|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı:
2010/82
Karar Sayısı:
2012/159
Karar Günü:
18.10.2012
İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet Partisi (Cumhuriyet Halk Partisi) TBMM Grubu adına
Grup Başkanvekilleri M. Akif HAMZAÇEBİ ve Muharrem İNCE (Esas Sayısı:
2010/82)
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN :Ankara 3. İdare Mahkemesi (Esas Sayısı: 2011/15)
DAVA VE İTİRAZIN KONUSU : A-
3.7.2005 günlü, 5393 sayılı
Belediye Kanunu’nun, 17.6.2010 günlü, 5998 sayılı Belediye Kanununda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 73.
maddesinin;
1- Birinci, ikinci,
üçüncü ve dördüncü fıkralarının,
2- Beşinci fıkrasının
ikinci cümlesinin,
3- Altıncı fıkrasının
birinci cümlesinin,
4- Yedinci ve
sekizinci fıkralarının,
5- Dokuzuncu
fıkrasının üçüncü ve dördüncü cümlelerinin,
6- Onuncu fıkrasının,
7-Onbirinci
fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerinin,
8-Onikinci
fıkrasının,
9- Onüçüncü fıkrasının ikinci cümlesinin,
B- 5998 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin,
Anayasa’nın 2., 5., 7.,
10., 13., 35., 36., 56., 127. ve 138. maddelerine aykırılığı ileri
sürülerek iptallerine ve iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ İLE
İTİRAZ BAŞVURUSUNUN GEREKÇELERİ:
A- Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“…
GEREKÇE
1) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin, Birinci Fıkra
Birinci Tümcesinde Yer Alan “… konut alanları, sanayi alanları, ticaret
alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon
alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak …” Sözcüklerinin
Anayasaya Aykırılığı
03.07.2005 tarihli, 5393 sayılı
Belediye Kanununun 5998 sayılı Yasayla değişik 73 üncü maddesi “Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı” başlığını taşımaktadır. Maddenin birinci fıkrası,
kentin gelişimine uygun olarak
eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek; konut alanları,
sanayi ve ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatılar
oluşturmak, deprem riskine karşı tedbirler almak veya kentin tarihî ve
kültürel dokusunu korumak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri
uygulama yetkisini belediyelere vermiştir. Belediyeler, belediye meclisi
kararıyla, kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayacakları alanları
belirledikten sonra, aynı maddede belirtilen istisnai kurallara bağlı
olarak bu alanlarda özel uygulamalar yapacaktır.
Anayasanın
5 inci maddesinde, “Devletin temel
amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini,
Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve
mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk
devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”; “Sağlık
hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56 ncı
maddesinde de, “Herkes, sağlıklı
ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve
çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir…” denilmektedir.
“Anayasanın
5 inci maddesiyle kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama
ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlama ödevi Devlete verilirken, 56 ncı
maddesiyle de herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip
olduğu belirtilerek, bu hakkı korumanın yine devletin ve vatandaşların
ödevi olduğu vurgulanmaktadır.
İmar mevzuatıyla getirilen
düzenlemeler, Devlete verilen bu görevlerin yaşama geçirilmesi bakımından
büyük önem taşımaktadır. Anayasanın 5 inci ve 56 ncı
maddeleri ile Devlete verilen görevlerin yerine getirilmesi, belli bir plan
ve program çerçevesinde gözetim ve denetim ile gerçekleşebilir. Anayasada
yer alan “sağlıklı ve dengeli çevre” kavramına, doğal güzelliklerin
korunduğu, kentleşme ve sanayileşmenin getirdiği hava ve su kirlenmesinin
önlendiği bir çevre kadar, belli bir plan ve programa göre düzenlenmiş
çevrenin de gireceği kuşkusuzdur.
İmar
planları, planlanan yörenin bugünkü durumunun, olanaklarının ve ilerideki
gelişmesinin gerçeğe en yakın şekilde saptanabilmesi için coğrafî veriler,
beldenin donatımı ve malî, sosyal kültürel ve ticarî yönden kullanılışı
gibi konularda yapılacak araştırma ve incelemeler sonucu elde edilecek
bilgilere göre, çeşitli kentsel işlevler arasında var olan veya edinilecek
olanaklar ölçüsünde, en iyi çözüm yollarına ulaşmak, belde halkına iyi ve
uygar bir yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla, kentin kendine özgü
yaşayış biçimi ve karakteri, nüfus, alan ve yapı ilişkileri, yörenin gerek
çevresiyle ve gerekse çeşitli alanlar arasındaki bağlantıları, halkın
sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı ile ilgili konular gözönüne alınarak hazırlanır.” (AYMK., 01.10.2009 günlü, E.2006/29, K.2009/121).
“Anayasanın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirliliktir.
Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden
herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net,
anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik
ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir
kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya
sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu
bilmelidir. Ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve
davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını,
bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin
de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden
kaçınmasını gerekli kılar.
Yasa kuralı, ilgili kişilerin mevcut
şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul
bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak şekilde düzenlenmelidir.
Öngörülebilirlik şartı olarak nitelendirilen bu ilkeye göre yasanın
uygulanmasında takdirin kapsamı ve uygulama yöntemi bireyleri keyfi ve
öngöremeyecekleri müdahalelerden koruyacak düzeyde açıklıkla yazılmalıdır.
Belirlilik, kişilerin hukuk güvenliğini korumakla birlikte idarede
istikrarı da sağlar.” (AYMK., 17.04.2008 günlü,
E.2005/5, K.2008/93).
Yerleşme yerleri ile bu yerlerdeki
yapılanmaların plan, fen, sağlık ve çevre koşullarına uygun oluşumunu sağlamak
amacıyla verilen yetkinin kullanılmasında görevli belediyeler ve ilgili
kurumlar, hukuksal güvenliği ve Anayasanın 35 inci maddesi kapsamında
mülkiyet hakkını gözetecek bütünlüğü sağlamak zorundadır. Hukuksal
güvenliği sağlamayan, idareye geniş ve sınırsız yetkiler veren, belirsizlik
içeren yasal düzenlemeler Anayasaya aykırılık oluşturur. Belediye
Kanununun, 5998 sayılı Yasa ile değişik 73 üncü maddesinin birinci
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan, “… konut alanları, sanayi alanları,
ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları
oluşturmak …” sözcükleri, geniş, hemen her konu ve alanı içeren, soyut ve
belirsiz sözcüklerdir. Kentsel dönüşüm ve gelişimin amacını ortaya koymadan
genelleştirme yapılmıştır. Böylece, idareye geniş ve sınırsız, keyfi
uygulamalara açık yetkiler verilmiş, kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarındaki gerçek ve tüzel kişilerin hukuksal güvenlikleri ihlal
edilmiştir. İmar mevzuatına göre mülklerinin plan ve imar durumlarını
bilen, yaşamlarını bu hukuksal duruma göre sürdüren mülk sahipleri, kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı ilanıyla, birdenbire geleceği belirsiz yeni
bir hukuksal durumla karşı karşıya kalmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, 17.06.2010 tarihli ve 5998 sayılı Belediye
Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanununun değiştirilen
73 üncü maddesinin, birinci fıkra birinci tümcesinde yer alan “… konut
alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu
hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü
sosyal donatı alanları oluşturmak …” sözcükleri, Anayasanın 2 nci, 5 inci ve 56 ncı maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
2) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Birinci
Fıkrasının Son Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
5393 sayılı Belediye Kanununun 5998
sayılı Yasayla değişik 73 üncü maddesinin birinci fıkrasının son tümcesi,
“Ancak, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerlerde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi
Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır” şeklindedir.
Söz konusu birinci fıkrayla kentin gelişimine uygun olarak eskiyen
kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek; konut alanları, sanayi ve
ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatılar
oluşturmak, deprem riskine karşı tedbirler almak veya kentin tarihî ve
kültürel dokusunu korumak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri
uygulama yetkisi, belediye meclisi kararına bağlı olarak belediyelere
vermiş iken, fıkranın son tümcesiyle, “kamunun mülkiyetinde veya
kullanımında olan yerlerde” kentsel dönüşüm ve gelişim proje ilanı ve
uygulama yapılabilmesi “Bakanlar Kurulu kararına” bağlanmıştır.
Anayasanın 35 inci maddesinde, herkesin, mülkiyet ve
miras haklarına sahip olduğu, bu hakların ancak kamu yararı amacıyla
kanunla sınırlanabileceği, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum
yararına aykırı olamayacağı hükme bağlanmış; temel hak ve özgürlüklerin
sınırını gösteren 13 üncü maddesinde ise temel hak ve özgürlüklerin,
özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen
sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu
sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve
laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı
belirtilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek
1 inci Protokolün 1 inci maddesinde de “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı
gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı
sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel
ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu
yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka
katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli
gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel
getirmez” denilmektedir.
Temel bir insan hakkı olan mülkiyet
hakkı bireyin eşya üzerindeki hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Eşya
üzerindeki hâkimiyet bir yönüyle bireye devletin müdahale edemeyeceği özel
bir alan yaratırken, diğer taraftan emeğinin karşılığını güvence altına almakla
bireye kendi hayatını yönlendirme ve geleceğini tasarlama olanağı sunmaktadır.
Bu nedenle birey özgürlüğü ile mülkiyet hakkı arasında yakın bir ilişki
vardır. Özel mülkiyet için Anayasanın 35 inci maddesiyle getirilen koruma,
devletin ve diğer kamu tüzelkişilerinin mülkiyet hakları için de geçerli
olduğundan, özel mülkiyet konusundaki özenin kamu mülkiyeti konusunda da
öncelikle düşünüleceği kuşkusuzdur.
Bu nedenle, kamunun mülkiyetinde veya
kullanımında olan yerlerde, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilanı
mülkiyet devri ya da sona ermesine de neden olacağından, mülkiyetin devri
ya da sona erdirilmesine ilişkin esasların, Bakanlar Kuruluna bırakılma
yerine yasayla düzenlenmesi, Anayasanın 13 üncü ve 35 inci maddelerinin
getirdiği bir zorunluluktur. Kaldı ki, Bakanlar Kuruluna verilen yetki, söz
konusu 73 üncü maddenin birinci fıkrasının birinci tümcesinde belirtilen ve
yukarıda 1 inci bölümde anlatılan nedenlerle Anayasaya aykırılık gösteren
belirsiz ve soyut alana özgü kullanılacağından, Anayasanın hukuk devleti ve
hukuk güvenliği ilkesi yönünden de sorunludur. Bakanlar Kuruluna yetki
veren yasal düzenleme herhangi bir çerçeve ve ölçüte de içermemektedir.
“Kamu yararı” amacı, yasa yerine bütünüyle Bakanlar Kuruluna bırakılmıştır.
Kentlerde, belediye meclis kararıyla
ilan edilen alanlarla, Bakanlar Kurulu kararıyla ilan edilen alanlar arasında
eşgüdümü sağlayacak bir ölçüt ve düzenleme de bulunmamaktadır. Bu da
“sağlıklı ve dengeli çevre de yaşama hakkını” ihlal edici niteliktedir.
Açıklanan
nedenlerle, 17.06.2010 tarihli ve 5998 sayılı Belediye
Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanununun
değiştirilen 73 üncü maddesinin, birinci fıkrasının son tümcesi Anayasanın 2 nci,
13 üncü, 35 inci ve 56 ncı maddelerine aykırı
olup, iptali gerekmektedir.
3) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin İkinci Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
“Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı olan veya olmayan imarlı
veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve yoğunluğunun belirlenmesi,
alanın büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri münhasıran
belediye meclisinin yetkisindedir. Ayrıca, toplamı 5 hektardan az olmamak
kaydı ile proje alanı ile ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı
olarak belirlenebilir” şeklindeki ikinci fıkra ile belediye meclislerine
çeşitli yetkiler verilmektedir.
Belediye meclislerine “münhasıran”
verilen bu yetkilere göre, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak
ilan edilecek alan;
a) Üzerinde yapı olan veya olmayan
imarlı ve imarsız alan olabilecektir. Böylece, imar bütünlüğü gözetilmeden
imarsız alanların da proje alanı içine dahil
edilmesi mümkün olacak, imar mevzuatı, şehircilik ilke ve esasları, yerini
plansızlığa bırakacaktır.
b) Proje alanında, yine ilgili
kentteki imar planları ve imar mevzuatı yok sayılarak, “yapı yükseklik ve
yoğunluğunun belirlenmesi” yetkisi belediye meclisinin olacaktır. Burada
meclise herhangi bir ölçüt ya da sınırlama getirilmemiştir.
c) Alan büyüklüğü, 5 hektar ile 500 hektar gibi alt
ve üst sınırı arasında büyük fark bulunan, geniş bir takdir yetkisi olarak
belirlenebilecektir. Projenin etaplar halinde yapılabilmesi takdiri de
belediye meclisinin olacağına göre, 500 hektar tek etap
gibi geniş bir proje uygulaması olabilecektir ki, bu tek başına orta büyüklükte
bir kent anlamına gelir. Bir başka deyişle, bir büyükşehir belediyesinin,
bir ilçe belediyesinin tamamını kentsel dönüşüm alanı ilan etmesi, tüm
planlama, imar uygulamasını tek başına yönetip denetlemesi mümkün
olabilecektir.
d) Toplamı 5 hektardan az olmamak
kaydı ile proje alanı ile ilişkili birden fazla yerin tek bir dönüşüm alanı
olarak belirlenebilmesi de belediye meclisinin yetkisindedir.
Anayasanın
5 inci maddesiyle devlete “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve
mutluluğunu sağlama ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlama” ödevi yüklenmekte, 56 ncı
maddesiyle de herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip
olduğu belirtilerek, bu hakkı korumanın yine devletin ve vatandaşların
ödevi olduğu vurgulanmaktadır. Devlete verilen bu görevlerin imar
mevzuatıyla getirilen düzenlemelerle de yaşama geçirileceğinde kuşku
bulunmamaktadır. (AYMK., 22.07.2008 günlü,
E.2008/39, K.2008/134).
Plansız alanlarda dönüşüm uygulaması
yapmak şehircilik ilke ve esaslarını ihlal eden bütüncül planlama yaklaşımını
görmezden gelen bir anlayışı da beraberinde getirecektir. Anayasanın söz
konusu maddelerinde ifadesini bulan ödevlerin somut tedbirlerle nasıl
yerine getirileceği yasa koyucunun takdirinde ise de, söz konusu ödevler
yerine getirilirken idarenin imar mevzuatındaki kısıtlamaların dışında
tutulması, Anayasanın 5 inci ve 56 ncı
maddeleriyle bağdaşmaz.
Anayasanın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin
hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması,
ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı
olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve
olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını, bunların
idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu bilmelidir. Ancak bu durumda
kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını ayarlar. Hukuk
güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve
işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde
bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Yasa
kuralı, ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür
sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak
şekilde düzenlenmelidir. “Öngörülebilirlik şartı” olarak nitelendirilen bu
ilkeye göre yasanın uygulanmasında takdirin kapsamı ve uygulama yöntemi
bireyleri keyfi ve öngöremeyecekleri müdahalelerden koruyacak düzeyde
açıklıkla yazılmalıdır. Belirlilik, kişilerin hukuk güvenliğini korumakla
birlikte idarede istikrarı da sağlar. (AYMK.,
17.04.2008 günlü, E.2005/5, K.2008/93).
Dava konusu ikinci fıkra ile belediye
meclislerine münhasıran verilen yetki, bir yandan imarsız alanlarla imarlı
alanları birleştirirken, diğer yandan alt ve üst sınırları arasında makul
ve ölçülü olmayan bir alan genişliğini kullanma yetkisi vermiş; ayrıca yapı
yüksekliği ve yoğunluk belirleme konusunda da sınır getirmemiştir. Böylece
imar mevzuatındaki kısıtlamaların dışın çıkılmış, keyfiliğe açık, hukuk
güvenliğinden yoksun bir yetki verilmiştir. İdareye bırakılan takdir alanı
geniş, sınırsız ve ölçüsüzdür. Alan belirlenmesinin alt ve üst sınır
arasında yüz kat gibi makul ve ölçülü olmayan şekilde genişliği,
uygulamada, yorum ve değerlendirme farklılıklarına dayalı olarak eşitsizliğe,
haksızlığa ve keyfiliğe yol açabilecek niteliktedir.
Açıklanan
nedenlerle, 17.06.2010 tarihli ve 5998 sayılı Belediye
Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanununun
değiştirilen 73 üncü maddesinin ikinci fıkrası Anayasanın 2 nci, 5 inci ve 56 ncı maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
4) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Üçüncü Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
Üçüncü fıkrayla, büyükşehir belediye
ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı
ilan etme yetkisi büyükşehir belediyelerine verilmiştir. Bu
yetkilendirmeyle, büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde
kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı ilanıyla birlikte bu alanlarda
ilçe belediyelerinin imar mevzuatından kaynaklanan tüm yetkileri ortadan
kaldırılarak büyükşehir belediyeleri yetkili kılınmaktadır. Ancak, Büyükşehir
belediye meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyeleri kendi
sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri
uygulayabileceklerdir.
Fıkra, iki
yerel yönetim birimi arasında görev ve yetki paylaşımı yapmakla ve bu konu
da yasa koyucunun yetkisi içinde olmakla birlikte, büyükşehir
belediyelerine yetki verilirken, daha önce uygulanan şehircilik ilke ve
esaslarının ihlal edilerek, bütüncül planlama yaklaşımının görmezden
gelinmesi, idarenin imar mevzuatındaki kısıtlamaların dışında tutulması,
Anayasanın 5 inci ve 56 ncı maddeleriyle
bağdaşmaz.
