|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas
Sayısı :
2004/76
Karar
Sayısı : 2008/108
Karar
Günü : 21.5.2008
İPTAL DAVASINI AÇAN: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Ali TOPUZ,
Oya ARASLI ve 114 milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU: 17.7.2004 günlü, 5232 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’un;
1-2.
maddesiyle değiştirilen 2.12.1999 günlü, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin üçüncü fıkrası
ile dördüncü fıkrasının birinci ve ikinci tümcelerinin,
2-4.
maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin,
3-5.
maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin,
4-6.
maddesiyle 4483 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin birinci fıkrasındaki
“garaz, kin veya mücerret hakaret için” ibarelerinin madde metninden
çıkartılması ve “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkındaki ihbar ve şikâyetlerin”
ibaresinden sonra gelmek üzere “ihbar veya şikâyet edileni mağdur etmek
amacıyla ve” ibaresinin eklenmesi suretiyle yapılan değişikliğin,
5- 7. maddesiyle 4483 sayılı Yasa’ya eklenen geçici
2. maddenin,
Anayasa’nın2., 6., 10., 11., 13., 36. ve 37.
maddelerine aykırılığı savıyla iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına
karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN
GEREKÇESİ
A- Dava
dilekçesinin yürürlüğün durdurulması istemini de içeren gerekçe bölümü
şöyledir:
“…
1) 5232 Sayılı Kanunun 2 nci
Maddesinin Değiştirdiği 4483 Sayılı Kanunun 4 üncü Maddesinin Üçüncü Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
5232 Sayılı Kanunun 2 nci
maddesi ile 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrası
değiştirilerek memur ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikayetlerin değerlendirilmesi için yeni ölçütler getirilmiştir.
Getirilen yeni ölçütlerle, memur
ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikâyetlerin soyut ve
genel nitelikte olmaması, ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay
belirtilmesi, iddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya
şikâyet dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad
ve imzası ile iş veya ikametgâh adresinin bulunması zorunlu kılınmıştır.
Cumhurbaşkanı’nın geri gönderme yazısında da
belirttiği gibi, Anayasa Mahkemesinin E.1967/49, K.1968/60 sayılı
kararında, ihbarda kimliğin önemli olmadığı kabul edilmiştir. Söz konusu
Anayasa Mahkemesi Kararında aynen şöyle denilmektedir:
“İhbar, kanunî delillerin varlığı ile
desteklenmedikçe bir suçlamada hiçbir zaman ağırlık noktası, etki unsuru
olamaz. İhbar doğru ise bir olayı bir eylemi duyurmuş olur; ancak olay veya
eylemle sanık arasında ilişki kurmaya tek başına yeterli değildir...
İhbarı yapanın kimliğinin belli olup olmaması
birinci derecede bir önem taşımaz. İmzasız veya düzme kimlikli bir ihbar,
hatta kimliğini saklayan bir kimsenin telefonla haber vermesi üzerine de
Cumhuriyet savcısı işi ilginç görürse araştırmaya geçebilir ve belki
gerçekten yer almış bir olayı ortaya çıkartır. İhbarı yapanın kimliğinin
gizli tutulması ile ihbarı kimliği bilinmeyen bir kimsenin yapmış olması
arasında büyük bir fark yoktur.’
Buna göre, ihbar ve şikâyet dilekçelerinde ‘olay,
yer ve kişi’nin somut olarak belirtilmesi, ihbar ve şikâyetin işleme
konulması için yeterlidir. Halbuki söz konusu
üçüncü fıkradaki düzenlemede ihbar ve şikayette kimlik bilgilerinin
bulunması zorunluluğunun getirilmesi, suçun ve suçlunun ortaya
çıkarılmasının güçleştirilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü bu düzenleme, bu
koşullarda, bir kamu görevlisinin şikayet
edilmesini ya da işlediği suç fiilinin ihbarını, bazı durumlarda ihbarcının
kendini belli etmekten çekinmesi nedeniyle, nerede ise imkansız
kılmaktadır.
Ayrıca, ihbar ve şikâyet dilekçesinde yer alan
iddiaların, ciddi belgelere dayanmasının şart koşulması, ihbar ve şikâyette
bulunanın aynı zamanda iddialarını destekleyecek kanıtları toplamak ve
sunmakla yükümlü tutulması anlamına gelmektedir. Sağlıklı belgeleri bulmak,
güvenilir bilgilere erişmek, güçlü kanıtlar toplamak şikâyetçinin değil,
soruşturmacının görevidir. İddialarla ilgili kanıtları elde etmek için
soruşturma yapan görevlilerin soruşturma yapma yetkisiyle donatılması, bu
yüzdendir.
Soruşturma yapma yetkisi olmayan kişilere bu tür
yükümlülükler getirmek de, suç işleyen memur veya kamu görevlisi hakkında
ihbar ve şikâyette bulunmayı olanaksız hale getiren, suçun ortaya çıkmasını
engelleyen bir başka durumdur.
Cumhurbaşkanının geri gönderme yazısına karşı ileri
sürülen TBMM Adalet Komisyonu Raporunda yer alan gerekçede, temel amacın
kamu düzenini sağlamak ve korumakla görevli kamu otoritesinin saygınlığının
ve yaptırım gücünün zedelenmemesi olduğu ve bu temel amacın kamu yararının
sağlanmasına dönük bulunduğu, bu düzenlemelerin Anayasanın 39 uncu
maddesiyle de uyum sağladığı belirtilmiştir.
Oysa, getirilen düzenleme Anayasanın 39 uncu maddesi ile
de uyumsuzdur. Çünkü Anayasanın 39 uncu maddesi, kamu görev ve
hizmetlerinin görülmesine yönelik haklı eleştirilerin hakaret niteliği
taşısalar da dile getirilmesini özel bir koruma altına almaktadır.
Kamu görev ve hizmetlerinde bulunanlara karşı, bu
görev veya hizmetle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret
davalarında Anayasanın 39 uncu maddesinde öngörülen ispat hakkı, mutlak
biçimde kabul edilmiş; diğer hallerde şikayetçinin
kabulüne bağlanmıştır.
Nitekim, Anayasa Mahkemesinin E. 1981/8 sayılı Kararında
özetle şöyle denmektedir:
“Anayasal güvenceye kavuşturulan ispat hakkı,
kişilerin Anayasal haklarından olduğu gibi basın özgürlüğünün de
vazgeçilmez koşullarından biridir. Ondokuzuncu
yüzyıldan itibaren demokratik hukuk devleti düzeninin yerleşmiş olduğu
ülkelerde, ispat hakkı toplum yaşamında ve kamu yönetiminde varlığı
gittikçe aranan bir hukuksal kurum durumuna gelmiştir. Yönetimin iyi
işleyebilmesi için gerektiğinde devleti yöneten ve kamu işlerini
çevirenlerin tutum ve davranışları hakkında eleştiride bulunmak kişi
haklarındandır. Bu sosyal amaçlı eleştirilerin ve kamuya iletilen olay veya
yazıların kimi durumlarda hakaret suçunu oluşturduğu da bir gerçektir. Buna
rağmen gerçeğin ve doğru olanın kamuya aktarılabilmesinin sağlanması
ereğiyle isnat konusunun ispat edilebilmesi olanağı ve ispatı halinde de
dava ve cezanın düşmesi, demokratik hukuk devletlerinde kabul edilmiştir.
Böylece, kamu görev ve
hizmetlerinde bulunanlara ancak, belli görevlerin yapılması için yetkiler
tanındığı, bunların kişisel çıkarların sağlanması yoluyla amacından
saptırılamayacağı, kişilerin kamu görev ve hizmetlerinin yerine
getirilmesiyle ilgili her türlü eylem ve işlemleri eleştirebilecekleri,
yönetimindeki yolsuzluğu öğrenen ve gözleyen kişilerin bunları
görmemezlikten gelmeye veya susmaya zorlanamayacağı, yapılan isnadın
memurdan ziyade memurluk makamının nüfuz ve itibarını zedelediği savının
geçersiz olduğu, belirtilmiştir. Daha
da ileri gidilerek, herhangi bir kişiye isnat olunan fiilin doğru olup
olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunduğunun mahkemelerce kabul
edilmesi, ispat hakkının tanınması için yeter bir neden sayılmıştır.’
Görüldüğü üzere, Raporda ileri
sürülenin aksine Anayasa Mahkemesi, kamu görev ve hizmetlerinde bulunanlara
ancak, belli görevlerin yapılması için yetkiler tanındığı, bunların kişisel
çıkarların sağlanması yoluyla amacından saptırılamayacağı, kişilerin kamu
görev ve hizmetlerinin yerine getirilmesiyle ilgili her türlü eylem ve
işlemleri eleştirebilecekleri, yönetimindeki yolsuzluğu öğrenen ve gözleyen
kişilerin bunları görmemezlikten gelmeye veya susmaya zorlanamayacağı
görüşündedir ve yapılan isnadın memurdan ziyade memurluk makamının nüfuz ve
itibarını zedelediği savının geçersiz olduğuna karar vermiştir.
Anayasa Mahkemesinin E.2003/67, K.2003/88 sayılı
kararında da dile getirildiği üzere; Anayasamızın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devleti ile, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu evrensel ve üstün hukuk
kurallarından ve Anayasanın içerdiği hukuksal ilkelerden ödün vermeyen, her
organın üzerinde hukukun mutlak egemenliğini sağlayan, insan hak ve
özgürlüklerine saygı gösteren, bunları koruyup güçlendiren, hukukun üstünlüğü
ilkesini koruyan, hiçbir eylem ve işlemi yargı denetiminin dışında kalmayan
devlet amaçlanmıştır. Bu bağlamda hukuk devleti, her dilediğini yapamayan,
kendini hukukla bağlı sayan ve tüm yetkilerinin sınırının hukuksal
kurallarla belirlendiği Devlettir. Hukukun üstünlüğünün
egemen olduğu bir devlette hukuk güvenliğinin sağlanması, hukuk devleti
ilkesinin yerine getirilmesi zorunlu koşullarındandır. Bireyin insan
olarak varlığının korunmasını amaçlayan hukuk devletinde, vatandaşların
hukuk güvenliğinin sağlanması zorunludur. Devlet açık ve belirgin hukuk
kurallarını yürürlüğe koyarak bunları uyguladığı zaman, hukuk güvenliği
sağlanır. Yasalarda yapılan değişikliklerin toplumsal gerçeklerle uyumlu
olması ve adaletli kurallar içermesi gerekir.
Anayasa Mahkemesinin E.1985/1, K. 1986/4 sayılı
Kararında ‘Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu
yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek... biçimde
kullanılamaz’ denilmektedir
Yasaların Anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisi,
yasa koyucunun takdir yetkisini Anayasaya uygun kullanıp kullanmadığını da
içerir. Bu nedenle Anayasayı yorumlamakla yetkili olan Anayasa Mahkemesi,
kamu yararı kavramını bir çok kararında
yorumlamıştır.
Anayasa Mahkemesine göre, kamu yararının
gerektirdiği düzenlemeleri yapmak, çareleri düşünüp önlem almak, yasa
koyucunun en doğal hakkı ve ödevidir. Yeter ki düzenlemeler yapılırken
doğrudan doğruya amaçlanan hizmetin gerekleri göz önünde tutulmuş, istenen
nitelik ve kısıtlamalarla hizmet arasında gerçeklere uygun nesnel ve
zorunlu bir neden, sonuç bağı kurulmuş olabilsin. ( E.1992/40)
5232 sayılı Kanunun 2 nci
maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü
fıkrası ile getirilen yasal düzenlemede, ihbar ve şikayetler
için getirilen sınırlama ve öngörülen şartlarla, hizmetin gerekleri
arasında gerçeklere uygun bir bağ kurulmadığı gibi; söz konusu düzenleme
makul, adil ve amaca uygun bir düzenleme değildir. Suç işleyen memur veya
kamu görevlisi hakkında ihbar ve şikâyette bulunmayı olanaksız hale
getirecek, suçun ortaya çıkmasını engelleyecek bu düzenlemede kamu yararı yoktur.
Yasa koyucunun amacı, ihbar ve şikayette bulunacak
kişilere ihbarda bulunmayı önleyecek derecede yükümlülük getirmek olamaz.
Kişilerin devlete güven duymaları, maddî ve manevî
varlıklarını geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri,
ancak hukuk güvenliği ve hukukun üstünlüğünün sağlandığı bir hukuk
devletinde gerçekleşebilecektir.
Hukuka güven duygusunu zedeleyecek, suçun ve
suçluların ortaya çıkmasını engelleyecek ya da geciktirecek düzenleme ve
yaklaşımların hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağı tartışmasızdır.
Bu nedenle, kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve
sürekli görevleri kamusal yetki ve yöntemler kullanarak yürüten kamu
görevlilerinin, görevleri nedeniyle işledikleri suçlardan yargılanmaları
konusunda, hem kamu otoritesinin saygınlığını koruyacak, hem de hukuka
güven duygusunu zedelemeyecek ve bu ikisi arasında denge sağlayacak
yöntemler geliştirilmeye çalışılmıştır.
Bugüne kadar kamu görevlilerinin kovuşturulmalarına
ilişkin olarak yasalarla geliştirilen yöntemler, hukuk devleti ilkesinin
gereği, bunların görevlerine ilişkin suçlar nedeniyle yargılanmalarının
hızlandırılması ve kolaylaştırılması yönünde olmuştur.
Buna karşılık, 5232 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan düzenleme, memurlar ya da diğer kamu
görevlilerinin görevleri nedeniyle işledikleri suçlarının ihbarını ve
şikâyetini güçleştirici niteliktedir. İhbar ve şikâyet yolu, neredeyse
tümüyle olanaksızlaştırılmıştır.
Yukarıda kamu yararına olmadığı belirtilen bu
düzenleme, suç işleyen memur ve kamu görevlilerinin korunduğu izlenimine
yol açması yönünden, yurttaşların hukuk devletine ve kamu otoritelerinin
saygınlığına olan güvenini de zedeleyecek niteliktedir ve bu bakımdan da
hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır.
Bu düzenlemenin Anayasanın 36 ncı
maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğünün kullanımını Anayasanın 13
üncü maddesine aykırı olarak ölçüsüzce sınırlandırdığı da ortadadır.
Böyle bir düzenleme, söz konusu 3 üncü fıkrada belirtilen
koşulları sağlayanlarla sağlayamayanlar arasında, iddia ve şikayette bulunmak, dolayısı ile hak aramak
özgürlüğünden yararlanmak bakımından, kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı
bir eşitsizlik de yaratmaktadır.
Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı bir
düzenleme, Anayasanın 11 inci maddesinde ifade edilen Anayasanın üstünlüğü
ve bağlayıcılığı ilkeleriyle de çelişecektir.
5232 sayılı Kanunun 2 nci
maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü
fıkrasının, yukarıda açıklanan gerekçelerle Anayasanın 2, 10, 11, 13 ve 36 ncı maddelerine aykırı olduğu için, iptal edilmesi
gerekmektedir.
2. 5232 Sayılı Kanunun 2 nci
Maddesinin Değiştirdiği 4483 Sayılı Kanunun 4 üncü Maddesinin Dördüncü
Fıkrasının Birinci ve İkinci Cümlelerinin Anayasaya Aykırılığı
5232 sayılı Kanunun 2 nci
maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin dördüncü
fıkrasının birinci cümlesinde, söz konusu 4 üncü maddenin üçüncü fıkrasında
belirtilen nitelikleri ve şartları taşımayan ihbar ve şikayetlerin
Cumhuriyet Başsavcıları ve izin vermeye yetkili merciler tarafından işleme
konulmayacağı bildirilmektedir.
Yukarıda 5232 sayılı Kanunla değişik 4483 sayılı
Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrası ile ilgili Anayasaya aykırılık
gerekçemizde, üçüncü fıkrada ihbar ve şikayetler
ile ilgili olarak getirilmiş ölçüt ve koşulların Anayasanın 2, 10, 11, 13
ve 36 ncı maddelerine aykırı olduğu ifade
edilmiştir.
Aranmasını Anayasaya aykırı gördüğümüz bu ölçüt ve
koşullara uygun olmayan ihbar ve şikayetlerin Cumhuriyet
Başsavcıları ve izin vermeye yetkili merciiler tarafından işleme
konulmayacağına ilişkin bir düzenlemenin de, kamu görevlileri ile
memurların görevlerine ilişkin suçlar nedeniyle yargılanmalarını
güçleştirici hatta imkansızlaştırıcı bir etki yapacağı ortadadır. Kaldı ki
suçlunun takibini güçleştiren bir düzenlemede kamu yararı da yoktur ve
hukuk devletlerinde devlet işlemlerinin nihai amacının kamu yararı olduğu
ilkesi ile bağdaşmaz.
