|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas
Sayısı: 2005/79
Karar
Sayısı: 2009/38
Karar
Günü: 5.3.2009
İPTAL DAVASINI AÇAN: Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyeleri Haluk KOÇ ve Kemal KILIÇDAROĞLU ile birlikte 117 milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU: 29.6.2005 günlü, 5377 sayılı Türk Ceza Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 3. maddesiyle 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk
Ceza Kanunu’nun 13. maddesinin (1) numaralı fıkrasından sonra gelmek üzere
eklenen (2) numaralı fıkranın,
2- 29. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunu’nun 263. maddesinin,
Anayasa’nın 2., 5., 10.,
11., 42. ve 174. maddelerine aykırılığı savıyla iptali ve yürürlüğünün
durdurulması istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
12.7.2005 günlü dava
dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“1) 29.06.2005 Tarih ve 5377 sayılı Türk Ceza
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü maddesiyle Türk Ceza
Kanununun 13 üncü Maddesine Birinci Fıkradan Sonra Gelmek Üzere Eklenen
Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
5377 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle, 5237 sayılı
Türk Ceza Yasası’nın 13 üncü maddesine eklenen ikinci fıkrada,
“(2) İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü,
Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerde yer alanlar hariç; birinci
fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı Türkiye’de yargılama yapılması,
Adalet Bakanının talebine bağlıdır.”,
denilmiştir. İptali istenen bu düzenlemeyle, fıkrada belirtilen ayrıklıklar
dışında, yabancı ülkede işlenen,
- İkinci Kitap, Birinci Kısım altındaki “Soykırım
ve İnsanlığa Karşı Suçlar, “Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti”,
- İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Sekizinci
Bölümde yer alan “Yabancı Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar”,
- İşkence, çevrenin kasten kirletilmesi, uyuşturucu
ya da uyarıcı madde üretim ve ticareti, uyuşturucu ve uyarıcı madde
kullanılmasını kolaylaştırma, parada sahtecilik, para ve kıymetli damgaları
imale yarayan araçların üretimi ve ticareti, mühürde sahtecilik, fuhuş,
rüşvet, deniz, demiryolu ya da havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması,
alıkonulması ya da bu araçlara karşı işlenen zarar verme suçları,
nedenleriyle, Türk yurttaşı olup olamadığına bakılmaksızın failin Türkiye’de
yargılanabilmesi Adalet Bakanı’nın istemine bağlı tutulmuştur.
Madde gerekçesinde, Adalet Bakanı’na bu yetkinin
verilmesi, sayılan suçlardan bir kısmıyla ilgili olarak “kamu davasının
açılmasında zorunluluk kuralı”nın benimsenmesinin,
kimi durumlarda politik bir sorun yaratabilecek nitelikte olmasına
bağlanmıştır. Madde gerekçesinden de açıkça anlaşıldığı gibi, fıkra
kapsamına giren suçlardan dolayı failin Türkiye’de yargılanabilmesi Adalet
Bakanı’nın takdirine bırakılmıştır. Bu yetkinin yaratacağı sonuca göre,
yurt dışında aynı suçu işleyen iki kişiden biri Adalet Bakanı’nın istemi
üzerine Türkiye’de yargılanacak, diğeri, istemde bulunmazsa yargılamadan
kurtulabilecektir.
Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında tanımlandığı
gibi, Anayasa’nın 2 nci maddesinde belirtilen
hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu
hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı
denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun
da uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasa’nın bulunduğu bilincinde
olan devlettir. Bu bağlamda
hukuk devletinde yasakoyucu yalnız yasaların
Anayasa’ya değil, Anayasa’nın da hukukun evrensel temel ilkelerine uygun
olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Anayasa’nın 10 ncu
maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun
önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz
tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun
önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
denilmektedir. Anayasa Mahkemesi kararlarında belirtildiği üzere bu yasak,
insan hakları belgelerinde olduğu gibi, birbirinin aynı durumunda olanlara
ayrı kuralların uygulanmasını, ayrıca ve açıkça ayrıcalıklı kişi ve
toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Aynı durumda olanlar için
farklı düzenleme, eşitliğe aykırılık oluşturur. Anayasa’nın amaçladığı
eşitlik, mutlak ve eylemli eşitlik değil hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal
durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa
Anayasa’nın öngördüğü eşitlik çiğnenmiş olmaz. Başka bir anlatımla, kişisel
nitelikleri ve durumları özdeş olanlar arasında, yasalara konulan
kurallarla değişik uygulamalar yapılamaz.
5377 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle, 5237 sayılı
Türk Ceza Yasası’nın 13 üncü maddesine eklenen ikinci fıkrada belirtilen
ayrıklıklar dışında, yabancı ülkede işlenen ve yukarıda belirtilen suç ve
cezalar bakımından, Adalet Bakanın talepte bulunduğu kişiler ile talepte
bulunmadığı kişiler aynı hukuki durumda olduklarından, yargılanmaları
bakımından ayrıcalık getirilemez.
