|
Yargıtay 3. Hukuk Dairesinden:
Esas No: 2009/18183
Karar
No: 2010/2653
YARGITAY İLAMI
İncelenen Kararın
Mahkemesi: Eşme Sulh Hukuk Mahkemesi
Tarihi: 26/11/2008
Numarası: 2005/186-2008/570
Davacı: Mehmet ARAN Vek. Av.
Yasal KONSOL
Davalı: Güllü Bel. Başk. Vek. Av. Ali ARIK
Dava
dilekçesinde davalı tarafça 1.002,50 TL alacağın tahsili amacıyla girişilen
takip nedeniyle borçlu olmadığının tesbiti istenilmiştir.
Mahkemece davanın kısmen kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekilinin
talebi üzerine kanun yararına bozulması için Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAYK ARARI
Temyiz
isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.
Davacı
vekili dilekçesinde; davalı tarafça müvekkili aleyhine girişilen icra
takibine konu 1.002,50 TL alacak nedeniyle borçlu olmadıklarının tespiti
ile icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı
vekili, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece,
benimsenen bilirkişi raporuna göre davanın kısmen kabulü ile davacının
davalıya 1.002,50 TL borçlu olmayıp 917,09 TL borçlu olduğunun tespitine
(kesin olarak) karar verilmiştir.
Borçlar
Kanununun 104/son maddesi uyarınca geçmiş günler faizinin tediyesinde
temerrüt sebebiyle faiz yürütülemez.
Öte
yandan, gecikme zammının faiz niteliğinde olduğu Yargıtay'ın yerleşmiş
görüşlerindendir (HGK. 16.6.2004 tarih 2004/19-357
E. 2004/360 K., HGK. 18.2.2004 tarih 2004/10-104
E. 2004/94 K.).
Somut
olayda; davalı tarafça başlatılan takipte, alacağın takip tarihinden
itibaren işleyecek faizi ile tahsili talep edilmiştir. Hükme esas alınan
bilirkişi raporunda ise davacının borcunun 383,95 TL asıl alacak, 533,14 TL
gecikme zammı olmak üzere toplam 917,09 TL olduğu bildirilmiştir. Buna göre
mahkemece hüküm altına alınan alacak içerisinde takip tarihine kadar
işlemiş gecikme zammının bulunduğu gözetilmeden, BK. 104/son maddesine
aykırı olarak faize faiz yürütülmesi sonucunu doğuracak şekilde hüküm
kurulması doğru görülmemiştir.
Açıklanan
nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin kabulü ile
hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, gereği yapılmak üzere
kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
gönderilmesine, 22.2.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
—— • ——
Yargıtay 3. Hukuk Dairesinden:
Esas No: 2009/21450
Karar
No: 2010/5045
YARGITAY İLAMI
İncelenen Kararın
Mahkemesi: Beyşehir Asliye Hukuk (Hakem Sıfatıyla) Mahkemesi
Tarihi: 16/1/2009
Numarası: 2005/412-2009/5
Davacı: Beyşehir Mal. Müd. Vek. Av. İbrahim KARPUZ
Davalı: Doğanbey Belediye Başkanlığı Vek.
Av. Hüseyin ÇELİK
Dava
dilekçesinde 115.100.13 TL alacak ve 120.400.67 TL işlemiş faiz olmak üzere
235.580 TL'nin masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir.
Mahkemece davanın reddi cihetine gidilmiş, hükmün Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının 17.12.2009 tarih ve 2009/276091 sayılı yazılarıyla kanun
yararına bozulması istenilmiştir.
YARGITAY KARARI
Temyiz
isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.
Davacı hazine vekili dilekçesinde, davalı Doğanbey
Belediyesinin 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkındaki Kanunun 4. maddesi
uyarınca kendisine tahsis edilen kaynak suyunun fazlasını memba suyu olarak
sattığı, hakkı olmadığı halde kiraya verdiği ve haksız olarak gelir elde
ettiğini belirterek sebepsiz zenginleşen davalıdan 115.100,13 TL alacak ve
120.400,67 TL yasal faizi olmak üzere 235,580 TL alacağın davalıdan
tahsilini talep etmiştir.
Mahkemece
hakem sıfatıyla yapılan yargılama sonucunda davanın reddine karar verilmiştir.
Sözkonusu karara karşı yapılan itiraz da kesin olarak
reddedilmiştir.
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının 17.12.2009 gün ve 2009/276091 sayılı tebliğnamesi ile HUMK'nun
427/6. maddesi gereğince kanun yararına bozması istenilmiş olmakla dosya ve
içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği
düşünüldü.