Böyle bir düzenleme, suç işleyen memur ve kamu
görevlilerinin korunduğu izlenimini verecek; yurttaşların hukuk devletine
ve kamu otoritelerinin saygınlığına olan güvenini zedeleyecektir.
Suç işleyen kamu görevlilerinin korunduğu ve
bunların işledikleri suçtan dolayı takiplerinin güçleştirildiği izlenimini
veren ve aynı zamanda kamu yararına da olmayan bir düzenleme, hukuk devleti
ilkesiyle bağdaşmaz.
Diğer yandan 4483 sayılı Kanunun
4 üncü maddesinin 5232 sayılı Kanunla değiştirilmiş üçüncü fıkrasındaki
koşulları taşıyan dilekçelerle taşımayan dilekçeler arasında işleme koyma bakımından
yaratılan fark da, devlet işlemlerinde nihai amacın hukuk devletini ve kamu
yararını gerçekleştirmek olduğu gözönünde
tutulduğunda, makul görülemez ve Anayasanın 10 uncu maddesinde ifade edilen
kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer.
Üçüncü fıkrada sıralanan koşullara uygun olmayan
ihbar ve şikayetlerin işleme konulmayacağı
yolundaki bir düzenlemenin, Anayasanın 36 ncı
maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğünü, Anayasanın 13 üncü maddesine
aykırı olarak, ölçüsüzce ve özünden zedelemek suretiyle sınırlandıracağı da
tartışmasızdır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle ve ayrıca 4483 sayılı
Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasaya aykırılığı
açıklanırken gösterilen gerekçede ifade edilen hususlar bakımından, söz
konusu dördüncü fıkranın birinci cümlesi Anayasanın 2, 10, 13 ve 36 ncı maddelerine aykırıdır.
Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı bir
düzenleme, Anayasanın 11 inci maddesinde ifade edilen Anayasanın üstünlüğü
ve bağlayıcılığı ilkeleri ile de bağdaşmaz.
Yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 2, 10, 11,
13 ve 36 ncı maddelerine aykırı olan söz konusu
birinci cümlenin iptal edilmesi gerekmektedir.
5232 sayılı Kanunun 2 nci
maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin dördüncü
fıkrasının ikinci cümlesinde ise, üçüncü fıkradaki koşullara uygun olmayan
ihbar ve şikayetlerde, iddiaların sıhhati şüpheye
mahal vermeyecek belgelerle ortaya konulmuş ise, ad, soyad
ve imza ile iş ve ikametgah adresinin doğruluğu şartının aranmayacağı
bildirilmiştir.
Bu düzenleme de yurttaşa, ihbar ve şikayetinin, kimlik bilgilerini sağlıklı olarak vermese
bile, işleme konulabilmesini sağlamak için iddialarını, ‘sıhhatli şüpheye
mahal bırakmayacak belgelerle ortaya koymak’ yükümlülüğünü getirmektedir.
Sağlıklı belgeleri bulmak, güvenilir bilgilere erişmek, güçlü kanıtlar
toplamak, şikayetçinin değil, soruşturmacının
görevidir. İddialarla ilgili kanıtları elde etmek için soruşturma yapan
görevlilerin soruşturma yetkisiyle donatılması bu yüzdendir.
Soruşturma yapma yetkisi olmayan kişilere bu tür
yükümlülükler getirmek, suçun takibini güçleştirerek hukuk devleti ilkesine
aykırı düştüğü gibi; bu tür sıhhati şüpheye mahal bırakmayacak belgelere
dayalı ihbar ve şikayetleri temin etmiş olanlarla
temin edememiş olanlar arasında ihbar ve şikayetin işleme konulması
bakımından, bir ayırım da yaratmakta; sıhhati şüpheye mahal bırakmayacak
belgeleri olanların, kimlik bilgilerini gizlemek imkanından yararlanarak
iddia ve şikayetlerini geçerli kılmalarını sağlamaktadır. Halbuki bu tür sıhhati şüpheye mahal bırakmayacak
belgeleri olmayanların şikayetlerinin geçerliliği için ise, kimlik
bilgilerini sağlıklı biçimde vermeleri gerekmektedir.
Bir hukuk devletinin temel amaçlarından birisi de
suçun takibi ve suç işleyene yaptırım uygulanmasıdır.
Suçun takibini güçleştirecek, hatta imkansızlaştıracak düzenlemeler hukuk devleti ilkesi ile
bağdaşmayacağı gibi; sıhhatinden kuşku duyulmayacak belge temin edenlerle
edemeyenler arasında, ihbar ve şikayetlerinin işleme konulması bakımından
ayrım yaratılması, Anayasanın 10 uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesine
de aykırıdır.
Diğer yandan söz konusu ikinci cümlede, sıhhati
şüpheye mahal bırakmayacak belgelere dayalı ihbar ve şikayetlerde,
ad, soyad ve imza ile iş veya ikametgah adresinin
doğruluk şartının aranmayacağı bildirilmiştir. Yukarıda 4483 sayılı Kanunun
5232 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle
değiştirilmiş olan 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrası ile ilgili Anayasaya
aykırılık gerekçemizde, ihbarcı veya şikayetçinin
kimliğinin ihbarın değerlendirilmesi bakımından önem taşımadığı ve suçun
takibine öncelik verilmesinin, Anayasa Mahkemesi kararlarında da
belirtildiği gibi, hukuk devleti anlayışının bir gereği olduğu
açıklanmıştır. Bu açıklamalar çerçevesinde, iddia ve şikayetini
sıhhatinden kuşku duyulmayacak belgelerle ortaya koyanlar için, zaten
aranmasının Anayasaya aykırı olduğunu ifade etmiş bulunduğumuz kimlik
bilgilerinin doğruluğunun aranmaması; ama iddiasını sıhhatinden kuşku
duyulmayacak belgelerle dayandıramayan kimseler için kimlik bilgilerinin
doğruluğunun araştırılması da bir başka eşitsizlik durumudur.
Bir hukuk devletinde, suçun takibi asla
zorlaştırılmamalı; şikayetçinin kimliği ve kimlik
bilgileri önem taşımamalı; ihbar ve iddianın doğruluğu her durumda
araştırılmalı ve kimlik bilgilerinin doğruluğu ile iddianın sıhhatli
belgelere dayanıp dayanmadığı hususları, iddianın takibi bakımından
belirleyici olmamalıdır.
Bu konuda bu hususlara iddianın takibi bakımından
belirleyicilik niteliği tanımak, Anayasanın 36 ncı
maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğünün Anayasanın 13 üncü maddesine
aykırı biçimde, ölçüsüzce ve özünden zedeleyerek sınırlandırılması anlamını
taşır.
Söz konusu ikinci cümle bu nedenlerle Anayasanın 2,
10, 13 ve 36 ncı maddelerine aykırıdır.
Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı bir
düzenleme, Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri ve dolayısı ile
Anayasanın 11 inci maddesi ile de bağdaşamaz. 5232 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinin yukarıda açıklanan gerekçelerle
Anayasanın 2, 10, 11, 13 ve 36 ncı maddelerine
aykırı olduğu için iptali gerekmektedir.
3. 5232 Sayılı Kanunun 4 üncü Maddesinin
Değiştirdiği 4483 Sayılı Kanunun 12 nci
Maddesinin Birinci ve İkinci Fıkralarının Anayasaya aykırılığı
5232 sayılı Yasanın 4 üncü maddesiyle 4483 sayılı
Kanunun 12 nci maddesinde yapılan değişiklikle,
büyükşehir belediye başkanları hakkında hazırlık soruşturmasını yapacak
merci değiştirilmiştir.
4483 sayılı Kanunun ‘Hazırlık Soruşturmasını
Yapacak Merciler’ başlıklı 12 nci maddesi 5232
sayılı Kanununla değiştirilmeden önce aynen aşağıdaki gibi idi:
“Hazırlık Soruşturması;
a) Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve Bakanlar Kurulu kararı ile
atanan memur ve diğer kamu görevlileri ile büyükşehir belediye başkanları
hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya Başsavcıvekili,
b) Ortak kararla veya Başbakanın onayı ile atanan
memurlar ve diğer kamu görevlileri, il ve ilçe belediye başkanları, ilçe
idare şube başkanları hakkında il Cumhuriyet başsavcısı veya başsavcıvekili,
c) Diğerleri hakkında genel hükümlere göre yetkili
ve görevli Cumhuriyet başsavcılığı,
tarafından yapılır.
Hazırlık soruşturması sırasında hakim kararı
alınmasını gerektiren hususlarda; (a) bendinde sayılanlar için Yargıtay’ın
ilgili ceza dairesine, (b) bendinde sayılanlar için il asliye ceza
mahkemesine, diğerleri için genel hükümlere göre yetkili ve görevli sulh
ceza hakimine başvurulur.’
Görüldüğü üzere, 4483 sayılı Kanunun değişmeden
önceki halinde, büyükşehir belediye başkanlarının hazırlık soruşturmaları
da, aynen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valiler gibi, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı veya Başsavcıvekili tarafından
yapılmakta idi.
Ayrıca, hazırlık soruşturması sırasında hakim kararı alınmasını gerektiren hususlarda Büyükşehir
belediye başkanları için, aynen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valilerde olduğu gibi
Yargıtay’ın ilgili ceza mahkemesine başvurulmakta idi.
Şimdi yapılan değişiklikle, büyükşehir belediye
başkanlarının hazırlık soruşturmaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya Başsavcıvekili tarafından değil, genel hükümlere göre;
yetkili ve görevli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılacak ve hazırlık
soruşturması sırasında hakim kararı alınmasını
gerektiren hususlarda Yargıtay’ın ilgili ceza mahkemesine yerine, genel
hükümlere göre yetkili ve görevli sulh ceza hakimine başvurulacaktır.
Eski yasal düzenlemede görev unvanları belirtilen
memur ve diğer kamu görevlileri hakkında hazırlık soruşturması yapacak
merci aynı kalırken bunlardan sadece büyükşehir belediye başkanlarının
hazırlık soruşturmasını yapacak merci değiştirilmiştir. Eski yasal
düzenleme ile yeni yasal düzenleme arasındaki tek fark büyükşehir belediye
başkanı ile ilgili düzenlemelerdedir.
5186 sayılı Yasanın Genel Gerekçesinde, değişikliğe
neden ihtiyaç duyulduğu şöyle açıklanmıştır:
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri makamlarına
göre Yargıtay veya genel hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemelerde
yargılanmakta; hazırlık soruşturmaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
veya Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılmakta; itirazlara ise, Danıştay veya
Bölge İdare Mahkemesi tarafından, makamlara göre ayrı ayrı
bakılmaktadır. Bu durum eşitlik ilkesine aykırılık arz etmektedir. Bu
durumların düzeltilmesi amacıyla 4483 sayılı Kanunda bazı değişiklikler
düşünülmüştür.”
5186 sayılı Yasanın Madde Gerekçelerinde ise, 4483
sayılı Kanunun 12 nci maddesinin değişiklik
nedenleri şöyle açıklanmıştır:
“Hazırlık soruşturmasının da, memur veya diğer kamu
görevlilerinin makamlarına göre, Yargıtay Başsavcılığı ve Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından yapılması eşitlik ilkesine aykırıdır. Makamlara
göre savcı tespiti isabetli değildir. Hazırlık soruşturması sırasında hâkim
kararı gerekiyorsa, bu mahkemelerde makamlara göre değişmemelidir.”
5232 sayılı yasanın 4483 sayılı yasada yaptığı tüm
değişiklikler birlikte ele alındığında, öne sürülen değişiklik gerekçeleri
ile yasa hükümlerinin doğuracağı sonuçların birbiri ile bağdaşmadığı,
gerekçeler ile maddelerdeki düzenlemeler arasında tutarlılık bulunmadığı
açıkça ortaya çıkmaktadır.
Yasanın TBMM’de görüşülmesi sırasında Adalet
Komisyonu’nun bazı üyeleri, bu düzenlemelerin, Yargıtay 4. Ceza Dairesinde
yargılanan Ankara ve Adana büyükşehir belediye başkanları ile İstanbul eski
büyükşehir belediye başkanı için yapılmış kişiye özel düzenlemeler olduğu
ileri sürerek komisyon raporuna muhalefet şerhi koymuşlardır.
5232 sayılı Yasayla, 4483 sayılı yasanın 13 üncü ve
12 nci maddesinde yapılan değişiklik yanında 4483
sayılı Yasaya bir geçici madde eklenerek; bu Kanunun yürürlüğe girmesinden
önce Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde açılmış davaların, bu Kanunun
yürürlüğe girmesini müteakip genel hükümlere göre yetkili ve görevli
mahkemelere devredilmesi hükme bağlanmıştır.
Gerekçede ileri sürülenin aksine, bu
değişikliklerle, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren yargılanan tüm
memur ve kamu görevlilerinin, eşitlik ilkesine uygun olarak genel hükümlere
göre yetkili ve görevli mahkemelerde yargılanması değil; sadece Yargıtay’da
davası devam eden büyükşehir belediye başkanlarının dava dosyalarının genel
hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemelere devredilmesi sağlanmıştır.
Büyükşehir belediye başkanlarının
Yargıtay’ın ilgili ceza dairesi yerine genel hükümlere göre yetkili ve görevli
mahkemelerde yargılanmalarının öngörüldüğü ve bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde açılmış davaların, bu
Kanunun yürürlüğe girmesini müteakip genel hükümlere göre yetkili ve
görevli mahkemelere devredileceği göz önünde tutulduğunda, yapılan
düzenlemelerin kişiye özel düzenlemeler olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
5232 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin değiştirdiği
4483 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin birinci ve
ikinci fıkralarında ise, hazırlık soruşturması aşaması için, bu kişiye özel
düzenlemelerle uyumlu alt yapı hazırlanmıştır.
5232 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin değiştirdiği
4483 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin birinci ve
ikinci fıkraları, 5232 sayılı Kanunun 5 inci ve 7 nci
maddeleriyle birlikte ele alındığında; bu maddelerin, yargılama ve hazırlık
soruşturması aşamasında yürütülmekte olan davaları başka mahkemelere
gönderme ve yetkili mahkeme ve savcılıkları değiştirme sonucu
doğurduğundan, Anayasanın 37 nci maddesindeki
doğal hakim ilkesine, 10 uncu maddesindeki eşitlik
ilkesine, 2 nci maddesindeki hukuk devleti
ilkesine ve 11 inci maddesindeki hukukun üstünlüğü ilkesine ve 6 ncı maddesindeki Anayasadan kaynaklanmayan yetki kullanılamayacağı
ilkesine aykırı oldukları görülmektedir.
Anayasanın 37 nci
maddesinde, hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne
çıkarılamaz denilmektedir. Getirilen düzenlemeler ile halen Yargıtay’ın
ilgili ceza dairelerinde yargılanan büyükşehir belediye başkanlarının
yargılanacakları mercii ile hazırlık soruşturması aşamasındaki yetkili
savcılık ve yargıçlık fiilen değiştirilmektedir. Bu durum doğal yargıç
ilkesi ile bağdaşmaz.
Çünkü doğal yargıç kavramı, suçun işlenmesinden
veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın
belirlemesi diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, doğal yargıç ilkesi
yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana
gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıçların atanmasına engel oluşturur;
sanığa veya davanın yanlarına göre yargıç atanmasına olanak vermez.
Anayasa Mahkemesinin E.1996/74, K.1998/45 sayılı
Kararında da: ‘Doğal hâkim güvencesi, suç işleyen bir kişinin hangi
mahkemede yargılanacağını önceden ve kesin olarak bilmesini gerektirir.
Doğal hâkim güvencesinin, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarından biri
olduğunda kuşku yoktur. Bu nedenle, doğal hâkim ilkesini ihlâl eden kural,
hukuk devleti ilkesine de aykırıdır’ denilmektedir.
Anayasanın 10 uncu maddesinde, ‘Herkes, dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye,
aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare
makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak
hareket etmek zorundadırlar’ ilkesi yer almaktadır.
Buna göre; yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı
gözetilemeyecek ve bu nedenlerle, eşitsizliğe yol açılmayacaktır. Bu
ilkeyle, birbirlerinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanması
ve ayrıcalıklı kişi ve topluluklar yaratılması engellenmektedir. Yasa
önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına
gelmez; kimilerinin Anayasanın 10 uncu maddesinde öngörülen nedenlerle
değişik kurallara bağlı tutulmaları, eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.
Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için
değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal
durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa
Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
5232 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin değiştirdiği
4483 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin birinci ve
ikinci fıkraları, birbirlerinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların
uygulanması sonucunu doğuran bir düzenleme getirdikleri için, Anayasanın 10
uncu maddesindeki eşitlik ilkesine de aykırıdır.
Anayasa Mahkemesi, kararlarında hukukun genel
ilkelerine daha çok, hukuk devleti ilkesinin unsurlarını, özelliklerini ve
niteliğini belirlemek için başvurmuş ve hukukun genel ilkelerini, hukuk
devleti ilkesine “destek ölçü norm” olarak kullanmıştır.
