|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2011/43
Karar Sayısı: 2012/10
Karar Günü: 19.1.2012
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR :
1-Mersin 4. Asliye Ceza Mahkemesi(Esas Sayısı: 2011/43)
2- Bakırköy 28. Asliye Ceza
Mahkemesi (Esas Sayısı: 2011/50)
İTİRAZIN KONUSU : 23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun Yürürlük Ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a, 31.3.2011 günlü,
6217 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle eklenen Geçici Madde 3’ün, Anayasa’nın
2., 10., 36., 38., 138. ve 141. maddelerine
aykırılığı savıyla iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemidir.
I- OLAY
Mersin 4. Asliye Ceza
Mahkemesine hırsızlık suçundan, Bakırköy 28. Asliye Ceza Mahkemesine sahtecilik suçundan açılan kamu
davalarında, itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan
mahkemeler iptali için başvurmuşlardır.
II- İTİRAZLARIN GEREKÇELERİ
A-Mersin 4.
Asliye Ceza Mahkemesi’nin başvuru kararının gerekçe bölümü
şöyledir:
“Anayasaya
aykırı olduğunu düşündüğümüz maddede “1/1/2014 tarihine kadar, asliye ceza
mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz...” denilmiştir.
Ceza Muhakemesi Kanununun 160/2. maddesinde Cumhuriyet savcısının
yalnız şüphelinin aleyhine olan hususları değil lehine olan delilleri de
toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla
yükümlü olduğu bildirilmiştir. Yapılan değişiklik ile sanıklar hakkında leh
ve aleyhe olan delilleri toplayan Cumhuriyet savcısı duruşmanın devamı
esnasında gelişmelerden ve davanın seyrinden bihaber kalacaktır.
Ceza Muhakemesi
Kanununun 188/1. maddesinde, duruşmada hükme katılacak hakimler ve
Cumhuriyet savcısı ile zabıt katibinin ve Kanunun zorunlu müdafiliği kabul
ettiği hallerde müdafiin hazır bulunması şart koşulmuştur.
Ceza Muhakemesi
Kanununun 220. maddesinde duruşma tutanağının başlığında Cumhuriyet
savcısının (varsa denilmediğine dikkat edilmesi gerekir) adı ve soyadının
yazılması gerektiği emredilmiştir. Çünkü
Cumhuriyet savcısı iddia makamını temsilen ceza yargılamasının asli bir
unsurudur.
Kanunun genel
sistematiğine bakıldığında ceza yargılamasının üç ana unsuru iddia, savunma
ve karar mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç unsurdan birinin
noksan olması halinde adil ve güvenli bir yargılama yapıldığından bahsetmek
güçleşir.
Anayasa
Mahkemesi’nin 20.03.2002 tarih ve 2000/48 esas, 2002/36 karar sayılı
kararında da belirtildiği üzere“... Adalet kavramı ve yargılama
işlevi, birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılamaz sav, savunma, karar
üçlüsünden oluşan yargıyla yaşama geçmektedir...”
Adalet kavramı
evrensel ve yüce bir kavram olup ancak adil bir yargılama sonucunda tecelli
eder. Adil bir yargılamadan bahsedilebilmesi için ise, birbirinden
ayrılmayan ve hatta birbirini tamamlayan iddia, savunma, karar üçlüsünden
oluşan bir yargılamanın mevcudiyeti şarttır.
Sadece iddianame yazılarak “iddia” mekanizmasının
gerçekleştiğinden söz etmek doğru olmaz. İddia makamının ağır ceza
mahkemeleri yargılamasında olduğu gibi, yargılama platformuna aktif olarak
katılması ve gerektiğinde sanığın (veya mağdur tarafın) lehine olan
iddiaları da, yeni gelişme ve toplanan delillere göre bizzat yaşayarak
hissederek ileri sürmesi gerekmektedir.
İddia ve savunmanın
duruşmada hazır bulunarak delilleri tartışmasının, hükmün kurulmasında ve
çözüme gidilmesinde pratik bir fayda sağlayacağı kuşkusuzdur.
Anayasa
Mahkemesi’nin 20.03.2002 tarihli kararında da belirtildiği üzere “... niteliği ne olursa olsun
kişiye yöneltilen bir suçlamaya karşı savunma ve adil yargılanma hakkının
sağlanması bakımından suçların hafif ya da ağır veya sulh, asliye ve ağır
cezalık olması gibi bir ölçüye göre farklılık oluşturulması kabul
edilemez...”
İtiraz konusu
kuralla, Asliye Ceza Mahkemelerine açılan veya halen derdest bulunan
davalardageçici bir süre için farklı bir
yargılama uygulaması öngörülerek eşitlik ilkesi de ihlal edilmektedir.
