|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2006/113
Karar Sayısı : 2011/102
Karar Günü : 16.6.2011
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN
: Malatya Bölge İdare Mahkemesi
İTİRAZIN
KONUSU :10.12.2003 günlü, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve
Kontrol Kanunu’nun;
1- 22.12.2005
günlü, 5436 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 31. maddesinin
birinci fıkrasının,
2- 32.
maddesinin ikinci fıkrasının,
3- 61.
maddesinin üçüncü fıkrasının,
Anayasa’nın 2. ve
138. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- OLAY
Serbest diş
hekimine ödenen ücretin davalı kamu kurumu tarafından ödenmemesi üzerine
idare mahkemesinde açılan ve mahkemenin verdiği karara karşı yapılan itiraz
üzerine Malatya Bölge İdare Mahkemesine gelen davada, itiraz konusu
kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için
başvurmuştur.
II- İTİRAZIN GEREKÇESİ
Başvuru kararının gerekçe bölümü
şöyledir:
“ANAYASAYA AYKIRILIK NEDENLERİ VE
İLGİLİ ANAYASA MADDELERİ:
1) ANAYASANIN 2. MADDESİ YÖNÜNDEN : Anayasanın 2. maddesinde “Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde,
insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk
devletidir.” hükmüne yer verilmektedir. Hukuk devleti ilkesi, Devletin tüm
organlarının üstünde hukukun mutlak egemenliğinin bulunmasını, yasa koyucunun
da her zaman Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı saymasını
gerektirir. Bu bağlamda yasa koyucunun yasal düzenlemeler yaparken ki
takdiri sınırsız ve keyfî olmayıp, hukuk devleti ilkeleriyle sınırlıdır.
Hukuk Devleti ilkesinin unsurları
doktrinde belirlenmiş olup bunlardan konuyla ilgili olan ve en bilinen
ikisi “Kuvvetler Ayrılığı” ve “Hakim bağımsızlığı”
ilkesidir.
A- KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ YÖNÜNDEN
Kuvvetler ayrılığı ilkesi; devlet
niteliğini kazanmış her siyasal toplumda birbirinden farklı üç görevi
olduğu bu görevlerden her birini yerine getiren bir güç bulunduğunu ve
bunların birbirleri karşısında oldukça bağımsız bir statüye sahip oldukları
esasına dayanır. Bunlar, yasama, yürütme ve yargı güçleridir. Yasama ile
toplum yaşamını düzenleyen kuralların, başka bir deyişle yasaların
çıkarılması, yürütme ile yasaların uygulanması, yargı ile de uygulamada
doğan uyuşmazlıkların giderilmesi sağlanır. Bu kavram her üç gücün ayrı
organlara verilmesini ve organların olduğunca birbirinden bağımsız olmasını
öngörür. Yetkilerin kötüye kullanılmasının önlenmesi için, devletin üç ayrı
görevini, üç ayrı güce vermek ve güçlerin birbirini dengelemesini sağlamak
gerekir. Nitekim 1982 Anayasası, başlangıç kısmında Kuvvetler ayrımına yer
vermiştir. Anayasa, “kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük
sıralaması anlamına gelmeyip belli devlet yetkilerinin kullanılmasından
ibaret ve bununda sınırlı, medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve
üstünlüğün Anayasa ve kanunlarda bulunduğu” anlamına geldiğini
belirtmiştir. (Prof. Dr. Şeref Gözübüyük Anayasa
Hukuku- 12-Bası-Ankara-2003-75-76)
Bu açıklamalara göre, Anayasamızın
öngördüğü kuvvetler ayrılığı ilkesi üç kuvvetin kesin olarak birbirinden
ayrı olmasını zorunlu kılmaktadır. Oysa 5018 sayılı Yasa uyarınca, her
idari birimde olduğu gibi, Bölge İdare Mahkemeleri ve Adliyelerin idari
işlemleri yönünden de, “harcama yetkilisi” birimi oluşturulmuş olup bu
birimin yetkilisi (sorumlusu) Bölge İdare Mahkemesi Başkanı ve Başsavcıdır.
Hal böyle olunca; asıl görevi
yargıçlık olan Bölge İdare Mahkemesi başkanı harcama yetkilisi sıfatıyla
yoğun ve riskli bir sorumluluğu da üstlenmiş olmaktadır. Harcama yetkilisi
sıfatıyla; kurumu mensuplarının her türü parasal taleplerinin tahakkukunu
onaylamaktadır. 5018 sayılı Yasadan önce de bu yetki ve sorumluluk “ita
amiri” sıfatıyla var idi. Ancak, eski dönemde ita amirinin onayladığı
harcama evrakı defterdarlığa gidiyor ve muhasebe müdürlüğünün oluruyla
harcama yapılıyor veya yapılmıyordu. Dolayısıyla, Bütçe kanunu, Bütçe
Uygulama Talimatı, bütçe politikaları ve ilkelerini takip eden uzman kurumu
tek yetkili ve sorumlu idi. Ödeme yapılmaması- yanlış veya eksik ödeme
yapılması hallerinde (yolluklarda- tedavi giderlerinde olduğu gibi) Maliye
idaresine karşı dava açılabiliyordu. Oysa bu ihtilafta olduğu gibi, 5018
sayılı Yasadan sonra (1.1.2006 dan itibaren) bütün
yetki ve sorumluluk “harcama yetkilisi”ne (BİM
Başkanına) verilmiş olup, parasal haklarda açılacak davalarda hasım
(davalı) konumuna gelmiş bulunmaktadır.
