|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2009/85
Karar Sayısı : 2011/49
Karar Günü : 10.3.2011
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR :
1- Fatih 2. Aile Mahkemesi (Esas Sayısı: 2009/85)
2- Ankara 8. Aile Mahkemesi (Esas Sayısı: 2010/35)
3- Kadıköy 1. Aile Mahkemesi (Esas Sayısı: 2010/94)
İTİRAZLARIN KONUSU : 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medenî
Kanunu’nun 187. maddesinin Anayasa’nın 2., 10., 12., 17., 41. ve 90.
maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.
I- OLAY
Evli kadının yalnız önceki soyadını kullanması
istemiyle açılan davalarda itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu
kanısına varan Mahkemeler, iptali için başvurmuşlardır.
II- İTİRAZLARIN GEREKÇELERİ
A- E. 2009/85 sayılı davada, başvuru
kararının gerekçe bölümü şöyledir:
“...
01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK’nun özellikle
Aile Hukuku başlığını taşıyan 2. kitabında (118-494 maddeleri arası) 743 sayılı
Türk Kanunu Medenisinden farklı, gerek dünyada gerekse ülkemizde özgürlükler
ve eşitlik konusundaki gelişmelere bağlı olarak köklü değişiklikler
getirildiğini görürüz. Yeni düzenlemede eşler aileyi birlikte temsil
ederler, aile konutunu birlikte belirler gibi... eşler arasında eşitlik
ilkesini gözeten düzenlemeler yapıldığı halde TMK’nun olayımıza uygulanacak
olan 187. maddesinde ise “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır...”
hükmü getirilmiştir.
1982 Anayasasının 2. maddesi devleti tanımlarken “sosyal hukuk
devleti” niteliğini vurguladıktan sonra 10. madde ile “herkesin dil, din,
renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle
kanun önünde eşit olduğu” ilkesini getirmiş; 41. madde ile “Aile Türk
toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır...
Devlet...Özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri
alır.” düzenlemesi ile toplumsal yaşamdaki önemi nedeniyle aileye, kadına
ve çocuğa ilişkin özel düzenleme ile devlete sorumluluklar yüklemiştir.
Gerek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, gerek Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi gerekse Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesi TBMM tarafından onaylanarak Anayasamızın 90/son maddesine göre
iç hukuk kuralları haline gelmiştir. 2004 yılında 90. maddede yapılan
değişiklikle temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletler arası anlaşmalarla
kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek
uyuşmazlıklarda milletler arası anlaşmalar esas alınır denilmektedir. İç hukuk haline gelen ve
yukarıda bahsedilen uluslar arası sözleşmeler temel hak ve özgürlüklere
ilişkin sözleşmelerdir. Nihayet Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ünal
Tekeli-Türkiye davasında 16/11/2004 tarihinde kızlık soyadını kullanmak
için dava açan, talebi reddedilen ve iç hukuk yollarını tüketen
başvurucunun anılan düzenlemeler karşısında “mağdur olduğunu” belirleyerek
Türkiye’yi tazminata mahkum etmiştir.
Anayasa Mahkemesi 29/10/1998 tarih ve 1997/61 esas, 1998/59
kararında aynı olayla ilgili itirazı değerlendirirken gerekçesinde “...Aile
birliğinin sağlanması için yasa koyucu eşlerden birine öncelik tanımıştır.
Kamu yararı, kamu düzeni ve kimi zorunluluklar, soyadının kocadan
geçmesinin tercih nedeni olduğunu göstermektedir... Kadının evlenmekle
kocasının soyadını almasının cinsiyet ayrımcılığına dayanan bir farklılaşma
yarattığı savı da yerinde değildir. Kişilerin haklı bir nedene dayanarak
değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık
oluşturmaz...” şeklinde yorum yaparak talebi reddetmiştir. Bu karardan
sonra yukarıda bahsettiğimiz AİHM kararı, Avrupa Konseyinin bu konuya
ilişkin tavsiye kararları yeniden incelendiğinde dayanak TMK’nun 187.
maddesinin uygulanabilir norm niteliği tartışılır hale geldiği gibi
özellikle Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesi
herşeyden önce Anayasanın 10. maddesi ile birlikte değerlendirildiğinde
“kadın evlenirken kocasının soyadının alır” kuralı cinsiyetler arasında ayrımcılığa,
adaletsizliğe ve eşitlik ilkesine aykırılık yaratmaktadır. Bu aykırılığı gidermek
hukuk devleti olmanın gereğidir. Hukuk kuralları da toplumsal yaşam
gibi zaman içerisinde gelişir ve değişir Anayasa Mahkemesinin anılan red
kararının yayınlanmasından sonra dünyada ve ülkemizde haklar ve özgürlükler
konusunda büyük dönüşümler yaşanmıştır. Gerekçede belirtilen “kamu yararı,
kamudüzeni ve kimi zorunluluklar”
gibi gerekçeler her olaya, her topluma her döneme göre değişen, yoruma açık
ve soyut kavramlar olup yarışan haklar teorisine
göre özellikle ülkemizin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklere ilişkin
düzenlemeler (Örneğin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesinin 16. maddesi g fıkrası “Aile adı, meslek ve iş seçimi dahil
her iki eş için eşit kişisel haklar…” gibi düzenlemeler) Anayasanın 2., 10.
ve 41. maddeleri ile birlikte değerlendirildiğinde eşitlik ilkesinin üstün
tutulması gerektiği kanaatindeyiz.”
B- E. 2010/35 sayılı davada, başvuru
kararının gerekçe bölümü şöyledir:
“...
Dava, kadının evlenmesine rağmen kızlık soyadını kullanabilmesine izin
verilmesi istemine ilişkindir.
İç hukukumuza göre ad ve soyadın değiştirilmesi kişiye sıkı sıkıya
bağlı haklardandır ve diğer nüfus kayıtlarındaki değişiklikler gibi hakim
kararı ile gerçekleşir (Nüfus hizmetleri Kanununun 35. ve devamı
maddeleri).
Türk Medeni Kanununun 27. maddesine göre, bekâr kadın soyadını,
haklı sebeplerin varlığı halinde adın değiştirilmesi ile ilgili hükümlere
göre değiştirebilir. Evliliğin boşanma ile sona ermesi durumunda boşanan
kadın, evlenmeden önceki soyadını yeniden alabilir (m. 173). Ancak,
hakimden boşanmadan önceki soyadını taşımasına izin verilmesini de
isteyebilir. Kadının, boşandığı kocasının soyadını kullanmakta yararı
olduğunu ve bunun kocaya zarar vermeyeceği kanıtlaması halinde hakim
kocasının soyadını taşımasına izin verir.
Evli kadının soyadı konusu ise TMK.nun 187. maddesinde
düzenlenmiştir. “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme
memuruna veya daha sonra Nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla
kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki
soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.”
Buna göre yasa evli kadına iki seçenek sunmaktadır. Seçeneklerden birisi,
kadının evlenmekle kocasının soyadını alacağına; ikincisi ise, evlendirme
memuruna veya nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı
önünde önceki soyadını da kullanabilmesine ilişkindir.
Yasanın emredici düzenlemesi karşısında, kadının evlenmesi halinde
tek başına kızlık soyadını kullanabilmesi olanaksız gibi görünmektedir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi de 29 Ekim 1998 tarih esas 1997/61, karar
1998/59 sayılı kararında, önceki Medeni Kanun’un aynı içerikteki 153.
maddesinin iptaline ilişkin istemi ret etmiştir. Gerekçeye göre, itiraz
konusu, “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır.” kuralı kimi sosyal
gerçeklerin doğurduğu zorunluluklardan ve yasa koyucunun yıllar boyu
kökleşmiş bir geleneği kurumsallaştırmasından kaynaklanmaktadır. Aile
hukuku öğretisinde de kadının erkeğe göre farklı yaratıldığı, zorunluluklar
ve toplumsal gerçekler karşısında kadının korunması, aile bağların
güçlendirilmesi, evlilik birliğinde düzen ve uyum sağlanması, aile içinde
iki başlılığın önlenmesi gerektiği gibi görüşler bulunmaktadır. Aile
birliğinin sağlanması için yasa koyucu eşlerden birisine öncelik
tanımıştır. Kamu yararı, kamu düzeni ve kimi zorunluluklar, soyadının
kocadan geçmesinin tercih nedeni olduğunu göstermektedir. Kaldı ki itiraz
konusu kuralda aile isminin sadece erkeğin soyadına bağlanacağı
öngörülmemekte, kadının başvurusu durumunda kocanın soyadı ile birlikte
kızlık soyadını da kullanma olanağı bulunmaktadır.
Kadının evlenmekle kocasının soyadını almasının cinsiyet ayrımına
dayanan bir farklılaşma yarattığı savı da yerinde değildir. Anayasanın 10.
maddesinde öngörülen eşitlik, herkesin her yönden aynı kurala bağlı olacağı
anlamına gelmez. Kişilerin haklı bir nedene dayanarak değişik kurallara
bağlı tutulmaları eşitlik kurallarına aykırılık oluşturmaz. Durum ve
konumlarındaki özellikler kimi kişiler yada topluluklar için değişik kuralları
ve uygulamaları gerekli kılabilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, evli kadının, sadece kendi
soyadını taşıma istemine ilişkin Türkiye’den yapılan başvuruya ilişkin
olarak 16 Kasım 2004 tarihli kararı ise oldukça farklıdır: “Başvuran Ayşe
Ünal Tekeli 1965 doğumlu bir Türk Vatandaşıdır ve İzmir’de yaşamaktadır. 25
Aralık 1990 tarihinde yaptığı evliliğin ardından, o dönemde halen stajyer
avukat olan başvuran Türk Medeni Kanununun 153. maddesi uyarınca eşinin
soyadını almıştır. Meslek hayatında kızlık adıyla bilindiğinden, bu ismi
yasalara göre aldığı soyadın önüne eklemeyi sürdürmüştür. Ancak resmi
dosyalarda her iki ismi de kullanamamaktadır. 22 Şubat 1995’te Karşıyaka
Asliye Mahkemesinde yalnızca kızlık soyadı “Ünal”ı kullanmasına izin
verilmesi için dava açmıştır. Asliye Mahkemesi, 04 Nisan 1995 tarihinde
Türk Medeni Kanununun 153. maddesine göre evli kadınların evlilikleri
süresince kocalarının ismini taşımalarının gerektiğini, gerekçe göstererek
başvuranın istemini ret etmiş, karar 6 Haziran 1995’te Yargıtay tarafından
onanmıştır. 14 Mayıs 1994’te Medeni Kanunun 153. maddesinde yapılan
değişikliklerden biri ile evli kadınlar, kızlık soyadlarını eşlerin
soyadlarının önüne ekleyebilme olanağını kazanmıştır. Başvuran, söz konusu
değişikliğin kendisinin soyadı olarak yalnızca kızlık adını kullanabilme
yönündeki isteğini karşılamadığını düşündüğü için bu olasılıktan yararlanmamıştır.
