|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2010/85
Karar Sayısı : 2012/13
Karar Günü : 26.1.2012
İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet Partisi (Cumhuriyet Halk Partisi)
Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu adına Grup Başkanvekilleri M. Akif
HAMZAÇEBİ ve Muharrem İNCE (Esas Sayısı: 2010/85)
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Danıştay 8. Dairesi (Esas Sayısı: 2011/135)
İPTAL DAVASININ ve İTİRAZIN KONUSU
:
A-
10.6.2010 günlü, 5995 sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 2. maddesiyle, 4.6.1985 günlü, 3213 sayılı Maden
Kanunu’nun 3. maddesine eklenen “Muhammen
Bedel: I. Grup (a) bendi madenler için mülk sahibinin izni alınarak verilen
ruhsatlarda veya ruhsat süre uzatım işlemlerinde madenin cinsi, rezervi ve
yeri dikkate alınarak ilgili il özel idaresi tarafından belirlenen bedeli.”
biçimindeki tanımı içeren kuralın,
2- 3. maddesiyle, 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin yeniden düzenlenen
birinci fıkrasının,
3-
3. maddesiyle, 3213 sayılı
Kanun’un 7. maddesine eklenen;
a-
“Özel çevre koruma bölgeleri, milli parklar, yaban hayatı koruma ve
geliştirme sahaları, muhafaza ormanları, 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı
Kıyı Kanununa göre korunması gerekli alanlar, 1 inci derece askeri yasak
bölgeler, 1/5000 ölçekli imar planı onaylanmış alanlar, 1 inci derece sit
alanları ile madencilik amacı dışında tahsis edilen ve Genel Müdürlük
tarafından uygun görüş verilen elektrik santralleri, organize sanayi
bölgeleri, petrol, doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi yatırım
alanlarına ait koordinatlar ilgili kurumlar tarafından Genel Müdürlüğe
bildirilir.” biçimindeki ikinci
fıkranın,
b-
“Bu alanlara yapılan ruhsat müracaatlarının hak sağlaması halinde
iki ay içinde harç ve teminatın yatırılmasından sonra bu alanlara ilişkin
ilgili kurumlardan izin alınması için müracaat sahibine bir yıl süre
verilir. Bu süre içinde izin alınması durumunda Kanunun 16 ncı maddesine
göre ruhsat düzenlenir, izin alınamaması halinde müracaat reddedilir.
Müraacat alanının bir kısmının bahse konu alanlarla çakışması halinde,
çakışan alan dışındaki serbest alana ilişkin olarak iki aylık süre içinde
Kanunun 16 ncı maddesine göre müracaatta bulunulması halinde ruhsat
düzenlenir. Aksi halde tüm müracaat alanı bu süre sonunda müracaatlara açık
hale gelir.” biçimindeki üçüncü
fıkranın,
c- “Yaban
hayatı koruma ve geliştirme sahalarında maden arama ve işletme faaliyetleri
ile bu faaliyetler için gerekli geçici tesislere çevresel etki
değerlendirme raporunda belirlenen esaslar dahilinde izin verilir. Alınan
izinler, temditler dahil ruhsat hukuku sonuna kadar devam eder.”
biçimindeki beşinci fıkranın,
d-
“Uygulanan yöntem, teknoloji ve derinliğe bağlı olarak projesi Genel
Müdürlükçe uygun bulunan yeraltı madencilik faaliyetlerinin tekabül ettiği
yüzey alanı için herhangi bir izin alınmaz. Yeraltı madencilik
faaliyetlerine bağlı olarak gerekli olan yerüstü tesisleri veya galeri
ağzının isabet ettiği alan için gerekli izinlerin alınması zorunludur.” biçimindeki altıncı fıkranın,
4-
3. maddesiyle değiştirilen 3213
sayılı Kanun’un 7. maddesinin onikinci fıkrasının “İmar alanları içinde kalan madencilik faaliyetleri, ilgili yerel
merciden izin alınarak yapılır.” biçimindeki birinci cümlesinin,
5-
3. maddesiyle düzenlenen 3213
sayılı Kanun’un 7. maddesinin
onyedinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “...yatırımcı kurum ya da kuruluşun...” ibaresi ve ikinci
cümlesinde yer alan “...yatırımcı
kuruluşun...” ibaresinin,
6-
19. maddesiyle, 31.8.1956 günlü,
6831 sayılı Orman Kanunu’nun 16. maddesinin değiştirilen birinci fıkrasının,
7-
19. maddesiyle 6831 sayılı
Kanun’un 16. maddesine üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen;
a-
“Madencilik faaliyetlerinin sona ermesi neticesinde idareye teslim
edilen veya terk edilen doğal yapısı bozulmuş orman alanları rehabilite
edilir. Rehabilite maksadı ile bu alanların orman yetiştirilmek üzere
inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurularak ağaçlandırmaya hazır
hale getirilmesi için büyükşehir mücavir alanlarında büyükşehir
belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve ilçe belediyelerine bedeli
karşılığında izin verilebilir.”
biçimindeki dördüncü fıkranın,
b-
“Maddenin uygulanması ile ilgili tanım, şekil, şart ve esaslar
yönetmelikle düzenlenir.”
biçimindeki beşinci fıkranın,
Anayasa’nın 2., 7., 63.,
168. ve 169. maddelerine aykırılığı savıyla iptallerine ve yürürlüklerinin
durdurulmasına,
B- 10.6.2010 günlü, 5995 sayılı Maden Kanununda ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
1-
3. maddesiyle 3213 sayılı Kanun’un
7. maddesine eklenen dokuzuncu fıkranın,
2-
3. maddesiyle düzenlenen 3213
sayılı Kanun’un 7. maddesinin
onyedinci fıkrasının “Kurul, Devlet
Planlama Teşkilatının bağlı olduğu bakanın başkanlığında Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu
bakan/bakanlar ve yatırım kararına onay veren kurumun ilgili olduğu bakan
olmak üzere asgari üç kişiden oluşur. Ancak, yatırımcı kuruluşun Devlet
Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa veya Bakanlığa bağlı ilgili
veya ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının üçün altında olması halinde
Sanayi ve Ticaret Bakanı Kurula katılır. Kurul, Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan herhangi birinin daveti üzerine
toplanır…” bölümünün,
Anayasa’nın 127. ve 128. maddelerine
aykırılığı savıyla iptallerine,
Karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİ İLE İTİRAZ BAŞVURUSUNUN GEREKÇELERİ
A- İptal ve yürürlüğün durdurulması
istemini içeren 20.8.2010 günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir :
“…1) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2 nci
Maddesi ile 3213 Sayılı Kanunun 3 üncü Maddesine Eklenen “Muhammen Bedel”
Tanımının Anayasaya Aykırılığı
5995 sayılı Yasayla, 3212 sayılı Maden Kanununun 3
üncü maddesine “muhammen bedel” tanımı eklenmiştir. Bu tanıma göre muhammen
bedel, I. Grup (a) bendi madenler için mülk sahibinin izni alınarak verilen
ruhsatlarda veya ruhsat süre uzatım işlemlerinde madenin cinsi, rezervi ve
yeri dikkate alınarak ilgili il özel idaresi tarafından belirlenen
bedeldir.
Tanım;
- 1. Grup (a) bendi madenler için yapılmıştır.
Bunlar, 3213 sayılı Yasanın 2 nci maddesine göre, inşaat ile yol yapımında
kullanılan ve tabiatta doğal olarak bulunan kum ve çakıldır.
- Muhammen bedel, mülk sahibinin izni alınarak
verilen ruhsatlarda veya ruhsat süre uzatım işlemlerinde kullanılacaktır.
- Madenin cinsi, rezervi ve yeri dikkate alınarak
ilgili il özel idaresi tarafından belirlenecektir.
3213 sayılı Yasanın 16 ncı maddesine 5995 sayılı
Yasayla yapılan eklemeye göre, muhammen bedel, 1. Grup (a) bendi
madenlerde, özel mülkiyete tabi olan alanlarda kullanılacaktır. Buna göre,
bu madenler için, özel mülkiyete tabi alanlarda mülk sahibinin izninin
alınması halinde İl Özel İdaresi tarafından belirlenen muhammen bedelin
yatırılmasını müteakip üçüncü şahıslara da ruhsat verilecektir.
3213 sayılı Yasanın 3 üncü ve 16 ncı maddelerine
yapılan bu eklemelerle, özel mülkiyete tabi alanlarda, üçüncü kişilere
ruhsat verilirken bedel alınmasının yolu açılmıştır. Ancak bu bedel, diğer
ruhsat harçlarından farklı bir tanıma tabi tutularak, Yasaya özel tanım
olarak yerleştirilmiştir.
3 üncü ve 16 ncı maddelerin birlikte
incelenmesinden, söz konusu muhammen bedelin niteliği açık olarak anlaşılamamakta,
ruhsat harcı niteliği taşıdığı da görülmektedir.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya
ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve
nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesi de gereklidir.
Anayasanın 7 nci maddesinde yasama yetkisinin Türk
Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin
devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde ise yürütme yetki ve görevinin
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve yasalara uygun
olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği öngörülmüştür. Buna göre,
Anayasada yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel
ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Bu nedenle, Anayasada öngörülen ayrık durumlar dışında, yasalarla
düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma ve
yasayla konulan kuralları değiştirme yetkisi verilemez. Yasal düzenlemeler
ancak yasa koyucu tarafından kaldırılabilir ya da değiştirilebilir.
Anayasanın 168 inci
maddesinde de, “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu
altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet
bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi
tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve
tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle
yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda gerçek ve
tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim,
denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir” denilmiştir.
Muhammen bedelin belirlenmesi, hiçbir esas, ilke ve ölçüt
belirlenmeden tamamıyla ilgili il özel idaresine bırakılmıştır. Kuraldaki,
madenin cinsi, rezervi ve yerinin dikkate alınması da il özel idaresinin
takdirine bağlı olacaktır. Kuralda yasa ile düzenleme zorunluluğuna
uyulmamıştır.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995 sayılı Maden Kanununda
ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2 nci maddesi ile
3213 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine eklenen “Muhammen Bedel” tanımı Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 168 inci
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
2) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile 3213 Sayılı Kanunun 7 nci Maddesinin Yeniden Düzenlenen Birinci
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
3213 sayılı Yasanın 7 nci maddesinin yeniden düzenlenen
birinci fıkrasında, ruhsat alanlarına getirilecek kısıtlamalarla ilgili
düzenleme yapılmıştır. Buna göre, madencilik faaliyetlerinin yapılması ve
ruhsatlandırma işlemlerinin yürütülmesi ile ilgili olarak yeni verilecek
ruhsat alanlarına maden işletme yöntemi, faaliyetin yapıldığı bölge, madenin
cinsi, yapılacak yatırımın çevresel etkileri, şehirleşme ve benzeri
hususlar dikkate alınarak, temdit talepleri dahil ruhsat verilen alanlarda
kazanılmış haklar korunmak kaydıyla, ilgili kurumların görüşleri alınarak
Bakanlık tarafından kısıtlama getirilebilecektir. Ayrıca, ilk müracaat veya
ihale yolu ile yapılacak ruhsatlandırmalarda müracaatın yapılacağı alanlar,
diğer kanunlar ile getirilen kısıtlamalar göz önüne alınarak Bakanlıkça
ruhsat müracaatına kapatılabilecektir. Kısıtlama gerekçesi ortadan kalkan
alanlar ihale yoluyla aramalara açılacaktır. Fıkrada, Maden Kanunu dışında
madencilik faaliyetleri ile ilgili olarak yapılacak her türlü kısıtlamanın
ancak kanun ile düzenleneceği de belirtilmiştir.
3213 sayılı Maden Kanunu, madenlerin aranması,
işletilmesi, üzerinde hak sahibi olunması ve terk edilmesi ile ilgili esas
ve usulleri düzenleyen bir yasadır.
Anayasanın 168 inci maddesinde, “Tabii servetler
ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve
işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için,
gerçek ve tüzel kişilere devredebilir”; Maden Kanunu’nun 4 üncü
maddesinde de, “Madenler Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup,
içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesinin 15.01.2009 tarihli ve
E.2004/70, K.2009/7 sayılı kararında da açıklandığı gibi, bu hükümler
gereğince, madenlerin işletilme hakkı tamamen Devletin hüküm ve
tasarrufundadır. Ancak, özel şahıslar da madenleri işletebilirler.
Yasa’nın 6 ncı maddesi uyarınca, maden hakları,
medeni hakları kullanmaya ehil T.C. vatandaşlarına, madencilik yapabileceği
statüsünde yazılı Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarına göre kurulmuş tüzel
kişiliği haiz şirketlere, bu hususta yetkisi bulunan kamu iktisadi
teşebbüsleri ile müesseseleri, bağlı ortaklıkları ve iştirakleri ile diğer
kamu kurum, kuruluş ve idareleri olmak üzere gerçek veya tüzel tek kişi
adına verilir.
Madenler Devletin hüküm ve tasarrufunda
bulunduğundan, buna ilişkin hakların kullanımı Maden Kanunu hükümlerine
dayanarak verilecek ruhsatla mümkün olmaktadır. Madenler, Maden Kanunu’nun
2 nci maddesine göre beş grupta sınıflandırılmakta, maden arama ve işletme
ruhsatları da belirtilen bu gruplara göre verilmektedir.
3213 sayılı Maden Kanunu’nun 5177 sayılı Yasanın 7
nci maddesinin birinci fıkrasında, orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma
alanları, kara avcılığı alanları, özel koruma bölgeleri, milli parklar,
tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, tarım, mera, sit
alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasuları,
turizm bölgeleri, alanları ve merkezleri ile kültür ve turizm koruma ve
gelişim bölgeleri, askerî yasak bölgeler ve imar alanları ile mücavir
alanlarda madencilik yapılmasına izin verilerek, bu yerlerde yapılacak
madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi ve gayri sıhhi
müesseseler ile ilgili hususlar dahil olmak üzere hangi esaslara göre
yürütüleceğinin ilgili bakanlıkların görüşü alınarak Bakanlar Kurulu
tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirleneceği hüküm altına alınmış
iken, bu kuralın Anayasa Mahkemesince incelenmesi sonucunda, madencilik
faaliyetlerinin yürütülmesine ilişkin esasların yasada düzenlenmesi
gerekirken, iptali istenen kural ile bu hususlara ilişkin düzenlemenin
Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmeliğe bırakılması Anayasanın 2
nci, 63 üncü ve 168 inci maddelerine aykırı bulunarak E.2004/70 sayılı
kararla iptal edilmiştir.
Anayasanın 168 inci maddesinde; “Tabiî servetler
ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve
işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için,
gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabiî servet ve kaynağın arama
ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan
gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu
durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe
yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda
gösterilir” denilmektedir. Buna göre, tabiî servetler ve kaynaklar
kapsamında bulunan madenlerin aranması ve işletilmesi ile ilgili olarak
gerçek ve tüzelkişilerin uyacakları koşulların, Devletçe yapılacak gözetim,
denetim usul ve esasları ile yaptırımların yasada düzenlenmesi
gerekmektedir.
Anayasanın 63 üncü maddesinin birinci fıkrasında,
tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlamak,
bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri almak görevi Devlete
verilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet
konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak
yardımlar ve tanınacak muafiyetlerin kanunla düzenleneceği esası
getirilmiştir.
3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7 nci maddesinin 5995
sayılı Yasayla yeniden düzenlenen birinci fıkrasında yer alan düzenleme ile
madencilik yapılacak, kısıtlanacak ve yasaklanacak alanların Bakanlıkça
belirlenmesi, kısıtlama gerekçesi ortadan kalkan alanların ihale yoluyla
aramalara açılması konularında Bakanlığa geniş ve soyut takdir yetkisi
verilmiştir. Bu takdir yetkisi kullanılırken, “maden işletme yönetimi,
faaliyetin yapıldığı bölge madenin cinsi, yapılacak yatırımın çevresel
etkileri, şehirleşme ve benzeri hususların” Bakanlıkça dikkate alınması da
bu soyut ve geniş takdir yetkisinin verilmesini “yasayla düzenleme” haline
getirmek için yeterli değildir. Fıkranın son tümcesinde, Maden Kanunu
dışında madencilik faaliyetleri ile ilgili olarak yapılacak her türlü
kısıtlamanın ancak yasayla yapılacağının belirtilmiş olması da, Anayasa
kurallarının tekrarı bir yana, hukuk devletinde olması gereken yasayla
düzenleme niteliğinde sayılmaz.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya
ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve
nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesi de gereklidir.
Anayasanın 7 nci maddesinde yasama yetkisinin Türk
Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin
devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde ise yürütme yetki ve görevinin
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve yasalara uygun
olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği öngörülmüştür. Buna göre,
Anayasada yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel
ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Bu nedenle, Anayasada öngörülen ayrık durumlar dışında, yasalarla
düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma ve
yasayla konulan kuralları değiştirme yetkisi verilemez. Yasal düzenlemeler
ancak yasa koyucu tarafından kaldırılabilir ya da değiştirilebilir.
Anayasanın 168 inci maddesi uyarınca, tabiî servet
ve kaynaklarla ilgili gerçek ve tüzel kişilerin uyması gereken usul ve
esasların yasayla düzenlenmesi zorunludur. Bununla birlikte, tarih, kültür
ve tabiat varlıkları ve değerlerinden özel mülkiyet konusu olanlara
getirilecek sınırlamaların da Anayasaya uygun olmak koşuluyla yasayla düzenlenmesi
Anayasanın 63 üncü maddelerinin gereğidir.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 Tarihli ve 5995 sayılı Maden Kanununda
ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü maddesi ile
3213 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin yeniden düzenlenen birinci fıkrası Anayasanın 2 nci, 7 nci, 63 üncü ve 168
inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
3) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile 3213 Sayılı Kanunun 7 nci Maddesinin Birinci Fıkrasından Sonra
Gelmek Üzere Eklenen “Özel çevre
koruma bölgeleri, milli parklar, yaban hayatı koruma ve geliştirme
sahaları, muhafaza ormanları, 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa
göre korunması gerekli alanlar, 1 inci derece askeri yasak bölgeler, 1/5000
ölçekli imar planı onaylanmış alanlar, 1 inci derece sit alanları ile
madencilik amacı dışında tahsis edilen ve Genel Müdürlük tarafından uygun
görüş verilen elektrik santralleri, organize sanayi bölgeleri, petrol,
doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi yatırım alanlarına ait koordinatlar
ilgili kurumlar tarafından Genel Müdürlüğe bildirilir” ve “Bu alanlara yapılan ruhsat
müracaatlarının hak sağlaması halinde iki ay içinde harç ve teminatın
yatırılmasından sonra bu alanlara ilişkin ilgili kurumlardan izin alınması
için müracaat sahibine bir yıl süre verilir. Bu süre içinde izin alınması
durumunda Kanunun 16 ncı maddesine göre ruhsat düzenlenir, izin alınamaması
halinde müracaat reddedilir. Müraacat (müracaat) alanının bir kısmının
bahse konu alanlarla çakışması halinde, çakışan alan dışındaki serbest
alana ilişkin olarak iki aylık süre içinde Kanunun 16 ncı maddesine göre
müracaatta bulunulması halinde ruhsat düzenlenir. Aksi halde tüm müracaat
alanı bu süre sonunda müracaatlara açık hale gelir” Şeklindeki İki
Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
3213 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin birinci fıkrasından
sonra gelmek üzere eklenen iki fıkradan birincisinde, fıkrada sayılan
yatırım alanlarında, bu alanlara ait koordinatların ilgili kurumlar
tarafından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel
Müdürlüğüne bildirileceği belirtilmiştir. Ardından gelen fıkrada da bu
alanlara yapılan ruhsat başvurularının hak sağlaması halinde, gerekli harç
ve teminatın iki ay içinde yatırılmasından sonra, başvuru sahibine ilgili
kurumlardan izin alınması için bir yıl süre verilmesi öngörülmüştür. Bir
yılık süre içinde izin alınmaması halinde başvuru reddedilecektir. Başvuru
alanının bir kısmının, söz konusu fıkraların birincisinde sayılan alanlarla
çakışması durumunda, serbest alana ilişkin olarak iki aylık süre içinde
başvuruda bulunulması halinde çakışan alan dışındaki serbest alana ruhsat
düzenlenecektir. Son tümcede ise “aksi halde” sözcükleri kullanılarak tüm
başvuru alanının bu süre sonunda başvurulara açık hale geleceği
vurgulanmıştır.
Düzenlemeye göre özel çevre koruma bölgeleri, millî
parklar, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, muhafaza ormanları,
04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na göre korunması gerekli
alanlar, 1 inci derece askeri yasak bölgeler, 1/5000 ölçekli imar planı
onaylanmış alanlar ile 1 inci derece sit alanlarında maden aranması için
ruhsat alınması olanaklı hale getirilmekte, hatta belirli işlemlerin
belirli süreye bağlı olmasına koşut olarak tüm başvuru alanı, nitelik
ayrımı yapılmaksızın başvurulara açılmakta, başka bir anlatımla anayasal
güvence altındaki özel alanların güvence ve koruması maden alanlarına feda
edilmekte, madencilik, anayasal koruma ve güvencenin önüne geçirilmektedir.
İki fıkra halinde yapılan düzenleme, teknik bir takım işlem ve sürelere
bağlı olarak tamamıyla madenciliğin öne geçmesi ve egemen kılınması üzerine
kurulmuş, koordinatların bildirilmesinden izin işlemine kadar, idarenin
takdir hakkına bağlı bir yetki devrine gidilmiştir. Aslında her iki fıkra,
ikincisinin son tümcesine uyarlanmış ve nitelik ayrımı yapılmaksızın tüm
başvuru alanlarının başvuruya açık hale getirilmesine kurgulanmıştır.
