|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas
Sayısı : 2002/2 (Siyasî Parti
Kapatma)
Karar
Sayısı: 2009/1
Karar
Günü: 9.7.2009
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Türkiye Sosyalist İşçi Partisi
DAVANIN
KONUSU : Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen
yasaklara aykırı eylemleri nedeniyle Davalı Parti’nin Anayasa’nın 69. ve
Siyasi Partiler Yasası’nın 101. ve 103. maddeleri uyarınca temelli
kapatılması istemi.
I- DAVA
Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’nın kapatılma istemli 6.6.2002 günlü ve SP.49 Hz.2002/9 sayılı
İddianamesi şöyledir:
“GİRİŞ:
Çağdaş
demokrasilerde, yurttaşların devlet yönetimine katılmaları, genel ve eşit
oy hakkı ile sağlanır. Kişilerin sahip oldukları değişik siyasal görüşleri,
seçim yoluyla oy hakkı çerçevesinde birleştirerek iktidara ulaşmayı
amaçlayan ise, siyasal partilerdir. Tüzük ve programları doğrultusundaki
çalışmaları ile ulusal istencin (iradenin) oluşmasındaki rol ve görevleri
nedeniyle siyasal partilerin demokratik siyasi yaşamdaki önemleri tartışmasızdır.
Siyasal partiler,
belli siyasal düşünce ve amaçlar çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce
kurdukları ve özgürce katılıp ayrılabildikleri kuruluşlardır. Kamuoyunun
oluşmasında diğer kurumlardan daha değişik etkisi bulunan siyasal partiler
yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal
katılımı somutlaştıran hukuksal yapılardır.
Siyasal partilere
ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde Anayasa koyucunun, bu konuya özel
önem ve değer vermiş olduğu açıkça görülmektedir. Anayasa, temel ilke
olarak siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması
gerektiğini öngörmektedir.
Anayasa’nın
68. maddesinin birinci fıkrasında, “Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve
usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir”
ilkesine yer verilerek ikinci fıkrasında, “Siyasi partiler demokratik
siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” denildikten sonra üçüncü
fıkrasında da “Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa
ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler” kuralına yer
verilmiştir.
Siyasi partilerin
demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve
kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her
istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve
engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü,
Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı
zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın
ikinci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, (…) demokratik, (…) bir hukuk
Devletidir.” denilmektedir. Hukuk devleti de, her şeyden önce hukukun
üstünlüğünü kabul eden ve koruyan devlettir.
Siyasal partilerin,
uyacakları esasların Anayasa’da yer alması, çalışmaların Anayasa ve yasa
kurallarına uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, onların olağan bir
dernek sayılmadıklarını, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğesi olduklarını
doğrulamaktadır.
Anayasa’nın,
68. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Siyasi partilerin tüzük ve programları
ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet
egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf
veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.” diye
belirtildikten sonra, 69. maddesinin altıncı fıkrasında da, “Bir siyasi
partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden
ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikteki fiillerinin
işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi
halinde karar verilir.” dördüncü fıkrasında ise, “Siyasi partilerin
kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine
Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.” denilmişti.
Görülüyor ki,
devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesinde
başlıca araç oluşları, Anayasa koyucu, siyasal partileri öteki
tüzelkişilerden farklı görerek kapatılma nedenlerini Anayasa’da özel
biçimde düzenlemiştir.
Demokrasinin
olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri
ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasa koyucu, onları
öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında
uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel
olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında,
çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler
çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlemesini de öngörmüştür.
Anayasa’nın anılan
buyurucu kuralı uyarınca çıkarılan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda;
siyasi partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri ve
kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı
kurallar getirilmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da yer alan yasaklara
uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği
ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı
öngörülmüştür.
Davalı siyasi
parti, gerekli bildiri ve belgeleri 03.01.1993 günü İçişleri Bakanlığına
vermesiyle Siyasi Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik
kazanmıştır.
Türkiye Sosyalist
İşçi Partisi Genel Merkez ve il merkezinin bulunduğu binada 12.12.2000 günü
yapılan aramada silahlı örgüt üyelerinin resimleri, döviz ve pankartları
bulunmuştur. Bu nedenle davalı partinin Genel Başkanı
Turgut KOÇAK ile merkez yürütme kurulu üyesi Hasan YAVAŞ ve Necmi ÖZYURDA hakkında parti binalarını silahlı
çetelerin organize ettiği eylemcilere bilerek açtıkları ve binalarının bir
kısmının tamamen onların hizmetine verdikleri nedeniyle Ankara Devlet
Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca “Hürriyetçi demokratik düzeni
yıkarak yerine komünist bir düzeni kurmak için kurulu silahlı çetenin hal
ve vasfını bilerek yardım etmek” suçundan 09.01.2001 gün ve 2000/620
Hazırlık, 2001/5 Esas sayılı iddianame ile kamu davası açılmıştır. Ankara
1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesince, sanıkların
atılı suçtan dolayı; TCY.nın
169, 59, 40, 31 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca sonuç olarak
3’er yıl 9’ar ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve 3’er yıl
süreyle kamu hizmetlerinden yasaklanmalarına karar verilmiş ve bu karar
Yargıtay 9. Ceza Dairesince onanarak kesinleşmiştir. Parti Genel Başkanı
ile Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin ayrıntılarına aşağıda yer verilecek
olan mahkemece saptanan eylemlerinin, Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası’na
aykırılık oluşturduğu kanısına varılmıştır.
II-
DAVA KONUSU EYLEMLER
Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 15.5.2001 günlü
2001/7 esas ve 2001/70 sayılı kararında belirtildiği gibi, adı geçen davalı
parti Genel Başkanı ve Merkez Yürütme Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu
davası TCY.nın 169.
maddesinden kaynaklanan silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık
suçuna ilişkindir. Davaya konu olay şöyledir:
12.12.2000 günü F
tipi cezaevlerini protesto eden ve ölüm oruçlarına destek veren örgüt
mensupları davalı partinin Genel Merkez ve il örgütünün bulunduğu, Ziya
Gökalp caddesindeki binası önünde gösteri yapmaya başlamışlardır.
Göstericilerin gösteri sırasında, Güvenlik kuvvetleri saldırıda bulunmaları
üzerine Güvenlik kuvvetlerinin de gösteri yapanlara müdahale ettiği ve
gösteri yapanların da çevredeki binalara kaçtıkları bundan dolayı da davalı
parti binasının olay günü arandığı anlaşılmıştır.
Mahkemece kabul
edilen duruma göre davalı partinin Genel merkez binasında yapılan aramada
<< “2x1.5 ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılmış
“yaşasın ölüm orucu, direnişimizin zaferi”, 4x2.5 ebadında sarı bez üzerine
kırmızı harflerle yazılmış, “Buca-Ümraniye-Ulucanlar… evlatlarımız
hiç teslim olmadı ki”, Tiyadlı aileler imzalı,
3x1.5 ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılmış “Hücreler
ölümdür, karşı çıkalım” ibareli bez pankartların ve aynı zamanda “Hayati
Can-Bayrampaşa Cezaevi TKP/ML, Hicabi Küçük-
Bursa Cezaevi TİKB, Ali Ayata- Bursa Cezaevi
TKP/ML, Müjdat Yanat- Aydın Cezaevi DHKP/C, Bilginç Özkeskin- Bayrampaşa
Cezaevi DHKP/C,Tahsin Yılmaz-
Bayrampaşa Cezaevi TİKB, Hüseyin Demircioğlu
Ankara Kapalı Cezaevi MLKP, Aygün Uğur Ümraniye
Cezaevi TKP/ML,Altan Berdan Kerimgiller-Bayrampaşa Cezaevi DHKP/C, Osman
Akgün-Bayrampaşa Cezaevi TİKB, Alye İdil
Ekmen-Çanakkale Cezaevi DHKP/C isimli şahışların
20x40 ebadında fotoğrafları ve ayrıca hücrelere izin vermeyeceğiz Ankara Tiyad imzalı, “Hücrelere değil, Sağlığa Bütçe, Tutsak
Yakınları imzalı” evlatlarımızı öldürtmeyeceğiz, Tiyadlı
aileler, yaşasın açlık grevi direnişimiz Tiyadlı
aileler, F tipi kapatılsın, Tutsak aileleri imzalı” ibareli dövizlerin
asılı olduğu tespit edilmiştir.
Ayrıca Sosyalist
İşçi Partisinin binasında yapılan aramada, vitaminli ağrı kesici ilaçlar,
bebek mamaları, serum için kullanılan inffüzyon
setleri, beyaz bez üzerine siyah yazılar ile yazılmış, şahısların
üzerlerinde giydikleri, “Yaşasın ölüm orucu direnişimiz” imzalı 10 adet,
Hücrelere girmeyeceğiz Tiyad imzalı 7 adet,
Hücrelere izin verme Tiyad, imzalı 3 adet olmak üzere
toplam 20 adet yelek, ayrıca salon içerisinde yeşil renkli kenneks marka spor çanta içerisinde Tiyadlı
anneler Ankara’ya yürüdü yazılı 6 adet video kaseti,
1x2 ebadında kırmızı bez üzerine beyaz harflerle yazılmış yaşasın ölüm
orucu direnişimiz, Tiyadlı aileler yazılı, 5x2
ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılı, yaşasın ölüm orucu
direnişimiz Tiyadlı aileler yazılı, 5x10 ebadında
kırmızı bez üzerine sarı yazılar ile yazılmış, yaşasın ölüm orucu
direnişimizin zaferi, Tiyadlı aileler yazılı, 1.5x6
ebadında kırmızı bez üzerine sarı yazılar ile yazılı gıda iş 5x4 ebadında
kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılı “Evlatlarımız ölümlere ya siz bu
yükü taşımaya hazır mısınız” Tutsak aileleri imzalı, 2x3 ebadında kırmızı
bez üzerine sarı harflerle yazılmış “Yaşasın ölüm orucu direnişimizin
zaferi Tiyadlı aileler imzalı, 50x75 ebadında
cezaevinde sözde işkence gördüğü iddia edilen şahısların kırmızı fon
üzerine yapıştırılmış 25 adet fotoğrafı, tutsaklar değil katiller
yargılansın, adalet istiyoruz Tiyad aileleri
imzalı 1 adet, DGM’ler kapatılsın, TMY kaldırılsın, Tiyad
aileleri imzalı, direniş geleneği sürüyor tutsak aileleri imzalı, anaların
öfkesi katilleri boğacak şeklinde yazılmış dövizler>> bulunmuştur.
III-
KONUYLA İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER
Davalı siyasi
partinin, kapatılma nedeni olarak iddianamede dayanılan ve ilgili görülen
Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası kuralları şunlardır:
A-
Anayasa Kuralları
Siyasi Partilerin
kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel öğelerini
belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini
oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:
Madde 68-
“…
Siyasi partilerin
tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti
ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine
aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik
edemez…”
Madde 69-
“…
Bir siyasi partinin
68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü
temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak
haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde Karar
verilir. (Ek cümle: 3.10.2001- 4709/25 md.) Bir siyasi parti, bu
nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu
durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim
organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya
grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller
doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği taktirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş
sayılır…”
B-
Siyasi Partiler Yasası Kuralları
Anayasa’nın
buyurucu kuralı uyarınca çıkarılan, 2820 sayılı Siyasi Partiler
Yasası’ndaki dava konusu ile ilgili,
Madde 101-
(Değişik: 12.8.1999 - 4445/16 md.) “Anayasa
Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı;
a) Bir siyasi
partinin tüzük ve programının devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,
milletin egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı
olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü
savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
b) Bir siyasi
partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı
eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
c) …
Hallerinde
verilir.
Anayasa Mahkemesi,
yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma
yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin
almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak
kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın
tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verilebilir.”
Madde
103- (Değişik: 12.8.1999 - 4445/18 md.)
“Bir siyasi
partinin Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı
eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu Anayasa Mahkemesince
belirlenir.
Bir
siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir
şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan
veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet
Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya
açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti
organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin
odağı haline gelmiş sayılır.”
IV-KAPATMA
NEDENLERİ VE DEĞERLENDİRME
Anayasa’nın 69.
maddesinin altıncı fıkrasına göre, bir siyasi partinin eylemlerinden dolayı
temelli kapatılması için 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince saptanması
öngörülmektedir.
Anayasa’nın 68.
maddesinde, “sınıf diktatörlüğünü savunma ve yerleştirmeyi amaçlama”, “suç
işlenmesine teşvik etmek” eylemleri yasak eylemlerden sayılmıştır.
Sınıf
diktatörlüğünü savunan yukarıda adları açıklanan silahlı örgüt mensuplarına
ait, pankart, döviz ve resimleri parti binasında saklamak bu örgütlerin
eylemlerinin davalı parti tarafından benimsendiğinin ve desteklendiğinin
bir göstergesidir.
Bunlarında,
Anayasa’nın 68. maddesinde yasaklanan “sınıf diktatörlüğünü savunma”
görüşünü benimseme ve “suç işlenmesini teşvik etmek” eylemi niteliğinde
olduğu açıktır. Söz konusu bu eylemlerden dolayı davalı partinin genel
başkanı Turgut KOÇAK ile merkez yürütme kurulu üyeleri Hasan YAVAŞ ve Necmi ÖZYURDA’nın, mensubu
oldukları partinin genel merkez binasında silahlı örgüt mensuplarınındöviz, pankart ve örgüt mensuplarının
resimlerini saklamak suretiyle, TCY.nın
169. maddesinde yazılı silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık etme
suçunu işlediklerinden dolayı hükümlülüklerine karar verilmiştir.
Görülüyor ki,
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemler,
Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ile Siyasi Partiler Yasası’nın
103. maddesinin ikinci fıkrasında belirtildiği gibi, partinin genel başkanı
ile merkez karar yönetim organı üyeleri tarafından kararlılık içinde
işlendiğinden, partinin söz konusu eylemlerin odağı durumuna gelmiş
sayılacağı kuşkusuzdur.
Bu nedenlerle,
davalı Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin, Anayasa’nın 68. maddesinin
dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden dolayı, 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasası’nın (b) bendi ile 103. maddeleri ve Anayasa’nın 69.
maddesinin altıncı fıkrası uyarınca kapatılmasına karar verilmesi
gerekmektedir.
V-
SONUÇ VE İSTEM:
Yukarıda açıklanan
gerekçelerle davalı partinin eylemleri Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü
fıkrasına aykırı olduğundan, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi ile 103. maddeleri ve
Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca temelli kapatılmasına
karar verilmesi iddia ve talep olunur.”
II- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Davalı Siyasi
Parti’nin 13.8.2002 tarihli ön savunması şöyledir:
“1)
TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na
göre siyasi hükmi şahsiyeti haiz Anayasal bir kuruluştur.
2) Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığına ait 09.01.2001 tarih ve 2001/4 sayılı iddianame müstenidatında yer alan suç ve fiiller ile suçlamaların
parti tüzel kişiliği ile rabıtası bulunmaktadır.
3) Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığına ait
15.05.2001 gün ve 2001/7 E., -2001/70 karar sayılı dosya kapsamında sanık olarak
yargılanan ve aleyhlerine hüküm tesis olunan Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve Hasan Yavaş
her ne kadar siyasi partimizin eski genel başkanı ve parti meclisi
üyeleriyse de işlenen suç bireysel olup kendilerini ilzam etmektedir.
Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi
Başkanlığı nezdinde yardım ve yataklık fiilinden dolayı aleyhlerine kamu
davası açılan sanıkların organize olarak TSİP veya TSİP tüzel kişiliği
altında suç işlemleri mümkün değildir.
4) TSİP hiçbir şekilde
suça ve fiile iştirak etmemiş, suç ve fiilde sanıklarla irade birliği
içerisine girmemiştir. Aksi halde TSİP’in tüm
organlarını teşkil eden yöneticileri aleyhine de dava açılması gerekirdi ki
fiilin niteliği ve parti tüzel kişiliği ile bir ilgisi olmaması nedeniyle
bu yönde dava ikamesi yoluna gidilmemiştir. Bu anlamda partimizin isnat
olunan fiillerle hiçbir rabıtası bulunmamaktadır.
5) 2820 sayılı
Siyasi Partiler Kanunu’na göre Yargıtay Başkanlığı’nca gönderilen ihtara
istinaden 05.05.2002 tarihinde partinin olağan genel kurulu yapılmış ve
parti yöneticileri ve organları teşkil etmiştir.
Son savunmaya esas
olmak üzere yukarıdaki kısa açıklamalarımızın ve ön savunmamızın dosyasına
alınması ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası uyarınca olağan genel
kurulunu yapan partimiz hakkındaki kapatma talebinin reddi için başvurmak
zarureti hasıl olmuştur.
YASAL
DAYANAKLAR: Anayasa, 2820 sayılı Yasa, ilgili mevzuatı
MADDİ
DAYANAKLAR: Dosya, her türlü delail
SONUÇ:
Yukarıda sunulan nedenlere ve ekli belgelere istinaden;
A-) 05.05.2002
tarihinde olağan genel kurulunu tamamlayıp partinin genel başkan ve
organlarının yeniden teşkil etmesinin de göz önüne alınmasıyla aleyhlerine
hüküm tesis olunan Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve Hasan Yavaş’ın suç ve fiillerinin partimiz
ile hiçbir rabıtasının olmadığının kabulüne,
B-) 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasası’na aykırı hiçbir işlem ve eylemi olmayan partimiz
aleyhindeki kapatma talebinin reddine karar verilmesi hususunda Yüce
Başkanlığın emir-tensip ve müsaadelerini saygılarımla arz ederim.”
III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ
ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’nın 25.10.2002 tarihli esas hakkındaki görüşü şöyledir:
“…
Davalı Parti ön savunmasında;
- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet
Başsavcılığı’nca düzenlenen 09.01.2001 tarih ve 2000/260 hz, 2001/4 sayılı iddianamede yer alan suçlamaların
Parti tüzel kişiliği ile ilgisinin bulunmadığını; ayrıca belirtilen dava
nedeniyle Ankara 1 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 15.5.2001
tarih ve 7/70 sayılı kararla mahkum edilen Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve Hasan
Yavaş’ın eylemlerinin adı geçen kişileri bağlayacağını ve bu kişilerin
Parti tüzel kişiliği adı altında suç işlemelerinin mümkün olmadığının;
Parti’nin mahkumiyete konu olaylara ilişkin olarak mahkum olanlarla irade
birliği içerisinde bulunmadığını;
-
AdıgeçenkişilerinParti’yleilgilerininsonbulup,yerlerinegörevlendirilmeler
yapılmış olduğunu belirterek, açılan davanın reddini talep etmiştir.
Davalı
Parti’nin savunması Anayasa ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası yönünden
dayanaktan yoksundur. Şöyle ki; Başsavcılığımızca düzenlenen 06.6.2002
tarihli iddianamede de açıklandığı ve vurgulandığı üzere;
- Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasına göre,
bir siyasi partinin eylemlerinden dolayı temelli kapatılması için 68 inci
maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline
geldiğinin Anayasa Mahkemesince saptanması öngörülmektedir.
Anayasanın
68 inci maddesinde, “sınıf diktatörlüğünü savunma ve yerleştirmeyi
amaçlama”, “suç işlenmesini teşvik etmek” eylemleri yasak eylemlerden
sayılmıştır.