22 Kasım 2001’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanunu’nun 187. maddesi eski
153. madde ile aynı hükümleri taşımaktadır. 153. maddede yapılan
değişiklikten sonra bu hükmün Anayasaya uygun olmadığı iddiasıyla yapılan
başvuru ise Anayasa Mahkemesi tarafından ret edilmiştir. ... Avrupa
Konseyine üye sözleşmeci devletler arasında eşlerin aile adının eşit bir
durumda seçmeleri lehinde bir konsensüs de doğmuştur. Çift, başka türlü
karar vermiş olsa bile kocanın soyadının çiftin soyadı olarak
kullanılmasındaki yasal zorunluluk ve böylece kadının evlenmekle otomatik
olarak kendi soyadını yitirdiği tek üye devletin Türkiye olduğu görülmektedir.
... Türk Hükümetinin aileye kocanın soyadının verilmesini, aile birliğinin
ifade edilmesi için düzenlenmiş bir gelenekten doğduğuna ilişkin argümanına
gerekçesine gelince mahkeme, aynı ada sahip olmanın kesin bir faktör
olmadığı düşüncesindedir. Ayrıca Avrupa’daki diğer yasal sistemler
tarafından benimsenen çözümle de onaylandığı gibi evli bir çiftin ortak bir
aile adını taşımayı seçmediği yerde de aile birliği korunabilir ve
sağlamlaştırılabilir. ... Sonuç olarak mahkeme farklı muamele konusunda 8.
maddeye bağlı olarak 14. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. (Ünal
Tekeli/Türkiye Davası, 29865/96, Strazburg, 16 KASIM 2004)
Avrupa Birliği Ülkelerinin tamamında kadının soyadı evlenmekle
değişmemektedir, eşler dilerse birisinin (kadın veya erkeğin) soyadını
“aile adı” olarak seçebilmektedir. Çocuk da ya bu aile soyadını ya da
babanın soyadını taşımaktadır. (Özdamar, Demet; Cedaw Sözleşmesi, Seçkin
Yayınevi, Ankara. 2009 s.339.)
Anayasa Mahkemesi’nin 1998 tarihindeki ret kararından sonra, on
yıllık süre, dava tarihi itibariyle dolmuştur. Esasen Medeni Kanun’un
toptan değiştiği anımsandığında, 187. maddenin Anayasaya aykırılığını ileri
sürmek için herhangi bir zaman kısıtlaması yoktur. Üstelik temel yasalarda
ve Anayasada, kadına yönelik olumsuz ayrımcılığın önlenmesi için etkili
değişiklik ve düzenlemeler yapılmıştır. Örneğin, Anayasanın 10. maddesine
2004 yılında “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu
eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” hükmü, 07.05.2004 gün ve
5170 sayılı Yasanın 1. maddesiyle eklenmiştir; (Resmi Gazete: 22.05.2004,
25469)
41. maddenin 1. fıkrasındaki “Aile, Türk toplumunun temelidir.”
hükmüne “ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” ibaresi, 4709 sayılı Yasanın
17. maddesi ile eklenmiştir.
Anayasanın 90. maddesi de değiştirilerek 5. fıkraya: “Usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletler arası
antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeni ile
çıkabilecek uyuşmazlıklar da milletler arası Antlaşma hükümleri esas
alınır.” düzenlemesi getirilmiştir.
Hukuk Usulü ve Ceza Usulü yasalarında yapılan değişikliklerle
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ulusal mahkemeler açısından
yargılamanın yenilenmesi sebebi olacağı kabul edilmiştir.
Öte yandan Türkiye’nin 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladığı ve
04.06.2003 tarihinde onayladığı, Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin
23/4. maddesine göre taraf devletler, eşlerin evlenirken, evlilik süresince
ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını
sağlamak için gerekli tedbirleri alacaktır.
Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına
İlişkin Sözleşme’(Cedav) nin 1 (g ) bendi de şu şekildedir:
“Taraf devletler kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri
konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacaklar ve
özellikle kadın-erkek eşitliğine dayanılarak kadınlara aşağıdaki hakları
sağlayacaklardır:
(g) Aile adı, meslek ve iş seçimi dahil her iki eş (kadın-erkek)
için geçerli, eşit kişisel haklar,”
Türkiye’nin çekincesiz olarak imzaladığı her iki sözleşme kuralları
yanında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 05 Şubat 1985 tarihli 2 sayılı
Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 28 Nisan 1995
tarihli 1271 sayılı Tavsiye Kararı ve Avrupa Yasal İşbirliği Komitesi’nce
de üye ülkelere “Evlilikte ortak bir soyadının seçiminde eşler arasında tam
bir eşitlik sağlanması” tavsiye edilmiştir.
Türkiye, yakın dönemde imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve iş
birliği içerisinde olduğu uluslararası kuruluşların tavsiyeleri
doğrultusunda, yasaların kadına karşı ayrımcılık içeren bir çok düzenlemeyi
kaldırmış, kadın ve erkek arasında yasalar önünde eşitliğin sağlanması
açısından çok önemli adımları atmış olmasına karşın, evli kadının
evlenmeden önceki soyadını kullanma isteğini engelleyen TMK.nun 187.
maddesi halen yürürlüktedir.
Anayasanın 17. maddesi uyarınca, “Herkes, yaşama, maddi ve manevi
varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Kişinin var olan
soyadını, evlense dahi sürdürebilme hakkının manevi varlığı içerisinde
olduğunda kuşku yoktur. Öyle ise, evlenmekle kocanın soyadının alınacağına
ilişkin TMK 187. maddedeki düzenleme, Anayasanın 17. maddesindeki kişinin
manevi varlığını koruma ilkesine aykırıdır.
Anayasanın 41. maddesi uyarınca, “Aile Türk toplumunun temelidir ve
eşler arasında eşitliğe dayanır.” TMK.nun 187. maddesindeki “Kadın,
evlenmekle kocasının soyadını alır.” şeklindeki düzenlemenin eşler
arasındaki eşitlik ilkesini düzenleyen Anayasanın 41. maddesine aykırılığı
tartışmasızdır.
O halde, kadının evlenmekle kızlık soyadını tek başına
kullanabilmesini engelleyen TMK. nun 187. maddesi iptali, “... İnsan
topluluğu kadın ve erkekten oluşur Kabilmidir ki bunun birini ilerletelim,
ötekini ihmal edelim de topluluğun bütünü ilerleyebilsin!” diyen, Aziz
Atatürk’e karşı bir borç ve Türk kadınının, erkek ile eşit konumda
olabilmesi için ulusal ve uluslararası mevzuat açısından bir zorunluluktur.
HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere,
Davanın çözümü için uygulanması gerekebilecek olan TMK.nun 187.
maddesinin “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme
memuruna veya daha sonra Nüfus idaresinin yapacağı yazılı başvuruyla
kocasının soyadını önünde önceki soyadını da kullanabilir” şeklindeki
düzenlemesinin Anayasanın kanun önünde eşitlik başlıklı 10. maddesine,
temel hak ve hürriyetleri niteliği başlıklı 12. maddesine, kişinin
dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı başlıklı 17. maddesi ile Ailenin
Korunması başlıklı 41. maddesi ve ülkemizin imzaladığı başta Cedav ile Ekonomik
ve Sosyal Hakları bildirgesi gibi Uluslararası Sözleşmelere aykırı olduğu
düşünüldüğünden iptali için Anayasa mahkemesine başvurulmasına...”
C- E. 2010/94 sayılı davada, başvuru
kararının gerekçe bölümü şöyledir:
“...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 16.11.2004 tarih ve 29865-96
sayılı Ünal Tekel’ in Türkiye kararına göre evli kadının kızlık soyadını
veya önceki soyadını kullanması bir insan hakları sorunu olarak ele alınmış
yargılama yapılarak sonuçlandırılmıştır.
Mahkememizce oluşan kanaate göre kişinin adı soyadı hakkı bir insan
hakkı olup, Anayasamıza göre vazgeçilmez, devredilmez haklardan
bulunduğundan kamu otoritesinin bu haklara TC Anayasanın öngördüğü temel
hak ve hürriyetlerin özüne dokunulmaksızın Anayasanın sözüne ve ruhuna
demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük
ilkelerine uygun olarak ancak kanunla sınırlandırılabilir.
Yukarıda değinilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Ünal Tekel’i
Türkiye davasında verdiği karardan sonra TC Anayasasının 90. maddesinde
değişiklik yapılmış 07.05.2004 tarih ve 5170 sayılı Kanunun 7. maddesine
göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası antlaşmalar ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi
nedeni ile çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri
esas alınır şeklinde düzenleme yapılmıştır. 4721 sayılı TMK’nun
Anayasamızda belirtilen bu değişiklikten önce 01.01.2002 tarihinde
yürürlüğe girmiş olup İnsan Haklarına Dair Sözleşmelerin öncelikle
uygulanacağını öngören bu değişiklik ile MK nun 187. maddesi arasında
çelişki meydana geldiği görülmüştür. Anayasanın 90/son maddesi yollaması
ile davamızda uygulanması gereken kurallar İnsan Haklarını ve Ana
Hürriyetlerini Korumaya Dair Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8.
maddesinin yollaması ile aynı sözleşmenin 14. maddesi ile Birleşmiş
Milletler tarafından kabul edilen ve TC Devleti tarafından da onaylanan
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin 1.
maddesinde yer alan “İş bu sözleşmeye göre, “Kadınlara Karşı Ayırım”
deyimi, kadınların medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek
eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve
diğer alanlardaki insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tanınmasını
kullanılmasının ve bunlardan yararlandırılmasını engelleyen veya ortadan
kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir
ayırım, dışlama ve sınırlama anlamına gelecektir” hükümlerdir.
Uygulanması gereken kurallar evli kadınların kızlık soyadlarını
veya önceki soyadlarını kullanılmasını engelleyen T.M.K.nun 187. maddesi
değil, İNSAN HAKLARINA DAİR AVRUPA SÖZLEŞMESİNİN 8 ve 14. maddeleri ile
KADINLARA KARŞI HER TÜRLÜ AYRIMCILIĞIN ÖNLENMESİNE DAİR SÖZLEŞMENİN 1.
maddesi olup, T.C Anayasasının 90. maddesindeki yapılan değişikliğe göre
öncelikli olarak uygulanması gereken kural M.K.’nun bu konuya ilişkin
hükümleri olmayıp, belirtilen sözleşme hükümleridir.
M.K.’nun 187. maddesinde yer alan, evli kadınların soyadını konusunu
düzenleyen “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır, ancak evlendirme
memurunu veya daha sonra nüfus idaresinin yapacağı yazılı başvuru ile kocasının
soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir.” şeklindeki hüküm
Uluslararası İnsan Hakları ile ilgili kurallarla çeliştiğine ve bu kurallar
bir iç hukuk kuralı olduğuna göre bu maddenin öncelikle yeniden
düzenlenmesi gerekmektedir. İnsan haklarına özellikle çocuk ve kadın
haklarına dair yapılan çalışmalar ve uygulamalar bir ulusu medeni uluslar
arasına katmakta veya bu kurallara uyulmaması halinde bu ulus medeni
uluslar arasında saygın yerini alamamaktadır. Bu bakımdan yasanın çağdaş
gelişmelere paralel olarak “Evli kadının eşinin soyadını alması yanında
eşlerin karşılıklı olarak diğer tarafın soyadını alması, evli erkeğin
eşinin soyadını alması veya tarafların üzerinde uzlaşabilecekleri başka bir
soyadın alınması veya her iki soyadın birleştirilerek kullanılması”
şeklinde düzenleme yapılması T.B.M.M. ne düşen bir görevdir.