Anayasa Mahkemesi kararlarında hukuk devletinin,
Anayasanın açık hükümlerinden önce, hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin
benimseyip uyduğu ilkelere uygun olması gerektiği belirtilmiştir.
(E.1995/20, K.1996/4)
Anayasa Mahkemesi devletin bütün organlarının
yaptığı işlemlerin meşruluk kazanmasını hukukun genel ilkelerine uymaya
bağlamıştır. Anayasa Mahkemesinin E. 1987/ 16, K. 1988/8 sayılı kararında
aynen şöyle denilmektedir:
“Hukuk devletinin, işlem ve eylemlerinin hukuka
uygun olması, hukukun üstünlüğü ilkesini içtenlikle benimsemesi, yargı
denetimini etkinlikle yaygınlaştırıp sürdürmesi, yasa koyucunun
çalışmalarında kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla
bağlı tutması, yasa koyucu da dahil devletin tüm
organları üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe sahip olması, insan
haklarına saygı göstermesi ve bu hakları korumayı, adil bir hukuk düzeni
kurarak geliştirmeyi zorunlu sayması gerekir. Yasaların üstünde yasa
koyucunun uymak zorunda bulunduğu Anayasa ve temel hukuk ilkeleri vardır.
Anayasada öngörülen devletin amacı ve varlığı ile bağdaşmayan, hukukun ana ilkelerine
dayanmayan yasalar kamu vicdanında olumsuz tepkiler yaratır.”
Anayasa Mahkemesi bugüne kadar vermiş olduğu
kararlarında, hukukun genel ilkelerinin bir tanımını yapmamış ve bunları
tek tek saymamıştır; ama bazı ilkeleri hukukun
genel ilkeleri olarak saptamış ve bunları Anayasaya uygunluk denetiminde
ölçü norm olarak kullanmıştır. “Yasaların kamu yararına dayanması ilkesi”de bunlardan biridir.
Anayasa Mahkemesinin “kamu yararı” hakkında
değerlendirme yaptığı bir kararının ilgili bölümü aynen şöyledir:
“Anayasanın 2 nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin
sosyal bir hukuk devleti olduğu açıkça belirtilmiştir. Hukuk devleti olmak,
yönetilenlere hukuk güvencesi sağlayan bir düzen kurmaktır. Böyle bir
düzenin kurulması, yasama ve yargı yetkileriyle yürütme alanına giren tüm
işlemlerin hukuk kuralları içinde kalması ile gerçekleşebilir. Hukuk
devletinin öğeleri arasında, yasaların kamu yararına dayanması ilkesi de
vardır. Bu ilkenin anlamı, kamu yararı düşüncesi olmaksızın, yalnızca özel
çıkarlar için veya yalnızca belli kişiler yararına olarak herhangi bir yasa
kuralının konulamayacağıdır. (E.1992/46, K.1992/52)
Anayasamızın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devleti ile, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu evrensel ve üstün hukuk
kurallarından ve Anayasanın içerdiği hukuksal ilkelerden ödün verilmeyen,
her organın üzerinde hukukun mutlak egemenliğini sağlayan, insan hak ve
özgürlüklerine saygı gösteren, bunları koruyup güçlendiren, hukukun
üstünlüğü ilkesini koruyan, hiçbir eylem ve işlemi yargı denetiminin
dışında kalmayan devlet amaçlanmıştır.
Bu bağlamda hukuk devleti, her dilediğini
yapamayan, kendini hukukla bağlı sayan ve tüm yetkilerinin sınırının
hukuksal kurallarla belirlendiği Devlettir. Yasalarda yapılan
değişikliklerin toplumsal gerçeklerle uyumlu olması ve adaletli kurallar
içermesi gerekir.”
Anayasa Mahkemesinin E.1985/1, K. 1986/4 sayılı
Kararında “Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu
yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek... biçimde
kullanılamaz” denilmektedir.
Yasama erkinin kamu yararına değil birtakım özel
amaç ve çıkarlara yönelik olarak kullanılması halinde ise, yasama yetkisi
saptırılmış olur. Söz konusu düzenlemeler kişiye özel oldukları için kamu
yararını amaçlamamaktadır ve yasama yetkisinin saptırıldığını
göstermektedir. Böyle saptırılmış bir yetkinin ise, kökenini Anayasada
bulamayacağı ve Anayasanın 6 ncı maddesine aykırı
bir görünüme gireceği açıktır.
Yargıtay’da büyükşehir belediye
başkanlarının bazıları hakkında hüküm aşamasına gelmiş davalar varken, bu
davaları da kapsayacak şekilde, kamu yararı olmaksızın ve yurttaşların
hukuk devletine olan güven ve inançlarını sarsacak şekilde, kişiye özel
yasalar çıkartmak ve bu yasalarla hazırlık soruşturması ve yargılama
aşamasında yetkili savcılık, yargıçlık ve mahkemeleri doğal yargıç ilkesine
aykırı olarak değiştirmek Anayasanın 2 nci
maddesindeki hukuk devleti ilkesine, 6 ncı
maddesindeki Anayasadan kökenlenmeyen bir Devlet yetkisinin
kullanılamayacağı ilkesine, 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine, 37 nci maddesindeki doğal yargıç ilkesine ve Anayasanın 11
inci maddesindeki hukukun üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesine aykırıdır.
Bundan dolayı, 5232 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 12 nci
maddesinin birinci ve ikinci fıkraları Anayasanın 2, 6, 10, 11 ve 37 nci maddelerine aykırı oldukları için iptal
edilmelidir.
4. 5232 Sayılı Kanunun 5 inci Maddesinin
Değiştirdiği 4483 Sayılı Kanunun 13 üncü Maddesinin Anayasaya aykırılığı
5232 sayılı Yasanın 5 inci maddesiyle 4483 sayılı
Kanunun 13 üncü maddesinde yapılan değişiklikle, büyükşehir belediye
başkanlarının yargılanmasında görevli ve yetkili olan mahkeme
değiştirilmiştir.
4483 sayılı Kanunun ‘Yetkili ve Görevli Mahkeme’
başlıklı 13 üncü maddesi, 5232 sayılı Kanununla değiştirilmeden önce aynen
aşağıdaki gibi idi:
“Davaya bakmaya yetkili ve görevli mahkeme, 12 nci maddenin (a) bendinde sayılanlar için Yargıtay’ın
ilgili ceza dairesi, (b) bendinde sayılanlar için il ağır ceza mahkemesi,
diğerleri için genel hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemedir.”
Görüldüğü üzere, 4483 sayılı Kanunun değişmeden
önceki halinde büyükşehir belediye başkanlarının yargılanacağı görevli ve
yetkili mahkeme aynen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valiler gibi Yargıtay’ın
ilgili ceza dairesi idi.
Şimdi yapılan değişiklikle, büyükşehir belediye
başkanları Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde değil, genel hükümlere göre;
yetkili ve görevli mahkemede yargılanacaktır.
5232 sayılı Kanunla; eski yasal düzenlemeye göre
Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde yargılanacak memur ve diğer kamu
görevlileri arasından sadece büyükşehir belediye başkanlarının
yargılanacağı yetkili ve görevli mahkeme değiştirilmiştir.
5186 sayılı Yasanın Genel Gerekçesinde, değişikliğe
neden ihtiyaç duyulduğu şöyle açıklanmıştır:
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri makamlarına
göre Yargıtay veya genel hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemelerde
yargılanmakta; hazırlık soruşturmaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
veya Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılmakta; itirazlara ise, Danıştay veya
Bölge İdare Mahkemesi tarafından, makamlara göre ayrı ayrı
bakılmaktadır. Bu durum eşitlik ilkesine aykırılık arz etmektedir. Bu
durumların düzeltilmesi amacıyla 4483 sayılı Kanunda bazı değişiklikler
düşünülmüştür.”
5186 sayılı Yasanın Madde Gerekçelerinde ise, 4483
sayılı Kanunun 13 üncü maddesindeki değişiklik nedenleri şöyle
açıklanmıştır:
“Memurları ve diğer kamu görevlilerini farklı
mahkemelerde yargılamak eşitlik ilkesine aykırıdır. Mahkemeler ancak suçun
nevine göre ayrılabilirler. Makamlara göre mahkeme tasnifi eşitlik ilkesini
bozar. Bu madde ile tüm memur ve diğer kamu görevlilerinin genel
hükümlerine göre görevli ve yetkili mahkemede yargılanması sağlanmaktadır.”
Yasanın TBMM’de görüşülmesi sırasında Adalet
Komisyonu’nun bazı üyeleri, bu düzenlemenin, Yargıtay 4. Ceza Dairesinde
yargılanan Ankara ve Adana büyükşehir belediye başkanları ile İstanbul eski
büyükşehir belediye başkanı için yapılmış kişiye özel düzenlemeler olduğu
ileri sürerek komisyon raporuna muhalefet şerhi koymuşlardır.
5232 sayılı Yasayla 4483 sayılı yasada yapılan
değişiklikler birlikte ele alındığında, bu düzenlemelerin gerçekten de
kişiye özel düzenlemeler olduğu ve öne sürülen değişiklik gerekçeleri ile
yasa hükümlerinin doğuracağı sonuçların birbiri ile bağdaşmadığı,
gerekçeler ile maddelerdeki düzenlemeler arasında tutarlılık bulunmadığı
açıkça ortaya çıkmaktadır.
5232 sayılı Yasayla 4483 sayılı yasanın 13 üncü ve
12 nci maddesinde yapılan değişiklik yanında 4483
sayılı Yasaya bir geçici madde eklenerek; bu Kanunun yürürlüğe girmesinden
önce Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde açılmış davaların, bu Kanunun
yürürlüğe girmesini müteakip genel hükümlere göre yetkili ve görevli
mahkemelere devredilmesi hükme bağlanmıştır.
Gerekçede ileri sürülenin aksine,
bu değişikliklerle, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren yargılanan tüm
memur ve kamu görevlilerinin, eşitlik ilkesine uygun olarak genel hükümlere
göre yetkili ve görevli mahkemelerde yargılanması sağlanmamış; bu amaca
sadece büyükşehir belediye başkanları açısından ulaşılmış ve Yargıtay’da
davası devam eden büyükşehir belediye başkanlarının dava dosyalarının genel
hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemelere devredilmesi
gerçekleştirilmiştir.
Büyükşehir belediye başkanlarının
Yargıtay’ın ilgili ceza dairesi yerine genel hükümlere göre yetkili ve görevli
mahkemelerde yargılanmalarının öngörüldüğü ve bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde açılmış davaların, bu
Kanunun yürürlüğe girmesini müteakip genel hükümlere göre yetkili ve
görevli mahkemelere devredileceği göz önünde tutulduğunda, yapılan
düzenlemenin kişiye özel olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
5232 sayılı yasa ile getirilen 4
üncü ve 5 inci madde ile Geçici Madde 2 birlikte ele alındığında, bu
maddelerin yürütülmekte olan davaları başka mahkemelere gönderme sonucunu
doğurdukları için, Anayasanın 37 nci maddesindeki
doğal yargıç ilkesine, 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine, 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine, 6 ncı maddesindeki Anayasadan kaynaklanmayan yetki
kullanılamayacağı ilkesine ve 11 inci maddesindeki hukukun üstünlüğü
ilkesine aykırı düştükleri görülmektedir.
Anayasanın 37 nci
maddesinde, hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne
çıkarılamaz denilmektedir. Getirilen düzenleme ile halen Yargıtay’ın ilgili
ceza dairelerinde yargılanan büyükşehir belediye başkanlarının
yargılanacakları merci fiilen değiştirilmektedir. Bu durum doğal yargıç
ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Çünkü, doğal yargıç
kavramı, suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı
görecek yargı yerini yasanın belirlemesi diye tanımlanmaktadır. Başka bir
anlatımla, doğal yargıç ilkesi yargılama makamlarının suçun işlenmesinden
veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıçların
atanmasına engel oluşturmakta; sanığa veya davanın yanlarına göre yargıç
atanmasına olanak vermemektedir.
Anayasa Mahkemesinin E.1996/74, K.1998/45 sayılı
Kararında : “Doğal hâkim güvencesi, suç işleyen bir kişinin hangi mahkemede
yargılanacağını önceden ve kesin olarak bilmesini gerektirir. Doğal hâkim
güvencesinin, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarından biri olduğunda
kuşku yoktur. Bu nedenle, doğal hâkim ilkesini ihlâl eden kural, hukuk
devleti ilkesine de aykırıdır” denilmektedir.
Anayasanın 10 uncu maddesinde, ‘Herkes, dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye,
aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare
makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak
hareket etmek zorundadırlar’ ilkesi yer almaktadır.
Buna göre yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı
gözetilemeyecek ve bu nedenlerle, eşitsizliğe yol açılmayacaktır. Bu
ilkeyle, birbirlerinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanması
ve ayrıcalıklı kişi ve topluluklar yaratılması engellenmektedir. Yasa
önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına
gelmez; kimilerinin Anayasanın 10 uncu maddesinde öngörülen nedenlerle
değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.
Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için
değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal
durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa
Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
5232 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin değiştirdiği
4483 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinde ise, birbirlerinin aynı durumunda
olanlara ayrı kuralların uygulanması sonucunu doğuracak bir düzenleme
getirildiği için, bu madde Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine
aykırıdır.
Anayasa Mahkemesi, kararlarında hukukun genel
ilkelerine daha çok, hukuk devleti ilkesinin unsurlarını, özelliklerini ve
niteliğini belirlemek için başvurmuş ve hukukun genel ilkelerini, hukuk
devleti ilkesine ‘destek ölçü norm’ olarak kullanmıştır.
Anayasa Mahkemesi kararlarında hukuk devletinin,
Anayasanın açık hükümlerinden önce, hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin
benimseyip uyduğu ilkelere uygun olması gerektiği belirtilmiştir.
(E.1995/20, K.1996/4)
Anayasa Mahkemesi devletin bütün organlarının
yaptığı işlemlerin meşruluk kazanmasını hukukun genel ilkelerine uymaya
bağlamıştır. Anayasa Mahkemesinin E. 1987/ 16, K. 1988/8 sayılı kararında
aynen şöyle denilmektedir:
“Hukuk devletinin, işlem ve eylemlerinin hukuka
uygun olması, hukukun üstünlüğü ilkesini içtenlikle benimsemesi, yargı denetimini
etkinlikle yaygınlaştırıp sürdürmesi, yasa koyucunun çalışmalarında
kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla bağlı tutması,
yasa koyucu da dahil devletin tüm organları
üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe sahip olması, insan haklarına saygı
göstermesi ve bu hakları korumayı, adil bir hukuk düzeni kurarak
geliştirmeyi zorunlu sayması gerekir. Yasaların üstünde yasa koyucunun
uymak zorunda bulunduğu Anayasa ve temel hukuk ilkeleri vardır. Anayasada
öngörülen devletin amacı ve varlığı ile bağdaşmayan, hukukun ana ilkelerine
dayanmayan yasalar kamu vicdanında olumsuz tepkiler yaratır.”
Anayasa Mahkemesi bugüne kadar vermiş olduğu
kararlarında, hukukun genel ilkelerinin bir tanımını yapmamış ve bunları
tek tek saymamıştır; ama bazı ilkeleri hukukun
genel ilkeleri olarak saptamış ve bunları Anayasaya uygunluk denetiminde
ölçü norm olarak kullanmıştır. ‘Yasaların kamu yararına dayanması ilkesi’
de bunlardan biridir.
Anayasa Mahkemesinin “kamu yararı” hakkında
değerlendirme yaptığı bir kararının ilgili bölümü aynen şöyledir:
“Anayasanın 2 nci
maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu açıkça
belirtilmiştir. Hukuk devleti olmak, yönetilenlere hukuk güvencesi sağlayan
bir düzen kurmaktır. Böyle bir düzenin kurulması, yasama ve yargı
yetkileriyle yürütme alanına giren tüm işlemlerin hukuk kuralları içinde
kalması ile gerçekleşebilir. Hukuk devletinin öğeleri arasında, yasaların
kamu yararına dayanması ilkesi de vardır. Bu ilkenin anlamı, kamu yararı
düşüncesi olmaksızın, yalnızca özel çıkarlar için veya yalnızca belli
kişiler yararına olarak herhangi bir yasa kuralının konulamayacağıdır.
(E.1992/46, K.1992/52)
Anayasamızın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devleti ile, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu evrensel ve üstün hukuk
kurallarından ve Anayasanın içerdiği hukuksal ilkelerden ödün verilmeyen,
her organın üzerinde hukukun mutlak egemenliğini sağlayan, insan hak ve
özgürlüklerine saygı gösteren, bunları koruyup güçlendiren, hukukun
üstünlüğü ilkesini koruyan, hiçbir eylem ve işlemi yargı denetiminin
dışında kalmayan devlet amaçlanmıştır.
