|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2011/64
Karar Sayısı: 2012/168
Karar Günü: 1.11.2012
İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet Partisi (Cumhuriyet Halk Partisi) adına Grup Başkanvekilleri
M. Akif HAMZAÇEBİ ve Muharrem İNCE (E.2011/64)
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR :
1- Çan İcra Ceza Mahkemesi (E.2011/75)
2- Amasra İcra Ceza Mahkemesi (E.2012/56)
DAVA VE İTİRAZLARIN KONUSU : 31.3.2011 günlü, 6217
sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 5. maddesiyle,
9.6.1932 günlü, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 353. maddesinin
değiştirilen birinci fıkrasının,
2- 6. maddesiyle, 2004
sayılı Kanun’un 354. maddesine eklenen fıkranın,
3- 12. maddesiyle,
2.7.1964 günlü, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13. maddesinin birinci
fıkrasının (i) bendinde yer alan “açılan
davalar” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ve kanun yolu başvuruları ile ceza mahkemelerinden verilen kararlara
karşı kanun yolu başvuruları,” ibaresinin,
4- 13. maddesiyle, 492
sayılı Kanun’un;
a- (1) sayılı Tarifesinin
“A- Mahkeme Harçları” bölümünün “Hukuk ve ticaret davalarıyla, idarî
davalarda ihtilafsız yargı konularında ve icra tetkik mercilerinde”
başlığında yer alan “Hukuk”
ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “,
ceza” ibaresinin,
b- (2) sayılı Tarifesinin
“II- Maktu harçlar” bölümünün
(11) numaralı bendine “miras taksim
mukaveleleri,” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “mirasçılık belgesi,” ibaresinin,
c-Değiştirilen “IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları” kısmının,
5- 14. maddesiyle,
18.1.1972 günlü, 1512 sayılı Noterlik Kanunu’na 71. maddesinden sonra
gelmek üzere “Diğer İşlemler”
başlığıyla “Üçüncü Bölüm” olarak
eklenen 71/A, 71/B, 71/C maddelerinin,
6- 18. maddesiyle,
24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu’nun;
a- 21. maddesinin birinci
fıkrasının (c) bendinde yer alan “iş
sayısı ve bu inceleme üzerine verilen notları” ibaresi yerine “işleri” şeklinde yapılan
değişikliğin,
b- 33. maddesinin birinci
fıkrasında yer alan “not oranları”
ibaresi yerine “kanun yolu
incelemesinden geçen işleri” şeklinde yapılan değişikliğin,
7- 19. maddesiyle,
22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 164. maddesinin
birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “hakim” ibarelerinden sonra
gelmek üzere eklenen “veya noter”
ibareleri ile 598. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “sulh mahkemesince” ibaresinden sonra
gelmek üzere eklenen “veya noterlikçe”
ibaresinin,
8- 23. maddesiyle, 4.12.2004
günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 272. maddesinin üçüncü fıkrasının
değiştirilen (a) bendinin,
9- 26. maddesiyle,
23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun’a eklenen Geçici 2., Geçici
3. ve Geçici 4. maddelerin,
Anayasa’nın 2., 5., 9., 10., 11., 12.,13., 36., 37., 38., 138., 139., 140.ve 141. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek
iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL DAVASI VE
YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ İLE İTİRAZ BAŞVURULARININ GEREKÇELERİ
A- İptal ve Yürürlüğün
Durdurulması İstemini İçeren Dava Dilekçesinin Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“…
II. GEREKÇE
1) 6217 Sayılı Kanunun 5 inci
Maddesiyle Değiştirilen, 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanununun 353 üncü Maddesinin
“İcra mahkemesinin verdiği tazyik ve disiplin hapsine ilişkin kararlara
karşı, tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde itiraz
edilebilir. Mahkeme itirazı incelemesi için dosyayı o
yerde icra mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara
olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye,
o yerde icra mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde asliye ceza
mahkemesine, icra mahkemesi hâkimi ile asliye ceza mahkemesi hâkiminin aynı
hâkim olması hâlinde ise en yakın asliye ceza mahkemesine gönderir. İtiraz
incelemesi neticesinde verilen karar kesindir.” Şeklindeki Birinci
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
İcra Mahkemesi’nin ceza mahkemesi sıfatıyla
verdikleri kararların idari nitelikte olmayıp yargısal işlem oldukları
açıktır.
Yapılan değişiklikle İcra Mahkemesi’nin verdiği
tazyik ve disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı, kararı veren mahkemeyi
numara olarak takip eden İcra Mahkemesi’ne veya İcra Mahkemesi tek
daireliyse Asliye Ceza Mahkemesine itiraz edilebileceği düzenlemiştir.
Değişikliğe uğramayan 2004 sayılı İcra ve İflas
Kanunu madde 353/2’de ise konunun düzenlendiği bapta verilen cezalara
ilişkin 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Kanun Yollarına ilişkin
hükümlerinin uygulanacağı belirtilmektedir.
6217 Sayılı Kanunun 5 inci maddesiyle yapılan
değişiklik öncesi durum ise İcra Ceza Mahkemesinin verdiği kararlara karşı
Ağır Ceza Mahkemesine itiraz edilebileceği şeklindedir.
İcra Mahkemesinin disiplin ve tazyik niteliğinde de
olsa verdiği hapis cezalarının kişi hürriyetini bağlayıcı bir sonucu olduğu
açıktır. Özellikle kişi hürriyetini bağlayıcı bir sonucun ortaya çıktığı
hallerde sanığın etkili, güven duymasını sağlayıcı kanun yollarına başvuru
hakkı ceza yargılamasının olmazsa olmaz bir parçasıdır. Bu bağlamda asliye
seviyesindeki İcra Mahkemesi’nin verdiği kararın Ağır Ceza Mahkemesi
tarafından itiraz yoluyla incelenmesi sanık için hukuki bir güvence
niteliğindedir. Nitekim 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 267 vd. “İtiraz Kanun Yolu”na ilişkin yer alan
düzenlemelerde itiraz kanun yolunda, verilen kararların yüksek görevli
mahkeme tarafından incelenmesi şeklindedir. Yapılan değişiklik itiraz kanun
yoluna ilişkin oluşturulan sistemi tersyüz ederek, hukuki güvenlik ve
belirlilik ilkelerini zedeleyici nitelikte olduğu gibi 353/1 ve 2 arasında
da çelişki yaratmaktadır.
Usul hukuku açısından da, her yargı çevresinde bir
tane İcra Mahkemesi bulunmaktadır. Birden fazla kurulması halinde ise kurulan
mahkemeler İcra Mahkemesinin daireleri durumundadır.
Yapılan değişiklikle İcra Mahkemesinin verdiği
disiplin ve tazyik hapsi kararını yine aynı İcra Mahkemesinin incelemesi
gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır ki bu durum hukuk devleti ilkesi bağdaşabilir
nitelikte değildir. İcra mahkemelerinin numaralarının değişmesi onları
birbirinin üstünde kılmaz. Hukuk devletinin en önemli unsurlarından biri de
adaletin sağlanmasında yaratılan hukuki görünümdür. Mahkemenin kendi
kararını yine kendisinin ya da eşdeğerde bir mahkemenin kanun yolu
incelemesine tabi tutmasının yaratacağı hukuki görünümün adalet duygusunu
zayıflatıcı nitelikte olacağı açıktır. Mahkemenin tarafsızlığı konusunda,
mahkemenin konumunun kamuoyu ve özellikle taraflara güven verip vermediği konuları
adil yargılanma hakkının önemli bileşenlerinden biridir. Bu haliyle İcra Mahkemesinin
kendi kararını itiraz yoluyla incelemesinin güven duygusu yaratmayacağı ve
adil yargılanma hakkını zedeleyeceği ortadadır.
Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesi maddi anlamda adaletli bir
düzenin oluşturulmasını, bunun hukuki ve sosyal kurumlarla korunmasını
hedefler. Belirlenmiş ilkeler aracılığıyla nesnel değer yargıları kanun
koyucunun sınırlanması işlevini görür. İcra Mahkemesinin disiplin ve tazyik
hapsine ilişkin kararlarına karşı İcra Mahkemesine bir “itiraz” yolu
oluşturan yeni düzenlemenin “görünüşte” bir kanun yolu yarattığı gerek
nesnel gerekse de öznel değer yargılarını karşılayacak nitelikte olmadığı
açıktır. Dava konusu kuralın bu şekliyle adil yargılanma hakkını ve
taşıdığı belirsizlik nedeniyle de kanuni hakim
güvencesini sağlaması mümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle, 6217 sayılı Yasanın 5
inci maddesiyle 2004 sayılı Yasanın 353 üncü maddesinin birinci fıkrasında
yapılan değişiklik Anayasanın 2 nci, 36 ncı
ve 37 nci maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
2) 6217 Sayılı Kanunun 6 ncı
Maddesiyle 2004 Sayılı Yasanın 354 üncü Maddesine Eklenen Fıkranın Anayasaya
Aykırılığı
6217 Sayılı Yasanın 6 ncı
maddesi ile 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 354 üncü maddesinin
başlığı “Davanın ve cezanın düşmesi ile ceza verilemeyecek haller” şeklinde
değiştirilmiş ve madde sonuna eklenen yeni fıkra ile belli değerin
altındaki alacaklarda Kanunda öngörülen disiplin ve tazyik hapsinin
uygulanmayacağı öngörülmüştür.
Devletin suç ve ceza politikasını ekonomik
indirgemeci bir yaklaşımla, 2004 Sayılı Kanunda “suç” olarak tanımlanmış
fiillere disiplin ve tazyik hapsinin uygulanmasını brüt asgari ücretin
tutarı üzerinde alacaklara teşmil etmesi eşitlik ilkesini zedeleyici
niteliktedir. Normun ihlali halinde bir yaptırım düzenleniyorsa bu
yaptırımın uygulanıp uygulanmayacağının ekonomik bir kıstasa bağlanması
normun koruma amacıyla da bağdaşmamaktadır.
Ayrıca değişiklikte “Alacak miktarı Asgari Ücret
Tespit Komisyonu tarafından her yıl belirlenen aylık en yüksek brüt asgari
ücret tutarının altında kalan takiplerde” vurgusu yapılmışsa da “alacak”ta
hangi kıstasın dikkate alınacağı açıklanmamıştır. Alacağa ilişkin faiz ve
diğer fer’ilerin ceza verilemeyecek sınırı
belirlerken dikkate alınıp alınmayacağı muğlaktır.
Ceza hükümlerinde kıyas ve hukuk yaratma genel olarak mümkün olmadığına
göre madde metnindeki gayrıvazıh noktaların
hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerini zedeleyeceği açıktır. Belirlilik
ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir
kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya
sonucun bağlandığını bilmelidir. Ancak bu durumda kendisine düşen
yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği,
normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete
güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu
zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Yasa kurallarındaki
belirsizlik suç ve cezada yasallık ilkesini zedeler.
Açıklanan nedenlerle, 6217 sayılı Yasanın 6 ncı maddesiyle 2004 sayılı Yasanın 354 üncü maddesine
eklenen fıkra Anayasanın 2 nci ve 38 inci maddelerine aykırı
olup, iptali gerekmektedir.
3- 4) 6217 Sayılı Kanunun 12 nci ve 13 üncü Maddeleriyle 492 Sayılı Yasada Yapılan
Değişikliklerin Anayasaya Aykırılığı
6217 sayılı Yasanın 12 nci maddesiyle, 02.07.1964 tarihli ve 492 sayılı
Harçlar Kanununun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde yer
alan “açılan davalar” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve kanun yolu
başvuruları ile ceza mahkemelerinden verilen kararlara karşı kanun yolu
başvuruları,” ibaresi eklenmiştir.
6217 sayılı
Yasanın 13 üncü maddesiyle de; 492 sayılı Kanunun (1) sayılı Tarifesinin “A
- Mahkeme Harçları” bölümünün “Hukuk ve ticaret davalarıyla, idarî
davalarda ihtilafsız yargı konularında ve icra tetkik mercilerinde”
başlığında yer alan “Hukuk” ibaresinden sonra gelmek üzere “, “ceza” ibaresi
eklenmiş, “IV. Temyiz ve itiraz harçları” kısmı başlığıyla birlikte
aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve aynı Kanunun (2) sayılı Tarifesinin “II
- Maktu harçlar” bölümünün (11) numaralı bendine “miras taksim
mukaveleleri,” ibaresinden sonra gelmek üzere “mirasçılık belgesi,” ibaresi
eklenmiştir.
IV. kısımda yapılan değişiklikte;
“IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları:
|
a) Yargıtay hukuk
dairelerine yapılacak temyiz başvurularında
|
90 TL
|
|
b) Yargıtay ceza
dairelerine yapılacak temyiz başvurularında
|
40 TL
|
|
c) Danıştaya
yapılacak temyiz başvurularında
|
90 TL
|
|
d) Yürütmenin
durdurulmasına ilişkin itirazlar dahil olmak
üzere bölge idare mahkemelerine itirazen
yapılacak başvurularda
|
50 TL
|
|
e) Bölge adliye
mahkemeleri hukuk dairelerine yapılacak istinaf yolu başvurularında
|
50 TL
|
|
f) Bölge adliye
mahkemeleri ceza dairelerine yapılacak istinaf yolu başvurularında
|
20 TL
|
|
g) İdarî yaptırımlar
konusunda sulh ceza mahkemelerince verilen son karara karşı itirazen yapılacak başvurularda
|
20 TL
|
|
h) İcra mahkemelerinin
kararlarına karşı itirazen yapılacak
başvurularda
|
20 TL”
|
olduğu
belirtilmiştir.
Yargılamanın hızlandırılması ve yargılamayı
uzatmaya yönelik başvuruların önlenmesi için yapıldığı belirtilen
değişiklikte ceza mahkemesi kararlarına karşı kanun yolu başvurularında
harç alınması zorunluluğu getirilmiştir.
İstinaf kanun yolunun da yürürlüğe girmesiyle
birlikte üç dereceli bir görünüm verecek olan yargılama düzeninde kanun
yollarının, üst derecelerin öngörülmesinin nedeni mükemmel karara
ulaşmaktır.
Ceza yargılaması açısından ise amaç hukuki yollarla
maddi gerçekliğe ulaşılmasıdır. Kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu
doğuran ceza yargılamasında sanığın kanun yollarına başvurusunu
“yargılamayı uzatmaya yönelik başvuru” şeklinde bir karine kabul edilerek
bunun ekonomik bir silahla engellenmeye çalışılması maddi gerçekliğin
ortaya çıkarılmasını değil şekli yargılamaların önünü açacak ve kişileri hukuki
güvenlikten yoksun bırakacak bir düzenlemedir. Ceza yargılamasında kanun
yoluna başvurunun “harç”la sınırlanması dereceli yargılama sisteminin
sadece usulen varlığını ispata yaramaktadır. Adalete erişimin parayla
sınırlanması kişilerin dereceli yargılamada ancak bir yere kadar adalet
arayabilecekleri anlamına gelmektedir.
Yargılamanın hızlandırılması ve/veya iş yükünün
azaltılması gerekçeleri adaletin hıza feda edilmesi sonucunu ortaya
çıkarmamalıdır. Kişi hak ve hürriyetleri ile yargılamanın hızlandırılması
birbirinin tez ve anti tezini oluşturan talepler değildir. Ceza
yargılamasının kişi hak ve hürriyetlerini koruyucu niteliğinin sağlanması
için gerektiğinde bir müdafiinin yardımından ücretsiz yararlanma olanağı
tanınmışken ceza yargılamasının devamı niteliğindeki kanun yolları
aşamasının paralı hale getirilmesi hukuk devleti ve sosyal devlet
ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Maddi gücün kadar adalet gibi bir sonucu
ortaya çıkaran düzenlemenin kişiler arasında eşitsizlik ve adaletsizlik
yaratacağı ve hukuk devletini zedeleyeceği açıktır.
Ceza yargılamasında harç alınması Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen “Hak Arama Hürriyeti” ve
“Adil Yargılanma Hakkı”nı da zedeleyici niteliktedir. Belirlenen harcı
yatıramayacak olanlar Adli Müzaharet talep etmek
isteseler de ceza yargılamaları için böyle bir müessese öngörülmemiştir.
Böyle bir kurumun varlığı halinde dahi mevzuatımızdaki benzer
düzenlemelerde “haklı olma” gibi bir koşul arandığından bu konuya ilişkin
Mahkemenin yapacağı değerlendirmenin masumiyet karinesini ihlal edeceği de
ortadadır.
Kişi hürriyetini kısıtlayıcı sonuçların doğduğu
ceza yargılaması bir yana özel hukuk yargılamalarında da harç ve hak arama
hürriyeti dengesinin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin Anayasa Mahkemesi
ve AİHM kararları ortadadır. Anayasa Mahkemesinin 14.01.2010 tarih ve
E.2009/27 K.2010/9 sayılı 492 sayılı Harçlar Kanununun, 28 inci maddesinin
birinci fıkrasının (a) bendinin “Karar ve ilam harcı ödenmedikçe ilgiliye
ilam verilmez” biçimindeki ikinci tümcesinin iptaline ilişkin kararında;
“Anayasanın 2 nci
maddesinde, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, insan
haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve
işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, konulan kurallarda adalet ve hakkaniyet
ölçülerini göz önünde tutan, hakların elde edilmesini kolaylaştıran ve hak
arama özgürlüğünün önündeki engelleri kaldıran devlettir.
Anayasanın 36 ncı
maddesinin birinci fıkrasında “herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak
suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma
ile adil yargılanma hakkına sahiptir” kuralı yer almaktadır.
Hak arama özgürlüğü, diğer temel hak ve
özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını
sağlayan en etkili güvencelerden biri olmakla birlikte aynı zamanda
toplumsal barışı güçlendiren, bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme,
haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır.
Anayasanın 36 ncı
maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı,
sadece yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunmada
bulunma hakkını değil, yargılama sonunda hakkı olanı elde etmeyi de
kapsayan bir haktır. Dava açarken peşin harcı ödeyen
ancak nisbi harca tabi davalarda işin
niteliği gereği dava sonuna bırakılan bakiye harçtan yasal olarak sorumlu
olmadığı mahkeme kararıyla belirlenen davacıya, sorumlusu olmadığı bir
harcın tahsili koşuluyla ilamın verilmesi; bireylerin hak arama özgürlüğünü
engelleyici nitelik taşımaktadır” denilerek ilamın alınmasını harcın
tahsiline bağlayan düzenleme hak arama özgürlüğüne aykırı bulunmuştur.
Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 26.06.2007
tarihli Ülger v. Türkiye kararında “…haklı bir amaç gütmeyen ve başvurulan
yollar ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi
bulunmayan bir sınırlama”nın Sözleşmeye aykırı
olduğunu ve “…başvuranın kararın bir kopyasını alamadan mahkeme harcını
ödemekle yükümlü tutulmasının, üzerinde aşırı bir yük oluşturduğu ve
mahkemeye erişim hakkını bu hakkın özünü zedeleyecek derecede kısıtladığı”nı tespit etmiştir.
Özel hukuk uyuşmazlıklarına ilişkin verilen bu
kararların ceza yargılaması için evleviyetle geçerli olduğu da tartışmasızdır.
Ceza yargılamasında harç alınmasının hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma
ilkesini zedeleyeceği, hakların özüne dokunduğu açıktır.
Anayasanın 141 inci maddesinin son fıkrasında
davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının
görevi olarak belirtilmiştir. Anayasa davaların sonuçlandırılması
konusundaki süratin ölçüsünü “mümkün olduğunca” şeklinde belirlerken
giderin ise “en az” olmasını kıstas almıştır. Yapılan değişiklik usul
ekonomisi şeklinde özetlenen ilkede “süratin” “en fazla” giderin “mümkün
olduğunca” şeklinde olması gibi bir sonucu ortaya çıkarmaktadır ki bu da
Anayasa hükmünün tersine çevrilmesi anlamına gelmektedir.
Açıklanan nedenlerle, 6217 sayılı Yasanın 12 nci ve 13 üncü maddeleriyle 492 sayılı Yasada yapılan ek
ve değişiklikler Anayasanın 2 nci, 36 ncı
ve 141 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
5) 6217 Sayılı Kanunun 14 üncü Maddesiyle 1512
Sayılı Yasaya Eklenen 71/A, 71/B ve 71/C Maddelerinin Anayasaya Aykırılığı
4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 164 üncü ve 598
inci maddelerindeki düzenlemelere konu mirasçılık belgesi verilmesi ile
ortak konutu terk eden eşe ihtarname gönderilmesi işlerinde Mahkemeler
yanında noterler de görevli kılınmıştır.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni
Hukuk Muhakemeleri Kanununun 382 vd. maddelerinde
“Çekişmesiz Yargı İşleri” düzenlenmiş ve mirasçılık belgesi verilmesiyle
terk eden eşin ortak konuta davet işlerinin çekişmesiz yargı işi olduğu
açıkça belirtilmiştir.
Yürürlükte olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun
m. 8,II/7’de ve Türk Medeni Kanununun 598 inci maddesinde mirasçılık
belgesi verilmesi işi Sulh Hukuk Mahkemesinin görev alanında
tanımlanmıştır. Yine özel bir dava şartı olan ortak konutu terk eden eşe
ihtar gönderilmesinin mahkeme tarafından isteneceği Türk Medeni Kanununun
164 üncü maddesinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere söz konusu işlerin
yargısal bir tasarruf olduğu ve yargısal işlem niteliğinde bulunduğu
açıktır.
