|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2012/48
Karar Sayısı : 2012/75
Karar Günü : 24.5.2012
İPTAL DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri Emine Ülker
TARHAN, Muharrem İNCE ile birlikte 115 milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU : 30.3.2012 günlü ve 6287 sayılı İlköğretim ve
Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un,
Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 29., 74., 81., 87. ve 91.
maddeleri ile Anayasa’nın 2., 6., 7., 11., 67., 68., 75., 76., 87., 88.,
95., 96., 97. ve 148. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek şekil
bakımından iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN
GEREKÇESİ
İptal ve yürürlüğün durdurulması istemlerini içeren
19.4.2012 günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“III.
ANAYASAYA AYKIRILIK İDDİALARININ GEREKÇELERİ
(SORUNUN, İHTİVÂ ETTİĞİ
YASAMA RİSKLERİ BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ):
1-)1982 Anayasasının 148 inci maddesinin ikinci
fıkrası, ilk okunuşta, kanunların şekil bakımından Anayasaya uygunluğunun
denetlenmesi hususunda bir kıstas öngörmektedir. Buna göre “kanunların
şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp
yapılmadığı”dır. Burada, aslında hukuk tekniği açısından şekilden çok
“usûl” den söz etmek daha isabetli olacaktır. Yine kanunun yapılış
sürecince, Anayasa ve İçtüzükte öngörülen kurallara uyulması bir usûl meselesidir. Oysa, kanunun yazılı bir metin olarak, Resmi
Gazete’de “yayımlanması” ise yalnızca şekil ile ilgilidir. Zaten
“şekil” bu açıdan bir yasama işlemi olmayıp idarî bir işlemdir.
Anayasa ve TBMM İçtüzüğünde, kanunların nasıl
yapılacağı ve kanun koyucunun uyması gereken hükümler, “usûl” ile
ilgilidirler. Kanun, Yasama organı tarafından Anayasanın öngördüğü yönteme
göre çıkarılan metindir. Şeklî açıdan Kanun olarak kabul edilen bir metin,
kural olarak, Anayasal denetimin konusunu oluşturur (Zafer Gören, Anayasa
Hukukuna Giriş, İzmir, 1999, sh.195). Onun için kanunların yapılmasındaki
usûlî işlem ve eylemler (teklif – müzakereler – oylamalar) şekilden önce
gelirler. Kanun metninin hukuk dünyasında şeklen muteber bir varlık kazanabilmesi
“usûl” aşamasından sonra gerçekleşebilir. Böyle olunca da, şekil, usûlün devamı olup, usûl
tamamlanmadan şekli kanun geçerlilik kazanamaz. Bu nedenle, Anayasada
öngörülen “kanunların şekil bakımından denetlenmesi” (Ay.m.148/2)
eksik bir ifade olup,“usûl ve
şekil” tarzında kaleme alınmalıydı. Başka bir anlatımla 148 inci
maddenin ikinci fıkrasındaki denetim ayrı ayrı değerlendirilerek “usûl aksaklıkları” (bozuklukları)
ve “şekil eksiklikleri”
ayırımı içinde ortaya konmalıdır. Mesela, TBMM’nin kabul ettiği Kanun metni
Resmi Gazete’de yayımlanmamışsa burada bir şekil bozukluğu ya da ihlali
değil, olsa olsa şekil eksikliği söz konusu olabilir.
Keza, Resmi Gazete’de yayımlanan metin, Meclisin
kabul ettiği “asıl metne” yer yer uymuyorsa, bu da bir şekil yanlışlığı
olup, bu durumda uygulamada, Resmi Gazete’nin sonraki sayılarında
“düzeltme” çıkarılmakta böylece asıl doğru ifade sonradan yürürlüğe girer
ama, önceye etkili olarak yürürlüğe girmez. Yeri gelmişken hatırlatmak
gerekir ki, Resmi Gazete’de zaman zaman yayımlanan “düzeltmeler” (erreta),
baskı sırasındaki, maddi hataların, yani sözcük ve noktalama
yanlışlıklarını gidermek içindir. Bu şekilde, asıl metin ile Resmi
Gazete’de yayımlanan metin arasında en kısa sürede özdeşliği (ayniyeti)
sağlamak mümkün olur. Buna karşılık asıl metinde ve yayımlanan metinde
değişiklik yapan “düzeltmeler” hukuki sayılamazlar. (bu konuda Fransız
Danıştayı’nın 16 Mart 1966 tarihli bir kararı asıl metni değiştiren
düzeltmelerin hukuki olmadığını belirtir. Türkiye’deki değişik ve farklı
bir örnek için Bkz. Teziç E. Anayasa Hukuku, 13. Baskı, Beta İstanbul 2009
sf. 28 not 41)
1982 Anayasası, kanunların Cumhurbaşkanınca
yayımlanacağını öngörmekle birlikte (m.89), ama hangi vasıta ile
yayımlanacağını belirtmemektedir. Yayımlamanın Resmi Gazete’de yapılabileceği,
Anayasa Mahkemesine iptal davası açma süresini düzenleyen hükümden
anlaşılıyor. (m.151). Ayrıca 23 Mayıs 1923 ve 1322 sayılı “Kanunların ve
Nizamnamelerin Sureti Neşir ve İlanı ve Meriyet Tarihi Hakkında Kanun
uyarınca (m5), kanunların Resmi Gazete’de yayımlanmaları gerekir. Kanunun
Resmi Gazete’de yayımlanması yasama faaliyetine girmez. Kanunun Cumhurbaşkanınca
Resmi Gazete’de yayımlanması kanunun hukuki varlığı için gerekli bir şart
değildir. Kanunun Cumhurbaşkanınca imzalanmasının iki özelliği vardır.
Birinci özelliği bunun bir isdar (promulgation) işlemi olmasıdır. Başka anlatımla,
Cumhurbaşkanı kanun metnini imzalarken, bir yandan bunun TBMM tarafından
kabul edilmiş olduğunu ve aslına uygunluğunun (authentifier) devlet katında
resmileştirildiğini ifade ederken, öte yandan da “idare”ye bu kanunu
uygulaması gerektiğini bildiren bir tür “emir”dir; yani uygulama
mecburiyetini ifade eder.
Bu bakımlardan, kanun Resmi Gazete’de
yayımlanmadıkça hukuki varlığına rağmen vatandaşlar için bağlayıcı olamaz.
Resmi Gazete dışında başka bir vasıta ile yayımlanmış olması, onun
muteberliği üzerinde etkili olmaz; yalnızca kanunun henüz yürürlüğe
girebilme imkânına kavuşamadığı ve uygulama kabiliyeti olmadığı ileri
sürülebilir. Resmi Gazete’de yayımlanmadığı için de Anayasaya aykırılığı
nedeniyle iptal davası açma süresi de işlemez. (A.y. m. 151) Buna karşılık,
kanun metni Resmi Gazete’de yayımlanmış, fakat yürürlük maddesinde ileri
bir tarih öngörülmüşse, kanuna karşı iptal davası açılabilir.
Kanun Anayasa ve İçtüzükteki usûl kurallarına
uyularak yapılmış fakat, Resmi Gazete’de yayımlanan metinle arasında bir
farklılık varsa, bu durum şekil yönünden Anayasaya aykırılık sorunu
oluşturmaz. Resmi Gazete’de “düzeltme” yolu ile giderilebilecek bu tür
aksaklıklar yani şekil eksiklikleri, kanunu uygulamak durumunda olan her
makam tarafından saptanabilir. Buna karşılık, kanunun yapılışı sürecindeki usûl aksaklıkları, çoğunluğun tek yönlü
engellemeleri; kabul iradesini zedeleyecek boyutta ise, bu hususlar Anayasa
Mahkemesinin denetim alanına girer ve girmelidir.
Kanunun oluşmasında, yalnızca “öngörülen çoğunlukla
yapılıp yapılmadığı” olgusunu, şekil denetiminde ölçüt olarak kabul etmek,
parlamentodaki çoğunluğun her an “sürpriz kanunlar” koymasına imkân tanımak
olur. Oysa demokratik bir toplumda, kanun, parlamentoda iktidar-muhalefet
diyaloğu ile aleniyeti sağlanan, içeriği kamuoyuna yansıyarak, buradan da
gelebilecek tepkilere ve değer yargılarına göre oluşması gereken bir
işlemdir (Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku Genel Esaslar, sh.185).
Örneğin, TBMM Başkanlık Divanı, parti gruplarının
üye sayıları oranında divana katılmalarını sağlayacak şekilde kurulur
(Anayasa madde: 94/2) Öte yandan, İçtüzük hükümleri, siyasi parti
gruplarının, Meclisin bütün faaliyetlerine üye sayıları oranında
katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir (Anayasa madde:95/2).
