kişinin yirmidört saat süreyle müdafiiyle görüştürülmemesini
haklı kılacak olguların varlığını gerektirmekte, hem de söz konusu
yasaklamanın gereksiz yere birden fazla kullanılmasını önlemektedir.
Dava konusu kuralda
demokratik toplum düzeni bakımından alınması gereken zorunlu tedbir
kapsamında bir taraftan müdafi yardımından yararlanma hakkı kısıtlanırken,
diğer taraftan belirtilen önlemlerle bu sınırlamanın hakkın özüne zarar
vermesi ve keyfi uygulamalara yol açması engellenmiş, aynı zamanda
sınırlamanın demokratik toplum düzeni gereklerine ve ölçülülük ilkesine
uygun olması da sağlanmıştır.
Dava konusu maddenin üçüncü fıkrasının (g) bendinde, “Güvenliğin sağlanması bakımından
duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verilebilir.”kuralına yer verilmiştir. Bu kuralda
düzenlenen husus bağımsız olarak temel bir hakkın konusu olmayıp,
Anayasa’da duruşmanın mutlaka belli bir yerde icra edilmesi zorunluluğunu
gerektiren bir hüküm bulunmamaktadır.
Kişinin suç işlemesi halinde yargılanacağı mahkemenin önceden belli
olması ve kişinin suç işledikten sonra yargılanacağı mahkemenin
değiştirilmemesi hususu ise kanuni hâkim güvencesi ile ilgili olup, dava
konusu kuralın bu güvenceyle ilgisi bulunmamaktadır. Zira dava konusu
kuralda, suçun kovuşturmasını yapacak hâkimlerin değişmesi öngörülmemekte,
sadece güvenlik nedeniyle duruşmanın yapılacağı yerin değişmesi
düzenlenmektedir.
Dava konusu kuralın
üçüncü fıkrasının (h) bendinde ise iletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve
sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ile gizli soruşturmacı görevlendirme
ve teknik araçlarla izleme yapılabilecek suç kataloğuna dâhil bulunmayan
örgüt üyesi olma, örgüte bilerek yardım etme ve örgüt propagandası yapma
suçlarının terör suçu kapsamında işlenmesi hâlinde, anılan yöntemlerle
takip edilebilmesine imkân tanıyan hüküm yer almaktadır. Bu kural ile “özel hayatın
gizliliği” ve “haberleşme
hürriyeti”ne yönelik sınırlandırmalar yapılmaktadır.
Anayasa’nın 22. maddesinin birinci fıkrasında, “haberleşme hürriyeti”ne, ikinci fıkrasında ise bu hakkın sınırlandırılması
sebeplerine yer verilmiş ve bunlar arasında “kamu düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi” de
sayılmıştır.
Anayasa’nın 20. maddesinde ise özel hayatın gizliliği hakkına yer
verilmiş ve bu hakkın 22. maddede öngörüldüğü gibi “kamu düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi”
sebepleriyle sınırlandırılabileceği belirtilmiştir. Ancak maddede bu
sınırlandırmanın “arama”
tedbirine özgü olarak yapılabileceği belirtildiğinden, bu sebeplerin dava
konusu kural yönünden meşru bir sınırlandırma nedeni olarak kabul edilmesi
mümkün görülmemektedir. Buna karşılık, özel hayatın düzenlendiği maddede
dava konusu kuralda belirtilen ceza muhakemesi işlemleri yönünden özel
sınırlama sebeplerine yer verilmediğinin kabulü halinde bile bu hakkın
Anayasa’nın 36. maddesi kapsamındakietkin ve adil bir yargılanma
yapılması gerekçesiyle sınırlandırılması mümkün olup kuralda da söz konusu
hakkın sınırlandırılma amacının bu olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla
kuralın Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen “ilgili Anayasa maddesindeki sınırlama sebebine dayanma zorunluluğu”
ölçütüne aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, kuralla bazı suçlar yönünden özel hayatın gizliliği
hakkına ve haberleşme hürriyetine bir sınırlama getirilmekle birlikte
getirilen sınırlama söz konusu suçların niteliğinden kaynaklanan bir
zorunluluğa dayanmaktadır. Zira, söz konusu suçlar
örgütlü terör suçları olup, bu suçların kişi hak ve özgürlükleri ile
demokratik toplum düzeni ve güvenliği yönünden ortaya çıkardığı tehdidin
ağırlığı nedeniyle bu suçlara ilişkin delillerin ele geçirilmesi ve bu
delillerin karartılmaması ayrı bir önem arz etmekte ve bu durum kuralda
belirtilen suç soruşturmalarında, bazı hallerde iletişimin dinlenmesi, kayda alınması veya sinyal bilgilerinin
değerlendirilmesi ile gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ve teknik takip
tedbirine başvurulması zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır.
Ancak bu zorunluluğun
varlığı tek başına özel hayatın gizliliği hakkının ve haberleşme
hürriyetinin sınırlandırılması için yeterli olmamakta, bu sınırlamanın
hakkın özüne dokunmaması, demokratik toplum düzeni gereklerine ve ölçülülük
ilkesine uygun olması için kanunda gerekli önlemlere yer verilmiş olması da
gerekmektedir.
Dava konusu kural ve 5271 sayılı Kanun’un 135., 139., ve 140. maddeleri incelendiğinde söz konusu
güvencelere ayrıntılı bir şekilde yer verildiği böylece kuralda, demokratik toplum düzeni bakımından alınması gereken
zorunlu tedbirler kapsamında bir taraftan özel hayatın gizliliği hakkı ve
haberleşme hürriyeti sınırlandırılırken, diğer taraftan yasada belirtilen
önlemlerle sınırlandırmaların hakların özüne dokunmaması ve ölçülü
olmasının sağlandığı görülmektedir.
Açıklanan nedenlerle
dava konusu kurallar, Anayasa’nın 2., 13.,19.,
20., 22. ve36. maddelerine aykırı
değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Maddenin üçüncü fıkrasının (e) bendi yönünden, Mehmet ERTEN,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamışlarıdır.
Kuralların, Anayasa’nın 17. maddesi ile ilgisi görülmemiştir.
bd-
Anayasa’nın 10. Maddesi Yönünden İnceleme
Dava
dilekçesinde, dava konusu kurallarla bazı suçlar yönünden kişilerin hak ve
özgürlüklerinin genel mahkemelerdeki yargılama kurallarına göre daha fazla
daraltıldığı belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 10. maddesine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kurallarda, 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle görevli mahkemelerin
görev alanına giren suçların failleriyle diğer suç failleri arasında bu
kişilere uygulanacak ceza yargılaması usullerinde ayrıma gidildiği açık ise
de bunun kanun önünde eşitlik ilkesine aykırılık oluşturduğu söylenemez.
Zira her iki kategorideki kişilerin hukuksal konumları farklı olup,
durumlarındaki farklılık nedeniyle haklarında farklı kurallar
uygulanmaktadır.
Açıklanan
nedenle dava konusu kuralların, Anayasa’nın 10. maddesine aykırı bir yönü
bulunmamaktadır. İptal isteminin reddi gerekir.
be- Anayasa’nın 2., 4. ve 6. Maddeleri Yönünden
İnceleme (Maddenin Üçüncü
Fıkrasının(b) Bendinin Son Cümlesi
Uyarınca 2937 Sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat
Teşkilatı Kanunu Yönünden Getirilen İstisna Yönünden)
Dava dilekçesinde, 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesinin üçüncü fıkrasının
(b) bendinde yer alan dava konusu kuralla, 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat
Teşkilatı Kanunu yönünden getirilen istisnanın, devletin bazı işlem ve
faaliyetlerinin yargının denetimi dışına çıkarılması ve bir keyfilik ve
sorumsuzluk alanı yaratılması sonucunu doğurduğu, bunun ise Anayasa’nın 2.
maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu,
ayrıca kuralla devletin belli bir alana ilişkin egemenlik yetkisi
kullanımının belli kişi, zümre veya sınıfa bırakıldığı ve bazı kişi, zümre
veya sınıflara kaynağını Anayasa’dan almayan devlet yetkilerini kullanma
yetkisinin verildiği, bunun ise Anayasa’nın değiştirilemeyecek hükümlerini
düzenleyen 4. maddesine ve egemenliği düzenleyen 6. maddesine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda,
Türk Ceza Kanunu’nun 302., 309., 311., 312., 313., 314., 315. ve 316.
maddelerinde düzenlenen suçlara ilişkin olarak görev sırasında veya
görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan
soruşturma yapılacağı hükmüne yer verilmiş, ancak kuralda 1.11.1983 tarihli
ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı
Kanunu’nun 26. maddesi saklı tutulmuştur.
2937 sayılı Kanun’un “Soruşturma
İzni” başlıklı 26. maddesinde, MİT
mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri
arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin görevlerini yerine
getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında
işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı ya da 5271 sayılı Kanun’un 250.
maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin
görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma
yapılmasının Başbakan’ın iznine bağlı olduğu hükme bağlanmıştır.
2937 sayılı Kanun’un 26. maddesinin yürürlüğe
girmesinden sonra 6352 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş ve 105. maddesinin (6)
numaralı fıkrası ile 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesi yürürlükten
kaldırılmıştır. Ancak, anılan Kanun’un geçici 2. maddesinin (7) numaralı
fıkrasında, “Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesinin
birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerine yapılmış olan
atıflar, Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında
belirtilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış sayılır.” denilmiştir.
Dolayısıyla, dava konusu kuraldaki 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin (1)
numaralı fıkrasına yapılan atıf, 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesinde
belirtilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış olmaktadır.
Sonuç itibariyle
kuralda, Türk Ceza Kanunu’nun 302., 309., 311.,
312., 313., 314., 315. ve 316.
maddeleri yönünden getirilen doğrudan soruşturma yapma usulünün 2937 sayılı
Kanun’un 26. maddesinde belirtilen kişileri kapsamayacağı yönünde özel bir
soruşturma usulü benimsenmektedir.
5271 sayılı Kanun, herkes hakkında geçerli olan
ceza soruşturması ve kovuşturması hükümlerini içermektedir. Ancak, kanun
koyucu, uluslararası hukuk ve iç hukuktan kaynaklanan kimi nedenlere
dayanarak bu genel kurallara istisnalar getirmiştir. Buna göre, suç işleyen
her kişi hakkında uygulanması gereken genel düzenlemeleri içeren 5271
sayılı Kanun hükümleri bazı suç failleri bakımından uygulanmayacak, bunlar
hakkında ilgili kanunlarındaki özel soruşturma ve kovuşturma usulleri
geçerli olacaktır. Bu usullerin tanınması, uygulanacak kişilere bir zümre
ya da sınıf olarak imtiyaz tanımak anlamına gelmeyip, yapılan görevin
niteliğinden kaynaklanmaktadır. Böylece, hem yapılan görevin en iyi şekilde
ve etkin olarak yerine getirilmesi sağlanacak hem de gereksiz şikâyetlere
maruz kalınarak görülen hizmetin kesintiye uğraması engellenecektir.
Hukuk devletinde, kanun koyucunun, ceza siyaseti gereği kimlerin özel
soruşturma usulüne tabi olacağını belirleme hususunda takdir yetkisi
vardır.
Buna göre, MİT mensuplarının veya belirli bir görevi
ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından
görevlendirilenlerin, Türk Ceza Kanunu’nun 302., 309., 311.,
312., 313., 314., 315. ve 316.
maddelerinde belirtilen suçları işleseler bile haklarında soruşturma
yapılmasının Başbakan’ın iznine bağlı tutulması hususunun, kanun koyucunun
takdir yetkisi içinde kaldığı açıktır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Mehmet ERTEN ve Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe
katılmamışlarıdır.
Kuralın Anayasa’nın 4. ve 6. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
K- Kanun’un 77. Maddesiyle 5187 Sayılı Kanun’un 26. Maddesinin Birinci ve Altıncı Fıkralarında Yapılan
Değişikliklerin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu düzenlemelerde basılmış eserler yoluyla işlenen
veya 5187 sayılı Kanun’da öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının
açılması için öngörülen sürelerin ve bu sürelerin işlemesinin tabi kılındığı
durma süresinin kısa ve yetersiz olduğu, bunun kişilerin hak arama
özgürlüklerini sınırlandıracağı, öte yandan Anayasa Mahkemesinin 28.4.2011
günlü, E.2009/66, K.2011/72 sayılı kararıyla basılmış eserler yoluyla
işlenen veya 5187 sayılı Kanun’da öngörülen suçlarla ilgili dava açma
süresini iki ayla sınırlayan düzenlemeyi iptal ettiği ve bu iptal kararının
Anayasa’nın 153. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca yasama organı yönünden
bağlayıcı olduğu, kanun koyucunun bu bağlayıcılığa rağmen söz konusu süreyi
yeniden kısa ve yetersiz olarak düzenlediği belirtilerek kuralların,
Anayasa’nın 2., 36. ve 153. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kurallarla, basılmış
eserler yoluyla işlenen veya 5187 sayılı Kanun’da
öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının açılması için öngörülen
hak düşürücü süre, bir muhakeme şartı olarak
günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden
ise altı ay olarak belirlenmiş; kamu davasının izin veya karar alınması
şartına bağlı tutulduğu suçlarda, izin veya karar için gerekli başvurunun
yapılmasından itibaren dava açma süresinin en fazla dört ay süreyle
duracağı hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen
hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu
hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün
etkinliklerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız
yargı denetimine bağlı olan devlettir. Yasaların kamu yararının sağlanması
amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve
hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu
nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir
yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı
ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde, herkesin gerekli
araç ve yollardan yararlanarak yargı organları önünde davacı ya da davalı
olarak iddia ve savunma hakkı bulunduğu belirtilmektedir. Maddeyle güvence
altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak
niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken
şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili
güvencelerden biridir.
