|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2009/31
Karar Sayısı: 2011/77
Karar Günü: 12.5.2011
İPTAL DAVASINI AÇAN: Anamuhalefet (Cumhuriyet Halk) Partisi TBMM Grubu adına Grup
Başkanvekilleri Hakkı Suha OKAY ve Kemal ANADOL
(E.2009/31)
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR:
1- Karlıova
Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2009/36)
2- Yargıtay 20. Hukuk
Dairesi (E.2009/37)
3- Manavgat 2. Asliye
Hukuk Mahkemesi (E.2009/40)
4- Erdemli 2. Asliye
Hukuk Mahkemesi (E.2009/68)
5- Trabzon 3. Asliye
Hukuk Mahkemesi (E.2009/71,E.2009/72, E.2009/73, E.2009/74, E.2009/75,
E.2009/76, E.2009/77, E.2009/78, E.2009/79, E.2009/80)
6- Antalya 7. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2011/2)
DAVA ve İTİRAZLARIN KONUSU: 25.2.2009 günlü, 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun;
1) 2. maddesi ile 21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12.
maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin,
2) 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanuna eklenen Geçici Madde 10’un,
Anayasa’nın 2., 9., 10.,
36., 43., 138. ve 169. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine
ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL DAVASI VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İLE
İTİRAZ BAŞVURUSUNUN GEREKÇELERİ
A- Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“…
III. GEREKÇE
1) 25.2.2009 tarih ve 5841 sayılı Çeşitli
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2 nci
Maddesi ile 21.6.1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12 nci Maddesinin Üçüncü Fıkrasına eklenen Cümlenin “iddia
ve taşınmazın niteliğine” Tümcesinin Anayasa’ya Aykırılığı
3402 sayı Kadastro Kanunun 12 nci
maddesi, 5841 sayılı Yasa’nın 2 nci maddesi ile
eklenen ve iptali istenen tümceyi de içeren cümle ile şu şekli almıştır:
“Madde 12 - 30 günlük ilan süresi
geçtikten sonra, dava açılmayan kadastro tutanaklarına ait sınırlandırma ve
tespitler kesinleşir.
Kadastro müdürü tarafından
onaylanarak kesinleşen tutanaklar ile kadastro mahkemesinin kesinleşmiş
kararları; kesinleşme tarihleri tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle
en geç 3 ay içinde tapu kütüklerine kaydedilir.
Bu tutanaklarda belirtilen haklara,
sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren
on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak
itiraz olunamaz ve dava açılamaz. “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine
yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil,
tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır”
Kadastrosu tamamlanan çalışma alanı
içerisinde kalan eski tapu kayıtları, işleme tabi kayıt niteliğini kaybederler.
Bu kayıtlara dayanılarak kadastro ve tapu sicil müdürlüklerinde işlem
yapılamaz.
Kesinleşmemiş tutanaklar herhangi bir
nedenle tapuya tescil edilmişse, iddia ve taşınmazın niteliğine bakılmaksızın,
taşınmazı tescil tarihinden itibaren 20 yıl müddetle malik sıfatıyla
zilyetliğinde bulunduranlar ile bunların akdi ve kanuni halefleri açılmış
ve açılacak olan davalarda medeni kanunun tapuya itimat prensibinden
yararlanırlar.”
Yapılan bu düzenlemeye göre, Kadastro
tutanaklarında belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların
kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki
hukuki sebeplere dayanarak iddia ve taşınmazın niteliği ne olursa olsun
itiraz olunamayacak ve dava açılamayacaktır. Diğer bir anlatımla, kadastro
tutağında özel mülkiyet olarak tespit edilen taşınmaz, devletin hüküm ve
tasarrufu altındaki örneğin “kıyı” veya “Devlet Ormanı” dahi olsa kadastro
tutağının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçmiş ise artık itiraz
olunamayacak ve dava açılamayacaktır.
Madde gerekçesinde, 10 yıllık hak düşürücü süre
sınırlamasının hakka yönelik olmadığı da dikkate alınarak Anayasa’da
öngörülen eşitlik ilkesi gereğince özel mülkiyet ve kamu mülkiyeti ayrımı
yapılmaksızın, Türk Medeni Kanununda öngörülen tapuya güven ilkesini
uygulanamaz hale getiren ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1
numaralı protokolünün 1 inci maddesine aykırılık oluşturan uygulamanın
ortadan kaldırılmasının amaçlandığı belirtilmiştir.
Arhavi Asliye Hukuk Mahkemesi kıyı kenar çizgisi
içinde kalması nedeniyle tapu kaydının iptali ve kıyı kenar çizgisi
içerisinde kalan arazinin tescil dışında bırakılması istemiyle açılan
davada, 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun 5. maddesinin birinci fıkrasının
“Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve
serbest olarak yararlanmasına açıktır,” bölümünün Anayasa'nın 35. maddesine
aykırılığı savıyla iptali istemiştir.
Mahkemenin itiraz gerekçesinde,
“İptali istenen taşınmazların tapulu
olduğu, bu tapuların devletin yetkili organlarınca yetkileri dâhilinde düzenlenerek
tapuya davalı özel şahıslar adına kaydedildiği noktasında bir ihtilaf
bulunmamaktadır. Davalılar adına devletin yetkili organlarınca oluşturulan
bu kayda rağmen yine yürütme organlarınca bu tapuların bu kez kıyı kenar
çizgisi içerisinde kaldığından bahisle iptalinin istenmesi Anayasanın 35.
maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkına açıkça aykırılık teşkil etmektedir.
Aynı şekilde bu şekilde yapılacak bir iptal Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin ek protokol 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet haklarının da ihlali
sonucunu doğuracaktır. Böyle bir halde davalı tarafların Avrupa İnsan
Haklarına Mahkemesine başvurusu halinde belirtilen maddenin ihlali nedeni
ile ülkemizin tazminatla sorumlu tutulacağı Ek Protokol 1. maddenin
açıklığı karşısında izahtan varestedir. Ülkenin bu şekilde bu tip davalarla
mahkûm edilmesi Avrupa ülkeleri nezdinde ülkemizin itibarını kaybetmesine
neden olmaktadır.”
denilmiştir. Görüldüğü üzere iptali istenen düzenlemeyi getiren 5841 sayılı
Yasa’nın 2 nci maddesinin gerekçesi ile adı geçen
mahkemenin itiraz gerekçesi örtüşmektedir.
Anayasa Mahkemesi 24.9.2008 tarih ve E.2008/26,
K.2008/147 sayılı kararı ile yapılan itirazı oybirliği ile reddetmiştir.
Anayasa Mahkemesinin bu kararında;
“Anayasa'nın 35. maddesinde “Herkes,
mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı
amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum
yararına aykırı olamaz.” denilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Ek
1. Protokolün 1. maddesinde de “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk
dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir
kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve
uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun
bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin,
mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya
vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak
için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka
halel getirmez.” denilmektedir.
Temel bir insan hakkı olan mülkiyet
hakkı bireyin eşya üzerindeki hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Eşya
üzerindeki hâkimiyet bir yönüyle bireye devletin müdahale edemeyeceği özel
bir alan yaratırken, diğer taraftan emeğinin karşılığını güvence altına
almakla bireye kendi hayatını yönlendirme ve geleceğini tasarlama olanağı
sunmaktadır. Bu nedenle birey özgürlüğü ile mülkiyet hakkı arasında yakın
bir ilişki vardır.
Ancak mülkiyet hakkının mutlak bir
hak olmadığı ve kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceği, kıyıların
devletin hüküm ve tasarrufu altında olması nedeniyle özel mülkiyete konu
yapılamaması Anayasa'da öngörülmektedir.
Kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu
altında olması, buraların özel mülkiyete konu olamayacağı ve doğasına uygun
olarak, genellik, eşitlik ve serbestlik ilkeleri gereği herkesin ortak
kullanımına açık bulunmaları gerektiği anlamına gelmektedir. Hukukumuzda
kıyılar, sahipsiz doğal nitelikli ve herkese açık bir kamu malı olarak
düzenlenmiştir.
Anayasa'nın 43. maddesi kıyıların
devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu hükmünü içermektedir. Buna göre
anayasa koyucu kıyıların toplum için önemini dikkate alarak mülkiyet konusu
olmasını yasaklamaktadır. İptali istenilen 3621 sayılı Yasa'nın 5.
maddesinin birinci fıkrası, Anayasa'nın 43. maddesindeki hükmün bir tekrarı
niteliğindedir. Bu nedenle 5. maddenin Anayasa'ya aykırı bir yönü
bulunmamaktadır.
İtiraz başvurusunda değinilen
uygulama sorunu, son yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları
çerçevesinde kıyı kenar çizgisi içinde kalan tapu siciline kayıtlı
taşınmazların karşılıklı hak dengesini sağlamak amacıyla mülk sahibine
tazminat niteliğinde bir bedelin ödenmesi gerektiği yolundaki yargı
kararları ile ortadan kalkmıştır.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa'ya
aykırı değildir, iptal isteminin reddi gerekir.”
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı ile;
mülkiyet hakkının mutlak bir hak olmadığı, kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceği,
böyle bir sınırlandırmanın da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 numaralı
protokolünün 1 inci maddesine aykırılık oluşturmayacağı, ancak Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'nin kararları çerçevesinde ortaya çıkan uygulama
sorununun da, kıyı kenar çizgisi içinde kalan tapu siciline kayıtlı
taşınmazların karşılıklı hak dengesini sağlamak amacıyla mülk sahibine
tazminat niteliğinde bir bedelin ödenmesi gerektiği yolundaki yargı
kararları ile ortadan kalkmış olduğu vurgulanmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararında ayrıca “Kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu
altında olması, buraların özel mülkiyete konu olamayacağı ve doğasına uygun
olarak, genellik, eşitlik ve serbestlik ilkeleri gereği herkesin ortak
kullanımına açık bulunmaları gerektiği anlamına gelmektedir” denilerek
devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerin özel mülkiyet konusu
olamayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle, özel mülkiyet konusu olmayacağı
Anayasal kurallarla belirlenen yerlerin özel mülkiyet konusu yapılmasının
önünü açan iptali istenen düzenlemenin söz konusu Anayasa kuralları ile
bağdaşmayacağı açıktır.
Nitekim,
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararlarında da bu durum vurgulanmıştır. Bu
bağlamda;
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.11.1988 gün ve
1/825-954 sayılı kararında,
“Devletin hüküm ve tasarrufu
altındaki yerler, bu nitelikleri itibariyle yasama organının serbestçe
düzenlenmesine açık yerlerden değildirler. Yasama organı çıkaracağı
yasalarla, söz konusu taşınmazların bu niteliklerini koruyucu yönde
düzenlemede bulunmak zorundadır; zira Anayasa hükümleri yasa koyucunun
yetkilerini ve düzenleme alan ve sınırlarını belirleyici hükümleridir. Bu
itibarla 3402 sayılı Yasanın devletle kişiler arasındaki uyuşmazlıklara ve
davalara son vermek amacıyla devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin
bu niteliklerini ortadan kaldıracak yönde yoruma elverişli olarak çıkarıldığını
benimseme olanağı yoktur.”
görüşüne
yer verilmiş, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.3.1999 gün ve 1/170-167
sayılı kararında da,
“3402
sayılı Yasanın 12/3 maddesinde düzenlenen 10 yıllık hak düşürücü sürenin,
Hazinece açılan ve devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yer
iddiasına dayanan davalarda dava koşulu olarak ele alınıp değerlendirilemeyeceği,
işin esasına girilip dava konusu taşınmazın gerçek niteliğini, daha açık
bir anlatımla özel mülkiyete konu olup, olmayacağının tespit edilmesinden
sonra bu yönde bir karar verilmesi gerektiği; yerleşmiş Yargıtay
İçtihatlarında ortaklaşa kabul edilen bir kural haline geldiği'
vurgulanmıştır. Yukarıdan beri açıklanan yerleşmiş Yargıtay
Hukuk Genel Kurul Kararları özetlenecek olursa, devletin hüküm ve tasarrufu
altında bulunan ve bu nedenle tespit dışı bırakılması gereken taşınmazlar
hakkında tespit tutanağı düzenlenmiş olsa bile, yok hükmünde sayılan
işlemler, önceki 766 sayılı Yasanın 31/2 ve halen yürürlükte bulunan 3402
sayılı Yasanın 12/3 maddelerinde yazılı olan 10 yıllık hak düşürücü süreye
tabi değildir.
Açıklanan nedenlerle özel mülkiyet konusu olmaması
gereken devletin hüküm ve tasarrufu altındaki kıyılar ile ormanlar için de
bir hak düşürücü süre getiren iptali istenen tümce, öncelikle Anayasa’nın
43 üncü ve 169 uncu maddelerine aykırıdır.
Diğer taraftan, 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı
yeni Türk Medeni Kanunu‘nun “Sahipsiz Yerler ve
Yararı Kamuya Ait Mallar” konusunu düzenleyen 715. maddesinde şöyle
denilmektedir:
“Sahipsiz yerler ile yararı kamuya
ait mallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.
Aksi ispatlanmadıkça, yararı kamuya
ait sular ile kayalar, tepeler, dağlar, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan
yerler ve bunlardan çıkan kaynaklar, kimsenin mülkiyetinde değildir ve
hiçbir şekilde özel mülkiyete konu olamaz.
Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait
malların kazanılması, bakımı, korunması, işletilmesi ve kullanılması özel
kanun hükümlerine tâbidir.”