Nitekim bakılan davada, davacının
tedavi gideri, harcama yetkilisi sıfatıyla Bölge İdare Mahkemesi Başkanı
tarafından imzalandığı için davalı (hasım) olması gerekmektedir. Çünkü
gerek 31 ve 32. madde gerek 61. madde uyarınca; harcama, harcama yetkilisi
onayıyla gerçekleşmekte olup muhasebe müdürlüğünün yetki ve sorumluluğu
şekli denetimden ibarettir. Bu nedenle artık bu tür davalarda Maliye
birimleri davalı (hasım) olmayacaklardır. İşte tam bu noktada, Bölge İdare
Mahkemeleri yönünden Anayasaya aykırılık sorunu başlamaktadır. Çünkü Bölge
İdare Mahkemesi Başkanları asli görevi yargıçlık olan üstelik de idari
ihtilaflarda itiraz merci (istinaf mahkemesi) görev ve yetkisi olan
kişilerdir. Nitekim, en yaygın ve yoğun bakılan
konuların başında da memurların parasal hakları ile ilgili (yolluk- tedavi
gideri- fazla çalışma vb.) ihtilaflar gelmektedir. Gerek mahkememizde gerek
diğer Bölge İdare Mahkemelerinde bu konuda idareye aleyhine verilen çokça
karar bulunmaktadır. Nitekim bakılan davada olduğu gibi Malatya da yılda
300 dolayında diş tedavi gideri sebebiyle dava açılmaktadır. Bu davalarda
Maliye idaresi (2006 öncesi) Bütçe Uygulama talimatını sebep göstererek
ödeme yapmamakta ve yerel mahkeme de davayı reddetmekte idi. Bölge İdare
Mahkemesi'nin içtihat niteliğinde verdiği kararlarda bu işlemler iptal
edilmekte olup, bu kararlarda imzası bulunan Bölge İdare Mahkemesi Başkanı
aynı zamanda harcama yetkilisidir. (karar örneği ektedir.) Bu durumda 5018
sayılı Yasa sebebiyle, Bölge İdare Mahkemesi Başkanı yönünden bir çelişki
meydana gelmektedir. Çünkü, Bölge İdare Mahkemesi
Başkanı hukukçu-yargıç sıfatıyla, Bütçe Uygulama Talimatı, Bütçe
politikaları ve bütçe uygulamalarını hukuka aykırı bulmakta, “ ödeme
yapılmalı” demekte ancak aynı konuda kendi personeli söz konusu olunca
“harcama yetkilisi” sıfatı ile “ödeme yapılmasın “ demek zorundadır. Çünkü
5018 sayılı Yasanın 31-32. ve 61. maddeleri uyarınca, “bütçe
politikalarına…” aykırı ödemelerden sorumlu olup zimmet ve iki maaş katı
ceza tehdidi altındadır. Bu durumda, Bölge İdare Mahkemesi Başkanı, asıl
görevi olan hukukçuluk ve yargıçlıktan fazla, mali mevzuatı, emirleri takip
edip, onlara ters düşmemek ve Maliyeci kaygısıyla hareket edecektir. Oysa
aynı ihtilaflarda yargıç kimliğiyle hareket edince, ödememe işleminin
hukuka aykırı olduğunu bilmektedir. Bu durumda; Bölge İdare Mahkemesi
Başkanı, ya hukukçu kimliğiyle hareket edip zimmet ve ceza riskini göze
alacak ya da, maliyeci kimliğiyle hareket ederek hukuki inancının aksine
uygulama ve kararlara imza atacaktır.
Bölge İdare Mahkemesi Başkanı hangi
seçeneği seçerse seçsin, kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal etmiş olacaktır.
B- HAKİM BAĞIMSIZLIĞI İLKESİ YÖNÜNDEN :
Yukarıda açıklanan fiili durum, bu
ilke yönünden de aynı çelişkiyi doğurmaktadır. Çünkü Bölge İdare Mahkemesi
Başkanının asli görevi yargıçlıktır. Üstelik,
istinaf mahkemesi kanununda görev yapan ve bölgesindeki yerel mahkemeler
yönünden uyulması zorunlu ve kesin nitelikte kararlar vermekte, içtihatlar
oluşturmakta olan bir mahkemeye başkanlık etmektedir. Ancak “harcama
yetkilisi” sıfat ve sorumluluğu, Bölge İdare Mahkemesi başkanı için;
Maliyenin sadece mevzuatını değil, günlük emir ve politikalarını da takip
etmek, ona uygunişlemler tesis etmek zorunda bırakmaktadır. Çünkü aksi
takdirde zimmet ve ceza tehdidi altındadır. Gerek zimmet ve ceza tehdidi
ile gerekse hukuk kamuoyunda iki ayrı-zıt uygulama ve kararda imzası
olmamak adına zamanla hukuki inancı dışında kararlar vermek durumunda
kalacaktır. Bu sebeple, asli görevi yargıçlık olan Bölge İdare Mahkemesi
Başkanının, harcama yetkilisi görev ve sorumluluğu, hakim
bağımsızlığı ilkesini tehdit eder bir unsur halini almıştır. Mahkememizden
örnek vermek gerekirse; diş tedavileri konusunda Malatya Bölge İdare
Mahkemesi başkanın da imzası olan kararlar doğrultusunda, Maliye idaresi
işlemleri bu güne kadar hep iptal edilmiştir. 5018 sayılı Yasadan sonra
aynı Bölge İdare Mahkemesi başkanı bakılan davada olduğu gibi harcama
yetkilisi sıfatıyla, Maliye vesayeti altında ödeme yapılmaması yönünde
işlem tesis etmiştir. Çünkü yargıç sıfatıyla tespit ettiği sonuç gibi işlem
tesis ederse; “bütçe politikaları dışına çıktığı için” zimmet ve ceza ile
karşılaşacaktır. Bu çelişkili durum, zamanla, bağımsız hakim
gibi düşünme haline de etki edebilecek niteliktedir. Bu sebeple anılan
hükümler, hakim bağımsızlığı ilkesine de
aykırıdır. Bunun önlenmesi için 5018 sayılı Yasanın 31-32 ve 61.