Çekişmesiz yargı hem şekli hem de içerik anlamında
yargısal faaliyettir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de siyasi
partinin dağılmış sayılmasına ve hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine
yönelik olarak verdiği 08.01.2008 T.2004/2 (Değişik İşler) ve 2008/5 K.
sayılı kararında “Dağılmış sayılmanın tesbitine
yönelik davaları, çekişmeli yargısal bir işlem olarak değil; çekişmesiz
yargısal bir işlem olarak değerlendirmekte ve dava olarak değil “değişik
işler” nitelendirmesi ile yürütmektedir” diyerek çekişmesiz işleri de
açıkça “yargısal işlem” olarak değerlendirmektedir.
Anayasanın 9 uncu maddesinde yargı yetkisinin Türk
milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir. Noterlik
Kanununun 1 inci maddesinde noterlerin görevi, hukuki güvenliği sağlamak ve
anlaşmazlıkları önlemek için işlemleri belgelendirmek şeklinde tanımlanmıştır.
Eş deyişle, noterlerin yargısal bir görevlerinin olmadığı, yargı işlemi
tesis edemeyeceği açıktır. Bu nitelikteki yargı yetkisi kapsamında olan
tasarruf ve faaliyetlerin yargı kurumu olmayan noterlere verilmesi
Anayasanın 9 uncu maddesi hükmüne aykırıdır. Her iki faaliyet yargılama ve
muhakeme sonucunda ortaya çıkacak bir yargı kararını gerektirmekte,
yargılama ve karar verme yetkisine sahip olmayan noterlere bu yetkinin
verilmesi ise yargı güvenliği ile hukuki güvenlik ilkelerini
zedelemektedir. Aynı düzenlemede “noter stajerinin”de
anılan belgeleri verebilecek olması bahsedilen aykırılığı daha da
derinleştirmektedir.
Bazı özel durumlarda miras paylarının belirlenmesi
‘Eshab-ı Feraiz’, gibi
uzmanlığı gerektirmekle, bu uzmanlığa sahip olmayan noterlere mirasçılık
belgesi düzenleme yetkisi verilmesi ise hak kaybına neden olmasının yanı
sıra ‘nizasız yargılama’ya tabi olan işlemi nizalı hale getirecek ve
yargılama sürecinin daha da uzamasına neden olacaktır. Dahası bu
nitelikteki veraset ilamı/mirasçılık belgesi verilmesi bilirkişi
incelemesini gerektirmekle, yargıç yerine noterlere bilirkişi tayin etme
görevinin verilmesi hak sahiplerini hukuk ve yargı güvencesinden de yoksun
bırakacaktır. Anayasada, hak arama özgürlüğünün yargı mercileri önünde aranacağı
ve kanuni hakim güvencesi öngörülmüş iken yargısal
nitelikli işlemlerin yargı dışında çözümlenmesinin öngörülmesi Anayasayla
bağdaşmaz.
Sulh Hukuk Mahkemesine itiraz olanağının tanınması
ise “yargılamanın hızlandırılması” amacıyla çelişmektedir. İlgililer zaten
Sulh Hukuk Mahkemesine itiraz edebileceklerse yargısal bir faaliyetin yargı
organı olmadığı açık olan Noterlere tevdiinin amaçla paralellik
göstermediği açıktır.
Açıklanan nedenlerle, 6217 sayılı Yasanın 14
üncü maddesiyle 1512 sayılı Yasaya eklenen 71/A, 71/B ve 71/C maddeleri Anayasanın 2 nci, 9 uncu, 36 ncı ve 37 nci maddelerine aykırı olup, iptalleri gerekmektedir.
6) 6217 Sayılı Kanunun 18 inci Maddesiyle, 2802
Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 21 inci
Maddesinin Birinci Fıkrasının (c) Bendinde Yer Alan “iş sayısı ve bu
inceleme üzerine verilen notları” İbaresi Yerine “işleri” Şeklinde Yapılan
Değişikliğin ve 33 üncü Maddesinin Birinci Fıkrasında Yer Alan “not
oranları” İbaresi Yerine “kanun yolu incelemesinden geçen işleri” Şeklinde
Yapılan Değişikliğin Anayasaya Aykırılığı
Mahkemelerin bağımsızlığını uzun ve kısa vadede
temin etmek için, hakimlerin ve mahkemelerin
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı
maddesinde ve ulusal anayasalarda öngörülen standartları sağlamasına imkan
verecek ve kamuoyunun adalet ve hukukun üstünlüğüne olan güvenini teminen görevlerini dürüstlük ve etkinlik çerçevesinde
yerine getirmelerini mümkün kılacak düzenlemelerin yapılması ihtiyaçtan öte
zorunluluktur. Anayasal güvence altındaki mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev yapan hakimlerin
bu esasları zedeleyen düzenlemelerle sicil ve terfi kaygısı çerçevesinde
hareket eden “kamu ajanları”na dönüştürülmesi
hukuk devleti ilkesinin en önemli unsurunu ortadan kaldırmak anlamına
gelmektedir.
2802 Sayılı Yasanın 21 inci maddesinin birinci
fıkrası c bendindeki “iş sayısı ve bu inceleme üzerine verilen notları”
ibaresinin “işleri”, aynı Yasanın 33 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer
alan “not oranları” ibaresinin “kanun yolu incelemesinden geçen işleri”
ibaresi olarak değiştirilmesi yargıç ve savcıların tamamiyle
idari kurumların emrinde görev yapan müfettişlerin, başkanların, insafına
terk edilmesi sonucunu doğuracaktır. Not oranı uygulamasının kaldırılması tek başına yargıçların özlük haklarına
ulaşmasını, terfilerinin objektif olmasını temin etmez.
Hal kağıdı uygulaması
mevzuattaki yerini koruduğu sürece ve bununla birlikte düşünüldüğünde
meslekte ilerleme ve özlük haklarına kavuşma da objektif ve tarafsız
değerlendirmeler yapılmadığı kuşkusu varlığını koruyacaktır.
Yargı bağımsızlığı, en ufak bir kuşkuyu ve baskıyı
kabul etmez. Bağımsız yargıçların sicilleriyle oynanması ve bu oynamanın
güvencesiz olması mahkemelerin bağımsızlığıyla bağdaşmayacağı gibi, meslek
güvencesiyle de bağdaşmaz. Bu haliyle yapılan değişiklik yargı bağımsızlığı
ile hakimlik teminatı ilkelerini ortadan
kaldırmaya matuf bir düzenlemedir.
Açıklanan nedenlerle, 6217 sayılı Yasanın 18
inci maddesiyle 2802 sayılı Yasanın 21 inci ve 33 üncü maddelerinde yapılan
değişiklikler Anayasanın 2 nci, 138 inci 139 uncu ve 140 ıncı maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
7) 6217 Sayılı Kanunun 19 uncu Maddesiyle 4721
Sayılı Yasanın 164 üncü Maddesinin Birinci ve İkinci Fıkralarında Yer Alan
“hâkim” İbarelerinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen “veya noter” İbarelerinin;
598 inci Maddesinin Birinci Fıkrasında Yer Alan “sulh mahkemesince”
İbaresinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen “veya noterlikçe” İbaresinin
Anayasaya Aykırılığı
22.11.2001 tarihli ve
4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 164 üncü maddesinin birinci ve ikinci
fıkralarında yer alan “hâkim” ibarelerinden sonra gelmek üzere “veya noter”
ibaresi; 598 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “sulh
mahkemesince” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya noterlikçe” ibaresi
eklenmiştir. Bu değişiklik 6217 Sayılı Kanunun 14 üncü maddesinde 1512
sayılı Noterlik Kanununa yapılan eklemelerin devamı niteliğindedir. Dolayısıyla
14 üncü maddenin Anayasaya aykırılığına ilişkin sunduğumuz gerekçeler söz
konusu ibarelerin iptali için de geçerlidir. Yargılama ancak, bağımsız
mahkemelerce ve yargıçlar yapılır.
Yukarıda
5 numaralı başlık altında açıklanan nedenlerle, 6217 sayılı Yasanın 19
uncu maddesiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 164 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında
yer alan “hâkim” ibarelerinden sonra gelmek üzere eklenen “veya noter”
ibareleri; 598 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “sulh
mahkemesince” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “veya noterlikçe”
ibaresiAnayasanın 2
nci, 9 uncu, 36 ncı ve
37 nci maddelerine aykırı olup, iptalleri
gerekmektedir.
8) 6217 Sayılı Kanunun
23 üncü Maddesiyle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 272 nci Maddesinin Üçüncü Fıkrasının (a) Bendinde Yapılan
Değişikliğin Anayasaya Aykırılığı
23 üncü madde değişikliği
ile 5271 sayılı Kanunun 272 nci maddesinin üçüncü
fıkrasının (a) bendi “a) Hapis cezasından çevrilen
adlî para cezaları hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet
hükümlerine,” şeklinde değiştirilmiştir. İstinaf kanun yolunu düzenleyen
maddede, üçüncü maddenin (a) bendinde iki bin lira olan parasal sınır üç
bin Türk Lirasına çıkarılmış bu parasal sınırın altındaki adli para cezalarında
istinaf kanun yolu kapatılmıştır.
İstinaf, ilk derece
mahkemesi kararı üzerine kusursuz ve/veya mükemmel karara ulaşma amacına
yöneliktir. İstinaf kanun yolu mahkemece verilmiş kararı iyileştirmeye,
düzeltmeye yönelik bir olağan kanun yoludur. Olağan kanun yollarındaki
temel ilke ise olağanüstü kanun yollarından farklı olarak talepte bulunan
herkese açık olmasıdır. Dolayısıyla kişiler için olağan kanun yollarına
başvurma istisnai bir durum değil kuraldır.
Kanun yollarına başvuru
yargılamanın devamı niteliğindedir ve kanun yollarına gidilemeyecek
kararların istisnayı kural haline getirecek şekilde arttırılması yargılama
faaliyetinin ve bu faaliyetin diyalektik yönünün ortadan kaldırılması
anlamına gelmektedir.
Düzenlemede istinaf
yoluna başvuru sınırı 2.000 TL’den yüzde elli bir artışla 3.000 TL’ye
çıkarılması hakkın özüne zarar veren, amaçla orantılı bir düzenleme
değildir. Bu sınırın altında kalan uyuşmazlıklarda, kesin olarak ortaya
çıkan mahkeme kararları, istatistiklere çözülen hukuki uyuşmazlık sayısında
sayısal bir artış olarak yansısa da kişi hakkı ve güvenliği sayısal
verilerle izah edilemeyecek veya bu verilere sığdırılamayacak kadar hukuk
devletinin temelidir. Ayrıca temyiz yolundan farklı olarak istinaf kanun
yolunda her dava hem olgu hem de hukuk bakımından bir kez daha
incelenmektedir.
Ceza Muhakemesi Kanununun
genel gerekçesinde de yukarıda belirtilen hususlar “Doğru bir karar elde
etme olasılığını çoğaltmak için, maddi meselenin de kontrol edilebileceği
bir kanun yolunun kabulü zorunludur… Tasarının getirdiği sistem davaları
fazla uzatmayacaktır. Basit ve orta ağırlıktaki suçlarda duruşmanın yeniden
yapılması fazla zaman almayacaktır….Böyle bir
kanun yolunun kabulü davanın adil yargılanma ilkesine göre yürütülmesi
ilkesi yönünden de büyük bir boşluğu ortadan kaldırmış olacaktır”
şeklindeki cümlelerle ifade edilmiştir. Eş deyişle istinaf kanun yolunun
adil yargılanma hakkının gereği olduğu, yargılamayı uzatmayacağı ifade
edilmişken yapılan son değişiklikle istinaf yoluna başvuruyu zorlaştıran
düzenlemenin yapılması çelişkidir. Dolayısıyla yapılan değişiklik adil
yargılanma hakkını da zedeler niteliktedir.
Açıklanan nedenlerle 6217 Sayılı Kanunun 23 üncü maddesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 272 nci maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendinde yapılan
değişiklik Anayasanın 2 nci ve 36 ncı maddelerine
aykırıdır iptali gerekir.
9) 6217 Sayılı Kanunun 26 ncı Maddesiyle, 5320 Sayılı Ceza
Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna Eklenen
Geçici 2 nci, 3 üncü ve 4 üncü Maddelerin
Anayasaya Aykırılığı
26 ncı
madde değişikliği ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve
Uygulama Şekli Hakkında Kanuna geçici maddeler eklenmiştir.
Eklenen geçici 2 nci maddede, Bölge adliye mahkemeleri faaliyete
geçinceye kadar hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç
olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî
para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamayacağı
belirtilmiştir. 6217 Sayılı Kanun’un 23 üncü maddesiyle 5271 sayılı Yasada
yapılan değişikliğe paralel değişiklik getiren düzenleme 23 üncü maddeyle
ilgili yukarıda 8 numaralı başlık altında sunulan gerekçelerle Anayasanın 2
nci ve 36 ncı
maddelerine aykırıdır.
Eklenen geçici 3 üncü
madde, “1/1/2014 tarihine kadar, asliye ceza
mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz ve katılma
hususunda Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz. Ancak, verilen hükümler ile
tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet
savcısının kanun yoluna başvurabilmesi amacıyla dosya Cumhuriyet
başsavcılığına gönderilir” şeklindedir. Değişikliğin gerekçesi ise
Cumhuriyet Savcılarının soruşturma işlemlerini daha etkin ve süratli
yapmalarına yöneliktir.
Cumhuriyet Savcısının hem
soruşturma hem de kovuşturma esnasında görevli bulunduğu açıktır. Sanık hakkında
iddianameyi, son mütalaayı hazırlayan Cumhuriyet Savcısıdır. Yine
Cumhuriyet Savcısı sanık aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de
toplamakla yükümlüdür. Ceza yargılamasının yüzlerce yıllık bir gelişim
sonucunda ortaya çıkan evrensel ilkeleri vardır. Çelişme ilkesi, doğrudan doğruyalık bunlardan birkaçıdır.
Asliye
Caza Mahkemesi bir sanığı 10 yıla kadar ceza istemiyle yargılayacak hatta
bazı durumlarda birden fazla suç nedeniyle bu cezanın üstüne çıkacak ve
Savcı, sanık hakkındaki iddialarını, mütaalasını
belki de hiç görmediği, dinlemediği sanık hakkında özet olarak geçen
duruşma tutanaklarına bakarak belirleyecek ki bu durumun adil yargılanmayla
bir ilişkisi yoktur. En azından Cumhuriyet Savcısında da bir kanaat oluşacaksa bu
“kanaat”in neye göre oluşacağı belli değildir. Anayasanın 36 ncı maddesindeki adil yargılanma hakkı, yargılamanın
bütün süreçlerini kapsar.
Yapılan değişik uluslararası ilkelere de aykırıdır.
“Savcılar İçin Etik Ve Davranış
Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları”nda 3. bölümde Ceza Yargılaması
Çerçevesinde Mesleki Davranış ilkeleri düzenlenmiştir. Bu bölümde
özellikle;
- F bendinde “Ne olursa olsun şüpheyi etkileyecek
son lehte veya aleyhte şartlar da dahil, bir dava
ile ilgili tüm şartlan göz önünde bulundurmak”,
- G bendinde “Tarafsız bir soruşturma, sorumluluğun temelsiz
olduğunu gösterdiğinde, dava açmamak veya davaya devam etmemek,”
- H bendinde “Davayı sebatla ama adil ve kanıtların gösterdiğinin
ötesinde olmayacak şekilde takip etmek,”
- İ bendinde “Kanıtların yasal olarak elde edilip edilmediğini
görmek için, sunulan kanıtları incelemek,”
- L bendinde “Hukuk ve adil yargılanma ilkesine uygun olarak
özellikle sanığa ve vekiline gerekli bilgiyi vererek silahların eşitliği
ilkesini korumak,”
- M bendinde “Mağdur ve tanıkların çıkarlarını gerektiği biçimde
dikkate almak,”
- N bendinde “Adil bir karar için mahkemeye yardım etmek,”
şeklinde
görevleri ve dikkate alacağı mesleki ilkeler sıralanmıştır. Cumhuriyet
Savcısının duruşmalara katılmadan, sadece dosya üzerinden bu görevleri adil
ve hakkaniyete uygun olarak yerine getirebilmesi maddeten mümkün değildir.
Dolayısıyla anılan düzenleme Anayasanın 36 ncı
maddesindeki adil yargılanma hakkıyla çelişmektedir.
Eklenen geçici 4 üncü maddede “Bölge adliye mahkemelerinin,
26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk
Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve
Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi
uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihinden altı ay
sonra başlamak üzere üç yıl süreyle yapılacak kanun yolu incelemelerinde,
bölge adliye mahkemelerinde ve Yargıtayda tebliğname düzenlenmesine ilişkin hükümler uygulanmaz”
denilerek geriye dönüş yaşanmıştır. Gerekçe ise adeta sihirli bir kelimeye
dönüşen “yargının hızlandırılması”dır.
Hızlı yargı eşittir adil yargı gibi bir denklem
içerisinde adaletin sadece hızda aranması adaletin hıza kurban edilmesi
sonucunu doğurmaktadır. Anayasanın 141 inci maddesinde davaların mümkün
olan süratle sonuçlandırılması öngörülmekle birlikte, bu durum, adil
yargılanma hakkının tüm kurum ve kurallarıyla işletilmemesi anlamına
gelmez. Sürat, hukuk ve yargı güvenliğinin ihlaline, adil yargılanmanın
zedelenmesine neden olmamalıdır.
Adil Yargılanma Hakkı hem Ceza Mahkemelerinde, hem
Medeni Muhakemede geçerli olduğu için, “Silahlarda Eşitlik” ilkesi, hem
Ceza Muhakemesi ve hem de Medeni Muhakeme alanında geçerlidir. AİHS 6/3
üncü madde ve fıkrasının (d) bendindeki düzenleme “silahlarda eşitlik”
ilkesine dayanmaktadır.
Anayasanın 36 ncı
maddesinde terminolojik olarak da yer alan “Adil yargılanma hakkı”, AİHM
içtihatlarında “bir davaya taraf olan herkesin karşı taraf karşısında
kendisini önemli bir dezavantajlı konumda bırakmayacak şartlarda,
iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmesi”
şeklinde ifade edilmektedir.
Göç v. Türkiye davasında; AİHM, Yargıtay
Başsavcılığı tebliğnamesinin başvurucuya tebliğ
edilmemesinin silahların eşitliği ve çekişmeli dava hakkını ihlal edip
etmediğini tartışmış ve Başsavcının tebliğnamesinin
başvurana tebliğ edilmemesinin çekişmeli dava hakkına ve silahların
eşitliği ilkesine aykırı olduğunu, duruşmasız olarak yapılan davalar da bu
hakların çok daha dikkatle uygulanması gerektiğini tespit etmiştir.
Bu karardan sonra Türk hukukunda da mevzuat
değişikliğine gidilerek 19.03.2003 tarih ve 4829 sayılı Yasa ile CMUK.nun 316/3 üncü maddesi
değiştirilerek bu tür tebliğnamelerin ilgililere
tebliği sağlanmıştır.
Yapılan düzenlemeyle, yargı hızlansın diye “adil
yargılanma hakkı”nın askıya alınması söz
konusudur. Kişilerin haklarında düzenlenen belgeleri görmeden ve öğrenmeden
savunma hakkını kullanabilmesi mümkün değildir. Yargıtayda
tebliğname uygulamasının askıya alınması ise
somut olgular karşısında yargı hizmetlerinin hızlandırılmasına hiçbir
şekilde katkı sağlamayacaktır. Ceza daireleri arşivleri incelenmesi yılları
bulacak dosyalarla dolu iken Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bekleyen
yüz binlerce dosyanın dairelere gönderilmesi sadece bu dosyaların
taraflarını bir ara inceleme kademesinden yoksun bırakacak, belki de
telafisi imkansız hukuk kazalarına da neden
olacaktır. Geçici 4 üncü madde Anayasanın 2 nci
ve 36 ncı aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle, 6217 sayılı Kanunun 26 ncı
maddesiyle, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve
Uygulama Şekli Hakkında Kanuna eklenen geçici 2 nci
madde Anayasanın 2 nci, 9 uncu, 36 ncı ve 37 nci maddelerine;
geçici 3 üncü madde Anayasanın 36 ncı maddesine
ve geçici 4 üncü madde Anayasanın 2 nci ve 36 ncı maddelerine aykırı olup iptalleri gerekmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Hukuk devletine aykırı olan, temel hak ve
özgürlükleri ölçüsüzce sınırlandıran ve Anayasaya açıkça aykırı olan bir
düzenlemenin uygulanması halinde, sonradan giderilmesi olanaksız zararlara
yol açacağı çok açıktır.
Öte yandan, anayasal düzenin en kısa sürede hukuka
aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da gereğidir.
Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde sübjektif
yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de
zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir
düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu
ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum
ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
6217 sayılı Yasanın yukarıda Anayasaya aykırılığı
ileri sürülen madde ve hükümlerinin uygulanması halinde; kişi haklarında,
adil yargılanma hakkında, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik
teminatında, Anayasaya aykırılığı ileri sürülen alanlarda, sonradan
öngörülemeyecek ve giderilemeyecek büyük kayıplara sebebiyet verilebilecek,
böylece telafisi imkansız zararlar doğacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla,
Anayasaya açıkça aykırı olan söz konusu madde ve hükümlerin iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa
Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
31.03.2011 tarihli ve 6217 sayılı “Yargı
Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun”un;
1) 5 inci maddesiyle
değiştirilen, 09.06.1932 tarihli ve
2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 353 üncü maddesinin birinci fıkrasının,
2) 6 ncı
maddesiyle, 2004 sayılı Kanunun 354
üncü maddesine eklenen fıkranın,
3) 12 nci
maddesiyle, 02.07.1964 tarihli ve 492
sayılı Harçlar Kanununun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde
yer alan “açılan davalar” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ve kanun
yolu başvuruları ile ceza mahkemelerinden verilen kararlara karşı kanun
yolu başvuruları,” ibaresinin,
4) 13 üncü maddesiyle;
a) 492 sayılı Kanunun, (1) sayılı Tarifesinin “A-
Mahkeme Harçları” bölümünün “Hukuk ve ticaret davalarıyla, idarî davalarda
ihtilafsız yargı konularında ve icra tetkik mercilerinde” başlığında yer
alan “Hukuk” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen, “ceza” ibaresi; (2)
sayılı Tarifesinin “II- Maktu harçlar” bölümünün (11) numaralı bendine
“miras taksim mukaveleleri,” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen
“mirasçılık belgesi,” ibaresinin,
b) değiştirilen “IV. Temyiz, istinaf ve itiraz
harçları” kısmının,
1) 14 üncü maddesiyle, 18.01.1972 tarihli ve 1512 sayılı Noterlik Kanununa
71 inci maddesinden sonra gelmek üzere “Diğer İşlemler” başlığıyla “Üçüncü
Bölüm” olarak eklenen 71/A, 71/B, 71/C maddelerinin,
2) 18 inci maddesiyle, 24.02.1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 21 inci maddesinin
birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “iş sayısı ve bu inceleme üzerine
verilen notları” ibaresi yerine “işleri” şeklinde yapılan değişik ve 33
üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “not oranları” ibaresi yerine
“kanun yolu incelemesinden geçen işleri” şeklinde yapılan değişikliğin,
3) 19 uncu maddesiyle, 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî
Kanununun 164 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan
“hâkim” ibarelerinden sonra gelmek üzere eklenen “veya noter” ibarelerinin;
598 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “sulh mahkemesince”
ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “veya noterlikçe” ibaresinin,
4) 23 üncü maddesiyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 272 nci maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendinde yapılan
değişikliğin,
5) 26 ncı
maddesiyle, 23.03.2005 tarihli ve 5320
sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna
eklenen geçici 2 nci, 3 üncü ve 4 üncü
maddelerin,
Anayasaya aykırı olduklarından iptallerine ve
Anayasaya açıkça aykırı olmaları ve uygulanmaları halinde giderilmesi güç
ya da olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine
ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”
B- E.2011/75 sayılı İtiraz
Başvurusunun Gerekçe Bölümü
Şöyledir:
“…
Mahkememiz tarafından yargılama esnasında işbu
davada uygulanması gerektiği anlaşılan 6217 sayılı Kanunun 6. maddesi ile
İİK. 354. maddesine eklenen yukarıda belirtilen hükmün Anayasanın l0.
maddesine aykırı olduğu kanaatine varılmıştır. Şöyle ki: İİK.nın 340.
maddesinde cezalandırılan fiil, borçlunun alacaklıya karşı olan borcunu
ödemek için usulüne uygun olarak taahhütte bulunduktan sonra belirtilen
sürede taahhüdünü makbul bir sebep olmadan yerine getirmemesidir. Borçlu bu
fiili işlediğinde, işlediği fiile karşılık, maddede belirtilen üç aya kadar
tazyik hapsine hakim tarafından karar verilebilir. Bu cümleden olmak üzere
söz konusu düzenleme ile borçlunun taahhüdü
yerine getirmemesi durumunda taahhüdünü
yerine getirinceye kadar üç ayı geçmemek üzere tazyik hapsi ile
cezalandırılacağı belirtilmiş, böylece düzenlenen maddede borçlunun verdiği
taahhüdü makbul bir sebep olmaksızın yerine getirmemesi durumu fiili
yaptırıma tabi tutulmak istenmiştir. Kişi borcundan dolayı değil taahhüdünü
yerine getirmemesinden dolayı cezalandırılmaktadır. Bu haliyle kişinin
işlediği fiil borcun miktarı göz önünde bulundurulmaksızın yaptırıma tabi
tutulmuştur. Ayrıca borcun miktarının az veya çok olması borçlunun ekonomik
durumunun göstergesi olamaz. Brüt asgari ücretin altında kalan bir borcun
sorumlusunun ekonomik durumunun bozuk olduğu her durum ve şartta
söylenemez. Yani brüt asgari ücretin üzerinde borcu olan bir şahsın
ekonomik durumu bozuk olabileceği gibi brüt asgari ücretin altında olan bir
şahsın ekonomik durumu iyi olabilir. Ekonomik durumu iyi olduğu halde brüt
asgari ücretin altında olan şahsın başka sebep ve gayelerle borcunu
ödememesi mümkündür. Yine kanun maddesinde bir kişiye söz konusu yaptırımın
uygulanabilmesi için taahhüdünü makbul bir sebep olmadan yerine getirmemiş
olması gerekir. Kanun koyucunun verdiği taahhüdü makbul bir sebep
olmaksızın yerine getirmeyen iradeye yaptırım uygulanmasını istediği
açıktır. Taahhüdü ihlal eden irade borcun brüt asgari ücretin altında
olması veya üstünde olması durumuna göre farklı yaptırımlara tabi
tutulamaz. Yaptırım uygulanmak istenen irade miktarı farklı borçlar olsa da
aynı kötülüğü havidir. Bu sebeplerle aynı kötülüğü havi fiili işlemiş
olanların bir kısmının borcunun brüt asgari ücretin altında olması
sebebiyle söz konusu yaptırımın dışında bırakılması Anayasa’nın 10.
maddesinde düzenlenen Kanun önünde eşitlik ilkesine aykırıdır.
Yukarıda anlatılan sebeplerle işbu dosyada
uygulanması gerektiği anlaşılan 14.04.2011 tarihli 27905 sayılı Resmi
Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı Kanunun 2. maddesi ile
2004 sayılı İİK.nın 354. maddesine eklenen son fıkranın Anayasanın l0.
maddesine aykırı olduğu kanaatine varıldığından yukardaki gerekçe ile
Anayasa Mahkemesine başvurmak gerekmiştir.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
1- 14.04.2011 tarihli 27905 sayılı Resmi Gazetede
yayınlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı Kanunun 6. maddesi ile 2004 sayılı
İİK.nın 354. maddesine eklenen son fıkranın Anayasanın l0. maddesine aykırı
olduğu düşünülmekle; Anayasaya aykırılık yönünden incelenmesi için dosyanın
onaylı örneğinin Anayasa Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.”
C- E.2012/56 sayılı İtiraz
Başvurusunun Gerekçe Bölümü
Şöyledir:
“Mahkememizde 2010/10 Esas sayılı dosyası
ile müşteki … vekili Av. …
ile sanık … arasında
görülen İİK’nun 344. maddesine (Nafakaya ilişkin
kararlara uymayanların cezası) muhalefet suçundan yapılan yargılama
sırasında verilen 18/04/2012 tarihli ara kararı uyarınca iş bu davada
uygulanacak olan İİK’nun 353. maddesinin Anayasa’ya
aykırı olduğu kanaatine varılmakla dosyanın Anayasa’nın 152. maddesi
uyarınca İİK’nun 353. maddesinin iptali talebi
ile mahkemenize başvurulması gerektiği kanaatine varılmakla;
Davacı vekili Av. …
mahkememize vermiş olduğu 22/09/2011 havale tarihli dilekçesi ile sanık
hakkında Amasra İcra Müdürlüğü’nün 2010/87 Esas sayılı takip dosyası ile
icra takibine geçildiğini, icra emri usulüne uygun olarak tebliğ edilmesine
rağmen sanığın Amasra Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/94 E.,
2008/7 K. sayılı ilamı ile müvekkili yararına hükmedilen aylık 250 TL
nafaka ile icra takibi ile dava tarihi arasında ödenmeyen nafakalardan
dolayı sanığın İİK’nun 344. maddesi uyarınca
cezalandırılması talebi ile dava açmış, mahkememizce 07/12/2011 tarih ve
2011/42 E., 2011/75 K. sayılı ilamı ile sanığın son ay nafaka borcunu
ödediği gerekçesi ile sanığın beraatine karar
verilmiştir. İş bu kararımıza müşteki vekili Av. …
tarafından 12/12/2012 havale tarihli dilekçe ile
itirazda bulunulmuş, İİK’nun 353. maddesi
uyarınca dosya Amasra Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmiş, Amasra Asliye
Ceza Mahkemesi 22/03/2012 tarih ve 2012/11 D.iş nolu
kararı ile icra emrinin 27/03/2012 tarihinde yakınılana tebliğ edildiği,
şikayet tarihinin 22/09/2011 olduğu, 18 aylık nafaka borcunun tahakkuk
ettiğinden bahisle mahkememiz kararının kaldırılmasına karar vermiştir.
Karar üzerine dosya yeniden incelemeye alınmış ve
yapılan yargılamada İİK’nun 353. maddesinin
Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine varılmıştır. Şöyle ki;
İİK’nun
353. maddesinin aykırı olduğu düşünülen Anayasa maddeleri: Anayasanın2.
maddesi, 5. maddesi, 10. maddesi, 11. maddesi, 12. maddesi, 13. maddesi,
36. maddesi, 38. maddesi, 141. maddesi,
iptali
istenen norm: İİK’nun 353. maddesi
İİK’nun
353. maddesine göre “İcra mahkemesinin verdiği tazyik ve disiplin hapsine
ilişkin kararlara karşı, tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren yedi gün
içinde itiraz edilebilir. Mahkeme itirazı incelemesi için
dosyayı o yerde icra mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması
hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için
birinci daireye, o yerde icra mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde
asliye ceza mahkemesine, icra mahkemesi hâkimi ile asliye ceza mahkemesi
hâkiminin aynı hâkim olması hâlinde ise en yakın asliye ceza mahkemesine
gönderir.İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar
kesindir.
İcra mahkemesinin bu Bapta yer alan suçlardan
dolayı verdiği hükümlerle ilgili olarak 4.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanununun kanun yollarına ilişkin hükümleri uygulanır”
denilmektedir.
5271 sayılı CMK’nun 268.
maddesi “Hâkim veya mahkeme ayrıca hükümkoymadığıhâllerde 35 inci maddeye göre ilgililerin kararı yedi gün içinde kararı veren
mercie verilecek bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile kâtibine
beyanda bulunmak suretiyle yapılır. Tutanakla tespit edilen beyanı ve
imzayı mahkeme başkanı veya hâkim onaylar. 263 üncü madde hükmü saklıdır.
(2) Kararına itiraz edilen hâkim veya mahkeme,
itirazı yerinde görürse kararını düzeltir; yerinde görmezse en çok üç gün
içinde, itirazı incelemeye yetkili olan mercie gönderir.
(3) İtirazı incelemeye yetkili merciler aşağıda
gösterilmiştir:
a) Sulh ceza hâkiminin kararlarına yapılan
itirazların incelenmesi, yargı çevresinde bulundukları asliye ceza
mahkemesi hâkimine aittir.
b) Sulh ceza işleri, asliye ceza hâkimi tarafından
görülüyorsa itirazı inceleme yetkisi ağır ceza işlerini gören mahkeme
başkanına aittir.
c) Asliye ceza mahkemesi hâkimi tarafından verilen
kararlara yapılacak itirazların incelenmesi, yargı çevresinde bulundukları
ağır ceza mahkemesine ve bu mahkeme ile başkanı tarafından verilen kararlar
hakkındaki itirazların incelenmesi, o yerde ağır ceza mahkemesinin birden
çok dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye;
son numaralı daire için birinci daireye; o yerde ağır ceza mahkemesinin tek
dairesi varsa, en yakın ağır ceza mahkemesine aittir.
d) Naip hâkim kararlarına yapılacak itirazların
incelenmesi, mensup oldukları ağır ceza mahkemesi başkanına, istinabe
olunan mahkeme kararlarına karşı yukarıdaki bentlerde belirtilen esaslara
göre bulundukları yerdeki mahkeme başkanı veya mahkemeye aittir.
e) Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin
kararları ile Yargıtay ceza dairelerinin esas mahkeme olarak baktıkları
davalarda verdikleri kararlara yapılan itirazlarda; üyenin kararını görevli
olduğu dairenin başkanı, daire başkanı ile ceza dairesinin kararını numara
itibarıyla izleyen ceza dairesi; son numaralı daire söz konusu ise birinci
ceza dairesi inceler.” hükmünü havidir.
İlçemizde İcra Mahkemesinin tek dairesi bulunması
nedeniyle itiraz incelemesi için dosya İİK’nun
353. ve 5271 sayılı CMK’nın 268. maddesi uyarınca
dosya incelenmek üzere Amasra Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmiş ve Amasra
Asliye Ceza Mahkemesi mahkememiz kararını kaldırmıştır.
İİK’nun
353. maddesine göre Amasra Asliye Ceza Mahkemesinin kararı kesindir.
Mahkememizin sanığa 3 aya kadar tazyik hapsi vermekten başka
başvurabileceği bir hukuki yol bulunmamaktadır.
Yüce Anayasa Mahkemesi 1412
sayılı CMUK’nın 305. maddesinin 1. fıkrasının iptali talebi ile 2006/65 E.,
2009/114 K. sayılı, 23/07/2009 tarihli kararında 1412 sayılı CMUK’nın 305.
maddesinin 1. fıkrasının Anayasanın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu
gerekçesi ile iptaline karar vermiştir. O karardaki gerekçeler İİK’nun 353.
maddesi açısından da aynen geçerlidir.
Mahkememiz İİK’nun 353.
maddesinin yukarıda belirtilen Anayasa normları dışında Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin ek 7 numaralı protokolünün “Cezai konularda 2
dereceli yargılanma hakkı başlıklı 2. maddesine de aykırı görmüştür. Zira
bu dava sonucunda verilecek olan ceza 3 aya kadar hapis cezası olup (mahkemenin üç ayın altına inmesi söz konusu değildir.
Zira verilecek olan ceza tazyik hapsi olduğundan üç aya kadar şeklinde
hüküm kurulması kanuni zorunluluktur.) Yukarıda belirtilen protokolün 2. maddesinde
belirtildiği üzere yakınılanın 3 aya kadar hapsi sonucunu doğurabilecek bir
kararı esasen tek hakim vermektedir. Dolayısı ile İİK’nun 353. maddesi
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ek 7 nolu Protokolünün 2. maddesine de
aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin 23/07/2009 tarih ve 2006/65 E., 2009/114 K. sayılı iptal kararında hapis cezalarının
paraya çevrilmesi halinde, 1 gün hapis cezası olsa dahi kişi hürriyetini
ilgilendirdiği bu nedenle yukarıda belirtilen protokolün 2. maddesine ve
Anayasanın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu gerekçesi ile CMUK’nın 305. maddesinin 1. fıkrasının iptaline karar
verilmiştir. Gerekçesi hapis cezalarını kişinin hürriyetini tahdit sonucu doğurduğu bu nedenle önemsiz
sayılamayacağı ve aynı zamanda yan etki olarak da kişinin belirli suçlarda
alacağı mahkumiyet kararlarının dolaylı olarak memuriyete girişini
engelleyici sonuç doğurabileceği gerekçe olarak gösterilmiştir. Burada doğrudan
gerekçe kişinin hürriyeti olup dolaylı gerekçe cezanın yan sonucu olarak memuriyete giriş hakkının
engelleyici sonuç doğurmasıdır. Dosyamızda verilecek mahkumiyet kararı her ne kadar kişinin memuriyete girmesini engellemeyecek ise de, kişinin bir gün
değil üç aya kadar hapis cezasına maruz kalması sonucunu doğurabilecektir.
Teorik olarak her ne kadar İİK’nun
344. maddesine muhalefet suçundan yapılacak yargılamanın iki kademeli
olduğu düşünülebilir ise de mahkememiz yargılamanın tek kademeli olduğu
kanaatindedir. Zira Yargıtay İçtihatlarına ve ülke çapında uygulanan
içtihatlara rağmen itiraz mercii icra Mahkemesinin bir kararını itiraz
üzerine kaldırdığında İcra Mahkemesinin önündeki tek seçenek Yargıtay
uygulamalarına ve ülke çapında uygulanan içtihatlara rağmen üst mahkemenin
kararına uyarak mahkumiyet hükmü kurmak zorundadir
ki bu durumda fiilen tek mahkemenin kesin kararının kişinin hürriyetini üç
ay gibi uzun bir süre tahdit etmesi sonucu
doğmaktadır.Bu
durumda aynı durumda olan örneğin İstanbul ilindeki bir kişi beraat
ederken, Ankara ilindeki başka bir kişi mahkum
olabilmektedir. Dolayısı ile itiraz merciinin hukuki yanılması yakınılan
aleyhine ciddi sonuçlar doğurabilecek bir etkiye sahip olup, İİK’nun 353. maddesi bu etkiye sebep olabilecek
mahiyettedir.
Özetle iş bu davamızda uygulanacak olan İİK’nun 353. maddesi yukarıda belirtilen Anayasa
normlarına ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ek 7 nolu
protokolünün 2. maddesine aykırılığının yanında etkin bir başvuru yolu da
değildir. 5271 sayılı CMK’nın 268. maddesindeki
itiraza tabi mahkeme kararları tedbir kararları ve Hükmün Açıklanmasının
Geri Bırakılması gibi direkt hukuki sonuç doğurmayan kararlar olup İİK’nun 353. maddesinin uygulanması sonucunda ortaya
çıkan karar bir tedbir kararı olmayıp nihai sonuç doğuran bir karardır.
Kaldı ki normal hapis cezaları infaz kanunun ilgili maddesi uyarınca 3’te
2’si infaz edilirken tazyik hapisleri tamamen infaza tabi tutulmaktadırlar
ve hapis cezaları ile tazyik hapisleri aynı cezaevlerinde infaz
edilmektedirler. Dolayısı ile hapis cezası ile tazyik hapsi arasında infaz
hukuku açısından lehe olan bir fark olmadığı gibi tazyik hapsinin tamamen
infazı nedeniyle tazyik hapsi normal hapse nazaran daha ağır sonuç
doğurmaktadır. Bu nedenle İİK’nun 353. maddesi
1412 sayılı CMUK’nın iptal edilen 305. maddesinin
1. fıkrası gibi Anayasanın yukarıda belirtilen maddelerine açıkça
aykırıdır.
Belirtilen nedenle İİK’nun
344. maddesi uyarınca yapılacak yargılama üzerine İİK’nun
353. maddesi uyarınca itiraz yasa yolunun açık olması yukarıda belirtilen
Anayasa normlarına ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ek 7 nolu 2. maddesine de aykırıdır.
Belirtilen gerekçelerle İİK’nun
353. maddesinin Anayasanın yukarıda belirtilen maddelerine aykırı olduğu kanaatine
varılmakla İİK’nun 353. maddesinin Anayasanın 2.
maddesi, 5. maddesi, 10. maddesi, 11. maddesi, 12. maddesi, 13. maddesi,
36. maddesi, 38. maddesi, 141. maddeleri uyarınca iptaline karar verilmesi
Anayasanın 152. maddesi uyarınca arz ve talep olunur.”
II- YASA METİNLERİ
A- Dava ve İtiraz Konusu
Yasa Kuralları
31.3.2011 günlü, 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin
Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un;
1- 5. maddesiyle değiştirilen ve dava konusu
kuralı da içeren 2004 sayılı Kanun’un
353. maddesi şöyledir:
“İcra mahkemesinin verdiği tazyik ve
disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı, tefhim veya tebliğ tarihinden
itibaren yedi gün içinde itiraz edilebilir. Mahkeme
itirazı incelemesi için dosyayı o yerde icra mahkemesinin birden fazla
dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son
numaralı daire için birinci daireye, o yerde icra mahkemesinin tek dairesi
bulunması hâlinde asliye ceza mahkemesine, icra mahkemesi hâkimi ile asliye
ceza mahkemesi hâkiminin aynı hâkim olması hâlinde ise en yakın asliye ceza
mahkemesine gönderir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar
kesindir.
İcra
mahkemesinin bu Bapta yer alan suçlardan dolayı verdiği hükümlerle ilgili
olarak 4.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun kanun
yollarına ilişkin hükümleri uygulanır.”
2- 6. maddesiyle eklenen ve dava konusu kuralı da içeren 2004 sayılı Kanun’un
354. maddesi şöyledir:
“Kanunun bu
babında yazılı suçlardan takibi şikayete bağlı
olanların müştekisi feragat eder veya borcun itfa edildiği sabit olursa
dava ve bütün neticeleriyle beraber ceza düşer.
İcra mahkemesinin bu Bap hükümlerine
göre verdiği tazyik veya disiplin hapsine ilişkin karar, kesinleştiği tarihten
itibaren iki yıl geçtikten sonra yerine getirilmez.
Nafaka alacaklarına ilişkin takipler hariç, alacak miktarı
Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından her yıl belirlenen aylık en yüksek
brüt asgari ücret tutarının altında kalan takiplerde bu Kanunda öngörülen
disiplin ve tazyik hapsi uygulanmaz.”