Bu maddedeki düzenleme 09.07.1987 tarihinde
yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Yasası’nın “Kamu Malları”nı düzenleyen
16 ncı maddesinde ele alınmıştır. Maddenin (C)
fıkrasında,
“Devletin hüküm ve tasarrufu altında
bulunan kayalar, tepeler, dağlar (bunlardan çıkan kaynaklar) gibi, tarıma
elverişli olmayan sahipsiz yerler ile deniz, göl, nehir gibi genel sular
tescil ve sınırlandırmaya tabi değildir, istisnalar saklıdır,”
denilmiştir. Bu genel kuralın ayrıksı durumu ise aynı Yasa’nın “İhya Edilen
Taşınmaz Mallar” başlıklı 17 nci maddesinde
düzenlenmiştir:
“Orman sayılmayan Devletin hüküm ve
tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden,
masraf ve emek sarfı ile imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale
getirilen taşınmaz mallar 14 üncü maddedeki şartlar mevcut ise imar ve ihya
edenler veya halefleri adına, aksi takdirde hazine adına tespit edilir.
İl, ilçe ve kasabaların imar planının
kapsadığı alanlarda kalan taşınmaz mallarda bu hüküm uygulanmaz.”
Görüldüğü üzere, iptali istenen bu düzenleme, Temel
Yasa niteliğindeki Türk Medeni Kanununun ve Kadastro Kanununun Devletin
hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmazlara ilişkin düzenlemeleri de
içeren ve yukarıda değinilen hükümlerine de ters düşmektedir. Böyle bir
durumun, “Hukuk Devleti” ilkesiyle bağdaşmayacağı ve dolayısıyla
Anayasa’nın 2 nci maddesine aykırı olduğu
açıktır.
Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere,
hukuk devletinin vazgeçilmez ögeleri içinde yer
alan yasaların kamu yararına dayanması ilkesiyle bütün kamusal girişimlerin
temelinde bulunması doğal olan kamu yararı düşüncesinin yasalara egemen
olması ve özellikle bir ülkenin en önemli doğal yaşam alanı olan ormanların
korunması için yasakoyucunun bu esası gözardı etmemesi ve bunu en iyi şekilde yansıtması
zorunludur. Günümüzde “kamu
yararı kavram yanında; “toplum yararı” “ortak çıkar”, “genel yarar” gibi
birbirinin yerine kullanılan kavramlarla anlatılmak istenen; tümünün
“bireysel çıkar” dan farklı onun, üstünde ya da
dışında ortak bir yararı amaçlamasıdır (Anym., T.
21.10.1992, E. 92/13, K. 92/50).
3402 sayılı Kadastro Kanununun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasındaki “Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere
ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra,
kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava
açılamaz” kuralında tanımlanan hak düşürücü sürelerin kadastro
anlamında tespite ve sınırlandırmaya konu olacak taşınmazlar için
öngörüldüğü ve kamu düzeni ile tapu sicil sisteminin güvenilirliği
açısından getirildiği açıktır.
Bu nedenle kadastro anlamında tespit ve sınırlandırma
dışında tutulması ve özel mülkiyet konusu olmaması gereken taşınmazlar için
de bir hak düşürücü süre tanımlanmasına gidilmesi kamu ve toplum yararına
aykırı, toplumsal adaleti yaralayıcı, işgalcileri ödüllendirici bir
yaklaşımdır. Dolayısıyla iptali istenen tümce, kamu düzenini kurucu ve
güçlendirici değil, bozucu bir nitelik taşımakta, diğer bir anlatımla kamu
yararına dayanmadığından bu nedenle de Anayasa’nın 2 nci
maddesine aykırı düşmektedir.
Açıklanan nedenlerle, 25.2.2009 tarih ve 5841
sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2 nci maddesi ile 21.6.1987 tarihli ve 3402 sayılı
Kadastro Kanununun 12 nci maddesinin üçüncü
fıkrasına eklenen cümlenin “iddia ve taşınmazın niteliğine” tümcesi,
Anayasa’nın 2 nci, 43 üncü ve 169 uncu maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
2) 25.2.2009 tarih ve 5841 sayılı Çeşitli
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü Maddesi ile 3402
sayılı Kadastro Kanununa eklenen Geçici Madde 8’in Anayasa’ya Aykırılığı
25.2.2009 tarih ve 5841 sayılı Yasa’nın 3 üncü
maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanununa eklenen geçici madde 8’de “Bu
Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasının yani
“Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait
tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra,
kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava
açılamaz. Bu hüküm, iddia ve
taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır”
hükmünün Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük
tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda
dahi uygulanacağı hükme bağlanmıştır.
Yapılan bu düzenleme ile 3402 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin 3 üncü fıkrasındaki hak düşürücü sürenin
“geriye yürümezlik” ilkesine aykırı olarak Devletin hüküm ve tasarrufu
altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin
hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanması öngörülmektedir.
Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel
Kurulunun 2.4.2004 tarihli ve E.2003/1, K.2004/1 sayılı kararında (R.G.
T.20.05.2004, Sa.25467) 3402 sayılı Kadastro
Kanununun 12 nci maddesinin 3 üncü fıkrasında
öngörülen on yıllık sürenin, de hak düşürücü süre olduğu açıklanmıştır. Bu
kararda aynen şöyle denilmiştir:
“Hak düşürücü süre, doğrudan doğruya hakim tarafından kendiliğinden göz önünde tutulması
gereken, davada “itiraz” olarak başvurulması zorunlu olan ve zamanaşımı
gibi “kesme” ve “durma” hükümlerine bağlı olmayan, uyulmama halinde
“hakkın” kaybına yol açan yani hakkın özünü ortadan kaldıran süredir. 3402
sayılı Kadastro Kanununun 12/3.fıkrasında öngörülen on yıllık sürenin de
hak düşürücü süre olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bu madde de öngörülen süre ile
tapu sicilinde kararlılık kazanması, sicillerin bozulmaması, belli bir süre
geçtikten sonra yargı organlarınca bu sicillerin tartışma konusu
yapılmaması amaçlanmıştır.”
İlke olarak, herhangi bir kanun veya düzenleyici
kural, hukuksal sonuçlarını yürürlüğe girdiği tarihten sonrası için
doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucu da, yasaların yürürlüğe girmelerinden
önceki olayları etkilememeleri, yani, geçmişe etkili olmamalarıdır. Hakkın
özünü ortadan kaldıran bir hükmün aleyhteki kanun hükmü olduğu açıktır.
Hukuk devletinin
temel özelliği, bütün vatandaşlar, hatta vatandaş olmasa bile- ülkesindeki
tüm insanlara hukuki güvence sağlamasıdır.
Hukuki güvencenin
ilk ve en basit şartı ise aleyhteki kanunların geriye yürümemesidir.
Anayasa
Mahkemesi'nin de bu yönde verilmiş birçok kararı vardır. Nitekim Yüksek
Mahkeme ‘geriye yürümezlik’ ilkesini incelerken 7.2.2008
tarihli ve E.2005/128, K.2008/54 sayılı kararında aynen şöyle demiştir:
“Daha önce tesis edilmiş bulunan işlemlerin
doğurduğu hukuki sonuçları ortadan kaldıracak şekilde yasama tasarrufunda
bulunulması, hukuk güvenliği ilkesine aykırılık oluşturur. Hukuk devletinin
gereği olan hukuk güvenliğini sağlama yükümlülüğü, kural olarak yasaların
geriye yürütülmemesini gerekli kılar. “Yasaların geriye yürümezliği ilkesi”
uyarınca yasalar, kamu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği, kazanılmış
hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlar
dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere
uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren yasaların geçmişe ve kesin
nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olmaması hukukun genel
ilkelerindendir.”
Anayasa Mahkemesi bu
kararı ile, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun,
13.1.2004 günlü, 5043 sayılı Yasa ile eklenen geçici 21 nci
maddesinin “Bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihte, kesin hükme bağlanmamış bütün ihtilaflarda bu Kanunun
değişik hükümleri uygulanır.” hükmünü, Anayasa'nın 2 nci ve 48 inci maddelerine aykırı bularak iptal
etmiştir.
Öte yandan, Devletin
hüküm ve tasarrufu altında olan tümüyle aynı nitelikteki iki taşınmaz
hakkında Yasa’nın yürürlük tarihinden önce açılan davalardan birinin kesin
hükme bağlamış, diğerinin ise herhangi bir nedenle (örneğin
tebligatların gecikmesi nedeniyle henüz kesin hükme bağlanmamış olması
halinde bu taşınmazlardan birincisi taşınmaz malikin lehine, ikincisi
aleyhine sonuçlanacaktır. Böyle bir durumun ise, adaletsiz ve hakkaniyete
aykırı düşeceği ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci
maddesi ile bağdaşmayacağı açıktır.
Anayasanın
2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem
ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun
üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve
Anayasa bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Açıklanan
nedenlerle, 25.2.2009 tarih ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanununa
eklenen geçici madde 8, Anayasa’nın 2 nci
maddesine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
İptali istenen
kurallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan alanların
niteliklerinin yitirilmesine imkan vereceğinden ve
hukuk devletinin temel özelliği olan hukuki güvenceyi ortadan
kaldıracağından giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.
Öte yandan, anayasal düzenin en kısa sürede hukuka
aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın gereğidir.
Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken
hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü
ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence
altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden
giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksama
bulunmamaktadır.
Arz ve izah olunan nedenlerle, söz konusu kurallar
hakkında yürürlüğünün durdurulması da istenerek iptal davası açılmıştır.
V. SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda açıklanan gerekçelerle, 25.2.2009 tarih ve
5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun;
1) 2 nci maddesi ile
21.6.1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12 nci
maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin “iddia ve taşınmazın
niteliğine” tümcesi, Anayasa’nın 2 nci, 43 üncü
ve 169 uncu maddelerine aykırı olduğundan,
2) 3 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanununa
eklenen geçici madde 8, Anayasa’nın 2 nci
maddesine aykırı olduğundan,
iptallerine ve uygulanmaları halinde sonradan giderilmesi güç yada olanaksız
zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı
ile arz ederiz.”
B- İtiraz Başvurularının Gerekçe Bölümleri
Şöyledir:
1- E.2009/36 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe
Bölümü Şöyledir:
“…
5- GEREKÇE:
Anayasamızın mali ve ekonomik hükümler başlıklı
kısmının 2. Bölümünün “ormanların korunması ve geliştirilmesi” başlığını
taşıyan 169. maddesinde “Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet
ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar
zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu
olamaz” denilmiştir.
Madde ile ormanların özel mülkiyete konu
olamayacağı zamanaşımı ile iktisap edilemeyeceği açıkça düzenlenmiştir.
169. madde ile ormanların hak düşürücü süre ile iktisap edilemeyeceği
açıkça belirtilmese de Anayasamızın 169. ve 170. maddeleri birlikte
değerlendirildiğinde, Anayasa koyucunun hak düşürücü sürenin geçmesi ile de
ormanların mülkiyetinin kazanılamayacağı ilkesini amaçladığı ve bu ilkeyi
benimsediği açıktır. Anayasa koyucunun amacı ormanlar üzerinde herhangi bir
şekilde özel mülkiyet edimini yasaklamaktır. Bu da 169. maddede kesin
olarak dile getirilmiştir. Amaçsal yorum yaptığımızda Anayasa koyucunun
zamanaşımı ibaresini geniş anlamda hak düşürücü süreyi de kapsar nitelikte
kullandığı anlaşılmaktadır. Maddede ormanların mülk edinilemeyeceği kesin
olarak dile getirilmiş ve istisnaya yer verilmemiştir.
25.02.2009 tarihli 5841 sayılı Yasa ile 3402 sayılı
Kadastro Kanunun 12/3. fıkraya eklenen son cümle ile 169. maddenin 2.
fıkrasına aykırı olarak “Kadastro Kanunun 12/3 fıkra son cümlesinin
taşınmazın niteliğine ve tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanacağı”
düzenlemesi yapılarak hak düşürücü süre ile ormanların mülkiyetinin kazanılacağı
sonucu ortaya çıkmıştır.
Hukuk Genel Kurulunun 23.11.1988 gün ve 1/825 - 964
sayılı kararında da değinildiği gibi, “Devletin hüküm ve tasarrufu
altındaki yerler, bu nitelikleri itibariyle yasama organının serbestçe
düzenlemesine açık yerlerden değildirler. Yasama organı çıkaracağı
yasalarla, söz konusu taşınmazların bu niteliklerini koruyucu yönde
düzenlemede bulunmak zorundadır; zira Anayasa hükümleri yasa koyucunun
yetkilerini ve düzenleme alan ve sınırlarını belirleyici hükümlerdir. Bu
itibarla 3402 sayılı Yasanın Devletle kişiler arasındaki uyuşmazlıklara ve
davalara son vermek amacıyla Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin
bu niteliklerini ortadan kaldıracak yönde yoruma elverişli olarak
çıkarıldığını benimseme olanağı yoktur.”
Devletin görevi ormanların niteliğini korumak ve
kamunun bundan yararlanmasını olabildiği ölçüde sağlamaktır.
Yukarıda sözü edilen Genel Kurul Kararındaki, hak
düşürücü sürenin Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki, özel mülkiyete konu
olmayacak yerlerde uygulanmayacağı ilkesi “3402 sayılı Yasanın 12.
maddesini yorumlarken aynı Yasanın 16. maddesinin de birlikte
değerlendirilmesi gerekir.” Yasanın 12. maddesi hak düşürücü süreyi tutanaklarda
belirtilen” haklara sınırlandırma ve tespitlere ait tutanaklar kesinleştiği
tarihten itibaren” işletmeye başlamıştır. Bu itibarla 3402 sayılı Yasanın
12. maddesinde öngörülen hak düşürücü süre özel mülkiyete konu olmayan ve
özel hukuk hükümlerine tabi olmayan üzerinde mülkiyet hakkı kurulamayacak
devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazlar hakkında Hazine
tarafından açılacak davalara uygulanmaz” şeklinde açıklanmıştır.