maddesinde düzenlenen ve harcama yetkilisini tek yetkili ve sorumlu hale
getiren hükümlerin kaldırılarak, 5018 öncesinde olduğu gibi, harcama
yetkililerinin hazırladığı tahakkuk evrakı, maliye idaresinin (ki, esas
faaliyet maliyenin faaliyetidir.) oluruyla geçerlik kazanmalı ve ödenme
veya ödenmeme halinde muhatap ve sorumlu maliye idaresi olmalı. Kaldı
ki bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği, olduğu gibi, yürütme
içindeki görev ve yetki dağılımına da uygun olur. Çünkü,
yapılan görev aslında maliye idaresinin asli görevi olup değişik kurumlar
bu görevi yasa gereği “emaneten” maliye adına yapmaktadır. Dolayısıyla asli
görevi farklı olan (yargı, eğitim, sağlık, emniyet vb.) birimlerin Maliye
politikalarını ve emirlerini günlük takip etme ve sağlıklı bilmeleri
beklenemez. Bu sebeple, işlemi olumlu veya olumsuz en son tekemmül ettiren
birim, işin esas sahibi olan maliye idaresi olmalıdır.
2- ANAYASANIN 138. MADDESİ YÖNÜNDEN:
Anayasanın 138. maddesinin ilk iki
fıkrasında “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve
hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ,
makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve
hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde
bulunamaz” hükmüne yer verilmektedir.
Yukarıda açıklanan fiili durumu ve
5018 sayılı Yasanın 31-32 ve 61. maddelerin sebep olduğu sonuçlar Anayasanın
belirtilen hükmüyle de çelişmektedir. Çünkü, Bölge
İdare Mahkemesi başkanları ve başsavcılar yönünden, harcama yetkilisi
sıfatları gereği, Maliye idaresinin emir-talimat ve telkinleri bağlayıcılık
arzetmektedir. 61. madde gereği muhasebe
biriminin yetki ve sorumluluğu, şekli olup, zimmet ve ceza sorumluluğu
harcama yetkisinde olduğundan maliye idaresinin emir ve talimatları,
uyulması zorunlu hal almaktadır. Bölge İdare Mahkemesi Başkanları yönünden
konunun vahim tarafı ise; bu uygulamalar çoğu zaman idari yargıdaki
ihtilafların önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bu durumda Bölge İdare
Mahkemesi başkanları ya, iki kimlikli hareket edip, harcama yetkilisi
olarak Maliye idaresi gibi “ödenmesin” diyecek, yargıç sıfatıyla hareket
edince de “ödenmeli” diye kararlar verecek, ya da, bu kimliklerden birisi
diğerine etki edecektir. Ceza ve zimmet tehdidi sebebiyle de idareci
kimliğinin yargıç kimliğine etki etme olasılığı hiçte zayıf bir olasılık
değildir.
Bu sebeple de; idari işleyiş için de
doğal olan emir-telkin ve talimatlar, Bölge İdare Mahkemesi Başkanları
için, Anayasanın 138. maddesi bağlamında bir emir talimat ve telkin halini
almaktadır.
3- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ:
A) Bütün yetki ve sorumluluğu harcama
yetkililerine veren, işin esas sahibi muhasebe birimini sorumluluktan
kurtaran bu maddelerin yürürlüğü; kısa sürede her parasal hakkın dava
yoluyla alınması ve idari yargının iş yükünün ve devletin dava
masraflarının gereksiz yere artmasına yol açacaktır. Çünkü,
tüm birimlerin harcama yetkilileri, maliye ve bütçe politikalarını
bilmediklerinden, ayrıca ceza ve zimmet tehdidi olduğundan her harcamada
“ödenmemesi” yolunda karar verip “yargı yoluyla alırsa sorumluluktan
kurtulurum” anlayışı yaygınlaşacaktır. Bu da, en küçüğünden en büyüğüne
kadar her parasal hakkın dava yoluyla alınması yolunu açacaktır. Oysa yetki
ve sorumluluk muhasebe biriminde olursa maliye politikalarını iyi
bilecekleri için çok net olan konularda “ödenmesin” denilmeyeceğinden, her
talep idari davaya dönüşmeyecektir.
B) 5018 sayılı Yasanın yürürlüğünden
bu yana Bölge İdare Mahkemesi başkanları yönünden çokça çelişkili ve hakimlik sıfatını zedeleyen uygulamalar yapılmaktadır.
En bariz örneği bu davada olduğu gibi aynı kişi, hakim
sıfatıyla “ödenmeli” derken harcama yetkilisi sıfatıyla “ödenmesin”
demektedir. Bu durum da, katlanarak devam etmekte ve hakim
bağımsızlığını tehdit etmektedir.
Bu sebeple anılan yasa hükümlerinin
yürürlüğü halinde, Bölge İdare Mahkemesi Başkanları yönünden ve anılan
idari ihtilaflar sebebiyle telafisi güç zararlar doğabilecektir.
Açıklanan nedenlerle, belirtilen yasa
hükümleri yönünden yürürlüğü durdurma kararı verilmesi gerektiği düşünülmektedir.