Anayasal güvence ve koruma altındaki alanlar, yasal düzenlemeler
kullanılarak, anayasa ihlali yoluyla güvence ve koruma dışına
çıkarılmıştır.
Anayasanın 169 uncu maddesinde, ormanların ülke
yönünden taşıdığı büyük önem gözetilerek, korunmaları ve geliştirilmeleri
konusunda ayrıntılı düzenlemelere yer verilmiştir. Bu özel ve ayrıntılı
düzenlemenin ülkemizde orman örtüsünün sürekli yok edilmesi gerçeğinden
kaynaklandığı kuşkusuzdur. Anayasanın 169 uncu maddesinin gerekçesinde de
belirtildiği gibi maddenin birinci fıkrası doğal kaynaklarımızın en
önemlilerinden birisi olan ormanların korunması ve sahalarının
genişletilmesi için Devlete gereken tedbirleri alıp kanun koymayı ve bütün
ormanların gözetimi ödevini getirmektedir. Ormanlara zarar verebilecek
hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemeyeceği hususu da aynı maddenin
üçüncü fıkrasında Anayasal bir hüküm olarak yer almaktadır. Benzer durum,
Anayasanın 43, 44, 45, 56, 63 üncü maddelerinde kıyılar, toprak, tarım ve
hayvancılık, sağlık ve çevre, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının
korunması için de söz konusudur.
Anayasanın 168 inci maddesinde de tabii servetlerin
ve kaynakların aranması ve işletilmesi, gözetim, denetim usul ve esasları
ile yaptırımların yasada gösterileceği belirtilerek, Anayasanın koruma ve
güvence altına aldığı alanlarla tabii servetlerin ve kaynakların aranması
arasında bağlantı kurulmuş ve bütünlük sağlanmıştır. Bu bağlantı ve bütünlük,
anayasal güvence ve korumanın istisnası değil tamamlayıcısıdır. 168 inci
madde, tabii servet ve kaynaklarla ilgili özel düzenleme getirirken,
Anayasanın diğer maddelerindeki güvence ve korumaya istisna getirmemiştir.
Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk
devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak
ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan
devlettir.
“Hukuk güvenliği ilkesi”, hukuk devletinde
uyulması zorunlu temel ilkelerden birini oluşturmaktadır. Anayasada
öngörülen temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının ve insan haklarının
yaşama egemen kılınmasının önkoşulu olan hukuk güvenliği ilkesi, hukuk
normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde
devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven
duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.
5995 Sayılı Kanun’la 3213 sayılı Yasanın 7 nci
maddesine eklenen söz konusu iki fıkra, başta orman alanları, kıyılar,
tarih kültür ve tabiat varlıkları olmak üzere, ülke için son derece önemli
ve hassas alanları maden aramasına açabilme olanağını sağlamaktadır. İki
fıkra halinde yapılan düzenleme, nihai aşamada tüm alanları başvuruya açık
hale getirmek için yapılmıştır. Buna ek olarak, söz konusu hassas alanların
ruhsat taleplerinin nasıl hak sağlayacağı da açık değildir. Hangi şartlar
altında ruhsat taleplerinin hak sağlayacağının kanunda açıkça belirtilmesi
gerekir. Ancak düzenlemede bu şartlar da ifade edilmemiştir.
Yasaların kamu yararının
sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi
ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi Anayasanın 2 nci maddesinde düzenlenen hukuk
devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle, yasa koyucunun hukuki düzenlemelerde
kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet,
hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak, Anayasanın
bütünlüğü ve güvence altına aldığı düzenlemeler gözetilerek kullanması,
asli düzenlemeyi yapıp çerçeveyi çizmesi gerekir.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995 sayılı Maden Kanununda
ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü maddesi ile
3213 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin yeniden düzenlenen birinci fıkrasından
sonra gelmek üzere eklenen iki fıkra, Anayasanın 2 nci ve 168 inci maddelerine aykırı olup, iptalleri
gerekmektedir.
4) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile 3213 Sayılı Kanunun 7 nci Maddesine Eklenen, “Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında
maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için gerekli geçici
tesislere çevresel etki değerlendirme raporunda belirlenen esaslar
dahilinde izin verilir. Alınan izinler, temditler dahil ruhsat hukuku
sonuna kadar devam eder” Şeklindeki Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
Fıkranın birinci tümcesinde, yaban hayatı koruma ve
geliştirme sahalarında maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu
faaliyetler için gerekli geçici tesislere izin verilmesi, “çevresel etki
değerlendirme raporunda belirlenen esaslar”a bağlanmış, ikinci tümcesinde
ise alınan izinlerin, temditler dahil ruhsat hukukunun sonuna kadar devam
edeceği belirtilmiştir.
Yaban hayatın korunması ve geliştirilmesi insan
müdahalesinin olmamasına bağlıdır. Oysa maden arama ve işletme işlemleri
insan beyninin ürünü teknolojik araçlarla ve yaban hayata aykırı ilkelerle
yürür. Maden arama ve işletme faaliyeti sırasında, aşırı tahribat oluşur,
doğaya ve çevreye zarar verilir, doğal denge bozulur, maden işletmesine
bağlı olarak çalışan makineler ve araçlar nedeniyle çevre ve gürültü
kirliliği oluşur. Dolayısıyla yaban hayatı koruma ve geliştirme alanlarında
maden arama ve işletme faaliyeti, yaban hayatın zarar görmesi anlamını
taşır ve bölgenin yaban hayatını yok eder. Bu açıdan, esasen, yaban hayatı
ve maden faaliyeti bir arada düşünülemez.
Yaban hayat, ülkenin doğasının bozulmamış halde
korunması ile sağlanır. Ekosistemin ve doğanın aslî unsuru olan canlılar
bir ülkenin tabiat varlığıdır. Bu anlamda, yaban hayatın korunması
Anayasanın 63 üncü maddesi uyarınca koruma altındadır. Tabiat varlıklarının
ve yaban hayatın korunması söz konusu madde uyarınca Devletin sağlamakla
yükümlü olduğu bir görevdir. Öyle ki, Anayasa, tarih ve kültür
varlıklarında olduğu gibi tabiat varlıklarının korunmasında da, özel
mülkiyet konusu olanlara bile sınırlama ve koruma getirmiştir. Başka bir
anlatımla, tabiat varlıklarının ve buna bağlı olarak yaban hayatın
korunmasında kamu ve özel mülkiyet ayrımı dahi yapılmamıştır. Anayasanın
168 inci maddesi kapsamında maden işlemlerinin yasayla düzenlenmesi halinde
de 63 üncü maddenin gözetilmesi gerekir. Yaban hayatı geliştirme ve koruma
sahalarında maden arama ve işletme faaliyetlerinin ve geçici tesislerin
izninin çevresel etki değerlendirme raporunda belirlenen esaslara
bağlanması da söz konusu fıkranın Anayasaya aykırılığını ortadan
kaldırmamakta, yasayla düzenleme ilkesi de ayrıca ihlal edilmektedir. Kaldı
ki, yaban hayatı koruma yerine “alınan izinlere” koruma getirilmesi
Anayasayla hiç bağdaşmaz.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995
sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci maddesine eklenen, “Yaban hayatı koruma ve geliştirme
sahalarında maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için
gerekli geçici tesislere çevresel etki değerlendirme raporunda belirlenen
esaslar dahilinde izin verilir. Alınan izinler, temditler dahil ruhsat
hukuku sonuna kadar devam eder” şeklindeki fıkra Anayasanın 63 üncü ve
168 inci maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
5) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile 3213 Sayılı Kanunun 7 nci Maddesine Eklenen, “Uygulanan yöntem, teknoloji ve
derinliğe bağlı olarak projesi Genel Müdürlükçe uygun bulunan yer altı
madencilik faaliyetlerinin tekabül ettiği yüzey alanı için herhangi bir
izin alınmaz. Yer altı madencilik faaliyetlerine bağlı olarak gerekli olan
yerüstü tesisleri veya galeri ağzının isabet ettiği alan için gerekli
izinlerin alınması zorunludur” Şeklindeki Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
Fıkrada, yer altı madencilik faaliyetlerinin
tekabül ettiği yüzey alanı için herhangi bir izin alınmayacağı; ancak, yer
altı madencilik faaliyetine bağlı olarak gerekli olan “yerüstü tesisleri
ile galeri ağzının isabet ettiği alan için” gerekli izinlerin alınması
zorunlu olduğu belirtilmiştir.
Maden arama faaliyetinden bazıları yeraltında,
bazıları ise yer üstünde gerçekleşmektedir. Ayrıca, özellikle siyanür
kullanılarak yapılan düşük tenörlü cevherlerde yığın liçi yöntemiyle altın
elde etme işlemi gibi hem yer altını hem de üstünü etkileyen karma arama ve
işletme faaliyeti de bulunmaktadır. Bu yöntemlerden özellikle ikinci ve
üçüncüsü sırasında yer üstü doğa örtüsü zarar görmektedir. Eğer yer üstünde
orman alanı mevcutsa söz konusu orman alanı kesilmekte ve önemli bir
çevresel zarar yaratılmaktadır. Ormanın kesilmesi içerisinde barınan
hayvanların da telef olmasına ve doğal bitki örtüsünün tahrip olmasına
neden olmaktadır. Ayrıca, doğanın ekolojik dengesi, başta su ve toprak
yapısı olmak üzere birçok konuda yer altı ve yerüstü ayrımı yapılmasını
olanaklı kılmamaktadır. Anayasanın 43, 44, 45, 56, 63, 169 uncu
maddelerinde kıyılar, toprak, tarım ve hayvancılık, sağlık ve çevre, tarih,
kültür ve tabiat varlıklarının korunması da tıpkı su ve orman gibi yeraltı
ve yerüstü bütünlüğünün gözetilmesi gereken konuların başında gelmektedir.
Çoğu tarih ve kültür varlığı, doğal ve yaşamsal tarihten kaynaklanan
nedenlerle yeraltında olma özelliği taşımaktadır.
Ancak, dava konusu fıkradaki hükümle, soyut
ifadelerle, maden arama faaliyetine tekabül eden yüzey alanı için herhangi
bir izin alınmasına gerek olmadığının ifade edilmesi ve sadece madencilik
faaliyetine bağlı olarak gerekli olan yerüstü tesisleri veya galeri ağzının
isabet ettiği alan için izin zorunluluğu getirilmesi su, toprak, tarım,
sağlık, çevre, tarih, kültür ve tabiat varlıkları ile ormanların
korunmasını ve güvence altına alınmasını ortadan kaldırmaktadır. Yer altı
madencilik faaliyetlerinin, yerüstüne etkisi konusunda hiçbir yasal önlem
alınmamış, yeraltının, ekosisteme ve doğal hayata doğrudan vereceği zarar gözetilmemiştir.
Ayrıca, yasa koyucu, yerüstü tesisleri veya galeri ağızlarının yaratacağı
tahribatı önleyici önlemleri de almayarak anayasal gerekleri yerine
getirmemiştir.
Bunlara ek olarak, Genel Müdürlükçe hangi yöntemi
ve teknolojiyi kullanan ve hangi derinlikteki projelerin kabul edileceğine
dair herhangi bir sınırlayıcı ifade bulunmamaktadır. Genel Müdürlüğe
sınırları belirsiz, çerçevesi çizilmeden, esas ve ölçütleri getirilmeden,
geniş bir takdir yetki sağlanmıştır. Doğal tahribata neden olabilecek, bu
yolla vatandaşların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının ihlal edilmesine
yol açacak ve dolayısıyla temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren böyle bir
yetkinin Genel Müdürlüğe tanınması ve bu yetkinin sınırlarının çizilmemiş
olması yasama yetkisinin devredilemeyeceğini ifade eden Anayasanın 7 nci
maddesine de aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995
sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 3 üncü maddesi ile 3213 Sayılı Kanunun 7 nci maddesine eklenen, “Uygulanan yöntem, teknoloji ve
derinliğe bağlı olarak projesi Genel Müdürlükçe uygun bulunan yer altı
madencilik faaliyetlerinin tekabül ettiği yüzey alanı için herhangi bir
izin alınmaz. Yer altı madencilik faaliyetlerine bağlı olarak gerekli olan
yerüstü tesisleri veya galeri ağzının isabet ettiği alan için gerekli
izinlerin alınması zorunludur” şeklindeki fıkra Anayasanın 7 nci, 63
üncü ve 169 uncu maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
6) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile Değiştirilen, 3213 Sayılı Kanunun 7 nci Maddesinin Mevcut
Dördüncü Fıkrasının “İmar alanları
içinde kalan madencilik faaliyetleri, ilgili yerel merciden izin alınarak
yapılır” Şeklindeki Birinci Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
3213 sayılı Yasanın mevcut dördüncü fıkrasının 5995
sayılı Yasayla değiştirilen şeklinin birici tümcesinde, imar alanları
içinde kalan madencilik faaliyetlerinin, ilgili yerel merciden izin
alınarak yapılması öngörülmüştür.
Tümcede, soyut olarak, “yerel merci” sözcükleri
kullanılmıştır. Bu sözcüklerin yerel yönetimleri (mahalli idareleri)
nitelendirdiği anlaşılmaktadır. Tümceye göre, imar alanları içinde kalan
madencilik faaliyetleri için, bu alanlarda kendilerine yasayla görev ve
yetki sorumluluğu verilen yerel yönetimlerden izin alınacaktır. Yerel
yönetimler hukuku çerçevesinde bu izin müessesesi yerinde görülmekle
birlikte, hangi madencilik faaliyetlerine hangi koşullarla izin verileceği,
izin işleminin usul, esas ve ölçüleri, çerçevesi yasayla gösterilmemiş,
ilgili yerel yönetimlere geniş kapsamlı, sınırız takdir yetkisi
verilmiştir.
Anayasanın 7 nci maddesinde yasama yetkisinin Türk
Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin
devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde ise yürütme yetki ve görevinin
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve yasalara uygun
olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği öngörülmüştür. Buna göre,
Anayasada yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel
ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Bu nedenle, Anayasada öngörülen ayrık durumlar dışında, yasalarla
düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma ve
yasayla konulan kuralları değiştirme yetkisi verilemez. Yasal düzenlemeler
ancak yasa koyucu tarafından kaldırılabilir ya da değiştirilebilir.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya
ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve
nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal
güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde,
hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun
bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu
bilmelidir.
Kuralda getirilen izin konusunda, yasa ile esasları
belirlenmeden, çerçevesi çizilmeden, soyut ve belirsiz kavramlara
dayanarak, idareye çok geniş yetkiler verilmektedir. Yasa’da açıkça
düzenleme yoluna gidilmeden, imar alanları içinde kalan madencilik
faaliyetleri için, ilgili yerel merciye izin yetkisi verilmesi, yasama
yetkisinin devri niteliğini taşımaktadır. İdareye bırakılan takdir alanı
geniş, sınırsız ve ölçüsüzdür.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995
sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 3 üncü maddesi ile değiştirilen, 3213 sayılı Kanunun 7 nci
maddesinin mevcut dördüncü fıkrasının “İmar
alanları içinde kalan madencilik faaliyetleri, ilgili yerel merciden izin
alınarak yapılır” şeklindeki birinci tümcesi Anayasanın 2 nci ve 7 nci
maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
7) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile 3213 Sayılı Kanunun 7 nci Maddesine Eklenen, Kurul’un Yapısı ve
Karar Almasına İlişkin “Kurul, Devlet Planlama Teşkilatının (…) yürütülür”
Şeklindeki Fıkranın Birinci Tümcesinde Yer Alan “… yatırımcı kurum ya da kuruluşun …” ve İkinci Tümcesinde Yer
Alan “… yatırımcı kuruluşun …”
Sözcüklerinin Anayasaya Aykırılığı
7 nci maddeye, 5995 sayılı Yasayla ekleme
yapılmadan önce, Kurul’un yapısı; “Anayasanın 128 inci maddesi kapsamında
olan Kurul’u oluşturacak kişilerin, nitelikleri, görev ve yetkileri,
hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin
yasa ile düzenlenmesi gerekirken, buna ilişkin düzenlemenin Bakanlıkça
çıkarılacak yönetmeliğe bırakılması Anayasanın 2 nci ve 128 inci
maddelerine aykırıdır” gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin 15.01.2009 günlü,
E.2004/70, K.2009/7 sayılı kararıyla iptal edilmiş ve bu iptal kararı
üzerine Kurul’un yapısı Yasayla düzenlenmiştir.
Kurul, 3213 sayılı Yasanın 2 nci maddesine 5995
sayılı Yasayla eklenen tanıma göre, “Devlet Planlama Teşkilatının bağlı
bulunduğu bakanın başkanlığında oluşturulan, maden işletme faaliyetleri ile
diğer yatırımların kamu yararı açısından önceliğini ve önemini tespit
ederek karar veren” kuruldur. Bu tanımda, Kurul kararlarının, maden işletme
faaliyetleri ile diğer yatırımların “kamu yararı açısından önceliğini ve
önemini tespit” amacına yönelik olduğu belirtilmekte, 5995 sayılı Yasayla
3213 sayılı Yasanın 7 nci maddesine eklenen fıkrada da, kurul tarafından
alınan kararın, “kamu yararı yerine” geçeceği vurgulanmaktadır.
Asgari üç kişiden oluşacak Kurulun oluşumunda,
Devlet Planlama Teşkilatının (DPT) bağlı olduğu bakan ile Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı (ETKB), iki üye olarak yer alırken, üçüncü üye, “yatırımcı
kurum ya da kuruluşun” bağlı olduğu bakan ya da birden fazla bakan varsa, o
bakanlardan oluşması öngörülmüştür.
Yatırımcı kurum ya da kuruluş, maden işletme
faaliyeti ya da diğer yatırımları yapan kurum ya da kuruluştur. Yatırımcı
kurum ya da kuruluş, yatırımda taraftır. Bu kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu
bakan/bakanlar da aynı durumda, taraftır. Yatırım için lehine karar
verilmesi olası kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu bakan/bakanların,
Kurulda oy kullanma hakkının bulunması, aldığı karar “kamu yararı kararı”
yerine geçen Kurulun kararlarının etkilenmesine, adalet ilkesinin
zedelenmesine yol açar. Ayrıca, DPT’nin bağlı olduğu bakan ve ETKB ile
sayısı iki olan ve en az üç kişiden oluşan Kurulun, yatırımcı kurum ya da
kuruluşun bağlı olduğu bakanın birden fazla olması halinde salt çoğunluk
kararında da sorunlar yaşanacaktır.
Anayasanın 2 nci maddesinde, Türkiye
Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Cumhuriyetin nitelikleri
arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da
bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Hukuk güvenliği, hukuk devletinin en önemli ilkeleri
arasındadır.
Adaletli hukuk düzeni, hukuk devletinin en önemli
ilkeleri arasındadır. Yasa koyucu, yaptığı düzenlemelerde adaletli hukuk
düzenini korumak zorundadır. Kurulun Yasayla oluşturulması yeterli olmayıp,
amacı kamu yararı olan Kurulun, oluşumunun da adaletli hukuk düzenini
bozmaması gerekir.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995
sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci maddesine Eklenen,
Kurul’un yapısı ve karar almasına ilişkin “Kurul, Devlet Planlama
Teşkilatının (…) yürütülür” şeklindeki fıkranın birinci tümcesinde yer alan
“… yatırımcı kurum ya da kuruluşun …”
ve ikinci tümcesinde yer alan “…
yatırımcı kuruluşun …” sözcükleri, Anayasanın 2 nci maddesine aykırı
olup iptalleri gerekmektedir.
8) 10.06.2010 Tarihli ve 5995 Sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 19 uncu
Maddesi ile Değiştirilen, 6831 Sayılı Orman Kanununun 16 ncı Maddesinin
Birinci Fıkrasının ve Aynı Maddeye Üçüncü Fıkrasından Sonra Gelmek Üzere
Eklenen İki Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
a) 6831 sayılı Yasanın 16 ncı maddesinin, 5995
sayılı Yasayla değiştirilen birinci fıkrasının incelenmesi
Söz konusu birinci fıkra, “Devlet ormanları içinde
maden aranması ve işletilmesi ile madencilik faaliyeti için zorunlu; tesis,
yol, enerji, su, haberleşme ve altyapı tesislerine, fon bedelleri hariç,
bedeli alınarak Çevre ve Orman Bakanlığınca izin verilir. Ancak, temditler
dahil ruhsat süresince müktesep haklar korunmak kaydı ile Devlet ormanları
sınırları içindeki tohum meşcereleri, gen koruma alanları, muhafaza
ormanları, orman içi dinlenme yerleri, endemik ve korunması gereken nadir
ekosistemlerin bulunduğu alanlarda maden aranması ve işletilmesi, Çevre ve
Orman Bakanlığının muvafakatine bağlıdır. Genel bütçe kapsamındaki kamu
idarelerinin; baraj, gölet, liman ve yol gibi yapılarda dolgu amaçlı
kullanacağı her türlü yapı hammaddesi üretimi için yapacağı madencilik
faaliyetleri ile zorunlu tesislerinden bedel alınmaz” şeklindedir.