Bu bağlamda hukuk devleti, her dilediğini
yapamayan, kendini hukukla bağlı sayan ve tüm yetkilerinin sınırının
hukuksal kurallarla belirlendiği Devlettir. Yasalarda yapılan
değişikliklerin toplumsal gerçeklerle uyumlu olması ve adaletli kurallar
içermesi gerekir.”
Anayasa Mahkemesinin E.1985/1, K. 1986/4 sayılı
Kararında ‘Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu
yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek... biçimde
kullanılamaz’ denilmektedir
Kişilerin devlete güven duymaları, maddî ve manevî
varlıklarını geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden
yararlanabilmeleri, ancak hukuk güvenliği ve hukukun üstünlüğünün
sağlandığı bir hukuk devletinde gerçekleşebilecektir.
Hukuk devletinin öğeleri arasında, yasaların kamu
yararına dayanması ilkesi de vardır.
Bu nedenle kişiye özel yasalar, kamu yararı kavramı
ve dolayısı ile hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz.
Yargıtay’da büyükşehir belediye
başkanlarının bazıları hakkında nerede ise hüküm aşamasına gelmiş davalar
varken, bu davaları kapsayacak ve doğal yargıç ilkesine aykırı sonuç
doğuracak, kişiye özel, kamu yararına dönük olmayan yasa hükümleri
getirilmesi yukarıda açıklanan gerekçelerle Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine, Anayasanın 6 ncı maddesindeki kökenini Anayasadan almayan devlet
yetkisi kullanılamayacağı ilkesine, 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine,
37 nci maddesindeki doğal yargıç ilkesine ve
Anayasanın 11 inci maddesindeki hukukun üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesine
aykırıdır.
Bu nedenle, 5232 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin
değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin, Anayasanın 2, 6, 10,
11 ve 37 nci maddelerine aykırı olduğu için iptal
edilmesi gerekmektedir.
4. 5232 Sayılı Kanunun 6 ncı
Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
4483 sayılı Kanunun 15 inci
maddesinin birinci fıkrasının 5232 sayılı Kanunla değiştirilmeden önceki
halinde, memurlar ve diğer kamu görevlilerine ilişkin ihbar ve şikâyetlerin
“garaz, kin ya da mücerret hakaret’ için uydurma suç isnadıyla yapıldığının
soruşturma sonunda anlaşılması ya da yargılama sonunda sabit olması
durumunda, haksız suçlamada bulunana ilişkin olarak kendiliğinden
soruşturmaya geçilmesi öngörülmüş iken, 5232 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi ile yapılan değişiklikle, ‘garaz, kin veya
mücerret hakaret için” ibareleri madde metninden çıkarılmış; ihbar ve
şikâyetlerin ihbar ya da şikâyet edileni ‘mağdur etmek amacıyla’
yapıldığının soruşturma sonunda anlaşılması ya da yargılama sonunda sabit
olması durumunda, haksız suçlamada bulunan için kendiliğinden soruşturmaya
geçilmesi öngörülmüştür.
“Garaz, kin ya da mücerret hakaret’ somut, kişisel
değerlendirmelere bağlı olarak değişik biçimlerde yorumlanamayacak ve bu
nedenle nesnel yanı ağır basan kavramlardır.
Yapılan değişiklikte bu kavramların kaldırılması ve
yerlerine “ihbar ve şikayet edileni mağdur etmek
amacıyla’ ibaresinin getirilmesi, ihbar ve şikâyetin “memur ya da kamu
görevlisinin mağdur edilmesi amacıyla yapıldığı’ gerekçe gösterilerek hemen
hemen tüm ihbarcı ya da şikâyetçilerin soruşturma
geçirmesine yol açabilecektir. Bunun, ihbar ve şikâyet yolunun
kullanılmasını önemli ölçüde engelleyeceği kuşkusuzdur.
Suç isnadında bulunmanın, aklanmaları durumunda
suçlanan kişinin mağdur edildiği anlamını taşıyacağı ortadadır. Hele bu
suçlama bir kamu görevlisinin görevi nedeniyle suç işlediği savını
içeriyorsa, yalnızca soruşturmaya uğraması bile, kamu görevlisinin mağdur
edilmesi olarak değerlendirilebilecektir. Yasa ile yapılan düzenlemedeki
“ihbar veya şikâyet edileni mağdur etmek” anlatımının içeriğinin belirsiz,
geniş ve soyut olduğu açıktır.
Cumhurbaşkanının geri gönderme yazısına karşı ileri
sürülen Adalet Komisyonu Raporunda yer alan gerekçede, temel amacın kamu
düzenini sağlamak ve korumakla görevli kamu otoritesinin saygınlığının ve
yaptırım gücünün zedelenmemesi olduğu ve bu temel amacın kamu yararının
sağlanmasına dönük olduğu, bu düzenlemelerin Anayasanın 39 uncu maddesiyle
de uyumlu olduğu belirtilmiştir.
Oysa, Anayasanın 39 uncu maddesi, kamu görev ve
hizmetlerinin görülmesine yönelik haklı eleştirilerin hakaret niteliği
taşısalar da dile getirilmesini özel bir koruma altına almaktadır.
Kamu görev ve hizmetlerinde bulunanlara karşı, bu
görev veya hizmetle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret
davalarında Anayasanın 39 uncu maddesinde öngörülen ispat hakkı, mutlak
biçimde kabul edilmiş, diğer hallerde şikayetçinin kabulüne bağlanmıştır..
Nitekim, Anayasa Mahkemesinin E. 1981/8 sayılı Kararında
özetle şöyle denmektedir:
“Anayasal güvenceye kavuşturulan ispat hakkı,
kişilerin Anayasal haklarından olduğu gibi basın özgürlüğünün de
vazgeçilmez koşullarından biridir. Ondokuzuncu
yüzyıldan itibaren demokratik hukuk devleti düzeninin yerleşmiş olduğu
ülkelerde, ispat hakkı toplum yaşamında ve kamu yönetiminde varlığı
gittikçe aranan bir hukuksal kurum durumuna gelmiştir. Yönetimin iyi
işleyebilmesi için gerektiğinde devleti yöneten ve kamu işlerini
çevirenlerin tutum ve davranışları hakkında eleştiride bulunmak kişi haklarındandır.
Bu sosyal amaçlı eleştirilerin ve kamuya iletilen olay veya yazıların kimi
durumlarda hakaret suçunu oluşturduğu da bir gerçektir. Buna rağmen
gerçeğin ve doğru olanın kamuya aktarılabilmesinin sağlanması ereğiyle
isnat konusunun ispat edilebilmesi olanağı ve ispatı halinde de dava ve
cezanın düşmesi, demokratik hukuk devletlerinde kabul edilmiştir.
Böylece, kamu görev ve
hizmetlerinde bulunanlara ancak, belli görevlerin yapılması için yetkiler
tanındığı, bunların kişisel çıkarların sağlanması yoluyla amacından
saptırılamayacağı, kişilerin kamu görev ve hizmetlerinin yerine
getirilmesiyle ilgili her türlü eylem ve işlemleri eleştirebilecekleri,
yönetimdeki yolsuzluğu öğrenen ve gözleyen kişilerin bunları görmemezlikten
gelmeye veya susmaya zorlanamayacağı; yapılan isnadın memurdan ziyade
memurluk makamının nüfuz ve itibarını zedelediği savının geçersiz olduğu,
belirtilmiştir. Daha da ileri
gidilerek, herhangi bir kişiye isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının
anlaşılmasında kamu yararı bulunduğunun mahkemelerce kabul edilmesi, ispat
hakkının tanınması için yeter bir neden sayılmıştır.”
Görüldüğü üzere Raporda ileri
sürülenin aksine Anayasa Mahkemesi, kamu görev ve hizmetlerinde bulunanlara
ancak, belli görevlerin yapılması için yetkiler tanındığı, bunların kişisel
çıkarların sağlanması yoluyla amacından saptırılamayacağı, kişilerin kamu
görev ve hizmetlerinin yerine getirilmesiyle ilgili her türlü eylem ve
işlemleri eleştirebilecekleri, yönetimdeki yolsuzluğu öğrenen ve gözleyen
kişilerin bunları görmemezlikten gelmeye veya susmaya zorlanamayacağı;
yapılan isnadın memurdan ziyade memurluk makamının nüfuz ve itibarını
zedelediği savının geçersiz olduğuna karar vermiştir.
Anayasa Mahkemesinin E.2003/67, K.2003/88 sayılı
kararında da dile getirildiği üzere; Anayasamızın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devleti ile, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu evrensel ve üstün hukuk
kurallarından ve Anayasanın içerdiği hukuksal ilkelerden ödün verilmeyen,
her organın üzerinde hukukun mutlak egemenliğini sağlayan, insan hak ve
özgürlüklerine saygı gösteren, bunları koruyup güçlendiren, hukukun
üstünlüğü ilkesini koruyan, hiçbir eylem ve işlemi yargı denetiminin
dışında kalmayan devlet amaçlanmıştır. Bu bağlamda hukuk devleti, her
dilediğini yapamayan, kendini hukukla bağlı sayan ve tüm yetkilerinin
sınırının hukuksal kurallarla belirlendiği Devlettir. Hukukun üstünlüğünün
egemen olduğu bir devlette hukuk güvenliğinin sağlanması hukuk devleti
ilkesinin yerine getirilmesi zorunlu koşullardandır. Bireyin insan olarak
varlığının korunmasını amaçlayan hukuk devletinde vatandaşların hukuk
güvenliğinin sağlanması zorunludur. Devlet açık ve belirgin hukuk kurallarını
yürürlüğe koyarak bunları uyguladığı zaman hukuk güvenliği sağlanır.
Yasalarda yapılan değişikliklerin toplumsal gerçeklerle uyumlu olması ve
adaletli kurallar içermesi gerekir.
Anayasa Mahkemesinin E.1985/1, K. 1986/4 sayılı
Kararında “Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu
yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek... biçimde
kullanılamaz” denilmektedir
Yasaların Anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisi,
yasa koyucunun takdir yetkisini Anayasaya uygun kullanıp kullanmadığını da
içerir. Bu nedenle Anayasayı yorumlamakla yetkili olan Anayasa Mahkemesi,
kamu yararı kavramını bir çok kararında
yorumlamıştır.
Anayasa Mahkemesine göre, kamu yararının
gerektirdiği düzenlemeleri yapmak, çareleri düşünüp önlem almak, yasa
koyucunun en doğal hakkı ve ödevidir. Yeter ki düzenlemeler yapılırken
doğrudan doğruya amaçlanan hizmetin gerekleri göz önünde tutulmuş, istenen
nitelik ve kısıtlamalarla hizmet arasında gerçeklere uygun nesnel ve
zorunlu bir neden, sonuç bağı kurulmuş olabilsin” (E.1992/40).
Söz konusu 6 ncı madde
ile getirilen düzenleme ise makul, adil ve amaca uygun bir düzenleme
değildir. Suç işleyen memur veya kamu görevlisi hakkında ihbar ve şikâyette
bulunmayı olanaksız hale getirecek, suçun ortaya çıkmasını engelleyecek bu
düzenlemede kamu yararı da yoktur. “İhbar veya şikâyet edileni mağdur
etmek” ibaresinin içeriğinin belirsiz, geniş ve soyut olduğu açıktır. Yasa
koyucunun amacı, ihbar ve şikayette bulunacak
kişilere ihbarda bulunmayı önleyecek derecede yükümlülük getirmek veya
suçun ve suçluların ortaya çıkmasını engellemek ve geciktirmek olamaz.
Hukuka güven duygusunu zedeleyecek, kamu yararına
dönük olmayan, suçun ve suçluların ortaya çıkmasını engelleyecek ya da
geciktirecek düzenleme ve yaklaşımların hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmayacağı tartışmasızdır.
Bu nedenle, kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve
sürekli görevleri kamusal yetki ve yöntemler kullanarak yürüten kamu
görevlilerinin, görevleri nedeniyle işledikleri suçlardan yargılanmaları
konusunda, hem kamu otoritesinin saygınlığını koruyacak, hem de hukuka
güven duygusunu zedelemeyecek ve bu ikisi arasında denge sağlayacak
yöntemler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bugüne kadar kamu görevlilerinin
kovuşturulmalarına ilişkin olarak yasalarla geliştirilen yöntemler, hukuk
devleti ilkesinin gereği, bunların görevlerine ilişkin suçlar nedeniyle
yargılanmalarının hızlandırılması ve kolaylaştırılması yönünde olmuştur.
5232 sayılı Yasa’nın 6 ncı
maddesinde yer alan düzenleme ise, suç işleyen memur ve kamu görevlilerinin
korunduğu izlenimine yol açması yönünden, yurttaşların hukuk devletine ve
kamu otoritelerinin saygınlığına olan güvenini zedeleyecek niteliktedir ve
kamu yararı amacına yönelmemiştir. Bu nedenle söz konusu düzenleme, hukuk
devleti ilkesine aykırıdır.
5232 sayılı Kanunun 6 ncı
maddesi ile getirilen yasal düzenleme ise ihbar ve şikâyetin memur ya da
kamu görevlisinin mağdur edilmesi amacıyla yapıldığı gerekçe gösterilerek
hemen hemen tüm ihbarcı ya da şikâyetçilerin
soruşturma geçirmesine neden olacak niteliktedir. Bunun, ihbar ve şikâyet
yolunun kullanılmasını önemli ölçüde engelleyeceği hatta olanaksızlaştıracağı
kuşkusuzdur.
Bu da öncelikle Anayasanın 36 ncı
maddesindeki hak arama özgürlüğünün kullanımını Anayasanın 13 üncü
maddesine aykırı biçimde ölçüsüzce sınırlandıracaktır.
5232 sayılı Kanunun 6 ncı
maddesi, Anayasanın 2 nci ve 36 ncı maddelerine aykırı olduğu gibi, Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkelerine ve dolayısı ile Anayasanın 11 inci
maddesine de aykırıdır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, 5232 sayılı Kanunun
6 ncı maddesinin; Anayasanın 2, 11, 13 ve 36 ncı maddelerine aykırı olduğundan, iptal edilmesi
gerekmektedir.
5. 5232 Sayılı Kanunun 7 nci
Maddesiyle 4483 Sayılı Kanuna Eklenen Geçici Madde 2’nin Anayasaya Aykırılığı
5232 sayılı Kanunun 7 nci
maddesiyle 4483 sayılı Kanuna eklenen Geçici 2 nci
madde ile, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce
Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanuna göre
Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde ve il ağır ceza mahkemesinde açılmış
davalar ile Danıştay’ca itirazen incelenen
kararların, bu Kanunun yürürlüğe girmesini müteakip genel hükümlere göre
yetkili ve görevli mahkemelere devredilmesi hükme bağlanmıştır.
5186 sayılı Yasanın Genel Gerekçesinde, değişikliğe
neden ihtiyaç duyulduğu şöyle açıklanmıştır:
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri makamlarına
göre Yargıtay veya genel hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemelerde
yargılanmakta; hazırlık soruşturmaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
veya Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılmakta; itirazlara ise, Danıştay veya
Bölge İdare Mahkemesi tarafından, makamlara göre ayrı ayrı
bakılmaktadır. Bu durum eşitlik ilkesine aykırılık arz etmektedir. Bu
durumların düzeltilmesi amacıyla 4483 sayılı Kanunda bazı değişiklikler
düşünülmüştür.”
5186 sayılı Yasanın Madde Gerekçelerinde ise,
Geçici Madde 2 ile ilgili değişiklik nedenleri şöyle sıralanmıştır:
“Bu madde ile, kanunun
yürürlüğe girmesinden itibaren yargılanan tüm memur ve kamu görevlileri,
eşitlik ilkesine uygun olarak genel hükümlere göre yetkili ve görevli
mahkemelerde yargılanması ve itirazların incelenmesi öngörülmüştür.”
Yasanın TBMM’de görüşülmesi sırasında Adalet
Komisyonu’nun bazı üyeleri, bu düzenlemenin, Yargıtay 4. Ceza Dairesinde
yargılanan Ankara ve Adana büyükşehir belediye başkanları ile İstanbul eski
büyükşehir belediye başkanı için yapılmış kişiye özel düzenlemeler olduğu
ileri sürerek komisyon raporuna muhalefet şerhi koymuşlardır.
5232 sayılı Yasa ile 4483 sayılı yasada yapılan
değişiklikler birlikte ele alındığında, bu düzenlemelerin gerçekten de
kişiye özel düzenlemeler olduğu ve öne sürülen değişiklik gerekçeleri ile
yasa hükümlerinin doğuracağı sonuçların birbiri ile bağdaşmadığı,
gerekçeler ile maddelerdeki düzenlemeler arasında tutarlılık bulunmadığı,
açıkça ortaya çıkmaktadır.