3- 12. maddesiyle eklenen ve dava konusu kuralı da
içeren 492 sayılı Kanun’un 13. maddesi
şöyledir:
“Aşağıda
yazılı mevzular harçdan müstesnadır:
a) Değeri 50 Yeni Türk Lirasını
geçmeyen dava ve takipler (Ticari senetlere ait takipler hariç),
b) Vasi tayini ve azli, hakimin reddi talebinin kabulü ve hakimin istinkafına
ait kararlar,
c) Ayda 100 Yeni Türk Lirasını
geçmeyen nafakalara ait dava ve takipler, "Birden fazla kişiler lehine
nafakaya hükmedilmesine dair ilamlarda her kişi lehine hükmedilen miktar
müstakil olarak nazara alınır.",
d) İcra ve iflas dairelerinin kusuru
yüzünden yanlış yapılmış olan işlemlerin ıslahı ve iptaline dair tetkik mercileri
kararlariyle, bu iptal veya ıslah dolayısiyle yeniden yapılacak işlemler,
e) Ticaret sicilinde re’sen yapılan düzeltmeler,
f) İcra tetkik mercilerinin cezaya
mütedair kararlariyle bu kararların temyizi
işlemleri.
g) İcra ve İflas Kanununun 270 nci maddesine göre yapılacak defter tutma işlemleri,
h) Yetkili makamların istiyecekleri ilam ve sair evrak suretleri,
i) Kamu adına C. savcıları tarafından
Hukuk mahkemelerine açılan davalar, ve
kanun yolu başvuruları ile ceza mahkemelerinden verilen kararlara karşı
kanun yolu başvuruları,
j) Genel Bütçeye dahil
idarelerin bu Kanunun 1 ve 3 sayılı tarifelerine giren bütün işlemleri.
(Yukarıdaki
işlemlerin hesaplanacak harçlarının, Genel Bütçeye dahil
idarelerin haklılığı nispetinde karşı taraftan tahsiline ilgili merciince
karar verilir.)”
4- 13. maddesiyle eklenen ve dava konusu kurallar
ile değiştirilen kısmı da içeren 492 sayılı Kanun’un:
a-(1) sayılı Tarifesinin “A- Mahkeme Harçları” bölümünün başlığı şöyledir:
“Hukuk,
cezave ticaret
davalarıyla, idari davalarda ihtilafsız yargı konularında, Anayasa
Mahkemesine bireysel başvurularda ve icra tetkik mercilerinde”.
b-(2) sayılı Tarifesinin “II- Maktu harçlar” bölümü şöyledir:
“I- Maktu harçlar :
1. Belli meblağı ihtiva etmeyen ve
alınacak harç miktarı kanun ve tarifede ayrıca gösterilmemiş olan senet,
mukavele ve kağıtlardaki imzaların beherinden (6,90 TL.) 20.800 TL.
2. Her nevi tebliğ, (6830 sayılı
Kanun hükümleri muvacehesinde noterlerce muhataba yapılacak tebliğler dahil) ihbar, ihtar ve protestolardan muhataba tebliğ
edilecek beher nüsha için 35.600 TL.
3.Vekaletnameler :
a) Özel vekaletnamelerde
beher imza için 18.200 TL.
b) Genel vekaletnamelerde
beher imza için 26.800 TL.
4. Defter tasdiki :
a) Açılış, ara ve kapanış tasdik ve
şerhleri (Beher defter için):
aa) İşletme
defteri ve diğer her türlü defterler 48.400 TL.
bb) Serbest
meslek kazanç defteri60.000 TL.
cc) Bilanço
esasına göre tutulan defterler 60.000 TL.
b) Açılış tasdiklerinde sayfaların mühürlenmesi :
100 sayfaya kadar (100 dahil) 17.600 TL.
100 sayfadan yukarı beher 50 sayfa ve
fazlası için 17.600 TL.
Ticaret sicili memurluklarınca
yapılacak defter tasdiki işlemlerinden yukarıda belirtilen harçlar aynen
alınır.
5. Suretler ve tercümeler
:
a) İlgililere veya ibraz edenlere
verilecek her türlü mukavele, senet, yazılı kağıt
ve kayıt suretlerinin ve fotokopilerinin beher sayfasından 6.200 TL.
b) Tercüme suretleri ve yabancı dille
yazılmış kağıtların suretleri ve tercümeleri beher sayfasından (Fotokopiler
dahil) 11.600 TL.
6. Saklanmak üzere noterlere tevdi
olunan ve değeri belli olmayan emanetlerle vasiyetnameler her yıl için (Yıl
kesirleri tam sayılır) 35.600 TL.
7. Tesbit
ve tutanak harçları: Mukavelename, senet veya yazılı kağıtların
veya bir şeyin veya bir yerin hal ve şeklinin ilgili şahısların hüviyet ve
ifadelerinin tespiti 35.600 TL.
8. Piyango, seçim ve toplantılarında
hazır bulunmaktan alınacak harçlar: Davet üzerine piyango ve hususi
müesseselerin kur’a seçim ve toplantılarında hazır bulunarak düzenlenecek
tutanaklarda 612.200 TL.
9. Düzeltme harcı: Evvelki işin
mahiyet ve değeri değişmemek şartiyle yapılacak
düzeltmelere ait beyannamelerden her imza için 9.000 TL.
10. Mukavele feshi harcı: Değeri belli
bir borç veya bir taahhüdün ikrarını tazammun etmeyen mukavelelerin
feshinde beher imza için 9.000 TL.
11. Belli
bir meblağı ihtiva etmeyen umumi ibra, umumi makbuz, tahkimname,
ölüme bağlı tasarruf senet ve mukaveleleri, ölünceye kadar bakma akdi, vakıf,
aile vakıfları, evlat edinme, karı-koca haklarının idaresi, babalığı tanıma
senetleri, miras taksim mukaveleleri, mirasçılık
belgesi, ifraz mukaveleleri ve bunlardan rücu
ve bunların feshi ve bunların teferruatına dair senet, mukavele ve
kağıtların düzenlenmesinden ve noter tarafından re’sen
düzenlenecek tutanaklardan 121.600 TL.”
c-“IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları”
kısmı şöyledir:
“IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları:
a)
Yargıtay hukuk dairelerine yapılacak temyiz başvurularında 90 TL
b)
Yargıtay ceza dairelerine yapılacak temyiz başvurularında 40 TL
c)
Danıştaya yapılacak temyiz başvurularında 90 TL
d)
Yürütmenin durdurulmasına ilişkin itirazlar dahil
olmak üzere bölge idare mahkemelerine itirazen
yapılacak başvurularda50 TL
e)
Bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerine yapılacak istinaf yolu
başvurularında 50 TL
f)
Bölge adliye mahkemeleri ceza dairelerine yapılacak istinaf yolu
başvurularında 20 TL
g)
İdarî yaptırımlar konusunda sulh ceza mahkemelerince verilen son karara
karşı itirazen yapılacak başvurularda 20 TL
h) İcra mahkemelerinin kararlarına karşı itirazen yapılacak başvurularda 20 TL”
5- 14. maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a “Diğer
İşlemler” başlığıyla “Üçüncü
Bölüm” olarak eklenen dava konusu
71/A, 71/B ve 71/C maddeleri şöyledir:
“Noterlerin yapabilecekleri diğer
işlemler:
Madde
71/A- Aşağıda
belirtilen işlemler noterler tarafından da yapılabilir:
a)
Terk eden eşin ortak konuta davet edilmesi.
b)
Mirasçılık belgesi verilmesi.
Uygulanacak usul:
Madde
71/B- Noterler, ilgilinin yazılı veya sözlü başvurusu üzerine, talep edilen
işlemle ilgili bir tutanak düzenler. İşlemler yapılırken, o işlemlerle
ilgili özel kanunlarındaki usuller de gözetilir. Talebin konusu bir belge
düzenlenmesini gerektiriyorsa noter, ilgilisine bu belgeyi de düzenleyerek
verir.
Noterler,
bu Kanunun 71/A maddesinde belirtilen işlemleri bizzat yaparlar. Ancak,
noterlik dairesinde imza yetkisi verilmiş hukuk fakültesi mezunu görevli
veya noter stajyeri mevcut ise bu işlemler onun tarafından da yapılabilir.
Mirasçılık
belgesi verilmesinin yargılamayı gerektirmesi, nüfus kayıtlarının
mirasçılık belgesi verilmesi konusunda yeterli olmaması veya mirasçılık
belgesinin yabancılar tarafından talep edilmesi durumunda, mirasçılık
belgesi noterler tarafından verilemez.
Bu
Kanunun 71/A maddesinde yer alan işlemlere ilişkin taleplerde noterler
tarafından alınacak ücret Noterlik Ücret Tarifesinde ayrıca gösterilir. Bu
işlemlere ilişkin düzenlenen kâğıtlar değerli kâğıt bedellerinden istisnadır.
Bu
maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Adalet Bakanlığınca
çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
İtiraz:
Madde 71/C- Noterlerin verdikleri mirasçılık
belgesi hakkında, menfaati ihlal edilenler tarafından sulh hukuk
mahkemesine itirazda bulunulabilir. Sulh hukuk mahkemesi, itiraz üzerinde
verdiği kararın bir örneğini ilgili notere ve Türkiye Noterler Birliğine
bildirir.”
6- 18. maddesiyle değiştirilen ve dava konusu
kuralları da içeren 2802 sayılı Kanun’un:
a- 21. maddesi şöyledir:
“Hâkimlik ve
savcılık mesleğinde bulunanların derece yükselmelerinin yapılabilmesi için;
a) Derecesi içinde iki yıl bulunmuş
veya bu Kanuna göre bulunmuş sayılmaları,
b) Yükselmeye
engel kesinleşmiş mahkeme hükmü veya disiplin cezalarının bulunmaması,
c) Ahlakî
gidişleri, meslekî bilgi ve anlayışları, gayret ve çalışkanlıkları,
gördükleri işlerin birikmesine sebep olup olmadıkları, çıkardıkları işlerin
miktar ve mahiyetleri, göreve bağlılıkları ve devamları, üst merciler ve
müfettişlerce haklarında düzenlenen hâl kâğıtları ve sicil fişleri, kanun
yolu incelemesinden geçen işleri,
örnek karar ve mütalâaları ve varsa meslekî eser ve yazıları ile
katıldıkları meslek içi ve uzmanlık eğitimleri göz önünde tutularak Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulunca ilân edilen derece yükselme ilkelerinde aranan
koşulları taşımaları,
Gerekir.”
b- 33. maddesi şöyledir:
“Birinci
sınıf olan hâkim ve savcıların başarılı olup olmadıkları; müfettiş hâl
kâğıtları, iş cetvelleri, kanun yolu
incelemesinden geçen işleri ile varsa meslekî ve akademik konulardaki
faaliyetlerine ilişkin diğer bilgi ve belgeler dikkate alınarak, üç yılda
bir Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca değerlendirilmesi suretiyle
tespit edilir.
Birinci
sınıf olan hâkim ve savcıların çalışmalarının değerlendirilmesine dair
ilkeler, Kanunda belirtilen esaslar doğrultusunda Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulunca tespit edilerek Resmî Gazetede yayımlanır.”
7- 19. maddesiyle değiştirilen ve dava konusu
kuralları da içeren 4721 sayılı Kanun’un:
a-164.
maddesi şöyledir:
“Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan
yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya
haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı
ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim veya noter tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş,
boşanma davası açabilir. Diğerini ortak
konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta
dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.
Davaya hakkı
olan eşin istemi üzerine hâkim veya
noter, esası incelemeden yapacağı
ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve
dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar
gerektiğinde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli
sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan
sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.”
b- 598. maddesi şöyledir:
“Başvurusu üzerine yasal mirasçı oldukları
belirlenenlere, sulh mahkemesince veya noterlikçe mirasçılık
sıfatlarını gösteren bir belge verilir.
Mirasçı atamaya
veya vasiyete ilişkin ölüme bağlı tasarrufa mirasçılar veya başka vasiyet
alacaklıları tarafından kendilerine bildirilmesinden başlayarak bir ay
içinde itiraz edilmedikçe, lehine tasarrufta bulunulan kimseye, sulh mahkemesince
atanmış mirasçı veya vasiyet alacaklısı olduğunu gösteren bir belge
verilir.
Mirasçılık
belgesinin geçersizliği her zaman ileri sürülebilir.
Ölüme bağlı
tasarrufun iptaline ilişkin dava hakkı saklıdır.”
8- 23. maddesiyle değiştirilen ve dava konusu kuralı
da içeren 5271 sayılı Kanun’un 272.
maddesi şöyledir:
“(1) İlk
derece mahkemelerinden verilen hükümlere karşı istinaf yoluna
başvurulabilir. Ancak, onbeş yıl ve daha fazla
hapis cezalarına ilişkin hükümler, bölge adliye mahkemesince re’sen incelenir.
(2) Hükümden önce verilip hükme esas
teşkil eden veya başkaca kanun yolu öngörülmemiş olan mahkeme kararlarına
karşı da hükümle birlikte istinaf yoluna başvurulabilir.
(3) Ancak;
a)
Hapis cezasından çevrilen adlî para cezaları hariç olmak üzere, sonuç olarak
belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para
cezasına mahkûmiyet hükümlerine,
b) Üst sınırı beşyüz
günü geçmeyen adlî para cezasını gerektiren suçlardan beraat hükümlerine,
c) Kanunlarda kesin olduğu yazılı
bulunan hükümlere,
Karşı istinaf yoluna başvurulamaz.”
9- 26. maddesiyle, 5320 sayılı Kanun’a eklenen
dava konusu Geçici 2., Geçici 3. ve Geçici 4.
maddeler şöyledir:
“Geçici
Madde 2- (1) Bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar hapis
cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet
hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamaz.
Geçici
Madde 3- (1) 1/1/2014 tarihine kadar, asliye ceza mahkemelerinde
yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz ve katılma hususunda Cumhuriyet
savcısının görüşü alınmaz. Ancak, verilen hükümler ile tutuklamaya veya
salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet savcısının kanun yoluna
başvurabilmesi amacıyla dosya Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir.
Geçici
Madde 4- (1) Bölge
adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235
sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin
Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci
maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihinden
altı ay sonra başlamak üzere üç yıl süreyle yapılacak kanun yolu
incelemelerinde, bölge adliye mahkemelerinde ve Yargıtayda
tebliğname düzenlenmesine ilişkin hükümler
uygulanmaz.”
B- Dayanılan Anayasa
Kuralları
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında,
Anayasa’nın 2.,
5., 9., 10., 11., 12., 13., 36., 37., 38., 138., 139., 140. ve 141.
maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
A- Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi
gereğince E.2011/75 sayılı dosyada 22.9.2011 gününde yapılan ilk inceleme
toplantısında öncelikle sınırlama sorunu üzerinde durulmuştur.
Anayasa’nın 152. ve 6216 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesine
göre, Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurular, başvuran
mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulayacağı yasa kuralı ile sınırlıdır.
İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, 2004 sayılı
Kanun’un 354. maddesinin son fıkrasının tamamının iptaline karar verilmesi
isteminde bulunmuştur.
Dava konusu kural, nafaka alacaklarına ilişkin
takipler hariç, alacak miktarı Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından her
yıl belirlenen aylık en yüksek brüt asgari ücret tutarının altında kalan
takiplerde 2004 sayılı Kanun’da öngörülen “disiplin” ve “tazyik”
hapislerinin uygulanmayacağını düzenlemektedir. Somut olayda, disiplin
değil, tazyik hapsini gerektiren bir eylem nedeniyle yargılama
yapılmaktadır. Dolayısıyla bakılmakta olan davada, kural, sadece “…ve tazyik…” ibaresiyle sınırlı
olarak uygulanacaktır.
Bu nedenle, 31.3.2011 günlü, 6217
sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 6. maddesiyle, 9.6.1932 günlü, 2004 sayılı İcra
ve İflas Kanunu’nun 354. maddesine eklenen son fıkraya ilişkin esas
incelemenin, fıkrada yer alan “…ve
tazyik…” ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
B- Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi
gereğince E.2012/56 sayılı dosyada 31.5.2012 gününde yapılan ilk inceleme
toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu üzerinde durulmuştur.
Anayasa’nın 152. maddesi ile 6216
sayılı Kanun’un 40. maddesine göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu
davada uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini
Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık
iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, ilgili kural ya da kuralların
iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak bu hükümler uyarınca, bir mahkemenin Anayasa
Mahkemesine başvurabilmesi için, yöntemince açılmış, mahkemenin görevine
giren bakmakta olduğu bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralın da bu
davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan
davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı
sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kanun
veya kanun hükmünde kararnamelerdir.
İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, 2004 sayılı
Kanun’un 353.
maddesinin tamamının iptaline karar
verilmesi isteminde bulunmuştur.
Dava konusu kuralın birinci fıkrasının birinci cümlesinde,
icra mahkemelerince verilen tazyik ve disiplin hapsine ilişkin kararlara
karşı itiraz yoluna başvurulabileceği ve bunun süresi; ikinci cümlesinde,
itirazı incelemeye yetkili merciler; üçüncü cümlesinde ise itiraz
incelemesi sonucu verilen kararların kesin olduğu düzenlenmektedir.Somut
olayda, Mahkeme, ilk verdiği karar aleyhine başvurulan itiraz yolunun
tüketilmesinden sonra davaya yeniden baktığı bir aşamada Anayasa
Mahkemesine başvurduğundan, kuralın birinci fıkrasının itiraz incelemesi
sonucu verilen kararın kesin olduğunu düzenleyen son cümlesi dışındaki
bölümünün bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır.
Dava konusu kuralın ikinci fıkrasında ise icra
mahkemesince 2004 sayılı Kanun’un on altıncı babında yer alan suçlardan dolayı
verilen hükümlerle ilgili olarak 5271 sayılı Kanun’un kanun yollarına
ilişkin hükümlerinin uygulanacağı belirtilmektedir. Somut olayda, anılan bapta yer alan suçlara değil, tazyik
hapsini gerektiren ve suç niteliğinde olmayan bir eyleme ilişkin olarak yargılama
yapıldığından, kuralın ikinci fıkrası da bakılmakta olan davada uygulanacak
kural niteliğinde değildir.
Bu nedenlerle, 9.6.1932 günlü, 2004 sayılı İcra ve
İflas Kanunu’nun 353. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi dışında
kalan bölümü ile ikinci fıkrasının, itiraz başvurusunda bulunan Mahkeme’nin
bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkra ve
bölüme ilişkin başvurunun Mahkeme’nin yetkisizliği nedeniyle reddine
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
C- Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün
8. maddesi gereğince E.2011/64 sayılı dosyada 30.6.2011 gününde, E.2011/75
sayılı dosyada 22.9.2011 gününde ve E.2011/56 sayılı dosyada 31.5.2012
gününde yapılan ilk inceleme toplantılarında, dosyalarda eksiklik
bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin
esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
IV- BİRLEŞTİRME
KARARLARI
31.5.2012 gününde yapılan ilk inceleme
toplantısında, E.2012/56 sayılı itiraz başvurusunun, 1.11.2012 gününde
yapılan esas inceleme toplantısında ise E.2011/75 sayılı itiraz
başvurusunun aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2011/64 sayılı dava
ile birleştirilmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi, başvuru kararları ve ekleri, Raportör
Abdullah ÇELİK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava ve
itiraz konusu Yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların
gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği
görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun’un 5. Maddesiyle Değiştirilen 2004 sayılı
Kanun’un 353. Maddesinin Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve
başvuru kararında, icra mahkemelerinin ceza mahkemesi sıfatıyla verdikleri
kararların idari değil yargısal nitelikte olduğu, bu mahkemelerin tazyik ve
disiplin hapsine ilişkin kararlarının kanun yolu incelemesinin üst dereceli
bir mahkemece yapılmamasının 5271 sayılı Kanun’da itiraz kanun yoluna
ilişkin oluşturulan sistemi tersyüz ederek hukuki güvenlik ve belirlilik
ilkelerini zedelediği, bir yerde birden fazla icra mahkemesi kurulması
hâlinde, bunların aynı icra mahkemesinin daireleri durumunda olduğu, bu
nedenle birbirlerinin kararını incelemelerinin mahkemelerin kendi
kararlarını incelemesi sonucunu ortaya çıkardığı, bu durumun güven duygusunu
ve adil yargılanma hakkını zedelediği, görünüşte bir kanun yolu oluşturduğu
ve belirsizlik nedeniyle kanuni hâkim güvencesinin sağlanmadığı
belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 5., 10.,
11., 12., 13.,36., 37., 38. ve
141.maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Dava
konusu kuralın birinci cümlesinde, icra mahkemelerince verilen tazyik ve
disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı itiraz yoluna başvurulabileceği ve
bunun süresi, ikinci cümlesinde, itirazı incelemeye yetkili merciler,
üçüncü cümlesinde ise itiraz incelemesi sonucu verilen kararların kesin
olduğu düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem
ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Anayasa’nın
36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan
faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia
ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer
verilmiştir. Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ve adil
yargılanma hakkı, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının yanında, diğer
temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların
korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Anayasa Mahkemesinin
daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere, kanun yoluna başvurma
hakkı da, hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı kapsamındadır.
Kanun
yolu, bir yargı yeri tarafından verilen ve hukuka aykırı olduğu ileri
sürülen bir kararın, kural olarak başka bir yargı yeri tarafından
incelenmesini sağlayan hukuki yoldur. Kanun yolunun amacı, yargı yerleri
tarafından verilen kararların, kural olarak başka bir yargı yeri tarafından
denetlenmesine imkân tanınmak suretiyle daha güvenceli bir yargı hizmeti
sunmaktır.