1982 Anayasasındaki usule ilişkin bu kurallara
uyulmadan toplanmış bir meclisin kabul edeceği kanunların, şekil yönünden
sakatlığının ileri sürülmemesi ya da denetlenememesi, Anayasanın bağlayıcılığı
ve üstünlüğü (madde 11) ilkesi ile bağdaşmaz. Kaldı ki, Anayasada yer alan
usûl ile ilgili kuralların, kanun koyucu tarafından dikkate alınmaması,
yasama işlemlerinin esasına etkili olabilecek bir sakatlık doğurur (Erdoğan
Teziç, Anayasa Hukuku Genel Esaslar, sh.185).
Anayasa koyucu, şekil ve usûl ile ilgili Anayasa
kurallarına verdiği önemi, ayrıca rejimin geleceği ile ilgili olarak da
dikkate aldığı içindir ki, geçici maddelerinde (m.2, 9 ve 15), belli
sürelerin bitimini ya da başlangıcını, TBMM Başkanlık Divanının
oluşturulmasına bağlamıştır.
Bunun içindir ki, Anayasa koyucu, aslında
İçtüzük’te yer alması gereken kimi usûl kurallarına Anayasada yer vererek
bunların ihmâl edilmesini önlemek istemiştir.
Anayasa Mahkemesi’ne göre, “şekil bakımından
denetim, mevzuatın Anayasa ve İçtüzükte öngörülmüş bulunan usul ve şekil
kurallarına uygun biçimde yapılıp yapılmadıkları hususlarının denetimidir.”
(A.Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku, Ankara, 2011, sh. 287 vd; Anayasa
Mahkemesinin 18.06.1987 gün ve E.87/9, K.87/15 sayılı Kararı; Anayasa
Mahkemesi Kararlar Dergisi, sayı 23, s.282, 285).
Anayasa Mahkemesi, prensip olarak, kanunların şekil
yönünden denetiminde İçtüzük kurallarının da göz önünde bulundurulmasını
kabul etmiştir. “85 inci maddenin birinci fıkrasına göre Meclislerin
çalışmalarının İçtüzük hükümlerine uygun olarak yürütülmesi Anayasanın bir
emri gereğidir. Böyle olunca kanunların mahkememizce denetlenmesinde
içtüzük hükümleri de göz önünde tutulmalıdır. İçtüzük hükümleri genellikle
şekle ait kurallardır.” (Anayasa Mahkemesi’nin 16.11.1965 gün ve
E.1964/38, K.1965/59 sayılı Kararı, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi,
sayı 3, Sh.284).
Yine, Anayasa Mahkemesi’ne göre, “İçtüzük
kurallarına uyulmamasının iptal nedeni olabilmesi, uyulmayan İçtüzük
kurallarının, Yasama Meclislerinin aldıkları kararların varlıklarını
kuşkuya düşürecek, onların sıhhatleri üzerinde etkili olabilecek, daha
genel bir deyimle Yasama Meclislerinin iradeleri o yolda oluşturabilecek
ağırlık ve önemde bulunmasına bağlıdır.” Anayasa Mahkemesi’nin
14.10.1975 gün ve E.1975/145, K.1975/198 sayılı Kararı, Anayasa Mahkemesi
Kararlar Dergisi, Sayı 13, sh.577). Diğer bir deyişle Anayasa Mahkemesi,
anılan Kararında her türlü şekil
noksanını değil, ancak yasama organının iradesinin yönünü değiştirebilecek
ağırlık ve önemdeki şekil noksanlarını iptal sebebi olarak görmüştür
(Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1995, sh.366). Kanaatimizce,
somut olayda, şekil bakımından iptali talep olunan 6287 sayılı Kanun, yasama organının iradesinin oluşumunu
etkileyecek, bu iradeyi bozacak ve dolayısı ile kanunun geçerliliğini
şüpheye düşürecek önemde şekil noksanları ihtivâ etmektedir.
2-) Şekil bakımından iptali istenen 6287 sayılı Kanun, teklif
aşamasında iken Genel Kurul’da İçtüzük’ün 91 inci maddesi hükmünce “Temel Kanun” olarak
görüşülmüştür. İçtüzük’ün “Temel kanunlar” başlıklı 91 inci Maddesinin Birinci Fıkrası aynen şöyledir:
“Bir hukuk dalını sistematik olarak bütünüyle veya
kapsamlı olarak değiştirecek biçimde genel ilkeleri içermesi; kişisel veya
toplumsal yaşamın büyük bir bölümünü ilgilendirmesi; kendi alanındaki özel
kanunların dayandığı temel kavramları göstermesi, özel kanunlar arasında
uygulamada ahenk sağlaması, düzenlediği alan yönünden bütünlüğünün ve
maddeler arasındaki bağlantıların korunması zorunluluğunun bulunması;
önceki yasalaşma evrelerinde de özel görüşme ve oylama usulüne bağlı
tutulması gibi özellikleri taşıyan kanunları ve İçtüzüğü bütünüyle veya
kapsamlı olarak değiştiren veya yürürlüğe koyan tasarı veya tekliflerin
Genel Kurulda bölümler halinde görüşülmesine ve her bölümün en çok otuz
maddeyi geçmemek kaydıyla hangi maddelerden oluşacağına Hükümetin, esas
komisyonun veya grupların teklifi, Danışma Kurulunun oybirliği ile önerisi
üzerine Genel Kurulca karar verilebilir. Bu takdirde bölümler, maddeler
okunmaksızın maddenin görüşülmesindeki usule göre ayrı ayrı görüşülür ve
bölümdeki maddeler ayrı ayrı oylanır.”
Aynı maddenin İkinci Fıkrasında ise, aynen şu hükme yer verilmiştir:
“Milletvekilleri, esas komisyon veya Hükümet
değişiklik önergeleri verebilir. Milletvekilleri tarafından Anayasaya
aykırılık önergeleri dahil madde üzerinde iki önerge verilebilir. Ancak,
her siyasî parti grubuna mensup milletvekillerinin birer önerge verme hakkı
saklıdır.”
İkinci Fıkra hükmü gayet açıktır. Bu fıkraya göre, temel
kanunlarla ilgili görüşmeler sırasında, milletvekilleri, esas komisyon ve
hükûmet önergeler verebilir. Milletvekilleri tarafından her bir madde için iki adet önerge verilebilir;
ancak, yine aynı fıkraya göre siyasî parti gruplarının birer önerge verme hakları
saklıdır. Genel Kurul görüşmelerinde, Milletvekillerine dağıtılan önerge
setinde her siyasî parti grubunun sadece birer önergesi ile karşılaşılmıştır. Ancak, Başkanlık
Divanındaki kayıtlar incelendiğinde, dört siyasî partinin dört önergesi
dışında başka önergelerin de olduğu
görülmüştür. Başka bir değişle, 91 inci maddenin ikinci fıkrasında
yer alan Milletvekillerinin iki
adet önerge verme hakkı, 28.02.2012 Çarşamba gününde yapılan Birinci
Oturumda Başkanlık Divanınca yapılan uygulamaya göre eylemli biçimde tamamen ortadan
kaldırılmış olmaktadır. Siyasî parti gruplarının önerge verme
haklarının bulunması, milletvekillerinin iki adet önerge verme haklarını ortadan kaldırmaz. “Siyasi
parti grupları birer önerge verdi, o halde milletvekillerinin önerge verme
hakkı kalkmıştır” demek, bağımsız milletvekillerinin önerge verme
hakkını da ortadan kaldırmak anlamına gelmektedir.
Nitekim, bu görüşler, anılan oturumda Cumhuriyet
Halk Partisi Grup Başkan Vekillerinden İstanbul Milletvekili Sayın Akif
Hamzaçebi tarafından;
“Bu nedenle size verilmiş olan ve işleme konulmamış
olan diğer önergelerin ki -diğer siyasi partilerin de önergesi olduğunu
tahmin ediyorum, bizim Cumhuriyet halk Partisi olarak önergelerimiz var-
bunların kuraya tabi tutulmak suretiyle iki adet önergenin daha her madde
için işleme konulması gerekir.”
Sözleriyle dile getirilmiş olmasına karşın bu
görüşler, oturumu yöneten Başkan Vekili Sayın Sadık Yakut’un tutanaklara
geçen ve aşağıya aynen alınan şu açıklaması
ile kabul edilmemiştir:
“Sayın milletvekilleri, İç Tüzük’ün 91inci
maddesindeki her madde için iki önerge sınırlaması konusunda maddenin
gerekçesi ve Başkanlığımızın bugüne kadar ki uygulaması hakkında kısaca
bilgi vermek istiyorum.
Temel kanun olarak görüşülmesine karar verilen
tasarı ve teklifler özel görüşme yöntemiyle görüşülmekte olup buna ilişkin
hükümler İç Tüzük’ün 91inci maddesinde düzenlenmiştir.