Hukuk Genel Kurulunun 24.3.1999 gün ve 1/170 - 167
sayılı kararında da “3402 sayılı Yasanın 12/3. maddesinde düzenlenen 10
yıllık hak düşürücü sürenin, Hazinece açılan ve devletin hüküm ve tasarrufu
altında bulunan yer iddiasına dayanan davalarda dava koşulu olarak ele
alınıp değerlendirilemeyeceği, işin esasına girilip dava konusu taşınmazın
gerçek niteliğini, daha açık bir anlatımla özel mülkiyete konu olup,
olmayacağının tespit edilmesinden sonra bu yönde bir karar verilmesi
gerektiği; yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ortaklaşa kabul edilen bir
kural haline geldiği” vurgulanmıştır.
Yukarıdan beri açıklanan yerleşmiş Yargıtay Hukuk
Genel Kurul Kararları özetlenecek olursa, devletin hüküm ve tasarrufu
altında bulunan ve bu nedenle tespit dışı bırakılması gereken taşınmazlar
hakkında tespit tutanağı düzenlenmiş olsa bile, yok hükmünde sayılan
işlemler, önceki 766 sayılı Yasanın 31/2 ve halen yürürlükte bulunan 3402
sayılı Yasanın 12/3 maddelerinde yazılı olan 10 yıllık hak düşürücü sureye
tabi değildir.
Yargıtay’ın 3402 sayılı Yasanın 12/3 maddesinin
uygulanması ile ilgili bu kararlarından sonra yasa koyucu “tapu kütüğündeki
tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan
üçüncü kişinin bu kazanımının korunması; dava açma hakkına getirilen 10
yıllık hak düşürücü süre sınırlamasının hakka yönelik olmadığı da dikkate
alınarak Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi gereğince özel mülkiyet ve
kamu mülkiyeti ayrımı yapılmaksızın, gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri
yanında kamu tüzel kişiliğinin de bu sürece tabi olması, Türk Medeni
Kanununda öngörülen tapuya güven ilkesini uygulanamaz hale getiren ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 numaralı protokolünün 1. maddesine
aykırılık oluşturan uygulamanın ortadan kaldırılması ve farklı yorumlar
yapılmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.” gerekçesi ile 12/3. fıkrasının
taşınmazın niteliğine ve tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanacağı
düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere,
hukuk devletinin vazgeçilmez öğeleri içinde yer alan yasaların kamu
yararına dayanması ilkesiyle bütün kamusal girişimlerin temelinde bulunması
doğal olan kamu yararı düşüncesinin yasalara egemen olması ve özellikle bir
ülkenin en önemli doğal yaşam alanı olan ormanların korunması için yasa
koyucunun bu esası göz ardı etmemesi ve bunu en iyi şekilde yansıtması
zorunludur. Günümüzde “kamu
yararı kavram yanında; “toplum yararı” “ortak çıkar”, “genel yarar” gibi
birbirinin yerine kullanılan kavramlarla anlatılmak istenen; tümünün
“bireysel çıkar”dan farklı onun, üstünde ya da dışında ortak bir yararı ama
amaçlamasıdır (Anym., T.
21.10.1992, E. 92/13, K. 92/50).
Anayasa Mahkemesinin 13.09.2000 gün ve 2000/21
sayılı kararında,
“Anayasa’nın 169 uncu maddesinde, ormanların ülke
yönünden taşıdığı büyük önem gözetilerek, korunmaları ve geliştirilmeleri
konusunda ayrıntılı düzenlemelere yer verilmiştir. Bu özel ve ayrıntılı
düzenlemenin ülkemizde orman örtüsünün sürekli yok edilmesi gerçeğinden
kaynaklandığı kuşkusuzdur. Anayasanın 169 uncu maddesinin gerekçesinde de
belirtildiği gibi maddenin birinci fıkrası doğal kaynaklarımızın en
önemlilerinden birisi olan ormanların korunması ve sahalarının
genişletilmesi için Devlete gereken tedbirleri alıp kanun koymayı ve bütün
ormanların gözetimi ödevini getirmektedir.
25.02.2009 tarihli 5841 sayılı Yasa ile 3402 sayılı
Kadastro Kanunun 12/3. fıkraya eklenen son cümle ile Anayasamızın 169.
maddesinin 2. fıkrasına aykırı olarak 169. maddede yer alan genel kurala
istisna olabilecek nitelikte düzenleme getirilmiştir. Yapılan bu düzenleme
Anayasamızın 169/2. fıkrasında belirtilen “Devlet ormanlarının mülkiyeti
devrolunamaz, zamanaşımı ile mülk edinilemez” ilkelerine açıkça aykırıdır.
6- YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA
İSTEMİNİN GEREKÇESİ:
Anayasamızın 169 uncu maddesinin orman alanlarının
daraltılmasına yol açabilecek yasal ve fiili çalışmaları sınırlayan
hükümlerine aykırı, ormanların korunmasında Devletin yüksek menfaatlerini
göz önüne almaktan uzak olan ve uygulanmaları halinde, ormanların
bütünlüğünün bozulmasına ve ormanların daraltılmasına yol açabileceği gibi
ormanlara zarar verecek faaliyetlere de imkan
vereceğinden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacak olan
iptali istenen hükümlerin, iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin durdurulması gerekmektedir.
SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
25.02.2009 tarihli 5841 sayılı Yasa ile 3402 sayılı
Kadastro Kanunun 12/3. fıkraya eklenen “Taşınmazın niteliğine ve tarafların
sıfatına bakılmaksızın uygulanacağı” cümlesinin Anayasa’nın 169. maddesine
aykırı olduğu hususunda mahkememizce ciddi kanıya varıldığından Anayasa’nın
152. maddesi uyarınca 25.02.2009 tarih ve 5841 sayılı Yasanın 2. ve geçici
10. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğunun tespiti ile iptaline karar
verilmesine arz olunur.”
2- E.2009/37 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe
Bölümü Şöyledir:
“...
II. GEREKÇE
6) Dava konusu taşınmazın öncesinin Devlet Ormanı
olduğunu belirleyen ve bu nedenlerle davalılar üzerindeki tapu kaydını
iptal eden mahkeme kararı, davalı kişiler vekilinin temyizi üzerine,
Uluslararası Sözleşmeler, Anayasa ve Orman Hukuku
ile ilgili halen yürürlükte bulunan tüm yasa hükümleri ile Dairemizin ve
konu ile ilgili diğer tüm Yargıtay Daireleri ve özellikle Hukuk Genel
Kurulunun 30.09.1981 gün 1979/1-167/656 ve 23.11.1988 gün 1988/1-825/954 ve
06.05.1992 gün 1992/1-187/295 ve 24.03.1999 gün 1999/1-170/167 ve
22.09.1989 gün 1989/1-568/569 ve 27.02.2002 gün 2002/1-19/97 ve 09.06.2004
gün 2004/1-335/354 ve 21.02.1990 gün 1989/1-700/101 ve 18.10.1989 gün
1989/1-419/528 ve 19.02.2003 gün 2003/20-102/90 ve 26.02.2003 gün 2003/12-
116/111 ve 25.12.2002 gün 2002/12-1101/1113 ve 11.06.2003 gün
2003/13-414/410 ve 03.12.2008 gün 2008/7-717/722 sayılı kararlarında kabul
edilen ilkeler gözönünde bulundurularak,
Dairemizde 07.04.2009 günü incelenmiş, hüküm ve temyiz tarihinden sonra,
ancak Dairede yapılan görüşmelerden 25 gün önce 14 Mart 2009 günlü Resmi
Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren ve 25.02.2009 gün ve 5841 Sayılı Yasanın
2. maddesi ile 3402 Sayılı Kadastro Yasasının 12’nci maddesinin üçüncü
fıkrasına eklenen “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet
veya diğer kamu tüzel kişilikleri dahil,
tarafların sıfatına bırakılmaksızın uygulanır” hükmü ile yine aynı Yasanın
3 üncü maddesi ile 3402 Sayılı Yasaya eklenen Geçici 10 uncu maddesindeki
“Bu yasanın 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası
hükmü Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük
tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda
dahi uygulanır” hükmünün somut olayda uygulanması gerektiği, ancak bu
hükümlerin Anayasanın 2, 35, 44 ve 169 uncu maddelerine aykırı olduğu
sonucuna varılarak, temyiz incelenmesi şimdilik ertelenip, bu hükümlerin
iptal edilmesi için Anayasanın 152 nci maddesi
ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasanın
28. maddesi gereğince Anayasa Mahkemesine başvurulması sonucuna
varılmıştır.
7) Anayasanın 2 nci
maddesinde “Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk Devleti” olduğu 35 inci
maddesinde “mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceği,
mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı” 169
uncu maddesinde, “Bütün ormanların gözetiminin Devlete ait olduğu, Devlet
Ormanlarının mülkiyetinin devrolunamayacağı, bu ormanların zamanaşımı ile
mülk edinilemeyeceği 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından
orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerler dışında, orman sınırlarında
daraltma yapılamayacağı,” 44 üncü maddesinde, “Topraksız olan ve yeter
toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlanmasının, ormanların küçülmesi
sonucunu doğuramayacağı,” hükümleri bulunmaktadır.
8) Tarihimizde, ormanlar hakkında ilk düzenleme
olan 1858 (1274) tarihli Arazi Kanunnamesinde de mir’(devlet) ormanları ile
Cibali Mübaha (köy ve
kasabalara ait) ormanlarında kimseye tapu verilemeyeceği, ormanların kamu
malı mülkiyetinde olduğu ve özel mülkiyete konu olamayacağı belirtilmiştir.
(Md. 102. 104) Yine padişah iradesi ile yürürlüğe konulduğu için yasa
hükmünde olan 1870 (1286) tarihli Orman Nizamnamesi ile Cibali
Mübaha Ormanları da Devlet Ormanı sayılmış ve
sözü edilen nizamnamenin 24 üncü maddesinde, Devlet Ormanları ile Kura ve kasabata mahsus ormanların zamanaşımı yoluyla mülk
edinilmesi yasaklanmıştır.
9) Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra 1926
yılında kabul edilen Türk Medeni Yasasının 641 inci (1 Ocak 2002 tarihinde
yürürlüğe giren Türk Medeni Yasasının 715 inci maddesi) maddesinde
“Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait mallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.
Aksi ispatlanmadıkça, yararı kamuya ait sular ile
kayalar, tepeler, dağlar, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan yerler ve
bunlardan çıkan kaynaklar, kimsenin mülkiyetinde değildir ve hiçbir şekilde
özel mülkiyete konu olamaz. Sahipsiz mallar ile yararı
kamuya ait malların kazanılması, bakımı, korunması, işletilmesi ve
kullanılması özel kanun hükümlerine tabidir” yine T.M.Y.’nın “Tapu siciline kaydedilmeyecek taşınmazlar”
başlıklı 999 (912) maddesinde “Özel mülkiyete tabi olmayan ve kamunun yararlanmasına
ayrılan taşınmazlar, bunlara ilişkin tescili gerekli bir ayni hakkın
kurulması söz konusu olmadıkça kütüğe kaydolunmaz” şeklinde hükümler
bulunmaktadır. Yasa metninde açıkça “orman” kelimesi bulunmamakla birlikte,
Devlet Ormanlarının, kamuya ait mallar kavramı içinde bulunduğu ve Devletin
hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazların özel bir türü olduğu, tapu
kütüğüne kaydedilsin edilmesin kamu malı orman olma özelliğini
sürdüreceğinden, tapuda kayıtlı, olan ya da olmayan Devlet Ormanlarının
mülkiyetinin Devlete ait olduğu konusunda bir ayrıcalık bulunmadığı, Devlet
Ormanlarının kütüğe kaydedilmesinin bir ayni hakkın kurulması amacıyla
olmayıp, sadece Devlet Ormanlarının yüzölçümünün ve sınırlarının
belirlenmesinin amaçlandığı, yargısal içtihatlar ve bilimsel görüşlerle
kabul edilmektedir.
10) Yine 1934 tarihli Tapu Yasasının 16 ncı maddesi; Devlete, belediyelere ve köylere ait
orman, koru ve baltalıklarda tarla açılmasını yasaklamıştır.
11) İl ve ilçe merkez belediyeleri içinde bulunan
taşınmazların kadastrosunun yapılması amacı ile 1934 yılında çıkartılan
2613 Sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Yasasında, orman alanlarının
belirlenmesi ve kadastrosunun yapılması bu yasanın uygulama alanı dışında
bırakılmıştır. Medeni Yasada öngörülen tapu sicillerini oluşturmak amacı
ile 1950 yılında yürürlüğe konulan 5602 Sayılı ve 1966 yılında yürürlüğe
girip 10.10.1987 tarihine kadar yürürlükte kalan 766 Sayılı Tapulama
Yasalarında, orman alanlarında bu yasaların uygulanamayacağı
belirtilmiştir. 766 Sayılı Yasanın 2 nci
maddesinin başlığı “Yasanın uygulanması dışında kalan gayrimenkuller”
şeklinde olup, 2 nci maddenin metni, aşağıda
yazılı olduğu gibidir.
“Madde 2- Tarıma elverişli olmayan sahipsiz yerler
ile aynı nitelikte olan sahipsiz kayalar, tepeler, dağlar ve Orman Kanunu
uyarınca orman sayılan yerler tapulamaya tabi tutulamaz”.
Görüldüğü gibi 3402 Sayılı Yasanın yürürlüğe
girdiği 10.10.1987 tarihine kadar kültür arazilerinin kadastrosunu yapmak
üzere yürürlüğe konulan 2613, 5602, 766 Sayılı Yasalarda Orman Yasası
uyarınca orman sayılan yerlerin tapulamaya (kadastro) tabi tutulmaması
öngörülmüştür.
12) Cumhuriyet döneminde, ormanlar hakkında
çıkartılan ve ormanlarla ilgili kapsamlı ilk yasa olan 3116 sayılı Orman
Yasası 01.06.1937 tarihinde yürürlüğe girmiş ve bu yasada Devlet
Ormanlarının sınırlandırılması (Kadastrosunun yapılması) amaçlanmış ve bu
Yasanın 5 inci maddesinde Devlet ormanlarının ve bu ormanlar içinde ve bitişiğindeki … her nevi
arazinin sınırlandırılması işinin Orman Kadastro Komisyonlarınca yapılacağı
belirtilmiştir. Yine aynı Yasanın 13 üncü maddesinde “Kadastrosu yapılıp
kesinleşen ormanların Hazine adına tescil edileceği” öngörülmüştür.