Büyükşehir belediye meclisinin “uygun
görmesi” bütünüyle takdire bağlı, keyfi, belirsiz bir yetki olmakla birlikte,
bu keyfi yetkinin aynı büyükşehir belediyesi içinde bir ilçe belediyesi
için kullanılıp diğeri için kullanılmaması da imar bütünlüğünün keyfi
olarak bozulmasına ve kamu düzeninin sarsılmasına neden olacaktır. İlçe
belediyeleri tarafından uygulanan imar mevzuatı dışına çıkılacak olunması
da, söz konusu belediye sınırları içinde hakları olan ve bu hakları imar
mevzuatına göre kullananların hukuk güvenliklerini sarsıcı niteliktedir.
Öte yandan, ilçe belediyelerinin, kendi sınırları içinde imar mevzuatı ve
planlama bütünlüğünün sorumluluğunu taşırken, kimi alanların büyükşehir belediye
meclislerince kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilanı ile bu
kamusal yetki ve sorumlulukları ortadan kalkacak, bu da kişilerle birlikte
ilçe belediyesinin de hukuk güvenliğinin sarsılmasına neden olacaktır. Böylesine
belirsiz, sınırsız ve öngörülemeyen yetki değişimi kamu yararı ve düzeni
yönünden de kabul edilemez.
Bu bölümde
ve yukarıda 1 inci bölümde açıklanan nedenlerle, 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin üçüncü fıkrası Anayasanın 2 nci,
5 inci ve 56 ncı maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
5) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Dördüncü
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
Fıkrada yapılan düzenlemeyle,
büyükşehir belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerine ilişkin her ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina
inşaat ruhsatı, yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve
03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen
yetkileri kullanmaya büyükşehir belediyeleri yetkili kılınmıştır.
Yerel yönetim kurumları arasında
yetki paylaşımını gösteren dördüncü fıkra, bu yetkinin kullanımını,
yukarıda da açıklandığı gibi, yasaya bağlı somut düzenlemelere
bağlamamaktadır. İlçe belediyeleri tarafından kullanılan yetkiler,
büyükşehir belediyelerine yasanın açık, belirgin ve öngörülebilir
kurallarına göre değil, yine büyükşehir belediye meclisi kararına bağlı
olarak ilan edilen kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı kararına göre yer
değiştirecektir.
Bu durum, özellikle imar mevzuatının
ve belediye yetkilerinin kullanılması konusunda kargaşaya neden olabileceği
gibi, 73 üncü maddenin üçüncü fıkrasının ikinci tümcesindeki yetki devrinin
kullanılıp kullanılmamasına göre aynı büyükşehir içindeki ilçe belediyeleri
arasında da farklı uygulamalara neden olacaktır. Büyükşehir belediyelerince
kullanılan yetkilerde, imar mevzuatı dışına çıkılması, belirsiz ve geniş
yetki düşünüldüğünde bu farklılık hem belediyeler arasında hem de proje
içinde kalan kişilerle dışında kalan kişiler arasında eşitsizliğe neden
olacaktır. Özellikle kişilerin, proje alanı ilan edilen ve edilmeyen
yerlerde, imar hakları yönünden farklı statüde olduğu düşünülemez. Aynı
büyükşehir belediyesi sınırları içinde yaşayanlar için sağlık, çevre, konut
ve imar haklarının farklı kurallara tabi tutulması kabul edilemez. Kaldı
ki, bu ayrım yasayla ve haklı nedene bağlı olarak yapılmamakta, yalnızca
belediye meclisi kararına bağlı olarak yapılmaktadır.
Anayasanın 127 nci
maddesinde de açık olarak belirtildiği gibi, “mahalli idarelerin kuruluş ve
görevleriyle yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla”
düzenlenecektir. Yasama organının yetkisinde olan yasa düzenlemesi ile
belirlenen yetkiler, yine aynı organın yasama işlemi ile değiştirilebilir.
Anayasanın 7 nci maddesinde açık olarak gösterilen
bu yetki, yine aynı madde uyarınca devredilemez.
Değişik 73 üncü madenini birinci ve
üçüncü fıkralarında belirtilen, kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı
ilanıyla ilgili büyükşehir belediye meclisi yetkisi, yasama organının
yasama yetkisi yerine geçemez. Diğer bir anlatımla, ilçe belediyelerine
yasayla verilen yetkiler, büyükşehir belediye meclisi kararına bağlı olarak
geri alınamaz. İdareye, kendi yetki ve görevlerini kendi işlemleri ile
belirleme yetkisi bırakılması, asli düzenleme yetkisi verilmesi anlamına
gelir ve bu Anayasaya aykırı bir yetki devridir. Anayasanın 7 nci maddesindeki “Yasama
yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki
devredilemez” kuralına göre, “yasa koyucunun temel ilkeleri
koymadan, çerçeveyi çizmeden yürütmeye yetki vermemesi, sınırsız, belirsiz
bir alanı, yönetimin düzenlemesine bırakmaması gerekir. Yasa ile
yetkilendirme Anayasanın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamına
gelmez. Yasa koyucu, gerektiğinde sınırlarını belirlemek koşuluyla bazı
konuların düzenlenmesini idareye bırakabilir.” (AYMK.,
05.03.2009 günlü, E.2008/3, K.2009/44).
Bu bölümde
ve yukarıda 1 inci ve dördüncü bölümlerde açıklanan nedenlerle 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin dördüncü fıkrası Anayasanın 2 nci,
7 nci, 10 uncu, 56 ncı
ve 127 nci maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
6) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Beşinci
Fıkrasının İkinci Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
Beşinci fıkranın birinci tümcesinde,
kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması,
yıkımı ve kamulaştırılmasında anlaşma yolunun esas olduğu belirtildikten
sonra, ikinci fıkrasında; “kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında
bulunan gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından açılacak davalar, mahkemelerde
öncelikle görüşülür ve karara bağlanır” denilmiştir.
Anayasanın 2 nci
maddesinde, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, insan
haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve
işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini gerçekleştiren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde Anayasanın ve yasa
koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan
devlettir.
Anayasanın “Mahkemelerin Bağımsızlığı” başlığını
taşıyan 138 inci maddesinde, hakimlerin, görevlerinde bağımsız oldukları, Anayasaya,
kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verecekleri,
hiçbir organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında
mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge
gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı, görülmekte olan bir
dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili
soru sorulamayacağı, görüşme yapılamayacağı veya herhangi bir beyanda
bulunulamayacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme
kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organların ve idarenin, mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyecekleri ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremeyecekleri belirtilmiştir. Bu kuralla, yargı
yetkisinin kullanılmasının herhangi bir şekilde engellenmesi veya etki
altına alınması önlenmek istenmiştir.
Davaların en az giderle ve mümkün
olan süratle sonuçlandırılması, Anayasanın 141 inci maddesinde yargının
görevleri arasında sayılmıştır. Yargı yetkisini kullanan mahkemeler,
davanın niteliğini gözeterek davayı Anayasa ve yasalara dayanarak
sonuçlandıracaklardır. Yargılamada asıl olan süratle birlikte, adil
yargılama ve adalet getiren sonuçtur. Bu durum kimileri için değil, herkes
için söz konusudur. Hukuk devleti, herkese eşit davranmakla yükümlüdür.
Yasama organının, kendi belirlediği alanlarda kimi davaların öncelikle
görüşüp karara bağlaması yönündeki düzenlemesi adil yargılanma hakkına
müdahale olduğu gibi, hukuk devleti ve Anayasanın 138 inci maddesinde öngörülen
ilkelerle uyumlu değildir.
Açıklanan nedenlerle 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin beşinci
fıkrasının ikinci tümcesi Anayasanın
2 nci ve 138 inci maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
7) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Altıncı
Fıkrasının Birinci Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
Altıncı fıkranın birinci tümcesinde,
kentsel dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları
hariç kamuya ait gayrimenkullerin harca esas değer üzerinden belediyelere
devredileceği belirtilmiştir.
Kural, kamu yararı ve kamu hizmeti
gerekleri gözetilmeksizin, sadece eğitim ve sağlık alanlarını hariç
tutarak, kamuya ait tüm gayrimenkulleri kapsamaktadır. Eğitim ve sağlık
dışında başka istisna getirilmemiştir. Türk Silahlı kuvvetleri ve güvenlik
binaları, özellikle büyükşehir belediye alanlarında bulunan ilçe belediye
binaları, spor alanları, ibadet alanları vb birçok alanda kamu hizmetinin
gereği gözetilmemiştir. Orman alanları, yollar ve parklar, mezarlıklar,
doğal, tarihi ve arkeolojik alanlar da kamuya ait gayrimenkullerdir. Daha da
önemlisi yargı binaları gözetilmemiştir. 73 üncü maddenin birinci
fıkrasının son tümcesindeki, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan
yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve
uygulama yapılabilmesinin Bakanlar Kuruluna bırakılması da bu belirsizliği
ortan kaldırmamaktadır. Kaldı ki bu tümce de 1 inci bölümde açıklanan
nedenlerle Anayasaya aykırıdır.
Bununla birlikte, devir işleminin
hangi kurum ve kuruluşun yetkisinde olduğu da belirtilmemiştir. “Kamuya ait
gayrimenkuller” sözcükleri devlet tüzel kişiliği içindeki gayrimenkullerle
birlikte kamu tüzel kişiliğine sahip kurum veya kuruluşların mülkiyetinde
olan gayrimenkulleri de kapsayabilecektir. Ayrıca, belediyelere devrilecek
olan bu kamu alanlarının, özel ya da kamu, hangi amaçla kullanılacağına
ilişkin bir çerçeve de çizilmemiştir.
Bu değerlendirmeler, kuralın bu
şekliyle soyut ve belirsiz olduğunu, mülkiyet hakkını korumadığını göstermektedir.
Yasa kuralları, açık, net, belirgin ve öngörülebilir olmalı, uygulatıcının
yorumuna ya da keyfi işlemine izin vermemelidir.
Belirlilik ilkesi, yasa kuralının hem
kişiler hem de idare yönünden belli ve kesin olmasını ifade eder. “Buna
göre, yasal düzenlemelerin herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması,
ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesi de gerekmektedir. Yasa kuralı, ilgili kişilerin mevcut şartlar
altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir
düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak şekilde düzenlenmelidir.” (AYMK., 30.11.2007 günlü, E.2006/61, K.2007/91).
Öte yandan, belediyelere devir,
“harca esas değer üzerinden” yapılacaktır. Oysa,
harca esas değer, gayrimenkullerin gerçek karşılıklarını göstermemektedir.
Devir bir satış işlemidir ve bu işlemde harca esas değerin esas alınması,
malikin malı üzerindeki mülkiyet hakkından doğan tasarruf yetkisini
sınırlandırmaktadır.
Açıklanan nedenlerle 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin altıncı
fıkrasının birinci tümcesi Anayasanın
2 nci ve 35 inci maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
8) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Yedinci
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
Yedinci
fıkra, “Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul
sahipleri ve 24.02.1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına
Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir
Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş
kimselerle anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında
hakları verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu
sahiplerine enkaz ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu kapsamda bulunanlara
Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut
satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri arsa veya konut
bedellerinden mahsup edilir” şeklindedir.
Karmaşık bir dilin kullanıldığı
fıkrada, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki;
a) Gayrimenkul sahipleri,
b) 24.02.1984 tarihli ve 2981 sayılı
İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve
6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna
istinaden, hak sahibi olmuş kimseler,
c) 2981 sayılı Kanun kapsamına
girmeyen gecekondu sahipleri,
gibi farklı
hukuksal durumlardaki kişiler sayılmaktadır. “Sahip” sözcüğü, gayrimenkul,
gecekondu, hak gibi farklı sözcüklerle kullanılmıştır ve “mülkiyet”i ve
dolayısıyla “mülkiyet hakkı”nı ifade etmektedir.
Bu kapsamda, Anayasanın 35 inci maddesinin güvencesi söz konusu olmalıdır.
Ancak, kamu yararı amacıyla ve yasayla sınırlandırılabilecek bu hak, aynı
zamanda Anayasanın 13 üncü maddesinin de koruması altındadır. Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı ilanı, tek başına “kamu yararı” içerecek
nitelikte değildir. Kaldı ki, yedinci fıkra düzenlemesi, hakkın özüne
dokunmaktadır.
Yukarıda, (a) ve (b)’de, fıkranın
birinci tümcesinde sayılanlar yönünden, hak verilmesi “anlaşma” koşuluna
bağlanmıştır. Bu koşul, baskı ve zorlama içerdiği gibi, anlaşma olmaması
halinde ne olacağı belli değildir. Hukuk devletinde, yasa kuralları asıl
olarak yargının yorum ve kararına bırakılmayarak, açık, net ve anlaşılır
şekilde, yargı kararına gerek kalmadan düzenlenmelidir.
Yukarıda (c) sırasında, fıkranın
ikinci tümcesinde ise enkaz ve ağaç bedeli verilmesi veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabileceği belirtilmiştir. Burada
da belirsizlik söz konusudur. Enkaz ve ağaç bedelini kim belirleyecektir?
Bu bedel, gecekondu sahibinin hakkını karşılığı mıdır? Bedel verilmesi ya
da arsa veya konut satışına kim karar verecektir? Bu sorularla birlikte,
“belediye imkanları ölçüsü” de soyut ve keyfi
uygulamaya açık bir kavramdır. Arsa veya konut satışı, üçüncü tümcede
olduğu gibi Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle
de olsa, piyasa kavramı ve işlemidir, kamu yararı gözetmez. Nitekim, fıkranın son tümcesindeki, enkaz ve ağaç
bedellerinin arsa veya konut bedellerinden mahsubu işlemi de aynı şekilde
kamu yararı gütmeyen, tamamıyla piyasaya yönelik işlemdir.
Fıkranın bütününde, kişilerin maddi
olanakları, sosyal yaşam ve koşulları, kurulu düzenleri, hakları, 2981 ve
775 sayılı Yasalarla süren düzenleri dikkate alınmamış, kişilerin
haklarından kaynaklanan sorunları ve güvenlikleri çözülmemiş, sadece
belediyelere, o da soyut olmak üzere, tek taraflı yetki verilmiştir.
Kişiler, arsa ve arazi piyasasının “müşterileri” olarak görülmüş, Devlete
Anayasanın 5 inci maddesiyle verilen görevler yok sayılmıştır.
Anayasanın 35 inci maddesinde, herkesin, mülkiyet ve
miras haklarına sahip olduğu, bu hakların ancak kamu yararı amacıyla
kanunla sınırlanabileceği, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum
yararına aykırı olamayacağı hükme bağlanmış; temel hak ve özgürlüklerin
sınırını gösteren 13 üncü maddesinde ise temel hak ve özgürlüklerin,
özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen
sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu
sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve
laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı
belirtilmiştir.
Anayasanın 5 inci maddesiyle kişilerin ve toplumun refah, huzur ve
mutluluğunu sağlama ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlama ödevi Devlete verilirken, 56 ncı
maddesiyle de herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip
olduğu belirtilerek, bu hakkı korumanın yine devletin ve vatandaşların
ödevi olduğu vurgulanmaktadır.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan
sosyal hukuk devleti, insan haklarına dayanan, kişilerin huzur, refah ve
mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak ve
özgürlükleriyle kamu yararı arasında adil bir denge kurabilen, milli
gelirin adalete uygun biçimde dağıtılması için gereken önlemleri alan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak sosyal adaleti ve toplumsal dengeleri
gözeten devlettir. Çağdaş devlet anlayışı sosyal hukuk devletinin tüm
kurum ve kurallarıyla Anayasanın özüne ve ruhuna uygun biçimde kurularak
işletilmesini, bu yolla bireylerin refah, huzur ve mutluluğunun
sağlanmasını gerekli kılar.
“Anayasanın
2 nci maddesinde öngörülen sosyal devlet, mülkiyet hakkının toplum yararına kullanılması ve
ekonomik yaşama müdahale yoluyla sosyal barışı sağlama amacına dönük olarak
emek-sermaye dengesini kuran, zayıfları güçlüler karşısında koruyan,
bireysel girişim ve sorumluluğu esas almakla birlikte bireylerin kendi
güçleriyle üstesinden gelemeyecekleri sosyal riskleri üstlenen, bu yolla
sosyal adaleti kuran devlettir. Bu ilke Anayasanın birçok maddesinde
somutlaştırılmıştır.” (AYMK., 17.01.2008 günlü,
E.2002/71, K.2008/44).
Açıklanan nedenlerle 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin yedinci fıkrası Anayasanın 2 nci,
5 inci, 13 üncü, 35 inci ve 56 ncı maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
9) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Sekizinci
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
Sekizinci
fıkra iki tümceden oluşmaktadır. Birinci tümcede, kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamının belediyeler tarafından
yapılacağı veya yaptırılacağı belirtilmiştir.
Sekizinci fıkranın ikinci tümcesine
göre, belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece kamulaştırılmasına
gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje alanında kendilerine 3194
sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı
verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el atma davası açabileceklerdir.
Fıkrayla, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde, deyim
yerindeyse, içeridekiler-dışarıdakiler ayrımı yapılmış, belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatlar için kamu gücünün kullanıldığı bir
ayrıcalık getirilmiştir. Anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahipleri ise, kendilerine
3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı
verilmiş olanlar ve verilmemiş olanlar şeklinde ayrıma tabi tutulmuştur.
Böylece fıkranın her iki tümcesinde
de, yukarıda 8 inci bölümde belirtildiği gibi, belediyeye tek yanlı,
belirsiz ve keyfi işlem yapma yetkisi tanınmış, mülkiyet hakkı
gözetilmemiştir. “Belediyelerce kamulaştırılmasına gerek duyulmayan”
sözcükleri, bütünüyle belediyeyi tek taraflı ve keyfi olarak yetkili
kılmakta, sekizinci fıkranın bütününü etkilemektedir.
