|
Anayasa
Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2011/113
Karar Sayısı : 2012/108
Karar Günü : 18.7.2012
İPTAL DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Emine Ülker TARHAN, Muharrem
İNCE ile birlikte 122 milletvekili (Esas Sayısı : 2011/113)
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Ankara 11. İdare Mahkemesi (Esas Sayısı: 2012/71)
İPTAL DAVASININ VE İTİRAZIN KONUSU
: 8.8.2011 günlü, 650 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat
ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü
Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin;
1- Tümünün ve ayrı ayrı
tüm maddeleri ile eki (1), (2) ve (3) sayılı listelerin,
2- 4.
maddesiyle değiştirilen 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 5.
maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi ile bu bentten sonra gelmek üzere
eklenen (h) bendinin,
3- 5.
maddesiyle 2575 sayılı Kanun’un 10. maddesinin ikinci fıkrasında yapılan
değişikliğin,
4- 6.
maddesiyle başlığı ile birlikte değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 12.
maddesinin (3) numaralı fıkrasının,
5- 7.
maddesiyle 2575 sayılı Kanun’a eklenen 19/A ve 19/B maddelerinin,
6- 8.
maddesiyle 2575 sayılı Kanun’a eklenen 52/A maddesinin,
7- 10.
maddesinin,
1- (1) numaralı
fıkrasıyla 2575 sayılı Kanun’un 19., 26., 27.,
52., 55., 84. ve 86. maddelerinde yapılan değişikliklerin,
2- (2) numaralı
fıkrasıyla 2575 sayılı Kanun’un 55. maddesinin ikinci fıkrasına “Yüksek
Disiplin Kuruluna” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “, Başkanlar Kuruluna”
ibaresinin,
8- 12.
maddesiyle 4.2.1983 günlü, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 30. maddesinin
birinci fıkrasında yapılan değişikliklerin,
9- 15.
maddesiyle 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 8.
maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde yapılan değişikliğin,
10- 16.
maddesiyle değiştirilen 2802 sayılı Kanun’un 9/A maddesinin beşinci
fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde yapılan değişikliklerin,
11- 26.
maddesiyle 23.7.2003 günlü, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu’na
eklenen Geçici Madde 11’in,
12- 36. maddesiyle 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı Tababet
ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinin ikinci fıkrasına “uzman olanlar”
ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “657 sayılı Devlet Memurları
Kanununun 28 inci maddesi, 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel
Kanununun ek 27 nci maddesi, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanununun 36 ncı maddesinin altıncı
fıkrası ile 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun 32 nci maddesi saklı kalmak kaydıyla”ibaresinin,
13- 38. maddesiyle 14.7.1965 günlü, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun
28. maddesinin birinci fıkrasına eklenen “Memurlar, meslekî faaliyette veya
serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri
yerler açamaz; gerçek kişilere, özel hukuk tüzel kişilerine veya kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi bir işyerinde veya
vakıf üniversitelerinde çalışamaz.” cümlesinin,
14- 39.
maddesiyle 27.7.1967 günlü, 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel
Kanunu’na eklenen Ek Madde 27’nin,
15- 40.
maddesinin (a) bendi ile 4.11.1981 günlü, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun
36. maddesine eklenen fıkranın,
16- 41.
maddesiyle 17.11.1983 günlü, 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi
Kanunu’nun 32. maddesine eklenen fıkranın,
Anayasa’nın Başlangıç’ı
ile 2., 4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 17., 27.,
36., 45., 49., 56., 70., 87., 90., 91., 130., 138., 140. ve 153.
maddelerine aykırılıkları ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ İLE
İTİRAZ BAŞVURUSUNUN GEREKÇELERİ
A-Dava
dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“…
II. GEREKÇELER
1)
08.08.2011 Tarihli ve 650 Sayılı “Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun
ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Hükmünde Kararname”nin Tümü ve Ayrı Ayrı
Tüm Maddeleri ile Eki (1) Sayılı Liste, (2) Sayılı Liste ve (3) Sayılı
Listenin Anayasaya Aykırılığı
a) Esasa Girmeden
Usulden Anayasaya Aykırılığı
Parlamenter demokrasi ve kuvvetler ayrılığı
ilkesini kabul eden Anayasanın 7 nci maddesinde “yasama
yetkisi”, Türk Ulusu adına TBMM’ne verilmiş ve bu yetkinin
devredilemeyeceği açıkça belirtilmiştir. Bunun tek istisnası, Anayasanın 91
inci maddesinde Bakanlar Kurulu’na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi
verilmesidir. Bu istisnai yetkinin “yetki devri” niteliğine bürünmemesi
için, Anayasa Mahkemesi’nce de belirtildiği üzere, KHK çıkarma yetkisinin “önemli,
ivedi ve zorunlu” durumlarda verilmesi, ayrıca bu koşulların birlikte
gerçekleşmesi gerekmektedir.
Siyasal iktidarın sayısal çoğunluğa dayalı olarak
yasama organına egemen olduğu, İçtüzük uyarınca muhalefetin yeterince
konuşamadığı ve dolayısıyla yasaların 3-5 gün içinde çıkarılabildiği bir
ortamda, Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma yetkisi verilmesi, anayasal kuralın
amacı ve özüyle bağdaşmamaktadır.
650 sayılı KHK, 6 Nisan 2011 günlü, 6223 sayılı
Yetki Yasası’na dayanılarak Bakanlar Kurulu’nca kabul edilmiştir. 6223
sayılı Yetki Yasası, 3 Mayıs 2011 günlü Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe girmiştir. Anamuhalefet Partisi (CHP)
TBMM Grubu tarafından, bu Yetki Yasası’nın iptali ve yürürlüğünün
durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açılmıştır.
Anayasa Mahkemesi, dayandığı yetki yasası Anayasaya
aykırı bulunarak iptal edilen KHK’leri, haklarında dava açılması durumunda,
içeriğine girmeden, salt yetki yasaları iptal edildiği için, aşağıdaki
gerekçeyle iptal etmiştir.
“Olağanüstü hal KHK’leri dayanaklarını doğrudan
doğruya Anayasadan (m. 121) alırlar. Bu tür KHK’lerin bir yetki yasasına
dayanması gerekli değildir. Buna karşılık olağan dönemlerdeki KHK’lerin bir
yetki yasasına dayanması zorunludur. Bu nedenle, KHK’ler ile dayandıkları
yetki yasası arasında çok sıkı bir bağ vardır.
... KHK’nin Anayasaya uygun bir yetki yasasına
dayanması, geçerliliğinin önkoşuludur. Bir yetki yasasına dayanmadan
çıkartılan veya dayandığı yetki yasası iptal edilen bir KHK’nin
kurallarının, içerikleri yönünden Anayasaya aykırılık oluşturmasalar bile
Anayasaya uygunluğundan söz edilemez.
…
Bir yetki yasasına dayanmadan çıkartılan veya yetki
yasasının kapsamı dışında kalan ya da dayandığı yetki yasası iptal edilen
KHK’lerin anayasal konumları birbirinden farksızdır. Böyle durumlarda, KHK’ler
anayasal dayanaktan yoksun bulunduklarından, içerikleri Anayasaya aykırı
bulunmasa bile, dava açıldığında iptalleri gerekir.
Bu nedenlerle, iptaline karar verilen bir yetki
yasasına dayanılarak çıkarılan KHK’lerin, Anayasanın Başlangıcı’ndaki ‘hiçbir
kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun
icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı’, 2 nci maddesindeki ‘hukuk devleti’ ilkeleriyle 6 ncı maddesindeki ‘Hiç kimse veya organ kaynağını
Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz’ kuralı ve KHK çıkarma
yetkisine ilişkin 91 inci maddesiyle bağdaştırılmaları olanaksızdır.”
Anayasa Mahkemesi, yukarıda yer verilen
gerekçelerle, dayandıkları 4588 sayılı Yetki Yasası 05.10.2000 günlü,
E.2000/45, K.2000/27 sayılı kararla iptal edilen 606, 608, 609, 610, 611,
612, 613, 615, 616, 617, 618, 619, 621, 623, 624, 626, 628, 629 sayılı KHK’leri;
içeriklerine girmeden, salt anayasal dayanaktan yoksun kaldıkları için, Anayasanın
başlangıcı ile 6 ncı ve 91 inci maddelerine
aykırı duruma geldiklerini belirterek iptal etmiştir. (Sırasıyla kararlar:
K.2000/29, K.2000/45, K.2000/37, K.2000/40, K.2000/42, K.2000/44,
K.2000/39, K.2000/46, K.2000/38, K.2000/36, K.2000/35, K.2000/34,
K.2000/43, K.2000/41, K.2000/33, K.2000/32, K.2000/30, K.2000/31)
Bu itibarla, 6223 sayılı Yetki Yasası iptal
edildiğinde 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, yasal dayanaktan yoksun
kalacağından, 08.08.2011 tarihli ve 650 sayılı “Adalet Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin; esasa girmeden
usulden tümünün ve ayrı ayrı tüm maddeleri ile
eklerinin Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali
gerekir.
b) Esastan Anayasaya Aykırılığı
Anayasanın Başlangıç
kısmının dördüncü fıkrasında, “Kuvvetler
ayırımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına
gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla
sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa
ve kanunlarda bulunduğu;” belirtildikten sonra 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri
arasında “hukuk devleti” ilkesine yer verilmiş; 6 ncı
maddesinde, hiç kimse ve hiçbir organın kaynağını Anayasadan almayan bir
Devlet yetkisi kullanamayacağı; 7 nci maddesinde,
Yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet meclisine ait
olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde, yürütme yetkisi
ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve
yasalara uygun olarak yerine getirileceği kuralları getirilmiş; 87 nci maddesinde, Bakanlar Kuruluna “belli konularda” KHK
çıkarma yetkisi verilmesi TBMM’nin görevleri arasında sayılmış; 91 inci
maddesinin ikinci fıkrasında ise, yetki kanununun, çıkarılacak kanun
hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve
süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılmayacağını
göstereceği hükme bağlanmıştır.
Anayasa
Mahkemesinin 05.10.2000 tarih ve E.2000/45, K.2000/27 sayılı Kararında da
vurgulandığı üzere, Anayasanın 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerinin birlikte değerlendirilmesi
sonucunda, yasama yetkisinin genel ve asli bir yetki olması, TBMM’ye ait
bulunması ve devredilememesi karşısında KHK çıkarma yetkisinin kendine özgü
ve ayrık bir yetki olduğu anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla yetki yasalarının, yasama yetkisinin
devri anlamına gelecek ya da bu izlenimi doğuracak biçimde yaygınlaştırılıp
genelleştirilmemesi gerekir. KHK’ler ancak ivedilik gerektiren belli
konularda, kısa süreli yetki yasaları temel alınarak etkin önlemler ve
zorunlu düzenlemeler için yürürlüğe konulmak durumundadır.
Maddenin Danışma
Meclisi’nde görüşülmesi sırasında KHK çıkarabilmesi için hükümete yetki
verilmesinin nedeni, “... çok acele hallerde
hükümetin elinde uygulanacak bir seri kural olmadığı için, acele olarak
çıkarılıp ve hemen olayın üstüne gidilmesi gereken hallerde çıkarılması
için bu düzenleme getirilmiştir ...” biçiminde açıklanırken; Anayasa
Komisyonu Başkanınca da, “Kanun hükmünde kararname, yasama meclisinin acil
bir durumda, kanun yapmak için geçecek sürede çıkaracağı kanun ihtiyacı,
halledilmesi gereken meseleyi çözemeyeceğine; o zaman çok geç kalınacağı
endişesinden kaynaklanan bir müessesedir ve bu müessese bunun için
kurulmuştur.” denilerek aynı doğrultuda görüş bildirilmiştir.
Yetki yasasında
Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin “amaç”, “kapsam” ve “ilkeleri”nin
belirlenmesinden amaç, bu yetki ile Bakanlar Kurulunun neleri
gerçekleştirebileceğinin açıklığa kavuşturulmasıdır. KHK’nin, amacı,
kapsamı ve ilkeleri de konusu gibi geniş içerikli, her yöne çekilebilecek,
yuvarlak ve genel anlatımlarla gösterilmemeli, değişik biçimlerde
yorumlamaya elverişli olmamalıdır. Verilen yetkinin konu, amaç, kapsam ve
ilkeler yönünden belirgin duruma getirilmesi, başka bir anlatımla
somutlaştırılması, yürürlüğe konulacak KHK’lerin yetki yasası kapsamı
içinde kalıp kalmadıklarının, 91 inci maddede belirlenen yasak alana girip
girmediklerinin, önemli, ivedi ve zorunlu bir durum için düzenlenip
düzenlenmediklerinin saptanabilmesi yönünden gereklidir.
Anayasa Mahkemesinin
1990’lardan bu yana verdiği kararlarda, TBMM’nin Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma
yetkisi vermesi için, “ivedilik, “zorunluluk” ve “önemlilik” gibi üç
koşulun birlikte bulunması gerekeceğine yönelik içtihat oluşturduğu
gözlenmektedir (06.02.1990 günlü ve E.1988/62, K.1990/3). Yüksek Mahkeme,
16.10.1993 günlü ve E.1993/26, K.1993/28 sayılı kararında ise, “KHK’lar, ancak ivedilik isteyen belli konularda, kısa
süreli yetki yasaları temel alınarak etkin önlemler ve zorunlu düzenlemeler
için yürürlüğe konur.” demiştir. İvedilik koşulu ile etkin önlemler ve
zorunlu düzenlemeleri taşımayan hususlarda KHK çıkarma yetkisi verilmesinin
yasama yetkisinin devri anlamına geleceği açıktır.
Nitekim,
Yüksek Mahkeme; Anamuhalefet (Fazilet) Partisi
TBMM Grubu Adına Grup Başkanı Mehmet Recai KUTAN tarafından, 29.6.2000
günlü, 4588 sayılı “Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Teşkilât, Görev ve
Yetkilerine İlişkin Konularla Kamu Personeli Arasındaki Ücret
Dengesizliklerinin Giderilmesi ve Kamu Malî Yönetiminde Disiplinin
Sağlanması İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu”nun,
Anayasanın Başlangıç’ının dördüncü paragrafı ile 2 nci,
6 ncı, 7 nci, 11 inci,
87 nci, 91 inci ve 153 üncü maddelerine
aykırılığı savıyla iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle açtığı
davaya ilişkin 05.10.2000 tarih ve E.2000/45, K.2000/27 sayılı Kararında;
“Anayasanın 87 nci
maddesine göre, ancak, belli konularda KHK çıkarma yetkisi verilmesi
gerekirken dava konusu Yasa’yla her konuyu kapsayacak biçimde genel bir
yetki verilmiştir. Bakanlar Kurulu, ayrık tutulan iki
kurum dışında tüm kamu kurum ve kuruluşlarını yeniden örgütleyebilecek,
bunların görev ve yetkilerini yeniden düzenleyebilecek, memurlar ve diğer
kamu görevlilerinin ücret, aylık, disiplin ve cezaları ile emeklileri hakkında
kanun ve KHK’lerde değişiklik yapabilecek, Devletin gelirleri ve
harcamalarına ilişkin tüm mevzuatı ‘kamu malî yönetimi’ kavramı içinde
değerlendirerek yeni kurallar getirebilecektir. Sınırları geniş ve
belirsiz konularda düzenleme yapmak üzere Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma
yetkisi verilmesi, Anayasanın 87 nci maddesinde
belirtilen ‘belli konu’larda verilen yetki olarak değerlendirilemez.
Öte yandan, yasa, Anayasanın 91 inci maddesinde
belirtilen öğeleri de içermemektedir. Yasa’nın 1 inci maddesinde
çıkarılacak KHK’lerin “kapsam” ve konusu içiçe
girmiş, kapsamının çok geniş ve sınırsız olması nedeniyle de verilen
yetkinin 91 inci maddede öngörülen yasak alana girip girmediğinin denetimi
olanaksız hale gelmiştir. Konu ve kapsamdaki bu sınırsızlık ve belirsizlik,
TBMM’ne ait olan yasama yetkisinin yürütme organına devri anlamına gelir.
Amaç, konu, ilke ve kapsamla ilgili sınırların belirli olması gerekirken
bunlara uyulmadan KHK çıkarma yetkisi verilmesi Anayasanın 7 nci maddesine aykırılık oluşturur.
Yasa’nın 2 nci
maddesinde, Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin ivedi ve zorunlu hallerde
kullanılması gerektiği belirtilmiştir. Yetkinin “önemli, ivedi ve zorunlu”
durumlarla sınırlandırılması, dava konusu Yetki Yasası’nda olduğu gibi
bunun takdirinin Bakanlar Kuruluna bırakılmasıyla değil, amacın, kapsamın
ve konunun içeriği yönünden ivedi ve zorunlu olduğunun yasakoyucu
tarafından saptanmasıyla olanaklıdır. Niteliği itibariyle uzun süreli ve
çok yönlü çalışmayı gerektiren düzenlemeler ivedi ve zorunlu olarak
nitelendirilemez. Dava konusu Yasa’nın amaç ve kapsamındaki genişlik ve
sınırsızlık, verilen yetkinin önemli, ivedi ve zorunlu durumları içerip
içermediğinin tespitine imkan vermemektedir.
Açıklanan nedenlerle Yetki Yasası’nın 1 inci
maddesiyle 2 nci maddesinin birinci fıkrası
Anayasanın Başlangıç’ının dördüncü paragrafı ile 2 nci,
7 nci, 87 nci ve 91
inci maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.”
demiştir.
Dava konusu hukuki olayda ise, Türkiye Büyük Millet
Meclisinin 03.03.2011 tarihli 73 ncü
Birleşiminde, Genel Seçim tarihinin öne alınarak, Genel Seçimin 12 Haziran
2011 tarihinde yapılmasına karar verilmiştir. Bundan 25 gün sonra, Yetki
Yasasına ilişkin “Yasa Tasarısı” Başbakanlıkça 28.03.2011 tarihinde Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur. Başka bir anlatımla Yetki
Yasa Tasarısı, Genel Seçime 2,5 ay kala TBMM’ye sevk edilmiş; siyasal
iktidarın TBMM’deki sayısal çoğunluğuna dayalı olarak da 06.04.2011
tarihinde kabul edilmiştir. TBMM’de 06.04.2011 tarihinde kabul edilen Yetki
Yasası, 14 gün TBMM’de bekletildikten sonra Cumhurbaşkanlığına 19.04.2011
tarihinde sunulabilmiştir.
6223 sayılı Yetki
Yasasının çıkarılmasındaki öncelikli anayasal sorun, “ivedilik” ile
ilgilidir. İvedilik, “önemli ve zorunlu” konunun KHK yoluyla düzenlenmesinin
olmazsa olmaz koşuludur ve yasama dahil bütün süreçleri
kapsamaktadır. Yasama organı çıkardığı yasanın ivediliğine inanıyorsa, söz
konusu yasanın ivedi olarak yürürlüğe girmesi için gereğini yerine getirmek
durumundadır. TBMM Genel Kurulunda 06.04.2011 tarihinde kabul edilen 6223
sayılı Yasa, 14 gün TBMM’de bekletilmiş ya da unutulmuş, ancak 19.04.2011
tarihinde Cumhurbaşkanlığına gönderilebilmiştir. Bu nasıl ivediliktir ki,
hiçbir yasanın başına gelmeyen durum, ivediliği anayasal ilke olan yetki yasasının
başına gelebilmiştir. Burada, yetki yasasının çıkarılmasındaki ilkelerle
birlikte, kamu yararı ilkesinin de ihlal edildiği yadsınamaz bir gerçektir.
Öte yandan, genel
seçim, şekli bakımından anayasal iki yetkili organın, yasama ve yürütme
organlarının birbirlerine bağlı olarak yenilenmesi; özü bakımından da,
Anayasayı değiştirme yetkisi de bulunan kural koyucu organın ve buna bağlı
olarak ülkenin hukuksal yapısının ve yönetim programının belirlendiği en
önemli ve etkin demokratik müessesedir. Seçim kararı almak, demokratik
toplum düzeninin gereklerini yerine getirme yönünden, egemenliğin sahibi
iradeye başvurmaktır. Anayasanın 2 nci maddesinde
yer alan “demokratik hukuk devleti” ilkesi, demokratik toplum düzeninin ve “bir
yaşam biçimi” olan demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işletilmesinin
adaletli bir hukuk düzeni ve hukuk güvenliği içinde gerçekleşmesini, aynı
zamanda da devlete duyulan güveni içerir.
Ortada,
KHK’lerle düzenlemelere gidilmesi yönünde, “önemli, zorunlu ve ivedi durum”
yok ve yasama organının ve dolayısıyla yürütme organının yenilenmesine
karar verilmiş iken, hem mevcut Bakanlar Kurulunu hem de seçimden sonra
kurulacak Bakanlar Kurulunu kapsayacak ve aynı zamanda da gelecek yasama
organını ipotek altına alacak şekilde, Bakanlar Kuruluna 6 ay süreyle, KHK
çıkarma yetkisi verilmesi, Anayasanın demokratik hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmadığı gibi yasama yetkisinin devri anlamına da gelmektedir. 6 aylık sürenin uzunca bir bölümü, henüz kurulu
olmayan ve ne zaman kurularak göreve başlayacağı belli olmayan bir Bakanlar
Kurulunu kapsamaktadır ki burada da, hukuk devletinin “belirlilik” ve “öngörülebilirlik”
ilkeleriyle birlikte, KHK’lere ilişkin “önemli, zorunlu ve ivedi durum”
ilkesinin ihlali söz konusudur.
6223 sayılı Yetki Yasasının
“Amaç ve kapsam” başlıklı 1 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde,
“Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden
belirlenerek;” denildikten sonra;
(1)
numaralı alt bendinde, mevcut bakanlıkların birleştirilmesine veya
kaldırılmasına, yeni bakanlıklar kurulmasına, anılan bakanlıkların bağlı,
ilgili ve ilişkili kuruluşlarıyla hiyerarşik ilişkilerine; (2) numaralı alt
bendinde, mevcut bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve
ilgilerinin yeniden belirlenmesine veya bunların mevcut, birleştirilen veya
yeni kurulan bakanlıklar bünyesinde hizmet birimi olarak yeniden
düzenlenmesine; (3) numaralı alt bendinde, mevcut bakanlıklar ile
birleştirilen veya yeni kurulan bakanlıkların görev, yetki, teşkilat ve
kadrolarının düzenlenmesine, taşrada ve yurt dışında teşkilatlanma
esaslarına; (b) bendinde ise, kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen
memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin
çalışmalarında etkinliği artırmak üzere, bunların atanma, nakil,
görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk
edilme usul ve esaslarına;
“ilişkin konularda
düzenlemelerde bulunmak üzere Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma
yetkisi vermektir.” gibi belirsiz ve sınırsız ifadelere yer verilerek Yetki
Yasasının amacı ortaya konmak istenmiştir.
Aynı
maddenin (2) numaralı fıkrasında ise, Yetki Yasasının kapsamına ilişkin
olarak, “Bu Kanuna göre çıkarılacak kanun hükmünde kararnameler;” denilip,
(a) bendinde, “Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının
yeniden belirlenmesine ilişkin olarak;” ifadesinden sonra, 19 alt bent
halinde 19 yasa ve KHK sayılmış ve (20) numaralı alt bendinde, “Diğer kanun
ve kanun hükmünde kararnamelerin görev, yetki, merkez, taşra ve yurt
dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili
kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümlerinde,” denilerek adeta
tüm kamu kurum ve kuruluşları kapsama alınmak istenmiş;
(b)
bendinde ise, “Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar,
işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil,
görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk
edilme usul ve esaslarına ilişkin olarak;” denildikten sonra 6 alt bent
halinde 5 yasa ve 1 KHK sayılmış ve (7) numaralı alt bendinde ise, “Diğer
kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin memurlar, işçiler, sözleşmeli personel
ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirme, seçilme, terfi,
yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına
ilişkin hükümlerinde” ifadesiyle de neredeyse tüm kamu personeli hakkında
Bakanlar Kuruluna her türlü düzenlemede bulunma yetkisi verilmesi
hedeflenmiştir.
Oysa yetki
yasalarının, Anayasanın belirlediği ögeleri belli
bir içeriğe kavuşturarak somutlaştırması ve verilen yetkiyi hiçbir
tartışmaya yol açmayacak açıklıkta belirleyerek Bakanlar Kurulu’na
çerçeveyi çizmesi ve niteliği itibariyle uzun süreli ve çok yönlü çalışmayı
gerektiren düzenlemeleri kapsamaması gerekmektedir.
Çünkü,
Yetki Yasası’nda Bakanlar Kurulu’na verilen yetkinin “amaç”, “kapsam” ve “ilkeleri”nin belirlenmesinden amaç, bu yetki ile
Bakanlar Kurulu’nun neleri gerçekleştirebileceğinin açıklığa
kavuşturulmasıdır. Ancak, 6223 sayılı Yetki Yasasının, amacı, kapsamı ve
ilkeleri de konusu gibi geniş içerikli, her yöne çekilebilecek, yuvarlak ve
genel anlatımlarla gösterilerek, her okuyanın değişik şekillerde
yorumlamasına açık hale getirilmiştir. Verilen yetkinin konu, amaç, kapsam
ve ilkeler yönünden belirgin duruma getirilmesi, başka bir anlatımla
somutlaştırılması, yürürlüğe konulacak KHK’lerin yetki yasası kapsamı
içinde kalıp kalmadıklarının, 91 inci maddede belirlenen yasak alana girip
girmediklerinin, önemli, ivedi ve zorunlu bir durum için düzenlenip düzenlenmediklerinin
saptanabilmesi yönünden gereklidir.
Herhangi bir yetki yasasının Anayasaya aykırı
olmaması için Anayasadaki öge ve ölçütlere,
Anayasa Mahkemesi kararları ile getirilen yorumlara uygun olması gerekir.
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi kararlarda açıklanan
gerekçelerin göz önünde bulundurulmasını zorunlu kılar.
Bakanlar Kurulu tarafından 6223 sayılı Yetki
Yasasına dayanılarak bu güne kadar;
- 632 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4 üncü
Maddesinin (B) Fıkrası ile 4924 sayılı Kanun Uyarınca Sözleşmeli Personel
Pozisyonlarında Çalıştırılanların Memur Kadrolarına Atanması Amacıyla
Devlet Memurları Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair KHK,
- 633 sayılı Aile ve Sosyal Politikalar
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 634 sayılı Avrupa Birliği Bakanlığının Teşkilat
ve Görevleri Hakkında KHK,
- 635 sayılı Bilim, Sanayi ve Teknoloji
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 636 sayılı Çevre, Orman ve Şehircilik
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK;
-637 sayılı
Ekonomi Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 638 sayılı Gençlik ve Spor Bakanlığının Teşkilat
ve Görevleri Hakkında KHK,
- 639 sayılı Gıda, Tarım ve Hayvancılık
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 640 sayılı Gümrük ve Ticaret Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 641 sayılı Kalkınma Bakanlığının Teşkilat ve
Görevleri Hakkında KHK,
- 642 sayılı Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma
İdaresi ile Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlıklarının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 643 sayılı 3046 Sayılı Kanun ile Bazı Kanun ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair KHK,
- 644 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 645 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK,
- 646 sayılı Vergi Denetim Kurulu Başkanlığının
Kurulması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair KHK,
- 647 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair KHK,
- 648 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair KHK,
- 649 sayılı Avrupa Birliği Bakanlığının Teşkilat
ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair KHK,
- 650 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü
Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair KHK,
Olmak üzere 19 adet
KHK çıkarılmıştır. Yazılı ve görsel medyada yer alan haberlerden Bakanlar
Kurulunun hızını alamadığı ve dolayısıyla bunlara yenilerini ekleyeceği
anlaşılmaktadır.
Öyle ki, yukarıdaki
KHK’lerin içeriğine girmeden isimlerinden de anlaşılacağı üzere, KHK’lerden
bazıları daha bir ay yürürlükte kalmadan değişikliğe uğramıştır. Bunlardan
en ilginci, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile
Çevre ve Orman Bakanlığının birleştirilmesiyle oluşturulan Çevre, Orman ve
Şehircilik Bakanlığının başına gelmiştir.
06.04.2011 tarihli ve
6223 sayılı Yetki Kanunu’na dayanılarak Bakanlar Kurulunca hazırlanan,
03.06.2011 tarihli ve 636 sayılı Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 08.06.2011 tarihli
ve 27958 Mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş; bir
ay dahi yürürlükte kalmadan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı bu defa,
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı - Orman ve Su İşleri Bakanlığı şeklinde ikiye
bölünerek yine 6223 sayılı Yetki Kanununa dayanılarak Bakanlar Kurulunca,
29.06.2011 tarihli ve 644 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat
ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile 29.06.2011 tarihli ve
645 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanun Hükmünde Kararname çıkarılarak KHK’ler 04.07.2011 tarihli ve 27984
Mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Bunu, 17.08.2011 tarih ve
28028 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 648
sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname izlemiştir.
Diğer KHK’lerin başına da benzer şeylerin geldiği
göz önüne alındığında, TBMM’nin Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi
verebilmesi için, “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik” gibi üç Anayasal
koşulun birlikte bulunması şartının gerçekleşmesi şöyle dursun, Bakanlar
Kurulunun yönetmelikle kurallaştırmanın dahi asgari gerekleri olan
araştırma, inceleme, ihtiyaçları tespit etme ve giderme yollarını belirleme
gibi ciddi hiçbir hazırlığının olmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum, niteliği itibariyle uzun süreli ve çok
yönlü çalışmayı gerektiren yasal düzenlemelerin KHK’lere konu
oluşturamayacağının en açık, belirgin ve tartışmasız göstergesidir.
Bakanlar Kurulunun ülkemize yaşattığı kelimenin tam
anlamıyla bir tür “yap-boz oyunu”dur. Yap-boz
oyunu olmadığını kimse ileri süremez. Ancak, yap-boz oyunları, okul öncesi
çocukların eğlenerek öğrenmesini sağlamak için geliştirilen oyunlardır.
Yap-boz oyunları ile okul öncesi çocukların, anlamsız parçaları zihinsel
çaba göstererek anlamlı bütünlere dönüştürmeleri ve dolayısıyla
zihinlerinde kurguladıkları bütüne ulaşabilmeleri için de her defasında
yeniden deneyerek düşünme ve çözüm yolları üretme yetilerini geliştirmeleri
amaçlanmaktadır.
Bakanlar Kurulu ise, 6223 sayılı Yasayla aldığı
yetkiye dayanarak, yap-boz oyununu Türkiye’nin hukuk sistemi üzerinde
oynamaktadır. Uzun süreli ve çok yönlü çalışmayı gerektiren alanlarda
hiçbir hazırlığa dayalı olmadan kural koymakta, daha koyduğu kuralı
uygulama ve sonuçlarını izleme ve değerlendirme aşamalarına geçmeden değiştirmekte;
durmamakta, değiştirdiğini de değiştirmektedir. Hiçbir hukuksal
öngörülebilirlik olmadığı için de değiştirdiği değişikliği değiştirdiğinin
üzerinde yarın başka bir değişikliğe gitmeyeceği de belirsizliğini
korumaktadır.
Bakanlar Kurulunun hukuksal öngörülebilirliği
ortadan kaldırması ve hukuksal belirsizlik yaratarak hukuk devleti ilkesine
aykırı uygulamalar içine girmesini sağlayan ise, Anayasanın 7 nci maddesiyle Türk Milleti adına TBMM’ye verilen
devredilemez nitelikteki yasama yetkisini kullanıyor olmaktan
kaynaklanmaktadır.
Parlamento, Fransızca “parler”,
İtalyanca “parlare” yani “konuşmak”
mastarlarından türetilmiş bir sözcüktür ve “konuşulan yer” anlamına
gelmektedir. Demokrasilerde yasalar, uzun süreli ve çok
yönlü araştırma, inceleme ve değerlendirmelere dayalı olarak ihtiyaçları ve
çözüm yollarını tespitten sonra parlamentoların komisyon ve alt komisyonları
ile genel kurulunda konuşularak, tartışılarak ve ilgili kurum ve kuruluşlar
ile etkilenen toplumsal kesimlerin ve bunların temsilcisi örgütlerin
görüşleri alınıp üzerinde asgari mutabakat sağlanmaya çalışılarak
yasalaşmaktadır.
Kaldı ki, Anayasa yasama yetkisini Türk Milleti
adına TBMM’ye vermiş ve bu yetkiye -Anayasanın 91 inci maddesindeki ayrık
ve spesifik durum hariç- devredilmezlik
atfetmiştir. Anayasanın öngördüğü “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” gibi üç koşulun birlikte bulunması şartının gerçekleşmediği
alanlarda 6223 sayılı Yasayla Bakanlar Kuruluna konu ve kapsamı sınırsızlık
ve belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmesi ve Bakanlar Kurulunun da bu
yetkiyi “yap-boz oyunu” oynar gibi kullanması, kuvvetler ayrılığı ilkesine
dayanan parlamenter demokratik sisteme karşı girişilmiş örtülü bir yürütme
organı darbesidir. Bu örtülü darbenin siyasal iktidarın yasama
organındaki sayısal üstünlüğüne dayalı olarak yasama organının bilgisi ve
ilgisi dahilinde yapılıyor olması, yapılanın
Anayasanın özü ve sözüyle bağdaşmayan siyasal bir darbe olduğu gerçeğini
ortadan kaldırmaz.
Yürütme
organının örtülü darbesinin göstergesi olan yukarıda sıralanan KHK’lerle
idari teşkilat ile kamu hizmetlerinin usul ve esaslarına ilişkin 100’den
fazla yasa ve yasa gücünde kararnamede değişiklikler yapılarak sadece
Türkiye Cumhuriyetinin idari teşkilatı ve kamu hizmeti anlayışı ile hizmet
üretme süreçleri yeniden oluşturulmamış; buna ek olarak KHK’ler ile
Anayasal organlara ilişkin düzenlemelere de gidilerek ulusal egemenliğin
yürütmenin tekeline verildiği, siyasal fonksiyonların yürütme organında
merkezileştiği otoriter ve zorba bir Devlet kurumsallaştırılmıştır.
Bunun en açık, bariz
ve doğrudan örneğini 650 sayılı KHK oluşturmaktadır. 08.08.2011 tarihli ve
650 sayılı “Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun
ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde
Kararname” ile;
- 29.03.1984 tarihli
ve 2992 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun bir
maddesinde,
- 04.07.1972 tarihli
ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanununun bir maddesinde,
- 12.06.1979 tarihli
ve 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bir maddesinde,
- 06.01.1982 tarihli
ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun yedi maddesinde,
- 06.01.1982 tarihli
ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun bir maddesinde,
- 04.02.1983 tarihli
ve 2797 sayılı Yargıtay Kanununun üç maddesinde,
- 24.02.1983 tarihli
ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun
sekiz maddesinde,
- 14.06.1989 tarihli
ve 3572 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanunun bir maddesinde,
- 29.07.2002 tarihli
ve 4769 sayılı Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeli Eğitim
Merkezleri Kanununun iki maddesinde,
- 23.07.2003 tarihli
ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununun bir maddesinde,
- 04.12.2004 tarihli
ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun bir maddesinde,
- 13.12.2004 tarihli
ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanununun üç
maddesinde,
- 03.12.2010 tarihli
ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun bir maddesinde,
- 11.12.2010 tarihli
ve 6087 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
Kanununun bir maddesinde,
- 12.01.2011 tarihli
ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun bir maddesinde,
- 30.03.2011 tarihli
ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanunun bir maddesinde,
- 27.06.1989 tarihli
ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin bir maddesinde,
- 11.04.1928 tarihli
ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun bir maddesinde,
- 22.05.1930 tarihli
ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanununun bir maddesinde,
- 14.07.1965 tarihli
ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun bir maddesinde,
- 27.07.1967 tarihli
ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun bir maddesinde,
- 04.11.1981 tarihli
ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun bir maddesinde,
17.11.1983 tarihli
ve 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun bir maddesinde,
- 17.11.1983 tarihli
ve 2955 sayılı Yükseköğretim Kanununun bir maddesinde,
- 13.12.1983 tarihli
ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin bir
maddesinde,
Doğrudan; 09.03.1954
tarihli ve 6343 sayılı Veteriner Hekimliği Mesleğinin İcrasına, Türk
Veteriner Hekimleri Birliği ile Odalarının Teşekkül Tarzına ve Göreceği
İşlere Dair Kanunda ise örtülü değişiklik yapılmıştır.
Yukarıda sıralanan
25 adet yasa ve yasa gücünde kararnameden, 2992 sayılı Adalet Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabulü Hakkında Kanun, 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu,
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun,
2575 sayılı Danıştay Kanunu, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 2797
sayılı Yargıtay Kanunu, 2802 sayılı Hakimler ve
Savcılar Kanunu, 3572 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanun, 4769 sayılı Ceza
İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezleri Kanunu, 4954
sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu,
5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, 6085
sayılı Sayıştay Kanunu,6087 sayılı Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 6216
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun,
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun,1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu, 926 sayılı Türk
Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve
2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanunu, 6343 sayılı Veteriner Hekimliği
Mesleğinin İcrasına, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ile Odalarının
Teşekkül Tarzına ve Göreceği İşlere Dair Kanun olmak üzere 22 adedinin,
6223 sayılı Yetki Yasasının “Amaç ve kapsam” başlıklı 1 inci maddesinin
kapsama ilişkin (2) numaralı fıkrasında 19 alt bent halinde tek tek sayılan yasa ve yasa gücünde kararnameler arasında
sayılmadığı açıktır.
