Anayasa
Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2010/29
Karar Sayısı : 2010/90
Karar Günü : 16.7.2010
İPTAL DAVASINI AÇAN :
Anamuhalefet (Cumhuriyet Halk) Partisi TBMM Grubu adına Grup Başkanvekilleri
Hakkı Süha OKAY, Kemal KILIÇDAROĞLU ve Kemal ANADOL
İPTAL DAVASININ KONUSU :
21.1.2010 günlü, 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1) 1. maddesiyle, 4.1.1961 günlü, 209 sayılı
Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon)
Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun’un 5. maddesinin değiştirilen
dördüncü fıkrasının,
2) 3. maddesiyle, 4.11.1981 günlü, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun değiştirilen 36. maddesinin birinci, ikinci,
üçüncü ve dördüncü fıkralarının,
3) 4. maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’nın 38.
maddesinin değiştirilen birinci fıkrası ile eklenen ikinci fıkrasının son
tümcelerinin,
4)5. maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’nın değiştirilen
58. maddesinin (h) fıkrasının,
5) 6. maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’ya eklenen
Geçici Madde 57’nin “Bu süre içerisinde talepte bulunmayanlar istifa etmiş sayılır.”
biçimindeki son tümcesinin,
6) A-7. maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı Tababet
ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinin
değiştirilen ikinci fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “ … aşağıdaki bentlerden
yalnızca birindeki …” ibaresinin,
B-Üçüncü fıkrasının “Sözleşmeli statüde olanlar
da dahil olmak üzere mahalli idareler ile kurum tabipliklerinde çalışan ve
döner sermaye ek ödemesi almayan tabipler işyeri hekimliği yapabilir.”
biçimindeki dördüncü tümcesinin,
7) 8. maddesiyle, 1219 sayılı Yasa’ya
eklenen Ek Madde 12’nin; birinci fıkrasının son tümcesinde yer alan
“…yarısı kendileri tarafından, diğer yarısı …” ibaresi ile dördüncü
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “… yarısı kendileri tarafından,
yarısı …” ibaresinin,
8) 9. maddesiyle, 19.4.1937 günlü, 3153 sayılı
Radyoloji, Radiyom ve Elektrikle Tedavi ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri
Hakkında Kanun’a eklenen Ek Madde 1’in,
9)12 maddesiyle, 27.7.1967 günlü, 926 sayılı Türk
Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun ek 17. maddesinin (C) fıkrasından
sonra gelmek üzere eklenen (Ç) fıkrasının, birinci
paragrafında yer alan “… geçmemek üzere …” ibaresi ile ikinci ve üçüncü
paragraflarının,
10) 13. maddesiyle, 926 sayılı Yasa’ya eklenen Ek
Madde 26’nın,
11) 20. maddesinin (b) bendinde yer alan
“…ve (d)…” ibaresinin,
Anayasa’nın
2., 5., 6., 7., 10, 13., 17., 18., 27., 48., 49., 50., 55., 56., 60., 70.,
90., 128., 130., 131., 132. ve 135. maddelerine aykırılığı iddiasıyla
iptalleri ile yürürlüğünün durdurulması talep edilmiştir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“1) 21.01.2010 Tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve
Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun 1 inci Maddesi ile 209 Sayılı Sağlık Bakanlığına
Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine
Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanunun 5 inci Maddesinin Dördüncü
Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
5947 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile getirilen
düzenleme ile personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye gelirlerinden
personele bir ayda yapılacak ek ödeme tutarının en yüksek hangi yüzdelik
oranda olacağı düzenlenmiştir. Madde ile kamu sağlık kuruluşlarında
çalışanların gelirleri ücretten ziyade döner sermaye gelirlerinden,
performansa dayalı ek ödemeye bağlanmıştır. Düzenleme ile döner sermayeden
elde edilecek gelirin, personelin bir ayda alacağı aylık, yan ödeme ve her
türlü tazminat toplamının yüzde kaçını geçemeyeceği belirlenmiş ve bunun
dışındaki döner sermaye ödemesine yönelik tüm yetki yürütmeye
bırakılmıştır.
Anayasanın
“Egemenlik” başlığını taşıyan 6 ncı maddesinde; “Egemenlik, kayıtsız
şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması,
hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse
veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”, 7
nci maddesinde; “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet
Meclisinindir. Bu yetki devredilemez” denilmektedir. Anayasanın 128 inci
maddesinin ikinci fıkrasında da, memurların ve diğer kamu görevlilerinin
nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir denilerek,
memuriyete girişten emekliliğe kadar memuriyet statüsünün kanunla
düzenlenmesi esası öngörülmüştür.
Anayasa Mahkemesinin 11.06.2003 tarih ve
E.2001/346, K.2003/63 sayılı kararında,
“Anayasanın çeşitli
maddelerinde yer alan kanunla düzenlemeden neyin anlaşılması gerektiği
Anayasa Mahkemesinin birçok kararında açıklanmıştır. Buna göre yasa ile
düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına, genel, sınırsız,
esasları ve çerçevesi belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmesi, yasama
yetkisinin devri anlamına geleceğinden Anayasanın 7 nci maddesine aykırı
düşer. Ancak, yasada temel esasların ve çerçevenin belirlenmesi koşuluyla,
uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların düzenlenmesinin yürütmeye
bırakılması Anayasaya aykırılık oluşturmaz. Esasen Anayasanın 8 inci
maddesinde yer alan, “yürütme yetkisi ve görevi Anayasaya ve kanunlara
uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” hükmünün anlamı da budur.”
denilmiştir. Yine Yüce Mahkemenin bu kararında,
“Anayasanın 128 inci
maddesinin ikinci fıkrasına göre kamu personeline ilişkin statü esaslarının
ve bu bağlamda hizmetten ayrılmaya ilişkin kuralların kanunla düzenlenmesi gerekmektedir.
Yasayla düzenleme belirli konulardan kavram, ad ve kurum olarak söz etmek
anlamına gelmeyip, düzenlenen alanda temel ilkelerin konularak çerçevesinin
çizilmiş olmasını ifade eder. Ancak, yasada temel esasların belirlenmiş
olması koşuluyla uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntılar yürütme
organının takdir yetkisine bırakılabilir.” denilerek kanunla düzenlemeden
neyin anlaşılması gerektiği açıklığa kavuşturulmuş ve kamu personelinin
statü esaslarının kanunla düzenlenmesi gerektiği de özellikle
vurgulanmıştır.
Yine Anayasa Mahkemesinin kamu
personeline ilişkin, 28.09.1988 tarih ve E.1988/12, K.1988/32 sayılı kararında;
“…bilindiği üzere, kamu görevlileri ile kamu yönetimleri arasındaki hizmet
ilişkileri kural tasarruflarla düzenlenmektedir. Kamu personeli, belirli
bir statüde, nesnel kurallara göre hizmet yürütmekte, o statünün sağladığı
aylık, ücret, atanma, yükselme ve nakil gibi kimi öznel haklara sahip
olabilmektedir.” denilmektedir. Öğretide ise, “statü rejimi, personelin
kariyere dayalı liyakat sistemi temelinde yaşam boyu mesleğini sürdürmesini
sağlayan yüksek güvenceli çalışma düzeni” olarak tanımlanmaktadır. Yine,
“kariyer sisteminde ücreti belirleyen unsur, görevin konumudur. Kişiye
yapılan ödeme, kişinin performansına değil mevkiine yapılmaktadır.”
Diğer yandan, performansa
dayalı döner sermaye ödemelerinde, kamu yararı bulunmadığı ifade
edilmelidir. Madde ile öngörülen, nöbet hizmetleri hariç olmak üzere, mesai
saatleri dışındaki katkılarından dolayı personele ek ödeme öngörülmesi de,
Anayasanın “Çalışma şartları ve
dinlenme hakkı” başlıklı; 50 nci maddesi kimse, yaşına, cinsiyetine
ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz.
Küçükler ve kadınlar ile
bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak
korunurlar.
Dinlenmek, çalışanların
hakkıdır.
Ücretli hafta ve bayram tatili
ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.” hükmüne
aykırıdır. Personelin, normal çalışma saatleri dışında çalışmasına teşvik
edilmesi, Anayasal ve yasal düzenlemeler bağlı dinlenme hakkının ihlaline
cevaz vermek olacağından, madde hükmü bu yönüyle de Anayasaya aykırıdır.
İlgili personele döner
sermayeden yapılacak ödemelerin Anayasanın 128 inci maddesi kapsamında
olması nedeniyle, bununla ilgili düzenlemelerin kanunla yapılması
zorunluluğu açıktır. Bu halde, döner sermaye ödemeleri ile ilgili olarak
sadece üst sınırın belirlenmesi şeklindeki yasal düzenlemenin, ilgillerin
döner sermaye ile ilgili yapılacak ödemelerde kanunla düzenlenmesi gereken
hususlarda yürütmeye insiyatif bırakılamayacağından, hukuksal güvence
tanınmış dinlenme hakkını ortadan kaldırmaya elverişli madde Anayasanın 2
nci, 6 ncı, 7 nci, 50 nci ve 128 inci maddelerine aykırıdır.
2)
21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
Maddesi ile Değiştirilen, 2547 Sayılı Kanunun 36 ncı Maddesinin Birinci,
İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
Dava konusu edilen 4 fıkranın
tümü aşağıda belirtilen gerekçelerle yine belirtilen Anayasa maddelerine
aykırılık taşıdığı kanaatindeyiz.
Maddenin birinci fıkrasındaki
düzenleme, üniversite sistemimizi derinden yaralayacak niteliktedir.
Özellikle son yıllarda üniversite sayısının artmış olması karşısında
“nitelikli öğretim elemanı” temininde yaşanan zorluk da bir sorun olarak
büyümüştür.
Öğretim elemanlarının devamlı
statüde görev yapmaya zorlanması ile nitelikli akademik personelin
üniversitede kalmayacağı ve serbest çalışmayı yeğleyeceği çok açıktır.
Maddenin ikinci fıkrasında ise
yükseköğretim kurumlarından başka
yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başka herhangi bir iş
göremezler, ek görev alamazlar, serbest meslek icra edemezler biçiminde
düzenlemeye gidilmek suretiyle, üniversitede tam gün çalışmayı yeğleyecek
olan akademik personelin başkaca herhangi bir faaliyette bulunması
yasaklanmıştır.
Böylece, birinci ve ikinci
fıkra düzenlemeleriyle, nitelikli akademik personelin bilimsel bilgi ve
yeteneğini “yaygın” biçimde kamunun hizmetine ve yararlanmasına sunması
engellenmektedir.
Maddenin üçüncü fıkrasındaki
düzenleme ile akademik personelin kendi birimi dışında çalışmaya zorlanması
söz konusudur. Bu durum “kamu
hizmetinde uzmanlık ilkesi” ne açık ve ağır biçimde aykırıdır. Öte
yandan bu fıkra ile getirilen asgari ders yükü, üniversitenin amacını
yalnızca “bilgi aktarma” olarak tanımlamakta; bilimsel çalışmayı
engelleyerek üniversiteleri asıl amacından uzaklaştırmaktadır.
Maddenin dördüncü fıkrasında
ise akademik personelin kendi üniversitesi
dışındaki devlet veya vakıf üniversitelerine bağlı yükseköğretim
kurumlarında haftada verebileceği azami ders saatlerinin Yüksek Öğretim
Kurulunca belirleneceği yönünde düzenlemeye gidilmiştir ki bu konu
Anayasanın 130 uncu maddesi uyarınca yalnızca Yasa ile düzenlenebilecek bir
konudur, yürütmenin takdirine bırakılması olanaklı değildir.
Anayasanın herhangi bir
hükmüne aykırı olan bir düzenleme, hukukun üstünlüğünü ve dolayısı ile
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesini zedeler.
Anayasanın 2 nci maddesinde
yer alan hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına
uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık
olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk
ilkeleri ile Anayasanın bulunduğu bilinci olan devlettir.
Anayasa Mahkemesinin
17.02.2004 tarih ve E.2001/119, K.2004/37 sayılı kararında,
“Anayasanın 2 nci maddesinde
belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına
saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir
hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve
tutumlarından kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan,
yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da uyması gereken
Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Yasakoyucu, yalnız yasaların Anayasaya değil, Anayasanın da evrensel hukuk
ilkelerine uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür. “
Anayasanın 10 uncu maddesine
göre, herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din,
mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye
veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare
makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak
hareket etmek zorundadırlar.
Bu madde ile amaçlanan, mutlak
değil hukuksal eşitliktir. “Yasa önünde eşitlik” ilkesi, yasalar karşısında
herkesin eşit olmasını, ayırım yapılmamasını, kimseye ayrıcalık
tanınmamasını gerektirir.
Durumlarındaki farklılıklar,
kimi kişi ve toplulukların değişik kurallara bağlı tutulmasına neden
olabilirse de, farklılık ve özelliklere dayandığı için, bu tür düzenlemeler
eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.
Anayasanın 10 uncu maddesinde
öngörülen kanun önündeki eşitlik ilkesi, yasama ve yürütmenin yetkilerini
kullanırken uymak zorunda oldukları Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin en
önde gelenlerindendir. Yasama ve yürütme, idare edilenler yönünden, hak
yaratırken ve külfet getirirken, bu ilkeye uygun davranmakla yükümlüdürler.
Anayasanın 10 uncu maddesi, “Devlet organları ve idare makamları bütün
işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek
zorundadırlar” şeklindeki amir hükmü ile bu hususu net olarak ifade
etmektedir.
Anayasanın kanun önünde
eşitlik ilkesine göre, kanunların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet,
siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmeyecek ve bu nedenlerle
eşitsizliğe yol açılmayacaktır. Bu ilke ile birbirlerinin aynı durumunda
olanlara ayrı kuralların uygulanması ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların
yaratılması engellenmektedir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi
zedelenmez.
Anayasanın 10 uncu maddesi
gerçek kişiler için geçerli olduğu gibi tüzel kişiler için de söz
konusudur.
Diğer taraftan Anayasanın 13
üncü maddesinde öngörülen ölçülülük ve demokratik toplumun gereklerine uygunluk
ilkeleri iptali istenen kural bakımından da geçerlidir. Nitekim Anayasa
Mahkemesinin 15.10.2002 tarih ve E.2001/309, K.2002/91 sayılı kararında
“…sınırlamaların da temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaması, demokratik
toplum düzeninin gerekli kıldığından fazla olmaması ve ulaşılmak istenilen
amacı aşmaması, başka bir anlatımla ölçülülük ilkesiyle uyum içinde
bulunması zorunludur” denilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne koşut olarak çoğu zaman ölçülülük ve
demokratik toplumun gereklerine uygunluk ilkelerini bir arada kullanmakta
ve meşru bir nedene dayansa bile yasal sınırlamanın “demokratik bir
toplumda zorunlu bir tedbir niteliği taşımasını” aramaktadır. Bu ilkeler
bizim Anayasamızda temel hak ve özgürlüklere ilişkin genel bir koruma
maddesi olan 13 üncü madde içinde yer aldığına göre, AİHM’nin bu
yaklaşımının, temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı tüm yasal
düzenlemelerde gözönünde tutulması, insan hakları kavramının evrensel
niteliğine de uygun düşer.
Sağlık hakkı Anayasanın 17 nci
maddesinde düzenlenen “... yaşama, maddi ve manevi ve varlığını koruma ...
hakkı” ile çok sıkı bağlantı içindedir. Dolayısıyla devlet ekonomik ve
sosyal alandaki görevlerini yerine getirirken uygulayacağı sınırlamalarda
“yaşama hakkını” ortadan kaldıran düzenlemeler yapamayacaktır.
Anayasanın 27 nci maddesinde
“Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve
bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.” hükmü yer almaktadır.
Söz konusu düzenleme Anayasanın getirdiği bu hakkı engelleyici, hakkın
özünün kullanımını imkânsız hale getirebilme sonucunu doğurmaktadır.
Anayasanın 48 inci maddesinin
gerekçesinde, “Hürriyet temeline dayalı bir toplumda irade serbestliği
çerçevesinde ferdi sözleşme yapma, meslek seçme ve çalışma hürriyetlerinin
garanti olunması tabîîdir.” denilerek irade özgürlüğünün önemi
vurgulanmıştır.
İrade özgürlüğünün
sınırlanması ya da ortadan kaldırılmasının tek yolu cebir ve şiddet
değildir. Toplumsal birtakım gerçekler de irade özgürlüğünü ortadan
kaldırıcı bir etki yapabilir.
Anayasanın 48 inci maddesinde
yer alan çalışma ve sözleşme özgürlüğünün, Anayasanın 13 üncü maddesinde
yer alan ilkelerle bağdaşmayacak bir biçimde, demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı olarak ve amacı aşan ölçülerde sınırlandırıldığı da
görülmektedir. Bu konuda çağdaş demokratik toplumların üzerinde anlaştığı
hususlar, çeşitli uluslararası sözleşmelerde gösterilmekte ve bu hususlar
arasında, dilediği alanda çalışma ve sözleşme yapmak bakımından irade
özgürlüğü, öncelikli bir yer almaktadır.
Anayasanın 49 uncu maddesinde
öngörülen “çalışma hakkı”, bir temel hak ve özgürlük olarak anayasal güvenceye
bağlıdır. Devlet, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışma yaşamını
geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemekle yükümlüdür.
Sözü edilen maddenin gerekçesinde “Çalışmanın hak ve ödev olması, sadece
ulusal planda Devletin çalışmak isteyenlere iş temin etmek için gereken
tedbirleri alacağını ve çalışanların da ancak çalışmak suretiyle gelir
temin edeceklerini ifade etmekle kalmaz; ferdi planda da çalışmanın bir hak
ve ödev olarak telakki edilmesini gerektirir.” denilmiştir.
Günlük yoğun çalışma temposu,
yüzyılın başında yasaklanan bir çalışma biçimidir ve Anayasanın 50 nci maddesinin
üçüncü fıkrasıyla güvence altına alınan “dinlenmek çalışanların hakkıdır”
ilkesine de aykırıdır. Anayasanın 50 nci maddesinin gerekçesinde, “Dinlenme
çalışanların hakkıdır. Bu hem çalışanın bedenen korunması için zorunlu hem
de çalışanın dinlenme sonrası çalışmasının verimi için gereklidir.”denilmek
suretiyle, dinlenme hakkının önemi vurgulanmıştır.
Anayasanın 56 ncı maddesinin
üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları yine devlete, kişilerin hayatını
beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak için sağlık
kuruluşlarının hizmetlerini, düzenleme, denetleme ve organize etme gibi
görevler yüklemiştir. Devlet için bir görev, kişiler için de bir hak olan
bu amaç gerçekleştirilirken bu hakkı sınırlayıcı, bu haktan yararlanmayı
zayıflatıcı düzenlemeler Anayasanın 56 ncı maddesine de aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin
15.10.2002 tarih ve E.2001/309, K.2002/91 sayılı kararında, “Anayasanın tüm
maddeleri aynı etki ve değerde olup, aralarında bir üstünlük sıralaması
bulunmadığından, uygulamada bunlardan birine öncelik tanımak olanaklı
değildir. Bu nedenle, kimi zaman zorunlu olarak birlikte uygulanan iki
Anayasa kuralından biri diğerinin sınırını oluşturabilir. Ne var ki bu
sınırlamaların da temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaması, demokratik
toplum düzeninin gerekli kıldığından fazla olmaması ve ulaşılmak istenilen
amacı aşmaması, başka bir anlatımla ölçülülük ilkesiyle uyum
içinde bulunması zorunludur” denilmiştir.
Yine, Anayasa Mahkemesinin
30.05.1990 tarihli ve E.1990/2, K.1990/10 sayılı Kararında,
“Anayasanın 130 uncu maddesi,
üniversitelerin, bir hukuk devletinin üniversitesine yaraşır biçimde uygar
ve evrensel karakterde öğretim – eğitim, araştırma ve yayın konularında
bilimsel özerkliğe sahip bir kamu tüzelkişisi biçiminde kurulmasını ve
Cumhuriyetin temel organları içinde bu niteliği ile yer almasını istemiş ve
buna göre düzenlemeler yapmıştır.
Anayasanın 130 uncu
maddesinde, üniversitelerin, bilimsel özerkliğe sahip kamu tüzelkişileri
olarak tanımlanması ve bunların ancak Devlet tarafından yasayla kurulabileceklerinin
saptanması ile güdülen ereğin, siyasal çevrelerin, özellikle iktidarların
ve ayrıca çeşitli baskı gruplarının, üniversite çalışmalarıyla öğretim ve
eğitimini etki altında tutabilmeleri yolunu kapatmak ve bu faaliyetlerin
bilimsel gerekler ve gereksinmelerden başka, herhangi bir dış etkiden uzak
kalacak bir ortamda sürdürülmesini sağlamak olduğunda kuşku yoktur”
denilmiştir.
Diğer taraftan Anayasanın 130
uncu maddesinin gerekçesinde de, yasaya bırakılan konuların “bilimsel özerklik”
ilkesi göz önünde bulundurularak düzenlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Bu gerekçe’de ve Anayasa
Mahkemesinin söz konusu kararında açıkça vurgulandığı üzere, Anayasanın
üniversiteler konusunda kabul ettiği temel ilke; çağdaş öğretim ve eğitime
uygun çalışmalarla belirgin bilimsel düzeyde insan gücü yetiştirmekle
görevli üniversiteleri, dışardan gelebilecek her çeşit baskı ve müdahaleden
korumak üniversite eğitim ve öğretimini, bilimsel gerekler ve
gereksinmelerden başka herhangi bir dış etkiden uzak tutmaktır.
Bilimsel özerklik, belirli
sınırlar içinde serbestçe karar alıp, bu kararları uygulayabilmeyi; diğer
bir anlatımla, verilen görev alanı içinde kalmak koşuluyla, üniversite dışı
yönetim birimlerinin ve siyasal çevrelerin ve özellikle iktidarın karışması
olmadan, işleyişini kendisinin yönlendirebilmesini gerektirmektedir. Böyle
bir gereklilik, bilimsel özerkliğin yönetsel özerkliği de içerdiğini
göstermektedir. O halde, yönetsel özerklikle bilimsel özerklik birbirini
tamamlamakta, yönetsel özerklik olmadan bilimsel özerklikten söz edilmesi
anlamsız kalmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin
29.06.1992 tarihli ve E.1991/21, K.1992/42 sayılı kararında da,
üniversitelerin bilimsel özerkliğinin anlamı açıklanırken şu görüşlere yer
verilmiştir:
“Bilimsel özerklik, kuruluştan
işleyişe değin, bilimin gerektirdiği özgürlük ortamının tüm çalışmalarla
yönetimde bir yaşam biçimi olarak sağlanmasıdır. Devletin gözetim ve
denetim hakkı, yürütmenin üniversitede söz sahibi olması, çalışmalara el
atıp bunları yönlendirip yönetmesi biçiminde algılanamaz. Üniversiteler, en
üst düzeydeki bilim kuruluşlarıdır. Özgür toplumun bilim alanındaki
simgeleridir. Yönetim yapısı ve biçimi, üniversitenin niteliğini açıklar.
Bilgi edinme, bilgi üretme ve insan yetiştirme amacının ortaya çıkardığı
yapının araştırma, deneyim ve tüm çabalarla gerçeği bulma ereğine özgün bir
kurum olduğu göz ardı edilemez. Özetlenen bu özellikleriyle üniversite,
bilimi yaşama katan, usun öncülüğünü, düşüncenin aydınlığını somutlaştıran
kurumlardır. Varlığının temeli kendi toplumu olmakla birlikte, amaç ve
işlevinin gerektirdiği atılımlar ve devingenlikle onun önünde yürürler.
Kurumlaşmış gelenek ve ilkeleriyle toplumun itici gücüdürler. Anayasa
gerekleriyle uyumsuz bir üniversite yapısına geçerlik tanınamaz.
Üniversitede devlet yönetimindeki sıralama türünde bir yönetim biçimi,
düşünce üretimine, özgür düşünce ve özgür çalışmaya elverişli bir ortama
engeldir.”
Anayasanın 131 inci maddesinin
birinci fıkrasında, “Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek,
yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim – öğretim ve
bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda
belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve
üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını
sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak
maksadı ile Yükseköğretim Kurulu kurulur.” hükmü yer almaktadır. İptali
talep edilen hükmün Anayasanın anılan maddesine aykırılığı açıktır.
Açıklanan sebeplerle, 5947
Sayılı Yasanın 3 üncü maddesi, Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 13 üncü, 17 nci,
27 nci, 48 inci, 49 uncu, 50 nci, 56 ncı, 130 uncu ve 131 inci maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
3- 1)
21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 4 üncü
Maddesi ile Değiştirilen, 2547 Sayılı Kanunun 38 inci Maddesinin Birinci
Fıkrasının Son Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı
Dava konusu edilen birinci
fıkranın son cümlesinin aşağıda belirtilen gerekçelerle yine belirtilen
Anayasa maddelerine aykırılık taşıdığı kanaatindeyiz.
Başka kurumlarda
görevlendirilen akademik personelden bazılarının döner sermayeden
yararlandırılmayacağı yönünde düzenlemeye gidilmiş olması aynı yasal
statüye tâbi kişiler arasında eşitliğe aykırı bir durumun yaratıldığı
anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Anayasanın 10 uncu maddesinin açık ihlali
söz konusudur.
Anayasanın
herhangi bir hükmüne aykırı olan bir düzenleme, hukukun üstünlüğünü ve dolayısı
ile Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesini zedeler.
Anayasanın
2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk
kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli
bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku
tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, Anayasa ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı
denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda
olduğu temel hukuk ilkeleri ile Anayasanın bulunduğu bilinci olan
devlettir.
Anayasa
Mahkemesinin 17.02.2004 tarih ve E.2001/119, K.2004/37 sayılı kararında,
“Anayasanın
2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun,
insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumlarından kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da
uyması gereken Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Yasakoyucu, yalnız yasaların Anayasaya değil, Anayasanın da
evrensel hukuk ilkelerine uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Düzenleme,
Anayasanın 55 inci maddesindeki “devlet çalışanların yaptıkları işe uygun
adaletli bir ücret elde edebilmeleri için gerekli tedbirleri alır” ilkesine
aykırı düşmektedir.
Anayasanın
55 inci maddesinde Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir
ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için
gerekli tedbirleri almakla görevli kılınmıştır. Bu açıdan aynı ya da benzer
statüde çalışanların bir kısmının döner sermaye gelirlerinden
yararlanmaması sonucunu doğuran söz konusu düzenlemeler Anayasanın 55 inci
maddesine de aykırıdır.
Açıklanan
sebeplerle, 5947 Sayılı Yasanın 4 üncü maddesi ile değiştirilen 2547 sayılı
Kanunun 38 inci maddesinin birinci fıkrası son cümlesi “Yükseköğretim
Kurulu, bağlı birimleri ve üniversitelerarası Kurul ile Adli Tıp Kurumunda
görevlendirilenler hariç olmak üzere bu
fıkra uyarınca görevlendirilenler döner sermayeden yararlanamaz” son
cümlesi Anayasanın 2 nci, 10 uncu, ve 55 inci maddelerine aykırı olup,
iptali gerekmektedir.
3- 2)
21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 4 üncü
Maddesi ile Değiştirilen, 2547 Sayılı Kanunun 38 inci Maddesinin İkinci
Fıkrasının Son Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı
21.01.2010
tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun; 4 üncü
maddesi ile değiştirilen, 2547 sayılı Kanunun 38 inci maddesinin ikinci
fıkrası, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile dernek ve
vakıfların yönetim ve denetim organlarında görev yapanlar bakımından ayrıca
bir görevlendirme kararı aranmayacağını ve ancak bu görevlerin, öğretim
elemanının bu Kanundan kaynaklanan mesaisini aksatmayacak şekilde
yürütüleceğini düzenlemektedir.
Anayasa Mahkemesinin E.1996/5, K.1996/26 sayılı
kararında, “… hukukumuzda bazı meslekler için mesleğe giriş, meslek
mensuplarının hakları, mesleki yetkileri ve yükümlülükleri yasalarla
belirlenmiştir. Ayrıca bu mesleklerin mensuplarını bünyelerinde toplayan
mesleki kuruluşlar Anayasanın 135 inci maddesinde “kamu kurumu niteliğinde
meslek kuruluşları” olarak düzenlenmiştir. İfadesi ile açıklanan kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının da kamu hizmeti kavramı içinde
değerlendirilmesi gerektiği, buna göre
Anayasanın 70 inci maddesi uyarınca her meslek mensubunun bu kuruluşlara
üye olma hakkının olduğu, bu hakkın üyelere tanınan yönetim ve denetim
kurullarında görev almayı da kapsayacağı kabul edilmelidir. Bu halde, mesai
aksatmama şartının getirilmesi, Anayasal hükümle kamu hizmeti olduğu kabul
edilen kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları bakımından Anayasaya
uygun bir sınırlama değildir.
21.01.2010
tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun; 4 üncü
maddesi ile değiştirilen, 2547 sayılı Kanunun 38 inci maddesinin ikinci
fıkrası son cümlesi “Ancak bu görevler, öğretim elemanının bu Kanundan
kaynaklanan mesaisini aksatmayacak şekilde yürütülür.” Anayasanın 70 inci
ve 135 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
4) 21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık
Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 5 inci Maddesi ile Değiştirilen 2547 Sayılı Kanunun 58 inci
Maddesinin (h) Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
5 inci maddesi ile 2547 sayılı Kanunun 58 inci maddesi değiştirilerek tıp
ve diş hekimliği fakülteleri ile sağlık uygulama ve araştırma merkezlerinin
hesabında toplanan döner sermaye gelirleri bakiyesinden, bu yerlerde; gelir
getiren görevlerde çalışan öğretim üyesi ve öğretim görevlilerine ve 657
sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi personele (döner sermaye işletme
müdürlüğü ve döner sermaye saymanlık personeli dahil) ile aynı Kanunun 4
üncü maddesinin (B) bendine göre sözleşmeli olarak çalışan personele ek
ödeme yapılması öngörülmüştür.
İptali istenen fıkra hükmü ile de, yapılacak ek ödeme oranları ile bu
ödemelerin esas ve usullerinin, yükseköğretim kurumlarının hizmet sunum
şartları ve kriterleri de dikkate alınmak suretiyle personelin unvanı,
görevi, çalışma şartları ve süresi, eğitim – öğretim ve araştırma
faaliyetleri ve mesleki uygulamalar ile ilgili performansı ve özellik arz
eden riskli bölümlerde çalışma gibi hizmete katkı unsurları esas alınarak
Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Yükseköğretim Kurulu tarafından
çıkarılacak yönetmelikle belirleneceği hükme bağlanmıştır.
Anayasanın
“Egemenlik” başlığını taşıyan 6 ncı maddesinde; “Egemenlik, kayıtsız
şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması,
hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse
veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”, 7
nci maddesinde; Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet
Meclisinindir. Bu yetki devredilemez, denilmektedir. Anayasanın 128 inci
maddesinin ikinci fıkrasında da, memurların ve diğer kamu görevlilerinin
nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir denilerek,
memuriyete girişten emekliliğe kadar memuriyet statüsünün kanunla
düzenlenmesi esası öngörülmüştür.
Anayasa
Mahkemesinin 11.06.2003 tarih ve E.2001/346, K.2003/63 sayılı kararında,
“Anayasanın
çeşitli maddelerinde yer alan kanunla düzenlemeden neyin anlaşılması
gerektiği Anayasa Mahkemesinin birçok kararında açıklanmıştır. Buna göre
yasa ile düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına, genel,
sınırsız, esasları ve çerçevesi belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmesi,
yasama yetkisinin devri anlamına geleceğinden Anayasanın 7 nci maddesine
aykırı düşer. Ancak, yasada temel esasların ve çerçevenin belirlenmesi
koşuluyla, uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların düzenlenmesinin
yürütmeye bırakılması Anayasaya aykırılık oluşturmaz. Esasen Anayasanın 8
inci maddesinde yer alan, “yürütme yetkisi ve görevi Anayasaya ve kanunlara
uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” hükmünün anlamı da budur.”
denilmiştir. Yine Yüce Mahkemenin bu kararında,
“Anayasanın
128 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre kamu personeline ilişkin statü
esaslarının ve bu bağlamda hizmetten ayrılmaya ilişkin kuralların kanunla
düzenlenmesi gerekmektedir. Yasayla düzenleme belirli konulardan kavram, ad
ve kurum olarak söz etmek anlamına gelmeyip, düzenlenen alanda temel
ilkelerin konularak çerçevesinin çizilmiş olmasını ifade eder. Ancak,
yasada temel esasların belirlenmiş olması koşuluyla uzmanlık ve teknik
konulara ilişkin ayrıntılar yürütme organının takdir yetkisine
bırakılabilir.” denilerek kanunla düzenlemeden neyin anlaşılması gerektiği
açıklığa kavuşturulmuş ve kamu personelinin statü esaslarının kanunla
düzenlenmesi gerektiği de özellikle vurgulanmıştır
Öğretim üyesi ve öğretim görevlileri ile 657 sayılı Devlet Memurları
Kanununa tabi personele
yapılacak ek ödeme, Anayasanın 128 inci maddesi uyarınca Devlet memurları
ve diğer kamu görevlilerinin yasayla düzenlenmesi gereken özlük hakları
kapsamında yer aldığı kuşkusuzdur. İptali istenen kural ile
söz konusu ek ödeme oranları ile bu ödemelerin esas ve usullerinin
yönetmelikle düzenlenmesi konusunda idareye sınırsız bir yetki verilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, 21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve
Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun 5 inci maddesi ile değiştirilen 2547 sayılı
Kanunun 58 inci maddesinin (h) fıkrası, Anayasanın 6 ncı, 7 nci ve 128 inci
maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
5)
21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 6 ncı
Maddesi ile 2547 Sayılı Kanuna Eklenen Ek Geçici Madde 57’nin “Bu süre
içinde talepte bulunmayanlar istifa etmiş sayılır” Son Cümlesinin Anayasaya
Aykırılığı
Dava
konusu edilen Kanunun 6 ncı Maddesi ile 2547 Sayılı Kanuna Eklenen Ek
Geçici Madde 57’nin “Bu süre içinde talepte bulunmayanlar istifa etmiş
sayılır” Son Cümlesinin aşağıda belirtilen gerekçelerle yine belirtilen
Anayasa maddelerine aykırılık taşıdığı kanaatindeyiz.
Bu
düzenleme ile kişiler, hukuka uygun biçimde kurulmuş hâlihazırdaki
durumlarını kendi iradeleriyle değiştirmeye zorlanmaktadırlar. Kişilerin,
kuruldukları andaki hukuksal duruma uygun olan statülerinden vazgeçmeye
zorlanmaları, hukuk devleti ilkesine ve hukukun evrensel kurallarına ağır
ve açık biçimde aykırıdır.
Mevzuata
uygun biçimde “süreli” olarak kurulmuş “kısmî / yarı zamanlı statü”, süresi
bitmeden sonlandırılmak istenmektedir. Bu amaç, “öngörülebilirlik” ilkesine
de aykırılık oluşturmaktadır.
Ayrıca
kişilerin iradeleri “müstafi sayılma” tehdidi ile sakatlanmaktadır. Böylesi
bir zorlama, çalışma hak ve özgürlüğüne aykırıdır.
Öte
yandan, Yasa uyarınca müstafi sayılacak olanların “geçmiş çalışmalarına”
ilişkin herhangi bir düzenlemeye de gidilmemiştir. Kişinin yeni bir yasanın
gereği olarak statüsünün değişmesi karşısında geçmiş çalışmalarının
korunmuyor olması hukuka aykırıdır.
Anayasanın
herhangi bir hükmüne aykırı olan bir düzenleme, hukukun üstünlüğünü ve
dolayısı ile Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesini
zedeler.
Anayasanın
2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk
kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli
bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku
tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, Anayasa ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı
denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda
olduğu temel hukuk ilkeleri ile Anayasanın bulunduğu bilinci olan
devlettir.
Anayasa
Mahkemesinin 17.02.2004 tarih ve E.2001/119, K.2004/37 sayılı kararında,
“Anayasanın
2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun,
insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumlarından kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da
uyması gereken Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Yasakoyucu, yalnız yasaların Anayasaya değil, Anayasanın da
evrensel hukuk ilkelerine uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür. “
Anayasanın
10 uncu maddesine göre, herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce,
felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin
kanun önünde eşittir.