Fıkranın üç tümcesiyle de,
asıl olarak Devlet ormanları içinde, maden arama ve işletilmesinin yolu
açılmakta, ancak tümcelerde belirtilen durumlara göre arama ve işletme yolu
değiştirilmektedir. Devlet ormanları için bu düzenleme yapılırken, Devlet
ormanı olamayan, orman alanları için düzenleme yapılmamıştır. Orman
Kanununun 4 üncü maddesinde ormanlar, (i) Devlet ormanları, (ii) Hükmi
şahsiyeti haiz amme müesseselerine ait ormanlar ve (iii) Hususi ormanlar
olarak üçe ayrılmıştır. Fıkrada, “Devlet ormanları” sözcükleri
kullanılarak, diğer iki orman çeşidi kapsama alınmamıştır. Söz konusu
alanlar, maden arama ve işletilmesinde, orman alanı olarak
nitelendirilmediğine göre, sıradan mülk olarak algılanacak ve özel mülkte
maden arama ve işletilmesinin kurallarına tabi tutulacaktır. Bu durumda,
Devlet ormanları için yapılan düzenleme, diğer ormanlar için
uygulanamayacaktır. Anayasanı 169 uncu maddesinde, ikinci fıkrada Devlet
ormanları için yapılan düzenleme dışında ayrım yapılmamıştır. 169 uncu
maddenin birinci fıkrasında, Devletin, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi
için gerekli kanunları koyacağı ve tedbirleri alacağı, bütün ormanların
gözetiminin Devlete ait olduğu belirtilmiştir. Üçüncü fıkrada da, ormanlara
zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilmez denilmiştir.
6831 sayılı Yasanın 16 ncı maddesinin 5995 sayılı Yasayla değişik birinci
fıkrası, Devlet ormanları için alınan tedbiri, diğer ormanlar için
almayarak Anayasanın 169 uncu maddesinin gereğini yerine getirmemiştir.
Öte yandan, fıkranın birinci tümcesinde, bedel
alımı dışında hiçbir koşul ve çerçeve çizilmemiştir. “Çevre ve Orman
Bakanlığınca (ÇOB) izin verilir” denilmek suretiyle, bedelin alınması
halinde, ÇOB’nin izin vermesi zorunlu hale getirilmiş, Bakanlık
bağlanmıştır. Ayrıca izinle ilgili esas, ölçüt ve sınırlama getirilmemiştir.
Böylece, hem Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devletinin ilkelerine hem
de Anayasanın 169 uncu maddesindeki ormanların korunması ve
geliştirilmesine ilişkin gereklere uyulmamıştır.
İkinci tümcede ise, Devlet ormanları sınırları
içindeki tohum meşcereleri, gen koruma alanları, muhafaza ormanları, orman
içi dinlenme yerleri, endemik ve korunması gereken nadir ekosistemlerin
bulunduğu alanlar, maden aramasına ve işletmesine açılmaktadır. Oysa söz
konusu alanlar, ülke için önemleri nedeniyle söz konusu sıfatlarla
belirlenmiş ve koruma altına alınmıştır. Bu bölgelerin maden arama ve
işletmesine açılması, özel korumaya alınmış olmaları durumuyla
çelişmektedir. Zira maden arama ve işletme faaliyeti söz konusu bölgelerin
sıfatlarını yitirmelerine neden olacak yıkıcı bir etki yaratacaktır.
Temditler dahil, ruhsat süresince müktesep hakların korunması ise, kendi
içinde çelişki yaratmakta, Anayasanın 169 uncu maddesinin getirdiği
korumayı yok saymaktadır.
Buna ek olarak, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın söz
konusu bölgelerde yapılacak maden arama ve işletme faaliyetine hangi
şartlar altında muvafakat vereceği Yasada belirtilmemiştir. Oysa yasayla
verilen yetkinin sınırlarının idareye böyle önemli bir konuda sonsuz bir
takdir yetkisi vermesi mümkün değildir. Söz konusu yetkinin sınırlarının
çizilmemiş olması yasama yetkisinin devredilemeyeceğini ifade eden
Anayasanın 7 nci maddesine de aykırılık oluşturacaktır.
Fıkranın son tümcesinde, genel bütçe kapsamındaki
kamu idarelerinin, baraj, gölet liman ve yol gibi yapılarda dolgu amaçlı
kullanacağı her türlü yapı hammaddesinin üretimi için yapacağı madencilik
faaliyetleri ile zorunlu tesislerinden bedel alınmayacağı belirtilmiştir
ki, burada ormanların 169 uncu madde kapsamında korunması bir yana,
kapsamdaki kamu idarelerine orman tahribatının yolu açılmaktadır. Bu tür
faaliyetlerden bedel alınıp alınmaması dahi tahribatı önlemek için zaten
yeterli değildir.
Söz konusu birinci fıkrayla getirilen düzenleme,
3213 sayılı Yasanın değişik 7 nci maddesindeki, Devlet ormanları içinde
yapılacak maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için
zorunlu ve ruhsat süresine bağlı olarak yapılan geçici tesislere 6831
sayılı Yasanın hükümlerine göre izin verilmesi kuralını da etkisiz hale
getirmektedir.
Fıkra, Anayasanın 169 uncu maddesindeki kamu yararı
ilkesini de yok saymaktadır. Kaldı ki, yasa koyucu, 6831 sayılı Yasanın 16
ncı maddesine 5995 sayılı Yasayla eklediği iki fıkranın birincisinde,
“Madencilik faaliyetlerinin sona ermesi neticesinde idareye teslim edilen
veya terk edilen doğal yapısı bozulmuş orman alanları” sözcüklerini
kullanmak suretiyle, madencilik faaliyetleri sonunda orman alanlarının
doğal yapısının bozulacağını kendisi de itiraf etmiş ve bunu yasa maddesi
yapmaktan kaçınamamıştır. Fıkranın Anayasanın 169 uncu maddesine
aykırılığı, Yasanın bu düzenlemesiyle de teyit edilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995
sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 19 uncu maddesi ile değiştirilen, 6831 sayılı Orman Kanununun 16
ncı maddesinin birinci fıkrası Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 169 uncu
maddelerine aykırıdır.
b) 6831 sayılı Yasanın 16 ncı maddesine, üçüncü
fıkrasından sonra gelmek üzere 5995 sayılı Yasayla eklenen iki fıkranın
incelenmesi
Söz konusu iki fıkranın birincisinde, “Madencilik faaliyetlerinin sona ermesi
neticesinde idareye teslim edilen veya terk edilen doğal yapısı bozulmuş
orman alanları rehabilite edilir. Rehabilite maksadı ile bu alanların orman
yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurularak
ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi için büyükşehir mücavir alanlarında
büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve ilçe belediyelerine
bedeli karşılığında izin verilebilir” denilmiştir.
Kuralda, madencilik faaliyetleri sonunda orman
alanlarının doğal yapısını bozulacağı yasa koyucu tarafından da kabul
edilmiş ve bu alanların rehabilite edilmesinden söz edilmiştir. Rehabilite
edilmeden ne kastedildiği anlaşılamamaktadır. Rehabilite tek başına soyut
bir kavramdır. Madencilik faaliyetiyle yaratılan doğal yıkımın hangi
yollarla telafi edilebileceğinin kanunda açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
Aksi takdirde maden işletmesini gerçekleştiren şirketin yasal zorunluluğunu
bilmesi ve bunu gerçekleştirmesi mümkün olmayacak ve buna ek olarak, söz
konusu hükmün denetimini yapacak idareye de geniş bir takdir yetkisi
bırakılmış olacaktır. Bu durum, yasama yetkisinin devredilemeyeceğini ifade
eden Anayasanın 7 nci maddesine, hiçbir kimse veya organın kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağını ifade eden
Anayasanın 6 ncı maddesine aykırıdır.
Söz konusu alanların rehabilitesi amacıyla
belediyelere bedeli karşılığında izin verilmesi ise tam anlamıyla belirsizlik
içermektedir. Belediyelerin bu alanlarda neyi nasıl yapacağı belli olmadığı
gibi, ağaçlandırmaya hazır hale getirme işlemi de açık değildir. Ormanların
ekolojik dengesi ve toprak yapısıyla, inşaat, yıkıntı ve harfiyat
atıklarının orman alanın ile uyumu ve bunun denetimi de yasal güvence
altına alınmamıştır. Eklenen ikici fıkrada ise maddenin uygulanması ile
ilgili tanım, şekil, şart ve esaslar yönetmeliğe bırakılarak, esasları
belirlenmeyen, çerçevesi çizilmeyen bir alanda yasama yetkisinin devrine
yol açılmıştır.
Anayasanın 7 nci maddesinde yasama yetkisinin Türk
Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin
devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde ise yürütme yetki ve görevinin
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve yasalara uygun
olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği öngörülmüştür. Buna göre,
Anayasada yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel
ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Bu nedenle, Anayasada öngörülen ayrık durumlar dışında, yasalarla
düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma ve
yasayla konulan kuralları değiştirme yetkisi verilemez. Yasal düzenlemeler
ancak yasa koyucu tarafından kaldırılabilir ya da değiştirilebilir.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya
ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve
nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal
güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde,
hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun
bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu
bilmelidir.
Anayasa, yasa koyucuya, toplumsal ihtiyaçlar
doğrultusunda madencilik alanında düzenleme yapma yetkisi vermektedir.
Ancak, yasa koyucu bu yetkiyi kullanırken, kamu yararı amacını gütmek ve
Anayasanın ilgili diğer kurallarına da uymak zorundadır.
Öte yandan, Anayasanın 168 inci maddesinde; “Tabiî
servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması
ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için,
gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabiî servet ve kaynağın arama
ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya
doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine
bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve
Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda
gösterilir” denilmektedir. Buna göre, tabiî servetler ve kaynaklar
kapsamında bulunan madenlerin aranması ve işletilmesi ile ilgili olarak
gerçek ve tüzelkişilerin uyacakları koşulların, Devletçe yapılacak gözetim,
denetim usul ve esasları ile yaptırımların yasada düzenlenmesi
gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, 10.06.2010 tarihli ve 5995
sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 19 uncu maddesi ile değiştirilen, 6831 sayılı Orman Kanununun 16
ncı maddesine üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen iki fıkra
Anayasanın 2 nci, 7 nci, 168 inci ve 169 uncu maddelerine aykırı olup
iptalleri gerekmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Hukuk devletine aykırı olan, temel hak ve
özgürlükleri ölçüsüzce sınırlandıran ve Anayasaya açıkça aykırı olan bir
düzenlemenin uygulanması halinde, sonradan giderilmesi olanaksız zararlara
yol açacağı çok açıktır.
Öte yandan, Anayasal düzenin en kısa sürede hukuka
aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da gereğidir.
Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde sübjektif
yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de
zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir
düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu
ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum
ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
Söz konusu hükümlerin uygulanması halinde
madencilik faaliyetleri Anayasanın amir hükümlerine karşın güvencesiz
olarak yapılacak, başta orman alanları olmak üzere, çevreye, doğaya,
toprağa, suya, tabiat, tarih ve kültür varlıklarına zarar verecek,
öngörülemeyecek ve giderilemeyecek büyük kayıplara sebebiyet
verebilecektir.
Anayasanın hükümlerine açıkça aykırılık taşıdığı
muhakkak olan bu düzenlemenin uygulamaya geçmesi durumunda ise telafisi
imkansız zararlar doğacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla,
Anayasaya açıkça aykırı olan iptali istenen hükümlerin iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa
Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda açıklanan gerekçelerle,10.06.2010 tarihli ve 5995 sayılı Maden Kanununda
ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun;
1) 2 nci maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 3 üncü
maddesine eklenen “Muhammen Bedel: I.
Grup (a) bendi madenler için mülk sahibinin izni alınarak verilen
ruhsatlarda veya ruhsat süre uzatım işlemlerinde madenin cinsi, rezervi ve
yeri dikkate alınarak ilgili il özel idaresi tarafından belirlenen bedeli”
şeklindeki muhammen bedel tanımının, Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 168 inci
maddelerine aykırı olduğundan,
2) 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci
maddesinin yeniden düzenlenen birinci fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 7 nci,
63 üncü ve 168 inci maddelerine aykırı olduğundan,
3) 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci
maddesinin birinci fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen “Özel çevre koruma bölgeleri, milli
parklar, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, muhafaza ormanları,
4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa göre korunması gerekli
alanlar, 1 inci derece askeri yasak bölgeler, 1/5000 ölçekli imar planı
onaylanmış alanlar, 1 inci derece sit alanları ile madencilik amacı dışında
tahsis edilen ve Genel Müdürlük tarafından uygun görüş verilen elektrik santralleri,
organize sanayi bölgeleri, petrol, doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi
yatırım alanlarına ait koordinatlar ilgili kurumlar tarafından Genel
Müdürlüğe bildirilir” ve “Bu
alanlara yapılan ruhsat müracaatlarının hak sağlaması halinde iki ay içinde
harç ve teminatın yatırılmasından sonra bu alanlara ilişkin ilgili
kurumlardan izin alınması için müracaat sahibine bir yıl süre verilir. Bu
süre içinde izin alınması durumunda Kanunun 16 ncı maddesine göre ruhsat
düzenlenir, izin alınamaması halinde müracaat reddedilir. Müraacat alanının
bir kısmının bahse konu alanlarla çakışması halinde, çakışan alan dışındaki
serbest alana ilişkin olarak iki aylık süre içinde Kanunun 16 ncı maddesine
göre müracaatta bulunulması halinde ruhsat düzenlenir. Aksi halde tüm
müracaat alanı bu süre sonunda müracaatlara açık hale gelir” şeklindeki
iki fıkranın, Anayasanın 2 nci ve 168 inci maddelerine aykırı
olduklarından,
4) 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci
maddesine eklenen, “Yaban hayatı
koruma ve geliştirme sahalarında maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu
faaliyetler için gerekli geçici tesislere çevresel etki değerlendirme
raporunda belirlenen esaslar dahilinde izin verilir. Alınan izinler,
temditler dahil ruhsat hukuku sonuna kadar devam eder” şeklindeki
fıkranın, Anayasanın 63 üncü ve 168 inci maddelerine aykırı olduğundan,
5) 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci
maddesine eklenen “Uygulanan yöntem,
teknoloji ve derinliğe bağlı olarak projesi Genel Müdürlükçe uygun bulunan
yer altı madencilik faaliyetlerinin tekabül ettiği yüzey alanı için
herhangi bir izin alınmaz. Yer altı madencilik faaliyetlerine bağlı olarak
gerekli olan yerüstü tesisleri veya galeri ağzının isabet ettiği alan için
gerekli izinlerin alınması zorunludur” şeklindeki fıkranın, Anayasanın
7 nci, 63 üncü ve 169 uncu maddelerine aykırı olduğundan,
6) 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci
maddesine eklenen, mevcut dördüncü fıkranın “İmar alanları içinde kalan madencilik faaliyetleri, ilgili yerel
merciden izin alınarak yapılır” şeklindeki birinci tümcesinin, Anayasanın
2 nci ve 7 nci maddelerine aykırı olduğundan,
7) 3 üncü maddesi ile 3213 sayılı Kanunun 7 nci
maddesine eklenen, Kurul’un yapısı ve karar almasına İlişkin “Kurul, Devlet
Planlama Teşkilatının (…) yürütülür” şeklindeki fıkranın birinci tümcesinde
yer alan “… yatırımcı kurum ya da
kuruluşun …” ve ikinci tümcesinde yer alan “… yatırımcı kuruluşun …” sözcüklerinin, Anayasanın 2 nci
maddesine aykırı olduğundan,
8) 19 uncu maddesi ile değiştirilen 6831 sayılı
Orman Kanununun 16 ncı maddesinin birinci fıkrasının ve aynı maddeye üçüncü
fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen iki fıkranın, Anayasanın 2 nci, 7
nci, 168 inci ve 169 uncu maddelerine aykırı olduklarından,
iptallerine, Anayasaya açıkça aykırı olmaları ve
uygulanmaları halinde giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar
doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz. 20.08.2010”
B- Başvuru kararının
gerekçe bölümü şöyledir :
“TEMA, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve
Doğal Varlıkları Koruma Vakfı vekili Av. Ömer Aykul tarafından, Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanlığına karşı 6.11.2010 gün ve 27751 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe giren Madencilik Faaliyetleri Uygulama
Yönetmeliğinin 4. maddesinin 1. fıkrasının (cc) bendi, 11. maddesinin 2.
fıkrası, 24. maddesinin 1. ve 2. fıkraları, 39. maddesinin 2. fıkrası, 111.
maddesinin 2. fıkrası, 116. maddesinin 1., 2., 4. ve 6. fıkraları, 119.
maddesinin 1. fıkrası, 120. maddesinin 1. fıkrası, 123. maddesinin 1.
fıkrası, 124. maddesinin 1. fıkrası, 125. maddesinin 1. fıkrası ve 126.
maddesinin 1. ve 2. fıkralarının iptali ile 24.6.2010 gün ve 27621 sayılı
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Maden Kanununda ve Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 5995 sayılı Kanunun 3., 11. ve 19.
maddelerinin Anayasaya aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesine
gönderilmesi istemi üzerine açılan dosya incelendi ve gereği düşünüldü.
Davacı tarafından, 5995 sayılı Yasanın 3., 11. ve
19. maddelerinin Anayasaya aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesine
gönderilmesi istenilmişse de, anılan Yasanın 3. maddesinin 10. ve 14.
fıkrasındaki “Kurul, Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu bakanın
başkanlığında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da
kuruluşun bağlı olduğu bakan/bakanlar ve yatırım kararına onay veren
kurumun ilgili olduğu bakan olmak üzere asgari üç kişiden oluşur. Ancak
yatırımcı kuruluşun Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa
veya Bakanlığa bağlı ilgili veya ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının
üçün altında olması halinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Kurula katılır.
Kurul, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan
herhangi birinin daveti üzerine toplanır” ibareleri yönünden incelemeye
geçildi.
5995 sayılı Kanunun 3. maddesinin 10. fıkrasında,
(3213 sayılı Maden Kanununun 7. maddesinin 9. fıkrası) “maden üretim
faaliyetleri ile bu faaliyetlere dayalı ruhsat sahasındaki tesisler için
işyeri açma ve çalışma ruhsatları il özel idareleri tarafından verilir. Bu
ruhsatların verilmesi sırasında 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu
hükümlerine göre belediyelerin tahsil ettiği işyeri açma izni harcı il özel
idaresi tarafından tahsil edilir. Bu bedelin % 50’si ruhsatın bulunduğu
bölgeyle sınırlı olarak altyapı yatırımlarında kullanılmak üzere, doğrudan
ilgili ilçe veya ilçelerin Köylere Hizmet Götürme Birlikleri hesabına
aktarılır. Bu alanların belediyelerin mücavir alanı içerisinde kalması
durumunda tahsil edilen harcın % 50’si ilgili belediyenin hesabına
aktarılır.” hükmü yer almıştır.
Anayasanın “Mahalli idareler”başlıklı 127. maddesinin 1. fıkrasında,
mahalli idarelerin tanımı yapılmış, 2. fıkrasında da mahalli idarelerin
kuruluş ve görevleri ile yetkilerinin, yerinden yönetim ilkesine uygun
olarak kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.
Bu hükme uygun olarak hazırlanan ve 13.7.2005 gün
ve 25874 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5393 sayılı Yasanın
belediyenin yetki ve imtiyazlarını düzenleyen 15. maddesinin (I) bendinde,
“gayrisıhhi müesseseler ile umuma açık istirahat ve eğlence yerlerini
ruhsatlandırmak ve denetlemek” belediyenin yetki ve imtiyazları arasında
sayılmış, aynı maddenin (p) bendinin 2. fıkrasında da “(I) bendinde
belirtilen gayrisıhhi müesseselerden birinci sınıf olanların
ruhsatlandırılması ve denetlenmesinin, Büyükşehir ve il merkez belediyeleri
dışındaki yerlerde il özel idaresi tarafından yapılacağı düzenlenmiş,
4.3.2005 gün ve 25475 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren
5302 sayılı Yasanın il özel idaresinin yetki ve imtiyazlarını düzenleyen 7.
maddesinin (g) bendinde de belediye sınırları dışındaki gayrisıhhi
müesseseler ile umuma açık istirahat ve eğlence yerlerine ruhsat vermek ve
denetlemek il özel idaresinin yetki ve imtiyazları arasında sayılmıştır.
Yukarıda anılan Yasa hükümlerine bakıldığında,
gayrisıhhi müesseselerin ruhsatlandırılması ve denetlenmesinde, anılan
müesseselerin belediye sınırları içinde ya da dışında olmalarına göre
belediyelerin ya da il özel idarelerinin yetkili olduğu konusunda bir
ayrıma gidildiği anlaşılmaktadır.
Oysa, 5995 sayılı Kanunun 3. maddesinin 10.
fıkrasında, (Maden Kanununun 7. maddesinin 9. fıkrası) yukarıda anılan 5393
ve 5302 sayılı Yasaların anılan maddelerindeki ayrıma gidilmeden, maden
üretim faaliyetleri ile bu faaliyetlere dayalı ruhsat sahasındaki tesisler
için işyeri açma ve çalışma ruhsatlarının belediye sınırları içinde ya da
dışında olduğuna bakılmaksızın, il özel idareleri tarafından verileceği
hükme bağlandığından, bu haliyle anılan düzenlemenin Anayasanın 127.
maddesine aykırı olduğu kanısına varılmıştır.
Anayasanın 128/1. maddesinde, Devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare
esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görüleceği hükme bağlanmıştır.