Anayasa’nın
142. maddesinde, “yargılama
usullerinin” kanun ile düzenlenmesi öngörülmektedir. Kanun yolu usulü
de yargılama usulü kapsamındadır. Anayasa’nın 154. maddesinde, Yargıtay’ın
adliye mahkemelerince; 155. maddesinde ise Danıştay’ın idari mahkemelerce
verilen ve “kanunun başka bir idari
yargı merciine bırakmadığı” karar ve hükümlerin son inceleme mercii
olduğu düzenlenmiştir. Buna göre, kanun yolu usulünün ve merciinin belirlenmesi
hususu kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır. Ancak, kanun koyucu bu
takdir yetkisini kullanırken hukukun genel ilkelerine ve Anayasa’daki
kurallara, özellikle de hukuk devleti ilkesine ve adil yargılama hakkına
uygun hareket etmelidir. Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında korunan kanun
yoluna başvurma hakkının etkili bir şekilde sağlanabilmesi için kanun yolu
merciinin, incelenen kararı gerektiğinde değiştirme yetkisine de sahip
olması gerekir.
Diğer
taraftan, kanun yoluna başvurma hakkının iki dereceden fazla tanınmasına
ilişkin Anayasa’da bir hüküm
bulunmamaktadır. Kanun yoluna başvurma hakkı sonsuz olmayıp, bu hakkın bir
yerde kesilmesi gerekmektedir.
Dava
konusu kuralın birinci cümlesinde, icra mahkemelerince verilen tazyik ve
disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı itiraz yoluna başvurulabileceği
belirtilerek kişilere kanun yoluna başvurma hakkı tanınmış; üçüncü
cümlesinde itiraz incelemesi sonucu verilen kararların kesin olduğu hüküm
altına alınarak bu hak, iki derece ile sınırlandırılmıştır.
Dava konusu kuralın ikinci cümlesinde ise itirazı
incelemeye yetkili mercilerin; icra mahkemesinin birden fazla dairesinin
bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daire, son numaralı
daire için birinci daire, o yerde icra mahkemesinin tek dairesi bulunması
hâlinde asliye ceza mahkemesi, icra mahkemesi hâkimi ile asliye ceza mahkemesi
hâkiminin aynı hâkim olması hâlinde en yakın asliye ceza mahkemesi olduğu
belirtilmiştir. Bir il veya
ilçenin adını taşıyan mahkemelerin, iş durumunun gerekli kıldığı
hâllerde, birden fazla kurulan “daire”lerinin,
yargılama faaliyetleri ve kanun yolu başvurularının incelenmesi yönünden
aynı mahkeme olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Yargı yerlerinin bir
isim altında daireler hâlinde çalışmaları, mahkemelerin teşkilatlanmasına
ilişkin “idari nitelikte” bir
tercihten ibarettir. 5271 sayılı Kanun’un itiraz kanun yoluna ilişkin 271.
maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca, itiraz mercii olarak belirlenen
icra mahkemesi dairelerinin ve diğer mahkemelerin, itiraz edilen kararı
denetleyerek işin esası hakkında karar verme yetkileri bulunmaktadır.
Dolayısıyla
dava konusu kuralla getirilen icra mahkemelerince verilen tazyik ve
disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı başvurulacak kanun yolu usulüne
ilişkin düzenlemeler, kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında olup, hukuk
devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkını zedelememektedir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın,
Anayasa’nın 5., 10., 11., 12., 13., 37., 38. ve
141. maddeleri ile ilgisi görülmemiştir.
B-
Kanun’un 6. Maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un 354. Maddesine Eklenen Fıkranın
İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararında, tazyik ve
disiplin hapsinin uygulanıp uygulanmayacağının ekonomik bir kıstasa
bağlanmasının normun koruma amacıyla bağdaşmadığı, alacağın faiz ve diğer
ferilerinin ceza verilemeyecek sınır belirlenirken dikkate alınıp
alınmayacağının muğlâk olmasının hukuki güvenlik, belirlilik ilkeleri ile
suç ve cezada kanunilik ilkesini zedelediği, tazyik ve disiplin hapsini gerektiren
eylemlerin cezalandırılmasının sebebinin kişinin borcunu ödememesi değil,
kanunda belirtilen yasaklanmış eylemleri yapması olduğu, icra takibine konu
borcu belli miktarın üzerinde olan kişiler cezalandırılırken, altında
olanların cezalandırılmamasının eşitlik ilkesini ihlal ettiği belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2., 10. ve
38. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kuralda, nafaka alacaklarına ilişkin takipler hariç, alacak miktarı
Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından her yıl belirlenen aylık en yüksek
brüt asgari ücret tutarının altında kalan takiplerde 2004 sayılı Kanun’da
düzenlenen disiplin ve tazyik hapislerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Anayasa’nın
38. maddesinin ilk fıkrasında, “Kimse,
... kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz.”; üçüncü fıkrasında, “Ceza ve ceza yerine
geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.” denilerek “suç ve
cezada kanunilik ilkesi” düzenlenmiştir. Anayasa’da öngörülen suçta ve
cezada kanunilik ilkesi ceza hukukunun da temel ilkelerinden birini
oluşturmakta olup, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinde aynı
ilkeye yer verilmiştir.
Suçta ve
cezada kanunilik ilkesinin zorunlu sonucu olarak, suç ve cezaya ilişkin
kurallar belirli olmalıdır. Hukuk devletinin de temel ilkelerinden biri
olan “belirlilik ilkesi”, hangi
eylemlerin yasaklandığının ve bu yasak eylemlere verilecek cezaların hiçbir
kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösterilmesini, kuralın açık, anlaşılır ve
sınırlarının belli olmasını gerektirir. Kişilerin yasak eylemleri önceden
bilmeleri düşüncesine dayanan bu ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence
altına alınması amaçlanmaktadır.
Anılan
ilkelere uyulup uyulmadığının tespiti bakımından, kuralla getirilen
cezasızlık sebebinde ölçüt alınan “alacak
miktarı” ve “Asgari Ücret Tespit
Komisyonu tarafından her yıl belirlenen aylık en yüksek brüt asgari ücret
tutarı” ibarelerinin belirli olup olmadığının değerlendirilmesi
gerekmektedir. Anayasa Mahkemesinin daha önce kimi kararlarında belirttiği
üzere, Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirlenen asgari ücret
tutarları Resmî Gazete’de önceden yayımlanmakta olduğundan, asgari ücretin,
cezanın belirlenmesinde ölçüt alınması belirsizliğe yol açmaz.
Diğer
taraftan, dava konusu kurala ilişkin yasama süreci incelendiğinde,
tasarıda, “toplam alacak miktarı”
ibaresine yer verilmişken, Genel Kurul görüşmeleri sırasında verilen bir
önerge ile bu ifade şeklinin asıl alacak, faiz, vekâlet ücreti ve icra
masraflarını da kapsadığı gerekçesiyle “toplam”
ibaresi metinden çıkarılmıştır. Buna göre, kuralda yer alan “alacak miktarı” ibaresinin, sadece “asıl alacağı” kapsadığı açıktır.
Dolayısıyla anılan ibarenin de belirsiz olduğu söylenemez.
Ceza ve
ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, ceza hukukunun
ana ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarına aykırı olmamak
kaydıyla, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik
hayatın gereksinimleri göz önüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre
belirlenir. Bu bağlamda, hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunlara ne tür ve
hangi ölçüde cezai yaptırım uygulanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya
hafifletici sebep olarak kabul edileceği ve ceza sistemini tamamlayan
müesseselerin nelerden ibaret olacağı hususlarında kanun koyucunun takdir
yetkisi bulunmaktadır. Dava konusu kuralla, alacak miktarı belli tutarın
altında kalan takiplerde disiplin ve tazyik hapisleri yönünden cezasızlık
sebebi öngörülmesinde, Anayasa’nın ve ceza
hukukunun temel ilkelerine aykırılık bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Yukarıda
belirtilen gerekçe karşısında kuralın, Anayasa’nın 10. maddesi yönünden
ayrıca incelenmesine gerek görülmemiştir.
Celal
Mümtaz AKINCI bu görüşe katılmamıştır.
C-
Kanun’un 12. Maddesiyle 492 sayılı Kanun’un 13. Maddesinin Birinci
Fıkrasının (i) Bendinde Yer Alan "açılan
davalar" İbaresinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen “ve kanun yolu başvuruları ile ceza
mahkemelerinden verilen kararlara karşı kanun yolu başvuruları,”
İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralın, Anayasa’nın
2., 36. ve 141. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216
sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural,
Anayasa’nın 10. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Dava
konusu kuralla, Cumhuriyet savcıları tarafından kamu adına yapılan kanun
yolu başvurularından harç alınmasına istisna getirilmiştir.
Anayasa’nın
73. maddesi uyarınca vergilendirmede genel kural, kanunla belirlenmiş
olmadır. Kanunla belirlenmiş konu ve kişilerden vergi, resim ve harç
alınabileceği gibi, vergi dışı bırakılabilir ya da bir kısım vergilerden
vazgeçilebilir. Vergi, resim ve harç ile
ilgili kanunlarda sosyal, ekonomik, mali ve kültürel amaçlı birtakım
muaflık, istisna ve indirimler getirilmesi, kanun koyucunun takdirine
bağlıdır. Ancak bu takdir yetkisi kullanılırken Anayasa’daki kurallara
uygun hareket edilmelidir. Bu kurallardan biri de Anayasa’nın 10.
maddesinde düzenlenmiş olan eşitlik ilkesidir.
Anayasa’nın
10. maddesinde düzenlenen “kanun
önünde eşitlik” ilkesi, hukuksal durumları aynı olanlar için söz
konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında
aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık
tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve
topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin
çiğnenmesi yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı
kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi
kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir.
Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı
tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
492 sayılı Kanun’un 13. maddesinin birinci
fıkrasının dava konusu ibareyi de içeren “Kamu adına C. savcıları tarafından Hukuk mahkemelerine açılan
davalar ve kanun yolu başvuruları ile ceza mahkemelerinden verilen kararlara
karşı kanun yolu başvuruları” biçimindeki (i) bendinde, Cumhuriyet
savcılarının “kamu adına”
görevleri gereği açtıkları davalar ve kanun yolu başvuruları harçtan
istisna tutulmuştur. Cumhuriyet savcıları, kanun yoluna başvurma hakkı
bulunan diğer kişilerin hem lehine hem de aleyhine kanun yoluna müracaat
edebilirler. Cumhuriyet savcıları dışında kanun yoluna başvurma hakkı
bulunanlar ise sadece kendi veya kanunda belirtilen yakınları lehine kanun
yoluna başvurabilirler. Buna göre, Cumhuriyet savcıları ile diğer kanun
yoluna başvurma hakkı bulunanların hukuki durumları eşit değildir.
Dolayısıyla, Cumhuriyet savcıları tarafından kamu adına yapılan kanun yolu
başvurularından harç alınmasına istisna getirilmesi, eşitlik ilkesini ihlal
etmez.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 10. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın,
Anayasa’nın 2., 36. ve 141. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
D-
Kanun’un 13. Maddesiyle, 492 sayılı Kanun’un (1) sayılı Tarifesinin “A- Mahkeme Harçları” Bölümünün “Hukuk ve ticaret davalarıyla, idarî
davalarda ihtilafsız yargı konularında ve icra tetkik mercilerinde”
Başlığında Yer Alan “Hukuk”
İbaresinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen “, ceza” İbaresinin İncelenmesi
492 sayılı Kanun’un (1) sayılı Tarifesinin “A- Mahkeme Harçları” bölümünün
başlığına eklenen dava konusu “, ceza”
ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı savıyla iptali istemi, daha önce yapılan
itiraz başvurusu nedeniyle esastan incelenerek 20.10.2011 günlü, E.2011/54,
K.2011/142 sayılı kararla Anayasa’ya aykırı olmadığı gerekçesi ile reddedilmiş
ve bu karar, 29.12.2011 günlü, 28157 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
Anayasa’nın
152. maddesinin son fıkrası ve 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1)
numaralı fıkrasına göre, Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği
ret kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı
kanun hükmünün Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla tekrar Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz.
İptal
davası, 10.6.2011 gününde açılmış ise de esas inceleme aşamasında, Anayasa
Mahkemesinin aynı konu hakkında işin esasına girerek verdiği yukarıda
belirtilen ret kararının 29.12.2011 gününde Resmî Gazete’de yayımlanması
nedeniyle, bu tarihten itibaren 10 yıl geçmedikçe davanın esasının
incelenmesine olanak bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenle dava konusu kuralın iptali isteminin, Anayasa’nın 152. maddesinin
son fıkrası ve 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrası
gereğince reddi gerekir.
E- Kanun’un 13. Maddesiyle, 492 sayılı Kanun’un (2)
sayılı Tarifesinin “II- Maktu harçlar”
Bölümünün (11) Numaralı Bendine “miras
taksim mukaveleleri,” İbaresinden
Sonra Gelmek Üzere Eklenen “mirasçılık belgesi,” İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralın, Anayasa’nın
2., 36. ve 141. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
492 sayılı
Kanun’un (2) sayılı Tarifesinin “II-
Maktu harçlar” bölümünde, noterlerce düzenlenen ve maktu harç alınması
öngörülen belgeler sayılmıştır. Anılan bölümün (11) numaralı bendine dava
konusu ibare eklenerek noterler tarafından düzenlenecek mirasçılık
belgesinden de maktu harç alınması sağlanmıştır.
Devletin
harç alma yetkisinin dayanağını oluşturan Anayasa’nın 73. maddesinin üçüncü
fıkrasında, “Vergi, resim,
harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya
kaldırılır.” denilmiştir. Vergilendirmede genel kural, “kanunla belirlenmiş” konu ve
kişilerden vergi, resim ve harç alınmasıdır. Kanunla yapılması koşuluyla
bir kamu hizmetinden harç alınması, kanun
koyucunun takdirine bağlıdır. Devletin vergilendirme yetkisinin
sınırı, aynı zamanda kişilerin hak ve özgürlüklerinin de sınırını
oluşturduğundan, bu yetkinin keyfiliğe kaçacak biçimde kullanılmaması,
Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenmiş olan hukuk devleti ilkesinin
gereğidir.
Harç, kamu
kurum ve kuruluşlarının sunduğu hizmetlerden yararlananlardan, bu
yararlanmaları karşılığı alınan bedeldir. Bir hizmetin harç konusu
olabilmesi için, kişilerin bir kamu kurumundan yararlanmaları, kişilere
kamu eliyle özel bir yarar sağlanması ve kamu idaresinin kişilerin özel bir
işiyle uğraşması gerekir.
1512
sayılı Kanun’un ilgili hükümleri uyarınca noterlerin atamaları Adalet Bakanlığı, denetimleri ise Adalet
Bakanlığı müfettişleri ve Cumhuriyet savcıları tarafından yapılmakta,
noterlik daireleri resmi daire olarak kabul edilmektedir. Anılan Kanun’un
1. maddesinde ise “Noterlik bir kamu
hizmetidir. Noterler, hukuki güvenliği sağlamak ve anlaşmazlıkları önlemek
için işlemleri belgelendirir ve kanunlarla verilen başka görevleri
yaparlar.” denilmiştir. Buna göre noterlikler, “resmi daire”; bunlar tarafından sunulan hizmetler ise “kamu hizmeti” niteliğindedir.
Kişiler, mirasçılık belgesi almak suretiyle “mirasçılık durumlarını belgelendirmek” biçiminde özel yararlar
sağlarlar. Dolayısıyla kamu kurumu niteliğinde olan noterliklerce verilen
ve kişilerin mirasçılık durumlarını belgeleyerek kişisel yararlarına hizmet
eden mirasçılık belgesi verilmesi biçimindeki kamu hizmetinin harca konu
edilmesi harçlara ilişkin prensiplere aykırı değildir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. maddelerine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın,
Anayasa’nın 36. ve 141. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
F-
Kanun’un 13. Maddesiyle, 492 sayılı Kanun’un Değiştirilen “IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları”
Kısmının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, ceza yargılamasının amacının maddi gerçeğe ulaşmak olduğu,
sanığın kanun yollarına başvurma hakkının ekonomik bir silahla engellenmeye
çalışılmasıyla maddi gerçekliğin ortaya çıkarılmasının değil, şekli
yargılamaların önünün açıldığı, ceza yargılamasının devamı niteliğindeki
kanun yolları aşamasının paralı hale getirilmesinin hukuk devleti ve sosyal
devlet ilkeleriyle bağdaşmadığı, ceza yargılamasında harç alınmasının hak
arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkını zedelediği, harcı yatıramayacak
olanlar için ceza yargılamasında adli yardım müessesesinin düzenlenmemiş
olduğu, özel hukuk yargılamalarında da harç ve hak arama hürriyeti
dengesinin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulmadığı, yapılan değişikliğin
süratin en fazla, giderin mümkün olduğunca fazla olması sonucunu doğurduğu,
böylelikle usul ekonomisi ilkesini tersine çevirdiği belirtilerek dava
konusu kısmın, Anayasa’nın 2., 36. ve 141.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
1- Değiştirilen Kısmın (b) Fıkrasının İncelenmesi
Anayasa Mahkemesinin 20.10.2011 günlü, E.2011/54,
K.2011/142 sayılı kararıyla, 492 sayılı Kanun’un (1) sayılı
Tarifesinin “A- Mahkeme Harçları”
bölümünün değiştirilen “IV. Temyiz,
istinaf ve itiraz harçları” kısmının “Yargıtay ceza dairelerine yapılacak temyiz başvurularında 40 TL”
biçimindeki (b) fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün
altı ay sonra yürürlüğe girmesine karar verilmiş ve bu karar, 29.12.2011 günlü, 28157 sayılı Resmî
Gazete’de yayımlanmıştır.
Açıklanan
nedenle dava konusu kısmın (b) fıkrası hakkında yeniden karar verilmesine
yer olmadığına karar verilmesi gerekir.
2- Değiştirilen Kısmın (a), (c), (d) ve (e)
Fıkralarının İncelenmesi
Dava
konusu kurallarla, Yargıtay hukuk dairelerine, Danıştaya,
yürütmenin durdurulmasına ilişkin itirazlar dâhil olmak üzere bölge idare
mahkemelerine ve bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerine yapılacak
itiraz, istinaf ve temyiz başvurularından harç alınması kurala
bağlanmıştır.
Harç, kamu
kurum ve kuruluşlarının sunduğu hizmetlerden yararlananlardan, bu
yararlanmaları karşılığı alınan bedeldir. Temyiz, istinaf ve itiraz
mercileri tarafından verilen kanun yolu incelemesi biçimindeki yargı
hizmeti, bu yollara başvurma hakkı bulunanların kendi iradesiyle yaptığı
başvuru üzerine verilmektedir. Söz konusu hizmeti talep edenlerden, bunun
karşılığında harç alınması, harçlara ilişkin genel prensiplere aykırı
değildir.
Anayasa
Mahkemesinin 20.10.2011 günlü, E.2011/54 ve K.2011/142 sayılı kararında
belirtildiği üzere, kanun koyucunun, yargı hizmetlerinin verilmesi
karşılığında harç alınması biçiminde düzenleme yapma yetkisi bulunmakla
birlikte, bunun, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında bulunan mahkemeye
erişim hakkını engellememesi için “harcın
miktarının makul olması”, “harcın
alınmasında haklı bir amacın olması”, “ulaşılmak istenen amaç ile harç miktarı arasında orantı olması”
ve “ödeme gücü olmayanlar bakımından
etkili adli yardım sisteminin olması” kriterlerine
uyulması gerekir.
Yargıtay hukuk dairelerine yapılacak temyiz
başvurularından, Danıştaya yapılacak temyiz
başvurularından,yürütmenin
durdurulmasına ilişkin itirazlar dâhil olmak üzere bölge idare
mahkemelerine itirazen yapılacak başvurulardan,
bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerine yapılacak istinaf
başvurularından alınacak kanun yolu harçlarını ödeme gücü bulunmayanların,
doğrudan veya 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesinde yapılan atıf gereğince 6100
sayılı Kanun’un adli yardıma ilişkin hükümlerinden yararlanma olanakları
bulunmaktadır. Anılan harçların, haklı bir amaç taşıma, makul ve
orantılı olma ilkelerine aykırı bir yönü de bulunmamaktadır.
Diğer
taraftan, Anayasa’nın 141. maddesinin son fıkrasında, davaların en az
giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması düzenlenerek, “usul ekonomisi” ilkesine yer
verilmiştir. Dava konusu kurallarla getirilen harçlar, gereksiz kanun yolu
başvurularının önlenmesine ve kanun yolu mercilerinin iş yükünün
azaltılmasına, yargı hizmetlerinin hızlandırılmasına yöneliktir.
Dolayısıyla, dava konusu kurallar, usul ekonomisi ilkesini de
zedelememektedir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kısmın (a), (c), (d) ve (e) fıkraları, Anayasa’nın 2., 36. ve 141. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
3- Değiştirilen Kısmın (f), (g) ve (h) Fıkralarının
İncelenmesi
Dava
konusu kurallarla, bölge adliye mahkemeleri ceza dairelerine yapılacak
istinaf başvurularından, idari yaptırımlar konusunda sulh ceza
mahkemelerince verilen son karara karşı itirazen
yapılacak başvurulardan ve icra mahkemelerinin kararlarına karşı itirazen yapılacak başvurulardan harç alınması
öngörülmüştür. İcra mahkemelerinin disiplin ve tazyik hapislerine ilişkin
kararlarına karşı 2004 sayılı Kanun’un 353. maddesinin ikinci fıkrası
uyarınca itiraz yoluna başvurulabilmekte olup, dava konusu (h) fıkrası,
anılan kararlara karşı itirazen yapılacak
başvuruları kapsamaktadır.