13) 13.07.1945 tarihinde yürürlüğe giren ve halen
yürürlüğünü sürdüren 4785 Sayılı Yasanın birinci maddesindeki “Bu yasanın
yürürlüğe girdiği, tarihte var olan gerçek veya tüzel özel kişilere,
vakıflara ve köy, belediye, özel idare kamu tüzel kişiliklerine ilişkin
bütün ormanlar bu yasa gereğince devletleştirilmiştir. Bu ormanlar hiçbir
işlem ve bildirime lüzum olmaksızın Devlete geçer” hükmü ile aynı Yasanın 2
nci maddesinde belirtilen ayrıcalıklar dışında,
bütün ormanların mülkiyetinin hiçbir işlem ve bildirime gerek olmadan
Devlete geçeceği kabul edilmiştir.
14) 08.09.1956 tarihinde yürürlüğe giren ve 3116
Sayılı Yasayı yürürlükten kaldıran 6831 Sayılı Orman Yasasının halen
yürürlükte bulunan “Orman Kadastrosu” başlıklı 7. maddesi “Devlet ormanları
ile evvelce sınırlaması yapılmış olup da herhangi bir nedenle orman
sınırları dışında kalmış ormanların, hükmi şahsiyeti haiz amme müesseselerine
ait ormanların, hususi ormanların, orman kadastrosu ve bu ormanların içinde
ve bitişiğinde bulunan her çeşit taşınmaz malların ormanlarla müşterek
sınırlarının tayini ve tespiti ile 2 nci madde
uygulamaları ile ilgili olarak kadastrosu kesinleşmiş yerlerde tespit
edilen fenni hataların düzeltilmesi işlemi orman kadastro komisyonları
tarafından yapılır. Ancak,
orman kadastrosuna başlanmamış yerlerde 3402 Sayılı Yasa hükümlerine göre
belirlenen orman sınırı orman kadastro komisyonlarınca belirlenen orman
sınırı niteliğini kazanır.”
Bu Yasanın ll inci
maddesinin 4 üncü fıkrasında 3116 Sayılı Yasanın 13 üncü maddesinde olduğu
gibi “Kadastrosu yapılıp kesinleşen Devlete ait ormanların Hazine adına
tescil edileceği” belirtilmiştir. Yukarıda 9 uncu bentte açıklandığı gibi
Devlet Ormanlarının tapu siciline kaydedilmesindeki amaç bir ayni hakkın
kurulması olmayıp, sadece ormanların sınırlarının ve yüzölçümünün
belirlenmesidir. Ormanlar tapuya tescil edilmese dahi yine kamu malı olarak
mülkiyeti Devlete aittir.
15) 766 Sayılı Yasanın 46/3 ve 3402 Sayılı Yasanın
22/5 inci maddelerinde o yerde arazi kadastrosu yapılmadan önce Orman
Yasası uyarınca kadastrosu yapılarak kesinleşen ve tapuya tescil edilen
ormanların tapu kütüğüne aktarılması hükme bağlanmıştır. İster Orman
Yasasındaki hüküm, isterse Medeni Yasanın 715 (641) ve 999 (912)
maddelerinde bulunan ayrık haller nedeniyle, tapuya tescil edilen kamu
malları, kamu taşınmaz malı olma niteliğini yitirmez ve özel hukuk
kurallarının bağlı olduğu yasalara tabi tutulamaz. Kamu mallarının bu arada
Devlet Ormanlarının tapuya tescil edilmemiş olması, o taşınmazın kamu malı
orman olma özelliğini ortadan kaldırmaz.
16) 3402 Sayılı Kadastro Yasasının yürürlüğe
girdiği 10.10.1987 tarihine kadar kültür arazilerinin kadastrosu 2613, 5602
ve 766 Sayılı Yasaların hükümleri uyarınca Arazi Kadastro Komisyonları,
ormanların kadastrosu ise Orman Kadastro Komisyonları tarafından
yapılmıştır. 3402 Sayılı Yasa ile 2613 ve 766 Sayılı
Yasaları yürürlükten kaldırmış ve bu Yasanın 4 üncü maddesinde “6831 Sayılı
Orman Yasasına göre orman kadastrosuna başlanılmamış yerlerde orman
kadastrosu ve bu ormanların içinde ve bitişiğinde her çeşit taşınmaz
malların ormanlarla müşterek sınırlarının tayini ve tespitinin kadastro ekibi
tarafından yapılacağı” hükümleri yürürlüğe konulmuş, ancak orman nitelikli
taşınmazların belirlenmesi belli bilim dalında ihtisası gerekli kıldığından
orman arazilerini belirleyecek komisyonlarda orman ve ziraat
mühendislerinin de bulunacağı öngörülmüş, böylece ormanların kadastrosunun
6831 Sayılı Yasada belirtilen ayrı bir komisyon, kültür arazilerinin
kadastrosunun ise, Arazi Kadastro Yasalarına göre kurulan ayrı bir komisyon
tarafından yapılması uygulamasına son verilmiştir.
17) Türkiye’nin bazı bölgelerinde 3116 ve 6831
Sayılı Orman Yasalarına göre orman kadastrosunun yapılıp kesinleşmesinden
yıllar sonra aynı yerde 2613, 5602, 766 sayılı Yasa hükümlerine göre arazi
kadastrosu, bazı bölgelerde ise, arazi kadastrosunun yapılmasından yıllar
sonra orman kadastrosu yapılmıştır.
Bazı bölgelerde orman kadastrosu yapıldığı halde,
halen arazi kadastrosu yapılmamış, ya da somut olayda olduğu gibi 40-50 yıl
önce arazi kadastrosu yapıldığı halde, halen o yerde orman kadastrosu,
başka bir anlatımla 6831 Sayılı Orman Yasasının 7 nci
maddesi gereğince “...ormanların içinde ve bitişiğinde bulunan her çeşit
taşınmaz malların ormanlarla müşterek sınırlarının tayini ve tespiti...
orman kadastro komisyonları
tarafından” bu güne kadar yapılmamıştır.
18) 6831 Sayılı Orman Yasasının 7 nci maddesinde, o yerde daha önce arazi kadastrosu
yapılan ve yapılmayan yer ayırımına gidilmeden, “ormanların içinde ve
bitişiğinde bulunan her çeşit taşınmaz malların ormanlarla müşterek
sınırının tayini ve tespitinin orman kadastro komisyonları tarafından”
yapılacağı öngörülmüş olması nedeniyle, o yerde çalışmaya başlayan Orman
Kadastro Komisyonu, daha önce arazi kadastro ekiplerinin, aslında orman
olan yerleri yanlışlık ve hata ile kültür arazisi sayıp kadastroya tabi
tutarak kişiler adına özel mülk olarak sicil oluşturduğunu belirlenmesi
halinde, o yeri orman sayıp orman kadastrosu sınırları içine alacaktır.
Orman kadastrosunun kesinleşmesinden sonra, aslında orman olan ve bu
nedenle de, arazi kadastrosuna tabi tutulmaması gereken bir yer hakkında,
yolsuz ve özel mülk olarak sicil oluşturulması, o taşınmazın özde kamu malı
olma niteliğini değiştirmeyeceğinden, Hazine ya da Orman Genel Müdürlüğü,
özel mülkler için uygulanması gereken 3402 Sayılı Yasanın 12/3. maddesindeki
on yıllık hak düşürücü süreye ve bu maddeye eklenip iptali istenen “iddia
ve taşınmazın niteliğine” bağlı kalmadan her zaman Medeni Yasanın 1025 inci
maddesi gereğince yolsuz tescilin iptali için dava açabilecektir. Çünkü bu
konuda açılacak dava, tutanakların kesinleştiği tarihten önceki nedenlere
değil, sonraki nedenlere dayanılarak açıldığından ve Yasalarımızda,
tutanakların kesinleştiği tarihten sonraki nedenlere dayanılarak dava
açılamayacağına dair her hangi bir hak düşürücü süre, ya da başka bir
yasaklayıcı hüküm bulunmadığından, mahkeme hak düşürücü süre engeli ile
karşılaşmadan davanın esasını inceleyip hüküm verecektir.
19) Somut olayda, arazi kadastrosunun yapılmasından
sonra 6831 Sayılı Yasanın 7 nci maddesi hükmüne
göre yapılan orman kadastrosunda, dava konusu taşınmazın orman sınırı içine
alınma işlemi kesinleşmiş olsa idi 3402 Sayılı Yasanın 12/3 maddesindeki on
yıllık hak düşürücü süre ve iptali işlenen hükümler uygulanmayacaktı. Ne
var ki; taşınmazın bulunduğu yerde bu güne kadar orman kadastrosu
yapılmamış ve orman kadastro komisyonlarınca taşınmazın orman olup olmadığı
belirlenmemiştir. Herhangi bir taşınmazın orman sayılan yer olup olmadığı
6831 Sayılı Yasanın 7. maddesi hükümlerine göre kurulacak orman kadastro
komisyonunun, bu taşınmaz hakkında Orman Yasası hükümlerine göre yapacağı
uygulama sonucu ortaya çıkacaktır. Orman Yasası hükümlerine uygun olarak
orman niteliği belirlenmeden önce, o taşınmazın özel mülk olarak tapuya
tescil edilmesi kazanılmış hak doğurmaz. Ormanlar zamanaşımı ya da başka
bir yolla kazanılamaz ve tapuya özel mülk olarak tescil edilemez. Herhangi
bir nedenle tescil edilmişse, bu tescil Türk Medeni Yasasının 1025 maddesi
gereğince yolsuz tescil olacağından her zaman iptali konusunda dava
açılabilir. Yolsuz tescil sahibine mülkiyet hakkı kazandırmaz ve T.M.Y.nın 1026 (934) maddesi
gereğince iptal edilir. Yolsuz tescilin iptali konusunda
verilecek mahkeme kararı, yenilik doğuran (ihdasi)
mülkiyet hakkını sona erdiren bir karar olmayıp, baştan beri yolsuz tescil
niteliğindeki sicil kaydının malikine mülkiyet hakkı kazandırmadığını,
başlangıcından beri sicil kaydının yolsuz ve geçersiz olduğunu belirleyen,
mevcut durumu saptayıp hukuksallaştıran, açıklayıcı (ihzari) başka bir
anlatımla, özde kamu malı orman olan ve tapu siciline özel mülkiyet olarak
kaydedilmeyecek taşınmaz hakkında hatalı sicil oluşturulduğunu ve sicilin
oluşturulduğu tarihten itibaren mülkiyet hakkının doğmadığını, sicilin
yolsuz ve geçersiz olduğunu belirleyen bir hüküm olacaktır.
20) H.Y.U.Y.nın 76 ncı maddesi hükmüne göre, davada dayanılan olayları
bildirmek taraflara, olaylara uygulanacak yasal kuralları bulup uygulamak
mahkemeye aittir. Davacı Orman Genel Müdürlüğü dava
konusu taşınmazın, Devlet Ormanı sayılan yerlerden olduğunu, arazi
kadastrosunun yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan yasa hükümlerine göre
kadastroya tabi tutulmaması gerekirken, arazi kadastro ekiplerinin yasalara
uymadan yaptıkları hata ve yanlışlık sonucu, taşınmazın kadastrosunu yapıp
davalı kişiler adına yolsuz sicil oluşturduklarını, Anayasanın 169. maddesi
gereğince, Devlet Ormanı nitelikli taşınmazın özel mülke konu olamayacağı
iddiası ile kişiler adına sicil kaydının iptali için dava açtığı
anlaşılmaktadır.
Davalılar miras bırakanın hasımsız olarak, Gezici
Arazi Kadastro Mahkemesinde açtığı dava sonucu 734 sayılı parsele ilave
edilen 66.100 m2’lik bölümle ilgili kadastro tespit tutanağı
düzenlenmemiştir. Tespit tutanağı düzenlenmeyen yer hakkında kadastro
mahkemesinin inceleme yapıp karar vermesi mümkün değildir. Bu bölüm
hakkında 3402 Sayılı Yasanın 12/3. maddesindeki 10 yıllık hak düşürücü süre
uygulanamayacağı gibi iptali istenen 5841 Sayılı Yasa ile ilave edilen
“iddia ve taşınmazın niteliğine” tümcesinin de uygulanma olanağı
bulunmamaktadır.
İptali istenilen hükümler 1956 yılında kadastro
tespit tutanağı düzenlenen ve itiraz edilmeden kesinleşen 734 sayılı
parselin 85.850 m2’lik bölümü hakkında uygulanacaktır. Bu bölüme kadastro
sırasında birleştirilerek uygulanan 1928 tarihli dört adet ve toplam 23
dönüm 4 evlek yüzölçümlü kayıtların köy, mevki, sınır ve cins olarak dava
konusu parsele uymadığı mahkemece belirlenmiştir. Bir an için aksi
düşünülse bile, dava konusu taşınmaz 4785 Sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği
13.07.1945 tarihinden önce orman niteliğindedir ve bitişik Devlet
Ormanlarının devamı durumundadır. Aynı Yasanın 1 inci maddesi hükmü
gereğince “devletleştirilmiş ve hiçbir işlem ve bildirime lüzum olmaksızın
Devlete geçmiş” olması nedeniyle taşınmaz kamu malı Devlet Ormanı olarak
mülkiyet hakkı 13.07.1945 tarihinde Hazineye geçmiştir. Yasa gereği
13.07.1945 tarihinde kamu malı Devlet Ormanı olarak mülkiyeti Hazineye
geçen taşınmaz hakkında 1956 yılında kadastro ekiplerince, özel mülk olarak
tespit tutanağının düzenlenmemesi ve kişiler adına sicil kaydının
oluşturulmaması gerekirdi. Orman, kıyı, mera, yaylak ve kışlak gibi kamu
malı olan taşınmazlar özel hukukun alanı dışındadır. T.M.Y.nın 715 ve 999 uncu maddelerinde kamu malları
konusundaki hükümler bu kuralın ayrıcalığı değil, teyidi mahiyetindeki
düzenlemelerdir. Bu hükümlerle kamu malları, eşya hukukunun dışında
bırakılmıştır. Bunun sonucu olarak kamu malları üzerinde özel mülkiyet
kurulamaz. Başka bir anlatımla gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerinin
mülkiyetine giremez. Kazandırıcı zamanaşımı ya da başka bir yolla
edinilemez. Kamu malı niteliğindeki taşınmazlar özel mülkiyete konu
olamayacağından, kamu mallarına, özel malların bağlı olduğu hukuk
kuralları, bu arada iptali istenilen hükümler uygulanamaz. Kamu malının her
hangi bir nedenle özel mülk olarak tapuya tescil edilmesi M.Y.’nın 1025. maddesindeki “yolsuz tescil” niteliğindedir.