İptali istenen fıkrayla yapılan, failin
yargılanmasını ve cezalandırılmasını Adalet Bakanı’nın, siyasal ve öznel
olarak kullanılabilecek biçimde takdirine bırakan ve keyfi uygulamalara imkan tanıyan düzenlemenin ayrıcalık niteliği taşıdığı
açık olduğundan, bu düzenleme Anayasanın 10 uncu maddesinde ifade edilen
eşitlik ilkesine aykırı düşmektedir.
Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı bir
düzenlemenin Anayasanın 2 ve 11 inci maddelerindeki hukuk devleti,
Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle bağdaşmayacağı da
ortadadır.
Açıklanan nedenlerle, 29.06.2005 Tarih ve 5377
sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü
maddesiyle Türk Ceza Kanununun 13 üncü maddesine birinci fıkradan sonra
gelmek üzere eklenen fıkra Anayasa’nın 2, 10 ve 11 inci maddelerine aykırı
olup, iptali gerekmektedir.
2) 29.06.2005 Tarih ve 5377 sayılı Türk Ceza
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 29 uncu Maddesi ile
Değiştirilen Türk Ceza Kanununun 263 üncü Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
Söz konusu 263 üncü maddede yapılan düzenleme ile, yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılıp
işletilmesi özendirilmekte ve çalışmalarını sürdürmelerine olanak
sağlanmaktadır.
Kuşkusuz buradaki “yasalara aykırı” kavramı,
yasalarla birlikte Anayasayı da kapsamakta ve anayasal ilke ve kurallara
aykırı eğitim kurumlarını da işaret etmektedir.
765 ve 5237 sayılı yasalarda yasaya aykırı eğitim
kurumu açma, işletme ve buralarda öğretmenlik yapma eylemleri suç olarak
düzenlenmiştir. Bunun amacı, eğitim kurumlarını Devlet’in gözetim ve
denetimi altında tutarak, eğitim ve gözetim hakkının kötüye kullanılıp,
çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerlerinin
açılmasını önlemektir.
Anılan yasaların hedefinin, ayrılıkçı terör
örgütlerinin, misyonerlik etkinliklerinin, din devleti oluşturmaya çalışan
tarikatların, yasa dışı yollarla okul, eğitim kurumu, kurs açmalarının
olanaksızlaştırılması; böylece gençliğimizin çağ dışı, bölücü ve Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine aykırı biçimde eğitilmesinin önlenmesi
olduğu açıktır.
5377 sayılı Yasada ise bu hedefin gözetilmediği
görülmektedir.
Bu durum öncelikle laik eğitim ilkesi açısından bir
tehlikedir.
Anayasamızın başlangıç bölümünde,
- Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü
belirleyen bu Anayasa’nın, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda
anlaşılması, sözünün ve ruhunun bu yönde mutlak sadakatle yorumlanıp,
uygulanması gerektiği,
- Hiçbir etkinliğin Atatürk ilke ve devrimleri
karşısında koruma göremeyeceği,
- Laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının
Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı,
belirtilmiştir. Böylece Cumhuriyetin niteliklerinin en önemlisi ve diğer
niteliklerinin temeli olan laiklik, Anayasamıza yön veren ilkeler
arasındaki yerini almış ve tanımını bulmuştur.
Bu tanıma göre laiklik, dinin, sosyal, siyasal ve
hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilkedir. Bu işlevine
uygun olarak Anayasa’nın 24 üncü maddesinde de,
- Devlet’in sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal
temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı,
- Dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal
sayılan şeylerin, siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla
kötüye kullanılamayacağı,
açıkça
belirtilmiştir.
Anayasa’nın 13 üncü maddesinde, temel hak ve
özgürlüklerin laik Cumhuriyet’in gereklerine uygun olarak yasayla
sınırlanabileceği; 14 üncü maddesinde de, Anayasa’da yer verilen hak ve
özgürlüklerin laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler
biçiminde kullanılamayacağı ifade edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 07.03.1989 gün ve E.1989/1,
K.1989/12 sayılı Kararında (R.G.7.3.1989, Sa. 25);
“Anayasa Mahkemesi’nin 21.10.1971 günlü, 53/76
sayılı; 03.07.1980 günlü, 19/48 sayılı; 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı ve
04.11.1986 günlü, 11/26 sayılı kararlarında laikliğin hukuksal,sosyal,
siyasal tanımları yanında, ulusal ve hukuksal değeri geniş biçimde
belirtilmiş, özenle korunması gereken anayasal ilke niteliği
vurgulanmış,Türk Ulusu’nun yücelmesi bakımından laikliğin Anayasa’da
öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasa’da
benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek
ortaya konulmuştur.
Bu kararlara göre:
a) Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen
olmaması,
b) Dinin, bireyin manevi yaşamına ilişkin olan dini
inanç bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük
tanınarak dinlerin anayasal güvence altına alınması,
c) Dinin, bireyin manevi yaşamı aşarak toplumsal
yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini,
güvenliğini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin
kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,
ç) Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu
sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler konusunda devlete denetim yetkisi
taranması,
laiklik ilkesinin gereği
olarak anlaşılmaktadır.