Bu maddede önerge işlemlerine ilişkin de özel bir
düzenleme vardır. Bu düzenlemeye göre ‘Milletvekilleri, esas komisyon veya
Hükümet değişiklik önergeleri verebilir. Milletvekilleri tarafından madde
üzerinde iki önerge verilebilir. Ancak, her siyasi parti grubuna mensup
milletvekillerinin birer önerge verme hakkı saklıdır.’ Bu hükmün gerekçesi
şöyle açıklanmıştır: 91inci madde kapsamındaki tasarı ve tekliflerin Genel
Kuruldaki görüşmelerinde, milletvekilleri tarafından her madde için iki
önerge verilebilmesi öngörülmekte ve siyasi parti gruplarına mensup milletvekillerinin
birer önerge verme hakları saklı tutulmaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde ikiden fazla siyasi
parti grubu bulunması durumunda ise, her siyasi parti grubuna mensup
milletvekillerinin birer önerge verme hakkı saklı tutulduğundan, tüm siyasi
parti grupları tarafından önerge verilmesi hâlinde verilen önerge sayısı
ikiden fazla olabilecektir.
Madde üzerindeki önerge hakkı, bir siyasi parti
grubuna mensup milletvekillerince kullanılması hâlinde, diğer siyasi parti
grubuna mensup olanlarla bağımsız olan milletvekillerince ancak iki önerge
verilebilecektir.
Siyasi parti gruplarına mensup milletvekillerince
madde üzerinde önerge verilmemesi hâlinde, bağımsız sayılan
milletvekillerince iki önerge verilebilecektir.
Gerekçeden anlaşılan, önerge hakkının, ancak parti
gruplarına mensup milletvekilleri tarafından kullanılmaması hâlinde
bağımsız ve grubu olmayan siyasi partilerin milletvekillerince
kullanılabileceğidir. Siyasi parti gruplarına mensup milletvekillerince iki
ve daha fazla önerge verilmiş olması hâlinde, bağımsızlarla grubu olmayan
siyasi partilerin önerge vermesi mümkün değildir. Ancak uygulamada bağımsız
milletvekilleri ile grubu olmayan siyasi partilerin lehine bir yorum
yapılmış ve önergeler geliş sırasına göre sıralanarak ilk iki önergenin
bağımsızlar ya da grubu olmayan siyasal partiler tarafından verilmesi
hâlinde bu önergeler işleme alınmıştır.
Aslında, İç Tüzük’ün gerekçesinde de açıklandığı
gibi, ilk iki önergeden sonra siyasi parti grupları tarafından iki önerge
verilmiş olması hâlinde, bu önergelerin iki önerge sınırlamasıyla
sınırlanması nedeniyle işlemden kaldırılması gerekirdi. Dolayısıyla,
Başkanlığımızın uygulamasının bağımsız milletvekilleri ile grubu olmayan
siyasi partilerin haklarını korumaya yönelik olduğu görülmektedir. Durum
böyleyken, ilk iki önerge hakkının gruplara mensup milletvekilleri
tarafından kullanılmasından sonra da bağımsızlardan ve grubu olmayan siyasi
partilerden gelecek önergelerin işleme alınmasının zorunlu olduğunu
söylemek ne İç Tüzük hükmüne ne hükmün gerekçesine ne de Başkanlığımızın
zaten bağımsızlar lehine olan uygulamasına uymamaktadır. Bu nedenle
önergeleri işleme alma imkânı bulunmamaktadır, dolayısıyla görüşüm
değişmemiştir.”
28.03.2012 günlü Birinci
Oturumu yöneten Başkan Vekili Sayın Sadık Yakut’un bu görüşünü kabul
edebilmek mümkün değildir. Çünkü, daha
önce, 30.06.2005 tarihli ve 855 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğü’nde değişiklik yapılmasına ilişkin şöyle bir hüküm bulunmakta idi:
“Milletvekilleri tarafından Anayasaya aykırılık önergeleri
dahil her madde için iki önerge verilebilir.” Bu hüküm, Anayasa
Mahkemesinin 21/10/2006 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 26/10/2005
tarihli ve 2005/73 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa
Mahkemesi anılan Kararında şöyle demektedir: “Dava dilekçesinde, birinci
tümcede milletvekillerinin, esas komisyonun veya hükûmetin önerge
verebileceği belirtilmiş olmasına karşın, iptali istenen ikinci tümcede
milletvekilleri için önerge sayısı sınırlanarak, önerge vermek bakımından
milletvekilleri ile komisyon ve hükûmet arasında makûl nedene dayanmayan
eşitsizliğin yaratılması mümkün değildir.” O halde, Yüksek Mahkemenin bu
içtihadı karşısında şu soru akla gelmektedir: “Siyasî Parti Grubuna mensup
Milletvekilleri ile bu gruplara mensup olmayan Milletvekilleri arasında
eşitsizlik yaratılabilir mi? Veya siyasi parti grubu dışında o gruba mensup
milletvekilinin önerge verme hakkı ortadan kaldırılabilir mi?” Şüphesiz, bu
soruya olumlu cevap verebilmek olası değildir. İçtüzük’te bu duruma cevaz
veren herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısı ile, Kanun’un Genel Kurul’daki görüşmeleri
sırasında “eylemli biçimde” bir İçtüzük ihlâli yaşanmıştır!
Oysa, uyulması ve uygulanması gereken yöntem şudur:
Bir teklifin “Temel Kanun”
olarak görüşülmesi sırasında Milletvekilleri tarafından Anayasaya aykırılık
önergeleri dahil, madde üzerinde iki
adet önerge verebilir. Ancak, her siyasî parti grubuna mensup
milletvekillerinin birer adet
önerge verme hakları saklıdır. Bu hüküm gayet açıktır: TBMM’de dört adet siyasî parti grubu
olduğuna göre, dört adet önerge verilir; bu dört önergeye ilâveten iki adet
de milletvekilleri verebilir. Milletvekillerinin verdikleri önerge
sayısı ikiden fazla ise kur’a çekilir. Eğer, milletvekilleri, grupların
dışında, maddeler üzerinde önerge vermişler ve her madde üzerinde verilen
önerge sayısı ikiden fazla ise, Başkanlık Divanı’nın bunlar arasında kur’a
çekerek işleme alması İçtüzüğün 91 inci maddesinin âmir hükmüdür. Bu
lâzimenin yerine getirilmemesi ise, açıkça
İçtüzük ihlâlidir.
Diğer yandan, 6287 sayılı Kanun’un Genel Kurul’da “Temel kanun” olarak
görüşülmüştür. Oysa, işbu lâyihamız ile “şekil bakımından” iptali istenilen 6287 sayılı Kanun’un “Temel kanun” olarak görüşülmesi,
İçtüzüğe, hukukun genel ilkelerine ve dolayısı ile Anayasanın;
“Türkiye Büyük millet
Meclisi, çalışmalarını, kendi yaptığı İçtüzük hükümlerine göre yürütür.”
Hükmünü içeren 95 inci Maddesinin Birinci Fıkrası hükmüne aykırıdır. Zira,
anılan 6287 sayılı Kanun, İçtüzük’ün
91/1 inci maddesi hükmü anlamında, “Bir hukuk dalını sistematik olarak
bütünüyle veya kapsamlı olarak değiştirecek biçimde genel ilkeleri içeren;
kişisel veya toplumsal yaşamın büyük bir bölümünü ilgilendiren; kendi
alanındaki özel kanunların dayandığı temel kavramları gösteren, özel
kanunlar arasında uygulamada ahenk sağlayan, düzenlediği alan yönünden
bütünlüğünün ve maddeler arasındaki bağlantıların korunması zorunluluğu
bulunan; önceki yasalaşma evrelerinde de özel görüşme ve oylama usulüne bağlı
tutulması gibi özellikleri taşıyan kanunları ve İçtüzüğü bütünüyle veya
kapsamlı olarak değiştiren veya yürürlüğe koyan” niteliklere sahip bir kod
/ norm değildir.
Şüphesiz, teklifin “Temel Kanun” olarak görüşülmesi, Yasama Organının ve dolayısı ile Milletvekillerinin yasama
faaliyetini ve yasama enerjisini örselemiş, kısıtlamış ve sınırlamıştır. Milletvekili,
Meclisi oluşturan “çekirdek birim”dir (Anayasa, Madde: 75 ve devamı).
Kanunların yapılması sürecinde ana-dinamiktir (Anayasa, Madde: 88/1 ve 96).