5232 sayılı Yasa ile 4483 sayılı
yasanın 13 üncü ve 12 nci maddesinde yapılan
değişikliklerin yanısıra, 4483 sayılı Yasaya bir
geçici madde de eklenerek; bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Yargıtay’ın
ilgili ceza dairesinde açılmış davaların, bu Kanunun yürürlüğe girmesini
müteakip genel hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemelere devredilmesi
hükme bağlanmıştır.
Gerekçede ileri sürülenin aksine,
bu değişikliklerle, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren yargılanan tüm
memur ve kamu görevlilerinin, eşitlik ilkesine uygun olarak genel hükümlere
göre yetkili ve görevli mahkemelerde yargılanması gerçekleştirilmemiş; bu
amaca sadece büyükşehir belediye başkanları açısından ulaşılmış ve Yargıtay’da
davası devam eden büyükşehir belediye başkanlarının dava dosyalarının genel
hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemelere devredilmesi sağlanmıştır.
Büyükşehir belediye başkanlarının
Yargıtay’ın ilgili ceza dairesi yerine genel hükümlere göre yetkili ve görevli
mahkemelerde yargılanmalarının öngörüldüğü ve bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde açılmış davaların, bu
Kanunun yürürlüğe girmesini müteakip genel hükümlere göre yetkili ve
görevli mahkemelere devredileceği göz önünde tutulduğunda, yapılan
düzenlemenin kişiye özel düzenleme olduğu anlaşılmaktadır.
5232 sayılı yasa ile getirilen Geçici Madde 2,
yürütülmekte olan davaları başka mahkemelere gönderdiğinden, Anayasanın 37 nci maddesindeki doğal hakim
ilkesine, 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine, 2 nci
maddesindeki hukuk devleti ilkesine ve 11 inci maddesindeki hukukun
üstünlüğü ilkesine aykırıdır.
Anayasanın 37 nci
maddesinde, hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne
çıkarılamaz denilmektedir. Getirilen düzenleme ile halen Yargıtay’ın ilgili
ceza dairelerinde yargılanan büyükşehir belediye başkanlarının
yargılanacakları merci fiilen değiştirilmektedir.
Doğal yargıç kavramı, suçun işlenmesinden veya
çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi
diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, doğal yargıç ilkesi, yargılama
makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra
kurulmasına veya yargıçların atanmasına engel oluşturmakta; sanığa veya
davanın yanlarına göre yargıç atanmasına olanak vermemektedir.
Anayasa Mahkemesinin E.1996/74, K.1998/45 sayılı
Kararında : “Doğal hâkim güvencesi, suç işleyen bir kişinin hangi mahkemede
yargılanacağını önceden ve kesin olarak bilmesini gerektirir. Doğal hâkim
güvencesinin, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarından biri olduğunda
kuşku yoktur. Bu nedenle, doğal hâkim ilkesini ihlâl eden kural, hukuk
devleti ilkesine de aykırıdır” denilmektedir. Bu açıklamalar, söz konusu
düzenlemenin doğal yargıç ilkesi ile uyumlu olmadığını ortaya koymaktadır.
Anayasanın 10 uncu maddesinde, “Herkes, dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye,
aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare
makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak
hareket etmek zorundadırlar” denilmektedir.
Buna göre yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı
gözetilemeyecek ve bu nedenlerle, eşitsizliğe yol açılmayacaktır. Bu
ilkeyle, birbirlerinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanması
ve ayrıcalıklı kişi ve topluluklar yaratılması engellenmektedir. Yasa
önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına
gelmez; kimilerinin Anayasanın 11 inci maddesinde öngörülen nedenlerle
değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.
Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için
değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal
durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa
Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
5232 sayılı yasa ile getirilen Geçici Madde 2,
birbirlerinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanması sonucunu
doğuran bir düzenleme olduğundan Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik
ilkesine de aykırıdır.
Öte yandan Cumhurbaşkanının geri gönderme yazısı
aynen şöyledir:
“Geçici maddenin, 4483 sayılı Yasa’nın 12 ve 13
üncü maddelerinde yapılan değişikliklerin, halen yargılanmakta olanlar için
uygulanmasını sağlamak amacıyla düzenlendiği anlaşılmaktadır.
Yapılan düzenlemede, incelenen Yasanın yürürlüğe
girmesinden önce 4483 sayılı Yasa uyarınca,
- Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde ve il ağır
ceza mahkemesinde açılmış davaların,
- Danıştay’ca itirazen
incelenen kararların,
genel kurallara göre yetkili ve görevli mahkemelere
devredilmesi öngörülmektedir.
İncelenen Yasanın 4 ve 5 inci maddeleriyle 4483
sayılı Yasanın 12 ve 13 üncü maddelerinde değişiklik yapılarak, üst düzey
kamu görevlilerinin hazırlık soruşturmasını yapmaya, hazırlık soruşturması
sırasında yargıç kararı gerektiren durumlarda gerekli kararı almaya ve
davaya bakmaya yetkili adli merciler yeniden belirlenmiştir.
Ne var ki, 4483 sayılı Yasanın 9 uncu maddesinin
üçüncü fıkrasında değişiklik yapılmadığı için, soruşturma izni verilmesi ya
da verilmemesine ilişkin kararların itirazen
incelenmesi konusunda Danıştay ile bölge idare mahkemeleri arasında yeniden
görev bölüşümü öngörülmemiştir.
Yürürlükteki kurala göre, Yasanın 3 üncü maddesinin
(e), (f), (g) (Cumhurbaşkanınca verilen izin dışında) ve (h) bentlerinde
sayılan üst düzey kamu görevlilerine ilişkin soruşturma izni verilmesi ya
da verilmemesi kararlarına yapılan itiraz başvurularının Danıştay’ın
yetkili dairesinde bakılması sürecektir.
Bu duruma göre, Danıştay’ca itirazen
incelenenlerden bölge idare mahkemelerine devredilecek dosya bulunmamaktadır.
Bu nedenle, incelenen Yasayla 4483 sayılı Yasaya
eklenen geçici 2 nci maddedeki Danıştay’da itirazen incelenen kararlara ilişkin kuralın uygulama
alanı yoktur.”
Adalet Komisyonu Başkanı Köksal Toptan da
Cumhurbaşkanının ileri sürdüğü gerekçenin aynını ileri sürerek Yasanın bu
maddesine muhalefet şerhi vermiştir.
Anayasa Mahkemesi, kararlarında hukukun genel
ilkelerine daha çok, hukuk devleti ilkesinin unsurlarını, özelliklerini ve
niteliğini belirlemek için başvurmuş ve hukukun genel ilkelerini, hukuk
devleti ilkesine ‘destek ölçü norm’ olarak kullanmıştır.
Anayasa Mahkemesi kararlarında hukuk devletinin,
Anayasanın açık hükümlerinden önce, hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin
benimseyip uyduğu ilkelere uygun olması gerektiği belirtilmiştir.
(E.1995/20, K.1996/4)
Anayasa Mahkemesi devletin bütün organlarının
yaptığı işlemlerin meşruluk kazanmasını hukukun genel ilkelerine uymaya
bağlamıştır. Anayasa Mahkemesinin E. 1987/ 16, K. 1988/8 sayılı kararında
aynen şöyle denilmektedir:
“Hukuk devletinin, işlem ve eylemlerinin hukuka
uygun olması, hukukun üstünlüğü ilkesini içtenlikle benimsemesi, yargı
denetimini etkinlikle yaygınlaştırıp sürdürmesi, yasa koyucunun
çalışmalarında kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla
bağlı tutması, yasa koyucu da dahil devletin tüm
organları üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe sahip olması, insan
haklarına saygı göstermesi ve bu hakları korumayı, adil bir hukuk düzeni
kurarak geliştirmeyi zorunlu sayması gerekir. Yasaların üstünde yasa
koyucunun uymak zorunda bulunduğu Anayasa ve temel hukuk ilkeleri vardır.
Anayasada öngörülen devletin amacı ve varlığı ile bağdaşmayan, hukukun ana
ilkelerine dayanmayan yasalar kamu vicdanında olumsuz tepkiler yaratır.”
Anayasa Mahkemesi bugüne kadar vermiş olduğu
kararlarında, hukukun genel ilkelerinin bir tanımını yapmamış ve bunları
tek tek saymamıştır; ama bazı ilkeleri hukukun
genel ilkeleri olarak saptamış ve bunları Anayasaya uygunluk denetiminde
ölçü norm olarak kullanmıştır. ‘Yasaların kamu yararına dayanması ilkesi’
de bunlardan biridir.
Anayasa Mahkemesinin “kamu yararı” hakkında
değerlendirme yaptığı bir kararının ilgili bölümü aynen şöyledir:
Anayasanın 2 nci
maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu açıkça
belirtilmiştir. Hukuk devleti olmak, yönetilenlere hukuk güvencesi sağlayan
bir düzen kurmaktır. Böyle bir düzenin kurulması, yasama ve yargı
yetkileriyle yürütme alanına giren tüm işlemlerin hukuk kuralları içinde
kalması ile gerçekleşebilir. Hukuk devletinin öğeleri arasında, yasaların
kamu yararına dayanması ilkesi de vardır. Bu ilkenin anlamı, kamu yararı
düşüncesi olmaksızın, yalnızca özel çıkarlar için veya yalnızca belli
kişiler yararına olarak herhangi bir yasa kuralının konulamayacağıdır.
(E.1992/46, K.1992/52)
Anayasamızın 2 nci
maddesinde yer alan hukuk devleti ile, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu evrensel ve üstün hukuk
kurallarından ve Anayasanın içerdiği hukuksal ilkelerden ödün verilmeyen,
her organın üzerinde hukukun mutlak egemenliğini sağlayan, insan hak ve
özgürlüklerine saygı gösteren, bunları koruyup güçlendiren, hukukun
üstünlüğü ilkesini koruyan, hiçbir eylem ve işlemi yargı denetiminin
dışında kalmayan devlet amaçlanmıştır.”
Bu bağlamda hukuk devleti, her dilediğini
yapamayan, kendini hukukla bağlı sayan ve tüm yetkilerinin sınırının
hukuksal kurallarla belirlendiği Devlettir. Yasalarda yapılan
değişikliklerin toplumsal gerçeklerle uyumlu olması ve adaletli kurallar
içermesi gerekir.
Anayasa Mahkemesinin E.1985/1, K. 1986/4 sayılı
Kararında “Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu
yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek... biçimde
kullanılamaz” denilmektedir.
Yargıtay’da kimi büyükşehir belediye başkanları
hakkında hüküm aşamasına gelmiş davalar varken, bu davaları da kapsayacak
şekilde düzenleme yapmak; yasama yetkisinin kamu yararına yönelik biçimde
değil, özel çıkara yönelik biçimde kullanıldığını gösterir. Böyle bir yetki
kullanımı ise hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayacağı gibi, kökenini
Anayasadan almadığı için Anayasanın 6 ncı
maddesine de aykırı düşer.
Hukuk devletinin öğeleri arasında, yasaların kamu
yararına dayanması ilkesi de vardır. Kamu yararı olmaksızın
ve yurttaşların hukuk devletine olan güven ve inançlarını sarsacak şekilde
ve yargılama sırasında yargılama yerini değiştirmeye yönelik kişiye özel
yasalar çıkarılması; Anayasanın 2 nci
maddesindeki hukuk devleti ilkesine, 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine,
37 nci maddesindeki doğal yargıç ilkesine ve
Anayasanın 11 inci maddesindeki hukukun üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesine
aykırıdır.
Ayrıca, 4483 sayılı yasanın 9 uncu maddesinde
değişiklik yapılmadığı için Danıştay’ca itirazen
incelenenlerden, bölge idare mahkemelerine devredilecek dosya
bulunmadığından, hukuken olmayan bir durum için uygulama alanı olmayan
hüküm ihdas edilmesi de, Anayasanın 2 nci
maddesindeki hukuk devleti ilkesine ve Anayasanın 11 inci maddesindeki
hukukun üstünlüğü ilkesine aykırıdır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle 5232 sayılı Kanunun 7
nci maddesi ile 4483 sayılı Kanuna eklenen Geçici
Madde 2’nin, Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 10 uncu, 11 inci ve 37 nci
maddelerine aykırı olduğu için iptali gerekir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
5232 sayılı Kanunun; 2 nci maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin üçüncü fıkrası ile dördüncü fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerinin, 4 üncü maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının, 5 inci
maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin, 6 ncı maddesinin ve 7 nci
maddesinin 4483 sayılı Kanuna eklediği Geçici Madde 2’nin uygulanmasından,
sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararlar doğacaktır. Bu tür durum ve zararların önlenebilmesi için, söz
konusu hükümlerin yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.
V. SONUÇ VE İSTEM
1- 17.07.2004 tarih ve 5232 sayılı “Memurlar ve Diğer
Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanunun:
a) 2 nci maddesinin
değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının,
b) 2 nci maddesinin
değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin dördüncü fıkrasının
birinci ve ikinci cümlelerinin,
c) 4 üncü maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun
12 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının,
d) 5 inci maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun
13 üncü maddesinin,
e) 6 ncı maddesinin,
f) 7 nci maddesinin 4483
sayılı Kanuna eklediği Geçici Madde 2’nin iptallerine,
2- İptal davası sonuçlanıncaya kadar bunların
yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin talebimizi saygı
ile arz ederiz. 03.08.2004”
B- Ek Gerekçe
Anayasa Mahkemesi’nin 8.9.2004 günlü kararıyla,
dava dilekçesinde 5232 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle değiştirilen 4483
sayılı Yasa’nın 4. maddesinin 3.fıkrasının tümünün iptali istenmesine
karşın, kuralın bir bölümü için gerekçe gösterildiği tespit edilerek, 2949
sayılı Yasa’nın 27. maddesinin 3. fıkrası gereğince noksanlığın tamamlattırılmasına
karar verilmiştir. 16.9.2004 tarihli dilekçe ekinde sunulan Anayasa’ya
aykırılık ek gerekçesi aşağıdaki gibidir:
“5232 Sayılı Kanunun 2 nci maddesi ile 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin
üçüncü fıkrası değiştirilerek memur ve diğer kamu görevlileri hakkında
yapılacak ihbar ve şikayetlerin değerlendirilmesi
için yeni ölçütler getirilmiştir.
Getirilen yeni ölçütlerle, memur ve diğer kamu görevlileri
hakkında yapılacak ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması,
ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi, iddiaların ciddî bulgu
ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe sahibinin
doğru ad, soyad ve imzası ile iş veya ikametgâh
adresinin bulunması zorunlu kılınmıştır.
Getirilen yeni
ölçütlerle suçun ve suçlunun ortaya çıkarılması güçleştirilmiştir.
“İddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet
dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad ve
imzası ile iş veya ikametgâh adresinin bulunması zorunluluğu” ölçütlerinde
olduğu gibi, “ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması,
ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi” ölçütlerinde de ihbar
ve şikayette bulunmak zorlaştırılmaktadır.
İhbar ve
şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması, ihbar veya şikâyetlerde
kişi veya olay belirtilmesi; ihbar ve şikâyette bulunanın aynı zamanda
iddialarını destekleyecek, bu iddiaları soyutluk ve genellikten
uzaklaştıracak somut belge ve bilgileri elde etmek ve sunmakla yükümlü
tutulması anlamına gelmektedir. Somut belgeleri bulmak, güvenilir bilgilere
erişmek, güçlü kanıtlar toplamak şikâyetçinin değil, soruşturmacının
görevidir. İddialarla ilgili kanıtları elde etmek için soruşturma yapan
görevlilerin soruşturma yapma yetkisiyle donatılması, bu yüzdendir. İhbar
edenin veya şikayetçinin somut ve özel bilgilere
sahip olması, olay ya da kişileri bilmesi her zaman mümkün olmayabilir.
Zaten olaylar, kişiler, somut ve özel bilgiler ancak soruşturma sonrasında
ortaya çıkabilir. Soruşturma yapma yetkisi olmayan kişilere bu tür
yükümlülükler getirmek de, suç işleyen memur veya kamu görevlisi hakkında
ihbar ve şikâyette bulunmayı olanaksız hale getiren, suçun ortaya çıkmasını
engelleyen bir durumdur.
5232 sayılı
Kanunun 2 nci maddesinin değiştirdiği 4483 sayılı
Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrası ile getirilen “ihbar ve şikâyetlerin
soyut ve genel nitelikte olmaması, ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay
belirtilmesi” şartı, makul, adil ve amaca uygun bir düzenleme de değildir.
Suç işleyen memur veya kamu görevlisi hakkında ihbar ve şikâyette bulunmayı
olanaksız hale getirecek, suçun ortaya çıkmasını engelleyecek bu
düzenlemede kamu yaran yoktur. Yasa koyucunun amacı, ihbarda bulunmayı
zorlaştırma olamaz, ihbar ve şikayette bulunacak
kişileri zora sokan, caydıran şarlar getirmekte kamu yaran yoktur.