Mülkiyet hakkına, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı
adı altında keyfi müdahale ve mülkiyet hakkı sahibini, belediye ile anlaşmaya
varmaması halinde cezalandırma hakkı veren kural, aynı zamanda belediyeye
mülkiyetin gerçek bedeli kendilerine ödenmeden gayrimenkul sahiplerini
başka yerlere gönderme yetkisi vererek, soyut ve öngörülemeyen düzenleme
içermektedir. Anlaşma, iki taraflı bir işlem olduğu halde, fıkrada tek
taraflı işleme dönüştürülmektedir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanının ilanı tek başına “kamu yararı” için yeterli
görülmektedir. Kamu yararı nedeniyle sınırlama ancak yasayla yapılabilir.
Alan ilanını yapan belediye, yasaların ve Anayasanın üstünde bir yetkiyle
donatılmaktadır. Bu geniş takdire dayalı yetki, proje alanında kendilerine
imar hakkı verilmemiş olanlar için “kamulaştırmasız el atma davası
açabilir” sözcükleriyle adeta pekiştirilmekte, kişilerin her durumda
kullanacakları “dava açma hakkı”, olaya özgü olarak vurgulanmaktadır. Bu
vurgulama da fıkranın belirsiz ve karmaşıklığının göstergesidir. Sanki, imar hakkı verilenlere dava açma hakkı yokmuş
gibi bir izlenim yaratılarak, hukuk devletinin “iyiniyet”
ilkesi de ihlal edilmektedir.
Aynı alan içindeki mülk sahiplerine,
kamulaştırmaya gerek duyma ve duymama gibi, bütünüyle takdire dayalı bir
işlemle, farklı uygulama öngörülerek Anayasanın 10 uncu maddesindeki
eşitlik ilkesi de zedelenmektedir.
Anayasanın 2 nci
maddesindeki hukuk devleti, mülkiyet hakkını gözeten devlettir. Anayasanın
35 inci maddesindeki mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar
vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu
şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerden yararlanma ve tasarruf olanağı
verir.
“Temel bir insan hakkı
olan mülkiyet hakkı bireyin eşya üzerindeki
hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Eşya üzerindeki hâkimiyet bir
yönüyle bireye devletin müdahale edemeyeceği özel bir alan yaratırken,
diğer taraftan emeğinin karşılığını güvence altına almakla bireye kendi
hayatını yönlendirme ve geleceğini tasarlama olanağı sunmaktadır. Bu
nedenle birey özgürlüğü ile mülkiyet hakkı
arasında yakın bir ilişki vardır.” (AYMK.,
24.09.2008 günlü, E.2008/26, K.2008/147).
Açıklanan nedenlerle 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin sekizinci fıkrası
Anayasanın 2 nci,
10 uncu ve 35 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
10) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Dokuzuncu Fıkrasının
Üçüncü ve Dördüncü Tümcelerinin Anayasaya Aykırılığı
Dokuzuncu fıkranın birinci ve ikinci
tümcelerinde, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt
yapı ve rekreasyon harcamalarının proje ortak
gideri sayılacağı, belediyelere ait inşaatların proje ortak giderlerinin
belediyeler tarafından karşılanacağı belirtilmiştir.
Üçüncü ve
dördüncü tümcelerde ise kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen
gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan gayrimenkul sahiplerinin,
sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında proje ortak
giderlerine katılmak zorunda olduğu, proje ortak gideri ödenmeden inşaat
ruhsatı ve yapılan binalara yapı kullanma izni verilemeyeceği; su, doğalgaz
ve elektrik bağlanamayacağı öngörülmüştür.
Proje ortak giderlerine katılma
zorunluluğu ve buna bağlı olarak getirilen yaptırım, 73 üncü maddenin
yedinci ve sekizinci fıkralarında belirtilen düzenlemelerde, belediyeye
tanınan tek yanlı, belirsiz ve keyfi işlem yapma yetkisine koşut olarak
kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılan ayrımın bir sonucudur.
Kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile
kamulaştırma dışı kalan gayrimenkul sahipleri, proje alanındaki diğer
gayrimenkul sahiplerinden ayrılarak “proje ortak giderine” katılma ve buna
bağlı olarak da ölçülü olmayan yaptırıma zorlanmıştır. Bu zorlama, proje
alanlarında, hak sahibi kişileri direnmemeleri ve haklarını aramamaları,
belediye ile anlaşmak zorunda kalmaları için kurulan baskının sonucudur.
Hak sahipleri, belediye karşısında güçsüz ve savunmasız bırakılmıştır.
Yukarıda 9 uncu bölümdeki
gerekçelerle 17.06.2010 tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun
1 inci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73
üncü maddesinin dokuzuncu fıkrasının üçüncü ve dördüncü tümceleri Anayasanın 2 nci,
10 uncu ve 35 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
11) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Onuncu Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
Onuncu fıkra, “Dönüşüm alanı sınırı
kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin tapu kütüğünün
beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne, paftasında
gösterilmek üzere kadastro müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu
gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir” şeklindedir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında, yukarıda değişik 73 üncü maddenin çeşitli fıkralarına ilişkin
açıklamalarda belirtildiği gibi, belediyelere, hukuk devleti, eşitlik ve
mülkiyet hakkına aykırı olarak çeşitli yetkiler verilmektedir. Bu
aykırılıklar fıkra ve tümce bazında açıklanmıştır. Onuncu fıkrada, bu yetkilere
bağlı olarak, proje uygulamalarının başlangıcı itibarıyla alan içinde kalan
gayrimenkullerin hem kadastro paftalarında hem de tapu kayıtlarında
gösterilmesi ve bu kayıtlarda meydana gelen değişikliklerin ilgili
belediyeye bildirilmesi öngörülmüştür.
Bu değişiklik kayıtlarının
işlenmesiyle birlikte, alan içinde gayrimenkul sahibi olan bireylerin
mülkleri üzerinde işlem yapması engellenmiştir. Diğer bir anlatımla, söz
konusu kişiler, belediyelerin yapacakları, hatta ne zaman yapılacağı belli
olmayan işlemleri beklemeye mahkum edilmiştir.
Böylece hem belirsiz bir süreç başlatılmış hem de mülkiyet hakkı kamu
yararı olmadan ölçüsüzce sınırlanmış olmaktadır.
Anayasanın yukarıdaki bölümlerde
açıklanan 2 nci, 13 üncü ve 35 inci maddeleri
böylesine belirsiz, ölçüsüz ve kamu yararına olmayan düzenlemelere izin
vermez.
Açıklanan nedenlerle, 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin onuncu fıkrası Anayasanın 2 nci,
13 üncü ve 35 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
12) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Onbirinci Fıkrasının İkinci, Üçüncü ve Dördüncü
Tümcelerinin Anayasaya Aykırılığı
Onbirinci fıkranın
birinci tümcesinde, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde;
ifraz, tevhit, sınırlı ayni hak tesisi ve terkini, cins değişikliği ve yapı
ruhsatı verilmesine ilişkin işlemler belediyenin izni ile yapılacağı
belirtildikten sonra, ikinci, üçüncü ve dördüncü tümcelerinde; “Bu yerlerde
devam eden inşaatlardan projeye uygunluğu belediye tarafından kabul
edilenler dışındaki diğer inşaatlar beş yıl süreyle durdurulur. Bu sürenin
sonunda durdurma kararının devam edip etmeyeceğine belediye tarafından
karar verilir. Toplam durdurma süresi on yılı geçemez” denilmiştir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan
edilen yerlerde, belediyelere, devam eden inşaatların projeye uygunluğunu
denetleme ve bu denetim sonunda projeye uygunluğu kabul edilmeyen
inşaatları beş yıl süreyle durdurma yetkisi verilmiştir. Belediye sınırları
içinde inşaatların projeye ve hukuka uygunluğunu denetleme görevi
belediyelerde olmakla birlikte, 73 üncü maddeye dayanılarak yapılan proje,
kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilmeden önceki mevzuata göre
yapılan proje değildir. İnşaatın başladığı tarihteki proje inşaat sürerken
değiştirilmiş, böylece inşaat sahip ve yapıcılarının hukuksal güvenlikleri
sarsılmıştır. İnşaatların, başladığı tarihte olmayan, sonradan oluşturulan
bir proje uygun olması beklenemez.
Ayrıca, inşaatların beş yıl süreyle
durdurulması yetmiyormuş gibi, bu sürenin sonunda durdurma kararının devam
edip etmeyeceğine belediye tarafından karar verilecek ve beş yıllık
durdurma kararı on yıla kadar uzatılabilecektir. Bu süreler makul ve ölçülü
değildir. Beş ya da on yıl duran bir inşaatın yeniden başlamasındaki
belirsizlik bir yana inşaatın uzun süre durması nedeniyle ortaya çıkan
zararın tazmini konusu da belirsizdir. Uzun süreli inşaat durdurma, bir
yasa kuralı olmaktan çok, bir tehdit unsuru niteliğindedir. Yasa
kurallarının kamu yararına olması ilkesi de ihlal edilmiştir.
Söz konusu tümceler, mülkiyet ya da
ruhsat sahibinin taşınmaz ile ilgili haklarını kullanabilmesini, belediyelerin,
73 üncü maddedeki sınırsız ve keyfi kentsel dönüşüm ve proje alanı ilanına
bağlı olarak engellemektedir. İnşaata, tüm hukuksal yol ve yöntemleri
kullanarak ve hukuka uygun olarak başlayanlar, sırf yeni bir proje alanı
ilanı nedeniyle, hiçbir kusurları ve hukuk dışı eylemleri olmadığı halde
cezalandırılmaktadır. “Devam eden inşaatlar” sözcükleri, inşaatların
seviyesini de göstermemekte, yeni temeli atılan bir inşaat ile % 99’u biten
inşaat, hatta bittiği halde oturma ya da kullanma iznini bekleyen inşaat
aynı yaptırıma tabi tutulmaktadır.
Büyükşehir belediye sınırları içinde
ise daha önce ilçe belediyeleri tarafından verilen hukuka uygun inşaatlar
bu kez büyükşehir belediyeleri tarafından yok sayılacaktır.
Açıklanan nedenlerle, 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin onbirinci fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü
tümceleri Anayasanın 2 nci ve 35 inci maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
13) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Onikinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
Onikinci fıkrada,
73 üncü maddenin onbirinci fıkrasında ve diğer
fıkralarında olduğu gibi, ilgili belediyeye, kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerini gerçekleştirmek amacıyla geniş kapsamlı yetkiler verilmiştir.
Buna göre, projelerin gerçekleştirilmesi amacıyla imar uygulaması yapmaya,
imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye
ve bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya
belediye yetkili olacaktır.
İmar uygulaması yapılması, tek başına
soyut bir kavram olup, uygulamanın nasıl yapılacağı konusunda yasal
güvenceyi kapsamamaktadır. Yukarıda, 73 üncü maddenin diğer fıkralarında da
açıklandığı gibi, imar mevzuatı ile getirilen bütünlüğü yok eden,
belediyenin keyfi olarak kullanacağı bir takdire dayanan uygulama yetkisi,
hukuk güvenliğini alt üst etmektedir.
Değer tespitinin, hiçbir ölçüt
olmaksızın belediyeye bırakılması, mülkiyet hakkının açık olarak ihlalidir.
Belediye, tek yanlı olarak hem arsa sahibi olma, hem bu arsa üzerinde
dilediği gibi imar düzenlemesi yapma, hem de buradan elde edeceği hakları
dilediği gibi dağıtarak gelir elde etme ve gelirin dağılımına müdahale etme
hakkına sahip olmaktadır.
Yukarıda 11 inci bölümde açıklanan
gerekçeyle 17.06.2010 tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik
Yapılmasına İlişkin Kanunun 1
inci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin
onikinci fıkrası Anayasanın 2 nci ve 35 inci maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
14) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci Maddesi ile 5393
Sayılı Belediye Kanununun Değiştirilen 73 üncü Maddesinin Onüçüncü Fıkrasının İkinci Tümcesinin Anayasaya
Aykırılığı
Söz konusu ikinci tümceyle, kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların
kamulaştırılması sırasında, “veraset ilamı çıkarmaya veya tapudaki kayıt malikine
göre işlem yapmaya” ilgili belediye yetkili kılınmıştır.
Veraset ilamı, mirasçıların
sıfatlarını belli eden mirasçılık belgesidir. Belediye tarafından, doğrudan
veraset ilamı çıkarılması veya tapudaki kayıt malikine göre işlem
yapılması, kişilere ait olan hakların başkası tarafından kullanılması
anlamına gelecektir.
Anayasanın 35 inci maddesinde
herkesin, mülkiyet ve miras haklarına sahip olduğu, bu hakların, ancak kamu
yararı amacıyla, kanunla sınırlanabileceği belirtilmiştir. Buna göre miras
hakkı, mülkiyet hakkının devamı ve özel bir şeklidir. Bu nedenle mülkiyet
ve miras aynı maddede düzenlenerek anayasal güvence altına alınmıştır.
Anayasanın 13 üncü
maddesinde de, temel hak ve özgürlüklerin, özlerine dokunulmaksızın
yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak
ve ancak yasayla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasanın sözüne ve
ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve
ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
Demokrasiler, temel hak ve
özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir.
Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup tümüyle kullanılamaz hale getiren
sınırlamalar, demokratik toplum düzeni gerekleriyle uyum içinde sayılamaz.
Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve ancak özüne
dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu
olduğu ölçüde ve ancak yasayla sınırlandırılabilirler.
Mülkiyet hakkı kapsamında bulunan bir
hak üzerinde, mirasçılara ait hakkın belediye tarafından kullanılması miras
hakkının özünü zedeler ve onu kullanılamaz hale getirir. Aynı şekilde,
belediyenin tapudaki kayıt malikine göre işlem yapması mülkiyet hakkının
özünü zedeler ve onu kullanılamaz hale getirir.
Açıklanan nedenlerle, 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 1 inci maddesi ile 5393
sayılı Belediye Kanununun değiştirilen 73 üncü maddesinin onüçüncü fıkrasının ikinci tümcesi Anayasanın 13 üncü ve 35 inci maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
15) 17.06.2010
Tarihli ve 5998 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun Geçici 1 inci Maddesinin
Anayasaya Aykırılığı
Geçici 1 inci maddede, “Bu Kanunun
yürürlüğe girmesinden önce yargı mercilerinde açılmış ve henüz kesin hükme
bağlanmamış davalarda bu Kanun hükümleri uygulanır. Ancak bu Kanunla
getirilen değişik hükümlerin uygulanması nedeniyle haksız çıkan tarafa
harç, yargılama gideri ve avukatlık ücreti yükletilemez” şeklindedir.
Maddenin birinci tümcesinde, 5998
sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 24 Haziran 2010 tarihinden önce yargı
mercilerine açılmış ve henüz karar bağlanmamış davalarda, davanın açıldığı
tarihteki yasa hükümlerinin uygulanması yerine, 5998 sayılı Yasa
hükümlerinin uygulanması öngörülmüştür. İkinci tümcede ise 5998 sayılı
Kanunla getirilen ve yukarıda birçok fıkra ve tümcesinin Anayasaya
aykırılığı ileri sürülen hükümlerin uygulanması nedeniyle, mahkeme
tarafından yükletilmesi gereken harç, yargılama gideri ve avukatlık
ücretinin, haksız çıkan tarafa yükletilemeyeceği belirtilmiştir.
Anayasanın 2 nci
maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk Devleti olduğu, 36 ncı maddesinde de herkesin, meşru vasıta ve yollardan
faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia
ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
Sonradan
yürürlüğe giren yasaların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal
durumlara etkili olmaması hukuk Devletinin gereğidir. Yasalar ilke olarak yürürlüğe
girdikleri tarihten sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere
çıkarılırlar. Devletin tarafı olduğu ve devam etmekte olan bir
yargılamada, kendi lehine bazı sonuçlar sağlayacak ve geriye yürüyecek
biçimde yasa çıkarması yoluyla yapılan müdahale hak arama özgürlüğünü,
hukuk güvenliği ilkesini ve adalet duygusunu zedeler. Ayrıca, yasa
kuralları kişilere ve taraflara özgü çıkarılamaz.
Mahkemede haksız çıkan tarafa kimi
giderlerin yükletilmemesinin yasa koyucu tarafından belirtilmesi, Anayasanın
138 inci maddesindeki yargı bağımsızlığı ilkesini de zedeler. Taraflardan
birinin Devlet olması, Devletin de haksız çıkan taraf olabileceği
gözetildiğinde hem adalet duygusu, hem de iyiniyet
ilkesi zedelenecektir.
Öte yandan, Anayasanın 10 uncu maddesinde
yer alan eşitlik ilkesi ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmektedir.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasalar karşısında ayırım
yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda
bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında
eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Durum ve konumlardaki özellikler, kimi
kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı
hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı
tutulursa Anayasanın öngördüğü eşitlik ilkesi çiğnenmiş olmaz. Nitelikleri
ve durumları özdeş olanlar için yasalarla değişik kurallar konulamaz.
Dava konusu kural, 5998
sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce yargıya başvurarak davası
sonuçlanmış olanlarla kendilerinden kaynaklanmayan nedenlerle davası
yasanın yürürlüğe girdiği tarihte sonuçlanmamış olanlar arasındaki eşitlik
ilkesini de zedelemektedir.
Açıklanan nedenlerle, 17.06.2010
tarihli ve 5998 sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun geçici 1 inci maddesi Anayasanın 2 nci,
10 uncu, 36 ncı ve 138 inci maddelerine aykırı
olup, iptali gerekmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Hukuk devletine aykırı olan, temel
hak ve özgürlükleri ölçüsüzce sınırlandıran ve Anayasaya açıkça aykırı olan
bir düzenlemenin, uygulanması halinde, sonradan giderilmesi olanaksız
zararlara yol açacağı çok açıktır.