Evli kadının evlenmeden önceki soyadı veya kızlık soyadını
kullanılması halinde bunun olumlu veya olumsuz bir sonuç doğurup
doğurmayacağı toplumun temelinin aile olduğu şeklindeki anayasal ilke ve
ailenin yaşatılması açısından değerlendirildiğinde ise, Anayasamıza paralel
olarak toplumsal değer yargılarına göre, aile toplumun temel taşı, özü ve
çekirdeğidir. Bu çekirdek sevgi haleleri ile kuşatıldığı taktirde eşlerin
soyadının ailenin mutluluğunda veya mutsuzluğunda herhangi bir katkısı
olmayacağı kuşkusuzdur. Mutlu ve müreffeh toplumlar için aile, cinslerin
eşitliği ve dayanışması ile karşılıklı sevgi, saygı ve fedakarlık esası
üzerine temelleri yükselen, sevgi ikliminin hüküm sürdüğü mutluluk merkezli
şiddet, hiddet, öfke, nefret, gibi kötü duyguların yer almadığı bir
limandır. Evli kadının evlilik sırasında kızlık soyadını kullanması ise, bu
yapı üzerinde aile düzenine zarar veren hiçbir etki doğurmayacak, belki
kadının kimlik ve kişiliğinin gelişmesine ve bu kişiliğin bir parçası olan
soyadın kullanılmasının yaratacağı güvene göre aile düzenine mutluluk
yönünde katkı yapacaktır. Bu nedenle yasalarımızda evli kadınlara
belirtilen ilkeler çerçevesinde kendi kızlık soyadlarını kullanması veya bu
konuda eşlerin özgürce belirli kurallar içersinde soyadı taşıma haklarının
tanınmasının Türk aile düzenine pozitif etki yapacağı, yararlı olacağı
konusunda kuşku bulunmamaktadır.
Çocuğun ana rahmine düştüğü andan itibaren cinsiyet ayrımcılığı yer
yer başlamakta eş ve diğer yakınlar anne adayından bir erkek çocuğu dünyaya
getirmesini beklemektedirler. Kız çocuğunun dünyaya gelmesi ise annenin horlanmasına,
aşağılanmasına, bazı durumlarda ise psikolojik ve fiziki anlamda şiddete
maruz kalmasına yol açmakta, kadınlar erkek çocuğu doğurma baskısı ile
karşı karşıya kalmakta, kız çocuğu dünyaya getirdiğinde ise erkek çocuk
dünyaya getirmesi için çok sayıda çocuk doğurma zorunda kaldığı durumlar
olmaktadır. Tıp otoriteleri çocuk doğurması halinde hayati tehlikesi
olacağı uyarısını yapmasına karşılık erkek çocuk doğurma yükümlülüğü
hissine kapılan bazı kadınların ise kendilerini ölüm iklimine sürüklemesine
rağmen hamile kalmakta bazen bebeğini doğurmadan, çoğu zaman doğum
sırasında veya doğumdan sonra ölmektedirler. Tüm bunların oluşumunda
soyadının korunması güçlü bir etken olarak ortaya çıkmakta ve aileler erkeğin
soyadı ile soylarının devamının sağlanacağı gibi yanlış bir inanca sahip
bulunmaktadırlar. Türkçe düşünen, Türkçe soluyan, Türkçe konuşan ve yazan
aşkın şairi Bağdatlı Fuzuli diyor ki ; “Canı kim cananı için sevse, cananın
sever, canı için kim ki cananın sever, canı sever” yani kendisini sevgilisi
için sevenler sevgilisini sevmiş olur. Canı için sevgiliyi sevenlerde
canlarını sevmiş olurlar. Aşkın şairinin ifade buyurduğu gibi sevgiliyi
kendisi için sevenler cananı için her türlü özveride bulunur ve kendisi
için varolanların onların içinde olması gerektiğini kabul eder: Duygu,
düşünce ve belleklerimizde ve toplumsal yapımızda yer eden cinsiyet
ayrımcılığını aradan çıkaralım, cinslerin dayanışma ve sevgisi esası
üzerine toplumsal yapıları oturtalım ve simgesel anlamı olan evlilerin
soyadı konusunu bu çerçevede değerlendirerek çözelim ki daha büyük
mutluluklar, huzur ve güven ortamı ülkemiz ve dünya insanlığı için olsun.
İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair İnsan Hakları
Avrupa Sözleşmesinin 8. maddesini yollamasıyla 14. maddesinde yer alan “iş
bu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerden istifade keyfiyeti, bilhassa
cins, ırk, renk, din, dil, siyasi veya diğer kanaatler, milli veya sosyal
menşe, milli bir azınlığa mensupluk, servet, doğum, veya herhangi bir durum
üzerine müesses hiçbir tefrike tabi olmaksızın sağlanmalıdır.” şeklindeki
kurala ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin 1.
maddesinde yer alan hükme aykırılık oluşturduğu kanaatine varıldığından
davacının koca soyadının nüfus kaydından iptal edilerek yerine kızlık
soyadının verilmesi gerektiği sonucuna varılarak davanın kabulüne karar
verilmiş, davalı nüfus idaresi temsilcisi tarafından kararın temyizi
üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 14.07.2009 tarih ve 2008/9258 Esas, ve
2009/14043 Karar sayılı kararı ile M.K. 187. maddesine aykırı olarak
verilen kararın bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkememizin yukarda değinilen gerekçeleri Yargıtay 2. Hukuk
Dairesi tarafından yeterince değerlendirilmediği görüşündeyiz.
Çocuk sağ doğmak kaydıyla ana rahmine düştüğü andan itibaren
sayıdan sahiptir. Sağ doğmak kaydıyla bu soyad ile tanınır, bilinir, büyür
ve çağrılır. Evlilik durumunda ise, erkeğin soyadı devam eder. Kadının
doğuştan elde ettiği ve kişiliğinin bir parçası haline gelmiş soyadı ise
erkeğin soyadına dönüşür. Bu durum ise kadının soyadı erkek egemen dokunun
değirmenlerinde öğütülme ya da bu dokunun katmanlar arasında kadının
soyadının kaybolması anlamına gelir. Bugün erkek egemen toplum yapısında bu
konu az tartışılıyorsa kız çocuklarının bu kültürün denetiminde
yetiştirilmesinin rolü büyüktür. Daha dün genelde aile içi şiddet, özel de
kadına yönelik şiddeti görmüyorduk. Halen tam anlamıyla gördüğümüz
söylenemez. Bu şiddetin önlenmesi konusunda toplum bütün kurum, kural ve katmanları
ile ortaya kesin bir irade koymuş değildir. Aynı durum evlenen kadınların
doğuştan elde ettikleri soyadlarının korunması konusunda da yaşanmaktadır.
Sorunların üstünü ister şal ile, ister toprak ile örtelim, ister
çelikliyelim, ister atom zırhı ile kapatalım, şal parçalanır, toprak
savrulur, çelik erir, zırh delinir ve var olan sorunlar daha güçlü dalgalarla
toplumun karşısına çıkar. Bu nedenle mahkememiz hükmü yerinde görüldüğünden
direnme kararı verilmiştir.
Aynı konu yeniden Mahkememiz önüne dava olarak geldiğinden konu
Mahkememiz uzmanı Psikolog ...’e tevdi edilerek, çeşitli görüşmeler
yapılmak suretiyle rapor tanzim edilmiş, davacının kızlık soyadını
kaybetmiş olmakla yaşadığı travma bu raporda açıkça ortaya konulmuştur.
Evli kadınların kızlık soyadlarını kullanması konusu Türkiye’de bir
hak talebi olarak sürekli gündeme geldiğinden, mahkememizce konu Adalet
Bakanlığına bildirilmiş, Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü
tarafından 10/07/2006 tarih ve 1442 sayı ile bakanlıkta bu konuda çalışma
yapılmakta olduğu bildirilmiş ise de; Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel
Müdürlüğünün bu konudaki çalışmaları henüz sonuçlanmamıştır.
Yukarıda değinilen nedenlerle M.K.’nun 187. maddesi Avrupa
Sözleşmesinin 8. maddesi yollaması ile 14. maddesine ve Kadınlara karşı her
türlü ayrımcılığın önlenmesine dair sözleşmenin 1. maddesine aykırılık
oluşturduğundan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 07/05/2004 tarih 5170
sayılı Yasa ile eklenen 90/son maddesine aykırılık oluşturduğundan iptal
edilmesi gerektiği görüşündeyiz.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medenî
Kanunu’nun 187. maddesi şöyledir:
“Kadın,
evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha
sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde
önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu
haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararlarında Anayasa’nın 2., 10., 12., 17.,
41. ve 90. maddelerine dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, 2009/85 E.
sayılı dosyada 3.12.2009 gününde, 2010/35 E. sayılı dosyada 13.5.2010
gününde, 2010/94 E. sayılı dosyada 7.12.2010 gününde yapılan ilk inceleme toplantılarında
başvurularda eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine,
oybirliğiyle karar verilmiştir.
V- BİRLEŞTİRME KARARLARI
2010/35 E. sayılı dosyada 10.3.2011 gününde,
2010/94 E. sayılı dosyada 7.12.2010 gününde, yapılan itiraz başvurularına
ilişkin davaların, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/85 esas
sayılı dava ile birleştirilmesine, esaslarının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/85 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, oybirliğiyle
karar verilmiştir.
VI- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararları ve ekleri, işin esasına ilişkin
rapor, itiraz konusu kural, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların
gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği
görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararlarında, itiraz konusu kural ile
evlenen kadının kocasının soyadını almak zorunda bırakıldığı, kadının kendi
soyadını tek başına kullanmasına izin verilmediği, bu durumun eşler
arasındaki eşitlik ilkesine, maddi ve manevi varlığın geliştirilmesi
hakkına aykırı olduğu belirterek, itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 2.,
10., 12., 17., 41. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun itiraz konusu
187. maddesinde kadının evlenmekle kocasının soyadını alacağı; ancak
kadının evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus memuruna yapacağı yazılı
başvuru ile önceki soyadını kocasının soyadının önüne ekleyerek
kullanabileceği, daha önce iki soyadı kullanan kadının bu haktan sadece bir
soyadı için yararlanabileceği hükme bağlanmıştır. Böylece kadın evlenmekle,
ilke olarak kocasının soyadını almakta, ancak dilerse evlenmeden önceki
soyadını kocasının soyadının önüne ekleyerek kullanabilme olanağına sahip
olmakta, daha önce iki soyadı kullanması halinde bu haktan sadece bir
soyadı için yararlanabilmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti,
eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık
olan devlettir.