Kişilerin
devlete güven duymaları, maddî ve manevî varlıklarını geliştirebilmeleri,
temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri, ancak hukuk güvenliği ve
hukukun üstünlüğünün sağlandığı bir hukuk devletinde gerçekleşebilmektedir.
Hukuka güven
duygusunu zedeleyecek, suçun ve suçluların ortaya çıkmasını engelleyecek ya
da geciktirecek düzenleme ve yaklaşımların hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmayacağı tartışmasızdır.
Bugüne kadar
kamu görevlilerinin kovuşturulmalarına ilişkin olarak yasalarla
geliştirilen yöntemler, hukuk devleti ilkesinin gereği, bunların
görevlerine ilişkin suçlar nedeniyle yargılanmalarının hızlandırılması ve
kolaylaştırılması yönünde olmuştur.
Buna karşılık,
5232 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin değiştirdiği
4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan
“iddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet
dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad ve
imzası ile iş veya ikametgâh adresinin bulunması zorunludur” ölçütlerinde
olduğu gibi, “ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması,
ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi” ölçütlerinde de ihbar
ve şikayette bulunmak zorlaştırılmakta; hatta
ihbar ve şikâyet yolu, neredeyse tümüyle olanaksızlaştırılmıştır.
Yukarıda kamu
yararına olmadığı belirtilen bu düzenleme, suç işleyen memur ve kamu
görevlilerinin korunduğu izlenimine yol açması yönünden, yurttaşların hukuk
devletine ve kamu otoritelerinin saygınlığına olan güvenini de zedeleyecek
niteliktedir ve bu bakımdan da hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır.
Bu düzenlemenin
Anayasanın 36 ncı maddesinde ifade edilen hak
arama özgürlüğünün kullanımını Anayasanın 13 üncü maddesine aykırı olarak
ölçüsüzce sınırlandırdığı da ortadadır.
Böyle bir
düzenleme, söz konusu 3 üncü fıkrada belirtilen koşulları sağlayanlarla sağlayamayanlar
arasında, iddia ve şikayette bulunmak, dolayısı
ile hak aramak özgürlüğünden yararlanmak bakımından, kanun önünde eşitlik
ilkesine aykırı bir eşitsizlik de yaratmaktadır.
Anayasanın
herhangi bir hükmüne aykırı bir düzenleme, Anayasanın 11 inci maddesinde
ifade edilen Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle de
çelişecektir.
5232 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin
değiştirdiği 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasıyla
getirilen “Bu Kanuna göre, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında
yapılacak ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması, ihbar
veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi, iddiaların ciddî bulgu ve
belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe sahibinin
doğru ad, soyad ve imzası ile iş veya ikametgâh
adresinin bulunması zorunludur” şeklindeki ölçütler ve şartlar yukarıda
açıklanan gerekçelerle Anayasanın 2, 10, 11, 13 ve 36 ncı
maddelerine aykırı olduğu için, söz konusu fıkranın iptal edilmesi
gerekmektedir.”
II- YASA METİNLERİ
A- Dava Konusu Yasa Kuralları
17.7.2004 günlü, 5232 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması
Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Kanun’un iptali istenen kuralları da içeren maddeleri
şöyledir:
“MADDE
2.- 4483 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları
aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Bu Kanuna göre memurlar ve diğer kamu
görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel
nitelikte olmaması, ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi,
iddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet
dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad ve
imzası ile iş veya ikametgâh adresinin bulunması zorunludur.
Üçüncü fıkradaki şartları taşımayan
ihbar ve şikâyetler Cumhuriyet başsavcıları ve izin vermeye yetkili
merciler tarafından işleme konulmaz ve durum, ihbar veya şikâyette bulunana
bildirilir. Ancak iddiaların, sıhhati şüpheye mahal vermeyecek belgelerle
ortaya konulmuş olması halinde ad, soyad ve imza
ile iş veya ikametgâh adresinin doğruluğu şartı aranmaz. Başsavcılar ve yetkili merciler ihbarcı veya
şikâyetçinin kimlik bilgilerini gizli tutmak zorundadır.”
“MADDE 4.-
4483 sayılı Kanunun 12 nci maddesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
Madde 12.-
Hazırlık soruşturması genel hükümlere göre yetkili ve görevli Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından yapılır. Ancak Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valiler ile
ilgili olarak yapılacak olan hazırlık soruşturması Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı veya Başsavcıvekili, kaymakamlar ile
ilgili hazırlık soruşturması ise il Cumhuriyet başsavcısı veya başsavcıvekili tarafından yapılır.
Hazırlık soruşturması sırasında hâkim
kararı alınmasını gerektiren hususlarda; Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valiler için Yargıtayın ilgili ceza dairesine, kaymakamlar için il
asliye ceza mahkemesine, diğerleri için ise genel hükümlere göre yetkili ve
görevli sulh ceza hâkimine başvurulur.”
“MADDE 5.- 4483
sayılı Kanunun 13 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 13-
Davaya bakmaya yetkili ve görevli mahkeme, genel hükümlere göre yetkili ve
görevli mahkemedir. Ancak Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valiler için yetkili ve
görevli mahkeme Yargıtayın ilgili ceza dairesi,
kaymakamlar için ise il ağır ceza mahkemesidir.”
“MADDE 6.-
4483 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin birinci fıkrasındaki “garaz, kin
veya mücerret hakaret için” ibareleri madde metninden çıkartılmış ve
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkındaki ihbar ve şikâyetlerin”
ibaresinden sonra gelmek üzere “ihbar
veya şikâyet edileni mağdur etmek amacıyla ve” ibaresi eklenmiştir.”
“MADDE 7.-
4483 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
GEÇİCİ MADDE 2.- Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanuna göre Yargıtayın
ilgili ceza dairesinde ve il ağır ceza mahkemesinde açılmış davalar ile Danıştayca itirazen incelenen
kararlar, bu Kanunun yürürlüğe girmesini müteakip genel hükümlere göre
yetkili ve görevli mahkemelere devredilir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde Anayasa’nın2., 6., 10.,
11., 13., 36. ve 37. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8.
maddesi uyarınca, Mustafa BUMİN, Haşim KILIÇ, Sacit
ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN,
Mehmet ERTEN, Fazıl SAĞLAM, A. Necmi ÖZLER ve
Serdar ÖZGÜLDÜR’ün katılımlarıyla 29.9.2004
gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik
bulunmadığından işin esasının incelenmesine ve yürürlüğü durdurma isteminin
bu konudaki raporun hazırlanmasından sonra karara bağlanmasına oybirliğiyle
karar verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, işin esasına
ilişkin rapor, iptali istenen yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları
ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten
sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Genel Açıklama
Türk hukukunda, adli suçlardan dolayı memurlar
hakkında soruşturma açılması ve kovuşturma yapılması özel bir sisteme tabi
tutulmuştur. Bu konuda, ülkemizde ilk yazılı metin 1872 tarihli “Memurin Muhakematına Dair Nizamname”dir. Bu Nizamname yerine,
1913 tarihli “Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu
Muvakkat” çıkartılmıştır. Bu yasanın çıkarılış amacının, görevleri gereği
kamu gücünü kullanma konumunda olan memurların yersiz suç isnatları
nedeniyle haksız yere yıpratılmalarını önleme ve idari mekanizmanın
işlerliğini kesintiye uğratmama olduğu anlaşılmaktadır. Yasaya göre,
soruşturma idare tarafından yapılmakta, izin verilmediği takdirde (men’i
muhakeme kararı) memurlar yargılanamamakta, izin verildiği takdirde (lüzumu
muhakeme kararı) ise kovuşturma adli yargıda yapılmaktaydı.
1924 ve 1961 Anayasalarında memurların
yargılanmasını düzenleyen özel bir hüküm olmamasına karşın, memurların
görevleriyle ilgili suçlar hakkında soruşturma açılabilmesi için yetkili
idari mercilerden izin alınması gereği, 1982 Anayasası’nın 129. maddesinin
altıncı fıkrasındaki düzenlemeyle birlikte anayasal bir ilke olarak
hukukumuza girmiştir.
4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin
Yargılanması Hakkında Kanun’un gerekçesinde de belirtildiği gibi,
memurların yargılanmasına ilişkin sisteme yöneltilen eleştirileri
karşılamak ve sistemin aksayan yönlerini düzeltmek amacıyla yasalaştırılmış
olup, Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat’ı da yürürlükten kaldırmıştır. 4483 sayılı
Yasa, öncelikle memurlara özgü yargılama sistemine diğer kamu görevlilerini
de dâhil ederek özel yargılama kapsamına giren kitleyi genişletmiştir.
Bununla birlikte, görev sırasında işlenen ancak görevle ilgili olmayan
suçlar yasa kapsamı dışına çıkarılarak, suçlar açısından yasa kapsamı
daraltılmıştır. Bu yasayla, yasa kapsamına giren suçlarla ilgili hazırlık
soruşturması yapma görevi cumhuriyet savcılarına verilerek, idari
kurulların soruşturma görevlerine son verilmiştir. Dava konusu 5532 sayılı
Yasa’nın ise 4483 sayılı Yasa’nın uygulanmasında, yasa kapsamına giren
ihbar ve şikâyetlerin değerlendirilmesinde yeni bazı ölçütler ve yöntemler
getirildiği yasa gerekçesinden anlaşılmaktadır.
B- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
1- 5232 Sayılı Kanunun 2. Maddesiyle
Değiştirilen 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması
Hakkında Kanun’un 4. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde; 5232 sayılı Yasa’nın 2. maddesi ile 4483 sayılı
Yasa’nın 4. maddesinin üçüncü fıkrasının değiştirilerek memurlar ve diğer
kamu görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikâyetlerin değerlendirilmesi
için yeni ölçütler getirildiği, getirilen bu ölçütlerle suçun ve suçlunun
ortaya çıkarılmasının güçleştirildiği, bilgi, belge ve kanıt toplama
yükümlülüğünün soruşturmacıya ait olduğunun ifade edildiği, suç işleyen memur
veya kamu görevlisi hakkında ihbar ve şikâyette bulunmayı olanaksız hale
getirecek, suçun ortaya çıkmasını engelleyecek bu düzenlemede kamu yararı
olmadığı, bugüne kadar kamu görevlilerinin kovuşturulmasına ilişkin
yasalarla getirilen yöntemlerin, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak
yargılamanın hızlandırılması ve kolaylaştırılması yönünde olduğu, oysa
iptal istemine konu olan düzenlemenin suç işleyen memurların korunduğu
izlenimine yol açtığı, bu nedenle kuralın Anayasa’nın 2.,
10., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptal istemine konu olan 5232 sayılı Yasa’nın 2. maddesi, 4483
sayılı Yasa’nın 4. maddesinin üçüncü fıkrasında yaptığı düzenleme ile ihbar
ve şikâyetlerin işleme konulabilmesi için aranan şartları artırmıştır. Daha
önce yasada var olan; soyut ve genel olmama, kişi veya olay bildirilmesi
şartlarına,“iddiaların ciddi bulgu
ve belgelere dayanması” ile “ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe
sahibinin doğru adının, soyadının, imzasının ve iş veya ikametgâh adresinin
bulunması” şartları eklenmiştir. Böylece, memurlar ve diğer kamu
görevlileri hakkında ihbar ve şikâyete bağlı olarak soruşturma açılmasının
şartları iptal istemine konu olan kural ile ağırlaştırılmıştır.
İhbar ve şikâyet, suçları soruşturmakla görevli mercilerin herhangi
bir suçun işlendiğini öğrenme yollarındandır. Ayrıca, görevli mercilerin
basın yayın yoluyla, suçun işlendiğini öğrenen başka mercilerin
bildirmesiyle veya doğrudan doğruya suç işlendiğini öğrenme yolları da
vardır. İhbar, bir kimsenin suç işlendiğini yazılı veya sözlü olarak
yetkili makamlara bildirmesidir. Şikâyet ise suçtan zarar gören kimsenin
yazılı veya sözlü olarak yetkili makamlara başvurarak soruşturma açılmasını
istemesidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, ceza ve disiplin soruşturmalarına
ilişkin diğer özel yasalarda ve kimi düzenleyici işlemlerde, ihbar ve
şikâyetlerin şekil şartları, ihbar ve şikâyetlerin değerlendirilmesi
yöntemleri ve hukuki sonuçları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve
işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün etkinliklerinde
hukuka ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine
bağlı olan devlettir.
Hukuk devletinde ceza soruşturmasına ilişkin kurallar,
ceza muhakemesi hukukunun ana ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin
kuralları başta olmak üzere, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, etik
değerleri, sosyal ve hukuki ihtiyaçlar göz önüne alınarak saptanacak suç ve
ceza siyasetine göre belirlenir. Yasakoyucu, takip ettiği suç ve ceza politikasının bir gereği olarak suçlu
olduğu ileri sürülen kamu görevlilerinin cezasız kalmaları ile bunların
haksız yere soruşturmaya uğratılmaları hususlarını gözeterek, bunlar
arasında âdil bir denge kurmak zorundadır. Bu dengeyi kurarken, iptali
istenen kuralla;bir taraftan bir
delile dayanmayan suç isnatlarının dikkate alınmayacağını öngörmüş, diğer
taraftan ihbar veya şikâyetin asılsız çıkması halinde, soruşturulan veya
yargılanan kamu görevlisinin şerefinin, mesleki saygınlığının ve kişisel
haklarının zarara uğraması halinde kimin sorumlu olacağının bilinmesini
şart koşmuştur. Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında suç
işlediklerine dair yapılan ihbar ve şikâyetlerin işleme konulabilmesi için
gerekli koşulların neler olacağını belirlemek anayasal sınırlar içinde
yasama organının takdir yetkisi içindedir.
Açıklanan nedenle kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Şevket APALAK
“… iddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması,
…” ibaresinin,Zehra Ayla PERKTAŞ
ise “… iddiaların ciddî bulgu ve belgelere
dayanması, ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad ve imzası ile iş veya ikametgâh adresinin
bulunması …” bölümünün iptali gerektiği görüşüyle bu görüşe
katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 10., 11., 13. ve 36.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
2- 5232 Sayılı Kanun’un 2. Maddesiyle Değiştirilen
4483 Sayılı Kanun’un 4. Maddesinin Dördüncü Fıkrasının Birinci Tümcesinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Yasa’da belirtilen ölçüt ve
koşullara uygun olmayan ihbar ve şikâyetlerin Cumhuriyet Başsavcıları ve
izin vermeye yetkili merciiler tarafından işleme konulmayacağına ilişkin
bir düzenlemenin, kamu görevlileri ile memurların görevlerine ilişkin
suçlar nedeniyle yargılanmalarını güçleştirici hatta imkânsızlaştırıcı bir
etki yapacağı,suçlunun takibini
güçleştiren düzenlemede kamu yararı olmadığı, düzenlemenin suç işleyen
memur ve kamu görevlilerinin korunduğu izlenimini vereceği, yurttaşların
hukuk devletine ve kamu otoritelerinin saygınlığına olan güvenini
zedeleyeceği, bu nedenle kuralın Anayasa’nın 2.,
10., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptal istemine konu olan kuralla, 4483 sayılı Yasa’nın
5232 sayılı Yasa ile değişik 4. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen
şekil şartlarını taşımayan ihbar ve şikâyetlerin Cumhuriyet başsavcıları ve
izin vermeye yetkili merciler tarafından işleme konulmayacağı, durumun
ihbar veya şikâyette bulunana bildirileceği düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devletinde uyulması zorunlu temel ilkelerden biri de “hukuk güvenliği ilkesi”dir. Buna göre yasal düzenlemeler, herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirli, açık, net,
anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olmalıdır.
Memurlar ve diğer kamu
görevlileri hakkında suç işlediklerine dair yapılan ihbar ve şikâyetlerin işleme
konulabilmesi için gerekli şartların neler olacağını belirleme anayasal
sınırlar içinde yasama organının takdir yetkisi içinde olduğundan, bu
şartlara uymayan ihbar ve şikâyetlerin yetkili merciler tarafından işleme
konulmaması hukuk devletinin önemli bir unsuru olan hukuki güvenlik
ilkesinin bir gereğidir. Ayrıca,
ihbar ve şikâyetlerin işleme konulmaması halinde ihbar edene veya
şikâyetçiye durum hakkında bilgi verilmesi, Anayasa’nın 74. maddesinde
belirtilen dilekçe hakkının bir sonucudur.
