|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2006/99
Karar Sayısı : 2009/9
Karar Günü : 15.1.2009
İPTAL DAVASINI AÇANLAR:
1) TBMM Üyesi Ali TOPUZ ve Kemal ANADOL ile birlikte 128 Milletvekili(E.2006/99)
2) TBMM Üyesi Haluk KOÇ ve Mehmet BOZTAŞ ile birlikte 118 Milletvekili
(E.2006/110)
İPTAL DAVASININ KONUSU: 26.4.2006 günlü, 5491 sayılı “Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un;
1) 1. maddesiyle değiştirilen 9.8.1983 günlü, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun
1. maddesinin “sürdürülebilir çevre
ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda”bölümünün,
2) 3. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 3. maddesinin (c)
ve (d) bentleri ile (j) bendinin son tümcesinin,
3) 7. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 10. maddesinin
üçüncü fıkrasının,
4) 9. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 12. maddesinin
birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer alan “veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara”
ibaresinin,
5) 12. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 15. maddesinin
birinci fıkrasının,
6) Geçici 2. maddesinin,
7) Geçici 3. maddesinin birinci fıkrasının,
8) Geçici 4. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının,
Anayasa’nın 2., 6., 7.,
8., 11., 13., 17., 56., 63., 90. ve 168. maddelerine aykırılığı savıyla
iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMLERİNİN GEREKÇELERİ
A- İptal ve yürürlüğün durdurulması istemlerini içeren 15.6.2006
günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“1) 26.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü Maddesi ile Değiştirilen
09.08.1983 Tarihli ve 2872 Sayılı Kanunun 2872 Sayılı Kanunun 3 üncü
Maddesinin (j) Bendinin Son Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı
İptali istenen cümlenin, Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu Kanunu kapsamındaki konuları Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yetki ve
sorumluluğu dışına çıkartması, bu alanda yapılacak faaliyetlerin yaratacağı
kirlenmelerin önlenmesi konusunda zafiyet yaratacaktır.
2690
Sayılı Yasa’da “…Nükleer güç ve araştırma reaktörleri ve yakıt çevrimi
tesislerinin yer seçimi, inşaat, işletme ve çevre güvenliğiyle ilgili her
türlü onay, izin ve lisansı vermek; gerekli inceleme ve denetimi yapmak,
(…) Nükleer tesislerden ve radyoizotop laboratuarlarından çıkan radyoaktif
artıkların güvenli şekilde işlenmesi, taşınması, geçici veya sürekli
depolanması için gereken önlemlerin alınması veya aldırılması…”
faaliyetleri sayılmaktadır. Yani Nükleer Enerji Santralarının kurulması, işletilmesi,
denetlenmesi 2690 Sayılı Yasaya göre yapılacaktır.
Diğer yandan 4856 Sayılı Çevre ve Orman Bakanlığı
Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2 nci
maddesine göre; “…Çevrenin korunması, kirliliğinin önlenmesi ve
iyileştirilmesi için prensip ve politikalar tespit etmek, programlar
hazırlamak; bu çerçevede, araştırmalar ve projeler yapmak, yaptırmak,
bunların uygulama esaslarını tespit etmek, uygulanmasını sağlayacak
tedbirleri almak, (…) Çevrenin korunması ve kirliliğinin önlenmesi amacıyla
ülke şartlarına uygun olan teknolojiyi belirlemek, bu maksatla kurulacak
tesislerin vasıflarını tespit etmek, (…) Atık ve yakıtlar ile ekolojik dengeyi bozan, havada, suda ve toprakta kalıcı
özellik gösteren kirleticilerin çevreye zarar vermeyecek şekilde bertaraf
edilmesi için denetimler yapmak; ülke genelinde tüm uygulayıcı kurum ve
kuruluşların bu konudaki taleplerini değerlendirerek sonuçlandırmak;
ülkenin atık yönetimi politikasını belirlemek ve bu konuda gerekli
tedbirleri almak…” görevleri Çevre ve Orman Bakanlığı’na yüklenmiştir.
Türkiye’nin “Enerji” alanında bazı ilerlemeler
kaydettiğini bildiren Avrupa Birliği, Enerji başlığı altındaki Birlik
mevzuatına uyumda gelinen noktayla ilgili tespitleri yaparken nükleer
enerji konusuna da değinerek Türkiye’nin bu alandaki mevcut durumunu şöyle
özetliyor:
“Halen hiçbir nükleer santral işletmeyen Türkiye,
artan iç talebi karşılamak amacıyla, 2020 itibarıyla 5 bin Mega vatlık
üretimi hedefleyen geçmiş planlarını yeniden devreye sokmuştur.
Nükleer santraller inşa edildiği takdirde, Türkiye
Atom Enerjisi Kurumu’nun idari kapasitesi ve kaynakları, lisans verme
süreci öncesinde güçlendirilmelidir.
Türkiye’nin Euratom
Antlaşması’nın şartlarına ve usullerine uyum sağlaması gerekecektedir.
Türkiye, sınıraşan konularda
çevresel etki değerlendirmeleri hakkındaki direktife uymak zorundadır. Türkiye’nin,
Uluslararası Nükleer Güvenlik Sözleşmesi uyarınca, önerilen nükleer
tesisler hakkında komşu ülkelerle istişarelerde bulunma ve bu ülkelere
bilgi verme yükümlülüğü bulunmaktadır.” (AB ÖZEL, Enerji Gürbüz EVREN –
Kanal B Dış Haberler Editörü2 – 2005)
Diğer taraftan 17.10.2005 tarihli 2005/9486 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı Eki yürürlüğe konulan 2006 Yılı Programının
Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar’ın “VII. Enerji”
başlıklı bölümünde, “Çevrenin korunması amacı da dikkate alınarak, iklim
değişikliğiyle ilgili uluslararası eğilimler paralelinde sera gazı emisyonunu azaltıcı çevresel tedbirlere ağırlık
verilmeye devam edilecek, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının
geliştirilmesi amacıyla yapılan çalışmalar desteklenecektir.” denilmiştir
(R.G. 02.11.2005, Sayı: 25984 Mükerrer).
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Çevre
sağlığı ve çevrenin kirlenmesi ile yakından ilgili olan Nükleer Enerji Santrallarının kurulması, işletilmesi, atıklarının
bertaraf edilmesi konularının, tümüyle Çevre ve Orman Bakanlığı’nın görev
ve sorumluluğu dışında tutulması, bu alanda yapılacak faaliyetlerin
yaratacağı kirlenmelerin önlenmesi konusunda çok büyük zafiyetler yaratacaktır.
On yıl önce gerçekleşen ve halen canlı yaşamı üzerinde yarattığı olumsuzlukları
süren Çernobil Nükleer Santralı faciası unutulmamalıdır.
Belirtilen nedenlerle, iptali istenen cümlenin,
kamu yararı amacına yönelik olmadığı açıktır. “Bir hukuk devletinde, devlet
erki kullanılarak yapılan tüm kamu işlemlerinin nihaî amacının “kamu
yararı” olması gerekir. Bu gereklilik, kamu yararını, yasama organının
takdir yetkisi için de bir sınır konumuna getirir.
Kuşkusuz kamu yararının nerede olduğu yasama
organının takdir alanı içinde bir husustur. Anayasa Mahkemesinin de,
yerindelik denetimi yapma yetkisi olmamasına karşın, bir kanunun kamu
yararı amacına yönelik olup olmadığını denetleme yetkisi vardır. Söz konusu
düzenleme, kamu yararı amacına yönelik olmadığı için Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine
aykırıdır ve bu nedenle Anayasa Mahkemesinin denetimine sunulmuştur.