Öte yandan, Anayasal düzenin en kısa
sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da
gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde
sübjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı
bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından,
bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız
durum ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
Yukarıda Anayasaya aykırılı ileri
sürülen hükümlerin uygulanması halinde kentsel dönüşüm ve gelişim alanları
içinde, belediyelerin keyfi uygulamaları ile karşılaşılacak, bu uygulamalar
sonunda kişilerin hukuk güvenlikleri ve özellikle mülkiyet hakları ihlal
edilecektir. Mülkiyet devirleri, bina yıkımları, proje alanı dışına
çıkarılarak kimi haklardan mahrumiyet, kamulaştırmasız el atma, hukuka
aykırı olarak süren davaları sonuçlandırma ve davalara müdahale gibi birçok
nedenle, hukuksal ve ekonomik anlamda gerçek ve tüzel kişi tarafların
önceden öngöremeyecekleri büyük kayıplara sebebiyet verebilecektir.
Anayasanın hükümlerine açıkça
aykırılık taşıyan söz konusu düzenlemelerin uygulamaya geçmesi durumunda
ise telafisi imkansız zararlar doğacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını
önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan iptali istenen hükümlerin
iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek
Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.”
B- İtiraz başvurusunun gerekçe bölümü
şöyledir:
“…
3) İTİRAZIN GEREKÇESİ
3.1-) Bilindiği gibi 3194 sayılı İmar
Kanunu’nun 5. maddesinde;
“Nazım İmar Planı; varsa bölge veya
çevre düzeni planlarına uygun olarak halihazır
haritalar üzerine, yine varsa kadastral durumu
işlenmiş olarak çizilen ve arazi parçalarının; genel kullanış biçimlerini,
başlıca bölge tiplerini, bölgelerin gelecekteki nüfus yoğunluklarını,
gerektiğinde yapı yoğunluğunu, çeşitli yerleşme alanlarının gelişme yön ve
büyüklükleri ile ilkelerini, ulaşım sistemlerini ve problemlerinin çözümü
gibi hususları göstermek ve uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas
olmak üzere düzenlenen, detaylı bir raporla açıklanan ve raporuyla beraber
bütün olan plandır.
Uygulama İmar Planı; tasdikli halihazır haritalar üzerine varsa kadastral
durumu işlenmiş olarak nazım imar planı esaslarına göre çizilen ve çeşitli
bölgelerin yapı adalarını, bunların yoğunluk ve düzenini, yolları ve
uygulama için gerekli imar uygulama programlarına esas olacak uygulama
etaplarını ve diğer bilgileri ayrıntıları ile gösteren plandır.” şeklinde
tanımlanmış,
Aynı Kanun’un “Arazi ve Arsa
Düzenlemesi” başlıklı 18. maddesinde “İmar hududu içinde bulunan binalı veya
binasız arsa ve arazileri malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakati
aranmaksızın, birbirleri ile, yol fazlaları ile,
kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye,
bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil,
hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re’sen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyeler
yetkilidir. Sözü edilen yerler belediye ve mücavir alan dışında ise
yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe kullanılır.” hükmüne yer verildikten
sonra 20., 21. ve 22. maddelerinde de yapı ruhsatı
ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır.
Belirtilen
hükümlere göre Nazım İmar Planı, kentin bütünüyle ilgili uzun vadeli ve
genel yönelimleri ortaya koymakta iken uygulama imar planı, parselasyon ve
yapı ruhsatiyesinin doğrudan arazi kullanımına ilişkin olduğu ve
dolayısıyla belirtilen yetkilerin ilgili kent parçasının bulunduğu yerel
yönetim kademesince kullanılmasının Anayasada öngörülen yerinden yönetim
ilkesinin gereği olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
Yukarıda aktarımı yapılan ve itiraz
edilen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesinin birinci fıkrasında
yer alan “Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi
alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı
alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore
etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı
tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri
uygulayabilir.” ifadesi ile aynı maddenin ikinci fıkrasında bulunan “Büyükşehir belediye ve mücavir alan
sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı ilan etmeye
büyükşehir belediyeleri yetkilidir.” ifadeleri bir bütün olarak
değerlendirildiğinde büyükşehir belediye başkanlıklarına kentin imarı için
sınırsız bir yetki alanı sunulduğu, bu durumun da yukarıda aktarımı yapılan
Anayasa’nın 127. maddesinde öngörülen yerel yönetim ilkesine aykırı olduğu,
zira anılan kanun maddesinin iptali istenen ilgili hükümleri ile yerel
yönetimler olan ilk derece belediyelerinin imara ilişkin birincil
görevlerinden olan ruhsat, parselasyon ve benzeri fonksiyonlarının
sınırının daraltıldığı ve bütün kentin imarının büyükşehir belediyeleri
olan yerlerde büyükşehir belediyelerine bırakıldığı görülmekte olup, ilk
derece belediye bölgelerinde yer alan kentsel dönüşümün alanlarının yine
ilgili ilçe belediyesince uygulanmasının yerinden yönetim ilkesinin çok
daha etkin ve verimli bir biçimde kullanılmasını sağlayacağı açıktır.
3.2-) Maddede belirtilen “Belediye,
belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları,
teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon
alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent
kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel
dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla ...”
ifadesinin kentsel dönüşüm alanı ilan etme konusunda büyükşehir
belediyelerine imara ilişkin sınırsız bir yetki alanı tanıdığı, neredeyse
her hal ve koşulda her türlü imar hareketine girişebilme olanağının
yasallaştırıldığı ve bu yapılırken gerek bölge halkının ve gerekse kamu
yararının korunabilmesi için gerekli hükümlere yer verilmediği, bu
durumunda idarenin denetim yollarından olan yargısal denetim açısından da
denetlenemez bir alan oluşturduğu ve dolayısıyla Anayasa’nın 2. maddesinde
belirlenen Cumhuriyetin niteliklerinden olan Hukuk devleti ilkesine aykırı
olduğu, zira hukuk devletinin en yalın şekilde hukukla sınırlandırılmış
devlet, yani kendi yarattığı hukuk değerleriyle kendini sınırlandıran ve
kişilere hukuk güvenliği sağlayan devlet olduğu gözönünde
bulundurulduğunda, anılan kanun hükmü ile kişilere hukuk güvenliği
sağlanmadığı görülmektedir.
…”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralları
1- 3.7.2005 günlü, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 17.6.2010 günlü,
5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen, iptal ve itiraz konusu
kuralları da içeren 73. maddesi şöyledir:
“MADDE
73- Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji
parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon
alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen
kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel
dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel
dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve
gelişim alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıda sayılan hususlardan
birinin veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir
alan sınırları içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde
veya kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan
edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı
olan veya olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve
yoğunluğunun belirlenmesi, alanın büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri münhasıran
belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile
proje alanı ile ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak
belirlenebilir.
Büyükşehir
belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi
alanı ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir belediye
meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde
kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir
belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine
ilişkin her ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı,
yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3/5/1985
tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri
kullanmaya büyükşehir belediyeleri yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve kamulaştırılmasında
anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında
bulunan gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından açılacak davalar,
mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara bağlanır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç
kamuya ait gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere
devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında
yıkılarak yeniden yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve
harçların dörtte biri alınır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına
Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir
Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş
kimselerle anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında
hakları verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine
enkaz ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları
ölçüsünde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut
satışı yapılabilir. Bu kapsamda bulunanlara Toplu Konut İdaresi Başkanlığı
ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç
bedelleri arsa veya konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı belediyeler tarafından yapılır
veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje
alanında kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve
parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el atma davası
açabilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon
harcamaları, proje ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje
ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır. Kendilerine ayrı ada
veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında
proje ortak giderlerine katılmak zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden
inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su, doğalgaz
ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm
alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin tapu
kütüğünün beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne,
paftasında gösterilmek üzere kadastro müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu
gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan
edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni hak tesisi ve terkini, cins
değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin işlemler belediyenin izni
ile yapılır. Bu yerlerde devam eden inşaatlardan projeye uygunluğu
belediye tarafından kabul edilenler dışındaki diğer inşaatlar beş yıl
süreyle durdurulur. Bu sürenin sonunda durdurma kararının devam edip
etmeyeceğine belediye tarafından karar verilir. Toplam durdurma süresi on
yılı geçemez.
Belediye,
kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar
uygulaması yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların
değerlerini tespit etmeye ve bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım
yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan
uygulamalar yapmaya yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında mülkiyet hanesi açık
olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar doğrudan kamulaştırılarak
bedelleri mahkemece tayin edilen bankaya belli olacak hak sahipleri adına
bloke edilir. Belediye kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların
kamulaştırılması sırasında veraset ilamı çıkarmaya veya tapudaki kayıt
malikine göre işlem yapmaya yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi
kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci madde çerçevesinde ortak
hizmet projeleri aracılığıyla gerçekleştirilebilir.
Bu Kanunun konusu ile ilgili
hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985 sayılı Kanun ve diğer kanunlarla
verilen yetkiler saklıdır.”
2-
17.6.2010 günlü, 5998 sayılı
Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un geçici 1. maddesi
şöyledir:
“GEÇİCİ MADDE 1- Bu Kanunun
yürürlüğe girmesinden önce yargı mercilerinde açılmış ve henüz kesin hükme
bağlanmamış davalarda bu Kanun hükümleri uygulanır. Ancak bu Kanunla
getirilen değişik hükümlerin uygulanması nedeniyle haksız çıkan tarafa
harç, yargılama gideri ve avukatlık ücreti yükletilemez.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesi ve başvuru kararında, Anayasa’nın 2., 5., 7., 10., 13., 35., 36., 56., 127. ve 138.
maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca
E.2010/82 sayılı dosyanın 7.12.2010 gününde, E.2011/15 sayılı dosyanın ise
24.2.2011 gününde yapılan ilk inceleme toplantılarında;
1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin
çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda;
Mahkeme’nin çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet
ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal
Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi 2010/68 esas sayılı
dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE,
3- E.2010/82 sayılı dosyada, yürürlüğü durdurma
isteminin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına, OYBİRLİĞİYLE,
karar
verilmiştir.
IV-
BİRLEŞTİRME KARARI
3.7.2005 günlü, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun
17.6.2010 günlü, 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 73.
maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri ile üçüncü
fıkrasının iptallerine karar verilmesi istemiyle yapılan E.2011/15 sayılı
itiraz başvurusuna ilişkin davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle
E.2010/82 sayılı dava ile birleştirilmesine, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin E.2010/82 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 24.2.2011
gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi, başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hakan ATASOY tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin
rapor, iptali istenilen yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları
ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten
sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- 5998 Sayılı Kanun’un 1. Maddesiyle
Değiştirilen 5393 Sayılı Kanun’un 73. Maddesinin Birinci Fıkrasının Birinci
ve İkinci Cümlelerinin İncelenmesi
Dava dilekçesi ve başvuru kararında, dava konusu
kuralların, kentsel dönüşüm ve gelişimin amacını ortaya koymayan, geniş,
hemen her konu ve alanı içeren, soyut ve belirsiz nitelikte olduğu; bu
kurallar ile idareye sınırsız ve keyfi uygulamalara açık yetkiler
verildiği, proje alanlarındaki gerçek ve tüzel kişilerin hukuksal
güvenliklerinin ihlal edildiği; büyükşehir belediye başkanlıklarına kentin
imarı konusunda sınırsız bir yetki alanı sunulduğu, neredeyse her hâl ve
koşulda her türlü imar hareketine girişebilme olanağının yasallaştırıldığı
ve bu yapılırken gerek bölge halkının gerekse kamu yararının korunabilmesi
için gerekli hükümlere yer verilmediği; ayrıca dava konusu kurallar ile
idarenin yargısal denetimi açısından denetlenemez bir alan oluşturulduğu
belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 5., 35.
ve 56. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kurallar ile belediyelere konut
alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu
hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü
sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve
restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem
riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri
uygulama yetkisi verilmiş; bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim alanı
olarak ilan edilebilmesi için yukarıda belirtilen hususlardan birinin veya
bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan sınırları
içerisinde bulunmasının şart olduğu hükme bağlanmıştır.
Kentsel dönüşüm, farklı nedenlerden ötürü zaman
içerisinde eskimiş, köhneleşmiş, yıpranmış ya da kimi durumlarda terk
edilmiş, vazgeçilmiş kent dokusunun, günün sosyo-ekonomik
ve fiziksel koşulları göz önünde tutularak değiştirilmesi, dönüştürülmesi,
ıslah edilmesi ve yeniden canlandırılarak kente kazandırılmasıdır. Kentsel dönüşüm ve gelişim uygulamaları, kullanılmayan kent
arazisinin yeniden değerlendirilmesini, bu arazinin tarihi ve kültürel değerlerin
korunması ve yenilenerek kullanılmasına yönelik fiziksel müdahaleler
yapılmasını ayrıca, yapılacak fiziksel değişikliklerin yanında, kentin
ekonomik olarak canlanmasını, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama
hakkının gerçekleştirilmesini ve kentlerde yeni kullanım ve oturma alanları
oluşturmak sureti ile konut ihtiyacının giderilmesini amaçlamaktadır. Bu
bakımdan, bu uygulamaların amaçlarını ifade etmede, Kanun’un genel
gerekçesinde de belirtildiği üzere, “kentsel
dönüşüm ve gelişim” kavramı, “kentsel
dönüşüm” kavramına göre daha kapsayıcı bir tanımdır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin
planlar, kentleşmeye yönelik yaklaşımların yeniden gözden geçirildiği,
düzenli, sağlıklı ve sürdürülebilir kent mekânlarının oluşturulmasını
amaçlayan, bu bağlamda mevcut imar planlarının ve uygulamalarının
sorgulanarak yeniden içerik kazandırıldığı planlardır. Bu itibarla bu
planlar, tanımlarında yer alan özel amaçlar ya da özel alanlar için
yapılmalarına rağmen, nitelikleri itibariyle ya her türlü ölçekte bir il
çevre düzeni planı ya bir nazım imar planı ya da bir uygulama imar
planıdırlar. Bu nedenle, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin
planların imar hukukunun kapsamı dışında, imar mevzuatından bağımsız ve
kopuk olduğu söylenemez. Nitekim 3194 sayılı İmar
Kanunu’nun “istisnalar” başlıklı 4. maddesinde, “2634 sayılı
Turizmi Teşvik Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanunu, bu Kanunun ilgili maddelerine uyulmak kaydı ile 2960 sayılı
İstanbul Boğaziçi Kanunu ve 3030 sayılı Büyük Şehir Belediyelerinin
Yönetimi Hakkında Kanun ile diğer özel kanunlar ile belirlenen veya
belirlenecek olan yerlerde, bu Kanunun özel kanunlara aykırı olmayan
hükümleri uygulanır.” denilmek suretiyle, özel kanunlarla yapılan 3194
sayılı Kanun’dan ayrık düzenlemelerin de imar hukuku kapsamında bulunduğu
ifade edilmiştir.
İdare hukuku bakımından tüm idari işlemlerin nihai
amacı kamu yararıdır. Bu nedenle imar planları da kamu yararı amacıyla
yapılması gereken düzenleyici işlemlerdir. Bu kapsamda
imar planları, planlanan yörenin bugünkü durumunun, olanaklarının ve
ilerideki gelişmesinin gerçeğe en yakın şekilde saptanabilmesi için coğrafî
veriler, beldenin donatımı ve mali, sosyal kültürel ve ticari yönden
kullanılışı gibi konularda yapılacak araştırma ve incelemeler sonucu elde
edilecek bilgilere göre, çeşitli kentsel işlevler arasında var olan veya
edinilecek olanaklar ölçüsünde, en iyi çözüm yollarına ulaşmak, belde
halkına iyi ve uygar bir yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla,
kentin kendine özgü yaşayış biçimi ve karakteri, nüfus, alan ve yapı
ilişkileri, yörenin gerek çevresiyle ve gerekse çeşitli alanlar arasındaki
bağlantıları, halkın sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı
ile ilgili konular göz önüne alınarak hazırlanır ve koşulların uygun
kıldığı biçimde ve zamanda kanunlarda öngörülen yöntemlere uygun olarak
değiştirilebilir.
5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 6.
maddesinin (b) fıkrasında, “İl çevre düzeni plânı; valinin koordinasyonunda,
büyükşehirlerde büyükşehir belediyeleri, diğer illerde il belediyesi ve il
özel idaresi ile birlikte yapılır. İl çevre düzeni plânı belediye meclisi
ile il genel meclisi tarafından onaylanır. Belediye
sınırları il sınırı olan Büyükşehir Belediyelerinde il çevre düzeni planı
ilgili Büyükşehir Belediyeleri tarafından yapılır veya yaptırılır ve
doğrudan Belediye Meclisi tarafından onaylanır”; 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun belediye meclisinin görev ve
yetkilerini düzenleyen 18. maddesinin (c) fıkrasında, “Belediyenin
imar plânlarını görüşmek ve onaylamak, büyükşehir ve il belediyelerinde il
çevre düzeni plânını kabul etmek”; 5216
sayılı Büyükşehir Kanunu’nun büyükşehir belediyesinin görev, yetki ve
sorumluluklarını düzenleyen 7. maddesinin (b) fıkrasında ise “Çevre
düzeni plânına uygun olmak kaydıyla, büyükşehir belediye ve mücavir alan
sınırları içinde 1/5.000 ile 1/25.000 arasındaki her ölçekte nazım imar
plânını yapmak, yaptırmak ve onaylayarak uygulamak; büyükşehir içindeki
belediyelerin nazım plâna uygun olarak hazırlayacakları uygulama imar
plânlarını, bu plânlarda yapılacak değişiklikleri, parselasyon plânlarını
ve imar ıslah plânlarını aynen veya değiştirerek onaylamak ve uygulanmasını
denetlemek; nazım imar plânının yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl
içinde uygulama imar plânlarını ve parselasyon plânlarını yapmayan ilçe ve
ilk kademe belediyelerinin uygulama imar plânlarını ve parselasyon
plânlarını yapmak veya yaptırmak” denilerek
il çevre düzeni planı ile nazım imar planı ve uygulama imar planlarının
belediyeler (büyükşehir belediyesi olan yerlerde büyükşehir belediyeleri)
tarafından yapılacağı hükme bağlanmıştır.