Yüksek malûmları olduğu üzere, anılan teklif, “Temel Kanun” olarak
görüşülmese idi, diğer teklifler gibi İçtüzüğün 87 nci maddesi hükmündeki
düzenlemeye ve yönteme tâbi olacaktı. Öyle olunca da, milletvekillerinin yasama faaliyetleri
daraltılmamış olacak ve Meclis İradesi daha geniş ve yetkin bir biçimde
tezâhür ve tecelli edebilecekti. Zirâ, İçtüzük 87 nci maddenin
birinci fıkrasında aynen;
“Kanunlarda veya İçtüzükte aksine bir hüküm yoksa,
kanun tasarısı veya teklifinde bir maddenin reddi, tümünün veya bir
maddenin komisyona iadesi, bir maddenin değiştirilmesi, metne ek veya
geçici madde eklenmesi hakkında, milletvekilleri, esas komisyon veya
Hükümet değişiklik önergeleri verebilir. Bu esaslar dairesinde
milletvekilleri tarafından Anayasaya aykırılık önergeleri dahil her madde
için yedi önerge verilebilir. Her siyasî parti grubuna mensup
milletvekillerinin birer önerge verme hakkı saklıdır. Ancak, bu hak; ilgili
siyasî parti grubuna mensup milletvekillerince kullanılmaması halinde,
diğer siyasî parti grubuna mensup olanlarla bağımsız sayılan
milletvekillerince kullanılabilir.”
Hükmü getirilmiştir.
Keza, aynı maddenin Dördüncü Fıkrasında da önerge
vermenin yöntem ve sınırları daha da genişletilmiş ve aynen;
“Görüşülmekte olan tasarı veya teklife konu kanunun,
komisyon metninde bulunmayan, ancak tasarı veya teklif ile çok yakın ilgisi
bulunan bir maddesinin değiştirilmesini isteyen ve komisyonun salt
çoğunlukla katıldığı önergeler üzerinde yeni bir madde olarak görüşme
açılır.”
Denilmiştir.
İçtüzük, bir anlamda, kanun tekliflerinin görüşülme
usûl ve esaslarını düzenleyen “normlar / hukuk kuralları”dır. Hukuk
kuralının, “genellik, soyutluk ve süreklilik” içermesi, yapısal şarttır.
Kuralın bu niteliği, hukuk güvenliğinin kurucu öğelerinden olan
öngörülebilirlik ve belirlilik açılarından da önemlidir.
Anayasa Mahkemesi, temel kanunlarla ilgili olarak
verdiği bir İçtihadında, özetle,
“… Norm
yaratıcı niteliğiyle diğer parlamento kararlarından ayrılan İçtüzüğün
iktidar-muhalefet ilişkilerinde ve Meclis iradesinin gerçeğe uygun biçimde
yansıtılmasında büyük önem taşıdığı bir gerçektir.
Normlar hiyerarşisinde en üst noktada yer alan
Anayasa, yasalar gibi İçtüzüğü’nde dayanağı ve belirleyicisidir. Bu nedenle
demokratik bir devlette meclislerin kendi iç çalışmalarını serbestçe
düzenleme konusundaki yetkileri de Anayasa ile sınırlıdır.
Anayasanın 87 nci maddesinde, “kanun koymak,
değiştirmek ve kaldırmak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve
yetkileri arasında sayılmıştır. Çağdaş demokrasilerde, siyasî tercihlerin
ve kararların oluşumunun mümkün olan ölçüde geniş ve açık tartışmalarla
sağlanması, iktidar ve muhalefet partileri ile milletvekillerinin seçmen
önündeki sorumluluklarının gereğidir…
Çağdaş anlamda demokratik siyasî yaşam, sorunların,
bunlara ilişkin görüş ve önerilerin iktidar-muhalefet diyaloğu içinde
tartışılmasını uzlaşma arayışı içinde sonuca ulaşılmasını zorunlu kılar.
Çoğunluğa karşı azınlığın iktidara karşı muhalefetin haklarının korunmadığı
bir rejim demokratik sayılamaz. Bunlar arasında bir denge kurulması,
uzlaşma sağlanması demokrasinin gereğidir.
Yasama etkinliklerinde asıl olan, kamusal yararı
gerçekleştirmek amacıyla yapılan görüşmeler sonucunda Meclis’in gerçek
iradesinin oluşmasıdır. Bu iradenin oluşmasında, yapılan görüşmeler kadar
verilen önergelerin de büyük katkısı olduğu bir gerçektir.
Yasama Meclisi üyelerinin görev ve yetkilerinin
amacına uygun biçimde kullanılmasının aşırı derecede zorlaştırılması veya
ortadan kaldırılması durumunda ise Anayasanın 87 nci maddesi çerçevesinde
yasama işlevinin tam olarak yerine getirildiğinden söz edilemez. Bu ölçüsüz
sınırlamaların Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti
anlayışıyla da bağdaşması olanaksızdır…”
Demek suretiyle, önerge verilmesi yönündeki yasama
faaliyetinin bu kapsamda değerlendirilmesinin zorunlu olduğu
vurgulanmıştır(Anayasa Mahkemesi’nin 31.01.2002 gün ve Esas:
2001/129-Karar: 2002/24 sayılı Kararı).
Dolayısı ile, 6287 sayılı Kanun’un Genel Kurul’da “Temel Kanun” olarak görüşülmesi
ve İçtüzüğün 87 nci maddesi yerine 91 inci maddesi hükmüne tabi olmak
suretiyle önerge sayısının
kısıtlanmasının, demokrasi
ve Milletvekilliği kurumlarıyla bağdaşır yanı yoktur. Teklifin
görüşülmesi ve kanunlaşması, sırf bu yönüyle dahi Anayasaya aykırıdır.
3-) Teklifin Genel Kurul’da görüşülme aşamaları öncesinde de demokratik ve hukukun
üstünlüğüne dayalı yasama faaliyeti (Anayasa, Madde: 2), fiilen sona erdirilmiştir. Düşük
yoğunluklu demokrasimiz, Millî iradenin başlıca temerküz mekanlarından biri
olan Türkiye Büyük millet Meclisi Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor
Komisyonu’nda yapılan müzakereler sırasında da can çekişmiştir; iktidar çoğunluğunca teklifin komisyondaki
görüşülmesi sırasında sergilenen tutum/uygulama, -deyim yerinde ise- sivil darbenin ta kendisidir!
Şöyle ki,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Eğitim, Kültür,
Gençlik ve Spor Komisyonu’nun, kamuoyunda “4 + 4 + 4”
olarak bilinen 05.01.1961 gün ve
222 sayılı İlköğretim ve Eğitimi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Teklifinin görüşüldüğü 11.03.2012 tarihli toplantısına iktidar partisine mensup yüzü aşkın milletvekilinin salonu
doldurmaları ve mütecaviz hareketlerde bulunarak şiddete başvurmaları
nedeniyle CHP’nin komisyon üyesi milletvekilleri yerlerine oturamamış ve
diğer milletvekilleri Komisyona katılamamıştır.
Anayasanın “Kanunların
Teklif Edilmesi ve Görüşülmesi” Başlıklı 88 inci maddesinde, aynen;
“Kanun teklif etmeye
Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
Kanun tasarı ve
tekliflerinin Türkiye Büyük millet Meclisinde görüşülme usul ve esasları
İçtüzükle düzenlenir.”
Denilmekte;
95 inci maddesinde de;
“Türkiye Büyük Millet
Meclisi, çalışmalarını, kendi yaptığı İçtüzük hükümlerine göre yürütür.”
Hükmüne yer verilmektedir.
Ayrıca, tasarı ve tekliflerin komisyonlarda nasıl görüşüleceğine
ilişkin hükümler de TBMM İçtüzüğü’nün Üçüncü Bölümünde, 20 nci ve devamı
maddeleri hükümlerinde yer almaktadır.
Söz konusu maddeler incelendiğinde, Milli Eğitim
Komisyonu’nun 2/358, 305, 306, 307, 312 Esas Numaralı İlköğretim ve Eğitim
Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin
görüşüldüğü 11.03.2012 günlü
toplantısında Anayasa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ihlâlleri
yapıldığı görülmüştür. Anayasanın ve İçtüzüğün teklif ve tasarıların
görüşülmesine ilişkin hükümlerinin gereği yerine getirilmeden teklif kabul edilmiş gibi işlem
yapılmıştır.
05.01.1961 gün ve 222
sayılı İlköğretim ve Eğitimi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, bir
teklifin Genel Kurul’da görüşülecek hale gelmesine, dolayısı ile
olgunlaşmasına ilişkin Anayasada ve İçtüzük’te öngörülen lâzimeleri ikmâl
etmemiştir. Komisyon Başkanı tarafından “görüşme” olarak nitelendirilen 11.03.2012 günlü toplantıda İçtüzükte yer alan “Komisyonlar” Başlıklı Üçüncü
Bölüm ile “Kanunların Yapılması”
Başlıklı Dördüncü Kısım’da yer alan hükümler açıkça ihlâl edilmiştir. Bu
nedenle, Komisyon tarafından düzenlenmesi muhtemel Komisyon Raporunun Sıra Sayısı haline getirilerek TBMM Gündemine getirilmesi Anayasa ve
İçtüzük hükümlerine aykırı olmuştur. Şöyle ki;
1-
Komisyon Başkanı Sayın Nabi Avcı, siyasi
iktidar grubuyla anlaşmalı (danışıklı) bir şekilde, toplantı saatinden
çok önceki bir zaman diliminde Komisyon salonunu açtırarak, komisyon
çalışmalarının sürdürülemeyeceği bir ortamda iktidar partisi milletvekilleri tarafından komisyon salonunun
işgaline olanak sağlamıştır.