Diğer taraftan, bir yasa kuralının Anayasanın
herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun kendiliğinden Anayasanın
11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin
03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16 sayılı kararı, AMKD., sa. 24, shf.
225).
Sonuç olarak, 26.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Çevre
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü Maddesi ile
Değiştirilen 09.08.1983 tarihli ve 2872 sayılı Kanunun 2872 sayılı Kanunun
3 üncü maddesinin (j) bendinin son cümlesi Anayasanın 2 nci
ve 11 inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
2) 26.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci Maddesi
ile Değiştirilen 09.08.1983 Tarihli ve 2872 Sayılı Kanunun 2872 Sayılı
Kanunun 10 uncu Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
26.05.2004 tarih ve 5177 sayılı Maden Kanununda ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik yapılması hakkında Kanunun 28 nci maddesi ile 09.08.1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre
Kanununun 10 uncu maddesine şu fıkra eklenmiştir:
“Petrol, jeotermal kaynak ve maden arama
faaliyetleri, çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) kapsamı dışındadır.”
Bu defa, 26.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Çevre
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci
maddesi ile değiştirilen 09.08.1983 tarihli ve 2872 sayılı Kanunun 2872
sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin üçüncü fıkrası aynen şöyledir:
“Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama
faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.”
Görüldüğü üzere her iki hüküm de, tümüyle aynı
mahiyettedir.
5177 sayılı Kanunun 28 inci maddesi ile 2872 sayılı
Çevre Kanunun 10 uncu maddesine eklenen ve yukarıda açıklanan söz konusu
fıkra hükmünün iptali için, 23.07.2004 tarihinde iptal davası açılmıştır.
Bu düzenleme, petrol ve jeotermal kaynaklar ile
maden arama faaliyetlerinde çevrenin kirlenmesi, ekolojik
dengenin bozulmasına davetiye çıkarmak anlamına gelmektedir.
ÇED Yönetmeliği madde 4’de belirtildiği gibi;
Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED): “Gerçekleştirilmesi planlanan
projelerin çevreye olabilecek olumlu ya da olumsuz etkilerinin
belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar
vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer
ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve
projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları”
ifade eder.
3 Şubat 2005 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren “Maden Kanunu Uygulama Yönetmeliği” nin
13 üncü maddesinin birinci fıkrasında; II. Grup, III. Grup ve IV. Grup
madenler için arama ruhsatı ile yapılabilecek faaliyetler gösterilmiştir.
Bu faaliyetler arasından “(c) numune alımı”, “e)
sondaj, yarma, galeri ve kuyu açma” sayılmaktadır
Maden Yasası’nın 7 nci
maddesi ile su havzaları, imar alanları, sitler, milli parklar, ormanlar
gibi hassas bölgeler madencilik faaliyetlerine açılmıştır. Ayrıca, III.
Grup madenler, su havzaları, göller ve su kaynaklarından elde edilecektir.
Herhangi bir ÇED çalışmasına tabi olmadan yapılacak
maden arama faaliyetleri kapsamında sondaj yapılması, yarma, galeri ve kuyu
açılması, ruhsat sahasında geri dönüşü olmayan çevre tahribatına,
dolayısıyla insan sağlığı ve canlı yaşamı için büyük risk oluşturacaktır.
3213 Sayılı Maden Yasasının 17/5 inci Maddesine
göre; “…Arama döneminde teknolojik araştırma, geliştirme, pilot çalışmalar
ve pazar araştırmaları yapmak üzere arama faaliyet raporu ile birlikte
müracaat eden ruhsat sahibine, Genel Müdürlükçe görünür rezervin % 10’una
kadar maden üretim ve satış izni verilebilir…”
Görüldüğü gibi bu yasal düzenleme karşısında,
hiçbir ÇED çalışması yapılmadan, işletmecinin kendi beyanına göre tespit
edilmiş toplam rezervin % 10’u işletilebilecektir. Üstelik buradaki
faaliyet, yukarıda da belirtildiği gibi, su havzaları, imar alanları,
meralar ve benzeri korunması gereken hassas bölgelerde de yapılabilecektir.
Oysa günümüzde dünyada hem de artık Dünya Bankası’nın
da desteği ile yapılan aramalar bir yana prospeksiyonda
bile sadece ÇED değil, aynı zamanda TÇED (toplumsal ve çevresel etki
değerlendirme) istenmeye ve ayrıca bilgi verme zorunluluğu getirilmeye başlanmıştır.
Bütün bunlarla da yetinilmemekte, çevresel etki değerlendirmesi (ÇED)
sürecine halkın katılması için yollar oluşturulmaya başlanmıştır (Ankara
Barosu tarafından düzenlenen panel, Tahir ÖNGÖR, Jeoloji Yüksek Mühendisi,
Maden Yasa Tasarısı’nın Getirdikleri, 10 Temmuz 2003).
Çevre ile ilgili hukuk belgeleri (Anayasanın 56 ncı maddesi, Rio Sözleşmesi ve ÇED kavramını içeren tüm
doğa koruma sözleşmeleri) çağdaş halk sağlığı anlayışını işleyen maddeler
içermektedir. 1992 Rio Toplantısında Çevre Sözleşmesi imzalanmıştır. Bu
sözleşmede, insanların sürekli ve dengeli kalkınmanın merkezinde olduğu ve
doğa ile uyum içinde sağlıklı ve verimli bir hayata hakları olduğu
belirtilmiştir (Jeoloji Mühendisleri Odası, Maden Yasasının Eleştirisi, 26
Haziran 2003)
Özellikle yaşam hakkı, sağlıklı çevrede yaşama
hakkı, risk kavramı, koruyucu önlemler gibi kavramlar halk sağlığının
geliştirilmesinde, çevre sağlığı sorunlarının çözümünde bu alanda çalışan
sağlıkçılara da ışık tutmaktadır.
Bir insan hakkı olan “çevre hakkı” ilk kez 1972’de
Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı sonucunda yayımlanan Stockholm
Bildirgesinde ifade edilmiştir.
28 Ekim 1982 Dünya Doğa Şartı ve 1990 Paris
Sözleşmesinde çevre hakkı ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır.
1990 Bergen – BM Avrupa
Ekonomik Komisyonu Çevre ve Kalkınma Konferansı sonuç bildirgesi çevre hakkı
kavramında önemli bir gelişmeyi beraberinde getirmiştir. Artık bu gibi
konularda yöre halkına danışma gereği ve eğer yöre halkı istemiyorsa
işletmelerin açılmaması konusu gündeme gelmiştir. Ayrıca gelecekte
oluşabilecek “risk” kavramı üzerinde durularak olası risklerin bile bir
işletmenin açılmaması için yeterli neden sayılabileceği ilk defa ifade
edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 17 nci maddesi “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” derken, 56 ncı
maddesinde de “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına
sahiptir” demekte ve çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve
çevre kirlenmesini önlemenin hem Devletin hem de vatandaşların ödevi olduğu
vurgulanmaktadır.
Dünyadaki gelişmelerin tersine petrol, jeotermal
kaynak ve maden arama faaliyetlerini (kaldı ki, 5177 sayılı Kanun ile
değiştirilen Maden Kanununun 17 nci maddesine
göre, arama döneminde dahi görünür rezervin % 10’una kadar maden üretim ve
satış izni verilebilecektir) çevresel etki değerlendirmesi dışında bırakan
düzenleme, Anayasanın 17 nci ve 56 ncı maddelerine aykırılık teşkil etmektir. Yine bu düzenleme, Birleşmiş Milletler’in
ilan ettiği Dünya Doğa Şartı’na ve 1972’de Birleşmiş Milletler Çevre
Konferansı sonucunda yayımlanan Stockholm Bildirgesi’ndeki “çevre hakkı” na da aykırıdır. Anayasanın 90 ıncı
maddesinde insan haklarına ilişkin andlaşmalarla
kanunların aynı konuda farklı hükümler taşımaları halinde andlaşmaya uyulacağının ifade edildiği göz önünde
tutulduğunda, uluslararası andlaşmaya aykırı bir
düzenlemenin Anayasanın 90 ıncı maddesi ile
çelişeceğini de söylemek gerekmektedir.