Anayasa’nın 10. maddesinde belirtilen eşitlik ilkesinin amacı, hukuksal durumları aynı
olanların kanunlarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere
kanun karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu
ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar
uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Bu ilke
ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Kanun önünde eşitlik,
herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum
ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik
kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik
ilkesi çiğnenmiş olmaz.
Anayasa’nın 12. maddesinde, “Herkes,
kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve
hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine
ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder”
hükmüne yer verilmiştir. Maddenin bu şekilde düzenlenmesinden de açıkça anlaşıldığı
gibi Anayasakoyucu kişiyi temel hak ve hürriyetlerle donatırken, bu hak ve
hürriyetlerin kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı olan ödev
ve sorumluluklarından ayrı düşünülemeyeceği vurgulanmış; 17. maddesinde “Herkes,
yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir”;
41. maddesinde de “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında
eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve
çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını
sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar” denilmiştir.
Soyadı, belli bir ailenin bireylerini
diğer ailenin bireylerinden ayırmaya yarayan ve kuşaktan kuşağa geçen addır.
Bir kimsenin
kimliğinin belirlenmesinde en önemli unsur olan soyadı, vazgeçilemez, devredilemez, kişiye sıkı surette bağlı bir kişilik
hakkıdır. Ayrıca 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 1. maddesinde yer alan “Her Türk öz adından başka soy adını da
taşımağa mecburdur” hükmü gereğince, soyadı kullanmak kişilere yüklenmiş
bir yükümlülüktür. Türk hukukunda aile ismi ile eş anlamda kullanılan
soyadının, kişinin kimliğini belirleme
işlevi yanında, ailesini ve soyunu belirleme, kişiyi başka ailelerin
bireylerinden ayırt etme işlevleri de bulunmaktadır. Bu işlevleri nedeniyle
yasakoyucu, nüfus kayıtlarının düzenli tutulması, resmi belgelerde
karışıklığın önlenmesi, soyun belirlenmesi, ailenin korunması gibi
sebeplerle soyadı kullanımını yasal düzenlemelerle kural altına almaktadır.
İtiraz konusu “Kadın
evlenmekle kocasının soyadını alır” kuralının da aile birliğinin
korunması ve aile bağlarının güçlendirilmesi başta olmak üzere, nüfus
kayıtlarının düzenli tutulması, resmi belgelerde karışıklığın önlenmesi ve
soyun belirlenmesi gibi kamu yararı ve kamu düzeni gerekleri nedeniyle
kabul edildiği anlaşılmaktadır.
Milletlerin ayırıcı vasıflarının, değer
yargılarının, inanç ve düşünce kalıplarının aktarılması ve kuşaklar arası
bağın sürdürülmesini sağlayan aile, üstlendiği rol ve işlevleri ile
geçmişten günümüze hemen her toplumun özelliklerini yansıtmaktadır. Bu
bakımdan ailenin toplumdaki etkinliği ve algılanışı da toplumdan topluma
değişmektedir. Toplumun temel ögesi olan aile, sevgi, saygı, hoşgörü ve
benzeri insani ve ahlaki değerlerin, gelenek, görenek, dil, din ve diğer
özelliklerin yaşandığı ve gelecek nesillere aktarıldığı kutsal bir
kurumdur.
Aileyi Türk toplumunun temeli olarak
tanımlayan Anayasa’nın 41. maddesinde ailenin birey ve toplum hayatındaki
önemine işaret edilmiş, Devlete ailenin korunması için gerekli düzenlemeleri
yapması ve teşkilatı kurması konusunda ödevler yüklenmiştir. Uluslararası
hukukun temel belgelerinden olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 16.
ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin
10. maddelerinde de ailenin toplumun doğal ve temel unsuru olduğu ve devlet
tarafından korunması gerektiği belirtilmiş; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
8. maddesinde herkesin aile hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahip
olduğu kabul edilmiştir.
İtiraz konusu kural ile aile ismi
olarak kullanılan soyadının kuşaktan kuşağa geçmesiyle, Türk toplumunun temeli
olan aile birliği ve bütünlüğünün devamı sağlanmış olmaktadır.
Soyadının kişilik haklarından olması,
ona hiçbir müdahalede bulunulamayacağı anlamına gelmez. Yasakoyucunun soyadı
kullanımına kamu yararı ve kamu düzeni gerekleri uyarınca Anayasa’ya uygun
olmak koşuluyla müdahalede takdir hakkının bulunduğu açıktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de
soyadı kullanımı ile ilgili başvuruları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
8. maddesinde yer alan “özel hayatın ve aile hayatının korunması” ilkesi
kapsamında incelemiş ve kararlarında, nüfusun eksiksiz ve doğru olarak
kaydedilmesi, aile adlarının istikrarına verilen önem, kişisel kimlik
saptaması veya belli bir ismi taşıyanların belli bir aile ile
bağlantılarının kurulabilmesi gibi kamu yararının gerekleri uyarınca,
soyadı değiştirme imkânına yasal sınırlamalar getirilebileceği; ulusal
yasakoyucunun bu sınırlamaları da kendi devletiyle ilgili tarihi ve siyasal
yapısına bağlı kalarak seçmesinde takdir hakkının bulunduğunu belirtmiştir.
Bu kapsamda, yasakoyucunun aile soyadı
konusundaki takdir hakkını, aile birliği ve bütünlüğünün korunması ve
aile bağlarının güçlendirilmesi başta olmak üzere, kamu yararı ve kamu
düzeninin gerektirdiği kimi zorunluluklar nedeniyle, eşlerden birisine
öncelik tanıyacak biçimde kullanmasının hukuk devletine aykırı bir yönü bulunmamaktadır. Kaldı ki itiraz konusu kuralda kadının başvurusu
durumunda önceki soyadını kocasının soyadının önüne ekleyerek kullanabileceği
belirtilerek, kişilik hakkı ile kamu yararı arasında adil bir dengenin
kurulması da sağlanmıştır.
Kadının evlenmekle kocasının soyadını
almasının cinsiyet ayırımına dayanan bir farklılaşma yarattığı savı da
yerinde değildir. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da
topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Belirtilen
gerekçelerle yasakoyucunun takdir yetkisi kapsamında aile soyadı olarak
kocanın soyadına öncelik vermesi eşitlik ilkesine aykırılık
oluşturmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle itiraz konusu
kural Anayasa’nın 2., 10., 12., 17. ve 41. maddelerine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
İtiraz konusu kuralın Anayasa’nın 90. maddesiyle
ilgisi görülmemiştir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Fettah
OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Zehra
Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ ve Engin YILDIRIM bu görüşe katılmamıştır.
VII- SONUÇ
1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan,
Mahkeme’nin çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi
sonucunda; Mahkeme’nin çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya
KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz
AKINCI’nın, gerekçesi 2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve
OYÇOKLUĞUYLA,
2- 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk
Medenî Kanunu’nun 187. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,
Fulya KANTARCIOĞLU, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Zehra Ayla
PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ ile Engin YILDIRIM’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
10.3.2011 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Fettah OTO
|
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Alparslan ALTAN
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
KARŞIOY YAZISI
Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesi, kadının evlenmekle
kocasının soyadını alacağını, önceki soyadını ise kocasının soyadının
önünde kullanabileceğini öngörmektedir.
Kural, soyadı kullanımında kadınlar ve erkekler
arasında eşit bir düzenleme yapmamıştır.
Anayasa’nın 10. maddesinde kadınlar ve erkeklerin
eşit haklara sahip oldukları vurgulanmış, 17. maddesinde herkesin maddi ve
manevi varlığını geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Kişinin
soyadı üzerindeki hakkı, kadın ve erkek ayrımı yapılmaksızın 17. maddenin
güvencesi altındadır.
Yasakoyucunun soyadı kullanımına kamu yararı ve
kamu düzeni gerekleri uyarınca müdahale edebileceği ve bunun aile birliği
ve bütünlüğü bakımından gerekli olduğu yolundaki çoğunluk görüşüne katılmak
mümkün değildir. Evlilik ve aile bağlarını yasal ve toplumsal gereklere
uygun olarak göstermek için kadının kocasının soyadını taşıması zorunlu
olmadığı gibi, neden erkeğin soyadının üstünlük taşıdığının ve kadının
ikinci plana itildiğinin Anayasal bir açıklaması da yapılamaz. Çağdaş bir
toplumda ve özgürlükçü bir düzende aile bağlarını koruma gerekçesiyle
eşlerin soyadları arasında yasa zoruyla tercih yapmanın yeri olmadığı
açıktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Tekeli-Türkiye
kararında bu konu etraflıca değerlendirilmiş ve evli kadının yalnızca
evlenmeden önceki soyadını kullanmasına olanak verilmemesinin Sözleşme’nin
ihlalini teşkil ettiğine hükmetmiştir.
Kuralın, Anayasa’nın 10. ve 17. maddelerine aykırı
olduğu düşüncesiyle, çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Başkanvekili
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY
GEREKÇESİ
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu
187. maddesinde, “kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak
evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı
başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha
önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için
yararlanabilir” denilmektedir. Aynı kural, daha önce yürürlükte bulunan
17.2.1926 günlü, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 14.5.1997 günlü, 4248
sayılı Yasa ile değiştirilen 153. maddesinde de yer almış, bu kuralın
iptali için yapılan başvuru Anayasa Mahkemesi’nin 29.9.1998 günlü
E:1997/61, K:1998/59 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin, konuya ilişkin başvuru üzerine verdiği 16.11.2004 günlü,
29865/98 başvuru sayılı Ünal Tekeli - Türkiye kararında,[1]
Anayasa Mahkemesi’nin ret kararına da vurgu yapılarak, Ayten Ünal
Tekeli’nin evlendikten sonra yalnızca kızlık soyadını kullanmasına ulusal
mercilerce izin verilmemesinin, Sözleşmenin özel hayatın gizliliğini
öngören 8. maddesiyle birlikte düşünüldüğünde, ayrımcılığı reddeden 14.
maddesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Mahkeme’ye göre:
“Başvuru sahibinin yaptığı şikâyet,
evli kadınların evlendikten sonra yalnızca evlenmeden önceki soyadlarını
yasal olarak kullanamamalarına karşın evli erkeklerin evlenmeden önceki
soyadlarını kullanabilmeleri hakkındadır. Bu durumun, benzer konumdaki
kişiler arasında cinsiyete dayalı “farklı muamele” teşkil ettiği
şüphesizdir.
Hükümetin bahsettiği iki kategori
(evli erkekler ve evli kadınlar) arasındaki, sırasıyla toplumsal konumları
ve ekonomik bağımsızlıklarına ilişkin olgusal farklar AİHM’yi farklı bir
sonuca götürmemektedir.
Şikâyet edilen farklı muamelenin haklı
nedenleri olup olmadığı konusunun temelinde de bu ayrım yatmaktadır.