Adı
geçen kişilerin mahkumiyetlerine konu eylemler,
Parti ile ilgisi olmayacak şekilde işlenmiş değildir. Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Bassavcılığınca düzenlenen
iddianamede ve bu iddianameye dayalı mahkumiyet
kararında sayılan sınıf diktatörlüğünü savunan silahlı örgüt mensuplarına
ait, pankart, döviz ve resimlerinin partinin genel merkezinde saklanması ve
bulundurulması, bu örgütlerin eylemlerinin davalı parti tarafından
benimsendiğinin ve desteklendiğinin bir göstergesidir.
Anayasanın
68 inci maddesinde yasaklanan “sınıf diktatörlüğünü savunma” görüşünün
benimsenmesinin “suç işlenmesini teşvik etmek” eylemi niteliğinde olduğu
açıktır. Söz konusu bu eylemlerden dolayı
(Başsavcılığımız Siyasi Partiler Sicil Bürosu kayıtlarına göre suç tarihi
itibarıyla) davalı Partinin Genel Başkanı olan Turgut Koçak ile merkez
yürütme kurulu üyeleri olan Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda’nın, mensubu oldukları partinin genel merkez
binasında silahlı örgüt mensuplarının döviz, pankart ve örgüt mensuplarının
resimlerini saklamak suretiyle, TCY’nın 169 uncu
maddesinde yazılı silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık etme suçunu
işlediklerinden dolayı hükümlülüklerine karar verilmiştir.
Görülüyor ki, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası
hükmüne aykırı eylemler, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası ile
Siyasi Partiler Yasasının 103 uncu maddesinin ikinci fıkrasında belirtildiği
gibi, partinin genel başkanı ile merkez karar ve yönetim organı üyeleri
tarafından kararlılık içinde işlendiğinden, partinin söz konusu eylemlerin
odağı durumuna gelmiş sayılacağı kuşkusuzdur.
- Mahkum olan kişiler yerine parti organlarında başka
üyelerin görevlendirilmesi hususu,açılan dava 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 102 nci maddesine dayanmadığından sonuca etkili değildir.
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin, Başsavcılığımızca
düzenlenen iddianame ile yukarıda belirtilen nedenlerle, Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden dolayı, 2820
sayılı Siyasi Partiler Yasasının 101 inci maddesinin (b) bendi ile 103 üncü
maddeleri ve Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca
(fiillerinin ağırlığı da gözetildiğinde) temelli kapatılmasına karar
verilmesi gerekmektedir.
SONUÇ VE İSTEM:
Yukarıda
belirtilen nedenlerden dolayı Başsavcılığımızca düzenlenen 06.6.2002 tarih
ve 2002/9 hz. sayılı iddianame doğrultusunda
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi
talep olunur.”
IV-
DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Davalı
Siyasi Parti’nin yaptığı 21.4.2003 tarihli savunması şöyledir:
“AÇIKLAMALAR
Siyasi
partilerin kapatılmasına ilişkin olarak mahkemenizce kullanılan yetkinin,
“yargılama yetkisi” niteliğinde olduğu ve parti tüzel kişiliği açısından
yaratacağı sonuçlar bakımından bir ceza davası sayılması gerektiği açıktır.
Temel Hak ve Özgürlükler rejimi açısından adil bir yargılanma sonucu verecek
“alenilik, sözlülük, karşılıklılık, silahlarda eşitlik” ilkelerinin bir
ceza yargılaması açısından ancak duruşma ile temin edileceği göz önünde
bulundurularak, 18.06.2002 tarihli mahkemeniz kararının 7. fıkrasında
öngörülen dinleme ile yetinilmeyerek
YARGILAMANIN DURUŞMALI YAPILMASINI talep
ediyoruz.
1)Gerek06.06.2002tarihliiddianamede,gerekse
25.10.2002 tarihli davanın esası ile ilgili Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı görüşünde parti kapatma isteminin Anayasanın 68. maddesinin 4.
fıkrasında belirtilen yasaklara aykırı eylemlere dayandırıldığı
görülmektedir. Bu durumda iki hususun altı çizilmelidir:
A-
Başsavcılıkça “eylemler” değil, tek bir gün ve tek bir eylem
gösterilmektedir. Bu, Ankara 1 No’lu Devlet
Güvenlik Mahkemesi’nin 2001/7 E. 2001/70 K. sayılı 15.05.2001 tarihli
kesinleşmiş hükmünde değinilen olaydır. Sözü geçen tek olayın Anayasanın
68. maddesinin 4. fıkrasında ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun
101/b maddesinde sözü edilen “odak haline gelme” anayasal kavramını karşılayıp
karşılamadığı tartışılacaktır.
B-
Bu durumda Başsavcılık, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/a bendi
kapsamında herhangi bir iddia ileri sürmemekte, başka bir deyişle Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi (TSİP)’nin tüzük, program
ve diğer temel yazılı belgelerinde Anayasanın 68. maddesinin 4. bendi
yasaklarına herhangi bir aykırılık görmemektedir. Bu nedenle dava dosyası
içerisinde hiç değinilmemiş olan parti tüzüğünün başsavcının iddialarını
çürütücü niteliği gösterilmeye çalışılacaktır.
A-l)
- TSİP, Siyasi Partiler Yasasının 8. maddesine göre
tüzel kişilik kazandığı 03.01.1993 tarihinden bu yana hiçbir soruşturma
yahut kovuşturmaya uğramamıştır.
- Bu tarihten bu yana hiçbir TSİP üyesi, Anayasanın 68.
maddesi 4. fıkrasında öngörülen parti yasaklarının Türk Ceza Kanunu ve
Terörle Mücadele Kanunu’ndaki karşılıklarını düzenleyen herhangi bir ceza
kovuşturması geçirmemiştir.
-
F tipi kapalı cezaevlerine karşı 20.10.2000 tarihinden başlayarak günümüze
kadar süren çeşitli ve kapsamlı protesto etkinliklerine ilişkin 2911 sayılı
Yasaya, Basın Kanununa, Terörle Mücadele Kanunu’na muhalefet nedeniyle
Ankara Mahkemelerinde açılmışbulunan 100’e yakın davada parti
tüzel kişiliğine, yöneticilerine veya üyelerine yönelik bir suçlama öne
sürülmemiştir. Oysa; aynı dönem içerisinde Türk
Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Onur Kurulu, Tüm Yargı Sen Genel Merkezi
Yönetim Kurulu, İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi Yönetim Kurulu,
Halkevleri Mamak ve Dikmen Şubeleri Yönetim Kurulları, Tutuklu Aileleri
Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu üyeleri hakkında
cezalandırma ve tüzel kişilikler için kapatma talepli davalar açılmıştır. TSİP’in bu alanda etkin ve yasadışı bir faaliyeti
bulunsaydı soruşturma ve kovuşturma yürütülmüş olacağı açıktır.
Yukarıda
3 bent halinde değerlendirdiğimiz temelde, Parti Tüzel kişiliğinin “F Tipi
Kapalı Cezaevlerinin protesto edilmesi” konulu “yoğun bir biçimde işlenmiş,
süreklilik ve kararlılık içinde tekrarlanmış, tek tek
ve toplu olarak değişik zaman ve mekanlarda
gerçekleştirilen, partinin yönetici kademeleri ve yetkili kurullarında
açıkça veya zımnen benimsenmiş” bir faaliyeti bulunmadığı ortadadır. Bu
sayılanların “odak olma” Anayasal kavramının kapsam ve mahiyetini
oluşturdukları tartışmasızdır. (Anayasa Mahkemesi 1998/2 E., 1998/1 K. Başkanvekili Güven DİNÇER’in
değişik gerekçe şerhi.)
A-2)
2820sayılıSiyasiPartilerKanunu’nunmülga 103. maddesinin 2. fıkrasında
“suç mihrakı haline gelme” şartları sayılmakta idi ve parti üyelerinin
parti yasaklarına aykırı davranışlarından dolayı hüküm giymiş olmaları,
bunlar arasındaydı. Oysa bugünkü düzenlemede; partinin
önceki Genel Başkanı Turgut KOÇAK, önceki Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Hasan
YAVAŞ ve önceki üye Necmi ÖZYURDA hakkında,
Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi
tarafından verilen hükmün, yürürlükteki yasaya göre “odak olma” sorunu ile
herhangi bir ilgisi bulunmayıp ancak 2820 sayılı Yasanın 102. maddesi
kapsamında üyeliklerinin sona erdirilmesi değerlendirilmesine konu
edilebileceği açıktır. Oysa Başsavcının bu konu ile ilgili herhangi
bir girişimi olmamıştır.
Dosyanız
içerisindeki 04.06.2002 tarihli tutanağın tamamen yanlış bilgiler içerdiği,
yaptığımız başvuruya verilen 03.04.2003 tarihli cevaptan anlaşılmaktadır.
Başka bir deyişle kanatma davasının anılmasından tam 1 ay önce yapılan
büyük kongrede adı geçen kişilerin parti ile ilişkileri tamamen
kesilmiştir. 05.05.2002 tarihli kongre hazirun
cetvelinde de isimleri bulunmamaktadır.
Gerek
bu tutanağın ve buna dayalı olarak hazırlanan iddianame ve mütalaanın
gerekse Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi
işlemlerinin bir başka önemli maddi hataya daha dayandığı anlaşılmaktadır. Necmi ÖZYURDA partinin hiçbir yönetici kurulunda
bulunmayıp sadece üyesidir. Ancak çeşitli aşamalarda belirtilmiş olmasına
rağmen iddia makamlarının bu konudaki maddi hatası düzeltilememiştir.
A-3)
İddianamenin
tek dayanağı olan Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik
Mahkemesi kararı, bu yargılamaya esas alınabilecek nitelikte değildir.
-
Dönemin kolluk politikaları ve siyasal konjonktürü nedeniyletamamen F tipicezaeviprotestolarının kontrolaltınaalınması amacıyla,
yani önleyici kolluk psikolojisi içerisinde verilerek kesinleştirilmiş
bulunan bu karar, adil ve hukuksal değildir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinde devam etmekte olan bir başvurunun konusudur. Başvuruların
kabulü halinde, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun değişik 327. maddesi
uyarınca yargılamanıniadesitalebinekonuedilecektir.Zira mahkemeniz önündekiyargılamada
temelkabuledilmişolması,buadaletsiz hükmün sonuçlarının tazminat
ile ortadan kaldırılamayacağının en önemli göstergesidir.
- Bu hükmün gerekçesinde bizzat kıdemli hakim üye
tarafından muhalefet şerhiyle belirtilen hususlar göz önüne alınmak
zorundadır. “Pankart,dövizvediğermalzemelerinsanıklartarafındanpartibinasına konulduklarına dair delil bulunmadığı… sanıkların
bu malzemelerin kendilerine ait olmadığı yönündeki savunmalarının aksi
ispat olunmadığı... salt parti binasında
bulunmasının suç teşkil etmeyeceği” açıktır.
12.12.2000günü,PartiGenelMerkezinin de bulunduğu Ziya Gökalp Caddesi’nin Kızılay’a yakın
kesiminde büyük toplumsal olaylar ve karışıklıklar meydana gelmiş “Ülkücü”
olarak bilinen gruplarca partinin kapısı kırılmak suretiyle içeri girilerek
ağır zarar verilmiştir. Temin ederek sunmaya çalışacağımız Ulusal Basın ve
Yayın Kanallarında yayımlanmış görüntülerde partinin camlarından sokağa
“Bozkurt işareti” yapan, bayrak sallayan ve eşyaları caddeye fırlatan
kişiler bulunduğu görülebilecektir. Tüm bu olaylar sırasında yargılanan
sanıklar da dahil olmak üzere hiçbir parti
üyesinin binada bulunmadığı, yine kolluk tarafından yapılan arama ve zaptetmeye de hiçbir parti temsilcisinin katılmadığı
açıktır. 12.12.2000 tarihinde Kızılay’da saldırıya uğrayan ve F tipi
hapishaneleri protesto etmek amacıyla bir araya gelmiş kalabalığın,
kendilerine saldıran siviller ve kolluk görevlilerinden kurtulabilmek için
içerisinde Özgürlük ve Dayanışma Partisinin (ÖDP), Eğitim Sen 1 No’lu Şubenin, Pir Sultan Abdal Derneği Genel
Merkezi’nin de bulunduğu binaya kaçtıkları tartışmasızdır.
Aynı
gün yapılan kolluk aramalarında sokakta, bina içerisinde ÖDP Ankara İl
Merkezine ait dairede aynı nitelikteki döviz ve pankartlardan çokça ele
geçmiş ve bu husus tutanak altına alınmıştır. Aynı pankart ve dövizlerin zaptedildiği ÖDP hakkında herhangi bir soruşturma
yapmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının TSİP hakkındaki tutumunu
anlamak mümkün değildir.
Partiilehiçbirilişkisibulunmayanvesokaktaki çatışmalardan kaçan kişilerin ellerinde döviz ve
pankartlar bulunduğu, bizzat mahkeme tarafından da (Gerekçeli karar sayfa
4) belirtilmektedir. Olaylar sonunda bir çoğu
yaralanan ve bir kısmı gözaltına alınan bu kişilerden “yasadışı silahlı
örgüt mensubu” diye söz etmek hem hüküm mahkemesinin hem de dosyanızda
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının içerisine düştüğü ağır ve kabul
edilemez bir hukuksal yanılgıdır. Sadece bir kısmı hakkında o da 2911
sayılı Yasaya muhalefetten dava açılan bu kişilerden tamamına yakını beraat
etmiş yahut haklarında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar
verilmiştir. Hukuksal kabul edilemeyecek ön yargılarla isimleri ve
haklarındaki hukuksal süreç dahi bilinmeyen bu kişilere “silahlı örgüt
üyesi” yaftasının yapıştırılması dayanaktan yoksundur.
- Ortada yasadışı silahlı örgüt mensubu bulunmadığı gibi
Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi kapsamında bir yardım ve yataklık
faaliyeti de söz konusu değildir. Ancak ortada kesinleşmiş bir mahkeme
kararı bulunduğu göz önünealınaraksorunun;sanıklarTurgutKOÇAK, Hasan YAVAŞ ve Necmi ÖZYURDA’nın “yasadışı
silahlı örgütlere yardım” edip etmedikleri değil, dosya içerisindeki maddi
oluşun, 2820 sayılı Kanunun 101. maddesi b bendi ve Anayasanın 68. maddesi
4. fıkrası kapsamında TSİP’in “odak olma”
Anayasal tanımına girmesini sağlayıp sağlamadığıdır. Başka bir deyişle,
bizce adil ve hukuksal olmamasına rağmen tek bir sanık için yardım ve
yataklık yönünde kesin bir hükme konu edilmiş davranışının, o kişinin üyesi
olduğu parti için de aynı anda odak olma sonucunu doğurmaya yeterli veya
elverişli olup olmaması sorunudur. Yukarıda da değindiğimiz gibi odak olma,
münferit bir olaya veya birkaç olaya bağlanamaz, belirli yönde
yoğun-sürekli-kararlı siyasal eylem ve söylemler bütünlüğü gerektirir. Tek
bir güne, tek bir olaya yahut tek bir üveye davalı kararların o kişinin
cezalandırabilmesine yettiği durumlarda bile odak olma haline yeterli
gelmeyeceği açıktır.
B-l)
Partitüzüğünün,Amaçbaşlıklı1. maddesininb bendinde “Türkiye Sosyalist İşçi
Partisi’nin amacı, sosyalizme giden yolda ülkemizin emperyalizmin ve yerli
ortaklarının tahakkümünden kurtularak özgürleşmesi, halkın demokratik
iktidarının kurularak doğrudan sosyalizme geçilmesidir.” Örgüt yapısı
üst başlığını taşıyan 10. maddesinde yer alan “Parti örgütü merkez
organları, il ve ilçe örgütleri, TBMM, İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi
gruplarından oluşur.” ibarelerinden açıkça anlaşılacağı gibi
parlamenter ve demokratik ilkeler çerçevesinde kurulmuş ve teşkilatlanmıştır.
Gerek 1974-1980 yılları arasındaki 1. kuruluş
gerekse 1993’ten günümüze devam eden 2. kuruluş dönemlerinde Anayasal
parlamenter rejimin yasadışı ve şiddet temelinde değiştirilmesini öngören
hiçbir siyasal eylemi yahut eğilimi bulunmamış ve bu kapsamda her hangi bir
suçlama ile karşılaşmamıştır.
Köklü
ve uzun süreli bir sosyalist-siyasalfaaliyet göstermiş olan partinin
siyasal yelpaze içerisinde önemli kategorik faklılıklarla yahut ideolojik
ve siyasal ilkelerle ayrıldığı silahlı siyasal faaliyetleri teşvik veya
kışkırtmak ile suçlanması tarihsel ve siyasal açık gerçeklerle
bağdaşmamaktadır.
TSİP’in tüzük ve programı ortadayken, 1974 yılından bu
yana herhangi bir yasadışı silahlı faaliyetle ne siyasal ne de hukuksal
olarak ilişkilendirilmemişken, başka ve silahlı siyasal faaliyetleri teşvik
ettiği yahut bunlara yardım ve yataklık ettiği, bu amaçla bir odak haline
geldiği iddiası hem siyasal hem de hukuksal literatür
yönünden anlamdan yoksundur.
Adı
geçtiği iddia olunan DHKP-C, TKP/ML, MLKP, TİKB örgütleri hakkında
mahkemenizce de bilgi sorulmuş ve gelecek bilginin yargılamanın esasında
kullanılacağı izlenimi oluşmuştur. Bu isimler nereden elde edilmiştir?
Parti binasında bu isimlerin yer aldığı örgütsel dokümanlar, yayın
organları, belgeler, imzalı yazılar BULUNMAMAKTADIR. Söz konusu örgüt
isimleri 1996 yılında Türkiye çapında cezaevlerinde yürütülen açlık grevi
ve ölüm orucu eylemlerinde yaşamını yitirmiş tutuklu ve hükümlülerin
fotoğraflarının yapıştırılı bulunduğu bir
dövizden alınmıştır. Örgüt adlarının kullanılma yeri, fotoğrafı verilen
kişinin hangi cezaevinde ve hangi siyasi davadan tutuklu veya hükümlü
bulunduğunu belirtir fotoğraf altı açıklamalarıdır. Örneğin; Hayati CAN -
Bayrampaşa Cezaevi - TKP/ML, Hicabı KÜÇÜK - Bursa Cezaevi - TİKB, Müjdat
YANAT - Aydın Cezaevi -DHKP-C gibi...
1996
yılında yaşamını yitirmiş bu kişilerden çoğu henüz tutuklu iken ölmüş olup
sadece yargılandıkları davaları gösterir bu fotoğraf altı ibaresinin sanki
adı geçen örgütlerin sağ, faal ve kesinleşmiş hükümler ile örgütsel bağları
sabitlenmiş mensuplarıymış ve desteklenmeleri yoluyla örgütlere yardım
ediliyormuş şeklinde yorumlanmasının hukuken kabul edilebilir olmadığı
ortadadır. Bu kişilerin isim ve fotoğrafları ile yargılandıkları davaların
ve siyasal örgüt isimlerinin belirtildiği bir çok
gazete, kitap ve yayın serbestçe satılmakta hakkında dava açılmış olan bir
kısmı hakkında da beraat kararı verilmiştir.
SONUÇ VE İSTEM:
1.