Bu nedenlerle
14/04/2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı
Kanunun “1/1/2014 tarihine kadar, asliye ceza mahkemelerinde yapılan
duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz ve katılma hususunda Cumhuriyet
savcısının görüşü alınmaz. Ancak, verilen hükümler ile tutuklamaya veya
salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet savcısının kanun yoluna
başvurabilmesi amacıyla dosya Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir.” şeklindeki Geçici 3.
maddesinin Anayasanın 10. ve 36. maddelerine aykırı olduğu düşünüldüğünden
iptali için Anayasanın 152. maddesi uyarınca keyfiyetin Anayasa Mahkemesine
sunulmasına karar verildi.”
B-
Bakırköy 28. Asliye Ceza Mahkemesi’nin başvuru kararının gerekçe bölümü
şöyledir:
“6217 sayılı Yargı
Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun 14/04/2011 gün ve 27905 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve kanunlaşmıştır. Ancak zikrolunan Kanunun
26/3. fıkrasında düzenlenen Geçici Madde 3 başlığındaki cumhuriyet
savcılarının duruşmalarda bulunmayacağına ve dosyaların gönderilmesine
ilişkin düzenlemeler kanaatimizce T.C Anayasasının 2, 36/1, 38/1, 138/son,
141. maddelerine aykırıdır.
Yargı Hizmetlerinin
Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun 26/1 nci maddesi ile;
23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna aşağıdaki geçici
maddeler eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 2- (1) Bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar
hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen
üçbin Türk Lirası dahil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı
temyiz yoluna başvurulamaz.
GEÇİCİ MADDE3- (1) 1/1/2014
tarihine kadar, asliye ceza mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı
bulunmaz ve katılma hususunda Cumhuriyet savcısının görüşü
alınmaz. Ancak, verilen hükümler ile tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin
kararlara karşı Cumhuriyet savcısının kanun yoluna başvurabilmesi
amacıyla dosya Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir.
GEÇİCİ MADDE 4- (1)Bölge adliye
mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece
Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri
Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan
edilecek göreve başlama tarihinden altı ay sonra başlamaküzere üç yıl
süreyle yapılacak kanun yolu incelemelerinde, bölge adliye mahkemelerinde
ve Yargıtayda tebliğname düzenlenmesine ilişkin hükümler uygulanmaz.” şeklinde düzenleme
getirilmiştir.
Bu düzenlemedeki
geçiçi 3 ncü maddesinin hem birinci cümlesinin ve hem ikinci cümlesinin
ceza yargılamasına yansımasını özetledikten sonra düzenlemenin Anayasaya
aykırılık teşkil ettiği kanaatinde olduğumuz noktalarına işaret
edilecektir.
İş bu düzenleme ile
Asliye Ceza Mahkemelerinde yapılmakta olan kovuşturmalarda, cumhuriyet savcılarının bulunmaması emredilmekte,
ayrıca verilen hükümler ile
tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet
savcısının kanun yoluna başvurabilmesi için dosyanın cumhuriyet
başsavcılığına gönderilmesi emredilmektedir. Yargılamanın en
basit anlamda tarifi “Birbirine karşı olan
iki tarafı dinleyerek bir yargıya varma, muhakeme” olduğu
tartışmasız olduğu halde, bu en temel anlamından uzaklaşılarak ceza
kovuşturmasında tartışmanın ortadan kalkması sonucunu tevlit edecek şekilde
cumhuriyet savcılarının duruşmalardan uzaklaştırılması Türk ceza yargılaması
açısından ehemmiyetli bir ceza usul hukuku eksikliği yaratmıştır. Keza bu
eksikliğin sonuçlarını ortadan kaldırmak endişesiyle “verilen karar cumhuriyet savcılığına tebliğ edilir”
şeklinde hukuki bir dil tercih edilecek yerde
“verilen hükümler ile tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara
karşı kanun yollarına müracaat edilmesi amacıyla dosyanın cumhuriyet
savcılığına gönderilmesi” şeklinde usul kanunlarının dili
dışına çıkan bir ibareyle, CMK.da hiç yer verilmeyen görüldü müessesesinin
kanunlaştırılması cumhuriyet savcılarına kovuşturmanın tarafı olmaktan
ziyade mahkemelerin kararını bir üst merci gibi inceleme yetkisi olan makam
görüntüsü vermektedir.
İş bu nedenlerle
zikrolunan fıkradaki her iki düzenlemede Anayasaya aykırıdır.