Hükümetin savunmasında söz konusu
müdahale erkek eşin soyadı vasıtasıyla aile birliğini yansıtarak kamu
düzenini sağlamaya yönelik meşru bir amaç gütmektedir. Başvuru sahibi bu
sava itiraz etmiştir.
Taraf Devletlerin AİHS uyarınca, aile
birliğini yansıtmaya yönelik önlemlere ilişkin bir takdir yetkisine sahip
olmalarına rağmen AİHM, farklı muameleyi haklı çıkartacak ikna edici
gerekçeler gösterilmediği müddetçe 14. madde ile bu tür önlemlerin ilkesel
olarak, erkek ve kadına eşit şekilde uygulanmasının öngörüldüğünü yineler.
Söz konusu davada AİHM böyle bir
neden olduğuna ikna olmamıştır.
İlk olarak AİHM, cinsiyetler arası
eşitliğin geliştirilmesinin günümüzde Avrupa Konseyi’ne Üye Devletler arasında
önemli bir hedef olduğunu hatırlatmaktadır. Bakanlar Komitesi’nin
yayınladığı iki metin, yani medeni kanunda eşlerin eşitliğine ilişkin 27
Eylül 1978 tarihli 78 (37) No’lu Karar ve cinsiyet ayrımına karşı hukuksal
korumaya ilişkin 5 Şubat 1985 tarihli R (85) 2 No’lu Tavsiye Kararı, bunun
temel örnekleridir. Bu metinler Üye Devletleri, aralarında soyadı seçiminin
de bulunduğu birçok konuda cinsiyete dayalı ayrımcılığı yok etmeye
çağırmaktadır. Bu hedef, Parlamenterler Meclisi’nin (bkz. yukarıdaki 19-22.
paragraflar) ve Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi’nin (bkz. yukarıdaki
23-27. paragraflar) çalışmalarında da belirtilmiştir.
Uluslararası düzeyde ise, Birleşmiş
Milletler’deki kadın-erkek eşitliğine ilişkin gelişmeler, söz konusu
alanda, eşlerden her birinin kendi soyadını kullanma ya da yeni aile
isminin seçiminde eşit fikir bildirme hakkının tanınmasına doğru
ilerlemektedir (bkz. yukarıdaki 23-27. paragraflar).
Ayrıca AİHM, Avrupa Konseyi’ndeki
Taraf Devletler arasında, eşlerin aile isminin seçiminde eşit söz hakkına
sahip olmasına yönelik bir fikir birliğinin oluşmakta olduğuna dikkat
çekmektedir.
Avrupa Konseyi’nin Üye Devletleri
arasında Türkiye –çift başka bir düzenlemeyi tercih etse bile- kocanın soyadının
çiftin soyadı olarak kabul edilmesini ve bu nedenle kadının, evlendiğinde
otomatik olarak kendi soyadını kaybetmesini yasalarla öngören tek ülke
konumundadır. Türkiye’de, eşlerin böyle bir düzenlemeyi kabul etmesi halinde
bile evli kadınlar yalnızca evlenmeden önceki soyadlarını kullanamamaktadır.
Türk mevzuatında, 22 Kasım 2001 itibarıyla evlenmeden önceki soyadını
kocanın soyadının önüne ekleyebilme olanağı da bu durumu değiştirmemektedir.
Evliliklerinin soyadlarını etkilemesini istemeyen kadınların çıkarları
dikkate alınmamıştır.
AİHM, ayrıca Türkiye’yi kendisini
kadın ve erkeklerin aile içerisinde eşit haklara sahip olmasını sağlama yönündeki
genel eğilimin dışında da konumlandırmamaktadır. İlgili yasal
düzenlemelerde, özellikle de 22 Kasım 2001 tarihinden önce erkek, aile
içerisinde baskın konumdaydı. Aile birliğinin erkeğin soyadı aracılığıyla
yansıtılması, Türk yasalarının o zamana kadar savunduğu geleneksel aile
görüşüne karşılık gelmekteydi. Kasım 2001’de yapılan reformların amacı
ailenin temsilinde, ekonomik etkinliklerde ve aileyi ve çocukları etkileyen
kararların alınmasında kadını erkekle eşit bir konuma getirmekti. Bu yasa
ile, diğer bazı yeniliklerin yanı sıra erkeğin aile reisi olarak kabul
edilmesinden vazgeçilmiştir. Erkek de kadın da aileyi temsil erkine
kavuşmuştur. Ne var ki 2001’de yürürlüğe girmesine rağmen, Medeni Kanun’un
kadınları evlilikten sonraki aile ismine yönelik eşlerinin ismini almaya
zorlayan hükümler değişmeden kalmıştır.
AİHM’nin önündeki ilk soru aile
birliğinin erkeğin ismi ile yansıtılması geleneğinin söz konusu davada
nihai bir etken sayılıp sayılamayacağıdır. Bu geleneğin, erkeğin aile
içerisinde sahip olduğu birincil ve kadının sahip olduğu ikincil rollerden
kaynaklandığı açıktır. Günümüzde, erkek-kadın eşitliğinin, Türkiye de
dahil, Avrupa Konseyi’ne üye devletler içerisinde gösterdiği gelişim ve
özellikle de ayrımcılık yapmama ilkesine verilen önem, devletlerin bu
geleneği uygulamasını engellemektedir.
Aile birliği, bu bağlamda aile soyadı
olarak erkeğin soyadının kabul edilmesiyle yansıtılabileceği gibi kadının
soyadının ya da çift tarafından seçilen ortak bir soyadın kabul edilmesiyle
de yansıtılabilir (bkz. yukarıda bahsedilen Burghartz, S 28).
AİHM’nin yanıtlaması gereken ikinci
soru aile birliğinin ortak bir aile ismiyle yansıtılmasının gerekli olup olmadığı
ve evli çiftler arasında bir fikir ayrılığı halinde çiftlerden birinin
soyadının diğerine empoze edilmesinin mümkün olup olmadığıdır.
Bu bağlamda AİHM, Taraf Devletlerin
uygulamalarının, evli bir çiftin ortak bir aile adı taşımamayı tercih ettiği
durumlarda bile aile birliğinin korunup güçlendirilebileceğini gösterdiğine
dikkat çekmektedir. Avrupa’da uygulanan sistemlerin gözlemlenmesi bu
bulguyu desteklemektedir. Söz konusu dava Hükümet, ortak bir aile ismi ile
aile birliğinin yansıtılmaması halinde, evli çiftlerin ve/veya üçüncü
tarafların karşılaşabileceği somut ya da önemli bir sorun gösterememiş ya
da kamu çıkarının zarar gördüğünü kanıtlayamamıştır. Bu şartlar altında
AİHM, evli kadınların aile birliği adına kocalarının soyadını taşımak
zorunda bırakılmalarının –önüne kendi evlenmeden önceki soyadlarını
ekleyebilseler de- nesnel ve makul bir nedeni olmadığı kanısındadır.
AİHM, kocanın soyadına dayalı
geleneksel aile ismi sisteminden, evli çiftlerin kendi soyadlarını
kullanabilmelerine ya da özgürce ortak bir aile ismi seçmelerine izin veren
başka bir sisteme geçişin doğum, evlilik ve ölüm kayıtlarının tutulması
konusunda yaratacağı sorunların önemini göz ardı etmemektedir. Ancak
bireylerin seçtikleri isme göre, saygınlık ve itibarla yaşamalarını
sağlamak için toplumdan bir miktar sıkıntı çekmesini beklemek makul olacaktır
(bkz. benzer şekilde (mutatis mutandis), Christine Goodwin – Birleşik
Krallık [GC], No. 28957/95, S 91, AİHM 2002-VI).
Sonuç olarak, aile birliğini ortak
bir aile ismi aracılığıyla yansıtma amacı, söz konusu davada şikâyet konusu
olan cinsiyete dayalı farklı muamele için yeterli bir gerekçe
oluşturmamaktadır.
Dolayısıyla, söz konusu farklı
muamele 8. maddeyle beraber düşünüldüğünde 14. maddeye aykırıdır.”
AİHM kararının dayanağını oluşturan Sözleşme’nin,
14. maddesine koşut düzenleme içeren Anayasa’nın 10. maddesinin ilk
fıkrasında, Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun
önünde eşittir” denildikten sonra 7.5.2004 günlü, 5170 sayılı Yasa ile
eklenen ikinci fıkrasında, “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir.
Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” kuralına yer
verilmiş, aynı fıkraya 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Yasa ile yapılan ekle de
bu maksatla alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı olarak
yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, Anayasa’da cinsiyet ayırımcılığını
reddeden eşitlik ilkesine açıkça vurgu yapıldıktan sonra bununla
yetinilmeyerek, 2004 ve 2010 Anayasa değişiklikleri ile kadın lehine
pozitif ayırımcılık yapılmasına olanak sağlanmış, böylece kadın-erkek
eşitliği pekiştirilerek, Devlet’e de bu eşitliği yaşama geçirmesi konusunda
direktif verilmiştir. Bu durum öncelikle kadın-erkek eşitliğini dikkate
almayan, erkeği öne çıkaran yasal düzenlemelerin yeniden gözden
geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Uluslar arası hukukta da kadınlarla erkeklerin aynı
haklardan eşit olarak yararlanmalarını engelleyen kuralların kaldırılması
yolunda gelişmeler olduğu görülmektedir. Bu bağlamda, kimi çekinceler
içermekle birlikte Türkiye tarafından da imzalanıp 1985 de onaylanan
“Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi; 1954 de
onaylanan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve imzalanan ancak henüz onaylanmayan
Ek 7. No’lu Protokol; 2003 de onaylanan BM Siyasi ve Medeni Haklar
Sözleşmesi gibi belgelerde cinsiyete dayalı ayırımcılık reddedilirken, aile
içinde eşlerin aynı haklara eşit biçimde sahip olmaları gereği açık biçimde
kabul edilmiştir. Ayrıca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 27.9.1978
günlü, 37 sayılı ve 5.2.1985 günlü, 2 sayılı Tavsiye Kararlarında da konuya
ilişkin tespitler ve eşler arasında cinsiyet ayrımcılığına neden olan
kuralların kaldırılması konusunda çağrılar bulunmaktadır.