Açıkladığımız nedenlerle; davamızın duruşmalı olarak görülmesine,
2.
Savunmalarımız ve duruşmada yapacağımız değerlendirmeler ile
sunduğumuz tüm delil ve belgeler göz önünde bulundurularak davanın reddine
karar verilmesini dilerim. Saygılarımla. 21.04.2003”
V-
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI PARTİ
TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI
Anayasa
Mahkemesinin Çalışma ve Yargılama Usûlü’nü
belirleyen Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası uyarınca Anayasa
Mahkemesi, 31.10.2002 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sözlü
açıklamasını, 7.11.2002 tarihinde ise davalı siyasî parti temsilcilerinin
sözlü savunmalarını dinlemiştir.
A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü
Açıklaması
Başsavcının sözlü
açıklaması şöyledir:
“BAŞKAN - 5 Haziran 2003 Perşembe Saat
10.03
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması istemiyle açılan, esas 2002/2 Siyasî
Parti Kapatma Sayılı Davanın 7.5.2003 gününde yapılan inceleme
toplantısında, Anayasanın 149 uncu maddesinin son fıkrası ve 2949 Sayılı
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 33
üncü maddesi gereğince Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının dinlenmesine karar
verilmekle;
Başkan
Mustafa Bumin,
Başkanvekili Haşim Kılıç,
Üyeler:
Yalçın Acargün, Sacit
Adalı, Ali Hüner, Fulya Kantarcıoğlu, Ertuğrul
Ersoy, Tülay Tuğcu. Ahmet Akyalçın, Enis Tunga ve Mehmet Erten’den
oluşan Kurul yerini aldı.
Raportör Kemal Başlar yerinde.
Ses
Teknisyeni Kadir Karagülmez ile daha önce
yeminleri yaptırılan stenograflar Cengiz Tanrıverdi
ve Alaaddin Ayten
hazır.
Sayın
Nuri Ok, ses düzeni itibariyle konuşmalar banda alındığından açıklamaların
kürsüden yapılması gerekmektedir.
Buyurun Sayın Cumhuriyet Başsavcısı Nuri
Ok.
YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCISI NURİ OK -Sayın Başkan, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi
hakkında açılan temelli kapatılma davasına ilişkin sözlü açıklamalarda
bulunmak üzere huzurunuzda bulunuyorum; şahsınızda, Yüksek Mahkemenizi
saygıyla selamlıyorum.
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi hakkında Başsavcılığımız tarafından 5.6.2002
tarihinde Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı
eylemlerin odağı haline geldiğinden dolayı, 69 uncu maddesinin altıncı
fıkrasıyla, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101 inci maddesinin
birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temelli kapatılması istemiyle dava
açılmıştır.
12.12.2000 tarihi saat 12.30’sularında, Ankara’nın Sakarya
Caddesinde F-Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla, yasal olmayan
şekilde toplanan bir gruba, güvenlik kuvvetlerince müdahale edilmesi
üzerine, eylemcilerin bir bölümü, Türkiye Sosyalist İşçi Partisine ait
binaya girmiş, bu binadan, güvenlik kuvvetlerine yönelik olarak, taşlı,
sopalı saldırılarda bulunulmuş ve iki güvenlik görevlisi, atılan taşlar
nedeniyle yaralanmıştır.
Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinin aynı tarihte
verdiği arama kararı üzerine, saat 14.30 sıralarında binaya giren güvenlik
görevlileri, binanın ikinci katında eşyalarla oluşturulan, barikatlarla
karşılaşmışlar, ancak, bu barikatlar bertaraf edilerek, yasal ve yöntemine
uygun olarak davalı partinin aynı adresteki genel merkez ve Ankara İl
Başkanlığı birimlerinde arama yapmışlardır.
Davalı
partinin, genel merkez ve Ankara İl Başkanlığı olarak kullanılan adreste,
sınıf diktatörlüğünü savundukları tartışmasız olan Türkiye Komünist Partisi
Marksist ve Leninist, Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği, Devrimci Halk
Kurtuluş Partisi Cephesi, Marksist ve Leninist Komünist Partisi silahlı
örgüt mensuplarının pankart, döviz ve resimleri ele geçirilmiştir.
Arama
tutanağı incelendiğinde, bunların, parti binasının iç duvarlarında asılı
olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, duvarlarda ölüm orucu eylemlerinde ölen
örgüt mensuplarının isim ve resimleri de yer almaktadır.
Yine
anılan örgüt mensuplarının cezaevlerindeki ölüm oruçlarını destekleyen
dövizlerle ölüm oruçlarında kullanılan sağlık malzemeleri de elde
edilmiştir. Bu malzemelerin miktarı, bireysel kullanım boyutunu aşmakta
olup, parti binasına polis takibinden kaçan kişilerce getirilip bırakılmış
değildirler. Resim, pankart ve dövizlerin bir kısmı, çok önceden düzgün bir
şekilde teşhir amaçlı olarak duvarlara yerleştirilmiş ve asılmıştır.
12.12.2000
tarihindeki bu eylemden önce, 5.12.2000 tarihinde aynı yerde yapılan ve
gene cezaevlerini konu alan eyleme katılanların bir bölümü, davalı partinin
aynı adresinden çıkarak bu eyleme katılmışlardır. Bu konuda Devlet Güvenlik
Mahkemesinin sözünü ettiğimiz dava dosyasında tutanak mevcuttur.
Kaldı
ki, adı geçen mahkemeden verilen ve kesinleşen mahkûmiyet kararları mevcut
olan Turgut Koçak, Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda’nın, gerek cumhuriyet savcılığı gerekse Devlet
Güvenlik Mahkemesi yedek hakimliğindeki
ifadelerinde, ölüm oruçlarına katılan kişilerin, annelerinin ve
yakınlarının partilerine ait binada ölüm orucu eylemleri süresince ve bu
oruçlara destek olmaları amacıyla misafir edildikleri ifade edilmiştir.
Tüm
bu hususlar değerlendirildiğinde, F Tipi cezaevlerini protesto eden ve
silahlı örgüt mensuplarını savunan grubun girdiği davalı partiye ait
binanın, polis takibi üzerine aniden gelişen ve kaçış yolu üzerinde
rastlantı sonucu zorunlu olarak girilen bir sığınma yeri olmadığının kabulü
gerekir. Bu yere girip sığınmaları, partiden, bu konuda çok önceden beri
görmekte oldukları destek ve yardımdan dolayı özellikle, seçilmiş saklanma
ve korunma yeri nedeniyledir.
Çünkü, davalı parti, bu konulardaki örgüt mensuplarının
geçmişteki eylemlerini benimsemekte, desteklemekte ve gündemde tutmaktadır.
Bu konuda sadece 12.12.2000 gününe mahsus bir durum söz konusu değildir.
Anılan partinin genel merkez ve Ankara il teşkilatı tarafından müştereken kullanılan
binada ele geçirilen ve zapt edilen, iddianamemizde de tek tek sayılan materyallerin muhafaza edilmesi suretiyle,
silahlı mücadeleyi benimseyen bahse konu örgütlerin eylemlerine destek
verilmiş ve yardım edilmiştir.
Biraz
önce ifade ettiğim üzere, söz konusu eşyaların parti binasında bulunması,
bu partinin ölüm oruçları konusundaki tutumuna uygun düşmekte ve bu
materyallerin parti yönetiminin bilgisi dahilinde
bina içinde olduğunu sabit kılmaktadır. Örgüt mensuplarının demokratik
istek ve tepki boyutunu aşan söz konusu eylemleri, anılan parti tarafından
sadece savunulmakla kalmamış, benimsenerek, aktif olarak da
desteklenmiştir.
Davalı
partinin Genel Başkanı Turgut Koçak ile Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Hasan
Yavaş ve Necmi Özyurda,
binada ele geçirilen belgeler ve malzemeler nedeniyle, anılan silahlı
örgütlere yardım ve yataklık suçlarından dolayı, Ankara 1 Numaralı Devlet
Güvenlik Mahkemesi tarafından Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinin
uygulanması suretiyle cezalandırılmıştır. Cezalandırılmaya ilişkin karar,
Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir. Silahlı örgütlere ait parti
binasında ele geçirilen materyallerin sanıklarla ilgisi olmadığı nedenine
ilişkin olan yargılamanın iadesi talebi de, yerel mahkemece kabule şayan
görülmeyerek reddedilmiştir.
Anayasamızın
68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre, siyasî partiler eylemleriyle,
insan haklarına, hukuk devleti ve demokratik cumhuriyet ilkelerine uygun
davranmalı, herhangi bir diktatörlüğü savunmamalı ve yerleştirmeyi
amaçlamamalı, suç işlenmesini teşvik etmemelidir. Aksi halde, bu tür
eylemlerin odağı haline gelmeleri durumunda, Anayasanın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrası, temelli kapatılma veya izleyen fıkra uyarınca, dava konusu
fiilin ağırlığı dikkate alınarak, temelli kapatılma yerine, devlet
yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılma yaptırımları öngörmüştür.
Siyasî Partiler Yasasının 101 inci maddesinin birinci fıkrasının (b)
bendiyle son fıkrası da,bu
doğrultuda düzenleme içermektedir.
Davalı
siyasî parti açıkladığımız eylemleriyle, Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasını ihlal etmiştir. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasının
sözünü ettiğimiz kurallarına kolay erişebilmek mümkün olup, açık ve kesin
ifadeler de içermektedir.
Temelli
kapatılma istemiyle açılan bu dava, belli yargısal ölçütlere göre haklı
nedene dayanmakta ve yasal temeli de bulunmaktadır. Bu temel, yani yasal
amaç, biraz önce belirttiğimiz Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü
fıkrasındaki hususlardır. Aynı zamanda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
“dernek kurma ve toplantı özgürlüğü” başlıklı 11 inci maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan ‘‘bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta
zorunlu önlemler niteliğinde olarak, ulusal güvenlik, kamu güvenliği,
düzeni koruma, suçun önlenmesi, hak ve özgürlüklerin korunması için kanunla
sınırlandırılabilir’ şeklindeki hükmüne de dayandırılmıştır. Adı geçen
partinin davaya konu eylemleri, Avrupa kamu düzeninin temel unsuru olan
çoğulcu demokrasi anlayışı içerisinde geçerli sayılamaz. Bu eylemlerin
yargısal ölçütler itibariyle, sadece şoke edici, taciz edici, rahatsız
edici olmaları esas alınmış değildir. Hem bu özellik ve nitelikleri
taşımaları hem de bu ölçütleri de aşan eylemleri, içerikleri itibariyle
ifade özgürlüğünün toplu olarak kullanılması sınırları içerisinde
kalmamaktadır. Bu nedenle, davanın açılması, demokrat toplum yönünden
gereklilik boyutundadır.
Davaya
konu eylemlerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesince Refah
Partisi kararının 101 inci ve 113 üncü paragraflarında da vurgulandığı
üzere, partinin amaç ve eğilimlerini bütünüyle sergilemesi gerekmekte olup,
bir genel başkanın eylemi de, açıkça kendi kişisel görüşü olduğu ifade
edilmemişse, partiyi bağlayacaktır.
Aynı
şey, merkez yürütme kurulu üyeleri için de geçerlidir. Partinin
eğilimlerini içermesi ve eylemlerde bulunanların kişisel davranışları
boyutunda olmaması nedenleriyle sergilenen ve devlet güvenlik mahkemesi
kararıyla sabit olduğu da kabul edilen eylemlerin, bu şekilde partiye isnat
edilebilirliği tartışmasızdır. Bu husus, Anayasanın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrasında ve Siyasî Partiler Yasasının 103 üncü maddesinde de
ifade edilmiştir.
İşlenen
eylemler, süreklilik ve yoğunlukları itibariyle, siyasî partinin
kapatılması yönünden yeterlilik düzeyine ulaşmıştır. Yargısal kararlarda
“uygun zamanlama” olarak ifade edilen bu ölçüt uyarınca, somut bir
tehlikenin ortaya çıkması şart olmayıp, demokratik standartlarla çelişen
adımların atılabilmesinin söz konusu olması yeterlidir.
Davalı
parti, genel merkez ve il başkanlığı binasında silahlı örgütlere ait
malzeme bulundurmakta, o örgüt mensuplarının cezaevindeki eylem ve
direnişlerine destek vermekte, örgütün siyasî kanadının ötesinde hareket
etmektedir. Davanın açılması, bahse konu örgüt mensuplarına desteğin sürdürülmemesi
ve örgütlerle olan bağlantısının koparılması yönünden zorlayıcı bir sosyal
gereksinimden kaynaklanmaktadır ve öngörülen yaptırım, gerçekleştirilen
eylemlerin önem ve ağırlığı yönünden dengeli ve orantılıdır.
Eylemleri
işleyenlerin parti genel başkanı ve merkez yürütme kurulu üyeleri
olmalarının ötesinde, ayrıca, eylemlerin işlendiği yerler de parti genel
merkezi ile parti il başkanlığı binasıdır. Bir partinin genel merkezi, o
partinin genel yönetim yeridir. Eylemlerde, genel merkez binasının
kullanılması, parti yönünden olaya bütüncül ve genel bir destek verme
anlamını ortaya kovmaktadır.
Bu
nedenlerle, Anayasanın 90 ıncı maddesi
uyarınca,içhukuk
kuralı haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11 inci maddesi
yönünden de davalı partinin eylemlerinin koruma görmesi mümkün değildir.
Eylemlerin
parti organları tarafından kararlılıkla işlenmesiyle, Anayasanın 69 uncu
maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Yasanın 103 üncü maddesi yönünden
odak olma hali gerçekleşmiş bulunmaktadır. Partinin kararlılıkla işlediği
bu eylemler, ayrıca parti binasında aramanın yapıldığı 12.12.2000 tarihi
öncesi dikkate alındığında, süreklilik de arz etmektedir. Demokrasi
içerisinde koruma göremeyecek silahlı örgütlere, açıkladığımız eylemlerle
kamuoyu önünde destek verilmesi demokratik bir davranış olarak kabul
edilemez.
Bu
nedenlerle, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık
oluşturan eylemlerin ağırlıkları ve orantılık ölçüsü gözetildiğinde, davalı
partinin kapatılması zorunludur.
5.6.2002
tarihli iddianamemiz ile 25.10.2002 tarihli esas hakkındaki görüşümüzü de
aynen tekrar ediyoruz.
Açıkladığımız nedenlerle, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin,
Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasıyla, Siyasî Partiler Yasasının
101 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temelli
kapatılmasına; ayrıca, kapatılmaya eylemleriyle neden olan Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve HasanYavaş’ın 2949 sayılı Yasanın 33 üncü maddesinin
ikinci fıkrası uyarınca, bu koninin ilgili olarak sözlü açıklama yapmak ve
düşüncelerini ileri sürmek hakkı ve olanağı da tanınarak, Anayasanın 69
uncu maddesinin dokuzuncu fıkrasıyla, Siyasî Partiler Yasasının 95 inci
maddesi uyarınca, kapatma kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından
itibaren 5 yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve
deneticisi olamayacaklarına karar verilmesi kamu adına talep olunur.
Saygılarımla.
BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok’un sözlü açıklamaları dinlendi. Yapılan
açıklamalar banda alındı, ayrıca, stenograflarca da saptandı. Tekrar
teşekkür ediyorum Sayın OK”
B-
Davalı Parti Temsilcilerinin Sözlü Savunmaları
Davalı Parti adına yapılan sözlü
açıklamalar şöyledir:
“BAŞKAN - 19 Haziran 2003 Perşembe Saat
14.00
Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması istemiyle açılan,
Esas 2002/2 Siyasî Parti Kapatma Sayılı Davanın 7.5.2003 gününde yapılan
inceleme toplantısında, Anayasanın 149 uncu maddesinin son fıkrası ve 2949
Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun
33 üncü maddesi gereğince Parti Genel Bakanlığının veya tayin edeceği bir
vekilin savunmasının dinlenmesine karar verilmekle;
Başkan
Mustafa Bumin,
Başkanvekili Haşim Kılıç,
Üyeler;
Samia Akbulut, Yalçın Acargün,
Sacit Adalı, Ali Hüner, Fulya Kantarcıoğlu,
Ertuğrul Ersoy, Tülay Tuğcu, Ahmet Akyalçın ve
Mehmet Erten’den oluşan Kurul yerini aldı.
Raportör Kemal Başlar yerinde.
Ses
Teknisyeni Kadir Karagülmez ile daha önce
yeminleri yaptırılan stenograflar Cengiz Tanrı verdi ve Alaaddin
Ayten hazır.
Sayın
Mehmet Sümbül, savunmanın bir bölümünü siz yaptıktan sonra kalan bölümünü
Sayın Selçuk Kozağaçlı’ya bırakabilir ya da
tamamını avukatınıza yaptırabilirsiniz.
Ses
düzeni itibariyle konuşmalar banda alındığından, açıklamaların kürsüden
yapılması gerekmekledir.
Buyurun Sayın Mehmet Sümbül.
TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ GENEL
BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL
- Sayın Başkan. Sayın Mahkeme üyeleri; konuşmama
başlamadan önce Mahkemenizi saygıyla selamlarım.
Huzurunuzda
Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılmasıyla ilgili davaya savunma
yapmak üzere bulunmaktayım, savunmamı yapacağım, daha sonra Avukatımız
Sayın Selçuk Kozağaçlı devam edecek.
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının 6.6.2002 tarihli 2002/9 hazırlık sayılı esas
hakkındaki görüşünü, karşı Mahkemenizin 114 hazırlık 2002/9 sayılı
yazısındaki istemi üzerine, partimizin esas hakkındaki sözlü savunmasını
yapıyorum.
Dava
konusu, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında belirlenen yasaya
aykırı eylemleri nedeniyle davalı partinin Anayasanın 69, Siyasî Partiler
Yasasının 101, 103 üncü maddeleri uyarınca temelli kapatılması davası
açılmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının detaylı iddia ve görüşleri. Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşleri incelendiğinde, partimiz
hakkındaki iddia ve görüşlerinde değişiklik olmadığı görülmektedir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddia ve görüşlerini, ön savunmamızda
özetlemiştik. Yargıtay Cumhuriyet başsavcının iddia ve görüşlerini
yorumlamakla birlikle, aşağıya aktarıyoruz.
Bu
davanın açılmasındaki iddialar akıllara durgunluk vermektedir. Partimiz
hakkında açılan kapatma davası gerekli titizlik gösterilmeden, inceleme
yapılmadan, hukukî dayanaklardan yoksun, hukuk adına trokomik
olduğu gibi alelacele açılmış bir dava olduğu itibariyle herkesi hayretler
içerisine düşürmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bu davayı
açmasını derinliliğine analiz ettiğimiz bu davanın, geleneksel hukukun
üstünlüğüne, ilkelerine aykırı olduğunu, demokratikleşmeyi engelleyen antidemokratik
bir davranış olarak değerlendiriyoruz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının
iddianamede öne sürdüğü delillerin maddî temellerinin olmadığı, hukukî
hiçbir değerinin olmadığı görülmektedir.