2-
Komisyon çalışmaları İçtüzüğün 46 ncı maddesine aykırı olarak başlatılmış
ve sürdürülmüştür. İçtüzüğün 46 ncı maddesinde komisyon toplantılarının
düzenine ilişkin hüküm yer almaktadır. Bu maddeye göre düzenin sağlanamaması
durumunda, Komisyon başkanının toplantıya ara vermesi ya da çalışmaları
erteleyerek durumu gereği yapılmak üzere TBMM Başkanına bildirmesi
gerekmektedir. Komisyon başkanı, muhalefet milletvekillerinin can güvenliklerinin olmadığı bir ortamda
toplantıyı başlatmış ve devam ettirmiştir. Bu açıdan çalışma ortamı oluşmadan, üyelerin ve
milletvekillerinin katılımı sağlanmadan toplantının açılması İçtüzük
hükümlerine aykırıdır.
3- Cebirle ve zorbalıkla fiilî durum
yaratılmasına göz yumulmuştur. Bu durum Anayasanın 87 nci maddesine de
aykırıdır. Zirâ, anılan maddenin yasama organına, dolayısı ile
milletvekillerine verdiği yasama
görevini yerine getirme görevi fiilî güç kullanılarak engellenmiştir.
Böylece, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkilerinin
kullanılmasına mâni olunmak suretiyle Anayasa açıkça ihlâl edilmiştir.
4-
TBMM İçtüzüğünün 29 uncu maddesinde “Komisyonlarda
istem sırasına göre söz verilir” hükmü yer almaktadır. Komisyon
toplantısının açılmasının ardından CHP’li komisyon üyeleri, grup
başkanvekilleri ve milletvekillerinin söz talebini içeren dilekçeler Sn.
Muharrem İnce tarafından Komisyon Divanına teslim edilmesine karşın, işleme
konulmamış ve milletvekillerinin söz hakkı ihlâl edilmiştir. Komisyonda
CHP’li tek bir milletvekili bile söz alamamış ve konuşmamıştır. CHP Grup
Başkan Vekillerinden Sayın Muharrem İnce, yedi kez söz talebinde bulunmasına rağmen bu talebi işleme
konulmamıştır. TBMM İçtüzüğü’nün 29 uncu maddesi, komisyon başkanına söz hakkının verilmesi konusunda takdir hakkı
vermemektedir. Bu durum, aynı zamanda, yukarıda belirtilen sebeplere
binâen, Anayasanın “Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin görev ve yetkileri”ni düzenleyen 87 nci maddesine
de aykırıdır.
5-
TBMM İçtüzüğünün 42 nci maddesinde “Komisyonlar,
karara bağladıkları işler için birer rapor düzenler.” hükmü yer
almaktadır. Bu açıdan anılan teklif, görüşmeler sırasında söz talepleri ile
değişiklik önergeleri işleme konulmadığından, karara bağlanamamıştır.
Yukarıda
açıklandığı üzere, Teklifin, Komisyon çalışmaları tamamlanmamıştır. Bu durumda Komisyon Raporu
oluşturulamayacağından, Teklif, Genel Kurul’da görüşülemez.
TBMM
İçtüzüğü’nün 14 üncü maddesinin 6 ncı bendi hükmüne göre, Meclis
Başkanı’nın da Komisyonları denetleme görevini yerine getirerek 11.03.2012
tarihli toplantının Anayasa ve İçtüzüğe aykırılığı yönünden geçersiz
sayılması doğrultusunda işlem yapması ve usulsüzlükler ile bunların
hukuksuz sonuçlarını ortadan kaldırılması gerekmiştir. Ne var ki, bu konuda
TBMM Başkanlığı tarafından somut ve sonuç alıcı herhangi bir adım
atılmamıştır.
Diğer
yandan;
Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nun
11 Mart 2012 tarihli birleşiminin ses kayıtları ile tutanakları incelenmiş
bugüne kadar kamuoyuna yansımayan
bazı yeni usulsüzlükler tespit edilmiştir.
Ses kayıtlarının toplantı saatinden önceki zaman
diliminde gerçekleşmiş olması nedeniyle tutanağa geçmemiş olan bölümleri CHP’nin iddialarını destekler mahiyette
bilgiler içermektedir.
- Toplantının açılmasından önceki olayları yansıtan
yaklaşık 5 dakikalık ses kaydında, AKP Grup Başkanvekilinin Komisyon
Başkanını nasıl baskı altına aldığı
ve sözleri ile yönlendirdiği net bir şekilde anlaşılmaktadır.
- Yine ses kayıtlarının Komisyon toplantısı
başlamadığı için tutanağa geçirilmeyen bölümünde, Sayın Muharrem İnce’nin “Medyanın huzurunda konuşma taleplerimizi
Başkana iletiyorum.” sözleri yer almaktadır. Bu kayıtlardan, CHP
milletvekillerinin 7 nci madde (Sayın M.Akif Hamzaçebi’nin ayrıca 8 inci
madde) için söz taleplerini içeren dilekçelerini Komisyon Başkanına
ilettiği ve Komisyon Başkanının da bu dilekçeleri teslim aldığı tartışmaya
mahal bırakmayacak şekilde anlaşılmaktadır. Komisyon Başkanının tutanağa
geçen bölümde, 7 nci maddenin okunmasının ardından söz taleplerini işleme koymadığı görülmektedir. Böylece
Anayasa ve İçtüzük ihlâli, belgeli
bir hâle gelmiştir.
Ses kayıtları ile tutanaklar karşılaştırıldığında redaksiyon yetkisini aşan değişiklikler
yapıldığı görülmektedir.
- Verilen önergelerin madde numaralarının teselsül
ettirilmesi gerekirken bu işlem yapılmamış, araya başka madde girmemiş gibi işlem yapılmıştır.
- Teklif maddeleri okunurken Alt Komisyon metni aynen okunmamış, dolayısıyla
Komisyon üyeleri Alt Komisyon metninden farklı bir metni kabul etmişlerdir. Örneğin, 2547 sayılı
Kanuna Geçici 61 inci maddenin eklenmesinin öngörüldüğü 15 inci maddenin
(daha sonra 16 ncı madde olarak işlem görmüştür.) Alt Komisyon metninde “ortaöğretim” ibaresi yer alırken,
Komisyonda oylanan metinde aynı ibare “ilköğretim” olarak okunmuş ve oylanmıştır. Aynı maddede yer
alan “Yükseköğretim” ibaresi
de “ilköğretim” olarak
okunmuş, maddenin tamamı göz önüne alındığında okunan metinin anlamsız bir metin olduğu
görülmektedir. Tüm tutanak
incelendiğinde, okunan ve oylanan metin ile Alt Komisyon metninin birçok
yerde farklılıklar arz ettiği görülmektedir. Bu farklılıkların
redaksiyon yetkisi ile düzeltilemeyeceği açıktır. Komisyondan çıktığı iddia edilen metin, oylanan metinden farklı
olduğundan gerçek durumu yansıtmamaktadır.
Komisyon çalışmaları tutanaklar üzerinden medyaya
yansımıştır. Ses kayıtlarının tutanağa geçirilmeyen bölümleri de
incelendiğinde CHP’nin
iddialarının doğruluğu anlaşılacaktır. Ayrıca “tutanaklar” ile “ses
kayıtları”nın karşılaştırılması durumunda, Komisyon iradesinden
farklı metinlerin Komisyonda kabul edilmiş gibi işlem yapıldığı
görülecektir.
TBMM İçtüzüğü’nün 29 uncu maddesine göre;
“Komisyonlarda istem
sırasına göre söz verilir.
Komisyon başkanı ve komisyondaki
Hükümet temsilcisi, söz sırasına bağlı değildir. Komisyonca çağırılmış
uzmanlara, komisyon başkanı, gerekli gördüğü zaman söz verebilir.”
Madde hükmünden anlaşılacağı gibi, komisyonlarda görüşlerini ifade etmek
amacıyla milletvekillerinin söz hakları vardır. Milletvekillerine söz hakkının tanınmamış olması
İçtüzüğün anılan maddesine açık bir aykırılıktır. Ancak, bu ihlâl, sadece
İçtüzükle sınırlı değildir. Anayasanın 87 nci maddesi yasama görevini
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, yani milletvekillerine vermiştir.
Milletvekillerine komisyonda söz hakkının tanınmamış olması, milletvekillerinin yasama görevini
yapmasının engellenmesi sonucunu yarattığından, bu durum Anayasanın
87 nci maddesine de açık bir aykırılıktır. Komisyon Başkanı, açıklanmaya
çalışılan menfî ve yanlı tutumuyla Anayasayı açıkça ihlâl etmiştir.