Anayasa Mahkemesinin 15.1.2009 gün ve E:2004/70,
K:2009/7 sayılı kararı ile 3213 sayılı Maden Kanununun 5177 sayılı Kanun
ile değişik 7. maddesinin 8. fıkrası iptal edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, yukarıda anılan kararıyla Maden
Kanununun 7. maddesinin 8. fıkrasını, Kurulu oluşturacak kişilerin
nitelikleri, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve
ödenekleri ve diğer özlük işlerinin yasa ile düzenlenmesi gerekirken, buna
ilişkin düzenlemenin Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliğe bırakılmasının Anayasanın
2. ve 128. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir, iptal
kararının gerekçesinde, Kurulu oluşturan kişilerin kimlerden oluşacağını
tartışarak, bu kişilerin yapacakları görevlerin, Devletin genel idare
esaslarına göre yürütmekte olduğu kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevlerden olması nedeniyle, ancak memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle yerine getirileceğini de vurgulamıştır.
Oysa, iptal edilen 8. fıkranın yerine düzenlenen
fıkrada da, Kurulun bakanlardan oluşacağı belirtilmiştir. Anayasa
Mahkemesinin iptal kararında açıkça belirtildiği üzere, Kurulun yapacağı
işler nedeniyle, Anayasanın 128. maddesine göre, Kurulun, Devletin genel
idare esaslarına göre yürütmekte olduğu kamu hizmetlerinin gerektirdiği
asli ve sürekli görevleri yürütecek kişilerden oluşması gerekirken,
düzenlemenin bu gerekliliğe uyulmadan yasalaştırıldığı görülmektedir.
Anayasanın 109. maddesinin 3. fıkrasında,
Bakanların, Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri veya milletvekili seçilme
yeterliğine sahip olanlar arasından Başbakanca seçilip, Cumhurbaşkanınca
atanacağı hükmü karşısında, Bakanların Devletin yürütmekte olduğu kamu
hizmetlerinde asli ve sürekli görev yapan kişilerden olmadığı açıktır.
Bu durumda, 5995 sayılı Kanunun 3. maddesinin 14.
fıkrasındaki (Maden Kanununun 7. maddesinin 17. fıkrasındaki) anılan
ibarenin Anayasanın 128. maddesine aykırı olduğu kanaatine varılmıştır.
Yukarıda, yer alan açıklamalar karşısında, 5995
sayılı Kanunun 3. maddesinin 10. fıkrasının(3213 sayılı Kanunun 7. maddesinin 9. fıkrası), ve 14. fıkrasındaki
(3213 sayılı Maden Kanununun 7. maddesinin yeniden düzenlenen 17.
fıkrasındaki) “Kurul, Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu bakanın
başkanlığında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da
kuruluşun bağlı olduğu bakan, bakanlıklar ve yatırım kararına onay veren kurumun
ilgili olduğu bakan olmak üzere asgari üç kişiden oluşur. Ancak yatırımcı
kuruluşun Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa veya
Bakanlığa bağlı ilgili veya ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının üçün
altında olması halinde Sanayi ve Ticaret Bakanı kurula katılır. Kurul
“Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan herhangi
birinin daveti üzerine toplanır.” ibaresinin Anayasanın 127. ve 128.
maddelerine aykırı olduğu, ayrıca 14. fıkranın Anayasa Mahkemesinin
yukarıda anılan kararına uygun olmadığı kanısına varıldığından, anılan
fıkraların iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmasına, dosyada bulunan
belgelerin onaylı bir örneğinin Anayasa Mahkemesi Başkanlığına
gönderilmesine, 06.11.2010 gün ve 27751 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren Madencilik Faaliyetleri Uygulama Yönetmeliğinin iptali
istenilen hükümlerinin incelenmesi için Anayasa Mahkemesi kararının
beklenilmesine, 17.10.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenen Yasa
Kuralları
1-
10.6.2010 günlü, 5995 sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2.
maddesi ile 4.6.1985 günlü 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 3. maddesine
eklenen iptali istenilen “Muhammen Bedel” tanımı şöyledir:
“Muhammen
Bedel: (Ek: 10/6/2010-5995/2 md.) I.
Grup (a) bendi madenler için mülk sahibinin izni alınarak verilen
ruhsatlarda veya ruhsat süre uzatım işlemlerinde madenin cinsi, rezervi ve
yeri dikkate alınarak ilgili il özel idaresi tarafından belirlenen bedeli.”
2- 5995 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile düzenlenen,
değiştirilen ve eklenen, 3213 sayılı Kanun’un iptali istenilen ibare, cümle
ve fıkraları da içeren 7. maddesi şöyledir:
“Madde 7- (Değişik: 26/5/2004 –
5177/3 md.)
(İptal birinci fıkra:
Anayasa Mahkemesi’nin 15/1/2009 tarihli ve E.: 2004/70, K.: 2009/7 sayılı
Kararı ile.; Yeniden düzenleme: 10/6/2010-5995/3 md.) Madencilik
faaliyetlerinin yapılması ve ruhsatlandırma işlemlerinin yürütülmesi ile
ilgili olarak yeni verilecek ruhsat alanlarına maden işletme yöntemi,
faaliyetin yapıldığı bölge, madenin cinsi, yapılacak yatırımın çevresel
etkileri, şehirleşme ve benzeri hususlar dikkate alınarak, temdit talepleri
dahil ruhsat verilen alanlarda kazanılmış haklar korunmak kaydıyla, ilgili
kurumların görüşleri alınarak Bakanlık tarafından kısıtlama getirilebilir.
İlk müracaat veya ihale yolu ile yapılacak ruhsatlandırmalarda müracaatın
yapılacağı alanlar diğer kanunlar ile getirilen kısıtlamalar gözönüne
alınarak Bakanlıkça ruhsat müracaatına kapatılabilir. Kısıtlama
gerekçesi ortadan kalkan alanlar ihale yoluyla aramalara
açılır. Bu Kanun dışında madencilik faaliyetleri ile ilgili olarak
yapılacak her türlü kısıtlama ancak kanun ile düzenlenir.
(Ek fıkra: 10/6/2010-5995/3 md.) Özel
çevre koruma bölgeleri, milli parklar, yaban hayatı koruma ve geliştirme
sahaları, muhafaza ormanları, 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa
göre korunması gerekli alanlar, 1 inci derece askeri yasak bölgeler, 1/5000
ölçekli imar planı onaylanmış alanlar, 1 inci derece sit alanları ile
madencilik amacı dışında tahsis edilen ve Genel Müdürlük tarafından uygun
görüş verilen elektrik santralleri, organize sanayi bölgeleri, petrol,
doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi yatırım alanlarına ait koordinatlar
ilgili kurumlar tarafından Genel Müdürlüğe bildirilir.
(Ek fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) Bu alanlara yapılan ruhsat müracaatlarının hak
sağlaması halinde iki ay içinde harç ve teminatın yatırılmasından sonra bu
alanlara ilişkin ilgili kurumlardan izin alınması için müracaat sahibine
bir yıl süre verilir. Bu süre içinde izin alınması durumunda Kanunun 16 ncı
maddesine göre ruhsat düzenlenir, izin alınamaması halinde müracaat
reddedilir. Müraacat alanının bir kısmının bahse konu alanlarla çakışması
halinde, çakışan alan dışındaki serbest alana ilişkin olarak iki aylık süre
içinde Kanunun 16 ncı maddesine göre müracaatta bulunulması halinde ruhsat
düzenlenir. Aksi halde tüm müracaat alanı bu süre sonunda müracaatlara açık
hale gelir.
(Ek fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) Devlet ormanları
içinde yapılacak maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler
için zorunlu ve ruhsat süresine bağlı olarak yapılan geçici tesislere
31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu hükümlerine göre izin
verilir.
(Ek fıkra: 10/6/2010-5995/3 md.) Yaban
hayatı koruma ve geliştirme sahalarında maden arama ve işletme faaliyetleri
ile bu faaliyetler için gerekli geçici tesislere çevresel etki
değerlendirme raporunda belirlenen esaslar dahilinde izin verilir. Alınan
izinler, temditler dahil ruhsat hukuku sonuna kadar devam eder.
(Ek fıkra: 10/6/2010-5995/3 md.) Uygulanan
yöntem, teknoloji ve derinliğe bağlı olarak projesi Genel Müdürlükçe uygun
bulunan yeraltı madencilik faaliyetlerinin tekabül ettiği yüzey alanı için
herhangi bir izin alınmaz. Yeraltı madencilik faaliyetlerine bağlı olarak
gerekli olan yerüstü tesisleri veya galeri ağzının isabet ettiği alan için
gerekli izinlerin alınması zorunludur.
(Ek fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) Madencilik
faaliyeti yapılan alanların, izne tabi alan olmaları halinde, ilgili olduğu
kanun hükümlerine göre gerekli izinlerin alınması zorunludur. Ancak, Genel
Müdürlükçe işletme ruhsatı verildikten sonra, işletme ruhsat alanının diğer
kanunlara göre izne tabi alan haline gelmesi durumunda ilgili kanunların
öngördüğü yükümlülüklerin yerine getirilmesi suretiyle kazanılmış haklar
korunarak faaliyetler sürdürülür. Diğer kanunlara göre izne tabi alanlar,
Genel Müdürlüğün görüşü alınarak belirlenir.
(Ek fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) Kazanılmış
haklar korunmak kaydıyla içme ve kullanma suyu rezervuarının maksimum su
seviyesinden itibaren 1000-2000 metre mesafe genişliğindeki şeritte
galeri usulü patlatma yapılmaması, alıcı ortama arıtma yapılmadan doğrudan
su deşarj edilmemesi şartıyla çevre ve insan sağlığına zarar vermeyeceği bilimsel
ve teknik olarak belirlenen maden arama ve işletme faaliyetleri ile altyapı
tesislerine izin verilir. 2000 metreden sonraki koruma alanı içinde
çevresel etki değerlendirmesi raporuna göre yapılması uygun
bulunan maden istihracı ve her türlü tesis yapılabilir. Ancak
faaliyet sırasında alıcı ortama yapılacak deşarjlarda ilgili yönetmelikte
belirtilen limitlere uyulması zorunludur.
(Ek fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) Maden üretim faaliyetleri ile bu faaliyetlere
dayalı ruhsat sahasındaki tesisler için işyeri açma ve çalışma ruhsatları
il özel idareleri tarafından verilir. Bu ruhsatların verilmesi sırasında
2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu hükümlerine göre belediyelerin tahsil
ettiği işyeri açma izni harcı il özel idaresi tarafından tahsil edilir. Bu
bedelin % 50’si ruhsatın bulunduğu bölgeyle sınırlı olarak altyapı yatırımlarında
kullanılmak üzere, doğrudan ilgili ilçe veya ilçelerin Köylere Hizmet
Götürme Birlikleri hesabına aktarılır. Bu alanların belediyelerin mücavir
alanı içerisinde kalması durumunda tahsil edilen harcın % 50’si ilgili
belediyenin hesabına aktarılır.
İlgili bakanlıkların mevzuatı gereği yapacakları
inceleme ve denetimlerde; ruhsat alanlarında ilgili Kanun esaslarına uygun
çalışılmadığının tespiti halinde, mevzuat çerçevesinde yapılacak işlemler
Genel Müdürlüğe bildirilir. Çevre ve insan sağlığına zarar verdiği tespit
edilen madencilik faaliyetleri gerekli önlemler alınıncaya kadar durdurulur.
Çevresel etki değerlendirmesi işlemleri Çevre ve
Orman Bakanlığı tarafından, diğer izinlere ilişkin işlemler de ilgili
bakanlıklar ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca çevresel etki
değerlendirmesi sürecinde en geç üç ay içinde bitirilir. Bakanlık ve diğer
bakanlıkların mevzuatının gerektirdiği maddî yükümlülükler ruhsat sahibi
tarafından karşılanır.
(Değişik dördüncü fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) İmar alanları içinde kalan madencilik faaliyetleri,
ilgili yerel merciden izin alınarak yapılır. Ruhsat alındıktan sonra imar alanları içine alınan
maden sahalarına bu hüküm uygulanmaz. İmar planı bulunmayan alanlarda
yapılan veya yapılacak olan madencilik faaliyetleri ile bu faaliyetlere
bağlı geçici tesisler ve bunların müştemilatı için imar planı yapılmaz.
İşletme ruhsatları çevre düzeni ve imar planları notuna işlenir. İmarsız
alanlarda yürütülen madencilik faaliyetleri için gerekli olan geçici
tesisler ve bunların müştemilatı, inşaat ve yapı kullanma iznine tabi
değildir. Ancak, yapıların fen ve sağlık kurallarına uygun olması ve ilgili
il özel idaresine bildirilmesi zorunludur. İmarsız alanlarda yürütülen
madencilik faaliyetleri için gerekli olan geçici tesisler ve bunların
müştemilatı niteliğindeki yapıların, ruhsat sahibi tarafından madencilik
faaliyetinin sonlandırılmasını müteakip bir yıl içinde kaldırılması,
bunlardan çevresel etki değerlendirmesi olumlu kararı alınmış olanların,
çevresel etki değerlendirmesi raporunda belirtildiği şekli ile her iki
alanda da yol, su, haberleşme, enerji nakil hattı, bant konveyör, havai hat
ve kuyu tesislerinin ilgili idarenin onayı ve talebi doğrultusunda bedelsiz
olarak kalmasına izin verilebilir. Diğerlerinin ise süresinde yerinden
kaldırılması veya çevre ile uyumlu hale getirilmesi zorunludur. Ruhsat
sahibinin bu yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde, çevre ve insan
sağlığı bakımından sorumlulukları devam eder. Ruhsat sahibi tarafından
yapılması gereken işlemler valilik veya ilgili idare tarafından yerine
getirilerek yapılan masraflar 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.
Kamu hizmeti veya umumun yararına ayrılmış yerlere
ve bu tür tesislere 60
metre mesafe dahilinde madencilik faaliyetleri
Bakanlığın, binalara 60
metre, özel mülkiyete konu araziye 20 metre mesafe
dahilinde ise mülk sahibinin iznine bağlıdır. Bu mesafeler, ihtiyaç halinde
madencilik faaliyetlerinin boyutu, emniyet tedbirleri ve arazinin yapısı
dikkate alınarak Bakanlıkça artırılabilir. Mesafeler yatay olarak
hesaplanır.
Maden arama faaliyetleri, bu Kanunda sayılanlar
dışında herhangi bir izne tâbi değildir. İşletme faaliyetleri ise, bu
Kanuna göre Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliğe göre yürütülür.
(Değişik yedinci
fıkra: 10/6/2010-5995/3 md.) Madencilik
faaliyetleri ile Devlet ve il yolları, otoyollar, demir yolları, havaalanı,
liman, baraj, enerji tesisleri, petrol, doğalgaz, jeotermal boru hatları,
su isale hatları gibi kamu yararı niteliği taşıyan yatırımların
birbirlerini engellemesi, maden işletme faaliyetinin yapılamaz hale
gelmesi, yatırım için başka alternatif alanların bulunamaması durumunda,
madencilik faaliyeti ve yatırımla ilgili karar, Kurul tarafından verilir.
(Ek fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) Herhangi bir
yatırım yapılmamış I. Grup madenler, mıcır, kaba inşaat, baraj, gölet,
liman, yol gibi yapılarda kullanılan her türlü yapı hammaddeleri için
verilen ruhsatlar ile görünür rezervi belirlenmemiş diğer grup maden ruhsat
sahaları ile çakışan aynı yerdeki diğer yatırımlara Genel Müdürlükçe izin
verilir. Ruhsatlı sahalarda görünür rezervi belirlemek üzere yapılan
sondaj, kuyu, galeri, desandre gibi işler için yapılan yatırımların ve
maden varlığının belgelenmesi durumunda tespit edilen
görünür rezerv alanı dışındaki alanlar için, diğer yatırımların
madencilik faaliyetlerini engellemeyeceğine Genel Müdürlükçe karar
verilmesi halinde diğer yatırım için izin verilir. Bu alanlarda ruhsat
sahibi tarafından yapılmış yatırımı etkileyen bir husus var ise bu alanla
ilgili karar Kurul tarafından verilir. İşletme ruhsat alanı içerisinde
ancak işletme izni veya görünür rezerv alanı dışındaki bir alanda diğer
yatırımlara Genel Müdürlükçe izin verilebilir. Yatırımın işletme izni veya
görünür rezerv alanı ile çakışması durumunda, Kurul tarafından karar
verilir. Arama ruhsatı döneminde hiçbir yatırım yapılmamış ise diğer
yatırımlara engel teşkil etmez.
(İptal sekizinci fıkra:
Anayasa Mahkemesi’nin 15/1/2009 tarihli ve E.: 2004/70, K.: 2009/7 sayılı
Kararı ile.; Yeniden düzenleme: 10/6/2010-5995/3 md.) Kurul,
Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu bakanın başkanlığında Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu
bakan/bakanlar ve yatırım kararına onay veren kurumun ilgili olduğu bakan
olmak üzere asgari üç kişiden oluşur. Ancak, yatırımcı kuruluşun Devlet
Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa veya Bakanlığa bağlı ilgili
veya ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının üçün altında olması halinde
Sanayi ve Ticaret Bakanı Kurula katılır. Kurul, Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan herhangi birinin daveti üzerine
toplanır ve kararlarını üye
tamsayısının salt çoğunluğuyla alır. Kurul tarafından alınan karar, kamu
yararı kararı yerine geçer. Kurulun sekretaryası, Genel Müdürlük tarafından
yürütülür.
(Değişik dokuzuncu
fıkra: 10/6/2010-5995/3 md.) Kurul
tarafından verilecek kararlarda; görünür rezerv alanı ile diğer yatırımın
çakışması halinde öncelikle madenin makul bir sürede üretilebilme imkanının
olup olmadığı, ara ve uç ürüne yönelik madenciliğe dayalı sanayi
tesislerinin hammadde ihtiyacını karşılayan ruhsatlı sahalarda, tesisin
hammadde ihtiyacını karşılayacak şekilde alternatif alanların bulunup
bulunmadığı dikkate alınarak değerlendirme yapılır.
(Ek fıkra:
10/6/2010-5995/3 md.) Kurul tarafından
gerekli görülmesi halinde hazırlatılan rapor, danışmanlık ücretleri,
yolluk, gündelik ve benzeri tüm harcamalar yatırımcı tarafından karşılanır.
Ayrıca, yatırımlar nedeniyle Kurul kararı ile faaliyeti kısıtlanan maden
işletmecisinin yatırım giderleri, lehine karar verilen tarafça tazmin
edilir.
Madencilik faaliyetleri ve/veya bu faaliyetlere
bağlı tesisler için verilmiş izinler, ruhsat hukuku devam ettiği sürece
geçerlidir.
(Değişik onbirinci
fıkra: 10/6/2010-5995/3 md.) Çevresel
etki değerlendirmesi ile ilgili karar, işyeri açma ve çalışma ruhsatı, mülkiyet
izni olmadan veya on üçüncü fıkraya aykırı faaliyette bulunulduğunun
tespiti halinde ruhsat teminatı irad kaydedilerek bu alandaki faaliyet
durdurulur. Bu ihlallerin üç yıl içinde üç kez yapıldığının tespiti halinde
ise teminat irad kaydedilerek ruhsat iptal edilir.”
3- 5995 sayılı Kanun’un 19. maddesiyle değiştirilen ve eklenen,
31.8.1956 günlü, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun iptali istenilen fıkraları da
içeren 16. maddesi şöyledir:
“Madde
16- (Değişik birinci fıkra: 10/6/2010-5995/19 md.) Devlet ormanları içinde
maden aranması ve işletilmesi ile madencilik faaliyeti için zorunlu; tesis,
yol, enerji, su, haberleşme ve altyapı tesislerine, fon bedelleri hariç,
bedeli alınarak Çevre ve Orman Bakanlığınca izin verilir. Ancak, temditler
dahil ruhsat süresince müktesep haklar korunmak kaydı ile Devlet ormanları
sınırları içindeki tohum meşcereleri, gen koruma alanları, muhafaza
ormanları, orman içi dinlenme yerleri, endemik ve korunması gereken nadir
ekosistemlerin bulunduğu alanlarda maden aranması ve işletilmesi, Çevre ve
Orman Bakanlığının muvafakatine bağlıdır. Genel bütçe kapsamındaki kamu
idarelerinin; baraj, gölet, liman ve yol gibi yapılarda dolgu amaçlı
kullanacağı her türlü yapı hammaddesi üretimi için yapacağı madencilik
faaliyetleri ile zorunlu tesislerinden bedel alınmaz.
Ruhsatname veya imtiyaz almış olanlarla, ruhsatname
veya imtiyaz alacaklar, işe başlamadan evvel çalışma sahalarını orman
idaresine haber vermeye ve ormana zarar gelebilecek hallerde, orman
idaresinin göstereceği tedbirleri almaya ve yapmaya mecburdurlar.
(Ek fıkra:
26/5/2004-5177/34 md.) Madencilik faaliyetlerinin ve faaliyetlerle ilgili
her türlü yer, yol, bina ile tesislerin hükmi şahsiyeti haiz amme
müesseselerine ait ormanlarda veya özel ormanlarda yapılmak istenmesi halinde
Çevre ve Orman Bakanlığınca izin verilebilir. Bu takdirde kullanım bedeli,
kullanım süresi, yapılan bina ve tesislerin devri gibi hususlar genel
hükümlere uygun olarak taraflarca tespit edilir.
(Ek fıkra: 10/6/2010-5995/19 md.) Madencilik
faaliyetlerinin sona ermesi neticesinde idareye teslim edilen veya terk
edilen doğal yapısı bozulmuş orman alanları
rehabilite edilir. Rehabilite maksadı ile bu alanların
orman yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile
doldurularak ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi için büyükşehir mücavir
alanlarında büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve ilçe
belediyelerine bedeli karşılığında izin verilebilir.
(Ek fıkra: 10/6/2010-5995/19 md.) Maddenin
uygulanması ile ilgili tanım, şekil, şart ve esaslar yönetmelikle
düzenlenir.”
