|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2006/77
Karar Sayısı:
2009/39
Karar Günü :
5.3.2009
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Akseki Asliye Ceza (Çocuk) Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU: 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesinin
(8) numaralı fıkrasında yer alan “Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel
hukuk tüzel kişisi” ibaresinin Anayasa’nın2., 10., 11., 12., 13., 17., 20., 38., 40., 41. ve 42. maddelerine
aykırılığı savıylaiptali ve
yürürlüğünün durdurulması istemidir.
I- OLAY
Kamu tüzel kişilerine ve özel kişilere hakaret
edildiği ve kamu malına zarar verildiği iddiasıyla açılan davada, uzlaşma
şartlarını düzenleyen itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu
kanısına varan Mahkeme iptali için başvurmuştur.
II- İTİRAZIN GEREKÇESİ
Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:
“Akseki
C. Savcılığının 2001/144 hazırlık 2001/36 sayılı iddianamesiyle sanıklar
Murat Erdoğan, Ali Yörür ve Ünver Gök
hakkında kamuya ait mallara zarar vermek ve buna iştirak etmekten ötürü 765 sayılı TCK 516/ilk maddesinden
cezalandırılmaları istemiyle ilgili kamu davası açılmıştır.
Söz konusu iddianame ile açılan davalar
Mahkememizce tefrik edilerek 2006/58 esas sırasına
kaydı yapılmış, yargılama devam ederken yeni ceza mevzuatımızın yürürlüğe
girmesi nedeniyle yargılamaya çocuk mahkemesi sıfatıyla devam olunmuştur.
İddianamede
sanıkların iştirak etmek suretiyle yatılı lise binasının kantin girişinin duvarına ve
basket sahasına fırça ile yazı yazarak zarar verdiklerinden ötürü
cezalandırılmaları istenmiştir. Böylelikle 765 sayılı TCK 516/ilk veya 5237
sayılı TCK 151/1. maddeleri gereğince sanıkların ceza alabilme durumları
ortaya çıkacaktır.
Sanıklar ve
müdafileri uzlaşma hükümlerinden faydalanmak istediklerini belirtmişler, bu
anlamda
iradelerini ortaya koymuşlardır.
Mağdur olarak
gözüken okul idaresi müdürü, ilçe milli eğitim müdürü ve özel idare müdürü 09.02.2006
tarihli duruşmada, okullarında meydana gelen zararının pek kıymetli bir durum oluşturmadığını, zararın daha
sonra giderildiğini, herhangi bir şikayetlerinin olmadığını imzalı beyanlarıyla belirtmişlerdir.
Bilindiği üzere
mevzuatımıza yeni giren uzlaşma müessesesinin nasıl yapılacağı 5271 sayılı CMK 253 ve 254’üncü maddelerinde ‘(1)
Cumhuriyet savcısı, yapılan soruşturmanın durumuna göre, kanunun uzlaşma yapılabilmesi olanağını verdiği hâllerde,
faili bu Kanunun öngördüğü usullere
göre davet ederek suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediğini sorar.
(2) Fail, suçu ve fiilinden
doğmuş olan maddî ve manevî zararın tümünü veya bunun büyük bir kısmını ödemeyi
veya zararları gidermeyi kabullendiğinde durum, mağdura veya varsa vekiline
veya kanunî temsilcisine bildirilir. (3) Mağdur, verilmiş olan zararın
tümüyle veya büyük bir kısmı itibarıyla
giderildiğinde özgür iradesi ile uzlaşacağını bildirirse, soruşturma
sürdürülmez.