Dünya Çevre ve Gelişme Komisyonu’nun 1987’de
hazırlamış olduğu “Ortak Geleceğimiz” adlı Raporda; nüfus, beşeri
kaynaklar, beslenme güçlükleri, canlı türleri, ekosistem, enerji,
sanayileşme, barış, güvenlik, gelişme ve çevre politikaları konusunda
yapılan öneriler yer almaktadır. Raporda, çevre için temel bir “insan
hakkı” dır denmekte, ayrıca gelecek kuşakların da
bu konudaki hakları savunulmaktadır. Çevre – Kalkınma ilişkisini bazı
sözcükler çerçevesinde ortaya koyma çabasının en son ürünü “sürdürülebilir
kalkınma” kelimesi olarak görülmektedir. Sürdürülebilir kalkınmayı dünya
ölçeğinde popüler kılan ve soyut da olsa bir tanıma yer veren yine bu Rapordur. Raporda sürdürülebilir kalkınma “bugünün
gereksinimlerini gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini karşılama
olanaklarını tehlikeye atmaksızın kalkınma” şeklinde tanımlanmıştır.
Sürdürülebilir kalkınmanın ana temasının çevrenin korunması ile kalkınma
kavramlarının birbirleriyle çatışmadıkları aksine birbirlerini
tamamladıkları ve birbirlerine gereksinim duydukları olduğudur. Kısaca
söylenirse, sürdürülebilir kalkınma bir denge arayışını, bir uzlaşmayı
yansıtmaktadır. Bu bağlamda bazı radikal çevrecilerin savundukları sıfır
büyüme savı ile bazı gelişmekte olan ülkelerin öncelik tanımakta ısrar
ettikleri kalkınmacı (geleneksel) yaklaşım iki aşırı uç olarak sürdürülebilir
kalkınmanın kapsamı dışında bırakılmaktadır. Sürdürülebilir kalkınmanın bu
boyutunun, bu kavrama dayanılarak küreselleşme ideolojisi çerçevesinde
getirilecek dayatmalar açısından özenle değerlendirilmesi gerekir (Prof Dr. Nükhet TURGUT, Çevre Hukuku, Ankara Kasım
2001, shf. 171 vd.).
Bu anlamda, sürdürülebilir kalkınma ile amaçlanan
ekonomide kaynakların orta ve uzun vadeli bir perspektifte etkin
kullanılmasıdır. Bugünden yakın geleceğin kaynaklarının bilinçsiz bir
şekilde tüketilmemesidir. Toplumsal ve ekonomik sorumluluk bunu
gerektirmektedir.
Bu nedenle kalkınma amaçlı yapılacak düzenlemelerde
hiçbir şekilde çevrenin korunması ihmal edilmemeli, gerekli dengenin
kurulmasına özen gösterilmelidir. Bu nedenle; 26.04.2006
tarih ve 5491 sayılı Kanunun 1 inci maddesinde, “çevrenin sürdürülebilir
kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunması” öngörülmüş ve 3 üncü maddesinde
de “sürdürülebilir kalkınma: Bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir
çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal
hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi”
ifade edeceği belirtilmiştir. Hal böyle iken, 26.04.2006 tarih ve 5491
sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci maddesi ile değiştirilen 09.08.1983 tarihli ve 2872
sayılı Kanunun 2872 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin iptali istenen üçüncü
fıkrasında, petrol, jeotermal kaynak ve maden arama faaliyetlerinde bu
dengenin kurulamadığı ve çevrenin korunmasından tümüyle vazgeçildiği
görülmektedir. Bu bakımdan söz konusu hüküm anılan Yasanın değinilen
hükümleriyle de çelişmektedir. Böylesi bir çelişkinin hukuk düzeninde
belirsizlik anlamına geleceği açıktır. Bir hukuk devletinde ise hukuk
düzeninden beklenen hukuki belirliliktir. Bu nedenle iptali istenen hükmün
Anayasanın 2 nci maddesindeki “hukuk devleti”
ilkesiyle bağdaşmadığını ve Anayasanın 56 ncı ve
168 inci maddelerine de aykırı düştüğünü ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, bir yasa kuralının Anayasanın
herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun kendiliğinden Anayasanın
11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin
03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16 sayılı kararı, AMKD., sa. 24, shf.
225).
Açıklanan nedenlerle, 26.04.2006 tarih ve 5491
sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci maddesi ile değiştirilen 09.08.1983 tarihli ve 2872
sayılı Kanunun 2872 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin üçüncü fıkrası
Anayasanın 2 nci, 11 inci, 17 nci,
56 ncı ve 168 inci maddeleri ile milletlerarası
sözleşmelere dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı
maddesine aykırı olduğundan iptali gerekmektedir.
3) 26.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 nci
Maddesi ile Değiştirilen 09.08.1983 Tarihli ve 2872 Sayılı Kanunun 15 inci
Maddesinin Birinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı
Bu kural ile, Çevre Kanunu
ve bu Kanun uyarınca yayımlanan yönetmeliklere aykırı davrananlara söz
konusu aykırı faaliyeti düzeltmek üzere bir defaya mahsus olmak üzere
esasları yönetmelikle belirlenen ve bir yılı aşmamak üzere süre
verilebileceği öngörülmüştür. Böyle bir düzenleme; çevreyi kirleten, canlı
yaşamı için risk oluşturan işletmelere bir yıla kadar, riskli
faaliyetlerini sürdürme olanağı sağlanmaktadır. Bu düzenleme, şu anda faal
durumda olan işletmelerin, çevreyi kirletmelerine ve ekolojik
dengeyi bozmalarına bir yıla kadar göz yummak anlamına gelmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 56 ncı maddesinde “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede
yaşama hakkına sahiptir” demekte ve çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını
korumanın ve çevre kirlenmesini önlemenin hem Devletin hem de vatandaşların
ödevi olduğu vurgulanmaktadır. Bu düzenleme Avrupa Birliği’nin Beşinci
Çevre Eylem Programı’nda getirilen “ortak sorumluluk” yaklaşımıyla
uyumludur.
İnsanların ve diğer canlıların sağlıklı yaşamasını
sağlayan hava, su, toprak ve kültürel değerler çevreyi oluşturmaktadır. Şu
anda faal durumda olan ve çevreyi kirletme, canlı yaşamı için risk
oluşturan işletmelere bir yıla kadar, riskli faaliyetlerini sürdürme olanağı
sağlanmasının; Anayasanın 56 ncı maddesi ile
çevrenin kirlenmesinin önlenmesi konusunda Devlete verilen ödevin yerine
getirilmemesi ve savsaklanması anlamına geldiği açıktır. Bu nedenle, iptali
istenen 2872 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin birinci fıkrası, Anayasanın
56 ncı maddesine aykırı bir nitelik taşımaktadır.