Zikrolunan maddenin
tüm fıkraları Anayasaya aykırılık açısından incelendiğinde;
1- Anayasanın 36/1
nci maddesi“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle
yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına
sahiptir.” şeklindeki düzenlemesiyle herkesin adil yargılanma
hakkına sahip olduğunu düzenlemiştir. Adil yargılama hakkı, temel insan
haklarından biridir ve bu niteliği tartışmasızdır. Bu hak çeşitli
uluslararası sözleşmelerle ayrıntılı olarak düzenlenmiş ve ulus hukukları
açısından bağlılığı karşı konulamaz hale gelmiştir.
İddia ve savunma
hakkı birbirini tamamlayan ve birbirinden ayrılması olanaksız olan bir
temel hak olup, bu birbirinden ayrılmaz niteliği ile hak arama özgürlüğünün
temelini oluşturmaktadır. Kuşkusuz adil yargılanma hakkı kişilerin
kendilerine isnat edilen bir suçlamaya karşı kendilerini savunabilmenin en
etkili ve güvenceli yolu olan yargı mercileri önünde dava hakkını kullanmak
ve bu davada kullanabilecek kanıtları mahkeme önüne getirebilme imkanı
sağladığı için temel bir haktır ve yargı mercilerine müracaat ve burada
delillerini ileri sürebilmek “adil yargılama hakkı”nın temelini
oluşturmaktadır.
Mahkemelerin görev ve
yetkileri Anayasanın 9. ve 138. maddelerinde düzenlenmiş olup, Anayasanın 9
ncu maddesinde, yargı yetkisinin Türk Milleti adına sadece bağımsız
mahkemelerce kullanılacağı, 138 ncimaddesinde hakimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını, Anayasa,
yasa ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerini,
hiçbir organ, makam, merci ve kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında
mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceğini ve genelge
gönderemeyeceğini, tavsiye ve telkinde bulunamayacağını emretmektedir.
Mahkeme ve hakimler “hukuka” uygun karar verirken iç hukuk yanında
Anayasanın 90 ncı maddesindeki düzenleme nedeniyle uluslararası hukuka
uygun olarak karar vermeleri gerektiği izahtan varestedir. Birleşmiş
Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin III. Bölümünde yer alan
“Adil yargılama hakkı” başlıklı 14. maddesinde; herkesin mahkemeler ve
yargı yerleri önünde eşit oldukları, herkesin hakkındaki bir suç isnadının
veya hak ve yükümlülükleri ile ilgili bir hukuki uyuşmazlığın karara
bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı
yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahip oldukları
belirtilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin 6 ncı maddesini birinci fıkrasında yargılamanın kanunla
kurulan bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde, makul sürede, açık ve
hakkaniyete uygun olarak yapılması gerektiği açık olarak düzenlenmiştir.
Burada üzerinde durulması gereken husus hakkaniyete uygun yargılama
kavramıdır. Bugün hakkaniyete uygun yargılama kavramı içerisine,
yargılamanın çelişmeli yapılması, silahların eşitliği, gerekçeli karar
sayılmaktadır.
Çelişmeli yargılama
ilkesi, iddia makamının ve savunma makamının yargılama esnasında mahkemenin
kararını oluşturmasını temin zımnında delil sunması, bu delilleri
tartıştırması, mütalaa sunması, bunları tartıştırması, sunulan ve
tartışılan deliller hususunda yorum yapılması imkanının taraflara
tanınmasıdır. Çelişmeli yargılama ilkesi, iddia ve savunma makamlarının
hüküm makamı karşısında birbirinin eşiti olması ile yakından ilgili olup,
bu eşitliğe ilişkin dengenin bozulması durumu Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesince adil yargılamanın ihlali olarak görülebilmektedir.