Maddenin
(2) numaralı fıkrasının (a) bendinde, “Kamu hizmetlerinin bakanlıklar
arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesine ilişkin olarak” denildiği ve
(20) numaralı alt bendinde ise, “Diğer kanun ve kanun hükmünde
kararnamelerin görev, yetki, merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma
esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve
ilgilerine ilişkin hükümlerinde,” ifadesine yer verildiği ve yukarıda sıralanan
24 adet yasa ve yasa gücünden kararnameden yine yukarıda sıralanan 22
adedinde yapılan değişikliklerin kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki
dağılımının yeniden belirlenmesine ilişkin olmadığı gibi, görev, yetki,
merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı,
ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümlerinde de yapılmadıkları ortada olduğundan
madenin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi ile (a) bendine ilişkin (20)
numaralı alt bendin kapsamında olmadığı da çok açıktır.
Öte
yandan, yukarıda sıralanan 22 adet yasa ve yasa gücünde kararname, 6223
sayılı Yetki Yasasının 1 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b)
bendinde 6 alt bent halinde sayılan 6 adet yasa ve yasa gücünde kararname
içinde de sayılmadığı ve (7) numaralı alt bendinde de, “Diğer kanun ve
kanun hükmünde kararnamelerin memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile
diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirme, seçilme, terfi, yükselme,
görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin
hükümlerinde” denildiğinden, 22 adet yasa ve yasa gücünde kararnamede
yapılan değişiklikler, maddedeki esaslar çerçevesinde sayılamayacağından,
yukarıda sıralanan 22 adet yasa ve yasa gücünde kararnamenin 6223 sayılı
Yetki Yasasının kapsamında olmadığı yeterince açık bir husustur.
Ayrıca,
yukarıda sıralı 22 adet yasa ve yasa gücünde kararnamede yapılan
değişiklikler, 6223 sayılı Yetki Yasasının “İlkeler ve yetki süresi”
başlıklı 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasında
“Bakanlar Kurulu bu Kanuna göre verilen yetkiyi kullanırken;” denilerek (a)
bendinde, “Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden
belirlenmesine ilişkin olarak” ifadesinden sonra dokuz alt bent halinde
sayılan ilkeler içinde sayılamayacağı gibi; (b) bendinin (1) numaralı alt
bendindeki “çağdaş kamu yönetimi anlayışı” ve (3) numaralı alt bendindeki “kariyer
ve liyakat ilkeleri ile nitelikli personel istihdamı” ilkelerinin göz
önünde bulundurulacağı taahhüdüyle de bağdaşmamaktadır.
Bakanlar Kurulunun
6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamında olmayan alanlarda ilkeleriyle
uyuşmayan hukuksal tasarruflara girişerek yasal düzenlemelerde bulunması,
Anayasanın Başlangıcının dördüncü fıkrası ile 2 nci,
7 nci ve 91 inci maddelerindeki kurallarla
bağdaşmamaktadır.
Yineleme pahasına
belirtmek gerekir ki, Anayasanın Başlangıç kısmının dördüncü fıkrasında,
kuvvetler ayrımının Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına
gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve
bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak
Anayasa ve kanunlarda bulunduğu; 2 nci
maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olduğu; 4 üncü maddesinde, Cumhuriyetin niteliklerinin
değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin de teklif edilemeyeceği; 5 inci
maddesinde, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumanın Devletin temel amaç ve
görevleri arasında olduğu; 6 ncı maddesinde, Türk
Milletinin egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları
eliyle kullanacağı; 7 nci maddesinde, Yasama
yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve
bu yetkinin devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde yürütme yetkisi ve
görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasaya ve kanunlara
uygun olarak kullanılacağı; 9 uncu maddesinde yargı yetkisinin Türk Milleti
adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı; 91 inci maddesinin birinci
fıkrasında, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer
alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan
siyasi haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararname ile düzenlenemeyeceği
hüküm altına alınmış; 138 inci maddesinde mahkemelerin bağımsızlığı, 139
uncu maddesinde hakimlik ve savcılık teminatı, 140
ıncı maddesinde hakimlik ve savcılık mesleği, 146
ncı, 147 nci, 148 inci,
149 uncu, 150 nci, 151 inci, 152 nci ve 153 ncü maddelerinde
Anayasa Mahkemesi, 154 üncü maddesinde Yargıtay, 155 inci maddesinde
Danıştay, 157 nci maddesinde Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi, 158 inci maddesinde Uyuşmazlık Mahkemesi, 159 uncu maddesinde
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve 160 ıncı
maddesinde Sayıştay düzenlenmiştir.
Cumhuriyet
ve demokrasi ile temel haklar, kişi hakları ve siyasi haklar, Devletin dış
ve iç güvenlik (ordu ve polis) güçleriyle veya TOKİ Başkanlığı ya da Ankara
İl Özel İdaresi eliyle değil de, demokratik hukuk devleti ile hukukun
üstünlüğü ilkelerine dayalı olarak bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence
altına alınan ve yargı yetkisini Türk Milleti adına kullanan bağımsız
mahkemelerce korunacağına ve Anayasa Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi,
Yargıtay, Danıştay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi vb. Türk Milleti adına
yargı yetkisi kullanan Anayasal yargı organları olduğuna göre, söz konusu
Anayasal yargı organları ile ceza ve usul yasalarının yürütme organı tarafından
“yangından mal kaçırır” gibi “parlamentodan yasa kaçırmak” suretiyle kanun
hükmünde kararnamelerle düzenlenmesi ve böylece yasama yanında yargı
yetkisinin de dolaylı olarak yürütme organında merkezileşmesi, Anayasanın
Başlangıç ile 2 nci, 4 üncü, 5 inci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9 uncu ve
91 inci maddelerine aykırı olmanın yanında, Anayasa ile kurulan demokratik
hukuk devleti ve demokratik toplum düzeninin ilgası anlamına da gelmekte;
bu şekilde oluşturulan devlet düzenine de demokrasi değil, otokrasi
denilmektedir. Çünkü, Anayasa
Mahkemesinin 30.07.2008 günlü ve E.2008/1, K.2008/2 sayılı Kararında da
belirtildiği üzere, “temsili parlamenter demokrasinin temel özelliği,
parlamentonun toplumdaki siyasal eğilimleri yansıtabilmesi, karar sürecinin
kamuya açık özgür müzakerelerde belirlenmesi ve siyasal ve hukuksal hesap
verilebilirlik ilkelerinin mevcut olmasıdır.”
Askeri darbe ile
demokrasiyi askıya alan ve neredeyse her dediği yasa olan 12 Eylül Cunta
Rejimi dahi, 06.01.1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanunu, 06.01.1982
tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 04.02.1983 tarihli ve
2797 sayılı Yargıtay Kanunu ve24.02.1983
tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanununu kanun hükmünde kararnameler ile değil,29.06.1981 tarihli ve 2485 sayılı Kurucu Meclis
Hakkında Kanuna göre Milli Güvenlik Konseyi ile Danışma Meclisinden oluşan
yasama organı tarafından yasa ile çıkarmıştır. Başka bir anlatımla, 12
Eylül Cunta Rejimi dahi, demokrasilerde insan haklarının güvencesi olan
bağımsız ve tarafsız yargıya ilişkin yasal kural koymada, demokratik
meşruiyet arayışına girmiş; askeri darbenin dahi bir hukuku olmuştur.
İnsanlık tarihi,
demokrasiye karşı darbelerin sadece askerler tarafından yapılmadığının ve
insan hak ve özgürlüklerinin sadece askeri cunta dönemlerinde askıya
alınmadığının örnekleriyle doludur.
Yukarıda
açıklanan gerekçelerle, 08.08.2011 tarihli ve 650 sayılı “Adalet
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin
tümü ve ayrı ayrı tüm maddeleri ile eki (1)
Sayılı Liste, (2) Sayılı Liste ve (3) Sayılı Liste, Anayasanın Başlangıcı
ile 2 nci,4 üncü, 5
inci, 6 ncı, 7 nci, 8
inci, 9 uncu ve 91 inci maddelerine aykırı olmanın yanında, Anayasa ile
kurulan demokratik hukuk devleti ve demokratik toplum düzeninin ilgası
anlamına da geldiğinden ve Cumhuriyetin, demokrasinin, demokratik hukuk
devleti ile insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve
tarafsız yargının yürütme organı tarafından kanun hükmünde kararnamelerle
şekillendirildiği siyasal düzene demokrasi değil, otokratik
zorba yönetimi dendiğinden iptali gerekir.
2)
08.08.2011 Tarihli ve 650 Sayılı “Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun
ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Hükmünde Kararname”nin 4 üncü, Maddesiyle Değiştirilen 06.01.1982
Tarihli ve 2575 Sayılı Danıştay Kanununun 5 inci Maddesinin Birinci
Fıkrasının (g) Bendi ile Aynı Fıkraya Eklenen (h) Bendinin; 5 inci Maddesi
ile 2575 Sayılı Danıştay Kanununun 10 uncu Maddesinin İkinci Fıkrasında Yapılan
Değişikliğin 7 nci Maddesi ile 2575 Sayılı Kanuna
Eklenen 19/A ve 19/B Maddelerinin; 8 inci Maddesi ile 2575 Sayılı Kanuna
Eklenen 52/A Maddesinin ve 10 uncu Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasıyla 2575
Sayılı Kanunun 19 uncu, 26 ncı, 27 nci, 52 nci, 55 inci, 84 üncü
ve 86 ncı Maddelerinde Yapılan Değişiklikler ile
(2) Numaralı Fıkrasıyla Aynı Kanunun 55 inci Maddesinin İkinci Fıkrasına
Eklenen “Başkanlar Kuruluna” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı
650 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname’nin;
- 4 üncü maddesiyle,
2575 sayılı Danıştay Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının “Başkanlık
Kurulu” olan (g) bendi “Başkanlar Kurulu” olarak değiştirilmiş ve fıkraya
(h) bendi olarak “Başkanlık Kurulu” ibaresi eklenmiş;
- 5 inci maddesiyle
2575 sayılı Danıştay Kanununun 10 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrasında,
Danıştay Başkanı ve Başsavcı seçilebilmek için gerekli olan “sekiz yıl”
süre, “dört yıl” olarak, daire başkanı seçilebilmek için gerekli olan “altı
yıl” süre ise “üç yıl” olarak değiştirilmiş;
- 10 uncu maddesinin
(1) numaralı fıkrasının (a) bendiyle, 2575 sayılı Kanunun 19 uncu
maddesinin “Başkanlık Kurulu” olan madde başlığı ile birinci fıkrasında yer
alan, “Başkanlık Kurulu” ibaresi, “Başkanlar Kurulu”na dönüştürülmüş;
-
7 nci maddesiyle, 2575 sayılı Kanuna 19 uncu
maddeden sonra eklenen “Başkalık Kurulu” başlıklı 19/A maddesinde,
Başkanlık Kurulunun, Danıştay Başkanının başkanlığında, üçü daire başkanı
üçü Danıştay üyesi olmak üzere altı asıl ve ikisi daire başkanı ikisi
Danıştay üyesi olmak üzere dört yedek üyeden oluşacağı belirtilirken;
Başkanlık Kurulu üyelerinin seçimi başlıklı 19/B maddesinin (1) numaralı
fıkrasında, Başkanlık Kuruluna seçilecek asıl ve yedek üyelerin Danıştay
Genel Kurulunca seçileceği ve Başkanlık Kurulu üyeliğine aynı daireden
birden fazla kimsenin seçilemeyeceği; (2) numaralı fıkrasında, Başkanlık
Kurulunun, üye tamsayısı ile toplanacağı ve asıl üyelerden birinin Kurula
katılamaması halinde, noksanlığın yedeği ile tamamlanacağı; (3) numaralı
fıkrasında, Başkanlık Kurulu üyelerinin kendileri ile ilgili konularda
Kurul toplantılarına katılamayacakları; (4) numaralı fıkrasında, Başkanlık
Kuruluna seçilecek olanların tamamının bir oy pusulasında gösterilmesi
suretiyle de oy kullanılmasının mümkün olduğu; aday çıkmadığı veya yeter
sayıda başvuru olmadığı takdirde Başkanlar Kurulu tarafından gizli oyla ve
oy çokluğu ile adaylar dışından seçilebileceklerin üç katı aday
gösterileceği ve seçimler 10 uncu madde hükümleri gereğince yapılacağı; (5)
numaralı fıkrasında, Başkanlık Kuruluna seçilenlerin görev süresinin iki
yıl olup, bir seçim dönemi geçmeden yeniden seçilemeyecekleri; (6) numaralı
fıkrasında, Başkanlık Kurulu üyeliğine seçilen daire başkan ve üyelerinin
seçim süresi dolmadan bu sıfatlarının değişmesi durumunda Kurul üyeliğinden
ayrılmış sayılacakları; (7) numaralı fıkrasında ise, Başkanlık Kurulu
üyeliğinin herhangi bir nedenle boşalması halinde onbeş
gün içinde boşalan üyelik için seçim yapılacağı ve seçilen üyenin yerine
seçildiği üyenin süresini tamamlayacağı hükümleri getirilmiş;
-
8 inci maddesiyle, 2575 sayılı Kanunun 52 nci
maddesinin birinci fıkrasının (a) bendindeki, “Üyelerin dairelere
ayrılmalarını”, (b) bendindeki “Zorunluluk halinde daire başkanlarının ve
üyelerin dairelerinin birleştirilmesini” ve (3) numaralı fıkrasındaki, “Başkanlık
Kurulunun, (1) numaralı fıkranın (a) ve (b) bentleri uyarınca verdiği
kararlara karşı, yedi gün içinde üye tamsayısının en az üçte biri
tarafından yazılı olarak Danıştay Genel Kuruluna itiraz edilebilir. Genel
Kurul, Başkanlık Kurulu kararlarını aynen onaylayabileceği gibi
değiştirerek de onaylayabilir.” hükümleri yürürlükten kaldırılmış; 52 nci maddeden sonra gelmek üzere Kanuna eklenen “Başkanlık
Kurulunun görevleri” başlıklı 52/A maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a)
bendinde, üyelerin görev yerlerini, dairelerin iş durumunu ve ihtiyaçlarını
göz önünde tutarak belirlemek; (b) bendinde, zorunlu hallerde, daire başkanı
ve üyelerin dairelerini değiştirmek; (c) bendinde, Danıştay tetkik
hâkimlerinin çalışacakları daireleri, kurulları ve görecekleri işleri belli
etmek ve gerektiğinde yerlerini değiştirmek; (ç) bendinde, yetkili merciin
neresi olduğu belirtilmemiş olan yönetim işlerini belli etmek veya bu
işleri yapmak; (d) bendinde Kanunlarla verilen diğer görevleri yerine
getirmek görevleri yeni oluşturulan Başkanlık Kuruluna verilirken; (2)
numaralı fıkrasında, Başkanlık Kurulunun, birinci fıkranın (a) ve (b)
bentleri uyarınca verdiği kararlara karşı, yedi gün içinde üye tamsayısının
en az üçte biri tarafından yazılı olarak Danıştay Genel Kuruluna itiraz
edilebileceği ve Genel Kurulun, Başkanlık Kurulu kararlarını aynen
onaylayabileceği gibi değiştirerek de onaylayabileceği hüküm altına
alınmış; 10 uncu maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendiyle ise 52 nci maddenin “Başkanlık Kurulunu görevleri” şeklindeki
madde başlığı “Başkanlar Kurulunun görevleri” şeklinde, birinci fıkrasında
yer alan “Başkanlık Kurulu” ibaresi ise “Başkanlar Kurulu” şeklinde
değiştirilmiş;
10
uncu maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendiyle 2547 sayılı Kanunun 26
ncı maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında yer
alan “Başkanlık Kurulu” ibareleri “Başkanlar Kurulu”; (c) bendiyle, 27 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Başkanlık
Kurulu” ibaresi “Başkanlar Kurulu”; (d) bendiyle, 55 inci maddesinin
birinci fıkrasında yer alan “Başkanlık Kurulu” ibaresi “Başkanlar Kurulu”;
(e) bendiyle, 84 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Başkanlık
Kurulunca” ibaresi “Başkanlar Kurulunca”; (f) bendiyle, 86 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlık
Kurulu” ibaresi “Başkanlar Kurulu” şeklinde değiştirilirken; (2) numaralı
fıkrası ile ise, 2575 sayılı Kanunun 55 inci maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan “Yüksek Disiplin Kuruluna” ibaresinden sonra gelmek üzere “,
Başkanlar Kuruluna” ibaresi eklenmiştir.
Kısaca 2575 sayılı
Danıştay Kanununa göre, Danıştay Başkanı ve Başsavcısı seçilebilmek için
sekiz yıl Danıştay üyeliğinde bulunmak şartı dört yıla, Danıştay
başkanvekili ve daire başkanı seçilebilmek için altı yıl Danıştay
üyeliğinde bulunmak şartı ise üç yıla düşürülürken; Danıştay Başkanının
başkanlığında, Başsavcı, başkanvekilleri ve daire başkanlarından oluşan “Başkanlık
Kurulu”, “Başkanlar Kurulu”na dönüştürülüp; Danıştay Başkanının
başkanlığında, üçü daire başkanı üçü Danıştay üyesi olmak üzere altı asıl
ve ikisi daire başkanı ikisi Danıştay üyesi olmak üzere dört yedek üyeden
oluşan ve Danıştay Genel Kurulu tarafından seçilen “Başkanlık Kurulu”
adıyla yeni bir kurul oluşturulur; 2575 sayılı Kanunun 52 nci maddesinin “Başkanlık Kurulu” olan madde başlığı “Başkanlar
Kurulu” olarak değiştirilir ve aynı maddenin (1) numaralı fıkrasının (a) ve
(b) bentlerinde, Başkanlık Kuruluna verilen “üyelerin dairelerine
ayrılmaları” ve “daire başkanı ve üyelerin dairelerinin değiştirilmesi”
görevleri, yeni oluşturulan Başkanlık Kuruluna verilmenin yanında aynı
Kurula tetkik hakimlerinin çalışacakları daire ve
kurulları ve görecekleri işleri belli etmek ve gerektiğinde yerlerini
değiştirmek ile yetkili merciin neresi olduğu belirtilmemiş olan yönetim
işlerini belirlemek veya yapmak görevleri de verilmiş; Başkanlık Kurulunun
geriye kalan önemsiz görevleri ise, Başkanlar Kuruluna bırakılmıştır.
2575 sayılı Danıştay
Kanununun 6223 sayılı Yetki Kanununun kapsamında olmadığı ve dolayısıyla
2575 sayılı Kanunda KHK ile düzenleme yapılamayacağı “GEREKÇELER”in
(1/b) maddesinde ayrıntılarıyla ortaya konulduğundan tekrara
girilmeyecektir.
Bu
bağlamda, 650 sayılı KHK’nin 4 üncü, 5 inci, 7 nci,
8 inci ve 10 uncu maddeleriyle 2575 sayılı Danıştay Kanununda yapılan değişiklikler
ile ek düzenlemeler, “GEREKÇELER”in (1/b)
maddesinde açıklanan gerekçelerle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci
maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
Öte yandan, Anayasa
Mahkemesinin yerleşik içtihatlarına göre, Bakanlar Kurulunun, kanun
hükmünde kararname ile düzenleme yapabilmesi için, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” gibi üç Anayasal koşulun birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
Danıştay
Kanununun 650 sayılı KHK ile değiştirilen 5 inci, 10 uncu, 19 uncu ve 52 nci maddeleri ile oluşturulan Başkanlar
Kurulu-Başkanlık Kurulu sistemiyle, 04.02.1983 tarihli ve 2797 sayılı
Yargıtay Kanununun 9 uncu maddesinin (1) numaralı fıkrasında oluşumu, 17 nci maddesinde görevleri düzenlenen Başkanlar Kurulu ve
10 uncu maddesinin birinci fıkrasında seçimi, 18 inci maddesinde ise
görevleri düzenlenen Birinci Başkanlık Kurulu ile bir
örnekliğinin/aynılığının sağlanmasının amaçlandığı da ileri sürülemez.
Çünkü, Danıştay Başkanlık Kurulu, oluşumu ve görevleriyle
birlikte 2575 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 20.01.1982 tarihinden bu
yana yürürlüktedir. Yasa ile değiştirilmediği; değiştirilmesi için herhangi
bir ihtiyaç hissedilmediği ve değiştirilmesi girişiminde de bulunulmadığı
için günümüze kadar istikrar içinde uygulanagelmiştir.
Günümüzde de kanun hükmünde kararname ile bugün-hemen-birdenbire
değiştirilmesini gerekli kılacak bir “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik”
durumu söz konusu değildir. KHK ile hemen ve şimdi değiştirilmez ise, hukuk
sistemi bundan şu şekilde olumsuz etkilenecek veya değiştirilmemesi
demokrasiye, kamu yararına ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olacak ya da
Danıştay’ın görevlerini zamanında, etkin, verimli ve tutumlu yapmasını
sekteye uğratacak gibi herhangi bir hukuksal veya yönetsel gerekçesi de
bulunmamaktadır. Dolayısıyla iptali istenen düzenlemeler Anayasanın 91 inci
maddesine bu açıdan da aykırılık oluşturmaktadır.
Bununla birlikte,
söz konusu düzenlemelerin elbette bir siyasal amacı ve gerekçesi vardır.
Bilindiği üzere, 12.09.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle Anayasanın “Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu” başlıklı 159 uncu maddesi değiştirilerek, Adalet
Bakanı ve müsteşarıyla birlikte yedi olan asıl üyesi, yirmiikiye,
beş olan yedek üyesi ise onikiye çıkarılmış; dört
asıl üyesinin yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan
öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç
yedek üyesinin Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca; iki
asıl ve iki yedek üyesinin Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca,
bir asıl ve bir yedek üyesinin kendi üyeleri arasından Türkiye Adalet
Akademisi Genel Kurulunca, yedi asıl ve dört yedek üyesinin birinci sınıf
adli yargı hakim ve savcıları arasından adli yargı hakim ve savcılarınca,
üç asıl ve iki yedek üyesinin birinci sınıf idari yargı hakim ve savcıları
arasından idari yargı hakim ve savcılarınca seçilmesi öngörülmüş; 5982
sayılı Kanunun 25 inci maddesiyle Anayasaya eklenen geçici 19 uncu maddede
ise, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren otuz gün içinde Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin seçileceği kuralı getirilerek seçim
usulü düzenlenmiştir.
Anayasanın 159 uncu
maddesinin birinci fıkrasında, Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunun, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatına
göre kurulacağı ve görev yapacağı kuralı yer almasına rağmen; Adalet
Bakanlığı adli ve idari yargıdan seçilecek Kurul üyelerinin seçim sürecine
müdahil olmuş ve HSYK üyeliği seçimlerini yürütme organının (Adalet
Bakanlığının) belirleyerek desteklediği liste blok olarak kazanmıştır.
09.02.2011
tarihli ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
11 inci maddesi ile ise Kanuna ekli (2) Sayılı Liste ihdas edilerek 190
sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (II)
sayılı cetvelin Danıştay Başkanlığına; (4) Sayılı Liste ihdas edilerek (II)
sayılı cetvelin Yargıtay Başkanlığına ait bölümüne eklenerek Danıştay
Başkanlığına yeni 2 Daire Başkanı ve 59 üye olmak üzere toplam 61 kadro,
Yargıtay Başkanlığına ise 6 Daire Başkanı ve 131 üye olmak üzere toplam 137
yeni kadro tahsis edilmiştir.
Anayasanın 5982
sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle değişik 159 uncu
maddesi ile Anayasaya 5982 sayılı Kanunun 25 inci maddesiyle eklenen geçici
19 uncu maddesine göre seçilen yeni Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu ise, 24.02.2011 tarihinde Yargıtay’da boş bulunan
160 üyelik ile Danıştay’da boş bulunan 51 üyelik için seçim yaparak
Yargıtay’ın 160, Danıştay’ın ise 51 yeni üyesini seçmiştir.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Danıştay ve Yargıtay
üyeliklerine yapılan seçimlere Adalet Bakanlığının müdahil olduğu ve
üyeliklere yapılan seçimlerde belli bir siyasal ideolojinin de ötesinde
dinsel tarikat ve cemaatlere mensubiyetin/yakınlığın belirleyici olduğu yazılı
ve görsel medyada yer almış; kamuoyunda enine boyuna tartışılmıştır. Hatta,
sürecin içinde yer alan ve YARSAV’a karşı
kurulmuş bulunan Demokrat Yargı Derneği’nin Eşbaşkanı
olan Beypazarı Hakimi Orhan Gazi Ertekin’in yazdığı “Yargı Meselesi Hallonuldu
Yargının ‘Eşekli Demokrasi’ ile İmtihanı” isimli kitapta, bu süreçte
yaşanan bağımsız ve tarafsız yargı adına utanç verici skandallar
anlatılmıştır.
Yazılı ve görsel
medyada ileri sürülen iddiaları doğrulayan ve kamuoyundaki tartışmaların
haklılığını ortaya koyan gelişmeler de yaşanmıştır.
Anayasa Mahkemesinin
30.07.2008 günlü ve E.2008/1, K.2008/2 sayılı Kararındaki, “… 22. Yasama dönemi
Meclis başkanı Bülent ARINÇ, (…) eylemleri, Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin kararlılıkla ve parti üyeleri
tarafından yoğun bir biçimde işlendiğini göstermektedir. Anayasa
Mahkemesinin E.2008/16, K.2008/116 sayılı kararıyla iptal edilen 5735
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun’un teklif edilmesi ve yasalaşmasının sağlanmasıyla
davalı partinin bu eylemleri benimsediği anlaşıldığından odaklaşmanın
kabulü gerekir.” saptamalarının muhataplarından biri olan Sayın Bülent
ARINÇ, Yargıtay’ın yeni seçilen üyelerinin blok oy kullanmasıyla birinci
turda sonuçlanan Yargıtay Başkanlığı seçimi sonrasında sevincini, “Benim
güzel arkadaşım. Pırıl pırıl bir Anadolu
delikanlısı. Çok şükür birinci turda seçildi.” sözleriyle açığa
vururken; Danıştaya yeni seçilen üyelerin yine
blok oy kullanmaları sonucunda sonuçlanan Danıştay Başkanlığı seçimi
sonrasında ise, “Kurban olduğum Allah; verdikçe veriyor.” şeklinde dile
getirmiştir.
Gözlerden kaçmayacak
kadar apaçık olan olgusal gerçekliğe dayalı soru şudur: Anayasada
12.09.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önce yüksek
mahkeme üyeliklerine seçilenler, yüksek mahkemelerde yapılan seçimlerde
liyakat, siyasi düşünce, hemşerilik, etnik, dinsel veya bölgesel aidiyet,
okul veya görev arkadaşlığı, mesleki dayanışma, kişisel dostluk vb. gibi
öteden beri var olagelen bu topluma özgü değerlerden hareketle parçalı oy
kullanırlarken; 12 Eylül 2010 tarihli Anayasa değişikliğinden sonra
oluşturulan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulunca
yüksek mahkeme üyeliklerine seçilenler, neden sanki bu toplumun bireyleri
değillermiş, bu toprakların hamuruyla yoğrulmamış ve değerleriyle
yetişmemişler gibi, kendilerinden önce seçilenleri etkileyen saiklerden hiç etkilenmeyerek topluca blok oy
kullanmaktadırlar? Onları toplum üstü yapan üstün güç veya aşkın amacı güncelleyen,
her yerde ve her seçimde uygulanabilir kılan nedir?
Sorunun yanıtından
daha çok yaşanan olguların ardından kendini “Kurban olduğum Allah; verdikçe
veriyor.” şeklinde açığa vuran siyasal irade önemlidir ve bu siyasal irade
Danıştay’a bütün karar süreçlerinden bütün hücrelerine kadar bütünüyle ve
mutlak bir şekilde hakim olmak istemektedir.
Bu hakimiyetin, blok
oy kullanan kadrolar aracılığıyla bugün ve hemen gerçekleştirilebilmesi
için de, Danıştay Başkanlığı ve Başsavcılığı için gerekli olan sekiz yıllık
sürenin dört yıla, başkanvekilliği ve daire başkanlığı için altı yıl olan
sürenin ise üç yıla indirilmesi yetmemekte; Danıştay Başkanının
başkanlığında, Başsavcı, başkanvekilleri ve daire başkanlarından oluşan “Başkanlık
Kurulu”nun, Danıştay Başkanının başkanlığında, üçü daire başkanı üçü
Danıştay üyesi olmak üzere altı asıl ve ikisi daire başkanı ikisi Danıştay
üyesi olmak üzere dört yedek üyeden oluşturulması ve böylece Başkanlık
Kurulu eliyle Danıştay üyelerinin dairelerine ayrılmaları, daire başkanı ve
üyelerin dairelerinin değiştirilmesi ve tetkik hakimlerinin
çalışacakları daire ve kurulların belirlenmesi yoluyla Danıştay’ın bütün
daire ve kurullarıyla bütün hücrelerinin yarına bırakılmadan bugünden
fethedilmesi, gelebilecek eleştirilerin de 2797 sayılı Yargıtay Kanunu
örnek verilerek göğüslenmesi, amaca giden yolda oldukça rasyonel
görünmektedir.
Anayasaya
göre Cumhuriyetin, demokrasinin, demokratik hukuk devleti ile insan hak ve
özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve tarafsız yargının yürütme organı
tarafından yasa yerine, kanun hükmünde kararnamelerle şekillendirilmesi
eyleminin, “ivediliği”, “zorunluluğu” ve “önemliliği” de buradan, yani
Danıştay’ın ele geçirilmesiyle yetinilmeyip, bütün karar süreçlerinin bugün
ve hemen fethedilerek ideolojik anlamda yekpare ve total bir Danıştay
yaratılması isteğinin siyasal iktidarda karşı konulamaz derecede hayati,
güncel ve acil bir ihtiyaç mertebesine yükseltilmesinden kaynaklanmaktadır.
Oysa, demokrasi, renklerin, seslerin ve fikirlerin harmonisi;
ritimlerin senfonisi; gelincik tarlasında papatyaların da Güneşe “Merhaba”
diyebilmesidir.
Bu
bağlamda, Bakanlar Kurulunun 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 4 üncü
maddesiyle değiştirilen 06.01.1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun
5 inci maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi ile aynı fıkraya eklenen (h)
bendi; 5 inci maddesi ile 2575 sayılı Danıştay Kanununun 10 uncu maddesinin
ikinci fıkrasında yapılan değişiklik; 7 nci
maddesi ile 2575 sayılı Kanuna Eklenen 19/A ve 19/B maddeleri; 8 inci
maddesi ile 2575 sayılı Kanuna eklenen 52/A maddesi ve 10 uncu maddesinin
(1) numaralı fıkrasıyla 2575 sayılı Kanunun 19 uncu, 26 ncı,
27 nci, 52 nci, 55
inci, 84 üncü ve 86 ncı maddelerinde yapılan
değişiklikler ile (2) numaralı fıkrasıyla aynı Kanunun 55 inci maddesinin
ikinci fıkrasına eklenen “Başkanlar Kuruluna” ibaresi; 6223 sayılı Yetki Kanununun
kapsamında olmaması; Anayasal yargı organı olan Danıştay’ın temel yasa
niteliğinde olan Danıştay Yasasına ilişkin yasal düzenlemelerin yürütme organı
tarafından “parlamentodan yasa kaçırılması” suretiyle kanun hükmünde
kararnamelerle düzenlenerek yasama yanında yargı yetkisinin de dolaylı
olarak yürütme organında merkezileşmesi; KHK ile düzenlemeye konu
oluşturmayan temel haklar, kişi hakları ve siyasal hakların güvencesi olan
yargının KHK ile düzenlenmesinin Anayasanın 91 inci maddesindeki yasak
kapsamına girmesi; düzenlemelerde, KHK ile düzenlemeyi zorunlu kılan ivedi,
zorunlu ve önemli önlemler yerine, siyasal amaçlar güdülmesi; güdülen
siyasal amaçların, Cumhuriyetin, demokrasinin, demokratik hukuk devleti ile
insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve tarafsız yargının,
bağımlı ve taraflı hale getirilmesini hedeflemesi gerekçeleriyle,
Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 4 üncü, 5 inci,
6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9
uncu ve 91 inci maddelerine aykırı olduklarından iptalleri gerekir.
3)
08.08.2011 Tarihli ve 650 Sayılı “Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun
ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Hükmünde Kararname”nin 12 nci Maddesi ile
04.02.1983 Tarihli ve 2797 Sayılı Yargıtay Kanununun 30 uncu Maddesinin
Birinci Fıkrasında Yapılan Değişikliklerin Anayasaya Aykırılığı
650
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 12 nci
maddesiyle 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 30 uncu maddesinin birinci
fıkrasında yapılan değişiklikle, Yargıtay Birinci Başkanı ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı seçilebilmek için en az sekiz yıl, Birinci Başkanvekili,
daire başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili
seçilebilmek için ise en az altı yıl süre ile Yargıtay üyeliği yapmış olmak
şartları yarı yarıya düşürülerek sırasıyla dört ve üç yıla indirilmektedir.
2797 sayılı Yargıtay
Kanununun 6223 sayılı Yetki Kanununun kapsamında olmadığı ve dolayısıyla
2797 sayılı Kanunda KHK ile düzenleme yapılamayacağı “GEREKÇELER”in
(1/b) maddesinde ayrıntılarıyla ortaya konulduğundan tekrara
girilmeyecektir.
Bu bağlamda, 650
sayılı KHK’nin 12 nci maddesiyle 2797 sayılı
Yargıtay Kanununun 30 uncu maddesinin birinci fıkrasında yapılan
değişiklik, “GEREKÇELER”in (1/b) maddesinde
açıklanan gerekçelerle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci,
6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali
gerekir.
Öte yandan, Anayasa
Mahkemesinin yerleşmiş içtihatlarına göre, Bakanlar Kurulunun, kanun
hükmünde kararname ile düzenleme yapabilmesi için, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” gibi üç Anayasal koşulun birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
Yargıtay Kanununun
30 uncu maddesi Kanunun yürürlüğe girdiği 08.02.1983 tarihinden bu yana
yürürlüktedir. Yasa ile değiştirilmediği; değiştirilmesi için herhangi bir
ihtiyaç hissedilmediği ve değiştirilmesi girişiminde de bulunulmadığı için
günümüze kadar istikrar içinde uygulanagelmiştir.
Günümüzde de kanun hükmünde kararname ile bugün-hemen-birdenbire
değiştirilmesini gerekli kılacak bir “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik”
durumu söz konusu değildir. KHK ile hemen ve şimdi değiştirilmez ise, hukuk
sistemi bundan şu şekilde olumsuz etkilenecek veya değiştirilmemesi
demokrasiye, kamu yararına ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olacak ya da
Yargıtay’ın görevlerini zamanında, etkin, verimli ve tutumlu yapmasını
sekteye uğratacak gibi herhangi bir hukuksal veya yönetsel gerekçesi de
bulunmamaktadır. Dolayısıyla iptali istenen düzenlemeler, “ivedilik”, “zorunluluk”,
ve “önemlilik” şartlarını taşımadığı için Anayasanın 91 inci maddesine bu
açıdan da aykırılık oluşturmaktadır.
Bununla birlikte,
söz konusu düzenlemelerin elbette bir siyasal amacı ve gerekçesi vardır.
Bilindiği üzere, 12.09.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle Anayasanın “Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu” başlıklı 159 uncu maddesi değiştirilerek, Adalet
Bakanı ve müsteşarıyla birlikte yedi olan asıl üyesi, yirmiikiye,
beş olan yedek üyesi ise onikiye çıkarılmış; dört
asıl üyesinin yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan
öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç
yedek üyesinin Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca; iki
asıl ve iki yedek üyesinin Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca,
bir asıl ve bir yedek üyesinin kendi üyeleri arasından Türkiye Adalet
Akademisi Genel Kurulunca, yedi asıl ve dört yedek üyesinin birinci sınıf
adli yargı hakim ve savcıları arasından adli yargı hakim ve savcılarınca,
üç asıl ve iki yedek üyesinin birinci sınıf idari yargı hakim ve savcıları
arasından idari yargı hakim ve savcılarınca seçilmesi öngörülmüş; 5982
sayılı Kanunun 25 inci maddesiyle Anayasaya eklenen geçici 19 uncu maddede
ise, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren otuz gün içinde Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin seçileceği kuralı getirilerek seçim
usulü düzenlenmiştir.
Anayasanın 159 uncu
maddesinin birinci fıkrasında, Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunun, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatına
göre kurulacağı ve görev yapacağı kuralı yer almasına rağmen; Adalet
Bakanlığı adli ve idari yargıdan seçilecek Kurul üyelerinin seçim sürecine
müdahil olmuş ve HSYK üyeliği seçimlerini yürütme organının (Adalet
Bakanlığının) belirleyerek desteklediği liste blok olarak kazanmıştır.
09.02.2011
tarihli ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
11 inci maddesi ile ise Kanuna ekli (2) Sayılı Liste ihdas edilerek 190
sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (II)
sayılı cetvelin Danıştay Başkanlığına; (4) Sayılı Liste ihdas edilerek (II)
sayılı cetvelin Yargıtay Başkanlığına ait bölümüne eklenerek Danıştay Başkanlığına
yeni 2 Daire Başkanı ve 59 üye olmak üzere toplam 61 kadro, Yargıtay
Başkanlığına ise 6 Daire Başkanı ve 131 üye olmak üzere toplam 137 yeni
kadro tahsis edilmiştir.
Anayasanın 5982
sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle değişik 159 uncu
maddesi ile Anayasaya 5982 sayılı Kanunun 25 inci maddesiyle eklenen geçici
19 uncu maddesine göre seçilen yeni Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu ise, 24.02.2011 tarihinde Yargıtay’da boş bulunan
160 üyelik ile Danıştay’da boş bulunan 51 üyelik için seçim yaparak Yargıtay’ın
160, Danıştay’ın ise 51 yeni üyesini seçmiştir.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Danıştay ve Yargıtay
üyeliklerine yapılan seçimlere Adalet Bakanlığının müdahil olduğu ve
üyeliklere yapılan seçimlerde belli bir siyasal ideolojinin de ötesinde
dinsel tarikat ve cemaatlere mensubiyetin/yakınlığın belirleyici olduğu
yazılı ve görsel medyada yer almış; kamuoyunda enine boyuna tartışılmıştır.