167
sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanunun 4. maddesinin üçüncü fıkrasından
"Kuyu açan kimse, bulunan suyun ancak kendi faydalı ihtiyacına yetecek
miktarını kullanmaya yetkilidir (Ek.md.8/7/2003-4916/22
md). Bu miktarı aşan sular ile sulama, kullanma ve işlenerek veya doğal
haliyle içme suyu olarak satılmak üzere çıkartılan yeraltı suları,
hazinenin özel mülkiyetinde veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında
bulunan yerlerdeki kaynak suları (mazbut vakıflara ait sular hariç), 2886
sayılı Kanun hükümlerine uyularak İl Özel İdarelerince kiraya verilir.
Tahsil edilen kira gelirlerinden, yer altı veya kaynak suyunun çıktığı yer,
köy sınırları içinde ise o yerdeki köy tüzel kişiliğine %15, belediye
sınırları içinde ise ilgili belediyeye %25 oranında pay verilir" hükmü
yer almaktadır.
Bu
kapsamda davalı belediyenin davaya konu kaynak suyunu kiraya verme hakkı
bulunmadığı, bu hakkın İl Özel İdaresine ait olduğu dikkate alınmak
suretiyle karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve
yasaya aykırı bulunması nedeniyle bozmayı gerektirmiştir.
Yargıtay
Cumhuriyet başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6.
maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin yukarıda açıklanan nedenle kabulü
ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere kanun yararına BOZULMASINA, gereği
yapılmak üzere kararın bir örneğinin ve dosyanın Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığına gönderilmesine, 25.3.2010 tarihinde oybirliğiyle karar
verildi.
—— • ——
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinden:
Esas No: 2008/25343
Karar
No: 2010/16169
YARGITAY İLAMI
Mahkemesi: Ankara 10. İş Mahkemesi
Tarihi: 30/7/2007
Numarası: 2007/415-2007/477
Davacı: Orhan KARATAŞ adına Avukat Kemal ACAR
Davalı: Klavye Giyim San. ve Tic.
Ltd. Şti. adına Avukat Battal Gazi BATAR
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının 6.5.2008 tarih ve 2008/70073 sayılı yazısı ile
davacı Orhan Karataş ile davalı Klavye Giyim San. ve
Tic. Ltd. Şirketi arasındaki alacak davasına ilişkin olup, temyiz edilmeksizin
kesinleşen Ankara 10. İş Mahkemesinin 30.7.2007 gün ve 2007/415 E. 2007/477
K. sayılı ilamının kanun yararına bozulması talep edilmekle;
Dava
dosyası ve talep yazısı incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
YARGITAY KARARI
Davacı
Orhan Karataş vekili tarafından Klavye Giyim Sanayi ve Ticaret Limited Şirketine karşı açılan ek davada, Ankara 15. İş
Mahkemesinin 2003/520 Esas sayılı dosyası üzerinden yürütülen dava sonunda
kıdem tazminatı yönünden taleple bağlı kalınarak kabul ve fazlaya ilişkin
hakların saklı tutulmasına karar verildiği belirtilerek bilirkişi raporunda
252.38 YTL olarak hesaplanan kıdem tazminatından
bakiye 52,38 YTL lik alacağın faiziyle birlikte
tahsiline karar verilmesi istenilmiştir.
Davalı
vekili tarafından davanın reddi istenmiş ve karşı dava açılmıştır. Karşı
davada, Ankara 15. İş Mahkemesinin 2003/520 Esas, 2007/210 Karar sayılı
hükmü gereğince icra takibi yapıldığı belirtilerek, davacı Orhan Karataş'ın
21/11/2002 tarihinde işten ayrılmasından sonra
25/11/2002 tarihinde imzaladığı ibranamenin göz önünde bulundurulması
suretiyle 147.473.200 YTL alacağın yasal faiziyle birlikte davacı karşı
davalıdan tahsiline karar verilmesi istenilmiştir.
Mahkemece yapılan yargılama sonunda, söz konusu ibranamenin
Ankara 15. İş Mahkemesinin 2003/520 Esas sayılı dosyasına da delil olarak
sunulduğu, ancak Mahkeme tarafından tartışılıp değerlendirmeye alınmadığı
gerekçesiyle asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile mahsup işlemi
yapıldıktan sonra bakiye 84,00 YTL'nin davacı karşı davalıdan alınıp
davalı-karşı davacıya verilmesine karar verildiği ve hükmün miktar
itibariyle kesin olduğu anlaşılmıştır.