SONUÇ :
Dava, davacının, diş tedavi giderinin, bütçe
politikaları gereği ödenmeyen kısmının ödenmesi talebiyle açılmış olup,
yerel mahkemece kabul edilen davada, davalı idarece yapılan itiraz üzerine
dosya mahkememize intikal etmiştir.
Davalı idare gerek savunmasında gerek
itiraz dilekçesinde, kendisinin değil Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığının
hasım olması gerektiğini ileri sürmektedir.
5018 sayılı Yasanın 31-32 ve 61.
maddeleri gereği bu savunma doğru olup, kararın husumet yönünden bozulması
gerekmektedir. Ancak bu aşamada yukarıda anılan sebeplerle bu hükümlerin
Anayasaya aykırılığı tespit edilmiştir.
Açıklanan nedenlerle Anayasanın
152/1. maddesi uyarınca 5018 sayılı Yasanın 31. maddesinin 1. fıkrası ile
32. maddenin 2. fıkrasının ve 61. maddesinin “muhasebe yetkilileri ödeme
aşamasında...” diye başlayan 3. fıkrasının Anayasanın 2 ve 138. maddelerine
aykırı olduğuna ve iptali için Anayasa Mahkemesine gidilmesine, maddelerin
yürürlüğü halinde telafisi güç ve imkansız
zararlar doğacağından yürürlüğün durdurulmasının talep edilmesine, dava
dosyasının tüm belgeleriyle onaylı suretinin dosya oluşturularak Anayasa
Mahkemesine sunulmasına, işbu karar aslı ile dosya suretinin yüksek
mahkemeye tebliğinden itibaren beş ay beklenilmesine, beş ay içinde netice
gelmezse mevcut mevzuata göre davanın görülmesine 05.07.2006 gününde
oybirliğiyle karar verildi.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralları
10.12.2003 günlü, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve
Kontrol Kanunu’nun itiraz konusu kuralları da içeren 31.,
32. ve 61. maddeleri şöyledir:
“Harcama
yetkisi ve yetkilisi
Madde 31- (Değişik: 22/12/2005-5436sayılı Kanun/1.
madde.)
Bütçeyle
ödenek tahsis edilen her bir harcama biriminin en üst yöneticisi harcama
yetkilisidir.
Ancak, teşkilât yapısı ve personel
durumu gibi nedenlerle harcama yetkililerinin belirlenmesinde güçlük bulunan
idareler ile bütçelerinde harcama birimleri sınıflandırılmayan idarelerde
harcama yetkisi, üst yönetici veya üst yöneticinin belirleyeceği kişiler
tarafından; mahallî idarelerde İçişleri Bakanlığının, diğer idarelerde ise
Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine yürütülebilir.
Kanunların verdiği yetkiye istinaden
yönetim kurulu, icra komitesi, komisyon ve benzeri kurul veya komite kararıyla
yapılan harcamalarda, harcama yetkisinden doğan sorumluluk kurul, komite
veya komisyona ait olur.
Genel yönetim kapsamındaki kamu
idarelerinde; idareler, merkez ve merkez dışı birimler ve görev unvanları
itibarıyla harcama yetkililerinin belirlenmesine, harcama yetkisinin bir
üst yönetim kademesinde birleştirilmesine ve devredilmesine ilişkin usûl ve esaslar Maliye Bakanlığınca belirlenir. Harcama
yetkisinin devredilmesi, yetkiyi devredenin idarî sorumluluğunu ortadan
kaldırmaz.
Harcama yetkilileri bütçede öngörülen
ödenekleri kadar, ödenek gönderme belgesiyle kendisine ödenek verilen
harcama yetkilileri ise tahsis edilen ödenek tutarında harcama yapabilir.
Harcama talimatı ve sorumluluk
Madde 32-
Bütçelerden harcama yapılabilmesi, harcama yetkilisinin harcama talimatı
vermesiyle mümkündür. Harcama talimatlarında hizmet gerekçesi, yapılacak
işin konusu ve tutarı, süresi, kullanılabilir ödeneği, gerçekleştirme usulü
ile gerçekleştirmeyle görevli olanlara ilişkin bilgiler yer alır.
Harcama
yetkilileri, harcama talimatlarının bütçe ilke ve esaslarına, kanun, tüzük
ve yönetmelikler ile diğer mevzuata uygun olmasından, ödeneklerin etkili,
ekonomik ve verimli kullanılmasından ve bu Kanun çerçevesinde yapmaları
gereken diğer işlemlerden sorumludur.
Muhasebe
hizmeti ve muhasebe yetkilisinin yetki ve sorumlulukları
Madde
61- (Değişik fıkra: 22/12/2005-
5436 sayılı Kanun/10. madde) Muhasebe hizmeti; gelirlerin ve alacakların
tahsili, giderlerin hak sahiplerine ödenmesi, para ve parayla ifade
edilebilen değerler ile emanetlerin alınması, saklanması, ilgililere
verilmesi, gönderilmesi ve diğer tüm malî işlemlerin kayıtlarının yapılması
ve raporlanması işlemleridir. Bu işlemleri yürütenler muhasebe
yetkilisidir. Memuriyet kadro ve unvanlarının muhasebe yetkilisi niteliğine
etkisi yoktur.
Muhasebe yetkilisi, bu hizmetlerin
yapılmasından ve muhasebe kayıtlarının usulüne uygun, saydam ve erişilebilir
şekilde tutulmasından sorumludur. 09/12/1994
tarihli ve 4059 sayılı Kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla, genel bütçe
kapsamındaki kamu idarelerinin muhasebe hizmetleri Maliye Bakanlığınca
yürütülür. Muhasebe yetkilileri gerekli bilgi ve raporları düzenli olarak
kamu idarelerine verirler.