Dava konusu kurallarda düzenlenen dava
açma süreleri, ceza muhakemesi şartlarından olup, yargılama usulüne
ilişkindir. Anayasa’nın 142. maddesi uyarınca yargılama usulüne ilişkin
düzenlemeler yapma ve bu çerçevede basın suçlarında dava açma sürelerini
belirleme yetkisi kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kalmaktadır.
Günümüzde hemen hemen bütün ülkelerin
basın kanunlarında, basın davalarında gecikmelerin önlenerek basın
özgürlüğünün zedelenmesine engel olmak amacıyla, basın suçlarına ilişkin
davaların açılması için özel sürelere yer verildiği görülmektedir. Dava
konusu kurallarda da basılmış eserler yoluyla işlenen veya Basın Kanunu’nda
öngörülen diğer suçlardan dolayı bu alanda faaliyet gösterenleri uzun süre
ceza tehdidi ile karşı karşıya bırakmamak ve böylece basın özgürlüğünü
güvence altına almak amacıyla söz konusu suçlar nedeniyle açılacak davalar
için belirli süreler öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
Kanun koyucu basın suçlarında dava açılmasını belirli bir
süreyle sınırlama konusundaki takdir yetkisini, Anayasa’da belirlenen
kurallara bağlı kalmak ve adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini
gözetmek koşuluyla kullanabilecektir. Bir başka ifadeyle,
bir yandan basın mensuplarının uzun süre ceza tehdidi altında bulunmalarına
engel olunması, diğer yandan da suçtan mağdur olanların hak arama
özgürlüklerinin zarar görmemesi amacıyla basın suçlarında dava açma
süresinin makul bir süre olarak belirlenmesi suretiyle, basın hürriyeti ile
hak arama hürriyeti arasında adil bir dengenin kurulması gerekir. Yine,
basın suçlarında Cumhuriyet savcılığınca resen dava açılmasıyla korunmak
istenen hukuki yarar ile basın hürriyetinin korunmasındaki hukuki yarar
arasında da makul bir denge bulunmalıdır.
Dava konusu kurallarda, basılmış
eserler yoluyla işlenen veya 5187
sayılı Kanun’da öngörülen diğer suçlarla ilgili
ceza davalarının açılması için öngörülen hak düşürücü süreler, günlük
süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden ise altı
ay olarak belirlenmiştir. Kurallarda belirlenen bu sürelerin hem basın
mensuplarının uzun süre ceza tehdidi altında kalmasını önleyen, hem de
suçtan mağdur olanların hak arama özgürlüklerini kullanabilmelerine imkân
tanıyan makul süreler olduğu görülmektedir. Zira bu süreler, Cumhuriyet
savcısının dava açmak üzere gerekli hazırlıkları yapması için yeterli
olduğu gibi basın mensuplarının uzun süre ceza tehdidi altında kalmasını
önlemeye de elverişlidir.
Diğer taraftan, kamu davasının izin veya karar alınması şartına
bağlı tutulduğu suçlarda, izin veya karar için gerekli başvurunun yapılmasından
itibaren dava açma süresinin en fazla dört ay süreyle durmasını düzenleyen
kural da hem basın mensuplarının uzun süre ceza
tehdidi altında kalmasını önlemeye, hem de dava açma iznini veya kararını
verecek mercilere söz konusu kararı vermek üzere yeterli hazırlığı yapma
imkânını sağlamaya elverişlidir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kurallar, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı
değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralın
Anayasa’nın 153. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
L- Kanun’un 85. Maddesiyle
Değiştirilen 5237 Sayılı Kanun’un 220.
Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Kanun’un 85. maddesiyle değiştirilen, 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinin (6) numaralı
fıkrasının, Anayasa’nın 2., 12., 13.,
36., 37., 38., 40. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural, 11.4.2013 günlü,
6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü
Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 11. maddesi
ile değiştirildiğinden, konusu kalmayan
kurala ilişkiniptal istemi
hakkındakarar verilmesine yer olmadığına kararı verilmesi gerekir.
M- Kanun’un 85. Maddesiyle
Değiştirilen 5237 Sayılı Kanun’un 220.
Maddesinin (7) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kuralda, örgüt üyesi olmadığı
hâlde örgüte yardım edenlerin hem işledikleri suçtan hem de örgüt üyesi
olma suçundan cezalandırılmasının öngörüldüğü, bu durumun ceza hukukunun
genel ilkelerine aykırı olduğu, zira, ceza hukukunun genel ilkelerinden “mükerrer
yargılama yasağı” ilkesi uyarınca bir kişinin aynı fiilden
dolayı ancak bir kez yargılanıp cezalandırılabileceği, oysa dava konusu
kural nedeniyle kişinin mükerrer olarak yargılanmasına ve
cezalandırılmasına izin verildiği, örgüte üye olmayan
birinin, farazi bir yaklaşımla örgüt üyesi kabul edilmesinin ceza hukukunda
kanuni karinelere yer olmadığı ilkesiyle ve dolayısıyla ceza sorumluluğunun
şahsiliği ilkesiyle de çeliştiği belirtilerek söz konusu kuralın, Anayasanın 2., 12., 13., 36., 37.,
38.,40. ve 138. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, örgüt
içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım
edenlerin örgüt üyesi olma suçundan cezalandırılacakları ve örgüt üyeliğinden
dolayı verilecek cezanın, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine
kadar indirilebileceği düzenlenmektedir.
Daha önce de belirtildiği üzere, kanun koyucu, cezalandırma
yetkisini kullanırken toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi
tür ve ölçüdeki ceza yaptırımı ile karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı
veya hafifletici sebep olarak kabul edilebileceği konusunda takdir
yetkisine sahip bulunmaktadır.
Dava
konusu kuralda, örgütlü suçlarla etkin mücadele edilmesinin sağlanması
amacıyla örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmasa bile örgütün amacına
ulaşmasını sağlamak üzere örgüte bilerek ve isteyerek yardım edenler yönünden
bağımsız bir suç tipi oluşturulmakta ve bu fiil örgüte üye olmakla ortaya
çıkan tehlikeye eşdeğer görülerek, örgüt üyeliği suçuyla aynı şekilde
cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla kuralda aynı eyleme ilişkin mükerrer bir yargılama ve
cezalandırmanın söz konusu olmadığı açıktır. Bu yönüyle kanun
koyucunun izlediği ceza politikası uyarınca yaptığı değerlendirme sonucunda
örgüte yardım etme eylemini bağımsız bir suç olarak nitelemesi ve bu eylemi
suç olarak tanımladığı başka bir eylemle aynı tehlikede görerek aynı
şekilde cezalandırmasında Anayasa’ya ve ceza hukukunun genel ilkelerine
aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 12., 13., 36., 37., 38., 40. ve 138. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
N- Kanun’un 90. Maddesiyle
Değiştirilen 5237 Sayılı Kanun’un
277. Maddesi ve 93. Maddesiyle
Değiştirilen 5237 Sayılı Kanun’un 288. Maddesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kurallarla, 5237 sayılı Kanun’un 277. ve 288.
maddelerindeki suçların yeniden düzenlendiği; 277. maddede, önceki
düzenlemede suçun maddi unsurları arasında sayılan “emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek” gibi ibarelere yer
verilmediği, bunun ise yargılamanın belirli güç odakları karşısında adil
bir şekilde görülmesini sağlama imkânını ortadan kaldırdığı, düzenlemeyle
suçun manevi unsurlarında da ciddi değişiklikler yapılarak failin saikine
dair çok sayıda belirleme yapıldığı, bunun da suçun oluşumunu neredeyse
imkansız hâle getirdiği, maddede yer alan “bir haksızlık oluşturma” kavramının belirsiz olduğu, maddenin
ikinci fıkrasındaki fikri içtimaya ilişkin hükmün, 5237 sayılı Kanun’un
genel hükümlerinde düzenlenen fikri içtima kuralıyla çeliştiği, 277. ve
288. maddelerde düzenlenen suçların benzer olmasına rağmen bu suçların
cezaları arasında ciddi farklılıklara gidilmesinin yerinde olmadığı, öte
yandan 288. maddedeki suçun belirsiz ve cezasının fazla olması nedeniyle
bir çok vesileyle kişilerin bu suçlamayla karşılaşabileceği, maddede
bilirkişiyi, hâkimleri ve mahkeme kararını eleştirmenin suç hâline
getirildiği, dolayısıyla düzenlemelerle bir bütün olarak hukuk devleti ve
hukuk güvenliği ilkelerinin zedelendiği ve yargı bağımsızlığının devlete
karşı korunması gereğinin ihmal edildiği belirtilerekkuralların Anayasa’nın 2., 5., 6., 9., 37. ve 138. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
5237 sayılı Kanun’un “Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı
etkilemeye teşebbüs” başlıklı 277.
maddesinde, görülmekte olan
bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını
engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından
birinin, şüphelinin, sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine
sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda
bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı
olarak etkilemeye teşebbüs eden kişinin, iki yıldan dört yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılacağı ve maddede belirtilen suçu oluşturan fiilin
başka bir suçu da oluşturması hâlinde, fikri içtima hükümlerine göre
verilecek cezanın yarısına kadar artırılacağı düzenlenmektedir.
Kanun’un“Adil
yargılamayı etkilemeye teşebbüs”
başlıklı 288. maddesinde ise görülmekte olan bir davada veya
yapılmakta olan bir soruşturmada hukuka aykırı bir karar verilmesi veya bir
işlem tesis edilmesi ya da gerçeğe aykırı beyanda bulunulması için, yargı
görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemek
amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunanların elli günden az
olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın
2. maddesinde hukuk devleti, 138. maddesinde ise mahkemelerin bağımsızlığı
ilkeleri düzenlenmiştir. Hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından olan
yargı bağımsızlığı, insan haklarının ve özgürlüklerinin en etkin
güvencesidir. Mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimin, çekinmeden ve endişe
duymadan, Anayasa’nın öngördüğü gereklerden başka herhangi bir dış etki
altında kalmadan, yansız tutumla, özgürce karar verebilmesidir.
Bağımsızlığın, demokratik bir toplumda, devlet yapısı içinde tüm kurum ve
kuruluşlar ile kişilere karşı düşünülüp sağlanması gerekir.
Dava
konusu kurallarda, yargının herhangi bir dış etki altında kalmasını önlemek
ve adil bir şekilde işlemesini sağlamak üzere yargı görevini yapanlar ile
bu süreçte yer alan ve yargı kararının ortaya çıkmasına katkı sağlayan
kişilere yönelik etkileme fiillerinin, suç olarak düzenlendiği
görülmektedir.
Daha önce de belirtildiği üzere hukuk devletinde ceza
siyasetinin ve bu siyasetin unsurlarının belirlenmesi yetkisi kanun
koyucuya aittir. Dolayısıyla
kanun koyucunun bu yetkiye istinaden dava konusu kurallarla genel olarak
adil yargılama yapılması ve maddi gerçeğe ulaşılmasını önlemeye yönelik
yargıyı etkileme suçlarını yeniden düzenlemesinde ve bu düzenlemeyi
yaparken suçun maddi ve manevi unsurları ile bunlar için öngörülen
cezaları, izlediği ceza siyaseti uyarınca ihtiyaç duyduğu şekilde
belirlemesinde hukuk devleti ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Öte
yandan, daha önce 277. maddedeki suçun maddi unsurları arasında sayılan “emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra
etmek” gibi ibarelere, yeni düzenlemede yer verilmemiştir. Ancak
kuralda bu ibarelere yer verilmemesi, bu yöntemlerle yapılacak yargılamayı
etkileme girişimlerini suç olmaktan çıkarmamaktadır. Zira yeni düzenlemede
anılan ibarelere yer verilmemişse de yargı görevi yapan kişileri, “hukuka aykırı olarak etkilemek”
şeklindeki suçun maddi unsurunda herhangi bir değişiklik yapılmamış ve bu
unsur aynen korunmuştur. Hukuka
aykırı olarak yargı görevi yapanları etkileme ise bu görevi yapanlara emir
verme, baskı yapma veya nüfuz icra etmeyi de içeren geniş bir kavramdır.
Dolayısıyla söz konusu ibarelerin madde metninden çıkarılmasının, maddenin
uygulanmasında herhangi bir farklılık yaratması ve dava dilekçesinde ileri
sürüldüğü gibi yargılamanın belirli güç odakları karşısında adil bir şekilde
görülmesini sağlama imkânını ortadan kaldırması söz konusu değildir.
Dava
konusu kurallarla 277. maddedeki suçun manevi unsurlarında yapılan
değişikliklerin, suçun oluşumunu imkânsız hale getirmesi de söz konusu
değildir. Zira suçun oluşumu için kuralda aranan “failin
gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak
amacıyla, davanın taraflarından birinin aleyhine sonuç doğuracak bir karar
verilmesi veya bir işlem tesis edilmesi ya da beyanda bulunulmasını
sağlamak” şeklindeki özel kast, suçla korunmak istenen hukuki
değerle uyum içerisinde olup bunun,suçun oluşumunu imkânsız hale getirdiği söylenemez.
Dava konusu 277. maddede yer
alan “suçun haksızlık oluşturmak
amacıyla işlenmesi” şeklindeki unsurunun da açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olduğu
görülmektedir. Anılan unsurun soyut
olduğu ileri sürülebilirse de hukuk kurallarının kapsayıcı olma zorunluluğunun, onların belli bir
düzeyde soyut olmalarını gerektirdiği ve bunun hukuk kurallarının belirsiz
olması sonucunu doğurmayacağı açıktır.
Türk
Ceza Kanunu’nda özel hükümlerle genel hükümlerden ayrılan özel düzenlemeler
yapılabilir. Anayasa’da bu tür özel düzenlemeler yapılmasını engelleyen bir
hüküm bulunmamakta ve kanun koyucunun güttüğü ceza siyaseti uyarınca ceza
hukukuna ilişkin kuralları belirlemesinde takdir yetkisi bulunmaktadır.