Yine Anayasa Mahkemesinin bu kararında,
“Hukukun ikiliğini, ayrıcalık ve eşitsizlikleri
kaldıran, dinsel sömürüyü önleyen, siyasal ve sosyal kurumları güçlendiren
laiklik, öğretim ve eğitime de ışık tutmuştur. Laik öğretim ve eğitim
bilimsel çalışmaların en olumlu ortamıdır. Dine karşı yansızlık nasıl dine
karşıtlık olarak alınamazsa, laik öğretim-eğitim de inanç özgürlüğü engeli
sayılamaz. Öğretim ve eğitimin zorunluluk koşulları, inanç özgürlüğünü
ortadan kaldırmaz. Bu özgürlük de anayasal güvenceye bağlanmıştır. Ancak,
din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında
yapılır.
Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı
tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün demokratik toplum düzeninin,
gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin, yol
açtığı zararlar laiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu laiklik ilkesiyle
açılmış, bağımsız bir hukuk kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur.
Demokrasiye geçişin de aracı olan laiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir.
Laik devlette, kutsal din duyguları politikaya; dünya işlerine, hukuksal
düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler; dinsel
gerekler ve düşüncelerle değil,bilimsel verilerden
yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göre yapılır. Bireyin özgür
iradesine bağlı din duygularının zorlamadan korunması da bu biçimde
sağlanmış olmaktadır. Eğitsel ve kültürel yaşantıyı yönlendirmek amacıyla
laikliğe aykırı eğitim ve öğretim de gerçekleştirilemez.”
Anayasa’nın 130 uncu maddesinde öngörülen “çağdaş
eğitim-öğretim esaslarına dayanan” düzen, laiklik ilkesinin gözardı edildiği bir ortam da olamaz. Devletin varlığı
ve bağımsızlığı, ulusun ve ülkenin, bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhine
davranılamayacağını da içeren bu maddenin, ulusallık, bağımsızlık ve ulusal
birlik için katkılarının laikliği dışarıda bırakması düşünülemez. Aklın ve
gözlerin yönlendirdiği bilimsel çalışmaya katılacak kimselerin bilimsel
gerekler dışında bir etkiyle karşılaşmaksızın yetiştirilmeleri, gerekir.
Eğitim, yalnız bilimsel istemler doğrultusunda yapılması, doğmalardan ve
bilime ters düşen etkilerden uzak tutulmasıyla sağlanır.”
denilmiştir. Açıklanan bu duruma ve verilere göre, laik bir Devletten söz
edilebilmesi için bütün kuruluşlarında ve işlevlerinde olduğu gibi Devletin
temel işlevlerinden olan eğitimin de laiklik ilkesi esas alınarak yapılması
Anayasa ve kanunlarımızın, gereğidir.
Eğitimde laik Devlet ilkesinin tanınmaması ve
eğitimin bu ilke doğrultusunda yapılmaması, bu alanın cemaatlere terkedilmesi sonucunu doğurur. Din eğitimi de laik
Devlet anlayışına, Türk inkılabının temel
ilkelerine, çağdaş bilime, bilimsel düşünce kurallarına aykırı şekilde
yapılamaz.
Yukarıda etraflıca açıklandığı üzere, Devletin
temel işlevlerinden olan eğitimin laiklik ilkesi esas alınarak yapılması,
Anayasa ve kanunlarımızın gereğidir. Bu gereğe aykırı yasa dışı eğitim
kurumu açılması, kuşkusuz toplumun önem verdiği ağır bir suç
oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 19.9.2000 gün ve E.1999/39
K.2000/23 sayılı kararında,
“Yasakoyucu, kuşkusuz,
Anayasa’nın ve ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla
cezalandırmada güdülen amacı da gözeterek hangi eylemlerin suç sayılacağını
ve bunlara verilecek cezanın türü ve miktarı ile artırım ve indirim
nedenlerini saptayabileceği gibi kimi suçları işleyenler için “erteleme”
adı altında bir düzenleme de öngörebilir.”
denilmiş
ve Yüksek Mahkemenin 19.7.1991 gün ve E.1991/15, K.1991/22 sayılı kararında
da,
“Suçlu, topluma uyum zorlukları gösteren ve
uyumsuzluğunu suç işlemekle açığa vuran kimsedir. Cezanın caydırıcılığı ve
suçlunun toplumla uyum sağlayabilmesi başka bir deyişle topluma yeniden
kazandırılması, ceza politikasının temel ilkesini oluşturur. Toplumun suça
verdiği önem ve suçun ağırlığı, cezanın farklılaştırılmasına ya da
ağırlaştırmasına esas olur. Bu husus, devletin cezalandırma politikasına
uygun olarak Yasakoyucunun bu konudaki
değerlendirmesine ve takdirine göre belirlenir.”
görüşüne
yer verilmiştir. Anayasa Mahkemesinin bu görüş ve değerlendirmeleri
karşısında kanuna aykırı eğitim kurumu açılıp çalıştırılması suçuna
verilecek cezanın da; cezalandırmada güdülen amaca ve ceza politikasının
temel ilkesine uygun olarak tespit edilmesi, Anayasa’nın 2 nci maddesinde ifade edilen “Hukuk Devleti” olmanın bir
gereğidir.