Muhasebe
yetkilileri ödeme aşamasında, ödeme emri belgesi ve eki belgeler üzerinde;
a)
Yetkililerin imzasını,
b)
Ödemeye ilişkin ilgili mevzuatında sayılan belgelerin tamam olmasını,
c)
Maddi hata bulunup bulunmadığını,
d)
Hak sahibinin kimliğine ilişkin bilgileri,
Kontrol
etmekle yükümlüdür.
Muhasebe yetkilileri, ilgili mevzuatında
düzenlenmiş belgeler dışında belge arayamaz. Yukarıda sayılan konulara
ilişkin hata veya eksiklik bulunması halinde ödeme yapamaz. Belgesi eksik
veya hatalı olan ödeme emri belgeleri, düzeltilmek veya tamamlanmak üzere
en geç bir iş günü içinde gerekçeleriyle birlikte harcama yetkilisine
yazılı olarak gönderilir. Hataların düzeltilmesi veya eksikliklerin
giderilmesi halinde ödeme işlemi gerçekleştirilir.
Muhasebe yetkilileri işlemlerine
ilişkin defter, kayıt ve belgeleri muhafaza eder ve denetime hazır
bulundurur.
Muhasebe yetkilileri, 34 üncü
maddenin ikinci fıkrasındaki ödemeye ilişkin hükümler ile bu maddenin
üçüncü fıkrasında belirtilen ödemeye ilişkin kontrol yükümlülüklerinden
dolayı sorumludur. Muhasebe yetkililerinin bu Kanuna göre yapacakları
kontrollere ilişkin sorumlulukları, görevleri gereği incelemeleri gereken
belgelerle sınırlıdır. (Ek cümle: 22/12/2005-5436 S.K./10. mad;Değişik cümle: 24/07/2008-5793 sayılı Kanun /
35.madde) Muhasebe yetkililerinin görev ve yetkilerinin yardımcılarına
devredilmesine, muhasebe yetkililerinin herhangi bir nedenle görevlerinden
ayrılmalarında muhasebe hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin düzenleme
yapmaya ve sertifika sınavlarına girmeye hak kazanılması bakımından
muhasebe yetkilisi yardımcısı eşiti görevleri belirlemeye Maliye Bakanlığı
yetkilidir.
Muhasebe yetkilisi adına ve hesabına
para ve parayla ifade edilebilen değerleri geçici olarak almaya, vermeye ve
göndermeye yetkili olanlar muhasebe yetkilisi mutemedidir. Muhasebe
yetkilisi mutemetleri doğrudan muhasebe yetkilisine karşı sorumludur.
Muhasebe yetkilisi mutemetlerinin görevlendirilmeleri, yetkileri, denetimi,
tutacakları defter ve belgeler ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar
Maliye Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararında, Anayasa’nın 2. ve
138. maddelerine dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince
Tülay TUĞCU, Haşim KILIÇ, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN,
Mustafa YILDIRIM, Cafer ŞAT, A. Necmi ÖZLER,
Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK ve Serruh KALELİ’nin katılımlarıyla 25.7.2006 gününde yapılan ilk
inceleme toplantısında öncelikle davada uygulanacak kural sorunu
görüşülmüştür.
Anayasa’nın 152. ve2949 sayılı
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28.
maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları
kanun ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler
veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddi olduğu
kanısına varırlarsa, o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya
yetkilidirler. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa
Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin
görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralların da o
davada uygulanacak olması gerekmektedir. Uygulanacak yasa kuralları,
davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı
sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan
kurallardır.
İtiraz başvurusuna konu olan yasa kurallarından,
5018 sayılı Kanun’un 61. maddesinin üçüncü fıkrasında muhasebe
yetkililerinin kontrol etmekle sorumlu olduğu işlemler düzenlenmektedir.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemenin
bakmakta olduğu davada, sağlık giderinin ödenmemesine ilişkin idari işlem
harcama yetkilisinin görev ve sorumluluğuyla ilgilidir.Dolayısıyla, somut olayda muhasebe yetkilisiyle ilgili
dava konusu edilen bir işlem bulunmadığından, itiraz konusu kural olan 5018
sayılı Kanun’un 61. maddesinin üçüncü fıkrasının Mahkemenin bakmakta olduğu
davada uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, 10.12.2003 günlü, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol
Kanunu’nun;
1- 31. maddesinin birinci fıkrası ile 32.
maddesinin ikinci fıkrasının esasının incelenmesine,
2- 61.maddesinin üçüncü fıkrasının, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin
bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkraya
ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V-
YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
10.12.2003 günlü, 5018 sayılı “Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu”nun,
31. maddesinin birinci fıkrası ile 32. maddesinin ikinci
fıkrasının yürürlüğünün durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE, 25.7.2006
gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VI-
ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, Raportör
Bahadır KILINÇ tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu
yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile
diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü:
A- İtiraz Konusu Kuralların Anlam ve
Kapsamı
Türk kamu maliyesinde köklü değişiklikler yapan
5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun genel gerekçesinde,
Kanun’un amacı, “uluslararası
standartlara ve Avrupa Birliği normlarına uygun bir kamu malî yönetim ve
kontrol sisteminin oluşturulması … malî yönetimde şeffaflığın sağlanması, sağlıklı bir
hesap verme mekanizması ile harcama sürecinde yetki-sorumluluk dengesinin
yeniden kurulması, etkin bir iç kontrol sisteminin oluşturulması ve bu
suretle çağdaş gelişmelere uygun yeni bir kamu malî yönetim sisteminin
oluşturulması” olarak tanımlanmıştır.