Diğer taraftan iptali istenen hüküm, kişilerin
Anayasanın 56 ncı maddesinde ifade edilen çevre
hakkını, Anayasanın 13 üncü maddesinde belirtilen ilkelere aykırı bir
biçimde sınırlandırmaktadır. Anayasanın 13 üncü maddesi, temel hak ve
özgürlüklerin özünün zedelenmesine veya ölçülülük ilkesine aykırı biçimde
sınırlandırmasına olanak tanımamaktadır. İptali istenen hükümle, şu anda
faal durumda olan ve çevreyi kirletme ve canlı yaşam bakımından risk
oluşturan işletmelere bir yıla kadar riskli faaliyetlerini sürdürme olanağı
sağlanması, kişilerin çevre hakkının özünden ve ölçüsüzce sınırlandırılması
anlamına gelmekte ve Anayasanın 13 üncü maddesine açık bir aykırılık oluşturmaktadır.
Çevrenin korunması ve çevre kirliliği problemi,
kirliliğin kaynağı olan ülke ile sınırlı kalmamakta dünya üzerinde varolan diğer devletleri ve insanları da etkilemekte ve
ilgilendirmektedir. Bunun tabi sonucu olarak, çevre ile ilgili birtakım Devletler arası düzenlemelerin yapılması da zorunluluk
olduğundan dolayı çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi için
birtakım devletlerarası çalışmalar ve toplantılar tertip edilmiş,
bildirgeler yayımlanmış, Türkiye’nin de katıldığı uluslararası sözleşmeler
düzenlenmiştir.
Bir insan hakkı olan “çevre hakkı” ilk kez 1972’de
Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı sonucunda yayımlanan Stockholm
Deklarasyonunda yer almıştır.
Stockholm Deklarasyonu çevre ile ilgili ilk önemli
belge olarak kabul edilmektedir. 1 inci maddesinde “insanın; hürriyet,
eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir
çevrede yaşamak temel hakkıdır” sözleriyle başlayan deklarasyon
doğal hayatın korunması; yenilenebilen kaynakların korunması; yenilenemeyen
kaynakların tükenme tehlikesine karşı önlemler alma; toksit
ve diğer maddelerin deşarjı, ısının doğaya onu zararsız kılabilecek
kapasiteyi aşacak şekilde bırakılmasının engellenmesi; kalkınmanın
gerekleri ile çevrenin korunması arasındaki çelişkilerin giderilmesi; nükleer
silahlara karşı çevrenin korunması gibi konuları ele almaktadır.
28 Ekim 1982 Dünya Doğa Şartı ve 1990 Paris
Sözleşmesinde çevre hakkı ile ilgili somut maddeler yer almıştır.
Daha sonra 1984 yılında Tokyo Konferansı tertip
edilmiş ve bu konferansın sonucunda yayınlanan bildiride ise “Gelişme
kavramı yeniden gözden geçirilmeli ve her ülkenin ekonomik gelişmesi,
kaynakların korunması ve arttırılması dikkate alınarak
gerçekleştirilmelidir. İktisadi büyümede, sadece iktisadi geliştirme
göstergeleri değil, aynı zamanda tabii kaynakların korunması, hastalıklarla
mücadele edilmesi, kültür miraslarının korunması gibi konularla da
ilgilenilmelidir. Temiz hava, su, orman, toprak gibi çevre kaynakları
korunmalı, dengeli bir nüfus artışı sağlanmalıdır. Bütün ülkelerde
teknolojik gelişmeler, çevre faktörlerine önem verecek şekilde
yönlendirilmelidir.” denilmiştir.
Biyolojik çeşitliliğin korunmasının insanlığın
ortak sorunu olduğunu vurgulayan BM üyesi akit taraflar 1992’de Rio’da Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni kabul
etmişlerdir. Türkiye, 29.08.1996 tarih ve 4177 sayılı kanunla sözleşmeyi
onaylamıştır. Sözleşme ile “biyolojik çeşitliliğin korunması”, “biyolojik
kaynakların muhafazası”, “biyoteknolojinin özgün,
verimli ve çevreye uygun kullanımı”, “ekosistemin korunması”, “biyolojik
çeşitlilik oluşturan canlıların ex – situ korunması”, “canlıların yaşam ortamlarının
korunması”, “canlıların in – situ koşullarının korunması”
ve “biyolojik çeşitlilik oluşturan canlıların sürdürülebilir kullanımı”
konuları ele alınmıştır.
Bu sözleşmede, insanların sürekli ve dengeli
kalkınmanın merkezinde olduğu ve doğa ile uyum içinde sağlıklı ve verimli
bir hayata hakları olduğu belirtilmiştir.
Ülkemizin de taraf olduğu Akdeniz’in Kirlenmeye
Karşı Korunması (Barselona) Sözleşmesi’nin ve Sözleşme’ye ait protokollerin
gözden geçirilerek güncelleştirilmesi sonucunda 1995 yılında yeniden imzaya
açılan “Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunması Sözleşmesi”
ne, “Akdeniz’de Gemilerden ve Uçaklardan Boşaltma veya Denizde Yakmadan
Kaynaklanan Kirliliğinin Önlenmesi ve Ortadan Kaldırılması Protokolü” ne,
“Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan ve Faaliyetlerden Dolayı Kirlenmeye
Karşı Korunması Protokolü”ne, “Akdeniz’de Özel Koruma Alanları ve Biyolojik
Çeşitliliğe İlişkin Protokol” e katılmamız; 31.05.1963 tarihli ve 244
sayılı Kanunun 3 üncü ve 5 inci maddelerine göre, Bakanlar Kurulu’nun
22.07.2002 tarih ve 2002/4545 sayılı kararı ile kabul edilmiştir (R.G. 22.08.2002, sa. 24854).
“Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan ve
Faaliyetlerden Dolayı Kirlenmeye Karşı Korunması Protokolü” nün Genel
Hükümler bölümündeki 1 inci maddesinde aynen şöyle denilmektedir:
“Bu
Protokol’ün bundan böyle “Taraflar” olarak anılacak olan Akit Tarafları,
zehirli kalıcı ve biyoakümülasyona eğilimli
maddelerin girdilerini aşamalı olarak ortadan kaldırmaya öncelik vererek,
Akdeniz Alanı’nın ırmaklarından, kıyı tesislerinden veya kanallarından
gelen ve ülkeleri içindeki tüm diğer kara kökenli kaynaklardan veya
etkinliklerden dolayı ortaya çıkan atıkların yol açtığı kirliliği mümkün
olan en yüksek düzeyde önlemek, azaltmak, bu kirlilikle mücadele etmek ve
bu kirliliği ortadan kaldırmak için uygun olan tüm önlemleri alacaklardır.”
09.08.1983 tarihli ve 2872 sayılı Kanunun 15 inci
maddesinin birinci fıkrası, yukarıda açıklanan Birleşmiş Milletler’in ilan ettiği Dünya Doğa Şartı’na ve 1972’de
Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı sonucunda yayımlanan Stockholm
Deklarasyonundaki “çevre hakkı” na ve 1992 Rio
Toplantısında imzalanan Çevre Sözleşmesi’ne ve “Akdeniz’in Kara Kökenli
Kaynaklardan ve Faaliyetlerden Dolayı Kirlenmeye Karşı Korunması Protokolü’ne
de aykırıdır. Anayasanın 90 ıncı maddesinde insan haklarına ilişkin andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
taşımaları halinde andlaşmaya uyulacağının ifade
edildiği göz önünde tutulduğunda, uluslararası andlaşmaya
aykırı bir düzenlemenin Anayasanın 90 ıncı
maddesi ile çeliştiğini de söylemek gerekmektedir.
Anayasaya aykırı bir hükmün hukuk devleti,
Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci ve 11 inci maddeleriyle bağdaşmayacağı da açıktır.