B- Dayanılan Anayasa
Kuralları
Dava dilekçesinde ve
başvuru kararında Anayasa’nın2.,
7., 63., 127., 128., 168. ve 169. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
A- Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, E.2010/85 sayılı
dosyanın 22.9.2010 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme aşamasında karara
bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
B- E.2011/135
sayılı dosyanın 12.1.2012 günü yapılan ilk inceleme toplantısında,
öncelikle uygulanacak kural sorunu üzerinde durulmuştur.
Anayasa’nın 152. ve 6216 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesine
göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir
kanunun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasa’ya aykırı
görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddi
olduğu kanısına varırsa, bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne
başvurmaya yetkilidir. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa
Mahkemesi’ne başvurabilmesi için, elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin
görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralın o davada
uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak yasa kuralları, bakılmakta olan
davayı yürütmeye, uyuşmazlığı çözmeye, davayı sona erdirmeye veya kararın
dayanağını oluşturmaya yarayacak kurallardır.
Başvuran Mahkeme, 10.6.2010 günlü, 5995 Sayılı Maden Kanununda ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 3. maddesiyle 4.6.1985
günlü, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesine eklenen dokuzuncu fıkranın
iptalini istemiştir.
Başvuran Mahkemenin bakmakta olduğu
dava, Madencilik Faaliyetleri Uygulama Yönetmeliğinin 4. maddesinin birinci fıkrasının (cc) bendi, 11.
maddesinin ikinci fıkrası, 24. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, 39.
maddesinin ikinci fıkrası, 111. maddesinin ikinci fıkrası, 116. maddesinin
birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı fıkraları, 119. maddesinin birinci
fıkrası, 120. maddesinin birinci fıkrası, 123. maddesinin birinci fıkrası,
124. maddesinin birinci fıkrası, 125. maddesinin birinci fıkrası ve 126.
maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının iptali ve yürütmelerinin durdurulması
istemine ilişkindir. İtiraz konusu kuralın uygulanacak kural olabilmesi
için dava konusu yönetmeliğin iptali istenen hükümleri ile dayanak ve
içerik yönünden ilgisinin bulunması gerekmektedir. Ancak, itiraz konusu
5995 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesine
eklenen dokuzuncu fıkranın, yönetmeliğin iptali istenen hükümleri ile
dayanak ve içerik açısından bir bağlantısı bulunmamaktadır. Dolayısıyla,
kuralın uygulanacak kural olmadığı açıktır.
Bu nedenle,
1-
10.6.2010 günlü, 5995 sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 3.
maddesiyle 4.6.1985 günlü, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesine
eklenen dokuzuncu fıkranın, itiraz başvurusunda bulunan Mahkeme’nin
bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkraya
ilişkin başvurunun Mahkeme’nin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından, 10.6.2010 günlü,
5995 sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 3. maddesiyle düzenlenen 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
onyedinci fıkrasının “Kurul, Devlet
Planlama Teşkilatının bağlı olduğu bakanın başkanlığında Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu
bakan/bakanlar ve yatırım kararına onay veren kurumun ilgili olduğu bakan
olmak üzere asgari üç kişiden oluşur. Ancak, yatırımcı kuruluşun Devlet
Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa veya Bakanlığa bağlı ilgili
veya ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının üçün altında olması halinde
Sanayi ve Ticaret Bakanı Kurula katılır. Kurul, Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan herhangi birinin daveti üzerine
toplanır…” bölümünün esasının
incelenmesine,
12.1.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
IV- BİRLEŞTİRME KARARI
10.6.2010 günlü, 5995 sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 3.
maddesiyle düzenlenen 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin onyedinci
fıkrasının “Kurul, Devlet Planlama
Teşkilatının bağlı olduğu bakanın başkanlığında Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu bakan/bakanlar
ve yatırım kararına onay veren kurumun ilgili olduğu bakan olmak üzere
asgari üç kişiden oluşur. Ancak, yatırımcı kuruluşun Devlet Planlama
Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa veya Bakanlığa bağlı ilgili veya
ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının üçün altında olması halinde
Sanayi ve Ticaret Bakanı Kurula katılır. Kurul, Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan herhangi birinin daveti üzerine
toplanır …” bölümünün iptaline karar verilmesi istemiyle yapılan itiraz
başvurusuna ilişkin davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2010/85
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, 2011/135 esas sayılı dosyanın
esasının kapatılmasına, esas incelemenin 2010/85 esas sayılı dosya
üzerinden yürütülmesine 26.1.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi, başvuru
kararı ve ekleri, Anayasa Mahkemesi Raportörü Ayşegül ATALAY tarafından
hazırlanan işin esasına ilişkin raporlar, iptal ve itiraz konusu Yasa
kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun’un 2. Maddesiyle 4.6.1985 günlü, 3213
sayılı Maden Kanunu’nun 3. Maddesine Eklenen “Muhammen Bedel” Tanımının
İncelenmesi
Dava dilekçesinde; iptali
istenilen hükümle üçüncü kişilere ruhsat verilirken bedel alınmasının
yolunun açıldığı, tanımda belirtilen muhammen bedelin niteliğinin açık
olarak anlaşılamadığı, muhammen bedelin belirlenmesinin hiçbir esas, ilke
ve ölçüt belirlenmeden il özel idaresine bırakıldığı, kuralda yasa ile
düzenleme zorunluluğuna uyulmadığı belirtilerek, iptali istenilen tanımın
Anayasa’nın 2., 7. ve 168. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralda muhammen
bedelin tanımı yapılarak, I. Grup (a)
bendi madenler için mülk sahibinin izni alınarak verilen ruhsatlarda veya
ruhsat süre uzatım işlemlerinde madenin cinsi, rezervi ve yeri dikkate
alınarak ilgili il özel idaresi tarafından belirlenen bedel olduğu
belirtilmektedir.
Muhammen bedelin belirleneceği 1. Grup (a)
bendinde gösterilen madenler, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 2. maddesine
göre, inşaat ile yol yapımında kullanılan ve tabiatta doğal olarak bulunan
kum ve çakıldır.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen
hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir
hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla
kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Yasaların kamu
yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar
içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi de hukuk devleti olmanın
gereğidir. Bu nedenle, yasa koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine
tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve
kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
Hukuk devletinin temel ilkelerinden
biri de “belirlilik”tir. Bu
ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden
herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net,
anlaşılır ve uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gereklidir. Belirlilik ilkesi,
bireylerin hukuksal güvenliğinin sağlanması bakımından da önem arz
etmektedir.
Anayasa’nın 7. maddesinde yasama
yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin olduğu ve bu
yetkinin devredilemeyeceği belirtilmektedir. 8. maddesinde de, “Yürütme
yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya
ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” denilmiştir.
Buna göre, Anayasa’da yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme
organına genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi
olanaklı değildir. Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve
bağımlı bir yetkidir. Bu nedenle, Anayasa’da öngörülen ayrık durumlar
dışında, yasalarla düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel
nitelikte kural koyma yetkisi verilemez. Yürütme organına düzenleme yetkisi
veren bir yasa kuralının Anayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için
temel ilkeleri koyması, çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir
alanı yönetimin düzenlemesine bırakmaması gerekir. Yasa koyucu gerektiğinde
sınırlarını belirlemek koşuluyla özel bir uzmanlık ve teknik bilgi
gerektiren konuların düzenlenmesini idareye bırakabilir.
Anayasa’nın 168. maddesinde; “Tabiî servetler ve
kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve
işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için,
gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabiî servet ve kaynağın arama
ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya
doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine
bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve
Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda
gösterilir.” denilmektedir. Buna göre, tabiî servetler ve kaynaklar
kapsamında bulunan madenlerin aranması ve işletilmesi ile ilgili olarak
gerçek ve tüzelkişilerin uyacakları koşulların, Devletçe yapılacak gözetim,
denetim usul ve esasları ile yaptırımların yasada düzenlenmesi
gerekmektedir.
Muhammen bedel, 3213 sayılı Kanun’un 16. maddesinin
ikinci fıkrası uyarınca 1. Grup (a) bendi madenlerin özel mülkiyete tabi
alanlarda bulunması ve mülk sahibinin izninin alınması halinde üçüncü
şahıslara ruhsat verilmesi için alınacak bir bedel olup, aynı grup
madenlerin Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki alanlarda bulunması
halinde alınması gereken ihale bedeli ile benzer nitelikte olduğu
anlaşılmaktadır.
Anayasa, yasa koyucuya,
toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda madencilik faaliyetleri konusunda
düzenleme yapma yetkisi vermektedir. Ayrıca, Anayasa’nın 168. maddesi hükmü
gereği, tabiî servetler ve
kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, bunların aranması ve
işletilmesi hakkı Devlete aittir. İptali istenilen kural, üçüncü
kişilerin özel mülkiyete tâbi alanlarda mülk sahibinden izin alınması
halinde l. Grup (a) bendi madenleri işletebilmelerini sağlamak ve
uygulamada bu yöndeki boşluğu gidermek,ayrıca, özel mülkiyete tâbi alanlar dışındaki yerlerin ihale
edilerek ruhsat verilmesi işlemi ile özel mülkiyete tâbi alanlarda üçüncü
kişilere, herhangi bir bedel alınmaksızın ruhsat verilmesinin haksız bir
uygulama olacağı düşüncesiyle kamu yararı amacıyla çıkarılmıştır. Bu
nedenle, muhammen bedelin tanımının yapılması anayasal sınırlar içinde yasa
koyucunun takdirindedir. Bunun yanında, yukarıda belirtilen amaç
doğrultusunda l. Grup (a) bendi madenler için, özel mülkiyete tabi
alanlarda mülk sahibinin izninin alınması halinde üçüncü kişilerin
madencilik faaliyetinde bulunmasına imkân sağlayan ve Yasada düzenlenen bu
hüküm Anayasa’nın 168. maddesinin de bir gereğidir.
Ayrıca
iptali istenilen kuralda; muhammen bedelin, hangi yerlerde, hangi madenler
için, hangi koşullar altında, kim tarafından belirleneceği ve bu bedel
belirlenirken hangi kriterlerin değerlendirileceği açık, net, anlaşılır ve
nesnel bir şekilde belirtildiğinden, kuralda belirsizlik ve hukuk devletine
aykırılık bulunmamaktadır.
İptali istenilen kuralda tanımı yapılan
muhammen bedel, çıkarılacak olan madenin cinsine, rezervine ve bulunduğu
yere göre değişebilecek nitelikte olup, bu bedelin belirlenmesi teknik ve
uzmanlık gerektiren işlerdendir. Bu bağlamda, kuralda temel ilkeler ve
sınırlar gösterilerek çerçeve çizildikten sonra, ayrıntı ve uzmanlık
gerektiren hususları düzenleme yetkisinin idareye verilmesinde Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, iptali istenilen kural Anayasa’nın 2., 7. ve 168. maddelerine
aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
B- Kanun’un 3. Maddesiyle 3213 Sayılı Kanun’un 7.
Maddesinin Yeniden Düzenlenen Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde; iptali istenilen kural
ile madencilik yapılacak, kısıtlanacak ve yasaklanacak alanların Bakanlıkça
belirlenmesi, kısıtlama gerekçesi ortadan kalkan alanların ihale yoluyla
aramalara açılması konularında Bakanlığa geniş ve soyut takdir yetkisinin
verildiği, bu takdir yetkisi kullanılırken kuralda belirtilen hususların
Bakanlıkça dikkate alınmasının bu takdir yetkisinin verilmesini yasayla
düzenleme haline getirmek için yeterli olmadığı, Anayasa’nın 168. maddesi
uyarınca, tabii servet ve kaynaklarla ilgili gerçek ve tüzel kişilerin
uyması gereken usul ve esasların yasayla düzenlenmesinin zorunlu olduğu,
kuralın belirli olmadığı da belirtilerek, Anayasa’nın 2., 7., 63. ve 168.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralın birinci cümlesinde,
madencilik faaliyetlerinin yapılması ve ruhsatlandırma işlemlerinin
yürütülmesi ile ilgili olarak yeni verilecek ruhsat alanlarına maden
işletme yöntemi, faaliyetin yapıldığı bölge, madenin cinsi, yapılacak
yatırımın çevresel etkileri, şehirleşme ve benzeri hususlar dikkate
alınarak, temdit talepleri dahil ruhsat verilen alanlarda kazanılmış haklar
korunmak kaydıyla, ilgili kurumların görüşleri alınarak Bakanlık tarafından
kısıtlama getirilebileceği, ikinci cümlesinde; ilk müracaat veya ihale yolu
ile yapılacak ruhsatlandırmalarda müracaatın yapılacağı alanların diğer
kanunlar ile getirilen kısıtlamalar göz önüne alınarak Bakanlıkça ruhsat
müracaatına kapatılabileceği, üçüncü cümlesinde kısıtlama
gerekçesi ortadan kalkan alanların ihale yoluyla
aramalara açılacağı, son cümlesinde ise Maden Kanun’u dışında madencilik
faaliyetleri ile ilgili olarak yapılacak her türlü kısıtlamanın ancak kanun
ile düzenleneceği öngörülmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin
sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti,
yönetilenlere hukuk güvencesi sağlar. Bu bağlamda yasa koyucu sosyal yaşamı
düzenlemek için kamu yararı amacı ile kimi kurallar koyabilir. Zaman içinde
değişen toplumsal gereksinmeleri karşılamak, kişi ve toplum yararının
zorunlu kıldığı düzenlemeleri yapmak, toplumdaki değişikliklere koşut
olarak bu yönde alınan önlemleri güçlendiren, geliştiren, etkilerini daha
çok artıran ya da tam tersine bunları hafifleten veya tümüyle ortadan
kaldıran işlemlerde bulunmak yetkisi, yasa koyucunun görevidir.
Hukuk devleti ilkesinin gereği olan kazanılmış
haklara saygı, aynı zamanda hukukun genel ilkelerinden birini
oluşturmaktadır. Kazanılmış hak, özel hukuk ve kamu hukuku alanlarında
genel olarak, hak sağlamaya elverişli nesnel yasa kurallarının bireylere
uygulanması ile onlar için doğan öznel hakkın korunmasıdır. Kazanılmış bir
haktan söz edilebilmesi için bu hakkın, yürürlükte olan kurallara
göre bütün sonuçlarıyla fiilen elde edilmiş olması gerekir. Kazanılmış hak,
kişinin bulunduğu statüden doğan, kendisi yönünden kesinleşmiş ve kişisel
niteliğe dönüşmüş haktır. Bir statüye bağlı olarak ileriye dönük,
beklenen haklar, kazanılmış hak niteliğinde değildir.
Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında da
belirtildiği üzere, yasayla düzenleme ilkesi, düzenlenen konudan yalnız kavram,
ad ve kurum olarak söz edilmesi değil, bunların yasa metninde
kurallaştırılmasıdır. Kurallaştırma ise, düzenlenen alanda temel ilkelerin
konulmasını ve çerçevenin çizilmiş olmasını ifade eder. Ancak bu koşulla
uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların belirlenmesi yürütme
organının takdirine bırakılabilir.
İptali istenilen kuralın birinci
cümlesindeki düzenleme ile ülkemizdeki özel ve madencilik yapılmaması
baştan belli olan alanlara ruhsat verilmesinin önceden önlenmesi, çeşitli
şekilde özel önem arzeden bu yerler ile bu gibi yerlerde daha önce izin
almış olan madencilerin kazanılmış haklarının da korunmasının amaçlandığı,
ikinci cümlesi ile izne tâbi olan yerlere başvuru yapılıp, bu yerlere
sürekli olarak izin verilmemesi hallerinde diğer kanunlarda belirtilen
kısıtlamalar göz önüne alınarak bu yerleri ruhsat müracaatına kapatarak,
gereksiz yere emek, zaman kaybı ve masraf yapılmasının önüne geçilmesinin
amaçlandığı, üçüncü cümlesi ile; kısıtlama gerekçesi ortadan kalkan
alanlarda maden bulunma olasılığının yüksek olması nedeniyle haksız
uygulama ve haksız kazançları engellemek için ilk müracaat usulü değil,
yarışma usulü olan ihale yöntemi öngörülerek kamu yararının amaçlandığı,
son cümlesi ile de; madenciliğin diğer sektörlerden farklı özelliklerinin
bulunması, bu sektörün işleyişi ile ilgili hukuki ve kurumsal yapıyı oluşturan
hukuki rejimin farklı ve özgün olmasını gerektirmesi nedenleriyle, keyfi
uygulamalarla ve alt düzeydeki mevzuat ile madencilik faaliyetlerinin
kısıtlanmasının önüne geçilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Kamu
yararının amaçlandığı ve kazanılmış hakların ihlal edilmediği iptali
istenilen kuralın anayasal sınırlar içinde yasa koyucunun takdirinde olduğu
açıktır.
Bunun yanında, madencilik
faaliyetlerinin yapılması ve ruhsatlandırma işlemlerinin yürütülmesi ile ilgili
olarak Bakanlık tarafından yapılacak olan kısıtlama, her madenin durumuna
göre farklılık arzedecek nitelikte olup, özel bir uzmanlık ve teknik bilgi
gerektirmektedir. Kuralın birinci cümlesinde madencilik faaliyetlerine
Bakanlık tarafından kısıtlama getirilirken maden işletme yöntemi, faaliyetin
yapıldığı bölge, madenin cinsi, yapılacak yatırımın çevresel etkileri,
şehirleşme ve benzeri hususlar gibi hangi kriterlerin dikkate alınacağı açık bir şekilde belirtilmektedir.
Ayrıca, kuralda benzeri hususlar denilmek suretiyle de daha önce belirtilen
kriterlere benzer nitelikte sebeplerin öngörüldüğü ve bu sözcüğün de
Kanun’un ve kuralın çıkarılış amacından bağımsız olarak kullanılmadığı
açıktır. Bu nedenle, “benzeri
hususlar” ibaresinin belirsiz, soyut olmadığı gibi, keyfi uygulamalara
yol açabilecek nitelikte olduğu da söylenemez.
İptali istenilen kuralın ikinci
cümlesinde ise ilk müracaat veya ihale yolu ile yapılacak ruhsatlandırmalarda
müracaatın yapılacağı alanların Bakanlıkça ruhsat müracaatına
kapatılabilmesi, diğer kanunlar ile getirilen kısıtlamalar dahilinde mümkün
olabilecektir. Bu nedenlerle, kuralda ve ilgili kanunlarda belirtilen genel
çerçeve ve esaslar doğrultusunda ayrıntı ve uzmanlık gerektiren konularda
iptali istenilen kurallar uyarınca Bakanlığa kısıtlama ve ruhsat müracaatına
kapatma yetkisinin verilmesi yasama yetkisinin devri ya
da idareye Anayasa’dan kaynaklanmayan bir yetkinin kullandırılması
niteliğinde değildir.
Ayrıca,
iptali istenilen kuralda Bakanlığın kısıtlama ve ruhsat müracaatına kapatma
yetkilerini hangi kriterleri göz önüne alarak, ne şekilde kullanacağı açık,
net, anlaşılır ve nesnel bir şekilde belirtildiğinden, kuralda belirsizlik
olmadığı ve hukuk devleti ilkesine aykırılık bulunmadığı gibi bu
düzenlemeler Anayasa’nın 168. maddesi ile de uyumludur.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2., 7. ve 168. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 63. maddesi ile ilgisi
bulunmamaktadır.
C- Kanun’un 3. Maddesiyle 3213 Sayılı Kanun’un 7.
Maddesine Eklenen İkinci Fıkranın İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali istenilen kural
ile başta orman alanları, kıyılar, tarih kültür ve tabiat varlıkları olmak
üzere ülke için son derece önemli ve hassas alanların maden aramasına
açılabilme olanağının sağlandığı, bu düzenlemenin nihai aşamada tüm
alanları başvuruya açık hale getirmek için yapıldığı, bu nedenle, iptali
istenilen kuralın Anayasa’nın 2. ve 168. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
İptali istenilen kuralda, özel çevre koruma
bölgelerinin, milli parkların, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının,
muhafaza ormanlarının, 4.4.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa göre
korunması gerekli alanların, 1. derece askeri yasak bölgelerin, 1/5000
ölçekli imar plânı onaylanmış alanların, 1. derece sit alanları ile
madencilik amacı dışında tahsis edilen ve Genel Müdürlük tarafından uygun
görüş verilen elektrik santralleri, organize sanayi bölgeleri, petrol,
doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi yatırım alanlarına ait
koordinatların ilgili kurumlar tarafından Maden İşleri Genel Müdürlüğü
(MİGEM)’ne bildirileceği öngörülmektedir.
Kuralın gerekçesinde, ülkemizin özellik arz
eden hassas bölgelerinin sayısallaştırılmış hali ile tam olarak ortaya
konulamadığı, hangi bölgede, ne tür bir faaliyetin ülke yararına olacağı
yönünde arazi plânlamasının henüz yapılamadığı, bu nedenle, madencilik
yapılacak alanlarda hassas yörelerden hangisinin bulunduğunun bilinmesi ve
bu alanların Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nün bilgisayar sistemine
işlenmesi amacıyla iptali istenilen kuralın öngörüldüğü belirtilmektedir.
Kamu yararı amacıyla çıkarıldığı anlaşılan kuralın anayasal sınırlar içinde
yasa koyucunun takdir yetkisinde olduğu kuşkusuzdur.