Kesin
hükmün amacı kişiler arasındaki uyuşmazlıkların kesin bir biçimde
çözümlenmesidir. Bu amacın gerçekleşmesinde, hem kişilerin hem de Devletin
yararı vardır. Çünkü kişiler, aralarındaki uyuşmazlığın kesin bir biçimde
sonuçlanması için dava sırasında bütün olanaklarını kullanırlar ve dava
sonucunda verilecek kararla artık, bu uyuşmazlığın sona ermesini isterler.
Bu açıdan, Devletin de menfaati söz konusudur. Çünkü Devlet, mahkemelerin
sınırsız bir biçimde aynı uyuşmazlık (dava) ile,
sürekli ve yinelenerek meşgul edilmesini istemez.
Kesin
hüküm, hem kişiler, hem de devlet için hukuksal durumda istikrar sağlar.
Hukuksal güvenlik ve yargı erkine güven, kesin hüküm kurumu ile sağlanır.
Kesin
hüküm ikiye ayrılır. Bunlar şekli anlamda kesin hüküm ve maddi anlamda
kesin hükümdür.
Şekli
anlamda kesin hüküm, sözü edilen karara karşı artık bütün olağan yasa
yollarının kapandığı anlamına gelir. Şekli anlamda kesin hükmün amacı,
davanın sona erdirilmesine hizmet etmektir. Bir son karar, şekli anlamda
kesinleşince, yanların o davada izledikleri amaç gerçekleşmiş olur. Bazı
son kararlar verildikleri anda kesindirler. (Örneğin
20.6.1996 tarihinde kabul edilen 4145 sayılı yasa gereğince HUMK. m. 427'de yapılan değişiklikle 1.1.2000 tarihinden
itibaren miktar ve değeri 40.000.000.- TL. yi
geçmeyen taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin verilen son kararlar
kesindir. Bu kararlara karşı herhangi bir olağan yasa yoluna başvurulamaz)
Yasa
yolu açık olan bir karar, yasa yoluna başvurma süresi geçmekle de
kesinleşir. Öte yandan, temyiz yolu açık olan bir karar temyiz edilip
sonuçta onanmış ve karar düzeltme süresi geçirilmişse, ya da karar düzeltme
istemi de reddedilmişse, veyahut yasa yoluna
başvurmaktan feragat edilmişse verilen hüküm şekli anlamda kesinleşir.
Bir
hüküm bir kere şekli anlamda kesinleşirse, artık bu hükme karşı, olağan
yasa yollarına başvurulamaz. Bununla birlikte bir kararın maddi anlamda kesinleşmesi
için öncelikle şekli anlamda kesinleşmesi gerekir.
Diğer
yandan, maddi anlamda kesin hüküm, yargısal kararlara tanınan hukuksal
gerçeklik niteliğidir. Maddi anlamda kesin hüküm sayesinde, mahkeme
kararlarına güven duyulması ve bu kararların uygulanması, yanlar arasındaki
uyuşmazlığın bütün bir gelecek için son bulması, çelişik kararlar
verilmesine engel olunması, toplumsal yaşam için zorunlu olan hukuksal
istikrarın sağlanması amaçlanır.
Maddi
anlamda kesin hükmün koşulları HUMK. m.237 de açıklanmıştır. Bunlar; dava
konularının (müddeabihlerinin), dava nedenlerinin
ve yanlarının aynı olmasıdır.
Buna
karşılık, birden fazla kişi aynı davayı açma yetkisine sahip iseler,
bunların birinin açtığı davada verilen kararın, diğerinin açtığı davada
kesin hüküm oluşturmazsa da, güçlü delil oluşturacağı belirgindir.
Kesin
hüküm, yanların cüzi ve külli haleflerini (özel ya da genel ardı) bağlar.
Bunun gibi kesin hüküm tüm yargısal organları da bağlar. Artık, hiçbir
mahkeme aynı konuyu yeniden inceleyip, farklı yönde yeni bir karar veremez.
Yasama
ve yürütme organları ile yönetim, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu
organlar ve yönetim, mahkeme kararları hiçbir suretle değiştiremez ve
bunların yerine getirilmesini geciktiremez. (Anayasa m. 138, IV) Dolayısıyla
kesin hüküm, sonradan çıkarılan bir yasa ile değiştirilemez, ortadan
kaldırılamaz. (Anayasa Mahkemesinin 2.6.1989 gün ve 1989/36-24 sayılı ilamı
(R.G. 28.9.1989 gün ve 20.296 sayılı, sayfa 17 vd)
19.10.1990 gün ve 1990/3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (
R.G. 22.2.1991 gün ve 20.794 sayılı sayfa: 35 vd),
HGK.nun 5.6.1991 gün ve
1991/5-215 E. ve 342 K. sayılı ilamı) (Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk
Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı, 2001 cilt V sayfa 4980 vd.)