İmar planı yapma yetkisine sahip olan
belediyelerin, imar planı niteliğindeki kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini
yaparken imar planlarının hazırlanmasında göz önünde bulundurulacak
hususları dikkate almaları gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir
hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve
yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Anayasa Mahkemesi
kararlarında da belirtildiği üzere, belirlilik, hukuk güvenliği ve
öngörülebilirlik ilkeleri Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk
devletinin temel ilkelerindendir. Ancak, bu ilkeler, kişi hak ve özgürlüklerinin
hiçbir şekilde sınırlanamayacağı anlamına gelmez. Nitekim Anayasa’nın 13.
maddesinde temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca
Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak
kanunla sınırlanabileceği; bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna,
demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük
ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35.
maddesinde de herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu, bu hakkın kamu yararı
amacıyla, kanunla sınırlanabileceği ve toplum yararına aykırı olarak
kullanılamayacağı hükme bağlanmıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarında da
kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını
kullanılamaz hale getirmemek ve sınırlamayı aşarak hakkın özüne dokunan bir
nitelik taşımamak koşuluyla, imar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki
kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının, demokratik
toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönünün bulunmadığı kabul
edilmektedir.
Anayasa’nın 5. maddesiyle devlete “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve
mutluluğunu sağlama ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlama” ödevi yüklenmekte; 56. maddesiyle de
herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu
belirtilerek, bu hakkı korumanın yine devletin ve vatandaşların ödevi
olduğu vurgulanmaktadır.
İptal istemlerinde, dava konusu kurallar ile
idareye sınırsız ve keyfi uygulamalara açık yetkiler verilerek kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gerçek ve tüzel kişilerin hukuksal
güvenliklerinin ihlal edildiği ileri sürülmüş ise de, dava konusu
kurallarla belediyelere kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulama
konusunda takdir yetkisi verilmesi bir gerekliliktir. Zira kentler sürekli
değişen ve gelişen alanlar olduğundan, kentlerin her geçen gün değişen
ihtiyaçlarının önceden belirlenmesinin güçlüğü nedeniyle, bu ihtiyaçların
nasıl karşılanacağının kanunlarda tüm detaylarıyla öngörülmesi mümkün
değildir. Kaldı ki, 5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinde kentsel dönüşüm ve
gelişim projelerinin konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları,
teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon
alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent
kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel
dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla
uygulanabileceği; uygulama yapılacak alanın ise belediye veya mücavir alan
sınırları içerisinde bulunması, büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması gerektiği belirtilerek bu yetkinin çerçevesi de belirlenmiştir.
Öte yandan, belediyelere verilen bu yetki sınırsız
olmayıp, başta kamu yararının sağlanmasının yanı sıra, hizmet gerekleri,
şehircilik ve planlama ilkeleri ve bu yetkiyi öngören yasal
düzenlemelerdeki amacın gerçekleştirilmesi ile sınırlıdır. Diğer taraftan,
idare, takdir yetkisini kullanırken, hukukun genel ilkelerine ve
hakkaniyete de uymak zorundadır. İdarenin yaptığı her eylem ve işlemde bu
ilkelere uygun hareket etmesi bir zorunluluktur. Zira hukuk devleti
ilkesinde idarenin hukuka bağlılığı esas olup idarenin faaliyetlerinin
hukuka uygunluğu yargı denetimine tabidir. Anayasa’nın 125. maddesinde de “İdarenin
her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” denilerek
idarenin hukuka bağlılığı, yargı denetimi sayesinde etkili biçimde
sağlanmış ve idare edilenler, idarenin kanunsuz ve keyfi davranışlarına
karşı korunmuştur.
Dava konusu kurallarla belediyelere verilen kentsel
dönüşüm ve gelişim projeleri uygulama yetkisi, günümüzde hızlı kentleşmenin
ortaya çıkardığı sorunlara sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak çözüm
üretmek ve sürdürülebilir, yaşanabilir, sağlıklı ve çağdaş kentlerin
yaratılması amacıyla, kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik olarak
verilmiş bir yetkidir. Kanun koyucunun anayasal sınırlar içinde kalmak
koşuluyla uygun gördüğü her alanda yasal düzenleme yapma konusunda takdir
yetkisi vardır. Bu kapsamda kanun koyucunun bu yetkisini imar konularıyla
ilgili alanda da kullanabileceğinde kuşku yoktur.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar
Anayasa’nın 2., 5., 35. ve 56. maddelerine aykırı
değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
B-
Kanun’un 73. Maddesinin Birinci Fıkrasının Son Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralın Anayasa’nın
2., 13., 35. ve 56. maddelerine aykırılığı ileri
sürülmüştür.
Dava konusu kuralın son cümlesinde yer alan “…yapılabilmesi Bakanlar Kurulu kararına
bağlıdır.” ibaresi, 16.5.2012 günlü, 6306 sayılı Kanun’un 17.
maddesinin birinci fıkrasıyla “yapılabilmesi
için ilgili belediyenin talebi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi
üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar alınması şarttır.” biçiminde
değiştirildiğinden, bu cümleye ilişkin konusu kalmayan istem hakkında karar
verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekir.
C-
Kanun’un 73. Maddesinin İkinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kural ile belediye
meclislerine, bir yandan imarsız alanlarla imarlı alanları birleştirme,
diğer yandan alt ve üst sınırları arasında makul ve ölçülü olmayan bir alan
genişliğini kullanma yetkisi verildiği ayrıca, yapı yüksekliği ve yoğunluk
belirleme konusunda da sınır getirilmediği, böylece imar mevzuatındaki
kısıtlamaların dışına çıkıldığı, verilen yetkinin keyfiliğe açık, hukuk
güvenliğinden yoksun; idareye bırakılan takdir alanının da geniş, sınırsız
ve ölçüsüz olduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.,
5. ve 56. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural ile kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı olan veya olmayan imarlı
veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve yoğunluğunun belirlenmesi,
alanın büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdirinin münhasıran
belediye meclisinin yetkisinde olduğu ve toplamı 5 hektardan az olmamak
kaydı ile proje alanı ile ilişkili birden fazla yerin tek bir dönüşüm alanı
olarak belirlenebileceği hükme bağlanmıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8. maddesinin ikinci
fıkrasının (b) bendinde, “İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer…”; 18. maddesinde de, “İmar hududu içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri
malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakatı
aranmaksızın, birbirleri ile, yol fazlaları ile,
kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye,
bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil,
hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re’sen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyeler
yetkilidir. Sözü edilen yerler belediye ve mücavir alan dışında ise
yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe kullanılır.” denilerek
belediyelere kendi sınırları içinde imar planı ve arazi ve arsa düzenlemesi
yapma yetkileri verilmiştir. Dava konusu kural ile belediyelere verilen
yetkiler, 3194 sayılı Kanun’un 8. ve 18. maddelerinde yer alan yetkiler ile
nitelik itibariyle aynı mahiyette olup kentsel dönüşüm projelerinin
amaçlarını ve dolayısıyla kamu yararını gerçekleştirmeye yöneliktir.
5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerine ilişkin gerekçede belirtilen nedenler dava konusu kural
yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2., 5., ve 56. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
D- Kanun’un 73. Maddesinin Üçüncü
Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesi ve başvuru kararında, büyükşehir
belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi alanı ilanıyla birlikte, bu alanlarda ilçe belediyelerinin imar
mevzuatından kaynaklanan tüm yetkilerinin, yerinden yönetim ilkesine aykırı
bir şekilde ortadan kaldırılarak büyükşehir belediyelerinin yetkili
kılındığı, büyükşehir belediye meclisinin uygun görmesinin bütünüyle
takdire bağlı, keyfi ve belirsiz bir yetki olmasının yanında, bu keyfi
yetkinin aynı büyükşehir belediyesi içinde bir ilçe belediyesi için
kullanılıp diğeri için kullanılmamasının da imar bütünlüğünün keyfi olarak
bozulmasına ve kamu düzeninin sarsılmasına neden olacağı, ilçe belediyeleri
tarafından uygulanan imar mevzuatı dışına çıkılacak olunmasının, söz konusu
belediye sınırları içinde hakları olan ve bu hakları imar mevzuatına göre
kullananların hukuk güvenliklerini sarsıcı nitelikte olduğu, öte yandan,
ilçe belediyelerinin kendi sınırları içinde imar mevzuatı ve planlama
bütünlüğünün sorumluluğunu taşırken, kimi alanların büyükşehir belediye
meclislerince kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilanı ile bu
kamusal yetki ve sorumluluklarının ortadan kalkacağı, bunun kişilerle
birlikte ilçe belediyelerinin de hukuk güvenliğinin sarsılmasına neden
olacağı, böylesine belirsiz, sınırsız ve öngörülemeyen yetki değişiminin
kamu yararı ve düzeni yönünden de kabul edilemeyeceği; dava konusu fıkra
ile daha önce uygulanan şehircilik ilke ve esaslarının ihlal edilerek,
bütüncül planlama yaklaşımının görmezden gelindiği, idarenin imar
mevzuatındaki kısıtlamaların dışında tutularak denetlenemez bir alan
oluşturulduğu belirtilerek, dava konusu fıkranın Anayasa’nın 2., 5., 56. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural ile büyükşehir belediye ve
mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı ilan
etme yetkisi büyükşehir belediyelerine verilmiş; büyükşehir belediye
meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyelerinin kendi sınırları
içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabileceği hükme
bağlanmıştır.
Anayasa’nın 123. maddesinde, idarenin kuruluş ve
görevleriyle bir bütün olup kanunla düzenleneceği, kuruluş ve görevlerinin
merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanacağı belirtilmiştir.
Buna uygun olarak 126. maddede, merkezi idareye, 127. maddede ise mahallî
idarelere ilişkin esaslara yer verilmiştir.
Mahallî idareler, il, belediye veya köy gibi belli
yerlerde oturanların, mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere,
merkezi idarenin dışında, devletten ayrı tüzel kişilikleri bulunan, belli
bir özerkliğe sahip olan, karar organları seçmenler tarafından seçilerek
oluşturulan kamu tüzel kişileridir. Bir başka ifadeyle, bir yöredeki ortak
ve yerel nitelikteki gereksinimlerin yeterli şekilde karşılanabilmesi için,
hizmeti yerine getirmekle görevli kamu tüzel kişiliklerine özerklik
tanınmasıdır. Bu yönetim şekli, merkezi yönetimin malvarlığından ayrı
malvarlığı, bağımsız gelir kaynakları ve bütçesi olması esasına dayanır.
Mahallî
idarelere ilişkin Anayasa’nın 127. maddesinin birinci fıkrasında, bunların
il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak
üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları gene kanunda
gösterilen seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileri
oldukları; ikinci fıkrasında, kuruluş ve görevleri ile yetkilerinin
yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenleneceği; üçüncü
fıkrasında, seçimlerinin 67. maddedeki esaslara göre beş yılda bir
yapılacağı öngörülmektedir. Bu fıkranın son cümlesinde ise “Kanun,
büyük yerleşim merkezleri için özel yönetim biçimleri getirebilir”
denilmek suretiyle büyükşehir belediyesi kurulmasına imkân sağlanmıştır.
Diğer taraftan, 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birinci fıkrasının birinci
ve ikinci cümlelerine ilişkin gerekçede belirtilen nedenlerdava konusu kural yönünden de
geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2., 5., 56. ve 127. maddelerine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
E- Kanun’un 73. Maddesinin Dördüncü
Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kural ile 3194
sayılı İmar Kanunu’nda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya büyükşehir
belediyelerinin yetkili kılındığı, yetki paylaşımının somut, açık, belirgin
ve öngörülebilir kurallara göre yapılmadığı, bu durumun hem aynı büyükşehir
içindeki ilçe belediyeleri hem de proje alanı içinde kalan ve kalmayan
kişiler arasında eşitsizliğe neden olacağı, ilçe belediyelerine kanunla
verilen yetkilerin, büyükşehir belediye meclisi kararına bağlı olarak geri
alınamayacağı, idareye, kendi yetki ve görevlerini kendi işlemleri ile
belirleme yetkisi bırakılmasının, asli düzenleme yetkisi verilmesi anlamına
geleceği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 7.,
10., 56. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural ile büyükşehir belediyeleri
tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin her
ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı, yapı kullanma
izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3.5.1985 günlü, 3194 sayılı İmar
Kanunu’nda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya büyükşehir
belediyeleri yetkili kılınmıştır.
Anayasa’nın 7. maddesinde, yasama yetkisinin
Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği
öngörülmüştür. Buna göre kanun ile düzenlenmesi öngörülen konularda,
yürütme organına, genel, sınırsız, esasları ve çerçevesi belirsiz bir
düzenleme yetkisi verilmesi, yasama yetkisinin devri anlamına geleceğinden
Anayasa’nın 7. maddesine aykırı düşer. Ancak, kanunda temel esasların ve
çerçevenin belirlenmesi koşuluyla, teknik ve uzmanlık gerektiren konulara
ilişkin ayrıntıların düzenlenmesinin yürütmeye bırakılması Anayasa’ya
aykırılık oluşturmaz.
Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik
ilkesinin amacı aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık
tanınmasını önlemektir. Bu ilke, birbirinin aynı durumunda olanlara ayrı
kuralların uygulanmasını, ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını
engellemektedir. Aynı durumda olanlar için farklı düzenleme eşitliğe
aykırılık oluşturur. Anayasa’nın amaçladığı eşitlik, mutlak ve eylemli
eşitlik değil hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı
hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü
eşitlik ilkesi ihlal edilmiş olmaz. Kişisel nitelikleri ve durumları özdeş
olanlar arasında, yasalara konulan kurallarla değişik uygulamalar
yapılamaz.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanma
amaçları, bu projelerle yapılabilecek işler, proje alanlarının büyüklüğü
gibi teknik ve uzmanlık gerektiren konular 5998 sayılı Kanun’un 73.
maddesinde düzenlenerek büyükşehir belediyelerine verilen yetkinin
çerçevesi çizilmiştir.
Bu kapsamda büyükşehir belediyelerinin kendilerine
Kanun ile verilen yetkileri kullanmak için karar almaları, işlem ya da
eylem yapmaları, yasama yetkisinin devri olarak nitelendirilemez. Aksi
düşünce, büyükşehir belediyelerinin kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri
uygulama konusunda alacakları her kararın, yapacakları her işlem ya da
eylemin kanunla yapılması gerektiği sonucunu doğurur. Diğer taraftan,
büyükşehir belediyelerine kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini uygulama
konusunda Kanun tarafından yetki verilmesi, ilçe belediyelerine kanunla
verilen yetkilerin, büyükşehir belediye meclisi kararıyla geri
alınabileceği anlamına gelmez. Zira usulde paralellik ilkesi uyarınca kanun
ile verilen bir yetkinin ancak kanunla geri alınabileceğinde kuşku
bulunmamaktadır.
Büyükşehirlerin giderek artan ve karmaşık bir hâl
alan sorunlarının, şehrin her yerinde aynı nitelikte olmaması, diğer bir
ifadeyle, şehrin değişik yerlerinde birbirinden tamamen farklı nitelikte
sorun ya da ihtiyaçların ortaya çıkması nedeniyle, büyükşehir
belediyelerinin sahip oldukları yetkileri, büyükşehir sınırlarının farklı
yerlerinde hizmet veren ilçe belediyeleri için aynı şekilde kullanmamaları,
kamu hizmetinin gereğinden kaynaklanmaktadır.
Anayasa’nın 123. maddesinde yer alan “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir
bütündür ve kanunla düzenlenir…” hükmü gereğince, idare içinde yer alan
tüm kurum ve kuruluşların görev ve yetkileri, kanunla düzenlenir. Bu görev
ve yetkilerin genişliği ve çeşitliliği, kamu hizmetinin gereklerine göre
farklılık arz edeceğinden, kamu kurum ve kuruluşları arasında kendilerine
kanunla verilen görev ve yetkiler bakımından, eşitlik ilkesi bağlamında
değerlendirme yapılamaz. Bu nedenle, büyükşehir sınırları
içinde yer alan ilçe belediyelerinden birine kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi uygulama yetkisi verilirken, diğer bir belediyeye bu yetkinin
verilmemesinden, bu uygulamanın ilçe belediyeleri ve bu belediyelerin
sınırları içinde, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilen ve
edilmeyen yerlerde bulunan özel kişiler arasında eşitsizliğe neden olduğu
sonucu çıkarılamaz.
Diğer taraftan, 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birinci fıkrasının birinci
ve ikinci cümleleri ile üçüncü fıkrasına ilişkin gerekçede belirtilen
nedenler dava konusu kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2., 7., 10., 56. ve 127. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
F- Kanun’un 73. Maddesinin Beşinci
Fıkrasının İkinci Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 138. maddesi ile
yargı yetkisinin kullanılmasının herhangi bir şekilde engellenmesi veya
etki altına alınmasının önlenmek istendiği, yargılamada asıl olanın süratle
birlikte, adil yargılama ve adalet getiren sonuç olduğu, bu durumun
kimileri için değil, herkes için söz konusu olduğu, yasama organının, kendi
belirlediği alanlarda kimi davaların öncelikle görüşülüp karara bağlanması
yönündeki düzenlemesinin adil yargılanma hakkına müdahale olduğu gibi hukuk
devleti ve Anayasa’nın 138. maddesinde öngörülen ilkelerle uyumlu olmadığı
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin beşinci
fıkrasının birinci cümlesinde, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında
bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve kamulaştırılmasında anlaşma
yolunun esas olduğu; dava konusu kural olan ikinci cümlesinde ise kentsel
dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında bulunan gayrimenkul sahipleri ve
belediye tarafından açılacak davaların, mahkemelerde öncelikle görüşülerek
karara bağlanacağı belirtilmiştir.