12.12.2000
günü F tipi cezaevlerini protesto eden bir grup insan tarafından, genel
merkez ve il binamızın bulunduğu Ziya Gökalp Caddesi üzerinde yapmaya
başlamıştır. Güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi sonucu, arbede yaşanmış ve o
arbede sonucu parti önünde gösteri yapan göstericileri kovalayan MHP’li
insanlar, faşistler, parti binamızı tahrip etmişlerdir. İçeride bulunan
bütün eşyaları, faks makinesini, televizyonu, bilgisayarı dışarı
atmışlardır. Bu durum, o günkü TV haberlerinde ve bir sonraki gazetelerde
genişçe yer almıştır. Bu gazete kupürlerini
sizlere sunacağız, dosyada mevcuttur. Bunların incelenmesi sonucu
görülecektir ki, bu eylemleri yapanlar, pencereden çıkarak zafer kazanmış
edasıyla dışarıdaki kitleye ve basın mensuplarına elleriyle kurt işareti
yaparak gösteride bulunmuşlardır, Bunların hepsi, size sunduğumuz resimde
de mevcut olup, inceleme halinde, görülecektir.
Sayın
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı partimize dava açmakla bize büyük haksızlık
yapmakladır. Asıl dava açılması gereken kişiler ortadayken, partimize dava
açılarak, sanki, partimiz suçluymuş gibi
gösterilmek istenmiştir. Doğal olarak partimize açılan bu davanın maddî ve
hukuksal bir temelli bulunmamaktadır. Yine, polis ve bu eylemleri
gerçekleştiren kişiler tarafından bırakıldığı bizce kesin olan, Kur’an-ı Kerim’le alay eden “nurtan-ı
kerim” isimli ne olduğu belirsiz bir belge dosyası partiye bırakılmış, bu
konuda partimize dava açılmış ve bu dava beraatla sonuçlanmıştır.
Bundan
anlaşılacağı üzere, parti binasında bulunduğu iddia edilen, pankart, döviz
ve benzeri bir iki malzemeler, polis tarafından ya da parti binamıza gelen
MHP’li faşistler tarafından dakonulmuş olabilir.
Polisin düzenlediği 12.12.2000 tarihli arama tutanağından
anlaşılacağı üzere, parti binamızda, o gün, parti yöneticileri ve
üyelerimizden herhangi birisinin olmadığı ve tutanak da bizlerin bilgisi
dışında hazırlanıp tanzim edildiği ve bahse konu olan partimizin Ankara il
binasında bulunduğu iddia edilen afiş, döviz ve benzeri malzemelerin,
partimiz genel merkezi Ankara il örgütüyle hiçbir ilgisi yoktur. TAYAD
aileler imzalı olan bu dövizler, pankartlar, imzalarından da anlaşılacağı
gibi. Dernekler Kanununa göre kurulmuş yasal, hukukî bir dernek olan TAYAD’a aittir. Hu TAYAD Bülteni, şu an açık,
İstanbul’da faaliyette, Ankara’da da Sağlık Sokakta faaliyetini yürütmektedir.
Bu pankartların altındaki iddianamedeki tüm belgeler TAYAD’lı
aileler ve TAYAD adımıdır. Bu, yasal ve hukukî bir dernektir. Bu dernek
adına yasal işlem yapılması gerekirken, partimiz adına dava açılmıştır.
Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz.
İddianamede adı geçen 96 yılında ölüm orucu eylemlerinde ölen
ve onların da aileleri tarafından taşınan resim, döviz, dışarıdaki eylemden
dolayı polis ve MHP’lilerden korkup kaçan, partimize sığınan aileler,
saldın esnasında F-Tipi cezaevlerine karşı çıkan ailelerin, o bölgede en
müsait yer olması ve kamuya açık olması sol, sosyalist bir partiye
sığınmaları kadar doğal bir şey olamaz. Bunlar tarafından parti
binamıza bırakılmış da olabilir.
Zaten,
ölü insanlara yardım ve yaltaklık edilemeyeceği mümkün olmadığından onların
mümkün değildir. F-Tipi Cezaevlerine girmek istemeyen siyasî tutsaklar ölüm
orucuna yatmışlardır. Bunlardan aileleri 1996 yılında ölüm orucunda ölenler
gibi olmamaları için, çocuklarının ölmemesi için kamuoyu oluşturma
amacıyla, aileleri, partimize gelerek destek istemişler, suç olmamaktadır.
İnsanî nedenlerden dolayı insanların ölmemesi için F-Tipi cezaevlerinin
fiziksel ve ruhsal olarak insanlar üzerinde tahribat yaratacağından,
çocukların da içeride olmasından dolayı, ailelerin bunlara karşı çıkmalarını
da doğal karşılıyoruz; çünkü, bizler bu durumu
kabul etmemekle birlikte, kendisine insanım diyen herkesin, insanların göz
göre göre ölmemesi, seyirci kalmaması gerektiğine
inanıyoruz. Bundan dolayı F-Tipi cezaevlerine karşı çıkmanın suç olmadığı,
demokratik bir talep olduğu, bu dönemde parti olarak biz de, bize sığınmak
isteyen ailelere kapımızı kapatmamız düşünülemezdi; hele, kendisine
sosyalistim diyen insanların kapılarını asla kapatması düşünülemez.
Partimizin
temelden kapatılma istemi, Anayasanın 68 ve 69 uncu maddeleriyle. 2820
sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101 ve 103 üncü maddelerine dayandırılarak
tarafımıza tebliğ edilen kısa iddianamede odak olma halinin
gerçekleşmesiyle ilgili katılmak istemiştir.
Oysa, partimizin, Anayasanın 68 inci maddesinde
belirtilen eylemlerin odağı haline geldiği yönündeki savları gerçeği
yansıtmadığı gibi, odak halinin tespit ve takdirinin Anayasa Mahkemesinin
tespitine bırakmıştır. Anayasanın 69 uncu maddesi, 4709 sayılı Kanunun 25
inci maddesine eklenen cümlede, odak halinin ne anlama geldiği
açıklanmıştır. Buna göre, bir siyasî parti, bu
nitelikteki fiiller ve parti üyelerince yoğun bir şekilde istendiği ve bu
durum partinin büyük kongresi veya genel başkan veya merkez karar ve
yönetim kurulu organları, Türkiye Büyük Millet Meclisi grup Genel Kurulu
veya grup yönetim kuruluna zannen veya açıkça
belirlenmediği yahut bu fiillerin doğrudan doğruya anılan parti
organlarının kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiilin odağı
haline gelineceği sayılmaktadır.
Görüldüğü
gibi, yazımızdaki yasa koyucunun ifadelerinden anlaşılacağı üzere, partimiz
TSİP’in bu yasakları kapsayan yapmış olduğu
hiçbir eylemi mevcut değildir. TSİP Yönetim Kurulu, Parti Meclisi açmış
olduğu hiçbir karar ve eylemi yoktur. 16 kişilikparti yönetim kurulundan sadece üç
kişinin ceza almasından dolayı parti sorumlu tutulamaz.,
parti kapatılamaz. Partiler Kanununa göre, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının, ceza alan bu üyelerimiz hakkında disiplin cezası, üyelerin
düşürülmesi yolunda bir telkinde bulunması gerekirken, partimiz hakkında
temelli kapatma davası açarak hukuksal skandala sebebiyet vermektedir.
Kaldı
ki, 5.5.2002 tarihinde olağan genel kurulumuzu yapmıştır. O tarihte
şahısların parti üyelikleri düşmüştür. Yine, yönetim kurulu oluşturularak
resmî kazanmıştır. Buna rağmen, bu kongreden bir ay sonra, 6.6.2002
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımız, hakkında kapatma davası açılmıştır;
yani, bizim genel kurul yapıp yönetime gelmemizden bir ay sonra, parti
hakkında kapatılma davası açılmıştır.
Partimize
gönderilen dizi pusulasında 4 üncü sıradaki Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının Siyasî Partiler Sicil Bürosunun 4.6.2002 tarihli tutanağa
bir sayfa alınmıştır. Yine 4.6.2002 tarihinde tebliğ
edilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Müdür İsmet Özçelik,
Filiz Sap, Sinan Ural imzasıyla tanzim edilen tutanaktaki bilgiler gerçeği
yansıtmamaktadır. 4.6.2002 tarihinde yönetici olmadığı mümkün olamaz; çünkü, ondan bir ay önce büyük kongremizi yaparak
yönelim değişmiştir. Parti binasında bulunduğu iddia edilen resimlerin,
1996 yılında değişik cezaevlerinde ölen, ölüm oruçlarından dolayı öldükleri
ve bu şahısların hiçbirinin yaşamadığı aşikârdır.
Kaldı
ki, aynı resimlerin, partimizin bulunduğu aynı binanın bir alt katındaki
ÖDP İl binasında da bulunduğu polis tutanaklarında mevcuttur. Buna rağmen ÖDP’ye dava bile açılmamıştır. Bu, çifte standart değil
midir? Eğer, bunlar suç olsaydı, ÖDP’ye de dava
açılırdı. Bu görüşlerle. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, partimiz
hakkında dava açarak önyargılı davranmıştır.
Ayrıca,
partimizde bulunan aynı resimlerden dolayı İstanbul’da Yer yayınları
tarafından basılan ve 1996 ölüm orucunda ölen kişilerin resimlerini de
içeren bu resimlerden dolayı açılan dava beraatla sonuçlanmıştır. Bu kararı
da ekte Yüksek Mahkemenize sunuyoruz. Ölü insanlar için yardım ve yaltaklık
yapılamayacağına dair başka kararlar da istenirse Mahkemenize sunulacaktır.
Hal
böyle iken, Kızılay’da bilumum ülke genelinde kafe,
bar, kültür merkezlerinde Deniz Gezmiş, Mahir Cayan. Che
Guavera gibi resimler duvarları süslemektedir.
Bunlara göre, bu resimleri bulunduran kurumlar hakkında da bunların hepsine
dava açmak gerekmektedir. Eğer, dava açılması gerekiyorsa, bu gibi
kurumlara neden dava açılmıyor? Eğer, açılmıyorsa, neden partimiz TSİP
hakkında bu nedenlerden dolayı dava açılıyor?
İddianamede
dört örgüte birden yardım, yaltaklık ettiğimiz iddia edilmektedir. Bir kişi
aynı anda dördüne birden nasıl yardım yaltaklık eder, bunu da anlamak
mümkün değildir.
Kaldı
ki, partide ele geçirilen evrakların hiçbirinde örgütlerin dokümanı yoktur.
Bu örgütlerle ilgili sadece resimlerin altında hangi örgütlerin olduğu,
hangi cezaevlerinde yattığı, kişilerin isimleri var. Bunun dışında herhangi
bir bulguya rastlanmamaktadır.
Yine,
Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 2002-0 Esaslı gerekçeli kararında, muhalif üye olan
18454 yaka nolu hakim görüşü olan da, olay
tarihinde parti binasında arama yapan emniyet güçlerinin buldukları
pankart, döviz ve diğer malzemelerin sanıklar tarafından parti binasına
konulmadıklarına dair herhangi bir delil bulunmamıştır. Sanıkların bu
malzemelerin kendilerine ait olmadığı yönündeki savunmalarının da aksi
ispat edilememiştir. Söz konusu malzemelerin salt parti binasında bulunması
suç teşkil etmemektedir. Bunların sanıklar tarafından teşhir edildiği,
başkalarına gösterildiği ispatlanamamıştır. Bu durumda, mevcut suç meyili sayılması yönünde oluşmadığından, sanıkların
beraatlarına karar verilmesi gerekirken, mahkumiyetlerine
karar verildiği, keza muhalif üye, 15.5.2001 tarihinde muhalefet şerhi
koymuştur.
Buradan
da anlaşıldığı gibi, partimiz herhangi bir siyasî eylemin odağı değildir,
hiçbir zaman olmamıştır. Zaten, 1974’te kurulduğundan bugüne kadar herhangi
bir eylemsellik yapmamıştır, yani, bir odak olmak bir tarafa, kendi
tüzelkişiliğim ancak yerinde devam ettirmekledir,herhangi bir yasadışı eylemle ilgisiyoktur,yasalbir partidir.Daha önce 1974
seçimlerine de girmiştir partimiz. Bu yapılan partimize haksızlıktır.
Partimiz, sadece demokratik, yani, Kızılay’da F-Tipi cezaevlerini protesto
etmek için bir araya gelen muhalefet, yani, o gün orada basın açıklaması
yapmak isteyen ve demokratik taleplerini yerine getiren insanlara
saldırılması sonucu sağa sola kaçtıklarından dolayı partimize çıkmışlardır.
Kaldı
ki, partimizdeki aramada parti üyesi yoktur; tutanakta parti üyelerinden
herhangi biri; parti yöneticileri de yoktur; bu, açık ve nettir.
Kaldı
ki, Sayın Savcının iddianamesinde yine dokümanlar arasında saydığı “gıda
iş” yazan, pankart, yani, eski genel başkan Turgut Koçak’ın, güzel resim
yaptığı için, kendisine Gıda-İş Sendikası tarafından bırakılan beze, Gıda îş Sendikası olarak, sarı harflerle kırmızı harfler 5”e 1,5 metre olarak
yazdığı Gıda İş Sendikası için, sadece ‘‘Gıda İş Sendikası” yazan isim de,
sanki suçmuş gibi iddianamede gösterilmiştir ve buna benzer tıbbî
malzemelerden bahsedilmektedir doküman olarak. Orada ilaçlarlar
bulunmuştur, o ilaçlar sağlık için, yani, ağrı kesici, ya da B vitamini
bunlar bir suç aleti değildir, bomba değildir, silah değildir. Yani,
herhangi bir, partide yasadışı örgütlerle kesinlikle bir alakası yoktur,
örgütlerle hiçbir. Onların yayın organlarında da anlaşılmaktadır, yani,
bunlar açılıp okunduğunda, zaten, partiye “reformist” olarak “revizyonist” olarak küfretmektedirler. Sizler, küfreden
bir insana yardım ve yaltaklık yapar mısınız? Bizim o tür örgütlere yardım
ve yaltaklık yapmamız mümkün değildir. Onlar, her türlü yayın organlarında
incelendiğinde. TSİP’e küfürler etmektedirler;
yani, reformist olarak görmektedirler.
Dolayısıyla,
bizim onlara kesinlikle bir yardımımız söz konusu olamaz. Kaldı ki,
partideki aramada herhangi bir örgüt üyesi de bulunmamıştır. Dolayısıyla,
partimizin beraat etmesi gerekmektedir, bize göre herhangi bir suçun odağı
olmamıştır.
Sayın
Cumhuriyet Başsavcısının, ülkemizde 26 tane partiyi kapatarak, ülkeyi bir
mezarlığa göndermiştir, yani, ölü partiler mezarlığına göndermiştir. Avrupa
Birliğine girmeye çalışan Türkiye’nin. Avrupa’da, dünyanın her yerinde
imajı bozulmaktadır; yani, ülkemizin imajı bozulmaktadır. Sırada dört tane
daha parti kapatılma, hatta, 7 tane de, üst üste
iki defa seçime girmemekten dolayı 10 tane parti daha kapatılmak
istenmektedir.
Bu
da gösteriyor ki, mevcut antidemokratik Anayasanın, 12 Eylül tarafından, 12
Eylül hukuku sonucu meydana getirilen bu antidemokratik Anayasayla şu an
yargılanmaktayız. Bu Anayasanın demokratik olmadığı, ülkeyi kötü duruma
düşürdüğü, asıl yargılanması gerekenin Anayasayı ihlal eden, ortadan
kaldıran, 1961 reformist, 1961 Anayasası demokratik nitelikte olmasına
rağmen, onu ortadan kaldıran kişilerin, Anayasayı reddetmiş, onların asıl
yargılanması gerekir.
Bu
yasanın antidemokratik olduğu, demokratikleşmesi gerektiği, bizim bağımsız
demokratik bir Türkiye istiyoruz, bağımsız demokratik bir anayasa talebimiz
var. Bu doğrultuda demokratik mücadelemizi parti olarak yürütüyoruz.
Mevcut
sınıf diktatörlüğünden bahsedilmektedir. Asıl, Türkiye’de tabiî ki sınıflar
vardır, bu bir gerçektir, işçi sınıfı üzerine, emekçiler üzerine baskı
burjuva sınıfından gelmektedir. Burjuva sınıfı, işçi sınıfı üzerine
tahakküm kurmuştur, ezmiştir ve ezmektedir hâlâ Türkiye’de. Asıl dava,
Sayın Cumhuriyet Savcısının, cumhuriyet, gerçekten bir sınıfın bir sınıf
üzerine tahakkümüne karşı dava açılması gerekirse, burjuva partilerine
açılıp, onların işçi sınıfını, emekçi halkımızı ezdiği için onların
yargılanması, bu kürsüde olması gerekirken, bizler, işçiler, emekçiler bu
kürsüdeyiz. Burada olmamamız gerekir çünkü, bizim
yasal hakkımız emeğimizi savunmak.
Yani,
bu binada, biliyorsunuz, Genel İş Sendikası tarafından, işçilerin parasıyla
yaptırılan, Abdullah Baştürk tarafından, binada,
işçi sınıfının partisi şu an yargılanmaktadır. Yani, Türkiye Sosyalist İşçi
Partisi, işçisinin partisidir. Bu binada kurulan, emeğiyle, emek artı
değeriyle, aidatlarıyla yapılan bir binada, sayın üyelerimiz, bizi
yargılıyorsunuz. Buna da dikkatinize çekiyorum.
Biz,
bu 12 Eylül hukukunu tasvip etmiyoruz, antidemokratik buluyoruz Anayasayı.
Bunun değişmesi için gereğinin yapılması gerektiğini söylüyoruz. Kaldı ki,
geçmişteki Cumhurbaşkanı Turgut Özal da ‘‘bir sefer Anayasayı ihlâl etmekle
bir şey olmaz” demektedir. Kendisi ihlâl etmektedir. Cumhurbaşkanı da,
Anayasayı defalarca ihlal etti; ama, 17 yaşında
insanlar Anayasayı ihlal etti diye bu ülkede Erdal Eren’ler asılmıştır, hem
de yaşı büyütülerek 17 yaşında kişiler asılmıştır. Biz
bunları, gerçekten bu ülkede antidemokratik uygulamalara karşı, hukuk dışı,
hortumcuları, banka hortumcuları, devleti soyan. Bugün, insanlar
ekmek bulamıyor, çöplükten ekmek bularak geçmiyor, işçi sınıf, emekçi halk.
Bu insanların biraz refah olması için, bu insanların vergileriyle, bizlerin
vergileriyle bugün burjuva partileri, işte asıl sınıf diktatörlüğünü yapan
partiler, halkımız üzerinde diktatörlüğünü kuran onlardır, halkımızı inim inim inletmektedir, işçi sınıfını, emekçi halkı
sömürmektedir, bizleri kötü duruma bırakmaktadır. Biz bunları tasvip
etmiyoruz, yargılanması gereken TSİP’in
olmadığını, burjuva partilerinin olduğunu, onlara dava açılmasıgerektiğini, asıl sınıf
diktatörlüğünü, mevcut ülkeyi yöneten siyasî partiler olduğunu söylüyoruz
ve onlara dava açılması gerekirken, TSİP hakkında dava açılmıştır. TSİP’in, kesinlikle yasadışı örgütlerle bir ilgisi
yoktur, olmaz; yasal siyasî bir partidir, demokratik yasalar doğrultusunda
mücadelesine devam etmektedir.
Bundan sonraki savunmamızı Sayın
Avukatım Selçuk Kozağaçlı’ya bırakıyorum.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN-Buyurun.
AVUKAT
SELÇUK KOZAĞAÇLI - Sayın Başkan, Yüksek Mahkemenin sayın üyeleri; saygıyla
selamlıyorum hepinizi efendim.