Hatta, sürecin içinde yer alan ve YARSAV’a karşı
kurulmuş bulunan Demokrat Yargı Derneği’nin Eşbaşkanı
olan Beypazarı Hakimi Orhan Gazi Ertekin’in yazdığı “Yargı Meselesi Hallonuldu
Yargının ‘Eşekli Demokrasi’ ile İmtihanı” isimli kitapta, bu süreçte
yaşanan bağımsız ve tarafsız yargı adına utanç verici skandallar
anlatılmıştır.
Yazılı ve görsel
medyada ileri sürülen iddiaları doğrulayan ve kamuoyundaki tartışmaların
haklılığını ortaya koyan gelişmeler de yaşanmıştır.
Anayasa Mahkemesinin
30.07.2008 günlü ve E.2008/1, K.2008/2 sayılı Kararındaki, “… 22. Yasama dönemi
Meclis başkanı Bülent ARINÇ, (…) eylemleri, Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin kararlılıkla ve parti üyeleri
tarafından yoğun bir biçimde işlendiğini göstermektedir. Anayasa
Mahkemesinin E.2008/16, K.2008/116 sayılı kararıyla iptal edilen 5735
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun’un teklif edilmesi ve yasalaşmasının sağlanmasıyla
davalı partinin bu eylemleri benimsediği anlaşıldığından odaklaşmanın
kabulü gerekir.” saptamalarının muhataplarından biri olan Sayın Bülent
ARINÇ, Yargıtay’ın yeni seçilen üyelerinin blok oy kullanmasıyla birinci
turda sonuçlanan Yargıtay Başkanlığı seçimi sonrasında sevincini, “Benim
güzel arkadaşım. Pırıl pırıl bir Anadolu
delikanlısı. Çok şükür birinci turda seçildi.” sözleriyle açığa
vururken; Danıştaya yeni seçilen üyelerin yine
blok oy kullanmaları sonucunda sonuçlanan Danıştay Başkanlığı seçimi
sonrasında ise, “Kurban olduğum Allah; verdikçe veriyor.” şeklinde dile
getirmiştir.
Gözlerden kaçmayacak
kadar apaçık olan olgusal gerçekliğe dayalı soru şudur: Anayasada
12.09.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önce yüksek
mahkeme üyeliklerine seçilenler, yüksek mahkemelerde yapılan seçimlerde
liyakat, siyasi düşünce, hemşerilik, etnik, dinsel veya bölgesel aidiyet,
okul veya görev arkadaşlığı, mesleki dayanışma, kişisel dostluk vb. gibi
öteden beri var olagelen bu topluma özgü değerlerden hareketle parçalı oy
kullanırlarken; 12 Eylül 2010 tarihli Anayasa değişikliğinden sonra
oluşturulan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulunca
yüksek mahkeme üyeliklerine seçilenler, neden sanki bu toplumun bireyleri
değillermiş, bu toprakların hamuruyla yoğrulmamış ve değerleriyle
beslenmemişler gibi, kendilerinden önce seçilenleri etkileyen saiklerden hiç etkilenmeyerek topluca blok oy
kullanmaktadırlar? Onları toplum üstü yapan üstün güç veya aşkın amacı
güncelleyen, her yerde ve her seçimde uygulanabilir kılan nedir?
Sorunun yanıtından
daha çok yaşanan olguların ardından kendini “Kurban olduğum Allah; verdikçe
veriyor.” şeklinde açığa vuran siyasal irade önemlidir ve bu siyasal irade
Danıştay yanında Yargıtay’ın da bütün karar süreçlerinden bütün hücrelerine
kadar bütünüyle ve mutlak bir şekilde hakimi olmak
istemektedir.
Bunun,
blok oy kullanan kadrolar aracılığıyla en kısa süre içinde
gerçekleştirilebilmesi için de, temel kanun olan Yargıtay Kanununun
parlamentodan kaçırılması ve düzenlemenin KHK ile yapılarak, Yargıtay
Birinci Başkanlığı ve Cumhuriyet Başsavcılığı için gerekli olan sekiz
yıllık sürenin dört yıla, Birinci Başkanvekilliği, Başsavcıvekilliği
ve daire başkanlığı için altı yıl olan sürenin ise üç yıla indirilmesi
gerekmektedir.
HSYK, Yargıtay’a
24.02.2011 tarihinde 160 yeni üye seçmiş; 650 sayılı KHK’nin 12 nci maddesi de Kararnamenin Resmi Gazete de
yayımlandığı 26.08.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla,
Yargıtay Birinci Başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının yeni seçilen
160 üye arasından seçilebilmesi için yedibuçuk
sene yerine, üçbuçuk sene; Birinci Başkanvekili,
daire başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili
için ise beşbuçuk sene yerine, ikibuçuk sene beklenmesi gerekecektir.
Anayasaya
göre Cumhuriyetin, demokrasinin, demokratik hukuk devleti ile insan hak ve
özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve tarafsız yargının yürütme organı
tarafından yasa yerine, kanun hükmünde kararnamelerle şekillendirilmesi
eyleminin, “ivediliği”, “zorunluluğu” ve “önemliliği” de buradan, yani
Yargıtay’ın ele geçirilmesiyle yetinilmeyip, bütün karar süreçlerinin en
kısa süre içinde fethedilerek ideolojik anlamda yekpare ve total bir
Yargıtay yaratılması isteğinin siyasal iktidarda karşı konulamaz derecede
hayati, güncel ve acil bir ihtiyaç mertebesine yükseltilmesinden
kaynaklanmaktadır.
Oysa, demokrasi, renklerin, seslerin ve fikirlerin
harmonisi; ritimlerin senfonisi; gelincik tarlasında papatyaların da Güneşe
‘merhaba’ diyebilmesidir.
Bu
bağlamda, Bakanlar Kurulunun 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 12 nci maddesiyle 2797 sayılı Kanunun 30 uncu maddesinin
birinci fıkrasında yapılan değişiklik; 6223 sayılı Yetki Kanununun kapsamında
olmaması; Anayasal yargı organı olan Yargıtay’a ilişkin yasal
düzenlemelerin yürütme organı tarafından parlamentodan kaçırılıp kanun
hükmünde kararnamelerle düzenlenerek yasama yanında yargı yetkisinin de
dolaylı olarak yürütme organında merkezileşmesi; KHK ile düzenlemeye konu
oluşturmayan temel haklar, kişi hakları ve siyasal hakların güvencesi olan
yargının KHK ile düzenlenmesinin Anayasanın 91 inci maddesindeki yasak kapsamına
girmesi; düzenlemelerde, KHK ile düzenlemeyi zorunlu kılan ivedi, zorunlu
ve önemli önlemler yerine, siyasal amaçlar güdülmesi; güdülen siyasal
amaçların, Cumhuriyetin, demokrasinin, demokratik hukuk devleti ile insan
hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve tarafsız yargının, bağımlı
ve taraflı hale getirilmesini hedeflemesi gerekçeleriyle, Anayasanın
Başlangıcı ile 2 nci, 4 üncü, 5 inci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9 uncu ve
91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
4)
08.08.2011 Tarihli ve 650 Sayılı “Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun
ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Hükmünde Kararname”nin 6 ncı Maddesi ile
Değiştirilen 2575 Sayılı Kanunun 12 nci
Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
650
sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 ncı
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Danıştay Kanununun 12 nci maddesinin (3) numaralı fıkrası ile Danıştay’da
çalışan Devlet Memurları Kanununa tabi personelin, Danıştay Genel
Sekreterinin teklifi ve Danıştay Başkanının uygun görmesi üzerine, Adalet
Bakanlığınca mükteseplerine uygun olarak, açıktan atama iznine tabi
olmaksızın, Adalet Bakanlığının taşra kadrolarına atanabilecekleri hükmü
getirilmektedir.
2575 sayılı Danıştay
Kanununun 6223 sayılı Yetki Kanununun kapsamında olmadığı ve dolayısıyla
2575 sayılı Danıştay Kanununda KHK ile düzenleme yapılamayacağı “GEREKÇELER”in (1/b) maddesinde ayrıntılarıyla ortaya
konulduğundan tekrara girilmeyecektir.
Bu bağlamda, 650
sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 ncı
maddesiyle 2575 sayılı Danıştay Kanununa eklenen 12 nci
maddenin (3) numaralı fıkrası, “GEREKÇELER”in
(1/b) maddesinde açıklanan gerekçelerle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci
maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
Öte yandan, Anayasa
Mahkemesinin yerleşik içtihatlarına göre, Bakanlar Kurulunun, kanun
hükmünde kararname ile düzenleme yapabilmesi için, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” gibi üç Anayasal koşulun birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
2575 sayılı Danıştay
Kanununun 650 sayılı KHK’nin 6 ncı maddesiyle
değiştirilen 12 nci maddesi, 2575 sayılı Kanunun
yürürlüğe girdiği 20.01.1982 tarihinden bu yana yürürlüktedir. Yasa ile
değiştirilmediği; değiştirilmesi için herhangi bir ihtiyaç hissedilmediği
ve değiştirilmesi girişiminde de bulunulmadığı için günümüze kadar istikrar
içinde uygulanagelmiştir. Günümüzde de kanun
hükmünde kararname ile bugün, hemen ve şimdi değiştirilmesini gerekli
kılacak bir “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik” durumu söz konusu
değildir. KHK ile hemen ve şimdi değiştirilmez ise, hukuk sistemi bundan şu
şekilde olumsuz etkilenecek veya değiştirilmemesi demokrasiye, kamu
yararına ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olacak ya da Adalet
Bakanlığının görevlerini zamanında, etkin, verimli ve tutumlu yapmasını
sekteye uğratacak gibi herhangi bir hukuksal veya yönetsel gerekçesi de
bulunmamaktadır. Dolayısıyla iptali istenen düzenleme, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” şartlarını taşımadığından, Anayasanın 91 inci maddesine bu
açıdan da aykırıdır.
Öte yandan, Danıştay
Devlet tüzel kişiliği altında faaliyet yürütmekle birlikte, bağımsız, ayrı
bütçe ile yönetilen, yönetimi ve temsili Danıştay Başkanına ait olan,
hükümetle ilişkileri Başbakanlık aracılığıyla yürütülen, Anayasa ile
görevlendirilmiş Yüksek İdare Mahkemesi, danışma ve inceleme merciidir. Bu
bağlamda Adalet Bakanlığı ile ilgisi ve ilişkisi bulunmamaktadır.
Danıştay
Başkanlığında Devlet Memurları Kanununa tabi olarak çalışan personel, 657
sayılı Kanuna göre Danıştay’da göreve başlamışlar ya da 657 sayılı Kanun
hükümlerine göre göreve başladıkları kurumlardan Danıştay’a 657 sayılı
Kanun hükümlerine göre naklen atanmışlardır. Danıştay’da çalışan Devlet
memurları, Danıştay personelidir.
657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu Devlet memurları hakkında uygulanan temel yasadır. 657
sayılı Kanunun “Temel İlkeler” başlıklı 3 üncü maddesinin birinci
fıkrasının (C) bendinde, Devlet kamu hizmetleri
görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona
erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmanın ve bu sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe
sahip kılmanın Kanunun temel ilkesi olduğu; 17 nci
maddesinde, Devlet memurlarının, bu kanun ve bu kanuna dayanılarak
yayınlanan tüzük ve yönetmeliklere göre tayin ve tespit olunup yürürlükte
bulunan hükümlerin kendileri hakkında aynen uygulanmasını istemek hakkına;
18 inci maddesinin ikinci fıkrasında, Devlet memurlarının kurumlarıyla
ilgili resmi ve şahsi işlerinden dolayı müracaat; amirleri veya kurumları
tarafından kendilerine uygulanan idari eylem ve işlemlerden dolayı şikayet
ve dava açma haklarına sahip oldukları hüküm altına alınmış; “Memurların
Bir Kurumdan Diğerlerine Nakilleri” başlıklı 74 üncü maddesinin birinci
fıkrasında ise, memurların 657 sayılı Kanuna tabi kurumlar arasında
nakilleri, memurların istemi ve kurumların uygun görmesine bağlanmıştır.
Bunu tek istisnası Kanunun 91 inci maddesinde düzenlenen kadroları
kaldırılan Devlet memurlarıdır.
650 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin 6 ncı maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Danıştay
Kanununun 12 nci maddesinin (3) numaralı fıkrası
ile ise, Danıştay’da çalışan Devlet Memurları Kanununa tabi personelin,
Danıştay Genel Sekreterinin teklifi ve Danıştay Başkanının uygun görmesi
üzerine, Adalet Bakanlığınca mükteseplerine uygun olarak, Adalet
Bakanlığının taşra kadrolarına atanmaları mümkün kılınarak, hakkaniyete
aykırı ve kamu yararıyla bağdaşmayan, kazanılmış hakları korumayan bir hüküm
eşliğinde, memurların 657 sayılı Kanundan kaynaklanan, kendilerinin
istemleri dışında atanmaları durumunda dava yoluyla yetkili yargı mercileri
önünde haklarını aramaları, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan kararname
ile ellerinden alınmaktadır.
Benzer bir hükmün,
2575 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesinde yer aldığı da ileri sürülemez.
Çünkü, 2575 sayılı Danıştay Kanunuyla birlikte ilk
defa bölge idare, idare ve vergi mahkemeleri de kurulmuş ve 06.01.1982
tarihli ve 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi
Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun ile 2575 sayılı Kanun,
20.01.1982 tarih ve 17580 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak aynı tarihte
yürürlüğe girmişlerdir.
Danıştay’ın bir
kısım görevleri 2576 sayılı Kanunla alt mahkemelere verildiği ve yeni
kurulan alt mahkemeler de yeni kurulduklarından, Danıştay’da personel
fazlalığı oluştuğu, alt mahkemelerin de personele ihtiyacı olduğu için bu
dönemde yapılan bir düzenlemede zorunluluk olduğu ileri sürülebilir. Ancak,
söz konusu fiili gerekçelerin günümüzde ileri sürülmesi olanak dışıdır.
Anayasa
Mahkemesinin birçok kararında vurgulandığı üzere, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk
devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına saygı gösteren,
bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun
üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı
temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Bakanlar Kurulunun,
adaletsiz, hakkaniyete ve kamu yararına aykırı söz konusu düzenlemesi
Anayasanın hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Bir
hukuk kuralının yürürlüğü sırasında bu kurala uygun biçimde tüm sonuçları
ile edinilmiş (kazanılmış) hakların korunması da, temel hukuk
ilkelerindendir. Hukuk devleti, “kazanılmış hakları” korumakta duyarlı davranarak hukukun temel ilkelerine bağlılığını
kanıtlayan
devlettir. Hukuk devleti, aynı zamanda bireylerin
haksızlıktan korunmasını ve mutluluğunu amaç edinir.
Anayasanın
2 nci maddesinde belirtilen
hukuk devletinin unsurlarından biri de, vatandaşlarına hukuk güvenliği
sağlamasıdır. Hukuk devleti, tüm eylem ve işlemlerinde yönetilenlere en
güçlü en kapsamlı şekilde hukuksal güvence sağlayan devlettir. Hukukun
üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hukuk güvenliğinin sağlanması,
hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz koşuludur.
Hukuk
güvenliği, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir. Belirlilik
ve öngörülebilirlik ise, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden
bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre düzene sokabilmesidir. Kişi ve
kuruluşların devlete güven duymaları, maddi ve manevi varlıklarını
korkusuzca geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden
yararlanabilmeleri ancak hukuk güvenliği ve üstünlüğü sağlandığı bir hukuk
devleti düzeninde gerçekleştirilebilir.
Öte yandan, Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36 ncı
maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı
mercileri önünde davacı ve davalı olarak sav ve savunma ile adil yargılanma
hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. İptali istenen kuralla Danıştay
Başkanlığında 657 sayılı Kanuna tabi olarak çalışan Devlet memurlarının
davacı olarak, yargı mercileri önünde sahip oldukları anayasal haklar
engellendiğinden söz konusu düzenleme Anayasanın 36 ncı
maddesine de aykırılık oluşturmaktadır.
Ayrıca, Anayasanın 91 inci maddesinde, Anayasanın
ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi
hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve
ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği kuralı
getirilerek, Bakanlar Kuruluna bir yasak alan getirilmiştir.
Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36 ncı maddesi, Anayasanın ikinci kısmının ikinci
bölümünde yer aldığından, yasak alan kapsamında bulunmakta ve dolayısıyla
iptali istenen düzenleme Anayasanın 91 inci maddesine bu açıdan da aykırı
bulunmaktadır.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle, 650 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname’nin 6 ncı maddesiyle
değiştirilen 2575 sayılı Danıştay Kanununun 12 nci
maddesinin (3) numaralı fıkrası, Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 36 ncı, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali
gerekir.
5) 08.08.2011 Tarihli ve 650 Sayılı “Adalet
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin 15 inciMaddesi ile
24.02.2003 Tarihli ve 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 8 inciMaddesininBirinci Fıkrasının (k) BendindeYapılanDeğişikliğin Anayasaya Aykırılığı
650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 15 inci
maddesiyle, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
kanununun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde, avukatlık
mesleğinden hakim ve savcı adaylığına geçmede, giriş sınavının yapıldığı
yılın Ocak ayının son günü itibariyle “otuzbeş”
yaşını doldurmamış olmak şartı, “kırkbeş” yaşını
doldurmamış olmak şeklinde değiştirilmektedir.
2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 6223 sayılı
Yetki Kanununun kapsamında olmadığı ve dolayısıyla 2802 sayılı Hakim
ve Savcılar Kanununda KHK ile düzenleme yapılamayacağı “GEREKÇELER”in (1/b) maddesinde ayrıntılarıyla ortaya
konulduğundan tekrara girilmeyecektir.
Bu bağlamda, 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 15 inci maddesiyle değiştirilen 2802 sayılı Hakim
ve Savcılar Kanununun 8 inci maddesinin
birinci fıkrasının (k) bendindeki “kırkbeş”
ibaresi, “GEREKÇELER”in (1/b) maddesinde açıklanan gerekçelerle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine
aykırı olduğundan iptali gerekir.
Öte yandan, Anayasa
Mahkemesinin yerleşik içtihatlarına göre, Bakanlar Kurulunun, kanun
hükmünde kararname ile düzenleme yapabilmesi için, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” gibi üç Anayasal koşulun birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
2802 sayılı Hakim ve
Savcılar Kanununun 650 sayılı KHK’nin
15 inci maddesiyle değiştirilen 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (k)
bendindeki “otuzbeş” ibaresinin “kırkbeş” şeklinde bugün, hemen ve şimdi değiştirilmesini gerekli
kılacak bir “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik” durumu söz konusu
değildir. KHK ile hemen ve şimdi değiştirilmez ise, hukuk sistemi bundan şu
şekilde olumsuz etkilenecek veya değiştirilmemesi demokrasiye, kamu
yararına ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olacak ya da Adalet Hizmetlerinin zamanında, etkin, verimli
ve tutumlu yapılmasını sekteye uğratacak gibi herhangi bir hukuksal
veya yönetsel gerekçesi de bulunmamaktadır. Dolayısıyla iptali istenen
düzenleme, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” şartlarını taşımadığından, Anayasanın 91
inci maddesine bu
açıdan da aykırıdır.
2802 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin birinci
fıkrasının (b) bendinde yer alan, hakim ve savcı
adaylığına atanabilmek için, giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak ayının
son günü itibariyle lisans ve lisansüstü öğrenim yapmış olanlar için otuz,
doktora öğrenimini tamamlamış olanlar için otuzbeş
yaşını bitirmemiş olmak şartı, 03.06.2011 tarihli ve 543 sayılı KHK’nin 12 nci maddesiyle, lisans-lisansüstü ve doktora ayrımı
kaldırılarak herkes için otuzbeş yaşını
doldurmamış olmak şeklinde değiştirilmiş ve böylece aynı maddenin (k)
bendinde avukatlık mesleğinden hakimliğe geçiş yapanlar ile denklik
sağlanmıştı.
İlköğretimin 7 yaşında başladığı göz önüne
alındığında, ilköğretime başlayan ve ara vermeden sürdürenler, dört yıllık
lisans eğitimini 23 yaşında tamamlayacaklar ve aynı yaşta hakim ve savcılık mesleğinin adaylık dönemine kural
olarak başlayabileceklerdir.
Hakim
ve savcı adaylığına 23 yaşında başlayanlar ile 35 yaşında başlayanların mesleğe
alınmaları, hakim ve savcılık mesleğine atanmaları, zorunlu görev
bölgeleri, meslek içinde yükselmeleri ve birinci sınıfa ayrılmaları arasında
farklılık bulunmazken; avukatlıktan hakim savcılık mesleğine geçenler ile
meslekten hakim savcılar arasında farklılıklar bulunmaktadır.
2802 sayılı Kanunun Adaylığa atanma başlıklı 9 uncu
maddesinin değişik ikinci fıkrasında, daha önce serbest avukatlık yapmış
olanların avukatlıkta geçen sürelerinin üçte ikisinin memuriyette geçmiş
gibi değerlendirileceği yer alırken; “Birinci sınıfa ayrılma koşulları”
başlıklı 32 nci maddesinin değişik ikinci
fıkrasında, fiilen avukatlıkta geçen sürenim üçte ikisinin birinci sınıfa
ayrılmaya esas sürenin hesabında dikkate alınacağı; ayrıca birinci sınıfa
ayrılabilmek için her halde meslekte fiilen üç terfi dönemi çalışma
zorunluluğu getirilmiştir.
Başka bir anlatımla serbest avukatlıktan hakim ve savcılığa geçenlerin avukatlıkta geçirdikleri
sürenin üçte ikisi hem kademe ilerlemesi ve derece yükselmesinde, hem de
birinci sınıfa ayrılmada mesleki kıdem de değerlendirilmekte; bununla
birlikte, avukatlıktan hakim ve savcılığa geçenlerin birinci sınıfa
ayrılmalarında üç terfi dönemi zorunluluğu bulunmaktadır.
Bu düzenlemelere göre, Hukuk Fakültesinden 23
yaşında mezun olarak kamuda 12 yıl denetçilik, müfettişlik, uzmanlık vb.
kariyer mesleklerde veya memurlukta çalıştıktan sonra 35 yaşında hakim ve savcı adaylığına atanan birinin, 12 yıllık
hizmet süresi kademe ilerlemesi ve derece yükselmesinde sayılarak 1 nci dereceye yükselebilecek, ancak birinci sınıfa
ayrılabilmesi için 2802 sayılı Kanunun 32 nci
maddesinde yer alan diğer şartlarla birlikte birinci sınıfa ayrılmaya
ilişkin Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu İlke Kararlarında belirtilen
şartlar doğrultusunda 10 yıl daha çalışarak 48 yaşında birinci sınıfa
ayrılabilecek iken; 23 yaşında mezun olarak serbest avukatlığa başlayan ve
45 yaşına kadar serbest avukatlık yapıp, 45 yaşında hakim ve savcılık
mesleğine başlayan ve dolayısıyla hakim ve savcılar gibi zorunlu hizmet
bölgelerinde çalışmamanın yanında, Birinci Sınıfa Ayrılmaya ilişkin 2802
sayılı Kanunda ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu İlke Kararlarında
belirtilen koşullara tabi olmadan serbest avukatlıkta geçirdiği sürenin
üçte ikisi birinci sınıf değerlendirmesinin hesabına dahil edileceğinden,
45 yaşında 10 yıl mesleki kıdemi dolduracak ve üç terfi dönemi çalışma
zorunluluğundan dolayı aynı şekilde 48 yaşında birinci sınıfa
ayrılabilecektir.
Öte yandan örnekteki kişilerin ikisi de 35 yaşında hakim ve savcılığa başlamış olsalar idi, birincisi yine
fiilen on yıl çalışmak ve birinci sınıfa ayrılma şartlarını taşımak
kaydıyla 48 yaşında birinci sınıfa ayrılacak iken; serbest avukatlıktan
hakim ve savcılığa geçen ise fiilen 3 yıl çalıştıktan sonra 38 yaşında
birinci sınıfa ayrılabilecekti.
Bu örnekler, 2802 sayılı Yasadaki düzenlemelerde,
hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan çok yönlü adaletsizlik ve eşitsizlikler
olduğunu ortaya koymaktadır.
Söz konusu adaletsizlik ve eşitsizliğin hangi tür
üstün kamu yararını gerçekleştirmek için yaratıldığı da ancak düzenlemenin
gerekçesinden anlaşılabilir. Fakat, “otuzbeş” yaş koşulunu, “kırkbeş”
yaşa çıkaran düzenlemenin yazılı bir gerekçesi bulunmamaktadır.
Öte yandan, kişilerin bir fiziksel üretkenlik
yaşının olduğu kabul edilmektedir. Konu üzerine çalışan bilim insanları,
söz konusu fiziksel üretkenliğin 40’lı yaşlarda doruk noktasına ulaşarak
gerileme sürecine girdiğini belirtmektedirler. Bu hipotez doğru ise,
adaylığa 45 yaşında, mesleğe ise 47 yaşında başlayacak olan hakim ve savcıların, bu yaştan sonra mesleki deneyim ve
birikim kazanmaları ile mesleki deneyim ve birikimlerini 30’lu yaşlarda
kazanan, 40’lı yaşlarda mesleğin doruk noktasına ulaşan ve sonrasını da
birikim ve deneyimlerinin ışığında sürdürenler arasında kamuya yararlı olma
bağlamında çok büyük farklılıklar olacağı da kuşkusuzdur. 45 yaşın, bir
mesleğe başlamak için çok geç bir yaş olduğunu kabul etmek gerekir. Kaldı
ki hakim ve savcılık mesleğinde 45 yaşın, meslek
içinde kazanılan mesleki deneyim ve birikimlerin, yüksek mahkeme
üyeliklerine taşınmaya başlandığı yaş olduğu görülmektedir. Kamu yararının
dışında siyasi amaçlar güden istisnai durumlar hariç, yüksek mahkeme
üyeliğine geçişin başladığı 45 yaşın, hakimlik ve
savcılık mesleğine giriş yaşı olarak kabul edilebilirliği bulunmamaktadır.
Bu bağlamda, 2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanununun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendindeki, “otuzbeş” yaşını doldurmamış olmak şartının, “kırkbeş” yaşını doldurmamış olmak şeklinde
değiştirilmesinde, kamu yararının dışında Anayasanın öngörmediği başka
siyasi ve güncel nedenler vardır ve bu nedenler hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmadığından Anayasanın 2 nci maddesine
aykırıdır.
Yukarıda açıklandığı üzere, 650 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin 15 inci maddesiyle, 2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar kanununun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendindeki “otuzbeş” ibaresinin “kırkbeş”
olarak değiştirilmesi Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci,
6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali
gerekir.
6) 08.08.2011 Tarihli ve 650 Sayılı “Adalet
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin 16 ncı Maddesi ile 2802 Sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanununun 9/A Maddesinin Beşinci Fıkrasının Birinci ve İkinci
Cümlelerinde Yer Alan “bir katı” İbaresinin “iki katı” Şeklinde
Değiştirilmesinin Anayasaya Aykırılığı
650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 16 ncı maddesi ile 2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanununa 01.12.2007 tarihli ve 5720 sayılı Kanunun 3 üncü
maddesiyle eklenen 9/A maddesinin beşinci fıkrasındaki, “Yazılı sınavda yüz
tam puan üzerinden en az yetmiş puan almak kaydıyla en yüksek puan alandan
başlamak üzere, sınav ilânında belirtilen kadro sayısının bir katı fazlası
mülâkata çağrılır. Ancak başarı oranı, ilân edilen kadronun bir katı
fazlasının altında olursa, sadece başarılı olanlar mülâkata çağrılır. Bu
şekilde çağrılan en düşük puana sahip adayla aynı puanı alanlar da mülâkata
alınır.” hükmünde yer alan, “bir katı” ibareleri, “iki katı” olarak
değiştirilmiştir.
2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 6223 sayılı
Yetki Kanununun kapsamında olmadığı ve dolayısıyla 2802 sayılı Hakim
ve Savcılar Kanununda KHK ile düzenleme yapılamayacağı “GEREKÇELER”in (1/b) maddesinde ayrıntılarıyla ortaya
konulduğundan tekrara girilmeyecektir.
Bu bağlamda, 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 16 ncı maddesiyle
değiştirilen 2802 sayılı Hakim ve Savcılar Kanununun 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve
ikinci cümlelerinde yer alan “bir katı” ibaresinin, “iki katı” olarak
değiştirilmesi, “GEREKÇELER”in (1/b) maddesinde açıklanan gerekçelerle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine
aykırı olduğundan iptali gerekir.
Öte yandan, Anayasa
Mahkemesinin yerleşik içtihatlarına göre, Bakanlar Kurulunun, kanun
hükmünde kararname ile düzenleme yapabilmesi için, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” gibi üç Anayasal koşulun birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
2802 sayılı Hakim ve
Savcılar Kanununun 650 sayılı KHK’nin
16 ncı maddesiyle değiştirilen 9/A maddesinin
beşinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde yer alan “bir katı”
ibaresi, 01.12.2007 tarihli ve 5720 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle
getirilmiştir ve getirildiği tarihten itibaren de uygulanagelmektedir.
Söz konusu ibarenin bugün, hemen
ve şimdi değiştirilmesini gerekli kılacak bir “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik”
durumu da söz konusu değildir. KHK
ile hemen ve şimdi değiştirilmez ise, hukuk sistemi bundan şu şekilde
olumsuz etkilenecek veya değiştirilmemesi demokrasiye, kamu yararına ve
hukuk devleti ilkelerine aykırı olacak ya da Adalet Hizmetlerinin zamanında, etkin, verimli ve tutumlu yapılmasını sekteye
uğratacak gibi herhangi bir hukuksal veya yönetsel gerekçesi de
bulunmamaktadır. Dolayısıyla iptali istenen düzenleme, “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik” şartlarını taşımadığından, Anayasanın 91
inci maddesine bu
açıdan da aykırıdır.
2802 sayılı Hakimler ve
Savcılar Kanununa 01.12.2007 tarihli ve 5720 sayılı Kanunun 3 üncü
maddesiyle eklenen 9/A maddesinin mevcut beşinci fıkrasına göre, yazılı
sınavda yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan almak kaydıyla en yüksek
puan alandan başlamak üzere, sınav ilânında belirtilen kadro sayısının 100
olduğu varsayımı altında bir katı olan 200 aday mülakata çağrılırken,
yapılan değişiklikle mülakata iki katı fazlasının yani 300 adayın çağrılması
öngörülmekte ve dolayısıyla 100 kadro için 200 aday arasında mülakat
yapılırken, 300 aday arasında yapılması öngörülmektedir.
2802 sayılı Kanunun 9/A maddesinin beşinci
fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde 650 sayılı KHK’nin 16 ncı maddesiyle yapılan değişikliğin hangi amaçla
yapıldığı ve nelerin amaçlandığı yazılı olmadığından yapılan değişikliğin
gerekçesi bilinememektedir.
Ancak, yapılan değişikliğin makul ve mantıklı tek
gerekçesi, mülakatın daha fazla aday arasında yapılarak, hakimlik
ve savcılık mesleğini en iyi şekilde yapabilecek olanların seçilmelerini
sağlamak olabilir. Ancak, böyle bir gerekçeye dayalı değişikliğin sonu
yoktur ve bu düşünce tarzı iki katı fazlası yerine, örneğin beş katı
fazlasının ve hatta yazılı sınavda yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan
alanların tamamının mülakata çağrılması durumunda, en iyileri şeçme olasılığının daha yüksek olduğu ve hatta en
iyilerin seçiminin, yazılı sınavın hepten kaldırılarak hakim
ve savcı adaylarının sadece mülakatla seçilmesiyle mümkün olduğu gibi
irrasyonel bir anlayışı kendi içinde barındırmaktadır.
Bu anlayışa göre, en iyilerin seçimini sağlayacak
mülakat yöntemi ise aynı maddenin onuncu fıkrasında;
“Mülâkat, ilgilinin;
a) Muhakeme gücünün,
b) Bir konuyu kavrayıp özetleme ve ifade
yeteneğinin,
c) Genel ve fizikî görünümünün, davranış ve
tepkilerinin mesleğe uygunluğunun ve liyakatinin,
d) Yetenek ve kültürünün,
e) Çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere
açıklığının,
puan
vermek suretiyle değerlendirilmesi yöntemidir.”
şeklinde
hüküm altına alınmıştır.
Söz konusu değerlendirmeyi yapacak olanlar da, aynı
madenin altıncı ve devamındaki fıkralarında,
“Mülâkat Kurulu; Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya
görevlendireceği Müsteşar Yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı,
Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet
Akademisi Yönetim Kurulunun her sınav için kendi üyeleri arasından
belirleyeceği iki üye olmak üzere toplam yedi üyeden oluşur.
Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda Yargıtay
ve Danıştay mensubu birer üye bulunması halinde bu üyeler Mülâkat Kurulunda
asıl üye olarak görevlendirilir.
Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulunda Yargıtay
ve Danıştay mensubu üye sayısı birden fazla ise, Yargıtay kontenjanı için
Yargıtay mensupları arasından, Danıştay kontenjanı için Danıştay mensupları
arasından; Yargıtay veya Danıştay mensubu üyelerden birinin ya da her
ikisinin bulunmaması halinde ise Yönetim Kurulunun diğer üyeleri arasından
gizli oyla seçim yapılır.
Asıl üyelerin hukukî veya fiilî sebeplerle katılamamaları
halinde; Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel
Müdürlerinin yerine vekâlet edenler, Türkiye Adalet Akademisi Yönetim
Kurulundan katılacak üyelerin yerine ise, Yönetim Kurulunun kendi üyeleri
arasından her biri için ayrı ayrı gizli oyla
belirleyeceği yedek üyeler Mülâkat Kuruluna katılır.”
şeklinde
düzenlenmiştir.
Eğitim bilimi, pedagoji, psikoloji, sosyal
psikoloji ve sosyoloji bilim dallarıyla uğraşanlar, yukarıda beş alt bent
altında sıralanan mülakat ölçütlerinden, (c) bendinde yer alan, “Genel ve
fizikî görünüm” dışında kalan kriterlerin en fazla 30 dakika süreli
mülakatta değerlendirilemeyeceğini ve değerlendirmeyi yapacak olanların da “hukukçular”
dan oluşan bir heyet olamayacağını bilirler.
Aksine bir düşüncenin bilim ve uzmanlığı inkar
anlamına geldiği aşikardır ve söz konusu aksine düşünce, mahkemelerin özel
bilgi ve uzmanlık gerektiren alanlarda bilirkişi incelemesi yaptırmalarını
zorunlu tutan hukuksal kurallarla da bağdaşmamaktadır.
Kaldı ki, adaylar, (a) bendindeki “muhakeme gücü”
ile (d) bendindeki “yetenek ve kültürünü” ÖSYM tarafından yapılan yazılı
sınavda ortaya koymaktadırlar. Çünkü, çoktan
seçmeli bir sınavda, çeldiriciler arasından doğru seçeneği bulmak muhakeme
gücü gerektirmekte; 9/A maddesinin dördüncü fıkrasına göre, yazılı sınavın
yüzde yirmisi “genel yetenek ve genel kültür” den, yüzde sekseni ise “alan bilgisi”nden oluşmaktadır.
Bu durumda, tüm adaylara aynı soruların
yöneltildiği yazılı sınavda adayların “muhakeme gücü” ile “yetenek ve kültürleri”,
belgeye dayalı bir şekilde nesnel olarak değerlendirilmişken; verilen
yanıtların belgelendirilemediği mülakatta farklı sorular temelinde tekrar
değerlendirilmesi, yazılı sınavın nesnel sonuçlarını ortadan kaldırma
işlevi görmektedir.
Öte yandan, hakim ve
savcılık mesleğinde “bir konuyu kavrayıp özetleme yeteneği”nin
çok önemli olduğu, son dönemlerde medyada yer alan ve çoğunu da birinci
sınıfa ayrılmış savcıların yazdığı iddianamelerden yeterince anlaşılmış ve
değerlendirmesinin de hiçbir nesnelliği ve yerindeliği olmayan mülakat
yöntemiyle değil de, yazılı sınav konuları arasına konulacak “kompozisyon”
üzerinden yapılmasının zorunluluğunu ortaya koymuştur.
Maddenin (c) bendinde ise, “davranış ve
tepkilerinin mesleğe uygunluğunun” gibi soyut bit kriter
temelinde, adayın en fazla 30 dakika süreli mülakattaki tutum ve
davranışları üzerinden kişilik analizinin yapılması kurallaştırılmıştır.
Tutum ve davranışlar üzerinden kişilik analizini
yapacaklar ise, hukukçulardır. Kişilik bozukluklarının en
uç durumu olan ve tıbbi tedaviyi gerektiren nevrotik
ve bunun bir üst aşaması olan psikozlu tanısı dahi, 6 yıl süreli tıp
eğitimi üzerine 4 yıl uzmanlık eğitimini tamamlayarak psikanalist unvanını
kazanan uzman doktorların birkaç seanstan sonra varabildikleri bir kanı
iken; psikoloji ve psikanaliz eğitimi almamış hukukçulardan oluşan bir
heyetten, kişilerin mülakattaki tutum ve davranışları üzerinden kişilik
analizlerini yapmalarını ve bunu en fazla 30 dakikalık bir süre içinde
tamamlayarak bir karara varmalarını beklemek ve bu karara hukuksal bir
değer atfetmek, söz konusu olan bilim, uzmanlık ve hukuksa mümkün olamaz.