4721 sayılı Yasa’dan önce yürürlükte bulunan 743
sayılı Yasa’nın itiraz konusu kuralla aynı içerikteki 187. maddesi
hakkında, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen red kararından sonra
Anayasa’nın eşitlik ilkesine ilişkin 10. maddesinde, kadınlar lehine 2004
ve 2010 tarihli değişikliklerin yapılmasına karşın, aynı konuda 1998
yılında verilen kararda, çoğunluk oylarıyla da olsa ısrar edilmesi, Anayasa
Mahkemesi’nin, gerçekleştirilen Anayasa değişikliklerini ve uluslararası
alandaki gelişmelerin somut bir göstergesi olan AİHM kararlarını dikkate
almadığını ortaya koymaktadır. Bu durum, temel hak ve özgürlüklerin
korunup, güçlendirilmesi amacıyla evrensel hukuktaki gelişmeler doğrultusunda,
Anayasa ve yasalarda yapılan değişikliklerin, onları uygulayan yargı
yerleri tarafından özümsenip yaşama geçirilmedikçe, insanın onurlu bir
yaşam sürdürmesi, maddi ve manevi varlığını geliştirebilmesi için gerekli
ortamın oluşturulmasına bir katkı sağlayamayacağını göstermektedir. İtiraz
konusu 187. maddeyle ilgili evlenen kadının, sadece kendi soyadını
kullanabilmesine olanak sağlayan bir kanun tasarısı taslağının Adalet
Bakanlığı tarafından hazırlanarak görüşe sunulması ise Yasama açısından
olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Anayasa Mahkemesine daha önce verilen aynı konuya ilişkin
29.9.1998 günlü, E: 1997/61, K: 1998/59 sayılı kararın karşıoy gerekçesinde
de belirtildiği gibi; cinsiyete dayalı ayırımları yasaklayan “farklı
cinslerin eşit haklara sahip olması” ilkesinin sözleşmelerle uluslararası
alana taşınarak ortak idealler haline dönüştürülmesi, bu ilkenin ulusal
düzenlemelere yansıtılmasında itici bir güç oluşturması bakımından büyük
önem taşımaktadır.
Anayasa’nın Başlangıcı ile 174. maddesinde dile
getirilen çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma amacı bu uygarlığın hukuk alanına
yansıması olan hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası belgelerin, Anayasa
kurallarıyla birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Bu anlayış içinde bakıldığında, yalnız kadın
yönünden zorlama getirdiği anlaşılan “Kadın evlenmekle kocasının soyadını
alır.”biçimindeki itiraz konusu kural, evlilik birliği içinde hak ve
yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumda bulunan taraflardan kocayı
kadın karşısında üstün duruma getirmektedir. Bu eşitsizliği kamu düzeni
kamu yararı gibi soyut kavramlarla açıklamak da olanaklı değildir. Çünkü bu
tür gerekçelerin, ancak kamu düzenini bozan ya da kamusal yararı zedeleyen
somut olayların varlığı halinde geçerli olabileceği açıktır. Evlenen
kadının soyadı üzerindeki kişilik hakkının, kimi olasılıklara veya varsayımlara
dayanılarak sınırlandırılmasının, kadın-erkek eşitliği konusunu önceki
düzenlemelerden farklı olarak, kadın lehine pozitif ayrımcılığa izin veren
bir noktaya taşıyan Anayasa’nın 10. maddesi ile uyum içinde olduğu ileri
sürülemez.
1976 tarihli Alman Evlilik ve Aile Hukuku
Yasası’ndaki eşlerin ortak bir soyadı kullanacağı, aile soyadı olarak
karının ya da kocanın soyadının seçilebileceği, eğer eşler bir karara
varamazlarsa, kocanın soyadının ailenin soyadı olarak kabul edileceğine
ilişkin kuralı inceleyen Alman Anayasa Mahkemesi 5.3.1991 günlü kararıyla
kocanın soyadının, ikincil aile adı olarak seçilmesini Anayasa’ya aykırı
bulmuştur. İptal kararının gerekçesinde şu görüşlere yer verilmiştir: “…
bir ilişkinin geleneksel yapısı, eşitsizliği haklı kılamaz. Eğer mevcut
toplumsal gerçeklik veri olarak ele alınırsa, anayasal bir emir olan farklı
cinslerin eşit haklara sahip olmaları ilkesinin gerçekleştirilmesi işlevini
kaybedecektir. Bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalınmalıdır. Esas olarak bu
ilke, kadınların ayrımcılığa uğradığı yerlerde geçerlik kazanmaktadır.
Çünkü Anayasa’nın 3. maddesinin ikinci fıkrası böylesi ayırımcılığı önleme
amacına hizmet etmektedir. Doğumla kazanılan ad, kişinin bireyselliğinin ve
kimliğinin ifadesidir. Bu nedenle birey hukuk düzeninin adına saygı
göstermesini ve bunun korunmasını talep edebilir. Bir isim değişikliği, çok
önemli nedenler olmadıkça talep edilemez” [2]
Avrupa İnsan Hakları Divanı da, 1994 yılında verdiği İsviçre hakkında
mahkûmiyetle sonuçlanan bir kararında, ismin kişinin kimliği anlamına
geldiğini, buna yapılan müdahalenin, ailenin özel yaşamına müdahale sayıldığını
bu nedenle eşitlik ilkesine aykırı olduğunu belirtmiştir.
Anayasa’nın herkesin, yaşama, maddi ve manevi
varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu ifade eden 17.
maddesi ve herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini
isteme hakkı bulunduğunu belirten 20. maddesiyle birlikte
değerlendirildiğinde itiraz konusu kuralın, Anayasa’nın 10. maddesine
aykırılığı, duraksamaya yer vermeyecek biçimde açıkça ortaya çıkmaktadır.
Belirtilen nedenlerle Anayasa’nın 10., 17. ve 20.
maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılan itiraz konusu kuralın iptali
gerektiği kanısıyla çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Fettah OTO
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
KARŞI OY
YAZISI
Nasıl ki
bir koca, karısının soyadını almıyorsa,
bir
kadında kocasının (soy)adını almamalıdır.
(Soy)adım
kimliğimdir ve kaybolmamalıdır.
Lucy
Stone
1855’de evlendiğinde, evlenmeden önceki soyadını
kullanmakta ısrar ederek, bunu ABD’de kabul ettiren ilk kadın olan Lucy
Stone (1818-1893), bireysel kimlik açısından soyadının ne kadar önem
taşıdığını, yukarıdaki alıntıda dile getirmekteydi. Önemli bir kadın
hakları öncüsü olan Lucy Stone, evlilik birliğine adım atan kadının
kocasının soyadını almasını, kadının kimliğinin yok olması olarak
değerlendirmişti. İnsanlık tarihinin önemli bir bölümünde siyasi, iktisadi
ve toplumsal süreçler ve yapılar kadını ötekileştirilerek, hayatın çoğu
alanında onu görünmez kılmış, adeta yok saymıştır. Genel olarak erkek
karşısında ikincil konumda olmak, erkeğe göre tanımlanmak, erkeğin ötekisi
olmak, tarihsel süreç boyunca kadının neredeyse alın yazısı olmuştur.
Kaçınılmaz olarak, kadının soyadı ile ilgili toplumsal eğilimler ve hukuki
düzenlemeler de bu durumdan nasibini almıştır. Soyadı düzenlemeleri
cinsiyet farklılıklarının ve cinsiyet kimliklerinin toplumsal düzeyde
sürdürülmesinde rol oynamıştır ve bazı ülkelerde hala oynamaktadır.
Moderniteyle birlikte birey odaklı hak düşüncesinin
ve özgürlük anlayışının gelişmesi, demokrasinin bir yönetim ve hayat
felsefesi olarak yaygınlık kazanmaya başlamasına yol açmış, insanlar
arasında ırk, cinsiyet, dil ve dine dayalı her türlü eşitsizliğin ve
ayrımcılığın azaltılması ve ortadan kaldırılması doğrultusunda çeşitli
hukuki düzenlemelerin ortaya çıkması, cinsiyetler arası eşitlik yönünde
adımlar atılmasına da vesile olmuştur.
Kadınların karşılaştıkları aile içi şiddet, töre
cinayetleri gibi çok daha ciddi, yaşamsal öneme sahip durumlarla
karşılaştırıldığında, soyadı, ilk bakışta, küçük, önemsiz bir konu gibi
görülse de, dilediği soyadını kullanabilme hakkı kadın bireyin kendisini ve
hayatını biçimlendirmede tercih hakkına sahip olup, olmadığının önemli bir
göstergesidir. Günümüzde soyadı, kişinin kimliğinin belirtilmesini, onun
hangi aileye, soya ait olduğunun gösterilmesini ve başka ailelerin
bireylerinden ayırt edilmesini sağlayan bir işleve sahiptir. Soyadı, kişiyi
diğer kişilerden ayırmaya yarayan hukuki bir araç olarak onun kimliğinin
ayrılmaz bir parçasıdır ve kişi bununla toplumsal hayatın içinde yer alır.
Özel olanla, kamusal olanın kesiştiği bir noktada
bulunan, kişinin kendisini ve kimliğini biçimlendiren soyadına müdahalenin
kendisi, sadece kadın-erkek eşitliğini ihlal eden ve ayrımcılığa neden olan
bir hak ihlalinin türevi olarak değil, başlı başına bir insan hakları
ihlali olarak nitelendirilebilir. [3]
Cinsiyetler arası eşitlik ve cinsiyete dayalı
ayrımcılıkla ilgili hususlar, sadece ulusal seviyedeki düzenlemelerde
değil, insan hakları ile ilgili uluslar arası hukuk belgelerinde de yer
almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi aile ve özel
hayata saygıyı ifade ederken ve 14. maddesi cinsiyete dayalı ayrımcılığı
yasaklamaktadır. 22.11.1984 tarihli 7 No.lu Protokol’un 5. maddesinde
“Eşler kendi aralarında ve çocuklarıyla ilişkilerinde, evlilikle ilgili,
evlilik sırasında veya ayrıldıktan sonra, özel hukuk nitelikli haklara ve
yükümlülüklere eşit olarak sahiptirler” denilmektedir. Türkiye’nin
04.06.2003 tarihinde onayladığı, BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin
23/4. maddesine göre taraf devletler, eşlerin evlenirken, evlilik süresince
ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak
için gerekli tedbirleri alacaktır. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın
Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’nin (CEDAW) 1/g bendi de şu
şekildedir: “Taraf devletler kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri
konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacaklar ve
özellikle kadın-erkek eşitliğine dayanılarak kadınlara aşağıdaki hakları
sağlayacaklardır: Aile adı, meslek ve iş seçimi dâhil her iki eş
(kadın-erkek) için geçerli, eşit kişisel haklar...” Türkiye’nin imzaladığı
her iki sözleşme yanında, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 05 Şubat
1985 tarihli 2 sayılı ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 28 Nisan
1995 tarihli 1271 sayılı Tavsiye Kararları ile üye ülkelere “Evlilikte
ortak bir soyadının seçiminde eşler arasında tam bir eşitlik sağlanması”
tavsiye edilmiştir. Avrupa Konseyi’nin, Medeni Hukukta Eşlerin Eşitliği
Konusundaki 37 sayılı İlke Kararının 11/6. bendinde de, soyadı konusunda
bir eşin diğerinin soyadını kullanmaya zorlanamayacağı ifade edilmektedir.