Anayasa’nın 138. maddesinde, hâkimlerin,
görevlerinde bağımsız oldukları, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak
vicdanî kanaatlerine göre hüküm verdikleri belirtildikten sonra, hiçbir
organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında
mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge
gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 142. maddesinde, mahkemelerin kuruluşu,
görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği
belirtilmiştir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında
bulunan gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından açılacak davaların,
mahkemelerde öncelikle görüşülüp karara bağlanacağı kuralı, yargılama
usulüne ilişkin bir kuraldır. Hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa’nın ve
yargılama hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla, mahkemelerin
yargılama usullerinin belirlenmesi konusunda takdir yetkisine
sahiptir.
Dava konusu kuralın, bir yandan büyük maliyetleri
olan ve yapım aşaması kent yaşamını olumsuz yönde etkileyebilen kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin, belediyeler ve gayrimenkul sahipleri
arasında açılan davalar nedeniyle sürüncemede kalmasını, diğer yandan
gayrimenkul sahiplerinin mülkiyet haklarının ihlal edilmesini önlemek
amacıyla kabul edildiği anlaşılmaktadır. Dava konusu kuralın, hâkimlerin
görevlerini bağımsızlık içinde, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak
vicdanî kanaatlerine göre hüküm vermelerini engelleyen bir yönü bulunmadığı
gibi yargı yetkisinin kullanılması bakımından mahkemelere ve hâkimlere emir
ve talimat verilmesine yol açan bir yönü de bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
G- Kanun’un 73. Maddesinin Altıncı
Fıkrasının Birinci Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralın kamu yararı
ve kamu hizmeti gerekleri gözetilmeksizin sadece eğitim ve sağlık
alanlarını hariç tutarak kamuya ait tüm gayrimenkulleri kapsadığı, devir
işleminin hangi kurum ve kuruluşun yetkisinde olduğunun belirtilmediği,
belediyelere devredilecek olan kamu alanlarının, özel ya da kamusal, hangi
amaçla kullanılacağına ilişkin bir çerçeve çizilmediği, bu nedenle kuralın
soyut ve belirsiz olduğu, mülkiyet hakkını korumadığı; ayrıca, bir satış
işlemi olan devrin gayrimenkullerin gerçek karşılıklarını göstermeyen harca
esas değer üzerinden yapılmasının malikin mülkiyet hakkından doğan tasarruf
yetkisini sınırlandırdığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 35.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural ile kentsel dönüşüm ve gelişim
alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç kamuya ait
gayrimenkullerin harca esas değer üzerinden belediyelere devredileceği
hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 123. maddesinde belirtilen idarenin
bütünlüğü ilkesi gereğince devlet, mülkiyetinde bulunan kamu mallarını
kendi içindeki bir kurumdan, bir başka kuruma bedelli ya da bedelsiz
devredebilir. Anayasa’da buna engel teşkil eden herhangi bir hüküm
bulunmamaktadır. Dolayısıyla, kanun koyucunun kamu mallarının, kamu tüzel
kişiliği olsun ya da olmasın, bir idareden başka bir idareye bedelli ya da
bedelsiz devredilmesi konusunda, anayasal sınırlar içinde kalmak, kamu
yararı ve hizmetin gereklerini dikkate almak koşuluyla takdir yetkisi
vardır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 35. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
H- Kanun’un 73. Maddesinin Yedinci
Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanı ilanının, tek başına kamu yararı içerecek nitelikte olmadığı, kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 2981 sayılı
İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve
6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun’a
istinaden hak sahibi olmuş kimselere, proje alanındaki haklarının
verilmesinin anlaşma koşuluna bağlandığı, bu koşulun baskı ve zorlama
içerdiği gibi anlaşma olmaması halinde ne olacağının belli olmadığı, 2981
sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz ve ağaç
bedellerinin verilmesi, arsa veya konut satışı yapılması ile ilgili düzenlemenin
de belirsiz ve keyfi uygulamalara yol açabilecek nitelikte olduğu
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 5., 13., 35. ve 56. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Dava konusu kural ile kentsel dönüşüm ve gelişim
proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ile 2981 sayılı Kanun'a
istinaden, hak sahibi olmuş kimselerin belediye ile anlaşmaları halinde,
kendilerine kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında haklarının
verileceği; 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine ise enkaz
ve ağaç bedellerinin verileceği veya belediyenin imkânları ölçüsünde
kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı
yapılabileceği ya da Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak
suretiyle konut satışı da yapılabileceği, bu durumda enkaz ve ağaç
bedellerinin arsa veya konut bedellerinden mahsup edileceği hükme bağlanmıştır.
Dava konusu kuralın konusunu proje alanlarındaki gayrimenkul
sahipleri, 2981 sayılı Kanun’a istinaden hak sahibi olmuş kimseler ve 2981
sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahipleri olmak üzere üç farklı
kişi grubu oluşturmaktadır.
2981 sayılı Kanun’un 1. maddesinde, Kanun’un, imar
ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş ve inşa halindeki bütün
yapılar hakkında uygulanacak işlemleri düzenlemek ve bu işlemlere dair
müracaat, tespit, değerlendirme, uygulama ve duyuru esaslarını ve ilgili
diğer hususları belirlemek amacıyla kabul edildiği; 2. maddesinde, Kanun’un
imar ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilen; belediye ve mücavir
alan sınırları içindeki yapıları, 6785 sayılı Kanun'a 1605 sayılı Kanunla
eklenen ek 7. ve 8. maddeler gereğince çıkarılan yönetmeliğin 103. maddesi
kapsamına giren alanlardaki yapıları ve bunlar dışında kalan sanayi,
depolama, turistik ve tarımsal yapıları kapsadığı; 3. maddesinde, İstanbul
ve Çanakkale Boğazları (özel kanun çıkarılıncaya kadar) ile 2863 sayılı
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu uyarınca belirlenmiş ve
belirlenecek yerlerde, askerî yasak bölgeleri ve güvenlik bölgelerinde, Türk
Silahlı Kuvvetlerine ait harekât, eğitim ve savunma amaçlı yapılarda 2981
sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı; 14. maddesinde, dokuz bent
halinde sayılan yapıların Kanun hükümlerinden yararlanamayacağı
belirtilmiş, Kanun kapsamına giren yapılar için duruma göre yapı ruhsatı
veya kullanma izni (m. 9), tapu ya da tapu tahsis belgesi (m. 10)
verileceği hükme bağlanmıştır.
Dava konusu kural gereğince proje alanı içindeki
gayrimenkul sahipleri ve 2981 sayılı Kanun kapsamında hak sahibi olan
kişilerin belediye ile anlaşmaları ya da anlaşmamalarının sonuçları, 5393
sayılı Kanun’un 73. maddesinin sekizinci ve dokuzuncu fıkralarında
açıklanmıştır. Buna göre, bu kişilerin belediye ile anlaşmaları halinde,
73. maddenin sekizinci fıkrası gereğince, gayrimenkulleri üzerindeki
inşaatlar belediyeler tarafından yapılacak veya yaptırılacak; dokuzuncu
fıkrası gereğince de, bu inşaatların proje ortak giderleri (bu giderler
yapılan anlaşma sırasında dikkate alınmış olacağından) belediyeler
tarafından karşılanacaktır. Hak sahiplerinin belediye ile anlaşmamaları
halinde ise belediye kendisi ile anlaşmayan kişilerin gayrimenkullerini
kamulaştırabilecek ya da kendilerine proje alanında 3194 sayılı Kanun’un
18. maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilebilecektir. Bu kişilerin gayrimenkullerinin kamulaştırma dışında kalması ya
da proje alanında ayrı ada ve parselde imar haklarının verilmemesi
durumunda, proje alanındaki hakları mevcudiyetini sürdürecek ancak sahip
oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında proje ortak giderlerine
katılmak zorunda kalacaklar, bu ortak giderleri ödemeden kendilerine inşaat
ruhsatı, bina kullanma izni verilmeyecek, su, doğalgaz ve elektrik
bağlanmayacaktır.
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesi incelendiğinde,
proje alanı içindeki gayrimenkul sahipleri ve 2981 sayılı Kanun’a göre hak
sahibi olmuş kişilerin belediye ile anlaşmaları ya da anlaşmamalarının
sonuçlarının düzenlendiği görülmektedir. Dolayısıyla bu kişilerin belediye
ile anlaşma yapmaya zorlandıkları söylenemez. Bu nedenle dava konusu
kuralda bu kişilerin haklarıyla ilgili bir belirsizlik bulunmamaktadır.
2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu
sahiplerine ise dava konusu kural gereğince, gecekondularının enkaz ve ağaç
bedelleri verilecek veya belediye imkânları ölçüsünde kentsel dönüşüm ve
gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilecek ya da
Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut
satışı da yapılabilecek, bu durumda enkaz ve ağaç bedelleri arsa veya konut
bedellerinden mahsup edilecektir.
2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu
sahipleri, imar ve yapı işlerini düzenleyen mevzuata ve genel hükümlere
bağlı kalmaksızın, kendilerine ait olmayan arazi veya arsalar üzerine,
sahiplerinin rızasını almadan izinsiz yapı yapan ve kanuni düzenlemelerden
yararlanamayan kişilerdir. Bu kişilerin ekonomik ve sosyal nedenlerle
gecekondu yaptıkları ileri sürülebilir ise de bu nedenlerin kişilere
başkalarına ait arsa veya arazilere el koyma hakkı verdiği kabul edilemez.
Bu nedenle, bu kişilerin gecekondunun ağaç ve enkaz bedeli dışında bir
hakları bulunmamaktadır. Bunun da ötesinde, gecekonduların ıslahı,
tasfiyesi ve yeniden gecekondu yapımının önlenmesi amacıyla kabul edilen
775 sayılı Gecekondu Kanunu’nda, Kanun’a aykırı durumlarını devam ettiren
ve sahipleri tarafından yıktırılmayan yapıların, enkazı sahiplerine ait
olmak üzere belediyelerce yıktırılacağı ve yıkım masrafının % 10 fazlasıyla
ilgiliden alınacağına dair hükümler yer almaktadır.
Dava konusu kural, 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu
sahipleri, gecekondunun ağaç ve enkaz bedeli dışında hak sahibi olmasalar
da, fiilen oluşan sosyal gerçeği gözeterek, bu kişilere enkaz ve ağaç
bedellerinin verilmesi yerine, belediyenin imkânları ölçüsünde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı ya da Toplu
Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı
yapılabileceğini öngörmektedir. Bu
kişilerin gerçekte hak sahibi olmadıkları dikkate alındığında, konut ya da
arsa satışının, belediyelerin imkânlarına bağlı kılınmaması, belirli bir
bütçeyle kamu hizmeti veren belediyelere altından kalkamayacakları bir
sorumluluk yüklemek sonucunu doğurur. Nitekim 5393 sayılı Kanun’un
belediyelerin görev ve sorumluluklarını belirleyen 14. maddesinin üçüncü
fıkrasında, “Hizmetlerin yerine
getirilmesinde öncelik sırası, belediyenin malî durumu ve hizmetin
ivediliği dikkate alınarak belirlenir.” denilerek, kamu hizmetlerinin
yerine getirilmesinde belediyelerin mali durumlarının dikkate alınacağı
hükme bağlanmıştır.
Dava konusu kural ile kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin kamu yararına yönelik amaçları ile proje alanındaki
gayrimenkul sahipleri ve 2981 sayılı Kanun kapsamında hak sahibi olan
kişilerin mülkiyet hakları arasında adil bir denge kurulmuş; 2981 sayılı
Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine de belediyenin mali
imkânları ölçüsünde hak tanınmıştır.
Diğer taraftan, 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birinci fıkrasının birinci
ve ikinci cümlelerine ilişkin gerekçede belirtilen nedenler dava konusu
kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2., 5., 13., 35. ve 56. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
I- Kanun’un 73. Maddesinin Sekizinci
Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde dava konusu kural ile belediyeye,
belediye ile anlaşmaya varmaması hâlinde mülkiyet hakkı sahibini
cezalandırma ve mülkiyetin gerçek bedelini ödemeden gayrimenkul sahiplerini
başka yerlere gönderme yetkisi verildiği, mülkiyet hakkının gözetilmediği,
belediyeye kanunların ve Anayasa’nın üstünde, tek yanlı, belirsiz ve keyfi
işlem yapma yetkisi tanındığı, takdire dayalı bu geniş yetkinin, proje
alanında kendilerine imar hakkı verilmemiş olanların kamulaştırmasız el
atma davası açabilecekleri belirtilerek adeta pekiştirildiği ve sanki imar
hakkı verilenlerin dava açma hakkı yokmuş gibi bir izlenim yaratılarak,
hukuk devletinin iyi niyet ilkesinin ihlal edildiği, aynı alan içindeki
mülk sahiplerine, kamulaştırmaya gerek duyma ve duymama gibi, bütünüyle
takdire dayalı bir işlemle, farklı uygulama öngörülerek eşitlik ilkesinin
de zedelendiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.,
10. ve 35. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural ile kentsel dönüşüm ve gelişim
alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait gayrimenkuller ile
belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları gayrimenkuller
üzerindeki inşaatların tamamının belediyeler tarafından yapılacağı veya
yaptırılacağı, belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje
alanında kendilerine 3194 sayılı Kanun’un 18. maddesine göre ayrı ada ve
parselde imar hakkı verilmemiş olanların kamulaştırmasız el atma davası
açabileceği hükme bağlanmıştır.
Buna göre, belediyeler kendileriyle anlaşmayan
kişilerin proje alanındaki gayrimenkullerini kamulaştırabilecekleri gibi
kamulaştırmaya gerek duymamaları halinde proje alanında kendilerine 3194
sayılı Kanun’un 18. maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı
verebilecek; belediye ile anlaşma yapmayan ya da gayrimenkulü belediyece
kamulaştırılmayan ve kendisine proje alanında ayrı ada ve parselde imar
hakkı verilmeyen kişiler dilerlerse kamulaştırmasız el atma davası
açabileceklerdir. Dava konusu
kural ile bu kişilerin kamulaştırmasız el atma davası açabileceklerinin
belirtilmesi, gayrimenkullerine tecavüzde bulunulduğu iddiasıyla, zaten
mülkiyet haklarına dayanarak açabilecekleri bu davanın varlığını
tekrarlamaktan öte bir anlam içermemektedir. Dolayısıyla kuraldan, herkesin
mülkiyet hakkına dayanarak açabileceği kamulaştırmasız el atma davasını,
belediye ile anlaşmayan ancak, proje alanında ayrı ada ve parselde imar
hakkı verilen gayrimenkul sahiplerinin açamayacakları sonucu çıkarılamaz.
Bu nedenle, kuralın hukuk devleti ilkesine aykırı bir yönü yoktur.
Proje alanında gayrimenkulü olan kişiler,
gayrimenkullerinin değeri, niteliği, proje alanı içindeki konumu, önemi ve
benzeri özellikleri bakımından eşit konumda değildirler. Bu nedenle, dava
konusu kuralda yer alan düzenlemenin proje alanında gayrimenkulü olan
herkese aynı şekilde uygulanması beklenemez. Kamu yararı ve kamu hizmetinin
gerekleri karşısında, belediye ile anlaşmayan herkesin proje alanındaki
gayrimenkullerinin kamulaştırılmasına gerek duyulmamasının ya da bu alanda
herkese ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemesinin eşitlik ilkesine
aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birinci fıkrasının birinci
ve ikinci cümlelerine ilişkin gerekçede belirtilen nedenler dava konusu
kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2., 10. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
J- Kanun’un 73. Maddesinin Dokuzuncu
Fıkrasının Üçüncü ve Dördüncü Cümlelerinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kurallar ile proje
ortak giderlerine katılma zorunluluğu ve buna bağlı olarak getirilen
yaptırımın, hak sahibi kişilerin belediye ile anlaşmaya zorlanmaları
amacıyla kabul edildiği, düzenlemenin belediyeye verilen tek yanlı,
belirsiz ve keyfi işlem yapma yetkisinin bir sonucu olduğu ve kendilerine
ayrı ada veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma
dışı kalan gayrimenkul sahiplerinin, proje alanındaki diğer gayrimenkul
sahiplerinden ayrılarak ölçülü olmayan bir yaptırıma zorlandığı
belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 10. ve
35. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin dokuzuncu
fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde, kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon
harcamalarının, proje ortak gideri sayılacağı ve belediyelere ait
inşaatların proje ortak giderlerinin belediyeler tarafından karşılanacağı
belirtilmiş; aynı fıkranın iptal konusu olan üçüncü ve dördüncü cümleleri
ile kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri
ile kamulaştırma dışı kalan gayrimenkul sahiplerinin, sahip oldukları inşaatın
toplam metrekaresi oranında proje ortak giderlerine katılmak zorunda
oldukları, proje ortak gideri ödenmeden inşaat ruhsatı, yapılan binalara
yapı kullanma izni verilemeyeceği; su, doğalgaz ve elektrik bağlanamayacağı
belirtilmiştir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri, büyük mali
kaynakları gerektiren projelerdir. Projeleri uygulayacak belediyeler bu
kaynakları, kamu imkânlarını kullanarak, kendi bütçelerinin yanı sıra iç
ve/veya dış kredilerle temin etmeye çalışmaktadırlar.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulandığı
alanlarda, yol, elektrik, su, kanalizasyon, iletişim, doğalgaz vb. klasik
altyapının yanında, halkın dinlenme, eğlenme ve bilgilenme gibi
ihtiyaçlarının giderildiği sosyal altyapı da yapılmakta ve sonuçta bu iki
alt yapı, gelişmiş altyapıyı oluşturmaktadır. Gelişmiş altyapının, bu
altyapının bulunduğu yerlerdeki gayrimenkullerin değerinde önemli bir artış
meydana getirdiği açıktır.