5018 sayılı Kanun’un getirdiği sorumluluk sistemi
ile ilgili olarak genel gerekçede şu tespitlere yer verilmiştir: “Kamu malî yönetiminde görev, yetki ve
sorumluluklar açık bir şekilde ortaya konulmakta ve yetki-sorumluluk
dengesi yeniden kurulmaktadır. Buna göre, kamu idarelerinin malî işlemleri,
kurulacak malî hizmetler birimleri tarafından yapılacak, bütçe
sınıflandırmasında ödenek tahsis edilen yöneticiler harcama yetkilisi
olarak karar vermeye yetkili olacak, iş ve işlemler harcama yetkilisi
tarafından verilen harcama talimatı üzerine gerçekleştirme görevlileri
tarafından yerine getirilecektir. Saymanların ödeme aşamasındaki uygunluk
denetimi yapma görevleri sona erdirilerek, bunun yerine kamu idaresi
başkanına bağlı olarak çalışacak malî kontrol yetkilisine, harcama
sürecinin belirli aşamalarında kontrol görevi verilmektedir.”
5018 sayılı Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer
aldığı 31. maddesinde, harcama yapma yetkisi ve bu yetkiyi kullanacak
görevlilere ilişkin esaslar düzenlenmektedir. Ayrıca, genel idare
kapsamındaki idarelerdeki harcama yetkililerinin görev unvanları itibariyle
tespiti konusunda Maliye Bakanlığına yetki verilmektedir. Kanun’un itiraz
konusu kuralın da yer aldığı 32. maddesinde ise harcama yapılması için
gerekli harcama talimatının nasıl düzenleneceği ve bu talimatta hangi
bilgilerin yer alacağı hususu ile harcama yetkililerinin harcama talimatı
ile ilgili sorumluluklarının ne olacağı belirtilmektedir.
İtiraz konusu kurallar, kamu görevlilerinin yetki
ve sorumluluklarının anayasal temeliyle doğrudan ilgilidir. Bu itibarla,
5018 sayılı Kanunla getirilen sorumluluk kavramının Anayasa ve sorumluluğu
düzenleyen mevcut kanunlar açıdan irdelenmesi gerekir.
Sorumluluk kavramı, konusu, kaynağı ve sorumlu
kişiler açısından pek çok şekilde sınıflandırılmaktadır. Ancak en çok
kullanılan sınıflandırma, kusura dayanan ve kusura dayanmayan
(objektif)olarak ikiye
ayrılmaktadır. Türk hukukunda kabul edilen, idari, hukuki ve cezai
sorumlulukların hepsi temelde kusur sorumluluğuna dayanmaktadır. Diğer bir
ifadeyle, sorumluluk ancak kasıt, taksir veya ihmalin varlığı halinde söz konusudur.
Objektif sorumluluk ise meydana gelen zararla hareket arasında illiyet
(nedensellik) bağının kurulmasını yeterli sayan sorumluluk türüdür. Burada
sorumluluk, kusur yerine kanunun öngördüğü bir olguya dayanmaktadır. Çok
istisnai olan bu sorumluluk türüne, tapu sicillerinin tutulmasından doğan
devletin sorumluluğu, araç işletenin sorumluluğu,işçi çalıştıranın sorumluluğu ve idari
yargıda içtihatlarla geliştirilen “devletin
risk sorumluluğu” örnek olarak gösterilebilir.
5018 sayılı Kanunla çerçevesi çizilen sorumluluk
türü, uygulamada ve öğretide genel olarak mali sorumluluk olarak
adlandırılmaktadır. Mali sorumluluğun hukuki, cezai veya idari sorumluluk
türlerinden hangisine veya hangilerine girdiği tartışmalıdır. Sorumluluk
hukuku üzerine yapılan araştırmalarda, sorumluluk türlerinin kesin ve
mutlak olarak birbirinden ayrılmayacağı, aynı olayın çoğu kez birden fazla
sorumluluk türünü ilgilendirebileceği sonucuna varılmaktadır.
Anayasa’da mali sorumluluk kavramına açıkça yer
verilmemiştir. Ancak, Anayasa’nın 160. maddesindeki “Sayıştay, merkezî yönetim bütçesi
kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve
giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve
sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla
verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir.”
hükmü örtülü olarak bu sorumluluğa işaret etmektedir. Bununla
birlikte, Sayıştay içtihatlarında mali sorumluluk olarak adlandırılan bu
sorumluluk türü, kişinin gerek Hazineye gerekse başka bir kişiye verdiği
zararın kendisine ödettirilmesi olarak anlaşılmıştır. 5018 sayılı Kanun’da
ise hesap verme sorumluluğu ve kamu zararı gibi kavramlarla çerçevesi
çizilen mali sorumluluk, bütçe ödeneklerinin verimli, ekonomik, etkili ve
mevzuata uygun olarak kullanılması yükümlülüğü olarak düzenlenmiştir.
6085 sayılı
Sayıştay Kanunu’nun “Sorumlular ve
Sorumluluk Halleri” başlıklı 7. maddesinin ilk üç fıkrasında;
“(1) Bu kanunun sorumlular ve
sorumluluk halleri uygulamasında; 5018 sayılı Kanun ve Sayıştay denetimi
ile ilgili diğer kanunlarda belirtilen sorumlular ve sorumluluk halleri
esas alınır.