Kaldı ki adayın “davranış ve tepkileri” gibi
kişilik özellikleri, genel psikolojinin bile değil, genel psikolojinin
değişik alt dallarının uzmanlık alanlarına girmekte ve bu yanıyla da özel
uzmanlık bilgisine sahip birden fazla uzmanı gerektirmektedir.
Fransız Ulusal Meclisinin 26 Ağustos 1789 tarihinde
açıkladığı İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 6 ncı
maddesindeki, “Tüm yurttaşlar yasa önünde eşit olduklarından, yeteneklerine
göre her türlü kamu görevi, rütbe ve mevkiine eşit olarak kabul edilirler;
bu konuda yurttaşlar arasında erdem ve yeteneklerinden başka bir ayırım
gözetilmez.” ilkesi, Kıta Avrupası Hukuk
Sisteminin ve kamu yönetimi anlayışının temelini oluşturmuştur.
Nitekim,
Anayasamızın 2 nci maddesinde hukuk devleti ve 10
uncu maddesinde yasa önünde eşitlik ilkesi düzenlenirken; 70 inci
maddesinde ise; “Her Türk kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete
alınmada görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım
gözetilemez.” denilmiştir.
Sosyal hukuk Devleti, fırsat eşitliğine dayanan
Devlettir ve hukuk Devletinde yasaların amacı, hukuk güvenliğini ve kamu
yararını gerçekleştirmektir.
Bu bağlamda, “adayların davranış ve tepkilerinin
mesleğe uygunluğu”, hakim ve savcılık mesleğinin
nitelikleri arasında görülüyorsa, bu kişilik özelliklerinin ölçme ve
değerlendirmesinin idare hukukunun temel prensiplerinden olan “liyakat
ilkesine” uygun yapılması gerekir.
Liyakat, Türkçe sözlükte; (1) layık olma, (2)
yeterlilik anlamına gelmekte ve 657 sayılı Kanununun 3/C maddesinde ise, “Devlet
kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve
yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu
sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet
memurlarını güvenliğe sahip kılmaktır.” şeklinde tanımlanmaktadır. 657
sayılı Kanun liyakatin, Devlet kamu hizmetlerine girişte ve girdikten sonra
ilerleme ve yükselme ile görevin sona erdirilmesinde işletilecek bir sistem
olduğunu ve bu sistemin eşit bir şekilde uygulanmasının Devlet memurlarını
güvenliğe sahip kılacağını belirtmektedir.
Sistemin eşit bir şekilde işletilerek adayların
hukuk güvenliğine sahip kılınabilmesi için, öncelikle mülakat komisyonunun
adayların “davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu” gibi kişilik
özelliklerini ölçerek değerlendirebilecek niteliklere sahip olması, bu
bağlamda konusunun uzmanı psikanalistlerden oluşturulması ve bu heyet
tarafından adaylara kişilik testlerinin uygulanması gerekmektedir.
Tersine mülakat komisyonu hukukçulardan
oluşturulacak ise, bu durumda da hizmet gereklerine ve kamu yararına uygun,
tüm adaylara eşit imkanlarla uygulanabilir ve
nesnel olarak ölçülebilir faktörlerin belirlenmesi ve bu faktörler
temelinde yapılacak ölçme ve değerlendirme sonucunda kişilerin liyakatine
karar verilmesi gerekmektedir.
Ölçme ve değerlendirmede “liyakat” ilkesini ortadan
kaldırmayı amaçlayan bir kriter de (e) bendinde, “Çağdaş
bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığının,” şeklinde yer almaktadır.
“Çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı”n, bir mülakatta ölçülebilirliği olmadığı
gibi, bu ifade spekülasyona açık ve kışkırtıcı bir
içerik taşımaktadır. Evrim Teorisi yerine, Yaradılış Teorisini benimsemek
midir; Newton Fiziği yerine, Kuantum Fiziğini kabul etmek midir; tren
yerine, uçakla seyahat etmek midir; mektup yerine, e-mail ile haberleşmek
midir; daktilo ile yazmak yerine, bilgisayarı daktilo olarak kullanmak
mıdır; araştırmalarda ampirik yöntem yerine,
diyalektiği ya da fonksiyonalizmi veya yapısalcılığı tercih etmek midir;
nedir çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığın ölçüsü ve buna
kim, nasıl ve ne şekilde karar verecektir? Kaldı ki, en son bilimsel teori
veya teknolojik buluş, her durum ve şartta en iyisi veya en kullanışlısı
olmayabilir. Bugün hala taşıt araçları ile diğer mekanik araç, gereç,
makine ve silahlar ile yapım işleri Newton Fiziğine dayanmakta; dağlık
arazideki bir patika yolda en ilkel ulaşım teknolojisi olan “katır”ı
kullanmak en rasyoneli olabilmektedir.
Öte yandan, bilim ve teknolojinin art arda
kullanılarak bilimsel ve teknolojik denilmiş olmasıyla, bilimsel ifadesiyle
temel bilimlerden/fizik bilimlerinden söz edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü
teknoloji temel bilimlerin kuramlarının mühendisler tarafından üretime
uyarlanmasıyla ortaya çıkan ürünlerdir. Bu durumda çağdaş bilimsel ve
teknolojik gelişmelere açıklık (en son kuram ve teknolojik ürünlerin üretim
bilgisi bağlamında), hakim ve savcılık mesleğinde
değil de, bu alanda faaliyet yürüten üniversitelerin temel bilimler fakülte
ve bölümlerine araştırma görevlisi veya kamu ve özel araştırma
enstitülerine araştırmacı alınırken adaylarda aranabilecek bir faktör
olabilir. Bunu değerlendirecek olanların da Yasada öngörülen mülakat
komisyonu değil, konunun uzmanları olacağı kuşkusuzdur.
Aksine, bilimsel ifadesiyle sosyal bilimlerden ve
teknolojik ifadesiyle de teknolojinin tüketiminden/kullanımından söz
edilmek isteniyorsa; hakim ve savcılık mesleğinde
aranabilecek bilimsel gelişmelere açıklık, sosyal bilimlerdeki en son
araştırma yöntem ve tekniklerinin bilgisi; teknolojik gelişmelere açıklık
ise bilişim teknolojilerinin kullanımı ile sınırlıdır. Bu durumda da
yapılması gereken, eleme ve yazılı sınav konuları arasına, adayların sosyal
bilimlerde araştırma yöntem ve teknikleri konusundaki yeterliğini ölçmeye
yönelik sorular eklemek ile mülakatın yapıldığı yere bir bilgisayar koyarak
adayın en son sürümleri kullanıp kullanamadığını değerlendirmek olmalıdır.
Günümüzde artık 30 yaş altında bilmeyenlerin kalmadığı ve hiç bilmeyenlerin
dahi bir ay süreli bir hizmet içi eğitim kursuyla, en bilenler katına
ulaşabildiği bilgisayar kullanma becerisini, veri hazırlama kontrol
işletmeni ya da zabıt katibi alıyormuşçasına hakim
ve savcılık mesleğinin mülakat sistemine koyarak bir değerlendirme faktörü
haline getirmenin değersizliğinden söz etmeye dahi gerek bulunmamaktadır.
Bu durumda da “çağdaş bilimsel ve teknolojik
gelişmelere açıklığı”n bir ölçme ve değerlendirme
faktörü olarak mülakatta yer almasının tek bir amacı olabilir. Bu amaç ise,
“Bilgisayarda kaç virüs var?” gibi yanıtı olmayan sorular ile “bilgisayarda
kaç tür işletim sistemi var?” veya “programlama dilleri hangileridir?” gibi
yanıtını soranların dahi bilemeyeceği sorular temelinde istenmeyen
adayların mülakatta başarısız sayılmalarını sağlamak olabilir.
Hakim
ve savcılık mesleğinin gereklerinden bu derece kopuk ve böylesine
kayırmacılığa açık bir mülakat sistemiyle, adayların hukuk güvenliğinin ve
eşit şartlar altında yarışmalarının ortadan kaldırılması yetmezmiş gibi,
yazılı sınavda yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan almak kaydıyla en
yüksek puan alandan başlamak üzere, sınav ilânında belirtilen kadro
sayısının bir katı arasında yapılacak mülakatın, iki katı aday arasında
yapılmasının öngörülmesi; kayırmacılığa açık bir mülakat sistemi temelinde,
yazılı sınavın nesnel sonuçlarını bütünüyle ortadan kaldırmayı ve seçimi
daha geniş bir aday kitlesi içinden yaparak, hakim ve savcılık mesleğinin
ve dolayısıyla mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını hedefleyen
siyasal/ideolojik kadrolaşmayı fire vermeden gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.
Ancak, bu oyunun Cumhuriyetin, demokrasinin ve
insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve tarafsız yargı
üzerinde oynanması, çok vahim ve tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Söz
konusu hükümleri her siyasal iktidarın kullanacağı ve siyasal kadrolaşmanın
olağanı dışlayıp, ideolojilerin en uçlarında yer alanları kapsayacağı göz
önüne alındığında yargıda katı, sekter bir kamplaşmaya yol açacağı bunun da
yurttaşların hukuk güvenliğini ortadan kaldıracağı aşikardır.
Anayasanın 2 nci
maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin demokratik hukuk devleti olduğu; 9 uncu
maddesinde yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce
kullanılacağı; 10 uncu maddesinde, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet,
siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım
gözetilmeksizin kanunlar önünde eşit olduğu; 70 inci maddesinde, herkesin
kamu hizmetine girme hakkına sahip olduğu ve hizmete alınmada görevin gerektirdiği
niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemeyeceği; 138 inci maddesinin
birinci fıkrasında, hakimlerin görevlerinde
bağımsız oldukları ve Anayasa, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani
kanaatlerine göre hüküm verecekleri; 140 ıncı
maddesinin ikinci fıkrasında, hakimlerin mahkemelerin bağımsızlığı ve
hakimlik teminatı esaslarına göre görev ifa edecekleri; üçüncü fıkrasında,
hakim ve savcıların nitelikleri ve atanmalarının mahkemelerin bağımsızlığı
ve hakimlik teminatına göre kanunla düzenleneceği kurala bağlanmıştır.
Hakimlik
ve savcılık mesleğinin gerekleriyle bağdaşmayan, adayların başarı ve
liyakatinin ölçülmesi ve değerlendirilmesinde hiçbir nesnelliği bulunmayan,
ölçme ve değerlendirmeyi yapacakların uzmanlığına dayanmayan bir mülakat
sisteminde, yazılı sınavı kazanan adayların bir katı yerine iki katının
çağırılarak, mülakatın atama yapılacak kadronun üç katı aday arasında
yapılması; adayların hukuk güvenliğini ortadan kaldırdığı için Anayasanın 2
nci maddesine; hakim ve savcıların daha mesleğe
giriş aşamasında, birilerine borçlandırılarak bağımsızlık ve
tarafsızlıkları ile vicdanlarını ipotek altına aldığı için 9 uncu, 138 inci
ve 140 ıncı maddelerine; adaylar arasında
kayırmacılık yoluyla eşitsizlik yaratılmasını teşvik ettiği için 10 uncu
maddesine; görevin gerektirdiği nitelikleri yazılı sınavda dereceye girerek
nesnel sonuçlarıyla ortaya koyan adayların, öznel değerlendirmelerle
görevin gerektirmediği niteliklerin öne çıkmasına yol açtığı için 70 inci
maddelerindeki kurallara aykırılık oluşturmaktadır.
Yukarıda açıklandığı üzere, 650 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin 16 ncı maddesi ile 2802
sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 9/A
maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde yer alan “bir
katı” ibaresinin “iki katı” şeklinde değiştirilmesi, Anayasanın Başlangıcı
ile 2
nci, 6 ncı, 7 nci, 9 uncu, 10
uncu, 70 inci, 87 nci, 91 inci, 138 inci ve 140 ıncı
maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
7) 08.08.2011 Tarihli ve 650 Sayılı “Adalet
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin 26 ncı Maddesi ile 23.07.2003 Tarihli ve 4954 Sayılı
Türkiye Adalet Akademisi Kanununa Eklenen Geçici 11 inci Maddesinin
Anayasaya Aykırılığı
650 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname’nin 26 ncı maddesiyle,
23.07.2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununa eklenen
geçici 11 inci maddede, bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren beş yıl süreyle Bakanlığın teklifi ve Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunun kararı ile bir yıllık staj süresini tamamlayan
adlî ve idarî yargı hâkim ve savcı adaylarının, Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunca mesleğe kabul edilmeleri hâlinde, hâkimlik ve savcılık mesleğine
atanabilecekleri ve bu hükmün uygulanmasına ilişkin hususların Akademinin
görüşü alınarak Bakanlıkça hazırlanan yönetmelikte gösterileceği kurala
bağlanmaktadır.
2802 sayılı Hakimler ve
Savcılar Kanunu ile 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu, 6223 sayılı
Yetki Kanununun kapsamında olmadığı ve dolayısıyla 2802 sayılı Hakim
ve Savcılar Kanunu ile 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununda KHK ile
düzenleme yapılamayacağı “GEREKÇELER”in (1/b)
maddesinde ayrıntılarıyla ortaya konulduğundan tekrara girilmeyecektir.
Bu bağlamda, 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 26 ncı maddesiyle 4954
sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununa eklenen geçici 11 inci madde, “GEREKÇELER”in (1/b) maddesinde açıklanan gerekçelerle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine
aykırı olduğundan iptali gerekir.
Öte yandan, Anayasa
Mahkemesinin yerleşik içtihatlarına göre, Bakanlar Kurulunun, kanun
hükmünde kararname ile düzenleme yapabilmesi için, “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” gibi üç Anayasal koşulun birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
Önceleri 2802 sayılı Kanunda düzenlenen, adli ve
idari yargı hakim ve savcı adaylarının meslek
öncesi eğitimleri, 23.07.2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet
Akademisi Kanununun 28 inci maddesinde düzenlenmiştir ve bu güne kadar da
kararlılık içinde uygulanmıştır. Adli ve idari yargı hakim
ve savcı adaylarının meslek öncesi eğitimlerinin bugün, hemen ve şimdi değiştirilmesini gerekli
kılacak bir “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik” durumu da söz konusu değildir. KHK ile hemen ve şimdi
değiştirilmez ise, hukuk sistemi bundan şu şekilde olumsuz etkilenecek veya
değiştirilmemesi demokrasiye, kamu yararına ve hukuk devleti ilkelerine
aykırı olacak ya da Adalet Hizmetlerinin zamanında,
etkin, verimli ve tutumlu yapılmasını sekteye uğratacak gibi herhangi bir hukuksal
veya yönetsel gerekçesi de bulunmamaktadır. Dolayısıyla iptali istenen düzenleme, “ivedilik”, “zorunluluk” ve “önemlilik” şartlarını taşımadığından, Anayasanın 91
inci maddesine bu
açıdan da aykırıdır.
Bilindiği üzere kamu kurum ve
kuruluşlarının müfettişlik, kontrolörlük ve hatta uzmanlıklarında
yardımcılık süresi üç yıldır. Yardımcılık süresinin iki yıl olduğu kariyer
meslekler sadece hakim ve savcılık ile Sayıştay
denetçiliğidir. Bunun nedeni de hakim ve savcılık ile Sayıştay denetçiliği
mesleklerinin, diğerlerinden daha önemsiz yada diğerlerine göre daha az
eğitim ve intibak süresi gerektiren veya diğerlerine göre mevzuatının daha
az ve sade olması değil; tam tersine, daha önemli, daha fazla eğitim ve
intibak süresi gerektiren, mevzuatı daha fazla ve komplike
olmasına rağmen, derece yükselmelerinin iki yılda bir yapılması ve
dolayısıyla yardımcılık süresinin, yükselme süresine bağlanmasıdır.
Bu bağlamda, hukuk fakültesinden
mezun olduktan sonra müfettişlik mesleğine giren kişi, üç yıl süreli yardımcılık
eğitiminden sonra müfettişliğe atanır ve düzenlediği rapor, hukuk fakültesinden
bir yıl sonra mezun olup, hakim ve savcılık
mesleğine giren ve iki yıl yardımcılık eğitiminden sonra mesleğe atanan
hakim tarafından karara bağlanırken; söz konusu düzenlemeyle hukuk
fakültesinden iki yıl sonra mezun olan ve yardımcılık eğitimi süresi bir
yıla düşürülen hakim tarafından karara bağlanacaktır. Başka bir anlatımla,
hukuk fakültesi mezunu olan ve müfettişlik mesleğine üç yıllık bir
yardımcılık eğitimi sonunda atanan müfettişin yazdığı raporu, hukuk
fakültesi mezunu olan ve hakimlik mesleğine bir
yıllık yardımcılık eğitimi sonunda atanan hakim karara bağlayacaktır.
Burada kamu yararı olduğu ileri sürülemez.
23.07.2003 tarihli ve 4954 sayılı
Türkiye Adalet Akademisi Kanununun “Adli ve idari yargı hakim
ve savcı adaylarının meslek öncesi eğitimleri” başlıklı 28 inci maddesinin
birinci fıkrasında, adli ve idari yargıda hakim ve savcı adaylığına
atananların meslek öncesi eğitim süresinin iki yıl olduğu; bu sürenin
hazırlık eğitimi, staj dönemi ve son eğitim dönemi olmak üzere üç dönemi kapsadığı;
staj döneminin son altı ayında adayların, yabancı dil eğitimi için yurt
dışına gönderilebileceği; ikinci fıkrasında hazırlık eğitimi ve son
eğitimin Eğitim Merkezinde yapılacağı; üçüncü fıkrasında, stajın Yargıtay
ve Danıştay ile il valiliklerinde yapılma şeklinin ve yabancı dil eğitimi
için yabancı ülkelere gönderilmenin yönetmeliklerinde düzenleneceği;
yedinci fıkrasında, eğitim sonunda adayların, eğitim süresi içinde
kendilerine öğretilen konularla ilgili olarak yazılı sınava alınacakları;
sekizinci fıkrasında, eğitim sonunda yazılı sınavda başarı gösterenlerin
mesleğe kabulleri ile atanmalarının 2802 sayılı Kanun hükümlerine göre
yapılacağı; başarı gösteremeyenlere iki ay içinde bir sınav hakkı daha
tanınacağı, bu sınavda da başarılı olamayanların, talepleri halinde
Bakanlıkça merkez veya taşra teşkilatında genel idare hizmetleri sınıfında
bir kadroya atanabileceği; aksi halde bunların adaylığına Bakanlıkça son
verileceği hüküm altına alınmıştır.
4954 sayılı Kanuna eklenen geçici
11 inci maddeyle, hakim ve savcı adaylarının
Eğitim Merkezinde yapacakları son eğitim ile eğitim süresi sonunda
yapılması gereken sınav yapılmadan, bir yıllık staj süresini tamamlayan
adli ve idari yargı hakim ve savcı adayları, Bakanlığın teklifi ve Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararı ile mesleğe kabul edilerek, hâkimlik ve
savcılık mesleğine atanabilecekler ve kürsülerde karar verebileceklerdir.
Bu düzenlemenin yazılı bir
gerekçesi olmamakla birlikte beş yıllık geçici bir süre için uygulanacak
olmasından, hakim ve savcı adaylarının mesleğe bir
yıl önce başlatılarak, birikmiş dava dosyalarının azaltılması arayışından
kaynaklandığı anlaşılabilmektedir.
Gecikmiş adaletin adaletsizlik
olduğu kabul edilebilir olmakla birlikte, adaleti hızlandırmanın yolu, adaletin
yeterli mesleki eğitimi almamış ve aldığı mesleki eğitimi öğrendiğini
ispatlamamış hakim ve savcılar tarafından dağıtılmasından
geçmemektedir.
Anayasanın 9 uncu maddesine göre,
Türk Milleti adına bağımsız mahkemeler tarafından kullanılan yargı yetkisinin
süjeleri olan hakim ve savcıların yeterli mesleki
eğitimden geçerek mesleki yetkinliğe ulaştıklarını ispat etmeleri gerekir
ki yurttaşlar adaletin yetkin ellerde dağıtıldığına ve hukuki güvenlik
içinde olduklarına inanabilsinler ve mahkemelere güvenebilsinler.
Anayasanın 2 nci
maddesinde düzenlenen hukuk devleti, temel hak ve özgürlüklere dayanan, bu
hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda eşitliği gözeten,
adaletli bir hukuk düzeni kurup sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, hukuk
güvenliğini sağlayan, işlemlerinde kamu yararını gözeten, Anayasa ve
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan devlettir.
Anayasanın 36 ncı
maddesinde ise, “Herkes, meşru
vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı
veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz”
denilmektedir. Maddeyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama
özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde diğer temel
hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların
korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birisini oluşturmaktadır.
Bu güvencenin gerçekleşebilmesi de
öncelikle hakim ve savcıların gerekli ve yeterli
derecede mesleki yetkinliğe sahip olmalarından geçmektedir. İki yıllık
eğitimin tamamlanmadan ve eğitim süresinin sonunda sınav yapılmadan hakim ve savcı atanması, Anayasanın 2 nci, 9 uncu ve 36 ncı
maddeleriyle bağdaşmamaktadır.
Yukarıda açıklandığı
üzere, 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 26 ncı maddesi ile 23.07.2003
tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununa eklenen geçici 11
inci madde, Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 9 uncu, 36 ncı, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
8) 650
Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 36 ncı Maddesi
ile 11.04.1928 Tarihli ve 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı
San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 12 nci Maddesine “uzman olanlar” İbaresinden Sonra Eklenen
İbarenin ve 38 inci Maddesi ile 14.07.1965 Tarihli ve 657 Sayılı Devlet
Memurları Kanununun 28 inci Maddesinin Birinci Fıkrasına Eklenen Cümlenin
Anayasaya Aykırılığı
650
sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 36 ncı
maddesi ile 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı
Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun hekimlik mesleğinin icrasına dair
12 nci maddesinin ikinci fıkrasına “uzman olanlar” ibaresinden sonra gelmek üzere, “657
sayılı Devlet Memurları Kanununun 28 inci maddesi, 926 sayılı Türk Silâhlı
Kuvvetleri Personel Kanununun ek 27 nci maddesi,
2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 36 ncı
maddesinin altıncı fıkrası ile 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi
Kanununun 32 nci maddesi saklı kalmak kaydıyla”
ibaresi eklenmiştir. Bu
düzenleme ile
yasak ve sınırlama getiren maddelere atıf yapılarak bu yasaklar
çerçevesinde hekimlerin mesleklerini icra edebilecekleri belirtilmiştir. Bu
nedenle maddenin Anayasaya aykırılığının değerlendirilmesi göndermede
bulunulan maddenin Anayasaya aykırılığı ile birlikte yapılacaktır.
Kanun
Hükmünde Kararnamenin 38 inci maddesiyle ise 657 sayılı Devlet Memurları
Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasına eklenen, “Memurlar, meslekî faaliyette veya serbest meslek
icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler açamaz;
gerçek kişilere, özel hukuk tüzel kişilerine veya kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarına ait herhangi bir işyerinde veya vakıf
üniversitelerinde çalışamaz.” cümlesi
ile memur olarak çalışan hekimlerin kamu kurum ve kuruluşları dışında mesai
saatleri dışında mesleklerini yapmaları yasaklanmıştır.
Yasağın
kapsamına, Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşlarında çalışan
hekimler, kurum hekimleri, mahalli idarelerde çalışan hekimler,
üniversitelerin mediko-sosyal merkezlerinde
çalışan hekimler ve diğer memur kadrosunda çalışan hekimler girmektedir.
Yasağa ilişkin geçiş dönemi hükmü konulmamış; yasak 650 sayılı KHK’nin
yürürlüğe girdiği 26.8.2011 tarihinde uygulanmaya başlanmıştır.
21.01.2010
tarihinde TBMM’de kabul edilen 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık
Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun’un 7 nci maddesi ile 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 12 nci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları
değiştirilmiştir. Değişiklikle madde aşağıdaki gibi düzenlenmiştir:
“Tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık
mevzuatına göre uzman olanlar, aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki
sağlık kurum ve kuruluşlarında mesleklerini icra edebilir:
a) Kamu kurum ve kuruluşları.
b) Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile
sözleşmeli çalışan özel sağlık kurum ve kuruluşları, Sosyal Güvenlik Kurumu
ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan vakıf üniversiteleri.
c) Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile
sözleşmesi bulunmayan özel sağlık kurum ve kuruluşları, Sosyal Güvenlik
Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmesi bulunmayan vakıf üniversiteleri,
serbest meslek icrası.
Tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık
mevzuatına göre uzman olanlar, ikinci fıkranın her bir bendi kapsamında
olmak kaydıyla birden fazla sağlık kurum ve kuruluşunda çalışabilir. …”
5947 sayılı Kanunun iptali için Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru, yukarıda
yer verilen Anayasa Mahkemesi’nin E.2010/29, K.2010/90 sayılı dosyasında
16.07.2010 günü görüşülmüş ve 1219 Sayılı Yasanın 12 nci
maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “bentlerden yalnızca birinde” ibaresi
hakkında, iptaline ilişkin gerekçeli kararın yayımına kadar yürürlüğünün
durdurulmasına karar verilmiştir. Gerekçeli karar 04.12.2010 tarihli ve 27775 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin
iptal kararının gerekçesinde özetle; sağlık hizmetlerinin doğrudan
yaşam hakkı ile ilgili olması nedeniyle diğer kamu hizmetlerinden farklı
olduğu, mahiyeti itibarıyla ertelenemez ve ikame edilemez bir özelliğe
sahip olduğu, insanın en temel hakkı olan sağlıklı yaşam hakkı ile bu
yaşamın sürdürülmesindeki yeri tartışmasız olan hekimin statüsünün de bu
çerçevede değerlendirilerek diğer kamu görevlileri ile bu yönden
farklılığının gözetilmesi gerektiği, hekimlerin insan sağlığının gelişmesi
ve yaşam haklarının korunması ile doğrudan ilgili olan bu konumları dikkate
alınmaksızın çalışma koşullarının kuralda belirtildiği şekilde
sınırlandırılmasının bireylerin yaşam hakkını zedeleyici nitelik taşıdığı belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin anılan iptal
kararı ile kamu kurumlarında çalışan hekimlerin (a) bendi dışında kalan
bentlerde çalışmalarını yasaklayan kural Anayasaya aykırı bulunarak ortadan
kaldırılmışken; iptali istenilen
hükümlerle yeniden getirilmiştir. Hukuk devletinde, devletin bütün
organları üzerinde, hukukun ve Anayasanın mutlak egemenliği vardır. İptal
edilen bir düzenlemenin aynısının çıkartılması hususunda Anayasadan alınan
bir yetkinin varlığından söz edilemez. Tam tersine, Anayasanın 153 üncü
maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme
ve yargı organlarını, idare makamlarını ve gerçek ve tüzel kişileri
bağladığı kuralına yer verilmiştir. Yasama organı, Anayasa Mahkemesi
kararlarının gerekçeleriyle bağlıdır ve yapacağı düzenlemelerde ve koyacağı
kurallarda bunları göz önüne almakla yükümlüdür.
Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararname’nin Anayasaya
uygunluk denetimi yapılırken o normatif düzenlemenin amacı da göz önünde
bulundurulmalıdır. Anayasa
Mahkemesi’nin değinileniptal kararının gerekçesinde kamu kurum
ve kuruluşlarında çalışan hekimlerin çalışma şekline ilişkin hazırlanan
normatif düzenlemelerin hangi amaçla, içerik ve belirleyici özellikle
hazırlanması gerektiği açıklanmış, konunun yaşam hakkı, sağlık hizmetlerine
ulaşıp bu hizmetlerden yararlanma hakkı ve bunların doğal uzantısı olan
kişilerin hekime ulaşma hakkı kapsamında da değerlendirilmesi gerektiği
ortaya konmuştur.
Bu kapsamda hekimlerin çalışma koşullarını
belirleyen düzenlemelerde; günlük sekiz saatlik normal çalışma sonucunda
emeklerine denk düşen, kişisel ve mesleki gelişimlerini sürdürebilecekleri,
emekliliklerinde insanca yaşamalarına yetecek bir ücret karşılığında
bölünmeden tek bir işte çalışmalarına yönelik hükümlerin bulunması zorunludur.
Böylece kamusal sağlık hizmetlerinin etkililiğinin ve niteliğinin
arttırılıp sürekli kılınabilmesi olanaklıdır. Bunun yerine, kamudaki mesai
saatlerinin dışında hekimin mesleğini serbest olarak icra etme hakkının
yasaklanması ile getirilen çalışma rejimi, çalışma özgürlüğünü ve çalışma
hakkını demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı, ölçüsüz bir biçimde
sınırlama niteliğindedir.
2002 yılından bu yana hekimlere yönelik
istihdam ve ücretlendirme yöntemlerine ilişkin bilgi notu şeklinde ekte
sunulan düzenleme ve uygulamalar da amacın yaşam
hakkı, sağlık hakkı ve hekime ulaşma hakkı ile açıklanamayacağını
doğrulamaktadır. Oysa düzenlemeler keyfi ve sınırsız bir yetkiyle
değil, anayasal ilkelerin ve kamu yararının çizdiği sınırlar içerisinde
olmalı, sağlık gibi kamusal bir hizmetin örgütlenmesine ilişkin
düzenlemelerde belirleyici ölçüt sağlık hizmetinin niteliğini artırmak, bu niteliğe etki edecek kural ve koşulları oluşturmak
olmalıdır.
5947 sayılı Yasa ile değiştirilerek yeniden
düzenlenen 209 Sayılı Yasanın 5 inci maddesinin dördüncü fıkrası ile
getirilen performansa dayalı ek ödeme sistemi personelin
alacakları döner sermaye katkı paylarında asgari bir garanti içermediği,
devletin tüm işlem ve eylemlerine bireylerin güven duymasını
zedeleyici nitelik taşıdığı, hukuk devletinin
gereği olan hukuki güvenlik ilkesine aykırılık oluşturduğu, Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa
Mahkemesinin 16.07.2010 günlü ve E.2010/29, K.2010/90 sayılı Kararıyla
Anayasaya aykırı bulunulmasına rağmen, söz konusu hukuka aykırılık halen
giderilmemiş, hekimlere, diş hekimlerine, sağlık çalışanlarına güvence
içeren, emeklerinin karşılığı olan bir ücretlendirme yöntemi
düzenlenmemiştir. Dolayısıyla
performansa dayalı ek ödeme sistemi ile iptali istenilen hükümler bir arada
değerlendirildiğinde hekimlerin kendi tercihleri dışında kamu ya da özel
işverenlerin belirlediği işlerde ve çok daha düşük ücretler karşılığında
uzun saatler çalıştırılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Anayasanın 49 uncu maddesinde
öngörülen çalışma hakkı, bir temel hak ve özgürlük olarak Anayasal
güvence altındadır. Devlet, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışma
yaşamını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemekle
yükümlüdür. İptali istenilen her iki düzenlemenin çalışma hakkının etkin kullanımını sağlama görevini veren Avrupa Sosyal
Şartıyla da bağdaştırılması mümkün değildir. Anayasa Mahkemesinin
29.11.1990 günlü ve E.1990/30, K.1990/31 sayılı Kararında da görüldüğü
üzere, özellikle sosyal haklar konusundaki kararlarında, Avrupa Sosyal
Şartı’ndaki hükümlere açıkça yer vererek, kuralı Avrupa Sosyal Şartı
bağlamında da incelemektedir.
Yeni yükümlülüklerin
getirildiği, özelikle toplumun bütününü etkileyen durumlarda geçiş
hükümleri koymak veya yeni düzenlemenin uyumu için süre tanımak Anayasanın
2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesinin
gereklerindendir. İptali istenilen hükümlerle çalışma yasakları konulurken bir
geçiş dönemi düzenlemesine yer verilmemiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 03.05.1989 tarihli ve
E.1998/3 K.1989/4 sayılı kararında belirtildiği üzere, “Anayasanın
öngördüğü, düzenlenmesini zorunlu kıldığı bir konudaki boşluk, aykırılık
oluşturan bir eksiklik sayılarak iptal nedeni yapılmaktadır”
Avrupa
Konseyi Bakanlar Komitesinin İyi İdare Yasasının 5 inci maddesinde “İdare
takdir yetkisi kullandığında, kararın özel kişilerin hak ve çıkarları
üzerindeki her türlü olumsuz etkisi ile takip edilen amaç arasında uygun
bir denge kurar. Alınan hiçbir önlem aşırı olmamalıdır.” denilmektedir (bkz. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin İyi İdare
Konusunda Üye Devletlere CM/REC (2007) 7 Sayılı Tavsiye Kararı, Danıştay
Dergisi, s.116, S. 2007 Çeviren Doç. Dr. Onur Karahanoğulları).
Belirli çıkarlardan yoksun bırakılan bireyin haklı
beklentilerin korunması ilkesi çerçevesinde bireysel durumunun korunması ya
da en azından kamu yönetimi politikasındaki değişiklik karşısında hukuki
belirlilik gereğince öngörebilme, tahmin edebilme fırsatı olmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği
çalışma yasakları sonrası oluşan hukuksal durumun süreceğine kişilerin
güvenmesi ve geleceklerini öngörerek planlayabilmesi idari istikrar
ilkesinin özünü oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin hukuk güvenliği
ilkesini tanımladığı 07.02.2008 günlü ve E.2005/38 K.2008/53 sayılı
kararında, “Hukuk güvenliği ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini,
devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici
yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.” demiştir. Hukuken meşru olan durumlar dışında geçmişe etkili karar alınamayacağı
gibi kamu yararı mutlak olarak gerektirmediği sürece mevcut haklara ve
kesinleşmiş hukuksal durumlara da dokunulamayacaktır. Bu durum Bakanlar
Komitesinin İyi İdare Yasasının 6 ncı maddesinde
de ifade edilmiştir (Bkz. Karahanoğulları, agç).
Öte yandan, 6343 sayılı
Veteriner Hekimliği Mesleğinin İcrasına, Türk Veteriner Hekimleri Birliği
ile Odalarının Teşekkül Tarzına ve Göreceği İşlere Dair Kanunun 8 nci maddesinde, her veteriner hekimin hayvanların
muayene ve tedavisi için muayenehane açabileceği; muayenehane açmak isteyen
veteriner hekimin bir dilekçe ile mahallin en büyük mülki amirine
başvuracağı hüküm altına alınmıştır.
650 Sayılı KHK’nın 38 inci maddesiyle, 657 Sayılı Devlet Memurları
Kanunu’nun 28 inci maddesinin birinci fıkrasına eklenen cümle ile 6343
sayılı Kanunun 8 nci maddesi örtülü olarak
değiştirilerek, kamuda çalışan
veteriner hekimlerin muayenehane açmaları engellenmekte ve açılmış
olanların kapatılması zorunlu hale getirilmektedir. Hayvancılığın ve
hayvansal üretimin çöktüğü ve Kurban Bayramında kurbanlık canlı hayvan
ithalinin yapıldığı günümüz Türkiye’sinde, bu düzenlemenin salgın, zoonoz ve paraziter
hastalıklarla mücadeleyi olumsuz yönde etkileyerek Türk hayvancılığının
tamamen bitmesine yol açacağı aşikardır.
Anayasanın 45 nci
maddesinde, Devletin tarımsal üretim planlamasına uygun olarak bitkisel ve
hayvansal üretimi artırmak amacıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların
işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını
kolaylaştıracağı kuralına yer verilmiştir.
Salgın, zoonoz ve paraziter hastalıklarla mücadeleyi ve hayvan sağlığını
olumsuz yönde etkileyerek hayvancılığı ve hayvansal üretimi bitirecek söz
konusu düzenleme, Anayasanın 45 nci maddesiyle
Devlete verilen görevle bağdaşmamaktadır.
650 sayılı KHK’nın 36 ncı
maddesi ve 38 inci maddesiyle 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu’nun 28 inci maddesinin birinci fıkrasına eklenen
cümle; çalışma hakkını hem ulusal hem
de uluslararası hukuk normlarına aykırı düşecek biçimde etkisiz kıldığı,
yalnızca çalışmaya indirgediği, devletin çalışma hakkına ilişkin ödevini
yerine getirmediği için Anayasanın 49 uncu ve 90 ıncı
maddelerine; yaşam hakkı ve
sağlık hizmetlerine ulaşıp bu hizmetlerden yararlanma hakkını ihlal ettiği
için Anayasanın 17 nci ve 56 ncı maddelerine; daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından
iptal edilen Yasa hükmü ile aynı doğrultu, içerik ve nitelikte hüküm
düzenlediği için Anayasanın 2 nci ve 153 üncü
maddelerine; hayvancılığı ve hayvansal üretimi olumsuz etkilediği için
Anayasanın 45 nci maddesine; geçiş dönemi
hükümlerini içermediği için Anayasanın 2 nci ve 5
inci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
9) 650 Sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin 40 ıncı Maddesinin (a) Bendi ile
04.11.1981 Tarihli ve 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 36 ncı Maddesine Eklenen Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
650
sayılı KHK’nin 40 ıncı
maddesiyle 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun
36 ncı maddesine eklenen fıkrada, Yükseköğretim kurumlarının kadrolarında bulunan
öğretim elemanlarının, kanunlarda belirtilen hâller dışında 657 sayılı
Devlet Memurları Kanununun 28 inci maddesi hükmüne tâbi oldukları; ancak,
öğretim üyelerinin, yükseköğretim kurumlarında yalnızca eğitim ve araştırma
faaliyetlerinde bulunmak ve döner sermaye faaliyetleri kapsamında gelir
elde edilen hizmetlerde çalışmamak kaydıyla mesai saatleri dışında
yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde meslekî faaliyette
bulunabilecekleri ve meslek veya sanatlarını serbest olarak icra
edebilecekleri; Yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde çalışan öğretim
üyelerine 58 inci madde ile 27.06.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin ek 3 üncü maddesi uyarınca ek ödeme yapılmayacağı; bunların
rektör, dekan, enstitü, yüksekokul ve konservatuar müdürü, bölüm başkanı,
anabilim ve bilim dalı başkanı, başhekim ve bunların yardımcısı
olamayacakları kurallarına yer verilmiştir.