Esasen
Türk Ceza Kanunu sistematiği uyarınca genel hükümler, ancak özel hükümlerde bir düzenleme bulunmaması
halinde uygulama kabiliyeti bulmaktadır. Dolayısıyla bazı suçlar yönünden
fiilin işlenmesiyle birden fazla suçun oluştuğu durumlarda sadece söz
konusu suçlar arasında en ağır cezayı gerektiren suçun cezasıyla failin
cezalandırılması, Türk Ceza Kanunu sistematiğine uygun bir düzenleme olup
bunun herhangi bir çelişkiye meydan vermesi söz konusu değildir.
Ayrıca, dava konusu 288.
madde de yer alan; görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir
soruşturmada hukuka aykırı bir karar verilmesi veya bir işlem tesis
edilmesi ya da gerçeğe aykırı beyanda bulunulması için, yargı görevi
yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemek amacıyla
alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmak, şeklindeki suçun maddi ve manevi
unsurları herhangi bir
duraksamaya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir
niteliktedir.
Bu
kuralla, soruşturma ve kovuşturma ile ilgili yapılan her türlü açıklama
değil, sadece hukuka aykırı yapılan açıklamalar suç olarak düzenlenmiştir.
Bu çerçevede kural uyarınca düşünce ve ifade özgürlüğü veya basın özgürlüğü
hakkına dayalı olarak eleştiri amacıyla yapılan açıklamalar suç
oluşturmamakta, sırf yargı görevi yapanın, bilirkişinin ve tanığın hukuka
aykırı bir işlem tesis etmesi veya gerçeğe aykırı beyanda bulunmasını
sağlamak üzere özel kastla yapılan açıklamalar cezalandırılmaktadır. Bu
yönüyle dava dilekçesinde ileri sürüldüğü gibi kuralın, bilirkişileri, hâkimleri
ve mahkeme kararlarını eleştirmeyi suç haline getirmesi söz konusu
değildir.
Sonuç
itibariyle dava konusu kurallarda, herhangi bir belirsizliğin bulunmaması
nedeniyle, hukuk güvenliği ilkesine ve yargı bağımsızlığına aykırı bir yön
bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralların Anayasa’nın 5., 6., 9. ve37. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
O- Kanun’un 92. Maddesiyle
Değiştirilen 5237 Sayılı Kanun’un285. Maddesinin(1),
(2), (5) ve (6) Numaralı Fıkralarınınİncelenmesi
Dava dilekçesinde, 285. maddedeki soruşturmanın
gizliliğini ihlal suçunun yeniden düzenlendiği, bu düzenleme yapılırken suç
için öngörülen cezanın hapis veya para cezası olmak üzere seçimlik olarak
belirlendiği, bunun ise cezada bir orantısızlığa sebebiyet verdiği, maddede
suçun unsurları arasında sayılan “suçlu sayılmama karinesinden yararlanma
hakkının ihlali” ve “maddi
gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli olma” gibi unsurların
soyut olduğu ve bunların maddenin uygulanma alanını belirsizleştirdiği, bu
unsurlarla birlikte suçun, basın özgürlüğü ve lekelenmeme hakkını etkin bir
şekilde koruma imkânını ortadan kaldırdığı ve keyfiliğe neden olduğu, çünkü
söz konusu unsurların bazen bir soruşturmayla ilgili herhangi bir haberin “suçlu sayılmama karinesinden yararlanma
hakkının ihlali” gerekçesiyle suç sayılması, bazen de soruşturmayla
ilgili yapılan sistematik yayınların “maddi
gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli” olmadığı gerekçesiyle
suç sayılmaması gibi istenmeyen sonuçlara sebebiyet verebileceği, maddede,
suçun oluşumunun haberleşmenin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal
edilmesi şartına bağlanmasının yerinde olmadığı, zira bu hususların 5237
sayılı Kanun’da başka suçlar olarak öngörüldüğü ve bunların koruduğu hukuki
değerlerin farklı olduğu, maddenin birinci fıkrasında üçüncü kişiler
yönünden soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesi suçunun; ikinci
fıkrasında ise taraflar yönünden gizliliğin ihlal edilmesi suçunun
düzenlendiği, ancak bu düzenleme yapılırken asıl ihlali oluşturan birinci
fıkradaki suçun aksine istisnai ihlali oluşturan ikinci fıkradaki suçun
kolayca gerçekleşecek şartlara bağlanıp ağır şekilde cezalandırıldığı,
bunun dürüst yargılama ilkesine aykırı olduğu,maddede
soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına
yol açacak şekilde görüntülerinin yayınlanmasının cezalandırıldığı, oysa
görüntülerin yayınlanması dışındaki yöntemlerle de kişilerin suçlu olarak
algılanmasına sebep olunabileceği, suçun
basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde cezanın artırılacağına ilişkin
hükme yeni düzenlemede yer verilmediği, bunun ise suçun basın ve yayın
yoluyla işlenmesi ile bu vasıtalar olmaksızın işlenmesini aynı düzeye
indirgediği, oysa suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde korunan
hukuki menfaat bakımından çok daha ağır bir tehlikenin ortaya çıktığı, bu
yönüyle düzenlemenin eksik olduğu belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5237
sayılı Kanun’un dava konusu 285. maddesinin (1) numaralı fıkrasında,
soruşturmanın tarafları dışındaki kişilere karşı gizli tutulan soruşturma
işlemleri ile ilgili gizliliğin ihlali suçu düzenlenmektedir. Buna göre, maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye
elverişli olacak şekilde, soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğini
alenen açıklayarak suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkını veya
haberleşmenin ya da özel hayatın gizliliğini ihlal eden kişi bir yıldan üç
yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılacaktır.
Maddenin (2) numaralı fıkrasında ise soruşturmanın taraflarına karşı gizli
tutulan işlemlere ilişkin gizliliğin ihlali suçu düzenlenmektedir. Bu
fıkrada soruşturma evresinde alınan ve soruşturmanın tarafı olan kişilere
karşı gizli tutulması gereken kararların ve bunların gereği olarak yapılan
işlemlerin gizliliğini ihlal eden kişinin, bir yıldan üç yıla kadar hapis
veya adli para cezası ile cezalandırılacağı öngörülmüştür.
Maddenin dava konusu (5) numaralı fıkrasında, soruşturma ve
kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına yol açacak
şekilde görüntülerinin yayınlanması hâli de ayrı bir suç tipi olarak
düzenlenmiş ve kuralda bu eylemin altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılacağı belirtilmiştir.
Maddenin dava konusu (6) numaralı fıkrası ise soruşturma ve
kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu
yapılmasının suç oluşturmayacağı kuralını içermektedir.
Hukuk devletinde, ceza ve ceza yargılamasına ilişkin kurallar,
ceza hukukunun ana ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları başta
olmak üzere, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, etik değerleri ve ekonomik
hayatın gereksinmeleri göz önüne alınarak saptanacak ceza siyasetine göre
belirlenir. Bu çerçevede kanun koyucu, cezalandırma
yetkisini kullanırken “soruşturmanın
gizliliğini ihlal” başlığı altında çeşitli suç tipleri düzenleyebileceği
gibi bu suç tiplerini düzenlerken bunların maddi ve manevi unsurlarını,
ağırlaştırıcı ve hafifletici nedenlerini, hangi eylemlerin bu kapsamda
kalıp kalmayacağını, bu suçlar için öngörülecek cezanın türünü, ağırlığını
ve cezanın seçimlik olup olmayacağını izlediği
ceza politikası uyarınca ihtiyaç duyduğu şekilde düzenleyebilir.
5237 sayılı Kanun’un 285. maddesinin
dava konusu (1)
numaralı fıkrasında yer alan suçun
oluşabilmesi için, soruşturma
evresindeki işleme ilişkin yapılan aleni açıklamanın “maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli olma”sı
yeterli olmayıp açıklamayla aynı zamanda “suçlu sayılmama karinesinden yararlanma” veya “haberleşmenin gizliliği” ya da “özel hayatın gizliliği”nin ihlal edilmesi de gerekmektedir. Bu yönüyle kuralda suçun hangi koşullarda oluşacağı açık olup, dava
dilekçesinde ileri sürüldüğü üzere kuralın herhangi bir belirsizliğe veya
keyfiliğe yol açması söz konusu değildir.
5237 sayılı Kanun’da haberleşmenin
ve özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi fiillerinin bağımsız suçlar olarak
düzenlenmesi sebebiyle bunların dava konusu suçun unsurlarını
oluşturmasında da Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Zira kanun
koyucu, izlediği ceza siyaseti doğrultusunda farklı hukuki yararları
gerçekleştirmek üzere suçun unsurlarını ihtiyaç duyduğu şekilde
düzenleyebilir. Kaldı ki, 5237 sayılı Kanun’un genel hükümlerinde bu tür
durumlarda hangi suça ilişkin kanun maddesinin uygulanacağına ilişkin
kurallara yer verilmiş olup bu durumun herhangi bir karışıklığa ve
belirsizliğe neden olması söz konusu değildir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kurallar,
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Ö- Kanun’un 95.
Maddesiyle, 4.12.2004 Günlü, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na Eklenen 38/A Maddesinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Kanun ile 5271 sayılı Kanun’a 38. maddesinden
sonra gelmek üzere “Elektronik işlemler” başlığıyla 38/A maddesinin eklendiği, elektronik işlemler
konusunun Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmesinin yersiz olduğu, maddeyle güvenli elektronik imza ile imzalanmış
belge ile ıslak imzalı belgenin içeriğinin çelişmesi hâlinde Ulusal Yargı
Ağı Bilişim Sisteminde kayıtlı olan güvenli elektronik imzalı nüshanın
geçerli kabul edileceği yönünde ispat bakımından karineler
oluşturulmasının, ceza muhakemesindeki “delillerin
serbestliği” ilkesiyle çeliştiği, halen Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi’nin idarenin bir unsuru olan Adalet Bakanlığı Bilgi
İşlem Dairesi Başkanlığı tarafından yönetildiği, bunun bütün adli verilerin
siyasi iktidarın eline geçmesi sonucunu doğurduğu, dava konusu maddeyle bu
fiili durumun yasallaştırıldığı ve bağımsız yargı organlarının elinde
bulunması gereken adli verileri elde tutma yetkisinin yürütmenin bir unsuru
olan Adalet Bakanlığına devredildiği, bunun ise yürütmeye, adli verilere,
dolayısıyla adalet dağıtımına nüfuz etme imkanını sağladığı, bu durumun “güçler ayrılığı” ilkesine ters
düştüğü belirtilerek dava konusu kuralların, Anayasa’nın Başlangıç'ı ile 2., 6., 7., 8., 9. ve 138. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
5271
sayılı Kanun’un dava konusu 38/A maddesinde, ceza muhakemesi işlemlerinin
elektronik ortamda gerçekleştirilmesi, kaydedilmesi ve saklanması ile bu
hususların tabi olduğu kurallar düzenlenmektedir.
Bu çerçevede dava konusu maddenin;
(1) numaralı fıkrasında, UYAP sisteminin ceza muhakemesi alanındaki
her türlü işlemde kullanılması ve anılan işlemlere ilişkin her türlü veri,
bilgi, belge ve kararın UYAP sistemi aracılığıyla elektronik ortama
aktarılması, kaydedilmesi ve saklanması,
(2) numaralı fıkrasında, kanunlarda gösterilen istisnalar hariç
olmak üzere, ceza mahkemesi dosyalarının güvenli elektronik imza
kullanılarak UYAP’tan incelenebilmesi ve her türlü ceza muhakemesi
işleminin elektronik imza ile gerçekleştirilebilmesi,
(3) numaralı fıkrasında, 5271 sayılı Kanun kapsamında fiziki olarak
hazırlanması öngörülen her türlü belge ve kararın elektronik ortamda
düzenlenebileceği, işlenebileceği, saklanabileceği ve elektronik imza ile
imzalanabileceği,
(4) numaralı fıkrasında, güvenli elektronik imza ile imzalanan belge
ve kararların diğer kişi veya kurumlara elektronik ortamda gönderileceği,
güvenli elektronik imza ile imzalanarak gönderilen belge veya kararların,
gerekmedikçe fiziki olarak ayrıca düzenlenmeyeceği ve ilgili kurum ve
kişilere gönderilmeyeceği,
(5) numaralı fıkrasında, elektronik imzalı belgenin elle atılan
imzalı belgeyle çelişmesi halinde UYAP’ta kayıtlı olan elektronik imzalı
belgenin geçerli kabul edileceği,
(6) numaralı fıkrasında, güvenli elektronik imza ile imzalanan belge
ve kararlarda, mühürleme işlemine gerek olmadığı ve kanunlarda birden fazla
nüshanın düzenlenmesini öngören hükümlerin söz konusu belge ve kararlarda
uygulanmayacağı,
(7) numaralı fıkrasında, zorunlu nedenlerle fiziki olarak
düzenlenmiş belge veya kararların, yetkili kişilerce taranarak UYAP’a
aktarılacağı ve gerektiğinde ilgili birimlere elektronik ortamda
gönderileceği,
(8) numaralı fıkrasında, elektronik ortamdan fiziki örnek
çıkartılması gereken hallerde söz konusu örneğin geçerli olabilmesi için
yerine getirilmesi gereken koşullar, bu çerçevede UYAP sisteminden
çıkartılan belgenin geçerli olabilmesi için bunun aslının aynı olduğu belirtilmek
suretiyle konusuna göre ilgili hâkim, Cumhuriyet savcısı veya
görevlendirilen yetkili kişi tarafından imzalanıp, mühürlenmesi gereği,
(9) numaralı fıkrasında, elektronik ortamda yapılan işlemlerde
sürenin fiziki ortamda yapılan işlemlerden farklı olarak mesai saati
bitiminde değil, gün sonunda biteceği,
(10) numaralı fıkrasında, yargı birimlerinin ihtiyaç duyduğu nüfus,
tapu, adlî sicil kaydı gibi dış bilişim sistemlerinden UYAP vasıtasıyla
temin edilen bilgi, belge ve kayıtların, zorunlu olmadıkça ayrıca fiziki
olarak istenilmeyeceği ve UYAP’tan dış bilişim sistemlerine gönderilen
bilgi ve belgelerin de yine zorunlu olmadıkça fiziki ortamda ayrıca gönderilmeyeceği,
düzenlenmektedir.