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi tüzelkişiliğinin vekili olarak huzurundayım. Temelli
kapatma davasında partinin bazı hukukî itirazlarını kısaca tekrar edip,
hatırlatmaya çalışacağım.
Gerek 6.6.2002 tarihli iddianamede gerekse 25.12.2002 tarihli
davanın esasıyla ilgili Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen
mütalaada, nihayet tutanağına ulaştığımız 5.6.2003 tarihli Sayın
Başsavcının sözlü değerlendirmesinde görülmektedir ki, ısrarlı bir biçimde,
Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin Anayasanın 68 inci maddesi dördüncü
fıkrasında belirtilen yasakları ihlâl eder bir odak olduğu iddiası
sürdürülmektedir.
İki
temel bölümde Sayın Heyetinize bazı düşüncelerimi sunmak istiyorum.
Birincisi, Başsavcılıkça “eylemler” diye, belki, odak olma halinin niteliği
yüzünden eylemler olması gerekir diye, belki de alışkanlıktan “eylemler”
diye bahsedilen meselenin, gerçekte tek bir eylem olduğudur. Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 2001/7 Esas, 2001/70
Karar sayılı dosyasında sözü geçen eylemdir bu. Bu eylem nedeniyle,
partinin önceki genel başkanı, bir önceki merkez yürütme kurulu üyesi ve
eski bir üyesi halen cezaevindedirler. Mahkemenin verdiği hüküm
kesinleşmiştir, onanmıştır ve halen cezaevindedirler. Sözü edilen eylem
budur. Başsavcılık her üç belgede de “eylemler” demesine rağmen -alışkanlık
itibariyle zannediyorum- başka bir eylemden söz etmiş değildir, zaten de
böyle eylem bulunmadığı için sözü edilmeyeceği düşüncesindeyiz. Bu karara
ilişkin görüşlerimi aktarmak istiyorum.
İkincisi,
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101/A bendi kapsamında herhangi bir
iddiayla karşı karşıya bulunmadığımızı görüyoruz. Partinin tüzüğünden,
programından, tüzük veya programı dışındaki esaslı temel belgelerinden
Sayın Başsavcının bir şikâyeti yoktur. 1980 öncesi de uzunca bir süre,
yaşam faaliyet göstermiş bir partidir TSİP, Daha sonra ikinci kuruluşunda,
1993 kuruluşundan bu yana da faaliyet göstermektedir. Demek ki, partinin
tarihi, tüzüğü, programı bundan evvelki eğilimlerine ilişkin birşikâyetbulunmamaktadır;fakat,biz,bazılehimizebualanda cereyan ettiğiinancındayız.Bunları da Sayın Mahkemeye hatırlatmaya
çalışacağım.
Sayın
Başkan, sayın üyeler; TSİP, Siyasî Partiler Yasasının 8 inci maddesine göre
tüzelkişilik kazandığı 3.1.1993 tarihinden bu yana, hiçbir soruşturma yahut
kovuşturma geçirmemiştir TSİP tüzelkişiliği. Ülkemizde birçok hareketli
toplumsal olaylar, siyasal olaylar olmuştur 1993 yılından bu yana; fakat, TSİP tüzelkişiliği bir soruşturmaya maruz
kalmamıştır ya da kovuşturmaya. Keza, 1993 kuruluşundan bu yana hiçbir TSİP
üyesi, yöneticisi yahut üyesi, Anayasanın 68 inci maddesi dördüncü
fıkrasında öngörülen parti yasaklarının Türk Ceza Kanununda, Terörle
Mücadele Kanununda, Basın Kanununda, 2911 sayılı Yasada olan
karşılıklarından dolayı yargılanmamış, soruşturulmamış, kovuşturulmamıştır.
Birüçüncüsü;böylebiriddianın,soruşturmanın,kovuşturmanın başladığıdöneme ilişkindir,F -TipiKapalıCezaevi,infazda-F-TipiKapalıCezaevirejiminegeçilmekararı,
verilmesiyle, 20.10.2000 tarihinden başlamış hapishane eylemleri vardır.
Sayın
Heyetinize, bugün artık hafızalarda kalmadığı, esasen, ölüm orucu eyleminin
kendisi devam ediyor, hapishane protestoları devam ediyor; fakat, o süreç oldukça unutuldu, akılda kalmadı, kısaca
o sosyal, siyasal ortamı hatırlatmak istiyorum.
Binlerce
insan sokaklardaydı, oldukça eylemli bir eleştiri hakkı kullanılıyor idi.
Dönemin Adalet Bakanı, yoğun bir biçimde bu eylemli eleştirilerden etkilendiklerini
beyan ederek, demişti ki “böyle bir ısrar karşısında, gözden geçirmek
durumundayız biz de, böyle bir eylemle eleştiri karşısında,”
Yine,
öyle bir havaydı ki bu dönem, infaz idaresi ve bağlı olduğu hükümet, bu
protestoları durdurmaya çalışıyordu. Bu protestoyu durdurmak için sadece
Ankara’da 100’e yakın dava açılmıştır.
Sayın
Başkan, sayın üyeler; Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Onur Kurulu
yargılanmıştır. F-Tipi hapishanelerde hekimin rolüne ilişkin eleştirel
görüşleri nedeniyleberaat etmişlerdir. İnfaz personelini içerisinde, bünyesinde
barındıran o dönemki, tüm Yargı-Sen, tüm Yargı çalışanları Sendikası Genel
Merkez Yöneticileri yargılanmıştır; F-Tipi cezaevi rejiminin infaz
personeli yönünden özelliklerini eleştirdikleri için, yardım ve yataklık
suçlaması; Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinden yargılanmışlardır;
beraat etmişlerdir.
İnsan
Hakları Derneği Ankara Şubesi Yönetim Kurulu, halen devam etmekte olan bir
yargılamanın süjesi olmuştur ve bu suçlamada da iddia, bu davada da iddia,
yasadışı silahlı örgütlereyardım, yataklık edildiği
yönündedir. Bu işin birinci dereceden ilgililerinden olan Tutuklu Aileleri
Derneği, maalesef, kapatılmıştır ve birçok üye ve yöneticisi cezalandırılma
yoluna gidilmiştir.
Sadece
bundan ibaret değildir. 30’a yakın avukat yargılanmışlardır aynı dönemde
F-tipi protestosu nedeniyle; beraat etmişlerdir. İstanbul Barosu Yönetim
Kurulu hükümet tarafından görevden alınmaya çalışılmıştır. Adalet
Bakanlığının müdahalesiyle; soruşturma sonucunda gelecek tepkiden rahatsız
olunarak bırakılmıştır. 1000’e yakın insan, 2911 sayılı Yasa kapsamında,
böyle bir havadır.
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisinin, F-Tipi cezaevleri hakkındaki fikrini beyan
ettiği dönem böyle bir dönemdir ki, bu, eylemli bir beyan ediş de değildir;
basın açıklamalarıyla yahut parti sirküleriyle beyan etmiştir. Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi, hiçbir zaman ölüm orucu eyleminin doğrudan
kendisine yahut niteliklerine yönelik bir övme ya da destekleme içerisine
girişmemiştir; zaten, eşyanın tabiatına aykırıdır. Sadece, ölüm oruçlarında
dikkat çekmeye çalıştığı infaz sorununa dikkat çekmeye çalışmıştır.
Şimdi
106 insan öldü, 500’ün üzerinde insan “renzeki korsekof sendrom” denilen ağır
bir fiziksel ve ruhsal sakatlık içerisinde tedavi görüyorlar, 15’e yakın
insan şu anda ölüm orucu eylemine devam ediyor, 15 Temmuz itibariyle
bininci gününe girerek, dünyada yapılmış en uzun süreli hapishane eylemi
olmak özelliğine kavuşacak.
Böyle
bir eyleme karşı bu partinin ilgisiz kalması düşünülemez; fakat, ilgili kalmış da ne yapmış; hiçbir şey. Bu dönem
açılan toplam 130 davadan, Basın Kanunu, 2911 sayılı Kanun, Terörle
Mücadele Kanunu, 2845 sayılı Kanun veya davadan bir tanesinde, bile
herhangi bir TSİP’li yok herhangi bir TSİP’li yargılanmamış bu dönemde. Taa
ki, ne güne kadar; 12 Aralık gününe kadar. 12 Aralık 2000 gününe kadar.
Biz,
bu süreci şu şekilde değerlendiriyoruz: Eğer, F-Tipi protestoya odak olmuş
olsaydı Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, bu kadar hareketli, bu kadar çok
kurulun ve kurumun yargılandığı bir dönemde, zannediyorum, bir yargılama
konusu edilirdi bu odak olma durumu; fakat,
yoktur, bu yüzden de edilmemiştir.
Dolayısıyla,
yoğun bir biçimde süreklilik ve kararlılık içinde tekrarlanmış değişik
zaman ve mekânlarda gerçekleştirilen bir faaliyeti bu dönem olmamıştır;
olsaydı yerel savcılıklar tespit etmiş olur idi. İkinci husus, işte, bu
odak haline gelme meselesine ilişkindir Sayın Heyetinizin dikkatine sunmaya
çalıştığımız.
Siyasî
Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin mülga bir ikinci fıkrası var idi ve
suç mihrakı haline gelmek, orada çok daha kolayca tarif edilebiliyordu veönceki genel
başkan ile önceki merkez yürütme kurulu üyesinin durumları buna uymaktaydı.
Bir terörle mücadele, devlet güvenlik mahkeme kapsamında ceza aldılar, bu
ceza onandı. Bu mülga madde, artık odak haline gelme, tamamen Yüksek
Heyetinizin takdirine ve değerlendirmesine bırakıldığı halde,
Başsavcılıkça, kanaatimize göre, sanki, halen
yürürlükteymiş gibi davranılmaktadır. Bir genel başkanın ve bir merkez
yürütme kurulu üyesinin, devlet güvenlik mahkemesinde, onanarak kesinleşmiş
bir hüküm almış olması, sanki partinin bu gibi türden eylemlerin odağı
haline gelmesine yeterliymiş gibi davranılmaktadır. Niçin böyle
düşünüyoruz; çünkü, devlet güvenlik mahkemesi dosya
münderecatından başkaca hiçbir şey ileri sürülmemektedir, hiçbir şeyle
desteklenmemektedir iddia. Yüksek heyetinizin, devlet güvenlik mahkemesi
dosyasına bakarak, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin odak haline geldiğini
düşünmesi, bunu kâfi bulması beklenmektedir. Oysa,
bu düşüncenin önemli ölçüde yanlış olduğuna inanıyoruz.
Bu
vesileyle iki önemli maddî hatayı belirtmek istiyorum. Birisini, sayın
vekil edenin, partinin genel başkanı biraz önce hatırlattılar. Bir kere, bu
üç kişiden birisi Necmi Özyurda
-bu konuda Sayın Yüksek Heyetinize de dilekçeyle başvurduk- partinin hiçbir
yönetici kurulunda üye değildir, partinin sıradan bir üyesidir. Maalesef,
bir devlet güvenlik mahkemesi cumhuriyet savcısının fezlekesinde,
kendisinin parti yöneticisi olarak adının geçmesinden sonra bu maddî hata
telafi edilememiştir. Siyasî Partiler Bürosu tarafından sunulan evrakta
dahi bunun çok açık gözükmesine rağmen, şu anda da parti yöneticisi
gözükmektedir; böyle bir durum yok. Maalesef, Devlet Güvenlik
Mahkemesindeki yargılama sırasında da bunu anlatamadık ve gerekçeli
kararlarında dahi, Necmi Özyurda’nın
parti üyesi olduğu iddiasında oldu yerel mahkeme.
İkinci
bir maddî hata: Temelli kapatma davasının açıldığı tarihte bu 3 kişinin,
halen partiye üye olduğu, hatta, bu 3 kişiden
2’sinin partinin yönetici kurullarında olduğu yönünde Siyasî Partiler
Bürolarının ve Sayın Yüksek Mahkemenin siyasî partilerle ilgili
departmanında verdiği yazılardır. Bunlar maddî hatadır. Zira,
temelli kapatma davasının açılmasından tam bir ay önce yapılmış olan
kongrede, haziran cetvelinde dahi isimleri bulunmaksızın, bu 3 kişinin,
yasa gereği, partiyle ilişkileri kesilmiştir. Temelli kapatma davasının
iddianamesinin hazırlanmasından bir ay önce genel başkanlık görevi, tüm
yönetici kurullar değişmiştir ve bu kişiler, artık parti üyesi değildir
kapatma davası tarihinde. Oysa ki, dosya
içerisindeki belgelerde bu hususun da açıklık kazanmadığını görüyoruz.
Ankara
1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararından
bir parça söz etmek istiyorum şöyle önemli bir sebeple: Birincisi, Sayın
Başsavcılığın, bu dosya üzerinden sizleri bir karara sevk ettiğini
düşündüğüm için.
İkincisi,
Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının 327 nci
maddesinde yapılan bir değişiklikle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
kararlarının yargılamanın iadesi sebebi yapılmaya başlanmış olması. Bu
karar; yani, onanmış 1 Nolu Devlet Güvenlik
Mahkemesi kararı, bugün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önündedir. Çok
açık bir biçimde temel hak ve özgürlüklerin korunması için Avrupa
Sözleşmesinin 6 ncı maddesinin ihlali
niteliğindedir, 11 inci maddesinin ihlali niteliğindedir. Biz eminiz ki, bu
mahkemenin içtihadından da bellidir, son on senelik içtihadından, benzer
olaylarda verdiği kararlardan da bellidir ve bu mahkeme, bu kişilerin adil
yargılanmadığına karar verecektir; 11 ve 6 ncı
madde ihlali konusunda karar bekliyoruz.
Yeni
düzenlememize göre bu karar, bu kişiler yönünden yargılamanın iadesi
sebebiyle yapılacaktır. Bugün, İstanbul ve Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemelerinde 1996 tarihli üç dosya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı
nedeniyle, yargılamanın iadesi sebebiyle yapılmış ve iade edilen yargılama
beraatla sonuçlanmıştır. Bütün bir partiyi kapatma davasının zemini olarak
kurulan bir davanın, bundan iki sene sonra, yeniden yargılama yoluyla
ortadan kaldırılması, beraat kararı verilmesi halinde, bir yüksek
mahkemenin bu kadar köklü bir kararının da, bir siyasî parti kapatma
kararının da, bu kadar çürük bir zemine dayanmış olması gerçeği açığa
çıkacaktır. Belki, kişilerin hapis cezası yatmış olmaları madden telafi
edilebilir bir zarardır; ama, siyasî bir partinin
siyasal yaşamdan tamamen ortadan kaldırılmış olmasının telafisi
bulunmamaktadır. Bu hususa da, Sayın Mahkeme dikkat edeceklerdir diye
inanıyorum.
Burada,
daha önce de belirtildi, kıdemli üyenin muhalefet şerhinden daha fazla
söylenecek bir şey yok. Hiçbir şey ispatlanamamış, hatta,
bu pankartların, dövizlerin, partide bulunduğu iddia edilen şeylerin,
sokaktaki insanların elinde olduğuna dair mahkemenin bizzat kendisinin de
tespiti var. Gerekçeli karar sayfa 4’te diyor ki: “Partiyle hiçbir ilişkisi
bulunmayan ve sokaktaki çatışmalardan kaçan kişilerin elindeki döviz ve
pankartlar.” Kendi gerekçeli kararında dahi belirtmiş.
Yine,
maalesef, yerel devlet güvenlik mahkemesinin bir eğilimi, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da paylaşılmıştır; kanaatimizce hukuk
dışı bir eğilimdir. İsimleri dahi bilinmeyen birtakım, o sırada orada
hareket halinde bulunan kişilerden “yasadışı silahlı örgüt mensubu” diye
söz edilmektedir. Bu kişilerin 80’i o gün gözaltına alınmıştır. Bugün,
vekil edenin partinin kapatma davasına konu edilen olayın olduğu gün, 80
kişi gözaltına alınmıştır. İçlerinde yasadışı örgütten dolayı ceza alan
yoktur. Bunların 60’ı savcılık aşamasında serbest bırakılmıştır; 20’si
hakkında 2911 sayılı Yasaya muhalefetten dava açılmıştır, bir kısmı beraat
etmiştir, bir kısmının davası sürmektedir. Bu kadar açık bir hukuksal
gerçek varken, buradaki kişilerden yahut çocuklarının ölmemesi için gayret
eden anne ve babalardan yahut birtakım, F tipi cezaevine karşı protesto
eylemi yapan kişilerden “yasadışı örgüt mensubu” diye söz etmek, bizim
kanaatimizce, hukukun kabul edebileceği bir şey değildir. Başsavcılığın,
huzurunuzdaki davaya sunduğu metinlerde de, maalesef, bu hatanın sıkça tekrar
edildiğini görmekteyiz.
Bizim
inancımız, tek bir olayla hem de bütün Türkiye’nin ilgi duyduğu, bütün
Türkiye’nin içerisinde bulunduğu bir dönemde meydana gelmiş tek bir olayla,
bir partiyi, bir suçun odağı haline getirme düşüncesi yanlıştır.
Sayın
Heyetinize bir hatırlatma daha yapmak istiyorum. 12 Aralık günü neydi; 11
Aralık günü. Türkiye’de en büyük yasadışı silahlı gösteri yapılmıştı. 15
000 polis, tabancalarını çekerek, Ankara ve İstanbul sokaklarında
silahlarım halka göstermişlerdi. İşte, bu 11 Eylül’ün arkasındaki 12
Eylül’dür. Kamu idaresinin büyük bir zafiyet gösterdiği ve Ankara ve
İstanbul sokaklarının, on binlerce silahlı polis tarafından yasadışı bir
silahlı gösteriye sahne olduğu, bu olayın arkasından 12 Aralık günü
tezgâhlanmıştır. Tamamen bir provokatif
gündemdir; bu polis eyleminin etkilerinin azaltılmasına, kamuoyunda
unutturulmasına yönelik, ertesi gün, Ankara Kızılay’da böyle bir eylem
patlak vermiştir.
Peki,
bugün, 2911 sayılı Yasa kapsamında bile yargılamaları devam ettirilmeyen bu
15.000 silahlı eylemci hakkında hiçbir işlem yapılmayıp da, ertesi gün
meydana gelen olaylar nedeniyle bir siyasî partinin kapatılmasını
beklemenin düzgün bir hukuksal iradeyi yansıtmadığı inancındayız.
İkinci
bölümde de kısaca, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin tüzüğünden ve 1973’ten
bu yana ki, iki aylık kuruluş döneminden söz etmek istiyorum. Parti
tüzüğünün “amaç” başlıklı maddesinin (b) bendi, doğrudur, bir sosyalist
partiye aittir. Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin amacı, sosyalizme giden
yolda ülkemizin emperyalizmin ve yerli ortaklarının tahakkümünden
kurtarılarak özgürleştirilmesi, halkın demokratik iktidarının kurularak
sosyalizme geçilmesidir; fakat, hemen arkasından,
parti, bu amacı ne şekilde yerine getireceğini de tarif ediyor: “Parti örgütü,
merkez organları, il ve ilçe örgütleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi, il
genel meclisi ve belediye meclisi gruplarından oluşur” 1973 tüzüğünde de,
1993 tüzüğünde de, kuruluşunu tamamen yasal, anayasal, mahallî idareler ve
parlamento sistemine göre organize etmiş bir parti, Sayın Genel Başkan
biraz önce söylediler, silahlı siyasal faaliyetlerce ancak reformizmle yahut revizyonimzle
suçlanabilir. Nitekim, böyle olduğu da olmuştur
sıkça.