Açıklanan nedenlerle 26.04.2006 tarih ve 5491
sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 nci maddesi ile değiştirilen 09.08.1983 tarihli ve 2872
sayılı Kanunun 15 inci maddesinin birinci fıkrası Anayasanın 2 nci, 11 inci, 13 üncü, 56 ncı
ve 90 ıncı maddelerine aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
4) 26.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici Madde 2’sinin Anayasaya
Aykırılığı
26.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun iptali istenen Geçici Madde 2’sinde; bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte faal durumda olan işletmelere bu Kanun ve
yönetmeliklerle getirilen ek yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi için,
yönetmeliklerin yayımlanmasından sonra, Bakanlıkça bir yıla kadar süre
verilebileceği öngörülmekte ve maddenin ikinci fıkrasında da, 2872 sayılı
Çevre Kanununun 9 uncu maddesinin (h) bendine aykırı tesislerin, bu Kanunun
yayımı tarihinden itibaren bir yıl içerisinde kapatılacağı belirtilmektedir.
İptali istenen Geçici 2 nci
maddenin birinci fıkrası ile, çevreyi kirletme,
canlı yaşamı için risk oluşturan işletmelere bir yıla kadar, riskli
faaliyetlerini sürdürme olanağı sağlanmakta, diğer bir anlatımla şu anda
faal durumda olan bu işletmelerin, çevreyi kirletmelerine ve ekolojik
dengeyi bozmalarına bir yıla kadar göz yumulmakta, diğer yandan İkinci
fıkra ile de, denizlerde kirlenmeye yol açtığı için “hassas alan
niteliğindeki kapalı koylarda, körfezlerde ve arkeolojik sit alanlarında”
kurulması yasaklanmasına karşın, var olan balık çiftliklerinin bir yıl süre
ile kirlenmeye yol açan faaliyetlerine olanak sağlanmaktadır.
Böyle bir düzenleme, yukarıda “Gerekçe” Bölümünde
(3) numaralı başlık altında etraflıca belirtilen nedenlerle Anayasanın 2 nci, 11 inci, 13 üncü, 56 ncı
ve 90 ıncı maddelerine aykırıdır.
Öte yandan, iptali istenen Geçici Madde 2’nin
ikinci fıkrası aynı zamanda; 2872 sayılı Çevre Kanununun 9 uncu maddesinin
(h) bendi ile “hassas alan niteliğindeki kapalı koylarda, körfezlerde ve
arkeolojik sit alanlarında” kurulması yasaklanmasına karşın, var olan balık
çiftliklerinin bir yıl süre ile kirlenmeye yol açan faaliyetlerine olanak
sağladığı için de, Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasına
ilişkin Anayasanın 63 üncü ve 2 nci maddelerine
de aykırı düşmektedir. 2863
sayılı Kanunun 3 üncü maddesinde “kültür varlıkları” tarih öncesi ve tarihi
devirlere ait bilim, kültür, din ve güzelsanatlarla
ilgili bulunan yer üstünde yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve
taşınmaz varlıklar olarak tanımlanmıştır. Bu durumda arkeolojik sit
alanlarının kültür varlığı olduğu kuşkusuzdur. “hassas alan niteliğindeki
kapalı koylarda, körfezlerde balık çiftliklerinin kurulması büyük ölçekte
deniz kirliliğine neden olduğundan buralarda balık çiftliği kurulmasında ve
bunların bir yıl gibi uzun süre muhafazasında kamu yararına değil, balık
çiftliklerini korumaya yönelik bir amaç olduğu kuşkusuzdur. “Bir hukuk
devletinde, devlet erki kullanılarak yapılan tüm kamu işlemlerinin nihaî
amacının “kamu yararı” olması gerekir. Bu gereklilik, kamu yararını, yasama
organının takdir yetkisi için de bir sınır konumuna getirir. Kamu yararı
amacına yönelik olmayan söz konu düzenleme Anayasanın 2 nci
maddesine aykırıdır.
Böylesi bir düzenlemenin Anayasanın 56 ncı ve 63 üncü maddelerinde belirtilen hak ve
özgürlükleri Anayasanın 13 üncü maddesinde belirtilen “özüne dokunmama” ve
“ölçülülük” ilkelerine aykırı biçimde sınırlandırmak anlamına geleceği ve
Anayasanın 13 üncü maddesine de aykırı düşeceği ortadadır.
Açıklanan nedenlerle 26.04.2006 tarih ve 5491
sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun iptali istenen
Geçici Madde 2’si, Anayasanın 2 nci, 11nci, 13
üncü, 56 ncı, 63 üncü ve 90 ıncı
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
5) 26.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici Madde 3’ün Birinci Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
İptali istenen Geçici Madde 3’ün birinci fıkrasında
“Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Çevresel Etki Değerlendirmesi
Yönetmeliği hükümlerine tâbi olduğu halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerden,
halihazırda yer seçimi uygun olanlar, bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, ilgili yönetmelikler
çerçevesinde gerekli yükümlülüklerini yerine getirdiklerini gösterir
çevresel durum değerlendirme raporunu hazırlayarak Bakanlığa sunar. İlgili
yönetmeliklerde belirlenen şartları sağlayanlar başvuru tarihinden itibaren
altı ay içinde karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu düzenleme ile, yasaya
ve ÇED Yönetmeliği’ne aykırı faaliyetlere bir tür af getirilmektedir. Üstelik, bir yıla kadar bu faaliyetler denetim dışı
bırakılmaktadır.
ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) 11 Ağustos 1983
tarih ve 18132 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Çevre
Kanunu” nun 10 uncu maddesi gereğince;
gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ya da
olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya
da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak
önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde
ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek
çalışmaları kapsar.
2872 Sayılı Çevre Yasası gereğince, 07.02.1993
tarihinde yayınlanan ve daha sonra birkaç kez değişikliğe uğrayan “Çevresel
Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği”, ÇED sürecini tanımlayan önemli bir
belgedir. Gerçekleştirmeyi planladıkları faaliyetleri sonucu çevre
sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler ÇED Yönetmeliği’nde
belirtildiği üzere bir Proje Tanıtım Dosyası (PTD) veya Çed
Raporu hazırlarlar. Çed raporunda çevreye
yapılabilecek tüm etkiler göz önünde bulundurularak, çevre kirlenmesine
neden olabilecek atık ve artıkların ne şekilde zararsız hale
getirilebileceği ve bu hususta alınacak önlemler belirtilir.
ÇED Yönetmeliğinin belirlediği ilkeler kapsamında;
Çevre Bakanlığı, diğer yatırımcı ve planlayıcı bakanlık ve kurumlar, özel
sektör, üniversiteler ve meslek odaları, mühendislik ve müşavirlik
büroları, çevre mühendisliği alanında hizmet veren özel firma/kuruluşlar,
sivil toplum kuruluşları ve toplumun değişik kesimleri ÇED Süreci’nin
tarafları ve bileşenleridir. Bu anlamı ile, ÇED
Süreci demokratik katılımın öne çıktığı bir ortamdır
Sonuç olarak; 1969 yılında ABD’de yürürlüğe giren
Ulusal Çevre Politikası Kanunu (National Environmental Policy Act) kapsamında dünya ile tanışan ve gerek ABD, gerek
AB ülkeleri, gerekse diğer dünya ülkelerinde halen en etkin çevre yönetim
aracı olarak yerini alan ve gün geçtikçe de bu yeri sağlamlaştıran ÇED,
ülkemizde 7 Şubat 1993 tarihinden bu yana uygulanmaktadır. Türkiye’de sağlam bir çevre yönetimi oluşturmanın
esas temelini ÇED sürecinin yasal, kurumsal ve teknik altyapı açısından
güçlendirilmesi teşkil etmektedir.