Ülkemiz hukukumuzda
çelişmeli yargılama sistemi nerede durmaktadır. CMUK.nın 214 ncü maddesi
“Mahkeme reisi dahi resen şahit ve ehlihibre celbine ve başkaca sübut
sebeplerinin toplanmasına karar verebilir.” şeklinde düzenleme getirmiş
iken, aynı düzenleme CMK.ya alınmamıştır. CMK.nın hiç bir yerinde mahkeme
hakiminin talep olmaksızın başka bir anlatımla resen delil toplayabileceği
yönünde bir düzenleme yoktur. Bu durum gözetildiğinde Türk ceza
yargılamasının çelişmeli yargılama sistemine doğru yol aldığını söylemek
yanlış olmaz. Esasen suç, mağdurundan başkaca kamuya karşı işlenir ve suçu
soruşturan kamudur. Mahkeme önüne götürende kamudur. Kamu kendisindeki
düzen ve ahengin devamını sağlamak açısından suç işleyenin
cezalandırılmasını talep etmektedir. Mahkemenin vereceği karar ile de
toplumda düzen ve ahenk tesis edilmeye devam edilmektedir. Bu hale göre
kamu suç işlediği iddiasında olduğu kişinin eylemine ilişkin bütün
delilleri soruşturma evresinde cumhuriyet savcıları vasıtasıyla toplamalı,
kovuşturma evresinde de mahkemeye sunmalı ve tartıştırmalıdır. Suç işlediği
iddia olunan kişinin cezalandırılması da ancak kamunun topladığı mahkemece
kabul gören deliller nisbetinde olabilmelidir, olabilmektedir. Suçu
işlediği iddia olunan kişi de kovuşturmada kamunun bu delillerine karşı
deliller sunabilmeli, sunabilmekte, bunların toplanmasını talep edebilmeli,
talep edebilmekte ve bunlarında yargılama sırasında tartışılması imkanı
yaratılabilmelidir, yaratılabilmektedir. Hükmü verecek olan hakimin bu
süreçte ifa edeceği görev tarihi süreç boyunca çokça değişmiş olmakla
birlikte, bugün için artık talep olmadıkça ceza mahkemesi hakiminin hiç bir
şekilde resen delil toplamaması gerektiği ifade edilir olmuştur. Zira ceza
hakiminin resen delil toplaması ne kadar yargılamayı süratle sonlandırma
hedefine ilişkin olursa olsun felsefi anlamda bir önyargıdır ve atılan adım
hakiminin reyine ilişkin olarak işaret vermektedir. İş bu nedenle ceza
hakimi tüm yargılama süreci boyunca duruşmada silik kalmalı, tarafların
ileri sürdüğü delilleri ileri sürmelerine imkan tanımalı, yaratmalı,
toplanılması istenilen delillerin toplanması kararını vermeli, bunları
duruşmalarda tartıştırtmalı ve esas hakkındaki iddia ve savunmalardan sonra
kararını açıklamalıdır. Bu iddia ve savunma makamının eşitliğine, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin deyimiyle silahların eşitliğine en uygun olan
yoldur. Böylece diyebilmekteyiz ki, ceza hakiminin vazifesi bugün için
artık mutlak hakikati bulmak değil, eşit silahların sundukları delillere
uygun, kanuna uygun, hakkaniyete uygun, vicdana uygun bir karar tesis
etmektir. Bu karar her zaman mutlak hakikate uygun olmaz. Hatta mutlak
hakikate uygun olmadığı büyük bir kesim tarafından bilinebilir ve
söylenebilir. Hakikatin bu kadar açık ve kesin olarak bilindiği/tahmin
edildiği hallerde bile ceza hakimi tarafların talebi olmadan o hakikati
arayamamalı, bunun için adımlar atamamalıdır. Bu adımları atamaması dahi
adil yargılama hakkının gereğidir ve bu adımları atamadan verilen ancak
mutlak hakikata aykırı olan karar resen delil toplayarak verilecek mutlak
adalete uygun karardan çok daha adil, vicdana ve hakkaniyete uygun
olacaktır.
Bu açıklamalardan
sonra cumhuriyet savcısı duruşmadan çıkarıldığında delilleri iddianamede
kalacak, kamunun delillerinin toplanmasını talep edecek bir merci duruşmada
bulunmayacaktır. Kamunun ve devletin değil ama milletin hakimin olan ceza
hakimi bu süreçte cumhuriyet savcısının duruşmada bulunmaması nedeniyle
kamu cübbesini de sırtına giyecek ve kamunun talebi olmadığı halde,
iddianamedeki kamunun sunduğu tüm delilleri toplamak zorunda
kalabilecektir. Adeta kamu adına hareket edecektir. Böyle bir durum
silahların eşitliğinde, hakimi kamunun yanında yeralır konumda bırakacaktır
ki, bu durum hangi iyiniyetli düşünceler ile getirilirse getirilsin Türk
ceza yargılaması açısından büyük bir eksikliktir, ceza yargılaması
hukukumuzun üçüncü lige düşmesi ile eş anlamlıdır. Zira hakimin sırtından
çıkartılmak için uğraşılan kamu cübbesi bu değişiklik ile rafa
kaldırılmakta, adeta iki yanlı yargılamada ceza hakimi
sanığın tam karşısında yer alır hale getirilmektedir. Biz ceza hakimleri
olarak bugün cumhuriyet savcılarının kendi delillerini duruşmaya
kendilerinin getirmesini ceza yargılamamızın bir üst seviyeye çıkması için
elzem görür iken, yargının hızlandırılması ve cumhuriyet savcısı sayısında
tasarruf için getirilen düzenleme gerçekten büyük bir eksikliğe sebebiyet
vermiştir. İş bu nedenlerle Anayasaya aykırı olan düzenlemenin iptali ve
öncelikle yürürlüğünün durdurulması elzemdir.