Öte yandan, kuralda belirtilen alanların,
koordinatlarının MİGEM’e bildirilmesinin yasa ile düzenlenmesi Anayasa’nın
168. maddesi gereğidir.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2. ve 168. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
D-
Kanun’un 3. Maddesiyle 3213 Sayılı Kanun’un 7. Maddesine Eklenen Üçüncü
Fıkranın İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali istenilen kural
ile ülke için son derece önemli ve hassas alanların maden aramasına
açılabilme olanağının sağlandığı, bu düzenlemenin nihai aşamada tüm
alanları başvuruya açık hale getirmek için yapıldığı, kuralda idarenin
takdir hakkına bağlı bir yetki devrine gidildiği, söz konusu hassas
alanların ruhsat taleplerinin nasıl hak sağlayacağının da açık olmadığı, bu
hususların kanunda açıkça belirtilmesinin gerektiği, ancak düzenlemede bu
şartların gösterilmediği belirtilerek, iptali istenilen kuralın Anayasa’nın
2. ve 168. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca, iptali istenilen
kural Anayasa’nın 7. maddesi yönünden de incelenmiştir.
İptali istenilen kuralda, Maden Kanunu’nun
yedinci maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen alanlara yapılan ruhsat
müracaatlarının hak sağlaması halinde, iki ay içinde harç ve teminatın
yatırılmasından sonra bu alanlara ilişkin ilgili kurumlardan izin alınması
için bir yıl süre verileceği, bu süre içinde izin alınması durumunda Maden
Kanunu’nun 16. maddesine göre ruhsat düzenleneceği, izin alınamaması
halinde ise müracaatın reddedileceği, müracaat alanının bir kısmının bahse
konu alanlarla çakışması halinde, çakışan alan dışındaki serbest alana
ilişkin olarak iki aylık süre içinde Kanunun 16. maddesine göre müracaatta
bulunulması halinde ruhsat düzenleneceği, aksi halde tüm müracaat alanının
bu süre sonunda müracaatlara açık hale geleceği belirtilmektedir.
Madencilik sektörü, istihdamı yoğun bir
sektör olması, hizmet ana ve yan sanayi sektörlerini teşvik etmesi, bölgesel
ve yerel kalkınmayı ön plana çıkararak hem işsizliği önlemesi hem de göçü
azaltması ve yeraltından çıkarıldığı anda yüzde yüz katma değer yaratması
gibi özellikleri nedeniyle ülke kalkınmasında büyük rol oynamaktadır.
Madencilik sektöründe yer seçme şansının olmaması nedeniyle madenlerin
oluştukları yerde üretilmesi zorunlu bulunmaktadır. Bu durumda madencilik
ya oluştuğu yerden üretilerek ülke yararına sunulacak, ya da bu temel
kaynak yeraltında bırakılacaktır.
İptali istenilen kural, hem madencilik sektörü
hem de korunması gerekli alanlar birlikte değerlendirilerek, uygun
görülmesi halinde bu yerlerde madencilik faaliyetinin belirli bir düzen
içerisinde işlemesi ve hassas olan bu alanların izin sürecine tabi
tutularak korunmasının sağlanması için kamu yararı amacıyla çıkarılmıştır. Ayrıca, belirtilen alanlara
yapılan ruhsat müracaatlarında ruhsat verilmeden önce ilgili kurumdan izin
alınması öngörülerek, izin alınamaması halinde, bu durum en baştan tespit
edilerek, başvuran madencinin lüzumsuz masraf yapması, emek ve zaman
kaybetmesi önlenmek ve bu işlemler için bir yıllık bir süre öngörülerek de
izin alma sürecinin uzamasının önüne geçilmek istenmiştir. Bu bağlamda,
belirtilen hassas alanların korunması amacıyla bu yerlerde ilgili
kurumların mevzuatlarına göre izin alınarak madencilik yapılmasına ilişkin
düzenleme yapılması, anayasal sınırlar içinde yasa koyucunun takdirindedir.
Kaldı ki, kuralda belirtilen hususların yasa ile düzenlenmesi de
Anayasa’nın 168. maddesi gereğidir.
Kural ile madencilik için yapılan başvuru
üzerine herhangi bir hak tesis edilmeden önce belirtilen alanlara ilişkin
olarak ilgili kurumlardan izin alınması zorunluluğu getirilmektedir. İlgili
kurumlar söz konusu izinleri, belirtilen yerler için özel olarak
düzenlenmiş anayasal ve yasal düzenlemeleri değerlendirerek vermektedirler.
Bu husus 3213 sayılı Kanunun 7. maddesinin yedinci fıkrasında da; “Madencilik faaliyeti yapılan alanların,
izne tabi alan olmaları halinde, ilgili olduğu kanun hükümlerine göre
gerekli izinlerin alınması zorunludur...” şeklinde belirtilmektedir.
Kuralda belirtilen alanlarla ilgili olarak;
Anayasa’nın 43. maddesinin birinci fıkrasında; “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” denilmek
suretiyle kıyıların niteliğini belirten genel kural konulmuş, ikinci
fıkrada ise deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını
çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararının
gözetileceğine değinilerek özel yararlanma kamu yararı ile
sınırlandırılmıştır. Anayasa’nın 43. maddenin son fıkrasında ise bu
alanların, kullanış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden
yararlanma imkân ve şartlarının kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. Buna
ilişkin yasal düzenleme ise 3621 sayılı Kanun ile yapılmıştır.
Anayasa’nın 63. maddesine göre de, tarih,
kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlamak, bu
amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri almak görevi Devlete
verilmiştir. Bu yerlere ilişkin yasal düzenlemeler ise 2863 sayılı Kültür
ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile 4915 sayılı Kara Avcılığı
Kanunu’nda bulunmaktadır.
Anayasa’nın 56. maddesinin birinci ve ikinci
fıkrasında da “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına
sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini
önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” hükmü yer almaktadır.
Çevre ile ilgili yasal düzenlemelere de 2872 sayılı Çevre Kanunu’nda yer
verilmiştir.
Anayasa’nın 169. maddesinin birinci
fıkrasında, Devletin, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi
için gerekli kanunları koyacağı ve tedbirleri alacağı, bütün ormanların
gözetiminin Devlete ait olduğu, ikinci fıkrasında, Devlet ormanlarının
mülkiyetinin devrolunamayacağı, Devlet ormanlarının kanuna göre, Devletçe
yönetileceği ve işletileceği, bu ormanların zamanaşımı ile mülk
edinilemeyeceği ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamayacağı,
üçüncü fıkrasında da, ormanlara zarar verebilecek hiç bir faaliyet ve
eyleme izin verilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Konu ile ilgili yasal düzenlemeler
de 6831 sayılı Orman Kanunu’nda belirtilmiştir.
Kuralda belirtilen alanlarda madencilik
faaliyetinin yapılması için ilgili kurumlardan alınması gerekli olan
izinlerin usul ve esasları, Anayasa’da ve bu alanlara ilişkin ilgili
kurumların yasalarında açık, net ve belirli bir şekilde gösterilmektedir.
Bu bağlamda, Anayasa ve yasa ile çizilen bu
çerçeve içinde temel kurallar saptandıktan sonra, uzmanlık gerektiren ve
teknik ayrıntılara ilişkin konuların düzenlenme yetkisinin idareye
verilmesi,yasama yetkisinin devri
niteliğinde değildir.
Bunun yanında
iptali istenilen kuralın üçüncü cümlesinde geçen serbest alan, belirtilen
alanların dışında kalan ve izne tabi olmayan yerlerdir. Serbest alanlarda
ruhsat alınması usulü Maden Kanunu’nun 16. maddesinde düzenlenmiştir.
Serbest alana ilişkin olarak iki aylık süre içinde Maden Kanunu’nun 16.
maddesine göre müracaatta bulunulmaması halinde, tüm müracaat alanının
müracaatlara açık hale gelmesi ise kuralda belirtilen alanlar ve serbest
alanlara yönelik olarak farklı kişilerin başvuru yapabileceği anlamını
taşımaktadır. Ancak, kuralda belirtilen bu yerlerin müracaatlara açık hale
gelmiş olması, ilgili kurumlardan izin alınması gerekli yerler için izin
alınmayacağı anlamına gelmez.
Yasa koyucunun iptali istenilen kuralı, izne tabi yerlere göre ruhsat alma
şartları daha kolay olan serbest alanlarla ilgili olarak gerekli başvuruyu
yapmayan başvurucunun, izne tabi alanlardaki izin sürecini yerine getirme
ihtimalinin olmadığı inancıyla, madencilik yapılabilecek bu tür alanların
gereksiz yere meşgul edilmesinin önlenmesi için kamu yararı amacıyla
öngördüğü anlaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2., 7. ve 168. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
E- Kanun’un 3. Maddesiyle 3213 Sayılı Kanun’un 7.
Maddesine Eklenen Beşinci Fıkranın İncelenmesi
1-
Kuralın Anlam ve Kapsamı
İptali istenilen kuralda, yaban hayatı
koruma ve geliştirme sahalarında maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu
faaliyetler için gerekli olan geçici tesislere çevresel etki değerlendirme
raporunda belirlenen esaslar dahilinde izin verileceği ve alınan izinlerin
uzatmalar dahil ruhsat hukuku sonuna kadar devam edeceği öngörülmektedir.
2872 sayılı Çevre Kanunu’nun ikinci maddesinde; “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED):
Gerçekleştirilmesi plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve
olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin
önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için
alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin
belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve
kontrolünde sürdürülecek çalışmaları ifade eder.” biçiminde
tanımlanmaktadır.
2872 sayılı Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasında,
sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek nitelikte bir faaliyeti
gerçekleştirmeyi planlayan kurum, kuruluş ve işletmelerin “Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu”
veya “Proje Tanıtım Dosyası”
hazırlamakla yükümlü oldukları belirtilmektedir. İkinci fıkrasında da “Çevresel
Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi
Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili onay, izin,
teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz
ve ihale edilemez.” denilmektedir.
Herhangi bir madencilik projesinin
gerçekleştirilebilmesi için 2872 sayılı Kanun’un 10. maddesi uyarınca, ÇED
Yönetmeliğinin EK-1 listesinde bulunan projeler için “ÇED Raporu” alınması, nispeten daha küçük ölçekli projelerin
bulunduğu EK-2 listesindeki projeler için ise “ÇED Gerekli Değildir” kararı alınması gerekmektedir. Ancak,
iptali istenen kural uyarınca, yaban hayatı koruma ve geliştirme
sahalarında madencilik projesinin gerçekleştirilebilmesi, projenin büyüklük
ve küçüklüğüne ve EK-1,2 listesinde olduğuna bakılmaksızın ancak ÇED Raporu
alınması halinde mümkün olabilecektir. Ayrıca, yaban hayatı koruma ve
geliştirme sahalarında madencilik faaliyetinde bulunabilmek, Maden
Kanunu’nun 7. maddesinin ikinci, üçüncü ve yedinci fıkraları uyarınca özel
koşullara bağlanmış bulunmakta ve bunun için ÇED Raporu yanında ilgili
kurumdan izin alınmasını da gerektirmektedir.
2-
Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, yaban hayatın
korunmasının Anayasanın 63. maddesi uyarınca koruma altında olduğu, tabiat
varlıklarının ve yaban hayatın korunmasının söz konusu madde uyarınca
Devletin sağlamakla yükümlü olduğu bir görev olduğu, Anayasa’nın 168.
maddesi kapsamında maden işlemlerinin yasayla düzenlenmesi halinde de Anayasa’nın
63. maddesinin gözetilmesinin gerektiği, yaban hayatı geliştirme ve koruma
sahalarında maden arama ve işletme faaliyetlerinin ve geçici tesislerin
izninin çevresel etki değerlendirme raporunda belirlenen esaslara
bağlanmasının da kuralın Anayasa’ya aykırılığını ortadan kaldırmadığı,
yasayla düzenleme ilkesinin de ayrıca ihlâl edildiği, yaban hayatı koruma
yerine alınan izinlere koruma getirilmesinin Anayasayla bağdaşmayacağı
belirterek, kuralın Anayasa’nın 63. ve 168. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca, iptali istenilen
kural Anayasa’nın 2. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Anayasa’nın 63. maddesinin birinci
fıkrasında, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını
sağlamak, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri almak görevi
Devlete verilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu varlıklar ve değerlerden özel
mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak
sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetlerin kanunla
düzenleneceği esası getirilmiştir.
3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesinin yedinci
fıkrasında, madencilik faaliyeti yapılan alanların, izne tabi alan olmaları
halinde, ilgili olduğu kanun hükümlerine göre gerekli izinlerin alınmasının
zorunlu olduğu belirtilmekte, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının
da 7. maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları uyarınca izne tabi yerlerden
olup, ilgili kurumlardan izin alınması gerektiği anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla, iptali istenilen kural ile yaban hayatı koruma ve geliştirme
sahaları doğrudan doğruya maden arama ve işletme faaliyetlerine
açılmamakta, bu yerlerde madencilik yapılabilmesi ancak ÇED raporunun
olumlu olması ve bu raporda belirlenen esaslara uygun olarak ilgili kurumun
izin vermesine bağlı bulunmaktadır
İptali istenilen kural, uygulamada meydana gelen
tereddüt ve sıkıntıların giderilmesi ve izin sürecinde, daha küçük ölçekli
madencilik faaliyetlerinde “ÇED
Gerekli Değildir” kararı yerine “ÇED
Raporu” alınması esası getirilerek,hassas olan yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının daha da
kapsamlı olarak korunması, alınan izinlerin uzatmalar dahil ruhsat hukuku
sonuna kadar devam etmesi ile de, kazanılmış hakların korunması açısından
alınan izinlerin keyfi uygulamalar ile sekteye uğratılmaması için kamu
yararı amacıyla öngörülmüştür. Yasa koyucunun takdirinde olan iptali
istenilen kural, Anayasa’nın 63. maddesi uyarınca tabiat varlıklarının ve
değerlerinin korunmasında Devlete verilen görevin de bir gereğidir.
Ayrıca,
Anayasa’nın 168. maddesi uyarınca, tabiî servet ve kaynaklarla ilgili
gerçek ve tüzel kişilerin uyması gereken usul ve esasların yasayla
düzenlenmesi gerekmektedir. İptali istenilen kural ile yaban hayatı koruma
ve geliştirme sahalarında yapılacak madencilik faaliyetlerinde uyulması
gereken hususlar Kanun’da gösterilmiş bulunmaktadır. Bu nedenle kural,
Anayasa’nın 168. maddesine aykırı değildir.
Açıklanan
nedenlerle, iptali istenilen kural Anayasa’nın 2., 63. ve 168. maddelerine
aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
F- Kanun’un 3. Maddesiyle 3213 Sayılı Kanun’un 7.
Maddesine Eklenen Altıncı Fıkranın İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali istenilen hükümle,
soyut ifadelerle maden arama faaliyetine tekabül eden yüzey alanı için
herhangi bir izin alınmasına gerek olmadığının ifade edilmesi ve sadece
madencilik faaliyetine bağlı olarak gerekli olan yerüstü tesisleri veya
galeri ağzının isabet ettiği alan için izin zorunluluğu getirilmesinin su,
toprak, tarım, sağlık, çevre, tarih, kültür ve tabiat varlıkları ile
ormanların korunmasını ve güvence altına alınmasını ortadan kaldırdığı, yer
altı madencilik faaliyetlerinin, yerüstüne etkisi konusunda hiçbir yasal
önlem alınmadığı, yeraltının ekosisteme ve doğal hayata doğrudanvereceği zararın gözetilmediği, ayrıca,
yasa koyucunun, yerüstü tesisleri veya galeri ağızlarının yaratacağı
tahribatı önleyici önlemleri de almayarak anayasal gerekleri yerine
getirmediği, bunlara ek olarak, hangi yöntem ve teknolojinin kullanılacağına
ve hangi derinlikteki projelerin Genel Müdürlükçe kabul edileceğine dair
herhangi bir sınırlayıcı ifade bulunmadığı, Genel Müdürlüğe sınırları
belirsiz, çerçevesi çizilmeden, esas ve ölçütleri getirilmeden, geniş bir
takdir yetkisinin verildiği belirtilerek, kuralın Anayasa’nın 7., 63. ve
169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralda, uygulanan yöntem,
teknoloji ve derinliğe bağlı olarak projesi Genel Müdürlükçe uygun bulunan
yeraltı madencilik faaliyetlerinin tekabül ettiği yüzey alanı için herhangi
bir izin alınmayacağı, yeraltı madencilik faaliyetlerine bağlı olarak
gerekli olan yerüstü tesisleri veya galeri ağzının isabet ettiği alan için
ise gerekli izinlerin alınmasının zorunlu olduğu öngörülmektedir.
Genel olarak, yeraltı madencilik faaliyetlerinin
galeri ya da desandre giriş yeri dışında yüzey alanına herhangi bir olumsuz
etkisi olmamaktadır. İptali istenilen kural gereği de yerüstü tesisleri
veya galeri ağzının isabet ettiği alan için gerekli olan izinlerin alınması
zorunludur. İptali istenilen kuralın, hassas ve korunması gerekli alanlarda
yüzey alanına hiçbir etkisi olmadan izin alınan yerden girilmek suretiyle
madencilik faaliyetinin yapılması, ayrıca madencinin gereksiz yere masraf,
emek ve zaman kaybetmesinin önlenmesi için kamu yararı amacıyla öngörüldüğü
anlaşılmaktadır. Böylece ekonomik olarak yapılabilecek madencilik faaliyetlerinin
önü açılmakta ve hassas yörelerin de korunması sağlanmaktadır.
Yeraltı madencilik
faaliyetlerinin tekabül ettiği yüzey alanı için herhangi bir izin
alınmaması, her yeraltı madencilik faaliyeti için geçerli olmayıp, ancak,
uygulanan yöntem, teknoloji ve derinliğe bağlı olarak projesi MİGEM
tarafından uygun bulunan yeraltı madencilik faaliyetleri için geçerlidir.
Yeraltı madencilik faaliyetleri çeşitlilik arzetmekte, çıkarılacak madenin
grubu ve cinsine göre yerüstünde olan etkileri de farklılık göstermektedir.
Özel bir uzmanlık ve teknik bilgi isteyen ve her madenin grubu ve cinsine
göre farklılık gösteren yeraltı madencilik faaliyeti ile ilgili esasların
yasayla ayrıntılı bir şekilde düzenlenmesi teknolojik ve bilimsel
gelişmeler karşısında değişen ve gelişen koşul ve esasların zamanında
yerine getirilmesini önleyebilir. Bu bağlamda, yasa koyucu gerektiğinde
sınırlarını belirlemek koşuluyla özel bir uzmanlık ve teknik bilgi
gerektiren konuların düzenlenmesini idareye bırakabilir. Bu nedenlerle,
iptali istenilen kural ile çizilen bu çerçeve içinde temel kurallar
saptandıktan sonra, uzmanlık gerektiren ve teknik ayrıntılara ilişkin konuları
değerlendirme yetkisinin MİGEM’e verilmesi, yasama yetkisinin devri
niteliğinde değildir.
Öte yandan, yerüstünde yapılacak olan
tesisler ve galeri ağzı için gerekli izinlerin alınması zorunludur. Buna
ilişkin usul ve esaslar 3213 sayılı Kanun’da ve izin alınması gerekli yere
göre ilgili kanunlarda yer almaktadır. Dolayısıyla, kural Anayasa’nın 63.
ve 169. maddelerinde belirtilen yerlerin korunması için gerekli tedbirleri
alma yönünde Devlete verilen görevin yerine getirilmesi gereğinden
kaynaklanmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 7., 63. ve 169. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe
katılmamıştır.
G- Kanun’un 3. Maddesiyle Değiştirilen 3213 Sayılı
Kanun’un 7. Maddesinin Onikinci Fıkrasının Birinci Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali istenilen kurala
göre, imar alanları içinde kalan madencilik faaliyetleri için bu alanlarda
kendilerine yasayla görev ve yetki sorumluluğu verilen yerel yönetimlerden
izin alınacağı, yerel yönetimler hukuku çerçevesinde bu izin müessesesinin
yerinde olduğu,ancak, hangi
madencilik faaliyetlerine hangi koşullarla izin verileceği, izin işleminin
usul, esas ve ölçüleri ve de çerçevesinin yasayla gösterilmediği, ilgili
yerel yönetimlere geniş kapsamlı, sınırsız takdir yetkisi verildiği,
Kanun’da açıkça düzenleme yoluna gidilmeden imar alanları içinde kalan
madencilik faaliyetleri için ilgili yerel merciye izin yetkisi verilmesinin
yasama yetkisinin devri niteliğinde olduğu belirtilerek, kuralın
Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralda, imar alanları
içinde kalan madencilik faaliyetlerinin, ilgili yerel merciden izin
alınarak yapılacağı öngörülmektedir. Kuralda belirtilen ilgili yerel
merciin, Anayasa’nın 127. maddesinde düzenlenen mahalli idareler olduğu,
bunların da belediye sınırları ve mücavir alanlar dışında ve kanunlarda
münhasıran il özel idaresine yetki verilen hususlarda il özel idaresi,
büyükşehir belediyesi sınırları ve mücavir alanlar içinde büyükşehir
belediyesinin yetkili olduğu konularda büyükşehir belediyesi, bunların
dışında kalan hususlarda büyükşehir ilçe veya ilk kademe belediyesi,
belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde belediye olduğu
anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 7. maddesindeki “Yasama
yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki
devredilemez” kuralına göre, yasa koyucunun temel ilkeleri
koymadan, çerçeveyi çizmeden yürütmeye yetki vermemesi, sınırsız, belirsiz
bir alanı, yönetimin düzenlemesine bırakmaması gerekir. Yasa ile
yetkilendirme Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamına
gelmez. Yasa koyucu, gerektiğinde sınırlarını belirlemek koşuluyla bazı
konuların düzenlenmesini idareye bırakabilir.