Hiçbir
kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet
organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik
ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.
Bu madde
ile amaçlanan, mutlak değil hukuksal eşitliktir. “Yasa önünde eşitlik”
ilkesi, yasalar karşısında herkesin eşit olmasını, ayırım yapılmamasını,
kimseye ayrıcalık tanınmamasını gerektirir.
Durumlarındaki
farklılıklar, kimi kişi ve toplulukların değişik kurallara bağlı tutulmasına
neden olabilirse de, farklılık ve özelliklere dayandığı için, bu tür
düzenlemeler eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.
Anayasanın
10 uncu maddesinde öngörülen kanun önündeki eşitlik ilkesi, yasama ve
yürütmenin yetkilerini kullanırken uymak zorunda oldukları Anayasa ve temel
hukuk ilkelerinin en önde gelenlerindendir. Yasama ve yürütme, idare
edilenler yönünden, hak yaratırken ve külfet getirirken, bu ilkeye uygun
davranmakla yükümlüdürler. Anayasanın 10 uncu maddesi, “Devlet organları ve
idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun
olarak hareket etmek zorundadırlar” şeklindeki amir hükmü ile bu hususu net
olarak ifade etmektedir.
Anayasanın
kanun önünde eşitlik ilkesine göre, kanunların uygulanmasında dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayrılığı
gözetilmeyecek ve bu nedenlerle eşitsizliğe yol açılmayacaktır. Bu ilke ile
birbirlerinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanması ve
ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılması engellenmektedir. Aynı
hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı
tutulursa Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
Anayasanın
10 uncu maddesi gerçek kişiler için geçerli olduğu gibi tüzel kişiler için
de söz konusudur.
Diğer
taraftan Anayasanın 13 üncü maddesinde öngörülen ölçülülük ve demokratik
toplumun gereklerine uygunluk ilkeleri iptali istenen kural bakımından da
geçerlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesinin 15.10.2002 tarih ve E.2001/309,
K.2002/91 sayılı kararında “…sınırlamaların da temel hak ve özgürlüklerin
özüne dokunmaması, demokratik toplum düzeninin gerekli kıldığından fazla
olmaması ve ulaşılmak istenilen amacı aşmaması, başka bir anlatımla
ölçülülük ilkesiyle uyum içinde bulunması zorunludur” denilmiştir. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne koşut olarak
çoğu zaman ölçülülük ve demokratik toplumun gereklerine uygunluk ilkelerini
bir arada kullanmakta ve meşru bir nedene dayansa bile yasal sınırlamanın
“demokratik bir toplumda zorunlu bir tedbir niteliği taşımasını”
aramaktadır. Bu ilkeler bizim Anayasamızda temel hak ve özgürlüklere
ilişkin genel bir koruma maddesi olan 13 üncü madde içinde yer aldığına
göre, AİHM’nin bu yaklaşımının, temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı tüm
yasal düzenlemelerde gözönünde tutulması, insan hakları kavramının evrensel
niteliğine de uygun düşer.
Sağlık
hakkı Anayasanın 17 nci maddesinde düzenlenen “... yaşama, maddi ve manevi
ve varlığını koruma ...” hakkı ile çok sıkı bağlantı içindedir. Dolayısıyla
devlet ekonomik ve sosyal alandaki görevlerini yerine getirirken
uygulayacağı sınırlamalarda “yaşama hakkını” ortadan kaldıran düzenlemeler
yapamayacaktır.
Anayasanın
27 nci maddesinde “Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme,
açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.”
hükmü yer almaktadır. Söz konusu düzenleme Anayasanın getirdiği bu hakkı
engelleyici, hakkın özünün kullanımını imkânsız hale getirebilme sonucunu
doğurmaktadır.
Anayasanın
48 inci maddesinin gerekçesinde, “Hürriyet temeline dayalı bir toplumda
irade serbestliği çerçevesinde ferdi sözleşme yapma, meslek seçme ve
çalışma hürriyetlerinin garanti olunması tabîîdir.” denilerek irade özgürlüğünün
önemi vurgulanmıştır.
İrade
özgürlüğünün sınırlanması ya da ortadan kaldırılmasının tek yolu cebir ve
şiddet değildir. Toplumsal birtakım gerçekler de irade özgürlüğünü ortadan
kaldırıcı bir etki yapabilir.
Anayasanın
48 inci maddesinde yer alan çalışma ve sözleşme özgürlüğünün, Anayasanın 13
üncü maddesinde yer alan ilkelerle bağdaşmayacak bir biçimde, demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olarak ve amacı aşan ölçülerde
sınırlandırıldığı da görülmektedir. Bu konuda çağdaş demokratik toplumların
üzerinde anlaştığı hususlar, çeşitli uluslararası sözleşmelerde
gösterilmekte ve bu hususlar arasında, dilediği alanda çalışma ve sözleşme
yapmak bakımından irade özgürlüğü, öncelikli bir yer almaktadır.
Anayasanın
49 uncu maddesinde öngörülen “çalışma hakkı”, bir temel hak ve özgürlük
olarak anayasal güvenceye bağlıdır. Devlet, çalışanların yaşam düzeyini
yükseltmek, çalışma yaşamını geliştirmek için çalışanları korumak,
çalışmayı desteklemekle yükümlüdür. Sözü edilen maddenin gerekçesinde
“Çalışmanın hak ve ödev olması, sadece ulusal planda Devletin çalışmak
isteyenlere iş temin etmek için gereken tedbirleri alacağını ve
çalışanların da ancak çalışmak suretiyle gelir temin edeceklerini ifade
etmekle kalmaz; ferdi planda da çalışmanın bir hak ve ödev olarak telakki
edilmesini gerektirir.” denilmiştir.
Günlük
yoğun çalışma temposu, yüzyılın başında yasaklanan bir çalışma biçimidir ve
Anayasanın 50 nci maddesinin üçüncü fıkrasıyla güvence altına alınan
“dinlenmek çalışanların hakkıdır” ilkesine de aykırıdır. Anayasanın 50 nci
maddesinin gerekçesinde, “Dinlenme çalışanların hakkıdır. Bu hem çalışanın
bedenen korunması için zorunlu hem de çalışanın dinlenme sonrası
çalışmasının verimi için gereklidir.”denilmek suretiyle, dinlenme hakkının
önemi vurgulanmıştır.
Anayasanın
56 ncı maddesinin üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları yine devlete,
kişilerin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak için
sağlık kuruluşlarının hizmetlerini, düzenleme, denetleme ve organize etme
gibi görevler yüklemiştir. Devlet için bir görev, kişiler için de bir hak
olan bu amaç gerçekleştirilirken bu hakkı sınırlayıcı, bu haktan
yararlanmayı zayıflatıcı düzenlemeler Anayasanın 56 ncı maddesine de
aykırıdır.
Anayasa
Mahkemesinin 15.10.2002 tarih ve E.2001/309, K.2002/91 sayılı kararında,
“Anayasanın tüm maddeleri aynı etki ve değerde olup, aralarında bir
üstünlük sıralaması bulunmadığından, uygulamada bunlardan birine öncelik
tanımak olanaklı değildir. Bu nedenle, kimi zaman zorunlu olarak birlikte
uygulanan iki Anayasa kuralından biri diğerinin sınırını oluşturabilir. Ne
var ki bu sınırlamaların da temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaması,
demokratik toplum düzeninin gerekli kıldığından fazla olmaması ve ulaşılmak
istenilen amacı aşmaması, başka bir anlatımla ölçülülük ilkesiyle uyum
içinde bulunması zorunludur” denilmiştir.
Yine,
Anayasa Mahkemesinin 30.05.1990 tarihli ve E.1990/2, K.1990/10 sayılı
Kararında,
“Anayasanın
130 uncu maddesi, üniversitelerin, bir hukuk devletinin üniversitesine
yaraşır biçimde uygar ve evrensel karakterde öğretim – eğitim, araştırma ve
yayın konularında bilimsel özerkliğe sahip bir kamu tüzelkişisi biçiminde
kurulmasını ve Cumhuriyetin temel organları içinde bu niteliği ile yer
almasını istemiş ve buna göre düzenlemeler yapmıştır.
Anayasanın
131 inci maddesinin birinci fıkrasında, “Yükseköğretim kurumlarının
öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim
kurumlarındaki eğitim – öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini
yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler
doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen
kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim
elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak maksadı ile Yükseköğretim
Kurulu kurulur.” hükmü yer almaktadır. İptali talep edilen hükmün
Anayasanın anılan maddesine aykırılığı açıktır.
Açıklanan sebeplerle, 5947 Sayılı Yasanın 6 ncı maddesi ile 2547 sayılı Kanuna eklenen Ek Geçici Madde
57’nin “Bu süre içinde talepte bulunmayanlar istifa etmiş sayılır” son
cümlesi, Anayasanın 2 nci, 10 uncu,
13 üncü, 17 nci, 27 nci, 48 inci, 49 uncu, 50 nci, 56 ncı ve 131 inci
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
6-1)
21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci
Maddesi ile 1219 Sayılı Kanunun Değiştirilen 12 nci Maddesinin İkinci
Fıkrasının Birinci Cümlesinin “…aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki..”
Tümcesi ile (b) ve (c) bentlerinin Anayasaya Aykırılığı
Dava
konusu edilen Kanunun 7 nci Maddesi ile 1219 Sayılı Kanunun Değiştirilen 12
nci Maddesinin İkinci Fıkrasının Birinci Cümlesinin “…aşağıdaki bentlerden
yalnızca birindeki..” Tümcesinin aşağıda belirtilen gerekçelerle yine
belirtilen Anayasa maddelerine aykırılık taşıdığı kanaatindeyiz.
Düzenleme
ile hekimlere yönelik çalışma sınırlamaları getirilmiştir. Ancak, bu
sınırlandırma hekimler bakımından kamu ve özel sağlık kuruluşlarında mesai
saatlerinin dışında mesleklerini serbest olarak icra etme ve çalışma
haklarının ölçüsüzce sınırlandırılması anlamındadır. Üstelik bu
sınırlandırıcı düzenlemeler, eşitlik ilkesine aykırı biçimde kadroları
farklı kurumlarda bulunan ancak aynı görevleri yapan hekimler bakımından
farklılık göstermektedir. Tıp fakültelerinde kısmi çalışma statüsünde
çalışanlar için tam gün statüsüne geçmek için bir yıllık süre tanınırken,
diğer kamu sağlık kuruluşlarında çalışan hekimler için bu süre altı ay
olarak belirlenmiştir.
Anayasanın
herhangi bir hükmüne aykırı olan bir düzenleme, hukukun üstünlüğünü ve
dolayısı ile Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesini
zedeler.
Anayasanın
2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk
kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli
bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku
tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, Anayasa ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı
denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda
olduğu temel hukuk ilkeleri ile Anayasanın bulunduğu bilinci olan
devlettir.
Anayasa
Mahkemesinin 17.02.2004 tarih ve E.2001/119, K.2004/37 sayılı kararında,
“Anayasanın
2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun,
insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumlarından kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da
uyması gereken Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Yasakoyucu, yalnız yasaların Anayasaya değil, Anayasanın da evrensel
hukuk ilkelerine uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Sağlık
hakkı Anayasanın 17 nci maddesinde düzenlenen “... yaşama, maddi ve manevi
ve varlığını koruma ... hakkı” ile çok sıkı bağlantı içindedir. Dolayısıyla
devlet ekonomik ve sosyal alandaki görevlerini yerine getirirken
uygulayacağı sınırlamalarda “yaşama hakkını” ortadan kaldıran düzenlemeler
yapamayacaktır.
7 nci
maddesi ile 1219 sayılı Kanunun değiştirilen 12 nci maddenin ikinci
fıkrası, birinci cümlesi “…aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki..”
tümcesi ve (b) bendi ile (c) bendi; Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 13 üncü ve
17 nci maddelerine aykırıdır.
6–2)
21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci
Maddesi ile 1219 Sayılı Kanunun Değiştirilen 12 nci Maddesinin Üçüncü
Fıkrasının Dördüncü Cümlesi Olan; “sözleşmeli statüde olanlar dahil olmak
üzere mahalli idareler ile kurum tabipliklerinde çalışanve döner sermaye ek ödemesi almayan tabipler
işyeri hekimliği yapabilir” Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
Dava
konusu edilen Kanunun 7 nci Maddesi ile 1219 Sayılı Kanunun Değiştirilen 12
nci Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Dördüncü Cümlesinin aşağıda belirtilen
gerekçelerle yine belirtilen Anayasa maddelerine aykırılık taşıdığı
kanaatindeyiz.
Yasa hükmü
ile çok ağır ve açık bir eşitsizlik durumu yaratılmıştır. Sosyal Güvenlik
Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan özel sağlık kuruluşları ile
vakıf üniversitelerinde çalışan hekimlerin birden fazla yerde “tam gün
koşulu aranmaksızın” çalışabilmesi düzenlenerek öteki hekimler karşısında
ayrıcalıklı ve eşitsiz bir durum yaratılmıştır.
Serbest
çalışan hekimler yönünden ise her türlü kamu kurum ve kuruluşunda çalışma
yasağı getirilmiş; yalnızca Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile
sözleşmesi bulunmayan özel sağlık kurum ve kuruluşları ile Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmesi
bulunmayan vakıf üniversitelerinde çalışmalarına izin verilmiştir.
Hekimler
açısından ağır ve açık eşitsizlik yaratan bu durum, sağlık kamu hizmetinin
alıcıları yönünden de Anayasaya aykırılıklar içermektedir.
Düzenlemesi
ile sosyal güvenlik kurumu keseneği ödeyen kişilerin serbest çalışan
hekimlerin hizmetinden yararlanması tümüyle engellenmekte; böylece hastanın
hekimini seçme hak ve özgürlüğü kısıtlanmaktadır.
Öte
yandan, serbest çalışan hekimlerin bilgi ve yeteneklerini kamu hizmetine
sunmaları da engellenmektedir. Bu madde ile 3 üncü madde birlikte değerlendirildiğinde,
hekimliğin geleneksel toplumsal rolünün ortadan kaldırıldığı açıkça
görülmektedir.
Şöyle ki,
Kamu
yerlerinde çalışan hekimlerin başka yerlerde ücretli ya da ücretsiz başka
bir iş görememesi, toplumsal ölçekte hekim gereksiniminin acil durumlarda
dahi engellenmesi anlamı taşımaktadır. Böylece, hekimlerin kendi eş ve
çocuklarını dahi tedavi etme yasağı belirmektedir; acil müdahale gerektiren
durumlar için bile Yasanın herhangi bir “izin” düzenlemesi bulunmamaktadır.
Serbest
çalışan hekimler ise, bilimsel bilgi ve yeteneklerini kamu yararına
sunabilecekleri sağlık kuruluşlarından uzaklaştırılmış durumdadır.
Hekimlik
bilgisi ve pratiği yalnızca teşhis ve tavsiyeden ibaret olmayıp, çoğunlukla
bir cerrahi uygulamayı da zorunlu kılan bir disiplindir. Cerrahi
yöntemlerin ise (ayakta tedavi mevzuatında sayılan çok küçük müdahaleler
dışında) donanımlı sağlık kuruluşlarında uygulanması zorunluluğu
karşısında, özel muayenehanelere sıkıştırılmış hekimlerin çalışma
haklarının ağır biçimde kısıtlanmış olduğu açıktır.
Serbest
çalışan hekimlere getirilen yasak, hukuka ve kamu yararına aykırı olduğu
kadar Yasanın özgül amacına da aykırıdır.
Anayasanın
60 ıncı maddesi kişilere “sosyal güvenlik hakkını” vermekle birlikte ikinci
fıkrasında bunun için alınacak tedbirleri devlete görev olarak verirken 65
inci madde ile de bu göreve bazı sınırlamalar getirmiştir. Ancak, 60 ıncı
maddede belirtilen bu sosyal hak, yine Anayasanın 17 nci maddesinde
düzenlenen “... yaşama, maddi ve manevi ve varlığını koruma... hakkı” ile
çok sıkı bağlantı içindedir. Dolayısıyla devlet ekonomik ve sosyal alandaki
görevlerini yerine getirirken uygulayacağı sınırlamalarda “yaşama hakkını”
ortadan kaldıran düzenlemeler yapamayacaktır.
Günlük
yoğun çalışma temposu, yüzyılın başında yasaklanan bir çalışma biçimidir ve
Anayasanın 50 nci maddesinin üçüncü fıkrasıyla güvence altına alınan
“dinlenmek çalışanların hakkıdır” ilkesine de aykırıdır. Anayasanın 50 nci
maddesinin gerekçesinde, “Dinlenme çalışanların hakkıdır. Bu hem çalışanın
bedenen korunması için zorunlu hem de çalışanın dinlenme sonrası
çalışmasının verimi için gereklidir.”denilmek suretiyle, dinlenme hakkının
önemi vurgulanmıştır.
Anayasanın
56 ncı maddesinin üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları yine devlete,
kişilerin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak için
sağlık kuruluşlarının hizmetlerini, düzenleme, denetleme ve organize etme
gibi görevler yüklemiştir. Devlet için bir görev, kişiler için de bir hak
olan bu amaç gerçekleştirilirken bu hakkı sınırlayıcı, bu haktan
yararlanmayı zayıflatıcı düzenlemeler Anayasanın 56 ncı maddesine de
aykırıdır.
Anayasa
Mahkemesinin 15.10.2002 tarih ve E.2001/309, K.2002/91 sayılı kararında,
“Anayasanın tüm maddeleri aynı etki ve değerde olup, aralarında bir
üstünlük sıralaması bulunmadığından, uygulamada bunlardan birine öncelik
tanımak olanaklı değildir. Bu nedenle, kimi zaman zorunlu olarak birlikte
uygulanan iki Anayasa kuralından biri diğerinin sınırını oluşturabilir. Ne
var ki bu sınırlamaların da temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaması,
demokratik toplum düzeninin gerekli kıldığından fazla olmaması ve ulaşılmak
istenilen amacı aşmaması, başka bir anlatımla ölçülülük ilkesiyle uyum
içinde bulunması zorunludur” denilmiştir.
Açıklanan sebeplerle, 21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve
Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun, Kanunun
7 nci maddesi ile 1219 sayılı Kanunun değiştirilen 12nci maddenin üçüncü fıkrasının dördüncü cümlesi
olan; “sözleşmeli statüde olanlardahil
olmak üzere mahalli idareler ile kurum tabipliklerinde çalışan ve döner
sermaye ek ödemesi almayan tabipler işyeri hekimliği yapabilir”, Anayasanın 2 nci, 17 nci, 27 nci, 49
uncu, 50 nci, 56 ncı ve 60 ıncı maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
7)21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı
Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 8 inci Maddesi ile 1219 Sayılı Kanuna Eklenen
Ek Madde 12’nin Birinci Fıkrasının Son Cümlesinin “yarısı kendileri
tarafından, diğer yarısı” Tümcesi ile Dördüncü Fıkrasının Birinci Cümlesinin
“yarısı kendileri tarafından, yarısı” Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Kanunun 8 inci maddesi ile 1219
sayılı Kanuna eklenen Ek Madde 12 ile tıbbi kötü uygulama nedeniyle
hekimlerden talep edilecek zararlar ile kurumlarca kendilerine yapılacak
rüculara karşı mesleki mali sorumluluk sigortası getirilmiş, iptali istenen
tümcelerde de; sigorta primlerinin yarısının hekimler tarafından, diğer
yarısının döner sermayesi olan kurumlarda döner sermayeden, döner sermayesi
bulunmayan kurumlarda istihdam edenlerce ödeneceği hükme bağlanmıştır.
Tıp Mensupları Mesleki Sorumluluk Sigortası, kamu ve özel hukuk
kişilerine ait sağlık kurum ve kuruluşlarında, muayenehanelerde ve sair
yerlerde hastalara tıbbi hizmet vermeye yetkili ve görev, yetki ve
sorumlulukları Sağlık Bakanlığınca tanımlanmış kişilerin mesleklerini ifa
ederken hastalarına verdiği mesleki hizmetlerde bir kusur; ihmal nedeniyle
hastanın yaralanması, sağlık durumunun daha da ağırlaşması veya yaşamını
kaybetmesi sonucunda yöneltilecek tazminat taleplerini karşılayan bir
sigortadır.
Hekimler için mesleki sorumluluk sigortası yaptırılmasının zorunlu
tutulmasının Anayasa hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.
Anayasanın “Çalışma ve sözleşme hürriyeti başlıklı 48 inci maddesinde
herkesin dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahip olduğu
belirtilmiştir. Sözleşme özgürlüğü uyarınca kişiler, hukuksal ilişkilerini
özgür iradeleriyle düzenlemekte serbesttir. Anayasada koruma altına alınan
sözleşme özgürlüğü, sözleşme yapma serbestisinin yanı sıra, yapılan
sözleşmelere dışarıdan müdahale yasağını ve sözleşme hürriyetlerinin esas
alınmasını da içerir.
Çalışma ve sözleşme hürriyeti birer temel hak ve ödev olarak
Anayasanın 13 üncü maddesinde temel hak ve ödevler için öngörülen korumadan
yararlanmaktadırlar. Bu anlamda her iki hak ve özgürlük alanında yasayla
getirilecek olan sınırlandırmalar demokratik toplum düzeninin gereklerine
aykırı olamayacağı gibi, öngörüldükleri amaç dışında da kullanılamazlar.
Öte yandan sınırlama gerekçeleri de zaten aynı Anayasa maddesi içerisinde
sayılarak belirtilmiştir; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu
düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın
korunması amacıyla ve Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel
sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlama yapılabileceği
düzenlenmiştir.
Bu çerçevede, hekimler için zorunlu mesleki sorumluluk sigortasının
sağlığın korunması amacıyla getirildiği ve dolayısıyla kamu yararı
bulunulduğu değerlendirilse dahi iptali istenen tümcelerdeki düzenlemeler
olduğu üzere, sigorta primlerinin yarısının hekimler tarafından ödenmesinin
öngörülmesi, sosyal güvenlik niteliği ile bağdaşmadığı gibi Anayasanın
sözüne ve ruhuna uygun düşmemektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesinin sosyal güvenlikle ilgili 15.12.2006
tarih ve E.2006/111, K.2006/112 sayılı Kararında: “Sosyal güvenlik,
bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan sosyal risklerin kendilerinin
ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerindeki gelir azaltıcı ve
harcama artırıcı etkilerini en aza indirmek, ayrıca sağlıklı ve asgari
hayat standardını güvence altına alabilmektir. Bu güvencenin
gerçekleştirilebilmesi için sosyal güvenlik kurumları oluşturularak,
kişilerin yaşlılık, hastalık, malullük, kaza ve ölüm gibi sosyal risklere
karşı asgari yaşam düzeylerinin korunması amaçlanmaktadır” denilmiştir.
Hekimlerin mesleklerini ifa ederken hastalarına verdiği mesleki
hizmetlerde her zaman istek ve iradeleri dışında sosyal risklerin
oluşmasının mümkün ve kaçınılmaz olduğu kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesinin
yukarıda açıklanan kararında da belirtildiği üzere hekimlerin hastalarına
verdiği mesleki hizmetlerde oluşması söz konusu sosyal risk nedeniyle
hekimlerin sigorta priminin yarısını ödemekle yükümlü tutulmalarının,
kendilerinin ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerindeki gelir
azaltıcı ve harcama artırıcı etkileri olacağı kuşkusuzdur.
Sosyal güvenliğin de içinde bulunduğu sosyal hakların devletçe
tanınmış olması yeterli değildir. Bu hakların gerçekleşmesi için devletin
olumlu edimde bulunması, sosyal güvenlik alanında oluşturulacak kural ve
kurumların da, Anayasanın sözüne ve özüne, bu bağlamda sosyal hukuk devleti
ilkesine uygun olması zorunludur.
Sosyal güvenlik, geliri ne olursa olsun bireylere belirli sosyal
riskler karşısında ekonomik güvence sağlanmasını, onun kimi zararlara
uğrama olasılığına karşı korunmasını, sosyal zararların tehlikeleri
karşısında bireyin ekonomik yönden güçlü kılınmasını gerektirmektedir
Uluslararası hukuk belgelerinde ve çağdaş Anayasalarda olduğu gibi,
Anayasamızda da sosyal güvenlik hakkına, “Temel Haklar ve Ödevler”
bölümünde “sosyal ve ekonomik haklar “ arasında yer verilmiştir.
Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesinin 06.01.2005 günlü, E.2001/479,
K.2005/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, Anayasanın 2 nci ve 60 ıncı
maddeleri uyarınca, Devlet’çe, sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin
sağlanmasına elverişli ortamın yaratılması ve bu anlamda sosyal güvenlik
alanında getirilecek bir haktan, aynı sosyal güvenlik kurumu içinde yer
alan ve temelde birbirine yakın konumda bulunan tüm sigortalıların “dengeli
ve makûl” ölçüler içinde yararlanmalarını öngören düzenlemelerin
gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, özel sağlık kurumlarında
çalışanların sigorta primlerinin de tamamının istihdam edenlerce ödenmesi
gerekirken yarısını ödemekle yükümlü tutulmaları da, “sosyal güvenlik
niteliği” ve Anayasanın 13 üncü maddesindeki “ölçülülük ilkesi” ile
bağdaşmaz ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci ve 13 üncü maddelerine aykırı
düşer.
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
8 inci maddesi ile 1219 sayılı Kanuna eklenen Ek Madde 12’nin; birinci fıkrasının
son cümlesinin “yarısı kendileri tarafından, diğer yarısı” tümcesi ile
dördüncü fıkrasının birinci cümlesinin “yarısı kendileri tarafından,
yarısı” tümcesi Anayasanın 2 nci ve 13 üncü maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
8)21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı
Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 9 uncu Maddesi ile 19.04.1937 Tarihli
ve 3153 Sayılı Radyoloji, Radiyom ve Elektrikle Tedavi ve Diğer Fizyoterapi
Müesseseleri Hakkında Kanuna Eklenen Ek Madde 1’in Anayasaya Aykırılığı
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi ile
19.04.1937 tarihli ve 3153 Kanuna eklenen ve iptali istenen Ek Madde 1 ile;
iyonlaştırıcı radyasyonla teşhis, tedavi veya araştırmanın yapıldığı yerler
ile bu iş ve işlemlerde çalışan personel için günlük 5 saat olan çalışma
süresi arttırılmakta ve haftalık çalışma süresi 35 saate çıkarılmakta,
yönetmelikte belirlenen radyasyon doz limitlerinin aşılmaması için alınması
gereken tedbirler, aşıldığı takdirde izinle geçirilecek süreler ve alınacak
diğer tedbirlerin yönetmelikle gösterileceği belirtilmektedir. Günlük
çalışma süresinin ne kadar olacağına yer vermeyen bu maddede, personele
fazla çalışma yaptırılıp yaptırılmayacağına, günde en fazla ne kadar
çalıştırılabileceğine ilişkin her hangi bir düzenlemede yapılmamıştır.
İptali istenen bu kural ile yapılan düzenleme, söz konusu alanda
çalışan sağlık personelinin sağlığını korumaktan uzak, yaşam ve sağlık
hakkını ihlal eden bir düzenleme olduğundan Anayasa hükümleri ile
bağdaşmamaktadır.
19.04.1937 tarihli ve 3153 sayılı Radyoloji, Radyom ve Elektrikle
Tedavi ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında Kanunun 3 üncü maddesi
uyarınca çıkarılan “Radyoloji, Radyom ve Elektrikle Tedavi Müesseseleri Hakkında
Nizamname” nin “Çalışma tarzına dair hükümler” başlıklı 22 nci maddesi,
“Hastahanelerde, röntgen ve radyom ile tam müddetle (günde 5 saat) çalışan
kimseler, hastahanenin başka işlerinde kullanılamaz. Bunlara gece
uykularını ihlal edecek iş verilmemelidir.” hükmünü içermekteydi.
Hemen belirtmek gerekir ki, iyonlaştırıcı radyasyonla çalışan
personel açısından zarar doğuran unsur sadece maruz kaldıkları radyasyonun
doz oranının yüksek olması değil, maruz kalınan çalışma süresinin kısa ya
da uzun olup olmadığı ile de yakından ilgilidir. Bu personele diğerlerinden
daha kısa çalışma süresinin öngörülmesinin nedeni de radyasyona maruz
kaldıkları sürelerin kısaltılarak sağlıklarının zarar görmesinin
önlenmesidir. Nitekim iyonlaştırıcı radyasyonun sağlığı olumsuz etkilemeyen
bir limit değeri bulunmamaktadır. Pek çoğu son yıllarda olmak üzere düşük
doz radyasyonun insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini saptayan çok
sayıda bilimsel araştırma yapılmıştır. Belirlenen doz limitlerinin altında
radyasyona maruz kalan sağlık personelinin çalışma süresi arttıkça
sağlığının olumsuz etkilenmesi riski de artmaktadır.
Düşük doz (low dose) radyasyonun insan sağlığı üzerindeki olumsuz
etkilerini saptayan çok sayıda bilimsel araştırma bulunmaktadır. Bu
bağlamda;
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi’nce yapılan ve iyonizan radyasyona
uzun süre maruz kalan radyoloji çalışanlarında, uzun süreli düşük doz
iyonizan radyasyonun bu kişilerin kan değerlerine etkilerinin incelendiği
rapora göre; radyoloji çalışanları, bağışıklık düzeyi bakımından bazı
bozukluklara neden olan düşük doz iyonizan radyasyonun bile uzun dönem
etkilerine mesleki olarak maruz kalmaktadır. Rapora göre; “biyolojik değişikliklerin başlaması için alınan
radyasyonun herhangi bir eşik değeri yoktur. Bu nedenle diyagnostik
radyolojide çalışanlar radyasyondan ne kadar korunurlarsa korunsunlar,
bunlar için küçük radyasyon dozları dahi önemli riskler taşımaktadır”.
(Türk Tanısal ve Girişimsel Radyoloji Dergisi, Haziran 2004, C.10, Sayı 2, s.
97-102) Bu araştırmada Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde görev
yapan 51 Radyodiagnostik çalışanının kan değerleri alınmış ve bu kişiler
üzerinde radyasyonun olumsuz etkileri tespit edilmiştir)
Radyasyonun herhangi bir sağlık sorununa neden olmayan bir düzeyi
bulunmamaktadır. Bu nedenle de radyoloji çalışanlarının ve ailelerinin
sağlıklarının korunabilmesi bakımından doz sınırlamasının yanı sıra çalışma
sürelerinin azaltılması da büyük önem taşımaktadır.
Radyasyon Görevlileri İçin Uluslararası Radyolojik Korunma
Komisyonu’nun 60 numaralı raporunda ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı
IAEA’nın Temel Güvenlik Standartları ismi altında yayımladığı BSS-115 nolu
yayınında, radyasyon korunması ile ilgili önerilen üç temel ilke
bulunmaktadır. Bunlar “Uygulamaların Kabul Gerekçelendirmesi – Işınlamanın
zararlı sonuçları göz önünde bulundurularak, net bir fayda sağlamayan
hiçbir radyasyon ışınlamasına izin verilmez”, “Radyasyon Korunmasının
Optimizasyonu” ve son olarak “Doz Sınırlaması” dır. Bu ilkelerin
radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için en üst seviyede radyasyonun
kullanıldığı tüm tıbbi ve endüstriyel alanlar ile yapay radyasyon
kaynaklarının kullanıldığı diğer bütün alanlarda, radyasyon görevlilerine
ve toplum üyesi kişilere bütünüyle uygulanması gerekmektedir.
Tıbbi radyasyon cihazları ile çalışan sağlık personeli esas
görevinin yanında radyasyon kaynağını hazırlama, depolama, muhafaza, nakil,
arıtma, kalibrasyon ve imhası gibi görevleri nedeniyle sadece hasta ile
ilgili tıbbi uygulamalarda değil çalışma süresinin tamamı boyunca
radyasyonun zararlı etkisine maruz kalmaktadır. Radyasyonun sağlık sorununa
yol açmayan en düşük doz limiti bulunmadığı gibi iyonizan radyasyon
alanında ölçü olarak kabul edilen doz faktörünün yanında bu unsurdan daha
da önemli olacak biçimde zaman faktörü korunma bakımından önem taşımaktadır.
Çünkü radyasyona maruz kalınan süre arttıkça sağlığa zarar verme olasılığı
da artmaktadır. Bu nedenle çalışma süreleriyle ilgili değişiklikler
çalışanların sağlıklarının korunması bakımından doğrudan etkili olmaktadır.
Radyoloji departmanında çalışma süresi arttıkça tiroid modül
görülme sıklığı da artmaktadır (EK.1- “Radyolog ve radyoloji
teknisyenlerinde modüler ve diffüz tiroid hastalıkları” 28. Ulusal
Radyoloji Kongresi, Program ve Bildiri Özetleri, Türk Radyoloji Bülteni
Eki, 2007-C.13, Ek.1, Ekim 2007).
Bu
açıklamalardan da anlaşılabileceği üzere radyasyondan korunma sisteminde
doz sınırlarına uyulması radyasyonun zararlı etkilerinden korunmanın tek ve
yeterli gerekliliği değildir. Aksine radyasyondan korunma bakımından
alınabilecek diğer önlemlerle dozların alınabilecek en alt düzeyde
tutulması çok daha önemlidir. Radyasyon Güvenliği Yönetmeliği’ne göre de
“yıllık doz sınırları” Yönetmeliğin 10 uncu maddesine göre “sağlığa zarar
vermeyecek şekilde” uluslararası standartlara uygun olarak belirlenmek
zorundadır. Ayrıca iyonizan radyasyon alanında ölçü olarak kabul edilen doz
faktörünün yanında zaman faktörü de ölçümlerin bir diğer ayağını
oluşturmaktadır. Bu durumda çalışma süreleriyle ilgili değişikliklerin
çalışanların sağlıklarının korunması bakımından önemini arttırmaktadır.
Bu nedenle, çalışma şartlarının (süresinin)
belirlenmesinde sadece doz faktörünü esas alan düzenleme de kamu yararı da
bulunmamaktadır. Yasaların kamu yararına dayanması gereği kuşkusuz hukuk
devletinin temel değerlerinden birini oluşturmaktadır. Bir hukuk
devletinde, devlet erki kullanılarak yapılan tüm kamu işlemlerinin nihaî
amacının “kamu yararı” olması gerekir. Bu gereklilik, kamu yararını, yasama
organının takdir yetkisi için de bir sınır konumuna getirir.
Açıklanan
nedenle iptali istenen cümle, Anayasanın 2 nci maddesinde ifade edilen
hukuk devleti ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.
- İptali istenen kural ile gerekli denetim ve gözetim işlevini etkin
bir biçimde yerine getiren düzenlemeler yapılmadan, iyonizan radyasyon
kaynaklarıyla çalışan sağlık personelinin çalışma süreleri artırılmıştır.
Uluslararası Radyasyondan Korunma Komisyonu (ICRP), Uluslararası Atom
Enerjisi Ajansı (IAEA) ile bu kurumların belirlediği standartlara uygun
düzenlemeler olan 96/29 (Ek.2) ve 97/43 Euratom Direktiflerinde;
- Uygulanabilir, yeterli ve güvenli bir denetleme sistemi ile kontrol
dışı kalması durumunda yerine geçecek bir mekanizmanın kurulması,
- Radyasyonun yapısını ve niteliğini gösteren harici doz oranlarının
ölçülmesi, sonuçlarının kaydedilmesi ve raporlanması,
- Koruyucu cihaz ve tekniklerin etkinliğinin düzenli kontrol
edilmesi, ölçüm cihazlarının standart dozimetre laboratuarlarına uygun
olarak düzenli ayarlanması ve kullanılabilir olduklarının ve doğru
kullanıldıklarının düzenli kontrol edilmesi,
- Çalışanların sağlık kontrollerinin düzenli olarak yapılması,
kişisel dozimetre ve çevresel izleme işlevlerinin yerine getirilmesi,
- Mesleki maruz kalma olasılığı ve bu olasılığın derecesine uygun
olarak korunma ve güvenlik için uygun ve yeterli donanım, ekipman ve
hizmetlerin sağlanması gereklidir.