Yukarıda
belirtilen kanun yolu başvurularından alınacak harçlar yönünden, ödeme gücü
olmayanlara etkili adli yardım sağlayacak bir sistem dava konusu kurallarla
birlikte düzenlenmediği gibi, hukukumuzda adli yardıma ilişkin tek
düzenleme olan 6100 sayılı
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ilgili hükümlerinin, anılan harçlar
bakımından uygulanmasını sağlayacak herhangi bir atıf yapılmamıştır. Dolayısıyla
dava konusu kısmın (f), (g) ve (h) fıkraları, ödeme gücü olmayanlar
bakımından mahkemeye erişim hakkını engelleyecek niteliktedir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kısmının (f), (g) ve (h) fıkraları, Anayasa’nın 2.
ve 36. maddelerine aykırıdır. İptalleri gerekir.
Dava
konusu kurallar Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı görülerek iptal
edildiğinden, ayrıca 141. madde yönünden incelenmelerine gerek
görülmemiştir.
Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN,
Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Nuri NECİPOĞLU ve Muammer TOPAL bu görüşe
katılmamışlardır.
G- Kanun’un 14. Maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a Eklenen
71/A Maddesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, mirasçılık belgesi verilmesi ile
terk eden eşin ortak konuta davet edilmesi işlemlerinin çekişmesiz yargı
işi olduğu, yargı yetkisi kapsamında olan işlemlerin yargı kurumu olmayan
noterlere verilmesinin yargı yetkisinin devredilmezliği ve hukuki güvenlik
ilkelerini zedelediği, bazı hâllerde mirasçılık belgesi verilmesinin bilirkişi
incelemesini gerektirdiği, hâkim yerine noterlere bilirkişi tayin etme
görevinin verilmesinin hak sahiplerini hukuk ve yargı güvencesinden yoksun
bırakacağı, hak arama özgürlüğünün yargı mercileri önünde
kullanılabileceği, yargısal nitelikli işlemlerin yargı dışında çözülmesinin
kanuni hâkim güvencesi ile bağdaşmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 9., 36. ve 37. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kuralla, noterlere “terk eden
eşi ortak konuta davet etme” ve “mirasçılık
belgesi verme” yetkisi tanınmıştır. Mirasçılık belgesi, 4721 sayılı
Kanun’un 598. maddesinde düzenlenmiştir. Dava konusu kuralla noterlere
mirasçılık belgesi verme yetkisinin tanınmasına paralel olarak anılan
maddeye de noterlere ilişkin ibare eklenmiştir. Ancak bu ekleme, maddenin
atanmış mirasçı veya vasiyet alacaklısı olanlara verilecek mirasçılık
belgesine ilişkin ikinci fıkrasına değil, sadece yasal mirasçılara
verilecek mirasçılık belgesine ilişkin birinci fıkrasına yapılmıştır. Ayrıca
1512 sayılı Kanun’un 71/B maddesinin (3) numaralı fıkrasında, nüfus
kayıtlarının mirasçılık belgesi verilmesi konusunda yeterli olmaması
hâlinde mirasçılık belgesinin noterler tarafından verilemeyeceği hükme
bağlanmıştır. Buna göre, dava konusu kuralla noterlere tanınan mirasçılık
belgesi verme yetkisi, yasal mirasçılarla ve nüfus kayıtlarının yeterliliği
ile sınırlıdır.
Anayasa’nın
2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti … bir hukuk
Devletidir.”; 9. maddesinde, “Yargı
yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”; 36.
maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve
yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı
olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”; 37.
maddesinde ise “Hiç kimse kanunen
tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.” denilmiştir.
6100
sayılı Kanun’un 382. maddesinde, terk eden eşin ortak konuta davet edilmesi
ve mirasçılık belgesi verilmesi, çekişmesiz yargı işleri arasında
sayılmaktadır.
Terk eden
eşin ortak konuta davet edilmesi, terk sebebiyle boşanma davasında bir dava
şartı olup, dava açılmadan ve işin esası incelenmeksizin yapılan, bağımsız
bir yargısal sonuç doğurmayan ve yetkili makamlar eliyle terk eden eşe
ortak konuta dönmesi çağrısı ile terkin sonuçlarının hatırlatılmasını
içeren bir bildirim niteliğindedir.
Mirasçılık
belgesi ise miras bırakanın mirasçılarının kimler olduğunu ve bunların
miras paylarını tespit eden, mirasçılık durumunu üçüncü kişilere karşı veya
resmi makamlar önünde kanıtlamaya yarayan bir belgedir. Noterlere, yasal
mirasçılar hakkında mirasçılık belgesi verme yetkisi tanınmış olup,
bunların kimler olduğu, hangi durumlarda ve ne oranda mirasçı olacakları
4721 sayılı Kanun’un ilgili maddelerinde açıkça düzenlenmiştir. 1512 sayılı
Kanun’un 71/B maddesinin (3) numaralı fıkrasında ise mirasçılık belgesi
verilmesinin yargılamayı gerektirmesi, nüfus kayıtlarının mirasçılık
belgesi verilmesi konusunda yeterli olmaması veya mirasçılık belgesinin
yabancılar tarafından talep edilmesi hâllerinde, bu belgenin noterler
tarafından verilemeyeceği kurala bağlanmıştır. Buna göre dava konusu kuralla,
noterlere yapma yetkisi tanınan işlemler, bir ihtilafı yargısal bir kararla
sona erdirme sonucunu doğuracak nitelikte değildir.
Diğer
taraftan, 1512 sayılı Kanun’un 71/C maddesinde, noterlerin verdikleri
mirasçılık belgesine karşı itiraz yoluna başvurabileceği düzenlenerek, bu
işlem yargı denetimine tabi tutulmuştur. Terk eden eşin ortak konuta davet
edilmesi ise terk sebebiyle boşanma davası yönünden bir dava şartı
olduğundan, bunun usulüne uygun olup olmadığı 6100 sayılı Kanun’un 115.
maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca boşanma davasına bakan mahkemenin
yargı denetimi altındadır.
Ayrıca,
4721 sayılı Kanun’un 164. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında,
hâkimlerin terk eden eşin ortak konuta davet edilmesi ve 598. maddesinin
birinci fıkrasında da mahkemelerin mirasçılık belgesi verme yetkisi devam
etmekte olup, dava konusu kuralla noterlere, hâkimler ve mahkemelere
alternatif bir yetki tanınmaktadır. Noterlere dava konusu kuralla anılan
yetkilerin verilmesi, yargı yetkisinin devredilmesi anlamına gelmediği gibi
hukuk devleti ve doğal hâkim ilkeleri ile hak arama özgürlüğünü de
zedelememektedir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2., 9.,
36. ve 37. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
H- Kanun’un 14. Maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a
Eklenen 71/B Maddesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Kanun’un 14. maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a eklenen 71/A
maddesine ilişkin gerekçelerle ve noter stajyerinin de terk eden eşi ortak
konuta davet etme ve mirasçılık belgesi işlemlerini yapabilmelerinin, yargı
yetkisinin devredilmezliği ve hukuki güvenlik ilkelerine ilişkin ihlali
derinleştirdiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.,
9., 36. ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, Kanun’un 14. maddesiyle 1512
sayılı Kanun’a eklenen 71/A maddesi ile tanınan terk eden eşin ortak konuta
davet edilmesi ve mirasçılık belgesi verilmesi yetkileri kullanılırken
noterlerce uygulanacak usul düzenlenmekte, bu kapsamda noterlerin,
ilgilinin yazılı veya sözlü başvurusu üzerine, talep edilen işlemle ilgili
bir tutanak düzenleyeceği, işlemler yapılırken, o işlemlerle ilgili özel
kanunlarındaki usullerin gözetileceği, talebin konusunun bir belge
düzenlenmesini gerektirmesi hâlinde, noterin, ilgilisine bu belgeyi de
düzenleyerek vereceği; noterlerin, 1512 sayılı Kanun’un 71/A maddesinde belirtilen
işlemleri bizzat yapacağı ancak, noterlik dairesinde imza yetkisi verilmiş
hukuk fakültesi mezunu görevli veya noter stajyeri mevcut ise işlemlerin
onun tarafından da yapılabileceği; mirasçılık belgesi verilmesinin
yargılamayı gerektirmesi, nüfus kayıtlarının mirasçılık belgesi verilmesi
konusunda yeterli olmaması veya mirasçılık belgesinin yabancılar tarafından
talep edilmesi durumunda, mirasçılık belgesinin noterler tarafından
verilemeyeceği; 1512 sayılı Kanun’un 71/A maddesinde yer alan işlemlere
ilişkin taleplerde noterler tarafından alınacak ücretin, Noterlik Ücret
Tarifesinde ayrıca gösterileceği, bu işlemlere ilişkin düzenlenen
kâğıtların değerli kâğıt bedellerinden istisna olduğu; bu maddenin
uygulanmasına ilişkin usul ve esasların Adalet Bakanlığınca çıkarılacak
yönetmelikle düzenleneceği belirtilmektedir.
1512
sayılı Kanun’un 36. maddesinin birinci fıkrası uyarınca noter, noterlik
işlemlerini yapmak ve kendisine yardım etmek üzere stajının üç ayını
tamamlamış bulunan stajyerine, başkâtibine veya diğer bir kâtibine imza
yetkisi verebilmekte, başkâtip ve kâtibin hukuk fakültesi mezunu olması
gerekmemektedir. Dava konusu kuralla, terk eden eşin ortak konuta davet
edilmesi ve mirasçılık belgesi verilmesi işlemlerini yapacak başkâtip ve
kâtibin hukuk fakültesi mezunu olması şartı getirilerek, bu işlemleri
yapacak personelin daha nitelikli olması aranmıştır.
Kanun’un
14. maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a eklenen 71/A maddesine ilişkin gerekçede
belirtilen nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2.,
9., 36. ve 37. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
I- Kanun’un 14. Maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a
Eklenen 71/C Maddesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Kanun’un 14. maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a eklenen 71/A
maddesine ilişkin gerekçelerle kuralın, Anayasa’nın 2.,
9., 36. ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, Kanun’un 14. maddesiyle 1512
sayılı Kanun’a eklenen 71/A maddesi ile tanınan yetki uyarınca noterlerin
verecekleri mirasçılık belgesine karşı itiraz yolu düzenlenmekte, bu
kapsamda, noterlerin verdikleri mirasçılık belgesi hakkında, menfaati ihlal
edilenler tarafından sulh hukuk mahkemesine itirazda bulunulabileceği,
mahkemenin, itiraz üzerine verdiği kararın bir örneğini ilgili notere ve
Türkiye Noterler Birliğine bildireceği belirtilmektedir.
Kanun’un
14. maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a eklenen 71/A maddesine ilişkin gerekçede
belirtilen nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2.,
9., 36. ve 37. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
J-
Kanun’un 18. Maddesiyle 2802 sayılı Kanun’un 21. Maddesinin Birinci
Fıkrasının (c) Bendinde Yer Alan “iş sayısı ve bu inceleme üzerine verilen
notları” İbaresi Yerine “işleri”
Şeklinde Yapılan Değişikliğin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, mahkemelerin bağımsızlığı ve
hâkimlik teminatı esaslarına göre görev yapan hâkimlerin, yapılan
değişiklikle sicil ve terfi kaygısıyla hareket eden kamu ajanlarına
dönüştürülmesinin hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
ilkelerini zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 138., 139. ve 140. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 18. maddesiyle, 2802 sayılı Kanun’un 21.
maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “iş sayısı ve bu inceleme üzerine verilen notları” ibaresi,
“işleri” ibaresi şeklinde değiştirilmiştir. Buna göre, hâkim
ve savcıların derece yükselmelerine ilişkin ilkeler belirlenirken, bunların
kanun yolu incelemesinden geçen
işleri, “sayı” ve “not” yönünden kıstas alınamayacak, anılan
işlerin ne şekilde göz önünde tutulacağını Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu belirleyecektir.
Anayasa’nın
2. maddesinde, “hukuk devleti”;
138. maddesinde, “mahkemelerin
bağımsızlığı”; 139. maddesinin birinci fıkrasında, “hâkimlik ve savcılık teminatı”
ilkelerine yer verilmiştir. Anayasa’nın 140. maddesinin üçüncü fıkrasında
ise hâkim ve savcıların nitelikleri, meslekte ilerlemeleri ve yetersizlik
hâllerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre
kanunla düzenleneceği kurala bağlanmıştır.
Yargı
bağımsızlığı, hukuk devletinin ön koşulu ve âdil yargılanma hakkının temel
güvencesidir. Mahkemelerin bağımsızlığı, genellikle hâkimlerin bağımsızlığı
kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmakta ve biri diğerinin nedeni ve
doğal sonucu olarak anlaşılmaktadır. Yargının bir karakteri olan
bağımsızlık, hâkimin çekinmeden ve endişe duymadan, Anayasa’nın öngördüğü
gereklerden başka herhangi bir etki altında kalmadan, yansız tutumla,
özgürce karar verebilmesidir. Hâkim bağımsızlığının yalnız yürütme organına
karşı değil, demokratik bir toplumda, devlet yapısı içindeki tüm kurum ve
kuruluşlar ile kişilere karşı da düşünülüp sağlanması gerekir.
Bununla
birlikte yargı bağımsızlığı tek başına bir amaç olmadığı gibi hâkimlerin kişisel
bir ayrıcalığı da değildir. Yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı, nihai
amaç olan adaletin etkin bir şekilde topluma dağıtılmasının araçları
arasındadır. Bu araçlardan biri de hâkimlerin atama ve terfilerinin liyakat
esasına dayalı olmasıdır. Şüphesiz “karar
vermedeki yetkinlik” de, liyakatin belirlenmesinde göz önünde tutulması
gereken hususlardandır. Bu yetkinliğin belirlenebilmesi için, hâkimlerin
kanun yollarından geçen işlerinin dikkate alınması doğaldır. Anılan
hususun, liyakatin belirlenmesinde ne şekilde dikkate alınacağının hâkimler
ve savcıların özlük işlerinden sorumlu kurullara bırakılması ise çeşitli
uluslararası kuruluşlar bünyesinde belirlenmiş olan yargının etkinliğinin
sağlanmasına ilişkin ilkelerle de uyumludur. Kanun yollarından geçen
işlerinin, hâkim ve savcıların derece yükselmesine ilişkin ilkeler
belirlenirken Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
tarafından dikkate alınacak hususlardan olması, hukuk devleti, mahkemelerin
bağımsızlığı, hâkimlik ve savcılık teminatı ilkelerini zedelememektedir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2.,
138., 139. ve 140. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
Serdar
ÖZGÜLDÜR bu görüşe katılmamıştır.
K-
Kanun’un 18. Maddesiyle 2802 sayılı Kanun’un 33. Maddesinin Birinci Fıkrasında Yer Alan “not oranları” İbaresi Yerine “kanun yolu incelemesinden geçen işleri” Şeklinde Yapılan
Değişikliğin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Kanun’un 18. maddesiyle 2802 sayılı Kanun’un 21. maddesinin
birinci fıkrasının (c) bendinde yer
alan “iş sayısı ve bu inceleme
üzerine verilen notları” ibaresi yerine “işleri” şeklinde yapılan değişikliğe ilişkin gerekçelerle
kuralın, Anayasa’nın 2., 138., 139. ve 140.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 18. maddesiyle, 2802 sayılı Kanun’un 33.
maddesinin birinci fıkrasında yer alan “not oranları” ibaresi, “kanun yolu incelemesinden geçen
işleri” ibaresi şeklinde değiştirilmiştir. Buna göre, birinci
sınıf hâkim ve savcıların çalışmalarının değerlendirilmesine ilişkin
ilkeler belirlenirken, hâkim ve
savcıların kanun yolu incelemesinden geçen işleri, “not” yönünden
kıstas alınamayacak, anılan işlerin ne şekilde göz önünde tutulacağını
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu belirleyecektir.
Kanun’un
18. maddesiyle 2802 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasının (c)
bendinde yer alan “iş sayısı ve bu inceleme üzerine verilen
notları” ibaresi yerine “işleri”
şeklinde yapılan değişikliğe ilişkin gerekçede belirtilen nedenlerle dava
konusu kural, Anayasa’nın 2., 138., 139. ve 140.
maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar
ÖZGÜLDÜR, bu görüşe katılmamıştır.
L- Kanun’un 19. Maddesiyle 4721 sayılı Kanun’un
164. Maddesinin Birinci ve İkinci Fıkralarında Yer Alan “hakim” İbarelerinden Sonra
Gelmek Üzere Eklenen “veya noter” İbareleri ile 598.
Maddesinin Birinci Fıkrasında Yer Alan “sulh
mahkemesince” İbaresinden Sonra Gelmek Üzere Eklenen “veya noterlikçe” İbaresinin
İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Kanun’un 14. maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a eklenen 71/A
maddesine ilişkin gerekçelerle kuralların, Anayasa’nın 2.,
9., 36. ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6217
sayılı Kanun’dan önce, 4721 sayılı Kanun’un 164. maddesinin birinci ve
ikinci fıkralarında terk nedeniyle boşanma davasının şartı olan terk eden
eşin ortak konuta davet edilmesi yetkisi sadece hâkimlere; 598. maddesinin
birinci fıkrasında ise yasal mirasçılara mirasçılık belgesi verme yetkisi
sadece sulh mahkemelerine tanınmıştır. Kanun’un 14. maddesiyle 1512 sayılı
Kanun’a eklenen 71/A maddesiyle noterlere de bu yetkilerin tanınmasına
paralel olarak 4721 sayılı Kanun’un
anılan hükümlerine noterlere ilişkin dava konusu ibareler eklenmiştir.
Kanun’un
14. maddesiyle 1512 sayılı Kanun’a eklenen 71/A maddesine ilişkin gerekçede
belirtilen nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa’nın 2.,
9., 36. ve 37. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi
gerekir.
M- Kanun’un 23. Maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un
272. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Değiştirilen (a) Bendinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kanun yollarına başvurunun
yargılamanın devamı niteliğinde olduğu, kanun yollarına gidilemeyecek
kararların istisnayı kural hâline getirecek şekilde arttırılmasının
yargılama faaliyetinin ve bu faaliyetin diyalektik yönünün ortadan
kaldırılması anlamına geleceği, belli miktara kadar olan adli para
cezalarına mahkûmiyet hükümlerine karşı kanun yoluna başvurulamamasının
hukuk devleti ilkesini ve adil yargılanma hakkını zedelediği belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, hapis cezasından çevrilenler
hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üçbin
Türk Lirası dâhil adli para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı istinaf
yoluna başvurulamayacağı hükme bağlanmıştır. Ancak bölge adliye mahkemeleri
henüz faaliyete geçmediğinden, dava konusu kural, bölge adliye
mahkemelerinin faaliyete geçmesinden sonra uygulanmaya başlanacaktır.
Anayasa Mahkemesinin 23.7.2009 günlü, E.2006/65,
K.2009/114 sayılı kararıyla, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 305. maddesinin ikinci
fıkrasının belli miktara kadar olan adli para cezasına mahkûmiyet
hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamayacağını düzenleyen (1) numaralı
bendi, hapisten çevrilen adli para cezalarını kapsaması nedeniyle iptal
edilmiştir. Mahkeme, söz konusu
kuralı, doğrudan verilen adli para cezaları yönünden ise Anayasa’ya aykırı
bulmamıştır.
Anılan kararda da belirtildiği üzere, kanun yoluna
başvurma hakkı, adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Bunun nasıl yapılacağı
ise usul hükümleri ile gösterilmektedir. Anayasa’nın 142. maddesinde “mahkemelerin kuruluşunun, görev ve
yetkilerinin, işleyişlerinin ve yargılama usullerinin” kanun ile
düzenlenmesi öngörülmüştür. Kanun yoluna ilişkin düzenlemeler de yargılama
usulü kapsamındadır. Anayasa’nın 141. maddesi uyarınca yargılamanın mümkün
olan süratle sonuçlanması gerektiğinden, her karara karşı kanun yoluna
gidilmesi uygun değildir. Mahkemelerce verilen tüm kararlara karşı kanun
yolunun açık tutulması, kanun yolu kurumunu işlemez duruma getirebilir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Türkiye
tarafından imzalanan ancak henüz onaylanmayan Ek 7 nolu
Protokolünün “Cezai konularda iki
dereceli yargılanma hakkı”nı
düzenleyen 2. maddesinde “az önemli
suçlar” yönünden bu hakka istisna getirilebileceği düzenlenmektedir.
Anayasa’nın tüm maddeleri aynı etki ve değerde
olup, aralarında bir üstünlük sıralaması bulunmadığından, uygulamada
bunlardan birine öncelik tanımak olanaklı değildir. Bu nedenle, kimi zaman
zorunlu olarak birlikte uygulanan iki Anayasa kuralından biri, diğerinin
sınırını oluşturabilmektedir. Anayasa’nın adil yargılanma hakkını düzenleyen
36. maddesinde herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş ise de
mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama
usullerinin kanunla düzenleneceğini öngören Anayasa’nın 142. ve davaların
mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını ifade eden Anayasa’nın 141.
maddelerinin, adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde
gözetilmesi gerektiği açıktır.