Kamu malının yolsuz ve hata ile tescil edilmesi o yerin özde tescile tabi
bulunmama (kamu malı olma) niteliğini değiştirmez ve bu tür taşınmazlar
hakkında özel mülklerde uygulanan T.M.Y.nın 1023 (931) maddesindeki iyiniyet
ve tapu siciline güven ilkesi de uygulanamaz.
21) Dava konusu taşınmazın 4785 Sayılı Yasanın
yürürlüğe girdiği 13.07.1945 tarihinden önce Devlet Ormanı olduğu, somut ve
bilimsel verilere dayanan bilirkişi raporları ile belirlenmiş ve mahkeme davalılar
miras bırakanı adına 1957 yılında kadastro yoluyla oluşturulan ve daha
sonra danışıklı satışla bir kısım mirasçıya geçen, ancak diğer mirasçıların
açtığı dava sonucu Borçlar Yasasının 18. maddesi gereğince iptal edilerek
tüm mirasçılar adına tescil edilen sicil kaydını taşınmazın, kamu malı
niteliğini göz önünde bulundurarak ve özel mülkiyete tabi olan taşınmazlara
uygulanması gereken 3402 Sayılı Yasanın 12/3 üncü maddesindeki on yıllık
hak düşürücü sürenin kamu malı nitelikli taşınmazlara uygulanamayacağını
belirterek iptal etmiştir. Yukarıda
6 ncı bentte belirtildiği gibi, hüküm ve temyiz
tarihinden sonra, ancak Dairede yapılan temyiz incelemesinden 25 gün önce
14.03.2009 günlü Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5341 Sayılı
Yasanın iptali istenilen hükümlerinin somut olayda uygulanması gerekir.
Ancak, bu hükümler Anayasanın 2, 35 inci maddesindeki hükümlerle 44 üncü
maddesinin birinci fıkrasındaki “Topraksız olan veya yeter toprağı
bulunmayan çiftçiye toprak sağlanması ...
ormanların küçülmesi ... sonucunu
doğurmaz” ve 169 uncu maddesindeki “Devlet Ormanlarının mülkiyeti
devrolunamaz. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez”
yine aynı maddenin dördüncü fıkrasındaki “Orman olarak muhafazasında bilim
ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına
dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981
tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak
kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım
alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen
araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler
dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.” hükümlerine açıkça aykırıdır.
Çünkü Orman Yönetiminin bu davada aslında kamu malı Devlet Ormanı
“nitelikli taşınmaz” hakkında kadastro ekiplerinin yaptığı hatalı işlem
sonucu özel mülk olarak sicil oluşturulmasının yolsuz olduğunu, bu işlemle
orman sınırlarının daraltıldığını “iddia” ederek kaydın iptalini
istemektedir.
22) Hukuk Devletinde yasama, yürütme ve yargı
organları yetkilerini ancak Anayasa ve Yasaların belirlediği sınırlar
içinde kullanmak zorundadırlar. Anayasanın 11. maddesinde, “Anayasa
hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayan temel hukuk
kuralları” olduğu belirtilmiştir. Anayasanın 44 ve 169 uncu maddelerinde
“ormanların küçülemeyeceği” ve “daraltma yapılamayacağı” öngörülmüştür.
Ancak, iptali istenilen hükümlerin uygulanması halinde ormanlar
küçültülecek ve daraltılacak ve Devlet Ormanı nitelikli taşınmaz özel
kişilerin mülkiyetine geçecektir. 5841 Sayılı Yasanın iptali istenilen 3
üncü maddesi ile yasanın iptali istenilen 2 nci
maddesindeki hüküm geriye yürütülerek yasanın yürürlük tarihinden önce
açılmış ve kesin hükme bağlanmamış olan bu davada uygulanacaktır.
Kadastro Yasasının 12/3 üncü maddesindeki “on
yıllık hak düşürücü süre” ile ilgili hüküm, taşınmaz maliklerinin özel ya
da tüzel kişi yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişilikleri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın, özel mülk
nitelikli olan ve tapuya tescil edilen tüm taşınmazlar hakkında 766 Sayılı
Tapulama Yasasının 31 inci maddesinin yürürlüğe girdiği 1967 tarihinden
beri yargı organları tarafından uygulanmaktadır. Bu nedenle, iptali
istenilen “iddia ve taşınmazın niteliğine” tümcesinin iptal edilmesi
halinde 5841 Sayılı Yasanın 2 nci maddesi ile
Kadastro Yasasının 12/3. maddesine eklenen diğer hükümlerin anlamı
kalmayacaktır. Ancak, “iddia ve taşınmazın niteliğine”
tümcesi iptal edilse bile 5841 Sayılı Yasanın 3 üncü maddesi ile 3402 Sayılı
Yasanın değişiklikten önce yürürlükte bulunan 12/3 üncü maddesindeki
hükümlerin tümü “Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile
önce açılan ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalara bu arada temyize
konu bu davaya yine uygulanacaktır.” Başka bir anlatımla Devlet Ormanları
da Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan taşınmazların özel bir çeşidi
olması nedeniyle, yine Yasanın 12 nci maddesinin
üçüncü fıkrasındaki “tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl
geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak dava
açılamaz” hükmü Geçici 10 uncu maddedeki hüküm gereğince somut olaya
uygulanacağından, 5841 Sayılı Yasanın 3. maddesi ile 3402 Sayılı Yasaya
eklenen Geçici 10 uncu madde iptal edilmeyip sadece “iddia ve taşınmazın
niteliğine” tümcesinin iptal edilmesi sorunu çözmeyecektir. Bu
nedenlerle Geçici 10 uncu madde ile getirilen hüküm de, Anayasanın 2, 35,
44 ve 169. maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir. 3402 Sayılı
Yasanın 16-D maddesinde, “ormanlar, bu yasada hüküm bulunmayan hallerde
özel yasaları hükümlerine tabi” olduğu aynı Yasanın 17. maddesinde
ormanların imar ihya ile kazanılamayacağı 18. maddesinde tapuda kayıtlı
olsun olmasın ormanların kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğiyle iktisap
edilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
23) Yargıtay 20.05.2004 gün ve 2003/1-1 Sayılı
İçtihadı Birleştirme Kararı ile “Vakıf şerhinin tapu sicilinden silinmesi
ya da tapu siciline yazılmasına ilişkin istemleri içeren davalarda 3402
Sayılı Kadastro Yasasının 12/3. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü
sürenin uygulanması gerektiğine karar verilmiş, ancak, bu İçtihadı Birleştirme
Kararından sonra çıkartılan ve 22.02.2005 gün 5304 Sayılı Yasanın 11.
maddesi ile 3402 Sayılı Yasaya eklenen 1. maddenin ikinci fıkrası ile “tapu
kayıtlarında icareteyn veya mukataalı olduğuna
dair vakıf şerhi bulunan taşınmazlarda 12 nci
maddenin 3 üncü fıkra hükümleri uygulanmaz” hükmü yürürlüğe konulmuş yine
Resmi Gazetenin 27.02.2008 günlü sayısında yayınlanarak yürürlüğe giren
5737 Sayılı Vakıflar Yasasının Geçici 5. maddesi ile “Vakıf şerhleri ile
ilgili devam etmekte olan davalarda; diğer kanunlarda yer alan zamanaşımı
ve hak düşürücü sürelere ilişkin hükümler bu kanun açısından uygulanmaz”
hükümleri ile yukarıda belirtilen 3402 Sayılı Yasaya eklenen Ek madde 1
geriye yürütülerek halen görülmekte olan davalara da uygulanması sağlanmış,
böylece sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı geçersiz hale
getirilmiştir. Tapu Siciline özel mülk olarak tescili gereken, alınıp,
satılan ve her türlü özel hukuk ilişkilerine konu olan Vakıflara ait
taşınmazlar hakkında, on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanmasını
yasaklayan yasa koyucunun, aslında tapu siciline özel mülk olarak tescil
edilmesi mümkün olmayan kamu mallarının (ormanlar, kıyılar, yaylak ve kışlaklar,
meralar ile Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan diğer
taşınmazların), görevi kötüye kullanma, yanlışlık; şu veya bu nedenlerle
özel mülk olarak tapuya tescil edilmesi halinde, bu taşınmazlara on yıllık
hak düşürücü sürenin uygulanması konusunda, iptali istenilen yasa
hükümlerini yürürlüğe konulmasında kamu yararı olduğu düşünülemez.
24) İptali istenilen yasa hükümleri, Türkiye’nin
taraf olduğu ve Anayasanın 90 ıncı maddesindeki
hüküm gereğince Anayasanın da üstünde olan, milletlerarası olan ve hakkında
Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacak
anlaşmalara da aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, çevrenin
genel olarak korunmasına yönelik özel bir hüküm bulunmamakla birlikte, AİHM’si günümüzde çevrenin korunması konusundaki
duyarlılığın arttığını birçok kararlarında kabul etmektedir. Doğanın ve
ormanların ve daha genel olarak çevrenin korunması, kamuoyu ve idari
makamlarca sürekli desteklenmekte ve savunulmaktadır. Çevrenin korunması
konularında devletler tarafından yapılan düzenlemelerde, ekonomik
zorunluluklar ve mülkiyet hakkı gibi temel hakların önceliğinin
bulunmadığı, yine AİHM’nin kararlarında
vurgulanmaktadır.
TBMM 05.02.2009 tarihinde “Türkiye’nin KYOTO
PROTOKOLÜNE Katılmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Yasa”yı kabul etmiştir.
Türkiye bu sözleşmeye taraf olmakla, dünya mirası olan çevre ve doğal bitki
örtülerinin korunması konularında diğer ülkelere karşı yükümlülük altına
girmiştir. Protokole taraf olan tüm ülkeler, karbon emme özelliğini artıran
etkinlikler karşısında kredi kazanacaklardır. Bu etkinliklere, ağaç dikme,
çevrenin, doğanın ve toprağın korunması dahil,
devletler bunları kendi topraklarında yapabilecekleri gibi, başka bir
devletin toprağında da uygulayabileceklerdir.
III- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İptali istenen hükümler, halen Türkiye genelinde
görülmekte olan davalar ile temyize konu davayı ve halen Dairemizde
inceleme sırasını bekleyen bir çok davayı
ilgilendirmektedir. Yüksek mahkemede iptal isteminin
görüşülmesi, karara bağlanması, kararın yazılıp Resmi Gazetede yayınlanma
aşamalarının uzunca bir zamana bağlı olduğu göz önüne alındığında iptali
istenilen yasa hükümleri, “yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin
hükme bağlanmamış olan davalara dahi uygulanacağından” hukuk devleti yönünden
giderilmesi mümkün olmayan zararlar doğacak, birçok dava kesin hüküm hali
alacak, somut uyuşmazlık yürürlükte bulunan ancak Anayasaya aykırı olan
yasa hükümlerine göre sonuçlandırılacaktır. Bu nedenlerle iptal
davası sonuna kadar yürürlüğün durdurulması istenmiştir.
IV- SONUÇ
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1) 25.02.2009 gün ve 5841 Sayılı Yasanın, 2 nci maddesi ile 3402 Sayılı Kadastro Yasasının 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen “iddia ve
taşınmazın niteliğine” tümcesinin ve yine aynı Yasanın 3 ncü maddesi ile 3402 Sayılı Kadastro Yasasına eklenen
Geçici 8 inci maddesinin Anayasanın 2, 38, 44 ve 169 uncu maddelerine
aykırı olduğundan İPTALİNE,
2) İptali istenilen hükümlerin uygulanmaları
halinde giderilmesi mümkün olmayan zararlar doğacağından iptal davası
sonuçlanıncaya kadar YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASINA karar verilmesi için
Anayasanın 152. maddesi ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama
Usulleri Hakkındaki Yasanın 28 inci maddesi gereğince Anayasa Mahkemesine
başvurulmasına,
3) Dava dosyasının temyiz incelemesinin şimdilik
bekletilmesine,
4) Dava ve cevap dilekçesi, dava konusu taşınmazın
kadastro tespit tutanağı, tapu kaydı, bilirkişi raporları ve eki
haritaların, mahkeme kararı ile temyiz dilekçesinin onaylı örneklerinin
karara eklenerek Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine 07.04.2009
günü oybirliği ile karar verildi.”
3- E.2009/40 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe
Bölümü Şöyledir:
“Davacı vekilinin Anayasa’ya aykırılık iddiası
mahkememizce ciddi görüldüğünden Anayasa’nın 152. maddesi göz önünde
bulundurularak 5871 sayılı Kanun ile değişik 3402 sayılı Kanunun Geçici 10.
maddesinin 3402 sayılı Kanunun 12. md. üçüncü fıkrasının devletin hüküm ve
tasarrufu altında bulunan ormanları da kapsayacağı bu hali ile zamanaşımı
ile ormanların mülkiyetinin kazanılmasına imkan tanınacağı bu durumun
Anayasa’nın 169 Md/2f-son cümlesinde geçen “Ormanlar zamanaşımı ile mülk
edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkı konulmaz” hükmüne aykırı
olduğu yönünde mahkememizce kanaat hasıl
olduğundan Anayasa’ya aykırılık nedeni ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuru
zorunluluğu doğmuş olup gerekli değerlendirmenin yapılması rica olunur.”