Maddenin (11) numaralı fıkrasında ise ceza muhakemesi işlemlerinin UYAP’ta
yapılmasına dair usul ve esasların, Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılacak
yönetmelikle düzenleneceği kuralına yer verilmiştir.
Anayasa’nın 7.
maddesinde yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi, 8. maddesinde
yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu, 9. maddesinde yargı
yetkisinin bağımsız mahkemeler tarafından kullanılacağı belirtilmiş,
Başlangıç’ında ise erkler arasındaki kuvvetler
ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip,
belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla
sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa
ve kanunlarda olduğu hükmüne yer verilmiştir. Anayasa’nın 138. maddesinde ise mahkemelerin
bağımsızlığı güvence altına alınmıştır.
Hukuk devletinde kanun koyucunun ceza yargılamasına ilişkin kurallar
belirleme, bu çerçevede mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi
ve yargılama usulleri hakkında Anayasa kurallarına bağlı olmak koşuluyla
ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma hususunda takdir yetkisi bulunmaktadır.
Ceza muhakemesi işlemlerinin elektronik
işlemler bağlamında nasıl işleyeceğine ve hangi kurallara tabi olacağı
hususlarını düzenleyen dava konusu kurallar da mahkemelerin yargılama usulü
ve işleyişi kapsamında kalmakta olup kuşkusuz kanun koyucu bu hususlarda da
Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapabilir.
Maddi gerçeğe
ulaşılmasını sağlamada önemli bir rol oynayan “delil serbestliği” ilkesi uyarınca kanuna aykırı olarak elde
edilmemesi koşuluyla, ceza muhakemesinde her şeyin delil olması mümkündür.
Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nun 206. maddesinin (2)
numaralı fıkrasında hangi delillerin reddolunacağı sınırlı sayıda
belirtilmek suretiyle ceza muhakemesinde her şeyin delil olabileceği kabul
edilmiş, 217. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise delillerin hâkimin
vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edileceği hükmüne yer verilmiştir.
5271
sayılı Kanun’un 38/A maddesinin dava konusu (5) numaralı fıkrasında,
güvenli elektronik imza ile imzalanmış belge ile elle atılan imzalı
belgenin içeriğinin çelişmesi hâlinde, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sisteminde
kayıtlı olan güvenli elektronik imzalı nüshanın geçerli kabul edileceği
kuralına yer verilmiştir. Ancak bu kural elektronik imzalı belge ile ıslak imzalı belge arasında
fark bulunması hâlinde elektronik imzalı belgenin geçerli olacağı yönünde
aksi her zaman ispatlanabilecek bir karine hükmünde olup bunun ceza
muhakemesinde ıslak imzalı belgenin delil olarak değerlendirilmesini
önleyen bir yönü bulunmamaktadır. Dolayısıyla ıslak imzalı belge ile
elektronik imzalı belgenin çeliştiği bir hususun, ceza muhakemesi davasına
konu olması hâlinde, ıslak imzalı belgenin doğruluğunu iddia eden tarafın
iddiasını her türlü delille ispatlaması mümkün olduğu gibi, tarafların
içeriği elektronik imzalı belgeyle çelişen ıslak imzalı belgeyi delil
olarak göstermesine engel bir durum da bulunmamaktadır. Bu nedenle kuralın
ceza muhakemesinde her şeyin delil olabileceği yönündeki “delil serbestliği” ilkesine aykırı
bir yönü bulunmamaktadır.
UYAP
sisteminin Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı tarafından
yönetilmesi nedeniyle bütün adli verilerin siyasi iktidarın eline geçtiği
ve bu nedenle “hukuk devleti” “yargı bağımsızlığı” ve “kuvvetler ayrılığı” ilkelerinin
zedelendiği iddiasının hukuki bir dayanağı da bulunmamaktadır. UYAP bir
bilişim sistemi olup, bu sistemin teknik alt yapısının Adalet Bakanlığının
bir birimi tarafından sağlanması ve yönetilmesi bu sisteme aktarılan adli
bilgilerin, bu birimin çalışanlarına veya yöneticilerine, dolayısıyla
yürütme erkine açık olduğu anlamına gelmemektedir. Bilgi İşlem Dairesi
yetkilileri, sadece UYAP ile ilgili teknik alt yapı bilgilerine
ulaşabilmektedir. Söz konusu adli verilere UYAP üzerinden erişme, bu bilgileri
oluşturma ve bunları yönetme yetkisi münhasıran mevzuatın izin verdiği
kişilere (hâkim, savcı, avukat, katip, davacı,
davalı vb.) ait bulunmaktadır.
Belirtmek
gerekir ki kuvvetler ayrılığı ilkesi erklerin birbirleriyle bağlantısız bir
şekilde çalışmalarını değil, aksine Anayasa’nın Başlangıç’ında belirtildiği
üzere medeni bir iş bölümü ve işbirliği içerisinde çalışmalarını gerektirmektedir.
Bu çerçevede erklerin yetki alanları içerisindeki faaliyetlerinin zaman
zaman birbirleriyle kesişmesi mümkün olup gözetilmesi gereken hususun her
erkin Anayasa tarafından belirlenmiş yetki sahasında kalmasının ve diğer
erklerin yetkisine müdahale etmemesinin sağlanmasıdır. Bu bağlamda adalet
hizmetlerinin sunulmasında yürütmenin idari görevlerinin bulunduğu
tartışmasız olup dava konusu kurallarda bu idari görevleri aşan herhangi
bir yargısal yetkinin verilmesi veya yargı erkine müdahale sonucunu
doğuracak bir uygulamaya izin verilmesi söz konusu değildir.
Dava konusu kurallarda, daha önce fiziki ortamda
gerçekleştirilen ve saklanan ceza muhakemesi işlemlerine ilişkin karar ve
belgelerin fiziki ortamın yanı sıra UYAP sistemi aracılığıyla elektronik
ortamda gerçekleştirilip saklanacağı düzenlenmektedir. Yukarıda açıklanan
ilkeler karşısında kanun koyucunun bu şekilde bir düzenleme yapabilmesi
için Anayasa’da kanun koyucuya yetki veren özel bir hükmün bulunması
gerekmemektedir. Zira Anayasa’nın 7. maddesi Anayasa’ya aykırı olmamak
koşuluyla bu düzenlemeyi de kapsayacak şekilde her türlü düzenlemeyi yapma
konusunda kanun koyucuya gerekli yetkiyi vermektedir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kuralların, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 6., 7., 8., 9. ve 138. maddelerine aykırı bir yönü
bulunmamaktadır. İptal istemlerinin reddi gerekir.
P- Kanun’un 105. Maddesinin Birinci Fıkrasının (2)
Numaralı Bendinin (b) Alt Bendinde Yer Alan “…13 üncü…” İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, “hükmün
açıklanmasının ertelenmesi”, “cezanın ertelenmesi” gibi kurumlara
ilişkin uygulamaların belli bir miktardaki hapis cezasının altındaki tüm suçlar
bakımından geçerli olduğu, bazı suçlar yönünden buna istisna getirilmesinin
eşitsizliğe ve adaletsizliğe yol açtığı ve 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunu’ndaki genel hükümlerin suç ve ceza içeren tüm kanunlara
uygulanacağına ilişkin düzenlemeye uygun düşmediği belirtilerek dava konusu
kuralın, Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun
kapsamına giren suçlarla ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri
bırakılması kararı verilemeyeceği, hapis cezasının seçenek tedbirlere
çevrilemeyeceği ve ertelenemeyeceği yönündeki hüküm kaldırılarak, bu Kanun
kapsamındaki suçlar yönünden de söz konusu hukuki müesseselerin
uygulanmasına imkân tanınmaktadır.
Dolayısıyla söz konusu değişiklikle, dava dilekçesinde
belirtilenin aksine “hükmün
açıklanmasının geri bırakılması”, “hapis
cezasının seçenek tedbirlere çevrilmesi” ve “ertelenmesi” müesseselerinin uygulanabilmesi yönünden bir
istisna getirilmemekte, bilakis tanınan istisnanın ortadan kaldırılması
düzenlenmektedir. Bu nedenle dava dilekçesinde belirtildiği üzere dava
konusu kuralın herhangi bir eşitsizlik
veya adaletsizlik yaratması da söz konusu değildir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine ayıkırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
R- Kanun’un Geçici 1. Maddesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesiyle kamu davasının
açılmasının ertelenmesi, kovuşturmanın ertelenmesi ve infazın ertelenmesi
adı altında bir af düzenlemesine gidildiği, bu düzenlemede bazı suçlar yönünden
erteleme hükümlerine yer verilirken daha ağır suçların bu kapsama
alınmadığı, bunun eşitlik ilkesine aykırı olduğu, eşitlik ilkesine uygun
bir düzenleme yapılabilmesi için temel şekli itibarıyla adlî para cezasını
ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren ve
yasanın yürürlük tarihine kadar işlenmiş olan tüm suçların kapsama alınması
gerektiği, maddenin (3) numaralı fıkrasındaki düzenlemeyle 5237 sayılı
Kanun’un 51. maddesinin son fıkrasından ayrılan bir düzenlemeye gidilerek
bazı suçlar yönünden farklı ve istisnai bir düzenlemeye gidildiği, bunun
eşitlik ilkesine aykırı olduğu, maddedeki “sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş” suç
kavramının belirsiz olduğu ve bunun affın kapsamını genişleteceği, maddenin
(5) numaralı fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar
verilmesi hallerinde de bu maddenin uygulanacağı
yönündeki kuralın, her iki düzenlemenin uygulama koşullarının farklı olması
nedeniyle belirsizliğe ve karmaşaya yol açtığı, ayrıca Anayasa Mahkemesinin
aynı konuyu içeren 28.8.1999 günlü, 4454 sayılı "Basın ve Yayın
Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair
Kanun’un 1. maddesinin birinci fıkrasının "... basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın
araçlarıyla işlenmiş olup ..." ibarelerini 19.9.2000 günlü,
E.1999/39, K.2000/23 sayılı kararıyla iptal etmesine rağmen dava
konusudüzenlemeyle aynı hususların
yeniden düzenlendiği belirtilerek dava konusu kuralların, Anayasa’nın 2., 10. ve 153. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Kanun’un
dava konusu geçici 1. maddesinde basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce
ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş suçlara ilişkin soruşturmaların,
kovuşturmaların ve cezaların infazının ertelenmesi düzenlenmektedir.
Daha önce de belirtildiği üzere hukuk devletinde ceza
siyasetinin ve bu siyasetin unsurlarının belirlenmesi yetkisi kanun
koyucuya aittir. Kanun koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken
toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza
yaptırımı ile karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep
olarak kabul edilebileceği konusunda takdir yetkisine sahip olduğu gibi kimi
suçları işleyenler için "erteleme" adı altında bir düzenleme de
öngörebilir.
Bu çerçevede kanun koyucunun dava konusu kurallarla
belli
bir tarihe kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat
açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup temel şekli itibarıyla adli para
cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını
gerektiren suçlar yönünden soruşturmanın, kovuşturmanın veya infazın
ertelenmesi yönünde kurallar belirlemesinde
hukuk devleti ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Öte yandan Anayasa’nın 10. maddesinde “kanun
önünde eşitlik” ilkesine yer verilmiştir. Anayasa’nın 10. maddesinde
yer verilen eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz
konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında
aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, haklı bir nedene dayanmayan ayrım
yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda
bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun
karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin
her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki
özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve
uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik
ilkesi zedelenmez.
Dava konusu kurallarda, basın ve yayın yoluyla
ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup belli bir
cezayı gerektiren suçların failleri yönünden erteleme olanağının
getirilmesi, diğer suç failleri yönünden ise bu olanağın sağlanmamasında
eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır. Zira dava konusu
kurallarda ayrıma tabi tutulan kişilerin hukuksal durumları farklı olup, durumlarındaki farklılık nedeniyle
haklarında ayrı kurallar uygulanmaktadır. Dava konusu kuralda ayrıma tabi
tutulan kişiler incelendiğinde bir tarafta basın, yayın ya da sair düşünce
açıklama yöntemleriyle belli orandaki cezayı gerektiren suçları işleyen kişilerin
diğer tarafta ise anılan yöntem dışında suç işleyen kişilerin bulunduğu
dolayısıyla bu kişilerin hukuksal durumlarının farklı olduğu görülmektedir.
Kaldı ki, kanun
koyucunun hiçbir neden yokken böyle bir düzenlemeye gitmediği, ifade ve
basın özgürlüğünün sağlanması ve korunması gibi haklı bir nedene dayalı
olarak dava konusu kuralları düzenlediği anlaşılmaktadır. Nitekim madde gerekçesinde de düzenlemenin temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen ifade
ve basın özgürlüğünün korunması amacıyla yapıldığı, basının yahut sözlü
veya görüntülü yayınların, ifade özgürlüğünün en önemli kullanım araçları
arasında bulunduğu, dolayısıyla bu araçların amacına uygun olarak
işlevlerini yerine getirmeleri bakımından korunmalarının demokratik
toplumun gereklerinden olduğu, bu yönüyle basın ve yayın özgürlüğü için
güvenceler sağlanması çerçevesinde yapılan düzenlemenin, haber ve
düşüncenin özgür kılınmasını hedeflediği belirtilmiştir.
Anayasa’nın 26.
maddesinde “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” güvence altına alınmıştır.