Hal böyle iken 5377 sayılı Kanunun 29 uncu maddesi ile; kanuna aykırı olarak eğitim kurumu açanlara ve bu
kurumlarda kanuna aykırı olarak açıldığını bildiği halde öğretmenlik
yapanlara, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilmesini ve böyle
kurumların kapatılmasını öngören 5337 sayılı Türk Ceza Kanununun 263 üncü
maddesi, “Kanuna aykırı olarak eğitim kurumu açan veya işletenlere
verilecek ceza, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile
cezalandırılır” şeklinde değiştirilmiştir. Yapılan
değişiklikle, yasaya aykırı olarak açıldığını bildiği eğitim kurumlarında
öğretmenlik yapanlar kapsamdan çıkarılarak bu gibilerin cezalandırılmaları
önlenmiş, yasaya aykırı eğitim kurumu açan ya da işletenlere verilecek
cezaların alt ve üst tutarları caydırılıcılık sınırlarının altına
düşürülmüş, yasaya aykırı eğitim kurumu açan ya da işletenlere hapis cezası
yerine adli para cezası verilmesi olanaklı kılınmış, yasaya aykırı olarak
açıldığı ya da işletildiği mahkeme kararıyla saptanmasına karşın bu eğitim
kurumlarının kapatılması cezası kaldırılmıştır.
Yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılıp
işletilmesine ya da çalışmalarını sürdürmesine olanak sağlayarak bu tür
kurumları adeta özendiren böyle bir düzenleme; izinsiz kuran kurslarının
yanı sıra beceri kursu, okul, yurt gibi kurumları paravan yapan terörist,
irticacı ve bölücü yuvaları da serbest bırakacağından ve bu suç için
öngörülen ceza da, cezalandırmada güdülen amaca ve ceza politikasının temel
ilkesine uygun olarak tespit edilmediğinden Anayasa’nın 2 nci maddesinde ifade edilen “laiklik” ve “ “Hukuk
Devleti” ilkelerine aykırıdır.
Diğer taraftan, Anayasa’nın 42 nci
maddesinin üçüncü fıkrasında, “Eğitim
ve öğretim, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve
eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu
esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz” hükmüne amirdir.
Anayasa’da “bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamayacağı”nın açıkça vurgulanması, bu esaslara
aykırılığı saptananların kapatılmasının da zorunluluğunu göstermektedir.
Kaldı ki,
Devlet’in görevi yasalara aykırı eğitim kurumlarını
yaşatmak değil, temelli ortadan kaldırmaktır. Devlet, yasaya aykırı eğitim
kurumlarının açılmasını, yapacağı düzenlemelerle başından önlemek
zorundadır. Anayasa’nın 42 nci maddesinde,
Devlet’e bu amaçla gerekli yasal ve yönetsel düzenlemeleri yapma görevi
verilmiştir. Bu, başta yasama organı olmak üzere tüm Devlet organlarının
yükümlülüğüdür.
Kanuna aykırı olarak açılan eğitim kurumlarının
kapatılması cezasının kaldırılması ve bu suça verilen ceza miktarının da
düşürülmüş olması, yasalara aykırı eğitim kurumlarını yapacağı
düzenlemelerle başından önleme, açılanları da kapatma konusunda Devlete
verilen yükümlük ile bağdaşmadığından iptali istenen bu düzenleme, Anayasa’nın
42 nci maddesine de aykırı düşmektedir.
Öte yandan, Anayasa’nın 174 üncü maddesinde, Türk
toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacı güden devrim yasaları tek tek sayılarak anayasal güvenceye alınmıştır.
Ülkemizde laik öğretime geçiş, Anayasa’nın 174 üncü
maddesiyle korumaya alınan 03 Mart 1924 günlü, 430 sayılı Öğretim Birliği
Kanunu ile gerçekleştirilmiştir. Bu Kanun ile,
- Türkiye’deki tüm okullar, Milli Eğitim
Bakanlığı’na bağlanmış,
- Şeriye ve Evkaf
Bakanlığı ile vakıflarca yönetilen medreseler ve dini eğitim veren okullar
kapatılmış,
- Diyanet uzmanları yetiştirmek üzere ilahiyat
fakültesi, imam ve hatip gibi din hizmetlerini yürüteceklerin yetiştirilmesi
amacıyla okullar açılması için Milli Eğitim Bakanlığı’na görev ve yetki
verilmiştir.
Öğretim birliği ilkesinin amacı, akla ve bilime dayalı
programlarla çağdaş uygarlık hedefine yönlendirilmiş yurttaşlar
yaratmaktır.
İkili öğretim, yani bir yanda akla ve bilime, öte
yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda ikiliğe yol açacak, kaos ve karmaşa yaratacaktır. Bunun çağdaşlaşma hedefine
ve ulusal birliğe zararı açıktır.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun “İmam
Hatip Liseleri” başlıklı 32 nci maddesinde, “İmam
- hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur’an
kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli
elemanları yetiştirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığınca açılan ortaöğretim
sistemi içinde, hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar
uygulayan öğretim kurumlarıdır.” Denilmek suretiyle bir
yandan eğitim kurumlarının, bu bağlamda Kuran kurslarının Atatürk ilke ve
devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim verip
vermediği Devlet’in gözetimi ve denetimine bırakılırken, öte yandan da
Kuran kursu öğreticiliği gibi dini hizmetleri yerine getirebilecek
elemanların yetiştirilmesi görevi öğretim birliği ilkesine uygun olarak
Devlet okullarına verilmiştir.