Hal böyle iken, radyasyonla çalışanların çalışma saatlerinin;
sağlığın bozulmasına yönelik koşulları ortadan kaldırmadan, gerekli denetim
ve gözetim işlevini etkin bir biçimde yerine getirmeden iyonizan radyasyon
kaynaklarıyla çalışan sağlık personelinin haftalık çalışma süresinin 25
saatten 35 saate çıkarılması, burada çalışan personelin yaptığı işin
özelliğinden kaynaklanan riske daha fazla maruz kalmasını temin edecek ve
bu kişilerin sağlıklarını olumsuz etkileyecektir.
- İptali istenen kural ile diğer yasal düzenlemelerle gerekli bağ
kurulmadan iyonizan radyasyon kaynaklarıyla çalışan sağlık personelinin
çalışma süreleri artırılmıştır.
Bilindiği gibi, iyonizan radyasyon kaynaklarıyla çalışan sağlık
personeli gerek 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu gerekse de 5510 sayılı
Soysal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu uyarınca fiili hizmet
zammından yararlanmaktadırlar. Yararlanma süreleri yıllık 90 gündür. Bu
süreler belirlenirken bu kişilerin günlük çalışma süresinin 5 saat
olmasından hareket edilmiştir.
657 sayılı yasanın 103 üncü maddesinin son fıkrasında “Hizmetleri sırasında radyoaktif
ışınlarla çalışan personele, her yıl yıllık izinlerine ilaveten bir aylık
sağlık izni verilir.” hükmüne yer verilmiştir. Bu kural uyarınca İyonizan
radyasyon kaynakları ile çalışan sağlık personeli yıllık 30 gün sağlık izni
(şua izni) kullanmak zorundadır. Bu hüküm, söz konusu personelin iyonizan radyasyona
maruz kalmasından dolayı konmuştur. Bilindiği gibi hukuk düzenimizde de,
1938’den iptali istenen düzenlemenin yapıldığı güne kadar Kamu Sağlık
Tesisleri’nde iyonizan radyasyona maruz kalanların günde sadece 5 saat
çalıştırılmalarını öngören düzenlemelere yer verilmiştir. Günde 5 saat
üzerinden çalışan personelin yıllık 30 gün şua izni kullanmak zorunda
kalması karşılaştıkları riskin ne denli ciddi olduğunu da göstermektedir.
Görüldüğü üzere, 5947 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi ile 3153 sayılı
Kanuna eklenen ve iptali istenen Ek Madde 1 ile; çalışma süreleri % 40
arttırılan iyonizan radyasyona maruz kalan sağlık personelinin yıllık
kullanmak zorunda oldukları şua izni süresi arttırılmamış, fiili hizmet
zammı süreleri de arttırılmayarak açık bir -sağlık yönünden- tehlike
altında bulunmalarına zemin hazırlanmıştır,
- İyonizan radyasyon kaynaklarıyla çalışan sağlık personelinin
sağlıklarının bozulmasına yönelik koşullar ortadan kaldırılmadan iptali
istenen kural ile çalışma süreleri artırılmıştır.
Radyasyonla çalışanların sağlık ve yaşam haklarının karşı karşıya
olduğu tehlikenin boyutu Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil
Röntgen Ünitesindeki örnek duruma baktığımızda daha net biçimde görülmektedir.
Nitekim günde ortalama 600 tetkik yapılan Ankara Numune Eğitim ve
Araştırma Hastanesi Acil Röntgen Ünitesinden örnek vermek gerekirse bu
ünitede cihazlarla ilgili Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) lisansı
bulunmamaktadır. Cihazların TAEK lisanslarının bulunmaması şeklindeki
hukuka aykırı ve tehlikeli durumu, denetim ve güvenliğin sağlanması
açısından daha da ağırlaştıran ve bu konudaki riski ve yetersizliğin
boyutlarını gösteren şey ise 2002 yılından 2007 yılına kadar cihazların
lisans belgelerinin alınması ile ilgili hastane tarafından yedi kez kuruma
başvuru yapılmasına rağmen halen lisansların alınamamasıdır. Nitekim
hastanenin Girişimsel Radyoloji Ünitesinde bulunan radyasyon cihazına TAEK
tarafından 09.01.2007 tarihinde lisans verilmesine rağmen radyasyon
çalışanlarının dozimetre değerleri yüksek çıktığı için cihaz, lisans
verilmesinden yaklaşık bir buçuk ay sonra 20.02.2007 tarihinde Radyasyon
Güvenlik Komitesi tarafından kullanıma kapatılmıştır. Yapılan ölçümlerde
cihazda radyasyon kaçağı tespit edilmiş ve bunun üzerine cihazın kullanımı 06.04.2007
tarihinde TAEK tarafından kapatılmıştır (Ek.3).
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, iptali istenen kural ile;
- Sağlığın bozulmasına yönelik koşulları ortadan kaldırılmadan,
- Gerekli denetim ve gözetim işlevini etkin bir biçimde yerine getiren
düzenlemeler yapılmadan,
- Diğer yasal düzenlemelerle gerekli bağ kurulmadan ve
- Koyucu iyonizan radyasyonla çalışan sağlık personeli açısından
hiçbir bilimsel temele dayalı olmadan,
radyasyonla çalışanların çalışma saatlerini tekil bir düzenleme yapılmıştır.
Böyle bir düzenleme Anayasanın 5 inci, 17 nci ve 56 ncı maddeleriyle
bağdaşmamaktadır.
Anayasanın 5 inci maddesinde, kişinin temel hak ve hürriyetlerini,
sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi
varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak, devletin
temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır. Devletin bu yükümlülüğünü
eşitlik ilkesini gözeterek hiçbir ayırım yapmadan herkes için geçerli
olacak biçimde yerine getirmesi gerektiğinde duraksamaya yer yoktur. İptali
istenen kural, Devletin kişinin maddi ve manevi varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlama görevine ters düştüğünden Anayasanın 5 inci
maddesine aykırı olduğu açıktır.
Anayasa
Mahkemesinin E.1990/27, K.1991/2, sayılı Kararında:
“Anayasanın
17 nci maddesinin ilk tümcesi “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahiptir...” biçimindedir. Kişinin yaşama
hakkı, maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı
bağlantıları olan, devredilmez, vazgeçilmez temel haklardandır. Bu haklara
karşı olan her türlü engelin ortadan kaldırılması da devlete ödev olarak
verilmiştir. Güçsüzleri güçlüler karşısında koruyacak olan devlet, gerçek
eşitliği sağlayacak, toplumsal dengeyi koruyacak, böylece gerçek hukuk
devleti niteliğine ulaşacaktır. Hukuk devletinin amaç edindiği yaşama
hakkının korunması, sosyal güvenliğin sağlanmasıyla gerçekleşecektir.
Sosyal güvenliği sağlayacak olan kuruluşların yasal düzenlemeleri “yaşama
hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma haklarını” zedeleyecek veya
ortadan kaldıracak hükümler içermemesi gerekir. İptali istenen kural,
“yaşama hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma haklarını” zedeleyen bir
nitelik taşıdığından Anayasanın 17 nci maddesine de aykırıdır.
Anayasanın
56 ncı maddesinin üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları yine devlete,
kişilerin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak için
sağlık kuruluşlarının hizmetlerini, düzenleme, denetleme ve organize etme
gibi görevler yüklemiştir. Devlet için bir görev, kişiler için de bir hak
olan bu amaç gerçekleştirilirken bu hakkı sınırlayıcı, bu haktan
yararlanmayı zayıflatıcı bir nitelik taşıyan iptali istenen düzenleme
Anayasanın 56 ncı maddesine de aykırıdır.
Diğer
taraftan iptali istenen kural, usulüne göre yürürlüğe konulmuş
milletlerarası andlaşmalara ve dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı maddesine de
aykırı düşmektedir.
16.06.1989
tarihli ve 3581 sayılı Kanun’la onaylanması uygun bulunan 1961 tarihli
Avrupa Sosyal Şartı’nın (ASŞ) yerini almak üzere, Avrupa Konseyi tarafından
1996 tarihinde kabul edilen ve ülkemiz tarafından 06.10.2004 tarihinde
imzalanan “(Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyalşartı”, 5547 sayılı yasa ile
onaylanmıştır (Türkiye, 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasına “en az dört
haftalık ücretli yıllık izin hakkı”, 4 üncü maddesinin birinci fıkrasına
“çalışanların kendilerine ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlayacak
ücret hakkı” ve 5 ile 6 ncı maddelerinin “örgütlenme, toplu pazarlık ve
grev hakkı” tümüne çekince koymuştur.),
Avrupa
Sosyal Şartı’nın Güvenli ve Sağlıklı Çalışma Koşulları Hakkı’nı düzenleyen
3 üncü maddesine göre; “Akit Taraflar, güvenli ve sağlıklı çalışma
koşulları hakkının etkin biçimde kullanılmasını sağlamak üzere:
1-
Güvenlik ve sağlık alanında yasal düzenlemeler yapmayı;
2- Gözetim
önlemleriyle bu düzenlemelerin uygulanmasını sağlamayı;
3-
Gerektiğinde, iş güvenliği ve sağlığını geliştirmeyi amaçlayan önlemler
konusunda çalıştıranların ve çalışanların örgütlerine danışmayı; taahhüt
ederler.”
Sosyal
Şartın 11 inci maddesi kapsamında sağlığın korunması hakkının etkin biçimde
kullanılmasını sağlamak üzere ise taraf devletler ya doğrudan veya kamusal
veya özel örgütlerle işbirliği içinde bu önlemlerin yanı sıra;
“1-
Sağlığın bozulmasına yol açan nedenleri olabildiğince ortadan kaldırmak;
2- Sağlığı
geliştirmek ve sağlık konularında kişisel sorumluluğu artırmak üzere eğitim
ve danışma kolaylıkları sağlamak;
3- Salgın hastalıklarla
yerleşik mevzii ve başka hastalıkları olabildiğince önlemek; üzere
tasarlanmış uygun önlemler almayı” da taahhüt etmişlerdir.
Sosyal
Şart’ın Adil Çalışma Koşulları Hakkını düzenleyen 2 nci bölümünün dördüncü
bendi ile ise aralarında ülkemizin de bulunduğu imzacı ülkeler; tehlikeli
ve sağlığa zararlı işlerdeki riski ortadan kaldırmayı, bu risklerin henüz
yeterince azaltılamadığı ya da kaldırılamadığı durumlarda ya bu işlerde
çalışanlara ücretli ek izin verilmesini ya da bunların çalışma saatlerinin
azaltılmasını sağlamayı taahhüt etmişlerdir.
Avrupa
Sosyal Şartına taraf olan devletlerin şartın gerekliliklerini yerine
getirmesi Avrupa Sosyal Haklar Komitesi tarafından takip edilmekte, şartın
ihlaline yönelik Komitenin iç tüzüğüne göre izin verilen kuruluşlar
tarafından yapılan başvurular üzerine de Komite tarafından ihlal tespit
edilen ülkelere yükümlülükleri ihlale ilişkin kararla birlikte
hatırlatılmaktadır. Nitekim Avrupa Sosyal Haklar Komitesi’nin “STTK ry” ve
“Tehy ry” adlı kurumların Finlandiya’da belediye ve devlet sektöründe
çalışan ve iyonize radyasyon maruz kalan hastane personelinin ücretli ek
izin hakkının yapılan düzenlemelerle ortadan kaldırıldığına, bu durumun
Avrupa Sosyal Şartının tehlikeli işlerde çalışanlara ücretli ek izin veya
çalışma saatlerinin azaltılması hakkı veren 2 nci maddesinin dördüncü
bendine aykırılık taşıdığına dair başvurusu üzerine Komite Finlandiya’yı
Sosyal Şartın bu maddesini ihlal ettiğine karar vermiştir. Bu karar dava
konusu işlemle doğrudan ilişkilidir.
Dava
sırasında Finlandiya hükümeti savunmasında; bu alanda yetkili ulusal
kurumları tarafından radyasyonla çalışanlara uygulanan iznin “biyolojik ve
medikal olarak radyasyonunun neden olduğu zararların korunmasına yardım
eden hiçbir dayanağının olmadığına” ilişkin uzman kanıtları ışığında
kaldırıldığını, radyasyondan kaynaklanan tehlikelere karşı 96/29 Euratom
Direktifinin ve bu direktifteki doz limitlerinin uygulandığını, 1990
yılından beri yapılan izlemelerde hiçbir radyasyon çalışanının bu limitleri
aşmadığının görüldüğünü, ortalama olarak çalışanların % 99’unun yıllık doz
limitinin altında doza maruz kaldığı ki bunun “radyasyon çalışanlarına izin
verilen yıllık maksimum limitin çeyreğini oluşturduğu”, hatta % 90’ının
toplum için önerilen yarım doz limitinin de altında doza maruz kaldığını
söylemiştir.
Davaya
görüş sunan Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) ise özellik taşıyan
mesleklerle ilgili bütün risklerin ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığı
durumlarda ek izin veya azaltılmış çalışma saatleri sağlamanın gerekli
olduğunu bu anlamda da dava konusu olay bakımından Finlandiya’nın ücretli
ek izin veya azaltılmış çalışma saatlerini öngören Sosyal Şartın 2 nci
maddesinin dördüncü bendini ihlal ettiğini bildirmiştir.
Avrupa
Sosyal Haklar Komitesi kararında (Ek.4);
Sosyal
Şartın, taahhütte bulunan akit taraflara, mesleklerin tehlikeli veya
sağlıksız olarak sınıflandırmasıyla ilgili seçim bakımından kesin sınırları
belirlediğini (20 nci paragraf),
Her zaman
için çalışanların iyonize radyasyona maruz kalıyor olmasının sağlık riski
oluşturduğunu (21 inci paragraf)
İşyerlerindeki
bütün risklerin ortadan kaldırılmasının temel amaç olduğunu, Sosyal Şartın
2 nci maddesinin dördüncü bendinde belirtilen azaltılmış çalışma saatleri
ve ücretli ek izin hakkının ise çalışanların zararlı maddelere karşı
sağlıklarının korunması, bu işlerde maruz kalınan risklerin azaltılması ve
çalışanlara yeterli bir iyileşme süreci sağlanması açısından gerekli
olduğunu (23 üncü paragraf)
Radyolojik
Koruma Uluslararası Komisyonu’nun (ICRP) mevcut tavsiye kararlarında; her
zaman için en küçük radyasyon dozunun bile sağlık açısından zararlı
etkileri doğurabileceğinin varsayılması gerektiğine işaret ettiğini, doz
sınırlaması ile (radyasyonun klinik olarak gözlemlenebilir ve basamaklı etkileri
olan) deterministik etkinin risklerinden kaçınmanın mümkün olabilmesine
rağmen radyasyonunun kanser ve genetik etkilere neden olan ve basamaklı bir
etkisi bulunmayan stokastic (stochastic) etkisinden tamamıyla
kaçınılmasının mümkün olmadığını, doz limitlerinin başarılı bir şekilde
gerçekleştirilmesinin ve radyasyonla çalışan meslekler için belirlenen
yıllık doz limitlerinin üst sınırı olan 20mSv’ye nadiren ulaşılacak bir
değer olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylediğini (24 üncü paragraf),
Finlandiya’nın
mesleki maruz kalmalarda radyasyon limitlerini belirleyen Radyolojik Koruma
Uluslararası Komisyonun tavsiye kararlarına uygun düzenlemeler yanında,
çalışanların ve toplumun sağlığını iyonize radyasyonun zararlı etkilerinden
korumaya yönelik 96/29 Euratom Direktifini 13 Mayıs 1996 tarihinden beri
uyguladığını ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Radyasyondan Korunmaya
ilişkin 115 sayılı kararını da onayladığını (25 inci paragraf),
Bütün bu
kanıtlardan özellikle ICRP’nin güncel tavsiyeleri ışığında şu anda en düşük
miktarlarda bile radyasyona maruz kalmanın tamamen güvenli olduğunu
söylemenin mümkün olmadığını, bu anlamda Komite tarafından alınan ve
içtihat oluşturan kararları değiştirmek için bir neden bulunmadığını,
Sosyal Şartın 2 nci maddesinin dördüncü bendi kapsamında radyasyonla
çalışmanın tehlikeli ve sağlığa zararlı bir çalışma olarak düşünülmesi
gerektiğini ve bu hüküm gereğince davaya konu sağlık sektöründe çalışanlara
ücretli ek izin ve çalışma saatlerinin azaltılması hakkının kazandırılması
gerektiği belirtilerek Finlandiya’daki durumun Sosyal Şartın 2 nci
maddesinin dördüncü bendine uygun olmadığına karar vermiştir (27 nci ve 28
inci paragraf).
Karardan
da anlaşılabileceği üzere, Finlandiya gibi yıllarca doz limitlerine uyulsa,
bu konuda standart tedbirler alınsa, düzenli bir denetim ve izleme
teşkilatı kurulsa bile radyasyonla çalışma her zaman için çalışanların
sağlığına zarar vermekte, çalışanların sağlığı için bir risk
oluşturmaktadır. Komiteye göre radyasyonla çalışmadaki bu risk nedeniyle
imzacı ülkeler, Avrupa Sosyal Şartı’nın Adil Çalışma Koşulları Hakkını
düzenleyen 2 nci bölümünün dördüncü bendi uyarınca bu riski ortadan
kaldırmak, bu risklerin henüz yeterince azaltılamadığı ya da
kaldırılamadığı durumlarda ise ya bu işlerde çalışanlara ücretli ek izin
vermek ya da bunların çalışma saatlerinin azaltılmasını sağlamakla
yükümlüdür.
Komiteye
yapılan başvurulardan biri de Marangopoulos İnsan Hakları Vakfı tarafından
2005 tarihinde Yunanistan aleyhine yapılmıştır. Başvuruda, Yunanistan’ın
Sosyal Şart’ta belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmediği, linyit
madenlerinde çalışanların çalışma koşulları ve işçilerin sağlığının
korunması konusunda yetersiz önlemler aldığı belirtilmiştir. Komite
başvuruyu kabul etmiş ve yaptığı inceleme sonucunda (Ek.5);
Şartın 11
inci maddesi uyarınca herkesin ulaşılabilir en yüksek sağlık standardına
ulaşmasına yardımcı olacak her türlü tedbirden faydalanma hakkı olduğunu,
Sosyal
Şart’ın sağlığın korunması hakkıyla ilgili 11 inci maddesi ve 3 üncü
maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2 nci maddesinde düzenlenen
yaşam hakkı arasında net bir tamamlayıcılık olduğunu,
Denetimin
uygulamada ne kadar etkin bir şekilde gerçekleştirildiğine bakılması
gerektiği, mevcut olan en iyi tekniklerle denetim ve kayıt ölçümlerinin
yapıldığı iddiasının denetimlerin ne derece etkin ve yeterli yapıldığını göstermediğini,
Sosyal
Şartın 3 üncü maddesi altındaki ilk yükümlülüğün mümkün olan en yüksek
seviyede güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları sağladığını, bu maddenin
güvenlik ve sağlık alanında yasal düzenleme yapma şeklindeki birinci
bendinin bilimsel topluluk tarafından tanınan ve toplulukta ve uluslararası
mevzuat ve standartlarda ortaya konan risklerin çoğunluğuna karşı önleyici
ve koruyucu tedbirlerin sağlamaları için sağlık ve güvenlik mevzuatları
düzenlemelerini gerektirdiğini,
Sosyal
Şartlar ile uyumun etkin bir şekilde uygulanmaması veya kesin bir şekilde
denetlenmemesi durumunda, sadece mevzuat işletimi ile garanti altına
alınamayacağını, Yunanistan’ın yasal düzenlemelerine ve uluslararası sözleşmelerdeki
taahhütlerine rağmen yükümlülüklerini yerine getirmediğini belirterek
Sosyal Şartın 11 inci maddesinin 1-3 üncü bendinin, 3 üncü maddenin ikinci
bendinin 2 nci maddenin dördüncü bendinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Sağlığın
bozulmasına yönelik koşullar ortadan kaldırılmadan, gerekli denetim ve
gözetim işlevinin etkin bir biçimde yerine getirilmesi sağlanıp mevcut
sağlık riski yeterince azaltılmadan uluslararası düzenlemelerin amacının
tam tersi biçimde radyasyonla çalışanların çalışma sürelerini arttıran söz
konusu düzenleme ile mevcut koşullar içinde çalışanların sağlıklarını
eskisine göre daha iyi koruyan değil bozan bir durum yaratılmıştır. Sağlık
Bakanlığının Radyasyondan korunma, standart tedbirler ve izolasyon
konusunda 96/29 ve 97/43 Euratom direktiflerini hayata geçirmediği dikkate
alınmadan, yeterli güvenlik ve korunma standartları sağlanmadan ve bu
direktiflerde çalışma sürelerinin uzatılmasına ilişkin bir hüküm olmamasına
rağmen söz konusu kural ile çalışma süreleri uzatılarak çalışanların yaşam
hakkı kapsamında Avrupa Sosyal Şartı ile taahhüt edilen hükümler ihlal
edilmiş, dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı maddesine aykırı bir düzenleme
yapılmıştır.
Diğer
taraftan, Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun 115 sayılı “İşçilerin
İyonizan Radyasyonlara Karşı Korunması Hakkında Sözleşmesi” Türkiye
tarafından 07.03.1968 tarihli 1033 sayılı kanun ile kabul edilmiş olup,
02.07.1968 tarihli 6-12959 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile 25.07.1968
tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konulmuştur. 115 sayılı
sözleşmenin 5 inci maddesinde çok açık bir biçimde, işçilerin iyonizan
radyasyonlara karşı maruz kalışlarının mümkün olan en asgari hadde
indirilmesi için her türlü gayretin sarf edilmesi ve fuzuli olan her türlü
maruz kalışların bütün ilgili taraflarca önlenmesi düzenlenmiştir. ILO’nun
116 sayılı “Çalışma Saatlerinin Azaltılmasına İlişkin” tavsiye kararı
bulunmaktadır. Gerek Türkiye tarafından uygulanmak zorunda olan 115 sayılı
ILO Sözleşmesi, gerekse de ILO’nun 116 sayılı tavsiyesine uyma yükümlülüğü
bulunan Türkiye’nin bunun tam aksine iyonizan radyasyonla çalışanların
çalışma sürelerini arttırması, uluslararası mevzuatla güvence altına alınan
sağlık ve yaşam hakkını ihlali anlamını taşımakta, iptali istenen kural bu
açıdan da Anayasaya aykırı düşmektedir.
Öte yandan
çıkarılması öngörülen Yönetmelik ile doz limitlerinin aşılmaması için
önceden alınması gereken tedbirler ile aşılması durumunda izinle
geçirilecek sürelerin ve alınacak diğer tedbirlerin düzenleneceği
belirtilmekte, ancak yapılacak etkin denetime ilişkin ilke ve esaslara
Yasa’da yer verilmemiştir. Oysa, çalışma saatleri ve düzenine ilişkin
kurallar, radyasyonla çalışan kamu görevlilerinin özlük haklarını doğrudan
ilgilendirmektedir.
Anayasanın “Çalışma şartları ve dinlenme hakkı” başlıklı 50 nci
maddesi uyarınca çalışanların ücretli yıllık izin hakları ve şartlarının
Yasa ile düzenlenmesi zorunludur. Yine Anayasanın 128 inci maddesinin
ikinci fıkrasında, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve
ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenlenmesi öngörülmüştür.
İptali istenen kural, radyoloji çalışanlarının, çalışma sürelerini,
yönetmelik ile idareye bıraktığından Anayasanın 50 nci ve 128 inci
maddelerine aykırı olduğu gibi Anayasanın 7 nci maddesinde düzenlenen
Yasama Yetkisinin devredilmezliği ilkesine de aykırıdır.
İptali istenen kural, Anayasanın 17 nci, 49 uncu ve 56 ncı
maddelerine aykırıdır.
Öte yandan
iptali istenen Ek Madde 1’in ikinci ve üçüncü cümlelerinde de; haftalık 35
saatlik çalışma süresi içerisinde
Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikte belirtilen radyasyon dozu
limitlerinin de ayrıca dikkate alınacağı, doz limitlerinin aşılmaması için
alınması gereken tedbirler ile aşıldığı takdirde izinle geçirilecek süreler
ve alınacak diğer tedbirlerin yine Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak
yönetmelikle belirleneceği hükme bağlanmıştır. Yönetmelikle belirlenmesi
öngörülen radyasyon limitlerinin çalışma süreleri içinde değerlendirilecek
olması nedeniyle söz konusu personelin özlük işlerinden olduğu çok açıktır.
Kanunla düzenlenmesi gereken kamu sağlık kuruluşlarında
iyonlaştırıcı radyasyon ile teşhis ve tedavi hizmeti verilen ve araştırma
yapılan yerlerde çalışan sağlık personelinin çalışma süresinin
belirlenmesinin Yönetmeliğe bırakılmasının, Anayasanın 128 inci maddesine
de aykırı düştüğü kuşkusuzdur. Yönetmeliğe bırakılan hususların, 35 saatlik
çalışma süresi içinde dikkate alınacak olması nedeniyle Anayasanın 128 inci
maddesine aykırılığın iptali istenen maddenin tümü için geçerli olduğu
yadsınamaz.
Açıklanan nedenlerle, 21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve
Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun 9 uncu maddesi ile 19.04.1937 tarihli ve 3153
sayılı Radyoloji, Radiyom ve Elektrikle Tedavi ve Diğer Fizyoterapi
Müesseseleri Hakkında Kanuna eklenen Ek Madde 1 Anayasanın 2 nci, 5 inci, 6
ncı, 7 nci, 17 nci, 49 ncu, 50 nci, 56 ncı, 90 ıncı ve 128 inci maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
9-1) 21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı
Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 nci Maddesi ile 926 Sayılı
Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun Ek Madde 17’ye Eklenen (Ç)
Fıkrasının Birinci Bendinin “… geçmemek üzere” Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
Düzenleme,
Sağlık Bakanlığında ve üniversite hastanelerinde çalışan öğretim üyeleri,
bölüm başkanları ve servis şefleri ile akademik unvanı olmayan uzmanlar
arasında belirgin ücret farkı getirirken Türk Silahlı Kuvvetlerinde böyle
bir fark getirmemektedir.
Düzenlemede
yer alan çizelgelerde gösterilen tazminat oranları üst sınır olarak
verilmiş, idareye bu üst sınıra bağlı kalmak kaydıyla tazminat oranlarını
belirlemek yetkisi tanınmıştır. Bu düzenleme ile Türk Silahlı kuvvetlerinde
görev yapan öğretim üyesi tabip, uzman tabip, uzman diş tabibi, tabip, diş
tabibi, ve tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen dallarda bu mevzuat
hükümlerine göre uzmanlık almış olan personele “sağlık hizmetleri
tazminatı” adı altında ek bir ödeme yapılmasına yönelik hüküm yer almıştır.
Çizelgede, görev unvanları ile azami tazminat oranları belirlenmiş ve ancak
bu unvanlarla görülen hizmet niteliği ve niceliği dikkate alınmaksızın
azami oranlarda eşitlik getirilmiştir. Üçüncü bent ile yürütmeye tanınan
tazminat oranları ile usul ve esasların belirlenme yetkisi de aynı unvanlar
altında dahi olsa görülen hizmet niteliği ve niceliği kıstasına
bağlanmamakla, eşit olmayanlar arasında eşitlik sağlamaya elverişli hale
gelmiştir.
Anayasanın 10 uncu maddesi; “Kanun önünde eşitlik”
başlığı altında yer verilen;
“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce,
felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin
kanun önünde eşittir.
Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet,
bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz
tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün
işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek
zorundadırlar.” hükmü uyarınca, kanunların “kanun önünde eşitlik ilkesine
uyumu zorunludur.
Anayasa
Mahkemesinin 18.10.2005, E.2003/7, K.2005/71 sayılı kararında; vurgulandığı
üzere; “…Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında vurgulandığı gibi yasa
önünde eşitlik ilkesi, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı
anlamına gelmemekle birlikte, yasaların uygulanmasında birbirinin aynı
durumda olanlar ayrı kuralların uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve
toplumların yaratılmasını engellemektedir. Kimi yurttaşların haklı bir
nedene dayanılarak değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine
aykırılık oluşturmamakta, hatta bunların durumu ve konumlarındaki
özellikleri, kimi kişi ya da topluluklar için değişik kuralları ve değişik
uygulamaları gerekli kılmakta, özelliklere ve aykırılıklara dayandığı için
haklı olan nedenler, ayrı düzenlemeyi aykırı değil, geçerli kılarsa da,
aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme aykırılık oluşturur. Anayasa ile eylemli
değil “hukuki eşitlik” amaçlanmaktadır. Anayasanın öngördüğü eşitlik
ilkesinin çiğnenmemesi için, aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumların ayrı kurallara bağlı tutulması gerekmektedir. Başka bir
anlatımla, kişisel durumları ve nitelikleri özdeş olanlar arasında, konulan
kurallarla değişik uygulamaların yapılmaması gerekmektedir…”
Yine Anayasanın 128 inci maddesi;
“Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin
nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir.
Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve
esasları, kanunla özel olarak düzenlenir.” şeklindedir.
Anayasa
Mahkemesinin 11.06.2003 tarih ve E.2001/346, K.2003/63 sayılı kararında,
“Anayasanın
çeşitli maddelerinde yer alan kanunla düzenlemeden neyin anlaşılması
gerektiği Anayasa Mahkemesinin birçok kararında açıklanmıştır. Buna göre
yasa ile düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına, genel,
sınırsız, esasları ve çerçevesi belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmesi,
yasama yetkisinin devri anlamına geleceğinden Anayasanın 7 nci maddesine
aykırı düşer. Ancak, yasada temel esasların ve çerçevenin belirlenmesi
koşuluyla, uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların düzenlenmesinin
yürütmeye bırakılması Anayasaya aykırılık oluşturmaz. Esasen Anayasanın 8
inci maddesinde yer alan, “yürütme yetkisi ve görevi Anayasaya ve kanunlara
uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” hükmünün anlamı da budur.”
denilmiştir.
Anayasanın
“Ücrette adalet sağlanması” başlıklı 55 inci maddesi; “Ücret emeğin karşılığıdır.
Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli
bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için
gerekli tedbirleri alır.
Asgarî ücretin tespitinde çalışanların geçim
şartları ile ülkenin ekonomik durumu da gözönünde bulundurulur.”
şeklindedir.
Anayasa Mahkemesinin 04.06.2003 tarih ve E.2002/132, K.2003/48 sayılı
kararında ise;
“Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri
hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün
kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların
üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa
bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Kanun koyucunun adaletsiz, hakkaniyete aykırı söz konusu düzenlemesi
Anayasanın hukuk devleti ilkesine aykırıdır.” anlatımına yer verilmiştir.
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 nci maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununun Ek Madde 17 ye eklenen (Ç) fıkrasının birinci
bendi “ … geçmemek üzere” tümcesi ve çizelge Anayasanın, 2 nci, 6
ncı, 7 nci, 10 uncu, 55 inci ve 128 inci maddelerine aykırı olup, iptali
gerekir..
9- 2) 21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık
Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 12 nci
Maddesi ile 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun Ek Madde
17’ye Eklenen (Ç) Fıkrasının İkinci Bendinin Anayasaya Aykırılığı
Düzenleme,
sivil kadrolarda çalışan öğretim üyesi tabiplere tazminat ödenmesine
ilişkin olup, Gata kadrolarında, tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen
temel tıp bilimlerine ait dallarda doktora yapan ve hali hazırda öğretim
üyesi kadrolarında görev yapan Doçent ve profesörlerin tazminattan
yararlanmasına yer verilmemiştir.
Oysa;
Anayasa Mahkemesinin Gülhane Askeri Tıp Akademisi öğretim üyelerinin görev
tazminatlarını rütbeleriyle kısıtlayarak üniversite öğretim üyelerinden
daha az görev tazminatı verilmesini öngören bir kanun hükmünü iptal eden 05
Şubat 2009 tarih, 2006/53 Esas ve 2009/21 Karar sayılı kararında
“Yükseköğretim kurum ve kuruluşlarına Anayasanın 130 uncu, 131 inci ve 132
nci maddelerinde yer verilmiştir. 132 nci maddede Türk Silahlı Kuvvetlerine
bağlı yükseköğretim kurumlarının özel yasalarının hükümlerine tabi olacağı
belirtilmekle birlikte, bunların bilimsel özerkliğinin, akademik
çalışmalarının ve öğretim elemanlarının Anayasal güvence altında olduğu açıktır.
Yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Anayasada kendine özgü
önem ve değerde düşünülerek düzenlenmiştir” ve “profesör ve doçent unvanına
sahip subaylar, bu görev gereği görev tazminatı alma hakkını kazanma
bakımından diğer yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim
elemanlarıyla aynı hukuksal durumdadır.” tespitleri yapılarak Gülhane
Askeri Tıp Akademisi öğretim üyelerinin üniversite öğretim üyeleri ile aynı
Anayasal statüye sahip oldukları açıkça ortaya konmuştur.
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 nci maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununun Ek Madde 17 ye eklenen (Ç) fıkrasının ikinci
bendi, Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 55 inci, 130 uncu, 131 inci ve 132 nci
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
9- 3) 21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık
Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 12 nci
Maddesi ile 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun Ek Madde
17’ye Eklenen (Ç) Fıkrasının Üçüncü Bendinin Anayasaya Aykırılığı
Düzenleme
ile sağlık hizmeti tazminat oranları ile usul ve esaslarını belirleme
yetkisi yürütmeye bırakılmıştır.
Anayasanın “Egemenlik” başlıklı 6 ncı maddesi,
“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir
kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”
“Yasama yetkisi” başlıklı 7 nci maddesi;
“Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük
Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”
“Kamu
hizmeti görevlileriyle ilgili hükümler” ana başlıklı ve “Genel ilkeler”
başlıklı 128 inci maddesi;
“Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin
nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir.
Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve
esasları, kanunla özel olarak düzenlenir.” şeklindedir.
Anayasa
Mahkemesinin 11.06.2003 tarih ve E.2001/346, K.2003/63 sayılı kararında,
“Anayasanın
çeşitli maddelerinde yer alan kanunla düzenlemeden neyin anlaşılması gerektiği
Anayasa Mahkemesinin birçok kararında açıklanmıştır. Buna göre yasa ile
düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına, genel, sınırsız,
esasları ve çerçevesi belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmesi, yasama
yetkisinin devri anlamına geleceğinden Anayasanın 7 nci maddesine aykırı
düşer. Ancak, yasada temel esasların ve çerçevenin belirlenmesi koşuluyla,
uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların düzenlenmesinin yürütmeye
bırakılması Anayasaya aykırılık oluşturmaz. Esasen Anayasanın 8 inci
maddesinde yer alan, “yürütme yetkisi ve görevi Anayasaya ve kanunlara
uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” hükmünün anlamı da budur.”
denilmiştir.
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 nci maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununun Ek Madde 17 ye eklenen (Ç) fıkrasının üçüncü
bendi, Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 7 nci ve 128 inci maddelerine aykırı olup,
iptali gerekmektedir.
10) 21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık
Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 13 ncü Maddesi ile 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetler Kanununa
Eklenen Ek Madde 26’nın Anayasaya Aykırılığı
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
13 ncü maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetler Kanununa eklenen Ek
Madde 26 ile hem Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanlığı’na bağlı eğitim
hastaneleri hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı sağlık kurumlarında
ihtiyaç ve talep halinde öncelikli olarak Sağlık Bakanlığı ve Yükseköğretim
Kurulu tarafından talep edilen öğretim üyesi veya hekim ihtiyacının
görevlendirilmesi düzenlenmektedir.
5947 sayılı Yasanın 1 inci maddesinde Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık
kurum ve kuruluşlarında ihtiyaç duyulması halinde personelin isteği ön
koşul olarak düzenlenmiş, aynı içerikte bir diğer düzenleme ise 4 üncü ve 5
inci maddelerde yer almıştır. Buna göre öğretim elemanlarının diğer kamu
kurum ve kuruluşlarında geçici görevlendirilmesi veya yükseköğretim
kurumlarındaki ihtiyacın giderilmesi için yapılacak görevlendirmelerde
ilgilinin muvafakatının alınması zorunludur. Kanunun 13 üncü maddesindeki
düzenleme, ortak bir yaklaşımdan uzak ve aynı hukuksal durumdakiler
arasında eşitsizlik yaratacak niteliktedir. Bu durum, kurumları dışında
görevlendirilen öğretim üyeleri veya hekimlere görevlendirildikleriyere gitmeme hakkı tanınmayarak zorunlu şekilde
çalıştırılmaları niteliğindedir.