4- E.2009/68 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe
Bölümü Şöyledir:
“Davacılar Erdemli ilçesi Kızkalesi kasabası 105
ada 4 parsele kain taşınmazın kıyı kenar çizgisi
içerisinde kaldığını, özel mülkiyete konu olamayacağını, bu nedenle
davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile müdahalelerinin men’ine,
davaya konu yerin tespit dışı bırakılmasına karar verilmesini talep ve dava
etmişlerdir.
Davalılar davanın reddinin gerektiğini
savunmuşlardır.
Yapılan yargılama sırasında, 3402 s. Kadastro
Kanununun 12/3. md.’nin eklenmesi ile değişiklik
yapılmış ve davacı vekili Anayasaya aykırılık iddiasında bulunmuştur.
Anayasanın 43 ve 3621 SY’nın
5. maddesine göre kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altında olan
yerlerden olduğu, bu gibi yerlerin özel mülkiyete konu olamayacağı,
yararlanma hakkının öncelikle kamunun olduğu, idari tahsis kararınca değil;
mahiyetleri gereği halkın yararlanacağı yerlerden olduğundan idarenin yani
devlet, belediye, köy gibi kamu tüzel kişilerin idari bir kararla bu
özelliklerinin kaldırılamayacağı hususu açıktır. Ancak 3621 s. Kıyı Kanununun 5. md.’ne aykırılık
nedeniyle açılan bu davanın 3402 s. Kadastro Kanununun 12/3. md. ekleme ile
değişiklik getirilmesine ve aynı Yasaya geçici 10. md. eklenmesine dair
5841 s. Yasanın 2. md.nin
25.02.2009 tarihinde yürürlüğe girmesi ile, kadastro tespitnin
kesinleştiği tarihten itibaren 10 yılı aşkın sürenin geçmesi halinde, davanın
hak düşürücü sürenin dolması nedeniyle eldeki davaların buna göre
sonuçlandırılması gerekeceği de anlaşılmaktadır. Bu durumda 3402 s.
Kadastro Kanununun 12/3.md. ekleme ile değişiklik getirilmesine ve aynı
Yasaya geçici 10. md. eklenmesine dair 5841 s. Yasanın 2.md.’nin; Anayasanın 43.md. ve 169 md. aykırı olduğu kanaati
hasıl olduğundan, somut norm denetimi ile iptaline
ilişkin olarak incelenmek ve bir karar verilmek üzere dosyanın Anayasa
Mahkemesine tevdii ile Mahkememizce durma kararı verilerek aşağıdaki hüküm
kurulmuştur.
SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Davacı tarafın talebinin kabulüne,
Somut norm denetimi için Anayasa Mahkemesine
gönderilmesi ile yargılamanın DURMASINA,
Dosyanın 5 ay sonra yeniden ele alınmasına,
İlişkin davacı vekilinin ve davalı vekilinin yüzüne
karşı yasa yolu açık olmak üzere karar verildi.”
5- E.2009/71, E.2009/72, E.2009/73, E.2009/74,
E.2009/75, E.2009/76, E.2009/77, E.2009/78, E.2009/79, E.2009/80 Sayılı
İtiraz Başvurularının Gerekçe Bölümleri Şöyledir:
“1-) Kadastro Kanunun 12/3. maddesine 5841 sayılı
25/02/2009 gün 5841 sayılı Kanunun 14/03/2009 tarihinde yürürlüğe giren 2. md.si ile “Bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut
Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahi tarafların sıfatına
bakılmaksızın uygulanır” hükmü getirilmiş ise de bu hüküm Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının görülen dava yönünden 43. maddesine aykırıdır.
Anılan Anayasa hükmü uyarınca kurallar devletin
hüküm ve tasarrufu altında
bulunup, kullanımında öncelikle Kamu yararının gözetileceği, sahil
şeritlerinin kullanış amaçlarına göre de düzenlediği ve kişilerin bu
yerlerden yararlanma olanaklarının yasa ile düzenleneceği hükmü getirilmiş
olup, Anayasamızda açıkça kıyıların özel mülkiyete konu olamayacağı, kamu
malı olduğu ve kullanımında da öncelikle kamu yararının kullanılacağı hükmü
getirilmiş olup bu haliyle kıyıların kamu malı niteliğinde olduğu ve özel
mülkiyete konu olamayacağı hükmü getirilmiş olmakla ve kıyıların nasıl
düzenleneceğinin de kanunla yapılacak düzenlemeye bırakıldığı, buna göre
3621 sayılı Kıyı Kanunu çıkarılarak 17/04/1989
tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Anayasamızda kıyıların kamu malı olarak herkesin
kullanımına ve yararlanmasına olanak verecek şekilde düzenleneceğini amir
hüküm altına alınmış olmakla kıyı kapsamına giren yerlerde hatalı şekilde
oluşturulabilecek kadastro tutanakları ya da başka şekilde oluşan tapu
kayıtları ile bu temel düzenlemenin bertaraf edilecek şekilde dava açmak
için hak düşürücü süreye bağlanması bu hükme açıkça aykırılık
oluşturmaktadır. Bu düzenlemenin
feragat edilebilecek mülkiyet hakkı ile aynı düzenleme ve dava yoluyla
düzeltme olanağının hak düşürücü süreye bağlanması da Anayasamızın ruhuna
aykırılık oluşturmaktadır.
2-) 5841 Sayılı Kanunun 3. md. si ile 3402 Sayılı
Kadastro Kanununa eklenen geçici 10. md. Yönünden;
Eklenen geçici madde yapılanma faaliyetine
ilişkindir. Anayasamızın 10. md.si eşitlik
ilkesini getirmiş ve herkesin yasalar önünde eşit olduğunu amir hüküm
altına almıştır. 9. md. si yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı
amir hükmü getirerek ve 138. md.sinde de yargı
yetkilini kullanırken hiçbir makam, merci ya da kişinin bu yetkinin
kullanılmasına ilişkin görüş, telkin, talimat, emir, genelge gönderemez ve
bulunamaz amir hükmünü getirmiş, buna göre yargı yetkisi kanunlara göre
kullanıldığı anda yürürlükte bulunan yasalara göre kullanılır ara kuralını
getirmiştir.
36. md.si hak arama
hürriyetini düzenleyerek bu başlık altında adil yargılanma hakkını da
getirmiştir. Adil yargılanma hakkı hak aramada mevcut yasalara göre hak
aramayı da içerir. Açılan davada sonradan yapılan düzenleme ile dava süresi
gibi dava şartlarını değiştirmek bu Anayasa hükmünün özüne aykırılık
oluşturduğu gibi Anayasamızın 138. md. sinde düzenlenen mahkemelerin
bağımsızlığı ilkesinin 9. maddesindeki yargı yetkisinin kullanımı
ilkelerine de aykırılık oluşturmaktadır. Bu düzenleme Anayasamızın 10.
maddesindeki yasalar önünde eşitlik ilkesine de aykırılık oluşturmakta
halen devam eden davada davasını öngörülen düzenlemeye göre açan davacı
aleyhine davasının her nedenle olursa olsun uzaması karşısında davası daha
önceden sonuçlananlar karşısında eşitsizlik oluşturmaktadır.
Tüm bu nedenlerle yapılan düzenlemeler mahkememizce
3402 sayılı Kadastro Kanunun 12/3 md.sine 5841
Sayılı Kanun ile eklenen cümlesinin davamız yönünden Anayasanın 43. ve 5841
sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. md.sinin iptali için
Anayasa Mahkemesine başvurma zorunluluğu doğmuştur.
Gereği Düşünüldü:
3402 sayılı Kadastro Kanunun 12. maddesinin 3.
fıkrasına 5841 sayılı Kanunun 2. maddesi ile ve aynıYasanın
3. maddesi ile eklenen geçici 10. maddesinin Anayasanın 9, 10. 36, 43 ve
138. maddelerine aykırılık görüşü ile ve iptali istemiyle Anayasa
Mahkemesine itiraz başvurusunda bulunulmasına karar verilmiştir.”
6- E.2011/2 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe
Bölümü Şöyledir:
“Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; mülkiyeti
davalıya ait Antalya Merkez Konyaaltı ilçesi, Arapsuyu 64 parsel nolu
taşınmazın kıyı-kenar çizgisi arasında kıyı bandında kaldığını, 3621 sayılı
Kıyı Kanunun 4. ve 5. maddesine göre bu konudaki bir taşınmazın özel mülke
konu yapılamayacağını ancak her nasılsa tapu kütüğüne tescil edildiğini,
taşınmaz üzerinde bulunan yüzme havuzu ve eklentilerin yasanın kıyıda
yapımına izin verdiği yapılar cinsinden olmadığını, ileri sürerek tapunun
iptalini ve üzerindeki muhdesatların kal’ini talip etmiştir.
Davalı vekili ise, aynı konuda Antalya 2.Asliye
Hukuk Mahkemesinin 1996/157 esas 1997/1299 sayılı Hakem Kararı ile
Hazinenin açtığı davanın red edildiğini, kesin hüküm
nedeniyle davanın reddi gerektiğini, müvekkilinin kamulaştırma yolu ile 15/06/1963 tarihinde mülkiyeti üzerine geçirdiğini ve
1971 yılında yapılan kadastro çalışmalarında müvekkili idare adına tespit
gördüğünü, 3621 sayılı Kıyı Kanunun ise tesislerin yapımından sonra 1990
yılında yürürlüğe girdiğini savunmuş, bu nedenle de davanın reddi
gerektiğini beyan etmiştir.
Dava konusu taşınmazın tapu kayıtları, çaplı
krokileri ile Antalya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin
1996/157 esas 1997/1299 karar sayılı Hakem dosyası getirtilerek uzman
bilirkişiler yardımıyla keşif yapılmış, toplanan delillere göre, taşınmazın
kıyı-kenar çizgisi içinde yer aldığı, Kıyı Kanunu hükümlerine göre taşınmaz
üzerindeki eklentilerin yasanın izin verdiği yapılar cinsinden olmadığı,
ayrıca 2. Asliye Hukuk Mahkemesindeki Hakem dosyasının tespit hükmünü
içerdiğinden kesin hüküm sayılmayacağı değerlendirilerek davanın kabulüne
karar verilmiş ise de; davalının temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk
Dairesinin 2009/13189 Esas, 2010/377 karar sayılı kararı ile hak düşürücü
süre yönünden bozularak gönderildiği anlaşılmıştır.
Bozma ilamındaki gerekçelerde “her ne kadar
çekişmeli taşınmazın belirlenen kıyı-kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı ve
devletin hüküm ve tasarrufu altında ve kamu malı niteliğinde özel mülkiyete
konu olamayacak (Anayasanın 43. maddesi, 3402 Kadastro Kanunin 16/c
maddesi) yerlerden olduğu saptanmış ise de 25/02/2009 tarihinde kabul
edilip 14/03/2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı Yasanın 2. maddesi
ile 3402 sayılı Yasanın 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen “bu hüküm iddia
ve taşınmazın niteliğine yahut devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” ve 3.
maddesi ile eklenen geçici 10. maddesinin “bu kanunun 12. maddesinin 3.
fıkrası hükmü devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile
yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan
davalarda dahi uygulanır” hükmü gözetildiğinde kadastro tespitinin
kesinleştiği 1971 tarihinde davanın açıldığı 2007 tarihleri arasında 10
yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olduğu gözetilerek hak düşürücü süre
yönünden reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesini
doğru görmemiştir.
Bozmadan sonra davacı Hazine vekilinin dosya içine
sunduğu 05/04/2010 havale tarihli dilekçede
bozmaya konu edilen 5841 sayılı Yasanın 2. ve 3. maddelerinin Anayasanın
43. maddesine aykırı olduğu ileri sürülerek itiraz yolu ile Anayasa
Mahkemesinde iptalini talep etmiştir.
Davacı vekilinin Anayasaya aykırılık iddiası
mahkememizce haklı ve yerinde olup, kıyıların doğal nitelikleri itibariyle
herkesin kullanımına açık, diğer taraftan da bu nitelikleri nedeniyle özel
mülkiyet alanı ve özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğu,
kıyıların herhangi bir tahsis işlemine gerek olmaksızın doğrudan doğruya
kamunun serbestçe yararlanmasına sunulmuş sahipsiz mallardan olduğu, bunun
sonucu olarak kıyıların zaman aşımı yolu ile kazanılması, tapu hükümlerine
bağlı tutulması haczedilmesinin mümkün olmadığı, bu özelliklerinden dolayı
Anayasanın 43. maddesinde ayrı bir bölümde düzenlenerek yukarıda sayılan
niteliklerin Anayasa hükmünde de açıkça vurgulandığı, bu nedenle düzenlenen
yasanın Anayasanın ruhuna aykırı olduğu anlaşıldığından Anayasa Mahkemesine
başvuru zorunluluğu doğmuş olup, gerekli değerlendirmenin yapılarak yasanın
iptaline karar verilmesi talep olunur.”
II- YASA METİNLERİ
A- Dava ve İtiraz Konusu Yasa
Kuralları
1- 21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun dava ve
itirazların konusu cümleyi de içeren 12. maddesi şöyledir:
“Madde 12
– 30 günlük ilan süresi geçtikten sonra, dava açılmayan kadastro
tutanaklarına ait sınırlandırma ve tespitler kesinleşir.
Kadastro müdürü tarafından onaylanarak kesinleşen
tutanaklar ile kadastro mahkemesinin kesinleşmiş kararları; kesinleşme
tarihleri tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle en geç 3 ay içinde
tapu kütüklerine kaydedilir.
Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma
ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl
geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz
olunamaz ve dava açılamaz. Bu hüküm,
iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır.
Kadastrosu tamamlanan çalışma alanı içerisinde
kalan eski tapu kayıtları, işleme tabi kayıt niteliğini kaybederler. Bu
kayıtlara dayanılarak kadastro ve tapu sicil müdürlüklerinde işlem
yapılamaz.
Kesinleşmemiş tutanaklar herhangi bir nedenle
tapuya tescil edilmişse, iddia ve taşınmazın niteliğine bakılmaksızın,
taşınmazı tescil tarihinden itibaren 20 yıl müddetle malik sıfatıyla
zilyetliğinde bulunduranlar ile bunların akdi ve kanuni halefleri açılmış
ve açılacak olan davalarda medeni kanunun tapuya itimat prensibinden
yararlanırlar.”
2- 25.2.2009 günlü, 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun 3. maddesi ile 21.6.1987 günlü, 3402 sayılı
Kadastro Kanunu’na eklenen dava ve itirazların konusu Geçici 10. Madde
şöyledir:
“Geçici Madde 10– Bu Kanunun
12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin
hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce
açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.”
B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde ve
başvuru kararlarında Anayasa’nın 2., 9., 10., 36.,
43., 138. ve 169. maddelerine dayanılmış; 35. maddesi ise ilgili
görülmüştür.
III- İLK İNCELEME
Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince, E.2009/31 sayılı dosya
7.5.2009 gününde, E.2009/36 sayılı dosya 20.5.2009 gününde, E. 2009/37 sayılı dosya 2.6.2009
gününde, E. 2009/40 sayılı
dosya 3.6.2009 gününde, E. 2009/68 sayılı
dosya 16.9.2009 gününde, E.
2009/71, E.2009/72, E.2009/73, E.2009/74, E.2009/75,E.2009/76, E.2009/77,
E.2009/78, E.2009/79 ve E.2009/80 sayılı dosyalar 8.10.2009 gününde,
E.2011/2 sayılı dosya 20.1.2011 gününde yapılan ilk inceleme
toplantılarında başvurularda eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, E.2009/31 ve E.
2009/37 sayılı dosyalarda yürürlüğü durdurma isteminin bu konudaki
raporun hazırlanmasından sonra karara bağlanmasına, oybirliğiyle karar
verilmiştir.
IV- BİRLEŞTİRME KARARLARI
A- E.2009/36
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 20.5.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
B- E.2009/37
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 2.6.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
C- E.2009/40
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 3.6.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
D- E.2009/68
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 16.9.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
E- E.2009/71
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
F- E.2009/72
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
G- E.2009/73
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
H- E.2009/74
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
İ- E.2009/75
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
J- E.2009/76
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
K- E.2009/77
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
L- E.2009/78
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
M- E.2009/79
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
N- E.2009/80
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2009
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
O- E.2011/2
sayılı itiraz başvurusunun, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2009/31
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2009/31 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 20.1.2011
gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi,
başvuru kararları ve ekleri, işin esasına ilişkin raporlar, dava konusu
Yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların
gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği
görüşülüp düşünüldü:
A- 5841 sayılı Kanun’un 2. maddesi
ile 21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. Maddesinin Üçüncü
Fıkrasına Eklenen “Bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet
veya diğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın
uygulanır” Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralın uygulanması
halinde devletin hüküm ve tasarrufunda olan kıyıların ve ormanların hak
düşürücü süre nedeniyle tapu iptali davası açılamaması sonucunda özel
mülkiyet konusu olacağı, ayrıca dava konusu kural ile devletin hüküm ve
tasarrufu altında bulunan alanlara ilişkin düzenleme içeren diğer yasa
kuralları arasında uyumsuzluk doğması nedeniyle hukuk kurallarının
birbiriyle uyumlu olmasını ve aralarında çelişki bulunmamasını gerektiren
hukuk devleti ilkesine ters düştüğü belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 43. ve169. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralı da
içeren Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi,
kadastro tutanaklarının kesinleşmesini ve kesinleşen tutanaklar aleyhine
açılacak davalarda hak düşürücü süreyi düzenlemektedir. Anılan maddenin
üçüncü fıkrasında, kadastro tutanaklarının kesinleşmesinden itibaren on yıl
geçtikten sonra, bu tutanaklarda yer alan haklara, sınırlandırma ve tespitlere
ilişkin olarak kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz
olunamayacağı ve dava açılamayacağı kurala bağlanmıştır. Bu fıkraya eklenen
dava konusu kuralda ise kadastro tutanakları aleyhine açılacak davalara
ilişkin hak düşürücü sürenin iddia
ve taşınmazın niteliğine ya da tarafların sıfatına bakılmaksızın
uygulanacağı öngörülmektedir.
Kuralda herhangi bir ayırım yapılmamakla birlikte
Yargıtay içtihatlarında kuralın devletin hüküm ve tasarrufunda olan ve bu
nedenle özel mülkiyete konu olamayan kıyılar ve ormanlar gibi alanlar
bakımından uygulanamayacağı belirtilmiştir. Bunun sonucu olarak, kadastro
tutanaklarının kesinleşmesinden sonra on yıldan daha uzun bir süre geçmiş
olsa bile devletin hüküm ve tasarrufunda olan kıyı ve orman gibi alanların
yanlış tespit ile özel mülk olarak kaydedildiğinin ortaya çıkması halinde,
dava açılarak bu alanlara ilişkin tapuların iptal edilmesi mümkün hale
gelmiştir. Yasa koyucunun bu uygulamanın Türk Medeni Kanununda öngörülen
tapuya güven ilkesini zedelediği ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1
numaralı Protokolünün 1. maddesine aykırılık oluşturduğu gerekçesiyle dava
konusu kuralı maddeye eklediği anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 43. maddesinde “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve
akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil
şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil
şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu
yerlerden yararlanma imkân ve şartları kanunla düzenlenir.”; 169.
maddesinin ikinci fıkrasında ise
“Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre,
Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez
ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.” kuralı yer
almaktadır.
Dava konusu kuralın uygulanması halinde kıyı ya da
orman niteliğinde olduğu belirlenen alanlar kadastro işlemleri sırasında
özel mülk olarak tespiti yapılmış ve kadastro işlemlerinin kesinleşmesinden
itibaren on yıldan daha fazla bir süre geçmiş ise bu alanlara ilişkin
olarak kamu idaresi tarafından tapu iptali davası açılması olanağı ortadan
kalkacaktır. Bunun sonucunda tapu kayıtları kesinlik kazanacak ve özel
mülkiyete ilişkin tapular geçerli kabul edilecektir. Böylece dava konusu
kuralın uygulanması ile kıyı ya da orman alanına dâhil olan bir taşınmaz
üzerinde özel mülkiyet mümkün hale gelecektir.
Anayasa’nın 43. ve 169. maddelerinde temel bir
değer olarak çevrenin korunması ve herkesin çevreden eşit şekilde
yararlanması hakkını güvence altına almak amacıyla kıyıların ve ormanların
devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerek bu alanlarda özel
mülkiyet yasaklanmıştır. Bu nedenle belli bir sürenin geçmesiyle söz konusu
alanlarda özel mülkiyet edinilmesi olanaklı değildir.
Ancak, hukuk devletinin en temel unsurlarından
birisi olan hukuki güvenlik ilkesi bireyleri keyfi yönetimlere ve hukuki
sürprizlere karşı korumak ve bireylerin ileride başlarına gelebilecekleri
öngörebilmesi ve hareketlerini buna göre ayarlayabilmesi amacıyla hukuk
kurallarının açık, anlaşılabilir ve öngörülebilir olmasını gerektirir.
Hukuki güvenlik ilkesini eşya hukuku alanında somutlaştıran kurum tapuya
güven ilkesidir. Tapu sicilinin temel işlevi bir taşınmazla ilgili tüm
hakların bu sicile kaydedilerek herkese karşı ileri sürülebilmesi ve sicile
kayıtlı olmayan hakların da iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri
sürülememesidir. Bu aynı zamanda mülkiyet hakkının sağladığı güvencenin de
bir sonucudur.
Anayasa’nın 35. maddesi ise kişi özgürlüğü ile yakından
ilişkili olan mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Ancak mülkiyet
hakkı mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilir ve bu
sınırlandırmanın ölçülü ve orantılı olması gerekir. Nitekim
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hem kıyılar hem de ormanlarla ilgili
kararlarında kadastro tespiti ya da satın alma yoluyla tapulu taşınmazları
edinen kişilerin tapularının, kıyı kenar çizgisi ya da orman alanı içinde
kaldığı gerekçesiyle ve herhangi bir tazminat ödenmeksizin iptal edilmesini
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek 1. protokolün 1. maddesinin ihlali
olarak nitelendirmiştir. AİHM bu kararlarında çevrenin korunmasına
ilişkin kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkının korunması arasında makul
bir dengenin bulunması gerektiğini belirterek, karşılığı ödenmeksizin
mülkiyet hakkına müdahale edilemeyeceği sonucuna ulaşmıştır.
Kıyıların ya da ormanların korunması amacıyla
mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal
külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve yasa koyucunun buna
uygun çözüm yolları bulması gerekeceği açıktır.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 43. ve 169.
maddelerine aykırıdır; iptali gerekir.
Serdar Özgüldür bu görüşe katılmamıştır.
B- 5841 sayılı Kanun’un 3. maddesi
ile 21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na Eklenen Geçici 10.
maddenin İncelenmesi
Dava dilekçesi ve başvuru kararlarında dava konusu
kuralın aleyhe bir hüküm olduğu ve kazanılmış hakları ihlal ettiği
belirtilerek Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava ve itiraz konusu kural, Kadastro Kanunu’nun
12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen hükmün devletin hüküm ve tasarrufu
altında olduğu iddiası ile kanunun yürürlük tarihinden önce açılmış ve
henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda da uygulanmasını öngörmektedir.
Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına
eklenen kuralın yukarıda yapılan incelenmesi neticesinde Anayasa’ya aykırı
olduğu sonucuna ulaşıldığından aynı gerekçelerle kural, Anayasa’nın 43.ve
169. maddelerine aykırıdır; iptali gerekir.
Serdar Özgüldür bu görüşe katılmamıştır.
Kural, Anayasa’nın 43. ve 169. maddelerine aykırı
bulunarak iptal edildiğinden Anayasa’nın 2., 9.,
10., 36., ve 138. maddeleri yönünden ayrıca inceleme yapılmasına gerek
görülmemiştir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
25.2.2009 günlü, 5841 sayılı Çeşitli
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 2. maddesiyle, 21.6.1987 günlü, 3402
sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlede
yer alan “… iddia ve taşınmazın niteliğine …”
ibaresi,
2- 3. maddesiyle, 3402 sayılı Yasa’ya
eklenen Geçici 10. madde,
12.5.2011 günlü, E.
2009/31, K. 2011/77 sayılı kararla iptal edildiğinden, bu madde ve
ibarenin, uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız
durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için
kararın Resmî Gazete’de yayımlanacağı güne kadar YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA, 12.5.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
VII- SONUÇ
25.2.2009 günlü, 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 2. maddesiyle, 21.6.1987 günlü, 3402
sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen
cümlenin,
2- 3. maddesiyle, 3402 sayılı Yasa’ya
eklenen Geçici 10. maddenin,
Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA, 12.5.2011 gününde
karar verildi.
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Alparslan ALTAN
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
KARŞI OY GEREKÇESİ
İptal davası ve itiraz yoluyla iptali istenen
21.6.1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Kadastro tutanaklarının
kesinleşmesi ve hak düşürücü süre” başlıklı 12. maddesinin üçüncü fıkrasına
eklenen “Bu hüküm, iddia ve
taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır.”
cümlesinin Sayın çoğunlukça iptaline karar verilmiş olup, aşağıdaki
nedenlerle bu sonuca katılmam mümkün olmamıştır:
1- İptal istemine konu cümle eklenmeden önce 3402
sayılı Kanun’un 12. maddesinin üçüncü fıkrası metni şu şekildeydi: “Bu tutanaklarda belirtilen haklara,
sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren
on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak
itiraz olunamaz ve dava açılamaz.”