Devlet gözetimi ve denetiminin olmadığı ya da sonuç
vermediği ortamlarda dinsel ve bilimsel ikili eğitimin gelişip yerleşmesi
kaçınılmazdır.
29.06.2005 tarih ve 5377 sayılı Kanunun 29 uncu
maddesiyle yapılan ve iptali istenen düzenleme zaman içinde yasal olmayan
eğitim kurumları aracılığı ile Anayasa’nın 24 üncü maddesine aykırı biçimde
dinin siyasete alet edilmesine, Öğretim Birliği Yasasına aykırı olarak
eğitimin ikileştirilmesine zemin hazırlayacaktır. Yasaların izin vermediği
kurumlarda ve yasaların izin vermediği biçimde din eğitimi yapılmasına, bu
yerleri açmanın ve çalıştırmanın neredeyse teşvik edilmesine, bu kurumlara
dolaylı destek verilmesine, zaman içinde ikili eğitime yol açacak nitelikteki
düzenlemenin, laiklik ve öğretim birliği ilkeleriyle, çağdaş ve bilimsel
eğitim anlayışıyla ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmayacağı
açıktır. Bu nedenle de iptali istenen düzenleme, Anayasa’nın 174 üncü
maddesi ile de bağdaşmamaktadır.
Diğer taraftan, bu tür yasalara aykırı
eğitim kurumlarının, terörist, bölücü eğitimleri vermek amacıyla açılması
da imkan dahilinde olduğu için bu tür eğitim
yerleri açmaya ve çalıştırmaya teşvik edercesine yapılan bu düzenlemenin,
Devlete Anayasa’nın 5 inci maddesinde verilen görevlerle de bağdaşmayacağı
ortadadır.
Bir yasa kuralının Anayasanın herhangi
bir kuralına aykırılığının tespiti onun kendiliğinden Anayasanın 11 inci
maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin 03.06.1988
tarih ve E. 1987/28, K. 1988/16 sayılı kararı, AMKD.,
sa.24, shf. 225).
Açıklanan nedenlerle, 29.06.2005 tarih ve 5377
sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 29 uncu
maddesi ile değiştirilen Türk Ceza Kanununun 263 üncü maddesi Anayasa’nın
2, 5, 11, 42 ve 174 üncü maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
1) 29.06.2005 tarih ve 5377 sayılı Türk Ceza
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü maddesiyle Türk Ceza
Kanununun 13 üncü maddesine birinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen
fıkra Anayasa’nın 2, 10 ve 11 inci maddelerine açıkça aykırı olup, kanun
önünde eşitlik ilkesini zedeleyerek toplumsal kararlılığı ve hukuksal
güvenceyi ortadan kaldırdığı için uygulanması halinde sonradan giderilmesi
güç ya da olanaksız durum ve zararların doğabileceği açıktır.
2) 29.06.2005 tarih ve 5377 sayılı Türk Ceza
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 29 uncu maddesi ile
değiştirilen Türk Ceza Kanununun 263 üncü maddesi Anayasa’nın 2, 5, 11, 42
ve 174 üncü maddelerine aykırı olup, Devletin temel işlevlerinden olan
eğitimin, laik Devlet anlayışına, Türk inkılabının
temel ilkelerine, çağdaş bilime, bilimsel düşünce kurallarına aykırı
şekilde yapılmasının önünü açmakta; öğretim birliği ilkesini zedeleyerek
ikili eğitim doğrultusundaki gelişmelere zemin hazırlamakta; terörist,
bölücü eğitimini kolaylaştırmakta ve nerede ise yaptırımsız bırakmaktadır.
Bu nedenlerle, bu hükmün uygulanması halinde sonradan giderilmesi güç ya da
olanaksız durum ve zararlar doğabilecektir.
V. SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda açıklanan gerekçelerle 29.06.2005 tarih ve
5377 sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun;
1) 3 üncü maddesiyle Türk Ceza Kanununun 13 üncü
maddesine birinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen fıkranın Anayasa’nın
2, 10 ve 11 inci maddelerine aykırı olduğundan,
2) 29 uncu maddesi ile değiştirilen Türk Ceza
Kanununun 263 üncü maddesi Anayasa’nın 2, 5, 11, 42 ve 174 üncü maddelerine
aykırı olduğundan,
iptallerine ve iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı
ile arz ederiz.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralları
29.6.2005 günlü, 5377 sayılı Türk Ceza Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un iptali istenilen kuralları içeren;
1- 3. maddesiyle eklenen 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunu’nun 13. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
“2) İkinci
Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve
Yedinci Bölümlerde yer alanlar hariç; birinci fıkra kapsamına giren
suçlardan dolayı Türkiye’de yargılama yapılması, Adalet Bakanının talebine
bağlıdır.”