Rio Sözleşmesi ve ÇED kavramını içeren tüm doğa
koruma sözleşmelerine göre, evrende çevreye zararlı olabilecek
faaliyetlerin hiç birisi çevresel etki değerlendirme incelemesinden muaf
tutulamaz. Önemli olan kamu yararıdır. Bu günkü ve gelecek nesillerin
sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamalarıdır.
ÇED Yönetmeliği’ne aykırı faaliyetlere bir tür af
getiren, üstelik, bir yıla kadar bu faaliyetler
denetim dışı bırakan iptali istenen 26.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Çevre
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici Madde 3’ün birinci
fıkrası; çevreyi kirletme, canlı yaşamı için risk oluşturan işletmelere bir
yıla kadar, riskli faaliyetlerini sürdürme olanağı sağladığından yukarıda
“Gerekçe” Bölümünde (3) numaralı başlık altında etraflıca belirtilen
nedenlerle Anayasanın 2 nci, 11 inci, 13 üncü, 56
ncı ve 90 ıncı
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
6) 26.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici Madde 4’ün Birinci ve İkinci
Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı
İptali istenen söz konusu fıkralarda,” Atıksu arıtma ve evsel nitelikli katı atık bertaraf
tesisini kurmamış belediyeler ile, halihazırda
faaliyette olup, atıksu arıtma tesisini kurmamış
organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları ile yerleşim birimleri,
bu tesislerin kurulmasına ilişkin iş termin
plânlarını bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde
Bakanlığa sunmak ve aşağıda belirtilen sürelerde işletmeye almak
zorundadır.
İşletmeye alma süreleri, iş termin
plânının Bakanlığa sunulmasından itibaren; belediyelerde nüfusu, 100.000’den
fazla olanlarda 3 yıl, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlarda 5 yıl, 50.000
ilâ 10.000 arasında olanlarda 7 yıl, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlarda 10
yıl, organize sanayi bölgeleriyle bunların dışında kalan endüstri
tesislerinde ve atıksu üreten her türlü tesiste 2
yıldır.” denilmiştir.
Bu düzenlemeler ile atıkların, çevre sağlığı ve
canlı yaşamı için tehlike yaratmayacak şekilde bertaraf edilmesinden (iş termin plânının Bakanlığa sunulma süresi de dikkate
alındığında) en az 4 yıla, en fazla 11 yıla kadar vazgeçilmesi söz
konusudur. Böyle bir düzenlemenin anlamının ise, açıkça çevre kirlenmesinin
önünü açmak olduğu kuşkusuzdur.
Bu durum aynı zamanda böyle bir düzenlemenin; 12
Ekim 2006 tarihinde yürürlüğe girecek olan TCK.’nın
181 inci ve 182 nci maddelerindeki “çevreye karşı
suç” olarak tanımlanan eylemlerin teşvik edilmesi sonucunu doğuracak olması
nedeniyle kamu yararı amacına değil kurum ve işletmeleri koruma amacına
yönelmiş bulunduğunu, dolayısıyla Anayasanın 2 nci
maddesiyle bağdaşmadığı göstermektedir. Çünkü bir hukuk devletinde tüm yasama işlemlerinin
nihai amacının, kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik olması gerekir.
Diğer yandan iptali istenen düzenlemenin Anayasanın
56 ncı maddesinde ifade edilmiş bulunan çevre
hakkını ölçüsüzce ve özünden zedeleyeceği de ortadadır.
Açıklanan ve yukarıda “Gerekçe” Bölümünde (3)
numaralı başlık altında etraflıca belirtilen nedenlerle, 26.04.2006 tarih
ve 5491 sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici
Madde 4’ün birinci ve ikinci fıkraları Anayasanın 2 nci,
11 inci, 13 üncü, 56 ncı ve 90 ıncı maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
İptali istenen kuralların yürürlüklerini sürdürmesi
halinde, çevre hakkı güvencesiz kalacak ve çevre hakkına yönelik ihlaller
adeta özendirilmiş olacaktır. Böyle bir durumun ise bu ihlalleri artıracağı
ve “çevre” yi korumasız bırakacağı açıktır.
Diğer taraftan bu kuralların bir kısmı aynı zamanda
çevre sorunlarına çözüm getirmek bir yana yukarıda “Gerekçe” Bölümünde
açıklandığı üzere doğal ve kültürel zenginlikler ve çevre değerlerine karşı
gizli bir saldırı niteliği taşıdıklarından uygulanmaları halinde,
giderilmesi olanaksız durum zararların doğabileceği kuşkusuzdur.
Öte yandan, Anayasal düzenin en kısa sürede hukuka
aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın gereğidir.
Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken
hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü
ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence
altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti
yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksama
bulunmamaktadır.
Arz ve izah olunan nedenlerle, söz konusu hüküm
hakkında yürürlüğünün durdurulması da istenerek iptal davası açılmıştır.”
B- İptal ve yürürlüğün durdurulması istemlerini içeren 11.7.2006
günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“1- 6.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1 inci Maddesi İle Değiştirilen
9.8.1983 Tarihli ve 2872 Sayılı Çevre Kanununun 1 inci Maddesindeki
“sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda”
ibaresinin Anayasaya Aykırılığı
Anayasanın 56 ncı
maddesinde, çevre hakkı bir sosyal ve ekonomik hak ve ödev olarak
düzenlenmiş ve 56 ncı maddede herkesin, sağlıklı
ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu; çevreyi geliştirmenin,
çevre sağlığını korumanın ve çevre kirlenmesini önlemenin Devletin ve
vatandaşın ödevi olduğu ifade edilmiştir.
Anayasanın 56 ncı
maddesinde çevre hakkının gerçekleştirilmesi konusunda devlete ve
vatandaşlara düşen görevler konusunda “sürdürülebilir çevre ve
sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda” şeklinde herhangi bir sınırlamaya
veya yönlendirmeye yer verilmemiştir. Yani söz konusu ilkeler çevre
hakkının norm alanının belirlenmesinde esas alınmamıştır.
Bunun anlamı, Anayasanın çevrenin korunması
konusunda kişilere ve devlete, “sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir
kalkınma ilkeleri” ile çizilen alanla sınırlı olarak değil, fakat bu alanın
dışında da bir takım haklar, yükümlülükler ve ödevler getirdiğidir.
Elbette ki sürdürülebilir kalkınma ve
sürdürülebilir çevre ilkeleri, günümüzde çevrenin korunması ve çevre
hakkının somutlaştırılması konusunda uyulacak ilkeler arasında yer almakta
ve çevre hakkının koruduğu alanın bir kısmını çizmektedir. Ancak, çevre
hakkının sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin çizdiği
alan dışında kalan bir takım hak ve ödevleri de kapsadığında ve bunların
gerçekleştirilmesinde konusuna göre değişebilen bir takım başka ilkelere de
dayanacağında kuşku yoktur.
5491 Sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile 2872 Sayılı
Kanunun 1 inci maddesi değiştirilerek, kanunun amacı belirtilirken ise,
iptali istenen ibare ile, çevrenin korunması
doğrultusundaki hak ve ödevler Anayasanın öngördüğünden daha daraltılarak
ve sadece “sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri”nin gösterdiği alanla sınırlı tutularak
düzenlenmiştir. Bu durumu, çevre hakkının Anayasadaki norm alanının yasada
daraltılmış olması şeklinde de ifade edebiliriz.
Böyle bir tutumun ise 2872 sayılı Kanunun 5491
sayılı Kanunla değiştirilen 1 inci maddesini, amaç bakımından, Anayasanın
56 ncı maddesine aykırı bir görünüme sokacağı
açıktır.