Kesin
hüküm itirazı, davanın her aşamasında ileri sürülebilir ve mahkemece
yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınır.
Bu
bağlamda kesin delil ise, yanları ve hakimi
bağlayan, bu tip delillerle kanıtlanan olayın hukuksal doğru olarak kabul
edilmesi gereken delillerdir. Hakimin kesin
delilleri takdir yetkisi yoktur. Bu biçimde ispatlanan hususu doğru kabul
etmek zorundadır.
Hukukumuzda
kesin deliller sınırlı olup bunlar, ikrar (HUMK.m.236), senet (HUMK.m.287),
yemin (HUMK.m.337) ve kesin hükümdür. (HUMK.m.237) Yukarıda kesin hükmün de
kesin delil oluşturabileceği açıklanmıştır. (Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk
Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı 2001 ciltli S: 2034 vd)
Somut
uyuşmazlıkta; Ankara 15. İş Mahkemesinin 2003/520 Esas, 2007/210 Karar
sayılı dosyasında kıdem tazminatına ilişkin talep kısmî bir dava olup
fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmuştur.
Kısmî
dava hakkında verilen kararın kısmî dava konusu yapılan alacak kesimi için
kesin hüküm teşkil ettiği şüphesizdir. Kısmî dava sonunda davalının borcunu
ödemeye mahkum edilmesi veya kısmî davanın tamamen
veya kısmen reddine karar verilmiş olması halinde taraflar arasındaki borç
ilişkisinin varlığı veya yokluğu da tespit edilmiş olur ki, bu tespit borç
ilişkisinin tümünü kapsar. Bu nedenle kısmî dava sonunda verilen ve
kesinleşen kararın tespite ilişkin bölümü, sonradan açılan ek davada kesin
delil oluşturur.
Kıdem
tazminatına ilişkin kısmî davanın tamamının kabulüne ilişkin olan Ankara
15. İş Mahkemesinin 2003/520 Esas, 2007/210 Karar sayılı hükmü, sonrada
açılan ek davada kesin delil teşkil etmektedir. Anılan hüküm ile, işçinin kıdem tazminatı isteme hakkının varlığı
saptanmış ve davalı işverenin davacıya kıdem tazminatı ödemekle yükümlü
olduğu tespit edilmiştir.
Kesin
delil bulunan bir konuda, Mahkemece bu yönün doğruluğunun yeniden
araştırılması ve inceleme konusu yapılması hukuken mümkün değildir. Ek
davaya bakan mahkeme kısmı dava sonunda verilen hükmün tespite ilişkin
bölümü ile bağlıdır. Kamu düzeni ile ilgili olan bu hususun resen göz
önünde tutulması gerekmektedir.
Mahkemece
söz konusu kesin delilin varlığına rağmen anılan ibranameye geçerlilik
tanınması suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı
bulunmuştur.
SONUÇ: Bu nedenle
Yargıtay C. Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine atfen düzenlediği
tebliğname yerinde görülmekle Ankara 10. İş
Mahkemesinin 30.07.2007 tarih ve 2007/415-Esas, 2007/4777 Karar sayılı
kararının sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA,Dosyanın gereği için Yargıtay C.
Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.06.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
—— • ——
Yargıtay
16. Hukuk Dairesinden:
Esas
No: 2010/4127
Karar No:
2010/3784
Y.C.