2- 29. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Türk
Ceza Kanunu’nun 263. maddesi şöyledir:
“Madde 263.- (1) Kanuna aykırı olarak eğitim kurumu
açan veya işleten kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası
ile cezalandırılır.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararında, Anayasa’nın 2.,
5., 10., 11., 42. ve 174. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi
gereğince, Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Fulya
KANTARCIOĞLU, Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM,
Cafer ŞAT, A. Necmi ÖZLER, Ali GÜZEL ve Serdar ÖZGÜLDÜR’ün katılımlarıyla 18.7.2005 gününde yapılan
ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin
rapor, itiraz konusu Yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri
ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten ve 2949 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 30.
maddesinin birinci fıkrası gereğince Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesinin
5377 sayılı Yasa’yla eklenen (2) numaralı fıkrasının kapsam ve uygulanma
koşulları ile ilgili olarak Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza
Usul Hukuku Öğretim Üyeleri Prof. Dr. İzzet ÖZGENÇ ve Prof. Dr. Cumhur ŞAHİN’in, aynı fıkra ile ilgili Adalet Bakanlığı’nın
uygulaması konusunda ise Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürü Galip
Tuncay TUTAR’ın 4.3.2009 günlü sözlü açıklamaları
dinlendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Yasa’nın 13. Maddesinin İncelenmesi
Başvuru kararında, yabancı ülkede işlenmiş olsa da,
kimi suçlardan dolayı failin yargılanmasını ve cezalandırılmasını Adalet
Bakanının, siyasal ve öznel olarak kullanılabilecek biçimde takdirine
bırakan düzenlemenin ayrıcalık niteliğinde olduğu ve eşitsizlik
oluşturduğu, Adalet Bakanına tanınan bu yetkinin yaratacağı sonuca göre
yurt dışında aynı suçu işleyen iki kişiden biri Adalet Bakanının istemi
üzerine Türkiye’de yargılanırken, diğerinin Bakanın istemde bulunmaması
halinde yargılamadan kurtulabileceği, bu nitelikteki düzenlemenin hukuk
devleti, eşitlik ve Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle
bağdaşmadığı gerekçesiyle Anayasa’nın 2., 10. ve
11. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesinin (1) numaralı
fıkrasına göre, fıkrada belirtilen
suçların, vatandaş veya yabancı tarafından, yabancı ülkede işlenmesi
halinde Türk Kanunları uygulanacaktır.
Maddenin (1) numaralı
fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde belirtilen suçlar bakımından mutlak,
diğer suçlar bakımından nisbi bir koruma
getirilmiş bulunmaktadır. Buna göre, İkinci Kitap Dördüncü Kısım altındaki;
Üçüncü Bölümde yer alan
“Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı
Suçlar”,
Dördüncü Bölümde yer
alan “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar”,
Beşinci Bölümde yer alan
“Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar”,
Altıncı Bölümde yer alan
“Milli Savunmaya Karşı Suçlar”,
Yedinci Bölümde yer alan
“Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk”,
suçlarından dolayı Türkiye’de
yargılama yapılabilmesi için Adalet Bakanı’nın talebine gerek bulunmamaktadır.
Bu suçlardan dolayı Bakanın talebine gerek olmaksızın resen yargılama
yapılabilmesi olanağı bulunmaktadır.
Bakanın talebine bağlı
tutulan suçlar ise maddede yer alan;
1.- İkinci Kitap,
Birinci Kısım altındaki; “Soykırım” başlıklı Birinci Bölümde ve “Göçmen
Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti” başlıklı İkinci Bölümde yer alan suçlar,
2.- İkinci Kitap,
Dördüncü Kısım altındaki Sekizinci Bölümde yer alan “Yabancı Devletlerle
Olan İlişkilere Karşı Suçlar”,
3.- İşkence(m.94,95),
4.- Çevrenin kasten
kirletilmesi(m.181),
5.- Uyuşturucu ya da
uyarıcı madde üretim ve ticareti(m.188), uyuşturucu ve uyarıcı madde
kullanılmasını kolaylaştırma(m.190),
6.- Parada
sahtecilik(m.197), para ve kıymetli damgaları imale yarayan araçların
üretimi ve ticareti(m.200), mühürde sahtecilik(m.202),
7.- Fuhuş (m.227),
8.- Rüşvet(m.252),
9.- Deniz, demiryolu ya
da havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması, alıkonulması(m.223/2,3) ya da
bu araçlara karşı işlenen zarar verme suçları(m.152),
gibi uluslararası işbirliği
ve anlaşmalar gereğince kovuşturulmaları bakımından Devletleri ortak tavır
almaya zorlayan suçlardır.