Anayasanın 18 inci
maddesi, “Hiç kimse
zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.
Şekil ve şartları kanunla düzenlenmek üzere
hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar; olağanüstü
hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu
kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir
çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.”
Düzenlemesini getirmektedir. Bu kapsamda, zorla
çalıştırma sayılmayan hallere ilişkin temel ilkelere yer verilmiş ve şekil
ve şartların kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.
“Çalışma, iş görme kişinin serbest iradesiyle
yüklendiği bir faaliyet, diğer bir deyimle serbest iradeyle yüklenilen bir
yüktür. Bu yükün kişiye zorla kabul ettirilmesi, kendisinin iradesi dışında
bir faaliyette bulunmaya mecbur bırakılması, hem kişi hürriyetiyle
bağdaşmayan bir husustur, hem de bu duruma sokulan kişi için bir eziyet
teşkil eder” (Türkiye’de Zorunlu Çalışma Uygulamaları, Arş.Grv.Süleyman
Özdemir, Yayınlanmamış Makale,s.2)
“İnsanlara ve insan haklarına uluslararası seviyede
önem veren modern çağa girildiğinde, geçmişte değişik ülkelerce ve değişik
yöntemlerle uygulanmış zorunlu çalışma tipleri ortadan kalkmış, yerini
modern zorunlu çalışma tipleri almıştır. Günümüzde uygulanmaya çalışılan
zorunlu çalışma yöntemleri, geçmişte maddi olarak kolayca tespit edilmesi
mümkün olan çalışmalara göre açıkça tespit edilmesi zor olan yöntemler
haline gelmiştir. Nitekim hukuken eğer bir kişi herhangi bir işte zorunlu
çalıştırılıyorsa, bu işten bir ücret sağlasa bile, çalışma hakkının
zedelendiği, ihlal edildiği kabul edilmektedir.” (Cahit TALAS, Toplumsal
Politika, Ankara: İmge Kitabevi, 1993, s.133, 176)
“Zorunlu çalışmaya karşı çıkılmasının başta gelen
sebebi kişinin seçme hürriyetini engellemesindendir. Bunun yanı sıra,
zorunlu çalışma yapılması halinde verimlilik düşmekte, denetimin
artırılması ihtiyacı ortaya çıkmakta ve bu maliyetleri yükseltmekte, işe
karşı isteksizlik artmakta, istenmeyen psikolojik, sosyal ve siyasi
sonuçlar doğmaktadır. Bunların hepsinde ortak olan unsur, bunun gayri
insani olduğu, acılara yol açtığı ve kötü sonuçlar doğurduğudur.” (Nur
SERTER, Genel Olarak ve Türkiye Açısından İstihdam ve Gelişme, İ.Ü. İkt.
Fak. yayını No: 540, 1993, s. 39)
“Zorunlu çalıştırma ile angarya terimleri hukuken eş anlamlı
değildir. Zorunlu çalışma terimi angaryadan daha geniş ve kapsayıcıdır.
Zorunlu çalışma ve angaryanın geleneksel uygulamaları yanında günümüzdeki
uygulamaları de bütün insan hakları belgelerinde ve özellikle Uluslararası
Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerinde zorunlu çalışma sayılmış ve
yasaklanmıştır. (Cahit TALAS, Türkiye’nin Açıklamalı Sosyal Politika
Tarihi, s.242)
Zorla çalıştırma konusundaki uluslararası anlaşmaların en önemlileri
Esaretin Men’i Hakkında Mukavelename, Zorla ve Zorunlu Çalıştırmaya Dair 29
sayılı ILO sözleşmesi, Zorla ve Zorunlu Çalıştırmanın Yasaklanmasına Dair
105 sayılı ILO Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Medeni ve
Siyasi haklara dair BM Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal, Kültürel haklara dair
BM Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı’dır.
29 sayılı ILO Sözleşmesinin 2 nci maddesinin birinci bendine göre;
“Bu sözleşmenin amaçları için, “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi,
herhangi bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan
mecbur edildiği tüm iş ve hizmetleri ifade eder”. Sözleşme kapsamında;
“Uluslararası Çalışma örgütü’nün bu sözleşmeyi onaylayan her üyesi mümkün
olduğu kadar kısa bir sürede her ne şekil altında olursa olsun cebri veya
mecburi çalıştırmanın kaldırılmasını taahhüt eder.”
Anayasanın 18 inci maddesi de hiç kimsenin zorla
çalıştırılamayacağını ve angaryanın yasak olduğunu belirttikten sonra
ikinci fıkrada zorla çalıştırma sayılmayacak istisnai çalışmaların ne olduğunu
tahdidi olarak belirtmiştir. Buna göre, şekil ve şartları kanunda
düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki
çalıştırmalar, olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler, ülke
ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi
niteliğindeki beden ve fikir çalıştırmaları zorla çalıştırma
sayılmayacaktır. Anayasanın 18 inci maddesinin vatandaşlık ödevi ile ilgili
kısmının gerekçesi ise; “Topluluğun hayatını yahut refahını tehlikeye sokan
buhran veya doğal afet hallerinde kişilerden istenen hizmet yahut normal
vatandaşlık ödevi niteliğinde olup, bilhassa olağanüstü sıkıntılı
durumlarda gerekli görülen iş yükümlükleri” zorunlu çalıştırma
sayılmayacaktır. (Burhan KUZU, Türk Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, İstanbul:
Filiz Kitabevi, 1988, s. 22, aktaran TTB)
29 sayılı ILO Sözleşmesi, Anayasanın 18 inci maddesinin ve bu maddede
belirtilen tahdidi hallerin yorumlanmasında, zorunlu çalıştırmanın
niteliğinin belirlenmesi bakımından temel uluslararası ölçüttür. Bu
sözleşmenin, 1 inci maddesinin ikinci fıkrası ile insanların zorunlu veya
mecburi olarak çalıştırılmama hakları olduğunu ortaya koymuş, zorla
çalıştırma yapılması durumuna ise ancak “geçici bir müddet için” ve “sadece
kamu yararı ve istisnai bir önlem olarak” ve “sözleşmede belirtilen şartlar
ve koşulların yerine getirilmesi halinde” başvurulabileceği düzenlenmiştir.
29 sayılı Sözleşmenin 10 uncu maddesine göre; “Bu sözleşmenin 10 uncu
maddesinde belirtilen aksi hükümler hariç, cebri veya mecburi çalıştırma
koyma hakkına haiz herhangi bir makam önce;
* Verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli
ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna,
* Bu hizmet veya işin hali hazır veya yakın gelecek zarurete haiz
olduğuna,
* İlgili ülkede benzeri iş veya hizmetler için geçerli olanlardan
düşük olmayan ücret ve çalışma şartları önerilmesine rağmen bu hizmetin
yerine getirilmesi veya işin yapılması için gönüllü işgücü temini mümkün
olmadığına,
İş veya hizmetin, mevcut işgücü ve onun söz konusu işi yapma
kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil
etmediğine kani olduğu, takdirde ancak bu çalıştırma şekline müsaade
etmelidir.”
29 sayılı Sözleşme hükümlerine bir diğer aykırılık ise Sözleşmede
belirtilen şartlara uygulanabilecek zorunlu çalışmanın süresine ilişkindir.
Sözleşmenin 12 nci maddesinin birinci bendine göre; “herhangi bir ferdin
muhtelif şekiller altında cebri veya mecburi çalıştırılmaya maruz
kalabileceği azami müddet 12 aylık bir sürede, işyerine gitmek ve oradan
gelmek için geçen gerekli yolculuk günleri de dahil olmak üzere 60 günü
geçemez.”
Açıklandığı üzere, ilgilinin rızası aranmayarak getirilen hizmet
yükümlülüğü, gerek Anayasanın 18 inci maddesi, gerek 29 sayılı ILO
Sözleşmesindeki koşullardan hiçbiri oluşmadığı için, cebir çalıştırmaya
“geçici bir suretle” başvurulabilecek haller içinde yer almamaktadır.
Yukarıda belirtilen, 06 Haziran 1930 tarihli, 29 sayılı ILO
Sözleşmesi, 23.01.1998 tarih ve 4333 sayılı Kanunla onaylanmış ve
27.01.1998 tarih ve 23243 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak Anayasanın 90
ıncı maddesi uyarınca iç hukuk düzenlemesi halini almıştır.
Bütün bu nedenlerle; 21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve
Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunun 13 üncü maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetler Kanununa
eklenen Ek Madde 26, Anayasanın 13 üncü, 18 inci ve 90 ıncı maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
11) 21.01.2010 Tarihli ve 5947 Sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
20 nci Maddesinin (b) Bendindeki “ve (d)” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı
21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Kanunun 20 nci maddesinde,
“Bu Kanunun;
a) 3 üncü maddesi, 5 inci maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı Kanunun
58 inci maddesinin (c) bendinin (2) numaralı alt bendinin son paragrafı
hariç olmak üzere 5 inci maddesi ile 19 uncu maddenin (b) ve (e) bentleri
yayımı tarihinden bir yıl sonra,
b) 1 inci maddesiyle değiştirilen 209 sayılı Kanunun 5 inci
maddesinin yedinci fıkrası hariç olmak üzere 1 inci maddesi ile 2 nci, 7
nci, 8 inci, 12 nci, 13 üncü, 14 üncü maddeleri ve 19 uncu maddenin (a),
(c) ve (d) bentleri yayımı tarihinden altı ay sonra,
c) Diğer hükümleri yayımı tarihinde, yürürlüğe girer.” denilmiştir.
Yasa’nın 20 nci maddesinin
(a) bendi üniversite öğretim üyelerinin mesai dışında mesleklerini icra
etme hakkını bir yıl daha korurken, (b) bendiyle Gülhane Askeri Tıp
Akademisi öğretim üyelerine sadece altı aylık bir süre tanımıştır. Halbuki
Anayasa Mahkemesinin Gülhane Askeri Tıp Akademisi öğretim üyelerinin görev
tazminatlarını rütbeleriyle kısıtlayarak üniversite öğretim üyelerinden
daha az görev tazminatı verilmesini öngören bir kanun hükmünü iptal eden 05
Şubat 2009 tarih, 2006/53 Esas ve 2009/21 Karar sayılı kararında
“Yükseköğretim kurum ve kuruluşlarına Anayasanın 130 uncu, 131 inci ve 132
nci maddelerinde yer verilmiştir. 132 nci maddede Türk Silahlı Kuvvetlerine
bağlı yükseköğretim kurumlarının özel yasalarının hükümlerine tabi olacağı
belirtilmekle birlikte, bunların bilimsel özerkliğinin, akademik
çalışmalarının ve öğretim elemanlarının Anayasal güvence altında olduğu
açıktır. Yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Anayasada kendine
özgü önem ve değerde düşünülerek düzenlenmiştir” ve “profesör ve doçent
unvanına sahip subaylar, bu görev gereği görev tazminatı alma hakkını
kazanma bakımından diğer yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim
elemanlarıyla aynı hukuksal durumdadır.” tespitleri yapılarak Gülhane
Askeri Tıp Akademisi öğretim üyelerinin üniversite öğretim üyeleri ile aynı
Anayasal statüye sahip oldukları açıkça ortaya konmuştur.
Açıklanan
nedenle, 21.01.2010 tarihli ve 5947
sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 20 nci maddesinin (b)
bendindeki “ve (d)” ibaresi, Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik
ilkesine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
IV.
YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Söz konusu düzenleme Anayasaya açıkça aykırılık içermekte ve ileride
telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkmasına neden olacaktır.
Kamuoyunda Tam Gün Yasası olarak adlandırılan söz
konusu düzenleme, sağlık personeli açısından köklü değişiklikler
öngörmekte, akademik personelin ama özellikle doktorların büyük bölümünün
özlük hakları ve çalışma düzenleri konusunda yeni bir düzen kurmaktadır. Bu
açıdan, yasanın hükümlerinin yürürlüğe girmesi için öngörülen geçiş
süreleri dolduktan sonra sağlık sisteminin tümü açısından büyük bir kaosa
neden olacağı aşikardır. Yasanın uygulamaya geçmesi durumunda gerek sağlık
çalışanları gerekse hizmetten yararlanacaklar yönünden geriye dönüşü mümkün
olmayacak telafisi imkansız ya da güç zararlara sebebiyet vereceği
muhakkaktır. Özellikle istifa ve muayenehane kapatma ekonomik anlamda geri
dönüşü olmayan sonuçlar doğuracaktır. Kamu ve özel sektör sağlık sunumu
açısından yeni dengesizlikler ortaya çıkaracak dolayısıyla hem sağlık
personeli hem de sağlık hizmetinden yararlananlar açısından belirsizlikler
ve sistem içerisinde uyumsuzluklar ortaya çıkacaktır. Bu uyumsuzlukların
giderilmesinin imkânsızlığı veya en azından çok uzun zaman içerisinde
telafi edilebilirliği işin tehlikesini ortaya koymaktadır.
İptali istenen kurallar, anayasa hükümlerine açıkça
aykırı olduğu gibi özünde kamu yararı amacına dayanmadığından uygulanması
halinde sonradan giderilmesi güç ya da olanaksız durum ve zararların
doğabileceği açıktır.
Öte yandan, anayasal düzenin en kısa sürede hukuka
aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın gereğidir.
Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif
yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de
zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir
düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu
ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum
ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
Arz ve
izah olunan nedenlerle, söz konusu hüküm hakkında yürürlüğünün durdurulması
da istenerek iptal davası açılmıştır.
V. SONUÇ
VE İSTEM
Yukarıda
açıklanan gerekçelerle, “21.01.2010 tarihli ve 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin
Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”
un;
1) 1 inci maddesi ile değiştirilen, 209 sayılı Sağlık Bakanlığına
Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine
Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanunun 5 inci maddesinin dördüncü
fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 50 nci ve 128 inci maddelerine,
2) 3 üncü maddesi ile değiştirilen, 2547 sayılı Kanunun 36 ncı
maddesinin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarının, Anayasanın 2
nci, 10 uncu, 13 üncü, 17 nci, 27 nci, 48 inci, 49 uncu, 50 nci, 56 ncı,
130 uncu ve 131 inci maddelerine,
3–1) 4 üncü maddesi ile değiştirilen, 2547 sayılı Kanunun 38 inci
maddesinin birinci fıkrasının “Yükseköğretim Kurulu, bağlı birimleri ve
üniversitelerarası Kurul ile Adli Tıp Kurumunda görevlendirilenler hariç
olmak üzere bu fıkra uyarınca görevlendirilenler döner sermayeden
yararlanamaz.” son tümcesinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 55 inci
maddelerine,
3–2) 4 üncü maddesi ile değiştirilen, 2547 sayılı Kanunun 38 inci
maddesinin ikinci fıkrasının “Ancak bu görevler, öğretim elemanın bu
Kanundan kaynaklanan mesaisini aksatmayacak şekilde yürütülür” son
cümlesinin, Anayasanın 70 inci ve 135 inci maddelerine,
4) 5 inci maddesi ile değiştirilen, 2547 sayılı Kanunun 58 inci
maddesinin (h) fıkrasının, Anayasanın 6 ncı, 7 nci ve 128 inci maddelerine,
5) 6 ncı maddesi ile 2547 sayılı Kanuna eklenen Geçici Madde 57’nin
“Bu süre içinde talepte bulunmayanlar istifa etmiş sayılır” son cümlesinin,
Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 13 ncü, 17 nci, 27 nci, 48 inci, 49 uncu, 50
nci, 56 ncı ve 131 inci maddelerine,
6-1) 7 nci maddesi ile 1219 sayılı Kanunun değiştirilen 12 nci
maddesinin ikinci fıkrası birinci cümlesi “…aşağıdaki bentlerden yalnızca
birindeki..” tümcesinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 13 üncü ve 17 nci
maddelerine,
6–2) 7 nci maddesi ile 1219 sayılı Kanunun değiştirilen 12 nci
maddesinin üçüncü fıkrasının dördüncü “Sözleşmeli statüde olanlar da dahil
olmak üzere mahalli idareler ile kurum tabipliklerinde çalışan ve döner
sermaye ek ödemesi almayan tabipler işyeri hekimliği yapabilir.”
cümlesinin, Anayasanın 2 nci, 17 nci, 27 nci, 49 uncu, 50 nci, 56 ncı ve 60
ıncı maddelerine,
7) 8 inci maddesi ile 1219 sayılı Kanuna eklenen Ek Madde 12’nin, a) birinci
fıkrasının son cümlesinin “yarısı kendileri tarafından, diğer yarısı”
tümcesi ile b) dördüncü fıkrasının birinci cümlesinin “yarısı kendileri
tarafından, yarısı” tümcesinin, Anayasanın 2 nci ve 13 üncü maddelerine,
8) 9 uncu maddesi ile 19.04.1937 tarihli ve 3153 sayılı Radyoloji,
Radiyom ve Elektrikle Tedavi ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında
Kanuna eklenen Ek Madde 1’in, Anayasanın 2 nci, 5 inci, 6 ncı, 7 nci, 17
nci, 49 uncu, 50 nci, 56 ncı, 90 ıncı ve 128 inci maddelerine,
9–1) 12 nci maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanununun Ek Madde 17’ye eklenen (Ç) fıkrası birinci bendi “… geçmemek
üzere” tümcesinin, Anayasanın, 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 10 uncu, 55 inci ve 128
inci maddelerine,
9–2) 12 nci maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanununun Ek Madde 17’ye eklenen (Ç) fıkrasının ikinci bendinin, Anayasanın
2 nci, 10 uncu, 55 inci, 130 uncu, 131 inci ve 132 nci maddelerine,
9–3) 12 nci maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanununun Ek Madde 17’ye eklenen (Ç) fıkrasının üçüncü bendinin, Anayasanın
2 nci, 6 ncı, 7 nci ve 128 inci maddelerine,
10) 13 üncü maddesi ile 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetler Kanununa
eklenen Ek Madde 26’nın, Anayasanın 13 üncü, 18 inci ve 90 ıncı
maddelerine,
11) 20 nci maddesinin (b) bendindeki “ve (d)” ibaresinin, Anayasanın
10 uncu maddesine, aykırı
olduklarından iptallerine ve uygulanmaları halinde giderilmesi güç ya da
olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya
kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi
saygı ile arz ederiz.”
II-
YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen
Yasa Kuralları
5947
Sayılı Üniversite Ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un iptali istenen madde,
fıkra, tümce ve ibarelerin yer aldığı kurallar şöyledir:
“MADDE 1- 4/1/1961 tarihli ve 209
sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon)
Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanunun 5 inci maddesinin
üçüncü fıkrasında yer alan “serbest çalışıp çalışmaması” ibaresi “tetkik,
eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri” şeklinde, dördüncü ve yedinci
fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye
gelirlerinden personele bir ayda yapılacak ek ödemenin tutarı, ilgili
personelin bir ayda alacağı aylık (ek gösterge dahil), yan ödeme ve her
türlü tazminat (makam, temsil ve görev tazminatı ile yabancı dil tazminatı
hariç) toplamının; klinik şefleri ve şef yardımcıları ile uzman tabip
kadrosuna atanan profesör ve doçentlerde yüzde 800’ünü, uzman tabip ve
tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen dallarda bu mevzuat hükümlerine göre
uzman olanlar ile uzman diş tabiplerinde yüzde 700’ünü, pratisyen tabip ve
diş tabiplerinde yüzde 500’ünü, idari sağlık müdür yardımcısı, hastane
müdürü ve eczacılarda yüzde 250’sini, başhemşirelerde yüzde 200’ünü, diğer
personelde ise yüzde 150’sini geçemez. İşin ve hizmetin özelliği dikkate
alınarak yoğun bakım, doğumhane, yeni doğan, süt çocuğu, yanık, diyaliz,
ameliyathane, enfeksiyon, özel bakım gerektiren ruh sağlığı, organ ve doku
nakli, acil servis ve benzeri sağlık hizmetlerinde çalışan personel için
yüzde 150 oranı, yüzde 200 olarak uygulanır. Nöbet hizmetleri hariç olmak
üzere mesai saatleri dışında gelir getirici çalışmalarından doğan
katkılarına karşılık olarak tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına
göre uzman olanlara bu fıkradaki oranların yüzde 30’unu, diğer personele
yüzde 20’sini geçmeyecek şekilde ayrıca ek ödeme yapılır. Sözleşmeli olarak
istihdam edilen personele yapılacak ek ödemenin tutarı ise, aynı birimde
aynı unvanlı kadroda çalışan ve hizmet yılı aynı olan emsali personel esas
alınarak belirlenir ve bunlara yapılacak ek ödeme hiçbir şekilde emsaline
yapılabilecek ek ödeme üst sınırını geçemez.”
“4/11/1981
tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 38 inci maddesine göre
Sağlık Bakanlığı merkez teşkilatı ve bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında
görevlendirilenler, aynı maddede belirtilen ilave ödemelerden yararlanmamak
kaydıyla, Bakanlık merkez veya bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında görev
yaptıkları unvan için belirlenen ek ödemeden faydalandırılır. Sağlık kurum
ve kuruluşlarında ihtiyaç duyulması halinde, ilgilinin isteği ve kurumlarının
muvafakatiyle diğer kamu kurum ve kuruluşlarında görevli sağlık personeli
haftanın belirli gün veya saatlerinde veyahut belirli vakalar ve işler için
görevlendirilebilirler. Yıl veya ay itibarıyla belirli bir süre için
görevlendirme halinde bu kişilere, sadece görevlendirildikleri sağlık
kuruluşundaki döner sermaye işletmesinden ödeme yapılır. Belirli bir vaka
ve iş için görevlendirilenlere ise, kadrosunun bulunduğu kurumdaki döner
sermaye işletmesinden yapılan ödemenin yanı sıra,katkı sağladıkları vaka ve iş dolayısıyla
görevlendirildiği sağlık kuruluşundaki döner sermaye işletmesinden, üçüncü
ve dördüncü fıkra esasları çerçevesinde ve toplamda tavan oranları geçmemek
üzere döner sermayeden ek ödeme yapılır. Bu görevlendirmeye ilişkin usul ve
esaslar Sağlık Bakanlığınca belirlenir.”
MADDE 3- 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanununun 36 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 36–
Öğretim elemanları, üniversitede
devamlı statüde görev yapar.
Öğretim elemanları, bu Kanun ile diğer kanunlarda belirlenen
görevler ve telif hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim kurumlarından
başka yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başka herhangi bir iş
göremezler, ek görev alamazlar, serbest meslek icra edemezler. Öğretim
elemanının görevi ile bağlantılı olarak verdiği hizmetin karşılığında telif
ücreti adıyla bir bedel tahsil etmesi halinde 58 inci madde hükümleri uygulanır.
Öğretim üyesi, kadrosunun bulunduğu yükseköğretim
birimi ile sınırlı olmaksızın ve ihtiyaç bulunması halinde görevli olduğu üniversitede
haftada asgari on saat ders vermekle yükümlüdür. Öğretim görevlisi ve
okutmanlar ise, haftada asgari on iki saat ders vermekle yükümlüdür.
Öğretim elemanlarının, ders dışındaki uygulama,
seminer, proje, bitirme ödevi ve tez danışmanlıklarının kaç ders saatine
karşılık geldiği; kendi üniversitesi dışındaki devlet veya vakıf
üniversitelerine bağlı yükseköğretim kurumlarında haftada verebileceği
azami ders saatleri ve uzaktan öğretim programlarında verdikleri derslerin
örgün öğretim programlarında verilen kaç ders saatine tekabül ettiği
Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenir.
Rektör,
rektör yardımcısı, dekan, enstitü ve yüksekokul müdürlerinin ders verme
yükümlülüğü yoktur. Başhekimler, dekan yardımcıları, enstitü ve yüksekokul
müdür yardımcıları ve bölüm başkanları, bu madde hükümlerine göre haftada
asgari beş saat ders vermekle yükümlüdür.”
MADDE 4- 2547 sayılı Kanunun 38 inci maddesinin birinci
fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye bu fıkradan sonra gelmek
üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Öğretim
elemanları; ilgili kurumların talebi ve kendisinin muvafakati, üniversite
yönetim kurulunun uygun görmesi ve rektörün onayı ile ihtiyaç duyulan
konularda, özlük işlemleri kendi kurumlarınca yürütülmek kaydıyla, diğer
kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarında geçici olarak görevlendirilebilir. Bu şekilde
görevlendirilenlerin, kadrosunun bulunduğu yükseköğretim kurumlarındaki
aylık ve diğer ödemeler ile öteki hakları devam eder. Yükseköğretim Kurulu, bağlı birimleri ve Üniversitelerarası Kurul
ile Adli Tıp Kurumunda görevlendirilenler hariç olmak üzere bu fıkra
uyarınca görevlendirilenler döner sermayeden yararlanamaz.
Kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile dernek ve vakıfların yönetim ve
denetim organlarında görev yapanlar bakımından ayrıca bir görevlendirme
kararı aranmaz. Ancak bu görevler,
öğretim elemanının bu Kanundan kaynaklanan mesaisini aksatmayacak şekilde
yürütülür.”
MADDE 5- 2547 sayılı Kanunun 58 inci maddesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 58-
a) Yükseköğretim kurumlarında üniversite yönetim kurulunun önerisi ve
Yükseköğretim Kurulunun onayı ile döner sermaye işletmesi kurulabilir.
Kurulacak döner sermaye işletmesinin başlangıç sermayesine ilgili yükseköğretim
kurumu bütçesinde bu amaç için ödenek öngörülmek şartıyla katkı
sağlanabilir.
Döner
sermaye işletmesi faaliyetlerinden elde edilen gelirler, birimler
itibarıyla ayrı hesaplarda izlenir.
Döner
sermaye işletmesine tahsis edilen sermaye, üniversite yönetim kurulu kararı
ile artırılabilir. Artırılan sermaye tutarı yıl sonu kârlarından
karşılanır.
Ödenmiş
sermaye tutarı, tahsis edilen sermaye tutarına ulaştıktan sonra kalan yıl
sonu kârı, döner sermaye işletmesinin hizmetlerinde kullanılmak üzere
ertesi yılın gelirine ilave edilir.
Döner
sermaye işletmesinin gelirleri, işletme adına yapılan mal ve hizmet
satışları ile diğer gelirlerden oluşur.
Döner
sermaye işletmesinden verilen hizmetler dolayısıyla öğretim elamanları
adına her ne nam altında olursa olsun ayrıca ücret talep edilemez.
Süreklilik
arz eden hizmet alımları ile maliyeti yüksek ve ileri teknoloji ürünü olan
tıbbi cihazların hizmet alımı yoluyla temini veya kiralanması için döner
sermaye kaynaklarından gelecek yıllara yaygın yüklenmelere girişilebilir.
b) Döner
sermaye gelirlerinden tahsil edilen kısmın, tıp ve diş hekimliği
fakülteleri ile sağlık uygulama ve araştırma merkezleri için asgari yüzde
35’i, ziraat ve veteriner fakülteleri, sivil havacılık yüksekokulu ile
bünyesinde atölye veya laboratuvar bulunan yükseköğretim kurumları için
asgari yüzde 25’i, diğer yükseköğretim kurumları için ise yüzde 15’i,
ilgili yükseköğretim kurumunun ihtiyacı olan mal ve hizmet alımları, her
türlü bakım, onarım, kiralama,devam
etmekte olan projelerin tamamlanmasına yönelik inşaat işleri ve diğer
ihtiyaçlar ile yönetici payları için kullanılır. Bu oranları yüzde 50’sine
kadar artırmaya üniversite yönetim kurulu yetkilidir.
Döner
sermaye gelirlerinden tahsil edilen kısmın yüzde 5’i, üniversite bünyesinde
yürütülen bilimsel araştırma projelerinin finansmanı için kullanılır. Bu
tutar döner sermaye muhasebe birimince, tahsilâtı takip eden ayın yirmisine
kadar ilgili yükseköğretim kurumu hesabına yatırılır. Yatırılan bu
tutarlar, yükseköğretim kurumu bütçesine öz gelir olarak kaydedilir.
Kaydedilen bu tutarlar karşılığı olarak ilgili yükseköğretim kurumu
bütçesine konulan ödenekler, gelir gerçekleşmelerine göre kullandırılır.
Süresi içinde yatırılmayan tutarların tahsilinde 6183 sayılı Kanun
hükümleri uygulanır.
Bilimsel
araştırma projelerine ilişkin ödenekler, üniversite yönetim kurulunca
gerekli görüldüğü takdirde, her bir proje için avans verilmek suretiyle de
kullandırılabilir.
Bilimsel
araştırma projelerinin seçilmesi, uygulanması ve izlenmesi ile ödeneklerin
kullandırılması, genel hükümlerin ön ödemelere ilişkin sınırlamalarına
bağlı kalınmaksızın avans verilmesi ve bu avansın mahsubuna dair usul ve
esaslar Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak Yükseköğretim Kurulu
tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.
c) Tıp ve
diş hekimliği fakülteleri ile sağlık uygulama ve araştırma merkezlerinin
hesabında toplanan döner sermaye gelirleri bakiyesinden, bu yerlerde;
1) Gelir
getiren görevlerde çalışan öğretim üyesi ve öğretim görevlilerine aylık (ek
gösterge dahil), yan ödeme, ödenek (geliştirme ödeneği hariç) ve her türlü
tazminat (makam, temsil ve görev tazminatı ile yabancı dil tazminatı hariç)
toplamından oluşan ek ödeme matrahının yüzde 800’ünü, araştırma
görevlilerine ise yüzde 500’ünü; bu yerlerde görevli olmakla birlikte
gelire katkısı olmayan öğretim üyesi ve öğretim görevlilerine yüzde
600’ünü, araştırma görevlilerine ise yüzde 300’ünü,
2) 657
sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi personel (döner sermaye işletme
müdürlüğü ve döner sermaye saymanlık personeli dahil) ile aynı Kanunun 4
üncü maddesinin (B) bendine göre sözleşmeli olarak çalışan personele ek
ödeme matrahının; hastaneler başmüdürü ve eczacılar için yüzde 250’sini,
başhemşireler için yüzde 200’ünü, diğerleri için yüzde 150’sini, işin ve
hizmetin özelliği dikkate alınarak yoğun bakım, doğumhane, yeni doğan, süt
çocuğu, yanık, diyaliz, ameliyathane, enfeksiyon, özel bakım gerektiren ruh
sağlığı, organ ve doku nakli, acil servis ve benzeri sağlık hizmetlerinde
çalışan personel için yüzde 200’ünü geçmeyecek şekilde aylık ek ödeme
yapılır. Sözleşmeli personele yapılacak ek ödeme matrahı, sözleşmeli
personelin çalıştığı birim ve bulunduğu pozisyon unvanı itibarıyla aynı
veya benzer unvanlı memur kadrosunda çalışan, hizmet yılı ve öğrenim durumu
aynı olan emsali personel dikkate alınarak belirlenir. Emsali bulunmayan
sözleşmeli personelin ek ödeme matrahı ise brüt sözleşme ücretlerinin yüzde
25’ini geçemez.
Nöbet
hizmetleri hariç olmak üzere mesai saatleri dışında gelir getirici çalışmalarından
doğan katkılarına karşılık olarak (1) numaralı bentte belirtilen personel
için yüzde 50’sini, (2) numaralı bentte belirtilen personel için yüzde
20’sini geçmeyecek şekilde ayrıca aylık ek ödeme yapılır.
Yükseköğretim
kurumlarının tıp ve diş hekimliği fakülteleri ile sağlık uygulama ve
araştırma merkezlerinde ihtiyaç duyulması halinde ilgilinin isteği ve
kurumlarının muvafakatiyle diğer kamu kurum ve kuruluşlarında görevli
sağlık personeli haftanın belirli gün veya saatlerinde veyahut belirli
vakalar ve işler için görevlendirilebilir. Belirli bir vaka ve iş için
görevlendirilenlere, kadrosunun bulunduğu kurumdaki döner sermaye
işletmesinden yapılan ödemenin yanı sıra, katkı sağladıkları vaka ve iş
dolayısıyla görevlendirildiği sağlık kuruluşundaki döner sermaye
işletmesinden, bu maddede belirtilen esaslar çerçevesinde ve toplamda tavan
oranları geçmemek üzere döner sermayeden ek ödeme yapılır.
d) Ziraat
ve veteriner fakülteleri, sivil havacılık yüksekokulu ve bünyesinde atölye
veya laboratuvar bulunan yükseköğretim kurumlarında üretilen mal ve
hizmetlerden elde edilen döner sermaye gelirlerine katkısı bulunan personele
yapılacak ek ödemeler hakkında da (c) fıkrası hükümleri uygulanır.
e)
Yükseköğretim kurumlarının (c) ve (d) fıkraları kapsamına girenler
haricindeki diğer birimlerinde döner sermaye işletmesi hesabına yapılan iş
veya hizmetler karşılığında tahsil edilen gelirlerden kanuni kesintiler ile
varsa yapılan iş veya hizmetle bağlantılı giderler düşüldükten sonra geri
kalan tutar, hizmet karşılığı olarak gelir tahsilatının yapıldığı tarihi
izleyen bir ay içinde, hizmeti veren öğretim elemanlarına, memurlara ve
sözleşmeli personele ödenir.
Tıp ve diş
hekimliği fakültelerindeki öğretim elemanlarının sağlık hizmeti dışında
verdikleri hizmetler karşılığında döner sermaye hesabına tahsil edilen
paradan pay alma hususunda bu fıkra hükümleri uygulanır.
f) Rektör,
rektör yardımcısı ve genel sekreterlere gelir getirici katkılarına
bakılmaksızın, üniversite yönetim kurulunun uygun gördüğü birimin döner sermaye
hesabından yönetici payı olarak ayrılan tutardan ek ödeme yapılır.
Yapılacak ek ödemenin tutarı ek ödeme matrahının, rektörler için yüzde
600’ünü, rektör yardımcıları için yüzde 300’ünü, genel sekreterler için
yüzde 200’ünü geçemez.
Döner
sermaye gelirinin elde edildiği birimlerin dekan, başhekim ve enstitü ve
yüksekokul müdürleri ile bunların yardımcılarına, gelir getirici
katkılarına bakılmaksızın, görev yaptıkları birimin döner sermaye
gelirlerinden yönetici payı olarak ayrılan tutardan ek ödeme yapılır.
Yapılacak ek ödemenin tutarı, ek ödeme matrahının, dekan, enstitü ve
yüksekokul müdürü için yüzde 250’sini, bunların yardımcıları için yüzde
100’ünü, tıp ve diş hekimliği fakülteleri dekanları ile sağlık uygulama ve
araştırma merkezleri başhekimleri için yüzde 500’ünü, bunların yardımcıları
için yüzde 300’ünü geçemez.
Bu fıkra
kapsamında bulunan yöneticilere, mesai saatleri içerisinde verdikleri
mesleki hizmetlerinden dolayı ayrıca ek ödeme yapılmaz. Mesai saatleri
dışında döner sermaye gelirlerine katkıları bulunması hâlinde
alabilecekleri toplam ek ödeme tutarı, hiçbir şekilde yönetici payı dahil
ilgisine göre (c), (d) ve (e) fıkralarında belirtilen esaslara göre
hesaplanacak tutarı geçemez.
g) Bu
madde uyarınca 11/10/1983 tarihli ve 2914 sayılı Yüksek Öğretim Personel
Kanununa tabi personele yapılan ödemeler, 27/1/2000 tarihli ve 4505 sayılı
Sosyal Güvenlikle İlgili Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Temsil
Tazminatı Ödenmesi Hakkında Kanunun 5 inci maddesinin (c) fıkrası ile
4/7/2001 tarihli ve 631 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Mali
ve Sosyal Haklarında Düzenlemeler ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 16
ncı maddesi hükümlerinin uygulanmasında dikkate alınmaz.
h) Yapılacak ek ödeme oranları ile bu ödemelerin
esas ve usulleri, yükseköğretim kurumlarının hizmet sunum şartları ve
kriterleri de dikkate alınmak suretiyle personelin unvanı, görevi, çalışma
şartları ve süresi, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ve mesleki
uygulamalar ile ilgili performansı ve özellik arz eden riskli bölümlerde
çalışma gibi hizmete katkı unsurları esas alınarak Maliye Bakanlığının
uygun görüşü üzerine Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılacak
yönetmelikle belirlenir.