Dava konusu üçüncü cümle ile kendilerine ayrı ada
veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahiplerinin gayrimenkullerinin değeri üzerinde gelişmiş
altyapının meydana getirdiği artış nedeniyle ve proje unsurlarından zorunlu
yararlanma karşılığı olarak proje ortak giderlerine katılmalarının sağlandığı,
bu şekilde kişilerin çıkarları ile kamunun çıkarları arasında hakkaniyete
dayalı bir denge kurulduğu anlaşılmaktadır
Ayrıca, kentsel dönüşüm ve gelişim proje uygulama
alanında kalmakla birlikte belediyeler ile anlaşma yapan veya yapmayan
gayrimenkul sahipleri arasında gayrimenkul mülkiyetinin oluşturduğu hukuki
konumlardaki farklılık gözetildiğinde, aynı konumda olmamaları ve
kendilerine uygulanan yaptırımların farklılığı nedenleri ile eşitlik karşılaştırması
yapılamaz.
Değişen sosyal, siyasal ve ekonomik koşullar kimi
durumlarda devlet idarelerine bir takım yetkilerin tanınması gereğini
ortaya çıkarmıştır. Gelişen, büyüyen, çeşitlenen ve çoğalan toplumsal
gereksinimleri yerinde, zamanında ve etkin bir biçimde karşılayabilmek için
çağdaş yönetimlerde idareye değişik alanlarda yaptırım uygulama yetkileri
tanınmaktadır.
Dava konusu dördüncü cümle ile proje ortak gideri
ödenmeden inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni
verilemeyeceği; su, doğalgaz ve elektrik bağlanamayacağı belirtilerek, söz
konusu giderlerin karşılanmasına yönelik önlem niteliğinde bir yaptırım
öngörülmüştür. Kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri için kamu imkânları
kullanılarak yapılan harcamaların en kısa zamanda kamuya döndürülerek,
yeniden kamu hizmetine sunulması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle,
belediyelere, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılan proje
ortak giderlerine katılmayanlar yönünden öncelikle tahsil etmek amacıyla
dava konusu cümlede yer alan yetkilerin verilmesinin hukuk devleti ilkesine
aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesinin birinci
fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerine ilişkin gerekçede belirtilen
nedenler dava konusu kurallar yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar
Anayasa’nın 2., 10. ve 35. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serruh
KALELİ, Fulya KANTARCIOĞLU ile Osman Alifeyyaz
PAKSÜT dava konusu olan dördüncü cümle yönünden bu görüşe katılmamışlardır.
K- Kanun’un 73. Maddesinin Onuncu
Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kesinleşen dönüşüm alanı
sınırının ve kayıtlarda meydana gelen değişikliklerin bu alan içindeki
gayrimenkullerin siciline işlenmesiyle, gayrimenkul sahiplerinin belediye
tarafından ne zaman yapılacağı belli olmayan işlemleri beklemeye mahkûm
edildiği, mülkleri üzerinde işlem yapmalarına engel olunduğu, böylece hem
belirsiz bir süreç başlatıldığı hem de mülkiyet hakkının kamu yararı
olmadan ölçüsüzce sınırlandırıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin onuncu
fıkrasında, dönüşüm alanı sınırının kesinleştiği tarihte, bu sınırlar
içindeki gayrimenkullerin tapu kütüğünün beyanlar hanesine kaydedilmek
üzere tapu sicil müdürlüğüne, paftasında gösterilmek üzere kadastro
müdürlüğüne; söz konusu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen
değişikliklerin de belediyeye bildirileceği hükme bağlanmıştır.
Dava konusu olan fıkranın ilk cümlesinde, proje
alanı içinde yer alan gayrimenkullerin tapu kayıtlarına bu gayrimenkullerin
kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı içinde olduğunun bilinmesini
sağlayacak bilgilerin kaydedilmesi, ikinci cümlesinde ise belediyelerin söz
konusu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişikliklerden haberdar
olmalarının sağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Gayrimenkul
sahiplerinin, gayrimenkullerinin proje alanı içinde olduğunu öğrenmeleri ya
da belediyelerin bu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikleri
takip edebilmeleri, belirli bir süre içinde bitirilmeleri gereken kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin tebligat, yazışma ya da ilan gibi
işlemlerden kaynaklanan nedenlerle aksamaya uğramaması bakımından büyük
önem taşımaktadır.
Fıkrada yer alan düzenlemenin, gayrimenkul
üzerindeki tasarruf hakkını ortadan kaldıran ya da belirsiz bir süreç
başlatan bir yönü bulunmamaktadır. Bu nedenle, düzenleme mülkiyet hakkına
getirilen bir sınırlama olarak nitelendirilemez. Nitekim fıkranın ikinci
cümlesinde söz konusu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen
değişikliklerin belediyeye bildirileceği belirtilerek, gayrimenkul üzerinde
mülkiyetin devri ya da herhangi bir hak tesis edilmesi gibi tasarruflarda
bulunulması sonucunda, tapu kaydında değişiklik meydana gelebileceği ifade
edilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 13. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
L- Kanun’un 73. Maddesinin Onbirinci Fıkrasının İkinci, Üçüncü ve Dördüncü
Cümlelerinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, proje alanı içindeki
inşaatların, başladıkları tarihte olmayan, sonradan oluşturulan bir projeye
uygun olmalarının beklendiği ve bu şekilde inşaat sahiplerinin ve
inşaatları yapanların hukuksal güvenliklerinin sarsıldığı, iptal konusu
kurallarda yer alan beş ve on yıllık sürelerin makul ve ölçülü olmadığı,
mülkiyet ya da ruhsat sahiplerinin taşınmaz ile ilgili haklarını
kullanmalarının engellendiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2. ve 35.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle
dava konusu kurallar Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir.
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin onbirinci fıkrasının ikinci cümlesinde, kentsel dönüşüm
ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde devam eden inşaatlardan projeye
uygunluğu belediye tarafından kabul edilenler dışındaki diğer inşaatların
beş yıl süreyle durdurulacağı; üçüncü cümlesinde, bu sürenin sonunda
durdurma kararının devam edip etmeyeceğine belediye tarafından karar
verileceği; dördüncü cümlesinde ise toplam durdurma süresinin on yılı geçemeyeceği
hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 35. maddesinde, herkesin, mülkiyet
hakkına sahip olduğu, bu hakkın kamu yararı amacıyla, kanunla
sınırlanabileceği ve toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağı; 13.
maddesinde ise temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın
yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak
ve ancak kanunla sınırlanabileceği; bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne
ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve
ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır.
Mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar
vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu
şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı
veren bir haktır.
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en
geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve
özgürlükleri büyük ölçüde kısıtlayan ve kullanılamaz hale getiren
sınırlamalar hakkın özüne dokunur. Temel hak ve özgürlüklere getirilen
sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya
karşı öngörülen kanun yolları gibi güvenceler demokratik toplum düzeni
kavramı içinde değerlendirilmelidir. Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler,
istisnaî olarak ve özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin
gerekleri için zorunlu olduğu ölçüde ve ancak kanunla
sınırlandırılabilirler.
Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere
getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden
fazla olması düşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne
olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle
yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak
ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.
Dava konusu kuralların kentsel dönüşüm ve gelişim
alanı ilan edilen yerlerde devam eden inşaatlardan projeye uygun olmadığı
tespit edilenlerin, projeye aykırı olarak varlıklarını devam ettirmelerine
engel olmak amacıyla kabul edildiği anlaşılmakla birlikte, inşaatların
durdurulduktan sonra, toplamda on yıla varabilecek uzunca bir süre içinde
ve bu sürenin sonunda ne gibi bir işlem yapılacağına dair bir düzenleme
içermedikleri görülmektedir. Devam
eden bir inşaatın beş ya da on yıl gibi uzun bir süre durdurulması, hak sahiplerinin
bu süre içinde hakları üzerinde tasarruf etmelerine engel olacağı gibi bu
sürelerin sonunda inşaatlara durdurulmalarından önceki haliyle devam
edilebilmesi de oldukça güçtür.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin planlandığı
şekilde hayata geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında, mülkiyet hakkının
sınırlandırılmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir
yönü bulunmamakta ise de dava konusu kurallarda yer alan beş ve on yıllık
süreler, kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet
hakkının ölçüsüz biçimde sınırlandırılmasına, hakkın özüne dokunarak
kullanılamaz hale gelmesine yol açabilecek niteliktedir.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 23.9.1982
günlü, “Sporrong ve Lönnroth/İsveç”
kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için
öngörülmüş olmasının, mülk sahiplerinin mülklerinin ellerinden alınmamakla
birlikte, uygulamada mülkiyet hakkını kullanma imkânlarını önemli ölçüde
azalttığını, kamulaştırma izinleri nedeniyle başvurucuların mülkiyet
haklarını zayıf ve sarsılabilir hale getirdiğini, taşınmaz sahiplerine
süreyi kısaltma ya da tazminat hakkı verilmediğini belirterek, bu
uygulamanın toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu
sonucuna varmıştır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar
Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptalleri gerekir.
Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı görülerek
iptal edilen kuralların ayrıca Anayasa’nın 2. maddesi yönünden
incelenmesine gerek görülmemiştir.
M- Kanun’un 73. Maddesinin Onikinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, belediyelere, kentsel dönüşüm ve
gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla, imar mevzuatı ile getirilen
bütünlüğü yok eden, keyfi olarak kullanılabilecek bir takdire dayanan,
hukuk güvenliğini alt üst eden geniş kapsamlı yetkiler verildiği; imar
uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerinin hiçbir ölçüt
olmaksızın belediyeye bırakılmasının, mülkiyet hakkının açıkça ihlali
niteliğinde bulunduğu, belediyenin, tek yanlı olarak hem arsa sahibi olma
hem bu arsa üzerinde dilediği gibi imar düzenlemesi yapma hem de buradan
elde edeceği hakları dilediği gibi dağıtarak gelir elde etme ve gelirin
dağılımına müdahale etme hakkına sahip olduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın
2. ve 35. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin onikinci fıkrasında, belediyenin, kentsel dönüşüm ve
gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar uygulaması yapmaya, imar
uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve
bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat
paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya yetkili olduğu hükme
bağlanmıştır.
5393 sayılı Kanun’un 14. maddesinde, belediyelerin
mahalli müşterek ihtiyaçları karşılamak amacıyla imar, su ve kanalizasyon,
ulaşım gibi kentsel alt yapı hizmetlerini yapacağı ya da yaptırabileceği;
15. maddesinde de belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki
ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla her türlü faaliyet ve girişimde bulunabilecekleri
belirtilmiştir. Bu nedenle belediyelerin kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerini gerçekleştirmek amacıyla imar uygulaması yapmaya, imar
uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve
bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat
paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya yetkili olması, belediyelere
imarla ilgili görevler verilmesinin doğal bir sonucudur. Öte yandan, imar
uygulamasının ne şekilde yapılacağı, 3194 sayılı İmar Kanunu’nda düzenlenmiş
olduğundan, bu konuda belediyelere verilen yetkilerin keyfiliğinden söz
edilemez.
Diğer taraftan, 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birinci fıkrasının birinci
ve ikinci cümlelerine ilişkin gerekçede belirtilen nedenler dava konusu
kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
N- Kanun’un 73. Maddesinin Onüçüncü Fıkrasının İkinci Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması
sırasında belediye tarafından doğrudan veraset ilamı çıkarılması veya
tapudaki kayıt malikine göre işlem yapılmasının, kişilere ait olan hakların
başkası tarafından kullanılması anlamına geleceği, mirasçılara ait hakkın
belediye tarafından kullanılmasının miras hakkının özünü zedeleyeceği ve
onu kullanılamaz hale getireceği, aynı şekilde, belediyenin tapudaki kayıt
malikine göre işlem yapmasının da mülkiyet hakkının özünü zedeleyerek onu
kullanılamaz hale getireceği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 13. ve 35.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5393 sayılı Kanun’un 73. maddesinin onüçüncü fıkrasının dava konusu kural olan ikinci
cümlesinde, belediyenin kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulama
alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması sırasında veraset ilamı
çıkarmaya veya tapudaki kayıt malikine göre işlem yapmaya yetkili olduğu
hükme bağlanmıştır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin planlanan
zamanda bitirilebilmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri de proje
alanındaki gayrimenkuller üzerinde hak sahibi olanların belli olmasıdır.
Dava konusu kuralın, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulama
alanında bulunan taşınmazların belediye tarafından kamulaştırılması sırasında,
kamulaştırma işleminin sürüncemede kalmadan bir an önce
sonuçlandırılabilmesi için hak sahibi olan mirasçıların belirlenmesi ya da
işlemin o sırada tapudaki kayıt maliki muhatap alınarak yapılması amacıyla
kabul edildiği anlaşılmaktadır.
Ölen kişinin mirasçılarını belirleyen, aksi
ispatlanıncaya kadar geçerli olan veraset ilamı, mirasçı sıfatını taşıyan
kimseler tarafından alınabilmekte ise de, bu belgenin kamulaştırma işlemine
muhatap olacak hak sahiplerini belirleyebilmek amacıyla belediye tarafından
çıkarılmasının ya da belediyenin kamulaştırma sırasında tapudaki kayıt malikine
göre işlem yapmasının mülkiyet hakkını sınırlandıran bir yönü
bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
35. maddesi aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 13. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
O- 5998
Sayılı Kanun’un Geçici 1. Maddesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, sonradan yürürlüğe giren
kanunların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili
olmamasının hukuk devletinin gereği olduğu, kanunların ilke olarak
yürürlüğe girdikleri tarihten sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak
üzere çıkarıldıkları, Devletin tarafı olduğu ve devam etmekte olan bir
yargılamada, kendi lehine bazı sonuçlar sağlayacak ve geriye yürüyecek
biçimde kanun çıkarmasının hak arama özgürlüğünü, hukuk güvenliği ilkesini,
adalet duygusunu ve Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihte davası sonuçlanmış
olanlarla sonuçlanmamış olanlar arasındaki eşitlik ilkesini, mahkemede
haksız çıkan tarafa kimi giderlerin yükletilmemesinin de yargı bağımsızlığı
ilkesini zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.,
10., 36. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5998 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin ilk
cümlesinde, Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce yargı mercilerinde açılmış
ve henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda bu Kanun hükümlerinin
uygulanacağı; ikinci cümlesinde ise bu Kanunla getirilen değişik hükümlerin
uygulanması nedeniyle haksız çıkan tarafa harç, yargılama gideri ve
avukatlık ücreti yükletilemeyeceği hükme bağlanmıştır.
Hukuk devletinin korumakla yükümlü olduğu evrensel
ilkelerden biri hukuk güvenliği ilkesidir. Hukuk güvenliği ilkesi, hukuk
normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde
devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven
duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılan ortak değerdir.
Kural olarak hukuk güvenliği kanunların geriye yürütülmemesini zorunlu
kılar. Kanunların geriye yürümezliği ilkesi uyarınca kamu yararı ve kamu
düzeni, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi
ayrıksı durumlar dışında kanunlar, ilke olarak yürürlük tarihlerinden
sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Ancak,
kanun koyucunun kişilerin lehine yeni haklar sağlayan kanuni düzenlemeleri
geçmişe etkili olarak yapma konusunda takdir yetkisine sahip olduğunda
kuşku yoktur.
Dava konusu kural ile kişilerin aleyhine olabilecek
durumlar ayırt edilmeksizin, başka bir ifadeyle, subjektif
hakları olumsuz yönde etkilenenler ayrık tutulmaksızın, 5998 sayılı Kanun
hükümlerinin geçmişe etkili olarak uygulanacağının ve bu hükümlerin
uygulanması nedeniyle haksız çıkan tarafa harç, yargılama gideri ve
avukatlık ücreti yükletilemeyeceğinin kabul edilmesi, subjektif
hakların ihlal edilmesine yol açabilecek nitelikte olduğu anlaşıldığından,
bu durumun hukuk güvenliği ilkesiyle bağdaşır bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı görülerek iptal
edilen kuralın ayrıca Anayasa’nın 10. 36. ve 138. maddeleri yönünden
incelenmesine gerek görülmemiştir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
A- 1- 3.7.2005 günlü,
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun, 17.6.2010 günlü, 5998 sayılı Belediye
Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 73. maddesinin onbirinci fıkrasının
ikinci, üçüncü ve dördüncü cümleleri,
2-5998
sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi,
18.10.2012 günlü, E. 2010/82, K. 2012/159 sayılı
kararla iptal edildiğinden, bu madde ve cümlelerin, uygulanmasından doğacak
sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve
iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmî Gazete’de
yayımlanacağı güne kadar YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA,
B) 5393 sayılı
Kanun’un 5998 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 73. maddesinin;
1- a- Birinci
fıkrasının birinci cümlesinin “…konut alanları, sanayi alanları, ticaret
alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve
her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak,…”
bölümüne,
b- İkinci, üçüncü ve
dördüncü fıkralarına,
c-
Beşinci fıkrasının ikinci cümlesine,
d- Altıncı fıkrasının
birinci cümlesine,
e- Yedinci ve
sekizinci fıkralarına,
f- Dokuzuncu
fıkrasının üçüncü ve dördüncü cümlelerine,
g- Onuncu ve onikinci fıkralarına,
h- Onüçüncü
fıkrasının ikinci cümlesine,
yönelik
iptal istemleri, 18.10.2012 günlü, E. 2010/82,K. 2012/159 sayılı kararla
reddedildiğinden, bu fıkralara, cümlelere ve bölüme ilişkin yürürlüğün
durdurulması isteminin REDDİNE,
2-Birinci fıkrasının son cümlesi
hakkında,18.10.2012 günlü,E. 2010/82,K. 2012/159 sayılı kararla karar
verilmesine yer olmadığına karar verildiğinden, bu cümleye ilişkin
yürürlüğün durdurulması istemi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
18.10.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VII- SONUÇ
A- 3.7.2005 günlü,
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun, 17.6.2010 günlü, 5998 sayılı Belediye
Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 73. maddesinin:
1-Birinci fıkrasının;
a-
Birinci ve ikinci cümlelerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- Son
cümlesinde yer alan “…yapılabilmesi Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır.”
ibaresi, 16.5.2012 günlü, 6306 sayılı Kanun’un 17. maddesiyle
değiştirildiğinden,bu cümleye
ilişkin konusu kalmayan istem hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
OYBİRLİĞİYLE,
2- İkinci, üçüncü ve
dördüncü fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
3- Beşinci fıkrasının
ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
4- Altıncı fıkrasının
birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
5- Yedinci ve
sekizinci fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
6- Dokuzuncu
fıkrasının;
a- Üçüncü cümlesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- Dördüncü cümlesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Serruh KALELİ, Fulya KANTARCIOĞLU ile Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
7- Onuncu fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
8-Onbirinci
fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerinin Anayasa’ya aykırı
olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,
9-Onikinci
fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
10- Onüçüncü fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B) 5998 sayılı Kanun’un
geçici 1. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,
18.10.2012 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
Üye
Hicabi
DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
KARŞIOY
5998 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile 5393 sayılı
Belediye Kanunu’nun değiştirilen 73. maddesinin iptali istenen dokuzuncu
fıkrasının dördüncü cümlesi; “Proje ortak gideri ödenmeden inşaat ruhsatı,
yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su, doğalgaz ve elektrik
bağlanamaz” hükmünü içermektedir.