(4)
Cumhuriyet Savcısı, fail ile mağdur arasında uzlaşma işlemlerini idare
etmek, tarafları bir araya getirerek bir sonuca ulaşmalarını sağlamak
üzere, fail ve mağdurun bir avukat üzerinde anlaşamadıkları takdirde, bir
veya birden fazla avukatın uzlaştırıcı olarak görevlendirilmesini barodan
ister. (5) Uzlaştırıcı,
başvurunun yapıldığı tarihten itibaren en geç otuz gün içinde uzlaşmayı
sonuçlandırır. Cumhuriyet savcısı bir defaya mahsus olmak üzere bu süreyi
otuz gün daha uzatabilir. Uzlaştırma süresince zamanaşımı durur. (6)
Uzlaşma müzakereleri gizli olarak yürütülür. Uzlaştırma sırasında ileri
sürülen bilgi, belge ve açıklamalar taraflarca izin verilmedikçe daha sonra
açıklanamaz. Uzlaştırmanın başarısız olması nedeniyle daha sonra dava
açılması halinde uzlaştırma sırasında failin bazı olayları veya suçu ikrar
etmiş olması davada aleyhine delil olarak kullanılmaz. (7) Uzlaştırıcı,
yaptığı işlemleri ve uzlaşmayı sağlayıcı müdahalelerini belirten bir raporu
on gün içinde ilgili Cumhuriyet savcısına sunar. (8) Zarar, uzlaşmaya uygun
olarak giderildiğinde ve uzlaştırma işleminin giderleri, fail tarafından
ödendiğinde, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir. MADDE 254.- (1)
Kamu davasının açılması halinde, uzlaşmaya tâbi bir suç söz konusu ise,
uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen usule göre, mahkeme
tarafından da yapılır. (2) Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde davanın
düşmesine karar verilir.’ denilerek ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir.
Yine 5237 sayılı TCK’nun 73/8. maddesinin
8. fıkrası, “Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi
olup, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda,
failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir
kısmını ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri
ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından
saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın düşürülmesine karar verilir”
hükmünü içermektedir.
Aynı şekilde Uluslararası sözleşmelere
uygun olarak düzenlenen 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun (ÇKK) 24.
maddesinde de ‘Suça sürüklenen çocuklarla ilgili olarak uzlaşma,
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan veya kasten işlenen ve
alt sınırı iki yılı aşmayan hapis veya adlî para cezasını gerektiren ya da
taksirle işlenen suçlarda uygulanır. Suç tarihinde onbeş yaşını doldurmayan
çocuklar bakımından, birinci fıkrada öngörülen hapis cezasının alt sınırı
üç yıl olarak uygulanır.’ Denilmesi suretiyle çocuk sanıklar yönünden
uzlaşma hükümlerini daha geniş bir alana yaymıştır.
Bu sebeple ÇKK ve çocuk suçları ile
ilgili uluslararası sözleşmelerin birlikte değerlendirilmesinde çocuk suçluların
olabildiğince özel statüde yargılamalarının yapılabilmesiamaçlanmıştır. ÇKK’da aynı doğrultuda hareket
ederek uzlaşma hükümlerini CMK ve TCK’da düzenlenen halinden oldukça özel
bir düzenleme sağlamıştır.
Bu durumda, sanıklar lehine tesis
edilen uzlaşma müessesi yalnızca mağduru ‘Suçtan zarar göreni gerçek kişi
veya özel hukuk tüzel kişisi’ olan durumlarda uygulanabileceği
öngörülmüştür. Olayımızda ise sanıkların işlediği fiillerden dolayı mağdur
olarak okul idaresi ve yönetimi veya Milli Eğitim İlçe Müdürlüğü veya genel
anlamda kamu menfaati olduğu açıktır. Bu sebeple uzlaşma hükümlerinin
mağdurun sıfatı yönünden sanıklar lehine uygulanma olanağı doğmamaktadır.
Hatta teklifi bile mümkün değildir.
Ancak sanıkların üzerlerine atılı aynı
eylemi herhangi bir özel okulda işlemiş olsalardı o zaman özel okulun
kuruluş sıfatıyla beraber her zaman için ‘özel hukuk tüzel kişisi’ unvanına
ve sıfatına sahip olduğu için sanıklar lehine uzlaşma hükümleri
uygulanabilecektir.
Zira 625 sayılı Özel Eğitim Kurumları
Kanununun 1. maddesi ‘Bu Kanun, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu gerçek kişiler,
özel hukuk tüzelkişileri veya özel hukuk hükümlerine göre yönetilen
tüzelkişiler tarafından açılan okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim
kurumları ve bu düzeyde haberleşme ile öğretim yapan kuruluşlar, çeşitli
kurslar, dershaneler, öğrenci etüd eğitim merkezleri, özel eğitim ve rehabilitasyon
merkezleri, biçki dikiş yurtları ve/benzeri kurumların kurum açma, öğretime
başlama, eğitim, öğretim, yönetim, denetim ve gözetimi ile yabancılar
tarafından açılmış bulunan özel öğretim kurumlarının eğitim, öğretim,
yönetim, denetim ve gözetimi konularındaki hükümleri kapsar’ hükmüyle özel
okulların her zaman için uzlaşma müessesine uygun olarak kurulacağını
belirtmektedir.