Mukayeseli hukuka baktığımızda soyadı ile ilgili
çeşitli düzenlemeler olduğunu görmekteyiz. Avrupa Konseyi’ne üye devletler
arasında kadının evlendiğinde kendi soyadını kaybetmesini yasayla öngören
tek ülke Türkiye’dir. Bazı ülkelerde de evlenmeyle soyadının değişmesi
yasal bir zorunluluktur. Mesela, Japon Medeni Kanun’u evli çiftlerin
eşlerden birinin soyadını almasını zorunlu tutmuş ancak burada hangi eşin
soyadının alınacağını belirtmemiş, tarafların kendilerine bırakmıştır.[4]
Benzer bir düzenleme İsviçre hukukunda da yer almaktadır. Ortak Hukuk (Common Law)sisteminin olduğu
ülkelerde, örneğin İngiltere’de eşlerden biri, diğer eşin soyadını
kullanmak istiyorsa bunu evlendirme cüzdanına yazdırması yeterlidir. ABD’de
konuyla ilgili federal bir düzenleme olmadığından, konu eyaletlerin
takdirine bırakılmıştır. ABD’yi meydana getiren 50 eyaletin tamamında
kadınlara evlendiklerinde soyadlarını muhafaza etme veya kocalarının
soyadlarını alma hususunda tercih hakkı tanınmıştır.[5]
Almanya Federal Anayasa Mahkemesi’nin, Alman Medeni
Kanun’un 1355/2. maddesine ilişkin iptal kararı, soyadına ilişkin hükümler
açısından Alman Hukuku’nda tam anlamıyla kadın erkek eşitliğinin
sağlanmasında önemli rol oynamıştır. İlgili fıkrada yer alan “eşler bir
evlilik adı seçmemişlerse, kocanın soyadı evlilik adı olur” hükmü Anayasanın
(Art. 3/II) eşit haklara sahip olma ilkesine aykırılık oluşturduğu
gerekçesiyle Alman Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiştir [6].
ABD’de evli bir kadının kocasının soyadı ile seçmen
listesine kayıt olmasını zorunlu tutan yasal bir hükme karşı yapılan
itirazı içeren Dunn v. Palermo
davasında ise, Tennessee Eyalet Yüksek Mahkemesi, “Kişinin kendi adı
üzerindeki denetimini bir özgürlük ve eşitlik sorunu” olarak
değerlendirmiştir. Mahkeme’ye göre, “Gelenek ve görenekler hukuku
yönetemez. Konu idari gerekçeler veya önemsiz bir toplumsal pratik diye
geçiştirilemez”.[7]
AİHM kararlarına baktığımızda da, kadın-erkek
eşitliğini sağlayıcı yönde bir eğilimin olduğunu görmekteyiz. AİHM,
Tekeli/Türkiye kararında, evli kadınların evlendikten sonra yalnızca
evlenmeden önceki soyadlarını yasal olarak kullanamamalarına karşın evli
erkeklerin evlenmeden önceki soyadlarını kullanabilmekte olduğunu, bu durumunda
benzer konumdaki kişiler arasında cinsiyete dayalı farklı muamele teşkil
ettiğini belirtmiştir.[8]
AİHM, “Cinsiyetler arasındaki hak eşitliği eğilimin güçlendiği günümüzde
cinsiyete dayanan bir ayrımın kabulü için devletlerin çok daha ağırlıklı ve
geçerli nedenlere”, sahip olması gerektiğini vurgulamıştır.[9]
Karışıklık ya da kargaşa gibi kamu düzenine ilişkin gerekçeleri
bireyselliğe aykırı gören Mahkeme, “Bireylerin seçtikleri isme göre
saygınlık ve itibarla yaşamalarını sağlamak için toplumdan bir miktar
sıkıntı çekmesini beklemek makul olacaktır” demektedir.[10]
Sonuç olarak AİHM, AİHS’nin 8. madde (“özel ve aile hayatına saygı hakkı”)
ile birlikte düşünüldüğünde 14. maddesinin (cinsiyete dayalı ayrımcılık
yasağı) ihlal edildiğine hükmetmiştir. Mahkeme içtihadı 14. maddenin
cinsiyet ayrımcılığına karşı bir koruma sağladığını vurgulamaktadır. Nitekim
karısının soyadını almak isteyen bir kocanın talebinin İsviçre makamlarınca
uygun bulunmaması üzerine açılan bir davada (Burghartz/İsviçre), AİHM
İsviçre’nin 8. maddeyle birlikte düşünüldüğünde 14. maddeyi ihlal ettiğine
hükmetmiştir. Mahkeme, burada sadece cinsiyet nedeniyle farklı muameleye
tabi tutulmanın kabul edilebilmesi için çok güçlü gerekçeler gerektiğini
belirtmiştir.[11]
Farklı soyadlarının aile birliğini zayıflatacağı,
çocukların duygusal olarak olumsuz etkileneceği, bütün bunların da aile birliğine
zarar vereceği iddia edilmiştir.[12]
ABD’de de evli kadınların seçmen kütüğüne kaydolma, pasaport alma ve dava
açma gibi konularda evlilik öncesi soyadlarını kullanmaları “yerleşik
sosyal adetler ve gelenekler” gerekçe gösterilerek mahkemelerce 1970’lere
kadar kabul edilmemiştir.[13]
Ülkemizde de Anayasa Mahkemesi bir kararında,
kadının kocasının soyadını almasını, “Kimi sosyal gerçeklerin doğurduğu
zorunluluklardan ve yasa koyucunun yıllar boyu kökleşmiş bir geleneği
kurumsallaştırmasından” kaynaklandığını savunmuştur.[14]
Mahkeme, aile birliğinin sağlanması, kamu yararı, kamu düzeni ve kimi
zorunluluklardan dolayı soyadının kocadan geçmesinin tercih nedeni olduğunu
ifade etmiştir.
Evlendikten sonra kadının kocasının soyadını almasının
aile birliğini sağladığı ispat edilmesi gereken bir iddiadır. Bir an için
bu iddianın doğru olduğunu varsaydığımızda bir soru ortaya çıkmaktadır.
Neden kadının kocasının soyadını alması aile birliğinin teminatı olarak
görülüyor da, bunun tersi, yani erkeğin karısının soyadını alması aile
birliğinin göstergesi olarak görülmüyor? Bu sorunun cevabı, elbette, erkek
egemen anlayışın tarihsel ve toplumsal olarak hâkim bakış açısı olmasında
yatmaktadır. Ortak bir soyadının olması aile birliğinin bir sembolü olarak
görülebilir. Ancak bu zorlamayla değil, aile birliğini kuran bireylerin
özgür iradeleriyle gerçekleşmelidir.
Ülkemizde soyadı kullanımı 1934’den beri
zorunludur. Dolayısıyla, soyadı kullanımı Türk toplumunun yüzyıllardır
sürdüğü bir gelenek olmadığından kadının evlendiğinde evlilik öncesi
soyadını kullanmasının aile birliğine zarar verdiği iddiası kendi içinde
çelişkili olmaktadır. Zira böyle bir iddiadan, Soyadı Kanunu’ndan önce Türk
toplumunda aile birliğinin zayıf olduğu sonucu kaçınılmaz olarak
çıkmaktadır.
Kadının evlendikten sonra kocasının soyadını alması
aile içinde tek soyadının olmasını sağladığından, bunun idari işlemlerde
karışıklıkların önlenmesi için gerekli olduğu görüşü dile getirilebilir.
Bununla birlikte, TC kimlik numarası ile ilgili düzenlemeler, soyadının
nüfus kayıtlarının düzenli tutulması ve resmi belgelerde karışıklığın önlenmesi
işlevini azaltmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin kadın-erkek eşitliğini
vurgulayan önemli kararları da olmuştur. Mesela, Mahkeme 1964’de verdiği
bir kararda, “Cinsiyet yasa önünde eşitliği engelleyen bir neden değildir”
açıklamasıyla, kadın erkek eşitliğinin sağlanması yönünde güçlü bir içtihat
geliştirmeye başlamıştı.[15]
Benzer şekilde, mülga 743 sayılı Medeni Kanun’un 159. maddesi kadının
çalışmasını kocasının iznine bağlamış iken, bu düzenleme Anayasa Mahkemesi
tarafından Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine aykırı
olduğu belirtilerek iptal edilmiştir. Bu olayda davacı kadın olduğu için
eşitlik ilkesi onun aleyhine bozulmuş, kocaya erkek olduğu için üstünlük
tanınmış, kadının çalışması Medeni Kanunun 159. maddesi gereğince kocanın
iznine bağlanmıştı. Mahkeme haklı olarak, “Eğer herkes cinsiyet farkı
gözetilmeksizin, kanun önünde eşitse, koca herhangi birinden izin almadan
çalışabildiği halde bu hak kadına niçin tanınmamaktadır” sorusunu
sormuştur.[16] Anayasa Mahkeme’si
yukarıdaki davada haklı olarak sorduğu bu soruyu, itiraz konusu kuralla
ilgili olarak sormaktan kaçınmıştır.
Gelenek ve görenek tek başına hukuki bir
düzenlemenin meşruiyetini sağlamaz. Toplumun tarihsel olarak farklı
gruplara farklı davranması eşitlik ilkesine aykırı olduğundan, günümüzde
savunulamaz. Hukuk, esas olarak insan aklının bir ürünüdür ve belli ilkeler
doğrultusunda, belli amaçlar güdülerek tasarlanır. Anayasasal haklarla gelenek
ve görenek uyuşmadığında yapılması gereken anayasal haklar doğrultusunda
karar vermektir. Buradan insan eylemlerinde ve toplumsal ilişkilerde
geleneğin önemini yadsıdığımız sonucu çıkarılmamalıdır. Geçmiş kuşakların
yaşam deneyimini ve birikimini günümüze aktaran gelenek, geçmişte donup
kalmış, durağan ilişkiler ağı değildir. Tam tersine, yeni şartlar altında
şu anki kuşaklar tarafından yeniden yorumlanır, üretilir, değerlendirilir.
Geleneği insan toplumları için gerekli kılan, onu yok olmaktan kurtaran da
bu dinamik özelliğidir. Zamanın ruhuna uymayan gelenek ve görenekler toplum
tarafından adeta ayıklanır. Toplumumuzda kadının evinde oturması,
çalışmaması da bir gelenekti ama zamanla bu değişime uğradı. Kadının
toplumsal, iktisadi ve siyasi hayata katılımının artması geleneksel aile
yapısı ve anlayışını da değiştirmekte, kadınla ilgili olan geleneksel tutum
ve davranışların yeniden değerlendirilmesine yol açmaktadır.
Bir kimsenin birey olarak kimliğinin
belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri olan soyadı, vazgeçilemez,
devredilemez ve feragat edilemez, kişiye sıkı surette bağlı mutlak bir
kişilik hakkıdır. Bununlar birlikte, kadının soyadı söz konusu olduğunda bu
mutlak hak, nispi bir hakka dönüşmektedir.[17]
Zira, itiraz konusu olan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesine
göre, “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır”. Bu madde evli kadına kocasının
soyadının önünde evlenmeden önceki soyadını taşıma hakkını tanımakla
birlikte, evli kadının sadece evlilik öncesi soyadını kullanmasına olanak
tanımamaktadır. Bu durumda, bir kişilik hakkı olarak soyadının getirdiği
koruma 187. madde bağlamında sadece erkekler için geçerli olmakta, kadının
soyadı evlenme, boşanma, yeniden evlenme gibi her hukuki statü
değişikliğinde değişmektedir. Kadının evlendiğinde veya boşandığında
soyadını değiştirmek zorunda olması kadının birçok resmi veya özel belgeyi
yeniden çıkarmasını gerektirmektedir. Medeni halindeki değişikliğe bağlı
olarak soyadı değiştirmek zorunda kalan meslek sahibi kadınlar özellikle mağdur
olmaktadırlar. Erkek ise doğduğu gün aldığı soyadını kural olarak yaşamı
boyunca taşıma hakkına sahiptir.