Madencilik faaliyetleri ve bu faaliyetlere
dayalı yapılan tesisler, o alandaki maden rezervinin ömrü ile sınırlı
olarak faaliyet gösterebilmektedir. Bu durum madencilik faaliyetleri ve
buna dayalı tesislerin geçici olmasını gerektirmektedir. Maden bitince
açılan ocağın ve yapılan tesislerin bir önemi kalmamaktadır. İptali istenen
cümle ile madencilik faaliyetinin imar alanları içinde yapılması halinde
ilgili yerel merciden izin alınması öngörülerek, madencilik faaliyetinin
gerektirdiği yapıların kanunlarda belirtilen hususlar ile fen ve sağlık
kurallarına uygun olması sağlanmak istenmiştir.
Anayasa’da imar alanları içinde
kalacak madencilik faaliyetlerine ilişkin yetkinin merkezi idare ya da
yerel yönetimlere ait olduğu konusunda bir kural yer almamakta olup
ihtiyaçlara göre bu hususun belirlenmesi yasa koyucuya aittir. Bu nedenle,
iptali istenilen kural ile imar alanları içinde kalan madencilik faaliyetlerine
ilişkin yetkinin ilgili yerel mercilere bırakılması yasa koyucunun
takdirindedir.
Bunun yanında ilgili yerel mercilerin izin
verirken uygulayacakları kurallar ilgisine göre 3194 sayılı İmar Kanunu,
5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 5302 sayılı İl Özel İdaresi
Kanunu ve 5393 sayılı Belediye Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu nedenle, imar alanları içinde kalan madencilik
faaliyetlerine ilgili yerel mercilerin izin verme yetkisi, yasa koyucunun
belirtilen kanunlarda yer alan hükümler ile asli düzenlemeleri yaparak
çerçeveyi belirlemiş olması nedeniyle yasama yetkisinin devri olarak
nitelendirilemez.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
H- Kanun’un 3. Maddesiyle Düzenlenen 3213 sayılı
Kanun’un 7. Maddesinin Onyedinci Fıkrasının “Kurul ... toplanır.” Bölümünün
İncelenmesi
1- Kuralın Anlam ve Kapsamı
3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin on
beşinci fıkrasında, madencilik faaliyetleri ile Devlet ve il yolları, otoyollar,
demir yolları, havaalanı, liman, baraj, enerji tesisleri, petrol, doğalgaz,
jeotermal boru hatları, su isale hatları gibi kamu yararı niteliği taşıyan
yatırımların birbirlerini engellemesi, maden işletme faaliyetinin yapılamaz
hale gelmesi, yatırım için başka alternatif alanların bulunamaması
durumunda, madencilik faaliyeti ve yatırımla ilgili kararın, Kurul
tarafından verileceği öngörülmektedir.
3213 sayılı Kanun’un 3. maddesinde Kurul; “Devlet Planlama Teşkilatının bağlı
olduğu bakanın başkanlığında oluşturulan, maden işletme faaliyetleri ile
diğer yatırımların kamu yararı açısından önceliğini ve önemini tespit
ederek karar veren kurulu.” şeklinde tanımlanmıştır.
İptali istenen bölümde ise Kurul’un Devlet Planlama
Teşkilatı (DPT)’nın bağlı olduğu bakanın başkanlığında, Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu
bakan/bakanlar ve yatırım kararına onay veren kurumun ilgili olduğu bakan
olmak üzere asgari üç kişiden oluşacağı, ancak, yatırımcı kuruluşun
DPT.’nin bağlı olduğu Bakanlığa veya Bakanlığa bağlı ilgili veya ilişkili
bir kurum ve katılımcı sayısının üçün altında olması halinde Sanayi ve
Ticaret Bakanı’nın Kurula katılacağı, Kurul’un Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan herhangi birinin daveti üzerine
toplanacağı öngörülmektedir.
Kuralda, Kurulun DPT’nin bağlı olduğu bakanın
başkanlığında toplanacağı ifade edilmekte ise de, 8.6.2011 günlü, 27958
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 641 sayılı Kalkınma
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname
(KHK)’nin 43. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, DPT Kuruluş ve Görevleri Hakkında
KHK, Ek 2. maddesi dışında yürürlükten kaldırıldığından, 43. maddenin
birinci fıkrasının (a) bendinde;
“Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığının bağlı ya da sorumlu olduğu
Bakana yapılan atıflar Kalkınma Bakanına yapılmış sayılır.” (b)
bendinde de; “Devlet Planlama
Teşkilatına veya Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığına yapılan atıflar
Kalkınma Bakanlığına...yapılmış sayılır” denildiğinden, iptali
istenilen kuralda yer alan DPT’nin bağlı olduğu bakanın başkanlığında
cümlesinin söz konusu KHK’nin yürürlüğe girmesinden sonra Kalkınma Bakanı’nı
ifade ettiğinin, ikinci cümlede geçen “…yatırımcı
kuruluşun Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa veya
Bakanlığa bağlı ilgili veya ilişkili bir kurum…”ifadesinin ise “…yatırımcı kuruluşun Kalkınma Bakanlığına veya Kalkınma
Bakanlığına bağlı ilgili veya ilişkili bir kurum…” şeklinde anlaşılması
gerekir.
Aynı şekilde kuralın ikinci cümlesinde,
yatırımcı kuruluşun Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa
veya Bakanlığa bağlı ilgili veya ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının
üçün altında olması halinde Sanayi ve Ticaret Bakanı’nın Kurula katılacağı
belirtilmekte ise de, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı 3.6.2011 günlü, 635
sayılı Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında KHK ile kaldırılmıştır. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, 635 ve 640
sayılı KHK.’lar ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ve Bilim, Sanayi ve
Teknoloji Bakanlığı olarak ikiye ayrılmış ve devredilen birimlerin görev ve
yetkileri nedeniyle Sanayi ve Ticaret Bakanlığına yapılan atıfların bu
Bakanlıklara yapılmış sayılacağı 635 ve 640 sayılı KHK.’ların ilgili maddelerinde
belirtilmiştir. Maden işletmelerinin daha çok sanayi ile ilgili olması,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığının madenciliği de ilgilendiren görevlerinden
birçoğunun Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına verilmesi karşısında,
kuralda geçen Sanayi ve Ticaret Bakanını 635 sayılı KHK.’nin yürürlüğe
girmesinden sonra Bilim,Sanayi ve
Teknoloji Bakanı olarak kabul etmek gerekir.
Kuralda geçen yatırımcı kurum ya da kuruluş
ise madencilik faaliyetinin karşısında bulunan yatırımla ilgili tarafı
ifade etmektedir.
2-
Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, yatırımcı kurum ya da
kuruluşun, maden işletme faaliyeti ya da diğer yatırımları yapan kurum ya
da kuruluş olduğu, yatırımcı kurum ya da kuruluşun yatırımda taraf olduğu,
bu kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu bakan/bakanların da aynı durumda
taraf olduğu, yatırım için lehine karar verilmesi olası kurum ya da kuruluşun
bağlı olduğu bakan/bakanların, kurulda oy kullanma hakkının bulunmasının
aldığı karar “kamu yararı kararı”
yerine geçen Kurulun kararlarının etkilenmesine, adalet ilkesinin zedelenmesine
yol açacağı, ayrıca, DPT’nin bağlı olduğu bakan ve Enerji ve Tabi Kaynaklar
Bakanı ile sayısı iki olan ve en az üç kişiden oluşan Kurulun, yatırımcı
kurum ya da kuruluşun bağlı olduğu bakanın birden fazla olması halinde salt
çoğunluk kararında da sorunlar yaşanacağı belirtilerek, iptali istenilen
sözcüklerin Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu, Başvuru kararında ise
Maden Kanunu’nun 7. maddesinin sekizinci fıkrasının Anayasa Mahkemesinin
2004/70 Esas, 2009/7 Karar sayılı kararı ile iptal edildiği ve iptal
gerekçesinde, Kurul’u oluşturan kişilerin kimlerden oluşacağı tartışılarak,
bu kişilerin yapacakları görevlerin, Devletin genel idare esaslarına göre
yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli
görevlerden olması nedeniyle, ancak memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle yerine getirileceğinin vurgulandığı, oysa iptal edilen sekizinci
fıkranın yerine düzenlenen fıkrada, Kurul’un bakanlardan oluşacağının
belirtildiği, Bakanların, Devletin yürütmekte olduğu kamu hizmetlerinde
asli ve sürekli görev yapan kişilerden olmadığı, bu nedenle, iptali
istenilen bölümün Anayasa’nın 128. maddesine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Anayasa’nın 128. maddesinde “Devletin, kamu
iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve
sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işleri kanunla düzenlenir. Ancak, mali ve sosyal haklara ilişkin toplu
sözleşme hükümleri saklıdır. Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul
ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir.” denilmektedir.
Anayasa, yasa koyucuya, toplumsal ihtiyaçlar
doğrultusunda madencilik alanında düzenleme yapma yetkisi vermektedir.
Ancak, yasa koyucu bu yetkiyi kullanırken, kamu yararı amacını gütmek ve
Anayasa’nın ilgili diğer kurallarına da uymak zorundadır. İptali istenilen
kural uyarınca Kurul, bakanlardan oluşmaktadır. Kurul’un görevi, madencilik
faaliyetleri ile kamu yararı niteliği taşıyan yatırımların birbirlerini
engellemesi, maden işletme faaliyetinin yapılamaz hale gelmesi, yatırım
için başka alternatif alanların bulunamaması durumunda, madencilik faaliyeti
ile diğer yatırımların kamu yararı açısından önceliğini ve önemini tespit
ederek hangi faaliyetin yapılacağını belirlemektir. Kurul, verilecek
kararın adaletli olmasını ve karardan etkilenecek olan tarafların temsil
edilmesini sağlamak için kamu yararı amacıyla, madencilik faaliyeti ile
ilgili olarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ve diğer yatırımcı kurum ya
da kuruluşun bağlı olduğu bakan/bakanlar ve yatırım kararına onay veren
kurumun ilgili olduğu bakan ile taraflarla ilgisi bulunmayan Kalkınma Bakanı
ya da duruma göre Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın katılımı ile
oluşmaktadır. Kurul’da görevlendirilen bakanlar taraf olmayıp, kamu yararı
açısından en uygun olan faaliyetin gerçekleştirilmesine karar
vereceklerdir. Almış oldukları karar da kanun hükmü gereği kamu yararı
kararı yerine geçecektir.
Ayrıca, 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
18. fıkrasında, “Kurul tarafından
verilecek kararlarda; görünür rezerv alanı ile diğer yatırımın çakışması
halinde öncelikle madenin makul bir sürede üretilebilme imkanının olup
olmadığı, ara ve uç ürüne yönelik madenciliğe dayalı sanayi
tesislerinin hammadde ihtiyacını karşılayan ruhsatlı sahalarda, tesisin
hammadde ihtiyacını karşılayacak şekilde alternatif alanların bulunup
bulunmadığı dikkate alınarak değerlendirme yapılır.” denilerek Kurul
tarafından verilecek kararlarda hangi hususların göz önüne alınacağı
belirtilmektedir.Bununla birlikte
Kurul’un gerekli incelemeyi yapabilmesi için konu hakkında rapor
hazırlattırma ve danışmana başvurma yetkileri de bulunmaktadır.
Bu nedenlerle,yasa koyucunun takdirinde olan iptali
istenilen kural hukukî güvenlik ve dolayısıyla da hukuk devleti ilkelerine
aykırı olmadığı ve keyfi uygulamalara sebebiyet verecek nitelikte
bulunmadığı gibi hukuk düzenini de bozmamaktadır.
Bunun yanında, bakan, belli bir hizmet
alanında icrai kararlar almak yetkisini taşıyan ve kamu otoritesini kullanan
en yüksek kişi olup, o hizmetin başıdır. Ayrıca, kendi görev alanında ve
personeli üzerinde en son hiyerarşik amirdir. Bu nedenle, Kurul’un,
memurlar ve diğer kamu görevlilerinin en üst hiyerarşik amiri ve geniş
anlamda kamu görevlisi olan Bakanlardan oluşmasında Anayasa’nın 128.
maddesine aykırılık yoktur.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
I- Kanun’un 19. Maddesiyle 31.8.1956 Günlü, 6831
Sayılı Orman Kanunu’nun 16. Maddesinin Değiştirilen Birinci Fıkrasının
İncelenmesi
1-
Kuralın Anlam ve Kapsamı
Maden Kanunu’nun 7.
maddesinin dördüncü fıkrasında “Devlet
ormanları içinde yapılacak maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu
faaliyetler için zorunlu ve ruhsat süresine bağlı olarak yapılan geçici
tesislere 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu hükümlerine göre
izin verilir.”denilmektedir.
İptali istenilen kuralda ise, Devlet
ormanları içinde maden aranması ve işletilmesi ile madencilik faaliyeti
için zorunlu; tesis, yol, enerji, su, haberleşme ve altyapı tesislerine,
fon bedelleri hariç, bedeli alınarak Çevre ve Orman Bakanlığınca izin
verileceği, ancak temditler dahil ruhsat süresince müktesep haklar korunmak
kaydı ile Devlet ormanları sınırları içindeki tohum meşcereleri, gen koruma
alanları, muhafaza ormanları, orman içi dinlenme yerleri, endemik korunması
gereken nadir ekosistemlerin bulunduğu alanlarda maden aranması ve
işletilmesinin Çevre ve Orman Bakanlığının muvafakatine bağlı olduğu, genel
bütçe kapsamındaki kamu idarelerinin; baraj, gölet, liman ve yol gibi
yapılarda dolgu amaçlı kullanacağı her türlü yapı hammaddesi üretimi için
yapacağı madencilik faaliyetleri ile zorunlu tesislerden bedel alınmayacağı
öngörülmektedir.
Kuralda, Devlet ormanlarında madencilik
yapılabilmesi için izin alınacak makam Çevre ve Orman Bakanlığı olarak
gösterilmekte ise de, 4.7.2011 günlü, 27984 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren 645 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK.’nin 30. maddesinin birinci fıkrasında; “Mevzuatta bu Kanun Hükmünde Kararname
ile Orman ve Su İşleri Bakanlığına devredilen birimlerle ilgili görevler
nedeniyle Çevre ve Orman Bakanlığına yapılmış olan atıflar Orman ve Su
İşleri Bakanlığına...yapılmış sayılır.” denildiğinden, iptali istenilen
kuralda yer alan “Çevre ve Orman
Bakanlığı”nın 645 sayılı KHK’nin yürürlüğe girmesinden sonra “Orman ve Su İşleri Bakanlığı”nı
ifade ettiğini kabul etmek gerekmektedir.
Devlet ormanları içinde maden aranması ve
işletilmesi ile madencilik faaliyeti için zorunlu; tesis, yol, enerji, su,
haberleşme ve altyapı tesislerine izin verilirken koşulları değerlendirip
sonucuna göre karar verme konusunda idarenin takdir hakkı bulunmaktadır. Bu
nedenle, kuralın birinci cümlesinde geçen “...izin verilir.”ibaresinin “izin verilebilir”
olarak anlaşılması gerekir.
6831
sayılı Orman Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca, ormanlar mülkiyet ve idare bakımından, Devlet ormanları, hükmî
şahsiyeti haiz amme müesseselerine ait ormanlar, hususi ormanlar olmak
üzere ayrılmaktadır.
Hükmi şahsiyeti haiz amme
müesseselerine ait ormanlarda veya özel ormanlarda madencilik faaliyetlerinin
ve faaliyetlerle ilgili her türlü yer, yol, bina ile tesislerin yapılmak
istenmesi ile ilgili hüküm ise 6831 sayılı Kanun’un 16. maddesinin üçüncü
fıkrasında düzenlenmiş bulunmaktadır.
2-
Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, iptali istenilen kural
ile asıl olarak Devlet ormanları içinde, maden arama ve işletilmesinin
yolunun açıldığı, ancak belirtilen durumlara göre arama ve işletme yolunun
değiştiği, Devlet ormanları için bu düzenleme yapılırken, Devlet ormanı
olmayan, orman alanları için düzenleme yapılmadığı, Devlet ormanları
dışında kalan hükmi şahsiyeti haiz amme müesseselerine ait ormanlar ve
hususi ormanlar maden arama ve işletilmesinde orman alanı olarak
nitelendirilmediğinden sıradan mülk olarak algılanacağı ve özel mülkte maden
arama ve işletilmesinin kurallarına tâbi tutulacağı, kuralın Devlet
ormanları için alınan tedbiri diğer ormanlar için almayarak Anayasa’nın
169. maddesinin gereğini yerine getirmediği, ayrıca, kuralın birinci
cümlesinde, bedel alımı dışında hiçbir koşul ve çerçevenin çizilmediği,
izinle ilgili esas, ölçüt ve sınırlama getirilmediği, kuralın ikinci
cümlesinde ise, Devlet ormanları sınırları içindeki tohum meşcereleri, gen
koruma alanları, muhafaza ormanları, orman içi dinlenme yerleri, endemik ve
korunması gereken nadir ekosistemlerin bulunduğu alanların maden aramasına
ve işletilmesine açıldığı, oysa söz konusu alanların ülke için önemleri
nedeniyle koruma altına alındıkları, bu bölgelerin maden arama ve
işletmelerine açılmasının özel korumaya alınmış olmaları durumuyla
çeliştiği, buna ek olarak, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın söz konusu
bölgelerde yapılacak maden arama ve işletme faaliyetine hangi şartlar
altında muvafakat vereceğinin Yasada belirtilmediği, söz konusu yetkinin
sınırlarının çizilmediği, kuralın son cümlesi ile ormanların Anayasanın
169. maddesi kapsamında korunması bir yana, kapsamdaki kamu idarelerine
orman tahribatının yolunun açıldığı, kuralın 3213 sayılı Kanun’un 7.
maddesinin dördüncü fıkrasını da etkisiz hale getirdiği belirtilerek, Anayasa’nın
2., 7. ve 169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 169. maddesinde, ormanların ülke
yönünden taşıdığı büyük önem gözetilerek, korunmaları ve geliştirilmeleri
konusunda ayrıntılı düzenlemelere yer verilmiştir. Bu özel ve ayrıntılı
düzenlemenin, ülkemizde orman örtüsünün sürekli yok edilmesi gerçeğinden
kaynaklandığı kuşkusuzdur. Anayasanın 169.
maddesinin birinci fıkrası gereğince Devlet, doğal kaynaklarımızın en
önemlilerinden birisi olan ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi
için gereken tedbirleri alıp kanun koymak ve bütün ormanların gözetimi
ödevini yerine getirmek durumundadır. Maddenin ikinci fıkrasında ise; “Devlet
ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe
yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu
yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz” hükmüne yer verilmiştir.
Buna göre, kamu yararının bulunması halinde Devlet ormanlarının irtifak
hakkına konu olabileceği açıktır.
Anayasa’nın 7. maddesinde ise, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet
Meclisinindir. Bu yetki devredilemez” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kararlarında
belirtildiği üzere kamu yararının bulunması ve zorunluluk hallerinde Devlet
ormanları üzerinde ancak irtifak hakkı tesisine olanak tanınabilir.
Madenler, doğada milyonlarca yıl süren bir zaman
dilimi içinde doğal olarak ve sınırlı miktarlarda oluşur. Tükendikten sonra
insan eliyle yeniden üretilemez. Madencilik sektöründe yer seçme tercihi
olmamasından dolayı, madenlerin oluştukları yerde çıkartılması teknik bir
zorunluluktur. Ülkemizin maden varlığının tespiti için ise madenlerin
aranması büyük önem taşımaktadır. Ülke kaynaklarının bilinmesi,
araştırılması, rezervinin tespit edilmesi ülke kalkınması için gereklidir.
Maden arama ve işletme faaliyetlerinde bulunulmasında kamu yararının
bulunduğu şüphesizdir. Bu durumda, Devlet ormanı üzerinde madencilik
yapılması ile meydana gelecek kamu yararı ile ormanın, orman olarak korunmasındaki
kamu yararı ağırlığının karşılaştırılması ve üstün olan kamu yararının
tercih edilerek ona göre izin verilmesi gereklidir.
İptali istenilen kuralda Anayasa’nın 169.
maddesinde belirtilen ilkeler doğrultusunda kamu yararı ve zorunluluk
ölçütlerine yer verilmiş olduğundan, Anayasa’nın 169. maddesine aykırılık
bulunmamaktadır.
Bunun yanında, kuralda Devlet ormanları içinde
maden aranması ve işletilmesi ile madencilik faaliyeti için zorunlu tesis,
yol, enerji, su, haberleşme ve altyapı tesislerine kim tarafından hangi
koşullarda izin verileceği belirtilerek temel ilkeler konulmuş ve çerçevesi
çizilmek suretiyle belirlenmiştir. Bu nedenle, kuralın belirsiz olmadığı ve
Bakanlığa belirtilen çerçeve içerisinde uygulama esaslarına ilişkin olarak
tanınan yetkinin, yasama yetkisinin devri olarak nitelendirilemeyeceği
açıktır.
Öte yandan, iptali istenilen kuralın üçüncü
cümlesinde, genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinin; baraj, gölet, liman
ve yol gibi yapılarda dolgu amaçlı kullanacağı her türlü yapı hammaddesi
üretimi için yapacakları madencilik faaliyetleri ve zorunlu tesislere
bedelsiz izin verilmesi düzenlenerek kamu kaynağı kullanan idarelerin diğer
bir kamu kaynağından elde ettikleri madenler için bedel ödemesinin önüne
geçilmesi amaçlanmaktadır. Kural, Devletin yatırımlarının maliyetinin
arttırılmaması, kamunun kaynaklarının başka bir kamu kurumuna
aktarılmasından kaynaklanan zaman ve emek kaybının önüne geçilmesi için
kamu yararı amacıyla konulmuştur. Ayrıca, genel bütçe kapsamındaki kamu
idarelerinin yapacağı madencilik faaliyetleri ve zorunlu tesislere izin
verilmesi konusunda bedel alma koşulu dışında idarenin takdir hakkı
bulunmaktadır. Böyle bir düzenlemenin de Anayasal sınırlar içinde yasa
koyucunun takdirinde olduğu kuşkusuzdur.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2., 7. ve 169. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
İ- Kanun’un 19. Maddesiyle 6831 Sayılı Kanun’un 16.