(2) Her türlü kamu
kaynağının elde edilmesi ve kullanılmasında görevli ve yetkili olanlar;
kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak elde
edilmesinden, kullanılmasından, muhasebeleştirilmesinden, raporlanmasından
ve kötüye kullanılmaması için gerekli önlemlerin alınmasından sorumludur.
Bu sorumluluğun yerine getirilip getirilmediği Türkiye Büyük Millet
Meclisine sunulacak Sayıştay raporlarında belirtilir. Kamu zararına sebep
olunan durumlar ise bu zararın tazminine ilişkin hükme bağlama işlemi ile
sonuçlandırılır.
(3) Sorumlular;
mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri ile illiyet bağı kurularak
oluşturulan ilamda yer alan kamu zararından tek başlarına veya birlikte
tazmin ile yükümlüdür.”
denilerek, mali sorumluluk
konusunda 5018 sayılı Kanun’un yaklaşımı benimsenmiştir. Bu düzenlemede her
ne kadar, sorumluluğun kusura dayandığından söz edilmemişse de, anılan 7.
maddenin (1) numaralı fıkrasında 5018 sayılı Kanun’un esas alınacağının
belirtilmesi, ortaya çıkabilecek yorum sorunlarını çözecek niteliktedir.
Zira, 5018 sayılı Kanun’un71.
maddesinde kamu zararı “Kamu
görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı
karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya
eksilmeye neden olunmasıdır.”şeklinde tanımlanmıştır.
Bu noktalar nazara
alındığında, 5018 sayılı Kanun ile çerçevesi çizilen mali sorumluluğu,
idari sorumluluğun tazmin yükümlülüğü içeren özel bir türü olarak anlamak
gerekmektedir. Böylece, 5018 sayılı Kanun ile getirilen sorumluluk türünün
hâkim ve savcıların idari sorumluluğuna girdiği söylenebilir. Çünkü, harcama yetkilisi olarak bütçenin etkili, verimli
ve mevzuata uygun olarak harcanması, buna ilişkin işlemler tesis edilmesi,
hâkim ve savcıların asli görevi olan yargı yetkisinin kullanımıyla ilgili
değil, yargı hizmetinin yürütülmesi için zorunlu olarak yaptıkları idari
görevleriyle ilgilidir.
B-
Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Başvuru kararında, 5018 sayılı Kanun’un getirdiği
sorumluluk sisteminde adli yargıda başsavcıların, idari yargıda ise bölge
idare mahkemesi başkanlarının harcama yetkilisi olarak belirlendiği, bu
nedenle 5018 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren mali
haklarla ilgili açılacak davalarda başsavcı ve bölge idare mahkemesi
başkanlarının davalı konuma geldikleri, bu durumun hukuk devleti ilkesinin
unsurlarından olan kuvvetler ayrılığı ve hâkim bağımsızlığı ilkelerine
aykırı olduğu; ayrıca, hâkim ve savcıların harcama yetkilisi sıfatı ile
maliye idaresinin sadece mevzuatını değil, günlük harcama politikalarını da
takip etmek zorunda kaldıkları, idarenin bütçe politikalarını ve
düzenleyici işlemlerini takip etmediklerinde ise zimmet ve idari para
cezası tehdidi altında idareye ve Sayıştaya karşı
sorumlu oldukları, bu nedenle bazı durumlarda hukuki inancına ve vicdani
kanaatine zıt karar vermek durumunda kaldıkları ifade edilerek harcama
yetkilisi olarak sorumluluğunun hâkim bağımsızlığını tehdit eder konuma
geldiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Hukuk devleti ilkesinin bir alt ilkesi ve anayasal
devletin temel niteliklerinden biri olan kuvvetler ayrılığının amacı,
iktidarın tek elde toplanması sonucu yetki aşımlarının (ultra vires) ortaya çıkmasını ve
temel hakların ihlal edilmesini engellemektir. Bu nedenle, kuvvetler
ayrılığı ilkesi devlet egemenliğinin üç temel erki olan yasama, yürütme ve
yargının farklı organlara verilmesini zorunlu kılmaktadır.
Nitekim,
Anayasamızın Başlangıç bölümünde kuvvetler ayrımı “Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip,
belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı
medeni bir işbölümü ve işbirliği” olarak tanımlanmaktadır. Anayasa’nın 6. maddesinde, Türk Milleti’nin egemenliğini
yetkili organları eliyle kullanacağı; 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk
Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinin olduğu ve devredilemeyeceği;
8. maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar
Kurulu tarafından Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirileceği; 9.
maddesinde de, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce
kullanılacağı belirtilmiştir.
Kuvvetler ayrılığı konusunda Anayasa Mahkemesi de
geçmişte verdiği pek çok kararında, “… egemenliğin kullanılmasında yetkili organlar
belirlenmiş ve kuvvetler ayrımı Anayasa’nın temel ilkelerinden biri olarak
kabul edilmiştir. Bu ilke, Anayasa’nın 2. maddesinde sayılan ve
Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayalı demokratik, lâik ve sosyal
hukuk devleti niteliklerinin de kaynağıdır. Anayasa’nın Başlangıç Bölümünde
belirtildiği gibi kuvvetler ayrımı, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması
anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından
ibaret ve bununla sınırlı uygar bir işbölümü ve işbirliğidir; üstünlük
ancak Anayasa ve yasalardadır” görüşünü ifade etmiştir.
Kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırılık, genelde bir erkin
görevinin veya yetkisinin diğer bir erk tarafından Anayasa’ya ve hukuka
aykırı olarak kullanılması veya gaspı söz konusu olduğunda ortaya
çıkmaktadır. Somut olayda ise gerek yargı yetkisinin yürütme, gerekse
yürütme yetkisinin yargı tarafından kullanılması söz konusu değildir.
Aksine, itiraz konusu kurallarla, mahkemelere ayrılan bütçe ödeneklerini
harcama yetki ve sorumluluğunun mahkeme başkanlarına ve Cumhuriyet
başsavcılarına verilmesi, mahkeme bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı
ilkelerine uygun bir yaklaşımdır.
Anayasa’nın 125. maddesi gereğince, idarenin her
türlü eylem ve işleminin yargı denetimine açık olması ilkesi, kamu
hukukunda yetki ve sorumluluğun paralel şekilde işlediğini göstermektedir.
Kural olarak, yetkili olmayan kimsenin sorumlu olması veya yetki kullanan
kimsenin sorumsuz olması hukuk devleti ilkesine aykırıdır. 5018 sayılı
Kanun bir harcama gerekliyse ve yasal şartlara uygunsa, başkaca onaya
ihtiyaç duymadan harcama yetkilisinin harcama yapabilmesine imkân
vermiştir. Bir yetki verilirken, sorumluluğun da yetkiyi kullanan kamu
görevlisine ait olması kamu hukukunun genel prensiplerinden biridir. Bu
nedenle, harcama yetkisinin ve sorumluluğunun hâkim ve savcılara
bırakılmasının, Anayasa’daki kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bir yönü
bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin, Türk
Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı ifade edilmiştir. Hâkimlerin görevlerini, yürütme ve yasama
organları dâhil, her türlü kurum ve kişinin baskısından uzak, Anayasa’ya, kanuna
ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre yerine getirebilmelerini
sağlamak için “bağımsız” olmaları
kabul edilmiş, Anayasa’nın 138., 139. ve 140.
maddelerinde ise bu konuda anayasal güvenceler kabul edilmiştir.
Bağımsızlık, birden fazla
organ arasındaki ilişkiyi açıklayan bir kavram olup bir organın diğer
organların etki ve müdahalesi olmaksızın faaliyet gösterebilmesi imkânıdır. Genel olarak hâkim
bağımsızlığı kavramı ile aynı anlamda kullanılan yargı bağımsızlığı,
hâkimlerin kararlarını verirken özgür olmaları, hiçbir baskı ve etki
altında bulunmamaları, baskı yapılması kadar baskı yapılabilme ihtimalinin
de bulunmaması, hâkimin kimseden emir almaması, hukuka ve vicdanına göre
karar vermesi biçiminde tanımlanmaktadır.
Anayasa’nın 138. maddesinde, mahkemelerin ve
hâkimlerin bağımsızlığı düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında,
hâkimlerin görevlerinde bağımsız oldukları, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka
uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verecekleri; ikinci fıkrasında
ise hiçbir organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin
kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği,
genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı belirtilmiştir.
Emir ve talimat yasağı yalnızca yargı yetkisinin kullanılması konusundadır.
Hâkimler ve savcılar, yargısal işlemlerin sağlıklı ve verimli bir şekilde
yürütülmesi için, zorunlu olarak bazı idari görevleri yürütürler ve bu
görevlerin hâkimlik sıfatıyla veya yargı yetkisinin kullanımıyla ilgisi
bulunmamaktadır.
Anlam ve kapsam kısmında belirtildiği üzere,
harcama yetki ve sorumluluğu hâkim ve savcıların idari görevleri kapsamında
kalan özel bir sorumluluk alanıdır. Anayasa’nın 140. maddesinin altıncı
fıkrasındaki,“Hâkimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına
bağlıdırlar.” hükmüyle birlikte değerlendirildiği takdirde, adli
yargıda Cumhuriyet başsavcılarının, idari yargıda ise mahkeme başkanlarının
harcama yetkilisi olarak görev yapmalarında hâkim bağımsızlığı ilkesine
aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Harcama sorumluluğunun hâkim ve savcılara, idari
görevlilere veya üçüncü kişilere verilmesi bir tercihtir. Kanun koyucu,
mevcut yargı teşkilatının yapısı, geçmişte mülga 1050 sayılı Kanun
zamanındaki tecrübeler, bütçe birliğinin sağlanması ve tüm kamu
harcamalarının bütçe içine alınması gereklerini göz önüne alarak, ödenek
tahsis edilen birimlerin yöneticilerinin ve harcamaya karar veren konumunda
olan tüm yöneticilerin, bu arada hâkim ve savcıların, sorumluluğu da
üstlenmesini öngörmüştür. Yasama yetkisinin genelliği ilkesince, Anayasa’da
belirtilen ilkelere aykırı olmadıkça yasama organının bütçe disiplinini
kurmak, mevcut bütçe kaynaklarının etkili ve verimli şekilde kullanılmasını
sağlamak ve kasıt veya ihmalleri nedeniyle kamu zararına neden olanların
sorumlu tutulmasını sağlamak üzere uygun gördüğü yasal düzenlemeleri
yapması kanun koyucunun takdirindedir.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kurallar
Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin
reddi gerekir.
VII- SONUÇ
10.12.2003
günlü, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun;
1- 22.12.2005 günlü, 5436 sayılı
Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 31. maddesinin birinci fıkrasının,
2- 32. maddesinin
ikinci fıkrasının,
Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE,
16.6.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE
karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
|
|
|
|
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Fettah OTO
|
|
|
|
|
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
|
|
|
|
Üye
Alparslan ALTAN
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
|
|
|
|
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz
AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
|