Bugün Adalet
Bakanlığı istatistikleri gözetildiğinde Asliye Ceza Mahkemelerinden verilen
hapis cezasını içeren mahkumiyet süreleri karar bazında daha kısa süreli
ise de, tüm asliye ceza mahkemelerinden verilen hapis cezalarının toplam
sürelerinin ağır ceza mahkemelerinden verilen hapis cezalarının toplamının
iki üç katı olduğu anlaşılmaktadır. Bazı hukukçularca sulh ceza
mahkemelerinde yapılan yargılamanın bu ilkeyi ihlal ettiğine dair mahkeme
kararı bulunmamasını örnek gösterip adil yargılanma ilkesinin ihlal edilmediğini
savunmaları dinlenmemelidir. Zira sulh ceza mahkemelerinden çıkan çekilmesi
gereken hapis cezasına ilişkin karar yok denecek kadar azdır ve bu niteliği
nedeniyle de iş bu kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşınmamış
olmaları sulh ceza mahkemelerinde adil yargılama yapıldığı sonucunu tevlit
etmez. Hapis cezasını içeren binlerce asliye ceza mahkemesi kararında
bundan böyle zikrolunan nedenlerle adil yargılanma hakkı ihlal edilecek ve
bu durum bir dönem DGM.lerde askeri üyenin bulunmasından ötürü mahkum
olduğumuz tazminat miktarlarından çok ötelerde Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi önünde mahkumiyetimize sebebiyet verebilecektir.
2- Aynı fıkranın
ikinci cümlesindeki “Ancak, verilen hükümler ile
tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet
savcısının kanun yoluna başvurabilmesi amacıyla dosya Cumhuriyet
Başsavcılığına gönderilir.” düzenleme dahi Anayasanın 36/1
nci maddesine aykırıdır. Kuşkusuz düzen ve ahengin sağlandığı bir toplum
isteyen kamunun bunun sağlanması için cumhuriyet savcıları vasıtası ile suç
işlediği iddia olunan kişi hakkında soruşturma yapma hakkı tartışmasızdır
ve soruşturmada üstün pozisyonda bulunmasına ses çıkarılmayabilinir. Ancak
kamu davası ikame edildikten sonra yani, sanığın suç işlediğine ilişkin deliller
bulunduğu iddianameye aktarılıp, sanığa bu sıfatı yüklendikten sonra,
açılan kamu davasında kamunun sıfatı sadece taraftır. Ne kamuya ne
savunmaya kamu davasında birbirine üstünlük sağlayacak haklar, yetkiler,
menfaatler tanınamaz, tanınmamalıdır. Uygulanacak usul kuralları sanık için
ne ise şikayetçi içinde o olmalı, kamu içinde aynısı uygulanmalıdır. Ne
yazıkki kanunda açık düzenlemeler yok iken, cumhuriyet savcılarının
soruşturmadaki sıfatları ile kovuşturma evresindeki sıfatları birbirine karıştırılarak,
kovuşturma evresinde cumhuriyet savcıları için ya da kovuşturmadaki
sıfatları ile iddia makamı içinfiili ayrıcalık yaratıldığı
görülmektedir. Mahkeme ödeneklerin bulunmaması, ödeneklerin cumhuriyet
savcılığına gönderilmesi, mahkeme harcamalarının cumhuriyet savcılarınca
yapılması, kağıt kalem ihtiyacının bile cumhuriyet savcılarınca
karşılanması, mahkemelerin bulunduğu fiziki ortamların cumhuriyet
savcılarınca belirlenmesi, belirlendikten sonra değiştirilebilmesi, duruşma
salonunda cumhuriyet savcısının kovuşturmanın gereğine aykırı olarak hüküm
kürsüsünde oturması, kanunun açıkça “tebliğ edilir” demesine rağmen mahkeme
kararlarının cumhuriyet savcılıklarınca bir üst merci imiş gibi “görüldü”ye
tabi tutulması, uyap sisteminde bir hakimin kovuşturması ile ilgili olarak
bile başka bir mahkemenin dosyasını göremez iken hiç bir yasal dayanağı
olmadığı halde Adalet Bakanının ve bu bakanlıktaki yüksek memurların
soruşturma ve kovuşturma ve hatta arşivlik tüm dosyaları görebildikleri
yönünde yargı camiasındaki söylenti, cumhuriyet savcılarının uyaptan aynı
yer mahkeme dosyalarını görebilmeleri, bu fiili ayrıcalıklardan sadece çok
küçük bir cüzüdür. İdarenin bu ayrıcalıkları görmezlikten geldiği, Türk
yargılama geleneğinde oluşmuş hususlar diyerek lanse ettiği, bunlara karşı
çıkan hakim sınıfından meslektaşlarında uyumsuz kişiler olarak
görüldükleri, mesleğin içerisinde bulunanların bildikleri gerçeklerdir.