ı) Döner
sermaye işletmelerinin faaliyet alanları, gelir ve giderleri, sermaye
limitleri ile işletmelerin yönetimine ilişkin esas ve usuller Maliye
Bakanlığının uygun görüşü üzerine Yükseköğretim Kurulunca çıkarılacak
yönetmelikle belirlenir.”
MADDE 6- 2547 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde
eklenmiştir.
“GEÇİCİ
MADDE 57- Bu maddenin yayımlandığı tarihte kısmî statüde görev yapmakta
olan öğretim üyelerinden, Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren bir yıl
içerisinde talepte bulunanlar devamlı statüye geçirilir. Bu süre içerisinde talepte
bulunmayanlar istifa etmiş sayılır.”
MADDE 7- 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve
Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 12 nci maddesinin ikinci
ve üçüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Tabipler,
diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki
sağlık kurum ve kuruluşlarında mesleklerini icra edebilir:
a) Kamu
kurum ve kuruluşları.
b) Sosyal
Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan özel sağlık kurum
ve kuruluşları, Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli
çalışan vakıf üniversiteleri.
c) Sosyal
Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmesi bulunmayan özel sağlık
kurum ve kuruluşları, Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile
sözleşmesi bulunmayan vakıf üniversiteleri, serbest meslek icrası.
Tabipler,
diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, ikinci
fıkranın her bir bendi kapsamında olmak kaydıyla birden fazla sağlık kurum
ve kuruluşunda çalışabilir. Bu maddenin uygulanması bakımından Sosyal
Güvenlik Kurumunca branş bazında sözleşme yapılan özel sağlık kurum ve
kuruluşları ile vakıf üniversiteleri yalnızca sözleşme yaptıkları
branşlarda (b) bendi kapsamında kabul edilir. Mesleğini serbest olarak icra
edenler, hizmet bedeli hasta tarafından karşılanmak ve Sosyal Güvenlik
Kurumundan talep edilmemek kaydıyla, (b) bendi kapsamında sayılan sağlık
kuruluşlarında da hastalarının teşhis ve tedavisini yapabilir. Sözleşmeli statüde olanlar da dahil
olmak üzere mahalli idareler ile kurum tabipliklerinde çalışan ve döner
sermaye ek ödemesi almayan tabipler işyeri hekimliği yapabilir. Döner
sermayeli sağlık kuruluşları ise kurumsal olarak işyeri hekimliği hizmeti
verebilir. Bu maddenin uygulamasına ve işyeri hekimliğine ilişkin esaslar
Sağlık Bakanlığınca belirlenir.”
MADDE 8- 1219 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
“EK MADDE
12- Kamu sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan tabipler, diş tabipleri ve
tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, tıbbi kötü uygulama nedeniyle
kendilerinden talep edilebilecek zararlar ile kurumlarınca kendilerine
yapılacak rüculara karşı sigorta yaptırmak zorundadır. Bu sigorta priminin yarısı kendileri tarafından, diğer
yarısı döner sermayesi bulunan kurumlarda döner sermayeden, döner
sermayesi bulunmayan kurumlarda kurum bütçelerinden ödenir.
Özel
sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan veya mesleklerini serbest olarak
icra eden tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman
olanlar, tıbbi kötü uygulama sebebi ile kişilere verebilecekleri zararlar
ile bu sebeple kendilerine yapılacak rücuları karşılamak üzere mesleki malî
sorumluluk sigortası yaptırmak zorundadır.
Zorunlu
mesleki malî sorumluluk sigortası, mesleklerini serbest olarak icra edenlerin
kendileri, özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışanlar için ilgili özel
sağlık kurum ve kuruluşları tarafından yaptırılır.
Özel
sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışanların sigorta primlerinin yarısı kendileri tarafından, yarısı
istihdam edenlerce ödenir. İstihdam edenlerce ilgili sağlık çalışanı için
ödenen sigorta primi, hiçbir isim altında ve hiçbir şekilde çalışanın maaş
ve sair malî haklarından kesilemez, buna ilişkin hüküm ihtiva eden sözleşme
yapılamaz.
Zorunlu
sigortalara ilişkin teminat tutarları ile uygulama usul ve esasları Sağlık
Bakanlığının görüşü alınarak Hazine Müsteşarlığınca belirlenir.
Bu
maddedeki zorunlu sigortaları yaptırmayanlara, mülki idare amirince
sigortası yaptırılmayan her kişi için beşbin Türk Lirası idari para cezası
verilir.”
MADDE 9- 19/4/1937 tarihli ve 3153 sayılı Radyoloji,
Radiyom ve Elektrikle Tedavi ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında
Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
“EK MADDE 1 – İyonlaştırıcı radyasyonla
teşhis, tedavi veya araştırmanın yapıldığı yerler ile bu iş veya işlemlerde
çalışan personelin haftalık çalışma süresi 35 saattir. Bu süre içerisinde,
Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikte belirtilen radyasyon dozu
limitleri de ayrıca dikkate alınır. Doz limitlerinin aşılmaması için
alınması gereken tedbirler ile aşıldığı takdirde izinle geçirilecek süreler
ve alınacak diğer tedbirler Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle
belirlenir.”
MADDE 12- 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununun ek 17 nci maddesinin (C) fıkrasından sonra
gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Ç) Türk
Silahlı Kuvvetleri kadrolarında bulunan ve aşağıda rütbeleri belirtilen
personelden öğretim üyesi tabip, öğretim üyesi diş tabibi, uzman tabip,
uzman diş tabibi, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatında
belirtilen dallarda bu mevzuat hükümlerine göre uzman olanlara hizalarında
gösterilen oranları geçmemek üzere
orgeneral aylığının (ek gösterge dahil) brüt tutarı ile çarpımı sonucu
bulunan miktarda sağlık hizmetleri tazminatı ayrıca ödenir.
|
RÜTBELER
|
TAZMİNAT ORANLARI(%)
|
|
Öğretim
Üyesi Tabip-Diş Tabibi/Uzman Tabip
|
Tabip/Tıpta
uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar
|
Uzman
Diş Tabibi
|
Diş
Tabibi
|
|
General/Amiral
|
585
|
455
|
390
|
260
|
|
Kıdemli Albay
|
550
|
425
|
365
|
230
|
|
Albay
|
545
|
415
|
360
|
220
|
|
Yarbay
|
515
|
380
|
345
|
215
|
|
Kıdemli Binbaşı
|
500
|
370
|
340
|
210
|
|
Binbaşı
|
500
|
370
|
340
|
210
|
|
Kıdemli Yüzbaşı
|
460
|
320
|
305
|
175
|
|
Yüzbaşı
|
460
|
320
|
305
|
175
|
|
Kıdemli Üsteğmen
|
420
|
280
|
285
|
165
|
|
Üsteğmen
|
420
|
280
|
285
|
165
|
|
Teğmen
|
380
|
250
|
280
|
160
|
|
Asteğmen
|
370
|
240
|
270
|
130
|
Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında görevli sivil öğretim
üyesi tabiplere ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olarak görev
yapan uzman tabip, uzman diş tabibi, tabip ve diş tabiplerine aşağıda
belirtilen oranları geçmemek üzere en yüksek devlet memuru aylığının (ek
gösterge dahil) brüt tutarı ile çarpımı sonucu bulunan miktarda sağlık
hizmetleri tazminatı ayrıca ödenir.
| DERECE |
TAZMİNAT ORANLARI (%) |
| Öğretim Üyesi Tabip/Uzman Tabip |
Tabip/Tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar |
Uzman Diş Tabibi |
Diş Tabibi |
| 1 |
535 |
400 |
365 |
235 |
| 2-3 |
520 |
390 |
360 |
230 |
| 4-5 |
480 |
340 |
325 |
195 |
| 6-7 |
440 |
300 |
305 |
185 |
| 8-9 |
400 |
270 |
300 |
180 |
Sağlık hizmetleri tazminatının oranları ile usul ve
esasları, personelin rütbesi, unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi,
görev yeri ve özellikleri, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerivemeslekiuygulamaları veözellikarz edenriskli
bölümlerdeçalışmagibi hizmete katkı unsurları esas alınarak
Maliye Bakanlığının görüşü, Genelkurmay Başkanlığının uygun görüşü üzerine
Milli Savunma Bakanlığınca belirlenir.
Sağlık
hizmetleri tazminatından yararlanan personele, bu maddenin (C) fıkrası ile
17/11/1983 tarihli ve 2957 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi, 10/6/1985 tarihli
ve 3225 sayılı Kanunun 14 üncü maddesi ve 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 3 üncü maddesi hükümlerine göre ödeme
yapılmaz.”
MADDE 13- 926 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
“EK MADDE 26- Gülhane Askeri Tıp
Akademisi Komutanlığına bağlı eğitim hastaneleri ile askeri tıp
fakültesinde öğretim üyesi veya tabip ihtiyacı doğması halinde, Türk
Silahlı Kuvvetleri Sağlık Komutanlığının talebi üzerine Sağlık Bakanlığı ve
Yükseköğretim Kurulu tarafından öncelikli olarak görevlendirme yapılır.
Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı sağlık kurum ve
kuruluşlarında ihtiyaç duyulması ve Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık
Komutanlığının talep etmesi halinde, Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurum
ve kuruluşlarında veya üniversite hastanelerinde görevli öğretim üyeleri
ile diğer sağlık personeli, haftanın belirli gün veya saatlerinde veya
belirli vakalar ve işler için Sağlık Bakanlığı veya Yükseköğretim Kurulu
tarafından görevlendirilir.”
MADDE 20- Bu Kanunun;
a) 3 üncü
maddesi, 5 inci maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı Kanunun 58 inci
maddesinin (c) bendinin (2) numaralı alt bendinin son paragrafı hariç olmak
üzere 5 inci maddesi ile 19 uncu maddenin (b) ve (e) bentleri yayımı
tarihinden bir yıl sonra,
b) l inci maddesiyle
değiştirilen 209 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin yedinci fıkrası hariç
olmak üzere 1 inci maddesi ile 2, 7, 8, 12, 13, 14 üncü maddeleri ve 19
uncu maddenin (a), (c) ve (d)
bentleri yayımı tarihinden altı ay sonra,
c) Diğer
hükümleri yayımı tarihinde,
yürürlüğe
girer.”
B- Dayanılan Anayasa
Kuralları
Dava
dilekçesinde, Anayasa’nın 2., 5., 6., 7., 10, 13., 17., 18., 27., 48., 49.,
50., 55., 56., 60., 70., 90., 128., 130., 131., 132. ve 135. maddelerine
dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa
Mahkemesince 13.5.2010 gününde, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya
KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK,
Serruh KALELİ, Zehra Ayla PERKTAŞ, Engin YILDIRIM ve Nuri NECİPOĞLU’NUN
katılımlarıyla yapılan ilk inceleme toplantısında,
- Dosyada
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine,
-
Yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına,
- İstemle
ilgili olarak Sağlık Bakanlığı, Türk Tabipleri Birliği, Gülhane Askeri Tıp
Akademisi ve Yükseköğretim Kurulu’nun esas hakkında raporun dağıtılmasından
sonra belirlenecek bir tarihte sözlü açıklamalarının dinlenmesine
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV-ESASIN İNCELENMESİ
Dava
dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen Yasa
kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 30. maddesinin birinci
fıkrası gereğince 5947 sayılı Kanun’un kapsam ve uygulanma koşulları ile
ilgili olarak Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep AKDAĞ, Gaziantep Üniversitesi
Rektörü Prof. Dr. M. Yavuz COŞKUN, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi
Dekanı Prof. Dr. Osman Nuri DİLEK, GATA K. Bil. Yrd. Askeri Tıp Fakültesi Dekanı
ve Eğitim Hastanesi Baştabibi Prof. Dr. M. Zeki Bayraktar ve Türk Tabipler
Birliği Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu’nun 14.7.2010 günlü sözlü açıklamaları
dinlendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- 5947 Sayılı Kanun’un
1. Maddesi İle 209 Sayılı Kanunun 5. Maddesinin Değiştirilen Dördüncü Fıkrasının
İncelenmesi
1- Maddenin
Anlam Ve Kapsamı
209 sayılı
Yasa, Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurumları ile esenlendirme
tesislerine verilecek döner sermaye gelirlerinin kaynağına, dağıtılmasına
ve bu işlemlerin yürütülmesine ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir.
Yasa’nın 1. maddesinde, birinci basamak sağlık hizmeti sunan kuruluşlar da
dahil olmak üzere Sağlık Bakanlığı kurum ve kuruluşları ile bağlı
kuruluşlarına verilecek döner sermaye miktarı belirtilmiş, 2. maddesinde
ise bu kuruluşların döner sermaye işletmelerine ait gelirlerinin adı geçen
kurumların kârları ile bağışlardan ve devlet yardımlarından teşekkül
edeceği açıklanmıştır. Ayrıca Yasanın 3. maddesinde belirtilen mal ve
hizmetlerden elde edilecek gelirler ile sağlık kurum ve kuruluşlarına
üçüncü şahıslarca yapılacak her türlü bağış ve yardımları, Sağlık
Bakanlığının döner sermayeye gelir kaydettirme yetkisi olduğu
belirtilmiştir.
5947
sayılı Yasa ile değiştirilen 209 sayılı Yasa’nın 5. maddesinde ise döner
sermaye işletmelerinin gider kalemleri arasında yer alan kurum
çalışanlarına yapılan ek ödemenin oranları düzenlenmiştir. İptal isteminin
konusu da 5. maddenin değiştirilen dördüncü fıkrasına ilişkindir.
Yasakoyucu
bu kural ile 209 sayılı Yasa kapsamında kalan kurum ve kuruluşlarda çalışan
sağlık personeline bu personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye
gelirlerinden bir ayda yapılacak ek ödeme tutarının tavan oranlarını
belirlemiştir. Ödenecek döner sermaye miktarının belirlenmesinde, ilgili
personelin bir ayda alacağı aylık (ek gösterge dahil), yan ödeme ve her
türlü tazminat toplamı, temel ölçü (miktar) kabul edilerek, bu miktarın;
klinik şefleri ve şef yardımcıları ile uzman tabip kadrosuna atanan
profesör ve doçentlerde yüzde 800’ünü, uzman tabip ve tıpta uzmanlık
mevzuatında belirtilen dallarda bu mevzuat hükümlerine göre uzman olanlar
ile uzman diş tabiplerinde yüzde 700’ünü, pratisyen tabip ve diş
tabiplerinde yüzde 500’ünü, idari sağlık müdür yardımcısı, hastane müdürü
ve eczacılarda yüzde 250’sini, başhemşirelerde yüzde 200’ünü, diğer
personelde ise yüzde 150’sini geçemeyeceği kural altına alınmıştır.
Ayrıca
dava konusu fıkrada, sağlık personelinin nöbet hizmetleri hariç olmak üzere
mesai saatleri dışında gelir getirici çalışmalarından doğan katkılarına
karşılık olarak tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman
olanlara, bu fıkradaki oranların yüzde 30’unu, diğer personele yüzde
20’sini geçmeyecek şekilde ayrıca ek ödeme yapılacağı, sözleşmeli olarak
çalışan personel hakkında da emsali personel esas alınarak ödeme yapılacağı
belirtilmiştir.
2- Anayasaya Aykırılık Sorunu
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile 209 sayılı Yasa’nın 5.
maddesinin değiştirilen dördüncü fıkrasıyla getirilen düzenlemenin kamu
yararı amacı taşımadığı, mesai saatleri dışındaki katkılarından dolayı
personele ek ödeme öngörülmesi ve bu çalışmanın teşvik edilmesinin
çalışanların dinlenme hakkını ihlal
ettiği, ayrıca döner sermaye ödemeleri ile ilgili olarak sadece üst
sınırın belirlenmesinin Anayasa’nın 2., 6., 7., 50. ve 128. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti,
her türlü işlem ve eylemi hukuka uygun, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren
devlettir.
Öte yandan
“hukuk devleti” ilkesi, yürütme organının faaliyetlerinin yönetilenlerce
belli ölçüde öngörülebilir olmasını, herkesin bağlı olacağı hukuk
kurallarını önceden bilmesini, ekonomik ve sosyal yaşamlarındaki tutum ve
davranışlarını buna göre düzene sokabilmesini gerektirir. Zira hukuk
devletinin gereği olan belirlilik ve hukuki güvenlik ilkesi, idarenin keyfi
hareket etmesini engeller. Bunu gerçekleştirmenin başlıca yolu ise
kural konulmasını gerektiren durumlarda bunların genel, soyut, anlaşılabilir
ve sınırlarının belirli olmasını sağlamaktır.
209
sayılı Yasa’nın 5. maddesinin dava konusu dördüncü fıkrası, Sağlık Bakanlığı personelinin döner sermaye
gelirlerinden alacağı ek ödeme oranlarını belirleyen bir kuraldır.
Yasakoyucu, bu kuralda ödeme yapılacak çalışanların niteliği ve statülerine
göre bu kişilere yapılacak ödemelerin tavan oranlarını ayrıntılı olarak
düzenlemiş, ancak yürütmeye bırakılan yetkinin sınırlarının belirlenmesi
açısından yapılacak ödemelerde herhangi bir taban oranı belirlememiştir. Yürütmeye bırakılan yetkinin üst sınırı ve çerçevesi
belirlenirken alt sınırının belirlenmemiş olması, kuralda belirtilen
personelin alacakları döner sermaye katkı paylarında asgari bir garanti
içermemektedir. Bu nedenle dava konusu kural, devletin tüm işlem ve
eylemlerine bireylerin güven duymasını zedeleyici nitelik taşıdığından hukuk devletinin gereği olan hukuki güvenlik ilkesine
aykırılık oluşturmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Serdar
ÖZGÜLDÜR ek gerekçeyle bu görüşe katılmıştır.
Dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı
bulunarak iptal edildiğinden, ayrıca Anayasa’nın 6., 7., 50. ve 128.maddeleri yönünden incelenmesine gerek
görülmemiştir.
B-
Kanun’un 3. Maddesi İle Değiştirilen 2547 Sayılı Kanunun 36. Maddesinin
Birinci, İkinci, Üçüncü Ve Dördüncü Fıkralarının İncelenmesi
1- Maddenin Anlam Ve Kapsamı
2547
sayılı Yasa’da diğer konuların yanında öğretim üyelerinin görevleri ile
çalışma ve denetimlerine ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Bu
düzenlemelere göre öğretim üyeleri, yükseköğretim kurumlarında ve bu
Kanun’daki amaç ve ilkelere uygun biçimde önlisans, lisans ve lisansüstü
düzeylerde eğitim - öğretim ve uygulamalı çalışmalar yapmak ve yaptırmak,
proje hazırlıklarını ve seminerleri yönetmek, yükseköğretim kurumlarında,
bilimsel araştırmalar ve yayımlar yapmak, ilgili birim başkanlığınca
düzenlenecek programa göre, belirli günlerde öğrencileri kabul ederek,
onlara gerekli konularda yardım etmek, bu Kanun’daki amaç ve ana ilkeler
doğrultusunda yol göstermek ve rehberlik etmek, yetkili organlarca
verilecek görevleri yerine getirmek, ayrıca bu Kanun’la verilen diğer
görevleri yapmakla yükümlüdürler.
Öğretim
elemanlarının çalışma esaslarına ilişkin hükümler ise Yasa’nın 36.
maddesinde düzenlenmiştir. Üniversite ve
Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair 5947 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile 2547 sayılı YÖK
Kanunu’nun 36. maddesinde değişiklik yapılmıştır. Yasakoyucu yaptığı yeni
düzenlemede, kısmi çalışmaya yer vermeksizin devamlı statüde çalışmayı ve
buna ilişkin çalışma koşullarını belirlemiştir. Yeni sistemde profesör ve
doçentler de dâhil tüm öğretim elemanlarının devamlı statüde çalışmaları
öngörülerek buna ilişkin kurallara yer verilmiştir. Getirilen yeni sistemin
üniversitelerde kısmi statüde çalışan profesör ve doçentlerin durumlarını
etkilediği görülmektedir.
Yasakoyucu maddenin ikinci fıkrasında, önceki
düzenlemede olduğu gibi devamlı statüde görev yapan öğretim elemanlarının,
2547 sayılı Yasa ile diğer kanunlarda belirlenen görevler ve telif hakları
hariç olmak üzere, yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde ücretli veya
ücretsiz, resmi veya özel başka herhangi bir iş göremeyeceklerini, ek görev
alamayacaklarını ve serbest meslek icra edemeyeceklerini belirtmiştir.
Maddenin üçüncü fıkrasında öğretim üyelerinin kadrosunun bulunduğu
yükseköğretim kurumuyla sınırlı olmaksızın haftalık asgari on saat ders
verme yükümlülüğü olduğu belirtilerek önceki düzenlemedeki hüküm yeni
düzenlemeye aktarılmıştır. Okutmanlar ve öğretim görevlilerinin haftalık
asgari ders verme yükümlülüğü açısından da durum aynıdır.
Maddenin değiştirilen dördüncü fıkrasında ise
yasakoyucu öğretim elemanlarının ders dışında görevleri gereği yürüttükleri
seminer, proje ve tez danışmanlığı gibi faaliyetlerin de ders olarak kabul
edildiğini belirtmiş, ancak bunların kaç ders saatine karşılık geldiği
konusunun belirlenmesini Yükseköğretim Kuruluna bırakmıştır.
2- Anayasaya Aykırılık Sorunu
a) Birinci, Üçüncü ve Dördüncü Fıkraların
İncelenmesi
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 3. maddesi ile değiştirilen 2547 sayılı
Yasa’nın 36. maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile getirilen
sistemin, nitelikli akademik personelin serbest çalışmayı tercih ederek üniversiteden
ayrılmasına neden olacağı, akademik personelin bilimsel bilgi ve yeteneğini
“yaygın” biçimde kamunun hizmetine ve yararlanmasına sunmasını engellediği,
üçüncü fıkrada belirtilen asgari ders yükünün, üniversitenin amacını
yalnızca “bilgi aktarma” olarak tanımladığı, bu durumun bilimsel çalışmayı
engelleyerek üniversiteleri asıl amacından uzaklaştırdığı, ayrıca akademik
personelin kendi üniversitesi dışındaki devlet veya vakıf üniversitelerine
bağlı yükseköğretim kurumlarında haftada verebileceği azami ders
saatlerinin yalnızca yasayla düzenlenebilecek bir konu olduğu, yürütmenin
takdirine bırakılamayacağı belirtilerekiptali istenen kuralların Anayasa’nın 2., 10., 13., 17., 27., 48., 49., 50., 56., 130. ve 131. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 48. maddesinde, herkesin dilediği alanda sözleşme ve
çalışma özgürlüğüne sahip olduğu, 49. maddesinde, çalışmanın herkes için
bir hak ve ödev olduğu belirtilmiştir.
5947 sayılı Yasa’nın 3. maddesi yukarıda da ifade edildiği gibi
üniversitelerde çalışacak öğretim elemanlarının çalışma sistemini ve bu
sistemle ilgili çalışma koşullarını düzenleyen YÖK Kanunu’nun 36.
maddesinde değişiklik yapmaktadır. İptali istenen fıkralar incelendiğinde,
yasakoyucunun bu değişiklik ile yeni bir çalışma sistemi getirmediği,
önceki düzenlemede var olan kısmi çalışma sistemine yer vermeyerek devamlı
statüde çalışmayı yeniden düzenlediği anlaşılmaktadır.
Maddenin birinci
fıkrasında “öğretim elemanları,
üniversitede devamlı statüde görev yapar” kuralı yer almaktadır.
Yasakoyucu bu kural ile kamuda çalışan tüm memurlarda olduğu gibi öğretim
elemanlarının da devamlı statüde görev yapacaklarını belirlemiştir. Ayrıca,
yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırma yapma, bilgi ve teknoloji
üretme, bilim verilerini yayma, ulusal alanda gelişme ve kalkınmaya destek
olma, yurt içi ve yurt dışı kurumlarla işbirliği yapmak suretiyle bilim
dünyasının seçkin bir üyesi haline gelme gibi yükseköğretimin temel
amaçlarının gerçekleştirilmesinin de üniversitelerde devamlı statüde
çalışmayı gerekli kılabilir. Bu nedenle,
kamu görevlisi olmaları nedeniyle öğretim elemanlarının da hangi statüde
çalışacaklarının belirlenmesi yasakoyucunun takdir yetkisi içinde
kalmaktadır.
Madde’nin
üçüncü fıkrasında öğretim üyelerinin, kadrosunun bulunduğu yükseköğretim
birimi ile sınırlı olmaksızın ve ihtiyaç duyulması halinde görevli olduğu
üniversitede haftada asgari on saat ders verme yükümlülüğü olduğu, bu
yükümlülüğün öğretim görevlisi ve okutmanlar için haftada asgari oniki saat
olarak belirlendiği görülmektedir. Üniversitelerde ders verme öğretim
elemanı olarak çalışmanın doğal bir sonucudur. Yükseköğretim kurumlarında
2547 sayılı Yasa’da belirtilen amaç ve ilkelere uygun biçimde önlisans,
lisans ve lisansüstü düzeylerde eğitim - öğretim ve uygulamalı çalışmalar
yapmak ve yaptırmak, proje hazırlıklarını ve seminerleri yönetmek öğretim
elemanlarının öncelikli görevleri arasındadır.
Çalışma özgürlüğü herkesin dilediği mesleği seçmede özgür olmasını ve
zorla çalıştırılmamayı ifade eden bir haktır. Birey bu hakkını kullanarak
dilediği alanı ve işi seçebilir. Çalışma hakkı ise bireyin özgür iradesiyle
seçtiği mesleği veya işi icra etmesi, devletin de çalışmak isteyenlere iş
temin etmek için gereken tedbirleri alması olarak ifade edilebilir. Dava
konusu kurala bu açıdan bakıldığında çalışma özgürlüğünü veya ödevini
sınırlayan bir düzenleme olmadığı, üniversitede çalışmayı tercih etmiş kamu
görevlilerinin çalışma koşullarını düzenlediği açıktır.
İptal
başvurusunda, dördüncü fıkrada yer verilen konuların yasa ile düzenlenmesi
gerektiği ancak bu konuda Yükseköğretim Kuruluna yetki verildiği ve
dolayısıyla Anayasanın 130. maddesine aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.
Anayasanın
130. maddesi yükseköğretim kurumları başlığını taşımaktadır. Maddenin
dokuzuncu fıkrasında “…öğretim
elemanlarının uyacakları koşullar, üniversitelerarası ihtiyaçlara göre
öğretim elemanlarının görevlendirilmesi, öğrenim ve öğretimin hürriyet ve
teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesi,
Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere devletin sağladığı mali
kaynakların kullanılması kanunla düzenlenir.”kuralı yer almaktadır.
Anayasa’nın
131. maddesinde de Yükseköğretim Kurulunun, üniversitelerdeki öğretimi
planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki
eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, öğretim
elemanlarının yetiştirilmesi için planlamalar yapmak görevi olduğu
belirtilmiştir.
Madde’nin
dava konusu dördüncü fıkrası, öğretim elemanlarının ders dışındaki bir
kısım faaliyetlerinin kaç ders saatine karşılık geleceğini belirleme
konusunda Yükseköğretim Kuruluna yetki veren bir kuraldır. Fıkradaki
düzenlemeye göre, öğretim elemanlarının, seminer, proje, bitirme ödevi ve
tez danışmanlıklarının kaç ders saatine tekabül ettiğinin, kendi
üniversitesi dışındaki devlet veya vakıf üniversitelerine bağlı yüksek
öğretim kurumlarında haftada verebileceği azami ders saatlerinin, uzaktan
öğretim programlarında verdikleri derslerin örgün öğretim programlarında
verilen kaç ders saatine tekabül ettiğinin belirlenmesi Yükseköğretim Kuruluna bırakılmıştır.
İlgili
fıkra tüm yüksek öğretim faaliyetlerini kapsayan ve üniversitelerde
okutulan derslerin tamamıyla ilgili konuları düzenlemektedir. Seminer
çalışmaları, tez veya bitirme ödevleri gibi etkinlikler ile bunların
süreleri öğretim faaliyeti kapsamındadır. Ayrıca öğretim elemanlarının
kendi üniversitesi dışındaki yüksek öğretim kurumlarında vereceği azami
ders saatlerinin belirlenmesinde üniversitelerin bu konudaki ihtiyaçları
dikkate alınarak her bir dal için farklılık göstereceği açıktır. Bu nedenle
dava konusu fıkrada yer alan konuların belirlenmesinin teknik ve uzmanlık
gerektiren ve öğretim elemanlarının ders dışında kalan tüm öğretim
faaliyetlerini kapsayan nitelikleri nedeniyle yasayla düzenlenmesindeki
güçlükler de göz önünde bulundurulduğunda, bu konuların yürütmeye
bırakılmasının Anayasaya aykırılığından söz edilemez.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kurallar Anayasa’nın 48.,
49., 130. ve 131. maddelerine
aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralların
Anayasa’nın 2., 10., 13., 17. 27., 50., ve 56. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
b) İkinci Fıkranın İncelenmesi
aa) Birinci Tümce Yönünden
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 3. maddesi ile değiştirilen 2547 sayılı
Yasa’nın 36. maddesinin ikinci fıkrası ile getirilen kuralın, nitelikli
akademik personelin serbest çalışmayı tercih ederek üniversiteden
ayrılmasına neden olacağı, akademik personelin bilimsel bilgi ve yeteneğini
“yaygın” biçimde kamunun hizmetine ve yararlanmasına sunmasını
engelleyeceği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 10., 13., 17., 27., 48., 49., 50., 56., 130. ve 131. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5947
sayılı Kanun’un 3. maddesi ile değişik 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinin ikinci fıkrasının birinci tümcesinde,
devamlı statüde görev yapan öğretim elemanlarının 2547 sayılı Kanun ile
diğer kanunlarda belirlenen görevler ve telif hakları hariç olmak üzere
yüksek öğretim kurumlarından başka yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi
veya özel başkaca herhangi bir iş göremeyecekleri, ek görev alamayacakları
ve mesleklerini serbest olarak icra edemeyecekleri belirtilmiştir.
Anayasanın 130. maddesinde
çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin
ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile kurulan
üniversitelerin kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip olduğu,
öğretim üyeleri ve yardımcılarının serbestçe her türlü bilimsel araştırma
ve yayında bulunabilecekleri belirtilmiş, madde gerekçesinde de, yasaya
bırakılan konuların “bilimsel özerklik” ilkesi göz önünde bulundurularak
düzenlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Anayasa’da
üniversite, bilimsel çalışmaların yapıldığı ve bilimin öğretildiği kurum
olarak nitelendirilip bilimsel ve idari özerkliğe sahip kılınarak diğer
kamu kurumlarından farklı değerlendirilmiş, öğretim üyelerine de kamu
görevlisi olmakla birlikte genel sınıflandırma içinde ayrı bir yer
verilerek kendilerine özgü önem ve değerde bir meslek sınıfı olduğu
belirtilmiştir. Öğretim üyelerinin bu konumları dikkate alındığında bunları
diğer kamu görevlileri gibi değerlendirmek mümkün değildir.
Yasakoyucu,
yükseköğretimin Anayasa’da belirtilen ilkeler
doğrultusunda geliştirilmesi, bu bağlamda sağlık sorunlarının çözüme
kavuşturulması için öğretim elemanlarının unvan ve statülerine uygun bazı
sınırlamalar getirerek çalışma koşullarını belirleyebilir. Ancak getirilen
bu sınırlamalar, üniversitelerdeki bilim özgürlüğü ve bilimsel özerkliğin
gereği olan her türlü bilimsel faaliyeti engelleyici nitelikte olamaz.
İptali istenen düzenleme ile üniversitelerin bilim verilerini
yaymak, ulusal alanda gelişime ve kalkınmaya destek olmak, ülkeye ve
insanlığa hizmet etmek gibi görevlerini yerine getirmesinin engellendiği, ayrıca, üniversitelerde
görev yapan öğretim görevlileri, okutmanlar, öğretim yardımcıları ile
akademik olarak belirli bir yetkinliğe sahip öğretim üyeleri arasında
herhangi bir ayrım yapılmaksızın mesai sonrası ücretsiz de olsa resmi veya
özel herhangi bir iş yapmalarının yasaklandığı anlaşılmaktadır. Bu durumun
Anayasa’nın 130. maddesi ile bağdaşmadığı açıktır.
Belirtilen
nedenlerle dava konusu ikinci fıkranın birinci tümcesi Anayasa’nın 130.
maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Haşim
KILIÇ, Şevket APALAK ve Nuri NECİPOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Dava konusu kural Anayasa’nın 130. maddesine aykırı
bulunarak iptal edildiğinden, ayrıca Anayasa’nın 2., 10., 13., 17., 27., 48.,
49., 50., 56. ve 131. maddeleri yönünden incelenmesine gerek görülmemiştir.
bb) İkinci Tümce Yönünden
2547
sayılı Yasa’nın değişik 36. maddesinin ikinci fıkrasının ikinci tümcesinde,
öğretim elemanlarının görevleri ile bağlantılı olarak verdikleri hizmetin
karşılığında telif ücreti adıyla bir bedel tahsil etmesi halinde 58. madde
hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. 2547 sayılı Yasa’nın 5947 sayılı
Yasa ile değişik 58. maddesi birçok konuyu içine alan kapsamlı bir
düzenleme olmakla birlikte temelde, üniversitelerde döner sermaye
işletmelerinin kuruluşu, faaliyetleri, hizmetlere ve ek ödemeye ayrılacak
pay ve oranlarını yeniden düzenleyen bir kuraldır. Kuralda ayrıca
üniversitelerde işletme adına yapılan mal ve hizmet satışlarının işletme
gelirleri arasında yer aldığı, öğretim
üyelerinin, gelir getirici faaliyetlerde bulunmaları halinde, buradan elde
edilecek gelirlerin de döner sermaye geliri olduğu kurala bağlanmıştır.
İptali istenen tümcede yasakoyucu, öğretim üyesinin görevi ile
bağlantılı olarak verdiği hizmetin karşılığında telif ücreti adıyla alınan
bir bedeli, döner sermaye geliri niteliğinde kabul ederek, bu bedelin döner
sermaye gelirlerinin paylaşımı ve harcanması usulüne tabi kılmıştır.
Yasakoyucu bu kuralla öğretim üyelerinin görevleriyle bağlantılı olarak
yaptıkları mal ve hizmet sunumunu, gelir getiren bir iş olarak değil,
yükseköğretimin amaçları arasında yer alan ve Anayasa’nın 130. maddesinde
belirtilen, yayın ve danışmanlık yapmak, ülke ve insanlığa hizmet etmek
olarak değerlendirmiştir. Döner sermaye geliri olarak nitelendirilen bu
ücretler, ilgili
yükseköğretim kurumunun ihtiyacı olan mal ve hizmet alımları, her türlü
bakım, onarım, kiralama,devam
etmekte olan projelerin tamamlanmasına yönelik inşaat işleri ve diğer
ihtiyaçlar ile üniversite bünyesinde yürütülen bilimsel araştırma projelerinin
finansmanında kullanılabilecektir. İptal konusu son tümcedeki düzenleme,
üniversitelerdeki bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapma, ülkeye ve
insanlığa hizmet etme gibi etkinliklerin doğal sonucudur.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu tümce Anayasa’nın 130. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Tümcenin
Anayasa’nın 2., 10., 13., 17., 27., 48., 49., 50., 56. ve 131. maddeleriyle
ilgisi görülmemiştir.
C-
Kanun’un 4. Maddesi İle 2547 Sayılı Kanunun 38. Maddesinin Değiştirilen
Birinci Fıkrasının Son Tümcesi İle Eklenen İkinci Fıkrasının Son Tümcesinin
İncelenmesi
1- Birinci Fıkranın Son Tümcesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde iptal istemine konu kural ile başka kurumlarda görevlendirilen
akademik personelden bazılarının döner sermayeden yararlandırılmayacağı
yönünde düzenlemeye gidildiği, bu durumun aynı yasal statüye tâbi kişiler
arasında eşitsizliğe neden olduğu, Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı
olan bir düzenlemenin hukuk devleti ilkesini de zedeleyeceği belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2., 10. ve 55.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti, “laik
ve sosyal bir hukuk devleti” olarak nitelendirilmiş, 10. maddesinde ise
herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din,
mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin yasa önünde eşit olduğu
belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi de kararlarında yasa önünde eşitlik ilkesinden
ne anlaşılması gerektiğini belirtmiş ve Mahkemenin bu konudaki görüşü
yerleşik hale gelmiştir. Buna göre “Yasa önünde eşitlik ilkesi” hukuksal
durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil,
hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını
sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Yasa
önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı
anlamına gelmez.