Eğer,
bir parça yerel mahkemelerde genel siyasal merak, ilgi yahut kültür, 1980
öncesi yahut ilk yıllarında, 1980-1983 dönemlerde
olduğu kadar yüksek olsaydı, ben, gerek yerel sayın savcının gerek yerel
mahkemenin, Türkiye Sosyalist İşçi Partisini silahlı bir işle
ilişkilendirmenin, Türkiye’nin siyasal tarihine, eşyanın tabiatına, bu
tüzüklerin, bu kategorik ayırımların durumuna aykırı olacağını fark
edeceklerini düşünüyorum; fakat, maalesef, bizler, bugün, sıkıyönetim
mahkemelerinin bu konuda verdikleri kararlar kadar bile sağlıklı kararlar
alamamaktayız devlet güvenlik mahkemeleri tarafından.
Son
olarak bir hususa değinerek konuşmamı bitirmek istiyorum. Sayın Başkan,
sayın üyeler: mahkemenin bazı harf terkiplerinin bir örgüt adı olması
ihtimaline binaen İçişleri Bakanlığından sordurduğu malumunuz. Bu cevap da
gelmiş, bir örneğini biz de aldık. Böyle bir cevabın yahut böyle bir
meselenin, iddianın esas hükümde de kullanılması ihtimaline binaen bir
hususa değinmek istiyorum. DHKP/C, TKP-ML, MLKP, TKB. Sayın Başsavcılık
diyor ki “bu örgütlerle ilişkilidir. Bu partinin odak haline gelerek yardım
ve yataklık ettiği yasadışı silahlı örgütler bunlardır.” “Sayın mahkeme de,
haklı olarak sormuş “böyle örgütler var mı, faaliyetleri nedir” diye.
Peki,
Sayın Başsavcılık, bu isimleri nereden bulmuş, nereden almış? Partinin
bunlarla ilişkisini neye dayandırmış? Biraz önce söylediğim gibi, devlet
güvenlik mahkemesi dosyasına, bu örgütlerin adlan Devlet Güvenlik Mahkemesi
dosyasında da geçiyor. Devlet Güvenlik Mahkemesi dosyası nereye
dayandırmış; örgütsel belgeler, ilişkiler, haberleşmeler, dokümanlar mı
var; hayır. Sadece, bir adet pano resmi olduğu iddia edildi ve bu resimde,
1996 yılında ölüm orucunda ölen kişilerin fotoğraflarının bulunduğu,
onların ölmediğinin iddia edildiği, onların önemsendiği fotoğraflarının.
Her fotoğraf altında da, o kişinin ismi yazılırken; yani, şu gibi “Hayati
Can; Bayrampaşa Cezaevi TKP-ML, Hicabi Küçük;
Bursa Cezaevi, TKB...” Bu kişilerin çoğu tutukludur öldüklerinde. Henüz
haklarında kesin bir mahkeme kararı dahi yoktur. 1996 yılında yaşamlarını
yitirdiklerinde. Böyle bir panonun anlamı şudur: Hayati Can öldü,
Bayrampaşa Cezaevindeydi, TKP-ML davasından yargılanmaktaydı öldüğünde ve
bunlar küçük fotoğraf altı ibareleridir. İşte, Türkiye Sosyalist İşçi
Partisinin, o yasadışı örgütlerle meşkuk, menfur
ilişkisi ve bu örgütlerin isimlerinin tespiti, bu fotoğraf altı
ibareleridir. Bunu ciddiye almak, bunu anayasal bir parlamenter partinin,
yasadışı siyasî hareketlerle ilişkisi olarak kabul etmek, en hafif tabirle,
ciddiyetten yoksundur diye inanıyoruz.
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi, iddia edildiği şekilde, kapatılmayı gerektirecek
herhangi bir davranış içerisinde bulunmamıştır. Bu nedenle davanın reddini
diliyoruz ve teşekkür ediyorum.
BAŞKAN
- Teşekkür ederim Sayın Kozağaçlı.
ÜYE
YALÇIN ACARGÜN - Sayın Başkan, bir yanlış ifadede bulunuldu, onu sormak
istiyorum.
BAŞKAN - Buyurun Sayın Acargün, hangi yanlışları yaptılar?
ÜYE YALÇIN ACARGÜN - Konuşmanızda, polis
birliklerinin silahlı gösteri yaptıkları tarihi “11 Eylül” olarak
belirttiniz arkasından “bu 12 Eylülü getirdi” dediniz. Sonra, bu tarihin
esasında 11 Aralık ve 12 Aralık olması gerektiğini anlıyorum
konuşmalarınızdan. Sürçülisan ettiniz, lütfen, düzeltiniz efendim.
AV.SELÇUK KOZAĞAÇLI - Çok teşekkür ediyorum efendim.
Eğer, farkına varmadan öyle bir hata
ettiysem, doğrudur; 12 Aralık 2000’dir.
ÜYE
YALÇIN ACARGÜN - Davalı parti Genel Başkanına da sorum var efendim.
Sayın
Başkan, konuşmanızda “siyasî tutsak aileleri” diye bir deyim kullandınız,
tutanaklarda var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Ceza Kanunu ve
kanunlarımızdaki öğelere uygun olarak suç teşkil eden fiillerden dolayı,
kişiler mahkemelerce tutuklanır ve ceza mahkumiyetiyle
sonuçlanırsa hükümlü hale gelirler. Bunun dışında “siyasî tutsak” deyimiyle
neyi kastettiniz?
TSİP
GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL - Politik tutuklular anlamında söylüyorum.
Politik; yani...
ÜYE YALÇIN ACARGÜN -Niçin “tutsak”
deyimini kullanıyorsunuz?
TSİP GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL -
Tutuklu, hükümlü.
ÜYE
YALÇIN ACARGÜN - Hayır efendim. Tutsak, muharip güçler arasında ele
geçirilen muharip unsurların, Cenevre Sözleşmesine bağlı olarak
özgürlüklerinden men edilmiş halleridir; tutsaklık budur. Yani siz, ülke
yönetimine talip bir siyasî parti olarak bu deyimleri yerli yerinde
kullanmanız gerekmez mi? Tutsak, o demektir.
TSİP
GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL - Tutsak şu anlamda: Ceza almamış; yani hüküm
giymemiş insan anlamında kullanmıştım.
ÜYE
YALÇIN ACARGÜN - Tutuklu başka, tutsak başka beyefendi. Siz ikisini
karıştırıyor musunuz? Aynı mı görüyorsunuz?
TSİP GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL - O
anlamda kullandım, evet.
ÜYE YALÇIN ACARGÜN - Peki, düzeltin o
zaman lütfen.
TSİP
GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL - Söylediğiniz gibi düzeltiyorum efendim.
BAŞKAN - Sorusu olan var mı
arkadaşlarımdan? Yok.
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi Genel Başkanı Mehmet Sümbül ile Parti Vekili Avukat
Selçuk Kozağaçlı’nın sözlü savunmaları dinlendi.
Yapılar açıklamalar banda alındı, ayrıca stenografi arca da saptandı.
Teşekkür
ederim Sayın Mehmet Sümbül ve Sayın Selçuk Kozağaçlı.”
C-
Davalı Parti Eski Genel Başkanı ve İki Üyesinin Sözlü Savunmaları
Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Mustafa BUMİN, Haşim KILIÇ, Samia AKBULUT, Sacit ADALI,
Ali HÜNER, Fulya KANTARCIOĞLU, Aysel PEKİNER, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Mehmet
ERTEN ve Fazıl SAĞLAM’ın katılımlarıyla 27.1.2004
gününde yapılan toplantıda davalı Parti’nin eski Genel Başkanı Turgut KOÇAK
ile eski Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Hasan YAVAŞ ve Nemci ÖZYURDA’nın sözlü açıklamalarının dinlenmelerine, Samia AKBULUT, Ali HÜNER, Fulya KANTARCIOĞLU, Aysel
PEKİNER ile Ertuğrul ERSOY’un “Dosyadaki bilgi ve
belgelerin yeterli olduğu dinlenilmeye gerek bulunmadığı” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞU ile karar verildi.
Söz konusu
kişilerin 26.2.2004 günlü sözlü açıklamaları şöyledir:
“BAŞKAN - 26 Şubat 2004 Perşembe. Saat:
10.11
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması istemiyle açılan, Esas 2002/2 Siyasî
Parti Kapatma Sayılı Davanın, 27.1.2004 gününde yapılan inceleme
toplantısında, partinin eski genel Başkanı Turgut Koçak ile eski merkez
yürütme kurulu üyesi Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda’nın sözlü açıklamalarının dinlenilmesine karar
verilmekle;
Başkan
Mustafa Bumin, Başkanvekili Haşim Kılıç, üyeler Sacit Adalı, Ali Hüner, Fulya Kantarcıoğlu,
Aysel Pekiner, Ertuğrul Ersoy, Tülay Tuğcu, Ahmet
Akyalçın, Mehmet Erten ve Fazıl Sağlam’dan oluşan
kurul yerini aldı. Raportör Kemal Başlar yerinde. Ses teknisyeni Kadir Karagülmez ile daha önce yeminleri yaptırılan
stenograflar Cengiz Tanrıverdi ve Alaaddin Ayten hazır.
Davalı,
Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin eski Genel Başkanı Turgut Koçak ile eski
merkez yürütme kurulu üyeleri Hasan Yavaş ve Necmi
Özyurda yerlerine alındılar.
Sayın
Koçak, sizinle başlayacağız; ses düzeni itibariyle konuşmalar banda
alındığından açıklamaların kürsüden yapılması gerekmektedir. Yalnız,
biliyorsunuz davalı partinin savunmasını yetkili temsilcileri burada
yaptılar Haziran ayı itibariyle. Siz, Başsavcının iddianamesinde size isnat
edilen ve partinin kapatılması için öne sürülen eylemlerle parti arasındaki
ilişki bakımından sınırlı olarak savunmanızı yapın.
Buyurun sizi dinliyoruz.
TURGUT
KOÇAK (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Eski Başkanı) - Sayın Başkan, sayın
üyeler; ben, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin 1993’ten 2001 tarihinin
sonlarına kadar genel başkanlığını yaptım. 1993’ten 2000
tarihine kadar Türkiye Sosyalist İşçi Partisiyle ilgili, Türkiye Sosyalist
İşçi Partisinin üyeleri ve bizimle ilgili terör suçlamasıyla bir kez olsun
dava açılmamıştır; ancak, 2000 tarihinin Aralık ayında F-Tipi cezaevleriyle
ilgili yapılan gösteriler sonrasında, bizim partimiz de bu gösterilerin
içerisine katılmış, bu gösteriler sonrası adları sayılan illegal örgütlere
yardım ve yataklık yaptığımız iddiasıyla hakkımızda dava açılmıştır.
Gerek
tutuklandığımız zaman gerekse mahkeme aşamalarında bizimle ilgili
suçlamaların maddî temeli olmadığını pek çok kez açıklamış olmama karşın,
bununla beraber yine de hüküm aldık; ama, ben, bu
hükmün yerinde olmadığını, bugün de yerinde olmadığını düşünüyorum.
Şöyle
ki: Türkiye Sosyalist İşçi Partisiyle ilgili tutanak polislerce
hazırlanmış; bir, 5 Aralık tutanağı; iki, 12 Aralık tutanağı. 5 Aralık
tutanağında, gösterilerin Ankara Adliyesinin önünde yapıldığı, bu
gösterilerde, polisin zor kullanarak dağıttığı yazılı. Türkiye Sosyalist
İşçi Partisinin herhangi bir üyesi -bırakalım yöneticisini- herhangi bir
üyesinin bile katılmadığı bu gösteri, bir şekilde Türkiye Sosyalist İşçi
Partisiyle nasıl ilişkilendirildiğini, ben, hâlâ da anlamış değilim.
Aynı
şey; 12 Aralıkta Kızılay’da yapılan gösteriyle de bizim bir ilgimiz yok Bu
gösterinin, parti olarak ne içindeyiz ne herhangi bir üyemiz katılmış; ama, bu gösteri sonrasında da yine olaylar çıkmış, bu
olayların sonrasında, polis zor kullandığı için, gösteri alanından kaçan
kimseler, parti binasının bulunduğu apartmana sığınmışlar. O apartmanda,
Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Eğitim-Sen
gibi kuruluşlar da mevcuttur. Kapılar kapandığı için polisin ve Ankara
Emniyet Müdürünün gözlerinin önünde; çünkü, bunlar televizyonların
çekimlerinde mevcuttur; biz, bu çekimlerin mahkemeye defalarca gelmesini
istediğimiz halde, mahkeme bunu asla dikkate almamıştır, ama aynı çekimler,
9 uncu Asliye Ceza Mahkemesinde, Gösteri ve Yürüyüş Yasasına aykırı hareket
etmekten yargılanan 63 sanığın dosyasında mevcuttur.;
14 kanaldan yapılan bu çekimler bu dosyada mevcuttur.
Şimdi,
ben, aşağı yukarı bir ay boyu televizyonlardan o günkü olayları izledim. O
olaylarda, meydanlarda insanlar dövülüyordu, döven polislere bir başka
polis, işte “ona dokunmayın o ülkücüdür” deyip -bunlar, çekimlerde
mevcuttur- “o ülkücüdür” deyip, birtakım insanları da binaya yöneltip,
binada bulunan bütün işyerleri -bizim partimiz dahil-
taşlanırken polis asla müdahale etmiyor, hiçbir şey yapmıyor. Bunu ben
kendim televizyonlarda gördüm, çünkü,
televizyonlar bir ay boyu yayın yaptı. Daha sonra 4’e doğru, olaylar
duruluyor, Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığından partinin binasının
aranması için izin alınıyor, binaya giriliyor; tutanakta ondan sonra yazılı
olanlar şöyle: Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin binasının içerisinde şu şu pankartların bulunduğu şu şu
resimlerin bulunduğu. Bu pankartlar ve bu resimler, Türkiye Sosyalist İşçi
Partisinin yöneticilerinin adı geçen örgütlere yardım ve yataklık yaptığına
bir kanıt olarak gösteriliyor.
Oysa, binaya bırakılan bu pankartlar, kaçan insanlar
tarafından bırakılmış pankartlardır, ki, ben o gün partide değilim
arkadaşım Hasan Yavaş partide değil. Partide kimse yok. Tutanağa dikkatlice
bakıldığında şunlar görülecek: Dışarıdan atılan taşlarla bilgisayarlar,
dışarıdan atılan taşlarla partinin faksı, telefonu, müzik seti ve bütün
eşyalarının kırıldığı belirtiliyor. Şimdi, tutanağa göre, beşinci kata
dışarıdan atılan taşlar, faks dahil, telefon dahil
hepsini tahrip ediyor. Ben, saat 6’da partiye geldiğimde, sağlam bir tek
eşya yoktu, sağlam olarak bir kalem dahi yoktu, hepsi kırılmış çöp yığınına
döndürülmüştü. Tutanakta da aynen şöyle yazıyor ve devam ediyor: “Sözü
geçen eşyalar barikat olarak kullanılmıştır, bilgisayarlar dahil barikat olarak kullanılmıştır” şimdi ne kadar
taraflı ne kadar gerçeklerle ilintili olmayan bir tutanaktır ki; biz, diğer
partilere benzemiyoruz, belki ekmeğimizden artırdığımız paralarla biz o
bilgisayarları aldık; ama, o bilgisayarlar polislerce parçalanmış,
kırılmıştır, ama barikat kurulduğu iddia edilmektedir.
Yine,
o günleri ben çok iyi anımsıyorum, 11 Aralık günü İstanbul’da bir başka
örgütün 2 polise giriştiği eylem var, öldürülen 2 polis var. Bu 2 polisin
öldürülmesinden sonra ülkede -bana göre, bunlar tabiî ki karşı çıkılacak
olaylar, asla onaylanmayacak olaylar- O iki polisin öldürülmesinden sonra
adı geçen eylemi yapanlardan bu ülkenin yasaları hesap sormalı. Polisin
görevi, bu eylemi yapan insanları tutuklayıp mahkemenin önüne çıkarmaktır; ama, öyle mi oldu; hayır. Türkiye’nin her tarafında
çıplak tabancalarını çıkarmış, namlularını aşağı çevirmiş “ya Allah,
Bismillah, Allahuekber” sloganlarıyla yürüyen
polislere tanık olduk. O polisler, 12 Aralık günü, aynı eylemi Kızılay’da
da gerçekleştirdiler. Aynı polisler -yine bunlar görüntülerde mevcuttur-
Türkiye Sosyalist İşçi Partisine girdiklerinde kimsenin olmadığını iddia
ediyorlar; doğrudur bu. Eşyalarının tahrip edildiğini iddia ediyorlar; bu
yanlıştır.
Şimdi,
bir şekilde hiçbir yöneticisinin olmadığı, hiçbir parti üyesinin olmadığı
bir partide arama yapılıyor, işte parti koridorlarında sözü geçen
pankartların, resimlerin bulunduğu söyleniyor, aynı polisler cama çıkıp,
kurt işareti yapıp, partinin çekmecesinden aldıkları Türk Bayrağını
asıyor...
Şimdi,
bunlar, hiçbir şekilde kabul edilecek bir şey değildir. Ben, kişi olarak,
bu ülkenin yurttaşı olarak, böyle eylemleri tabiî ki kabul edemem. Ben,
mahkemede de söyledim, aynen şunları söyledim; Bu sözü geçen polis
memurları Ulubatlı Hasan mıdır? Bir başka ülkenin
toprağını işgal etmek üzerine mi girmişlerdir? Biz, başka bir ülkenin
toprağında mı bulunuyoruz, düşman mıyız?
Şimdi,
Sayın Başkan, sayın üyeler, gerçek şudur: Gerçekten de Türkiye’de bir
anlayış vardır ki, o anlayış, -biz ne düşünürsek düşünelim, bu ülkeyi ne
kadar seversek sevelim- bizi düşman görmektedir ve tavırlarını da buna göre
ayarlamaktadır.
Şimdi,
belki konumuzla ilgili değil ama, ben ilginç bir
örnek vermek istiyorum. Biz mahkemeye çıkarıldığımız gün polis
müdürlerinden bir tanesi bana diyor ki: “Yahu, sizin hatanız suçunuz yok ama, sizin partinizin programında Ermeni devleti
kuracağınız yazılıymış.”
Şimdi,
eğer, bir polis müdürü, gerçeklerden bu kadar uzak olabilirse, onların bu
tutanakları da bu kadar gerçeklerden uzak olur düşüncesindeyim. Çünkü, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi ayda kurulmuş,
yıldızda kurulmuş bir parti değil; bunun programı var ilgili yerlere
iletilmiş, Bu programda “Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin programında,
bütün dünya halklarının ve ülkemizin baş düşmanı emperyalizm olduğu”
söyleniyor ve biz şu anda karşınızda Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin
kapatılmasıyla ilgili buluyoruz. Odak haline geldiği söyleniyor. Ben
defalarca, arkadaşım Necmi Özyurda
defalarca söylediği halde, bunlar bugüne kadar düzeltilmedi. Bunu, bir kez
daha yinelemek istiyorum. Necmi arkadaşımız,
partinin sade bir üyesidir; genel yönetim kurulu üyesi de değildir, merkez
yürütme kurulu üyesi de değildir; bunlar düzeltilmedi, herhalde, bunda bir
şey düşünülüyor olsa gerek ki, düzeltilmedi.