Fıkrada yer alan ‘döner sermaye faaliyetleri
kapsamında gelir elde edilen hizmetler’in
verildiği yerler; tıp ve diş hekimliği fakülteleri yönünden 2547 sayılı
Kanun uyarınca ‘Uygulama ve Araştırma Merkezi’ statüsünde olan tıp ve diş
hekimliği fakülteleri hastaneleridir.
“Uygulama ve Araştırma Merkezi”, 2547 sayılı
Kanunun 3 üncü maddesinde “Yükseköğretim kurumlarında eğitim öğretimin
desteklenmesi amacıyla çeşitli alanların uygulama ihtiyacı ve bazı meslek
dallarının hazırlık ve destek faaliyetleri için eğitim-öğretim, uygulama ve
araştırmaların sürdürüldüğü yükseköğretim kurumu” olarak tanımlanmıştır.
Tıp eğitiminin amacı insanların sağlığının
korunmasını, geliştirilmesini ve bozulduğunda geri kazanılmasını sağlayacak
hekimler yetiştirmektir. Yetiştirilecek hekimlerin de bu amaca uygun olarak
eğitimlerinin sağlanması gerekir. Tüm Dünya’da mezuniyet öncesi tıp eğitimi
mezuniyet sonrası tıp eğitimi ile birlikte, aynı kadrolar tarafından ve
aynı birimlerde yürütülmektedir. Bu yapılar, yine Dünya’nın hemen her
yerinde eğitimle birlikte hizmet sunumu ve araştırma faaliyetlerini de
gerçekleştirmektedir.
Üniversite hastanelerinin temel amacı da başta tıp
ve diş hekimliği fakültesi, tıpta uzmanlık öğrencileri olmak üzere fakülte
ve sağlık meslek yüksekokullarında, lisans, lisansüstü eğitim alan
öğrencilere eğitimlerinin bir parçası olarak uygulama yapmalarına olanak
sağlamaktır. Bu faaliyet kapsamında öğretim üyeleri ile onların gözetiminde
öğrenciler tarafından sağlık hizmeti sunulmaktadır. Bu kurumlarda aynı
zamanda üçüncü basamak sağlık hizmeti verilmekte, genel hastanelerde tedavi
edilemeyen, daha ileri uzmanlaşmış bilimsel bilgi ve beceriyi gerektiren
hastalıkları taşıyan hastalar tedavi edilmektedir.
Tıpta ve diş hekimliğinde fakülteden mezun olacak
öğrencinin ve uzmanlık eğitiminde asistanın bilgi kazanmasının yanında
beceri kazanması gerekmektedir. Bu nedenle yeterli sayıda hastanın
görülmesi, uygulamaya katılma ve izlem ve uygulama yapma eğitimin ayrılmaz
bir parçasıdır. 1219 Sayılı Yasa’nın 9 uncu maddesine
dayanılarak yürürlüğe konulan Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi
Yönetmeliği’nde tıpta uzmanlık ve yan dal uzmanlık eğitiminin eğitim
sorumluları tarafından verileceği, eğitim sorumlularının profesör, doçent
ve en az üç yıllık uzman olan yardımcı doçentler olduğu, uzmanlık
öğrencisinin, eğitim sorumlusunun gözetim ve denetiminde araştırma ve
eğitim çalışmalarında ve sağlık hizmeti sunumunda görev alacağı
belirtilmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin
16.07.2010 gün ve E.2010/29, K.2010/90 sayılı kararı ile 2547 sayılı Kanunun 5947 sayılı Yasa’nın 3 üncü
maddesi ile değiştirilerek yeniden düzenlen 36 ncı maddesinin ikinci fıkrasının, “Öğretim
elemanları, bu Kanun ile diğer kanunlarda belirlenen görevler ve telif
hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde
ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başka herhangi bir iş göremezler, ek
görev alamazlar, serbest meslek icra edemezler.” şeklindeki birinci cümlesi
iptal edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının gerekçesinde,
“Üniversitelerde ders verme öğretim elemanı
olarak çalışmanın doğal bir sonucudur. Yükseköğretim kurumlarında 2547
sayılı Yasa’da belirtilen amaç ve ilkelere uygun biçimde önlisans, lisans ve lisansüstü düzeylerde eğitim -
öğretim ve uygulamalı çalışmalar yapmak ve yaptırmak, proje hazırlıklarını
ve seminerleri yönetmek öğretim elemanlarının öncelikli görevleri
arasındadır.” denilmiştir. Devamında ise “Anayasada üniversite, bilimsel
çalışmaların yapıldığı ve bilimin öğretildiği kurum olarak nitelendirilip
bilimsel ve idari özerkliğe sahip kılınarak diğer kamu kurumlarından farklı
değerlendirilmiş, öğretim üyelerine de kamu görevlisi olmakla birlikte
genel sınıflandırma içinde ayrı bir yer verilerek kendilerine özgü önem ve
değerde bir meslek sınıfı olduğu belirtilmiştir. Öğretim üyelerinin bu
konumları dikkate alındığında bunları diğer kamu görevlileri gibi
değerlendirmek mümkün değildir… Ancak getirilen
bu sınırlamalar, üniversitelerdeki bilim özgürlüğü ve bilimsel özerkliğin
gereği olan her türlü bilimsel faaliyeti engelleyici nitelikte olamaz. İptali istenen düzenleme ile üniversitelerin bilim
verilerini yaymak, ulusal alanda gelişime ve kalkınmaya destek olmak,
ülkeye ve insanlığa hizmet etmek gibi görevlerini yerine getirmesinin
engellendiği, ayrıca, üniversitelerde görev yapan öğretim görevlileri,
okutmanlar, öğretim yardımcıları ile akademik olarak belirli bir
yetkinliğe sahip öğretim üyeleri arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın
mesai sonrası ücretsiz de olsa resmi veya özel herhangi bir iş yapmalarının
yasaklandığı anlaşılmaktadır. Bu durumun Anayasanın 130 uncu maddesi
ile bağdaşmadığı açıktır.” denilmiştir.
İptali istenilen ek fıkra ile devamlı
statüde çalışmakla birlikte üniversite dışında çalışan, mesleğini icra eden
öğretim üyelerinin tıp ve diş hekimliği fakülteleri yönünden, uygulamalı
eğitim faaliyetlerini sürdürmelerinin önüne geçilmiştir. Ayrıca tedavisi
zor, ileri düzeyde bilgi ve beceri gerektiren hastaların tıp fakülteleri
hastanelerinde anılan öğretim üyelerine tedavi olmalarının önüne geçilmiş,
böylece sağlık hizmetlerine ulaşma hakkı ortadan kaldırılmıştır.
Anayasanın ikinci kısmının “Kişinin
Hakları ve Ödevleri”nin düzenlendiği ikinci bölümünün 17 nci maddesinde, herkesin yaşama, maddi ve manevi
varlığını koruma ve geliştirme hakkına; 27 nci
maddesinde ise, herkesin bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme,
açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma yapma hakkına sahip
olduğu kurallarına yer verilmiştir. Bu konularda kanun hükmünde kararnamelerle düzenleme
yapmak Anayasanın 91 inci maddesindeki yasak alanın içine girdiğinden, 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 40 ıncı maddesinin (a) bendi ile 2547 Sayılı Yükseköğretim
Kanununun 36 ncı maddesine eklenen fıkra,
Anayasanın 91 inci maddesindeki kuralla bağdaşmamaktadır.
Yukarıda
açıklandığı üzere, 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 40 ıncı maddesinin (a) bendi ile 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanununun 36 ncı maddesine eklenen fıkra, tıp ve
tıpta uzmanlık alanında uygulamalı eğitim-öğretim hakkını ihlal ettiği için
Anayasanın 27 nci maddesine; öğretim üyelerinin eğitim - öğretim ve uygulamalı çalışmalar yapmak ve
yaptırmak şeklindeki işlevlerini ortadan kaldırdığı için Anayasanın
130 uncu maddesine; tedavisi ileri düzeyde uzmanlaşmış bilgi ve beceri
gerektiren hastalıklara sahip hastaların bu niteliklere sahip öğretim üyelerinden
tıp fakültesi hastanelerinde sağlık hizmeti almasını olanaksız hale
getirdiği için Anayasanın 17 nci ve 56 ncı maddelerine; kanun hükmünde kararnameyle
düzenlenmesi yasaklanan kişi hakları ve ödevleri konusunda düzenlemeler yapılması
nedeniyle 91 inci maddesine; Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen bir
Yasa kuralını aynı alanda aynı biçimde sonuç doğuracak şekilde yeniden
düzenlenmesi nedeniyle, Anayasanın 2 nci ve 153
üncü maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
10) 650
Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 39 uncu Maddesi ile 27.07.1967 Tarihli
ve 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununa Eklenen Ek 27 nci Maddenin ve 41 inci Maddesiyle 17.11.1983 Tarihli
ve 2955 Sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun 32 nci Maddesine Eklenen Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
650
Sayılı Kararname’nin 39 uncu
maddesiyle 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununa eklenen ek
27 nci maddede, 926 sayılı Kanun kapsamına
girenlerin, kanunlarda belirtilen istisnalar dışında meslekî faaliyette
veya serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve
benzeri yerler açamayacakları; gerçek kişilere, özel hukuk tüzel kişilerine
veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi bir
işyerinde veya vakıf üniversitelerinde çalışamayacakları hükmü
getirilmiştir.
Bu madde ile TSK
personeli hekimlerin mesai sonrası mesleklerini kurum dışında icra etmeleri
yasaklanmıştır.
KHK’nin
41 inci maddesiyle Gülhane Askeri Tıp
Akademisi Kanununun 32 inci eklenen fıkra ile ise, Gülhane Askeri Tıp Akademisindeki kadrolu asker ve
sivil öğretim elemanlarının 926 sayılı Kanunun ek 27 nci
maddesi hükmüne tâbi oldukları; Ancak öğretim üyesi kadrolarında
bulunanların, yalnızca eğitim ve araştırma faaliyetlerinde bulunmak, 2330
sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ve 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yaralananlar, yükümlü erbaş ve erler ile
askerî öğrencilere yönelik olanlar dışında hasta muayenesi ve tedavisi
faaliyetleri kapsamında çalışmamak kaydıyla, Genelkurmay Başkanlığının
izniyle mesai saatleri dışında meslekî faaliyette bulunabilecekleri ve
meslek veya sanatlarını serbest olarak icra edebilecekleri; bu öğretim
üyelerine 926 sayılı Kanunun ek 17 nci maddesinin
(Ç) fıkrası ile 17.11.1983 tarihli ve 2957 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi, 10.06.1985 tarihli ve 3225 sayılı Kanunun
14 üncü maddesi ve 27.06.1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin ek 3 üncü maddesi hükümlerine göre ödeme yapılmayacağı hükme
bağlanmıştır.
Bu madde ile GATA
öğretim üyelerinin de diğer öğretim üyeleri gibi hasta muayenesi ve
tedavisi yapmamak ve ilgili yasalar uyarınca ödenen tazminat ve ek
ödemelerden yararlanmamak kaydı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın izni ile
mesai sonrası meslek icra edebilecekleri düzenlenmiştir
2547 Sayılı Kanun uyarınca Tıp Fakülteleri ile 2955
sayılı Kanun uyarınca Gülhane Askeri Tıp Akademilerinde hekim öğretim
üyelerinin lisans ve lisansüstü eğitim-öğretim, bilimsel araştırma ve
uygulamaya ilişkin görev ve sorumlulukları benzer niteliktedir.
Gülhane Askeri Tıp Akademisi öğretim üyelerinin
görev tazminatlarını rütbeleriyle kısıtlayarak üniversite öğretim
üyelerinden daha az görev tazminatı verilmesini öngören bir kanun hükmünü
iptal eden Anayasa Mahkemesinin 05.02.2009 tarih E.2006/53 ve K.2009/21
sayılı kararında, “Yükseköğretim kurum ve kuruluşlarına Anayasanın 130
uncu, 131 inci ve 132 nci maddelerinde yer
verilmiştir. 132 nci maddede Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı yükseköğretim
kurumlarının özel yasalarının hükümlerine tabi olacağı belirtilmekle
birlikte, bunların bilimsel özerkliğinin, akademik çalışmalarının ve
öğretim elemanlarının Anayasal güvence altında olduğu açıktır.
Yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Anayasada kendine özgü
önem ve değerde düşünülerek düzenlenmiştir” ve “profesör ve doçent unvanına
sahip subaylar, bu görev gereği görev tazminatı alma hakkını kazanma
bakımından diğer yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim
elemanlarıyla aynı hukuksal durumdadır.” tespitleri yapılmıştır.
KHK ile getirilen düzenlemeye göre mesai sonrası
çalışan 2547 sayılı Yasaya tabi öğretim üyelerinin sağlık hizmeti sunarak
eğitim öğretim faaliyetlerini sürdürmesinin engellenmesine ilişkin
Anayasaya aykırılık açıklamalarımız 2955 sayılı Kanun uyarınca Gülhane
Askeri Tıp Akademilerindeki öğretim üyeleri bakımından da geçerlidir.
Diğer yandan 926 Sayılı
Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanununa eklenen ek madde 27, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu’nun 28 inci Maddesinin birinci fıkrasına eklenen
cümle ile aynıdır. Tekrardan kaçınmak amacıyla Anayasaya aykırılık
savlarımıza atıf yapmakla yetiniyoruz.
650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin; 39 uncu
maddesi ile 27.07.1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri
Personel Kanununa eklenen ek 27 nci maddesi,
çalışma hakkını hem ulusal hem de uluslararası hukuk normlarına aykırı
düşecek biçimde etkisiz kıldığı, yalnızca çalışmaya indirgediği, devletin
çalışma hakkına ilişkin ödevini yerine getirmediği için Anayasanın 49 uncu
ve 90 ıncı maddelerine; yaşam hakkı ve sağlık hizmetlerine ulaşıp bu hizmetlerden
yararlanma hakkını ihlal ettiği için Anayasanın 17 nci ve 56 ncı maddelerine;
daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen Yasa hükmü ile aynı
doğrultu, içerik ve nitelikte hüküm düzenlediği için Anayasanın 2 nci ve 153 üncü maddelerine; geçiş dönemi hükümlerini
içermediği için Anayasanın 2 nci ve 5 inci
maddelerine; 41 inci maddesiyle 17.11.1983 tarihli ve 2955 sayılı Gülhane
Askeri Tıp Akademisi Kanununun 32 nci maddesine
eklenen fıkra ise, tıp ve tıpta uzmanlık alanında uygulamalı eğitim-öğretim
hakkını ihlal ettiği için Anayasanın 27 nci
maddesine; öğretim üyelerinin eğitim - öğretim ve
uygulamalı çalışmalar yapmak ve yaptırmak şeklindeki işlevlerini ortadan
kaldırdığı için Anayasanın 130 uncu maddesine; tedavisi ileri
düzeyde uzmanlaşmış bilgi ve beceri gerektiren hastalıklara sahip
hastaların bu niteliklere sahip öğretim üyelerinden tıp fakültesi
hastanelerinde sağlık hizmeti almasını olanaksız hale getirdiği için
Anayasanın 17 nci ve 56 ncı
maddelerine; kanun hükmünde kararnameyle düzenlenmesi yasaklanan kişi
hakları ve ödevleri konusunda düzenlemeler yapılması nedeniyle 91 inci
maddesine; Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen bir Yasa kuralını aynı
alanda aynı biçimde sonuç doğuracak şekilde yeniden düzenlenmesi nedeniyle,
Anayasanın 2 nci ve 153 üncü maddelerine; aykırı
olduğundan iptali gerekir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
1) 6223 sayılı Yetki Yasasının
iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Yüce Mahkemenizde Anamuhalefet Partisi (CHP) olarak dava açmış
olduğumuzdan, 6223 sayılı Yetki Yasanının yürürlüğünün durdurulmasına veya
iptaline karar verilmesi durumunda 650 sayılı KHK yasal dayanaktan yoksun
kalacağı; 650 sayılı KHK ile yapılan düzenlemelerin 6223 sayılı Yetki
Kanununun kapsamında olmaması ve Anayasanın öngördüğü “ivedilik”, “zorunluluk”
ve “önemlilik” şartlarını taşımaması nedenleriyle 650 sayılı KHK’nin
yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi gerekeceği
değerlendirilmektedir.
2) 650 Sayılı Kanun Hükmünde
Kararname”nin 4 üncü, 5 inci, 7 nci, 8 inci ve 10
uncu maddeleri ile 6223 sayılı Yetki Kanununun kapsamında olmayan 2575
sayılı Danıştay Kanununda yapılan değişikliklerle, Danıştay Başkanı,
Başsavcısı, başkanvekili ve daire başkanı seçilebilmek için gerekli olan
yasal süreler yarı yarıya düşürülmekte ve Başkanlık Kurulu’nun üye yapısı
değiştirilmektedir. 2575 sayılı
Kanunda yapılan söz konusu değişikliklerin amacı, siyasal iktidarın
Danıştay’ı bütünüyle ele geçirerek bağımsızlık ve tarafsızlığını ortadan
kaldırmaktır. Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 4
üncü, 5 inci, 6 ncı, 7 nci,
8 inci, 9 uncu ve 91 inci maddelerine aykırı olduğunda şüphe bulunmayan söz
konusu düzenlemelerle, Danıştay’da seçimler yapılmaya başlanmış ve Danıştay
siyasal iktidarın amaçları doğrultusunda şekillendirilme sürecine
girmiştir. Türk Ulusu adına yargı yetkisi kullanan Danıştay’ın bağımsızlığı
ve tarafsızlığının korunması için, iptali istenen söz konusu düzenlemelerin
yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi gerekir.
3) 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin 12 nci maddesiyle 2797 sayılı
Yargıtay Kanununun 30 uncu maddesinin birinci fıkrasında yapılan
değişiklikle, Yargıtay Birinci Başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
seçilebilmek için en az sekiz yıl, Birinci Başkanvekili, daire başkanı ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili seçilebilmek
için ise en az altı yıl süre ile Yargıtay üyeliği yapmış olmak şartları
yarı yarıya düşürülerek sırasıyla dört ve üç yıla indirilmektedir. 2797 sayılı Kanunda yapılan söz konusu
değişikliklerin amacı, siyasal iktidarın Yargıtay’ı bütünüyle ele geçirerek
bağımsızlık ve tarafsızlığını ortadan kaldırmaktır. Anayasanın Başlangıcı
ile 2 nci, 4 üncü, 5 inci, 6 ncı,
7 nci, 8 inci, 9 uncu ve 91 inci maddelerine
aykırı olduğunda şüphe bulunmayan söz konusu düzenlemelerle, Yargıtay’da
seçimler yapılmaya başlanmış ve Yargıtay siyasal iktidarın amaçları
doğrultusunda şekillendirilme sürecine girmiştir. Türk Ulusu adına yargı
yetkisi kullanan Yargıtay’ın bağımsızlığı ve tarafsızlığının korunarak
Cumhuriyetin, demokrasinin ve insan haklarının güvence altına alınması
için, iptali istenen söz konusu düzenlemelerin yürürlüğünün durdurulmasına
karar verilmesi gerekir.
4)
650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 ncı
maddesiyle değiştirilen 2575 sayılı Danıştay Kanununun 12 nci maddesinin (3) numaralı fıkrası ile Danıştay’da
çalışan Devlet Memurları Kanununa tabi personelin, Danıştay Genel
Sekreterinin teklifi ve Danıştay Başkanının uygun görmesi üzerine, Adalet
Bakanlığınca mükteseplerine uygun olarak, açıktan atama iznine tabi
olmaksızın, Adalet Bakanlığının taşra kadrolarına atanabilecekleri hükmü
getirilmektedir. Anayasanın
Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı,
7 nci, 36 ncı, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olan söz konusu
düzenlemelerle Danıştay’da çalışan Devlet Memurlarını hukuk güvenliği
ortadan kaldırılmakta ve hak arama özgürlüklerinin kullanımı
engellenmektedir. Yürürlükte bulunan Anayasaya aykırı söz konusu düzenlemeye
dayalı olarak idari işlemler sonucunda muhatabı olacak Devlet memurlarının
ileride telafisi olmayan zararları olacaktır. Bu itibarla Anayasaya aykırı
olan ve iptali istenen söz konusu düzenlemenin yürürlüğünün durdurulmasına
karar verilmesi gerekir.
5) 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 15 inci
maddesiyle, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar kanununun
8 inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde, avukatlık mesleğinden
hakim ve savcı adaylığına geçmede, giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak
ayının son günü itibariyle “otuzbeş” yaşını
doldurmamış olmak şartı, “kırkbeş” yaşını
doldurmamış olmak şeklinde değiştirilerek, 45 yaşına gelmiş avukatlara
hakim ve savcılık yolu açılmaktadır. Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci
maddelerine aykırı olan ve yargıda siyasallaşma dışında bir amacı
bulunmayan söz konusu düzenleme, demokrasi ve temel hak ve özgürlükler
açısından ileride telafisi olmayan sonuçlara yol açacağından yürürlüğünün
durdurulmasına karar verilmesi gerekir.
6) 2802 sayılı Hakimler ve
Savcılar Kanununun 9/A maddesinin beşinci fıkrasına göre, yazılı sınavda
yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan almak kaydıyla en yüksek puan
alandan başlamak üzere, sınav ilânında belirtilen kadro sayısının bir katı
mülakata çağrılır iken, 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 16 ncı maddesi ile mülakata çağrılacakların kadro
sayısının “iki katı” olarak değiştirilmesi, hakimlik ve savcılık mesleğinin
gerekleriyle bağdaşmayan ve hiçbir nesnelliği bulunmayan bir mülakat
sistemi temelinde siyasal kadrolaşmanın daha geniş bir tabandan seçilmesi
dışında bir anlam taşımamaktadır. Anayasanın Başlangıcı
ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 9 uncu, 10 uncu, 70 inci, 87 nci, 91 inci,
138 inci ve 140 ıncı maddelerine aykırı olan ve
Türk Ulusu adına kullanılan yargı yetkisinin siyasallaşması sonucunu
doğuracak olan söz konusu düzenleme, Cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları
açısından ileride telafisi olmayan zararlara yol açacağından yürürlüğünün
durdurulması gerekir.
7) 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 26 ncı maddesiyle, 4954 sayılı
Türkiye Adalet Akademisi Kanununa eklenen geçici 11 inci madde ile, 650 sayılı KHK’nin yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren beş yıl süreyle Bakanlığın teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunun kararı ile bir yıllık staj süresini tamamlayan adlî ve idarî
yargı hâkim ve savcı adaylarının, hâkimlik ve savcılık mesleğine
atanabilecekleri kurala bağlanmaktadır. Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 9 uncu, 36 ncı 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olan söz konusu düzenleme,
Cumhuriyetin, demokrasinin ve özgürlüklerin güvencesi olan ve Türk Ulusu
adına kullanılan yargı yetkisinin, gerekli ve yeterli düzeyde mesleki
eğitimi almamış hakim ve savcı adayları eliyle kullanılması, ileride
telafisi olmayan zararlara yol açacağından yürürlüğünün durdurulması
gerekir.
8) 650 Sayılı KHK’nın 36 ncı
maddesi ve 38 inci maddesiyle 657 Sayılı
Devlet Memurları Kanunu’nun 28 inci maddesinin birinci fıkrasına eklenen
cümle Anayasanın birçok maddesine aykırı olmanın yanında; çalışma hakkını hem ulusal hem de uluslararası
hukuk normlarına aykırı düşecek biçimde etkisiz kıldığı, yalnızca çalışmaya
indirgediği, devletin çalışma hakkına ilişkin ödevini yerine getirmediği; yaşam hakkı ve sağlık hizmetlerine
ulaşıp bu hizmetlerden yararlanma hakkını ihlal ettiği için ileride yaşamın
sona ermesi gibi telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açacaktır.
9)
650 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 40 ıncı
maddesinin (a) bendi ile 2547 sayılı Kanunun 36 ncı
maddesine eklenen fıkra, tıp ve tıpta uzmanlık alanında uygulamalı
eğitim-öğretim hakkını ihlal ettiği; öğretim üyelerinin eğitim - öğretim ve uygulamalı çalışmalar yapmak ve
yaptırmak şeklindeki işlevlerini ortadan kaldırdığı; tedavisi ileri
düzeyde uzmanlaşmış bilgi ve beceri gerektiren hastalıklara sahip
hastaların bu niteliklere sahip öğretim üyelerinden tıp fakültesi
hastanelerinde sağlık hizmeti almasını olanaksız hale getirdiği için
ileride telafisi mümkün olmayan ve bedeli insan yaşamı olan zararlara yol
açacaktır.
10) 650
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 39 uncu maddesi ile 926 sayılı Kanuna
eklenen ek 27 nci madde ile 41 inci maddesiyle
2955 sayılı Kanunun 32 nci maddesine eklenen
fıkra, Anayasanın birçok maddesine aykırı olmanın yanında yukarıda
belirtildiği üzere ileride telafisi mümkün olmayan ve bedeli insan yaşamı
olan zararlara yol açacaktır.
Toplumun büyük bir kısmını
yakından ilgilendiren sağlık ile ilgili kuralların, Anayasaya uygun olup
olmadığının kısa sürede belirlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde bu
kuralların uygulanmaları halinde giderilmesi olanaksız durum ve zararlara
yol açacağına şüphe yoktur.
Öte yandan, Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve
düzenlemelerden en kısa sürede arındırılması, hukuk devleti sayılmanın en
önemli gerekleri arasında sayılmaktadır. Anayasaya aykırılıkların
sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de
zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve
özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi
hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol
açacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla,
Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükümlerin iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa
Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
26.08.2011 tarihli
ve 28037 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 08.08.2011 tarihli ve 650 sayılı “Adalet
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin;
1) Tümü ve ayrı ayrı tüm maddeleri ile eki (1) Sayılı Liste, (2) Sayılı
Liste ve (3) Sayılı Liste; Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci,4 üncü, 5 inci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9 uncu ve 91 inci maddelerine;
2)
4 üncü, maddesiyle değiştirilen 06.01.1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay
Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi ile aynı fıkraya
eklenen (h) bendi; 5 inci maddesi ile 2575 sayılı Danıştay Kanununun 10
uncu maddesinin ikinci fıkrasında yapılan değişik; 7 nci
maddesi ile 2575 sayılı Kanuna eklenen 19/A ve 19/B maddeleri; 8 inci
maddesi ile 2575 sayılı Kanuna eklenen 52/A maddesi ve 10 uncu maddesinin
(1) numaralı fıkrasıyla 2575 sayılı Kanunun 19 uncu, 26 ncı,
27 nci, 52 nci, 55
inci, 84 üncü ve 86 ncı maddelerinde yapılan
değişiklikler ile (2) numaralı fıkrasıyla aynı Kanunun 55 inci maddesinin
ikinci fıkrasına eklenen “Başkanlar Kuruluna” ibaresi; Anayasanın
Başlangıcı ile 2 nci, 4 üncü, 5 inci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9 uncu ve
91 inci maddelerine;
3) 12 nci maddesi ile 04.02.1983 tarihli ve 2797 sayılı
Yargıtay Kanununun 30 uncu maddesinin birinci fıkrasında yapılan değişik;
Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 4 üncü, 5 inci,
6 ncı, 7 nci, 8 inci, 9
uncu ve 91 inci maddelerine;
4) 6 ncı maddesi ile değiştirilen 2575 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin (3) numaralı fıkrası; Anayasanın Başlangıcı
ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 36 ncı, 87 nci ve 91 inci maddelerine;
5) 15 inci maddesi
ile 24.02.2003 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve
Savcılar Kanununun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde
yapılan değişiklik; Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci,
6 ncı, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine;
6) 16 ncı maddesi ile 2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanununun 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerinde yer alan “bir katı” ibaresini “iki katı” şeklinde değiştiren
ibare; Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 9 uncu, 10 uncu,
70 inci, 87 nci, 91 inci, 138 inci ve 140 ıncı maddelerine;
7) 26 ncı maddesi ile 23.07.2003 tarihli ve 4954 sayılı
Türkiye Adalet Akademisi Kanununa eklenen geçici 11 inci madde; Anayasanın
Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı,
7 nci, 9 uncu, 36 ncı,
87 nci ve 91 inci maddelerine;
8) 36 ncı maddesi ve 38
inci maddesiyle 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun
28 inci maddesinin birinci fıkrasına eklenen cümle; Anayasanın 2 nci, 5
inci, 17 nci, 45 nci 49
uncu, 56 ncı, 90 ıncı
ve 153 üncü maddelerine;
9) 40 ıncı maddesinin (a) bendi ile 2547 Sayılı Yükseköğretim
Kanununun 36 ncı maddesine eklenen fıkra,
Anayasanın 2 nci, 17 nci,
27 nci, 56 ncı, 91
inci, 130 uncu ve 153 üncü maddelerine;
10) 39 uncu maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununa eklenen ek 27 nci
maddesi, 2 nci, 5 inci, 17 nci,
49 uncu, 56 ncı, 90 ıncı
ve 153 üncü maddelerine; 41 inci maddesiyle 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp
Akademisi Kanununun 32 nci maddesine eklenen
fıkra ise, Anayasanın 2 nci, 5 inci, 17 nci, 56 ncı, 91 inci, 130
uncu ve 153 üncü maddelerine;
aykırı olduklarından iptallerine ve uygulanmaları halinde
giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar olacağı için, iptal
davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar
verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”
B- İtiraz
başvurusunun gerekçe bölümü şöyledir:
“Ankara Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nde Prof. Akademik ünvanlı öğretim üyesi olan davacı ... vekili
... tarafından, döner sermaye ek ödemelerinden faydalandırılması yolundaki
09.08.2011 günlü başvurusunun zımnen reddine yönelik işlem ile kendi adına
hasta kabul etmesi yolundaki 21.11.2011 günlü başvurusunun reddine yönelik
25.11.2011 gün ve 27372 sayılı işlemin, haksız ve hukuka aykırı olduğu,
yapılan uygulama ile tıp eğitiminden uzaklaştırıldığı, tıp öğrencilerinin
bilgi ve becerisini artırıcı faaliyetlerden yasaklandığı, hasta
yatıramaması nedeniyle döner sermayeye katkı sağlamayacağından ek ödemeden
de faydalandırılmadığı, hasta yatıramamaya dayanak teşkil eden 650 sayılı
KHK’nin ilgili maddesinin ve yetki kanununun amaç ve kapsamı ile gösterilen
ilkelerin Anayasa’ya aykırı olduğu, öğretim üyelerinin mesai dışı hasta
bakmaları halinde akçalı haklardan vazgeçmeleri gerektiği, tıp fakültesi
öğretim üyesi olan bir hekimin hasta bakmak ve ders vermek faaliyetlerini
ayırmak suretiyle akademik faaliyet yürütmesinin olanaklı bulunmadığı ileri
sürülerek iptali istemiyle ANKARA ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLÜĞÜ’ne karşı açılan
davada işin gereği görüşüldü.
Anayasa’nın 152. maddesinde, “Bir
davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde
kararnamenin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin
ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa
Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.
Mahkeme, Anayasaya aykırılık
iddiasını ciddi görmezse bu iddia temyiz merciince esas hükümle birlikte
karara bağlanır.
Anayasa Mahkemesi, işin
kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve
açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun
hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, esas
hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak
zorundadır...” kuralı yer almaktadır.
26/08/2011 tarih ve 28037 sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 40. maddesiyle 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun 36.
maddesinin sonuna eklenen (6. fıkra) fıkrada “Yükseköğretim kurumlarının
kadrolarında bulunan öğretim elemanları, kanunlarda belirtilen hâller
dışında 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 28 inci maddesi hükmüne
tâbidir. Ancak öğretim üyeleri,
yükseköğretim kurumlarında yalnızca eğitim ve araştırma faaliyetlerinde
bulunmak ve döner sermaye faaliyetleri kapsamında gelir elde edilen
hizmetlerde çalışmamak kaydıyla mesai saatleri dışında yükseköğretim
kurumlarından başka yerlerde meslekî faaliyette bulunabilir ve meslek veya
sanatlarını serbest olarak icra edebilir. Yükseköğretim
kurumlarından başka yerlerde çalışan öğretim üyelerine 58 inci madde ile
27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 3 üncü
maddesi uyarınca ek ödeme yapılmaz; bunlar rektör, dekan, enstitü,
yüksekokul ve konservatuar müdürü, bölüm başkanı, anabilim ve bilim dalı
başkanı, başhekim ve bunların yardımcısı olamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Dava dosyasının incelenmesinden,
serbest muayenehanesi bulunan ve aynı zamanda Ankara Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nde akademik ünvanla öğretim üyesi olarak görev yapan davacının,
döner sermaye ek ödemelerinden faydalandırılması istemiyle 09.08.2011
tarihinde yaptığı başvurunun idarece 60 gün içinde cevap verilmemek
suretiyle zımnen reddedildiği, ayrıca davacının adına resmi hasta yatışı
yapılması ve konsültasyon hizmetinde herhangi bir engellemeye gidilmemesi
(döner sermaye faaliyetleri kapsamında gelir elde edilen hizmet kapsamında
bir iş) istemiyle yaptığı başvurunun 25.11.2011 tarih ve 27372 sayılı
işlemle yukarıda anılan 650 sayılı KHK uyarınca reddedildiği, bakılan
davanın anılan işlemlerin iptali istemiyle açıldığı anlaşılmaktadır.
Konu ile ilgili sürece kısaca
değinilecek olursa;
Yasa koyucu tarafından, kamu
kesiminde çalışan sağlık personelinin tam gün çalışmasına yönelik olarak,
21.1.2010 tarih ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun kabul
edilmiş olup; bu kanunla yapılan düzenlemelerle, kamu görevlisi olan
hekimlerin bu görevleri dışında herhangi bir yerde çalışması yasaklanmış ve
üniversite öğretim elemanlarının çalışma sistemi ile ilgili olarak da 5947
sayılı Yasa’nın 3. maddesi ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 36.
maddesi değiştirilerek, öğretim elemanlarının üniversitelerde kısmi statüde
çalışmalarına son verilmiş ve bunların üniversitelerde devamlı statüde
çalışacakları ve öğretim elemanlarının bu Yasa ile diğer yasalarda
belirlenen görevler ve telif hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim
kurumlarından başka yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başka
herhangi bir iş göremeyecekleri, ek görev alamayacakları ve serbest meslek
icra edemeyecekleri düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesi’ne söz konusu
Kanun hükmünün iptali istemiyle açılan davada Anayasa Mahkemesi 16.7.2010
günlü ve E:2010/29, K:2010/90 sayılı kararıyla; 5947 sayılı Yasa’nın 3.
maddesi ile 2547 sayılı Yasa’nın 36. maddesinin 1. fıkrasında yapılan
değişiklikle “öğretim elemanlarının üniversitede devamlı statüde görev
yapması ile ilgili hükmü, yani kısmi statüde çalışmanın kaldırılmasını
Anayasa’ya aykırı bulmayarak, anılan 1. fıkra yönünden iptal istemini
reddetmiştir. Ancak, maddenin, daimi statüde görev yapan öğretim
elemanlarının, bu kanun ile diğer kanunlarda belirlenen görevler ile telif
hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde
ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başka herhangi bir iş
göremeyecekleri, ek görev alamayacakları ve mesleklerini serbest olarak
icra edemeyeceklerini düzenleyen ikinci fıkrasının birinci tümcesini;
“Anayasa’da üniversite,
bilimsel çalışmaların yapıldığı ve bilimin öğretildiği kurum olarak
nitelendirilip bilimsel ve idari özerkliğe sahip kılınarak diğer kamu
kurumlarından farklı değerlendirilmiş, öğretim üyelerine de kamu görevlisi
olmakla birlikte genel sınıflandırma içinde ayrı bir yer verilerek
kendilerine özgü önem ve değerde bir meslek sınıfı olduğu belirtilmiştir.
Öğretim üyelerinin bu konumları dikkate alındığında bunları diğer kamu
görevlileri gibi değerlendirmek mümkün değildir.
Yasakoyucu, yükseköğretimin
Anayasa’da belirtilen ilkeler doğrultusunda geliştirilmesi, bu bağlamda
sağlık sorunlarının çözüme kavuşturulması için öğretim elemanlarının unvan
ve statülerine uygun bazı sınırlamalar getirerek çalışma koşullarını
belirleyebilir. Ancak getirilen bu sınırlamalar, üniversitelerdeki bilim
özgürlüğü ve bilimsel özerkliğin gereği olan her türlü bilimsel faaliyeti
engelleyici nitelikle olamaz. İptali istenen düzenleme ile üniversitelerin
bilim verilerini yaymak, ulusal alanda gelişime ve kalkınmaya destek olmak,
ülkeye ve insanlığa hizmet etmek gibi görevlerini yerine getirmesinin
engellendiği, ayrıca, üniversitelerde görev yapan öğretim görevlileri,
okutmanlar, öğretim yardımcıları ile akademik olarak belirli bir yetkinliğe
sahip öğretim üyeleri arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın mesai
sonrası ücretsiz de olsa resmi veya özel herhangi bir iş yapmalarının
yasaklandığı anlaşılmaktadır. Bu durumun Anayasa’nın 130. maddesi ile
bağdaşmadığı açıktır.”
gerekçesiyle iptal etmiştir.