Adlandırma sistemi toplumdaki farklı gruplar
arasındaki güç/iktidar ilişkilerinin bir yansıması ve ifadesidir. Kocanın
soyadını alma, kadının toplumsal ve siyasi olarak görünür kılınmamasına
neden olmaktadır. Kadının evlenmesiyle soyadından vazgeçmeye zorlanması
bireysel özerkliğinden vazgeçmesi anlamına gelebilmektedir.[18]
Kadın’ın her evlendiğinde yeni kocasının soyadını alması, Amerika Birleşik
Devletleri’nde kölelik döneminde, kölelerin adlarının sahiplerine göre
değişmesinden çok da farklı değildir.[19]
Anayasa’nın 10. maddesinin, 2. fıkrasında,
“Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama
geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik
ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”, ibareleri yer almaktadır. Evlilik
birliği içinde hak ve yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumda
bulunan eşlerden erkeğe tanınan soyadını dilediği gibi kullanabilme ve sonraki
kuşaklara aktarabilme hakkının kadına tanınmaması ve kadının soyadının
isteği dışında değiştirilmesi cinsiyete göre ayrım yapılmasına eşitlik
ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir. Yalnız kadın yönünden zorlama
getiren, “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır”, biçimindeki itiraz
konusu kural, evlilik birliği içinde hak ve yükümlülükler bakımından aynı
hukuksal konumda bulunan taraflardan kocaya kadın karşısında ayrıcalıklı
bir durum sağlamaktadır. Evlenen kadının soyadı üzerindeki kişilik hakkının
hangi gerekçeyle olursa olsun sınırlandırılması demokratik toplum düzeninin
en önemli gereklerinden ve ilkelerinden olan eşitlik ilkesiyle
bağdaşmamaktadır.
Anayasanın 12. maddesi uyarınca, “Herkes kişiliğine
bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere
sahiptir”. Bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir öğesi
olan soyadını özgürce seçebilmesi kendisine tanınmış temel bir kişilik
hakkı olup, soyadları onu taşıyanların kişiliğinin önemli bir parçasını
oluşturmaktadır. Cinsiyetinden dolayı bireyin bu temel kişilik hakkından
mahrum bırakılması demokratik bir siyasi, hukuki ve toplumsal düzende
düşünülemez. Bireyin kişiliğini geliştirmesi kendini tanımlama dolayısıyla
adlandırma hakkını içermektedir. Kendimi nasıl adlandırdığım benim ifade
hürriyetimin bir parçasıdır. Evli kadınların aile birliği adına kocalarının
soyadını taşımak zorunda bırakılmaları onların en temel kişilik haklarının
yok sayılması anlamına gelmektedir. Kişinin soyadını, evlense dahi koruyup
kullanabilme hakkı, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez ve
vazgeçilmez temel hak olduğundan, kadının evlenmekle eşinin soyadını alma
zorunluluğu Anayasa 12. maddesini ihlal etmektedir.
Anayasa’nın 17. maddesinin ilk fıkrasına göre,
“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına
sahiptir.” Kişinin var olan soyadını, evlense dahi sürdürebilme hakkının
manevi varlığı içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Kişiyi var eden,
toplumsal ilişkilere katılımını etkileyen ve düzenleyen, kişiliğini serbestçe
geliştirmesini sağlayan ve diğer kişilerden farklılığını ortaya koyan
değerlerin korunması ve özgürce geliştirilmesini temin eden maddi ve manevi
varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı insanın birey olmasının ve insan
haysiyetinin özünü oluşturur. Özgürlüğün temelinde kişinin kendi varoluşunu
kendisinin tanımlama hakkı vardır. Kişinin tercih ve tanımlama haklarına
sahip olması özerk ve özgür bir birey olarak toplumsal yaşamı
zenginleştirmesine önemli bir katkı yapacaktır.
Bireyin soyunun işareti olan soyadını temel bir
kişilik hakkı olarak kullanması ve onu istemediği sürece değiştirmeye
zorlanmaması kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme
hakkının doğal bir sonucudur. Soyadları ve adlar kişinin kendisini,
toplumsal dünyasını geçmiş nesiller ve şimdiki ailesiyle tanımlamasına
sağlar. Kadının evlenme ile kocasının soyadını alması sadece kocanın
soyadını kuşaktan kuşağa geçmesine olanak sağlayarak, kadının soyadının
soyun işareti olma işlevini engellemektedir.
Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve
geliştirme hakkına sahip olması bağlamında koruma, kişinin maddi ve manevi
varlığı ile ilgili hakların kullanım olanaklarının zorlaştırılmaması
anlamına gelir. Gelişme ise, maddi ve manevi varlığı ile ilgili hakların
mevcut konumunu daha da ileriye götürme, iyileştirme, bu haklardan
kaynaklanan imkânlara ulaşmada kolaylık sağlanması anlamına gelir.[20]
İtiraz konusu kuralla, evlenen kadının kocasının
soyadını almaya ve kendi soyadından vazgeçemeye zorlanması soyadının
kişilik hakkı olması nedeniyle sahip olması gereken vazgeçilemezlik,
devredilemezlik, kişiye sıkı surette bağlı olma gibi niteliklerinin kadının
soyadı bakımından geçerliliğini büyük ölçüde yitirmesi ve kadının maddi ve
manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının sınırlandırılması sonucunu
doğurmaktadır. Dolayısıyla, itiraz konusu kural Anayasa’nın 17. maddesine
aykırıdır.
Anayasa’nın 41. maddesinin ilk fıkrasına göre ise,
“Aile, Türk toplumun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” 4721
sayılı Medeni Kanun’da her alanda eşler arası eşitlik kabul edilmesine
rağmen, “Kadının Soyadı”na ilişkin kural bu eşitliğe aykırı olan tek
düzenleme olarak varlığını sürdürmektedir.[21]
Ülkemizde, son yıllarda gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri başta olmak
üzere, yasalarda kadın erkek eşitliğinin sağlanması amacıyla yeni düzenlemeler
yapılmıştır. Medeni Kanunda değişiklik yapılmasının temel amaçlarından
biri, ailede eşlerin eşit haklara sahip olmaları ilkesinin yerleştirilmesi
ve kadın erkek eşitsizliğinin kaldırılmasıydı. Yeni Medeni Kanunun Genel
Gerekçesinde de “günümüzde modern hukuk sistemlerinin istisnasız hepsinde
temel ilke olarak kabul edilen kadın – erkek eşitliği ilkesinin hukukumuzda
da tam anlamıyla yerleştirilmesi amacıyla” Medeni Kanunda değişiklik
yapıldığı belirtilmektedir. Gerçektende 2002’de yürürlüğe giren Medeni
Kanun’un Aile Hukuku bölümünde evlilik yaşı, konutun seçimi, evlilik
birliğinin yönetimi ve temsili, birliğin giderlerine katılma, yasal mal
rejimi gibi konular eşler arası eşitlik esasına dayandırılmıştır. Medeni
Kanunun Aile Hukuku bölümünde Anayasal eşitlik ilkesine uymayan tek madde
“Kadının Soyadı”dır. Zorunlu soyadı kullanımı kadının kişiliğinin
zedelenmesi ve evlilik bağı içinde devlet zoruyla tabi konumda tutulması
anlamına gelmektedir.
Kadınların toplumsal yaşamda tanındığı soyadını
kullanmaya devam etmesi en doğal hakkıdır. Evli kadının evlenmeden önceki
soyadını kullanması kadının kimlik ve kişiliğinin gelişmesine yol açarak,
aile kurumunun eşitlikçi bir yapıya sahip olmasına katkı yapacaktır.
Kadının evlilik öncesi sahip olduğu soyadının kullanılmasına izin verilmesiyle
evlilikte taraflar arasında eşitliği sağlamada küçük ama önemli bir adım
atılmış olacaktır.
Yeryüzünde var olan toplumların neredeyse tamamında
erkeğin kadına üstünlüğü yerleşik bir değer yargısı olmuş ve bunun
temelinde, kadının aciz, erkek tarafından korunmaya muhtaç bir varlık (inbeccillitas sexus) olduğu
varsayımı yer almıştır. Aile kurumunun,”Toplumun kalbinde en küçük
demokrasinin inşasına” imkân verecek bir şekilde, cinsiyetler arası
eşitliğe dayalı olarak yapılanabilmesi, toplumsal düzeyde demokrasinin ve
demokratik değerlerin yerleşmesine imkân tanıyacaktır.
Sonuç olarak, itiraz konusu olan kadının evlenmekle
kocanın soyadını alınacağına ilişkin düzenlemenin, Anayasanın 10., 12., 17.
ve 41. maddelerine aykırı olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne muhalefet
ediyorum.
Üye
Engin
YILDIRIM
Kaynakça
Anthbony,
Deborah, J. (2010), “A Spouse by Any Other Name”, William & Mary Journal of Women and the Law, cilt 17, ss:
187-222.
Aslan,
Betül (2009), Devletin Temel Amaç ve
Ödevleri Işığında Öznel Gelişme Hakkı, İstanbul: On İki Levha
Yayıncılık.
Göztepe,
Ece (1999), “Anayasal Eşitlik İlkesi Açısından Evlilikte Kadınların
Soyadı”, AÜ SBF Dergisi cilt 54,
sayı 2, ss: 101-130.
Leissner,
Omi Morgenstern (1998), “The problem that has no name”, Cardozo Women’s Law Journal, cilt 5,
sayı 4, ss: 211-407.
MacClintock,
Heather, (2010), “Sexism, Surnames, and Social Progress: The Conflict of
Individual Autonomy and Government Preferences in Laws Regarding Name
Changes in Marriage”, Temple
International and Comparative Law Journal, cilt 24, Bahar, ss: 278-324.
Moroğlu,
Nazan, “Medeni Kanun’a Göre Kadının Soyadı ve Bir Öneri,
www.tukd.org.tr/dosya/kadinin_soyadi.doc (erişim tarihi, 26.04.2011).
Shin,
Ki-Young (2008), “ ‘The Personal is the Political’: Women’s Surname Change
in Japan”, Journal of Korean Law,
cilt 8, ss: 161-179.
Suzanna,
Kim, (2010) “Marital Naming/Naming Marriage: Language and Status in Family
Law,” Indiana Law.Journal, cilt
85, ss: 893-953.
Tirosh,
Yofi (2010), “A name of one’s own: gender and symbolic legal personhood in
the European Court of Human Rights”, Harvard
Journal of Law and Gender, cilt 33, ss: 247-307.
|