Anayasa’nın 28. maddesinde ise “basın özgürlüğü” düzenlenmiş ve
maddenin üçüncü fıkrasında devletin basın özgürlüğünü sağlayacak tedbirleri
alması gerektiği belirtilmiştir.
Günümüzde ifade
özgürlüğünün çok önemli araçlarından olan basın ve yayın özgürlüğü,
demokratik toplumun en önemli gereklerinden biri olarak kabul edilmekte ve
bu özgürlüğün korunması için ulusal ve uluslararası düzeyde ek güvenceler
sağlanmaktadır. Uluslararası sözleşmelerde ve Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin içtihatlarında da bu özgürlük önemle ele alınmakta ve
korunmaktadır.
Dava konusu kurallarda
erteleme kapsamına alınan suçların ayrı bir uygulamaya tabi tutulmasıyla,
yukarıda belirtilen anayasal ilkeler çerçevesinde basın ve yayın özgürlüğünün
korunması ve bu konuda meydana gelen ihlallerin önlenmesinin amaçlandığı
anlaşılmaktadır. Bu çerçevede kanun koyucunun basın özgürlüğünün korunması
yönündeki haklı nedene dayalı olarak bu yöntemle işlenen suçlar yönünden bu
yöntemle suç işleyen faillerle diğer failler arasında ayrıma gitmesinde
eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Kanun koyucunun, 5237
sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 51. maddesinde düzenlenen “hapis cezasının
ertelenmesi” ile dava konusu kurallarda düzenlenen “ceza ve davaların
ertelenmesi”ni farklı hukuki kurumlar olarak düzenlemesinde ve bunlara
farklı hukuki sonuçlar bağlamasında da eşitlik ilkesine aykırı bir yön
bulunmamaktadır. Her iki kurum farklı hukuki yararları gerçekleştirmek
üzere düzenlenmiş olup, bu kurumlardan faydalanan faillerin hukuksal
durumları da farklıdır. Dolayısıyla farklı hukuksal durumdaki bu kişilere
farklı kuralların uygulanması eşitlik ilkesine aykırı bir durum
oluşturmamaktadır.
Dava
konusu maddede yer alan“sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle
işlenmiş suç” kavramının açık ve uygulanabilir olduğu ve bunun maddenin uygulanmasını
belirsizleştirmesinin söz konusu olmadığı açıktır.
Anayasa’nın
153. maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama,
yürütme ve yargı organları ile idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri
bağlayacağı hükmüne yer verilmiştir. Anayasa’nın bu kuralı Mahkemenin somut
olarak Anayasa’ya aykırı bularak iptal ettiği hükümlerin bağlayıcılığıyla
sınırlı olup, bu bağlayıcılık yasa koyucunun iptal edilen konuyla ilgili
olarak ileriye yönelik farklı bir kanunda yeni bir düzenleme yapamayacağı
ve eğer yaparsa yeni düzenlemenin sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı hale
geleceği anlamına gelmemektedir. Bu yönüyle kuralın, Anayasa’nın 153.
maddesine aykırılığından söz edilemez.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa’nın 2.,
10. ve 153. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
S- Kanun’un Geçici 2. Maddesinin (4) ve (6)
Numaralı Fıkralarının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, dava konusu kurallar uyarınca, Kanun’un yürürlüğe girdiği
4.7.2012 tarihine kadar 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesi ile
görevlendirilen mahkemelerde açılan davaların kesin hükümle
sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerde görülmeye devam edeceği ve bu
mahkemelerin yetkisizlik ve görevsizlik kararı vermeyecekleri, bu tarihten
sonra açılacak davaların ise 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesi ile görevli
mahkemelerde görüleceği, bunun da zamanaşımı süresi boyunca aynı yetkilerle
donatılmış iki ayrı yargı kurumunun fiilen ve hukuken varlığını sürdürmesi
anlamına geleceği, geçici 2. maddenin (4) numaralı fıkrasındaki, 5271
sayılı Kanun’un 250. maddesi ile görevli mahkemelerde devam edecek olan
yargılamalarda görevsizlik ve yetkisizlik kararı verilemeyeceği yönündeki
hükmün, hukukun evrensel ilke ve esaslarından olan ve Anayasa tarafından
güvence altına alınan “kanuni hakim
ve mahkeme güvencesi”, “yargı
bağımsızlığı” ve “eşitlik”
ilkelerine aykırı olduğu, bu hükümle söz konusu mahkemelerin bakmaması
gereken bir davaya bakmak zorunda bırakıldığı, öte yandan düzenlemeyle kamu
görevlilerinin doğrudan soruşturulamaması için getirilen izin sisteminin
görülmekte olan davalardaki sanıklara tanınmamasının ceza usul kurallarının
yürürlüğe girdiği anda uygulanması gerektiği kuralına veeşitlik ilkesine aykırı olduğu
belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 10., 36.,
37. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kurallarda,5271
sayılı Kanun’un yürürlükten kaldırılan 250. maddesinin birinci fıkrasına
göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin hükümle
sonuçlanıncaya kadar bu mahkemelerce bakılmaya devam edileceği, bu
davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemeyeceği, 3713 sayılı
Kanun’un 10. maddesinin kovuşturmaya ilişkin hükümlerinin bu davalarda da
uygulanacağı,anılan
madde kapsamına giren suçlarla ilgili olarak bu hükmün yürürlüğe girdiği
tarih itibarıyla açılmış olan davalarda, sanığın taşıdığı kamu görevlisi
sıfatı dolayısıyla hakkında soruşturma yapılabilmesi için izin veya karar alınması
gerektiğinden bahisle durma veya düşme kararı verilemeyeceği
düzenlenmektedir.
Hukuk devletinde, kanun koyucu ceza
yargılamasına ilişkin kurallar belirleme ve bu çerçevede mahkemelerin kuruluşu,
görev ve yetkileri, işleyişi, yargılama usulleri ve yapısı hakkında Anayasa
kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma
yetkisine sahiptir. Nitekim Anayasa’nın konuyla ilgili 142. maddesinde mahkemelerin
kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla
düzenleneceği açıkça hüküm
altına alınmıştır.
Kanun koyucunun mahkemelerin görev yetki ve
yargılama usullerini belirleme yetkisi kapsamında, belli türdeki davalar
yönünden görevli mahkemelerin kaldırılması ve bunlar yerine yeni mahkemeler
kurulması nedeniyle, dava konusu kurallarla, devam etmekte olan davalara
daha önce görevli olan mahkemelerin bakacağını düzenlemesinde ve bu mahkemelerde
hangi yargılama usullerinin uygulanacağını belirlemesinde Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
6352 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle 3713
sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamındaki bazı suçlar yönünden kamu
görevlileri hakkında soruşturma yapılmadan önce izin alınması şartı
getirilmiş böylece söz konusu suçlar yönünden, Cumhuriyet savcılarının
doğrudan soruşturma yapma yetkileri kaldırılmıştır. Dava konusu kuralda ise
getirilen bu yeni şart sebebiyle Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce
soruşturması tamamlanıp yargılanmasına başlanılan davalarda düşme veya
durma kararı verilemeyeceği düzenlenmiş, böylece soruşturma izni ile ilgili
kuralın Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonraki soruşturmaları kapsayacağı
açıkça vurgulanmıştır. Dolayısıyla söz konusu kural, Kanun’un yürürlüğe
girmesinden sonraki tüm soruşturmalarda ve herkese aynı şekilde uygulanacak
olduğundan, eşitlik ilkesine aykırı bir durumdan söz edilemez.
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan
davalarda soruşturma iznine ilişkin kuralın uygulanmaması nedeniyle, bu
tarihten önce yapılan soruşturmalardaki kamu görevlileriyle bu tarihten
sonra yapılan soruşturmalardaki kamu görevlileri arasında yapılan ayrımın
da eşitlik ilkesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır. Zira eşitlik ilkesine
aykırı bir durumun oluşabilmesi için aynı hukuksal durumda bulunan kişi ve
topluluklara ayrı kuralların uygulanması gerekmektedir. Oysa dava konusu
kuralda ayrıma tabi tutulan kişilerin hukuksal durumları farklıdır.
Dolayısıyla, farklı hukuksal durumdaki bu kişilerin farklı kurallara tabi
tutulmasında kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Kaldı ki, kamu görevlileriyle ilgili soruşturma
yapılmadan önce izin alınması şartı yargılama usulüne ilişkin kurallardan
olup, bu tür kurallar maddi ceza hukuku kurallarından farklı olarak
yürürlüğe girdikten sonraki işlemlere uygulanabilmekte ve bunların yürürlük
tarihinden önceki işlemlere uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Dolayısıyla
kural bu yönüyle genel yargılama hukuku ilkelerine de uygunluk
göstermektedir.
Anayasa’nın
“Kanuni hâkim güvencesi” başlıklı
37. maddesinde, “Hiç kimse kanunen
tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi
kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu
doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz.”
denilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin önceki
kararlarında belirtildiği gibi, “kanuni hâkim güvencesi” suçun işlenmesinden
veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini kanunun
belirlemesi şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla “kanuni hâkim güvencesi”, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya
çekişmenin meydana gelmesinden sonra özel olarak kurulmasına veya hâkimin
atanmasına engel oluşturmaktadır.
Kanun’un geçici 2. maddesinin dava konusu (4)
numaralı fıkrasında, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihte açılmış ve devam
etmekte olan davaların, 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesi ile kurulmuş ağır
ceza mahkemelerinde devam edeceği ve bu mahkemelerin yeni kurulan
mahkemeler nedeniyle görevsizlik ve yetkisizlik kararı veremeyecekleri belirtilmekte,
böylece uzun süredir devam eden davalarda başa dönülmesinin ve suçun işlenmesinden
sonra yargı yerinin değiştirilmesinin önüne geçilmektedir. Dolayısıyla kuralla suçun işlenmesinden sonra yargı
yeri belirlenmemekte, aksine suçun işlenmesinden sonra kurulan mahkemelere
davaların görevsizlik veya yetkisizlikle gönderilmesi önlenerek, suçun
işlenmesinden önce kurulan mahkemelerde davanın devam etmesi
sağlanmaktadır. Bu nedenle kuralın “kanuni hâkim güvencesi” ile çelişen
bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa’nın 2.,
10., ve 37. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT maddenin (4) numaralı fıkrası yönünden bu görüşe
katılmamıştır.
Kuralların Anayasa’nın 36. ve 138. maddeleriyle
ilgisi görülmemiştir.
Ş- Kanun’un Geçici 3. Maddesinin (1)
Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralda lehe kanunun belirlenmesine
ilişkin olarak getirilen düzenlemenin, 5237 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
(2) numaralı fıkrası ve 5252 sayılı
Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 9. maddesinin (3) numaralı fıkrasındaki genel kurala
aykırı olduğu,kuralın özel af
niteliği taşıdığı ve belli bazı kişilerin tahliyesine neden olduğu,
oysa bu suçların insanlığa karşı suç niteliğinde olduğu ve insanlığa karşı
suçların Birleşmiş Milletlerin savaş ve insanlığa karşı suçlardan suçlu
bulunanların yargılanması ile ilgili uluslararası prensipleri uyarınca
nasıl zamanaşımına uğramaması gerektiği kabul edilmekteyse affedilemeyeceğinin
de kabul edilmesi gerektiği, ayrıca bu tahliyelerin mahkeme kararlarının
yerine getirilmemesi sonucunu doğurduğu, bu yönüyle kuralın, Anayasa’nın
90. maddesi ile 138. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, 12
Eylül 1980 tarihinden önce işlenmiş olan suçlardan dolayı lehe kanunun,
1.3.1926 günlü ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun cezaların içtimaına
ilişkin hükümleri uygulandıktan sonra ortaya çıkan sonuç ceza göz önünde
bulundurularak belirleneceği ve belirlenen bu cezanın infaz bakımından lehe
hükümler içeren kanuna göre infaz edileceği düzenlenmektedir.
Hukuk devletinde, ceza ve ceza yargılamasına ilişkin kurallar,
ceza hukukunun ana ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları başta
olmak üzere, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, etik değerleri ve ekonomik
hayatın gereksinmeleri göz önüne alınarak saptanacak ceza siyasetine göre
belirlenir. Kanun koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken
toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza
yaptırımı ile karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep
olarak kabul edilebileceği konusunda takdir yetkisine sahip olduğu gibi
belli bir tarihten önce işlenen suçlar yönünden lehe kanun hükümlerinin
belirlenmesinde hangi usulün uygulanacağını belirleme konusunda da takdir
yetkisine sahiptir. Bu çerçevede kanun koyucunun dava konusu kural
ile lehe kanunun nasıl belirleneceğine ilişkin ceza kanunundaki mevcut
usulden ayrılan bir düzenleme benimsemesi de kuşkusuz takdir yetkisi
kapsamında kalmaktadır.