Bu tamamen özel olarak aynen geçerli
olan durum dışında daha genel bir ifade ile sanıklar üzerine atılı fiilin
aynı statüdeki özel okullar dışında, bir gerçek kişinin taşınmazı, bir
başka tüzel kişiliğin taşınmazı veya buna benzer bir mağdura karşı da
işlenebileceği açıktır.
Hal böyle olunca sanıkların -ülkemizde
sayıları hızla artmakta olan herhangi bir özel okulda- okumamış olmaları
yüzünden uzlaşma hükümlerinden faydalanamamaları veya özel okulda okuyan
bir öğrencinin aynı eylemi gerçekleştirdiği takdirde uzlaşma hükümlerinden
faydalanabilmesi eşitlik ilkesine açıkça aykırılık teşkil edecektir.
Zira itiraz konusu kural, aynı suçu
işleyenler arasında farklı ceza uygulamalarına yol açıp, yasa önünde
eşitlik ilkesinin amacının, hukuksal durumları aynı olan kişilerin, yasalar
karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve
ayrıcalık tanınmasını önlemek olduğundan, aynı suçu işleyen failler için
farklı uzlaşma kurumları ve cezalar öngörülmesinin, eşitlik ilkesiyle
bağdaşmadığı görülecektir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Cumhuriyet’in
nitelikleri arasında sayılan hukuk devletininde öncelikle eşitlik ve adaleti esas alan
bir yapılanmayı öngördüğü kuşkusuzdur. Hukuk devletinin bu temel
niteliklerini yaşama geçirmekle yükümlü olan yasa koyucunun, Anayasa’nın ve
ceza hukukunun genel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla, cezalandırmada
güdülen amacı, suç ve suçluların özelliklerini de gözeterek hangi
eylemlerin suç sayılacağını, bunlara verilecek cezanın türünü, miktarını,
artırım ve indirim nedenlerini, bunların oranları ile suçun takibine
ilişkin yöntemleri belirleme konusunda takdir yetkisi bulunmakta ise de bu
yetki kullanılırken suç ile ceza arasındaki adil dengenin korunması ve
öngörülen cezanın, cezalandırmada güdülen amacı gerçekleştirmeye elverişli
olması gibi hususların da dikkate alınması zorunludur.
Ceza hukukunda yasa önünde eşitlik
ilkesinin uygulanması da kuşkusuz, aynı suçu işleyen tüm suçluların kimi
özellikleri göz ardı edilerek her yönden aynı kurallara bağlı tutulmalarını
gerektirmemektedir. Mağdurun veya failin durumlarındaki farklılıklar
bunlara değişik kurallar uygulanması sonucunu doğurabilir. Ancak, suçun
takip şekli veya failin cezalandırılmasında esas alınan özellikleri,
kuralla korunmak istenen hukuki yarar bakımından sonuca etkili değilse, bu
durumda faillerin farklı durumda oldukları kabul edilerek aralarında ayrım
yapılması eşitlik ilkesine aykırılık oluşturur.
Dolayısıyla bu durum Anayasamızın başta
eşitlik olmak üzere aşağıda belirtilen maddelerine aykırıdır.
Bundan da çocuklar dahil olmak üzere
tüm toplum zarar görecektir.
Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının 10. maddesi “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,
felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin
kanun önünde eşittir. Hiçbir kimseye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz
tanınamaz’ hükmünü,
11. maddesinin 2. fıkrası “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” hükmünü,
12. maddesi “Herkes, kişiliğine bağlı,
dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler kişinin topluma,
ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder”
hükmünü,
13. maddesi “Temel
hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla
sınırlanabilir. Bu sınırlamalar,
Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik
Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” hükmünü,
17. maddesi
“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” hükmünü,
38. maddesi
‘Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş
olan cezadan
daha ağır bir ceza verilemez. İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması
sonucunu doğuran bir
müeyyide uygulayamaz’ hükmünü,
40. maddesi
‘Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili
makama geciktirilmeden
başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.’ hükmünü,
41. maddesi ‘Devlet, ailenin huzur ve
refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi
ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.’ hükmünü,
42. maddesi
‘Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve
düzenlenir. İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.
Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen
seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.’hükmünü,
içermektedir.
Hukuk devleti,
Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında tarif edilmiştir. Ceza hukuku bakımından hukuk
devleti, çağdaş ceza adaletini gözeten, intikam değil ıslah anlayışıyla
ceza veren,
gereksiz yere ağır ve eylemle oransız cezalara mevzuatında yer vermeyen,
cezaları bireyselleştiren, cezaların yasayla belirlenen alt ve üst sınırları
içinde bağımsız yargıya geniş takdir hakkı veren devlettir. Yasalarda
öngörülen belli bir yaptırımı beğenmeyen, böyle bir yaptırım bulunması
işine gelmeyen herkes, bu yaptırımın Anayasanın hukuk devleti ilkesine aykırı olduğunu ileri sürebilir. Bu
nedenle, Anayasa Mahkemesi, bir kuralın Anayasaya uygun olup olmadığının denetimini yaparken, hukuk
devletine aykırılığı saptaması halinde bunu açık nesnel ve hukuk sistemi içindeki diğer
kurallarla mukayeseli biçimde ortaya koymak durumundadır.
Yukarıda açıklanan
bu Anayasa hükümleri karşısında, 5237 sayılı TCK’nun 73/8. maddesindeki ‘Suçtan zarar göreni
gerçek kişi veya Özel Hukuk Tüzel Kişisi’ ibaresinin anılan Anayasa hükümlerine aykırı olduğu açıktır. Bu
nedenle de iptali gerekmektedir.
İSTEM SONUCU: Yukarıda arz ve izah olunan nedenlerle, 5237 sayılı
TCK’nun 73/8. maddesindeki ‘Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya Özel Hukuk Tüzel
Kişisi’ ibaresinin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10, 11, 12, 13, 17,
20, 38 maddelerine aykırı olduğu kanaatine Mahkememizce varıldığından söz
konusu 5237 sayılı TCK.nun 73/8. maddesindeki ‘Suçtan zarar göreni gerçek
kişi veya Özel Hukuk Tüzel Kişisi’ ibaresinin, Anayasanın 152. maddesi uyarınca iptali
ile, iptal edilinceye kadar yürürlüğün
durdurulmasına karar verilmesi saygı
ile arz ve talep olunur.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesinin
itiraz konusu ibareyi içeren (8) numaralı fıkrası şöyledir:
“ Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya
özel hukuk tüzel kişisi olup, soruşturulması ve kovuşturulması şikayete
bağlı bulunan suçlarda, failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın
tümünü veya büyük bir kısmını ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile
fail özgür iradeleri ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı
veya hakim tarafından saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın
düşürülmesine karar verilir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararında Anayasa’nın 2., 10., 11., 12.,
13., 17., 20., 38., 40., 41. ve 42.maddelerine dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi
gereğince, Tülay TUĞCU, Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet
ERTEN, Mustafa YILDIRIM, Cafer ŞAT, A. Necmi ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket
APALAK ve Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün katılımlarıyla 30.5.2006 gününde
yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin
esasının incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
73. maddesinin (8) numaralı fıkrasında yer alan “Suçtan zarar göreni gerçek
kişi veya özel hukuk tüzel kişisi…” ibaresinin yürürlüğünün durdurulması
isteminin, koşulları oluşmadığından reddine, 30.5.2006 gününde oybirliğiyle
karar verilmiştir.
VI- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin
rapor, itiraz konusu Yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların
gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği
görüşülüp düşünüldü:
A- İtiraz Konusu Kuralın Anlam ve
Kapsamı
Yargının işleyişinin etkinleştirilmesi
amacıyla başvurulan yollardan birisi de, uyuşmazlıkların yargıya iletilmesinden
önce alternatif çözüm yollarının denenmesidir.Alternatif çözüm yollarının, uyuşmazlıkların
daha kısa sürede ve daha az masrafla sonuçlandırılması, gizliliğin
korunması ve mahkemelerdeki iş yükünün hafifletilmesi gibi birçok fayda
sağladığı bilinmektedir. Alternatif çözüm yollarının; uzlaşma, tahkim, dostane
çözüm ve arabuluculuk gibi birçok çeşidi bulunmaktadır. Yakın zamanda ceza
hukukumuza giren uzlaşma da alternatif çözüm yollarından birisidir.