Türkiye’nin taraf olduğu
ve “aut dedere aut punire”
(iade et veya cezalandır) kuralına yer verilen anlaşmalarda, belli suçların
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliğine veya anayasal düzenine karşı ya
da Türkiye’nin zararına olarak işlenmiş suç olmamasına, fail ve
mağdurlarının Türk vatandaşı olmamasına ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin egemenlik alanı dışında işlenmiş olmasına rağmen Türkiye’ye
yargılama yapma konusunda yükümlülükler yüklenmektedir. Bu sözleşmelerle,
çeşitli hukuki mülahazalarla geri verme yoluna gidilmemesi halinde, taraf
devletlere yargılama ve cezalandırma yükümlülüğü yüklenmiştir. Bu suçlardan
dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, Türkiye’nin barış esasına
dayalı diplomatik ilişkilerini olumsuz yönde etkileyecek bir sonuç
doğurmaması, Türk milletinin ve bir parçasını oluşturduğu dünya milletler
topluluğunun varlığı ve geleceği gözetilerek öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
Öte yandan 13. maddenin
gerekçesinde de, Adalet Bakanı’na bu yetkinin verilmesinin, sayılan
suçlardan bir kısmıyla ilgili olarak “kamu davasının açılmasında zorunluluk
kuralı”nın benimsenmesinin kimi durumlarda
politik bir sorun yaratabilecek nitelikte olmasına bağlanmıştır. Bu hükümle,
birinci fıkranın (b) bendinde sayılanlar dışındaki diğer suçlardan dolayı
Türkiye’de yargılama yapılmasının ortaya çıkarabileceği siyasi sorunların
önüne geçilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir.
Ceza kanunlarının, ceza
hukukunun ana ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları başta olmak
üzere, ülkenin genel durumu, sosyal ve ekonomik hayatın gereksinmeleri gözönüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre
düzenlenmesi gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem
ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, Anayasa’nın ve yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri
bulunduğu bilincinde olan devlettir. Hukuk devletinde yasakoyucu, Anayasa
kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma
yetkisine sahiptir.
Cezaların, suçların
ağırlık derecelerine göre önleme ve ıslah amaçları da gözönünde
tutularak adaletli bir ölçü içinde konulması ceza hukukunun
esaslarındandır.
Anayasa’nın 10. maddesinde,
herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din,
mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit
olduğu, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı,
Devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde
eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda olduğu belirtilmiştir.
Bu ilke, birbirinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını,
ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Aynı
durumda olanlar için farklı düzenleme eşitliğe aykırılık oluşturur.
Anayasa’nın amaçladığı eşitlik, mutlak ve eylemli eşitlik değil hukuksal
eşitliktir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı
kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi ihlal
edilmiş olmaz. Kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar arasında,
yasalara konulan kurallarla değişik uygulamalar yapılamaz.
İptali istenilen kuralla
bireyler ve topluluklar arasında eşitlik ilkesine aykırı bir ayırım yapılmamış,
milletlerarası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülükler ve ülkenin politik
çıkarları nedeniyle kimi suçlar bakımından maddenin uygulanması Adalet
Bakanının talebine bağlı tutulmuştur. Adalet Bakanı’na tanınan bu yetki,
yargısal değerlendirmeden ziyade Devlet ve toplum yararı açısından bir
takdir yetkisinin kullanılmasıdır.
Belirtilen nedenlerle,
Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesinin (1) numaralı fıkrasından sonra gelmek
üzere eklenen (2) numaralı fıkrasında yer alan kural Anayasa’nın 2., 10. ve 11.
maddelerine aykırı değildir, iptal
isteminin reddi gerekir.
B- Yasa’nın 263. Maddesinin İncelenmesi
Başvuru kararında,
maddede yapılan düzenleme ile yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılıp
işletilmesinin özendirildiği ve çalışmalarını sürdürmelerine olanak
sağlandığı, Anayasa ve kanunlarımızın gereği olan laiklik ilkesinin
gereğine aykırı olarak yasa dışı eğitim kurumu açılmasının toplumun önem
verdiği ağır bir suç oluşturduğu, kanuna aykırı eğitim kurumu açılıp
çalıştırılması suçuna verilecek cezanın, cezalandırmada güdülen amaca ve
ceza politikasının temel ilkesine uygun olarak tespit edilmesinin
Anayasa’nın 2. maddesinde ifade edilen “hukuk devleti” olmanın bir gereği
olduğu, düzenleme ile sözkonusu kurumlarda
öğretmenlik yapanların cezadan, kurumların da kapatılmaktan kurtarıldığı,
hapis yerine sadece para cezası verilebilmesinin imkan dahiline sokulması
ve kanuna aykırı eğitim kurumu açanlara ve bunları çalıştıranlara verilecek
cezanın üst sınırının indirilmesinin ve verilen cezanın ertelenebilmesinin
mümkün hale getirilmesinin de bu suç için öngörülen cezayı caydırıcılık
sınırının altına düşürdüğü, Anayasa’nın 42. maddesinde Atatürk ilke ve
devrimleri doğrultusunda ve çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim
ve öğretim yerleri açılamayacağının açıkça vurgulandığı, kuralın bu
esaslara aykırılığı saptanan kurumların kapatılmasını da zorunlu kıldığı,
iptali istenen düzenlemenin zaman içinde yasal olmayan eğitim kurumları
aracılığı ile Anayasa’nın 24. maddesine aykırı biçimde dinin siyasete alet
edilmesine, Öğretim Birliği Yasasına aykırı olarak eğitimin ikileştirilmesine
zemin hazırlayacağı, bu tür yasalara aykırı eğitim kurumlarının, terörist,
bölücü eğitimleri vermek amacıyla açılmasına da olanak sağlayacağı
belirtilerek düzenlemenin Anayasa’nın
2., 5., 11., 42. ve 174. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti,
eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün
etkinliklerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız
yargı denetimine bağlı olan devlettir.