Anayasa’nın 138. maddesinin son
fıkrasına göre, “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına
uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle
değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Dava konusu kuralla, içtimayı gerektiren cezaların infazı bakımından
belli bir tarihe kadar işlenen suçlar yönünden lehe kanun belirlenmesi ile ilgili daha önce adli davalara konu
olan husus, yasal düzenleme konusu yapılmıştır. Yasamanın genelliği ilkesi
uyarınca kanun koyucunun Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla her konuyu
kanunla düzenleme yetkisi bulunmaktadır. Bu çerçevede, kanun koyucu
tarafından getirilen ve genel, objektif nitelik taşıdığı görülen kuralın,
Anayasa’nın 138. maddesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Kaldı ki
dava konusu kural farklı kanunlar arasında lehe kanunun nasıl
belirleneceğini gösteren, bu yönüyle çoğu zaman kesinleşmiş kararlara da
uygulanması gereken kurallardan olup bu nevi kararlar doğası gereği
kesinleşmiş kararları etkileyebilmekte ve bu hususta “uyarlama
yargılamaları” yapılmasını gerektirebilmektedir. Söz konusu kuralların
doğası itibariyle kesinleşmiş kararlar üzerinde etki doğurabilmesi ve bu
etkiyi de ancak verilecek mahkeme kararları aracılığıyla
gerçekleştirebilmesi, bunların yasama yetkisinin genelliği ilkesine istisna
oluşturmalarını gerektirmemekte ve bu alanda kanuni düzenleme
yapılabilmesini engellememektedir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 138. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 90. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN
İNCELENMESİ
2.7.2012 günlü, 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin
Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın
Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi
Hakkında Kanun’un;
A-1- 1. maddesiyle 9.6.1932 günlü, 2004
sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun başlığı ile birlikte değiştirilen 1. maddesinin
beşinci fıkrasına,
2- 3. maddesiyle 2004 sayılı
Kanun’a eklenen 8/a maddesinin ikinci fıkrasına,
3- 21.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 106. maddesinin birinci
fıkrasına,
4- 22. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un
110. maddesinin birinci fıkrasına,
5- 24. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un 114.
maddesine eklenen dördüncü fıkranın “Açık artırmaya elektronik ortamdan teklif verme yoluyla başlanır.”
biçimindeki birinci cümlesine,
6- 25. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile
birlikte değiştirilen 115.
maddesine,
7- 28.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 124. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “…elektronik ortamda teklif vererek
artırmaya katılacakların teminat göstermeleri gerektiği ve elektronik
ortamda teklif vermeye ilişkin hususlar yazılır.” ibaresine,
8- 29. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile
birlikte değiştirilen 126.
maddesinin dördüncü fıkrasına,
9- 31. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un
129. maddesine,
10- 44. maddesiyle 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı
Danıştay Kanunu’nun 8. maddesinin;
a- (1) numaralı fıkrasının (d) bendine eklenen “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Sekreterliği,” ibaresine, (e) bendine eklenen “ile düzenleyici ve denetleyici
kurumların başkanlıkları,”ibaresine ve değiştirilen (g)
bendine,
b- (3)
numaralı fıkrasında yer alan “yirmi
yıl” ibaresinin “onbeş yıl”
şeklinde değiştirilmesine,
11- 45.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 24. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (c) bendine,
12- 46.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 60. maddesinin (1) numaralı
fıkrasına,
13- 47. maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı
Kanun’un 61. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri
ile (3) numaralı fıkrasına,
14- 57. maddesiyle 6.1.1982 günlü, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinin;
a-
Değiştirilen (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…davalı idarenin savunması alındıktan
veya savunma süresi geçtikten sonra…” ibaresine ve ikinci cümlesine,
b-
Eklenen(3) ve (10) numaralı
fıkralarına,
15- 58.
maddesiyle değiştirilen 2577 sayılı Kanun’un 28. maddesinin (2) numaralı
fıkrası ile (6)numaralı fıkrasının
ikinci cümlesine,
16- 72.
maddesiyle 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 37.
maddesinin birinci fıkrasına eklenen (c) bendinin birinci cümlesinde yer
alan “…üstün başarısı ile iç denetim
hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından…Müsteşarın
teklifi üzerine Bakan tarafından atama yapılır.” ibarelerine,
17- 75. maddesiyle 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanunu’nun başlığı ile birlikte değiştirilen 10. maddesinin “Türk Ceza Kanununun 305, 318, 319, 323,
324, 325 ve 332 nci maddeleri hariç olmak üzere, İkinci Kitap Dördüncü
Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlarda, Ceza
Muhakemesi Kanununda öngörülen tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır.”
biçimindeki beşinci fıkrası dışında kalan bölümüne,
18- 77. maddesiyle 9.6.2004 günlü, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26. maddesinin birinci ve altıncı fıkralarında yapılan değişikliklere,
19- 85. maddesiyle değiştirilen 26.9.2004 günlü,
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220.
maddesinin (7) numaralı fıkrasına,
20- 90. maddesiyle 5237 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 277. maddesine,
21- 92. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı
Kanun’un285. maddesinin(1), (2), (5) ve (6) numaralı fıkralarına,
22- 93. maddesiyle
değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 288. maddesine,
23- 95. maddesiyle
4.12.2004 günlü,
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na eklenen 38/A maddesine,
24- 105.
maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendinin (b) alt bendinde yer
alan “…13 üncü…” ibaresine,
25-
Geçici 1. maddesine,
26-
Geçici 2. maddesinin (4) ve (6) numaralı fıkralarına,
27-
Geçici 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasına,
yönelik
iptal istemleri, 4.7.2013 günlü, E.2012/100, K.2013/84 sayılı kararla reddedildiğinden,
bu maddelere, fıkralara, bentlere, cümlelere, bölüme,ibarelere ve değişikliklere ilişkin
yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE,
B- 75.
maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 10. maddesinin beşinci fıkrasına
ilişkin iptal hükmünün yürürlüğe girmesinin ertelenmesi nedeniyle bu
fıkraya ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE,
C- 85. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un
220. maddesinin (6) numaralı
fıkrası hakkında, 4.7.2013 günlü, E.2012/100, K.2013/84 sayılı kararla
karar verilmesine yer olmadığına karar verildiğinden, bu fıkraya ilişkin
yürürlüğün durdurulması istemi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
4.7.2013
gününde OYBİRLİĞİYLE, karar verilmiştir.
VI- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ
GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun, kanun hükmünde kararname veya
Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal
kararlarının Resmi Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar.
Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi
ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmi
Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.” denilmekte, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3)
numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanarak, Mahkemenin gerekli gördüğü hâllerde, Resmî
Gazetede yayımlandığı günden başlayarak iptal kararının yürürlüğe gireceği
tarihi bir yılı geçmemek üzere ayrıca kararlaştırabileceği belirtilmektedir.
2.7.2012 günlü, 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi
Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla
İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 75.
maddesiyle 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun başlığı
ile birlikte değiştirilen 10. maddesinin“Türk Ceza Kanununun 305, 318, 319, 323, 324, 325 ve
332 nci maddeleri hariç olmak üzere, İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört,
Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlarda, Ceza Muhakemesi
Kanununda öngörülen tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır.” biçimindeki beşinci fıkrasının iptal edilmesi yönündeki kararın derhal uygulanması
kamu düzenini ihlal edici nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153.
maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince İPTAL HÜKMÜNÜN, KARARIN
RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK BİR YIL SONRA YÜRÜRLÜĞE
GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE, 4.7.2013 gününde
karar verilmiştir.
VII- SONUÇ
2.7.2012 günlü, 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin
Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın
Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi
Hakkında Kanun’un;
A- 1.
maddesiyle 9.6.1932 günlü, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun başlığı ile
birlikte değiştirilen 1. maddesinin beşinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
Mehmet ERTEN ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
B- 3. maddesiyle 2004 sayılı
Kanun’a eklenen 8/a maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
C- 21.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 106. maddesinin birinci
fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Ç- 22. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un
110. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
D- 24. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un 114. maddesine
eklenen dördüncü fıkranın “Açık
artırmaya elektronik ortamdan teklif verme yoluyla başlanır.”
biçimindeki birinci cümlesinin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
E- 25. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile
birlikte değiştirilen 115.
maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
F- 28.
maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un 124. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “…elektronik ortamda teklif vererek
artırmaya katılacakların teminat göstermeleri gerektiği ve elektronik
ortamda teklif vermeye ilişkin hususlar yazılır.” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
G- 29. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un başlığı ile
birlikte değiştirilen 126.
maddesinin dördüncü fıkrasının Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Ğ- 31. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı Kanun’un
129. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
H- 44. maddesiyle 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı
Danıştay Kanunu’nun 8. maddesinin;
1- (1) numaralı fıkrasının;
a- (d)
bendine eklenen “Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Sekreterliği,” ibaresinin,
b- (e)
bendine eklenen “ile düzenleyici
ve denetleyici kurumların başkanlıkları,”ibaresinin,
c-
Değiştirilen (g) bendinin,
Anayasa’ya
aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
2- (3)
numaralı fıkrasında yer alan “yirmi
yıl” ibaresinin “onbeş yıl”
şeklinde değiştirilmesinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Zehra Ayla PERKTAŞ’ın
karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
I- 45.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 24. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (c) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve
OYÇOKLUĞUYLA,
İ- 46.
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 60. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının;
1-
Birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün
karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
2-
İkinci cümlesinin süre yönünden REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
J- 47. maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un
61. maddesinin;
1- (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerinin,
2- (3)
numaralı fıkrasının,
Anayasa’ya
aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerininREDDİNE,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
K- 57. maddesiyle;
1- 6.1.1982 günlü, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu’nun 27. maddesinin;
a-
Değiştirilen (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…davalı idarenin savunması alındıktan
veya savunma süresi geçtikten sonra…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları
ve OYÇOKLUĞUYLA,
b-
Değiştirilen (2) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
2- Eklenen(3) ve (10) numaralı fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve
iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
L- 58.
maddesiyle değiştirilen 2577 sayılı Kanun’un 28. maddesinin (2) numaralı
fıkrası ile (6) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı
olmadıklarına ve iptal istemlerininREDDİNE,
Mehmet ERTEN’in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
M- 72.
maddesiyle 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 37.
maddesinin birinci fıkrasına eklenen (c) bendinin birinci cümlesinde yer
alan “…üstün başarısı ile iç denetim
hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından…Müsteşarın
teklifi üzerine Bakan tarafından atama yapılır.” ibarelerinin Anayasa’ya
aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
N- 75. maddesiyle 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanunu’nun başlığı ile birlikte değiştirilen 10. maddesinin;
1- Üçüncü fıkrasının;
a- (b)
bendinin son cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal istemininREDDİNE, Mehmet ERTEN ile Zehra Ayla
PERKTAŞ’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
b- (e)
bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal istemininREDDİNE, Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- “Türk Ceza
Kanununun 305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeleri hariç olmak
üzere, İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde
tanımlanan suçlarda, Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen tutuklama süresi
iki kat olarak uygulanır.” biçimindeki beşinci fıkrasının İPTALİNE;
iptal hükmünün, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 30.3.2011
günlü, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince, KARARIN
RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK BİR YIL SONRA YÜRÜRLÜĞE
GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,
3-
Kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal istemininREDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
O- 77. maddesiyle 9.6.2004 günlü, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26. maddesinin birinci ve altıncı fıkralarında yapılan
değişikliklerin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal
istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Ö- 85. maddesiyle değiştirilen 26.9.2004 günlü,
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220.
maddesinin;
1- (6) numaralı fıkrası 11.4.2013 günlü, 6459
sayılı İnsan
Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 11. maddesi ile değiştirildiğinden, konusu kalmayan bu fıkraya ilişkiniptal istemi hakkında KARAR
VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA, OYBİRLİĞİYLE,
2- (7) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
P- 90. maddesiyle 5237 sayılı Kanun’un başlığı ile birlikte değiştirilen 277. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
R- 92. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un285. maddesinin(1),
(2), (5) ve (6) numaralı fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve
iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
S- 93. maddesiyle
değiştirilen 5237 sayılı Kanun’un 288. maddesinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Ş- 95. maddesiyle
4.12.2004 günlü,
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na eklenen 38/A maddesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
T- 105.
maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendinin (b) alt bendinde yer
alan “…13 üncü…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
U-
Geçici 1. maddesinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Ü-
Geçici 2. maddesinin;
1- (4)
numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün
karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- (6)
numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
V-
Geçici 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
4.7.2013
gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
|
Üye
Erdal TERCAN
|
Üye
Muammer TOPAL
|
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
Üye
M. Emin KUZ
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
I- 2004 sayılı Kanunu’nun değişik 1. maddesinin
iptali istenen beşinci fıkrasında;
“İcra müdür ve icra müdür yardımcıları ile icra
kâtiplerinin, yazılı sınav, sözlü sınav, görevlendirme, nakil, unvan
değişikliği, görevde yükselme ve diğer hususları yönetmelikle düzenlenir.”denilmektedir.
Kuralda yer alan, icra müdür ve icra müdür
yardımcıları ile icra kâtiplerinin adli nitelikteki kamu hizmetinin gerektirdiği
asli ve sürekli görevleri yerine getirmekle ödevli kamu görevlileri
olduklarında duraksama bulunmamaktadır.
Anayasa’nın
128. maddesinin ikinci fıkrasında “
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işleri kanunla düzenlenir” denilerek, kamu görevlileriyle ilgili statü
esaslarının kanunla düzenleneceği öngörülmektedir. Buna göre, kamu
görevlilerinin nitelik, atanma, görev ve yetkileri gibi hususların kanunla düzenlenmesi Anayasal bir zorunluluktur.
İptali
istenen kuralda ise kamu görevlileri olan icra müdürü, icra müdür yardımcıları ve icra kâtiplerinin
atanma, görevlendirme, görevde yükselme gibi özlük işleri ile ilgili
hususların yönetmelikle düzenleneceği ifade edilmektedir.
Kanunla
düzenlenmesi gereken bir hususu yönetmeliğe bırakan kural, bu nedenle
Anayasa’nın 128. maddesine aykırıdır.
II-2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin değişik (2)
numaralı fıkrasının koyu renkle gösterilen ve iptali istenen sözcüklerin de
yer aldığı birinci cümlesinde;
“Danıştay veya idari mahkemeler,
idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların
doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte
gerçekleşmesi durumunda, davalı
idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe
göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.” kuralı yer almaktadır.
Kural uyarınca, Danıştay ve idari mahkemeler idari bir işlemin yürütülmesinin durdurulabilmesine
karar verebilmeleri için, kuralda öngörülen diğer şartların yanı sıra,
davalı idarenin savunmasının alınmış veya savunma süresinin geçirilmiş olması
koşulunun da gerçekleşmesini aramaları gerekmektedir.