Kuşkusuz her hak ve özgürlük sınırlandırılabilir.
Ancak bu sınırlandırmada hangi ilkelere uyulacağını Anayasanın 13 üncü
maddesi göstermektedir.
Anayasada belirtilen çevre hakkı yasa düzeyinde
düzenlenirken bu hakkın norm alanını daraltan bir ifadenin ise
sınırlandırma olarak tanımlanması olanaksızdır. Sınırlandırma hakkın norm
alanı içinde yapılan daraltmalar için geçerli bir kavram olarak
görülmelidir.
Sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir çevre
ilkeleri ise ancak çevre hakkının norm alanını belirleyen değil, bu hakkın
norm alanı içinde yapılacaksınırlamalar için ölçü olabilir.
Bu nedenle, söz konusu ibare çevre hakkının Anayasanın 56 ncı maddesindeki norm alanını daralttığı için Anayasaya
aykırıdır.
Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı bir hükmün
hukuk devleti, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri ve dolayısı
ile Anayasanın 2 ve 11 inci maddeleri ile de bağdaşamayacağı açıktır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 2, 11, ve 56 ncı maddelerine
aykırı olan söz konusu ibarenin iptali gerekmektedir.
2-26.04.2006 Tarihli ve 5491 Sayılı Çevre kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü Maddesinin Değiştirdiği 9.08.1983 Tarihli
ve 2872 Sayılı Çevre Kanununun 3 üncü Maddesinin 1 inci Fıkrasının(c ) ve ( d ) Bendlerinin
Anayasaya Aykırılığı
Söz konusu ( c ) bendinde arazi ve kaynak kullanım
kararları veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşların karar
alma süreçlerinde sürdürülebilir kalkınma ilkesini gözetecekleri
bildirilmiştir.
Böylesi bir ifadeden, ( c ) bendinde belirtilen
işlemlerde çevre hakkının ve en azından sürdürülebilir çevre ilkesinin gözardı edilebileceği ve yalnız sürdürülebilir kalkınma
ilkesine uyulmasının yeterli olacağı anlamı çıkmaktadır.
Halbuki
çevre hakkı, Anayasanın 56 ncı maddesinde
tanımlanarak güvence altına alınmış, vazgeçilemez nitelikte bir
haktır.Sürdürülebilir kalkınma
ilkesini gözetirken çevre hakkını ihmal eden bir düzenleme, Anayasanın 56 ncı maddesinde ifade edilen çevre hakkının özünden ve
ölçüsüzce zedelenmesine yol açar.
Böyle bir sorunun doğmasını önleyebilmenin yolu,
sürdürülebilir kalkınma ilkesinin yanısıra çevre
hakkının veya en azından sürdürülebilir çevre ilkesine de söz konusu ( c )
bendinde, uyulacak ilkeler arasında yer vermektir.
Ancak ( c ) bendinde böyle bir çözüme gidilmemiş ve
dolayısı ile çevre hakkı, sürdürülebilir kalkınma ilkesi karşısında
güvencesiz bırakılmış; ölçüsüzce ve özünden zedelenmiştir.
Bu nedenle ( c ) bendi Anayasanın 13 ve 56 ncı maddelerine aykırı düşmektedir.
Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı bir
düzenlemenin hukuk devleti, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri
ile ve dolayısı ile Anayasanın 2 ve 11 inci maddeleriyle de bağdaşmayacağı
açıktır.
Söz konusu 3 üncü maddenin ( d ) bendinde ise,
yapılacak ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki
etkisinin sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak
değerlendirileceği bildirilmiş; böylece çevre hakkı ve en azından
sürdürülebilir çevre ilkesi bu değerlendirmede uyulacak bir ölçüt olmaktan
çıkarılarak, gözardı edilmiştir.
Böylesi bir düzenlemenin de yukarıda 3 üncü
maddenin ( c ) bendinin Anayasaya aykırılık gerekçesinde belirtilen
nedenlerle Anayasanın 2, 11, 13 ve 56 ncı
maddelerine aykırı düşeceği açıktır.
Söz konusu ( c ) ve ( d ) bendlerinin,
yukarıda açıklanan nedenlerle iptal edilmesi gerekmektedir.
3 - 6.04.2006 Tarih ve 5491 Sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 9 uncu Maddesi ile değiştirilen
9.8.1983 Tarihli ve 2872 Sayılı Çevre Kanununun 12 inci Maddesinin Birinci
Fıkrasındaki “veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve
kuruluşlara”İbaresinin Anayasa’ya
Aykırılığı
5491 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi ile değiştirilen
2872 Sayılı Çevre Kanununun 12 inci maddesinin birinci fıkrasında, bu Kanun
hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi, Çevre ve Orman
Bakanlığına bırakılmıştır.
İptali istenen düzenlemede ise, söz konusu yetkinin
Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara devredilebileceği
öngörülmüştür.
Söz konusu düzenleme idarenin kanuniliği ilkesineaykırı
düşmektedir; çünkü Bakanlığın denetleme yetkisini devredeceği kurum ve
kuruluşların hangileri olduğu hususuna ilişkin nesnel bir belirleme yapılmamış,“Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve
kuruluşlara” denilerek bu husus idarenin takdirine bırakılmış ve keyfi
uygulamalara zemin hazırlanmıştır. Bu konuda yürütmenin – idarenin yapacağı
düzenlemelerin ise, asli düzenleme niteliği taşıyacağı kuşkusuzdur.
Halbuki,
Anayasa’ya göre yürütmenin asli düzenleme yetkisi, Anayasa’nın gösterdiği
ayrık haller dışında yoktur. Bu yetki Anayasa’nın 7 nci
maddesinde Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiştir ve devredilemez.
Yürütme, ancak yasayla asli olarak düzenlenmiş alanda kural koyabilir.
Anayasa’nın çeşitli maddelerinde yer alan “kanunla
düzenlenir” değiminden neyin anlaşılması gerektiği hususuna Anayasa
Mahkemesi, kararlarıyla açıklık getirmiştir. Örneğin, 18.6.1985 günlü,
E.185/3, K.1985/8 sayılı kararında,konuyu şöyle belirginleştirmiştir:
“Yasa koyucu, belli konularda gerekli kuralları
koyacak, çerçeveyi çizecek, eğer uygun ve zorunlu görürse, onların
uygulanması yolunda sınırları belirlenmiş alanlar bırakacak, idare, ancak o
alanlar içinde takdir yetkisine dayanmak suretiyle yasalara aykırı olmamak
üzere bir takım kurallar koyarak yasanın uygulanmasını sağlayacaktır”.
Esasen Anayasa’nın 8 inci maddesinin, yürütme
yetkisi ve görevinin Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve
yerine getirilir, hükmünün anlamı da budur. ( Anayasa Mahkemesinin
22.6.1988 tarih E.1987/18,K.1986/23, sayılı kararı, R.G. 26.11.1988, sa.2001)
Öte yandan, kaynağını Anayasa’dan almayan bir
yetki, Anayasa’nın 6 ncı maddesine de aykırı
düşer.
Söz konusu ibare keyfi uygulamalara yol açacak bir
belirsizlik yaparak Anayasanın 2 nci maddesinde
belirtilen hukuk devleti ilkesine de aykırı düşmüştür.
Anayasa’nın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devletinin
unsurlarından biri de, vatandaşlarına hukuk güvenliği sağlamasıdır. Hukuk
güvenliği, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir.
Hukuk devletinde yargı denetiminin sağlanabilmesi için yönetimin görev ve
yetkilerinin sınırının yasalarda açıkça gösterilmesi bir zorunluluktur.