Ceza hukukunun, toplumun kültür ve uygarlık düzeyi,
sosyal ve ekonomik yaşantısıyla ilgili bulunması nedeniyle suç ve
suçlulukla mücadele amacıyla ceza ve ceza muhakemesi alanında sistem
tercihinde bulunulması Devletin ceza siyaseti ile ilgilidir. Bu bağlamda ceza hukukuna ilişkin düzenlemeler bakımından yasakoyucu Anayasa'nın temel ilkelerine ve ceza
hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, soruşturma ve yargılamaya
ilişkin olarak hangi yöntemlerin uygulanacağı, toplumda belli eylemlerin
suç sayılıp sayılmaması, suç sayıldıkları takdirde hangi çeşit ve
ölçülerdeki ceza yaptırımlarıyla karşılanmaları gerektiği,hangi hal ve hareketlerin ağırlaştırıcı
ya da hafifletici öğe olarak kabul edileceği gibi konularda takdir
yetkisine sahiptir.
Anayasa’nın 5. maddesinde Devletin temel amaç ve
görevleri düzenlenmektedir. Buna göre, Devletin temel
amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin
bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun
refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini,
sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî
varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.
Anayasa’nın eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevini düzenleyen
42. maddesinde, kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun
bırakılamayacağı, öğrenim hakkının kapsamının kanunla tespit edileceği ve
düzenleneceği belirtildikten sonra, eğitim ve öğretimin, Atatürk ilkeleri
ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre,
Devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı, bu esaslara aykırı eğitim
ve öğretim yerleri açılamayacağı hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 174. maddesinde yer alan kurala göre,
Anayasa’nın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne
çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden
ve maddede gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul
edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu
şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.
Ceza siyasetine uygun olarak, yasakoyucu
tarafından takdir yetkisine dayalı olarak iptali istenilen maddede
düzenleme yapılmış, suç oluşturan eylem, ceza miktarı ve yaptırımlar
yönünden yeni kurallar getirilmiştir.
Dava dilekçesinde, anılan Anayasa kurallarına
aykırı olan böyle bir düzenleme ile kapatma yaptırımının ortadan
kaldırılması ve bu suç için öngörülen cezanın cezalandırmada güdülen amaca
ve ceza politikasının temel ilkesine uygun olarak belirlenmemesi nedeniyle
izinsiz Kuran kurslarının yanısıra beceri kursu,
okul, yurt gibi kurumları paravan yapan terörist, irticacı ve bölücü
yuvaları da serbest bırakmasının laiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüş ise de, eğitimin içerik olarak suç teşkil etmesi hali
farklı bir durumdur. Kurumda
verilen eğitim sırasında yasadışı, bölücü, yıkıcı eylemlerin
gerçekleştirilmesi halinde, bu eylemler için ceza öngören Türk Ceza
Kanununun diğer maddeleri, Terörle Mücadele Kanunu vb. gibi özel kanunlarda
belirtilen tedbir ve yaptırımların uygulanacağı kuşkusuzdur.
Öte yandan, 8.2.2007 günlü, 5580 sayılı Özel
Öğretim Kurumları Kanunu’nun 7. maddesinde de kurum açma izni verilen
kurumlarda iki yıl içinde öğretime başlamayan ile amacı dışında
kullanıldığı tespit edilen kurumun, kurum açma izinlerinin iptal edileceği,
özel öğretim kurumlarının, kurum açma şartlarından herhangi birini
kaybetmesi veya izinsiz değişiklik yapması, mevzuatta belirtilen sayıda
personel çalıştırılmaması veya mevzuata aykırı personel çalıştırılması,
reklam ve ilana ilişkin gerekli şartların yerine getirilmemesi halinde,
davranışın ağırlık derecesine göre onbeş günden
az olmamak kaydıyla üç aya kadar geçici olarak; 1739 sayılı Milli Eğitim
Temel Kanunu’nun genel ve özel amaçlarıyla temel ilkelerine uymayan,
kurumunu mevzuata uygun kapatmayan, geçici olarak kapatma cezası alan ve
aynı fiili tekrar işleyen kurumların ise sürekli olarak kurum açma izni
veren makam tarafından kapatılacağı belirtilmiştir.
Bir yasa kuralının yerinde olup olmadığı, yarar ya
da zarar getirebileceği konusu Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında kalan
bir husustur.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 2., 5., 11., 42. ve 174. maddelerine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
V- YÜRÜLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİ
29.6.2005 günlü, 5377
sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1-
3. maddesiyle 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 13.
maddesinin (1) numaralı fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen (2) numaralı
fıkraya,
2-
29. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Yasa’nın 263. maddesine,
yönelik iptal istemleri,
5.3.2009 günlü, E. 2005/79, K. 2009/38 sayılı kararla reddedildiğinden, bu
madde ve fıkraya ilişkin yürürlüğünün durdurulması isteminin REDDİNE, 5.3.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
VI- SONUÇ
29.6.2005 günlü, 5377
sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1-
3. maddesiyle 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 13.
maddesinin (1) numaralı fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen (2) numaralı
fıkranın,
2-
29. maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Yasa’nın 263. maddesinin,
Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, 5.3.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
|
|