Anayasa Mahkemesinin 22.2.2006
günlü,E:2006/20 K:2006/25 sayılı 10.1.2007-26399 tarihli Resmî Gazete’de 9.3..2006 günlü,E:2006/33 K:2006/36 sayılı
10.1.2007-26399 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanankararlarında belirtilen iptal
gerekçeleri,iptali istenen bu
sözcükler bakımından da geçerli olduğundan, “…davalı idarenin savunması alındıktan
veya savunma süresi geçtikten sonra…” sözcükleri de belirtilen
kararlardaki gerekçeyle Anayasa’nın 125. maddesine aykırıdır.
III- 2577 sayılı Kanun’un değişik 28.
maddesinin iptali istenen (2) numaralı fıkrası ile (6)numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde;
“Konusu belli bir miktar paranın
ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda
hükmedilen vekâlet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin
davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu
bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar
çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada belirtilen süreler içinde ödeme
yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.”
…
“Ancak mahkeme kararının davacıya
tebliği ile banka hesap numarasının idareye bildirildiği tarih arasında geçecek
süre için faiz işlemez.”denilmektedir.
Dava konusu kurallar mahkeme ilamlarının ne suretle
infaz ve icra edileceğini düzenlemektedir.
Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak
suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve
savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” denilmektedir. Buna
göre, herkesin davacı veya davalı olarak adil yargılanma hakkının
bulunduğu, bu hak kapsamında hakka ulaşma hakkının da yer aldığı açıktır.
İptali istenen kural, mahkemelerce hükmedilen bir
miktar para ile vekâlet ücreti ve yargılama giderlerinin, davacı veya
vekilinin davalı idareye bildireceği banka hesap numarasına 2577 sayılı
Kanun’un 28. maddesinin birinci fıkrasında öngörülen süre zarfında
yatırılacağı, süresinde yatırılmaması halinde ilâmın genel hükümler
çerçevesinde infaz ve icra edileceğini öngörmektedir. Kurala
göre, mahkemece hükmedilen para ile vekâlet ücreti ve yargılama giderleri
hükmün kesinleşmesinden hemen sonra genel hükümlere göre infaz ve icrası
mümkün bir ilâm haline gelmesine rağmen, kural farklı bir ödeme yöntemi
getirerek, genel hükümlerin uygulanmasını belli bir süre için durdurmakta
ve hak sahiplerinin hakka ulaşmalarını belli bir süre engellemektedir.
Anayasa’da öngörülen adil yargılanma hakkı
sınırlandırılması mümkün olmayan hakka koşulsuz ulaşma hakkını da güvence
altına alan temel bir haktır.
Kural, bu hakkın kullanılmasını engellediği için
Anayasa’nın 36. maddesine aykırıdır.
Yine, kararın tebliği ile hesap numarasının
bildirilmesi sırasında geçecek sürede faiz işletilmemesine ilişkin kural
ise aykırı olduğu kabul edilen kurala bağlı bir düzenleme olduğundan, aynı
gerekçeyle Anayasa’ya aykırıdır.
IV- 3713 sayılı Kanun’un 10.
maddesinin üçüncü fıkrasının b) bendinin iptali
istenilen ikinci cümlesinde ve e) bendinde;
“b) 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat
Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü
saklıdır.”
…
“e)
Gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet savcısının
istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmi dört saat süre ile kısıtlanabilir; bu
zaman zarfında ifade alınamaz.”
denilmektedir.
- 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesinin üçüncü
fıkrasının b) bendinin ikinci cümlesindeki kural, Devlet İstihbarat
Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26. maddesi hükmünü
saklı tutarak, 2937 sayılı Yasa kapsamında görevli bulunan kimi kişilerin
3713 sayılı yasada belirtilen suçlar bakımından Cumhuriyet savcılarınca
doğrudan soruşturma yapılmasını önlenmektedir.
Saklı tutulan bu kural, Anayasa Mahkemesinin 17.1.2013 günlü E: 2012/19 K: 2013/17 sayılı,12.05.2013-28645 tarihli Resmi Gazetede
yayımlanan kararında yer alan ve iptali gerektiğine ilişkin karşı oy gerekçemde
belirttiğim nedenlerle Anayasa’ya aykırıdır.
- 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesinin üçüncü
fıkrasının e) bendi, 3713 sayılı Kanun kapsamındaki suçlarla ilgili olarak
gözaltına alınan şüphelilerin, müdafi ile görüşmelerinin hakim
kararıyla belli bir süre için kısıtlanabileceğini öngörmektedir.
Anayasa’nın 36. maddesi, herkesin meşrû vasıta ve
yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı
olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğunu ifade
etmektedir. Savunma hakkını da kapsayan adil yargılanma hakkı, maddede
öngörülmediği için sınırlandırılması mümkün olmayan temel bir haktır.
Kural ile 3713 sayılı Kanun kapsamındaki suçlarla
ilgili olarak gözaltına alınan şüphelinin müdafi ile görüşmesi belli bir
süre engellenerek savunma hakkı kısıtlanmaktadır.
Hâkim kararıyla ve belli bir süre için de olsa,
savunma hakkının kısıtlanması Anayasa’da öngörülen adil yargılanma hakkına
aykırıdır.
V- Yukarda her bir bölümde açıklanan nedenlerle
Anayasa’ya aykırı oldukları belirtilen kuralların iptali gerekir.
Üye
Mehmet
ERTEN
KARŞIOY YAZISI
I- Kanun’un 45. maddesiyle 2575 sayılı Kanun’un 24.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinde yapılan değişikliğin
Anayasaya aykırılığı:
İlk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülecek davaların
belirlendiği maddede yer alan kuralla, Bakanlıklar ile kamu kuruluşları
veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke
çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere karşı açılacak iptal ve tam yargı
davalarına Danıştayda bakılması öngörülmüştür. Buna göre, davanın ilk
derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülmesini belirleyecek kıstasın,
düzenleyici işlemin yetki, sebep, şekil, konu ve amaç gibi hukuksal
özelliklerinin değil, düzenleyici işlemi yapan bakanlık veya kamu kuruluşunun
kendi takdiriyle belirlediği idari uygulama alanı olduğu anlaşılmaktadır.
Daha açık bir anlatımla,iptali istenen kuralın
öngördüğü ölçütlere göre, düzenleyici işlemin Türkiye’nin bir ilini hatta
tek bir ilçesini hariç tutacak şekilde yapılması halinde Danıştay görevli
olmayacaktır. Bu durumda aynı nitelikte ve önemde davaların, davalı
idarenin tercihine göre, farklı yargı mercileri önüne gelmesi söz
konusudur.
Anayasa’nın 125. maddesinde idarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu, 142. maddesinde
mahkemelerin kuruluşunun, görev ve yetkilerinin, işleyişinin, yargılama
usullerinin kanunla düzenleneceği belirtilmiş; 155. maddesinde Danıştayın
kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak
bakacağı öngörülmüştür. Kuralla, düzenleyici işlemlerin geçerli olacağı
idari ve coğrafi bölgeyi serbestçe belirleyecek olan idareye, bunun tabi
olacağı yargı yerini de seçmek hakkı da tanındığından, Anayasa’nın 142. ve
155. maddeleri anlamında Danıştayın görev ve yetkisinin kanunla
belirlendiği söylemez.
Bu nedenle kural, Anayasa’nın 142. ve 155.
maddelerine aykırıdır.
II- Kanun’un 46. ve 47. maddeleriyle 2575 sayılı
Kanun’da Danıştay Başsavcısı ve savcılarının görevlerinde yapılan
değişikliklerin Anayasa’ya aykırılığı:
Kanunun 46. maddesiyle, Danıştay başsavcısının,
esas hakkındaki düşüncelerini bildirmek üzere savcılara havale edeceği dava
dosyaları Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla göreceği dava
dosyaları ile sınırlandırılmış, 47. maddesiyle savcıların görevlerinin
Danıştayda ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülecek dava dosyaları ile
sınırlı olduğu tekrar edilmiştir.
Anayasa’nın 155. maddesinde “Danıştay, idari
mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı
karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunda gösterilen belli
davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar” denilmiştir. Buna
göre Danıştay, idari yargının temyiz ve içtihat mercii olup, bu işlevin
yerine getirilmesi Danıştay’ın asli görevidir.
İdari yargı savcılığı Anayasa’da düzenlenmiş bir
kurum olup, Anayasa’nın 140., 155. ve 159.
maddelerinde açıkça yer almaktadır. Bu nedenle Danıştay savcıları, idari
yargının anayasal görev yapan asli unsurlarındandır.
Asli görevi idari yargının temyiz ve içtihat mercii
olarak anayasada belirlenen Danıştay’ın bu görevini yine anayasal bir yargı
unsuru olan Danıştay savcılarının devre dışı bırakılması suretiyle yerine
getirmesini öngören bir yasa kuralında Anayasa’ya uyarlık bulunduğu
söylenemez.Bu nedenle kural,
Anayasa’nın 155. maddesine aykırıdır.
Öte yandan, Anayasa’nın 125. maddesinde idarenin
her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu güvencesi öngörülmüş, 36.
maddesinde adil yargılanma hakkına yer verilmiştir. Temyiz hakkı kapsamında
incelemesi yapılacak dosyaların,anayasal bir kurum
ve adil yargının ek bir güvencesi olan Danıştay savcılarının katkısı ve
incelemesi olmaksızın karara bağlanması, hukuka uygun karar verme ve
isabetli içtihatlar tesis etme yönünden Danıştay kararlarının etki ve
değerini olduğu kadar, davacıların haklarını da olumsuz yönde
etkileyebilecektir. Bu nedenle kural, Anayasa’nın 36. maddesine de
aykırıdır.
III- Kanun’un 57. maddesiyle 2577 sayılı Kanun’un
27. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yapılan değişikliğin Anayasa’ya
aykırılığı:
Yapılan ve iptali istenen değişiklik, hukukun ve
idari yargının temel kurumlarından olan yürütmenin durdurulması kurumunun
uygulanabilirliğinin, idarenin savunmasının alınması veya avunma süresinin
geçmesi koşuluna bağlanmasına ilişkindir.
Hukukun temel prensiplerine ve evrensel bir hukuk
ilkesi olan tedbirin amaçlarına bütünüyle aykırı olan ve idari yargı
güvencesini büyük ölçüde işlevsiz hale getiren kural her ne kadar
müteakipcümlede yapılan“uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari
işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek
üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir” düzenlemesi
ile dengelenmiş gözükmekte ise de kuralın anayasaya aykırılığı bu şekilde
giderilmiş olmamaktadır. Telafisi
imkansız veya güç zararların mutlaka uygulanmakla
etkisi tükenecek işlemlerden kaynaklanmayabileceği, süreklilik taşıyan
işlemlerin de kimi durumlarda kişilerin telafisi imkansız zararlarına yol
açabileceği gözetildiğinde, iptali istenen kuralın Anayasa’nın 125.
maddesine açıkça aykırı olduğu anlaşılmaktadır. Kuralın iptali gerekir.
IV- Kanun’un 75. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un
10. maddesinin üçüncü fıkrasının (e) bendinde yapılan değişikliğin
Anayasa’ya aykırılığı:
Kuralla getirilen değişiklikle, gözaltındaki
şüphelinin müdafii ile görüşme hakkının, Cumhuriyet savcısının istemi
üzerine, hakim kararıyla yirmidört saat süre ile
kısıtlanabileceği, bu süre zarfında ifade alınamayacağı öngörülmüştür.
Anayasa’nın 19. maddesinde kişi hürriyeti ve
güvenliği, 36. maddesinde adil yargılanma hakkı düzenlenmiştir. Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde adil yargılanma hakkı kapsamında
bir müdafiin yardımından yararlanmak hakkı güvence altına alınmıştır.
Anayasa’nın 36. maddesinin müdafi yardımından
faydalanma hakkını kapsadığında şüphe bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin (AİHM) içtihatlarıyla oluşan, tarafı olduğumuz insan hakları
sisteminde savunma hakkının, kişinin özgürlüğünün kısıtlandığı anda
başladığı kabul edilmektedir. Gözaltına alınma ile başlayan bir sürecin,
tutuklanma ve kesin hükümle mahkumiyetle
sonuçlanabilecek olduğu gözetildiğinde, bu sürecin bazı aşamalarında kişi
aleyhine istisnalar öngörülmesinin söz konusu olamayacağı açıktır. AİHM’nin
7377/03 sayılı Dayanan v.Türkiye davasında şüphelinin, polis
tarafından yakalanma veyargılama öncesi tutuklama dahil, hürriyetinden alıkonulduğu
anda avukat yardımından yararlanma hakkının doğduğuna (para.31) ve bu
sürede sorgunun yapılıp yapılmamasının önem taşımadığına (para.32)
hükmedilmiş, sonuç olarak başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal
edildiğine oybirliğiyle karar verilmiştir.
Şüphelinin müdafii ile görüştürülmediği 24 saatlik
süre içerisinde ifade alınmayacak olması, kuralı anayasaya uygun hale
getirmeyeceği gibi, aksine, bu sürenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu’nun 138. maddesi ile yasaklanan sorgu öncesi yorma ve benzeri
fiziksel veya ruhsal müdahaleler kapsamında değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 36.
maddesine aykırıdır.