Dava
konusu tümcenin yer aldığı 2547 sayılı Yasa’nın 38. maddesi üniversitede
görev yapan öğretim elemanlarının bazı koşullar altında diğer kamu kurum ve
kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında
görevlendirilebileceğini düzenleyen bir kuraldır. Bu kural gereğince
görevlendirilenlerin, kadrosunun bulunduğu kurumdaki aylık ve diğer
ödemeleri ile öteki hakları devam edecek, ancak bu kişilerden,
Yükseköğretim Kurulu, bağlı birimleri ve Üniversitelerarası Kurul ile Adli
Tıp Kurumunda görevlendirilenler hariç olmak üzere, diğer kurumlarda
görevlendirilenler döner sermayeden yararlanamayacaklardır.
İptal
istemine konu fıkrada istisna tutulan kurumlar Yükseköğretim Kurulu, bağlı
birimleri ve Üniversitelerarası Kurul ile Adli Tıp Kurumudur. Bu
kurumlardan Yükseköğretim Kurulu, tüm yüksek öğretimi düzenleyen ve yükseköğretim
kurumlarının faaliyetlerine yön veren bir kuruluştur. Yükseköğretim
Kuruluna bağlı birimler ise; Yükseköğretim Denetleme Kurulu, Öğrenci Seçme
ve Yerleştirme Merkezi ile gerekli planlama, araştırma, geliştirme, değerlendirme,
bütçe, yatırım ve koordinasyon faaliyetleri ile ilgili birimlerdir.
Üniversitelerarası Kurul, yukarıdaki kurullar gibi yükseköğretim planlaması
çerçevesinde, üniversitelerin eğitim - öğretim, bilimsel araştırma ve yayım
faaliyetlerini koordine etmek, uygulamaları değerlendirmek, Yükseköğretim
Kuruluna ve üniversitelere önerilerde bulunmak, teşkilat ve kadro yönünden
ve Yükseköğretim Kurulu kararları doğrultusunda üniversitelerin öğretim
üyesi ihtiyacını karşılayacak önlemleri teklif etmek, üniversitelerin
tümünü ilgilendiren eğitim - öğretim, bilimsel araştırma ve yayım
faaliyetleri ile ilgili yönetmelikleri hazırlamak veya görüş bildirmek,
gibi yükseköğretime hizmet eden bir organdır.
Adli Tıp
Kurumu ise diğer görevlerinin yanında özellikle adalet işlerinde
bilirkişilik görevi yapan ve adli tıp uzmanlığı ile yan dal uzmanlığı
eğitimini veren önemli bir kamu kurumudur.
İptal
istemine konu tümcede istisna tutulan, Adli Tıp Kurumu ve Yükseköğretim
Kurulu ile Üniversitelerarası Kurulda görev yapan öğretim elemanlarının
döner sermayesi olan üniversitelerdeki idari ve bilimsel çalışmalarla
bağlantıları gözetildiğinde yüksek öğretimle ilgisi bulunmayan diğer kamu
kurumları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında görev alan öğretim
elemanlarının aynı hukuksal durumda olmadıkları açıktır. Hukuksal durumları
farklı olanlara ayrı kuralların uygulanması Anayasa’nın 2. ve 10.
maddelerine aykırılık oluşturmaz. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın
Anayasa’nın 55. maddesi ile ilgisi görülmemiştir.
2- İkinci Fıkranın Son Tümcesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde 38. maddenin ikinci fıkrasının son tümcesiyle ilgili olarak;
Anayasanın 70. maddesinde her meslek mensubuna mesleki kuruluşlara üye
olma, yönetim ve denetim kurullarında görev alma hakkı tanındığı, ancak
dava konusu kuralda bu hakkın kullanılmasının öğretim elemanlarının YÖK
Kanunundan kaynaklanan mesailerini aksatmama koşuluna bağlanarak
sınırlandırıldığı, bu sınırlamanın Anayasaya uygun olmadığı belirtilerek
kuralın, Anayasanın 70. ve 135.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
135. maddesinde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst
kuruluşları tanımlanmıştır. Buna göre, kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları, belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını
karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel
menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının
birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim
kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla
kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere
göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişileridir.
Maddenin ikinci fıkrasına göre kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi
teşebbüslerinde asli ve sürekli görevlerde çalışanların meslek
kuruluşlarına girme mecburiyeti aranmayacaktır.
Yasakoyucu
dava konusu tümcenin yer aldığı 38. maddenin ikinci fıkrasında,
üniversitede çalışan öğretim elemanlarının kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları ile dernek ve vakıfların yönetim ve denetim organlarında ayrıca
bir görevlendirme kararına ihtiyaç olmaksızın görev yapabilmelerine olanak
tanımaktadır. Fıkranın iptali istenen son cümlesinde ise öğretim
elemanlarının, dernek ve vakıflardaki görevlerini, 2547 sayılı Yasa’dan
kaynaklanan mesailerini aksatmadan yürütmeleri gereği belirtilmektedir.
Öğretim
elemanlarının öncelikli ve asli görevi hiç kuşkusuz yükseköğretim
kurumlarında, kanunlarda belirtilen amaç ve ilkelere uygun biçimde
önlisans, lisans ve lisansüstü düzeylerde eğitim - öğretim ve uygulamalı
çalışmalar yapmak, proje hazırlıklarını ve seminerleri yönetmek, bilimsel
araştırmalar ve yayımlar yapmak, öğrenci yetiştirmek, öğrencilere rehberlik
etmektir. Öğretim elemanlarının kamu görevlisi olmaları nedeniyle yukarıda
belirtilen bu görevlerini aksatmadan yerine getirmeleri esastır.
Öğretim
elemanları üniversitelerdeki eğitim-öğretim ve akademik çalışma yapma gibi
asli görevlerinin yanında kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında
veya dernek ve vakıflarda, gönüllü olarak herhangi bir görevlendirme
koşuluna ihtiyaç duymaksızın görev alabilirler. Bu nedenle dava konusu
tümcenin öğretim elemanlarının kamu hizmeti niteliğinde sayılan meslek
kuruluşlarında görev almalarını engelleyen veya sınırlayan bir niteliği
bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 135. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Tümcenin
Anayasa’nın 70. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
D-
Kanun’un 5. Maddesi İle Değiştirilen 2547 Sayılı Kanunun 58. Maddesinin (h)
Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 5. maddesi ile değiştirilen 2547 sayılı
Yasa’nın 58. maddesinde yer alan ek ödemelerin,
Anayasanın 128. maddesi uyarınca devlet memurları ve diğer kamu
görevlilerinin yasayla düzenlenmesi gereken özlük hakları kapsamında yer
aldığı, iptali istenen kural
ile söz konusu ek ödeme oranları ile bu ödemelerin esas ve usullerinin
yönetmelikle düzenlenmesi konusunda idareye sınırsız bir yetki verildiği
belirtilerek kuralın Anayasa’nın 6., 7. ve 128. maddelerine aykırı olduğuileri sürülmüştür.
Anayasanın
7. maddesinde yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine
ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği belirtilmiş, 128. maddesinin
ikinci fıkrasında ise, “memurların ve
diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri,
hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri
kanunla düzenlenir” kuralına yer verilmiştir.
Anayasa’nın
128. maddesinin ikinci fıkrasına göre, kamu personelinin özlük haklarına
ilişkin esasların kanunla düzenlenmesi gerekmektedir. Kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda yürütme organına, genel, sınırsız, esasları ve
çerçevesi belirsiz bir düzenleme yetkisi verilemez. Ancak kanunda temel
esaslar belirlenerek çerçevenin çizilmiş olması koşuluyla uzmanlık ve
teknik konulara ilişkin ayrıntılar yürütme organının takdir yetkisine
bırakılabilir.
2547
sayılı Yasanın 58. maddesinin iptali istenen (h) fıkrası, döner sermaye
işletmelerinin hâsılat paylaşımına ilişkin yapılacak ek ödeme oranları ile bu ödemelerin esas
ve usullerinin, Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Yükseköğretim
Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirleneceğini düzenleyen bir
kuraldır. Yasakoyucu, döner sermaye gelirlerinden öğretim elemanlarına
yapılacak ek ödeme oranları ile bu ödemelerin esas ve usullerinin
belirlenmesi konusunda yürütmeye yetki verirken; aynı maddede bu ödemeye
ilişkin temel esasları ve yürütmeye bırakılan alanın çerçevesini çizmiştir.
Her şeyden önce döner sermaye gelirlerinden kimlere hangi oranda ödeme yapılacağı
58. maddenin (c), (d), (e) ve (f) fıkralarında belirlenmiştir. Yasakoyucu
adı geçen fıkralarda, ek ödeme alacak öğretim elemanlarını fakülte ve
statülerine göre; 657 sayılı Yasa’ya tabi olanlarla, sözleşmeli personeli
de yaptıkları iş ve mesleklerine göre gruplandırarak, yapılacak ödemelerin
temel kurallarını ve oranını belirlemiştir.
Yasakoyucu,
bu fıkralarda belirlediği ana ilkelerin yanında, ayrıca iptal istemine konu
(h) fıkrasında da yürütmeye bırakılan yetkinin çerçevesini daraltacak bir
kısım ilkeler koymuştur. Yasakoyucunun belirlediği bu ilkelere göre
yürütme, çalışanlara yapılacak ek ödeme oranları ile bu ödemelerin esas ve
usullerini belirlerken; öncelikle yükseköğretim kurumlarının hizmet sunum
şartları ve kriterlerini de dikkate almak suretiyle, personelin unvanı,
görevi, çalışma şartları ve süresi, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri
ve mesleki uygulamalar ile ilgili performansı, özellik arz eden riskli
bölümlerde çalışma gibi hizmete katkı unsurlarını esas almak zorundadır.
İptal
konusu kuralda yer alan yükseköğretim kurumlarının hizmet sunum şartları ve
kriterleri ile eğitim-öğretim, araştırma faaliyetleri ve mesleki
uygulamalarla ilgili performans kriterleri döner sermaye işletmesi olan her
bir üniversite için farklılık göstereceğinden Yasa’da belirtilen genel
çerçeve ve esaslar doğrultusunda, ayrıntı ve uzmanlık gerektiren konuların
yönetmelikle düzenlenmesi konusunda yürütmeye yetki verilmesinde Anayasa’ya
aykırılık bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın
Anayasa’nın 6. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
E-
Kanun’un 6. Maddesi İle 2547 Sayılı Kanuna Eklenen Geçici Madde 57’nin Son
tümcesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde iptali istenen kural ile kişilere hukuka uygun biçimde tanınan
süreli bir statünün iradeleri zorlanmak suretiyle değiştirildiğive süresi bitmeden bu statünün
sonlandırıldığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 10., 13., 17., 27.,
48., 49., 50., 56. ve 131.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5947 sayılı Yasa’nın 6. maddesi ile 2547 sayılı
Yasaya eklenen Geçici Madde 57, Yasa’nın yayımlandığı tarihte
üniversitelerde kısmi statüde çalışan doçent ve profesörlerin hukuksal
durumlarını belirleyen bir kuraldır. 2547sayılı YÖK Kanunu’nun 36.
maddesinde yapılan değişiklik sonucu, profesör ve doçentlerin kısmi statüde
çalışmalarına son verilerek, yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim
elemanlarının tamamının üniversitelerde devamlı statüde çalışmaları
öngörülmüştür. Bu nedenle geçici madde 57’de, kuralın yayımlandığı tarihte
kısmi statüde görev yapmakta olan öğretim üyelerinden kanunun yayımlandığı
tarihten itibaren bir yıl içinde talepte bulunanların devamlı statüye
geçirileceği, bu süre içinde talepte bulunmayanların ise istifa etmiş
sayılacağı belirtilmiştir.
Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, her türlü işlem ve eylemi hukuka uygun, her alanda adaletli bir
hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm
devlet organlarına egemen kılan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren
devlettir. Öte yandan “hukuk devleti” ilkesi, yürütme organının
faaliyetlerinin yönetilenlerce belli ölçüde öngörülebilir olmasını,
herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesini, ekonomik
ve sosyal yaşamlarındaki tutum ve davranışlarını buna göre düzene
sokabilmesini gerektirir. Zira hukuk devletinin gereği olan belirlilik ve
hukuki güvenlik ilkesi, idarenin keyfi hareket etmesini engeller.
5947 sayılı Yasadan önce üniversitelerde çalışma,
devamlı ve kısmi statüde olmak üzere iki şekilde yapılmaktaydı. 2547 sayılı
Yasa’nın değişiklikten önceki 36. maddesinde üniversitede beş yıl devamlı
statüde çalışmış olan doçent veya profesörlerin, kısmi statüye geçmek
istemesi halinde üniversite yönetim kurulunun görüşü ve rektörün kararıyla
iki yıllık süre için kısmi statüye atanabileceği, görev devamlarında yarar
görülmesi koşulu ile üniversite yönetim kurulunun görüşü ve rektörün
kararıyla her iki yılda bir bu statülerinin yinelenebileceği, maddenin
ikinci fıkrasının son bendinde ise kısmi statüde bulunanlardan devamlı
statüye geçmek isteyenlerin, atamaları, o anabilim dalında boş kadro
bulunması koşuluyla, üniversitenin olumlu görüşü üzerine doğrudan
Yükseköğretim Kurulu kararı ile yapılacağı belirtilmiştir.
Değişiklikten
önceki düzenlemede, kısmi statüde çalışan öğretim üyelerinin kendi
talepleri hariç, öngörülen iki yıllık süre dolmadan bu statünün sona
erdirilemeyeceği konusunda yasal bir güvenceye sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Dava konusu tümce ile üniversitelerde öğretim üyesi olarak kısmi statüde
görev yapan profesör ve doçentlere devamlı statüye geçmemesi halinde
kanunla tanınan süreli çalışmanın, kanunla tanınan süre dolmadan istifa
etmiş sayılmaları hukuk devletinin gereği olan belirlilik ve hukuki güvenlik
ilkeleri ile bağdaşmaz.
Diğer taraftan kısmi statüde çalışanların, bu
durumlarının en az iki yıllık bir dönemi kapsadığı düşüncesiyle üniversite
dışındaki serbest çalışmalarını planladıkları, ekonomik ve sosyal
hayatlarını bu koşuları öngörmek suretiyle belirledikleri açıktır. Yasayla
elde edilen bu statünün çalışanlar için kazanılmış hak olarak
değerlendirilmesi olanaklı olmasa da yasada öngörülen süre yönünden meşru
bir beklentiye sahip oldukları, bu beklentinin hukuki güvenlik ve
belirlilik ilkeleri gereğince korunmasının kabulü gerekir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu tümce Anayasa’nın
2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı
bulunarak iptal edildiğinden, ayrıca Anayasa’nın 10., 13., 17., 27., 48.,
49., 50., 56. ve 131.maddeleri yönünden incelenmesine gerek
görülmemiştir.
Haşim KILIÇ, Engin YILDIRIM ve Nuri NECİPOĞLU bu
görüşe katılmamıştır.
F- Kanun’un 7. Maddesi
İle 1219 Sayılı Kanunun Değiştirilen 12. Maddesinin İkinci ve Üçüncü Fıkralarındaki
İbare ve Tümcenin İncelenmesi
1- Maddenin
Anlam Ve Kapsamı
Türkiye’de
hekimlerin meslek uygulamaları ile ilgili yürürlükteki en temel kanun 1928
yılında çıkarılan 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı
İcrasına Dair Kanun’dur. Bu Kanunda, hekimlik mesleğinin kazanılması,
mesleğin icra edilme koşulları, meslek icrasının sınırları, muayenehane
açmaya dair hükümler, tıpta uzmanlık gibi konular düzenlenmiştir. Anılan
Kanun çerçevesinde hekimlik yapma hak ve yetkisi kazanan mezunlar, 657
sayılı Devlet Memurları Kanunu veya özel kanunlarına göre Sağlık
Bakanlığına bağlı kamu sağlık kurum ve kuruluşlarında, üniversitelerde,
Türk Silahlı Kuvvetlerinde, Gülhane Askerî Tıp Akademisinde, Adli Tıp
Kurumunda, sağlık birimi bulunan diğer kamu kurum ve kuruluşlarında veya
özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışabilmekte, ayrıca muayenehane
açarak mesleklerini serbest olarak da icra edebilmektedirler.
1219
sayılı Kanun’un 12. maddesinin son fıkrasında “bir tabibin, ikametgâhı müstesna olmak üzere mütaaddit yerlerde
muayenehane açarak icrayı sanat etmesi memnudur” denilerek, hekimlerin
ikametgâhlarında özel muayenehane açabileceği, 5. maddesinde ise hekimlerin
özel muayenehanelerinde veya evlerinde hasta bakabileceği belirtilmiştir.
1219 sayılı Yasa’nın 12. maddesi tıp fakültelerinden mezun olan ve hekimlik
yapma hakkına sahip tüm hekimler için genel bir düzenleme niteliğindedir.
Dolayısıyla bu maddedeki düzenleme, kamuda çalışan hekimlerin mesleklerini
serbest olarak icra edebileceklerine dair bir izin içermemektedir. Kamuda
çalışan hekimlerin mesleklerini serbest olarak icra etmelerine olanak
tanıyan düzenleme 2368 sayılı Sağlık Personelinin Tazminat ve Çalışma
Esaslarına Dair Kanunun 4. maddesinde yer almaktaydı. Bu maddedeki
düzenlemede, Yasa’nın 1. maddesi kapsamına giren personelden, özel
kanunlarına göre meslek ve sanatlarını serbest olarak icra etme hak ve
yetkisine sahip olanların istedikleri takdirde 1. maddede öngörülen
tazminat hakkından yararlanmamak şartı ile mesai saatleri dışında serbest
olarak çalışabilecekleri öngörülmüştü, Ancak 2368
sayılı Yasa, 5947 sayılı Yasa’nın 19. maddesinin (a) bendi ile yürürlükten
kaldırılmıştır.
İptal
istemine konu ibare ve tümcenin yer aldığı 5947 sayılı Yasa’nın 7. maddesi,
1219 sayılı Kanun’un 12. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında
değişiklik yapan ve hekimlerin çalışma koşullarını yeniden düzenleyen bir
kuraldır. Bu kuralda hekimlerin çalışma koşulları ile ilgili getirilen en
önemli değişiklik; kısmi zamanlı çalışmanın kaldırılması, kamuda çalışan
hekimlere tam gün çalışma koşulu getirilmesi ve mesleğini serbest olarak
icra etmek isteyen hekimlerin kamu ile olan bağlarının kesilmesidir.
1219
sayılı Yasa’nın değiştirilen 12. maddesi ile getirilen yeni sisteme göre,
tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar,
maddenin ikinci fıkrasında yer verilen bentlerden yalnız birinde yer alan
kurumlarda mesleklerini icra edebilecektir. Buna göre bir tabip veya diş
tabibi, mesleğini yalnız ayrım gözetilmeksizin tüm kamu kurum ve kuruluşlarında veya Sosyal Güvenlik
Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan özel sağlık kurum ve
kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde ya da Sosyal Güvenlik Kurumu ve
kamu kurumları ile sözleşmesi bulunmayan özel sağlık kurum ve kuruluşları
ile vakıf üniversitelerinde ve muayenehane açarak serbest olarak icra
edebilir. Maddenin üçüncü fıkrasında ise hekimlerin, ikinci fıkrada yer
verilen her bir bent kapsamında olmak kaydıyla birden fazla sağlık kurum ve
kuruluşunda çalışabileceği belirtilmiştir. Dolayısıyla birinci bent
kapsamında bir hekim, birden fazla kamu kurum ve kuruluşunda çalışma
hakkına sahip olmakla birlikte diğer bentlerde yer alan kurumlarda
çalışmasına sınırlama getirilmektedir. Diğer taraftan, özel
muayenehanesinde çalışan bir hekim, aynı zamanda SGK ve kamu kurumları ile
sözleşmesi bulunmayan bir vakıf üniversitesinde ve özel hastanede çalışma
hakkına sahipken, kamu kurum ve kuruluşları ile SGK ve kamu kurumları ile
anlaşması olan diğer sağlık kuruluşlarında, çalışması yasaklanmaktadır.
Üçüncü
fıkranın dördüncü ve beşinci tümcelerinde de mahalli idareler ile
kurumlarda çalışan ve döner sermaye ek ödemesi almayan tabiplere, kurum
hekimliği yapma olanağı getirilmekte ve döner sermayesi bulunan sağlık kuruluşlarına
kurumsal olarak işyeri hekimliği hizmeti verme hakkı tanınmaktadır.
2- İkinci Fıkranın Birinci
Tümcesindeki “…aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki…” İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 7. maddesi
ile 1219 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasında yer
alan “aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki” ibaresinin, hekimlerin mesai
saatlerinin dışında kamu ve özel sağlık kuruluşlarında mesleklerini serbest
olarak icra etme ve çalışma haklarını ölçüsüzce sınırlandırdığı, bu
sınırlamanın, kadroları farklı kurumlarda bulunan ancak aynı görevleri
yapan hekimler bakımından farklılık gösterdiği belirtilerek, ibarenin
Anayasa’nın 2., 10., 13. ve 17.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 29. maddesine göre Anayasa Mahkemesi
kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğü'nün Anayasa'ya aykırılığı hususunda ilgililer tarafından ileri
sürülen gerekçelere dayanmaya mecbur değildir. Anayasa Mahkemesi taleple
bağlı kalmak kaydıyla başka gerekçe ile de Anayasa'ya aykırılık kararı
verebilir. Bu nedenle, kural Anayasa'nın 56. maddesi yönünden de
incelenmiştir.
Anayasanın 17. maddesinde herkesin yaşama, maddi ve
manevi varlığını geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
Yasakoyucu, iptali istenen ibarenin yer aldığı
maddede, kamu ve özel sağlık hizmetlerinin ayrı organize edilmesi
temelinde, kamu ve özelde mesleğini icra eden hekimler için yeni bir
çalışma sistemi öngörerek, çalışma koşullarına bazı sınırlamalar getirmiş,
ayrıca özel sağlık hizmeti sunumunun, kamu kurum ve kuruluşlarının kaynakları
kullanılmadan gerçekleştirilmesi için de maddenin ikinci fıkrasının alt
bentlerinde bazı kurallar belirlemiştir.
1219
sayılı Yasa’nın 12. maddesi ile getirilen bu sisteme göre, tabipler, diş
tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, maddenin ikinci
fıkrasındaki bentlerden yalnız birinde yer verilen kurumlarda mesleklerini
icra edebilecektir. Buna göre bir tabip veya diş tabibi mesleğini; kamu kurum ve kuruluşlarında veya Sosyal Güvenlik
Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan özel sağlık kurum ve
kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde ya da Sosyal Güvenlik Kurumu ve
kamu kurumları ile sözleşmesi bulunmayan özel sağlık kurum ve kuruluşları
ile vakıf üniversitelerinde ve muayenehane açarakserbest olarak yapabilecektir.
Yasakoyucu bu düzenleme ile kamuda çalışan bir
hekimin, Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan
özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde çalışmasını
yasakladığı gibi mesleğini serbest olarak icra eden bir hekimin de bu
kurumlarda çalışmasına sınırlama getirmektedir. Anayasa’nın 56. maddesinin
üçüncü fıkrasında “Devlet, herkesin
hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde
gücünde tasarruf ve verimi arttırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla
sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler”
denilerek devlete, herkesin maddi ve manevi varlığını geliştirmesi için
gerekli şartları hazırlama, kişilerin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlama görevi verilmiştir. Yasakoyucu devlete verilen bu
görevin gereği olarak, hasta-hekim ilişkisini düzenlemek, hekimlerin
hastalarını gereği gibi takip edebilmeleri ve geri ödeme kuruluşlarınca kullanılan
kamu kaynaklarının yerinde harcanabilmesi için gerekli gördüğü önlemleri
almak amacıyla, hekimlerin çalışma koşullarını bazı kayıtlara tabi
tutabilir.
Kişinin sahip olduğu hak ve hürriyetler önem
dereceleri göz önünde bulundurularak Anayasa’da yer almıştır. Bu bağlamda
hekimlik, Anayasanın 17. maddesinde yer alan ve bireyin en önemli hakkı
olan yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile
doğrudan ilgili bir meslektir. Kişilerin maddi ve manevi varlıklarını
geliştirebilmelerinin mutlu ve huzurlu olabilmelerinin başlıca şartı,
ihtiyaç duydukları anda sağlık hizmetlerine ulaşıp bu hizmetlerden
yararlanabilmeleridir. Devlet için bir görev ve kişiler için de bir hak
olan bu amacın gerçekleştirilmesine bu haktan yararlanmayı zorlaştırıcı ya
da zayıflatıcı düzenlemeler Anayasa’ya aykırı düşer.
Sağlık hizmetleri doğrudan yaşam hakkı ile ilgili
olması nedeniyle diğer kamu hizmetlerinden farklıdır. Sağlık hizmetinin
temel hedefi olan insan sağlığı, mahiyeti itibarıyla ertelenemez ve ikame
edilemez bir özelliğe sahiptir. İnsanın en temel hakkı olan sağlıklı yaşam
hakkı ile bu yaşamın sürdürülmesindeki yeri tartışmasız olan hekimin
statüsünün de bu çerçevede değerlendirilerek diğer kamu görevlileri ile bu
yönden farklılığının gözetilmesi gerekir.
Ayrıca bazı dallarda uzman olan hekimlerin sayıca
az olması ve kamunun yanında özel sağlık kuruluşlarının da bu dallarda
uzman hekimlere ihtiyaç duyması, bu hekimlerin mesleğini mesai saatleriyle
sınırlı olmaksızın yaygın bir şekilde icra etmelerini gerekli kılabilir.
Hekimlerin insan sağlığının gelişmesi ve yaşam haklarının korunması ile
doğrudan ilgili olan bu konumları dikkate alınmaksızın çalışma koşullarının
kuralda belirtildiği şekilde sınırlandırılması bireylerin yaşam hakkını
zedeleyici nitelik taşımaktadır.
İptal konusu ibarede, tabiplerin,
diş tabiplerinin ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanların, maddenin
ikinci fıkrasında yer verilen bentlerden yalnız birinde yer alan kurumlarda
mesleklerini icra edebilecekleri belirtilerek, herhangi bir
istisnaya yer verilmeksizin düzenleme yapılmasının, Anayasa’da güvence
altına alınan yaşama hakkı ile herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı
içinde sürdürmesi ilkesine aykırılık oluşturduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle dava konusu “bentlerden yalnızca birindeki”
ibaresi Anayasa’nın 17. ve 56. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU farklı gerekçe ile bu görüşe
katılmıştır.
Haşim KILIÇ ve Nuri NECİPOĞLU bu görüşe
katılmamıştır.
Dava konusu ibarelerin Anayasa’nın 2., 10. ve 13.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
İptali istenen “aşağıdaki”
ibaresi hekimlerin çalışacakları kurum ve kuruluşlar ile mesleklerini
nerelerde ve nasıl icra edebileceklerini gösteren bir anlam ifade ettiği
anlaşıldığından ibare Anayasaya aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN ve Şevket APALAK
bu görüşe katılmamıştır.
3- Üçüncü Fıkranın Dördüncü
Tümcesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 7. maddesi ile 1219 sayılı Yasa’nın 12.
maddesinin değiştirilen üçüncü fıkrasının dördüncü tümcesinin, çok ağır ve
açık bir eşitsizlik durumu oluşturduğu, serbest çalışan hekimlerin bilgi ve
yeteneklerini kamu hizmetine sunmaları engellenerek bireylerin yaşama,
maddi ve manevi varlığı geliştirme haklarının ortadan kaldırdığı
belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 17., 27., 49., 50., 56. ve 60. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Anayasa’nın 50. maddesinin üçüncü fıkrasında dinlenmenin çalışanlar
için bir hak olduğu, 56. maddesinde ise herkesin sağlıklı ve dengeli bir
çevrede yaşama hakkına sahip bulunduğu, Devlet’in herkesin hayatını, beden
ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak, insan ve madde gücünde
tasarruf ve verimi arttırarak işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık
kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği
belirtilmiştir.
1219 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin değiştirilen üçüncü fıkrasının
iptali istenen dördüncü tümcesi, mahalli idareler ile kamu kurumunda görev
yapan ve maaş dışında başka bir yan ödemesi bulunmayan hekimlere, işyeri hekimliği
yapma hakkı tanıyan bir düzenlemedir. Ülkemizde birçok kamu kurumunda kurum
hekimi bulunmaktadır. 5283 sayılı Yasa ve bu Yasaya dayanılarak çıkarılan
Kurum Tabipliklerinin Standardına Dair Tebliğde de belirtildiği üzere kurum
hekimleri, basit tıbbi müdahale ve ayakta tedavi gerektiren durumlarda,
kurum çalışanlarına poliklinik hizmeti veren kişilerdir. Bu kişiler kuruma
bağlı olarak çalıştığından döner sermaye gibi ek gelirleri bulunmamaktadır.
Yasakoyucu kurum hekimliğini özendirmek ve buralarda görev yapan hekimlerin
maddi yönden mağdur olmalarını engellemek amacıyla, dava konusu kuralda bu
hekimler için bir istisna getirerek işyeri hekimliği yapmalarına olanak sağlamıştır.
Diğer taraftan bu kural ile yasakoyucu, hekim bulundurması zorunlu olan işyerlerinin bu
ihtiyaçlarını, hastanelere göre iş yoğunluğu daha az olan kurum
hekimleriyle karşılamayı amaçlamış, sağlık hizmetlerinin dengeli ve yaygın
olarak yürütülmesine olanak tanımıştır. İptal konusu tümcenin anlam ve
kapsamı ile getiriliş amacı dikkate alındığında, bu kuralın Anayasa’nın 56.
maddesinde devlete verilen “kişilerin
hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak için sağlık
kuruluşlarının hizmetlerini, düzenleme, denetleme ve organize etme”
görevlerinin bir sonucu olduğu açıktır.
Dava
dilekçesinde, kurum hekimlerine işyeri hekimliği yapma hakkı verilmesinin
Anayasanın 50. maddesinin üçüncü fıkrasıyla güvence altına alınan “dinlenmek çalışanların hakkıdır”
ilkesine de aykırı olduğu belirtilmiştir. İptal konusu kural incelendiğinde
yasakoyucunun işyeri hekimliğini zorunlu kılan bir düzenleme yapmadığı
anlaşılmaktadır. Yasakoyucu işyeri hekimliği yapmayı kurum hekimlerinin
isteğine bıraktığını belirtmek için tümcede “yapabilir” sözcüğünü
kullanmıştır. Dolayısıyla iş yeri hekimliği yapma, kurum hekimleri için bir
zorunluluk değil istedikleri zaman kullanabilecekleri bir hak olarak
değerlendirilmelidir.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 50. ve 56. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın
Anayasa’nın 2., 17., 27., 49., ve 60. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
G-
Kanun’un 8. Maddesi İle 1219 Sayılı Kanuna Eklenen Ek Madde 12’nin Birinci
Fıkrasının Son Cümlesinde Yer Alan (…yarısı kendileri tarafından, diğer
yarısı…) İbaresi İle Dördüncü Fıkrasının Birinci Cümlesindeki (…yarısı
kendileri tarafından, yarısı…) İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 8. maddesi
ile 1219 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 12’nin birinci ve dördüncü
fıkralarında yer alan ibarelerde, zorunlu mesleki mali sorumluluk sigorta primlerinin yarısının hekimler
tarafından ödenmesinin, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun düşmediği,
sosyal güvenlik niteliği ile bağdaşmadığı, ayrıca kuralın, hekimler ve
geçindirmekle yükümlü oldukları kişiler üzerinde gelir azaltıcı ve harcama
artırıcı etkileri olacağı belirtilerek iptali istenen ibarelerin Anayasa’nın
2. ve 13. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı
denetimine açık, Anayasa’nın ve yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı
temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlettir.
İptali
istenen ibarelerin yer aldığı Ek Madde 12 ile kamu sağlık kurum ve
kuruluşlarında çalışan tabiplere, diş tabiplerine ve tıpta uzmanlık
mevzuatına göre uzman olanlara, tıbbi kötü uygulama nedeniyle kendilerinden
talep edilebilecek zararlar ile kurumlarınca kendilerine yapılacak rüculara
karşı sigorta yaptırma zorunluluğu getirilmektedir. Bu düzenleme ile tıpta
kötü uygulamalar neticesinde, sağlık durumu kötüleşen veya sakat kalan veya
ölen hasta ve hasta yakınlarının zararlarının karşılanması amaçlanmaktadır.
Ek Madde 12’de,
sadece kamuda çalışan hekimler yönünden değil, özel sağlık kurumlarında
çalışan veya serbest olarak mesleğini icra eden hekimler yönünden de
mesleki mali sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunluluğu getirilmektedir.
Yaptırılacak sigortaların pirim ödemeleri, kamuda çalışan hekimler için
yarısı kendileri tarafından, diğer yarısı döner sermayesi bulunan
kurumlarda döner sermayeden, döner sermayesi bulunmayan kurumlarda, kurum
bütçelerinden karşılanacaktır. Özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışanların
sigorta primleri ise yarısı kendileri tarafından, kalan kısmı ise istihdam
edenlerce ödenecektir. Kuralda ayrıca istihdam edenlerce ilgili sağlık
çalışanı için ödenen sigorta priminin, hiçbir isim altında ve hiçbir
şekilde çalışanın maaş ve sair malî haklarından kesilemeyeceği
belirtilmektedir.
İptali
istenen ibareler ile anayasaya aykırılık gerekçeleri birlikte ele
alındığında, Anayasaya aykırılığın, mesleki mali sorumluluk sigorta
sistemine veya bu sigortanın zorunlu olmasına değil, kuralda yer alan primlerin
yarısının çalışanlarca karşılanmasına yönelik olduğu görülmektedir.
Dünyadaki birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de sadece hekimler yönünden
değil, ağır sonuçlar doğurma olasılığı bulunan diğer meslekler için de
mesleki mali sorumluluk sigortası uygulaması bulunmaktadır.
Zararı
karşılayan kuruluşlar yönünden uygulanan sistemlere bakıldığında; ABD’de
zararların özel sigortalar tarafından, İngiltere, Yeni Zelanda ve İsveç’te
kamu kuruluşları tarafından, Avustralya ve Fransa’da ise karma bir yapı tarafından
karşılandığı görülmektedir. Tıbbi hatalardan doğan zararların finansmanının
nereden karşılandığı yönünden uygulanan sistemlere baktığımızda; ABD’de
hekimlerin mesleki sigorta pirim ödemeleri ile finanse edildiği, İngiltere
ve İsveç’te sağlık kurumlarının katkıları ve kamusal fonlarla, Japonya ve
Fransa’da sağlık kuruluşları ve bağımsız sağlık çalışanlarınca, Yeni
Zelanda’da ise kamu kaynakları ile finanse edildiği görülmektedir. Bu
açıklamalar ışığında her ülkenin kendi sosyal ve ekonomik koşullarına göre
bir sistem belirlediği ve bu konuda tekdüze bir uygulamanın olmadığı
anlaşılmaktadır.
5947
sayılı Yasa ile getirilen sistemde ise zararların, yarısının kamu
kaynakları ile yarısının da çalışanların ödeyeceği sigorta primleri ile
karşılanması öngörülerek karma bir yapı benimsenmiştir. Pirim ödemeleri ile
ilgili olarak madde gerekçesinde de “Çalışanlar
ile istihdam edenlerin prim yükünü ve dolayısıyla riski paylaşmalarını
teminen primlerin yarısının çalışanlar tarafından ödenmesi öngörülmüştür”
denilmektedir. Yanlış uygulamalar
sonucu oluşacak riskin paylaşılmasında hekimlerin katkılarının olması,
diğer bir ifade ile zararın tazmininde hekimlerin de prim ödeyerek katkı
sağlaması, yasa ile getirilen zorunlu mesleki mali sigorta sisteminin
doğasına uygundur.