Sonuç olarak, anılan kararla,
öğretim elemanlarının üniversitelerde kısmi zamanlı statüde çalışmasını
sona erdirerek, devamlı statüde görev yapmalarını düzenleyen yasa kuralı
Anayasa’ya uygun bulunmuştur. Ayrıca üniversite öğretim üyeleri yönünden
özel kanun olan 2547 sayılı Yasa’da düzenleme yapan ve üniversite öğretim
görevlilerinin mesai sonrası başka yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi
veya özel başkaca herhangi bir iş göremeyecekleri, ek görev alamayacakları
ve mesleklerini serbest olarak icra edemeyecekleri yolundaki yasaklayıcı
hüküm Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildiğinden, üniversitelerde
görevli öğretim üyelerinin çalışma saatleri sonrası çalışmalarına yasak
getiren özel bir düzenleme bulunmamaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu
kararından sonra yürürlüğe giren ve 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinin
sonuna 650 sayılı KHK’nın 40. maddesi ile eklenen fıkra hükmüne göre,
öğretim üyelerinin mesai dışında çalışması kabul edilmiş ancak serbest
olarak çalışabilmek için kimi yeni sınırlamalar getirilmiştir. Buna göre,
öğretim üyeleri, yükseköğretim kurumlarında yalnızca eğitim ve araştırma
faaliyetlerinde bulunmak ve döner sermaye faaliyetleri kapsamında gelir
elde edilen hizmetlerde çalışmamak kaydıyla mesai saatleri dışında
mesleklerini serbest olarak icra etme yetkisi tanınmıştır. Sonuç olarak
serbest olarak mesleğini mesai dışında da sürdüren bir öğretim görevlisi
üniversite bünyesinde sadece eğitim ve araştırma faaliyetinde
bulunabilecektir.
Davacının da döner sermayeden
faydalanma ve döner sermaye faaliyetleri kapsamında gelir elde edilen
hizmetlerde çalışmak amaçlı başvurusu anılan düzenlemeler gerekçe
gösterilerek reddedilmiştir.
İlgili Anayasa hükümlerine
bakılacak olursa;
Anayasa’nın 48. maddesinde, “Herkes, dilediği
alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir.”; 49. maddesinde, “Çalışma,
herkesin hakkı ve ödevidir.”;
56. maddesinde, “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve
verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını
tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.
Devlet, bu görevini kamu ve özel
kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları
denetleyerek yerine getirir.”;
130. maddesinde, “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan
bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü
yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde
eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve
insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu
tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından
kanunla kurulur.” hükümleri yer almaktadır.
Bu durumda, öğretim
elemanlarının mesai saatleri dışında serbest olarak mesleklerini icra
etmesini yasaklamaya yönelik madde hükmünün Anayasa Mahkemesinin 16/7/2010
gün ve E:2010/29, K:2010/90 sayılı kararı ile iptal edilmiş olması,
üniversitelerde görevli öğretim elemanlarının mesai saatleri dışında
mesleklerini icra edebilmesinin yargı kararı ile hukuka uygun bulunmuş
olması, dolayısıyla Anayasa’da genel sınıflandırma içinde ayrı bir yer
verilerek kendilerine özgü önem ve değerde bir meslek sınıfı olarak görülen
ve kamu görevlisi olarak hizmet sunan öğretim elemanının salt mesaisini
tamamladıktan sonra mesleğini icra etmesi nedeniyle, Mesai içinde döner
sermaye geliri elde edilmesine katkı sağlayan hizmette bulunamaması ve
hasta bakması engellenerek yalnızca eğitim ve araştırma faaliyetinde
bulunmasını sağlayan düzenlemenin Anayasa’nın 48., 49., 56. ve 130.
maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, 26/08/2011
tarih ve 28037 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 650
sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 40. maddesiyle 2547 sayılı Yüksek
Öğretim Kanunu’nun 36. maddesinin sonuna eklenen 6. fıkra hükmünün, yükseköğretim
kurumlarında yalnızca eğitim ve araştırma faaliyetlerinde bulunmak ve döner
sermaye faaliyetleri kapsamında gelir ekle edilen hizmetlerde çalışmamak
kaydıyla ibaresinin Anayasa’nın 48., 49., 56. ve 130.
maddelerine aykırı olduğundan bahisle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne
başvurulmasına, dava dosyasının esastan görüşülmesinin Anayasa Mahkemesi’nce
bu konuda bir karar verilinceye kadar bekletilmesine, 06/06/2012 tarihinde
oyçokluğuyla karar verildi.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenen Yasa Kuralları
8.8.2011
günlü, 650 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde
Kararname’nin iptali istenen sözcük, ibare, cümle ve fıkralar ile eki (1),
(2), (3) sayılı listelerin de yer aldığı kurallar şöyledir:
“MADDE 1- 29/3/1984
tarihli ve 2992 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun 13/A
maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi yürürlükten kaldırılmış ve aynı
maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Aşağıda belirtilen
görevleri yerine getirmek üzere, Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel
Müdürlüğü bünyesinde İnsan Hakları Daire Başkanlığı kurulur. İnsan Hakları
Daire Başkanlığının görevleri şunlardır:
a) Dışişleri
Bakanlığı ile işbirliği yapmak suretiyle Türkiye Cumhuriyeti aleyhine
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurulara ilişkin, ilgili kurum
ve kuruluşlardan bilgi, belge ve görüşlerini istemek, savunmaları
hazırlamak ve gerektiğinde oturumlara temsilci göndermek.
b) İnsan hakları
ihlallerinin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar yapmak, dostane
çözüm kuruluna katılmak ve görüş bildirmek.
c) Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi tarafından ülkemiz hakkında verilen ihlal kararlarının
infazı ile ilgili gereken önlemleri almak, ülkemiz hakkında verilen ihlal
kararlarını ilgili mercilere iletmek ve ihlalin ortadan kaldırılmasına
yönelik süreçleri takip etmek.
d)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye Cumhuriyeti hakkında verdiği kararların
ve diğer ülkeler aleyhinde verilen kararlardan gerekli görülenlerin
Türkçeye çevrilmesini sağlamak, bu kararları derlemek, arşivlemek, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve uygulaması ile ilgili bilimsel çalışmaları
takip etmek, kitap, makale ve içtihatların uygulayıcılara ulaştırılmasına
yönelik faaliyetlerde bulunmak ve istatistik çalışmaları yapmak.
e) İnsan hakları
konusunda ilgili diğer kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliği halinde
projeler hazırlamak, ulusal ve uluslararası sempozyum,
seminer ve eğitim faaliyetleri düzenlemek.
f) Kanunlarla
verilen diğer görevleri yapmak.”
MADDE 2- 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Kanununun 85 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Barışta Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verir.”
MADDE 3- 12/6/1979 tarihli ve 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 5 inci maddesinin üçüncü fıkrası
aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Uyuşmazlık
Mahkemesi Hukuk ve Ceza bölümleri ile Genel Kurulu her yıl bir eylülde
başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa
kadar çalışmaya ara verir.”
MADDE 4- 6/1/1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun 5
inci maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi aşağıdaki şekilde
değiştirilmiş, (g) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki (h) bendi
eklenmiş ve mevcut bentler buna göre teselsül ettirilmiştir.
“g) Başkanlar
Kurulu,
h) Başkanlık Kurulu,”
MADDE 5-
2575 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “sekiz
yıl” ibaresi “dört yıl”, “altı yıl” ibaresi “üç yıl” olarak
değiştirilmiştir.
MADDE 6-
2575 sayılı Kanunun 12 nci maddesi başlığıyla
birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Memurların
nitelikleri, atanmaları, istihdamı, nakilleri ve görevlendirilmeleri
MADDE 12- 1. Genel Sekreterliğe bağlı olarak
faaliyet gösteren idarî hizmet birimleri ile Daireler, Kurullar ve
Başsavcılığa bağlı olarak faaliyet gösteren ve kalem hizmetlerini yürüten
birimlerde çalışacak memurların, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda
belirtilen nitelikleri haiz olmaları gerekir.
2. Birinci fıkrada
belirtilen memurlar naklen veya açıktan atama yoluyla atanır. Açıktan ilk
defa Devlet memurluğuna atanacaklar, Devlet memurluğuna giriş için yapılan
merkezi sınava girmiş olanlar arasından, Genel Sekreterin görevlendireceği
genel sekreter yardımcısının başkanlığında, iki tetkik hâkiminden
oluşturulan üç kişilik komisyon tarafından düzenlenecek sözlü ve gerektiğinde
uygulamalı sınav sonucuna göre Genel Sekreterin teklifi üzerine Danıştay
Başkanınca atanırlar.
3. Danıştayda çalışan Devlet Memurları Kanununa tabi
personel, Genel Sekreterin teklifi ve Başkanın uygun görmesi üzerine,
Adalet Bakanlığınca mükteseplerine uygun olarak, açıktan atama iznine tabi
olmaksızın, Bakanlığın taşra kadrolarına atanabilirler.
4. Bu maddenin
uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.”
MADDE 7-
2575 sayılı Kanuna 19 uncu maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki
maddeler eklenmiştir.
“Başkanlık Kurulu
MADDE 19/A- 1.
Başkanlık Kurulu; Danıştay Başkanının başkanlığında, üçü daire başkanı üçü
Danıştay üyesi olmak üzere altı asıl ve ikisi daire başkanı ikisi Danıştay
üyesi olmak üzere dört yedek üyeden oluşur.
Başkanlık Kurulu
üyelerinin seçimleri
MADDE 19/B- 1.
Başkanlık Kuruluna seçilecek asıl ve yedek üyeler Danıştay Genel Kurulunca
seçilir. Başkanlık Kurulu üyeliğine aynı daireden birden fazla kimse
seçilemez.
2. Başkanlık Kurulu,
üye tamsayısı ile toplanır. Asıl üyelerden birinin Kurula katılamaması
halinde, noksanlık yedeği ile tamamlanır.
3. Başkanlık Kurulu
üyeleri kendileri ile ilgili konularda Kurul toplantılarına katılamazlar.
4. Başkanlık
Kuruluna seçilecek olanların tamamının bir oy pusulasında gösterilmesi
suretiyle oy kullanılması da mümkündür. Aday çıkmadığı veya yeter sayıda
başvuru olmadığı takdirde Başkanlar Kurulu tarafından gizli oyla ve oy
çokluğu ile adaylar dışından seçilebileceklerin üç katı aday gösterilir.
Seçimler 10 uncu madde hükümleri gereğince yapılır.
5. Başkanlık
Kuruluna seçilenlerin görev süresi iki yıl olup, bir seçim dönemi geçmeden
yeniden seçilemezler.
6. Başkanlık Kurulu
üyeliğine seçilen daire başkan ve üyelerinin seçim süresi dolmadan bu
sıfatları değiştiğinde Kurul üyeliğinden ayrılmış sayılırlar.
7. Başkanlık Kurulu
üyeliğinin herhangi bir nedenle boşalması halinde onbeş
gün içinde boşalan üyelik için seçim yapılır ve seçilen üye yerine
seçildiği üyenin süresini tamamlar.”
MADDE 8-
2575 sayılı Kanunun 52 nci maddesinin birinci
fıkrasının (a) ve (b) bentleri ile üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmış
ve bu maddeden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.
“Başkanlık Kurulunun
görevleri
MADDE 52/A- 1.
Başkanlık Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Üyelerin görev
yerlerini, dairelerin iş durumunu ve ihtiyaçlarını gözönünde
tutarak belirlemek.
b) Zorunlu hallerde,
daire başkanı ve üyelerin dairelerini değiştirmek.
c) Danıştay tetkik
hâkimlerinin çalışacakları daireleri, kurulları ve görecekleri işleri belli
etmek ve gerektiğinde yerlerini değiştirmek.
d) Yetkili merciin
neresi olduğu belirtilmemiş olan yönetim işlerini belli etmek veya bu
işleri yapmak.
e) Kanunlarla
verilen diğer görevleri yerine getirmek.
2. Başkanlık
Kurulunun, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri uyarınca verdiği kararlara
karşı, yedi gün içinde üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazılı
olarak Danıştay Genel Kuruluna itiraz edilebilir. Genel Kurul, Başkanlık
Kurulu kararlarını aynen onaylayabileceği gibi değiştirerek de
onaylayabilir.”
MADDE 9-
2575 sayılı Kanunun 86 ncı maddesinin birinci
fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“1. Danıştay
daireleri her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler.”
MADDE 10- (1)
2575 sayılı Kanunun;
a) 19 uncu
maddesinin başlığı “Başkanlar Kurulu” ve birinci fıkrasında yer alan “Başkanlık
Kurulu” ibaresi “Başkanlar Kurulu”,
b) 26 ncı maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında yer alan “Başkanlık
Kurulu” ibareleri “Başkanlar Kurulu”,
c) 27 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Başkanlık
Kurulu” ibaresi “Başkanlar Kurulu”,
ç) 52 nci maddesinin başlığı “Başkanlar Kurulunun görevleri”
ve birinci fıkrasında yer alan “Başkanlık Kurulu” ibaresi “Başkanlar Kurulu”,
d) 55 inci
maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Başkanlık Kurulu” ibaresi “Başkanlar
Kurulu”,
e) 84 üncü
maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Başkanlık Kurulunca” ibaresi “Başkanlar
Kurulunca”,
f) 86 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlık
Kurulu” ibaresi “Başkanlar Kurulu”,
şeklinde değiştirilmiştir.
(2) 2575 sayılı
Kanunun 55 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Yüksek Disiplin
Kuruluna” ibaresinden sonra gelmek üzere “, Başkanlar Kuruluna” ibaresi
eklenmiştir.
MADDE 11- 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 61 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“Bölge idare, idare
ve vergi mahkemeleri her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler.”
MADDE 12- 4/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 30
uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan “sekiz yıl” ibaresi “dört yıl”,
“altı yıl” ibaresi “üç yıl” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 13-
2797 sayılı Kanunun 56 ncı maddesinin dördüncü
fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Adli ara vermeden
yararlanmayan daire başkan ve üyeleri ile Cumhuriyet savcıları ve tetkik
hâkimleri yılın diğer dönemlerinde yol süresi dahil
adli ara verme süresi kadar izin kullanabilirler.”
MADDE 14-
2797 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici maddeler eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 11- Bu
Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Yargıtay
tetkik hâkimliğine on yıl içinde yapılacak atamalarda, 36 ncı maddenin birinci fıkrasında yer alan beş yıllık
hizmet süresi şartı aranmaz.
GEÇİCİ MADDE 12-
Yargıtay Başkanlığının boş memur kadrolarından 582 adedine 2011 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunundaki sınırlamalara tabi olmadan atama
yapılabilir.”
MADDE 15- 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kanununun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde yer alan “otuzbeş” ibaresi “kırkbeş”
şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 16-
2802 sayılı Kanunun 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerinde yer alan “bir katı” ibareleri “iki katı” şeklinde
değiştirilmiştir.
MADDE 17- 2802
sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “bir yılını”
ibaresi “altı ayını” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 18-
2802 sayılı Kanunun 37 nci maddesinin birinci
fıkrasının (b) bendinin (1) numaralı alt bendinde yer alan “sekiz” ibaresi “beş”
şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Bakanlıkta görev
yapan hâkim ve savcıların diğer kanunlar uyarınca Bakanlık dışındaki bir
göreve atanabilmeleri Bakanın muvafakatine bağlıdır.”
MADDE 19-
2802 sayılı Kanunun 49 uncu maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Yurtdışında eğitim
ve malî haklar:
MADDE 49- Bilgi ve
görgülerini artırmak, meslekleriyle ilgili staj ve araştırma yapmak, kurs,
eğitim ve öğrenim görmek üzere seçilen ya da iç veya dış burstan yararlanan
hâkim ve savcılar iki yılı; doktora yapmak üzere görevlendirilenler ise üç
yılı aşmamak üzere yurtdışına gönderilebilir. Bu süreler, gerekirse en çok
bir katına kadar uzatılabilir.
Bakanlığın merkez ve
taşra teşkilâtında, bağlı ve ilgili kuruluşlarında, uluslararası kuruluş
veya mahkemelerde ya da geçici yetki veya görevlendirme ile başka kurum,
kurul veya kuruluşlarda görev yapan hâkim ve savcılar Bakanlıkça; diğer
hâkim ve savcılar ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yurtdışına
gönderilebilir.
Bu suretle
yurtdışına gidenlerden üç aydan fazla yurtdışında kalanlar, yurda dönüp
mesleğe başladıktan sonra yurtdışında kaldıkları sürenin iki katı kadar
mecburî hizmet yapmak zorundadırlar. Ancak mecburî hizmet yapmadan görevden
ayrılmak isteyenler, yurtdışında kaldıkları sürede kendilerine ödenen
aylık, ödenek, tazminatlar ile her türlü ödemelerin, mecburî hizmetin eksik
kalan kısmı ile orantılı miktarını iki kat olarak ödemekle yükümlüdürler.
Bu madde uyarınca
yurtdışına gönderilenlere, aylık ve diğer her türlü ödemelerinin kanunî
kesintilerinden sonra kalan net tutarının yüzde altmışı ile gittikleri
ülkelerde sürekli görevli bulunan ve dokuzuncu derecenin birinci
kademesinden aylık alan Dışişleri Bakanlığı meslek memurlarına ödenmekte
olan yurtdışı aylığının üçte ikisi ödenir. Bunlardan iç ve dış bursla
gidenlerin aldıkları burs miktarı, ödenecek üçte iki yurtdışı aylığının
altında kaldığı takdirde aradaki fark kendilerine ayrıca ödenir. Ancak
şahsen özel burs sağlayan ve bu burstan istifade etmesi için ilgisine göre
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca veya Bakanlıkça kendilerine aylıksız
izin verilmesi uygun görülenler bu fıkra hükmünden yararlanamaz.
Bu madde gereğince
yurtdışına gönderilenlerin masrafları gönderen kurum bütçesinden
karşılanır. Bu şekilde gönderilenlere, Dışişleri Bakanlığı meslek
memurlarına ödenen yurtdışı aylığı esas alınarak yapılacak ödeme, her türlü
vergiden müstesnadır.
Bu maddede hüküm
bulunmayan konularda Devlet memurlarına ilişkin hükümler uygulanır.”
MADDE 20-
2802 sayılı Kanunun 50 nci maddesi başlığıyla
birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Yurtdışında
görevlendirme ve malî haklar:
MADDE 50- Bakanlığın
merkez ve taşra teşkilâtında, bağlı ve ilgili kuruluşlarında görev yapan
hâkim ve savcıların, dış temsilciliklerde, uluslararası mahkeme veya
kuruluşlarda görevlendirilmesi Bakan onayıyla; bunun dışında kalanların
görevlendirilmesi ise muvafakatleri alınarak Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunun izniyle Bakanlık tarafından yapılır.
Birinci fıkra
uyarınca yapılacak görevlendirmeler üç yılı aşamaz. Bu süre gerekirse en
çok bir katına kadar uzatılabilir.
Uluslararası mahkeme
veya kuruluşların kadrolarında görev alacak hâkim ve savcılara, birinci
fıkrada öngörülen usule göre verilecek onayla, her üç yılda yenilenmek
kaydıyla, yirmibir yıla kadar aylıksız izin
verilebilir. Bunlardan hâkimlik ve savcılık mesleğine geri dönmek isteyenler,
görevlerinden ayrıldıkları tarihten itibaren onbeş
gün içinde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna başvurmaları halinde, Kurul
tarafından başvuru tarihinden itibaren otuz gün içinde mükteseplerine uygun
bir göreve atanırlar. Süre geçtikten sonra başvuranlar, görevden çekilmiş
sayılarak haklarında 40 ıncı madde hükümleri
uygulanır. Bu görevlerde geçen süreler hâkimlik ve savcılık mesleğinde
geçmiş sayılır, ilgilinin kademe ve derece ilerlemesinde dikkate alınır ve
49 uncu maddede öngörülen mecburi hizmetten düşülür.
Dış
temsilciliklerde, uluslararası mahkeme veya kuruluşlarda Bakan onayıyla
görevlendirilenlere, sadece gittikleri ülkelerde sürekli görevle bulunan
aynı derecede ve kademeden aylık alan Dışişleri Bakanlığı meslek memurlarına
ödenmekte olan yurtdışı aylığı ile emsal katsayı uygulanmadan transfer
edilecek ödemeler aynı usul ve esaslar çerçevesinde verilir; bu görev
dolayısıyla yurtiçi aylığı dahil başka bir ödeme
yapılmaz.
49 uncu madde ve bu
maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılan
yönetmelikle düzenlenir.”
MADDE 21-
2802 sayılı Kanunun 55 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Hâkim ve savcıların
adli ara vermeden yararlandırılması esastır.”
MADDE 22-
2802 sayılı Kanunun 119 uncu maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 119- Hâkim ve
savcıların hak ve ödevi olan meslek içi eğitimleri Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulunca yaptırılır. Bu eğitimin usul ve esasları, Türkiye Adalet
Akademisinin görüşü alınarak Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca
hazırlanan yönetmelikte belirlenir.”
MADDE 23- 14/6/1989 tarihli ve 3572 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma
Ruhsatlarına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair
Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki
bent eklenmiştir.
“h) 1512 sayılı
Noterlik Kanununa göre kurulan noterlik dairelerine,”
MADDE 24- 29/7/2002 tarihli ve 4769 sayılı Ceza İnfaz Kurumları ve
Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezleri Kanununun 11 inci maddesinin
birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Hizmet öncesi
eğitimin süresi beş aydan az olamaz, bu süre Eğitim Kurulunca belirlenir.
Hizmet öncesi eğitimde, yirmi güne kadar hastalık sebebiyle izinli
geçirilen süreler eğitimden sayılır.”
MADDE 25-
4769 sayılı Kanunun 14 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Hizmet öncesi
eğitime alınanlar, eğitim gördükleri süre içinde genel sağlık sigortalısı
sayılırlar. Bu şekilde, genel sağlık sigortalısı sayılanların genel sağlık
sigortalısı primleri, prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz katı esas
alınarak ve sigortalı hissesi dahil olmak üzere
Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. Genel sağlık sigortalısı sayılanların
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 3 üncü
maddesinin birinci fıkrasının (10) numaralı bendine göre tespit edilecek eş
ve çocukları ile ana ve babaları da bakmakla yükümlü olunan kişi sıfatıyla
genel sağlık sigortasından yararlandırılır.”
MADDE 26- 23/7/2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet
Akademisi Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ
MADDE 11- Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren beş yıl süreyle Bakanlığın teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunun kararı ile bir yıllık staj süresini tamamlayan adlî ve idarî yargı
hâkim ve savcı adayları, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca mesleğe
kabul edilmeleri hâlinde, hâkimlik ve savcılık mesleğine atanabilirler.
Bu maddenin
uygulanmasına ilişkin hususlar Akademinin görüşü alınarak Bakanlıkça
hazırlanan yönetmelikte gösterilir.”
MADDE 27- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun 331 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“(1) Ceza işlerini
gören makam ve mahkemeler her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi
temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara
verirler.”
MADDE 28- 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik
Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 85 inci maddesinin başlığı “Adalet
Bakanlığının ziyaret izni verme yetkisi” şeklinde ve birinci fıkrası aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“(1) Kurum, kurul ve
kuruluşlar, heyet halinde veya bireysel olarak ceza infaz kurumlarını
ziyaret edebilmek ve hükümlülerle görüşebilmek için Adalet Bakanlığından
izin almak zorundadırlar. Bilimsel araştırma yapanlarla görsel ve yazılı
basın mensupları hakkında da bu hüküm uygulanır. Adalet Bakanlığı talepte
bulunan kişilerin hükümlüleri ziyaret etmelerine de izin verebilir.”
MADDE 29-
5275 sayılı Kanunun 94 üncü maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“(2) Tehlikeli
hükümlüler hariç olmak üzere, hükümlünün, dış güvenlik görevlisinin
refakatinde bulunmak şartıyla, talebi ve Cumhuriyet Başsavcısının onayı ile
ikinci derece dahil kan veya kayın hısımlarından
birinin ya da eşinin ölümü nedeniyle cenazesine katılması için yol süresi
dışında iki güne kadar izin verilebilir.”
MADDE 30-
5275 sayılı Kanunun 116 ncı maddesinin birinci
fıkrasında yer alan “78 ilâ 84 ve 86 ilâ 88” ibaresi “78 ilâ 88” şeklinde
ve ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“(2) İkinci derece dahil kan veya kayın hısımlarından birinin ya da eşinin
ölümü hâlinde, tutukluya, soruşturma evresinde soruşturmayı yapan
Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde kovuşturmayı yürüten hâkim veya mahkeme
tarafından, soruşturmanın veya kovuşturmanın selameti ve güvenlik
bakımından sakınca oluşturmaması koşuluyla, dış güvenlik görevlisinin
refakatinde yol süresi dışında iki güne kadar cenazeye katılması için izin
verilebilir.”
MADDE 31- 3/12/2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 64
üncü maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Sayıştay Genel
Kurulu, Temyiz Kurulu, Daireler Kurulu ve daireleri her yıl bir eylülde
başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa
kadar çalışmaya ara verirler.”
MADDE 32- 11/12/2010 tarihli ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu Kanununun 15 inci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde
yer alan “sekiz” ibaresi “beş” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 33- 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanununun 102 nci maddesi aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“MADDE 102- (1) Adli
tatil, her yıl yirmi temmuzda başlar, otuzbir
ağustosta sona erer. Yeni adli yıl bir eylülde başlar.”
MADDE 34- 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 70 inci maddesinin birinci
fıkrasında yer alan “otuzbeş” ibaresi “kırk”
şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 35- 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin ek 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında
yer alan “20 kişiyi” ibaresi “30 kişiyi”, “en fazla üç kişiye” ibaresi “en
fazla sekiz kişiye” ve “diğer beş kişiye” ibaresi “diğer on kişiye”
şeklinde, dördüncü fıkrasının (c) bendinde yer alan “en az 5 yıllık”
ibaresi “birinci fıkraya göre ücret tavanı iki katını geçmeyecekler için en
az 3 yıllık, diğerleri için en az 5 yıllık” şeklinde değiştirilmiş ve aynı
fıkranın (ç) bendi yürürlükten kaldırılmıştır.
MADDE 36- 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı
İcrasına Dair Kanunun 12 nci maddesinin ikinci
fıkrasına “uzman olanlar” ibaresinden sonra gelmek üzere “657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun 28 inci maddesi, 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri
Personel Kanununun ek 27 nci maddesi, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanununun 36 ncı maddesinin altıncı
fıkrası ile 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun 32 nci maddesi saklı kalmak kaydıyla” ibaresi eklenmiştir.
MADDE 37- 22/5/1930 tarihli ve 1632 sayılı Askerî Ceza Kanununun
ek 3 üncü maddesinin üçüncü cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır.
MADDE 38- 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları
Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiş ve
ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Memurlar, meslekî
faaliyette veya serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro,
muayenehane ve benzeri yerler açamaz; gerçek kişilere, özel hukuk tüzel
kişilerine veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi
bir işyerinde veya vakıf üniversitelerinde çalışamaz.”
“Memurların üyesi
oldukları yapı, kalkınma ve tüketim kooperatifleri, kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları ve kanunla kurulmuş yardım sandıklarının
yönetim, denetim ve disiplin kurulları üyelikleri görevleri, özel
kanunlarda belirtilen görevler ile kurumundan izin alınmak kaydıyla yapılan
insanî ve sosyal amaçlı gönüllü çalışmalar bu yasaklamanın dışındadır.”
MADDE 39- 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri
Personel Kanununa aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
“Meslekî faaliyet ve
serbest meslek icrası yasağı
EK MADDE 27- Bu
Kanun kapsamına girenler, kanunlarda belirtilen istisnalar dışında meslekî
faaliyette veya serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro,
muayenehane ve benzeri yerler açamaz; gerçek kişilere, özel hukuk tüzel
kişilerine veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi
bir işyerinde veya vakıf üniversitelerinde çalışamaz.”
MADDE 40- 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanununun;
a) 36 ncı maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Yükseköğretim
kurumlarının kadrolarında bulunan öğretim elemanları, kanunlarda belirtilen
hâller dışında 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 28 inci maddesi
hükmüne tâbidir. Ancak öğretim üyeleri, yükseköğretim kurumlarında yalnızca
eğitim ve araştırma faaliyetlerinde bulunmak ve döner sermaye faaliyetleri
kapsamında gelir elde edilen hizmetlerde çalışmamak kaydıyla mesai saatleri
dışında yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde meslekî faaliyette
bulunabilir ve meslek veya sanatlarını serbest olarak icra edebilir.
Yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde çalışan öğretim üyelerine 58
inci madde ile 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 3 üncü maddesi uyarınca ek ödeme yapılmaz;
bunlar rektör, dekan, enstitü, yüksekokul ve konservatuar müdürü, bölüm
başkanı, anabilim ve bilim dalı başkanı, başhekim ve bunların yardımcısı olamaz.”
b) Geçici 58 inci
maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 59-
Yükseköğretim kurumları dışında meslekî faaliyette bulunmak ve meslek veya
sanatlarını serbest olarak icra etmek isteyen öğretim üyelerine, bu
maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıla kadar ücretsiz izin
verilebilir.”
MADDE 41- 17/11/1983 tarihli ve 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi
Kanununun 32 nci maddesine aşağıdaki fıkra
eklenmiştir.
“Gülhane Askeri Tıp
Akademisindeki kadrolu asker ve sivil öğretim elemanları 926 sayılı Kanunun
ek 27 nci maddesi hükmüne tâbidir. Ancak öğretim üyesi kadrolarında bulunanlar; yalnızca eğitim ve
araştırma faaliyetlerinde bulunmak, 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık
Bağlanması Hakkında Kanun ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında
yaralananlar, yükümlü erbaş ve erler ile askerî öğrencilere yönelik olanlar
dışında hasta muayenesi ve tedavisi faaliyetleri kapsamında çalışmamak
kaydıyla, Genelkurmay Başkanlığının izniyle mesai saatleri dışında meslekî
faaliyette bulunabilir ve meslek veya sanatlarını serbest olarak icra
edebilir. Bu öğretim üyelerine 926 sayılı Kanunun ek 17 nci maddesinin (Ç) fıkrası ile 17/11/1983
tarihli ve 2957 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi,
10/6/1985 tarihli ve 3225 sayılı Kanunun 14 üncü maddesi ve 27/6/1989
tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 3 üncü maddesi
hükümlerine göre ödeme yapılmaz.”
MADDE 42-
Ekli (1) ve (2) sayılı listelerde yer alan kadrolar ihdas edilerek 13/12/1983 tarihli ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) ve (II) sayılı cetvelinin
Adalet Bakanlığına ait bölümüne eklenmiş, ekli (3) sayılı listede yer alan
kadrolar iptal edilerek 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I)
sayılı cetvelin Adalet Bakanlığına ait bölümünden çıkarılmış ve 190 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kuruluna ait bölümünde yer alan Hizmetli unvanlı dolu ve boş
kadroların sınıfı Yardımcı Hizmetler Sınıfı olarak değiştirilmiştir.
MADDE 43-
Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin 2 nci, 3 üncü, 9
uncu, 11 inci, 13 üncü, 27 nci, 31 inci, 33 üncü
ve 34 üncü maddeleri 1/1/2012 tarihinde, diğer
maddeleri yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 44-
Bu Kanun Hükmünde Kararname hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.”
(1) SAYILI LİSTE
KURUMU
: ADALET BAKANLIĞI
TEŞKİLÂTI:
MERKEZ
İHDAS EDİLEN KADROLARIN
|
UNVANI
|
DERECESİ
|
SERBEST
KADRO ADEDİ
|
TOPLAM
|
|
Daire Başkanı
|
1
|
1
|
1
|
|
Tetkik Hakimi
|
1
|
5
|
5
|
|
Tetkik Hakimi
|
2
|
5
|
5
|
|
Tetkik Hakimi
|
3
|
5
|
5
|
|
İç Denetçi
|
1
|
7
|
7
|
|
TOPLAM
|
|
23
|
23
|
(2) SAYILI LİSTE
KURUMU: ADALET BAKANLIĞI
TEŞKİLATI:
MERKEZ
İHDAS EDİLEN KADROLARIN
|
SINIFI
|
UNVANI
|
DERECESİ
|
SERBEST
KADRO ADEDİ
|
TOPLAM
|
|
GİH
|
Şube Müdürü
|
3
|
3
|
3
|
|
GİH
|
Mütercim
|
6
|
5
|
5
|
|
GİH
|
Veri Hazırlama ve Kontrol
İşletmeni
|
5
|
5
|
5
|
|
GİH
|
Veri Hazırlama ve Kontrol
İşletmeni
|
6
|
5
|
5
|
|
GİH
|
Veri Hazırlama ve Kontrol
İşletmeni
|
7
|
5
|
5
|
|
TH
|
İstatistikçi
|
6
|
5
|
5
|
|
YH
|
Hizmetli
|
12
|
2
|
2
|
|
|
TOPLAM
|
|
30
|
30
|
(3) SAYILI LİSTE
KURUMU:
ADALET BAKANLIĞI
TEŞKİLATI:
MERKEZ
İPTAL EDİLEN KADROLARIN
|
SINIFI
|
UNVANI
|
DERECESİ
|
SERBEST
KADRO ADEDİ
|
TOPLAM
|
|
GİH
|
İç Denetçi
|
1
|
2
|
2
|
|
GİH
|
İç Denetçi
|
2
|
2
|
2
|
|
GİH
|
İç Denetçi
|
3
|
1
|
1
|
|
GİH
|
İç Denetçi
|
5
|
2
|
2
|
|
|
TOPLAM
|
|
7
|
7
|
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde ve başvuru
kararında Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 4., 5.,
6., 7., 8., 9., 10., 17., 27., 36., 45., 48., 49., 56., 70., 87., 90., 91.,
130., 138., 140. ve 153. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi
İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, E.2011/113
sayılı dosyanın 17.11.2011 gününde, E.2012/71 sayılı dosyanın 11.7.2012
gününde yapılan ilk inceleme toplantılarında başvurularda eksiklik bulunmadığından
işin esasının incelenmesine, E.2011/113 sayılı dosyada yürürlüğü durdurma
isteminin bu konudaki raporun hazırlanmasından sonra karara bağlanmasına,
oybirliğiyle karar verilmiştir.
IV- BİRLEŞTİRME KARARI
4.11.1981 günlü, 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 36. maddesine, 8.8.2011 günlü, 650 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname’nin 40. maddesinin (a) bendi ile eklenen altıncı
fıkranın ikinci cümlesinde yer alan “…yükseköğretim
kurumlarında yalnızca eğitim ve araştırma faaliyetlerinde bulunmak ve döner
sermaye faaliyetleri kapsamında gelir elde edilen hizmetlerde çalışmamak
kaydıyla…” ibaresinin iptaline karar verilmesi
istemiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2012/71 sayılı davanın,
aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2011/113 esas sayılı dava ile
birleştirilmesine, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2011/113 esas
sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 11.7.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi, başvuru kararı ve
ekleri, Anayasa Mahkemesi Raportörü Ali Rıza ÇOBAN tarafından hazırlanan
işin esasına ilişkin rapor, dava konusu Kanun Hükmünde Kararname kuralları,
dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama
belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- 650 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin Tümünün Anayasa’ya
Aykırılığı İddiasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 8.8.2011 günlü, 650 sayılı
Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde
Kararname’nin dayanağı olan 6.4.2011 günlü, 6223 sayılı Yetki Kanunu’nun
Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali gerekeceği, iptal edilmesi halinde ise
650 sayılı KHK’nin dayanaktan yoksun kalacağı belirtilerek KHK’nin tümünün
Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 4., 5., 6., 7.,
8., 9. ve 91. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa Mahkemesinin 27.10.2011 gün ve E.2011/60,
K.2011/147 sayılı kararı ile 6223 sayılı Kanun’un Anayasa’ya aykırılığı
iddiasının reddine karar verildiğinden 650 sayılı KHK’nin tümüne yönelik
Anayasa’ya aykırılık iddiası dayanaksız kalmıştır. İptal isteminin reddi
gerekir.
B-650 Sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin Ayrı Ayrı Tüm Maddeleri İle Eki(1), (2) ve (3) Sayılı Listelerin Yetki
Kanunu Kapsamında Olup Olmadığının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 650
sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ayrı ayrı tüm
maddelerinin ve eki (1), (2) ve (3) sayılı listelerin yetki kanunu
kapsamında olmadığı ve acil, ivedi, önemli ve zorunlu konuları
düzenlemediği belirtilerek Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2.,
4., 5., 6., 7., 8., 9. ve 91. maddelerine aykırı oldukları ileri
sürülmüştür.
Anayasa’nın
91. maddesine göre yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin
amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden
fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir. Kanun hükmünde
kararnamelerin anayasallık denetimi yapılırken bunların hem yetki kanununa
hem de Anayasaya uygunluğunun incelenmesi gerekir. Bu nedenle 650 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname’nin tüm maddelerinin ayrı ayrı
6223 sayılı Yetki Kanunu kapsamında olup olmadığının incelenmesi gerekir.
1- Kanun Hükmünde Kararname’nin 1. Maddesi
Kanun Hükmünde Kararname’nin 1. maddesiyle
29.3.1984 günlü, 2992 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun’un
13/A maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi yürürlükten kaldırılmış ve
aynı maddeye bir fıkra eklenmiştir. Bu fıkra ile Uluslararası Hukuk ve Dış
İlişkiler Genel Müdürlüğü bünyesinde İnsan Hakları Daire Başkanlığının
kurulması öngörülmüştür. İnsan Hakları Daire Başkanlığının temel görevi
Dışişleri Bakanlığı ile işbirliği yapmak suretiyle Türkiye Cumhuriyeti
aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurulara ilişkin
savunmaları yapmak olarak belirlenmiştir.