Kanun koyucunun belli miktara kadar olan adli para
cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı istinaf yolunu kapatmaktaki amacının,
bölge adliye mahkemelerinin iş yükünün artmasını ve sonuçta yargılamanın
yavaşlamasını engellemek olduğu anlaşılmaktadır. Ceza
adalet sisteminde “az önemli suçlar”
kategorisi içerisinde kabul edilebilmeleri mümkün olan doğrudan para cezası
verilmesini gerektiren suçlar nedeniyle verilen mahkûmiyet hükümlerine
karşı temyiz ve istinaf yolunun kapatılması, belirlenen sınırın, paranın
satın alma gücü karşısında adalet duygusunu rencide edecek veya hukuk
devleti kavramıyla bağdaşmayacak sonuçlara yol açacak boyutta bulunmaması
nedeniyle, hukuk devleti ilkesini ve hak arama özgürlüğünü
zedelememektedir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın
2. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
N-
Kanun’un 26. Maddesiyle 5320 sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 2. Maddenin
İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, Kanun’un 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 272. maddesinin
üçüncü fıkrasının değiştirilen (a) bendine ilişkin gerekçelerle kuralın,
Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un
23. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 272. maddesinin üçüncü fıkrasının
değiştirilen (a) bendiyle, hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere,
sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil
adli para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı istinaf yoluna
başvurulamayacağı hükme bağlanmıştır. Ancak bölge adliye mahkemeleri henüz
faaliyete geçmediğinden, bu aşamada ceza mahkemelerince verilen hükümler,
istinaf yerine temyize tabi olduğundan, dava konusu kuralla bölge adliye
mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar yukarıda belirtilen mahkûmiyet
hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamayacağına dair geçici düzenleme
yapılmıştır.
Kanun’un
23. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 272. maddesinin üçüncü fıkrasının
değiştirilen (a) bendine ilişkin gerekçede belirtilen nedenlerle dava
konusu kural, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
O- Kanun’un 26. Maddesiyle 5320 sayılı Kanun’a
Eklenen Geçici 3. Maddenin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Cumhuriyet savcısının hem
soruşturma hem de kovuşturma esnasında görevli bulunduğu, sanık aleyhine olduğu
kadar lehine olan delilleri de toplamakla yükümlü olduğu, duruşmalara
katılmadan, sadece dosya üzerinden bu görevleri adil ve hakkaniyete uygun
olarak yerine getirebilmesinin mümkün olmadığı, bunun adil yargılanma
hakkıyla çeliştiği ve uluslararası ilkelere aykırı olduğu belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve
Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a, 6217 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle
eklenen dava konusu Geçici 3. maddenin Anayasa’ya aykırılığı savıyla iptali
istemi, daha önce yapılan itiraz başvurusu nedeniyle esastan incelenerek
19.1.2012 günlü, E.2011/43, K.2012/10 sayılı kararla Anayasa’ya aykırı
olmadığı gerekçesi ile reddedilmiş ve bu karar, 5.4.2012 günlü, 28225
sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
Anayasa’nın
152. maddesinin son fıkrası ve 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1)
numaralı fıkrasına göre, Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği
ret kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı
kanun hükmünün Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla tekrar Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz.
İptal
davası, 10.6.2011 gününde açılmış ise de esas inceleme aşamasında, Anayasa
Mahkemesinin aynı konu hakkında işin esasına girerek verdiği yukarıda
belirtilen ret kararının 5.4.2012 gününde Resmî Gazete’de yayımlanması
nedeniyle, bu tarihten itibaren 10 yıl geçmedikçe davanın esasının
incelenmesine olanak bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kuralın iptali isteminin, Anayasa’nın 152.
maddesinin son fıkrası ve 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1) numaralı
fıkrası gereğince reddi gerekir.
P- Kanun’un 26. Maddesiyle 5320 sayılı Kanun’a
Eklenen Geçici 4. Maddenin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 141. maddesinde
davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılması öngörülmekle birlikte,
süratin, hukuk ve yargı güvenliği ilkeleri ile adil yargılanma hakkını
zedelememesi gerektiği, dava konusu kuralla tebliğname
düzenlenmesi uygulaması askıya alınarak anılan ilkelerin ve hakkın zedelendiği,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Göç/Türkiye kararında Yargıtay
Başsavcılığı tebliğnamesinin başvurana tebliğ
edilmemesinin çekişmeli dava hakkına ve silahların eşitliği ilkesine aykırı
olduğunun belirtilmiş olduğu, kişilerin haklarında düzenlenen belgeleri
öğrenmeden savunma hakkını kullanabilmesinin mümkün olmadığı belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava
konusu kuralla, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden altı
ay sonra başlamak üzere üç yıl süreyle yapılacak kanun yolu incelemeleri
sırasında bölge adliye mahkemelerinde ve Yargıtay’da tebliğname
düzenlenmesine ilişkin hükümlerin uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır.
Anayasa’nın
“Hak arama hürriyeti” başlığını
taşıyan 36. maddesine 3.10.2001 günlü, 4709 sayılı Kanun ile “adil yargılanma” ibaresinin
eklenmesine ilişkin gerekçede, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerce
de güvence altına alınan adil yargılama hakkının madde metnine dâhil
edildiği vurgulanmıştır. Anılan sözleşmelerden Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ile bunun uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
içtihatlarında, adil yargılanma ölçütleri içerisinde; gerekçeli karar,
duruşmada hazır bulunma, susma hakkı, silahların eşitliği, yüzyüzelik ve doğrudan doğruyalık
yanında “çekişmeli yargılanma hakkı”
da kabul edilmektedir.
Çekişmeli
yargılama ilkesi, bir davada tarafların gösterilen tüm delillerden ve
sunulan tüm mütalaalardan haberdar edilmelerini ve bunlarla ilgili görüş
bildirme olanağına sahip olmalarını gerektirir.
Tebliğname, istinaf
veya temyiz kanun yolu mercilerinden önce bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet
başsavcılıkları veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından incelenen
dosyayla ilgili olarak başsavcılığın görüşünün yazıldığı bir belgedir.
Kanun yolu mercileri tarafından istinaf ve temyiz incelemesi yapılırken bu
görüş de dikkate alınmaktadır. Dolayısıyla tebliğnamenin
ilgili taraflara tebliğ edilmesi ve onlara, buna karşı görüş bildirme
olanağı tanınması çekişmeli yargılanma hakkının gereğidir. Nitekim Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları da bu yöndedir (Göç/Türkiye, 11.7.2002
T., No: 36590/97).
Dava
konusu kuralla, ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla yasa
koyucunun takdir yetkisi kapsamında, kanun yolu mercileri önünde birikmiş
olan iş yükünün azaltılması gerekçesiyle bu merciler nezdinde bulunan
başsavcılıklarca tebliğname düzenlemesi
uygulamasının kaldırılmış olmasında Anayasa’ya aykırı bir yön
bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
VI-
YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
31.3.2011
günlü, 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
A) 13. maddesiyle 2.7.1964 günlü, 492 sayılı Harçlar
Kanunu’nun değiştirilen “IV. Temyiz,
istinaf ve itiraz harçları” kısmının (f), (g) ve (h) fıkralarına
ilişkin iptal hükmünün yürürlüğe girmesinin ertelenmesi nedeniyle, bu
fıkraların YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE,
B) 1- 5. maddesiyle, 9.6.1932
günlü, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 353. maddesinin değiştirilen
birinci fıkrasına,
2- 6. maddesiyle 2004 sayılı Kanun’un 354. maddesine
eklenen fıkraya,
3- 12. maddesiyle 492 sayılı Kanun’un 13. maddesinin
birinci fıkrasının (i) bendinde yer alan “açılan davalar” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ve kanun yolu başvuruları ile ceza
mahkemelerinden verilen kararlara karşı kanun yolu başvuruları,”
ibaresine,
4- 13. maddesiyle, 492 sayılı Kanun’un;
a- (1) sayılı Tarifesinin “A- Mahkeme Harçları” bölümünün “Hukuk ve ticaret davalarıyla, idarî davalarda ihtilafsız yargı
konularında ve icra tetkik mercilerinde” başlığında yer alan “Hukuk”
ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “,
ceza” ibaresine,
b- (2) sayılı Tarifesinin “II- Maktu harçlar” bölümünün (11) numaralı bendine “miras taksim mukaveleleri,”
ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “mirasçılık
belgesi,” ibaresine,
c-Değiştirilen “IV. Temyiz,
istinaf ve itiraz harçları” kısmının (a), (c), (d) ve (e) fıkralarına,
5- 14. maddesiyle, 18.1.1972 günlü, 1512 sayılı
Noterlik Kanunu’na 71. maddesinden sonra gelmek üzere “Diğer İşlemler” başlığıyla “Üçüncü
Bölüm” olarak eklenen 71/A, 71/B ve 71/C maddelerine,
6- 18. maddesiyle, 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun;
a- 21. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer
alan “iş sayısı ve bu inceleme
üzerine verilen notları” ibaresi yerine “işleri” şeklinde yapılan değişikliğe,
b- 33. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “not oranları” ibaresi yerine “kanun yolu incelemesinden geçen işleri”
şeklinde yapılan değişikliğe,
7- 19. maddesiyle, 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk
Medenî Kanunu’nun 164. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “hakim” ibarelerinden
sonra gelmek üzere eklenen “veya
noter” ibareleri ile 598. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “sulh mahkemesince” ibaresinden sonra
gelmek üzere eklenen “veya noterlikçe”
ibaresine,
8- 23. maddesiyle, 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 272. maddesinin üçüncü fıkrasının değiştirilen (a)
bendine,
9- 26. maddesiyle, 23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a eklenen
geçici 2., geçici 3. ve geçici 4. maddelere,
yönelik iptal istemleri, 1.11.2012
günlü, E.2011/64,K.2012/168 sayılı
kararla reddedildiğinden, bu maddelere, fıkralara, bende ve ibarelere
ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE,
C)13.
maddesiyle 492 sayılı Kanun’un değiştirilen “IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları” kısmının (b) fıkrası
hakkında, 1.11.2012 günlü, E. 2011/64, K. 2012/168 sayılı kararla karar
verilmesine yer olmadığına karar verildiğinden, bu fıkraya ilişkin
yürürlüğün durdurulması istemi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
1.11.2012
gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VII- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “Kanun, kanun hükmünde kararname ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal
kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar.
Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi
ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı
günden başlayarak bir yılı geçemez” denilmekte, 6216 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66.
maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır.
492 sayılı Kanun’un (1) sayılı Tarifesinin “A- Mahkeme Harçları” bölümünün dava
konusu değiştirilen “IV. Temyiz,
istinaf ve itiraz harçları” kısmının (f), (g) ve (h) fıkralarının iptal
edilmesi nedeniyle, doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek
nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile
6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince bu bende
ilişkin iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak
altı ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
VIII- SONUÇ
31.3.2011
günlü, 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
A) 1- 5. maddesiyle, 9.6.1932 günlü, 2004 sayılı
İcra ve İflas Kanunu’nun 353. maddesinin değiştirilen birinci fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
2- 6. maddesiyle 2004 sayılı
Kanun’un 354. maddesine eklenen fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, Celal Mümtaz AKINCI’nın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
3- 12. maddesiyle, 2.7.1964 günlü, 492 sayılı
Harçlar Kanunu’nun 13. maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde yer alan
“açılan davalar” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ve kanun yolu
başvuruları ile ceza mahkemelerinden verilen kararlara karşı kanun yolu
başvuruları,” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
4- 13. maddesiyle, 492 sayılı Kanun’un;
a- (1)
sayılı Tarifesinin “A- Mahkeme Harçları” bölümünün “Hukuk ve ticaret
davalarıyla, idarî davalarda ihtilafsız yargı konularında ve icra tetkik
mercilerinde” başlığında yer alan “Hukuk” ibaresinden sonra gelmek üzere
eklenen “, ceza” ibaresinin iptali istemine ilişkin davanın, Anayasa’nın
152. maddesinin son fıkrası ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrası
gereğince REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- (2)
sayılı Tarifesinin “II- Maktu harçlar” bölümünün (11) numaralı bendine
“miras taksim mukaveleleri,” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen
“mirasçılık belgesi,” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
c-Değiştirilen “IV. Temyiz, istinaf ve
itiraz harçları” kısmının;
aa-
(a), (c), (d) ve (e) fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
bb- (b)
fıkrası, 20.10.2011 günlü, E. 2011/54, K. 2011/142 sayılı kararla iptal
edildiğinden, dava konusu bu fıkra hakkında YENİDEN
KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA, OYBİRLİĞİYLE,
cc-
(f), (g) ve (h) fıkralarının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan
ÜSTÜN, Nuri NECİPOĞLU ile Muammer TOPAL’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
5- 14. maddesiyle, 18.1.1972 günlü, 1512 sayılı
Noterlik Kanunu’na 71. maddesinden sonra gelmek üzere “Diğer İşlemler”
başlığıyla “Üçüncü Bölüm” olarak eklenen 71/A, 71/B, 71/C maddelerinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
6- 18. maddesiyle, 24.2.1983
günlü, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu’nun;
a- 21.
maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “iş sayısı ve bu
inceleme üzerine verilen notları” ibaresi yerine “işleri” şeklinde yapılan
değişikliğin,
b- 33.
maddesinin birinci fıkrasında yer alan “not oranları” ibaresi yerine “kanun
yolu incelemesinden geçen işleri” şeklinde yapılan değişikliğin,
Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
7- 19.
maddesiyle, 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 164.
maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “hâkim” ibarelerinden
sonra gelmek üzere eklenen “veya noter” ibareleri ile 598. maddesinin
birinci fıkrasında yer alan “sulh mahkemesince” ibaresinden sonra gelmek
üzere eklenen “veya noterlikçe” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
8- 23. maddesiyle, 4.12.2004
günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 272. maddesinin üçüncü fıkrasının
değiştirilen (a) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
9- 26. maddesiyle, 23.3.2005
günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli
Hakkında Kanun’a eklenen;
a- Geçici 2. ve Geçici 4. maddelerin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- Geçici 3.
maddenin iptali istemine ilişkin davanın, Anayasa’nın 152. maddesinin son
fıkrası ve 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrası
gereğince REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B) 13. maddesiyle 492 sayılı Kanun’un değiştirilen
“IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları” kısmının (f), (g) ve (h)
fıkralarının iptal edilmesi nedeniyle, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü
fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası
gereğince bu fıkralara ilişkin İPTAL HÜKMÜNÜN, KARARIN RESMÎ GAZETE’DE
YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE,OYBİRLİĞİYLE,
1.11.2012 gününde karar
verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
|
|
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
|
|
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
|
|
|
|
Üye
Hicabi
DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|
|
|
|
|
KARŞIOY
İptali
istenen 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacı ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13. maddesiyle 492 sayılı
Kanun’un değiştirilen “IV. Temyiz, İstinaf ve İtiraz harçları” kısmının
(f), (g), (h) bentlerinde, sırasıyla;
- Bölge
adliye mahkemeleri ceza dairelerine yapılacak istinaf yolu başvurularında
- İdari
yaptırımlar konusunda sulh ceza mahkemelerince verilen son karara karşıitirazen yapılacak başvurularda
- İcra
mahkemelerinin kararlarına karşı itirazen
yapılacak başvurularda harç miktarının 20 (yirmi) TL’sı
olacağı belirtilmiştir.
6217
sayılı Yasa’nın adalet hizmetlerinin hızlandırılması, süratli verimli ve
ekonomik şekilde yürütülmesini sağlamak, mahkemelerin iş yükünü azaltmak ve
yargılama faaliyetinde zaman ve emek kaybını önlemek amacı ile hazırlanmış
olduğu anlaşılmaktadır.
Harç
alınmasında; Yargılamayı uzatmaya yönelik kanun yolu başvuruların önüne
geçmenin yasa koyucunun taktir hakkı içindeki asıl
amacı olduğu, bunu da anayasanın 141. maddesindeki “davaların en az giderle
ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması görevi kapsamında gözettiği
açıktır.
Davacı
dilekçesinde, maddi gerçeğe ulaşmak amaçlı ceza yargılamasında kanun
yolları aşamasının paralı olmasının hak arama hürriyetini ve adil
yargılanma hakkını zedelediğini, harcı yatıramayacak durumda olanlar içinde
ceza yargılamasında adli yardım müessesesi olmadığını söylerken, önce para
ile ceza yargılaması ilkesini reddetmekte, bilahare olacaksa da parası
olmayanlar için yardımda olmalıdır demektedir.
İptali
istenen (f), (g), (h) bentlerinde yer alan harca konu başvuruların
niteliğine bakıldığında, harca tabi olan kısımlardan; İcra hukuku alanında
yapılan incelemede verilen yalnızca disiplin ve tazyik hapsine ilişkin
kararlara karşı “itirazen” yapılacak başvurularda
harç alınmasının kural kapsamında olduğu, diğerlerinin kural kapsamı
dışında kaldığı,
İdari yaptırımlar konusunda; Kural olarak ilgili
kanunda açıkça gösterilen idari kural, makam veya kamu görevlileri
tarafından(5326 sayılı Kanun madde 22/1)verilen idari yaptırım kararlarına
karşı sulh ceza mahkemesine yapılan “başvuru” (5326 sayılı Kanun madde
27/1) üzerine, sulh ceza mahkemesince verilecek son karar karşı yapılacak
“itiraz” kanun yolu (5326 sayılı kanun madde 29/1) başvuruları kural
kapsamında olup idari yaptırımlara ilişkin bunun dışındaki kanun yolu
başvuruları kural kapsamında bulunmamaktadır.
Hukuk yargılaması alanında kanun yolu
başvurularında miktar veya değeri 1.500 TL’yi geçmeyen mal varlığı
davalarına ilişkin kararlar (6100 sayılı Kanun madde 341/2), bölge adliye
mahkemeleri tarafından verilen miktar veya değeri 25.000 TL’yi geçmeyen
davalara ilişkin kararlar, 6100 sayılı Kanun’un 4. maddesinde gösterilen
örneğin, sulh hukukda dava konusu değer veya
tutarına bakılmaksızın kiralanan taşınmazın ilamsız icra yolu ile
tahliyesi, ortaklığın giderilmesi, zilyedliğin
korunması vb. davalar ile özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine
girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar, ilk derece mahkemeleri arası
yetki görev uyuşmazlıklarına ve mercii tayinine ilişkin kararlar,
çekişmesiz yargı, nüfus kayıtlarının düzeltilmesi, geçici hukuki koruma
kararları (6100 sayılı Kanun madde 362/1), vasi tayini, azli ve aylık 100
TL’yi geçmeyen nafaka, icra iflas daire kusuruna ilişkin davalar harçtan
müstesna olduklarından (492 sayılı kanun madde 13) dava konusu başvurusunda
harç ödenecek kurallar kapsamında değildirler.
İptal
konusu kurallar içeriğinde yer alan bir çok başvuru alanı sanıldığı kadar
geniş olmayıp sınırlı olduğu ve bu alan içinde oldukça büyük bir kısmı da
ücretsiz yada istisnaen
ücretsizlik kapsamındadır, yani harca tabi değildirler.
Anayasa
Mahkememiz 20.10.2011 tarihinde 2011/54 E., 2011/142
K. sayılı kararında Yargıtay ceza dairelerine yapılacak temyiz
başvurularında 40 TL biçimindeki öngörülen harcı ödeme gücü olmayanlar
bakımından adli yardım sisteminin itiraz konusu kuralıda kapsayacak şekilde
belirlemediği, ödeme gücü bakımından yaptığı diğer bir değerlendirmesi ile
de bir nevi yüksek ve orantısız bularak iptal etmiştir. Nitekim
gerekçesinde Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında bulunan mahkemeye erişim
hakkının engellenmemesi için “harcın miktarının makul olması” ölçüsüne
işaret edildiği görülmektedir.
Dava
konusu kurallarda (f), (g), (h ) bentlerinde ise yukarıda sayılan kapsam ve
istisnalar dışı sınırlı sayılı alanda yer alan harç tutarı görüleceği üzere
sadece 20 (yirmi) TL’dır.
İtiraz
konusu kuralın gereksiz ve kötü niyetli kanun yolu başvurularını engellemek
olduğu da tartışmasızdır.
Harcın
kamu kurum ve kuruluşlarının sunduğu hizmetlerden yararlananlardan alınan
bedel olduğu mahkememizin çokça kararında ifade ve kabul gördüğü yerde,
adalet hizmetinde hizmet karşılığı harç alınmasında harçlara ilişkin genel
prensiplere aykırılık olmayacaktır.
Bu
durumda önemli olanın harç miktarının makullüğü olduğu açıktır. Harç
miktarları genelde; Davanın önemi, niteliği, işgal edeceği zaman, emek gibi
unsurlar dikkate alınarak değerlendirilmekte ve de asgari ücret tutarı
oransal bir ölçü gibi gözetilip kabul edilmektedir.
Adalet
hizmetinin hızlandırılması için ilk derece yargılanma sonunda gereksiz
temyiz başvuruları önlenerek, mercilerin önündeki iş yükünün azaltılması
hedefi ile alınacak düşük miktarda ki harcın ulaşılmak istenen amaç ile
orantısız olduğu da, söylenemeyecektir.