Bu fıkranın iptali için Karaman Asliye İkinci Hukuk
Mahkemesi’nce yapılan itiraz başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi’nin
8.10.1991 tarih ve E.1991/9, K.1991/36 sayılı kararıyla (R.G. 9.5.1992,
Sayı:21223), kadastro, tapu iptali, hak düşürücü süre gibi bir çok hukuki müesseseler irdelenmiş ve aşağıda
özetlenen gerekçeyle itiraz isteminin reddine karar verilmiştir:
“…Kadastro Yasası’yla soruna ülke bütününde
yaklaşılarak yurdun kadastral, topografik haritası yapılarak tapu sicilinin oluşması
sağlanıp, bir yerde kadastronun bitirilmesiyle yasa uygulaması son
bulacağından, Kadastro Yasası geçici bir yasadır… 12. maddenin üçüncü
fıkrasında Kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl
geçtikten sonra Kadastrodan önceki hukuksal nedenlere dayanarak itiraz
olunamayacağı ve dava açılamayacağı öngörülmüştür. Burada hak düşürücü süre
söz konusu olup, yasa koyucu böylece kamu düzeniyle ilgili bir nitelik
taşıyan kadastro işlemlerinin korunması ve düzenli bir tapu sicilinin
oluşması amacını gütmüştür. Hak arama yolunu kısıtlayan “hak düşürücü süre” hakkı ortadan
kaldırıcı, yok edici işleve sahip olduğundan, süre geçtikten sonra hakkın
varlığından söz edilemez. Hak düşürücü süre ile yasanın belirlediği sürede
bir dava açılmaması halinde hakkın kendisi sona erer. Hak düşürücü süre,
davanın görülebilirlik koşulu olduğundan, yargıç hak düşürücü süreyi
kendiliğinden, göz önünde bulundurmak zorundadır. … Bu madde de düzenlenmiş
bulunan hak düşürücü süre kamu düzeniyle ilgilidir… Anılan madde ile
tutanağı düzenlenmiş ve doğrudan doğruya ya da hükmen kesinleşmiş
sınırlandırma ve tespitlere karşı, kadastrodan önceki hukuksal nedenlere
dayanılarak açılacak tüm davaların hak düşürücü süreye bağlı olduğu
açıklanmıştır… Bu hükümle, ülkede tapu sicilinde kararlılık sağlanması,
belli hak düşürücü süre geçtikten sonra kadastrodan önceki nedenlere
dayanılarak taşınmazlarla ilgili hakların yargı organlarında tartışma
konusu yapılmasının önlenmesi amaçlanmış, yasa koyucu da bunda kamu düzeni
yönünden yarar görmüştür… İtiraz konusu kural, genel nitelikte, nesnel bir
esas getirmekte olup, mülkiyet hakkını değil, yasalarımızda görülen benzer
hükümler gibi dava hakkını sınırlandırmaktadır. Kamu düzeninin gerektirdiği durumlarda yasa koyucunun kimi hak
düşürücü süreler koyabileceği doğaldır. Kadastroya dayanılarak kurulan
sicillere karşı açılacak davaların hak düşürücü bir süreye bağlanması da
hukuk ilke ve kurallarına aykırılık oluşturmaz. Mülkiyet hakkının sağlıklı temellere oturtulmasını isteyen yasa
koyucu, ayrıca kadastro plânlarının düzenlenmesine büyük önem vererek
bunların gerçekleşmesi yolu ile kamu düzenini kurmaya ve korumaya
yönelmiştir. Uygulama sonunda saptanan durumun, belli süre geçtikten sonra
eski olaylara dayanılarak uyuşmazlık konusu yapılması istenilmemiş ve bunda
kamu düzeni yönünden yarar görülmüştür. Bu kuralla getirilen sınırlama,
mülkiyet hakkına değil, hak arama özgürlüğüne ilişkindir. Mülkiyet kavramını
değiştirmeyen, yapısını daraltmayan, bağını ortadan kaldırmayan, kullanılıp
yararlanılmasını engellemeyen, ancak ona bağlı hakların kullanılma süresini
düzenleyen kurallar doğrudan doğruya hakka yönelik değildir; incelenen
düzenlemeyle kısıtlanan, mülkiyet hakkı değil, dava açma hakkı, başvuru
hakkıdır… Yasada öngörülen durumlar ve süreler ile ilgililerin haklarını
kullanmalarında kolaylık sağlayan öbür kurallar birlikte göz önüne
alındığında, dava hakkının on yıllık hak düşürücü bir süre ile
sınırlandırılmış olmasını, bu hükmün kamu düzeni düşüncesine uygun olduğu
kadar, tanınan sürenin hakkın kullanılmasına da elverişli bulunduğu kabul
edilmelidir. Bu kuralla güdülen amacın devletin hak sahibi olmasına yönelik
olduğu da düşünülemez. Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kuralın
Anayasa’nın 35. maddesine aykırı bir yönü yoktur… 21.6.1987 günlü, 3402
sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE…”
2- Ne var ki 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinin
üçüncü fıkrası ile ilgili uygulamada; tapulu taşınmazlar hakkında, orman ya
da kıyı bölgeleri içinde yer aldıkları, dolayısıyla “yolsuz tescil”in sözkonusu olduğu gerekçesiyle Hazine tarafından tapu
iptali davaları açılmış ve Yargıtay’ın 1994-2004 yılları arasında 3402
sayılı Kanun’un 12/3. maddesini kişiler ve Hazine yönünden farklı
değerlendirmemesi sebebiyle, Hazine’nin açtığı davalar redle
sonuçlanmasına karşılık, 2004 yılından itibaren Yargıtay’ın bir
Dairesi’nin, on yıllık hak düşürücü sürenin orman ve kıyı sayılan yerler
bakımından işlemeyeceği yolundaki yerleşen içtihadı sonrasında, kişilerin
hukuka uygun şekilde edindikleri tapulu taşınmazlar bakımından Hazine’ce
açılan davalar kabul edilmiş ve tapuların iptali yoluna gidilmiştir. Üstelik bu tapu iptal davaları sonunda tapu
sahiplerine herhangi bir tazminat da ödenmemiş ve ilgililerin 50-60 yıl
önce edindikleri tapulu taşınmazlar yargı kararıyla hiçbir karşılık
ödenmeksizin ellerinden alınmıştır.
Vatandaştaki adalet ve hakkaniyet duygularını
sarsıcı mahiyetteki bu uygulama sonucu tapulu taşınmazlarına el konan
kişilerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtıkları davaların
tamamı ilgililer lehine sonuçlanmış ve Türkiye, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesini ihlâl ettiği gerekçesiyle tazminata mahkum
edilmiştir.
İşte tüm bu gelişmeler karşısında yasa koyucu, hem
kişilerin mülkiyet haklarını korumak hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
kararlarına uymak amacıyla iptal istemine konu yasal düzenlemeyi yapmıştır.
3- Özel mülkiyet ile anayasal mülkiyet arasında
fark olduğu ve anayasal mülkiyetin kapsamının özel mülkiyetten daha geniş
olduğu genel kabul görmektedir. Anayasa Mahkemesi kararlarında da,
Anayasa’nın 35. maddesinin güvence alanının sadece özel hukuk bakımından
değil, tüm malvarlığı hakları bakımından sözkonusu
olduğu belirtilmektedir. Diğer bir deyişle, Anayasa’nın 35. maddesinin
koruma alanı medeni hukuk anlamındaki mülkiyet hakkı ile sınırlı değildir.
Yukarıda işaret edilen kişilerin (tapulu taşınmazlarına el konanlar)
Anayasa’nın 35. maddesi kapsamına giren birer hakkının olduğu AİHM
tarafından da tespit edilmiştir.
Yeri gelmişken hemen işaret etmek gerekir ki,
tapuların iptal edilmesi şeklindeki sonucun hakkaniyete uygun olduğu da
söylenemez. Hukuk devleti kavramının alt açılımlarından birisi olan “hukuki
güvenlik ilkesi”, bu kişilerin uzun yıllar önce kazandıkları hakların
Devlet gücüyle ellerinden alınmasına manidir. Kişilerin, zamanında
yürürlükte olan hukuki kurallara uygun şekilde ve kamu idarelerinin
işlemleri ve belgelerine dayanarak elde ettikleri hakların, sonradan başka
bir kamu idaresinin talebi ve mahkeme kararıyla ortadan kaldırılması hukuki
güvenlik ilkesiyle bağdaşmaz ve bu durum Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk
devleti ilkesine aykırılık oluşturur.
Öte yandan Anayasa’nın 43. ve 169. maddeleri
kıyılar ve ormanlar yönünden özel bir koruma öngörmektedir. Bu durumda
Anayasa’nın 2. ve 35. maddeleri ile 43. ve 169. maddelerinin somut durumda
farklı çözümleri gerektirdiği, yani bir anlamda çatıştıkları görülmektedir.
Şu halde öncelikle yapılması gereken şey, çatışan değerlerin yorum yoluyla
birbiriyle uyumlaştırılması ve bu şekilde bir sonuca gidilmesidir. Öğretide
de benimsendiği üzere, anayasal yorum ilkelerinden birisi de “temel haklar
lehine yorum”dur. Bu ilke, Anayasa’da yer alan temel haklarla ilgili düzenlemeler
yorumlanırken, temel hakların etkisini güçlendirecek yorumun seçilmesi
gerektiğine işaret eder. Bunun doğal sonucu olarak da, temel hak
sınırlamalarına ilişkin kuralların mümkün olduğunca dar yorumlanması ve
yorum yoluyla yeni sınırlamalar getirilmemesi gerekir. AİHM’de hem kıyılar hem de
ormanlarla ilgili kararlarında; çevrenin korunmasına ilişkin kamu yararı
ile bireyin mülkiyet hakkının korunması arasında makul bir dengenin
bulunması gerektiğini belirterek, çevresel değerlerin korunması amacıyla
bireylerin tapularının hiçbir bedel ödenmeksizin iptal edilmesinin
bireylerin mülkiyet hakkına orantısız ve ölçüsüz bir müdahale anlamına
geleceği sonucuna ulaşmış ve Türkiye’nin uygulanmasının her iki alanda da
sözleşmeyi ihlâl ettiğine karar vermiştir. Mahkemeye göre, kıyı kenar
çizgisi içinde ya da orman alanında kaldığı gerekçesiyle bireylerin
tapularının iptal edilmesi, kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla bireye
ölçüsüz bir yük getirmektedir; kamu yararı, yani kıyıların ya da ormanların
korunması amacıyla bireyin özel mülküne el koymak mümkün ise de, bu kamusal
yük sadece mülk sahibinin omuzlarına bırakılmamalı, tüm topluma
paylaştırılmalıdır. Bu paylaşma ise el konulan ya da kamulaştırılan
mülkün bedelinin mülk sahibine ödenmesiyle gerçekleşecektir.
Yasa koyucu ise iptali istenen yasayı çıkararak,
kesinleşmiş kadastro tutanaklarına karşı dava açma hakkını on yıllık hak
düşürücü süreye tâbi tutmuştur. Böylece orman ya da kıyı olduğu halde
kadastro işlemleri sırasında özel mülk olarak tespiti yapılan ve bu şekilde
kesinleşerek tapuya tescil edilen taşınmazlara ilişkin olarak on yıl
boyunca idareye tapu iptali davası açma imkânı tanınmış; bu süre geçtikten
sonra dava açılamaması ilkesi getirilmiştir. Bunun anlamı, on yıllık hak
düşürücü süre sona erdikten sonra bu tapuların iptal edilmeyeceğidir.
Ancak, bu alanların ilgili kamu idarelerince her zaman kamulaştırılması
imkân dahilindedir. Kıyı ve orman gibi çevresel
değerlerin korunmasında kamu yararı olduğundan, idare buraları
kamulaştırarak doğasına uygun biçimde kullanıma tahsis edebilir. Bu
durumda, bireylerin hakkına saygı gösterme ve kamu yararını koruma amaçları
arasında makul bir denge kurulmuş olacaktır.
Bu açıklamalar çerçevesinde Anayasa’nın 2., 35., 43. ve 169. maddeleri birlikte
değerlendirildiğinde; iptali istenen kuralın bu maddelerde korunan değerler
arasında makul bir denge kurduğu, bir taraftan hukuki güvenlik ilkesini
güçlendirirken bireyin mülkiyet hakkını da koruduğu; aynı zamanda çevresel
değerler olan kıyı ve ormanların korunması için gerekli olanakları
sağladığı, böylelikle kuralın Anayasa’ya aykırı bir yönünün bulunmadığı
görülmektedir.
4- Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen
kararında da işaret edildiği üzere, kamu düzeninin gerektirdiği durumlarda
yasa koyucunun kimi hak düşürücü sürüler koyabileceği doğaldır. Mülkiyet
hakkının sağlıklı temellere oturtulmasını amaçlayan yasa koyucu, mülkiyet
hakkını değil, hak arama özgürlüğünü sınırlayan bir düzenleme yapmıştır ve
bu esasen yasa koyucunun sahip olduğu takdir hakkının doğal bir sonucudur. Yasa koyucunun kesinleşen kadastro tutanakları bakımından on
yıllık bir hak düşürücü süre öngörmesinde anayasal sınırlar içinde kaldığı
açık olduğu gibi; uygulamada ulaşılan farklı sonuçlar ve bu nedenle
kişilerin uğradığı hak kayıplarının yol açtığı mağduriyet ile AİHM
kararlarıyla bu ihlâlin tespiti üzerine kuralın nasıl anlaşılması
gerektiğine dair iptali istenen cümlenin de aynı nedenle Anayasa’ya aykırı
bir yönü bulunmamaktadır. Devlet (Orman İdaresi, Hazine vb.), tapulu
ve özel mülkiyetteki alanların orman ya da kıyı olması konusunda bir irade
göstermek istiyorsa, bu amacına söz konusu yerleri bedeli mukabili
kamulaştırmak suretiyle varabilir. Anayasa’da öngörülen doğru, dengeli ve
adil yol bu iken; kişilerin 60-70 yıl önce edindikleri hakların kaybı
sonucunu doğuracak biçimde, ilgili idarelerin istediği zaman dava açarak,
bedelsiz şekilde tapulu taşınmazlara el atması ve kişilerin mülkiyet
haklarının ellerinden alınması, Anayasa’nın 35. maddesinin de öngörmediği
bir durumdur.
Devletin bir organı olan Tapu İdaresi’nce verilen
tapuya güven duymak her yurttaşın en doğal hakkıdır. Devletin bir organının
verdiği tapuya, bir başka organının (Orman İdaresi, Hazine vb.) “yolsuz
tescil” iddiasıyla çok uzun yıllar sonra itiraz etmesi ve kişilerin
taşınmazlarının, dolayısiyle mülkiyet haklarının
önü açık biçimde süresiz dava tehdidi altında bulundurulması hukuk
devletinin koruyacağı ve benimseyeceği bir davranış biçimi olamaz.
5- 3402 sayılı Kanun’a eklenen Geçici 10. madde de
mahiyeti itibariyle bir usul kuralıdır ve bir usul kuralının derhal
uygulanması ilkesi, gerek öğretide gerek Anayasa Mahkemesi kararlarında
genel kabul gören bir olgudur. Bu bakımdan, anılan maddenin de Anayasa’ya
aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
6- Yukarıda açıklanan gerekçelerle, iptali istenen
her iki kuralın Anayasa’ya aykırı düşmediği sonucuna ulaşıldığından, iptal
istemlerinin reddi gerektiği kanısıyla, çoğunluğun aksi yöndeki kararına
katılmıyorum.
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
|