6223 sayılı Yetki Kanunu’nun amaç ve kapsamını
düzenleyen 1. maddesinde Kanun’un amacı, kamu hizmetlerinin düzenli,
süratli, etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini sağlamak
olarak belirlenmiş ve yetkinin kapsamı iki başlık altında tespit
edilmiştir. Yetkinin kapsamına ilk olarak kamu hizmetlerinin bakanlıklar
arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi girmektedir. Bu çerçevede gerekli görülmesi halinde yeni bakanlıklar
kurulması, var olan bakanlıkların birleştirilmesi, bakanlıkların bağlı,
ilgili ve ilişkili kuruluşlarının yeniden belirlenmesi için KHK çıkarma
yetkisi verilmiştir. Bu amaçla; 1- Mevcut
bakanlıkların birleştirilmesine veya kaldırılmasına, yeni bakanlıklar
kurulmasına, anılan bakanlıkların bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlarıyla
hiyerarşik ilişkilerine; 2- Mevcut bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların
bağlılık ve ilgilerinin yeniden belirlenmesine veya bunların mevcut,
birleştirilen veya yeni kurulan bakanlıklar bünyesinde hizmet birimi olarak
yeniden düzenlenmesine; 3- Mevcut bakanlıklar ile birleştirilen veya yeni
kurulan bakanlıkların görev, yetki, teşkilat ve kadrolarının
düzenlenmesine, taşrada ve yurt dışında teşkilatlanma esaslarına ilişkin
kanun hükmünde kararname çıkarılabilecektir.
İkinci olarak kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler,
sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil,
görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk
edilme usul ve esaslarına ilişkin olarak değişiklikler ve yeni düzenlemeler
yapılması için KHK çıkarma yetkisi verilmiştir.
KHK’nin 1. maddesi ile kurulması öngörülen İnsan
Hakları Daire Başkanlığının temel görevi Dışişleri Bakanlığı ile işbirliği
yapmak suretiyle Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesine yapılan başvurulara ilişkin savunmaları yapmak olarak
belirlenmiştir. Daha önce Dışişleri Bakanlığı tarafından yürütülen bu görev
söz konusu düzenleme ile Adalet Bakanlığına verilmiştir. Yapılan düzenleme
ile kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasında yeniden dağıtılması söz
konusudur. Bu düzenlemenin mevcut bakanlıklar ile birleştirilen veya yeni
kurulan bakanlıkların görev, yetki, teşkilat ve kadrolarının
düzenlenmesine, taşrada ve yurt dışında teşkilatlanma esaslarına ilişkin
kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi öngören 6223 sayılı Yetki Kanunu’nun
1. maddesinin, birinci fıkrasının, (a) bendinin (3) numaralı alt bendi
kapsamında bulunduğu anlaşılmaktadır. Adalet Bakanlığı mevcut
bakanlıklardan birisi olup yapılan düzenleme bu Bakanlığın görev ve
teşkilatına ilişkin bir düzenlemedir.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin
1. maddesi 6223 sayılı Yetki Kanunu kapsamındadır. İptal isteminin reddi
gerekir.
2- Kanun Hükmünde Kararname’nin 2., 3., 9., 11., 13., 21., 27., 31., 33. ve 34.
Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 2.,
3., 9., 11., 13., 21., 27., 31., 33. ve 34. maddelerinin tamamı adli tatil
ve yıllık izin konusunu düzenlemektedir. Buna göre 2. madde Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde, 3. madde Uyuşmazlık Mahkemesinde, 9. madde Danıştayda, 11. madde idare mahkemelerinde, 27. madde
ceza mahkemelerinde, 31. madde Sayıştayda, 33.
madde ise hukuk mahkemelerinde adli tatili düzenlemektedir. 13. madde ise
adli ara vermeden yararlanamayan Yargıtay daire başkan ve üyeleri ile
cumhuriyet savcıları ve tetkik hâkimlerinin yıllık izinlerini, 21. madde
hâkim ve savcıların adli ara vermeden yararlandırılmasının esas olduğunu,
34. madde ise Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerinin yıllık izin haklarının
otuzbeş günden kırk güne çıkarılmasını hükme
bağlamaktadır.
Mahkemelerin Temmuz ayının yirmisinden Ağustos
ayının sonuna kadar yargısal faaliyetlerine ara vermeleri adli tatil olarak
tanımlanmaktadır. Adli tatil mahkemelerin çalışma düzenine ilişkin bir konu
olup yargılama faaliyetini yapan hâkim ve savcılar ile diğer personelin
topluca tatil yapmasını ve bu dönemde yargısal faaliyetlere ara verilmesini
ifade etmektedir. Yargısal faaliyetlerin kamu hizmeti kavramı içinde
olduğunda kuşku yoktur. Ancak 6223 sayılı Kanun’un kapsamına giren iki konu
açısından değerlendirildiğinde adli tatil ve yüksek mahkeme üyeleri ile
hâkim ve savcıların izinlerinin kamu
hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi ile
bir ilgisinin bulunmadığı açıktır. Diğer taraftan adli tatil ve yüksek mahkeme üyeleri ile hâkim ve savcıların
izinlerine ilişkin kurallar kamu kurum
ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel
ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme,
terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına
ilişkin düzenleme olarak da nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin
2., 3., 9., 11., 13., 21., 27., 31., 33. ve 34.
maddeleri 6223 sayılı Yetki Kanunu kapsamında değildir. İptalleri gerekir.
3- Kanun Hükmünde Kararname’nin 4., 7., 8. ve 10. Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 4.,
7., 8. ve 10. maddeleri ile 6.1.1982 günlü, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nda
değişiklik yapılarak Danıştay’ın karar organları arasında “Başkanlık Kurulu”
adı altında yeni bir kurul oluşturulmuş ve bazı görevler bu kurula
verilmiştir. 4. madde ile 2575 sayılı Kanun’un Danıştayın
karar organlarını düzenleyen 5. maddesinde değişiklik yapılarak yeni
oluşturulan “Başkanlık Kurulu” ibaresi bu maddeye eklenmiştir. 7. madde ile
2575 sayılı Kanun’un 19. maddesinden sonra gelmek üzere 19/A ve 19/B
maddeleri eklenmiş ve bu maddelerde başkanlık kurulunun oluşumu ile
üyelerinin seçimi düzenlenmiştir. 8. madde ile 2575 sayılı Kanun’un 52. maddesinin
bazı fıkra ve bentleri yürürlükten kaldırılmış ve bu maddeden sonra gelmek
üzere 52/A maddesi eklenmiştir. 52/A maddesinde ise Başkanlık Kurulunun
görevleri düzenlenmiştir. 10. madde ile de 2575 sayılı Kanun’un değişik
maddelerinde yeni oluşturulan Başkanlık Kurulu ile ilgili olarak
uyumlulaştırmalar sağlanmıştır.
Danıştay, Anayasa’nın Cumhuriyetin Temel
Organlarını düzenleyen Üçüncü Kısmının, Yargıya ilişkin Üçüncü Bölümünün,
Yüksek Mahkemeler başlıklı II numaralı alt bölümü içinde 155. maddede
düzenlenmiştir. Buna göre Danıştay, idari mahkemelerce verilen ve kanunun
başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme
merciidir ve kanunda gösterilen belli davalara ilk ve son derece mahkemesi
olarak bakar. Diğer taraftan Danıştay, merkezi idarenin en yüksek danışma
ve inceleme organıdır. 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 1. maddesinde de
Danıştay “Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası ile görevlendirilmiş Yüksek İdare Mahkemesi, danışma ve inceleme
mercii” şeklinde tanımlanmıştır. Danıştayın
aynı zamanda bir danışma organı olması itibariyle yürütme organıyla da
ilişkisi bulunmaktadır. 2575 sayılı Kanun’un 2. maddesine göre Danıştayın hükümetle ilgili işleri Başbakanlık aracılığı
ile yürütülür. Danıştayın idari nitelikteki
danışma ve inceleme görevleriyle ilgili olarak kamu idareleri de Danıştay
ile olan ilişkilerini Başbakanlık aracılığı ile sürdürürler.
Cumhurbaşkanlığı da doğrudan Danıştaydan görüş
isteyebilir.Bu yapısı itibariyle
Danıştay hem bir yüksek yargı organı hem de danışma organıdır. Ancak bu
konumu Danıştayı Başbakanlık ya da başka bir
bakanlığın bağlı, ilgili ya da ilişkili kuruluşu haline getirmemektedir.
6223 sayılı Kanun’un kapsamına giren iki konu
açısından değerlendirildiğinde Danıştay Başkanlık Kuruluna ilişkin
kuralların kamu hizmetlerinin
bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi ile bir ilgisinin
bulunmadığı açıktır. Diğer taraftan Danıştay Başkanlık Kuruluna ilişkin kurallar kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen
memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin
atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma
ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin bir düzenleme olarak da
nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin4., 7., 8. ve
10. maddeleri 6223 sayılı Yetki Kanunu kapsamında değildir. İptalleri
gerekir.
4- Kanun Hükmünde Kararname’nin 5. ve 12.
Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 5.
maddesi ile 2575 sayılı Kanun’un 10. maddesinde değişiklik yapılarak
Danıştay Başkanı ve Başsavcısı seçilebilmek için daha önce sekiz yıl olarak
öngörülen Danıştay üyeliği yapmış olma şartı dört yıla, başkanvekili ve
daire başkanı seçilebilmek için öngörülmüş olan altı yıl üyelik yapmış olma
şartı ise üç yıla indirilmiştir. 12. madde ile 2797 sayılı Yargıtay Kanun’un
30. maddesinde değişiklik yapılarak Yargıtay Birinci Başkanı ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı seçilebilmek için daha önce sekiz yıl olarak
öngörülen Yargıtay üyeliği yapmış olma şartı dört yıla, Yargıtay
başkanvekili, daire başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili
seçilebilmek için öngörülmüş olan altı yıl üyelik yapmış olma şartı ise üç
yıla indirilmiştir.
6223 sayılı Yetki Kanunu’nun amaç
ve kapsamı düzenleyen 1. maddesine göre Kanun’un kapsamına ilk olarak kamu
hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi, ikinci olarak kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli
personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme,
seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve
esaslarına ilişkin hususlar girmektedir.
Yüksek yargı organı ve aynı zamanda merkezi
idarenin inceleme ve danışma organı olan Danıştay ile yüksek yargı organı
olan Yargıtayın kamu kurum ve kuruluşları
kavramına dâhil olduğunda kuşku yoktur. Aynı şekilde Danıştay Başkanı,
Başsavcısı, başkan vekilleri ve daire başkanları ile Yargıtay Birinci
Başkanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay başkanvekili, daire
başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili
Yetki Kanunu’nun kapsamını belirleyen “memurlar, işçiler, sözleşmeli
personel ve diğer kamu görevlileri” kavramlarına giren kamu
görevlileridir.
Kanun Hükmünde Kararname’nin 5. maddesinde Danıştay
Başkanı, Başsavcısı, başkanvekili ve daire başkanlarının 12. maddesinde ise
Yargıtay Birinci Başkanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay
başkanvekili, daire başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin
seçilme koşulları düzenlenmekte olup kamu görevlilerinin seçilmesine
ilişkin hususlar 6223 sayılı Yetki Kanunu kapsamında bulunduğundan kurallar
Yetki Kanunu kapsamındadır. İptal isteminin reddi gerekir.
5- Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. ve 14. Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. maddesi ile 2575 sayılı Kanun’un 12. maddesi başlığıyla
birlikte değiştirilerek Danıştayda çalıştırılacak
memurların nitelikleri, atanmaları, istihdamı, nakilleri ve
görevlendirilmeleri düzenlenmektedir. 14. madde ile 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’na iki yeni geçici madde
eklenmiştir. Bu maddelerden birisinde Yargıtaya
tetkik hâkimi olarak atanma koşullarına ilişkin bir düzenleme yer almakta
diğerinde ise, Yargıtayda boş bulunan memur
kadrolarına 2011 yılında atama yapılması hususu düzenlenmektedir.
6223 sayılı Yetki Kanunu’nun amaç
ve kapsamı düzenleyen 1. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre
kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli
personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme,
seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve
esaslarına ilişkin hususlar Yetki Kanunu kapsamına girmektedir.
Yukarıda açıklandığı gibi Danıştay ve Yargıtay kamu
kurum ve kuruluşları kavramına dâhil olup Danıştayda
ve Yargıtayda istihdam edilen tetkik hâkimi ve
memurların, atanma, nakil ve görevlendirilmelerine ilişkin düzenlemelerin
Yetki Kanunu kapsamında olduğunda kuşku bulunmamaktadır. İptal isteminin
reddi gerekir.
6- Kanun Hükmünde Kararname’nin15., 16. ve 17. Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 15., 16. ve 17. maddeleriyle 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı
Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda değişiklik yapılarak hakim adaylığına
atanma koşullarıyla ilgili bazı yeni düzenlemeler yapılmıştır. 15.
maddeyle, 2802 sayılı Kanun’un 8. maddesinde değişiklik yapılarak avukatlık
mesleğinden hâkim ve savcı adaylığına geçebilmek için üst yaş sınırı otuzbeşten kırkbeşe
çıkarılmıştır.Aynı şekilde 16.
maddeyle, 2802 sayılı Kanun’un 9/A. maddesinde değişiklik yapılarak hâkim
adaylığına atama için yapılacak sınavlarla ilgili olarak mülakata çağrılacak
aday sayısı sınav ilanında yer alan kadro sayısının iki katı fazlası olarak
belirlenmiştir. 17. maddeyle ise 2802 sayılı Kanun’un 10. maddesinde
değişiklik yapılarak hâkim ve savcı adaylarının meslek öncesi eğitimlerinin
altı ayını tamamlamalarından itibaren hâkimlik ve cumhuriyet savcılığına
atanmak üzere ayrılmaları öngörülmüştür. Söz konusu madde ile yapılan
değişiklik bu ayırma işleminin ne zaman yapılacağına ilişkindir. Daha önce
meslek öncesi eğitimin bir yılını tamamladıktan sonra söz konusu ayırma
işlemi yapılması öngörülmüşken yapılan değişiklikle bu süre altı aya
indirilmiştir.
6223 sayılı Yetki Kanunu’nun amaç ve kapsamı
düzenleyen 1. maddesine göre Kanun’un kapsamına kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile
diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi,
yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin
hususlar da girmektedir. 2802
sayılı Kanun’un 7. maddesine göre hâkim ve savcı adayları, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu’ndaki genel idare hizmetleri sınıfına dâhil olup,
hâkimlik ve savcılığın sınıf ve derecelerine dâhil değildirler ve haklarında,
657 sayılı Kanun’un 2802 sayılı Kanun’a aykırı olmayan hükümleri uygulanır.
Dolayısıyla hâkim ve savcı adayları memur kavramına dâhildirler.
Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen
memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin
atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma
ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin hususlar yetki kanunu
kapsamına girdiğinden hakim ve savcı adaylığına atanma ve hakim ve savcı
olarak atanmak üzere ayrılma koşullarını düzenleyen 650 sayılı KHK’nin 15., 16. ve 17. maddelerinin Yetki Kanunu kapsamı içinde
kaldığında kuşku bulunmamaktadır. İptal isteminin reddi gerekir.
7- Kanun Hükmünde Kararname’nin18., 19., 20. ve 32. Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 18., 19., 20. ve 32. maddelerinde hâkim ve savcıların
bakanlık teşkilatına ve Kurul müfettişliğine atanma ve eğitim amacıyla
yurtdışında görevlendirilme koşulları ile bakanlık teşkilatında çalışan
hâkim ve savcıların başka göreve atanma ve yurt dışında görevlendirilme
koşulları düzenlenmiştir. 18. maddeyle 2802 sayılı Kanun’un Adalet
Bakanlığı merkez kuruluşuna atanma şartlarını düzenleyen 37. maddesinde
değişiklik yapılarak adalet müfettişliğine atanabilmek için önceki
düzenlemede sekiz yıl olarak öngörülmüş olan hâkimlik veya savcılık yapma
koşulu beş yıla indirilmiştir.Diğer
taraftan aynı maddeye eklenen fıkra ile Adalet Bakanlığı’nda görev yapan
hâkim ve savcıların anılan bakanlık dışında bir göreve atanabilmesi için
Bakanın muvafakati öngörülmüştür. 19. maddeyle 2802 sayılı Kanun’un 49.
maddesi değiştirilmiş ve hâkim ve savcıların eğitim amacıyla yurt dışında
görevlendirilmesine imkân tanınmıştır. Aynı şekilde 20. maddeyle 2802
sayılı Kanun’un 50. maddesi değiştirilerek Adalet Bakanlığının merkez ve
taşra teşkilatında ya da ilgili ve bağlı kuruluşlarında görev yapan hâkim
ve savcıların yurt dışında dış temsilciliklerde ya da uluslar arası
mahkemelerde görevlendirilmesi düzenlenmiştir. 32. maddeyle 11.12. 2010 günlü, 6087 sayılı
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nda değişiklik yapılarak Kurul
müfettişliğine atanabilmek için hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en
az sekiz yıl görev yapmış olma şartı beş yıla indirilmiştir.
6223 sayılı Yetki Kanunu’nun amaç ve kapsamı
düzenleyen 1. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre Kanun’un
kapsamına kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler,
sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil,
görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk
edilme usul ve esaslarına ilişkin hususlar girmektedir. İptali istenen kurallarda hâkim ve savcıların Adalet Bakanlığı teşkilatına ve
Kurul müfettişliğine atanma ve eğitim amacıyla yurtdışında görevlendirilme
koşulları ile anılan bakanlık teşkilatında çalışan hâkim ve savcıların
başka göreve atanma ve yurt dışında görevlendirilme koşulları düzenlendiğinden
bu kuralların Yetki Kanunu kapsamı içinde kaldığında kuşku bulunmamaktadır.
İptal isteminin reddi gerekir.
8- Kanun Hükmünde Kararname’nin 22. Maddesi
Kanun Hükmünde Kararname’nin 22. maddesiyle
2802 sayılı Kanun’un 119. maddesi değiştirilerek hâkim ve savcıların meslek
içi eğitimlerinin nasıl yapılacağı yeniden düzenlenmiştir. Kuralla hâkim ve
savcıların hak ve ödevi olan meslek içi eğitimlerinin Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulunca yaptırılacağı ve bu eğitimin usul ve esaslarının Türkiye
Adalet Akademisinin görüşü alınarak Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca
hazırlanan yönetmelikte belirleneceği öngörülmüştür.
6223 sayılı Kanun’un kapsamına giren iki konu
açısından değerlendirildiğinde hâkim ve savcıların meslek içi eğitimlerinin
nasıl yapılacağına ilişkin kuralın kamu hizmetlerinin
bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi ile bir ilgisinin
bulunmadığı açıktır. Diğer taraftan hâkim ve savcıların meslek içi eğitimlerinin nasıl yapılacağına
ilişkin kural kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile
diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi,
yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına
ilişkin bir düzenleme olarak da nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle Kanun Hükmünde Kararname’nin
22. maddesi Yetki Kanunu kapsamında değildir.İptali gerekir.
9- Kanun Hükmünde Kararname’nin 23. Maddesi
Kanun Hükmünde Kararname’nin 23. maddesiyle
14.6.1989 günlü, 3572 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanun’un 2. maddesinde
değişiklik yapılarak söz konusu Kanun’un uygulanmayacağı işyerleri arasına
1512 sayılı Noterlik Kanunu’na göre kurulan noterlik daireleri de
eklenmiştir. Böylece noterlik
daireleri İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun hükümlerinden
istisna tutulmuştur.
6223 sayılı Kanun’un kapsamına giren iki konu
açısından değerlendirildiğinde noterlik
dairelerinin İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun hükümlerinden
istisna tutulmasına ilişkin
kuralın kamu hizmetlerinin bakanlıklar
arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi ile bir ilgisinin bulunmadığı
açıktır. Diğer taraftan noterlik dairelerinin İşyeri Açma
ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun hükümlerinden istisna tutulmasına ilişkin kural kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile
diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi,
yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına
ilişkin bir düzenleme olarak da nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin
23. maddesi Yetki Kanunu kapsamında değildir.İptali gerekir.
10- Kanun Hükmünde Kararname’nin 24. ve 25. Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 24. ve 25.
maddeleriyle 29.7.2002 günlü, 4769 sayılı Ceza İnfaz Kurumları ve
Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezleri Kanunu’nda değişiklik yapılarak
hizmet öncesi eğitim düzenlenmiştir. İptali istenen
kurallar ceza infaz kurumları ve tutukevleri personelinin hizmet öncesi
eğitim süresinin beş aydan az olmamak üzere Eğitim Kurulunca
belirleneceğini, hizmet öncesi eğitimde, yirmi güne kadar hastalık
sebebiyle izinli geçirilen sürelerin eğitimden sayılacağını, hizmet öncesi
eğitime alınanların, eğitim gördükleri süre içinde genel sağlık sigortalısı
sayılacaklarını ve sigorta primlerinin Adalet Bakanlığı bütçesinden
ödeneceğini ve bu kişilerin eş ve çocukları ile ana ve babalarının da
bakmakla yükümlü olunan kişi sıfatıyla genel sağlık sigortasından
yararlandırılacağını hükme bağlamıştır.
6223 sayılı Kanun’un kapsamına giren iki konu
açısından değerlendirildiğinde ceza infaz kurumları ve tutukevleri
personelinin hizmet öncesi eğitimine ilişkin kuralın kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının
yeniden belirlenmesi ile bir ilgisinin bulunmadığı açıktır. Diğer taraftan
4769 sayılı Kanun, ceza infaz kurumları ve tutukevlerine atanacak
personelin atamadan önce hizmet öncesi eğitime tabi tutulmasını
öngörmektedir. Bu eğitime tabi tutulan kişiler henüz herhangi bir kamu
görevine atanmamışlardır. 4769 sayılı Kanun’un 11. maddesinde eğitim
görenlerin, eğitim süresi içinde kendilerine öğretilen konulardan yazılı,
sözlü veya uygulamalı sınava tâbi tutularak eğitimi başarıyla tamamlamaları
halinde ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde durumlarına uygun boş
kadrolara atanmaları hükmü yer almaktadır. Başarılı olamayanların ise
eğitim merkezi ile ilişiklerinin kesilmesi öngörülmüştür. Bu nedenle hizmet öncesi eğitime tabi tutulanların kamu
görevlisi olarak nitelendirilmesi mümkün olmadığından buna ilişkin kurallar kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile
diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi,
yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına
ilişkin düzenleme olarak da nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin
24. ve 25. maddelerinde yer alan düzenlemeler Yetki Kanunu kapsamında değildir.
İptalleri gerekir.
11- Kanun Hükmünde Kararname’nin 26. Maddesi
Kanun Hükmünde Kararname’nin 26 maddesiyle 23.7.2003 günlü, 4954 sayılı Türkiye
Adalet Akademisi Kanunu’na bir geçici madde eklenerek bu KHK’nin yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren beş yıl süreyle bir yıllık stajını tamamlayan
adli ve idari yargı hâkim ve savcı adaylarının Adalet Bakanlığının teklifi
ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararıyla mesleğe atanmalarına
olanak tanınmıştır.
6223 sayılı Yetki Kanunu’nun amaç ve kapsamı
düzenleyen 1. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre, Kanun’un
kapsamına kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler,
sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil,
görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk
edilme usul ve esaslarına ilişkin hususlar girmektedir. Hâkim ve savcıların
6223 sayılı Yetki Kanunu’nun kapsamında
hakkında düzenleme yapılabilecek personel içinde yer aldığı yukarıda
belirlenmiştir. İptali istenen kuralda 650 sayılı KHK’nin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl
süreyle bir yıllık stajını tamamlayan adli ve idari yargı hâkim ve savcı
adaylarının Adalet Bakanlığı’nın teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nun kararıyla mesleğe atanmalarına olanak tanınmıştır. Kamu görevine
atamayı düzenleyen kuralın Yetki Kanunu kapsamına girdiğinde kuşku yoktur.
İptal isteminin reddi gerekir.
12- Kanun Hükmünde Kararname’nin 28., 29. ve 30. Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 28., 29. ve 30.
maddeleriyle 13.12.2004 günlü, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin
İnfazı Hakkında Kanun’dadeğişiklik
yapılarak kurum, kurul veya kuruluşların heyet halinde ya da bireysel
olarak ceza infaz kurumlarını ziyaret etmelerine ilişkin usuller ile
hükümlü ve tutukluların belli koşullarda izinli olarak dışarıya çıkışlarına
ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. 28. maddeyle 5275 sayılı Kanun’un 85.
maddesinde değişiklik yapılarak kurum, kurul veya kuruluşların heyet
halinde ya da bireysel olarak ceza infaz kurumlarını ziyaret etmeleri
Adalet Bakanlığının iznine tabi tutulmuştur. 29. maddeyle 5275 sayılı Kanun’un
94. maddesinde değişiklik yapılarak hükümlülere, 30. maddeyle de aynı Kanun’un
116. maddesinde değişiklik yapılarak tutuklulara belli koşullarda belli
derecelerdeki hısımlarından birisinin ölümü halinde dış güvenlik
görevlisinin refakatinde cenaze törenine katılmak üzere iki güne kadar izin
verilmesi öngörülmüştür.
6223 sayılı Kanun’un kapsamına giren iki konu
açısından değerlendirildiğinde ceza
infaz kurumları ve tutukevlerine yapılacak ziyaretler ile hükümlü ve
tutuklulara belli derecedeki yakınlarının cenaze törenlerine katılmak üzere
izin verilmesine ilişkin
kuralların kamu hizmetlerinin
bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi ile bir ilgisinin
bulunmadığı açıktır. Diğer taraftan ceza infaz kurumları
ve tutukevlerine yapılacak ziyaretler ile hükümlü ve tutuklulara belli
derecedeki yakınlarının cenaze törenlerine katılmak üzere izin verilmesine ilişkin kurallar kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile
diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi,
yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına
ilişkin bir düzenleme olarak da nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin
28., 29. ve 30. maddeleri Yetki Kanunu kapsamında
değildir. İptalleri gerekir.
13- Kanun Hükmünde Kararname’nin 35. Maddesi
Kanun Hükmünde Kararname’nin 35. maddesi ile
27.6.1989 günlü, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 6. maddesinde
değişiklik yapılarak 190 sayılı KHK’nin 2. maddesi kapsamına giren kamu
kurum ve kuruluşlarının merkez teşkilatının büyük ölçekli bilgi işlem birimlerinde
çalıştırılabilecek bilişim personeli sayılarında bazı değişiklikler
yapılmıştır. Buna göre, buralarda çalıştırılabilecek
personel sayısı yirmiden otuza, sözleşme ücreti tavanının dört katına kadar
ücret ödenebilecek personel sayısı üçten sekize, sözleşme ücreti tavanının
üç katına kadar ücret ödenebilecek personel sayısı beşten ona çıkarılmış ve
sözleşme ücretinin iki katına kadar ücret alacak kadrolara atanabilmek için
üç, diğer kadrolara atanabilmek için ise beş yıl mesleki tecrübeye sahip
olma koşulu öngörülmüştür.
Kamu kurumlarının merkez teşkilatlarında
oluşturulacak bilgi işlem merkezlerinde çalıştırılacak bilişim personelinin
sayılarını ve atanma koşullarını düzenleyen kural, kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen
memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin
atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma
ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin düzenleme yetkisi veren
Yetki Kanunu kapsamındadır. İptal
isteminin reddi gerekir.
14- Kanun Hükmünde Kararname’nin 36., 37., 38., 39., 40. ve 41.Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 36., 37., 38., 39., 40.
ve 41.maddeleriyle çeşitli
kanunlarda değişiklik yapılarak kimi kamu görevlilerinin gelir getirici
ikinci iş yapmaları yasaklanmakta ve bu yasağın istisnaları düzenlenmektedir.
Kanun Hükmünde Kararname’nin 36. maddesi ile 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı
Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinde değişiklik yapılarak tabipler,
diş tabipleri ve uzman tabiplerin belli yasa kuralları saklı kalmak üzere
sağlık kurum ve kuruluşlarında mesleklerini icra edebilecekleri hükme
bağlanmıştır. Saklı tutulan kurallar ise 650 sayılı KHK’nin 38., 39., 40. ve 41. maddeleriyle çeşitli kanunlarda
yapılan düzenlemelerden oluşmaktadır. Bu kuralların tamamında çeşitli
kanunlara tabi olarak çalışan kamu görevlilerinin ikinci iş yapma yasağı
düzenlenmektedir. Dolayısıyla 36. madde çeşitli kanunlara tabi kamu
görevlisi olarak çalışan tabipler, diş tabipleri ve uzman tabiplerin gelir
getirici ikinci bir işte çalışmalarını yasaklamaktadır.
37. madde, 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza
Kanunu’nun Ek 3. maddesinin üçüncü cümlesini yürürlükten kaldırmıştır. 1632
sayılı Kanun’un Ek 3. maddesi askeri doktorların özel hastane açmalarını
suç haline getirerek cezai yaptırıma bağlamış, üçüncü cümlesi ise çalışma
saatleri dışında özel kanunlara göre mesleğin icrasını istisna tutmuştur.
650 sayılı KHK’nin 37. maddesi 1632 sayılı Kanun’un Ek 3. maddesinin üçüncü
cümlesini yürürlükten kaldırarak, askeri doktorların mesai saatleri dışında
mesleklerini icra etmelerine olanak tanıyan istisnayı ortadan kaldırmış,
böylece mesai saatleri dışında çalışmayı da suç kapsamı içine almıştır.
38. madde, 14.7.1965 günlü, 657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu’nun 28. maddesinde değişiklik yaparak, memurların mesleki
faaliyette bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler
açmalarını ve başka işyerlerinde çalışmalarını yasaklamış ve bu yasağın
kapsamına girmeyen istisnaları yeniden belirlemiştir.
39. madde, 27.7.1967 günlü, 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanunu’na Ek 27. maddenin eklenmesini öngörmektedir.
926 sayılı Kanun’un“Mesleki
faaliyet ve serbest meslek icrası yasağı” başlıklı Ek 27. maddesinde kanun
kapsamına giren kamu görevlilerinin mesleki faaliyette ve serbest meslek
icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler
açmalarını ve başka işyerlerinde çalışmalarını yasaklamıştır.
40. madde, 4.11.1981 günlü, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun 36. maddesine bir fıkra eklenmesini ve Kanun’a
Geçici 59. maddenin ilave edilmesini öngörmektedir. 2547 sayılı Kanun’un“Çalışma esasları” başlıklı 36.
maddesinde öğretim elemanlarının üniversitelerde tam gün esasına göre görev
yapacağı hükme bağlanmış ve çalışma esasları düzenlenmiştir. 650 sayılı KHK’nin
40. maddesi ile eklenen fıkrada ise öğretim elemanlarının 657 sayılı Kanun’un
28. maddesine tabi oldukları hükmüne yer verilerek ikinci görev yasağı
öğretim elemanları açısından da öngörülmüş ve ikinci görev yasağına bazı
istisnalar getirilmiştir. Buna göre, öğretim elemanları yüksek öğretim
kurumlarından başka bir yerde mesleklerini icra etmeleri halinde yüksek
öğretim kurumlarında yalnızca eğitim ve araştırma faaliyetlerinde
bulunabilecek, döner sermaye geliri elde edilen faaliyetlerde
bulunamayacaklardır. Getirilen Geçici 59. madde ile ise yükseköğretim
kurumları dışında mesleki faaliyette bulunmak isteyen öğretim elemanlarına
maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl ücretsiz izin verilebileceği
düzenlenmiştir.
41. madde, 7.11.1983 günlü, 2955 sayılı Gülhane
Askeri Tıp Akademisi Kanunu’nun 32. maddesine bir fıkra eklenmesini
öngörmektedir. 2955 sayılı Kanun’un“Çalışma
esasları” başlıklı 32. maddesinde GATA öğretim elemanlarının haftalık
çalışma süresi ve çalışma esasları düzenlenmiştir. 650
sayılı KHK’nin 41. maddesi ile bu maddeye eklenen fıkrada ise GATA’daki asker ve sivil öğretim elemanlarının 926
sayılı Kanun’un Ek 27. maddesindeki mesleki faaliyette ve serbest meslek
icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler açma ve
başka işyerlerinde çalışma yasağına tabi oldukları öngörülmüş ve bu yasak
kapsamına girmeyen bazı faaliyetlere yer verilmiştir. Buna göre,
GATA öğretim elemanları belli koşullarda ve mesai saatleri haricinde GATA
dışında mesleklerini icra edebileceklerdir.
6223 sayılı Kanun’un kapsamına giren iki konu
açısından değerlendirildiğinde çeşitli
kamu kurumlarında çalışan tabip, diş tabibi ve uzman tabip gibi kamu
görevlilerinin ikinci işte çalışma yasağına ilişkin kuralların kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının
yeniden belirlenmesi ile bir ilgisinin bulunmadığı açıktır. Diğer taraftan çeşitli kamu kurumlarında çalışan tabip, diş
tabibi ve uzman tabip gibi kamu görevlilerinin ikinci işte çalışma yasağına
ilişkin kurallar kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile
diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi,
yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına
ilişkin bir düzenleme olarak da nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin
36., 37.,
38., 39., 40. ve 41. maddeleri Yetki Kanunu kapsamında değildir. İptalleri gerekir.
15- Kanun Hükmünde Kararname’nin 42.Maddesi
Kanun Hükmünde Kararname’nin 42. maddesi ekli
(1) ve (2) sayılı listelerdeki kadroların ihdas edilerek 13.12.1983 günlü,
190 sayılı Genel Kadro Usulü Hakkında KHK’nin eki (I) ve (II) sayılı
cetvelin Adalet Bakanlığı’na ait bölümüne eklenmesini, ekli (3) sayılı
listede yer alan kadroların iptal edilerek 190 sayılı KHK’nin eki (I)
sayılı cetvelin Adalet Bakanlığına ait bölümünden çıkarılmasını ve 190
sayılı KHK’nin eki (I) sayılı cetvelin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna
ait bölümünde yer alan Hizmetli unvanlı dolu ve boş kadroların sınıfının
Yardımcı Hizmetliler sınıfı olarak değiştirilmesini öngörmektedir.
İhdas edilen kadroların yukarıda incelenen ve
650 sayılı KHK’nin 1. maddesiyle kurulan İnsan Hakları Daire Başkanlığına
ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda (1) numaralı başlık altında
yapılan incelemede 650 sayılı KHK’nin 1. maddesinin Yetki Kanunu kapsamında
olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca 6223 sayılı Yetki Kanunu’nun 1.
maddesinin, ikinci fıkrasının (a) bendinin (13) numaralı alt bendinde kamu
hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesine
ilişkin olarak çıkarılacak kanun hükmünde kararnamelerle 190 sayılı KHK’de
değişiklik yapılabileceği öngörülmüştür.
Açıklanan nedenlerle, Kanun Hükmünde Kararname’nin
42. maddesi ile eki (1), (2) ve (3) sayılı listeler Yetki Kanunu
kapsamındadır. İptal isteminin reddi gerekir.
16- Kanun Hükmünde Kararname’nin 43. ve 44.Maddeleri
Kanun Hükmünde Kararname’nin 43. maddesi
yürürlük, 44. maddesi ise yürütme maddesidir. Her düzenlemenin bir yürürlük
ve yürütme maddesi içermesi doğaldır. Bu nedenle Kanun Hükmünde Kararname’nin
43. ve 44. maddelerinin Yetki Kanunu kapsamında olduğunda kuşku yoktur.
İptal isteminin reddi gerekir.
C- 650 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin
Maddelerinin İçerik Yönünden Anayasa’ya Aykırılığı İddialarının İncelenmesi
1- Kanun Hükmünde Kararname’nin 5. Maddesiyle 2575 Sayılı Danıştay Kanunu’nun 10.
Maddesinin İkinci Fıkrasında Yapılan Değişiklik
Dava dilekçesinde, Kanun Hükmünde Kararname’nin
5. maddesiyle 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 10. maddesinin ikinci
fıkrasında yapılan değişikliğin siyasal amaç güdülerek yapıldığı, bu amacın
cumhuriyetin, demokrasinin, demokratik hukuk devleti ile insan hak ve
özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve tarafsız yargının bağımlı ve
taraflı hale getirilmesi olduğu belirtilerek Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 4., 5., 6., 7., 8., 9. ve 91. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla Danıştay Başkanı ve
Başsavcısı seçilebilmek için öngörülen sekiz yıl Danıştay üyeliği yapmış
olma şartı dört yıla, başkanvekili ve daire başkanı seçilebilmek için
öngörülen altı yıl üyelik yapmış olma şartı ise üç yıla indirilmiştir.
Bir normun amacı anayasallık denetimi açısından
sınırlı bir işleve sahiptir. Anayasa’nın açıkça amaç öngörmediği durumlarda
Anayasa’nın 2. maddesindeki “hukuk
devleti” ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil kamu
yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur. Kamu yararının sübjektif niteliği dolayısıyla
bir yasanın kamu yararı dışında bir amaç güttüğü ancak açıkça görülebilen
durumlarda Anayasa’ya aykırılık nedeni olarak görülebilir. Amaç yönünden
Anayasa’ya aykırılıktan söz edilebilmesi için kamu yararı dışında özel bir
çıkarın gözetildiğinin tespiti gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak
ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan
devlettir. Hukuk devletinde yasaların kamu yararı gözetilerek çıkarılması
zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla her türlü
düzenlemeyi yapma yetkisine sahip olup, düzenlemenin kamu yararına uygun
olup olmadığının belirlenerek takdir edilmesi yasama organına aittir.
Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu yararı anlayışının
isabetli olup olmadığı değil, incelenen kuralın kamu yararı dışında belli
bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup
olmadığının incelenebileceği açıktır.