Zirâ Anayasanın 87 nci maddesi şu hükmü
içermektedir;
“Türkiye Büyük Millet
Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak;
Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar kuruluna belli
konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve
kesinhesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve
savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını
uygun bulmak, Türkiye Büyük millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç
çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın
diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine
getirmektir.”
Belirtilen nedenlerle, bütün bu hukuksuz işlemlerin
behemehâl ortadan kaldırılarak Komisyon toplantısının kaldığı yerden devam
etmesinin sağlanması gerekmişse de, bu husus yerine getirilmemiştir.
İçtüzük’teki usûl kurallarına riayet edilmemesi,
aynı zamanda esası da etkilemekte ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
demokratik hukuk devleti olma niteliğini de (Ay. M. 2) zedelemektedir.
Çünkü Anayasamızın değiştirilemeyecek niteliklerinden biridir “hukuk
Devleti”. Demokratik Hukuk Devleti anlayışı, çoğunluk yönetiminin sayısal
gücü ile bağdaşmaz. Demokratik Hukuk Devletinde kanunlar, sadece bir
partinin çoğunluğunun siyasi tercihleri olmayıp, bunlar, demokratik bir
süreçte iktidar muhalefet dengesi zemininde gerçekleşebilirler. Aksi halde,
devlet “hukuk devleti” olma niteliğini kaybederek “kanun devleti”ne dönüşür. Bu açıdan, Milli Eğitim
Komisyonundaki müzakere usûlü, daha önce örneğine rastlanmayan bir uygulama
olmuştur.
Kanun’un yapımı sürecinde Meclis çoğunluğunun tutumu ve Anayasayı hiçe sayma anlayışı;
Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nun bu olaydaki performansı ve tavrı, yasama düzenlemelerinde / reformlarında
mercek altına alınmaya değer ve akademik incelemelere veri oluşturabilecek
bir “kürsü emsâli” niteliğindedir!
Burada vahim olan husus, komisyon başkanının,
toplantı salonunu, iktidar partisine mensup milletvekilleri ile önceden
doldurulmasına, işgal edilmesine göz yumması, muhalefetin komisyon üyesi
milletvekillerinin toplantıya katılamayacakları, daha doğrusu
giremeyecekleri fili bir durum yaratarak “teklif metninin çok kısa sürede,
tartışılmadan, oylanarak kabul edilmesini sağlamasıdır.
4-) Hemen şunu da belirtelim ki, bütün usûl
bozuklukları kanunun iptal edilmesine yol açmaz. Nitekim, 1961
Anayasası’nın uygulandığı dönemde, Anayasa Mahkememiz “şekil yönünden
denetimde” 1961 Anayasası’nın 85 inci maddesine dayanılarak çıkarılmış
İçtüzük kurallarının da denetimde kıstas olarak kullanılabileceğini, ancak
bunları “önemli” / “önemsiz” olarak ikiye ayırarak,
önemli olanlarının iptal nedeni oluşturacağını kabul etmişti. (Karar: 1965/69,
Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi, sayı 3, sf.232, sayı 7, sh.94).
“Önemli olanlar”, kanunun esasını etkileyecek usûl kuralları olarak
anlaşılmaktaydı.
Anayasa Mahkemesi, bir kanunu “şekil yönünden”
iptal edince artık esasa ilişkin denetim yapmıyordu. Çünkü, Anayasa
Mahkemesine göre, bu yönde bir karar, “kimi yetkili kuruluşları uyarma
olanağının sağlanması düşüncesine dayandırılması da Anayasa Mahkemesinin
görev ve yetki alanı ile bağdaştırılmaz”dı. (Karar: Sayı 15, sf.165).
Şekil denetimi ile ilgili olarak, 1982 Anayasası,
farklı bir düzenleme öngörmektedir. Anayasa uygunluğun yalnızca şekil
bakımından denetiminde, Anayasa değişiklikleri ve kanunlarla sınırlı
olarak, Resmi Gazete’de yayımlanmalarından başlayarak, on gün içinde iptal
davası açılabileceği öngörülmüştür; bu süre geçtikten sonra, şekil bozukluğunun
itiraz yolu ile mahkemelerde ileri sürülmesi de mümkün değildir. (Ay. M.
148/2) Anayasanın aynı maddesi, hem kanunlar, hem de Anayasa değişiklikleri
için ayrı ayrı kıstaslar öngörüyor. Konumuz “kanun” olunca, bununla ilgili
kıstas, son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı ile
sınırlıdır.
Öngörülen çoğunluk kuşkusuz toplantı yeter sayısı ve karar yeter sayısı olarak birlikte ele alınacaktır. Anayasanın
96 ncı maddesine göre, toplantı yeter sayısı TBMM üye tamsayısının en az
üçte biri (184 milletvekili), karar yeter sayısı ise toplantıya
katılanların salt çoğunluğudur; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye
tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz. (138+1=139).
Anayasanın 148 inci maddesinin ikinci fıkrasının ifadesinde yer alan ”son
oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı” hükmü, toplantı ve
karar yeter sayılarını birlikte içerir. Başka anlatımla karar yeter
sayısının en az 139 milletvekiliyle geçerli olabilmesi için meclisin en az
üçte bir üye (184 milletvekili) ile toplanmış olması ön koşuldur.
Bu düzenleme karşısında sorulması gereken hukuki
soru, kanunların Anayasaya uygunluğunun yargısal denetiminde “şekil
denetimi”nin sadece 148 inci maddenin ikinci fıkrasında yer alan “son
oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı” kıstası, İçtüzükteki usûlî kuralları da kapsamına
alıp almadığıdır.
Şekil denetimi ile ilgili olarak, kanunun Resmi
Gazete’de yayımlanmasından başlayarak, on gün gibi çok kısa sayılabilecek
bir süre içinde dava açabilme imkânının tanınması, esası etkileme özelliği
olan İçtüzükteki usûl kurallarının da bu denetim kapsamında mütalaa
edilmesi zorunluluğunu doğurabilmelidir. Çünkü 6287 sayılı kanunun “teklif”
aşamasından başlayarak izlenen usûlî işlemlerde bu hususlar dikkati
çekmektedir. Eğitim gibi gelecek kuşakları da etkileyecek son derece hassas
ve dinamik bir konuda, geniş kapsamlı bir çalışma sürecini, aceleye ve emri
vakiye getirmeden, toplumun değişik kesimlerinin, özellikle de ya da hiç
değilse, üniversitelerin eğitim bilimleri çevrelerinin görüşlerine itibar
edilerek geniş bir tartışma ortamında mâkul bir zaman diliminde
değerlendirilmesi isabetli olurdu.
Stratejik bir ön çalışma yapılmadan, “reform”
olarak adlandırılabilecek bir yasal düzenlemenin, hükümet programında dahi
yer almadan, üstelik hükümetin, sorumluluğunu bir “tasarı” ile paylaşmaktan
kaçarak bu kanun metninin bir “teklif”
olarak sunulmuş olmasını, yönetim ciddiyeti ile bağdaştırmak çok güçtür. Bu
husus 30 Mart 2012 tarihli 6287 sayılı kanunun önemli bir zaafı olduğu
kadar, kanun yapma tekniğinin de en önemli usûlî eksikliğidir. Burada, kanunun usûl açsından bir
anayasaya aykırılık oluşturmasını kat kat aşan bir vahâmetle karşılıyoruz.
Zira bu düzenleme ebeveynlerin ve Cumhuriyetimizin en kıymetli varlıkları
olan çocuklarımızın, bütün bir geleceğinin aceleye getirilmiş bir kanunla
belirlenmesi, eğitim ve öğretim alanında sürekli bir gerginlik ve çatışma
ortamı yaratarak, hoşnutsuzluğun artan bir biçimde gündemde kalmasına yol
açacaktır. Ayrıca, bu aşamada şekil bakımından iptali istenen 6287 sayılı
Kanun, gerek yapısı ve gerekse “kriz
üretkenliği” özelliği ile iç-hukuku ve demokratik parlamenter rejimi
bozucu bir nitelik taşımaktadır ve bu özelliği ile Anayasal düzenin askıya
alınmasıyla eşdeğerdir. Anılan Kanun, kısa vâdede dahi içinden çıkılması
kolay olmayan sorunlar yaratacak karakterdedir.
Bu itibarla, Kanun, kanaatimizce, “şekil bakımından
iptali için” Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla belirlenen “kurucu koşullar” oluşmuştur.
5-) Yasama meclislerinin çalışmalarını düzenleyen,
neredeyse tamamı “usûlî kuralları“ içeren İçtüzükler, bütün çoğulcu
anayasal düzenlemelerde, iktidar muhalefet ilişkilerinin parlamento çatısı
altında dengeli bir biçimde yürütülmesinin onsuz olmaz hukuki metinleridir.