V- Kanun’un GEÇİCİ MADDE 2’sinin (4) numaralı
fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı:
Geçici Madde 2’nin (4) numaralı fıkrasıyla, “Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun yürürlükten kaldırılan 250nci maddesinin birinci
fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin
hükümle sonuçlandırılıncaya kadar, bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu
davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemez. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanununun 10 uncu maddesinin kovuşturmaya ilişkin hükümleri bu davalarda da
uygulanır.” kuralı getirilmiştir. Buna göre, CMK’nun 250 maddesi ile
görevli mahkemeler kaldırılmış ve adalet sistemimizden çıkartılmış olmasına
rağmen bakmakta oldukları davaları hükme bağlayacakları gibi,temyiz aşamasında bozularak gelen
kararlar üzerine de davaya bakmaya devam edeceklerdir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir hukuk devleti olduğu, 36. maddesinde herkesin adil yargılanma hakkına
sahip bulunduğu, 37. maddesinde hiç kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden
başka bir merci önüne çıkarılamayacağı, 142. maddesinde mahkemelerin
kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi, yargılama usullerinin kanunla
düzenleneceği belirtilmiştir.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun mülga 250. maddesi ile
görevli ağır ceza mahkemeleri 5.7.2012 tarihi itibariyle 6352 sayılı Kanun’un
105. maddesi ile kaldırılmış, bunların yerine söz konusu suçları
kovuşturmak üzere 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle görevli ağır ceza
mahkemeleri kurulmuştur. Kuralın gerekçesinin, yeni düzenlemeler nedeniyle
karmaşık ve çok sanıklı mevcut davaların yeni mahkemelere devredilmesi
nedeniyle birçok usuli işlemlerin tekrarlanması ve yargılamaların uzaması
gibi durumlara sebebiyet verilmemesi olduğu belirtilmektedir. Ancak mahkemelerin
kaldırılmış olmaları halinde dahi ellerindeki dosyaları sonuçlandırıncaya
kadar faaliyetlerine devam etmeleri, hukukun evrensel bir kuralı olmadığı
gibi, uygulamada bir yargılamanın kesin hükümle sonuçlanmasına kadar
mahkemede aynı heyetin görev başında kalması da beklenemez. Nitekim bahse
konu mahkemelerde de gerek yargıçlar gerek savcılar, soruşturmaların
başlamasından bu güne kadar HSYK kararlarıyla pek çok kez değiştirilmiştir.
Hem hukukun genel ilkeleri arasında, hem de ceza usul mevzuatımızda, bir
yargılamanın mahkemesinden alınarak başka bir mahkemeye verilmesi (davanın
nakli) veya temyiz aşamasında bozma kararından sonra başka bir mahkemeye
gönderilmesi halleri öngörülmüştür. Bunlar, iptali istenen kuralın
gerekçelerini büyük ölçüde çürüten, genel hukuk kurallarıdır. Kaldı ki
usuli işlemlerin tekrarına sebebiyet verilmemesi ve yargılamanın uzamaması
gibi gerekçeler ancak hüküm verilinceye kadar geçerli olabilir, kesin hükme
kadar geçecek aşamalarda dosyanın birçok kez mahkeme ile Yargıtay arasında
gidip gelmesi söz konusu olabileceğinden,kaldırılmış olan mahkemelerin yıllarca göreve devam etmesinin her
hangi yararı ve haklı nedeni bulunmamaktadır.
Kaldırılan mahkemelerde devam edecek olan davalar
ve bunların sanıkları bellidir ve bu mahkemelerde yeni davalar
açılmayacağından, sadece bu kişileri yargılamak için mevcudiyetlerini
sürdüreceklerdir.
Bir hukuk devletinde yasalar kamu yararı amacıyla
yapılır. Bunun anlamı, yasaların belli kişilerin lehinde veya aleyhinde
belli sonuçlar veya durumlar yaratılması anlamıyla yasa çıkarılmamasıdır.
Ancak iptali istenen kuralla, sadece sanık durumunda olan belli kişiler
etkilenmiş, benzer suçlardan yargılanan diğer kişilerden farklı bir yerde
yargılanmış olacaklardır. Bu nedenle, kuralın kamu yararı amacıyla
getirilmediği sonucuna varmak gerekir.
Yasa koyucunun anayasanın ilkelerine ve hukukun
evrensel kurallarına aykırı düşecek bir konuda takdir yetkisi bulunduğundan
söz edilemez. Bu nedenle, kuralla getirilen düzenleme Anayasa’nın 142.
maddesi ile yasa koyucuya verilen takdir yetkisinin kapsamına
girmemektedir.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. ve 36.
maddelerine aykırıdır, iptali gerekir.
Üye
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY
GEREKÇESİ
2.7.2012 günlü, 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin
Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yoluyla
İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un;
1) 1. maddesi ile değiştirilen 9.6.1932 günlü 2004
sayılı Kanun’un 1. maddesinin beşinci fıkrasının incelenmesi;
Fıkrada; “İcra müdür ve icra müdür yardımcıları ve
icra katiplerinin yazılı sınav, sözlü sınav,
görevlendirme, nakil, unvan değişikliği, görevde yükselme ve diğer
hususları yönetmelikle düzenlenir.” denilmektedir.
Anayasa’nın 7. maddesinde yasama yetkisinin Türk
milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin
devredilemeyeceği belirtilmiş, 128. maddesinin ikinci fıkrasında ise
“Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işleri kanunla düzenlenir” hükmü yer almıştır.
Bu durumda kamu görevlisi olduklarında kuşku
bulunmayan icra müdür, icra müdür yardımcıları ve icra katiplerinin
sınav, atanma, görevlendirme, unvan değişikliği, nakil ve diğer özlük
hakları ile ilgili hususların kanunla düzenlenmesi gerekirken idari
tasarruf niteliğindeki yönetmelikle düzenlenmesini öngören dava konusu
fıkra Anayasa’nın 7. ve 128./2 maddesine aykırıdır.
2) 44. maddesi ile 6.1.1982 gün ve 2575 sayılı
Danıştay Kanunu’nun değiştirilen 8. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer
alan “onbeş yıl” ibaresinin incelenmesi;
2577 sayılı Yasa’nın üye seçimi başlıklı 9.
maddesinde“Danıştayda boşalan
üyeliklerin dörtte üçünün idari yargı hakim ve
savcılığından, dörtte biri ise diğer görevliler arasından seçilir.”
denilmekte; 8. maddesinde ise “Danıştay üyelerinin nitelikleri”
sayılmaktadır. Madde hükmünde idari yargı hakim ve
savcılarının Danıştay üyesi seçilebilmek için birinci sınıfa ayrıldıktan
sonra en az üç yıl bu görevlerde başarı ile çalışmış olmaları ve birinci
sınıfa ayrılma niteliğini kaybetmemeleri şartı aranırken, idari görevlerden
Danıştay üyeliğine seçileceklerin ise yükseköğrenimlerini tamamladıktan
sonra devlet hizmetlerinde onbeş yıl çalışmış bulunmaları ve birinci derece
aylığını kazanılmış hak olarak almaları şartı aranmaktadır.
Dava konusu maddede değişiklikten önce idari
görevlerden Danıştay üyeliğine seçileceklerde yirmi yıl kamu hizmetlerinde
çalışmış olma şartı aranmakta idi.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti
demokratik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Buna göre Devletin tüm
organları Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlıdır. Hukuk devleti
devlet etkinliklerinin özenle sürdürülebilmesi için gerekli olan hukuksal
alt yapıyı oluşturmak suretiyle aynı zamanda istikrarı da sağlar. Bu istikrarın
özü hukuki güvenlik ve öngörülebilirliktir. Hukuki güvenlik ve
öngörülebilirlik sağlanabilmesi ise kuralların genel, eşit ve nesnel
olmalarına bağlıdır.
Dava konusu düzenlemede yer alan ibare ile,
Danıştay üyesi seçilebilmek için aranan deneyim ve tecrübe şartının idari
görevlerden gelenler yönünden “onbeş yıl’ olarak düzenlenmesi, idari hakim ve savcıların üye seçilebilmek için mesleki
beklentilerini zedelediği açıktır.
Kaldı ki 27.6.2013 gün ve 6494 sayılı Yasa ile hakim ve savcıların üye seçilebilmeleri için yirmi yıl
meslekte çalışmış olma koşulu aranmaktadır.
Netice olarak Danıştay üyesi seçilebilmek için
idari görevlerden gelenler bakımından aranan devlet hizmetinde çalışma
koşulunu “onbeş yıl” a indiren ibare idari yargı hakim
ve savcılarının Danıştay üyesi seçilebilmelerinde mesleki öngörülebilirliği
ve sonuçta hukuki güvenliğini zedelediğinden Anayasa’nın 2.maddesine aykırı
bulunmaktadır.
3) 45. maddesi ile değiştirilen 2575 sayılı
Kanun’un 24. maddesinin (1) numaralı fıkrasının( c ) bendinin incelenmesi;
İlk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülecek
davaları düzenleyen 24. maddenin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinde;
“Bakanlıklar veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan
ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere karşı açılan davaların
Danıştayda ilk derece mahkemesi olarak görüleceği belirtilmektedir.
Sözü geçen bend değişmeden önce “Bakanlıkların
düzenleyici işlemleri ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu kuruluşları
veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke
çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere” şeklinde idi.
Buna göre sözü geçen bentde yapılan değişiklikten
önce Bakanlıkların tüm düzenleyici işlemlerine karşı açılacak ilk derece
davaların Danıştayda görülmesi mümkün iken, dava konusu kural ile sadece
ülke çapında uygulama kabiliyetine sahip düzenleyici işlemlere karşı
açılacak davaların Danıştayda görülmesi esası getirilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti
demokratik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Buna göre devletin tüm
organları anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlıdır.
İptali istenilen düzenleme ile Bakanlıkların ve
kamu kuruluşlarının sadece ülke çapında uygulanacak işlemlerine karşı
açılacak davaların Danıştayda görüleceği belirtildiğinden, Danıştayda ilk
derece Mahkemesi olarak görülecek davaların sınırlanmasına neden olduğu
açıktır.
Açıklanan nedenle kural Anayasa’nın 2. maddesine
aykırıdır.
4) 57 maddesi ile 2577 sayılı Kanun’un 27.
maddesine eklenen 2 numaralı fıkrada yer alan “davalı idarenin savunması
alındıktan sonra” ibaresinin incelenmesi;
2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin değişik (2)
numaralı fıkrasında “Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin
uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız
zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının
birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya
savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına
karar verebilirler.” denilmektedir.
Kuralda, Danıştay ve idari mahkemeler idari bir
işlemin yürütülmesinin durdurulabilmesi için; uygulanması halinde telafisi
güç veya imkansız zararların doğması ve idari
işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmiş
olması halinde bu şartların yanı sıra davalı idarenin de savunmasının
alınmış olması veya savunma süresinin geçirilmiş olması koşulunun da
gerçekleşmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın “yargı yolu” başlıklı 125. maddesinin
beşinci fıkrasında “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça
hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe
gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.” hükmü yer almış,
maddenin gerekçesinde de yürütmenin durdurulması ile ilgili olarak “…hangi
hallerde yürütmenin durdurulması kararı verilebileceği açıklıkla belirtilmek
yoluna gidilmiştir. Bu şekilde, yürütmenin durdurulması kararı
verilebilmesi için madde de gösterilen iki şartın bir arada bulunması ve
ayrıca gerekçe gösterilmesi gerekmektedir.” denilmiştir. Buna göre
yürütmenin durdurulması kararı verebilmesi için idari işlemin uygulanması
halinde telafisi güç veya imkansız zararın
doğması” ve “idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması” koşullarının
birlikte gerçekleşmesi gereklidir. Anayasa’da yürütmenin durdurulması ile
ilgili olarak başka bir koşul bulunmamaktadır.
Bu durumda iptali istenilen kuralda her ne kadar
yürütmenin durdurulması koşulları değiştirilmemekte ise de, bu konuda karar
verilmesi için “davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi
geçtikten sonra …” denilmek suretiyle mahkemelerin bu konuda karar vermesi
geciktirilmekte, böylece kişilerin telafisi imkansız
zararla karşılaşmalarına, bu durumun ise Anayasa’nın 125. maddesinin
beşinci fıkrasında öngörülen “idari işlemin uygulanması halinde telafisi
güç veya imkansız zararın doğması” koşulunu etkisiz kılacağı açıktır.
Açıklanan nedenle kural Anayasa’nın 125. maddesine
aykırıdır.
5) 75. maddesi ile 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesinin
üçüncü fıkrasının (b) bendinin ikinci cümlesinin incelenmesi;
3713 sayılı Kanun’un üçüncü fıkrasının (b) bendinde
“Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316’ıncı
maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden
dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma
yapılır. 1.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve
Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26. maddesi hükmü saklıdır.”
denilmektedir.
Madde hükmü ile Devlet İstihbarat Hizmetleri ve
Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 26. maddesi hükmü saklı tutulmak
suretiyle, 2937 sayılı Yasa kapsamında görevli bulunan bazı kişilerin 3713
sayılı Yasa’da belirtilen suçlar bakımından Cumhuriyet savcılarınca
doğrudan soruşturma yapılması önlenmektedir.
Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat
Teşkilatı Kanun’un 26. maddesinin iptali talebiyle açılan davada Anayasa
Mahkemesinin 17.1.2013 günlü, Esas: 2012-19, Karar: 2013-17 sayılı
kararında yer alan ve iptali gerektiğine ilişkin karşıoy gerekçemde
belirttiğim nedenlerle kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır.
6) 75 maddesi ile 3713 sayılı Kanun’un 10.
maddesinin üçüncü fıkrasının (e) bendinin incelenmesi;
3713 sayılı Kanun’un 10. maddesinin üçüncü fıkrasının
(e) bendinde; “Gözaltındaki şüphelinin müdafii ile görüşme hakkı,
Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hakim
kararıyla yirmidört saat süre ile kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade
alınamaz” denilmektedir.
Anayasa’nın 36. maddesinde herkesin meşru vasıta ve
yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı
olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip oldukları hükme
bağlanmıştır.Savunma hakkını da
kapsayan adil yargılanma hakkı sınırlandırılması mümkün olmayan temel bir
haktır.
Dava konusu kuralda ise 3713 sayılı Kanun
kapsamındaki suçlarla ilgili olarak gözaltına alınan şüphelinin müdafii ile
görüşmesi belli bir süre engellenmek suretiyle savunma hakkı
kısıtlanmaktadır. Bu nedenle kural Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen
adil yargılanma hakkına aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle yukarıda her bölümde açıklanan
gerekçelerle Anayasa’ya aykırı olduğu belirtilen kural ve ibarelerin iptali
gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Zehra
Ayla PERKTAŞ
|