Ayrıca yanlış uygulama neticesinde oluşan zararın tek bir hekim
üzerinde bırakılmadan riskin, kurum ve çalışanı arasında paylaştırılması
sağlık hizmetlerinin niteliği ile de yakın ilişki içindedir. Sağlık
hizmetleri, muayene ve tedavi aşamalarında farklı hekimler tarafından
yürütülen, ani bir edim taşımayan ve belli bir süreye yayılan bir hizmet
çeşididir. Diğer taraftan hukukta asıl olan, herkesin kendi zararlı
eyleminin sonucuna katlanması gereğidir. Mesleki mali sorumluluk sigorta
primlerinin yarısını ödemek suretiyle de olsa bu sorumluluğa katılmak,
hekimler için getirilmiş bir güvence olarak görülmelidir. Aksi takdirde
kurumlarınca açılacak rücu davalarında mali sorumluluk tamamen hekimlerin
üzerinde kalabilecektir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu ibareler
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
İbarelerin Anayasa’nın 13. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ve Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe
katılmamıştır.
H-
Kanun’un 9. Maddesi İle 3153 Sayılı Radyoloji Radyum Ve Elektrikle Tedavi
Ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında Kanuna Eklenen Ek Madde 1’in
İncelenmesi
1- Maddenin Anlam Ve Kapsamı
Geçmişten
beri, radyoaktif yöntemler kullanmak suretiyle sağlık hizmeti sunan sağlık
personeli, kullanılan yöntemlerden kaynaklı olarak ve bu yöntemlerin
sağlığı bozucu etkileri nedeniyle, öteki sağlık personelinden farklı
çalışma koşullarına tabi kılınmıştır. Radyasyona maruz kalan personel için
farklı çalışma koşulları belirlenmesindeki temel amaç, bu kişilerin maruz
kaldığı radyasyon etkisinin minimum düzeye düşürülmesi suretiyle
sağlıklarının korunmasıdır. Yasakoyucu bu amaçla bazı yasalarda birçok
düzenleme getirmiştir. Getirilen bu düzenlemelere göre, iyonlaştırıcı
teşhis, tedavi veya araştırmanın yapıldığı yerler ile bu iş ve işlemlerde
çalışan personele; diğer çalışanlara göre daha az çalışma süresi, çalışma
süresi içinde doz limitlerinin aşılması halinde izin hakkı, her yıl yıllık
izinlerine ilaveten bir aylık sağlık izni hakkı (657 sayılı DMK m.103) ve
çalıştığı her 360 gün için 90 gün fiili hizmet süresi zammı hakkı(5510
sayılı SGK m. 40) verilmiştir.
İptal
istemine konu olan 5947 sayılı Yasa’nın 9. maddesindeki düzenleme,
iyonlaştırıcı radyasyonla teşhis, tedavi veya araştırmanın yapıldığı yerler
ile bu iş veya işlemlerde çalışan personelin haftalık çalışma süresinin 35
saat olduğunu belirten bir kuraldır. Maddede, 35 saat olarak belirtilen
süre, haftalık yapılacak azami çalışmanın ne kadar olacağını
göstermektedir. Ayrıca Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikte
belirtilen radyasyon dozu limitleri çalışılacak sürenin belirlenmesinde
dikkate alınacaktır. Çünkü dava konusu maddenin ikinci tümcesinde doz
limitlerinin aşılması durumunda haftalık çalışma süresinin 35 saatin altına
düşebileceği anlaşılmaktadır. Maddenin son tümcesinde ise doz limitlerinin
aşılmaması için alınması gereken tedbirler ile aşıldığı takdirde izinle
geçirilecek süreler ve alınacak diğer önlemlerin Sağlık Bakanlığınca
çıkarılacak yönetmelikle belirleneceği kural altına alınmıştır.
5947
sayılı Yasa’nın 19. maddesi ile yürürlükten kaldırılmadan önce
iyonlaştırıcı radyasyonla teşhis, tedavi veya araştırmanın yapıldığı
yerlerde çalışanlar da dahil olmak üzere, tüm sağlık personelinin haftalık
çalışma sürelerine, 2368 sayılı Sağlık Personelinin Tazminat ve Çalışma
Esaslarına Dair Kanun’un 2. maddesinde yer verilmişti. Bu maddedeki
düzenlemeye göre tüm sağlık personelinin haftalık çalışma süresi kural
olarak 45 saat, Yasa’nın 4. maddesindeki haklardan yaralanmayanlar için ise
40 saat olarak belirlenmişti. İyonlaştırıcı radyasyonla teşhis, tedavi veya
araştırmanın yapıldığı yerlerde çalışan personelin çalışma sürelerinin
günlük 5 saat olmak üzere haftalık 25 saat olduğuna ilişkin düzenleme ise
6.5.1939 tarihli Radyoloji, Radyom ve Elektrikle Tedavi Müesseseleri
Hakkında Nizamname’nin 22. maddesinde yer almaktaydı.
Yukarıdaki
açıklamalardan 5947 sayılı Yasa’nın dava konusu 9. maddesi ile getirilen
düzenlemeden önce, iyonlaştırıcı radyasyonla teşhis, tedavi veya
araştırmanın yapıldığı yerlerde çalışan personelin, yasayla belirlenmiş
çalışma sürelerinin asgari 40 saat olduğu, günlük 5 saat olmak üzere
haftalık 25 saatlik çalışma sürelerinin 1939 tarihli nizamname ile idare
tarafından belirlendiği anlaşılmaktadır.
2- Anayasaya Aykırılık Sorunu
Dava
dilekçesinde, 5947 sayılı Yasa’nın 9. maddesi ile 3153 sayılı Yasa’ya
eklenen Ek Madde 1 hükmü ile iyonlaştırıcı
radyasyonla teşhis, tedavi veya araştırmanın yapıldığı yerler ile bu iş ve
işlemlerde çalışan personelin çalışma sürelerinin artırıldığı, günlük
çalışma sürelerine yer verilmediği bu nedenle kuralın, söz konusu alanda
çalışan sağlık personelinin sağlığını korumaktan uzak, yaşam ve sağlık
hakkını ihlal eden bir düzenleme olduğu belirtilerek Anayasa’nın 2.,
5., 6., 7., 17., 49., 50., 56., 90. ve 128. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 5. maddesinde, “insanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlama” Devletin temel amaç ve görevleri
arasında sayılmış, 17. maddesinde, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını
geliştirme hakkına sahip olduğu, 50. maddesinde dinlenmenin çalışanların
hakkı olduğu, 56. maddesinde ise herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede
yaşama hakkına sahip bulunduğu belirtilmiştir.
Dava dilekçesinde kuralın Anayasaya aykırılığı ile ilgili iki konunun
üzerinde durulduğu görülmektedir. Üzerinde durulan ilk konu, iyonlaştırıcı
radyasyonla çalışan personelin çalışma sürelerinin 25 saatten 35 saate
çıkarılması ile ilgilidir. 2368 sayılı Yasa’da tüm sağlık personeli gibi
radyasyonla çalışan personel için de haftalık 40 veya 45 saat çalışma
süresi öngörülmüş, ancak bu süreler, radyasyonla çalışan personel için
idare tarafından yönetmelikle 25 saat olarak belirlenmiştir. Yeni
düzenlemede ise radyasyonla çalışan personelin haftalık çalışma süresi 35
saate indirilmiştir. Ayrıca idarenin, dava konusu kurala veya 657 sayılı
Yasa’nın 99. maddesine dayanarak çıkaracağı tüzük veya yönetmelikle yasada öngörülen azami çalışma süresinden
daha kısa çalışma süreleri belirleyebileceği kural altına alınmıştır.
Diğer taraftan, iptal istemine konu maddenin ikinci tümcesinde,
çalışma sürelerinin belirlenmesinde Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak
yönetmelikte belirtilen radyasyon dozu limitlerinin de dikkate alınacağı
belirtilmiştir. Yönetmelikte belirlenen radyasyon dozu limitlerinin
haftalık 35 saatten daha kısa bir çalışma süresinde aşılması durumunda bu
personelin çalışma süresinin Yasada belirlenen 35 saatten daha az
olabileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle dava konusu kuralın, radyasyonla
teşhis ve tedavi merkezlerinde çalışan personelin maddi ve manevi
varlıklarının gelişmesini engelleyen, çalışanların dinlenme haklarını ihlal
ederek sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarını sınırlayan bir
niteliği bulunmamaktadır.
Dava dilekçesinde üzerinde durulan ikinci konu ise yasayla
düzenlenmesi gereken konuların yönetmeliğe bırakılması nedeniyle kuralın
Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırı olduğu ile ilgilidir.
Anayasa’nın
7. maddesinde “Yasama yetkisi Türk Milleti adına
Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” denilmektedir. Yasama yetkisinin devredilmezliği
ilkesi, yasakoyucunun temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi çizmeden yürütmeye
yetki vermemesi, sınırsız, belirsiz bir alanı yönetimin düzenlemesine
bırakmamasını belirten bir ilkedir. Ancak yasakoyucu gerektiğinde
sınırlarını belirlemek koşuluyla bazı konuların düzenlenmesini idareye
bırakabileceği gibi sık sık değişik önlemler alınmasına veya bunların
kaldırılmasına gerek görülen ekonomik, teknik veya benzeri alanlarda temel
kuralları saptandıktan sonra ayrıntıların düzenlenmesini idareye
bırakabilir. Bu durum yasama yetkisinin devri olarak nitelendirilemez
Anayasa’nın
128. maddesinin ikinci fıkrasına göre, kamu personelinin özlük haklarına ilişkin
esaslarının kanunla düzenlenmesi gerekmektedir. Yasa ile düzenlenmesi
öngörülen konularda, yürütme organına, genel, sınırsız, esasları ve
çerçevesi belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmez. Ancak yasada temel
esasların belirlenerek çerçevesinin çizilmiş olması koşuluyla uzmanlık ve
teknik konulara ilişkin ayrıntıların yürütme organının takdir yetkisine
bırakılması Anayasa’nın 128. maddesine aykırılık oluşturmaz.
İptal istemine konu Ek Madde 1’in ikinci ve üçüncü tümcelerinde; radyasyon dozu limitlerinin belirlenmesi,
doz limitlerinin aşılmaması için alınması gereken tedbirler, doz
limitlerinin aşılması halinde izinle geçirilecek süreler ve alınacak diğer
önlemlerin, Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği
belirtilmiştir.
Radyasyon doz limitlerinin çalışılan kurum veya bölüme göre farklılık
gösterebileceği gibi teknolojik gelişmelerle de bu limitlerin zaman içinde
değişmesi olasıdır. Bu nedenle radyasyon doz limitlerinin belirlenmesi veya
bu limitlerin aşılmaması için alınacak önlemlerin tespitinin idareye
bırakılmasında Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.
İdareye bırakılan diğer bir konu ise doz limitlerinin aşılması
halinde izinle geçirilecek sürelerin belirlenmesi ile ilgilidir.
Radyasyonla tedavi hizmetlerinde çalışan personelin yukarıda da açıklandığı
üzere üç ayrı izin hakkı bulunmaktadır. Bunlardan ilki, devlet memuru
olmaları nedeniyle kullanacakları ücretli yıllık izinleri; ikincisi, her yıl, yıllık izinlerine ilaveten kullanacakları
bir aylık sağlık izni (657 sayılı DMK m.103); üçüncüsü ise dava konusu
fıkrada yer verilen ve doz limitlerinin aşılması halinde kullanacakları
izin. Bu izinlerden yıllık ücretli izin, devlet memuru olmakla; sağlık izni
ise radyasyonla teşhis veya tedavi yapılan bir bölümde çalışmakla hak
kazanılan izinlerdir. Dava konusu kuralda yer verilen ve radyasyon doz
limitlerinin aşılması halinde izinle geçirilecek süre için aynı şeyleri
söylemek olanaklı değildir. Her şeyden önce bu iznin kullanılması, çalışan
üzerinde belirlenen radyasyon doz limitlerinin aşılması koşuluna bağlıdır.
Belirlenen doz limitlerinin aşılmadığı dönemlerde çalışan için böyle bir
izin hakkının doğmayacağı açıktır.
Diğer taraftan iyonlaştırıcı radyasyonla teşhis, tedavi veya
araştırmanın yapıldığı yerlerde, radyasyon doz limitlerinin aşılması halinde
kullanılacak iznin süresi, aşılan dozun oranına bağlı olarak değişkenlik
gösterecektir. Aşılan radyasyon doz oranı çok az olduğunda, kullanılacak
izin süresi saatle ifade edilebilirken, bu oranın artması durumunda gün,
belki haftalarla ifade edilen bir izin söz konusu olabilecektir. Bu nedenle
kullanılması doz limitlerinin aşılması koşuluna bağlı olan ve aşılan doz
oranına göre değişkenlik gösterecek izin süresinin ayrıntılı olarak yasada
belirlenmesi olanaklı olmadığından, bu konunun düzenlenmesinin
yürütme organının takdir yetkisine bırakılması Anayasaya aykırılık
oluşturmaz.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 5., 7., 17., 50., 56. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2., 6., 49. ve90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
I-
Kanun’un 12. Maddesi
İle 926 Sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesine Eklenen (Ç) Fıkrasındaki İbare ve
Bentlerin İncelenmesi
1- Fıkranın Birinci Bendinde
Yer Alan “…Geçmemek Üzere…” İbaresinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 12. maddesi ile 926 sayılı Yasa’nın Ek
17. Maddesine eklenen (Ç) fıkrasının birinci bendindeki dava konusu
ibarenin, Türk Silahlı Kuvvetlerinde çalışan öğretim üyeleri, bölüm
başkanları ve servis şefleri ile akademik unvanı olmayan uzmanlar arasında
belirgin bir ücret farkı getirmeyerek, görülen hizmetin niteliği ve
niceliği dikkate alınmaksızın azami oranlarda eşitlik sağlandığı, ayrıca
idareye kuralda belirlenen üst sınırabağlı kalmak kaydıyla tazminat oranlarını belirleme yetkisi
verildiği belirtilerek, kuralın Anayasa’nın 2., 6., 7., 10., 55. ve 128. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda
adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık,
Anayasa’nın ve yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk
ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlettir.
926 sayılı
Kanun’un ek 17. maddesine eklenen (Ç) fıkrası, Türk Silahlı Kuvvetleri
kadrolarında görev yapan öğretim üyesi tabip, uzman tabip, uzman diş
tabibi, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen dallarda
bu mevzuat hükümlerine göre uzman olanlara, sağlık hizmetleri tazminatı
ödenmesini düzenleyen bir kuraldır. Söz konusu tazminatın yer aldığı (Ç)
fıkrasının birinci bendinde, sağlık hizmet tazminatı oranları, orgeneral
aylığına endeksli olarak, tabiplerin rütbe ve unvanları esas alınarak
belirlenmiş, ayrıca ödenecek miktarın bu kişilerin hizalarında gösterilen
oranları geçemeyeceği belirtilmiştir. Yasakoyucunun, çalışan personele
ücret veya benzeri bir ödeme yapılamasını öngörürken, hizmetin niteliği ve
niceliğinin yanı sıra ülkenin ekonomik ve mali kaynaklarını gözeterek üst
(tavan) sınır belirlemesi takdir yetkisi içindedir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu ibare Anayasa’nın
2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
İbarenin Anayasa’nın 6., 7., 10., 55. ve 128.
maddeleriyleilgisi görülmemiştir.
Serdar ÖZGÜLDÜR bu görüşe katılmamıştır.
2- Fıkranın İkinci Bendinin
İncelenmesi
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 12. maddesi ile 926 sayılı Yasa’nın Ek
17. Maddesine eklenen (Ç) fıkrasının ikinci bendinin, sivil kadrolarda
çalışan öğretim üyesi tabiplere tazminat ödenmesine ilişkin olduğu, bu düzenlemenin
GATA’da, tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen temel tıp bilimlerine ait
dallarda doktora yapan öğretim üyelerini kapsamadığı belirtilerek kuralın
Anayasa’nın 2., 10., 55., 130., 131. ve 132. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Fıkranın iptali istenen ikinci bendinde yasakoyucu,
TSK kadrosunda görevli sivil öğretim üyesi tabipler ile uzman veya uzman
olmayan tabip ve diş tabiplerine en yüksek devlet memuru aylığına endeksli
olarak, sağlık hizmetleri tazminatı ödenmesini öngörmüştür. Yasakoyucu ayrıca,
bu kişilerin unvan ve statülerine bağlı bir oran saptayarak, ödenecek
tazminat miktarının hizalarında gösterilen oranları geçemeyeceğini
belirtmiştir.
Dava konusu kural, askeri hastanelerde çalışan tüm
sivil tabipleri içine alacak bir düzenleme niteliğindedir. Yasakoyucu, bu
kuralda askeri hastanelerde çalışan öğretim üyelerinin yanında, 657 sayılı
Yasa’ya göre çalışan tabiplerin de sağlık hizmetleri tazminatından
yararlanmasını öngörmüştür. Bu açıdan bakıldığında unvanı veya statüsü ne
olursa olsun, dava konusu kuralın kapsamı dışında kalan sivil tabip
olmadığı açıktır. Ayrıca bu kuralla getirilen sağlık hizmetleri
tazminatının, Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında görevli sivil
personelin, hekim sıfatıyla hastalara verdikleri sağlık hizmeti koşuluna bağlı
bir ödeme olduğu da anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın
10. maddesinde belirtilen eşitlik ilkesi, aynı hukuki durumda bulunanlar
için söz konusudur. Aynı durumda bulunanların aynı, ayrı durumda
bulunanların ayrı kurallara bağlanması eşitlik ilkesini zedelemez. Yukarıda
da ifade edildiği gibi, sağlık hizmetleri tazminatı, GATA’da öğretim üyesi
olarak görev yapmanın değil “tabip” olma statüsünün bir sonucudur. Sivil ve
askeri tabipler ile tabip olmayan ancak temel tıp bilimlerinde doktora
yapmış olanlar aynı hukuksal konumda bulunmadıklarından düzenlemenin
eşitlik ilkesine aykırılık oluşturduğundan söz edilemez.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın
10. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 2., 55., 130., 131. ve 132.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Serdar ÖZGÜLDÜR bu görüşe katılmamıştır.
3- Fıkranın Üçüncü Bendinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 12. maddesi
ile 926 sayılı Yasa’nın Ek 17. Maddesine eklenen (Ç) fıkrasının üçüncü
bendindeki düzenleme ile sağlık hizmetleri tazminatının oranları ile usul
ve esaslarını belirleme yetkisinin yürütmeye bırakıldığı belirtilerek
kuralın Anayasa’nın 2., 6., 7. ve 128. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
926 sayılı Kanun’un Ek 17. maddesine eklenen (Ç) fıkrasının dava
konusu üçüncü bendi, fıkranın ilk iki bendinde asker ve sivil hekimlere
ödenmesi öngörülen sağlık hizmetleri tazminatının, oranları ile usul ve
esaslarının Maliye Bakanlığının görüşü, Genelkurmay Başkanlığının uygun
görüşü üzerine Milli Savunma Bakanlığınca belirleneceğini öngören bir
kuraldır. Bu kural uyarınca sağlık hizmetleri tazminatı oranları dava
konusu bentte belirlenen ilkeler çerçevesinde idare tarafından
belirlenecektir.
Anayasanın 2. maddesinde Türkiye
Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu; 7. maddesinde yasama yetkisinin Türk Milleti adına
Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği,
128. maddesinde ise memurların ve diğer kamu görevlilerinin aylık ve
ödenekleri ile diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.
926 sayılı Kanun’un Ek 17. maddesine eklenen (Ç) fıkrasının birinci
ve ikinci bendinde Yasakoyucu sağlık hizmetleri tazminatı alacak olan
kişileri rütbe ve statülerine göre ayırarak, bunlara ödenecek tazminat
oranın alt ve üst sınırını belirlemiş, ayrıca tazminatın hesaplanmasında
esas alınacak kıstas aylığa da yasada yer vermiştir. Dava konusu üçüncü
bentte ise; personelin rütbesi, unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi,
görev yeri ve özellikleri, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ve
mesleki uygulamaları ile riskli bölümlerde çalışma gibi hizmete katkı
unsurlarını ölçüt olarak belirleyip, idareye bırakılan alanın çerçevesini
çizerek ödenecek tazminatın, yapılan işin niteliği ile çalışanların
özelliklerine göre somutlaştırılması konusunda yetki vermiştir. Bu durumda konunun genel çerçeve ve esaslarının
yasada saptanmış olması nedeniyle ayrıntı ve uzmanlık gerektiren konuların
idarece düzenlenmesi için yetki verilmesinde Anayasa’ya aykırılık
bulunmamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7. ve 128. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın
Anayasa’nın, 6. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Serdar ÖZGÜLDÜR bu görüşe katılmamıştır.
J-
Kanun’un 13. Maddesi İle 926 Sayılı Yasa’ya Eklenen Ek Madde 26’nın
İncelenmesi
Dava
dilekçesinde 5947 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 926 sayılı Yasa’ya
eklenen Ek Madde 26 da, GATA ve TSK’ya bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında
öğretim üyesi veya tabip ihtiyacı doğması halinde bu kurumlarda görevlendirilecek
hekimlere görevlendirildikleri yere gitmeme hakkı tanınmamasının zorla
çalıştırma niteliğinde olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 13., 18. ve
90. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
5947
sayılı Yasa’nın 13. maddesiyle 926 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 26’nın
birinci fıkrasında, GATA ve bağlı eğitim hastaneleri ile TSK’ya bağlı
sağlık kurum ve kuruluşlarında tabip veya öğretim üyesi ihtiyacı doğması
halinde belirli bir dönem için veya ihtiyaç duyulması halinde haftanın
belirli gün veya saatlerinde veya belirli vakalar ve işler için TSK Sağlık
Komutanlığının talebi üzerine, Sağlık Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulu
tarafından öncelikli olarak görevlendirme yapılacağı belirtilmiştir.
Anayasa’nın 18. maddesinin birinci fıkrasında hiç
kimsenin zorla çalıştırılamayacağı belirtilmiş ve angarya yasaklanmıştır.
Çalışma ve iş görme kişinin serbest iradesiyle yüklendiği bir faaliyet ve
yükümlülüktür. Ancak bazı zorunlu hallerde sağlık hizmetlerinin aksamadan
yürütülmesi için kamu çalışanlarının başka bir
kurumda geçici olarak görevlendirilmesi zorla çalıştırma olarak
nitelendirilemez.
Dava
konusu kuralda yasakoyucu, döner sermaye geliri olmayan ve belli bir
hiyerarşi içinde yönetilen TSK’ya bağlı hastanelerde, tabip ihtiyacı olması
halinde çalışacak hekimlerin talebini beklemenin, askeri sağlık
hizmetlerinin yürütülmesinde zafiyete neden olacağını öngörerek ilgilinin
talebi olmaksızın görevlendirme yapılmasını kurala bağlamıştır. Ayrıca er,
erbaş ve rütbeli personelin tedavilerinin askeri hastanelerde yapılmasında
yürütülen hizmetin niteliğinden kaynaklanan zorunluluk bulunması nedeniyle
bu hastanelerdeki tabip ihtiyacının öncelikle ve talep olmaksızın
karşılanması gerekmektedir. Diğer taraftan askeri hastanelerde
görevlendirilecek öğretim üyesi veya tabiplerin haftalık çalışma
sürelerinin üniversite ve devlet hastanelerinde çalışanlarla aynı olması
dikkate alındığında dava konusu kuraldaki düzenlemenin zorla çalıştırma
niteliğinde olmadığı ve angarya sayılamayacağı açıktır.
Belirtilen
nedenlerle dava konusu kural Anayasa’nın 18. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın
Anayasa’nın 13. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
K-
Kanun’un 20. Maddesinin (b) Bendindeki “…ve (d)…” İbaresinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, 5947 sayılı Yasa’nın 20.
maddesinin (a) bendi ile üniversitelerde görev yapan öğretim üyelerinin
mesai dışında mesleklerini icra etme haklarının bir yıl uzatıldığı,
maddenin (b) bendinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi öğretim üyelerine sadece
altı aylık bir süre tanındığı belirtilerek, dava konusu ibarenin
Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptali
istenen “ve (d)” ibaresinin yer
aldığı 20. madde, 5947 sayılı Yasa’nın yürürlük maddesidir. Bu maddedeki
düzenlemeye göre Yasa’nın; 3. maddesi, 5. maddesiyle değiştirilen 2547
sayılı Kanunun 58. maddesinin (c) bendinin (2) numaralı alt bendinin son
paragrafı hariç olmak üzere 5. maddesi ile 19. maddenin (b) ve (e) bentleri
yayımı tarihinden bir yıl sonra, 30 Ocak 2011 tarihinde; 1. maddesiyle
değiştirilen 209 sayılı Kanunun 5. maddesinin yedinci fıkrası hariç olmak
üzere 1. maddesi ile 2, 7, 8, 12, 13, 14. maddeleri ve 19. maddenin (a),
(c) ve (d) bentleri yayımı
tarihinden altı ay sonra, 30 Temmuz 2010 tarihinde; diğer hükümleri ise
yasanın yayım tarihi olan 30 Ocak 2010 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Yasakoyucu
üniversitelerin tam gün sistemine göre çalışmasını öngören düzenlemelerin
bir yıl sonra, Sağlık Bakanlığına bağlı kurum ve kuruluşlar ile GATA ve
askeri hastanelerde ise Yasa’nın yayımlandığı tarihten itibaren altı ay
sonra tam gün sistemine geçilmesini öngörmüştür. Yasal bir düzenlemenin
yapılmasında kural, o düzenlemenin derhal yürürlüğe girmesidir. Ancak
yasakoyucu bazen sistem değişikliği içeren düzenlemelerde, hukuk devletinin
gereği olan hukuki güvenlik ve istikrar ilkeleri uyarınca, çalışanların
yeni sisteme uyum sağlayabilmeleri için yasanın yürürlülük tarihini
erteleyebilir. Dolayısıyla bir yasanın ne zaman yürürlüğe gireceğinin
tespiti yasakoyucunun takdir yetkisi içindedir.
Ayrıca
özel muayenehane işleten asker öğretim üyeleri ile üniversitede kısmi
statüde çalışan öğretim üyeleri aynı hukuksal durumda olmadıklarından
aralarında eşitlik karşılaştırması yapılamaz.
Açıklanan
nedenlerle dava konusu ibare Anayasa’nın 10. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
V-
İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın
153. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun, kanun hükmünde kararname veya
Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal
kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar.
Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi
ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı
günden başlayarak bir yılı geçemez” denilmekte, Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 53. maddesinin dördüncü
fıkrasında da bu kural tekrarlanarak, beşinci fıkrasında Anayasa
Mahkemesi’nin, iptal halinde meydana gelecek hukuksal boşluğu kamu düzenini
tehdit veya kamu yararını ihlâl edici mahiyette görürse yukarıdaki fıkra
hükmünü uygulayacağı belirtilmektedir.
21.01.2010
günlü, 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesi ile
değiştirilen, 209 sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile
Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında
Kanun’un 5. maddesinin dördüncü fıkrasının iptal edilmesi nedeniyle doğacak
hukuksal boşluk, kamu yararını ihlal edici nitelikte görüldüğünden,
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 2949 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 53. maddesinin
dördüncü ve beşinci fıkraları gereğince, bu fıkraya ilişkin İPTAL HÜKMÜNÜN,
KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA
YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE, 16.7.2010 gününde karar verilmiştir.
VI-
YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN İNCELENMESİ
21.1.2010
günlü, 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
1- 7.
maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının
birinci tümcesinde yer alan “ … bentlerden yalnızca birindeki …” ibaresi,
16.7.2010 günlü, E. 2010/29, K. 2010/90
sayılı kararla iptal edildiğinden, bu ibarenin, uygulanmasından doğacak
sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve
iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmî Gazete’de
yayımlanacağı güne kadar YÜRÜRLÜĞÜNÜN
DURDURULMASINA, Haşim KILIÇ ile Nuri NECİPOĞLU’nun karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- 1.
maddesiyle, 4.1.1961 günlü, 209 sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık
Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner
Sermaye Hakkında Kanun’un 5. maddesinin değiştirilen dördüncü fıkrasına
ilişkin iptal hükmünün süre verilerek yürürlüğe girmesinin ertelenmesi
nedeniyle bu fıkranın YÜRÜRLÜĞÜNÜN
DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
3- 3.
maddesiyle, 4.11.1981 günlü, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun
değiştirilen 36. maddesinin ikinci fıkrasının birinci tümcesinin yürürlüğünün
durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
4- 6.
maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Geçici Madde 57’nin “Bu süre
içerisinde talepte bulunmayanlar istifa etmiş sayılır.” biçimindeki son
tümcesinin, yürürlüğünün durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
5- 3.
maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’nın değiştirilen 36. maddesinin;
a- Birinci,
üçüncü ve dördüncü fıkralarına,
b- İkinci
fıkrasının ikinci tümcesine,
6- 4. maddesiyle,
2547 sayılı Yasa’nın 38. maddesinin değiştirilen birinci fıkrası ile
eklenen ikinci fıkrasının son tümcelerine,
7- 5.
maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’nın değiştirilen 58. maddesinin (h) fıkrasına,
8- 7.
maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinin değiştirilen;
a- İkinci
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “ … aşağıdaki …” ibaresine,
b- Üçüncü
fıkrasının “Sözleşmeli statüde olanlar da dahil olmak üzere mahalli
idareler ile kurum tabipliklerinde çalışan ve döner sermaye ek ödemesi
almayan tabipler işyeri hekimliği yapabilir.” biçimindeki dördüncü tümcesine,
9- 8.
maddesiyle, 1219 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 12’nin;
a-
Birinci fıkrasının son tümcesinde yer alan “…yarısı kendileri tarafından,
diğer yarısı …” ibaresine,
b- Dördüncü
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “… yarısı kendileri tarafından,
yarısı …” ibaresine,
10- 9.
maddesiyle, 19.4.1937 günlü, 3153 sayılı Radyoloji, Radiyom ve Elektrikle
Tedavi ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında Kanun’a eklenen Ek Madde
1’ine,
11- 12
maddesiyle, 27.7.1967 günlü, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanunu’nun ek 17. maddesinin (C) fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen
(Ç) fıkrasının;
a-
Birinci paragrafında yer alan “… geçmemek üzere …” ibaresine,
b-
İkinci paragrafına,
c-
Üçüncü paragrafına,
12- 13.
maddesiyle, 926 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 26’sına,
13- 20.
maddesinin (b) bendinde yer alan “…ve (d)…” ibaresine,
yönelik iptal
istemleri, 16.7.2010 günlü, E. 2010/29, K. 2010/90 sayılı
kararla reddedildiğinden, bu madde, fıkra, bent, tümce, bölüm ve ibarelere
ilişkin YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMİNİN REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
16.7.2010
gününde karar verildi.
VII- SONUÇ
21.1.2010
günlü, 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
A- 1- 1.
maddesiyle, 4.1.1961 günlü, 209 sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları
ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye
Hakkında Kanun’un 5. maddesinin değiştirilen dördüncü fıkrasının Anayasa’ya
aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
2- 3.
maddesiyle, 4.11.1981 günlü, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun
değiştirilen 36. maddesinin;
a- İkinci
fıkrasının birinci tümcesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Haşim KILIÇ, Şevket APALAK
ile Nuri NECİPOĞLU’nun karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
b- İkinci
fıkrasının ikinci tümcesi ile birinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarının
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
3- 4.
maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’nın 38. maddesinin değiştirilen birinci
fıkrası ile eklenen ikinci fıkrasının son tümcelerinin Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
4- 5.
maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’nın değiştirilen 58. maddesinin (h) fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
5- 6.
maddesiyle, 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Geçici Madde 57’nin “Bu süre
içerisinde talepte bulunmayanlar istifa etmiş sayılır.” biçimindeki son
tümcesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Haşim KILIÇ, Engin YILIDIRIM ile Nuri NECİPOĞLU’nun
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
6- 7.
maddesiyle, 11.4.1928 günlü, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinin değiştirilen;
a- İkinci
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “ … bentlerden yalnızca birindeki …”
ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Haşim KILIÇ ile Nuri NECİPOĞLU’nun karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
b- İkinci
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “ … aşağıdaki …” ibaresinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN ile Şevket APALAK’ın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
c- Üçüncü
fıkrasının “Sözleşmeli statüde olanlar da dahil olmak üzere mahalli
idareler ile kurum tabipliklerinde çalışan ve döner sermaye ek ödemesi
almayan tabipler işyeri hekimliği yapabilir.” biçimindeki dördüncü tümcesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
7- 8.
maddesiyle, 1219 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 12’nin;
a-
Birinci fıkrasının son tümcesinde yer alan “…yarısı kendileri tarafından,
diğer yarısı …” ibaresinin,
b- Dördüncü
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “… yarısı kendileri tarafından,
yarısı …” ibaresinin,
Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları
ve OYÇOKLUĞUYLA,
8- 9.
maddesiyle, 19.4.1937 günlü, 3153 sayılı Radyoloji, Radiyom ve Elektrikle
Tedavi ve Diğer Fizyoterapi Müesseseleri Hakkında Kanun’a eklenen Ek Madde
1’in Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
9- 12
maddesiyle, 27.7.1967 günlü, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun
ek 17. maddesinin (C) fıkrasından sonra gelmek üzere
eklenen (Ç) fıkrasının;
a-
Birinci paragrafında yer alan “… geçmemek üzere …” ibaresinin,
b-
İkinci paragrafının,
c-
Üçüncü paragrafının,
Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
10- 13.
maddesiyle, 926 sayılı Yasa’ya eklenen Ek Madde 26’nın Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
11- 20.
maddesinin (b) bendinde yer alan “…ve (d)…” ibaresinin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B- 1.
maddesiyle, 4.1.1961 günlü, 209 sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık
Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner
Sermaye Hakkında Kanun’un 5. maddesinin değiştirilen dördüncü fıkrasının
iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edici
nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü
fıkrasıyla 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun’un 53. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları gereğince,
bu fıkraya ilişkin İPTAL HÜKMÜNÜN,
KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA
YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,
16.7.2010
gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim
KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
|
|
|
|
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
|
|
|
|
Üye
Şevket APALAK
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
|
|
|
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
1- 5947
sayılı Yasa’nın 3. maddesi ile değiştirilen 2547 sayılı Yasa’nın 36.
maddesinin dava konusu ikinci fıkrasının birinci cümlesinde devamlı statüde
görev yapan öğretim elemanlarının Yüksek Öğretim Kanunu ve diğer kanunlarda
belirlenen görevler ve telif hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim
kurumlarından başka yerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başkaca
herhangi bir iş göremeyecekleri ve serbest meslek icra edemeyecekleri
belirtilmiştir.
Anayasa’nın 130. maddesinde üniversiteler konusunda
yasama organını bağlayan ilkelere özel olarak yer verilmiş ve
üniversitelerin, çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde
milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacıyla
kurulduğu, bu nedenle öğretim üyeleri ve yardımcılarının her türlü bilimsel
araştırma ve yayında bulunabilecekleri belirtilmiştir. Maddede yasama
organını bağlayan ilkeler, üniversitelerin özerkliği ve öğretim üyelerinin
bilimsel araştırma ve faaliyetleri ile ilgilidir. Dolayısıyla Anayasada,
üniversitelerin diğer kamu kurumlarından farklı değerlendirilmesi ve
öğretim üyelerine de kamu görevlisi olmakla birlikte genel sınıflandırma
içinde ayrı bir yer verilmesi, üniversitelerin ve öğretim üyelerinin
bilimsel araştırma ve yayın faaliyetleriyle ilgilidir. Anayasada belirtilen
bu konular dışında öğretim üyelerini diğer kamu görevlilerinden ayrıcalıklı
kabul etmeye imkân yoktur.
5947 sayılı Yasa’nın genel gerekçesi, dava konusu
cümlenin yer aldığı madde gerekçesi ve meclis görüşme tutanakları
incelendiğinde kuraldaki sınırlamanın, üniversitede görev yapan öğretim
elemanlarının bilimsel faaliyetleri ile ilgili olmadığı,genelde
tüm öğretim elemanlarını ilgilendirmekle birlikte özelde tıp fakültelerinde
görevli olan ve mesleğini serbest olarak da icra eden profesör ve
doçentlerin çalışma koşullarıyla ilgili olduğu açıktır. Dolayısıyla yasanın
anlam ve kapsamı dışında kalan ve yapılış amacına uygun olmayan bir değerlendirme
yapılarak kuralın Anayasa’nın 130. maddesine aykırılığı olduğu söylenemez.