Danıştay başkanı, başkanvekili, daire başkanı
ya da başsavcısı seçilebilmek için ne kadar süre üyelik yapmış olma şartı
aranacağı konusunda Anayasa’da herhangi bir düzenleme yer almamaktadır. Bu
nedenle bu makamlara aday olabilmek için belli bir süre üyelik yapmış olma
şartı aranıp aranmayacağı veya ne kadar süre üyelik yapmış olma şartı
aranacağı bir yerindelik sorunudur. Kanun koyucu takdir yetkisi
çerçevesinde adaylık için belli bir süre üyelik yapmış olma şartı
öngörebileceği gibi hiçbir süre de öngörmeyebilir. Nitekim ülkemizdeki
çeşitli yüksek yargı organlarının kanunlarında çok farklı düzenlemelerin
yer aldığı görülmektedir. Yargıtay ve Danıştay Kanunlarında bu makamlara
aday olabilmek için belli sürelerle üyelik yapmış olma şartı öngörülmüşken
Anayasa Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi, Sayıştay, Askeri Yargıtay ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kanunlarında her hangi bir süre
öngörülmemiştir. Aynı şekilde Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesinde bu
makamlara seçimle gelinmesi söz konusu iken, Askeri Yargıtay ve Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinde atama söz konusudur. Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı
Anayasa Mahkemesi tarafından ve kendi üyeleri arasından, Sayıştay Başkanı
ise Sayıştay üyeleri veya Kanunda belirtilen diğer kişiler arasından Türkiye
büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından seçilmektedir. Bu nedenle
iptali istenen kural ile öngörülen süreler kanun koyucunun takdir yetkisi
içindedir.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 4., 5., 6., 7., 8., 9. ve 91. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
2- Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. Maddesiyle Değiştirilen 2575 Sayılı Danıştay Kanunu’nun
12. Maddesinin Üçüncü Fıkrası
Dava dilekçesinde, kuralın yasak alana ilişkin
bir düzenleme içerdiği,hakkaniyete
aykırı olduğu ve kamu yararıyla bağdaşmadığı, kazanılmış hakları ihlal
ettiği, memurların 657 sayılı Kanun’dan kaynaklanan, kendilerinin istemleri
dışında atanamamaları güvencesini ve buna yönelik yargısal denetim
olanağını ortadan kaldırdığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın Başlangıç’ı
ile 2., 6., 7., 36., 87 ve 91. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. maddesiyle
değiştirilen 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü
fıkrasında Danıştayda çalışan 657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu’na tabi personelin, Danıştay Genel Sekreterinin teklifi ve
Danıştay Başkanının uygun görmesi üzerine, Adalet Bakanlığınca
mükteseplerine uygun olarak, açıktan atama iznine tabi olmaksızın, Adalet
Bakanlığının taşra kadrolarına atanabilecekleri öngörülmüştür. Adalet
Bakanlığı kadrolarına atanacak personelin mali ve diğer haklarında herhangi
bir kayıp olmaması için mükteseplerine uygun olarak atamalarının yapılacağı
belirtilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk
devleti kavramının temel gereklerinden birisi de hukuk güvenliği ilkesidir.
Hukuk güvenliği bireyin hukukî durumunun süreceği yönündeki
beklentilerinin belli koşullar içinde güvence altına alınması anlamına
gelir. Ancak hukuk güvenliği ilkesi zaman içinde değişen şartlara ve
gelişen ihtiyaçlara göre kanunlarda değişiklik yapılmasına engel değildir.
Bir hukuk sisteminin değişen ihtiyaçlara uyum sağlayabilecek esnekliğe
sahip olması gerekir. Aksi takdirde hukuk sisteminin durağanlaşması ve
toplumun dinamik yapısına uyum sağlayamayarak ihtiyaçlara cevap veremez
hale gelmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle kanun koyucu Anayasa’da öngörülen
koşullar çerçevesinde diğer alanlarda olduğu gibi kamu görevlilerinin
durumları ile ilgili olarak da kamu yararı amacıyla bazı değişiklikler
yapabilir.
Ancak, kanun koyucu bu değişiklikleri yaparken hukuk güvenliği ilkesinin bir uzantısı
olan kazanılmış haklara saygı göstermelidir. Kazanılmış hak, kişinin bulunduğu
statüden doğan, tahakkuk etmiş ve kendisi yönünden kesinleşmiş ve kişisel alacak
niteliğine dönüşmüş haktır. Kamu görevlilerinin statüsüne ilişkin konularda kazanılmış hak
olmayacağı idare hukukunun temel ilkelerinden olup Anayasa Mahkemesinin
yerleşik içtihatları da bu yöndedir.Bir kamu
görevlisinin bir kuruma atanmakla ömür boyu o kurumda çalışma konusunda bir
kazanılmış hak elde ettiği söylenemez. Bu nedenle iptali istenilen kural
ile kazanılmış haklara bir müdahale söz konusu değildir.
Kamu hizmetlerinin verimli olarak yürütülmesini
sağlamak üzere kanun koyucunun bir ödül ve yaptırım sistemi öngörmesi
mümkündür. Hizmetinden verim alınamayan personelin rotasyona tabi tutularak
çalıştığı birimin veya yerin değiştirilmesi, çalışanların verimliliğinin
artırılmasını amaçlayan yöntemlerden biridir. Taşra teşkilatı olmayan
kurumlarda hizmetinden yararlanılamayan personelin daha verimli çalışmasını
sağlamak üzere kazanılmış haklarını koruyarak başka bir kuruma atanmasında
hukuk güvenliği ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 7., 36., 87. ve 91. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
3- Kanun Hükmünde Kararname’nin 12. Maddesiyle 2797 Sayılı Yargıtay Kanunu’nun 30.
Maddesinin Birinci Fıkrasında Yapılan Değişiklik
Dava dilekçesinde, kuralın siyasal amaç
güdülerek yapıldığı, bu amacın cumhuriyetin demokrasinin, demokratik hukuk
devleti ile insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan bağımsız ve
tarafsız yargının bağımlı ve taraflı hale getirilmesi olduğu belirtilerek
Anayasanın Başlangıç’ı ile 2., 4., 5., 6., 7., 8.,
9. ve 91. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralla Yargıtay Birinci Başkanı
ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı seçilebilmek için öngörülen sekiz yıl Yargıtay üyeliği yapmış olma şartı dört yıla, Yargıtay başkanvekili, daire başkanı ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcıvekili seçilebilmek öngörülen altı yıl üyelik yapmış olma şartı ise
üç yıla indirilmiştir. Kural yukarıda (1) numaralı başlık altında incelenen
650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 5. maddesiyle 6.1.1982 günlü, 2575
sayılı Danıştay Kanunu’nun 10. maddesinin ikinci fıkrasında yapılan
değişiklikle paralel düzenlemeler içermektedir. İptal isteminin aynı
gerekçelerle reddi gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
4- Kanun Hükmünde Kararname’nin 15. Maddesiyle 2802
Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 8. Maddesinin Birinci Fıkrasının (k)
Bendinde Yapılan Değişiklik
Dava dilekçesinde, avukatlıktan hâkimlik ve
savcılık adaylığına geçme yaşının otuzbeşten kırkbeşe çıkarılmasını öngören kuralın kamu yararı
dışında siyasi ve güncel nedenleri bulunduğu belirtilerek, Anayasa’nın
Başlangıç’ı ile 2., 6., 7., 87. ve 91. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenen kural, avukatlık mesleğinden
hâkim ve savcı adaylığına geçebilmek için üst yaş sınırının otuzbeşten kırkbeşe
çıkarılmasını öngörmektedir.
Bir normun amacı anayasallık denetimi açısından
sınırlı bir işleve sahiptir. Anayasanın açıkça amaç öngörmediği durumlarda Anayasa’nın 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkesi
gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil kamu yararını
gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur. Kamu yararının sübjektif niteliği dolayısıyla
bir yasanın kamu yararı dışında bir amaç güttüğü ancak açıkça görülebilen
durumlarda Anayasa’ya aykırılık nedeni olarak görülebilir. Amaç yönünden
Anayasa’ya aykırılıktan söz edilebilmesi için kamu yararı dışında özel bir
çıkarın gözetildiğinin tespiti gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak
ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan
devlettir. Hukuk devletinde yasaların kamu yararı gözetilerek çıkarılması
zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi
yapma yetkisine sahip olup, düzenlemenin kamu yararına uygun olup
olmadığının belirlenerek takdir edilmesi yasama organına aittir. Anayasa’ya
uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu yararı anlayışının isabetli olup
olmadığı değil, incelenen kuralın kamu yararı dışında belli bireylerin ya
da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup olmadığının
incelenebileceği açıktır.
Hâkim ve savcı sayısının yetersizliği
karşısında, bu açığı kapatmak amacıylaavukatlıktan hâkimlik ve savcılık mesleğine
geçmek için üst yaş sınırının otuzbeşden kırkbeşe çıkarılmasının temel nedeninin daha fazla
kişinin başvurusuna olanak tanımak olduğu anlaşılmaktadır. Hâkim ve savcı
açığının ne şekilde kapatılacağını belirlemek bir yerindelik sorunu olup,
yasama organı alternatif yöntemlerden uygun gördüğünü tercih etme yetkisine
sahiptir.
Açıklanan
nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Fulya
KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Erdal TERCAN ve Zühtü ARSLAN bu görüşe
katılmamışlardır.
Kuralın,
Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 6., 7., 87. ve 91.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
5- Kanun Hükmünde Kararname’nin 16. Maddesiyle 2802
Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 9/A Maddesinin Beşinci Fıkrasının
Birinci ve İkinci Cümlelerinde Yapılan Değişiklikler
Dava dilekçesinde, hakimlik ve savcılık
adaylığı sınavına giren adaylardan yüz tam puan üzerinden en az yetmiş puan
almış olmak koşuluyla en yüksek puan alandan başlamak üzere sınav ilanında
belirtilen kadro sayısının bir katı fazlası adayın mülakata çağrılmasını
öngören kuralın, siyasi iktidarın yargıda kadrolaşmasına olanak sağlamak
amacıyla yapıldığı savıyla Anayasa’nın 2., 9.,
10., 70., 138. ve 140. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenen kural, hâkim ve savcı adaylığına
atama için yapılacak sınavlarda mülakata çağrılacak aday sayısını sınav
ilanında yer alan kadro sayısının iki katı olarak belirlemiştir.
Bir normun amacı anayasallık denetimi açısından
sınırlı bir işleve sahiptir. Anayasa’nın açıkça amaç öngörmediği durumlarda
Anayasa’nın 2. maddesindeki “hukuk
devleti” ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil kamu
yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur. Kamu yararının sübjektif niteliği dolayısıyla
bir yasanın kamu yararı dışında bir amaç güttüğü ancak açıkça görülebilen
durumlarda Anayasa’ya aykırılık nedeni olarak görülebilir. Amaç yönünden
Anayasa’ya aykırılıktan söz edilebilmesi için kamu yararı dışında özel bir
çıkarın gözetildiğinin tespiti gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak
ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan
devlettir. Hukuk devletinde yasaların kamu yararı gözetilerek çıkarılması
zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla her türlü
düzenlemeyi yapma yetkisine sahip olup, düzenlemenin kamu yararına uygun
olup olmadığının belirlenerek takdir edilmesi yasama organına aittir.
Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu yararı anlayışının
isabetli olup olmadığı değil, incelenen kuralın kamu yararı dışında belli
bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup
olmadığının incelenebileceği açıktır.
Kamu hizmetlerine girişte mülakat sınavı
yapılmasının temel amacı o görevi en iyi şekilde yapacak liyakatli
adayların belirlenmesini sağlamaktır. Anayasa’nın 128. maddesinin ikinci
fıkrasında memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları,
görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer
özlük haklarının kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir. Buna göre, devlet
memurluğuna alınmada mülakat yapılmasının öngörüldüğü durumlarda, mülakata
çağrılacak aday sayısını belirleme konusunda yasama organının takdir
hakkına sahip bulunduğu açıktır.
Anayasa Mahkemesi kaymakam adaylığı
sınavlarıyla ilgili olarak, ilan edilen kadronun dört katı adayın mülakata
çağrılmasını öngören 9.6.1930 günlü, 1700 sayılı Kanun’un; 25.6.2009 günlü,
5917 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen 2/A maddesine ilişkin 14.4.2011
günlü, E.2009/63, K.2011/66 sayılı kararında yazılı sınav ve mülakat
biçiminde yapılan giriş sınavlarında, yazılı sınavı kazanan tüm adaylar
yerine, belli sayıda adayın mülakata çağrılıp çağrılmamasının yasama
organının takdirinde olduğuna karar vermiştir.
Yazılı sınavda başarılı olanlar arasından söz
konusu kişilerin sözel ifade yeteneklerinin, muhakeme güçlerinin, temsil
niteliklerinin, genel ve fiziki görünümlerinin, ikna kabiliyetlerinin,
genel yetenek ve genel kültürlerinin değerlendirilebilmesi amacıyla
yapılacak mülakatta, idarenin mümkün olduğunca seçme şansına sahip
bulunması için alınacak kadrodan daha fazla adayın mülakata çağrılması
gerekmektedir. Ancak, yasama organı çağrılacak aday sayısını belirlerken
mülakatı açıkça anlamsız kılabilecek veya yazılı sınavın nesnel sonuçlarını
ortadan kaldırabilecek bir uygulama yapmamaya da özen göstermelidir. İptali
istenen kuralla yazılı sınavda başarılı olanlar arasından ilan edilen
kadronun iki katı fazlası adayın mülakata çağrılmasını öngörülmüştür. Çağrılacak
aday sayısının mülakatı veya yazılı sınavı açıkça anlamsız kılacak bir oran
niteliğinde olduğu söylenemez.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Erdal TERCAN ve
Zühtü ARSLAN bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın 9.,
10., 70., 138. ve 140. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
6- Kanun Hükmünde Kararname’nin 26. Maddesiyle 4954
Sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu’na Eklenen Geçici Madde 11
Dava dilekçesinde, hakim ve savcı adaylarının
beş yıllık geçici bir süre için stajın bir yılını tamamladıktan sonra
Adalet Bakanlığının teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararı
ile mesleğe kabul edilmelerine imkan tanınmasının kamu yararına uygun
olmadığı gibi yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılmasını ve
bireylerin hak arama özgürlüğünü düzenleyen hükümlere aykırı olduğu
belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 9. ve 36.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenen kural, beş yıl süreyle bir
yıllık stajını tamamlayan adli ve idari yargı hâkim ve savcı adaylarının
Adalet Bakanlığının teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun
kararıyla mesleğe atanmalarına olanak tanımaktadır.
Hâkim ve savcı açığını kapatmak amacıyla
getirildiği anlaşılan kural, yukarıda (4) numaralı başlık altında belirtilen
nedenlerle Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın, Anayasa’nın 9. ve 36. maddeleriyle
ilgisi görülmemiştir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
8.8.2011 günlü, 650 sayılı Adalet
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin:
A) 2., 3., 4.,
7., 8., 9., 10., 11., 13., 21., 22., 23., 24., 25., 27., 28., 29., 30.,
31., 33., 34., 36., 37., 38., 39., 40. ve 41. maddelerinin yürürlüğünün
durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE,
B) 1- Tümüne ve 1., 5., 6., 12., 14.,
15., 16., 17., 18., 19., 20., 26., 32., 35., 42., 43. ve 44. maddelerine,
2- İçerikleri itibariyle Anayasa’ya
aykırılığı ileri sürülen;
a- 5. maddesiyle,
6.1.1982 günlü, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 10. maddesinin ikinci
fıkrasında yapılan değişiklere,
b- 6. maddesiyle
başlığı ile birlikte değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 12. maddesinin (3)
numaralı fıkrasına,
c- 12. maddesiyle,
4.2.1983 günlü, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 30. maddesinin birinci
fıkrasında yapılan değişiklere,
d- 15.
maddesiyle, 24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 8.
maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde yapılan değişikliğe,
e- 16. maddesiyle
2802 sayılı Kanun’un 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerinde yapılan değişikliklere,
f- 26. maddesiyle,
23.7.2003 günlü, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu’na eklenen
Geçici Madde 11’e,
yönelik iptal istemleri, 18.7.2012 günlü, E.
2011/113, K. 2012/108 sayılı kararla reddedildiğinden, bu Kanun Hükmünde
Kararname’nin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE,
18.7.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
VII- İPTAL HÜKMÜNÜN YÜRÜRLÜĞE
GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “Kanun,
kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da
bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte
yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün
yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî
Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez” denilmekte, 6216
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un
66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır.
8.8.2011 günlü, 650 sayılı Adalet Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin 2., 3., 4., 7., 8.,
9., 10., 11., 13., 21., 22., 23., 24., 25., 27., 28., 29., 30., 31., 33.,
34., 36., 37., 38., 39., 40. ve 41. maddelerinin iptal edilmesi nedeniyle
doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden,
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66.
maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince bu maddelere ilişkin iptal
hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altı ay sonra
yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
VIII- SONUÇ
8.8.2011
günlü, 650 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun
ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde
Kararname’nin:
A)
6.4.2011 günlü, 6223 sayılı Kamu Hizmetlerinin Düzenli, Etkin ve Verimli
Bir Şekilde Yürütülmesini Sağlamak Üzere Kamu Kurum ve Kuruluşlarının
Teşkilat, Görev ve Yetkileri ile Kamu Görevlilerine İlişkin Konularda Yetki
Kanunu’na yönelik iptal istemi, 27.10.2011 günlü, E. 2011/60,
K. 2011/147 sayılı kararla reddedildiğinden, kararnamenin tümüne yönelik
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B) 1- 1., 5., 6., 12., 14., 15.,
16., 17., 18., 19., 20., 26., 32., 35., 42., 43. ve 44. maddeleri, 6223
sayılı Kanun kapsamında olduğundan Anayasa’ya aykırı olmadığına ve bu
maddelere ilişkin iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
2- 2.,
3., 4., 7., 8., 9., 10., 11., 13., 21., 22., 23., 24., 25., 27., 28., 29.,
30., 31., 33., 34., 36., 37., 38., 39., 40. ve 41. maddeleri 6223 sayılı
Kanun kapsamında olmadığından, bu maddelerin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,
3- 2.,
3., 4., 7., 8., 9., 10., 11., 13., 21., 22., 23., 24., 25., 27., 28., 29.,
30., 31., 33., 34., 36., 37., 38., 39., 40. ve 41. maddelerinin iptal
edilmesi nedeniyle, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66.
maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince bu maddelere ilişkin İPTAL HÜKMÜNÜN, KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY
SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,
C) İçerikleri itibariyle
Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen;
1- 5. maddesiyle, 6.1.1982
günlü, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 10. maddesinin ikinci fıkrasında
yapılan değişikliklerin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU’nun
karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- 6. maddesiyle başlığı ile
birlikte değiştirilen 2575 sayılı Kanun’un 12. maddesinin (3) numaralı
fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU’nun karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
3- 12. maddesiyle, 4.2.1983
günlü, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 30. maddesinin birinci fıkrasında
yapılan değişikliklerin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU’nun
karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
4- 15. maddesiyle, 24.2.1983
günlü, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 8. maddesinin birinci
fıkrasının (k) bendinde yapılan değişikliğin Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve iptal isteminin REDDİNE,
Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Erdal TERCAN ile Zühtü ARSLAN’ın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
5- 16. maddesiyle 2802 sayılı
Kanun’un 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde
yapılan değişikliklerin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU,
Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla
PERKTAŞ, Erdal TERCAN ile Zühtü ARSLAN’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
6- 26. maddesiyle, 23.7.2003
günlü, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu’na eklenen Geçici Madde
11’in Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU’nun
karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
18.7.2012
gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
|
|
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
|
|
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
|
|
|
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz
AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|
|
|
|
KARŞIOY
GEREKÇESİ
8.8.2011 günlü, 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
(KHK)’nin 5., 12., 15.,
16., 17., 18., 19., 20. ve 26. maddelerinin iptali isteminin reddine karar
verilmiştir.
Anayasa’nın 7., 87. ve 91.
maddelerinin birlikte incelenmesinden, yasama yetkisinin genel ve asli bir
yetki olup, TBMM’ne ait bulunması ve devredilememesi karşısında, KHK
çıkarma yetkisinin, kendisine özgü ve ayrık bir yetki olduğu bu nedenle
yasama yetkisinin devri anlamına gelecek ya da bu izlenimi verecek biçimde
yaygınlaştırılamayacağı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, maddenin Danışma
Meclisi’nde görüşülmesi sırasında KHK çıkarabilmesi için hükümete yetki
verilmesinin nedeni “…çok acele hallerde hükümetin elinde uygulanacak bir
seri kural olmadığı için, acele olarak çıkarılıp ve hemen olayın üstüne
gidilmesi gereken hallerde çıkarılması için bu düzenleme getirilmiştir…”
biçiminde açıklanmış; Anayasa Komisyonu Başkanı’nca da “Kanun hükmünde
kararname… yasama meclisinin acil bir durumda,
kanun yapmak için geçecek sürede çıkaracağı kanun ihtiyacı, halledilmesi
gereken meseleyi çözemeyeceğine; o zaman çok geç kalınacağı endişesinden
kaynaklanan bir müessesedir ve bu müessese bunun için kurulmuştur.”
denilerek, getirilen düzenlemenin amacı vurgulanmıştır.
Bütün ayrık durumlarda olduğu gibi, KHK çıkarma
yetkisinin sınırlarının da genişletilmemesi, yasama belgelerinde yer alan
getiriliş amacı dışında kullanılmaması ve yaygınlaştırılarak yasama
yetkisinin devrine yol açılmaması gerekir. TBMM’nde öncelik ve ivedilikle
görüşülme zorunluluğuna uyulmamasının bir yaptırıma bağlanmamış olması,
yasama organının bu konudaki denetimini etkisiz hale getirdiğinden, söz
konusu yetkinin olabildiğince dar kapsamlı kullanılmasının, Anayasa’nın 91.
maddesinin getiriliş amacıyla bağdaşmayan tasarrufların önlenmesi
bakımından büyük önem taşıdığı açıktır.
KHK çıkarma yetkisinin, yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesinin istisnasını oluşturması nedeniyle çok dar bir
alanda ve getiriliş amacına uygun olarak kullanılmasından, yasama ve
yürütme organı aynı derecede sorumludur. Buna göre, KHK çıkarma yetkisinin,
süratle önlem alınmasını gerektiren konularda sorunların gecikmeden çözümlenmesi
amacına yönelik olarak verilmesi, bu yetkinin Bakanlar Kurulu’ncakullanılmasında da aynı amacın
gözetilerek yasama yetkisinin devri sonucunu doğuracak uygulamalardan
kaçınılması gerekir. Aksi halde yürütme organı, yasama yetkisi ile
donatılıp, kuvvetler ayrılığı ilkesi ihlâl edilerek, fonksiyon gaspına yol
açılmış olur.
KHK’nin iptali istenen kuralları incelendiğinde; Bakanlar Kurulu tarafından kullanılan düzenleme
yetkisinin, yasama yetkisinin devri sonucunu doğuracak biçimde çok geniş
bir alanı kapsadığı, amacına uygun olarak önemli, acil ve zorunlu bir
gereksinmeden kaynaklanmadığı, istisnai olması gereken bir yetkinin genel
düzenleme yetkisine dönüştürüldüğü görülmektedir.
Bu nedenle 650 sayılı KHK’nin iptali istenen 5., 6/3., 12., 17., 18., 19., 20. ve 26. maddeleri,
Anayasa’nın 7., 87. ve 91. maddelerine aykırıdır.
Öte yandan, Anayasa’nın 91. maddesinin birinci
fıkrasına göre, siyasi haklar ve ödevlerin KHK’lerle düzenlenmesi olanaklı
değildir. Kamu hizmetlerine girme hakkının düzenlendiği 70. maddeye Anayasa’nın
“siyasi haklar ve ödevler” başlıklı bölümünde yer verilmiştir. Bu maddede,
Her Türk’ün, kamu hizmetlerine girme hakkına sahip olduğu, hizmete alınmada
görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemeyeceği
belirtilmiş, madde gerekçesinde de “Kamu hizmetlerine girme vatandaşların en
tabii hakkıdır. 1961-1980 arası, siyasi partilerin, uygulamada pek titizlik
göstermedikleri bir maddedir. Prensip olarak, kamu hizmetlerine girme hakkı
1961 Anayasasında olduğu gibi aynen muhafaza edilmiştir. Ancak kamu
hizmetine alınacak memur ve kamu görevlileri ile ilgili düzenlemede bu
hakkın kötüye kullanılmasını önleyecek hükümler getirilmiştir.” denilerek,
Madde’nin düzenlenmesindeki amaç belirtilmiştir. Buna göre, kamu
hizmetlerine girme hakkının, KHK’lerle düzenlenemeyeceğinde duraksamaya yer
yoktur.
650 sayılı KHK’nin 15. ve 16. maddeleri ile kamu
hizmetine alınmada bazı ölçütlere yer verilerek, Anayasa’nın 91. maddesine
göre KHK’lerle düzenlenemeyecek olan “siyasi haklar ve ödevler” başlıklı
bölümde yer alan kamu hizmetlerine girme hakkıyla ilgili 70. madde
kapsamında bir düzenleme yapılmıştır. Bu durumun Anayasa’nın 91. maddesi
ile bağdaşmadığı açıktır.
Belirtilen nedenlerle 650 sayılı KHK’nin dava
konusu kurallarının Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali gerektiği
düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
KARŞIOY
GEREKÇESİ
6223 sayılı Yetki Yasası’na dayanılarak
kararlaştırılan 650 sayılı(KHK)Kanun Hükmünde Kararname’nin iptali
istenilen 15. ve 16. maddeleri ile 24.2.1983 günlü ve 2802 sayılı Hâkimler
ve Savcılar Kanunu’nun hâkim adaylığına atanma koşulları yeniden
düzenlenmiştir.
KHK’nin 15. maddesi, Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun
8. maddesinde yaptığı değişiklik ile avukatlık mesleğinden hâkim ve savcı
adaylığına geçebilmek için üst yaş sınırını otuz beşten kırk beşe
çıkartmış, KHK’nin 16. maddesi de Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 9/A
maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlesinde değişiklikyaparak, hâkim adaylığına atanmak için
yapılacak sınavlarda mülakata çağrılacak aday sayısının, ilanda yer alan
kadro sayısından iki kat fazla olacağını hükme bağlamıştır.
Anayasa’nın 91. maddesinde, olağan dönemde
çıkarılacak kanun hükmünde kararnameler ile Anayasanın ikinci kısmının
birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve
ödevleri ile dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin
düzenlenemeyeceği öngörülmüştür.
Anayasa’nın “Hizmete
girme” başlıklı 70. maddesinde “Her
Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.”denilmekte
ve söz konusu kural, Anayasa’nın dördüncü bölümündeki siyasi haklar ve
ödevler ile ilgili düzenlemeler içinde yer almaktadır.
650 sayılı KHK’nin 15. ve 16. maddeleri kamu
hizmetine gireceklerde aranacak koşulu ve sınavda izlenecek yöntemi yeniden
düzenlemektedir. Düzenlemelerin, kamu hizmetine girme hakkına ilişkin
olduğunda ve Anayasa’nın dördüncü bölümündeki siyasi haklar ve ödevler ile
ilgi yasaklanan alan içinde yer aldığında duraksama bulunmamaktadır.
Buna göre, 650 sayılı KHK’nin 15. ve 16. maddeleri,
Anayasa’nın 91. maddesi ile olağan dönemde çıkarılacak kanun hükmünde
kararnameler için yasaklanan alanı düzenlemekte ve bu haliyle Anayasa’ya
aykırılık oluşturmaktadır.
Açıklanan nedenle kuralların iptali gerektiğinden,
redde ilişkin çoğunluk görüşüne katılmadım.
KARŞIOY
YAZISI
8.8.2011 günlü, 650 sayılı Adalet Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin 15. maddesiyle
24.2.1983 günlü, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu’nun 8. maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde değişiklik
yapılarak avukatlıktan hakimlik ve savcılık adaylığına geçme yaşı 35’ten 45’e
çıkarılmış; 16. maddesiyle de yine 2802 sayılı Kanun’un 9/A maddesinin
beşinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde değişiklikler yapılarak
hakimlik ve savcılık adaylığı sınavına giren adayların 100 tam puan
üzerinden en az 70 puan almış olmak koşuluyla en yüksek puan alandan
başlamak üzere sınav ilanında belirtilen kadro sayısının bir katı fazlası
adayın mülakata çağrılması öngörülmüştür.
İptal davasına konu olan 15. ve 16. maddedeki
kurallarla, kamu hizmetinde bulunmayan kişilerin bir kamu hizmeti olan hakimlik ve savcılığa alınmaları düzenlenmektedir.
Kamu hizmetlerine girme hakkı, Anayasa’nın İkinci
Kısım, Dördüncü Bölümünde yer alan 70. maddesinde düzenlenmiş, maddede her
Türk’ün kamu hizmetine girme hakkına sahip olduğu, hizmete alınmada görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım yapılamayacağı
belirtilmiştir.
Anayasa’nın 91. maddesinde Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi
verebileceği, ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere,
Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel
haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi
haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği
belirtilmiştir. Bu nedenle, hakimlik ve savcılık mesleğine girişe ilişkin
düzenlemelerin kanun hükmünde kararname ile yapılmasına olanak
bulunmamaktadır.
650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 15. ve 16.
maddelerinin Anayasa’nın 91. maddesine aykırı olmaları nedeniyle iptalleri
gerekir.
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
KARŞIOY
GEREKÇESİ
Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama Yetkisi Türk
Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”
hükmü yer almıştır. Anayasa’nın 87. maddesinde ise , “Bakanlar Kuruluna
belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek” Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır.
Anayasa’nın 91. maddesinde“Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar
Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim
ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasa’nın ikinci kısmının
birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve
ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun
hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.” denilmektedir.
Yukarıya aynen alınan madde hükümlerinden yasama
yetkisinin genel ve asli bir yetki olup devredilemeyeceği, kanun hükmünde
kararname çıkarma yetkisinin ise kendine özgü istisnai bir yetki olduğu ve
Anayasa’nın 91. maddesinde belirtilen sınırlar içinde kullanılabileceği
anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın“siyasi
haklar ve ödevler” başlıklı Dördüncü bölümünde yer alan 70. madde de ise “Her
Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada görevin
gerektirdiği niteliklerden başka bir ayırım gözetilemez.” hükmü yer
almıştır. Madde hükmü ile kamu hizmetlerine girme hakkı düzenlenirken,
hizmete alınmada görevin gerektirdiği niteliklerden başka bir ayırım
gözetilemeyeceği de belirtilmek suretiyle bu hakkın güvence altına alındığı
açıktır.
8.8.2011 günlü,650 Sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun
ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde
Kararname’nin;
1) 15. maddesinde “24.2.1983 tarihli ve 2802 sayılı
Hakimler ve Savcılar Kanununun 8. maddesinin
birinci fıkrasının (k) bendinde yer alan “otuzbeş”
ibaresi “kırkbeş” şeklinde değiştirilmiştir.”
2) 16. maddesinde; “2802 Sayılı Kanunun 9/A maddesinin
beşinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde yer alan “bir katı”
ibareleri “iki katı” şeklinde değiştirilmiştir.” denilmektedir.
Görüldüğü gibi; 2802 sayılı Yasa’nın 8. maddesinde
yapılan değişiklikle avukatlık mesleğinden hakim
ve savcı adaylığına geçebilmek için üst yaş sınırı otuzbeşten
kırkbeşe çıkarılmakta; 2802 sayılı Yasa’nın 9/A
maddesinde yapılan değişiklikle ise hakim adaylığına atama için yapılacak
sınavlarla ilgili olarak mülakata çağrılacak aday sayısı sınav ilanında yer
alan kadro sayısının iki katı fazlası olarak belirlenmektedir.
Bu durumda, 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin
15. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu’nun 8. maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde, 16. maddesi ile
2802 sayılı Kanun’un 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerinde yapılan düzenleme, Anayasa’nın dördüncü bölümünde yer alan 70.
maddede hüküm altına alınan “kamu hizmetine girme hakkına” ilişkin olup,
Anayasa’nın 91. maddesine göre Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlenmesi
mümkün olmayan, yasak alan içindedir.
Açıklanan nedenle 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 15. ve 16. maddesi Anayasa’nın 7.,
87., 70. ve 91. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği düşüncesi ile
verilen karara katılmıyorum.
KARŞIOY GEREKÇESİ
İptali istenen 650 sayılı “Adalet Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin 15. maddesi, 2802
sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 8.
maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde yer alan “otuzbeş”
ibaresini “kırkbeş” olarak; 16. maddesi de aynı
Kanunun 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde
yer alan “bir katı” ibarelerini “iki katı” olarak değiştirmiştir.
Dava konusu birinci kuralın değiştirdiği 2802
sayılı Kanun’un 8. maddesinin “k” bendi avukatlıktan hakim
ve savcı adaylığına geçiş şartlarını düzenlemektedir. Buna göre, “Avukatlık
mesleğinden adaylığa geçmek isteyenler için; yukarıdaki (ı) bendi hariç
diğer şartları taşımakla birlikte, mesleklerinde fiilen en az beş yıl
çalışmış, giriş sınavının yapıldığı tarih itibariyle kırkbeş
yaşını doldurmamış ve kendi aralarında yapılacak olan yazılı yarışma
sınavında ve mülakatta başarılı olmak, şarttır.”
Aynı Kanun’un, 650 sayılı KHK’nın
16. maddesiyle değiştirilen 9/A maddesinin beşinci fıkrasının birinci ve
ikinci cümlelerinde ise hakim ve savcı adaylığına
atama için yapılacak mülakat sınavına, yazılı sınavda başarılı olanlar
arasından sınav ilanında belirtilen kadro sayısının “iki katı” fazlasının
çağrılacağı hususu düzenlenmektedir.
Bu kuralların Anayasa’nın 91. maddesi uyarınca
kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyecek alan içinde kalıp
kalmadığının incelenmesi gerekir. Anayasa’nın 91. maddesine göre, “sıkıyönetim
ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasa’nın ikinci kısmının
birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve
ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun
hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.” Esasen bu hüküm, temel hak ve
hürriyetlerin sınırlandırılması konusunda Anayasa’nın 13. maddesiyle
getirilen kanunilik şartına paraleldir. Olağan dönemlerde, sosyal ve
ekonomik haklar dışında kalan temel hak ve hürriyetlerin, kanuna göre
istisnai bir tasarruf olan kanun hükmünde kararnameyle düzenlenemeyeceğinin
belirtilmesi, bu hak ve hürriyetleri daha fazla güvence altına almaya
yöneliktir.
Anayasa’nın dördüncü bölümünde yer alan siyasî
haklar ve ödevlerden biri olan “kamu hizmetine girme hakkı”, Anayasa’nın
91. maddesinde kanun hükmünde kararnameyle düzenlenmesi yasaklanan
haklardan biridir. Anayasa’nın 70. maddesine göre, “Her Türk, kamu
hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği
niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.”Madde, (a) vatandaşların kamu hizmetine
girme hakkına sahip olduklarını, (b) ancak bu hakkın mutlak olmadığını,
hakkı kullanmak isteyenlerden görevin gerektirdiği niteliklerin
aranabileceğini ve (c) bu nitelikler dışında göreve alınmada hiçbir ayırım
yapılamayacağını düzenlemektedir.
Kamu hizmetine girme ve hizmete alınmada hangi
nitelik ve şartların aranacağı hususu Anayasa’nın 70. maddesi
kapsamındadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi 3268
sayılı “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu”nun bazı maddelerinin Anayasa’ya
aykırılığının ileri sürüldüğü davada 70. maddenin kapsamına ilişkin
tespitlerde bulunmuştur. Buna göre, “657 sayılı Devlet Memurları
Kanunu’nun, devlet memurluğuna alınmayı düzenleyen 46-57. maddelerinin,
Anayasa’da “Hizmete girme” kenar başlığı altında getirilmiş olan ve her
Türk’ün, kamu hizmetlerine girme hakkına sahip olduğunu, hizmete alınmada,
görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemeyeceğini
açıklayan 70. maddesiyle ilgisi ortadadır. Ne var ki, 3268 sayılı Kanun’un
1. maddesiyle Bakanlar Kuruluna verilen düzenleme yetkisi, 657 sayılı
Kanuna tabi memurlar ve kamu hizmetlileri bakımından da idari, mali ve
sosyal haklarda iyileştirmeler yapmakla sınırlandırılmıştır. Yasa ile
belirlenen bu amaç gözönünde tutulduğunda, 3268
sayılı Yasa’nın, Türk vatandaşlarının devlet memurluğuna alınmaları ile
ilgili bir alanda yeni olanaklar yaratmak üzere değişiklik ve düzenleme
yapılmasını kapsamadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.” (E. 1986/15, K.
1987/1, K.T: 6.1.1987).
İptali istenen kurallar, bir
kamu görevi olan hakim ve savcı adaylığına
giriş şartlarına ilişkindir. Hakim ve savcı
adaylığına girişte hangi şart ve niteliklerin aranacağı, bu kamu hizmetine
girecek kişilerin kimler arasından ve nasıl seçileceği gibi hususlar kamu
hizmetine girme hakkının uygulanmasına dair düzenlemelerdir. Dolayısıyla,
bu düzenlemeler Anayasa’nın 91. maddesi uyarınca kanun hükmünde
kararnameyle düzenlenemeyecek “yasak alan” içine girmektedir.
Açıklanan nedenlerle, 650 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’nin 15. ve 16. maddeleri Anayasa’nın 91. maddesine aykırıdır ve
iptali gerekir.
|
Üye
Erdal TERCAN
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|