Açıklanan nedenle kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın Anayasa’nın 10.,
11., 13. ve 36. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
3- 5232 Sayılı Kanun’un 2. Maddesiyle Değiştirilen
4483 Sayılı Kanun’un 4. Maddesinin Dördüncü Fıkrasının İkinci Tümcesinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Yasa’da belirtilen ölçüt ve
koşullara uygun olmayan ihbar ve şikâyetlerde, iddiaların sıhhati şüpheye
mahal vermeyecek belgelerle ortaya konulmuş olması halinde, ad, soyadı,
imza ve adres şartlarının aranmayacağına dair kuralın, soruşturmacılara ait
olan sağlıklı bilgi, belge ve delil bulma yükümlülüğünü vatandaşlara
yüklediği, suçun takibini güçleştirdiği hatta imkânsızlaştırdığı, bu
nedenle kuralın Anayasa’nın 2., 10., 11., 13. ve
36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İptal istemine konu kuralda, suç işlendiğine
ilişkin iddiaların, sıhhati şüpheye mahal vermeyecek belgelerle ortaya
konulmuş olması halinde ad, soyadı ve imza ile iş veya ikametgâh adresinin
doğruluğu şartının aranmayacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla kural, delillendirilebilen ihbar ve şikâyetlerde, ihbar ve
şikâyet eden kişinin kimliğinin önemli olmadığını, bu nitelikteki ihbar ve
şikâyetlerin işleme konulacağını düzenlemiş olmaktadır.
Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında suç
işlediklerine dair yapılan ihbar ve şikâyetlerin işleme konulabilmesi için
gerekli şartların neler olacağını belirleme, hangi hallerde bu şartlardan
bazılarının aranmayacağını düzenleme anayasal sınırlar dâhilinde yasama
organının takdir yetkisi içindedir.
Açıklanan nedenle kural Anayasa’nın 2. maddesine
aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
ile Şevket APALAK “… sıhhati şüpheye mahal
vermeyecek …” ibaresinin, Zehra Ayla PERKTAŞ “Tümcenin tamamının iptali
gerektiği”görüşüyle bu görüşe
katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 10.,
11., 13. ve 36. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
4- 5232 Sayılı Kanun’un 4. Maddesiyle
Değiştirilen 4483 Sayılı Kanun’un 12. Maddesinin Birinci ve İkinci
Fıkralarının İncelenmesi
Dava dilekçesinde ;
5232 sayılı Yasa’nın 4. maddesi ile4483 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında
yapılan değişiklikle, eski yasal düzenlemede görev ünvanları
belirtilen memur ve kamu görevlilerinden sadece büyükşehir belediye
başkanlarının hazırlık soruşturmasını yapacak merciin değiştirildiği, eski
yasal düzenleme ile yeni yasal düzenleme arasındaki tek farkın büyükşehir
belediye başkanlarıyla ilgili düzenleme olduğu ve yasa gerekçeleri ile
maddelerdeki düzenlemeler arasında tutarlılık bulunmadığı, kişiye özel ve
kamu yararına aykırı düzenlemeler yapıldığı, bu nedenle kuralın Anayasa’nın
2., 6., 10., 11. ve 37. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
İptal istemine konu
kuralla, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması
Hakkında Kanun kapsamında yapılacak hazırlık soruşturmalarını yürütecek
makamların, yani Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, il
başsavcılıklarının ve diğer başsavcılıkların görev ve yetkileri yeniden
düzenlenmiş ve hazırlık soruşturması sırasında hâkim kararı alınmasını
gerektiren hususlarda başvurulacak yargı yerleri belirlenmiştir.
Ceza Muhakemesi
Kanunu’nun 3. ve 12. maddelerindeki genel görev ve yetki kuralları
uyarınca, davaya bakma yetkisi suçun işlendiği yerdeki görevli mahkemeye,
bu işe ilişkin hazırlık soruşturmasını yapma ve dava açılması gerekip
gerekmediğini takdir etme yetkisi de bu mahkemenin yargı sınırları içinde
bulunan Cumhuriyet başsavcılığına aittir. Ancak, 4483 sayılı Yasa’nın 12.
ve 13. maddelerinde kimi memur ve kamu görevlilerinin bu yasa kapsamına
giren eylemleriyle ilgili hazırlık soruşturmasını yapacak Cumhuriyet
başsavcılıkları ve yargılamayı yapacak mahkemeler açısından bu kurala
istisnalar getirilmiştir. 5232 sayılı Yasa, 12. ve 13. maddelerdeki bu
görev ve yetki bölüşümünü yeniden düzenlemiştir.
5232 sayılı Yasa, 4483 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin eski halinde
öngörülen ve kamu görevlilerini üç gruba ayırarak her grup için hazırlık
soruşturmasını yürütecek savcılığı belirleyen düzenlemeyi ve hazırlık
soruşturmaları sırasında hâkim kararına ihtiyaç duyulan hallerde, bu üç
grup için yetkili ve görevli mahkemeyi belirleyen düzenlemeleri değiştirmiştir. Böylece, 5232
sayılı Yasa’da tanınan istisnalar dışında, tüm kamu görevlilerinin genel
hükümlere tâbi olacakları anlaşılmaktadır.
Bu anlamda, 5232 sayılı Yasa ile getirilen değişiklik, Ceza
Muhakemesi Kanunundaki genel yetki ve görev kurallarına bir dönüşü ifade
etmektedir. Dolayısıyla, davaya bakma yetkisi kural olarak suçun işlendiği
yerdeki görevli mahkemeye, suça ilişkin hazırlık soruşturmasını yapma ve
dava açılması gerekip gerekmediğini takdir etme yetkisi de bu mahkemenin
yargı sınırları içinde bulunan Cumhuriyet başsavcılığına aittir. Bütün kamu
görevlileri ve memurlar için genel hükümlere yollama yapılmış olmasına
rağmen, bazı kamu görevlileri bu kuraldan ayrık tutulmuştur. Buna göre,
yeni düzenlemede Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valiler hakkında yapılacak olan
hazırlık soruşturmasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya Başsavcı
vekili, kaymakamlar ile ilgili hazırlık soruşturmasının ise il Cumhuriyet
Başsavcısı veya Başsavcı vekili tarafından yapılması hükme bağlanmıştır.
Büyükşehir belediye başkanları ve atamaları Bakanlar Kurulu kararıyla
yapılan -valiler dışındaki- memurlar ve diğer kamu görevlileriyle ilgili
hazırlık soruşturmaları ise genel hükümlere göre yetkili ve görevli Cumhuriyet
başsavcılığı tarafından yürütülecektir.
“Kanuni hâkim güvencesi” ilkesi Anayasa’nın 37. maddesinde “hiç
kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka merci önüne çıkarılamayacağı”
ve “bir kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne
çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamayacağı”
şeklinde ifade edilmiştir.
Anayasa’nın 37. maddesinin gerekçesinde de,
“…
“Kanunî hâkim”, “kanunun gösterdiği hâkim” deyimiyle, mahkemelerin
veya hâkimlerin görev ve yetkilerinin kanunla belirleneceği; yani ancak
yasama tasarrufları yoluyla görev ve yetkinin saptanacağı belirtilmiştir.
“Suç ve cezaların kanunîliği” ilkesinin, şeklî ceza hukuku yani suç
yargılaması hukukundaki mukabili olan bu ilke esasen “yargı” bölümünde
açıkça ifade edilmiştir. Bu ilke, suç yargılaması hukukunda çok iyi bilinen
ve yargılamada keyfiliği önlemek ve güvenilirliği sağlamak amacını güden
“yargılamanın kanunîliği” kuralının tabiî ve ilk
sonucudur.
“Tabiî hâkim” kavramı ise, yargılanacak nizanın vukuu anında yürürlükte bulunan kanunun
öngördüğü yargı mercii demektir. Bunlara “olağan mahkemeler” denir. Diğer
bir deyimle, bir ceza ancak vukuu anında yürürlükte bulunan kanunun
öngördüğü yargı mercii önüne götürülecek; bu kanuna göre hangi mahkemenin
görev ve yetkisine giriyorsa o mahkeme tarafından çözüme bağlanacaktır. Bu
suretle davanın “olaydan” sonra çıkarılacak bir kanunla yaratılan bir
mahkeme önüne götürülmesi yasaklanmakta, yani “kişiye” yahut “olaya” göre
“kişiyi” yahut “olayı” göz önünde tutarak mahkeme kurma imkânı ortadan
kaldırılmaktadır. Bu ise “tarafsız yargı mercii” güvencesinin ilk gereğidir.
Tabii hâkim güvencesi, bu anlamıyla, ne bütün cezaların adliye
mahkemeleri önüne götürülmesini zorunlu kılar, ne de adliye mahkemeleri
kümesi içinde veya dışında yer alacak “özel mahkemeler” kurulmasına
engeldir. Tek anlamı, yukarıda da açıklandığı gibi, “görev ve yetki”
belirlenmesinde expost facto
kanunları yasaklamak, “görev ve yetki” belirleyen kanunların geçmişe
yürümesini önlemektir; bu da “tarafsız mahkeme”nin ilk gereğidir.” denilerek doğal yargıçlık ilkesi
açıklanmıştır.
Dava konusu kuralla bazı kamu görevlileri hakkında hazırlık
soruşturmasını yürütecek cumhuriyet savcılıklarının ve bu soruşturmada
hâkim kararı gerektiği takdirde bu kararı alacak mahkemenin yasayla
belirlenmesi söz konusudur. Bunlar dışındaki kamu görevlileri hakkında ise,
genel hükümlere göre yetkili ve görevli mahkeme ve cumhuriyet başsavcılığı
tarafından işlem yapılacaktır. Başka bir deyişle, bu düzenlemelerle kişiye
veya olaya özel ve olaylardan sonra mahkeme veya savcılık belirlenmesi söz konusu
değildir. Gerek hazırlık soruşturmasını yapacak makamlar bakımından,
gerekse hazırlık soruşturmasında hâkim kararı gereken hallerde karar
verecek mahkemeler bakımından kural, yeni bir görev bölüşümünü
öngörmüştür.
Olaya ve kişiye özel olmamak kaydıyla hangi kamu görevlileri
hakkındaki soruşturmalara hangi savcılığın bakacağının ve bu soruşturmalar
sırasında hâkim kararı gereken hallerde hangi mahkemenin görevli olacağının
yasa ile önceden belirlenmesi, anayasal sınırlar dâhilinde yasama organının
takdirindedir. Bu nedenle, suçun veya suç işlediği iddia edilen kişinin
niteliğine göre değişik savcılıklar ve mahkemeler görevli ve yetkili
kılınabilir. Aksi halde, yasayla yetki ve görev verilen bir savcılığın veya
mahkemenin yetki ve görevinin bir daha değiştirilememesi gerekir ki, doğal
yargıç ilkesiyle bu sonucun amaçlanmadığı açıktır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, kural Anayasa’nın 2. ve 37.
maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın6., 10. ve 11. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
5- 5232 Sayılı Kanun’un 5. Maddesiyle
Değiştirilen 4483 Sayılı Kanun’un 13. Maddesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptal istemine konu kuralla 4483
sayılı Yasa’nın 13. maddesinde yapılan değişiklikle sadece büyükşehir
belediye başkanlarının yargılanmasında görevli ve yetkili olan mahkemelerin
değiştirildiği,yasa gerekçesi ile
yapılan düzenlemeler arasında çelişki bulunduğu, kişiye özel ve kamu
yararına aykırı düzenlemeler yapıldığı, bunedenle kuralın Anayasa’nın 2., 6., 10.,
11. ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
4483 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin iptal istemine
konu yasa kuralının değişmeden önceki halinde memurlar ve diğer kamu
görevlileri atama usullerine göre üç gruba ayrılarak, her grup için
yargılamayı yürütecek mahkemeler belirlenmekteydi. İptal davasına konu olan
yasa kuralı ise, bu gruplandırma esasını değiştirmiş, 4483 sayılı Yasa kapsamında
yapılacak yargılamaları yürütecek makamların, yani Yargıtay ceza
dairelerinin, il ağır ceza mahkemelerinin ve diğer mahkemelerin görev ve
yetkileri yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, Yargıtay’ın ilgili ceza
dairesi eskiden olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Sekreteri, müsteşarlar ve valiler hakkındaki
yargılamayı yürütecektir.Ancak büyükşehir
belediye başkanları ve atamaları Bakanlar Kurulu kararıyla yapılan -valiler
dışındaki- memur ve diğer kamu görevlileriyle ilgili yargılamalar genel
hükümlere göre yetkili ve görevli mahkemeler tarafından yürütülecektir.Aynı şekilde kuralla, il ağır ceza mahkemesinin
haklarında soruşturma yürüteceği kamu görevlileri grubu da, sadece
kaymakamlarla sınırlandırılmıştır.
Yasa’nın 4. maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı
Yasanın 12. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları için belirtilen gerekçeler
bu kural için de geçerli olduğundan iptal isteminin reddi gerekir.
6- 5232 Sayılı Kanun’un 6. Maddesiyle 4483
Sayılı Kanun’un 15. Maddesinin Birinci Fıkrasındaki “garaz, kin veya
mücerret hakaret için” İbarelerinin Madde Metninden Çıkartılması ve “Memurlar
ve diğer kamu görevlileri hakkındaki ihbar ve şikâyetlerin” ibaresinden
sonra gelmek üzere “ihbar ve şikâyet edileni mağdur etmek amacıyla ve”
İbaresinin Eklenmesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde;
4483 sayılı Yasa’nın 15. maddesinde yapılan değişiklikten önce, memurlar ve
diğer kamu görevlileri hakkındaki ihbar ve şikâyetlerin “garaz, kin ya da
mücerret hakaret için” uydurma suç isnadıyla yapıldığının soruşturma veya
yargılama sonucunda tespit edilmesi durumunda, haksız suçlamada bulunan
kişiler hakkında kendiliğinden soruşturmaya başlanması öngörülmüşken, iptal
istemine konu kuralla “garaz, kin veya mücerret hakaret için” ibarelerinin
metinden çıkarıldığı, ihbar ve şikâyetlerin, ihbar veya şikayet edileni
“mağdur etmek amacıyla” yapıldığının soruşturma veya yargılama sonucunda
anlaşılması üzerine kendiliğinden soruşturmaya geçilmesi esasının
getirildiği ifade edilerek, “garaz, kin veya mücerret hakaret gibi” nesnel
yanı ağır basan kavramlar yerine içeriği belirsiz, geniş ve soyut kavramlar
getirildiği, getirilen düzenlemenin makul, adil ve amaca uygun bir
düzenleme olmadığı, suç işleyen memur veya kamu görevlisi hakkında ihbar ve
şikâyette bulunmayı olanaksız hale getirecek, suçun ortaya çıkmasını
engelleyecek bu düzenlemede kamu yararının bulunmadığı, bu nedenle kuralın
Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
4483 sayılı Yasa’nın
15. maddesinin birinci fıkrasında, devlet memurları hakkında yapılan ihbar
ve şikâyetlerin asılsız olduğunun anlaşılması halinde Cumhuriyet
başsavcılığının kendiliğinden harekete geçerek, uydurma suç isnat edenlere
karşı soruşturma yapması öngörülmektedir. Yasa kuralının yürürlükten
kalkmış olan önceki halinde, uydurma ihbar ve şikâyetin “kin, garaz veya
mücerret hakaret için” yapılması halinde re’sen
soruşturma açılması kabul edilmişti. İptali istenen yasa kuralı ise,
uydurma ihbar ve şikâyetin “ihbar ve şikâyet edileni mağdur etmek amacıyla”
yapılması halinde ilgili hakkında Cumhuriyet başsavcılığı tarafından re’sen soruşturma açılması esasını korumuştur. İptal
istemine konu kuralla yapılan değişiklikle, uydurma suç isnat edenlere
verilecek cezanın belirlenmesi ya da yeni bir suç türünün oluşturulması söz
konusu değildir. Kural, asılsız veya uydurma ihbar ve şikâyette
bulunanların suçu belirli saikler altında
işlemesi halinde, haklarında doğrudan soruşturma açılmasına ilişkin bir
hüküm getirmektedir.