Bunlar bizim gerçeklerimiz olmakla birlikte bu gerçekler bugüne kadar hiç
bir şekilde belki de Yüksek Mahkemenin Anayasaya aykırı bularak iptal
edeceğinden bunlara açıkça dur diyeceğinden korkulduğu için Kanuni
düzenlemeye yansıtılmamış idi. Ama bu düzenleme ile belki maksat aşılarak
yansıtılmıştır. Burada samimi olarak itiraf etmek gerekir ki 6217 sayılı
Yasa yargının iş yükünü azaltmak için son derece esaslı ve desteklediğimiz
hükümler ihtiva etmektedir. Kanunu hazırlayanları ve çıkaranları
alkışlıyor, samimi minnetlerimizi sunuyoruz. Ancak bu durum bu hükümdeki çapraşıklığın görülmesini engelleyemez. Zaten bu
hükümler yeni oluşturulan HSYK.nın ilk defa olarak yapmış olduğu, hepimizin
yürekten alkışladığı bölge toplantılarında hakim ve savcı
meslektaşlarımızın görüş ve düşünceleri toplanıp rapor haline getirilip
Adalet Bakanlığınca yüce meclise sunulan bir çalışmadır ve böylece
kanunlaşmıştır. Ancak maalesef burada cumhuriyet savcılarının ısrarlı
talepleri nedeniyle hiç iştirak etmediğimiz iş bu yasa maddesi de
kanunlaşmıştır.
Düzenleme; gerekçeli
hükmün, tutuklamaya ilişkin kararların ve tahliye kararlarının cumhuriyet
savcısının kanun yoluna müracaat incelemesini yapabilmesi için cumhuriyet
savcısına gönderilmesini amirdir. Kovuşturma evresinde verilen kararların
taraflara bildirilmesi, ya tebliğ ile ya da tefhim iledir. Kovuşturmanın
tarafı olan sanığa ya da katılana karar tefhim veya tebliğ ediliyor iken
müdafiye ve vekile de tefhim ya da tebliğ ediliyor iken kovuşturmada sadece
taraf olan ve diğer taraflardan hiç bir ayrıcalığı bulunmayan cumhuriyet
savcısına kararın tebliğinden başkaca dosyanın gönderilmesi kovuşturma
evresi için bir ayrıcalıktır. Kuşkusuz soruşturma yapan bir cumhuriyet
savcısı incelemek istediği tüm mahkeme dosyalarını yapmış olduğu inceleme
kapsamında ister ve inceler, ancak kovuşturmada cumhuriyet savcısı
soruşturma yapmamaktadır ve sadece taraftır ve kovuşturmada cumhuriyet
savcısına tanınan yasal görevler ve yetkiler adil yargılanma ilkesini
zedelemeyecek nitelikte olmalı, silahların eşitliğine aykırılık
oluşturmamalıdır. Zikrolunan düzenleme ile iş bu dava dosyasında verilecek son
karar için dava dosyası cumhuriyet savcısına “görüldü”ye gönderilecektir.
Bu hak ve yetki savunma makamı için yok iken iddia makamı için tesis
edilmiş ise, silahların eşitliği, çelişmeli yargılama sistemi ve giderek
adil yargılanma hakkı ihlal edilmiş olmaktadır.
3- İptali istenen
kanun maddesinin her iki cümlesinin mahkememizde görülmekte olan iş bu kamu
davasında uygulandığı ve uygulanacağı tartışmasızdır. Zira bu madde
nedeniyle mahkememizin son celsesine cumhuriyet savcısı katılmamış ve yine
bu madde nedeniyle son karar verildiğinde cumhuriyet savcısına karar
tebliği ile yetinilmeyecek, dosya incelemeye gönderilecektir. İş bu
nedenlerle zikrolunan maddeyi davada uygulanan madde olarak kabul etmek
gerekir.