Şimdi,
19 Aralık günü yapılan bir operasyonla biz tutuklandık. 19 Aralık
operasyonu F-Tipi cezaevlerine karşı yapılan operasyonlarla ilgilidir; ki,
bunları, bu operasyona karşı konulacak düşüncesiyle bizim partimizin
bulunduğu bölgede, polis orayı kordon altına aldığı için, giren çıkanlardan
bizler de dahil olmak için partimize veriyoruz,
bizleri de dahil olmak üzere gözaltına almışlardır. Ben, belki Türkiye
Sosyalist İşçi Partisinin Genel Başkanı olarak mahkeme önüne çıkarabilirdim,
eğer o gün, Hasan Yavaş arkadaşımız ya da Necmi Özyurda arkadaşımız oraya gelmemiş olsalardı bu suçun
faili olmayacaklardı.
Yine,
bilmiyorum dosyanızda mevcut mudur; bir tutanak daha var ki, o da çok ilgi
çekicidir, ama, ben düşünüyorum, demokratik bir
ülkede böyle olmalıdır, ama, tersi olursa, o demokratik ülkenin mevcut
konumunu zedeler diye düşünüyorum. Özgürlük ve Dayanışma Partisiyle ilgili
tutanak da vardır dosyada. O tutanakta da, bizde yazılanların aynısı
onlarda da yazılıdır, fazlalığı yazılıdır üstelik;
çünkü, Özgürlük ve Dayanışma Partisinde 63 kişinin gözaltına alındığı
yazılıdır. Bu 63 kişinin 1 tanesi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin üyesi
değildir; ama, bunlar Gösteri ve Yürüyüş Yasasına
muhalefetten yargı önüne çıkarılmışlardır; bize ne söylendi ise; Özgürlük
ve Dayanışma Partisine de aynı şeyler söylendiği halde, onunla ilgili 169
uncu maddeden yardım, yataklık suçlamasından dava açılmamış.
Şimdi,
bir ülkede eğer, yasalar bu kadar eşitsiz kullanılıyorsa, bunu kullananlar
da yargının önüne getirilip “bunlar delildir” diye sunanlar da, bana göre,
tarih önünde suçludur diye düşünüyorum.
Biz,
aldığımız cezanın 2 yılına yakınını yattık, şu anda da yeniden
yargılanıyoruz. Ben, o mahkemede de şunları söyledim: Biz, söylediğimiz her
şeyin arkasında-karşılığı ne olacaksa olsun, bedeli ne olacaksa olsun-
dururuz. Hem insanın doğasına aykırı olan bir durumu, nasıl oluyor da
mahkemeniz yerinde değerlendiremiyor, çünkü, şöyle: Biz, DHKP-C, MLKP,
TKP-ML, TIKKO, TKİP ve diğerleri hepsine yardım, yataklık yapmış oluyoruz !. Bu, insanın doğasına aykırı. İnsan,
ideolojik olarak bir yakınlık duyar, örgütsel olarak bir yakınlık duyar
haydi, bir şey olur, bu, belki biraz anlaşılabilir; ama,
böylesine, bizim çıldırmış olmamız lazım, çıldırmış olmamız lazım; aynı
zamanda Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin programına, üyelerine ve kendini
savunduğumuz dünya görüşüne ters düşen insanlar olmamız lazım.
Yine,
ben mahkemede söyledim, dedim ki: “Biz, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi
olarak, siyaseten, kişi olarak ölüm oruçlarını insanî bulmuyoruz, ahlakî
bulmuyoruz.” Gerçek de bu; yani, ben, ölüm oruçlarını yerinde gören bir
insan olsaydım “yerinde görüyorum” derdim. Ben, basın açıklamalarımda da
bunu söyledim, öyle de görüyorum, dünya görüşüm de bu.
Şimdi,
biz odak falan değiliz; ama, belki konumuzun pek
içinde olmayabilir ama ben ilişkilendiriyorum, sizler bunu
değerlendireceksiniz; Türkiye Sosyalist İşçi Partisi bu ülkenin
varlıklarını bir avuç insana çekmeye kalkmadı, 1,3 milyar dolara TÜPRAŞ’ı satmaya kalkmadı; Odaksa, bunlar odak. Tekeli
yok pahasına satmaya kalkan biz değiliz; ne şu akımın ne de bu akımın
peşkeş çekilmesinde bizim partimizin hiçbir şeyi olmadı. Bizim partimizin
hiçbir üyesi pek çok dosyadan yargılanmadı, ülkeyi zora sokacak
borçlanmadan yargılanmadı.
Bizim
partimizin milletvekilleri de olmadı. Onlarca milletvekilinin yolsuzluk
dosyaları vardır Mecliste bekleyen; odaksa, onlar odaktır bana göre, odaksa
onlar odaktır. Ben bu ülkenin yurttaşı olarak ülkesini ve insanlarını seven
bir insanım; siyasî görüşüm de buna göre şekillenmiştir. Bu ülkenin
askerlerinin kafasına çuval geçirenlerin karşısında susanlar odaktır
odaksa. Belki, bir yerlere kadar uzanabilir ucu bunun; ama,
ben, o görevin başında bulunan bir insan olsaydım istifa ederdim. Ama, bu olay, bana, benim yurtseverliğime önemli bir
katkı getirmiştir; o katkı da şudur: Ben inanıyorum ki, Türkiye’nin
askerlerinin kafasına çuval geçirenler bize bir şey de bulunmuşlardır; bu
ülkenin sosyalistleri de onların kafasına çuval geçirecektir. Ben, böylesine
yurtsever bir insanım, böylesine ülkesini seven bir insanım.
Dolayısıyla,
adı geçen olayla hiçbir ilişkimiz yoktur. Buna rağmen ülkenin mahkemeleri
bize ceza vermiştir. Bu cezanın biz bir kısmını içeride geçirmişiz, tekrar
ceza verilirse, yine yatacağız; ama, biz, ne
olursa olsun, neyle karşılaşırsak karşılaşalım, bu ülkenin bir yurttaşıyız,
bu ülkeyi en çok sevenleriyiz. Aynı zamanda vicdanlıyız diyebilirim; çünkü, vicdanlı olmak şudur aynı zamanda; : bu ülkenin
insanlarına bir kilo pirinç, bir kilo makarna, bir kilo şeker dağıtmak
demek değildir; onları kandırmak üzere dağıtmak demek değildir; vicdanlı
olmak, onları iş sahibi, aş sahibi yapmaktır ve bunların kaynağının ne
olduğunu tespit edip siyaseten çözüm bulmaktır vicdanlı olmak.
Ben,
bunun için, sosyalist bir insanım, öyle yaşadım, öyle yaşayacağım ve ne
Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin ne benim kimseye ödenecek minnet borcu
yok. Yani, bundan kastım şudur: Sözü geçen örgütsel yapılarla ideolojik
olarak hiçbir benzerliğimiz yok; örgütsel olarak hiçbir benzerliğimiz yok.
İdeolojik olarak böylesine hiçbir benzerliği olmayan, örgütsel olarak
benzerliği olmayan Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin -1974’te kurulmuş bir
partidir- 2000 yılında başına böyle bir şey gelmiş olması bana göre -bir
deyimidir, halk deyimidir- bir marangoz hatasıdır. Marangoz hatası ne yazık
ki düzeltilemez; çünkü, rendeyle tahtayı yontmaya
başladığınız zaman, bir budağa denk geldiği zaman o budak derinleşir,
düzeltemezsiniz. Biz, aynı bu şekilde ceza aldık, hüküm aldık. Bu, bir
marangoz hatasıdır, bizim işlediğimiz suç değildir; bu, asla
ilişkilendirilemez diye düşünüyorum.
Bu
anlamda, Sayın Mahkemenizin durumu doğru değerlendireceğini biliyorum ve
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi 1974’te kurulmuş bir partidir, Türkiye’nin en
eski partilerinden biridir, sosyalizmi savunmaktadır, sınıfsız, sömürüşüz
bir toplumu savunmaktadır, böyle bir partinin kapatılmamasında büyük yarar
vardır. Bu anlamda, böyle bir karar vereceğinizi umuyor, teşekkür ediyor,
saygılarımı sunuyorum.
BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz Sayın Turgut
Koçak.
Sayın
Yavaş, sizin katmak istediğiniz bir şey var mı? Aynı şeyi tekrar etmeyin
lütfen, yani, siz, o söylenenleri tekrar tekrar
söylemeyin, yorulmayın, zaman kaybetmeyin. Ona ilave olarak katmak
istediğiniz bir şey varsa sizi dinliyoruz.
HASAN YAVAŞ (Türkiye Sosyalist İşçi
Partisi Eski M.Y.K Üyesi) - Var.
BAŞKAN-Buyurun.
HASAN
YAVAŞ (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Eski M.Y.K
Üyesi) - Sayın Başkan, sayın üyeler; şu an, önünüzde duran Türkiye
Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması ile ilgili dava dosyası nedeniyle
bulunuyorum.
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi ile ilişkim, sadece bu partinin yöneticisi konumunda
olmamdan öte, çocukluk arkadaşım diyebilecek kadar eski; ancak, Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi kurulduğu 1974 gününden bu yana bugünkü varlık
nedeniyle, gerek ideolojik yapısı itibariyle gerekse Türkiye ve dünya
gerçekleriyle toplumsal olarak sosyal, siyasal iddiaları ile de öne sürdüğüsömürü,
baskı, temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, bu topraklar üzerinde
yaşayan tüm insanların eşit haklara sahip olduğunu savuna gelmiş, bu
duruşuyla da çok genç bir parti.
Ankara
1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde, yardım ve
yataklık iddiası ile yargılanıp ceza almam sonrasında da, mahkemeniz
tarafından, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılmaya yönelik bu haksız
kararı tüm hukuk yollarının çiğnenerek cezalandırılmamız esas alınarak
yapılmıştır.
19
Aralık 2000 tarihinde tutuklandığım zaman partinin kongre çalışmaları için
Ankara’ya gelmiştim. Bu tarihe kadar 15 yıldır Muğla Marmaris’te ikamet
ettim. Dosya tarafsız bir şekilde incelendiğinde, Türk Ceza Kanununun 169
uncu maddesinde yer alan, yardım ve yataklık hükmüne uyan bir eylemim
olmadığı görülecektir.
Yaşam
pratiğim ve parti ideolojimde iddia olunan örgütlerin F-Tipi eylemlerini
ret ettiğimiz gibi, Aralık 2000 tarihinde F-Tipi ölüm oruçlarına karşı
olduğumuzu, partim, kamuoyuna, basın açıklaması ile reddetmiştir. Partimiz
hangi somut delillere dayanılarak kapatılmak istenmiştir? Türkiye Sosyalist
İşçi Partisi, benim yargılanarak ceza almış olmam gerekçe gösterilerek
kapatılamaz, Yüksek Mahkemeniz bu kararı ret etmelidir.
Demem
o ki, gerek benim Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanıp ceza almam
gerekse Yüksek Mahkemenizde Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin yargılanması,
Türkiye’nin toplumsal, tarihsel, sosyolojik yapısıyla da bağdaşmadığı,
örtüşmediği gibi günümüzde barışın kalıcılığı açısından da yaşam
bulmamaktadır.
Bu
düzmece iddialarla yargılandık ve mahkemeniz, bu teze dayanarak bu tezi
doğru bularak partim Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması
düşünülüyor. Bu düzmece iddiaları öne sürenler, kendilerini çağdaş,
demokratik bir Türkiye’ye kapattıkları gibi, önlerine koyulan davalara da
hiçbir hukuk kurallarını işletmeyerek, dikkate almayarak karar vermişler ve
giydikleri o cüppelere de uygun düşmediği kanaatindeyim. Bir oldu bitti ve komplo ile gerek şahsıma gerekse partime
saldırı olduğunu düşünüyorum.
Yine
bugün, daha bir ay öncesinde, Rize Pazar İlçesinin Kayağantaş Köyü
Muhtarının seçim hilelerinden tutun da pek çok yolsuzluğu yapılmasına
karşılık, devletin denetim mekanizması işletilmediği gibi, Anayasada
belirtilen bireylerin seçilmişleri denetleme hakkı bile kullandırılmamış ve
bir oldu bittiye getirilmiştir.
Aslında,
kullanılan haklarımız Anayasa ile güvence altına kısmen de olsa alınmasına
karşın, diğer taraftan ceza yasalarıyla bu hak elimizden alınıyor.
Kullandığımız zaman ise, Türkiye Cumhuriyeti savcıları, fermanlar dolusu
iddianamelerle bizi suçluyorlar, cezaevlerine atıyorlar. Kısaca, Devletin
bu kurumları pek çok çelişki olmasına karşın, bizlere ve insanlarımıza
büyük bir kızgınlık içinde olduğunu; bu da, Devlet kavramının evrensel
ölçülerde ve değerlerde bir duruşa sahip olmadığı anlaşılıyor; çünkü, Devletin halkına karşı şikâyet hakkı yoktur ve
Devletin istifa etme hakkı da bulunmamaktadır.
Sayın
Başkan ve Yüksek Mahkemenin değerli üyeleri; bu davayı, hiç vakit
geçirmeden derhal reddetmelisiniz. Ben, Türkiye Cumhuriyetinin bir
vatandaşıyım; 4 yılı aşkın bir süredir bu davayla ilgili yaşamım baştan
aşağı arızaya girmiş, cezaevinde ölümle sonuçlanabilecek bir kalp krizi ve
maddî zarar gördüm.
Yüce
Mahkemeniz tarafından gereğinin yapılarak davanın reddedilmesini
saygılarımla arz ederim.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Hasan
Yavaş.
Sayın
Necmi Özyurda, sizin o
tarih itibariyle MYK üyesi değil, bir parti üyesi olduğunuzu genel başkan
ifade etti.
NECMİ ÖZYURDA Evet, parti üyesiyim.
BAŞKAN - Sizin ilave edeceğiniz bir şey
var mı ?
NECMİ ÖZYURDA-Hayır efendim, yok.
BAŞKAN -Peki, teşekkür ederim
oturabilirsiniz.
Türkiye
Sosyalist İşçi Partisinin eski Genel Başkanı Turgut Koçak ile eski Merkez
Yürütme Kurulu Üyesi Hasan Yavaş ve Üyesi Necmi Özyurda’nın sözlü açıklamaları dinlendi, yapılan
açıklamalar banda alındı, ayrıca stenograflarca da saptandı.
Teşekkür
ederim Sayın Turgut KOÇAK, Hasan Yavaş ve Necmi
ÖZYURDA.
VI-
İNCELEME
-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kapatma davası
aşamalarında özetle;
12.12.2000
tarihinde F tipi ceza evlerini protesto eylemlerine katılanlara yönelik
polis müdahalesi üzerine eylemcilerin bir bölümü parti binasına girerek,
binadan güvenlik kuvvetlerine saldırdığını, güvenlik güçlerinin parti
binasına geldiklerinde mevcut barikatları bertaraf ederek yaptıkları aramada
binada sınıf diktatörlüğünü savundukları kuşkusuz silahlı örgüt
mensuplarının pankart, döviz ve resimleriyle, ölüm oruçlarında ölenlerin
resimlerini ele geçirdiklerini, bulunan ölüm oruçları eyleminde kullanılan
sağlık malzemelerinin miktarına bakıldığında, bunların parti tarafından
temin edildiği, resim ve pankartların da önceden teşhir amaçlı olarak parti
binasına yerleştirilip asıldığını, 12 Aralık eyleminden önce 5 Aralıkta da
aynı eylemcilerin bir bölümü parti binasından çıkarak eyleme katıldıklarını,
mahkûm olan üç kişinin, ölüm oruçlarına katılan kişilerin, annelerinin ve
yakınlarının partilerine ait binada ölüm orucu eylemleri süresince ve bu
oruçlara destek olmaları amacıyla misafir edildiklerini beyan ettiklerini,
dolayısıyla eylemcilerin rastlantı sonucu binaya girmediklerini, binanın
önceden görülen destek ve yardımdan dolayı özellikle seçilmiş saklanma ve
korunma yeri olarak kabul edildiğinin anlaşıldığını, partinin, bu örgüt
mensuplarının geçmişteki eylemlerini benimsediğini, desteklediğini ve gündemde
tuttuğunu, binada ele geçirilen ve zapt edilen materyallerin muhafaza
edilmesi suretiyle, silahlı mücadeleyi benimseyen yasadışı örgütlerin
eylemlerine destek verildiğini ve yardım edildiğini, dolayısıyla partinin,
örgüt mensuplarının demokratik istek ve tepki boyutunu aşan eylemlerini
savunmakla kalmadığını, benimseyerek aktif olarak da desteklediğini, üç
parti yetkilisinin de bu eylemden dolayı mahkûm olduğunu,
Anayasa’ya aykırı
olan bu eylemlerin Avrupa kamu düzeninin temel unsuru olan çoğulcu
demokrasi anlayışı içinde geçerli sayılamayacağını, içerik itibariyle ifade
özgürlüğünün toplu olarak kullanılması sınırları içersinde kalmadığını, bu
nedenle davanın açılmasının, demokrat toplum yönünden gerekli olduğunu,
parti
başkanı ve merkez yürütme kurulu üyelerinin eylemlerinin partiye isnat
edilebilirliği tartışmasız olduğunu, işlenen eylemlerin, süreklilik ve
yoğunlukları itibariyle, siyasi partinin kapatılması yönünden yeterlilik
düzeyine ulaştığını, yargısal kararlarda “uygun zamanlama” olarak ifade
edilen bu ölçüt uyarınca, somut bir tehlikenin ortaya çıkması şart olmayıp,
demokratik standartlarla çelişen adımların atılabilmesinin söz konusu
olmasının yeterli olduğunu,
davalı
partinin, genel merkez ve il başkanlığı binasında silahlı örgütlere ait
malzeme bulundurduğunu, o örgüt mensuplarının cezaevindeki eylem ve
direnişlerine destek verdiğini, bu şekilde örgütün siyasi kanadının
ötesinde hareket ettiğini, davanın açılmasının, bahse konu örgüt
mensuplarına desteğin sürdürülmemesi ve örgütlerle olan bağlantısının
koparılması yönünden zorlayıcı bir sosyal gereksinimden kaynaklandığını,
öngörülen yaptırımın, gerçekleştirilen eylemlerin önem ve ağırlığı yönünden
dengeli ve orantılı olduğunu, eylemlerde genel merkez binasının
kullanılmasının, parti yönünden olaya bütüncül ve genel bir destek verme
anlamına geldiğini, bu nedenle partinin AİHS’nin
11. maddesi kapsamında koruma görmesinin mümkün olmadığını,
Eylemlerin parti
tarafından kararlılıkla işlenmekle odak koşulu gerçekleştiğini, 12.12.2000
öncesi dikkate alındığında süreklilik unsurunun da bulunduğunu, eylemlerin
ağırlıkları ve orantılılık ölçütü dikkate alındığında davalı partinin
kapatılması zorunlu olduğunu,
bu
nedenle partinin kapatılması ve kapatılmaya eylemleriyle yol açan üç
kişinin 5 yıl süreyle siyasi yasaklı sayılması gerektiğini ileri sürmüştür.