Maddesine Üçüncü Fıkrasından Sonra Gelmek Üzere Eklenen Dördüncü Fıkranın
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali istenilen kuralda
madencilik faaliyetleri sonunda orman alanlarının doğal yapısının
bozulacağının yasa koyucu tarafından da kabul edildiği ve bu alanların
rehabilite edilmesinden söz edildiği, rehabilite edilmeden ne kastedildiğinin
anlaşılamadığı, madencilik faaliyetiyle yaratılan doğal yıkımın hangi
yollarla telafi edilebileceğinin kanunda açıkça belirtilmesi gerektiği,
aksi takdirde maden işletmesini gerçekleştiren şirketin yasal zorunluluğunu
bilmesi ve bunu gerçekleştirmesinin mümkün olmayacağı ve buna ek olarak,
söz konusu hükmün denetimini yapacak idareye de geniş bir takdir yetkisi
bırakılmış olacağı, söz konusu alanların rehabilitesi amacıyla belediyelere
bedeli karşılığında izin verilmesinin ise tam anlamıyla belirsizlik içerdiği,
belediyelerin bu alanlarda neyi, nasıl yapacağı belli olmadığı gibi,
ağaçlandırmaya hazır hale getirme işleminin de açık olmadığı, ormanların
ekolojik dengesi ve toprak yapısıyla, inşaat, yıkıntı ve hafriyat
atıklarının orman alanı ile uyumu ve bunun denetiminin de yasal güvence
altına alınmadığı belirtilerek, iptali istenilen kuralın Anayasa’nın 2.,
7., 168. ve 169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralda madencilik faaliyetlerinin
sona ermesi neticesinde idareye teslim edilen veya terk edilen doğal yapısı
bozulmuş orman alanlarının rehabilite edileceği, rehabilite maksadı ile bu
alanların orman yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları
ile doldurularak ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi için büyükşehir
mücavir alanlarında büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve
ilçe belediyelerine bedeli karşılığında izin verilebileceği
öngörülmektedir.
Ormanlarda yapılan madencilik faaliyetleri sonucu
orman alanlarının doğal yapısının bozulacağı açıktır. Kuralın ilk cümlesi
ile madencilik faaliyetleri sonucunda idareye teslim veya terk edilen doğal
yapısı bozulmuş olan orman alanlarının tekrar eski haline dönüştürülmesi
amaçlanmaktadır. Bu görev de bu konuda yetkili olan orman idaresine
verilmiş bulunmaktadır. Kuralın ikinci cümlesinde ise madencilik faaliyeti
sonucu oluşan çukurların inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile
doldurulması ve üst toprağında bu alanın üstüne serilmesi ile hem bozulan
alanın eski yapısına kavuşturulması bireyin inşaat, yıkıntı ve hafriyat
atıklarından dolayı ruh ve beden sağlığını bozan ve görüntü kirliliği
oluşturan kötü durumun önüne geçilmesi, inşaat, yıkıntı ve hafriyat
atıkları için depo yeri bulunması, ayrıca bu işlerin bu faaliyetleri yerine
getirmekle görevlendirilmiş, bu işlemlere ait izinleri, kontrolleri
yapmakla yetkilendirilmiş büyükşehir belediyelerine, il ve ilçe
belediyelerine belirli bir bedel karşılığında yaptırılarak rehabilite
edilmesi amaçlanmıştır. Kamu yararı amacıyla çıkarılan kuralın yasa
koyucunun takdirinde olduğu kuşkusuzdur.
Yasama organı, herhangi bir alanı Anayasa’ya uygun
olmak koşuluyla düzenleyebilir. Bu düzenlemede bütün olasılıkları göz
önünde bulundurarak detaylara ait kuralları da belirlemek yetkisini haiz
ise de temel hükümleri belirledikten sonra uzmanlık gerektiren ve yönetim
tekniğine bağlı konuların düzenlenmesi için kurum ve kuruluşları görevlendirmesi
de yasama yetkisinin kullanılmasından başka bir şey değildir. Ayrıntı ve
teknik kuralları içeren bu alanın, yasa koyucu tarafından her yönüyle
doğrudan doğruya düzenlenmesi yasama organının yapısı ve çalışma biçimi
itibarıyla sakıncalar doğurabilir.
Kuralda yer alan rehabilite işleminin ne şekilde
yapılacağına ilişkin usul ve esaslar 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 32. ve
diğer maddelerinde düzenlenmiştir. İptali istenilen kuralda ormanlık
alanların rehabilitesi ile ilgili esaslar her bir madenin cinsi, madenin
işletme yöntemi, faaliyetin yapıldığı bölge v.s. hususlara göre farklılık
göstermektedir. Bu nedenle, iptali istenilen kuralda ve 3213 sayılı
Kanun’da belirtilen genel çerçeve ve esaslar doğrultusunda ayrıntı ve
uzmanlık gerektiren konuların düzenlenmesi konusunda idareye yetki
verilmesinde Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.
Kuralın ikinci cümlesinde ise büyükşehir mücavir
alanlarında Büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve ilçe
belediyelerine izin verilebilmesine ilişkin temel ilkeler belirtilmiştir.
Kuralda madencilik faaliyeti sebebiyle doğal yapısı bozulmuş alanların
inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurulabilmesi; ancak bu
alanların orman yetiştirilmek üzere ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi
koşuluna bağlanmıştır. Bunu uygulayacak olan idareler yasanın amacından
bağımsız hareket edemezler. Ayrıca, bu konuda yetki verilen büyükşehir
belediyeleri ile ilgili 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununda,belediyeler ile ilgili olarak ise 5393
sayılı Belediye Kanununda görev ve yetkileri konusunda düzenlemeler
bulunmaktadır. Bu idareler görevlerini yaparken belirtilen kanunlarda
bulunan bu hususları da gözetmekle yükümlüdürler. Bunların yanında 2872
sayılı Çevre Kanununda atıkların ne şekilde bertaraf edileceğine ilişkin
ayrıntılı hükümler bulunmaktadır. Bu nedenle, kuralın belirsizliğinden söz
edilemez.
Bunun yanında, orman idaresi tarafından rehabilite
maksadı ile bu alanların orman yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve
hafriyat atıkları ile doldurularak ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi
için temel esasların ve sınırlarının kuralda ve 3213, 2872, 5216 ve 5393
sayılı Kanunlarda belirlenmesinden sonra bu alanlara ilişkin yetkinin orman
idaresi tarafından Büyükşehir belediyeleri ve il ve ilçe belediyelerine
bırakılması yasama yetkisinin devri olarak nitelendirilemez.
Ayrıca, Anayasa’nın 169. maddesinde, yasama
organına, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli
kanunları koymak ve tedbirleri almak şeklinde bir görev ve sorumluluk
yüklenmiştir. Bu açıdan, iptali istenilen kural Anayasa’nın 169. maddesinde
belirtilen ormanların korunması yönünde Devlete verilen yükümlülüğün bir
gereğidir.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2., 7., 168. ve 169. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
J- Kanun’un 19. Maddesiyle 6831 Sayılı Kanun’un 16.
Maddesine Üçüncü Fıkrasından Sonra Gelmek Üzere Eklenen Beşinci Fıkranın
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali istenilen kuralla,
maddenin uygulanması ile ilgili tanım, şekil, şart ve esasların yönetmeliğe
bırakılarak, esasları belirlenmeyen, çerçevesi çizilmeyen bir alanda yasama
yetkisinin devrine yol açıldığı belirtilerek, kuralın Anayasa’nın 2., 7.,
168. ve 169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali istenilen kuralda, 6831 sayılı Kanun’un 16.
maddesinin uygulanması ile ilgili tanım, şekil, şart ve esasların
yönetmelikle düzenleneceği öngörülmektedir.
6831 sayılı Kanun’un 16. maddesi, Devlet
ormanlarında, hükmi şahsiyeti haiz
amme müesseselerine ait ormanlarda veya özel ormanlarda yapılacak olan
madencilik faaliyetleri ve zorunlu tesisler ile madencilik
faaliyetlerinin sona ermesi neticesinde idareye teslim edilen veya terk
edilen doğal yapısı bozulmuş orman alanlarının rehabilitesi için öngörülen hususları içermektedir.
Yönetmelik kapsamında yer alacak konulara ilişkin temel ilkeler ise iptali
istenilen kuralda, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun, 2872 sayılı Çevre
Kanunu’nun, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun ve 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun çeşitli
hükümlerinde yer almaktadır. Bu nedenle, anılan konularda idareye
verilen yetki, işin özelliğinden kaynaklanan, çerçevesi çizilmiş, esasları
belirlenmiş, ihtisas gerektiren ve teknik konulardaki ayrıntılara ilişkin
objektif bir düzenleme yetkisi olup, yasama yetkisinin devri niteliğinde
değildir.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenilen kural
Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 168. ve 169. maddeleri
ile ilgisi görülmemiştir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
10.6.2010 günlü, 5995 sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
A- 2. maddesiyle 4.6.1985 günlü, 3213 sayılı Maden
Kanunu’nun 3. maddesine eklenen “Muhammen Bedel: I. Grup (a) bendi madenler
için mülk sahibinin izni alınarak verilen ruhsatlarda veya ruhsat süre
uzatım işlemlerinde madenin cinsi, rezervi ve yeri dikkate alınarak ilgili
il özel idaresi tarafından belirlenen bedeli.” tanımına,
B- 3. maddesiyle 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
yeniden düzenlenen birinci fıkrasına,
C-3.
maddesiyle 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesine eklenen;
a- “Özel çevre koruma bölgeleri, milli parklar, yaban
hayatı koruma ve geliştirme sahaları, muhafaza ormanları, 4/4/1990 tarihli
ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa göre korunması gerekli alanlar, 1 inci derece
askeri yasak bölgeler, 1/5000 ölçekli imar planı onaylanmış alanlar, 1 inci
derece sit alanları ile madencilik amacı dışında tahsis edilen ve Genel
Müdürlük tarafından uygun görüş verilen elektrik santralleri, organize
sanayi bölgeleri, petrol, doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi yatırım
alanlarına ait koordinatlar ilgili kurumlar tarafından Genel Müdürlüğe
bildirilir.” biçimindeki ikinci fıkraya,
b- “Bu alanlara yapılan ruhsat müracaatlarının hak
sağlaması halinde iki ay içinde harç ve teminatın yatırılmasından sonra bu
alanlara ilişkin ilgili kurumlardan izin alınması için müracaat sahibine
bir yıl süre verilir. Bu süre içinde izin alınması durumunda Kanunun 16 ncı
maddesine göre ruhsat düzenlenir, izin alınamaması halinde müracaat
reddedilir. Müracaat alanının bir kısmının bahse konu alanlarla çakışması
halinde, çakışan alan dışındaki serbest alana ilişkin olarak iki aylık süre
içinde Kanunun 16 ncı maddesine göre müracaatta bulunulması halinde ruhsat
düzenlenir. Aksi halde tüm müracaat alanı bu süre sonunda müracaatlara açık
hale gelir.” biçimindeki üçüncü fıkraya,
c- “Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında
maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için gerekli geçici
tesislere çevresel etki değerlendirme raporunda belirlenen esaslar
dahilinde izin verilir. Alınan izinler, temditler dahil ruhsat hukuku
sonuna kadar devam eder.” biçimindeki beşinci fıkraya,
d- “Uygulanan yöntem, teknoloji ve derinliğe bağlı olarak projesi
Genel Müdürlükçe uygun bulunan yeraltı madencilik faaliyetlerinin tekabül
ettiği yüzey alanı için herhangi bir izin alınmaz. Yeraltı madencilik faaliyetlerine
bağlı olarak gerekli olan yerüstü tesisleri veya galeri ağzının isabet
ettiği alan için gerekli izinlerin alınması zorunludur.” biçimindeki
altıncı fıkraya,
D- 3. maddesiyle değiştirilen 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
onikinci fıkrasının “İmar alanları içinde kalan madencilik faaliyetleri,
ilgili yerel merciden izin alınarak yapılır.” biçimindeki birinci
cümlesine,
E- 3. maddesiyle düzenlenen 3213 sayılı Kanun’un 7.
maddesinin onyedinci fıkrasının, birinci cümlesinde yer alan “… yatırımcı
kurum ya da kuruluşun…” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “… yatırımcı
kuruluşun…” ibaresine,
F- 19. maddesiyle 31.8.1956 günlü, 6831 sayılı Orman
Kanunu’nun 16. maddesinin değiştirilen birinci fıkrasına,
G- 19. maddesiyle 6831 sayılı Kanun’un üçüncü fıkrasından
sonra gelmek üzere eklenen,
a- “Madencilik faaliyetlerinin sona ermesi
neticesinde idareye teslim edilen veya terk edilen doğal yapısı bozulmuş
orman alanları rehabilite edilir. Rehabilite maksadı ile bu alanların orman
yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurularak
ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi için Büyükşehir mücavir alanlarında
Büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve ilçe belediyelerine
bedeli karşılığında izin verilebilir.”biçimindeki dördüncü fıkraya,
b- “Maddenin uygulanması ile ilgili tanım, şekil,
şart ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.” biçimindeki beşinci fıkraya,
yönelik iptal istemleri, 26.1.2012
günlü, E. 2010/85, K. 2012/13 sayılı kararla reddedildiğinden, bu tanım, fıkralar
ve cümleye ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE, 26.1.2012
gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VII- SONUÇ
10.6.2010 günlü, 5995 sayılı Maden
Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
A- 2. maddesiyle 4.6.1985 günlü, 3213 sayılı Maden
Kanunu’nun 3. maddesine eklenen “Muhammen Bedel: I. Grup (a) bendi madenler
için mülk sahibinin izni alınarak verilen ruhsatlarda veya ruhsat süre
uzatım işlemlerinde madenin cinsi, rezervi ve yeri dikkate alınarak ilgili
il özel idaresi tarafından belirlenen bedeli.” tanımının Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B- 3. maddesiyle 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
yeniden düzenlenen birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
C- 3.
maddesiyle 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesine eklenen;
a- “Özel çevre koruma bölgeleri, milli parklar, yaban
hayatı koruma ve geliştirme sahaları, muhafaza ormanları, 4/4/1990 tarihli
ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa göre korunması gerekli alanlar, 1 inci derece
askeri yasak bölgeler, 1/5000 ölçekli imar planı onaylanmış alanlar, 1 inci
derece sit alanları ile madencilik amacı dışında tahsis edilen ve Genel
Müdürlük tarafından uygun görüş verilen elektrik santralleri, organize
sanayi bölgeleri, petrol, doğalgaz ve jeotermal boru hatları gibi yatırım
alanlarına ait koordinatlar ilgili kurumlar tarafından Genel Müdürlüğe
bildirilir.” biçimindeki ikinci fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- “Bu alanlara yapılan ruhsat müracaatlarının hak
sağlaması halinde iki ay içinde harç ve teminatın yatırılmasından sonra bu
alanlara ilişkin ilgili kurumlardan izin alınması için müracaat sahibine
bir yıl süre verilir. Bu süre içinde izin alınması durumunda Kanunun 16 ncı
maddesine göre ruhsat düzenlenir, izin alınamaması halinde müracaat
reddedilir. Müracaat alanının bir kısmının bahse konu alanlarla çakışması
halinde, çakışan alan dışındaki serbest alana ilişkin olarak iki aylık süre
içinde Kanunun 16 ncı maddesine göre müracaatta bulunulması halinde ruhsat
düzenlenir. Aksi halde tüm müracaat alanı bu süre sonunda müracaatlara açık
hale gelir.” biçimindeki üçüncü fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
c- “Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında
maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için gerekli geçici
tesislere çevresel etki değerlendirme raporunda belirlenen esaslar
dahilinde izin verilir. Alınan izinler, temditler dahil ruhsat hukuku
sonuna kadar devam eder.” biçimindeki beşinci fıkranın Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
d- “Uygulanan yöntem, teknoloji ve derinliğe bağlı olarak projesi
Genel Müdürlükçe uygun bulunan yeraltı madencilik faaliyetlerinin tekabül
ettiği yüzey alanı için herhangi bir izin alınmaz. Yeraltı madencilik
faaliyetlerine bağlı olarak gerekli olan yerüstü tesisleri veya galeri
ağzının isabet ettiği alan için gerekli izinlerin alınması zorunludur.”
biçimindeki altıncı fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ünkarşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
D- 3. maddesiyle değiştirilen 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
onikinci fıkrasının “İmar alanları içinde kalan madencilik faaliyetleri, ilgili
yerel merciden izin alınarak yapılır.” biçimindeki birinci cümlesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
E- 3. maddesiyle düzenlenen 3213 sayılı Kanun’un 7. maddesinin onyedinci
fıkrasının “Kurul, Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu bakanın
başkanlığında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, diğer yatırımcı kurum ya da
kuruluşun bağlı olduğu bakan/bakanlar ve yatırım kararına onay veren
kurumun ilgili olduğu bakan olmak üzere asgari üç kişiden oluşur. Ancak,
yatırımcı kuruluşun Devlet Planlama Teşkilatının bağlı olduğu Bakanlığa
veya Bakanlığa bağlı ilgili veya ilişkili bir kurum ve katılımcı sayısının
üçün altında olması halinde Sanayi ve Ticaret Bakanı Kurula katılır. Kurul,
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı veya ilgili taraf bakanlardan herhangi
birinin daveti üzerine toplanır…”
bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
F- 19. maddesiyle 31.8.1956 günlü, 6831 sayılı Orman
Kanunu’nun 16. maddesinin değiştirilen birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
G- 19. maddesiyle 6831 sayılı Kanun’un 16. maddesinin
üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen,
a- “Madencilik faaliyetlerinin sona ermesi
neticesinde idareye teslim edilen veya terk edilen doğal yapısı bozulmuş
orman alanları rehabilite edilir. Rehabilite maksadı ile bu alanların orman
yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurularak
ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi için Büyükşehir mücavir alanlarında
Büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve ilçe belediyelerine
bedeli karşılığında izin verilebilir.”biçimindeki dördüncü fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- “Maddenin uygulanması ile ilgili tanım, şekil,
şart ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.” biçimindeki beşinci fıkranın
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
26.1.2012 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
|
|
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
|
|
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
|
|
|
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
KARŞIOY
YAZISI
5995 sayılı Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 3. maddesiyle 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7.
maddesine eklenen altıncı fıkranın birinci cümlesinde yer alan iptali
istenen kuralda, uygulanan yöntem, teknoloji ve derinliğe bağlı olarak
projesi Genel Müdürlükçe uygun bulunan yer altı madencilik faaliyetlerinin
tekabül ettiği yüzey alanı için herhangi bir izin alınmayacağı; yer altı
madencilik faaliyetlerine bağlı olarak gerekli olan yerüstü tesisleri veya
galeri ağzının isabet ettiği alan için gerekli izinlerin alınmasının
zorunlu olduğu öngörülmektedir.
Buna göre, projesi Genel Müdürlükçe uygun bulunan
bir madencilik faaliyeti, galeri ağzı veya yer üstü tesisi bulunmadığı
sürece başkasına ait özel mülkiyete konu arazinin altında, o arazinin
tekabül ettiği yer altı katmanlarında, mülk sahibinden herhangi bir izin
alınmadan, serbestçe gerçekleştirilebilecektir.
Mülkiyet hakkı Anayasa’nın 35. maddesinde
düzenlenmiştir. Anayasa’ya göre bu hak ancak kamu yararı amacıyla kanunla
sınırlandırılabilir.
Taşınmaz mülkiyetinin içeriği, Türk Medeni
Kanunu’nun 718. maddesinde gösterilmiştir. Maddede, evrensel hukuka ve
mülkiyet hakkının tarihi gelişimine uygun olarak, “arazi üzerindeki
mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki
arzkatmanlarını kapsar” kuralına
yer verilmiştir.
Anayasa’nın 168. maddesine göre madenler Devletin
hüküm ve tasarrufu altında olup, bunların aranması ve işletilmesi hakkı
Devlete aittir; Devlet bu hakkını belli bir süre için gerçek ve tüzel
kişilere devredebilir.
Sahip olduğu arazinin altına tekabül eden arz
katmanlarında maden arama ve işletme konusunda arazi sahibinin üçüncü
kişilere oranla önceliği bulunduğu açıktır. Üçüncü kişinin başka bir yerden
galeri ağzı açarak başlattığı ve farklı mülk sahiplerinin arazilerinin
altında devam ettirdiği madencilik faaliyetlerinin, ilgili arazilerin
sahipleri tarafından da yapılması mümkündür. Böyle bir durumda kamu yararı
yönünden de farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. Dolayısıyla, projenin
Genel Müdürlükçe uygun bulunması halinde yer altı madencilik faaliyetinin
tekabül ettiği yüzey alanı için özel mülk sahibinden izin alınmasına gerek
görülmemesi, izni veya rızası aranmayan mülk sahibinin mülkiyet hakkına
getirilmiş gereksiz ve haksız bir kısıtlamadır.
Açıklanan nedenle kuralın Anayasa’nın 35. maddesine
aykırı olduğu görüşündeyim.
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|