Tüm bu nedenlerle
anayasaya aykırı olduğu düşünülen 6217 sayılı Yasanın 26/1 nci maddesi ile
5320 sayılı Kanuna eklenen Geçici 3 ncü maddesininiptaline, iptal
davasının sonuçlanması zaman alacağından ve kanunun uygulanması Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edilecek dava dosyalarında ülkemizin
tazminat ödeme mükellefiyetini gündeme getirecek nitelikte olması nedeniyle
telafisi imkansız durumlar yaratacağından maddenin öncelikleyürürlüğünün durdurulmasina
karar verilmesi arz ve talep olunur.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun Yürürlük Ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un, 31.3.2011 günlü,
6217 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle eklenen geçici 3. maddesi şöyledir:
“(1) 1/1/2014 tarihine kadar, asliye ceza mahkemelerinde
yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz ve katılma hususunda
Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz. Ancak, verilen hükümler ile
tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet
savcısının kanun yoluna başvurabilmesi amacıyla dosya Cumhuriyet
başsavcılığına gönderilir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararlarında, Anayasa’nın 2., 10., 36., 38., 138. ve 141. maddelerine
dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
A- 2011/43 Esas Sayılı Başvuru
İçtüzüğün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Serruh
KALELİ, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep
KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla 18.5.2011 günü yapılan ilk
inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, oybirliğiyle karar verilmiştir.
B- 2011/50 Esas Sayılı Başvuru
İçtüzüğün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Serruh
KALELİ, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Fettah
OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN,
Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN’ın
katılımlarıyla 2.6.2011 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, oybirliğiyle karar
verilmiştir.
V- BİRLEŞTİRME KARARI
23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a, 31.3.2011 günlü,
6217 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle eklenen geçici 3. maddesinin iptaline
ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi istemiyle yapılan itiraz
başvurusuna ilişkin 2011/50 esas sayılı davanın, aralarındaki hukuki
irtibat nedeniyle 2011/43 Esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine,
esasının kapatılmasına, esas incelemenin 2011/43 Esas sayılı dosya
üzerinden yürütülmesine, 2.6.2011 gününde oybirliği ile karar verilmiştir.
VI- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararları ve
ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu Yasa kuralı, dayanılan
Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup
incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararlarında, itiraz konusu kural ile asliye
ceza mahkemelerinde yapılmakta olan duruşmalarda Cumhuriyet savcısının bulunmamasının adil
yargılama ilkesini ihlâl ettiği, adil yargılamanın ancak iddia, savunma,
karar üçlüsünden oluşan bir yargılamanın mevcudiyeti ve yargılamanın
çelişikliği ilkesinin gerçekleştirilmesi halinde mümkün olduğu, Cumhuriyet savcısının duruşmalara katılmamasının
çelişmeli yargılama ilkesine aykırı olacağı, bir yargılamada
mahkemenin kararının oluşturabilmesi için çelişmeli
yargılama ilkesinin bir gereği olarak iddia ve savunma
makamlarının delil sunması ve bu delillerin tartışılmasının gerektiği,
Cumhuriyet savcısının bulunmadığı bir yargılamada çelişmeli yargılama
gerçekleştirilemeyeceğinden adil yargılanma ilkesinin ihlâl edilmiş
olacağı, Cumhuriyet savcısının şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri
toplaması nedeniyle Cumhuriyet savcısının bulunmadığı bir yargılamada delil
toplanmasına karar verecek bir makamın bulunmayacağı, tarafsız olması
gereken hâkimin delil toplamak zorunda kalacağı bir durumun hâkim
bağımsızlığı ilkesi ile bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 10., 36., 38., 138. ve 141. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti”
başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes meşru vasıta ve yollardan
faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak
iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” denilerek yargı
organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu
olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına
alınmıştır.
Anayasa’nın 9. maddesinde “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce
kullanılır”; 142. maddesinde “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve
yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir” denilmekte; Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin 6. maddesinin birinci fıkrasında da her şahsın kanuni,
müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının dinlenilmesini isteme
hakkı olduğu ifade edilmektedir.
Yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme
ilkesi, adil yargılanma ve savunma haklarının temelidir. Anayasa’da ve
uluslararası sözleşmelerde “mahkeme” kavramı için belirli bir şekil şartı
aranmamakta, yasayla kurulmuş, bağımsız, tarafsız ve yargılama usulü
güvencesine sahip yargı yeri, mahkeme olarak kabul edilmektedir. Bu
ilkelere aykırı olmamak şartı ile yasa koyucunun mahkemelerin oluşum,
kuruluş ve çalışma usullerini serbestçe belirlemesi mümkündür. Dolayısıyla
Cumhuriyet savcısının duruşmalara katılmadığı bir yargı yeri, sırf bu
yüzden mahkeme sıfatını kaybetmez.