Bu açıdan, parlamento hukuku alanında, mürekkep akıtmış olanlar, İçtüzük
kuralları için “sessiz anayasa”
ya da meclislerin “dahili kanunu”
deyimini kullanırlar. Ülkemizde “meşrutiyet Döneminde” ve Cumhuriyet
meclislerinde, parlamento çalışmalarında hukuki bir sorunla karşılaşınca,
çok önemli bir başvuru eserinde, İçtüzüğün, kamusal faaliyetlerin
yürütülmesinde Anayasadan da daha etkili olduğu vurgulanmıştı. (EUGENE
PİERRE, Traite’de Droit Politique, Electoral et Parlementaire, Paris 1908,
sf.490 ve devamı)
Eğitimle ilgili 6287 sayılı kanunun görüşülmesi
aşamasındaki engelleme uygulamaları, parlamento tarihimizde gelecek
açısından son derece vahim bir durum ya da emsal oluşturmuştur. Çoğunluk
partisi milletvekillerinin fiili durum yaratarak, “hukuk devleti” anlayışı
ile bağdaştırılması mümkün olamayacak bir ortamda, meclis Genel Kurulunun
“kanun” adı altında yapacağı hukuki işleme zemin oluşturması, kabul iradesini gölgelemiştir ve
zedelemiştir.
Anayasa Mahkememizin bu süreçle ilgili olarak
yapacağı hukuki değerlendirmesi daha doğrusu denetimi, hiç kuşkusuz
parlamento hukukumuzdaki bu boşluğu geniş yorum anlayışı ile içtihatla
doldurması, Türkiye Cumhuriyeti devletinin değiştirilemeyecek nitelikleri
arasında yer alan “demokratik hukuk devletinin” sürekliliğine ayrı bir
anlam kazandıracaktır. Böylece, iktidar çoğunluğunun muhalefeti “kuşatarak”
TBMM’nde tek sesli bir yapı oluşturmasının önüne geçilebilecektir.
Bu temenniyi dile getirirken, Anayasa Mahkememizin
son zamanlarda yayımlanan iki kararından esinlenmekte isabet vardır. (Esas:
2004/85, Karar:2009/69, karar tarihi: 02.06.2009, Resmi Gazete 10 Aralık
2011 – Esas 2007/97, Karar: 2010/132, Karar tarihi 04.02.2010, Resmi
Gazete: 10 Aralık 2011).
Hatırlanacağı gibi, Anayasa değişiklikleri için
yapılan öneriler arasında, 2 nci maddedeki “insan haklarına saygılı” yerine
“insan haklarına dayanan” ifadesinin kullanılması sıklıkla dile
getirilmektedir. Anayasa Mahkememiz, bu iki kararı ile tartışmayı sona
erdirerek, üstelik değiştirilemeyecek 2 nci maddeye “içtihat yolu ile
ekleme yapmış, böylece, bu sorunu, deyim yerinde ise hukuki bir ustalıkla
çözmüştür. Bundan böyle “insan haklarına saygılı” ifadesi ile “insan
haklarına dayanan” arasında kopamayacak hukuki bir birleşme oluşturmuştur. Yukarıda
anılan iki kararın, aynı tarihli Resmi Gazete’de yayımlanması hayli anlamlı
olmuştur.
Bu örnekten yola çıkarak, Anayasa Mahkememizin
Anayasanın 148 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki “şekil denetiminin”
işlerlik kazanabilmesi; ölü bir hüküm olmaktan çıkabilmesi için, şekil
denetimi kapsamına usûlî kurallardan oluşan süreci de katarak, ya da
içtihadı ile ekleyerek, bunların da şekil denetimi kıstasında yer
almalarını sağlamak bir zorunluluk olmaktadır. Şekil denetiminin ancak bu
taktirde bir işlevi olacaktır. Aksi halde 148 inci maddenin ikinci
fıkrasındaki “kanunların şekil bakımından Anayasaya aykırılık iddialarının
“son oylamada yeter sayı” şartına uyulmadığı kıstasına dayandırılması,
kanun yapma sürecinde muhalefetin katılmasına ve uzlaşmasına imkân verilmek
istenmediği sonucuna varılır. Bunun öteki anlamı, hukukun her vesileyle
yasama çoğunluğu tarafından kuşatılması olacaktır. Ülke, iktidar kadar
muhalefetin de ülkesidir. Müşterek Ulusal sorunlarla ilgili temel ve ivedi
kanunlarda uzlaşma arayışı, şüphesiz, denenmeye değer ve çözücü bir yöntemdir.
(…)
V. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA
İSTEĞİ
Yasama egemenliğini oluşturan iktidar-muhalefet
dengesi, 6287 sayılı Kanun’un kanunlaşması sırasında sürdürülemez ve
katlanılamaz ağırlıkta bozulmuştur. Kanunun
oluşmasında muhalefet dışlanmıştır.
Bu Kanun’un öncelikle şekilden iptal edilme riski
(yasama enerjisinin gereksiz tüketilmesi), fazlası ile mevcuttur.
Şekil bozukluğu nedeniyle iptali istenen 6287
sayılı Kanun, tartışmasız şekilde Anayasanın 2, 6, 7, 11, 67, 68, 75, 76,
87, 88, 95, 96, 97 ve 148 inci maddeleri hükümlerine ve genel anayasa
modeline açıkça ve ağır biçimde aykırıdır.
Yukarıda da değinildiği gibi, Ülke, iktidar kadar,
muhalefetin de ülkesidir. Ortak ulusal sorunlarla ilgili temel ve diğer ivedi
yasalarda, uzlaşma arayışı denenmeğe değer ve çözücü bir yöntemdir.
Gerek yapısı
ve gerekse kriz üretkenliği
yoluyla iç-hukuku ve demokratik parlamenter rejimi bozucu karakter taşıyan 6287 sayılı Kanun’un dava sonuna kadar
yürürlüğü, anayasal düzeninin askıya alınmasıyla eşdeğerdir. Hüküm,
dava sonuna kadarki kısa sürede dahi içinden çıkılması kolay olmayan
sorunlar yaratacak karakterdedir.
Yürürlüğü durdurmanın Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla
belirlenen kurucu koşulları
oluşmuştur.
Dava konusu Kanun hakkında yürürlüğün durdurulması
kararı verildiği takdirde, hukuk sistemimizde herhangi bir boşluk meydana gelmeyecek, sadece,
Anayasaya aykırı olan uygulama durdurulmuş
olacaktır.
Ancak, dava konusu Kanun yönünden “yürürlüğü
durdurma” Kararı verilmeyip de iptal kararı verilmesi halinde, bu iptal
kararı büyük olasılıkla etkisiz kalacaktır.
Öte yandan, Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve
düzenlemelerden en kısa sürede arındırılması, hukuk devleti olmanın en
önemli gerekleri arasında sayılmaktadır. Anayasaya aykırılıkların
sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de
zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve
özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi
hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol
açacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla,
Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükümlerin (Kanun’un) iptal
davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa
Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. TALEP VE SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde hukukun üstünlüğü
vazgeçilmeyecek temel ilkelerden biri olduğuna göre, TBMM’de kanun koyma
sürecinin hangi aşamasında olursa olsun, iktidar partisi çoğunluğunun
sayısal gücüne dayanarak, muhalefeti “kuşatması”, etkisiz hale getirmesi oy
kullanmalarının engellenmesi bâriz bir hukuk ihlâlidir. Hukuku yalnızca bir
araç gören, O’nun üstünlüğünü içine sindiremeyen, sadece gücüne güvenen bir
“patalojik zihniyet” mahsûlü
olan ve -bu aşamada- şekil bakımından iptali istenilen dava konusu Kanun,
ihtiyaca ve istikrara hizmet görüntüsü içinde iç-hukukumuzu ve Cumhuriyetin
“demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti” olma özelliğini tahrip eden “talihsiz bir yasama girişimi”dir.
Dava konusu “İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair 30.03.2012 Tarih ve 6287 Sayılı Kanun, niteliği ve
içeriği, demokratik parlamenter rejimimiz, Anayasal düzenimiz ve Meclis
iç-hukuku bakımından hayatî (yaşamsal) derecede önem taşımaktadır.
Demokratik hukuk devletinde böyle vahim bir olayın tekerrürünü önlemenin
yolu ise, Anayasa Mahkemesinin, hukuken sakatlanmış bir iradenin ürünü olan
işlemi (kanunu) iptal etmesidir. Anayasa Mahkememizin bir kararında da
belirttiği gibi klasik demokrasilerden farklı olarak, “çağdaş Anayasalar…
çoğunluğun baskısına karşı koruyucu hükümlere ve kurallara yer vermiş”tir
(Esas: 1973/19, Karar: 1975/87, Karar tarihi: 15.04.1975, Anayasa Mahkemesi
Kararları Dergisi, Sayı 13, sf. 428).