Ayrıca Yasakoyucu, Anayasa’nın 130. maddesinde
üniversitelere verilen, ülke ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirme,
eğitim-öğretim, bilimsel araştırma ve yayın yapma gibi görevlerin yerine
getirilmesi amacıyla kamu görevlisi olan ve devamlı statüde çalışan öğretim
elemanlarının çalışma düzenine ilişkin kuralları belirleme yetkisine sahiptir.
Bu nedenle dava konusu kuralda Yasakoyucu, dışarıda serbest çalışma olanağı
yönünden ayrım yapılmaksızın tüm öğretim elemanlarının eğitim ve öğretimin
bütünlüğü yanında, özellikle yeni kurulan üniversitelerde, temel eğitimin
güçlenmesine olanak sağlayabilecek şekilde mesailerini üniversiteye
özgülemelerini öngörerek çalışma düzenine ilişkin belirlediği kuralların
Anayasada yer alan bilimsel özerkliğe aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
2-
5947 sayılı Yasa’nın 6. maddesiyle 2547 sayılı Yasaya eklenen Geçici Madde
57 de yasakoyucu üniversitelerde kısmi statüde görev yapan öğretim
üyelerinin herhangi bir koşula bağlı olmaksızın kanunun yayımlandığı tarihten
itibaren bir yıl içinde talepte bulunmaları halinde devamlı statüye
geçirileceğini belirtmiş, dava konusu ikinci cümlede ise bu süre içerisinde
talepte bulunmayanların istifa etmiş sayılacağını kurala bağlamıştır.
Yasakoyucu 5947 sayılı Yasa’nın 3. maddesiyle değişik 2547 sayılı Yasa’nın
36. maddesinde kısmi statüde çalışmaya yer vermediği için değişikliğin
yapıldığı tarihte bu statüde çalışanların durumlarının belirlenmesi
amacıyla dava konusu kuralı getirdiği anlaşılmaktadır.
Kamu hizmetine girişin ve
hizmet içinde yükselmenin koşulları, statü hukukunun gereği olarak
kanunlarla belirlenmektedir. Bu durum Anayasa'nın kamu hizmetine girme
hakkının düzenlendiği 70. maddesi ile kamu hizmeti görevlileriyle ilgili
genel ilkelerin düzenlendiği 128. maddesinden kaynaklanan bir
zorunluluktur. Yasakoyucu kamu hizmetinde, görevin gerektirdiği çalışma
düzeninin saptanmasını, saptanmış niteliklerin değiştirilmesini veya yürütülen
memuriyetin sona ermesine ilişkin koşulları Anayasa çerçevesinde kalmak
kaydıyla, takdir edebilme ve belirleme yetkisine sahiptir.
Yasakoyucu bu yetkisine
dayanarak 5947 sayılı Yasa ile üniversitelerde kısmi statüde çalışmaya son
vererek bu statüde çalışan öğretim elemanlarının devamlı statüye geçmeleri
için bir yıllık süre öngörmüştür. İptal istemine konu tümcede ise kısmi
statüde çalışanların devamlı statüye geçmek istememeleri halinde hukuki
durumlarının belirsizliğini ortadan kaldıran bir kural getirmiştir. Bu
kural gereğince kısmi statüde çalışanlardan, öngörülen sürede devamlı
statüye geçme konusunda talepte bulunmayanların istifa etmiş sayılacağı
belirtilmiştir. Yasakoyucunun devamlı statüye geçme konusunda talepte
bulunmamayı, istifa etmek şeklinde bir irade beyanı kabul ederek böyle bir
kural öngördüğü açıktır.
Ayrıca dava konusu cümlenin
yer aldığı kuralda yasakoyucu kısmi statüde çalışanların, devamlı statüye
geçmeleri konusunda bir yıllık geçiş süreci öngörmek suretiyle, kişilere
sosyal ve ekonomik olarak yeni duruma uyum sağlamalarına imkânı tanımıştır.
Kısmi statüde çalışmanın üniversite yönetim kurulunun görüşü ve rektörün
kararı ile iki yıllık dönem için öngörülmüş olması ve bu statünün,
çalışanlar açısından kazanılmış hak oluşturmadığı düşünüldüğünde iki yıllık
bir çalışma için kuralda öngörülen bir yıllık geçiş süresinin hukuk
devletinin gereği olan hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerine aykırı bir
yönü bulunmamaktadır.
3-
Yasakoyucu, iptali istenen ibarenin yer aldığı maddede, kamuda çalışan
hekimler için yeni bir çalışma sistemi getirmektedir. Kamu ve özel sağlık
hizmetlerinin ayrı organize edilmesi temeline dayandırılan bu sistemde,
kamuda ve özelde çalışan hekimler için bazı sınırlamalar getirilmiştir.
Yasakoyucu özel sağlık hizmeti sunumunun, kamu kurum ve kuruluşlarının
kaynakları ve imkanları kullanılmadan gerçekleştirilmesi için de maddenin
ikinci fıkrasının alt bentlerinde bazı kurallar belirlemiştir.
Anayasa’nın 17. maddesinin
ilk fıkrasında da herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme
hakkına sahip olduğu belirtilmiş, 56. maddesinin üçüncü fıkrasında ise “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve
verimi arttırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını
tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler” denilerek devlete,
herkesin maddi ve manevi varlığını geliştirmesi için gerekli şartları
hazırlama, kişilerin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini
sağlama görevi verilmiştir. Yasakoyucu devlete verilen bu görevin gereği
olarak, kısmi çalışmanın yasa gerekçesinde yer verilen sakıncalarını
ortadan kaldırmak, hasta-hekim ilişkisini muayene ile sınırlandıran çalışma
sistemine son vermek, hekimlerin hastalarını gereği gibi takip edebilmeleri
ve geri ödeme kuruluşlarınca kullanılan kamu kaynaklarının yerinde
harcanabilmesi için gerekli gördüğü önlemleri almak amacıyla, hekimlerin
çalışma koşullarını bazı kayıtlara tabi tutarak dava konusu ibarenin de yer
aldığı 5947 sayılı Yasa’nın 6. maddesinde yeni bir çalışma sistemi
getirmiştir.
Anayasa Mahkemesinin değişik
kararlarında da vurgulandığı üzere, Anayasada bir konuyla ilgili olarak
bağlayıcı (emredici ya da yasaklayıcı) kurallar yoksa Anayasal ilkelere
(eşitlik, kazanılmış haklara saygı, kanunla düzenleme gibi) aykırı olmamak
koşuluyla bu konunun düzenlenmesinin yasakoyucu’nun takdir yetkisine bırakıldığının
kabulü gerekir. Buna göre bireylerin yaşama, maddi ve manevi varlıklarını
geliştirme haklarına bağlı olarak Anayasa’nın 56. maddesinde devlete
verilen görevlerin yerine getirilmesine ve sağlık hizmetlerinin yürütülmesine
ilişkin yöntemin belirlenmesinin yasakoyucunun takdir yetkisi içinde
kaldığının kabulü gerekir.
Ayrıca kamuda çalışan hekimler
için getirilen yeni çalışma sisteminin, sağlık hizmetlerinin sunumunda
kamunun etkinliğini artırmak ve kamu kaynaklarının verimli kullanılması ile
herkesin eşit olarak bu hizmetlerden yararlanmasını sağlamak gibi
yasakoyucunun öngördüğü amaçların gerçekleşmesine uygun olup olmadığının değerlendirmesi
Anayasa yargısının konusu dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bu konuda
yapılacak değerlendirmeler yasama organın yetkisine müdahale niteliği
taşır.
Diğer taraftan kamu idaresi ve bu idare ile kamu
hizmeti görenler arasındaki ilişkiler, özellikle hizmete alınma, yükselme,
hizmet sunum şartlarının belirlenmesi ve hizmetten ayrılma gibi konular ve
öteki özlük hakları objektif hukuki tasarruflarla, başka bir deyimle ‘kural
tasarruflarla’ düzenlenir. Bu tasarrufların ana çizgileri Anayasada ve
özellikle; Anayasanın 123–129. maddelerinde gösterilmiştir. İdare ile memur
arasındaki bağlantı, özel hukukta olduğu gibi karşılıklı anlaşmalardan
doğan sözleşmelerle değil, kamu hizmetinin gereklerine göre önceden düzenlemiş
bu statüer kural-tasarruflarla sağlanır. Diğer hukuk alanlarında olduğu
gibi kamu hukuku alanında da Anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik gibi
düzenleyici tasarruflarla konmuş kurallar, kamu hizmetinin gerekleri,
gereksinmeleri gibi nedenlerle ve kondukları yöntemlere uyulmak, anayasaya
ve yasalara uygun düşmek kaydıyla her zaman değiştirilebilirler veya
kaldırılabilirler. Tersine bir kural getirilmekçe bu değişimden doğan yeni
duruma uymak, o statü içindeki herkes, her kamu görevlisi için zorunludur.
Bu nedenle statü hukukuna tabi olan kamu personelinin hizmet sunum
koşullarıyla ilgili düzenlemeler içeren iptal istemine konu ibarenin
Anayasaya aykırı bir yönü bulunmaktadır.
Yukarıda yer verilen
açıklamalar nedeniyle dava konusu kuralların Anayasa aykırı bir yönü
bulunmadığı kanısına vardığımdan, iptallerine dair çoğunluk kararına
katılmıyorum.
DEĞİŞİKOY
VE KARŞIOY GEREKÇESİ
11.4.1928 günlü 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinin, 5947 Sayılı Yasa’nın 7.
maddesiyle değiştirilen ikinci ve üçüncü fıkraları ile kısmi zamanlı
çalışma kaldırılarak kamuda çalışan hekimlere tam gün çalışma koşulu
getirilmiş, mesleğini serbest olarak icra etmek isteyen hekimlerin de
kamuyla bağlantıları kesilmiştir.
Anayasa’nın 128. maddesinde, “Devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve
sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür”
denilmektedir. Sağlık hizmetlerinin Devletin genel idare esaslarına göre
yürütmekle yükümlü olduğu aslî ve sürekli görevler kapsamında bulunduğu,
kamuda çalışan hekimlerin de memur statüsü içinde yer aldığı açıktır.
Ancak, Eğitim, Araştırma ve Uygulama Hastanelerinde, sağlık hizmetleri
yanında eğitim ve öğretim faaliyetlerini de yürüten hekimlerin, idare
hukuku bakımından memur kapsamında bulunsalar da üniversite öğretim üyeleri
ve yardımcıları gibi üstlendikleri görev ve sorumluluk bakımından memur
tanımına girmedikleri kendine özgü bir statüye sahip oldukları
görülmektedir. Buna göre, belirtilen statüde görev yapanların özlük hakları
düzenlenirken onların, eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve
danışmanlık yapmak, bilime hizmet etmek gibi özelliklerinin de gözetilmesi,
kamu hukuku kurallarına bu doğrultuda etki ve değer kazandırılması gerekir.
Dava konusu düzenleme ile söz konusu sağlık
kuruluşlarında çalışanların statüleri üstlendikleri görevin niteliğiyle
bağdaşmayacak biçimde sınırlandırıldığından, ayrıca kişinin, Anayasa’nın
17. maddesi ile güvence altına alınan yaşam hakkı kapsamında kendi hekimini
seçmesine olanak verecek biçimde de yapılandırılmadığından, sağlık hizmeti
veren ve alanlar yönünden Anayasal güvencelerin ve dengelerin gözetilmediği
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle 1219 Sayılı Yasa’nın 12.
maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasında yer alan dava konusu ibarenin
iptaline ilişkin çoğunluk görüşüne belirtilen farklı gerekçe ile
katılıyorum.
Öte yandan, 12. maddenin değiştirilen ikinci
fıkrasının ilk tümcesindeki, “aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki”
ibaresinin tümünün iptali istendiği halde sadece “aşağıdaki” sözcüğü
dışında kalan bölümünün iptaline karar verilmiştir. Böylece, söz konusu
tümceye yeni bir anlam ve içerik kazandırılmıştır.
Anayasa’nın 153. maddesinde, “Anayasa Mahkemesi bir
kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal
ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak
biçimde hüküm tesis edemez” denilmekte, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesinde ise Anayasa
Mahkemesi’nin taleple bağlı olduğuna işaret edilmektedir.
Bu durumda, iptal veya itiraz yoluyla yapılan
başvurularda “istem” belirli sözcük, ibare veya tümcelerle sınırlandırıldığı
halde bunların, bazı kelimeleri iptal edilerek Anayasa’ya uygun hale
getirilmeleri, yasa koyucunun öngörmediği yeni bir kural oluşturulması
sonucunu doğurduğundan, Anayasa’ya aykırı olduğu saptanan kuralın, istem
doğrultusunda tümünün iptal edilmesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu ibarenin tümünün
iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
KARŞI OY
Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün
Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 7.
maddesiyle11.4.1928 günlü,1219 sayılı Tababet ve Şuabatı
San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 12. maddesinin değiştirilen ikinci
fıkrasının birinci tümcesinde yer alan “….
aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki …” sözcüklerinin; Anayasa’ya
aykırı olduğu ileri sürülerek iptal edilmesi için başvurulmuştur.
Bu başvuru “….bentlerden yalnızca birindeki …” sözcükleri
yönünden Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiş, ancak ; “…aşağıdaki …” sözcüğü yönünden bu
istem reddedilmiştir.
Anayasa’nın 153. maddesinin ikinci fıkrasında “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun
hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu
gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.”
denilmektedir.
İptal başvurusu, iptali istenilen sözcükler
bölünmek ve “…aşağıdaki …” sözcüğü
iptal edilmemek suretiyle, maddede belirtilen sağlık kurum ve
kuruluşlarının tamamında mesleğin icra edilmesini sağlayacak biçimde yeni
bir uygulamaya yol açılmıştır.
Bu durum Anayasa’nın 153. maddesineaykırıdır.
Açıklanan nedenle “…aşağıdaki …” sözcüğünün de iptali gerekir.
KARŞIOY GEREKÇESİ
21.1.2010
günlü, 5947 sayılı Kanun’un 12. maddesi ile 926 sayılı Kanun’un Ek 17.
maddesine eklenen (ç) fıkrasının birinci bendinde; Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında
bulunan askeri sağlık personeline, rütbelerine göre ödenmesi öngörülen
sağlık hizmetleri tazminatının, orgeneral aylığına indeksli olarak
çizelgede gösterilen oranları geçemeyeceği belirtilmekte, ancak ödenecek
asgari tazminat sınırı gösterilmemektedir. Bir örnek olmak üzere, sözkonusu
çizelgede belirtilen öğretim üyesi bir tabip albayın alabileceği “azami”
sağlık hizmetleri tazminatı, orgeneral aylığının brüt tutarının %550’si
olup, alabileceği “asgari” miktar belirtilmediğinden; teorik olarak bu
sağlık personeline %1 ödeme yapılabilecek demektir. Diğer bir deyişle, %1
ile %550 arasında idarenin takdirine bıkarılmış bir tazminat söz konusudur.
Bu saptama ışığında, iptali istenen birinci bentteki “geçmemek üzere”
ibaresi ölçülü ve belirli olmadığından ve askeri sağlık personeli
bakımından bir güvence sağlamadığından; kural Anayasa’nın 2. maddesinde
öngörülen hukuk devleti ilkesine aykırı olup iptali gerekir.
(ç)
fıkrasının ikinci bendi yönünden de aynı gerekçe geçerli olup; Türk Silahlı
Kuvvetleri kadrolarında görevli sivil öğretim üyesi tabipler bakımından da
aynı ölçüsüzlük ve belirsizlik sözkonusudur. Bu bakımdan, ikinci bentteki
“…geçmemek üzere…” ibaresinin de iptali gerekir.
(ç) fıkrasının
üçüncü bendinde, ödenmesi öngörülen sağlık hizmetleri tazminatının oranları
ile usul ve esasların, belirtilen kriterler gözetilerek Maliye
Bakanlığı’nın görüşü, Genelkurmay Başkanlığı’nın uygun görüşü üzerine Milli
Savunma Bakanlığı’nca belirleneceği öngörülmektedir. Yukarıda belirtildiği
üzere, %1 ile%550 arasında hukuken
kabulü mümkün olmayacak bir takdir aralığına yer veren, belirtilen üç kamu
idaresi arasında uzlaşma olmaması halinde tazminat ödenmesini imkânsız hale
koyan, kamu personeli bakımından yeterli güvence öngörmeyen bu düzenleme de
Anayasa’nın 7 ve 128/2. maddelerine açıkça aykırı olup, iptali gerekir.
Açıklanan
nedenlerle, anılan fıkra ve bentlere ilişkin iptal isteminin reddi
yolundaki çoğunluk kararına katılmıyorum.
EK GEREKÇE
21.1.2010
günlü, 5947 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 4.1.1961 günlü, 209
sayılı Kanun’un dördüncü fıkrası, Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları
ile Esenlendirme (rehabilitasyon) Tesislerinde görev yapan sağlık
personeline döner sermaye gelirlerinden yapılacak ek ödemeleri
düzenlemektedir. Çoğunluk iptal gerekçesinde, yapılacak sözkonusu
ödemelerin alt sınırının bulunmaması Anayasa’nın 2. maddesine aykırı
görülmüştür. Bu gerekçeye katılmakla birlikte, kamu hastanelerinde görevli
sağlık personelinin temel aylığının neredeyse iki üç katına ulaşabilen bir
ödemenin bu şekilde farazi bir gelir kalemine bağlanması, ilgili döner
sermayenin zorunlu giderleri karşılayamaması ve personele ödemede
zaafiyetle karşılaşılması halinde, emeğin karşılığı olan bir ödemenin
yapılamayacak hale gelmesi, uygulamada her zaman ortaya çıkabilecektir. Bir
sosyal hak olan sağlık hakkının yaşama geçirilmesinde çok önemli rol oynayan
sağlık görevlilerinin insan sağlığı ile ilgili yoğun mesailerinin
karşılığını tam olarak alabilmeleri ve bunun maaş olarak kendilerine
yansıtılması gerekliyken; maaşın düşük tutulup, kalan gelirlerinin döner
sermaye gelirleri gibi farazi bir kaleme bağlanması, üstelik bu kalem
gelirlerinin gerçek manada sosyal güvenliklerine yansıtılmayarak,
emekliliklerinde almaları gereken aylıkların da bu nedenle düşük kaldığı
izahtan varestetir.
Açıklanan nedenle,
Anayasa’nın 49. maddesine de aykırı düşen kuralın bu gerekçeyle de iptali
gerektiğini değerlendiriyorum.
KARŞIOY GEREKÇESİ
1-21.1.2010 günlü, 5947 sayılı Kanun’un 8. maddesiyle
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a
eklenen Ek Madde 12 ile kamu sağlık kurumları ile özel sağlık kurum ve
kuruluşlarında çalışan veya mesleklerini serbest olarak icra eden tabipler,
diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar için, tıbbi
kötü uygulama sebebi ile kişilere verebilecekleri zararlar ile bu sebeple
kendilerine yapılacak rücuları karşılamak üzere mesleki mali sorumluluk
sigortası yaptırma zorunluluğu getirilmiş ve iptal davası dilekçesiyle
anılan maddenin birinci ve dördüncü fıkralarında belirtilen, kamu sağlık
kurum ve kuruluşlarında ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışanların
sigorta primlerinin yarısının kendileri tarafından ödeneceğine ilişkin
ibarelerin iptali talep edilmiştir.
Anayasa’nın
40/3, 125/6 ve 129/5. maddelerinin açık düzenlemeleri karşısında, “kamu”
sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan sayılan sağlık personelinin bu
görevleri esnasında tıbbi kötü uygulama sebebi ile kişilere verebilecekleri
zararlar bakımından kendilerine karşı ilgililerce tazminat davası
açılabilmesi mümkün değildir. Öğreti ve idari yargı uygulamasında açıkça
belirtildiği üzere, “idarenin ajanı” sıfatıyla üçüncü kişilere verilen bu
zararlar ifa edilen kamu görevinden soyutlanamaz ve bir “görev kusuru”
teşkil ettiklerinden, bu zarara yol açan sağlık personeline karşı değil,
ancak bir tam yargı davası biçiminde ve sözkonusu ajanı (sağlık mensubunu)
istihdam eden idareye karşı açılacak bir dava ile bu zararların tazmini
talep edilebilir. Bu anayasal sistem uyarınca, muhatap öncelikle hizmetin
sahibi idare olup; idari yargı yerince bir hizmet kusuru ya da kusursuz
sorumluluk tespiti yapılmadan, maddede belirtilen kamu sağlık personelinden
“ileride ya böyle bir zarara sebebiyet verirse” faraziyesine göre öngörülen
mesleki mali sorumluluk sigortası priminin yarısının, kamu görevlisi
statüleri devam ettiği sürece alınmaya devam edilecek olması Anayasa’ya
açıkça aykırıdır. Sigortacılık sisteminin esasını irade serbestisi teşkil
etmekle beraber, kamu yararı gibi nedenlerle yasa koyucunun kimi durumlarda
zorunlu sigorta öngörmesi elbet tek başına Anayasa’ya aykırılık teşkil
etmez. Nitekim karayolunda seyredecek taşıtlar yönünden böylesine bir
mecburi mali sorumluluk sistemi mevcuttur. Ancak, yukarıda ifade edildiği
üzere, bu konuda Anayasa’da açıkça bir düzenlemenin mevcudiyeti karşısında,
kamu görevlisine ileride zarara yol açabileceği düşüncesiyle mecburi
sigorta öngörülemez. Olsa olsa kamunun tüm primi kendisi karşılamak üzere
böyle bir sigorta yaptırması sözkonusu olabilir ya da bu husus ilgili
sağlık personelinin ihtiyarına bırakılabilir. Oysa, iptale konu
düzenlemeyle Anayasa’nın belirtilen ilkeleri ihlâl edilerek, sayılan kamu
görevlisi sağlık personeline sigortacılık mantığını esas alan bir zorunlu
sigorta esası öngörülmüş; tıbbi tedaviden doğan bir sorumluluk hali
sözkonusu olmadan “farazi” tıbbi kötü uygulama sebebi ile kişilere
verilecek zararların karşılanmasına yönelik bir sistem teşkiline
gidilmiştir.
Açıklanan
nedenlerle, Ek Madde 12’nin birinci fıkrasındaki “…yarısı kendileri
tarafından, diğer yarısı…” ibaresinin Anayasa’nın 40/3, 125/6 ve 129/5.
maddelerine aykırı düştüğünden iptali gerektiği kanısına vardığımızdan; red
yolundaki çoğunluk kararına katılamıyoruz.
2-Ek Madde 12’nin dördüncü fıkrasında ise
özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışanların sigorta primlerinin
yarısının, belirtilen sağlık personelince ödeneceği düzenlemesi de
Anayasa’nın 2. ve 48. maddelerine açıkça aykırıdır. Bir tabibin, diş
tabibinin ya da uzmanın dilediği özel sağlık kurum ve kuruluşunda
çalışması, çalışma şartlarını belirlemesi, sözleşme yapması onun “çalışma
ve sözleşme hürriyeti”nin doğal bir yansıması olup; buralarda ifa edilen
sağlık hizmeti nedeniyle üçüncü kişilere verilecek zararlardan dolayı da
ilgilisinin adliye mahkemesinde hem sağlık personeline, hem istihdam eden
özel sağlık kurum ve kuruluşuna (ya da ikisine birlikte) tazminat davası
açabileceği izahtan varestedir ve esasen kökleşmiş uygulama da bu
doğrultudadır. Anayasa’nın 36. maddesinin doğal bir uygulaması olan bu
sistem dışında, kamu görevlisi olmayan sağlık personeli bakımından ileride
doğabilecek “farazi” zararlardan söz edilerek mecburi bir sigorta sistemi
öngörülmesi ve karşılığı olan primlerin yarısının özgür iradeleri dışında
bu sağlık personelinden alınması sonucuna yol açan kural açıklanan nedenle
Anayasa’nın 2, 36 ve 48. maddelerine aykırı düştüğünden iptali gerekirken,
aksi yöndeki karara da katılamıyoruz.
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
AZLIK OYU
I- 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına
ve Bazı Kanunlarda Değişiklik yapılmasına Dair Kanun’un 3. maddesinin
değiştirdiği 2547 sayılı Yasa’nın 36. maddesinin 1. fıkrasındaki öğretim
elemanlarının devamlı statü de görev yapacağına ilişkin kuralın iptali
istemi aynı günlü kararla reddedilmiştir.
Devamlı statünün reddi ile Anayasa’nın 128.
maddesindeki kamu hizmetlerinin asli ve sürekliliği ilkesi karşısında, aynı
maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinin de devamlı statüyle ilgili
olması gereken zaman dilimini kapsaması gerekir. Birinci fıkranın reddi
mesai zamanıyla ilgili sonuç vereceğinden ikinci fıkranın aynı şekilde yorumlanmasını
gerektirmekte ve yasakların kamu görevlilerinin çalışma süreleriyle ilgili
genel ilkeler ve anayasal yaklaşımlar doğrultusunda mesaiye bağlı olduğu
sonucunu vermektedir.
Belirtilen zaman sınırlaması ve devamlı statünün
mesaiyle bağlı yapısı karşısında kuralda bu yorumla Anayasa’ya aykırılık
bulunduğu söylenemez.
Bu nedenlerle, 36. maddenin ikinci fıkrasına
ilişkin iptal isteminin devamlı statüyle ilgili sonuç ve değinilen
gerekçelerle bu yönde yorum yapılarak ve mesai zamanıyla ilinti
vurgulanarakreddi gerekmektedir.
II- Anayasa’nın 153. maddesinde Anayasa Mahkemesinin
bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal
ederken kanun koyucu gibi hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde
hüküm tesis edemeyeceği kurala bağlanmaktadır.
İptal istemine konu Yasa’nın 7. maddesiyle
değiştirilen 1219 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin ikinci fıkrasındaki
ibarenin kısmen iptali durumunda yukarda belirtilen ilkenin göz önünde
tutulmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü ibaredeki “ aşağıdaki” sözcüğünün iptal
dışı bırakılması, iptal gerekçesinin ve sonucunun kaçınılmaz akışı
kapsamında görülmemiştir. İptal kararının olası sonuçlarının yasama
organınca değerlendirilmesi olasılığı da istemin tümüyle iptalini
gerektirmektedir. İptal edilen ibaredeki “bentlerden” sözcüğü “aşağıdaki”
şeklinde bir göstergeye gereksinim içindedir. Başka bir deyişle “aşağıdaki”
sözcüğü, onu izleyen ibareyi bütünleyen bir işlev gördüğünden, iptal edilen
kısımdan ayrılamaz niteliktedir.
Bu oluşa uygun olmayın kısmı iptalinin Anayasanın
153. maddesine uygun düşmediği, belirlenen aykırılığın İbarenin tümü için
geçerli olduğu düşüncesiyle dava konusu ibaredeki “aşağıdaki” sözcüğünün de
iptali gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle kararın belirtilen bölümlerine
karşıyım.
KARŞIOY GEREKÇESİ
5947
sayılı Yasa’nın 6. maddesiyle ilgili Nuri NECİPOĞLU’nun karşıoyuna aynen
katılıyorum.
KARŞIOY GEREKÇESİ
1- 5947 sayılı Yasa’nın 3. maddesi
üniversitelerde çalışacak öğretim elemanlarının çalışma sistemini ve bu sistemle
ilgili çalışma koşullarını düzenleyen YÖK Kanunu’nun 36. maddesinde
değişiklik yapmaktadır.Yasakoyucu
36. maddenin birinci fıkrasında tüm öğretim elemanlarının üniversitelerde
devamlı statüde görev yapacaklarını belirledikten sonra dava konusu ikinci
fıkranın birinci tümcesinde de bu statünün gereği olan çalışma koşullarına
yer vermiştir. Buna göre öğretim elemanları Yüksek Öğretim Kanunu ve
diğer kanunlarda belirlenen görevler ve telif hakları hariç olmak üzere,
yükseköğretim kurumlarından başka yerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya
özel başkaca herhangi bir iş göremez ve serbest meslek icra edemezler.
5947 sayılı Yasa’nın
yapılış amacı ile genel gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde yasakoyucu
dava konusu kuralda üniversitelerde çalışan öğretim elemanlarının eğitim
veya bilimsel faaliyetlerini değil kamu görevlisi olmaları nedeniyle
çalıştıkları statüyle bağdaşmayan işleri yasaklamaktadır. Ayrıca dava
konusu kuralın genelde tüm üniversiteleri, özelde tıp fakültesinde görevli
öğretim üyelerini ilgilendirdiği dikkate alındığında yasakoyucunun, sağlık sorunlarının çözüme bağlanması
ve tıp eğitiminin geliştirilmesi amacıyla, bu fakültelerde görev yapan
hocaların, mesailerinin tamamını bilimsel çalışmalara ve üniversite
polikliniklerine başvuran hastalara ayırmalarını zorunlu görerek, buna göre
çalışma koşullarını belirlediği açıktır. Bu nedenle üniversitelerin
bilimsel özerkliği ile öğretim elemanlarının bilimsel faaliyetleri dışında
kalan konuları kapsayan dava konusu tümcede yer alan düzenlemenin
Anayasa’nın 130. maddesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
2- 5947 sayılı Yasa’nın 6. maddesiyle 2547sayılı YÖK Kanunda yapılan
değişiklik sonucu kamuda çalışan diğer tüm personelde olduğu gibi, öğretim elemanlarının
da devamlı statüde çalışmaları öngörülmüştür. Kısmi statüde çalışma
kaldırıldığından dolayı, Yasa’nın yayımlandığı tarihte kısmi statüde
çalışanların hukuksal durumlarının belirlenmesi amacıyla Geçici Madde 57’de
bir kısım kurallar getirilmiştir. Maddedeki düzenlemeye göre kısmi statüde
çalışan öğretim üyeleri, herhangi bir koşul aranmaksızın talep etmeleri
halinde devamlı statüye geçebilecektir. Yasakoyucu kısmi statüde
çalışanların özel durumlarını göz önünde bulundurarak, devamlı statüye geçme
konusunda ayrıca bir yıllık süre öngörmüştür. Belirlenen bu sürenin kısmi
statüde çalışanların pozisyonlarını ayarlamaları için makul olduğu kabul
edilmelidir. Çünkü kısmi statüde çalışanlar bu çalışmalarının iki yıllık
bir dönem ile sınırlı olduğunu bilerek üniversitede görev alırlar. İki
yıllık sürenin sonunda görevlerinin devamı konusunda yeni bir karar alınmaması
halinde, üniversitedeki kısmi çalışmaları yasa gereği kendiliğinden sona
erecektir. Dolayısıyla kısmi statüde çalışan öğretim üyeleri, bu çalışmalarının
iki yıllık bir dönemle sınırlı olduğu bilinciyle üniversite dışındaki
serbest çalışmalarını planladığı, iki yıllık bir çalışma dönemi için dava
konusu tümcede yasakoyucunun bir yıl geçiş süresi tanımış olması, hukuk
devletinin gereği olan hukuki güvenlik ve istikrar ilkelerine aykırılık
taşımaz.
Açıklanan nedenlerle iptal edilen
kuralın Anayasaya aykırı bir yönü bulunmadığı kanaatine vardığımızdan iptal
yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
3- Dava
konusu ibarenin yer aldığı 5947 sayılı Yasa’nın 7. maddesi, 1219 sayılı
Kanun’un 12. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında değişiklik yapan ve
hekimlerin çalışma koşullarını yeniden düzenleyen bir kuraldır. Bu kural
ile hekimlerin çalışma koşullarında yapılan en önemli değişiklik; kısmi zamanlı
çalışmanın kaldırılması, kamuda çalışan hekimlere tam gün çalışma koşulu
getirilmesi ve mesleğini serbest olarak icra etmek isteyen hekimlerin kamu
ile olan bağlarının kesilmesidir.
Anayasa’nın 56. maddesinin üçüncü fıkrasında “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve
verimi arttırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık
kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler” denilerek
devlete, herkesin maddi ve manevi varlığını geliştirmesi için gerekli
şartları hazırlama, kişilerin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlama görevi verilmiştir.
Yasakoyucu 56. maddede devlete verilen bu görevin
gereği olarak, kamuda çalışan hekimlerin kısmi zamanlı çalışmalarının
kişilerin yaşama, maddi ve manevi varlıklarını geliştirme haklarına olumsuz
etkileri olduğu değerlendirmesi ile dava konusu kuralda yer verilen yeni
bir çalışma sistemini getirmiştir. 1219 sayılı
Yasa’nın 12. maddesi ile getirilen bu sisteme göre, tabipler, diş tabipleri
ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, maddenin ikinci fıkrasında
yer verilen bentlerden yalnız birinde yer alan kurumlarda mesleklerini
icara edebilecektir.
Her şeyden önce Anayasada bir konuyla ilgili olarak
emredici ya da yasaklayıcı kurallar yoksa, eşitlik, kazanılmış haklara
saygı, kanunla düzenleme gibi Anayasal ilkelere aykırı olmamak koşuluyla bu
konunun düzenlenmesinin yasakoyucu’nun takdir yetkisine bırakıldığının
kabulü gerekir. Bu bağlamda bireylerin hayatlarını beden ve ruh sağlığı
içinde sürdürmelerini kolaylaştıracak yöntemlerin nelerden ibaret olduğunun
belirlenmesi ile sağlık hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Anayasa da
bağlayıcı bir kural bulunmadığına göre bu konuda yapılacak düzenlemeler
yasakoyucunun takdir yetkisi içinde kalmaktadır.
Ayrıca yasakoyucu 5947 sayılı Yasa’nın genel
gerekçesi ile dava konusu ibarenin yer aldığı madde gerekçesinde mevcut çalışma sisteminin; kamu kurumunda verimlilik azalması ve
hastanın bilinçli veya durumsal olarak özel sektöre yönlendirilmesi
sonucunu doğurduğu, hekimlerin bir yandan kamu hizmeti sunarken, diğer
yandan sundukları bu hizmetten tam olarak soyutlanamayan özel meslekî
faaliyette bulunma ayrıcalığı olarak tanımlanabilecek kısmî zamanlı çalışma
düzeninin, halkın sağlık hizmetine erişimini olumsuz yönde etkilediği,
kısmî zamanlı çalışan hekimlerin kamu sağlık kurumları dışında verdiği
hizmetin, kamunun yükünü paylaşılmak yerine, bazen kamusal hizmete erişim
aracı hâline getirildiği, hekimlerin çalışma sisteminin, kamu yararı ile
birey yararı arasında çıkar çatışmasına fırsat vermeden, kamusal
kaynaklarla oluşturulmuş olan kadroların her koşulda kamu yararına hizmet
eder hâle getirilmesinin güvence altına alınması gerektiği, hekimle hastası
arasında doğrudan para ilişkisi bulunması, hastaların sağlık hizmetine
erişimini zorlaştırdığı ve bu durumun hekimlik mesleğinin itibarı açısından
da kabul edilemez sonuçlara neden olduğu, hekimlerin, mesai açısından ve
zihinsel olarak bölünmüşlük yaşamadıkları, hasta memnuniyetini daha kolayca
hedefleyebildikleri, emeklerini bir noktada yoğunlaştırabilecekleri ortamın
oluşturulmasında zorunluluk bulunduğu gibi kamu yararı amacı taşıyan
nedenlere dayanarak yeni bir çalışma sistemi getirdiğini belirtmiştir.
Kamu yararı amacıyla getirildiği
anlaşılan bu çalışma sisteminin, bireylerin yaşama, maddi ve manevi varlıklarını
geliştirme, hayatını, beden ve ruh
sağlığı içinde sürdürmelerine elverişli bir yöntem olup olmadığının takdiri
Anayasaya Mahkemesinin değil yasama organın
görevi içinde kalmaktadır. Dolayısıyla sağlık sorunlarının çözümü için
getirildiği anlaşılan ve kamuda görevli hekimlerin çalışma koşullarını
düzenleyen kuralın Anayasaya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle iptal edilen
kuralların Anayasaya aykırı bir yönü bulunmadığı kanaatine vardığımdan iptal
yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
|