Cumhuriyet savcısı, ceza muhakemesinin
gayesini gerçekleştirmek için sanığın lehine ve aleyhine deliller ileri
sürebilen, taleplerde bulunabilen, asıl amacı muhakeme diyalektiğinin
sağlanması olan, kendine has statü içinde bir ceza muhakemesi süjesidir.
Ceza muhakemesinin gayesi maddi gerçeği
araştırmaktır. Ceza muhakemesi hukukunda hakikati araştırarak gerçeğe
ulaşma, kolektif yargılama yöntemi ile sağlanmaktadır. Kolektif yargılama,
hükmün verilmesine, iddia, savunma ve yargılama makamlarının birlikte
katılmasını ifade eder. Kolektif yargılama yapmanın metodu, hüküm verme
faaliyetine katılacakların düşüncelerini karşılıklı olarak bildirerek,
bütün süjelerin birbirlerinin fikirlerini öğrenmeleridir.
Günümüzde iddia, kolektif hüküm verme
faaliyetinin ve bunun sonucunda maddi gerçeğe ulaşmanın vazgeçilmez bir
unsuru olarak kabul edilmektedir. İddia makamı bu görevini yalnızca
duruşmalara katılarak yerine getirmez. Bununla birlikte maddi gerçeğin
araştırılmasını amaç edinen bir soruşturma yapılması, böyle bir
soruşturmadan elde edilen, sanığın lehindeki ve aleyhindeki bütün
delillerin hâkim veya mahkemeye sunulması, bu delillerin tartışılmasının
sağlanması, kararlara karşı yasa yollarına gidilmesi suretiyle de iddia
makamı fonksiyonunu yerine getirir.
Diğer taraftan, ceza muhakemesinde mahkeme, dava
açıldıktan sonra pasif konumda olmayıp,hüküm vermek için yeterli kanaate ulaşıncaya kadar maddi gerçeği
araştırmaya devam etmek zorundadır. Resen araştırma ilkesi uyarınca
mahkemeler, Cumhuriyet savcısının ortaya koyduğu delillerle bağlı
olmadıkları gibi, savcı olmasa bile kendiliklerinden, hüküm için gerekli
tüm araştırmaları yapmak ve tarafların haklarını korumak zorundadırlar.
Anayasa Mahkemesi’nin pek çok kararında
vurgulandığı gibi, yasa koyucunun Anayasa’nın temel ilkelerine ve ceza
hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, soruşturma ve yargılamaya
ilişkin olarak hangi yöntemlerin uygulanacağının belirlenmesinde takdir yetkisi bulunmaktadır. Yasa koyucu bu
yetkisini Anayasa’da öngörülen temel ilkelere ve güvencelere aykırı olmamak
koşuluyla, kamu yararı ve kamu düzeni gibi nedenleri gözeterek kullanır.
Yasama
belgelerinden itiraz konusu kuralın, adaletin hızlandırılmak, makul süre
içerisinde yargılamaları sonuçlandırmak, Cumhuriyet savcılarının
soruşturmaları daha etkin ve süratli bir şekilde yürütebilmelerine imkân sağlamak
amacıyla getirildiği
anlaşılmaktadır.
Bu durumda
1.1.2014 tarihine kadar asliye ceza mahkemelerinde yapılan duruşmalarda
Cumhuriyet savcısının bulunmamasını ve katılma hususunda görüşünün
alınmamasını öngören itiraz konusu kuralın, savunma hakkını kısıtlamadığı
ve verilen hükümler ile tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara
karşı Cumhuriyet savcısının kanun yoluna başvurabilmesine olanak sağladığı
da gözetildiğinde, Anayasa’nın 2., 36. ve
141.maddelerine aykırı olmadığı
sonucuna varılmıştır. İptal isteminin reddi gerekir.
Yukarıda
belirtilen gerekçe karşısında itiraz konusu
kuralın Anayasa’nın 10., 38., ve 138. maddeleri
ile ilgisi görülmemiştir.
VII- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
23.3.2005
günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli
Hakkında Kanun’a, 31.3.2011 günlü, 6217 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle
eklenen Geçici Madde 3’e yönelik iptal istemi, 19.1.2012 günlü, E. 2011/43,
K. 2012/10 sayılı kararla reddedildiğinden, bu maddeye ilişkin yürürlüğün
durdurulması isteminin REDDİNE, 19.1.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verildi.
VIII- SONUÇ
23.3.2005 günlü, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a, 31.3.2011 günlü,
6217 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle eklenen Geçici Madde 3’ün Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, 19.1.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
|
|
|
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi
DURSUN
|
|
|
|
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
|