Bu itibarla,
Anayasanın 151 inci
maddesi hükmünde öngörülen süre içerisinde, şimdilik şekil bozukluğu
nedeniyle iptalini istediğimiz 30.03.2012 gün ve 6287 sayılı Kanun’un “esas
bakımından” Anayasaya aykırılığını ileri sürmek suretiyle İptal Davası
hakkımızı saklı tutmak kaydıyla,
Şimdilik süresi içerisinde şekil bozukluğu
bakımından iptali talep olunan dava konusu30.03.2012 gün ve 6287 sayılı“İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un Türkiye Büyük Millet
Meclisi İçtüzüğü’nün 29, 74, 81, 87
ve 91incimaddeleri ile Anayasanın
2, 6, 7, 11, 67, 68, 75, 76, 87, 88, 95, 96, 97 ve 148incimaddeleri
hükümlerine aykırı olması nedeniyle,
1-) Dava konusu 30.03.2012 gün ve 6287 sayılı “İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un lâyihamızda
belirtilen ve Yüksek Mahkeme’ce belirlenen
sebeplerle şekil bozukluğuna dayalı
olarak İPTALİNE,
2-) Davanın öncelikle ve ivedilikle görüşülmesine,
3-) Dava konusu 30.03.2012 gün ve 6287 sayılı “İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA,
Karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ve talep ederiz.19.04.2012”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa
11.4.2012 günlü, 28261 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanan 30.3.2012 günlü, 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un şekil bakımından
iptali istenilmiştir.
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 2., 6., 7., 11., 67.,
68., 75., 76., 87., 88., 95., 96., 97. ve 148. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca
Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN,
Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ,
Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz
AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN’ın katılımlarıyla
17.5.2012 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik
bulunmadığından işin esasının incelenmesine ve yürürlüğü durdurma isteminin
esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, Anayasa Mahkemesi
Raportörü Evren ALTAY tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor,
iptali istenen Yasa, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri
ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü:
Dava dilekçesinde, kanunların Anayasa’ya
uygunluğunun şekil denetiminde yalnızca “öngörülen çoğunlukla yapılıp
yapılmadığı” olgusunun ölçüt olarak kabul edilmesinin parlamentodaki
çoğunluğun her an sürpriz kanunlar çıkarmasına imkan tanımak anlamına
geleceği, kanunun yapılış sürecindeki aksaklıkların kanunun kabul iradesini
zedeleyecek boyutta olması halinde bu hususların Anayasa Mahkemesinin
denetim alanında kabul edilmesi gerektiği, Anayasa’da öngörülen usul
kurallarına uyulmadan toplanmış Meclisin kabul edeceği kanunların şekil
yönünden sakatlığının ileri sürülememesi ya da denetlenememesinin
Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi ile bağdaşmayacağı, iptali
istenilen Kanun’un yasama iradesinin oluşumunu etkileyecek, bu iradeyi
bozacak ve dolayısıyla Kanun’un geçerliğini şüpheye düşürecek ölçüde şekil
noksanlıkları içerdiği, kanun teklifinin T.B.M.M. Milli Eğitim, Kültür,
Gençlik ve Spor Komisyonunda görüşülmesi sürecinde iktidar partisine mensup
yüzü aşkın milletvekilinin salonu doldurması nedeniyle diğer milletvekillerinin
Komisyona katılamadığı, Komisyon toplantısının açılmasının ardından söz
talebini içeren dilekçelerin Komisyon Başkanınca işleme konulmadığı, söz
talepleri ve değişiklik önergeleri işleme konulmadığından Komisyon
çalışmalarının tamamlandığının kabul edilemeyeceği ve bu durumda Komisyon
Raporu oluşmayacağından kanun teklifinin Genel Kurulda görüşülmesinin
mümkün olmadığı, Komisyon toplantısının ses kayıtları ile tutanakların
karşılaştırılmasından redaksiyon yetkisini aşan değişiklikler yapıldığının
ortaya çıktığı, Komisyonun iradesinden farklı metinlerin Komisyonda kabul
edilmiş gibi işlem yapıldığı, milletvekillerine Komisyonda söz hakkı
tanınmamış olmasının milletvekillerinin yasama görevini yapmasının
engellenmesi sonucunu doğurduğu, kanun teklifinin T.B.M.M. Genel Kurulunda
temel kanun olarak görüşülmesi nedeniyle önerge sayısının kısıtlandığı ve
bunun demokrasi ve milletvekilliği kurumuyla bağdaşmadığı, Genel Kurulda
görüşülen kanun teklifiyle ilgili olarak T.B.M.M. İçtüzüğünün 91. maddesi
uyarınca milletvekillerinin var olan önerge verme haklarının kabul
edilmediği, kanunların Anayasa’ya uygunluğunun şekil yönünden denetiminde
esas alınan “son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı”
ölçütünün İçtüzükte yer alan usul kurallarını da kapsamına aldığı, hukuk
devleti anlayışıyla bağdaştırılması mümkün olmayan bir yöntemle kanun adı
altında hukuki bir işleme zemin oluşturulmasının Meclis’in kabul iradesini
zedelediği, bu süreçle ilgili olarak Anayasa Mahkemesince yapılacak şekil
bakımından denetim kapsamında geniş yorum anlayışıyla hareket edilmesinin
“demokratik hukuk devleti”nin sürekliliğine ayrı bir anlam kazandıracağı ve
T.B.M.M.’nde iktidar çoğunluğunun muhalefeti kuşatarak tek sesli bir yapı
oluşturmasının önüne geçileceği, şekil denetiminin ölü bir hüküm olmaktan
çıkarılması için usuli kurallardan oluşan sürecin de şekil denetiminin
kapsamına alınması gerektiği, kanunların şekil bakımından denetiminin “son
oylamada yeter sayı” ölçütü ile sınırlanmasının kanun yapma sürecine
muhalefetin katılmasına ve uzlaşmaya imkan verilmek istenmediği sonucuna
yol açacağı, 6287 sayılı Kanun’un Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün
29., 74., 81., 87. ve 91. maddeleri ile Anayasa’nın 2., 6., 7., 11., 67.,
68., 75., 76., 87., 88., 95., 96., 97. ve 148. maddelerine aykırı olduğu
belirtilerek şekil bakımından iptali istenilmiştir.
Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında,
kanunların şekil bakımından denetlenmesinin, son oylamanın öngörülen
çoğunlukla yapılıp yapılmadığı hususu ile sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 148. maddesinin
gerekçesinde de Genel Kurul tarafından yapılan son oylamadan önce vücut bulan
şekil bozukluklarını Genel Kurulun bildiği veya bilmesi gerektiğinin
varsayıldığı belirtilerek, son oylamadan önce yapılan şekil bozukluklarının
iptale neden olamayacağı ifade edilmiş ve “Genel Kurulun oylama yapıp kanunu kabul etmesi, şekil bozukluğunu,
o kanunu kabul etmemek için yeterli neden saymadığı yolunda bir iradi
tecellisidir. En büyük organ genel kuruldur. Onun iradesi hilafına bir
sonuç çıkarmak hukukun ana esaslarına aykırı düşer. Bu nedenle son
oylamadan önceki şekil bozuklukları, iptal sebebi sayılmamıştır.” denilmiştir.
Anayasa’nın 148. maddesinin açık hükmü ve gerekçesi
karşısında, kanunların şekil bakımından denetiminde, son oylamanın
öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığından başka bir hususun esas
alınmasına ve bu suretle kanunların şekil bakımından denetimlerinin
yapılabilmesine olanak bulunmamaktadır.
Anayasa’nın “Toplantı ve
karar yeter sayısı” başlıklı 96. maddesinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün
işlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların
salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye
tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz…” denilmektedir.
Dava dilekçesinde, 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim
Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un son
oylamasının öngörülen çoğunlukla yapılmadığı yolunda bir iddia bulunmamakla
birlikte T.B.M.M. Genel Kurul tutanaklarının incelenmesinden, Kanun
teklifinin tümü üzerinde elektronik oylama cihazıyla yapılan açık oylama
sonucunda, 387 oyun kullanıldığı ve bunlardan 295’inin kabul, 91’inin ret
ve 1’inin çekimser olduğu, bu anlamda son oylamanın Anayasa’da öngörülen
çoğunlukla yapıldığı anlaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Anayasa’da öngörülen
çoğunlukla son oylamasının yapıldığı açık olan ve şekil bakımından
Anayasa’ya aykırılığı iddiasına gerekçe olarak dava dilekçesinde gösterilen
diğer hususlar yönünden incelenme olanağı bulunmayan 6287 sayılı İlköğretim
ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun,
Anayasa’nın 148. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
30.3.2012 günlü, 6287 sayılı İlköğretim
ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un
şekil yönünden iptali istemi, 24.5.2012 günlü, E.2012/48, K.2012/75 sayılı kararla
reddedildiğinden, bu Kanun’a ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE, 24.5.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
VII- SONUÇ
30.3.2012 günlü, 6287 sayılı İlköğretim
ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un
şekil yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, 24.5.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
|
|
|
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|
|
|
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|
|
|
|
|
|