BAŞSAVCILIĞI NO: KYB.2010/107505
YARGITAY İLAMI
Mahkemesi:
Yunak Kadastro Mahkemesi
Tarih: 22/12/2006
Numarası:
2006/696-2006/300
Davacı: Lütfi
SOLAK
Davalılar: Hursunlu Köyü Muhtarlığı, Hazine
Kadastro
sırasında 134 ada 2-121 parsel sayılı 15.993,42 metrekare yüzölçümündeki
taşınmaz 1972 yılında 4753 sayılı Kanun uyarınca çalışan 54 numaralı Toprak
Komisyonu tarafından Hazine'ye bırakılan yerlerden olduğu belirtilerek
Hazine adına tespit edilmiştir. Davacı Lütfi Solak, süresi içinde özetle
“çekişmeli taşınmazı, kendi adına tespit gören komşu 134 ada 48 parsel
sayılı taşınmazla birlikte bütün olarak 35 yıldan beri nizasız, fasılasız
ve hüsnüniyetle zilyet ve tasarrufunda bulundurduğu” iddiası ve taşınmazın
adına tescili istemiyle dava açmıştır. Mahkemece yapılan
yargılama sonunda davacının dava dilekçesinde dava sebep ve delillerini
bildirmediği gibi çıkarılan meşruhatlı davetiyeye rağmen duruşmada hazır
bulunmak suretiyle de bu eksikliği gidermediği gerekçesiyle 3402 sayılı
Kadastro Kanunu’nun 28/2. maddesi uyarınca davanın açılmamış sayılmasına,
134 ada 48 ve 134 ada 121 parsel sayılı taşınmazların tespit gibi tesciline
karar verilmiş ve hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Davacı
vekilinin başvurusu üzerine T.C. Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel
Müdürlüğü’nün 26/4/2010 tarihli yazılarıyla
"davacının dava dilekçesinde dava sebep ve delillerini bildirmiş
olduğunun kabulü gerektiği" düşüncesiyle kanun yararına bozma yoluna
başvurulması istenmiş ve T.C. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11/5/2010
tarih ve 2010/107505 sayılı tebliğnamesi ile
"davacının dava dilekçesinde, taşınmazın zilyetlik nedeniyle
kazanıldığını iddia edip davasını kadastro tutanakları, keşif ve tanık
beyanları ile ispat edeceğini belirttiği dikkate alındığında davacının,
dava sebep ve delillerini bildirmiş kabul edilmesi gerekirken, dosyaya
uygun düşmeyecek şekilde 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 28/2. maddesi
uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesinin doğru
görülmediği” düşüncesiyle H.U.M.K.'nın 427/6.
maddesi uyarınca kanun yararına bozma talebinde bulunulmuştur.
Mahkemece, davacının dava dilekçesinde dava sebep ve
delillerini bildirmediği gibi çıkarılan meşruhatlı davetiyeye rağmen
duruşmada hazır bulunarak bu eksikliği gidermediğinden söz edilerek 3402
sayılı Kadastro Kanunu’nun 28/2. maddesi uyarınca davanın açılmamış
sayılmasına karar verilmiş ise de verilen karar dosya kapsamına uygun
düşmediği gibi yerleşik Yargıtay içtihatlarına da aykırı bulunmaktadır. Davacı,
dava dilekçesinde "çekişmeli taşınmazın kendi adına tespit edilen 134
ada 48 parsel sayılı taşınmaz ile birlikte bir bütün olarak 35 yıldan beri
nizasız, fasılasız ve hüsnüniyetle zilyetliğinde bulundurduğu” iddiasına
dayanarak 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14. maddesinde açıklanan
kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle mülk edinme sebebine
dayanmıştır. Yine dava dilekçesinde sübut delilleri olarak "kadastro
tutanakları, keşif, tanık beyanları ve sair deliller" denmek suretiyle
delillerinin neler olduğu da bildirilmiştir. Bu ifade 3402 sayılı Kadastro
Kanunu'nun 28/2. maddesinde sözü edilen "deliller" için yeterli
olup ayrıca tanık isimlerinin, dayanılan belgelerin ve sair tüm delillerin
dava dilekçesine ekli olmasına gerek bulunmamaktadır. Kadastro
Mahkemelerinde 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 409.
maddesinin uygulama yeri bulunmadığından davacının duruşmaya katılma
zorunluluğu da yoktur. Hal böyle olunca mahkemece yapılacak
iş, dava konusu yapılan 134 ada 121 parsel sayılı taşınmaza ait kadastro
tutanak aslı ile dava dışı 134 ada 48 parsel sayılı taşınmaza ait kadastro
tutanak örneğini, her iki parseli çevreleyen kadastro tutanak örnekleri ile
dayanağı belgeleri ve kadastro tutanağında sözü edilen 54 numaralı Toprak
Komisyonunun çekişmeli taşınmazla ilgili tutanak ve haritaları ile
tutanaklarda sözü edilen belgeleri dosya içine getirtmek suretiyle dosya
keşfe hazır hale getirildikten sonra davacıya, varsa tanık listesini
bildirmesi ve keşif giderlerini karşılaması hususunda yöntemine uygun kesin
mehiller vererek sonucuna göre inceleme ve araştırma yapıp bir karar
vermektir. Mahkemece, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 28/2. maddesi
hükmü ile dosya kapsamına yanlış anlam yüklenerek yazılı olduğu şekilde
karar verilmesi isabetsizdir.
Açıklanan
nedenlerle, kanun yararına bozma istemi yerinde görüldüğünden kabulü ile
hükmün 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 427/6. maddesi
uyarınca kanun yararına BOZULMASINA, kararın onaylı bir örneğinin Resmî
Gazete'de yayınlanmak üzere Adalet Bakanlığına gönderilmesine, 25/5/2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
|