Yasakoyucu kamu otoritesinin
saygınlığı ve kamu görevlisinin onurlu bir yaşam sürme hakkı ile hak arama
özgürlüğü, dilekçe hakkı ve temel hakların korunması arasındaki dengeyi
korumak zorundadır. Hak arama özgürlüğünü ve dilekçe hakkını kullanan kişi,
ihbar ve şikâyette bulunurken gerçeklere ve delillere dayandığı takdirde
her türlü yasal tehditten uzak kalacağından emin olmalıdır. Bunun yanında kişiler,
suç uydurarak veya gerçek olmadığını bildikleri halde hem devletin hem de
kamu görevlisinin saygınlığını zedeleyecek şekilde ihbar ve şikâyet
haklarını kötüye kullandıkları takdirde ise cezalandırılacaklarını
bilmelidirler. Yasama organı takip ettiği suç ve ceza politikasının bir
gereği olarak memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında asılsız veya
uydurma ihbar ve şikâyette bulunanlar hakkında doğrudan soruşturma
açılmasına ilişkin şartları belirlemede takdir yetkisine sahiptir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın Anayasa’nın 11.,
13. ve 36. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
7- 5232 Sayılı Kanun’un 7. Maddesiyle 4483
Sayılı Yasa’ya Eklenen Geçici 2. Maddenin İncelenmesi
Dava dilekçesinde;
iptal istemine konu olan kuralla Yargıtay’ın ilgili dairesinde, il ağır
ceza mahkemelerinde ve Danıştay’da itirazen
incelenen kararların, yasanın yürürlüğe girmesinden sonra genel hükümlere
göre görevli ve yetkili mahkemelere devrine ilişkin düzenlemenin kişilere
özel düzenlemeler olduğu, Yasa’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
görüşülmesi sırasında Yargıtay’da yargılanan Ankara, Adana ve İstanbul
büyükşehir belediye başkanları için yapıldığının iddia edildiği, değişiklik
gerekçeleri ile yasanın doğuracağı sonuçların birbiri ile bağdaşmadığı, ayrıca
Danıştay tarafından genel yetkili ve görevli mahkemelere gönderilecek dosya
bulunmaması nedeniyle uygulanacak bir hüküm bulunmadığı, bu nedenle kuralın
Anayasa’nın 2., 10., 11. ve 37. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
4483
sayılı Yasa’nın 12. ve 13. maddelerinde değişiklik yapan 5232 sayılı Yasa’nın
4. ve 5. maddeleri yukarıda incelenirken, üst düzey kamu görevlilerinin
hazırlık soruşturmasını yapmaya, hazırlık soruşturması sırasında yargıç
kararı gerektiren durumlarda gerekli kararı almaya ve davaya bakmaya
yetkili adli mercilerin yeniden belirlenmesinin Anayasa’nın 37. maddesinde
belirtilen kanuni hâkim güvencesine aykırı olmadığı sonucuna varıldığından,
yargı mercileri arasındaki yetki ve göreve ilişkin yeni işbölümünün doğal
sonucu olarak, dosyaların ilgili mahkemelere gönderilmesi de kanuni hâkim
güvencesine aykırı değildir. Kaldı ki, görev konusu kamu düzenine ilişkin
olduğu için mahkemeler yargılamanın her aşamasında görevli olup
olmadıklarını re’sen incelemek zorundadırlar.
Açıklanan nedenlerle, kural Anayasa’nın 2. ve 37. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 10. ve 11. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
17.7.2004 günlü, 5232 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’un:
1-2.
maddesiyle değiştirilen 2.12.1999 günlü, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin üçüncü fıkrası iledördüncü
fıkrasının birinci ve ikinci tümcelerine,
2-4.
maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Yasa’nın 12. maddesine,
3-5.
maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Yasa’nın 13. maddesine,
4-6.
maddesiyle 4483 sayılı Kanun’un 15. maddesinin birinci fıkrasındaki “garaz,
kin veya mücerret hakaret için” ibarelerinin madde metninden çıkartılması
ve “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkındaki ihbar ve şikâyetlerin” ibaresinden
sonra gelmek üzere “ihbar veya şikayet edileni
mağdur etmek amacıyla ve” ibaresinin eklenmesi suretiyle yapılan
değişikliğe,
5- 7. maddesiyle 4483 sayılı Yasa’ya eklenen geçici
2. maddeye,
yönelikiptal istemleri,21.5.2008 günlü,E. 2004/76,
K. 2008/108 sayılı kararla reddedildiğinden, bu madde, fıkra, tümce ve
değişikliğe ilişkin YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE, 21.5.2008
gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
VI- SONUÇ
17.7.2004
günlü, 5232 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması
Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un:
A- 2.
maddesiyle değiştirilen 2.12.1999 günlü, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin;
1- Üçüncü
fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT ile Şevket APALAK’ın “… iddiaların
ciddî bulgu ve belgelere dayanması, …” ibaresinin, Zehra Ayla PERKTAŞ’ın ise “… iddiaların
ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe
sahibinin doğru ad, soyad ve imzası ile iş veya
ikametgâh adresinin bulunması …” bölümünün, iptali gerektiği yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dördüncü
fıkrasının;
a- Birinci tümcesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, Zehra
Ayla PERKTAŞ’ın “Tümcenin iptali gerektiği”
yolundaki karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
b- İkinci tümcesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, Osman
Alifeyyaz PAKSÜT ile Şevket APALAK’ın
“… sıhhati şüpheye mahal vermeyecek …” ibaresinin,
Zehra Ayla PERKTAŞ’ın “Tümcenin tamamının iptali
gerektiği” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
B- 4.
maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
C- 5.
maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
D- 6.
maddesiyle 4483 sayılı Kanun’un 15. maddesinin birinci fıkrasındaki “garaz,
kin veya mücerret hakaret için” ibarelerinin madde metninden çıkartılması
ve “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkındaki ihbar ve şikayetlerin” ibaresinden sonra gelmek üzere “ihbar veya
şikayet edileni mağdur etmek amacıyla ve” ibaresinin eklenmesi
suretiyle yapılan değişikliğin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, Zehra
Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyu
ve OYÇOKLUĞUYLA,
E-
7. maddesiyle 4483 sayılı Yasa’ya eklenen geçici 2. maddenin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
21.5.2008
gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Sacit
ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Mustafa YILDIRIM
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh
KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
KARŞIOY YAZISI
5232 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin
Yargılanması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 2.
maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin
Yargılanması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin üçüncü fıkrasındaki “… iddiaların
ciddi bulgu ve belgelere dayanması” ibaresinin ve dördüncü fıkrasının
ikinci tümcesindeki “… sıhhati şüpheye mahal vermeyecek” ibaresinin
aşağıdaki nedenlerle iptali gerektiği düşüncesindeyim:
a) İhbar veya şikayet
dilekçesinde adı, soyadı, imzası ve iş veya ikametgah adresi bulunan bir
kişiden, çoğu kez resmi evrakı yetkisizce ele geçirmeksizin veya özel
hayatın gizliliğini ihlal etmeksizin elde edilemeyecek bulgu ve belgeleri
temin etmesini beklemek, suç işleyen bir memur veya kamu görevlisi hakkında
şikayette bulunmayı aşırı derecede güçleştirmektir. Öte yandan, ciddi
görünen bulgu ve belgelerin günümüzdeki teknolojik imkanlarla
gerçeğine benzer şekilde üretilmiş, yanıltıcı ve iğfal kabiliyetini haiz
sahte belgeler olması da mümkündür. Bu nedenle ibare, gerçek ve iyi niyetle
yapılabilecek ihbarları aşırı şekilde güçleştirdiği gibi, kötü niyetli ve
sahte belgelere dayalı ihbarların yapılarak memur veya kamu görevlisinin
haksız şekilde yıpratılmasını da önleyememektedir. Bu nedenle kural,
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine aykırıdır.
b) İddiaların, sıhhati şüpheye mahal vermeyecek
belgelerle ortaya konması halinde ihbar ve şikayetlerde
ad, soyad, imza ve adres şartlarının
aranmayacağını öngören kuralla, belgelerin sıhhatinden şüphe duyup duymamak
idarenin takdirine bırakılmakta, henüz yargı kararı ile gerçekliği
kanıtlanmamış belgelerin kesin delil gibi kabul edilmesi yolu açılmaktadır.
Ustaca hazırlanmış sahte belgelerle kimliği belirsiz kişilerce yapılacak
ihbarlar üzerine soruşturma açılarak kişi ve kurumların yıpratılmasını
olanaklı hale getiren kural, yarattığı belirsizlik ve keyfilik nedeniyle
Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine, ayrıca masumiyet
karinesini ihlal ettiğinden 38. maddesine aykırıdır.
Başkanvekili
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
Azlık
Oyu
5232
sayılı Yasa’nın 2. Maddesiyle değiştirilen 4483 sayılı Memurlar ve Diğer
Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun 4. maddesinin;
Üçüncü ve dördüncü fıkralarıyönünden:
Memurlar ve diğer
kamu görevlileri yönünden yapılacak ihbar ve şikayetlerle ilgili iddiaların
ciddi bulgu ve belgelere dayanması ve sağlıklı olduğundan kuşku duyulmayan
belgelerle ortaya konmasısözedilen fıkralarda yer
almaktadır.
Anayasa’nın 129. maddesinin altıncı fıkrasında,
memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen
suçlardan ötürü ceza kavuşturması açılması kanunla belirlenen istisnalar
dışında kanunu gösterdiği idari merciin iznine bağlı olduğu
belirtilmektedir.
Anayasa 38. maddesinde de suçluluğu hükmen sabit
oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağını da ilkeleştirmektedir.
Sözü edilen 129. maddedeki kuralıyla Anayasa,Memurlar ve kamu görevlileriyle ilgili
olarak suçlamanın iddia edilmesini kovuşturma açılması için yeterli
görmekte, ancak idari bir izni aramaktadır. Yönetsel deneyim ve kazanımlara
dayanarak sergilenecek olan idari irade,sınırlanmamış bir özgürlük içinde izin işlemini oluşturacaktır.Anayasa’nın temel aldığı suçsuzluk
karinesi de, suç yüklenmesini önlememekte, ilgilinin karar kesinleşmeden
suçlu görülmediği bir ceza yargılamasını anlatmaktadır. Bu bakımdan, idari
izinden önce iddiaların ciddi bulgu ve belgelere dayanması ve sağlıklı
oluşundan kuşku duyulmaması koşulu Anayasa ile tam örtüşme sağlamaz. Dahası
böyle bir durumda,kamu görevlileri
ve memurların işledikleri suçların kovuşturulmasının önlenmesi yaygınlık
kazanır. Hiç kuşku yok ki çoğu zaman suçla ilgili ciddi ve sağlıklı bulgu
ve belgeler yakınıcının elinde olmayabilir ya da idari makam bu konuda tam
saptama yapamayabilir. Ayrıca bulguların ciddi olup olmadığı, sağlıklı
belgelere dayanıp dayanmadığı adil yargılama sonucu ortaya çıkabilir.
Bu bakımdan üçüncüfıkrada yer alan “..iddiaların ciddi bulgu
ve belgelere dayanması ..” ile, dördüncü fıkranın ikinci tümcesinde yer
alan iddialarla ilgili olan “...sıhhati şüpheye mahal vermeyecek ...”
anlatımlarının Anayasa’nın 129. ve 38. maddesine aykırı olduğundan
iptalleri gerekir.
Açıklanan nedenlerle kararın
yukarıda belirtilen bölümlerine karşıyım.
Üye
Şevket
APALAK
KARŞIOY GEREKÇESİ
17.07.2004 günlü, 5232 sayılı Memurlar ve Diğer
Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunda Değişiklik yapılması
Hakkında Kanun’un;
1- 2. maddesi ile değiştirilen 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin üçüncü ve
dördüncü fıkralarında;
“Bu Kanuna göre memurlar ve diğer kamu görevlileri
hakkında yapılacak ihbar ve şikayetlerin soyut ve
genel nitelikte olmaması, ihbar ve şikayetlerde kişi veya olay
belirtilmesi, iddiaların ciddi bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya
şikayet dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad
ve imzası ile iş veya ikametgah adresinin bulunması zorunludur.”
“Üçüncü fıkradaki şartları taşımayan ihbar ve şikayetler Cumhuriyet başsavcıları ve izin vermeye
yetkili merciler tarafından işleme konulmaz ve durum, ihbar veya şikayette
bulunana bildirilir. Ancak iddiaların, sıhhati şüpheye mahal vermeyecek
belgelerle ortaya konulmuş olması halinde ad, soyad
ve imza ile iş veya ikametgah adresinin doğruluğu
şartı aranmaz. Başsavcılar ve yetkili merciler ihbarcı veya kimlik
bilgilerini gizli tutmak zorundadır.”denilmektedir.
Anayasa’nın 129. maddesinin altıncı fıkrasında
memurlar ve diğer kamugörevlilerinin bazı suçlardan dolayı haklarında ceza
kovuşturması açılmasının idari merciin iznine bağlı olması kabul
edilmiştir. Madde hükmü ile memurlar ve kamu görevlileri hakkında yapılan
suç isnatlarının yani ihbar ve şikayetlerin bazı biçimsel ve maddi şartlara
bağlanması öngörülmüş olup, böylelikle, memurların ve kamu görevlilerinin
haksız yere ithâm edilmeleri vezan altında bırakılmaları
engellenmek istenmektedir.
Anayasa’nın 36. maddesinde “Hak arama hürriyeti”;
74. maddesinde ise “Dilekçe hakkı“düzenlenmekte olup, ihbar ve şikayetin hak
arama hürriyeti ve bilgi edinme hakkının bir parçası olduğu açıktır.
Suçluların ve maddi gerçeğin ortayaçıkarılması ve hak arama
hürriyetinin kullanılması da hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.
Yapılan değişiklikle, 4483 sayılı Yasa kapsamındaki
ihbar ve şikâyetin işleme konulabilmesi için, ilgili memur ve diğer kamu
görevlisine ilişkin mutlak ve somut suçlamayı içermesi, olay, yer ve kişi
belirtilmesinin yanı sıra “ciddi bulgu ve belgelere dayanması”ve “ihbarcı ve şikayetçiye
ait açık ve doğru kimlik bilgilerine yer verilmesi” şartları aranmaktadır.
Yasada öngörülen koşulları taşımayan ihbar ve
şikâyet dilekçelerinin işleme konulmaması, ön inceleme ve soruşturma
evresine geçilemediği için varsa suçun ve suçlunun ortaya çıkarılmaması
anlamına gelmektedir.
Öte yandan şikâyet ve ihbardan beklenen toplumsal
yararlar gözetildiğinde ihbar veya şikâyette bulunanın açık kimliğinin
belli olup olmaması birinci derecede önem taşımadığı gibi esasen
soruşturmacı tarafından yapılması gereken araştırma ve delil toplama yükümlülüğünün
ihbarcı ve şikayetçi tarafından yapılması ve
sunulması şartı,ihbar ve şikayetin
hukuksal niteliğine de uygun değildir.
Netice olarak, bu düzenleme ile kamu görevlisinin şikayet edilmesi ya da işlediği suç fiilinin ihbarı
imkansız hale geleceğinden, suçun ortaya çıkarılması ve suç işleyen kamu
görevlilerinin korunduğu izlenimine yol açması nedeniyle, üçüncü fıkrada
yer alan “iddiaların ciddi bulgu ve belgelere dayanması”, “ihbar veya
şikayet dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad
ve imzası ile iş veya ikametgah adresinin bulunması” ibareleri ve yasada
öngörülen koşulları taşımayan ihbar ve şikayet dilekçelerinin işleme
konulmamasını öngören dördüncü fıkranın birinci ve ikinci tümceleri Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine aykırıdır.
2-6. maddesi ile değiştirilen
4483 sayılı Yasanın 15. maddesinin birinci fıkrasında;
“Memurlar ve
diğer kamu görevlileri hakkındaki ihbar ve şikayetlerin,
ihbar ve şikayet edileni mağdur etmek amacıyla ve uydurma bir suç isnadı
suretiyle yapıldığı hazırlık soruşturması sonucunda anlaşılır veya
yargılama sonucunda sabit olursa haksız isnatta bulunanlar hakkında yetkili
ve görevli Cumhuriyet başsavcılığınca resen soruşturmaya geçilir.”
denilmektedir.
Anayasa’nın 36. maddesinde “Hak arama hürriyeti”,
74. maddesinde ise “Dilekçe hakkı” düzenlenmektedir.
Yapılan değişiklikle daha önce nesnel ve belirli
olan “garez, kin veya mücerret hakaret için” ibaresi madde metninden
çıkarılmak suretiyle yerine genel ve soyut bir kavram olan “ihbar ve şikayet edileni mağdur etme amacı” ibaresi konulmak
suretiyle, ihbar ve şikayet hakkını kullanan her kişi için doğrudan
soruşturma açılmasına neden olacak bir düzenleme getirilmiştir. Ülke
gerçekleri gözetildiğinde, suç isnadında bulunmanın suçlanan yönünden her
zaman mağduriyet sonucunu doğuracağı nazara alındığında, bütün ihbar ve
şikâyet edenlerin doğrudan soruşturulması gerekecektir.
Anayasa’dan kaynaklanan ihbar ve şikâyet hakkının
kullanılması nedeniyle bu haklarını kullanırken suç işleme amacı taşımayan
kişilerin ciddi soruşturma tehdidi altında kalmasına neden olan “ihbar ve
şikâyet edileni mağdur etme amacıyla ve” ibaresi Anayasa’nın 36 ve 74.
maddelerine aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle 4483 sayılı Yasa’nın 5232
sayılı Yasa ile değişik yukarıda belirtilen dava konusu kural ve
ibarelerinin iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk kararına
katılmıyorum.
Üye
Zehra
Ayla PERKTAŞ
|