Sanayileşme ve kalkınma hamleleri nedenleriyle
sürekli bir dinamizme sahip kent dokusu ve yaşamının fiziki-mekansal-sosyal ve ekonomik beklentileri karşılanmak
nedenleri ile korunma, canlanma ve iyileştirilmeye ihtiyacı bulunduğu
kaçınılmazdır. Bu nedenle sağlıklı ve sürdürülebilir çağdaş planlama
ilkelerine uygun, kamu yararı gereği kentsel gelişim ve dönüşüm
uygulamaları yapmak sosyal devletin yükümlülüklerinden olduğu da açıktır.
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun değiştirilen 73.
maddesinin de bu amaca hizmet etmek amacı ile düzenlendiği, içerdiği 15
fıkra ile bu hedefe yönelik hükümler içerdiği görülmektedir.
Madde kapsamı çok kısaca anlatılmak istenirse, kent
dokusunda yenilikler için dönüşüm ve gelişim proje alanları ilan etme
yetkisinin Büyükşehir Belediyesine verildiği, bu kapsamda her türlü izin, ve imar işlemlerinin de yetkilisi olduğu, ilan
edilen alan içinde anlaşması olmayanların kamulaştırabileceği ve inşaatlarının
belediye tarafından yapılıp, yaptırılabileceği, ortak proje giderlerinin
belediyece karşılanacağı, kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen
gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan gayrimenkul sahiplerinin
proje ortak giderlerine katılmak zorunda oldukları, katılmazlar ise inşaat
ruhsatı veya yapı kullanma izni veya su, doğalgaz ve elektrik
bağlanmayacağı ve hatta maddenin onbirinci
fıkrası ile proje alanı içinde kalmış devam eden inşaat var ise dönüşüm
planlarına uygunsuzluğu halinde 5 veya 10 yıla kadar inşasının
durdurulabileceğinin hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır.
Belediyeler; meclis kararı ile kentsel dönüşüm ve
gelişim projesi uygulayacağı alanı ilan ettikten sonra istisnai kurallar
ile de bu alanlara özel uygulama yapma yetkisi almaktadırlar.
Bu kapsamda iptali istenen kural ile, mevcut imar
durumu ve mevzuata uygun şekilde mülkiyeti üzerinde inşaat izin ve ruhsat
da alamaya hak sahibi kişilerin, bir belediye meclis kararı ile dönüşüm
ilan edilen alanda; Kamulaştırma dışı bırakılan ya da ayrı ada ve parsel
numarasına sahip gayrimenkul sahibi statüsündeki mal sahiplerinin, çok
kapsamlı senelere sari bir kentsel dönüşüm projesi kapsamında ve
maliyetinin ne olduğunun açık ve net olarak önceden belirlenmesi mümkün
olmayan altyapı, rekreasyon ve proje ortak
giderlerine mutlak katılması beklenmekte, ödenmemesi halinde yaşamsal
nitelikli hizmetlerden yoksun bırakma ile kullanım ve tasarruf haklarının
ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır.
Mülkiyeti kamulaştırılmayan, proje içi alanda
kalmakla birlikte kendilerine ayrı ada, parsel tahsis edilen bu kişiler ile
veya haklı nedenle ruhsatını almış ve hatta inşaatını bitirmiş kişiye
mülkiyetinden yararlanmasının yolunu açacak kullanma izin belgesinin
verilmemesi ve hatta verilmiş ise yaşamı için gerekli su, doğalgaz ve
elektrik bağlantılarını yapmama yetkisinin ortak gidere katılmayan kişiye
karşı kullanılmasının Büyükşehir Belediyesi iradesine bırakıldığı
görülmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 1 Protokolün
mülkiyetin korunması başlıklı 1. maddesinde,
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk
dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen
koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve
mülkünden yoksun bırakılabilir, bu hükümler devletlerin mülkiyetin kamu
yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerini ya da
başka katkıların veya para cezalarını ödenmesini sağlamak için gerekli
gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları haklara halel
getirmez denmektedir.
Sözleşme, mülkiyet hakkı kavramını taraf
devletlerin özel hukuklarında ki mülkiyet kavramından bağımsız ve özerk bir
kavram olduğunu, bireyin özel yada kamu hukukundan
kaynaklansın her türlü mamelek hakkı ve hakka İLİŞKİN MEŞRU BEKLENTİLERİN
mülkiyet güvencesinden YARARLANACAĞI kabul etmektedir.
Mutlak olarak öngörülmeyen mülkiyet, kamu
otoritesince kamu yararı ile birey menfaatleri arasında MAKUL BİR DENGE
kurmak suretiyle ÖLÇÜLÜ MÜDAHALEYE açık bir haktır. Nitekim, kural, kuralın
istisnası ve istisnanın meşruluk koşulu Anayasanın 35. maddesinde sözleşme
ek protokol madde 1’leaynı ilkeler paralelinde yer almaktadır. Uluslararası hukukta
- Malın değerini azaltan,
- Malın kullanılmasını engelleyen,
-Hukuka aykırı ağır müdahaleler (işgal,
tahrip, kararların yerine getirilmemesi,
zorunlu
kira, tenzil, tahliye kararını infaz edilmemesi gibi) mülkiyet hakkının
açık ihlali niteliğindedir. Mülkiyet hakkının kamu yararı ile ve kanunla
sınırlanabilmesinin sınırını ise demokratik toplum düzenine aykırı olmama
ilkesi ile birlikte hakkın özüne dokunmama ve ölçülülük ilkeleri
belirlemektedir.
Anayasa’nın 35. maddesinde herkesin mülkiyet
hakkına sahip olduğu, bu hakkın kullanımının toplum yararına aykırı
olamayacağı ve kamu yararı amacıyla kanunla sınırlandırılabileceği
belirtilmiştir. Bu maddenin güvence alanının sadece özel hukuk anlamında
mülkiyet olmadığı tüm malvarlığı haklarını kapsadığı hem madde gerekçesinde
yer almış hem de Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmiştir.
Kamu yararı kavramının çok geniş kapsamlı olduğu ve
tanımlanmasındaki zorluklar da gözetildiğinde hakkın sınırlanmasında
aranacak meşruiyet ve hakkaniyetin makul bir denge oluşturmada gerekli
olduğu söylenebilir, dengenin gözetilmesinde yapılan müdahalede
elverişliliğin, gerekliliğin ve orantılılığın aranmasında duraksama
olmayacaktır. Bu ölçü birimleri ise demokratik bir toplumda aranan hukuki
bir zorunluluktur.
Bu açıklamalara göre, mülkiyet hakkı, kişiye sahibi
olduğu mal üzerinde dilediği biçimde kullanma, ürünlerden yararlanma ve
tasarruf olanağını, ancak başkasına zarar vermemek ve yasaların koyduğu
sınırlamalara uymak koşuluyla tanımaktadır.
Kişiliğe bağlı, dokunulmaz, kutsal ve doğal hak
sayılan MÜLKİYET, günümüzde toplum yararına ödev ve görevler yükleyen
sosyal bir hak niteliği de kazanmıştır. Bu hak bireyin, mameleki üzerindeki
hakimiyetini güvence altına alan, hayatını
yönlendirip geleceğini tasarlama maddi ve manevi varlığını geliştirebilme
olanağı veren ve bu temel hakkın kullanımı ise ancak hukuk güvenliğinin
sağlandığı hukuk devleti düzeni içinde mümkündür.
Mülkiyet hakkının ölçülü sınırlandırılmasında,
hakka erişimin engellenmesinde ölçüsüz bir zorlaştırma bile günümüzde kabul
görmemektedir.
Anayasa Mahkemesinin mülkiyet sınırlamasına ilişkin
içtihadına değinmek gerekirse mülkiyet hakkına yapılan sınırlamanın
Anayasa’ya uygunluğunun denetiminde mahkeme, sınırlamanın kanunla
yapılması, sınırlamanın kamu yararı amacıyla yapılması ve Anayasa’nın 13.
maddesinde öngörülen koşullara uyması şartlarını aradığı söylenebilir.
Anayasa’nın 13. maddesindeki sınırlama ölçütleri kamu yararı ile bireysel
yarar arasında makul bir denge kurulması gereği şeklinde özetlenebilir.
Kuralın getirdiği düzenlemede kentsel dönüşüm ilan
edilen alan içinde kalmakla proje kapsamında değerlendirilmeyecek kişiye
ait mülkiyet hakkı, ağır bir müdahale ile karşılaşmakta, gerekliliği,
orantısallığı ve elverişliliği belirsiz bir uygulama getirerek hakkın
kullanımının tamamının önüne geçilmektedir.
Belediye ile anlaşmamış,
veya kapsam dışında bırakılan hak sahibine elektrik, su, doğalgaz
bağlamamak, iskan izni, inşaat ruhsatı vermemek suretiyle mülkiyeti
üzerindeki tasarruf haklarından yoksun bırakan KURAL, ANAYASAL BİR BÜTÜNLÜK
içinde değerlendirildiğinde, mülkiyet hakkının yanında sosyal hukuk devleti
ve adalet ilkesi ile bağdaşmayacak şekilde sınırlayan sosyal engelleri
kaldırmasını devlete görev veren Anayasa’nın 5. maddesi, maddi ve manevi
varlığını koruma hakkına ilişkin 17. maddesi; Beden ve ruh sağlığını
sağlıklı çevrede sürdürmesini temin etmeye yönelik sağlık, çevre ve konut
başlıklı 56. maddesi içeriklerine de uygun nitelik taşımamaktadır.
Kamu yararı adına kentsel dönüşüm alanı ilan
etmekle anayasal koruma altındaki tüm bu haklara proje ortak giderleri
ödememek halinde ağır müdahale getiren düzenleme demokratik toplumda kamu
alacağının tahsili için bilinen diğer hukuki yollar, (6183 sayılı Yasa,
teminat mektubu, gayrimenkul rehni, sözleşmeli
borçlanma, senet, kredi kullandırma gibi sayısız) güvence ve imkanlar var iken amaca ulaşmada en elverişli yol hiç
olmayıp hakka erişimi engelleyen ölçüsüz bir zorlaştırmadır.
Mülkiyet hak sahibinin hiçbir zaman önceden
bilemediği öngörüsüz ve hazırlıksız bir ortamda karşısına çıkarılan müdahalenin
niteliği ile elde edilecek kamu yararı arasında makul ve ölçülü bir
dengenin varlığından bahsedilemez. Yukarıdaki gerekçeler gözetildiğinde
bireyi geleceğini yönlendirdiği, planladığı mülkiyetinden yararlanmadan
yoksun bırakan ve belki de tahliye edilmek zorunda kaldığı evden, mülkü
olan kendi evine geçtiğinde elektriksiz, susuz ve ısısız bırakmanın adı
demokratik ve sosyal hukuk devletinde kamu yararı demeye olanak yoktur.
Devlet birey arası saygı ve güven, hakların
karşılıklı korunması ile gerçeklik bulacağından mülkiyet hakkının önüne
ölçüsüz ve demokratik devlet ilkelerine aykırı şekilde müdahale eden kural
Anayasa’nın 35. maddesine aykırıdır.
Anılan nedenler ile çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
Başkanvekili
Serruh KALELİ
KARŞIOY GEREKÇESİ
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 17.6.2010 günlü,
5998 sayılı Kanun’la değiştirilen 73. maddesinin dokuzuncu fıkrasında
kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon harcamalarının proje ortak gideri sayılacağı,
belediyelere ait inşaatların proje ortak giderlerinin belediyeler
tarafından karşılanacağı, kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen
gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan gayrimenkul sahiplerinin,
sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında proje ortak
giderlerine katılmak zorunda oldukları belirtildikten sonra son tümcede,
“Proje ortak gideri ödenmeden inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı
kullanma izni verilmez; doğalgaz ve elektrik bağlanmaz” denilerek söz
konusu giderlerin tahsilinin kolaylaştırılmak, başka bir anlatımla
güvenceye alınmak istendiği anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir hukuk devleti olduğu, belirtilmiş, 5. maddesinde de bu özelliğe içerik
kazandırılarak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak;
kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet
ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal
engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlamaya çalışmak, devletin temel amaç ve görevleri
arasında sayılmıştır. Anayasa’nın
17. maddesinin ilk fıkrasında ise “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” denilerek 5. madde ile devletin
korumakla görevli kılındığıbu hakka temel hakların ilk
sırasında yer verilmiştir.
Kişilerin sahip oldukları arsa üzerinde inşaat
yapabilmeleri, tamamlanan binayı kullanabilmeleri ve bunun için gerekli
olan su, doğal gaz ve elektriği bağlatabilmeleri Anayasa’nın 35. maddesi
ile korunan mülkiyet hakkının doğal bir sonucudur. Mülkiyet hakkı,
bireylerin, sahip oldukları ekonomik değerler üzerinde diledikleri biçimde
tasarrufta bulunmalarını ve semerelerinden yararlanmalarını sağlayan bir
hak olduğundan, kişinin mali gücünün dayanağını oluşturması bakımından
maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi ile yakından
ilgilidir. Anayasa’nın 35. maddeyle ilgili gerekçesinde de kişinin
şahsiyetini geliştirebilmesinde, mülkiyetin güvence altına alınmasının azımsanmayacak
rolü bulunduğuna; klâsikleşmiş bir kabule göre, insan şahsiyetinin bir
parçasının “ekonomik şahsiyet” olarak adlandırıldığına, işaret edilerek
mülkiyet hakkı ile kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme
hakkı arasında bu açıdan bağlantı olduğuna dikkat çekilmiştir.
İptali istenen kural uyarınca kişileri inşaata
başlamadan ya da yapı kullanma izni almadan proje ortak giderini ödemeye
zorlamak, mülkiyet hakkına ölçülü olmayan ağır bir müdahale
oluşturmaktadır. Özellikle maliki bulunduğu taşınmaz dışında hiçbir
ekonomik varlığı olmayan kişiler yönünden getirilen yükümlülüğün, söz
konusu taşınmazın elden çıkarılması sonucunu doğuracak boyutlara da ulaşabileceği
gözetildiğinde, dava konusu kuralın ne kadar ölçüsüz bir hak ihlâline yol
açtığı daha iyi anlaşılabilmektedir.
Öte yandan, getirilen düzenlemeyle devletin, proje
giderlerini tahsil ederek sağlayacağı düşünülen kamu yararı karşısında,
kuralın iptali sonucunda kişilerin temel haklarının güvenceye alınmasıyla
oluşacak kamu yararının daha üstün olduğu kuşkusuzdur. İnsan haklarına
dayanan çağdaş demokrasilerde temel hak ve özgürlüklerle kamu yararı
arasında bir denge kurulurken, insanın onurlu bir yaşam sürmesi için
gerekli olan temel haklarının, kamu yararı amacına feda edilmesi
düşünülemez.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralın iptali
gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Fulya
KANTARCIOĞLU
KARŞIOY YAZISI
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun, 5998 sayılı
Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen 73. maddesinin dokuzuncu fıkrasının dördüncü cümlesinde, “Proje ortak gideri ödenmeden inşaat
ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su, doğalgaz ve
elektrik bağlanamaz” denilmiştir.
Kuralla, belediyelere, kentsel dönüşüm ve gelişim
projeleri için kamu imkanları kullanılarak yapılan
harcamaların kamuya süratle geri dönüşünün sağlanması için gayrımenkul sahiplerine karşı etkili bir yaptırım
uygulamasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Bu kapsamda yapılan binalara proje ortak giderleri
ödenmeden su, doğalgaz ve elektrik bağlanması yasa ile önlenmektedir. Kural
Belediyelere bu konuda bir takdir hakkı da bırakmadığından, açık bir
yasaklama niteliğindedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 5.
maddesinde Devletin temel amaç ve görevleri sayılmıştır. Su, doğalgaz ve
elektrik kullanılmaksızın kentsel bir ortamda çağdaş ve insanca yaşam
sürdürülemeyeceği açıktır. Suyun toplum ve birey sağlığı açısından önemi
açıktır. Su aynı zamanda insanın biyolojik varlığını idame ettirmesi için
zorunlu bir ihtiyaçtır.
Belediyelerin alacaklarını tahsil amacıyla diğer
kamu alacakları için öngörülmeyen aşırı ve ölçüsüz bir yaptırım
uygulamaları, bir sosyal hukuk devletinde kamu tarafından başvurulmaması
gereken, ölçüsüz bir yaptırımdır. Yapı kullanma izni verilmemesi, gayrımenkul sahibinin bahse konu kamu alacağını tahsil
edebilmesi için yeterli bir yaptırım olup, kuralın su, doğalgaz ve
elektriğe ilişkin bölümü belediyelere bir takdir alanı da bırakmadığından,
Anayasa’nın 2. ve 5. maddelerine aykırıdır. Bu nedenle bu bölümün iptali
gerekir.
Üye
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
|