- Davalı Parti davanın aşamalarında özetle:
TSİP’in kuruluşundan beri
hiçbir soruşturma ve kovuşturmaya uğramadığını, hiçbir TSİP üyesinin
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasakların
karşılıklarını düzenleyen yasa maddeleri nedeniyle kovuşturma
geçirmediğini, F tipi kapalı cezaevlerine karşı yürütülen 20.10.2000
tarihinden başlayan çeşitli ve kapsamlı protestolar nedeniyle açılan 100’e
yakın davanın hiç birinde TSİP yönetici ve üyelerine yönelik bir suçlama
bulunmadığını, dolayısıyla partinin anayasaya aykırı eylemlerin odağı
haline gelmediğinin açık olduğunu; suçlanan üç yöneticinin dava açıldığı
tarihten bir ay önce ilişkilerinin kesildiğini, bu kişilerden birinin ise
yönetici değil üye olduğunun göz ardı edilmesi nedeniyle davanın maddi bir
hataya dayandığını;
12.12.2000
tarihinde parti merkezinin bulunduğu Kızılay semtinde büyük toplumsal
olayların olduğunu, “ülkücü” olarak bilinen grupların parti merkezine
saldırarak zarar verdiğini, olaylar sırasında yargılanan sanıklar dâhil
olmak üzere hiçbir parti üyesinin binada bulunmadığını, yine kolluk
tarafından yapılan arama ve zapta hiçbir parti temsilcisinin katılmadığını,
bu tarihte Kızılay’da F tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla bir araya
gelmiş kalabalığın, kendilerine saldıran siviller ve kolluk güçlerinden
kurtulmak için aralarında ÖDP, Eğitim Sen 1 Nolu
Şube ve Pir Sultan Abdal Derneği Genel Merkezinin de bulunduğu binaya
kaçtıklarını, olay sırasında partiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan ve
sokaklardaki çatışmalardan kaçan kişilerin ellerinde döviz ve pankartların
bulunduğunu, bizzat mahkeme tarafından çoğu saldırılar sonucu yaralanan bu
kişilerin “silahlı örgüt mensubu” olarak nitelendirilmesinin ağır bir
hukuksal yanılgı olduğunu, haklarında takipsizlik ya da beraat kararı
verilen bu kişilerin silahlı örgüt üyesi kabul edilmesinin dayanaktan
yoksun olduğunu, tek bir güne ve olaya ilişkin mahkeme kararına
dayanılarak, üç kişinin eyleminin partiyi anayasaya aykırı eylemlerin odağı
haline getirmeyeceğini;
Parti tüzüğünden
anlaşıldığı üzere TSİP’in anayasal parlamenter
rejimin yasadışı ve şiddet temelinde değiştirilmesini öngören hiçbir
siyasal eylemi yahut eğiliminin bulunmadığını ve bu kapsamda hiçbir suçlamayla
da karşılaşmadığını;
Adı
geçtiği iddia olunan DHKP-C, TKPML, MLKP ve TİKP örgütlerinin isimlerinin,
1996 yılında Türkiye çapında yürütülen açlık grevi ve ölüm orucu
eylemlerinde yaşamını yitirmiş tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarının
yapıştırıldığı bir dövizden alındığını, 1996 yılında yaşamını yitirmiş bu
kişilerin çoğu henüz tutuklu iken ölmüş olup sadece yargılandıkları
davaları gösteren bilgilerin, sanki adı geçen örgütlerin sağ, faal ve
kesinleşmiş hükümler ile örgütsel bağları sabitmiş gibi ve desteklenmeleri
yoluyla örgütlere yardım ediliyormuş biçiminde yorumlanmasının hukuken
kabul edilemeyeceğini, bu kişilerden, çocukların ölmemesi çabasında olan
ailelerden ve F tipi cezaevlerini protesto eden kişilerden “yasadışı
silahlı örgüt” diye söz etmenin yasal olmadığını ve sınıf diktatörlüğünü
savunmadıklarını
ileri
sürmüşlerdir.
Haklarında siyasi
yasaklılık istenen Turgut KOÇAK, Necmi ÖZYURDA ve
Hasan YAVAŞ sözlü savunmalarında aynı doğrultuda açıklamada bulunmuşlardır.
-
Değerlendirme
Anayasanın
68. maddenin ikinci fıkrasında siyasî partilerin demokratik siyasî hayatın
vazgeçilmez unsurları oldukları; üçüncü fıkrasında önceden izin almadan
kurulacakları, Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini
sürdürecekleri belirtilerek diğer tüzelkişilerden farklı biçimde kuruluş ve
faaliyetlerine ilişkin esaslar anayasal güvenceye kavuşturulmuş,
kapatılmalarına yol açabilecek nedenler ise Anayasa’nın 14. maddesindeki
temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını engelleyen düzenleme de
gözetilerek tek tek sayılmıştır.
Anayasa’nın
69. maddesinin beşinci fıkrasında, “Bir siyasi partinin tüzüğü ve
programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması
halinde temelli kapatma kararı verilir”; 68. maddesinin dördüncü fıkrasında
da “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin
bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına,
eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve
lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;
suç işlenmesini teşvik edemez” denilmektedir. Bu kapatılma nedenleri
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin ilk fıkrasında da
aynen benimsenmiştir.
Belirtilen
düzenlemelerle Anayasa koyucu siyasî partilerin varlıklarını sürdürmelerini
esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle
demokratik rejimin, sağlıklı biçimde yaşatılmasını amaçlamış, ancak
korunması gereğini de göz ardı etmemiştir.
Anayasa’nın 69.
maddesinde, bir siyasi partinin 68. maddenin dördüncü fıkrasına aykırı
eylemleri nedeniyle, hangi şartlarda yaptırım uygulanacağı hususu
düzenlenmiştir. Beşinci fıkrada bir siyasî partinin tüzüğü
ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
bulunması halinde temelli kapatma kararı verileceği, altıncı fıkrada da bir
siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki
fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit
edilmesi halinde karar verileceği hükme bağlanmıştır. Bu fıkraya göre bir
siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde
işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez
karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup
genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği
yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık
içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş
sayılır. Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli
kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî
partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar
verebilir.
Anayasa, parti
üyelerinin Anayasaya aykırı fiillerini odak olmanın koşulu kılarken, bunu
bir yoğunluğa bağlamakta, yani, üyelerce tek tek
ya da topluca işlenen bu tür fiillerin, odaklaşma izlenimini objektif
olarak verebilecek nitelikte ve sayıca fazlalığını şart koşmaktadır. Başka
bir yönden, partinin söz konusu eylemlerin toplandığı, yoğunlaştığı veya
kaynaklandığı bir yer haline gelmiş olması gerekir.
Öte
yandan, siyasi partilerin Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi,
bu tür eylemlerin doğrudan doğruya Anayasanın 69. maddesinin altıncı
fıkrasının ikinci cümlesinde belirtilen organlarca kararlılıkla işlenmesi
durumunda da söz konusu olabilir. Kararlılıktan söz edebilmek için,
eylemlerin Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının ikinci cümlesinde
tüketici biçimde sayılan parti organlarınca tekrarlanmakla süreklilik
kazanması, zaman içinde sürüp gitmesi, aynı zamanda yasak eylemlerin
kaynağındaki organ iradesinin kesinliğinin ve değişmezliğinin nesnel olarak
saptanabilmesi gerekir.
İddianamede dava konusu eylemler, 12.12.2000 günü F tipi
cezaevlerini protesto eden ve cezaevlerinde çocukları tutuklu bulunan
ailelere destek amacıyla parti binasını açmak, parti binasında yasadışı
örgüt mensuplarının resimlerini, onların eylemlerini olumlayan pankart ve
dövizleri parti binasında bulundurmak suretiyle sınıf diktatörlüğünü
savunan silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık etmek, F tipi
cezaevlerini protesto etmek amacıyla ölüm orucu başlatan mahkûm ve
ailelerini desteklemek yoluyla “suç işlenmesini teşvik etmek” olarak
belirtilmektedir.
Bu
eyleme dayalı olarak parti başkanı, bir merkez yönetim kurulu üyesi ile bir
üye olmak üzere toplam üç kişi sınıf ve zümre diktatörlüğünü savunan
silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık suçunu işledikleri,
Yargıtay’ca onanmış mahkûmiyet kararından da anlaşılmaktadır.
Ancak
davalı Partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı olduğu
sabit olan tek bir eyleminin 69. maddenin altıncı fıkrasında öngörüldüğü
üzere odaklaşma için zorunlu olan yoğunluğu sağlayamayacağı açıktır. Öte
yandan eylemin parti organlarınca işlenmiş olduğunun kabulü durumunda dahi,
yukarıda belirtilen eyleme bakılarak kararlılıktan söz edilemeyeceği
tabiidir.
Davalı
partiye isnat edilen eylemler bakımından yoğunluk veya kararlılık koşulları
yerine gelmediğinden dolayı, söz konusu partinin Anayasa’ya aykırı
eylemlerin odağı haline geldiğinden söz etmek mümkün değildir.
Açıklanan
nedenlerle Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasî
Partiler Yasası’nın 101. maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendi uyarınca
temelli kapatılmasına karar verilmesi isteminin reddi gerekir.
Haşim
KILIÇ, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU ve Serruh KALELİ bu sonuca farklı gerekçelerle
katılmışlardır.
VII-
SONUÇ
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Türkiye
Sosyalist İşçi Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi
istemini içeren 6.6.2002 günlü, SP.49 Hz. 2002/9 sayılı İddianamesi
ve ekleri, konuya ilişkin rapor, ilgili Anayasa ve yasa kuralları okundu,
gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına
aykırı eylemlerde bulunduğu ileri sürülen Türkiye Sosyalist İşçi
Partisi’nin, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101.
maddesinin (b) bendi ile 103. maddesi ve Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı
fıkrası uyarınca temelli kapatılması isteminin REDDİNE,
B- Gereği
için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,
9.7.2009
gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
FARKLI GEREKÇE
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin eylemleri
nedeniyle kapatılması istemiyle açılan davada, Mahkememizce Esas: 2002/2
(SPK), Karar: 2009/1 sayılı kararla verilen Red
kararına ilişkin Üye Fulya KANTARCIOĞLU’nun
farklı gerekçesine katılıyoruz.
BaşkanÜye
Haşim
KILIÇSacit ADALI
FARKLI GEREKÇE
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin eylemleri nedeniyle
kapatılması istemiyle açılan davada, dayanılan kanıtlar arasında bulunan
davalı Parti’nin genel başkanı ve bir merkez yönetim kurulu üyesi ile bir
üyenin “Hürriyetçi demokratik düzeni yıkarak yerine komünist bir düzeni
kurmak için kurulu silâhlı çetenin hal ve vasfını bilerek yardım etmek”
suçundan TCK. 169., 59., 40., 31. ve 3713 sayılı
Yasa’nın 5. maddesi uyarınca açılan ve mahkûmiyetle sonuçlanan davaya
ilişkin Yargıtay’ca da onanarak kesinleşen kararın, dayanağı olan eylem,
çoğunluk gerekçesinde “odak haline gelme” ye esas alınabilecek sübut bulmuş
bir eylem olarak değerlendirilmiş ancak, Anayasa’nın 68., 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesindeki unsurlar oluşmadığından
kapatılma istemi reddedilmiştir.
Bir siyasi partinin
eylemleri nedeniyle kapatılması, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin
işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması
halinde olanaklıdır. Bu durumun varlığını araştırırken, Anayasa
Mahkemesinin değerlendireceği husus, bir eylemin mahkûmiyetle sonuçlanmış
ve kesinleşmiş olması nedeniyle sübut bulması değil, “odak haline gelme”nin oluşmasına katkısıdır. Bu yönüyle hukuka
aykırı olduğu ileri sürülen bir eylemin mahkûmiyetle veya beraatla
sonuçlanmasının önemi yoktur. Dolayısıyla beraat eden kişinin de sabit olan
bir eyleminin “odak haline gelme” olgusuna esas alınmasına engel
bulunmamaktadır. Çünkü, siyasi parti davalarında
yargılanan ve yaptırım uygulanacak eylem “odak haline gelme”dir.
Söz konusu eylemin değerlendirilmesinde ise “odak haline gelme” sonucuna
yol açtığı ileri sürülen eylem ve beyanların bir mahkûmiyet kararına
bağlanmasından çok, oluş biçimi niteliği ve amacının belirlenmesi
önemlidir. Ancak, bu durumda parti bakımından Anayasa ve Siyasi Partiler
Yasası’nda belirtilen yoğunluk, kararlılık, benimsenme gibi unsurların
gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşılabilir.
Açıklanan
nedenlerle çoğunluk görüşüne yukarıda belirtilen farklı düşünceyle
katılıyorum.
Üye
Fulya
KANTARCIOĞLU
FARKLI GEREKÇE
Dava açılmasına
sebep olan olay yönünden;
12.12.2000 günü,
Sakarya Caddesinde F tipi cezaevlerini protesto eden gruba polisin
müdahalesi üzerine bir kısım eylemcinin Ziya Gökalp Caddesi No: 16’daki
Özgürlük ve Dayanışma Partisi ile Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ne ait
dairelere girmeleri üzerine açık olan parti merkezine ait olan daireye
girerek apartman yönetici nezaretinde parti yetkilisi dahil
kimsenin bulunmadığı daire içerisinde yapılan aramada çeşitli bez
pankartlar, protesto dövizleri, ilaçlar, şahısların giydikleri yelekler,
şahıslara ait fotoğraflar bulunmuştur.
D.G.M
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın parti kapama davası açılmasına sebep olan
eylem’e ilişkin görülen dava dosyası içeriği incelendiğinde, olay yerinde
ve anında partiyle ilgili kimse bulunmamasına rağmen 24.11.1996 günlü yaptığı
genel kurul sonucu davadaki sanık Turgut Koçak’ın Türkiye Sosyalist İşçi
Partisi’nin genel başkanı, Hasan Yavaş’ın genel yönetim kurulu üyesi
seçildiği ve diğer seçilenlerle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
20.12.1996 günü bildirildiği, ancak diğer sanık Necmi
Özyurda’nın ismine bildirim listesinde rastlanmadığı
ancak sanık olarak yargılanmış olduğu, ayrıca aynı genel kurulda aynı
organa 9 (dokuz) kişi seçilmiş olmasına rağmen neden listede yazılı (Hasan Yavaş)
ile yanında yazılı olmayan (Necmi Özyurda) adlı kişinin sanık olarak yargılandığı tartışmasız
bir delile istinaden anlaşılamamıştır.
Bu hali ile 12.12.2000
günlü eyleme ilişkin karar, olayda sorumluluğu bulunup taraf ve sanık
sıfatını alanlar ve de yönetime seçildiği halde diğer almayanlar yönünden
şüphe barındırmaktadır.Parti genel
başkanı ile parti merkez yönetim kurulunun herhangi 2 üyesi sanık sıfatı
ile yargılanmış ve kararda imzası bulunan bir hakim
üyenin bulunan pankart vb.lerinin partiye sanıklar tarafından konulmadığı,
ya da kendilerine ait olmadığı yolundaki savunmaların aksinin ispatına
yarar delilin bulunmadığı, bulunanların salt parti binasında bulunmasının
suç olmadığı yolundaki muhalefetine rağmen 1 Nolu
Ankara D.G.M’nin 2001/07 E, 70 K. sayılı ilamı
ile cezalandırıldıkları ve bu nedenlede, bu bir
tek eyleme dayalı olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 2002/2 E. sayılı
dosya ile mahkememize siyasi partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü
fıkrasında belirtilen yasalara aykırı EYLEMLERİN odağı olduğu nedeniyle
temelli kapatılması istemi ile dava açtığı görülmektedir.
Mahkememiz siyasi
partilerin Anayasa’ya aykırı olarak nitelenen eylemlerini değerlendirirken
bu eylem hakkında ilgili mahkemenin verdiği hürriyeti bağlayıcı ceza ile
bağlı değildir. Bu gerçeklik sadece eylemin varlığının araştırılmasına
gerek bırakmayan bir sübut niteliği taşır.
Siyasi partiler bir
kalıba sokulmadan siyasal düzen ve katmanlarında serbestçe diğer düşünce
yapıları ile rekabet edecek fırsat eşitliğine sahip siyasal karşıtlıkların
mutlak çatışmasına aracı olmak zorunda olan çoğulcu demokrasinin yaşamsal
organlarıdır.
Zihnin rasyonel üretimi
“düşünce”, çeşitli şekillerde dışavurum ihtiyacında olup Anayasa’nın 26.
maddesi ve siyasi partiler yönünden de İHAS 10. ve 11. maddeleri ışığında korumagörür. Dışa vurulan düşüncenin, ona saygı duyulmasını bekleme
hürriyetini de beraberinde getirdiği ve özellikle siyasal parti
ifadelerinin toplumsal sorun içerikli olmaları, onlara karşı daha hoşgörülü
olmayı ve üzerinde ve sistematik düşünülmesini hatta çözüm bulunana kadar
içeriğinde ihlal niteliği barındırsa da demokratik sistemde alenen Anayasa’ya
açıkça aykırı hal içermediği sürece varlığını korumasına fırsat
tanınmalıdır.
Bu
anlamda olayda tespit edilen eşyaların tek başlarına bulunmasının suç niteliği
taşımadığı, üzerlerinde yazılı ifadelerin taciz edici, hoşlanılmayan, şok
edici, değersiz, tüm anlatımları kapsasa da demokratik toplumda tolere görmesi gerektiği, buluntulara bakılarak yapılan
ve sanıklarla ilgisinin inandırıcı şekilde tartışıldığı ya da suç niteliği
verilen pankart vs.lerin şiddet yaratmak kastdı
ile sanıklarca ya da fikri koruma görmeyecek bir içerikte yapıldığı,
konulduğu ya da kullanıldığına ilişkin kabul olmadıkça eylemin ifade ve
düşünceyi yayma hürriyeti kapsamı içinde kaldığı düşünülmeden Anayasa’nın 68/4.
maddesinin öngördüğü anlamda bir delil olarak ele alınması veya odak olmaya
esas bir delil olarak nitelenmesi mümkün değildir.
Sebep olduğu, ancak
mahkememiz çoğunluğu, eylemi mahkumiyet kararını
esas almak suretiyle esas incelemeye taşımıştır. Ayrıca, çoğunluk parti
kapama için aradığı eylemlerde “yoğunluğu” birden fazla eylem olmasını
gerektiği şeklinde algılayıp bu nedenle tek eylemle hem yoğunluk hem
kararlılık unsurunun da var olamayacağından bahisle davanın reddi sonucuna
gitmiş ise de; Anayasa’nın 68/4. kapsamına giren tek bir eylem, içeriğinde
ve nesnel niteliğinde tek başına ülkenin anayasal düzenine, ulusal
güvenliği veya benzeri ilkelerine telafisi imkansız
zararlar da verebileceği düşünüldüğünde, yoğunluk nitelemesinin eylemde teklikden ziyade eylemin, niteliği ve işleniş biçimi
ile siyasi partinin ihlal ettiği anayasal kuralın önemi ve demokratik taammüllerde dikkate alınarak kapama kararı da verilmesine
imkan verecek boyutta olabileceği ancak bu davamızda parti kapama davasına
sebep olan eylemin niteliği yönünden Anayasa’nın 68/4. maddesi ihlali varsayılamayacağı
görüşü ile redde bu farklı mütalaa ile katılınmıştır.
Üye
Serruh KALELİ
|