İptali
istenen kuralda yer alan 20 TL.’lik ücret 2012
yılı için öngörülen aylık asgari ücretin bir günlük tutarının yarısından
biraz fazla bir tutar olup başvuruların niteliklerine de bakıldığında
ölçüsüz, orantısız ve makul olmadığını söylemeye olanak yoktur.
Davada
iddia ve savunmaların değerlendirildiği ilk derece yargılama süreci
sonrasında, ikincil bir değerlendirme hakkı tanınırken yasa koyucunun
yargının kamusal ve takdiri düzeni adına makul sayılabilecek bir ölçüde
harç almasının adalete erişimi engellediği söylenemeyecektir. Ödeme gücü
olmayanlar yönünden yasa koyucunun Sosyal devlet ölçütü ile kaynaklarını da
gözeterek yargılama türlerine göre ve adli yardım takdirinde anayasal bir
zorunluluk da bulunmadığından, çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
|
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
KARŞIOY YAZISI
31.3.2011 günlü, 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin
Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 13. maddesiyle, 2.7.1964 günlü, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13.
maddesiyle değiştirilen “IV. Temyiz, istinaf ve itiraz harçları” kısmının
(f), (g) ve (h) fıkraları Anayasa’nın
2. ve 36. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
İtiraz konusu kurallarla, Harçlar Kanunu’na
ibareler eklenmek suretiyle bölge adliye mahkemeleri ceza dairelerine
yapılacak istinaf başvurularından, idari yaptırımlar konusunda sulh ceza
mahkemelerince verilen son karara karşı itirazen yapılacak başvurulardan ve icra
mahkemelerinin kararlarına karşı itirazen
yapılacak başvurulardan “20 TL” harç alınması
öngörülmüştür.
Harç, kamu kurum ve kuruluşlarının sunduğu
hizmetlerden yararlananlardan, bu yararlanmaları karşılığında alınan
bedeldir. Resen temyize tabi olup harçtan muaf bulunan onbeş
sene ve daha fazla hapis cezalarına mahkûmiyet hali dışında, Yargıtay ceza
daireleri tarafından verilen temyiz incelemesi biçimindeki yargı hizmeti
temyiz hakkı bulunanın kendi iradesiyle yaptığı temyiz başvurusu üzerine
verilmektedir. Bu hizmeti talep edenlerden bu hizmet karşılığında harç
alınmasında Anayasa ve harçlara ilişkin genel prensiplere aykırılık
bulunmamaktadır. Nitekim çoğunluk görüşünde de bu husus belirtilmiştir.
Çoğunluğun Anayasaya aykırılık ve iptal gerekçesi münhasıran “ödeme gücü
bulunmayanlara adli yardım sağlanmamış olması” olgusuna dayanmaktadır.
İtiraz konusu kurala ilişkin madde gerekçesinde, yargı mercilerine
yapılacak itiraz, istinaf ve temyiz yolu başvurularında harç alınması ile
yargılamayı uzatmaya yönelik olarak yapılan başvuruların önlenmesi ve bu
suretle yargı mercilerindeki iş yükünün azaltılmasının amaçlandığı
belirtilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi adil yargılama hakkı
kapsamında bulunan mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını ve doğası
gereği Devlet’in bu hususta düzenleme yapma yetkisi bulunduğunu kabul
etmektedir. (AİHM, Bakan/Türkiye, 12.6.2007 T.,
No: 50939/99). Mahkeme bu açıdan, “harcın alınacağı yargılama aşaması”,
“harcın miktarının makul olması”, “harcın alınmasında haklı bir amacın
olması”, “ulaşılmak istenen amaç ile harç arasındaki orantı olması” ve
“ödeme gücü olmayanlar bakımından etkili adlî yardım sisteminin olması” biçimindeki
kriterleri dikkate almaktadır. (AİHM, Kreuz/Polonya, 18.06.2001 T., No: 28249/95;
Bakan/Türkiye, 12.6.2007 T., No: 50939/99; Ülger/Türkiye, 26.06. 2007 T.,
No: 25321/02; Tolstoy-Miloslavsky/İngiltere, 13.06.1995 T., 18139/91). Bu kriterler
gözetilerek itiraz konusu kurala bakıldığında şu sonuçlara varılmaktadır:
- Harcın, yargılamanın ilk derece aşamasında veya kanun yolu
aşamasında alınması farklı değerlendirilmektedir. Yargılamanın ilk derece
aşamasında alınacak bir harcın mahkeme önünde iddia ve savunmayı hiç dile
getirememe sonucunu doğurabileceği ve bu nedenle bu aşamada harç
alınmasının daha sıkı koşullara bağlanması gerektiği kabul edilmektedir.
Yargılamanın kanun yolu aşamasında harç alınması bakımından ise, daha önce
iddia ve savunmanın bir mahkeme önünde dile getirilmesine imkân tanınmış
olduğundan, üye devletlerin, daha geniş bir düzenleme yetkisi bulunduğu
benimsenmektedir. (AİHM, Bakan/Türkiye, 12.6.2007 T.,
No: 50939/99: Tunç/Türkiye, 11.2.2008 T., No: 20400/03;
Eyüp Kaya/Türkiye, 23.9.2008 T., No: 17582/04; Bek/Türkiye, 20.4.2010 T.,
No: 23522/05). İtiraz konusu kuralla öngörülen temyiz harcı, yargılamanın
ilk derece aşamasının bitmesinden, ilgililerin iddia ve savunmalarını bir
mahkeme önünde dile getirmesinden sonraki bir aşama olan kanun yolu
aşamasında alınmaktadır. Bu nedenle itiraz konusu kural kapsamında, kanun
koyucunun yargı hizmetine harç biçiminde bir mali yükümlülük getirme
bakımından daha geniş yetkisinin bulunduğunun kabul edilmesi gerekir.
- Harcın miktarının makul olması, mahkemeye erişim hakkını
engelleyecek kadar yüksek olmaması gerektiği belirtilmektedir. AİHM
kararlarında yargılama giderleri ve harç miktarlarının yüksek olup olmadığı
belirlenirken, asgari ücret miktarı dikkate alınmaktadır. Ülkemizde brüt en
yüksek aylık asgari ücret, 1 Ocak - 30 Haziran 2011 tarihleri arasında
796,50 TL ve 1 Temmuz - 31 Aralık 2011 tarihleri arasında 837 TL olarak
tespit edilmiştir. İtiraz konusu kuralla getirilen 20 TL’lik harç ise bunun
yaklaşık yirmide biri tutarında olup oldukça düşük miktardadır.
- Haklı bir amaca ulaşılmak için harç alınması gerektiği kabul
edilmektedir. İlgili kanunların gerekçelerinde, kanun yolu harçlarının
alınmasındaki amaç, “gereksiz ve kötü
niyetli kanun yolu başvurularını engellemek ve böylelikle kanun yolu
mercilerinin zaman ve emek kaybının önüne geçmek, iş yükünü azaltmak”
olarak gösterilmiştir. Gereksiz başvurular nedeniyle mahkemelerin artan iş
yüklerinin azaltılması, tüm dünyada çözümü aranan en önemli yargılama
sorunlarından biri olup, bunun haklı bir amaç olduğunda kuşku
bulunmamaktadır.
- Harç alınan işlem ve harç miktarı ile ulaşılmak istenen amaç
arasında orantısızlık bulunmaması gerektiği ifade edilmektedir. Gereksiz
itiraz ve istinat başvuruları önlenerek, inceleme merciinin iş yükünün azaltılması
amacı ile iddia ve savunmaların bir mahkeme önünde dile getirilmesinden
sonra alınacak 20 TL gibi oldukça düşük miktardaki itiraz ve istinat harcı
arasında orantısızlık bulunmadığı açıktır.
- Adil yargılanma hakkı kapsamında bulunan mahkemeye erişim hakkı
bakımından, üye devletlerin mali bir yükümlülük getirebilecekleri kabul
edilmekle birlikte, bu hakkın engellenmemesi için ödeme gücü olmayanlara
etkili bir adlî yardım sağlayacak sistemin varlığı aranmaktadır. Dava
masrafı çok yüksek ise ve adli yardım verilmemişse, mahkemeye ulaşma
hakkının özü zedelenebilir, mahkemeye ulaşma hakkına ölçüsüz bir sınırlama
getirilmiş olabilir. Masraf çok yüksek tutularak, yargı yerine ulaşma
hakkının özü zedelenmemeli, yargı yerine ulaşma hakkına ölçüsüz bir sınırlama
getirilmemelidir. (Kreuz v. Polonya, 19.06.2001,
para. 62-67: Ait-Mouhoub v.
Fransa, para 57-58).Ancak AİHM, devletin kamu kaynaklarından
sadece gerçekten ihtiyacı olan davacılara adli yardım yapmak istemesinimeşrubirkaygıolarakkabuletmektedir. (Tunç/Türkiye,11.2.2008 T.,No: 20400/03). Devletlerin kaynaklarının sınırlılığı dikkate alınarak, bazı
durumlarda, adli yardım verilmemesi haklı ve meşru görülmektedir.
Ülkemizde ceza kanun yolu açısından özel bir adlî
yardım sistemi düzenlememiştir. Hukuk yargılaması dışındaki yargı
alanlarına ilişkin usul yasalarında, hukuk yargılamasındaki adlî yardım
hükümlerine yapılan atıflardan, kanun koyucu tarafından, adlî yardıma
ilişkin bu hükümlerin tüm yargılama alanları bakımından ortak hüküm niteliğinde
görüldüğü sonucu çıkmaktadır. Ancak ceza yargılamasında hakları genişletici
kıyas serbest olduğundan, ceza mahkemeleri kararlarına karşı temyiz
başvurusunda bulunacak olan, ancak harcı ödeme gücü bulunmayanlar bakımından
hukukumuzda adlî yardıma ilişkin tek düzenleme niteliğindeki 6100 sayılı
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 334-340. maddelerinin, burada kıyasen
uygulanması olanağı bulunmaktadır. Nitekim uygulamada da bu yönde kararlar
verildiği görülmektedir. Ayrıca 10.6.2011 günlü, 27960
sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan Ceza Muhakemesi
Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak
Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına
Dair Yönetmelik’le, temyiz, istinaf ve itiraz harçlarının
müdafiler tarafından ödenmesi hâlinde, bunların herhangi bir kesintiye tabi
olmadan müdafilere ödeneceğine dair değişiklik yapılmak suretiyle, dolaylı
bir adlî yardım düzenlemesine yer verilmiştir.
Görüldüğü üzere Anayasaya aykırı olmayan itiraz
konusu ibare ile getirilen düzenlemenin AİHS sistemine ve AİHM içtihatları
ile ortaya konulan ilkelere de aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, bölge adliye mahkemeleri ceza
dairelerine yapılacak istinaf başvurularından, idari yaptırımlar konusunda
sulh ceza mahkemelerince verilen son karara karşı itirazen
yapılacak başvurulardan ve icra mahkemelerinin kararlarına karşı itirazen yapılacak başvurulardan “20 TL” harç
alınmasını düzenleyen kuralın, münhasıran, bu miktarı ödeyemeyecek
bulunanlar için açıkça adli yardım sağlanmaması olgusuna dayalı olarak
Anayasaya aykırı görülerek iptaline karar verilmesi adil yargılanma hakkı,
mahkemeye erişim hakkı ve adli yardım kurumu ile ilgili olarak kabul edilen
standart ve yaklaşımlarla bağdaşmamaktadır.
Belirtilen nedenlerle, itiraz konusu kurallara
yönelik iptal isteminin reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle
kuralın iptaline yönelik çoğunluk görüşüne katılmadık.
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Muammer TOPAL
|
KAŞIOY GEREKÇESİ
31.3.2011 günlü, 6217 sayılı “Yargı HizmetlerininHızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun”un 18. maddesiyle, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun
21. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “iş sayısı ve bu inceleme üzerine
verilen notları” ibaresi, “işleri”
şeklinde değiştirilmiş; aynı Kanun’un 33. maddesinin birinci fıkrasında yer
alan “not oranları” ibaresi ise “Kanunyolu
incelemesinden geçen işleri” şeklinde değiştirilmiştir. Bu
değişikliklerle, hâkim ve savcıların derece yükselmelerinde ve birinci
sınıf hâkim ve savcıların çalışmalarının değerlendirilmesinde esaslı bir
unsur olan “Kanunyolu incelemesinden geçen iş
sayısı ve bu inceleme üzerine verilen notları” şartı kaldırılmış;
değişiklikten sonra kanunyolundan geçen işlerin
ne şekilde gözönünde tutulacağı Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) taktirine
bırakılmış; HSYK’da kendisine kanunla verilen bu
yetkiyi iki ayrı ilke kararı ile yerine getirmiştir. Buna göre, 30.9.2011
günlü, 282/1 sayılı “Hâkim ve Savcıların Derece Yükselmesi Esaslarına
İlişkin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ilke
Kararı’nın 6. maddesi ile “Yükselme Esasları” dokuz bent halinde sayılmış;
30.9.2012 günlü, 282/2 sayılı “Birinci Sınıfa Ayrılan ve Birinci Sınıf olan
Hâkim ve Savcıların Çalışmalarının Değerlendirilmesi Esaslarına İlişkin
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ilke kararı”nın
6-13. maddelerinde öngörülen kriterlere yer verilmiştir.
İptal davasına konu sözkonusu
kurallarla artık temyiz merciinin dosya üzerindeki incelemesi sadece hukuka
uygunluk denetimi mesabesine indirilmiş; hâkim ve savcıların esaslı ve
bariz de olsa hukuki hata ve uygulamaları, not düzenlemesinin kaldırılması
nedeniyle yaptırımsız bırakılmış ve mahal mahkemeleri üzerinde etkili olan
çok önemli bir hukuki enstrümandan yoksun
kalınmıştır. Anılan ilke kararları incelendiğinde; işlerin belli yüzdesinin
çıkarılması (nasıl çıkarsa çıksın) veya belli dosya sayısının esas
alınması, müfettiş hâl kâğıtlarının dikkate alınması, kanunyolu
incelemesinden geçen işleri (sayı olarak; nitelik değerlendirmesi söz
konusu değil) gibi tamamen göreceli ve hukuki kalite bakımından yeterli
olmayan bazı kriterlerin öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
Hâkim ve Savcıların terfi ve yükselmelerinin sadece Yargıtay-Danıştay
notları esas alınarak yapılması ne kadar doğru değil ve bunun diğer
unsurlarla desteklenmesi gerekli ise; not sisteminden tamamen vazgeçilerekterfi
ve yükselmenin sadece şekli birtakım esaslara bırakılması o derece
sakıncalı sonuçlara yol açabilecek mahiyettedir. Anayasa’nın 138., 139. ve 140. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde
de, hâkim bağımsızlığı ve teminatının önemli bir unsuru olan tefi ve
yükselme esaslarının dengeli, adil ve yerinde bir düzenlemeyle hayata
geçebileceği izahtan varestedir. Liyâkatin
eksende olduğu bir düzenleme asıl olmalı; ehliyet, yetenek, vasıf ve
sonuçlandırılan davalarda ki hukuki doğruluk ve isabet derecesi de bunu
tamamlamalıdır. Temyiz mercileri ise bunların gerçekleştirilmesinde önemlibir rol
oynamakta; inceledikleri dosyalar nedeniyle hâkimlerin mesleki liyâkat ve kariyerleri üzerinde verdikleri notlarla
etkili olmakta idiler. Temyiz mercilerinin bu yetkilerinin alınmasıyla
hâkim ve savcılar artık not almayacaklarından; temyiz incelemesi de mahal
mahkemeleri üzerinde etkinliğini kaybedecek, adaletin tecellisi üzerinde
doğrudan etkili bir yöntemin kaldırılmasıyla yukarıda işaret edilen Anayasa
hükümlerinin yanı sıra hukuk devletini düzenleyen 2. maddesi de ihlâl
edilmiş olacaktır. Diğer bir deyişle, sözkonusu
düzenlemeler yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleriyle uyarlı
düşmediği gibi, hukuk devleti ilkesi ile de bağdaşır değildir.
Açıklanan nedenlerle, anılan kuralların iptali gerektiği
kanaatine vardığımdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyorum.
MUHALEFET
ŞERHİ
Dava ve itiraz konusu kural ile
6217 sayılı Yasa’nın 6. maddesi ile 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun
354. maddesinin başlığı “Davanın ve
cezanın düşmesi ile ceza verilemeyecek haller” şeklinde değiştirilmiş
ve madde sonuna eklenen yeni fıkra ile; “Nafaka alacaklarına ilişkin takipler
hariç, alacak miktarı Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından her yıl
belirlenen aylık en yüksek brüt asgari ücret tutarının altında kalan
takiplerde bu Kanunda öngörülen disiplin ve tazyik hapsi uygulanmaz.”
denilerek asgari ücret tutarının altındaki alacaklarda Kanunda öngörülen
disiplin ve tazyik hapsinin uygulanmayacağı öngörülmüştür.
Madde gerekçesinde kuralın amacı açıkça
belirtilmemiş olmakla birlikte, genel gerekçede, 6217 sayılı Kanun’un “devlet hizmetlerinin ve adaletin
hızlandırılmasını, süratli, verimli ve ekonomik bir şekilde
yürütülmesini sağlamak, mahkemelerin iş yükünü azaltmak ve yargılama
faaliyetinde zaman ve emek kaybını önlemek”amacıyla çıkarıldığı ifade
edilmiştir.
Bu düşünce tarzı, “yargıyı hızlandıralım, mahkemelerin iş yükünü
azaltalım da adalet tam yerine gelmese de olur, zaman ve emek kaybını önlemek
pahasına adaletten fedakarlık yapılabilir”
sonucunun doğmasına neden olabilecektir.
Anayasa Mahkemesinin birçok
kararında,Hukuk devletinin, “ insan
haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve
işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet" olduğu belirtilmiş,
“adaletli bir hukuk düzeninin kurulması ve bunun sürdürülmesi” Hukuk
devletinin gerekleri arasında sayılmıştır. .
Yargıyı hızlandırmak gerekçesi ile asgari ücret
tutarının altındaki alacakların tahsilini, dolayısıyla adaletin tecellisini
zorlaştıran dava konusu kural; “…her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurma” ilkesine aykırıdır. Kuralla asgari ücretin altında borcu olanlara
pozitif ayrımcılık yapılmakta, bu durumda olanlar yasaya aykırı davranıp
ödeme şartını ihlal etseler dahi kendilerine bir müeyyide uygulanmamakta,
böylece müeyyidesizlik nedeniyle bu kişilerden alacak tahsili
güçleştirilmekte, adeta bunların borçlarını ödememesi
kolaylaştırılmaktadır. UYAP verilerine göre, 2012 yılında para alacağına
ilişkin olarak yapılan 4.962.874 icra takibinden 2.269.272 sinin asgari
ücretin altında olduğu göz önüne alındığında bu sayınınhiç de azımsanmayacak bir oranda
olduğu izahtan varestedir.
Son on, onbeş yıl
içerisinde telefon intifa haczinin, emekli maaşı haczinin yasaklanması,
karşılıksız çek keşide etmeye verilen para cezası ve bunun da ödenmemesi
halinde verilen hapis cezasının kaldırılmasına ilişkin düzenlemeler ile mal
beyanında bulunmama halinde verilen disiplin ve tazyik hapsi cezasının
iptaline ilişkin karara ve ev eşyası haczine getirilen sınırlandırmadan
sonra asgari ücretin
altındaki alacaklarda Kanunda öngörülen disiplin ve tazyik hapsinin
uygulanmayacağına ilişkin kural da
eklenince alacak tahsili oldukça güçleşmiş, bazı hallerde imkansız hale gelmiştir. Bu durum ise ticari hayatı,
piyasaları olumsuz etkileyerek, toplumsal barış ve huzurun bozulması ile
hukuk devletine ve adalete duyulan güvenin sarsılmasına neden olacak
niteliktedir.
Bu değerlendirmelerden sonra, Hukuk devletinde
adaletin yerine getirilmesine mi, yargının hızlandırılmasına mı öncelik
verilmeli? İkileminde tercihin adaletin yerine getirilmesinden yana olması
gerektiği kanaatindeyim.
İcra ve İflas Kanunu’nun 340. maddesi, icra
dairesinde kararlaştırılan borcu ödeme şartını, makbul bir sebep olmaksızın
ihlal edenlere üç aya kadar tazyik hapsi verileceğini hüküm altına
almıştır. Burada cezalandırılmasına karar verilen eylem “ödeme şartını
makbul bir sebep olmaksızın ihlal etmek”tir.
Ceza, borçtan dolayı ve borcun miktarı nedeniyle değil, ödeme şartının
ihlali nedeniyle verilmektedir.Bu
durumda asgari ücretin altında borcu olduğu halde ödeme şartını ihlal eden
kişi ile asgari ücretin üzerinde borcu olduğu halde ödeme şartını ihlal
eden kişi yönünden cezaya konu eylem aynı(borç ödeme şartını ihlal)olduğu halde, kuralla aynı ihlali gerçekleştiren bu kişiler arasında
eşitsizliğe neden olunmaktadır. Ayrıca nafaka borcu olanlarla, nafaka borcu
dışında asgari ücretin altında borcu olanlar arasında da yasanın
cezalandırılmasını istediği ihlal eylemi nedeniyle bir eşitsizlik, pozitif
ayrımcılık söz konusu olmaktadır.
Sonuç olarak, yukarıda açıklanan gerekçelerleitiraz
konusu kuralın Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ve iptali
gerektiği düşüncesiyle, çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
|