İtiraz konusu ibareyi içeren kural, Türk ceza
hukukunda uzlaşmanın şartlarını düzenlemektedir. Ceza hukukunda uzlaşma,
işlendiği konusunda yeterli bir şüphe bulunan bir suçtan dolayı, mağdurun
tatmin edilmesi suretiyle fail ve mağdur arasındaki uyuşmazlığın
giderilmesini amaçlayan, mağdurun ve failin uzlaşmaları halinde soruşturma
veya kovuşturmanın kaldırılmasını amaçlayan bir kurumdur.
Ceza
hukukunda uzlaşma konusu ilk defa, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73.
maddesinin (8) numaralı fıkrasında, uzlaştırma işlemlerinin nasıl yerine
getirileceği ise yine aynı tarihte yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 253., 254. ve 255. maddelerinde düzenlenmiştir.
İtiraz konusu ibareyi içeren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73.
maddesinin (8) numaralı fıkrasında; şikâyete bağlı suçlarda mağdurun gerçek
kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olması şartıyla, mağdur ile failin
uzlaşması halinde soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcılığı tarafından
kamu davasının açılmamasına, kovuşturma aşamasında ise mahkemelerce davanın
düşürülmesine karar verileceği hükme bağlanmıştır. 19.12.2006 tarihli ve
26381 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5560 sayılı
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile uzlaşma kurumunda
esaslı değişiklikler yapılmıştır. Bu Yasa’nın 45. maddesi, itiraz konusu
ibareyi de içeren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesinin (8)
numaralı fıkrasını yürürlükten kaldırmıştır. Ancak Başvuran Mahkemenin
davayı sonuçlandırmak için, yürürlükten kalkmış olsa da itiraz konusu
ibareleri içeren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesinin (8)
numaralı fıkrasını göz önünde bulundurması gerektiği açıktır.
B- Anayasa’ya Aykırılık
Sorunu
Başvuru kararında, uzlaşma kapsamına giren suçlarda
suçtan zarar görenin gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olma şartının
getirilmesiyle, kamu tüzel kişilerine karşı işlenen suçların uzlaşma kapsamı
dışında kaldığı, bu nedenle kuralın Anayasa’daki hukuk devleti ve eşitlik
ilkelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem
ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, Anayasa’nın ve yasaların üstünde
yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde
olan devlettir.
Anayasa’nın 10. maddesinde yer verilen eşitlik
ilkesi ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Eşitlik
ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme bağlı
tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasalar karşısında ayırım yapılmasını ve
ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi
kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin
çiğnenmesi yasaklanmıştır. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal
durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik
ilkesi çiğnenmiş olmaz. Nitelikleri ve durumları özdeş olanlar için
yasalarla değişik kurallar konulamaz.
Anayasa’nın 38. maddesinde ise, suçlara ve cezalara
ilişkin genel esaslar düzenlenmiş, maddenin ilk fıkrasında kimsenin,
işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamayacağı, üçüncü fıkrasında daceza ve ceza yerine geçen güvenlik önlemlerinin ancak kanunla
konulacağı belirtilmiştir.
Kamu tüzel kişileri, Anayasa’da ve yasalarda hukuk
hayatına girme, hak ve borçlara sahip olma, irade açıklama ve işlem
yapabilme özellikleri bakımından özel hukuk tüzel kişilerinden ve gerçek
kişilerden farklı konumda tutulmuşlardır. Kamu tüzelkişileri, ancak kanunla
veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur (Anayasa m.123).
Kamu ihtiyaçlarını karşılamakla görevli devlete ve diğer bazı kamu tüzel
kişilerine kamulaştırma (Anayasa m.46) ve zor kullanma gibi istisnai bazı
yetkiler tanınmıştır. Devletin, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer kamu
tüzelkişilerinin mülkiyet rejimi özel hukuktan farklı esaslara
bağlanmıştır. Örneğin, bunların mülkiyetinde bulunan malların, işletmelerin
ve diğer malvarlıklarının özelleştirilmesine ilişkin esas ve usuller
kanunla düzenlenir (Anayasa m.47). Ayrıca, devletin ve kamu iktisadi
teşebbüsleri dışındaki kamu tüzel kişilerinin harcamaları, yıllık
bütçelerle yapılır (Anayasa m.161).
Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin özel hukuk
işlemlerinde ve sözleşmelerinde, gerçek ve özel hukuk tüzel kişileriyle
eşit konumda kabul edilmeleri ekonomik düzenin, özel hukuka hâkim olan
ilkelerin ve nihayet adaletin gereğidir. Bununla birlikte, “statüler
hukuku” olarak nitelendirilebilecek kamu hukukundan kaynaklanan işlemlerde
ise, devlet ve diğer kamu tüzel kişileri kamu hizmetlerini yerine
getirirken Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içerinde tek taraflı işlem
yapabilme ve kamu gücünü kullanma yetkisiyle donatılmışlardır. Devlet ve
diğer kamu tüzel kişilerinin görevlerini yerine getirirken kamu yararını
gözettikleri varsayıldığından, diğer kişilerden farklı hukuki ve cezai
korumaya tâbi tutulmuşlardır.
Kamu tüzel kişilerinin bir suçun faili olup
olamayacakları konusunda öğretide tartışmalar olsa da, başta devlet olmak
üzere diğer kamu tüzel kişilerinin bir suçun mağduru olma konumları
tartışmasızdır. Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin suçtan zarar gören
konumda olabilecekleri Türk ceza hukukunda da kabul edildiği için, hem ceza
kanunlarında hem de suç ve ceza hükmü içeren özel kanunlarda bunlarla
ilgili suç kategorileri hep var olmuştur. 765 sayılı mülga Türk Ceza
Kanunu’nda düzenlenmiş olan devletin şahsiyetine karşı cürümler ve devlet idaresi
aleyhinde işlenen cürümler bu kapsamda sayılabilir. Aynı şekilde, 5237
sayılı Türk Ceza Kanunu’nda millete ve devlete karşı suçların, devletin
egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçların,
devletin güvenliğine karşı suçların, Anayasal düzene ve bu düzenin
işleyişine karşı suçların ve milli savunmaya karşı suçların düzenlenmesi,
devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin suçtan zarar gören konumunda
olduklarına, ayrıca gerçek kişilerden ve özel hukuk tüzel kişilerinden
farklı şekilde korunduklarına ilişkin düzenlemelere örnek gösterilebilir.
Hukuk devletinde, Anayasa’da belirtilen ilkelere ve
ceza hukukunun genel kurallarına aykırı olmadıkça yasakoyucu cezalandırma
yetkisini kullanırken, toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağını, eylemlerin
hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımları veya ceza yaptırımına seçenek
yaptırımlarla karşılanacağını, hangi suçların uzlaşmaya tâbi olacağını,
uzlaşma yöntemini ve şartlarını belirleme konusunda takdir yetkisine
sahiptir.
Öte yandan, yasakoyucu devlet ve toplum hayatının
sağlıklı, düzenli ve barış içinde sürdürülmesini sağlamak için çeşitli kamu
hizmetlerini yerine getirmek üzere kurulan kamu tüzel kişilerinin farklı
konumda bulunmaları nedeniyle, gerçek kişilerden ve özel hukuk kişilerinden
ceza kanunlarında farklı şekilde korunmalarını ve bunlara karşı işlenen
suçlarda uzlaşma yolunun kapalı tutulmasını öngörebilir.
Bu nedenle; suçtan zarar görenin kamu tüzel kişisi
olması halinde uzlaşma yolunun kapalı olmasını öngören kuralda Anayasa’daki
suç ve cezaların yasallığı, hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırı bir
yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, kural Anayasa'nın 2., 10. ve
38. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
İtiraz konusu kuralın Anayasa’nın 11., 12., 13., 17.,
20., 40., 41. ve 42.. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
VII- SONUÇ
26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
73. maddesinin (8) numaralı fıkrasında yer alan “Suçtan zarar göreni gerçek
kişi veya özel hukuk tüzel kişisi…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve itirazın REDDİNE, 5.3.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
|