Bu durumda, dava konusu kural belirlilik, genellik, soyutluk ve öngörülebilirlik
özellikleri taşımaması nedeniyle hukuk devleti ilkesi ile de
bağdaşmamaktadır. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2 nci maddesine de aykırıdır.
Diğer taraftan, bir yasa kuralının Anayasanın
herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti, onun kendiliğinden Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesini ifade eden 11 inci maddesine de
aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin 03.06.1988 tarih ve
E.1987/28, K.1988/16 sayılı kararı, AMKD., sa.24, shf. 225).
Açıklanan nedenlerle 6.04.2006 tarih ve 5491 sayılı
Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 9 uncu maddesi ile
değiştirilen 9.8.1983 tarihli ve 2872 Sayılı Çevre Kanununun 12 inci
maddesinin birinci fıkrasındaki “veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum
ve kuruluşlara” ibaresi, Anayasa’nın 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci ve 11 inci
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
6.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1 inci maddesi ile değiştirilen
9.8.1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre kanununun 1 inci maddesindeki
“sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma” ibaresi, 3 üncü
maddesinin değiştirdiği 9.08.1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanununun 3
üncü maddesinin 1 inci fıkrasının ( c ) ve ( d ) bendleri
ve 9 uncu maddesi ile değiştirilen 9.8.1983 tarihli ve 2872 Sayılı Çevre
Kanununun 12 inci maddesinin birinci fıkrasındaki “veya Bakanlıkça uygun
görülen diğer kurum ve kuruluşlara” ibaresi, Anayasanın yukarıdaki
gerekçede belirtilen hükümlerine açıkça aykırı olup, bu hükümlerin
uygulanmaları halinde sonradan giderilmesi güç ya da olanaksız durum ve
zararların doğabileceği açıktır.
Diğer taraftan, Anayasal düzenin en kısa sürede
hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın
gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken
hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü
ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence
altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti
yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksama
bulunmamaktadır.
Arz ve izah olunan nedenlerle, söz konusu hükümler
hakkında yürürlüklerinin durdurulması da istenerek iptal davası
açılmıştır.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralları
5491 sayılı Yasa’nın iptali istenilen fıkra, bent,
tümce, bölüm ve ibareleri içeren 1., 3., 7., 9.,
12., geçici 2., geçici 3. ve geçici 4. maddeleri şöyledir:
1- “MADDE 1– 9/8/1983 tarihli ve 2872
sayılı Çevre Kanununun 1 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 1- Bu Kanunun amacı, bütün canlıların ortak
varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir
çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını
sağlamaktır.”
2- “MADDE 3- 2872 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 3- Çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine vekirliliğinin
önlenmesine ilişkin genel ilkeler şunlardır:
a) Başta idare, meslek odaları, birlikler ve sivil
toplum kuruluşları olmak üzere herkes, çevrenin korunması ve kirliliğin
önlenmesi ile görevli olup bu konuda alınacak tedbirlere ve belirlenen
esaslara uymakla yükümlüdürler.
b) Çevrenin korunması, çevrenin bozulmasının
önlenmesi ve kirliliğin giderilmesi alanlarındaki her türlü faaliyette;
Bakanlık ve yerel yönetimler, gerekli hallerde meslek odaları, birlikler ve
sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yaparlar.
c) Arazi ve kaynak kullanım
kararlarını veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşlar, karar
alma süreçlerinde sürdürülebilir kalkınma ilkesini gözetirler.
d) Yapılacak ekonomik faaliyetlerin
faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma
ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir.
e) Çevre politikalarının oluşmasında katılım hakkı
esastır. Bakanlık ve yerel yönetimler; meslek odaları, birlikler, sivil
toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım
ortamını yaratmakla yükümlüdür.
f) Her türlü faaliyet sırasında doğal kaynakların
ve enerjinin verimli bir şekilde kullanılması amacıyla atık oluşumunu
kaynağında azaltan ve atıkların geri kazanılmasını sağlayan çevre ile
uyumlu teknolojilerin kullanılması esastır.
g) Kirlenme ve bozulmanın önlenmesi,
sınırlandırılması, giderilmesi ve çevrenin iyileştirilmesi için yapılan
harcamalar kirleten veya bozulmaya neden olan tarafından karşılanır.
Kirletenin kirlenmeyi veya bozulmayı durdurmak, gidermek veya azaltmak için
gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan
alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre
kirletenden tahsil edilir.
h) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi
ve giderilmesi için uyulması zorunlu standartlar ile vergi, harç, katılma
payı, yenilenebilir enerji kaynaklarının ve temiz teknolojilerin teşviki, emisyon ücreti ve kirletme bedeli alınması, karbon
ticareti gibi piyasaya dayalı mekanizmalar ile ekonomik araçlar ve
teşvikler kullanılır.
ı) Bölgesel ve küresel çevre sorunlarının çözümüne
yönelik olarak taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalar sonucu ortaya çıkan
ulusal hak ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gerekli teknik,
idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır.
Gerçek ve tüzel kişiler, bu düzenlemeler sonucu
ortaya çıkabilecek maliyetleri karşılamakla yükümlüdür.
j) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi
ve çevre sorunlarının çözümüne yönelik gerekli teknik, idarî, malî ve
hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır. 2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu
Kanunu kapsamındaki konular Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından
yürütülür.”
3- “MADDE 7- 2872 sayılı Kanunun 10 uncu maddesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 10- Gerçekleştirmeyi plânladıkları
faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve
işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası
hazırlamakla yükümlüdürler.
Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya
Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu
projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez;
proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez.
Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden
arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.
Çevresel Etki Değerlendirmesine tâbi projeler ve
Stratejik Çevresel Değerlendirmeye tâbi plân ve programlar ve konuya ilişkinusûl ve esaslarBakanlıkça çıkarılacakyönetmeliklerle belirlenir.”
4- “MADDE 9- 2872 sayılı Kanunun 12 nci
maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğü
MADDE 12- Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını
denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; il
özel idarelerine,çevre denetim
birimlerini kuran belediye başkanlıklarına, Denizcilik Müsteşarlığına,
Sahil Güvenlik Komutanlığına, 13/10/1983 tarihli
ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre belirlenen denetleme
görevlilerine veya Bakanlıkça uygun
görülen diğer kurum ve kuruluşlara devredilir. Denetimler, Bakanlığın
belirlediği denetim usûl ve esasları çerçevesinde
yapılır.
Askerî işyerleri, askerî bölgeler ve tatbikatların
bu Kanun çerçevesindeki denetimi ve neticelerine ait işlemler; Genelkurmay
Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Bakanlık
tarafından müştereken hazırlanacak yönetmeliğe göre yürütülür.
İlgililer, Bakanlığın veya denetimle yetkili diğer
mercilerin isteyecekleri bilgi ve belgeleri vermek, yetkililerin
yaptıracakları analiz ve ölçümlerin giderlerini karşılamak, denetim
esnasında her türlü kolaylığı göstermek zorundadırlar.
İlgililer, çevre kirliliğine neden olabilecek
faaliyetleri ile ilgili olarak, kullandıkları hammadde, yakıt, çıkardıkları
ürün ve atıklar ile üretim şemalarını, acil durum plânlarını, izleme
sistemleri ve kirlilik raporları ile diğer bilgi ve belgeleri talep
edilmesi halinde Bakanlığa veya yetkili denetim birimine vermek
zorundadırlar.
Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğüne
ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak
yönetmelikle düzenlenir.”
5- “MADDE 12- 2872 sayılı Kanunun 15 inci maddesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 15- Bu
Kanun ve bu Kanun uyarınca yayımlanan yönetmeliklere aykırı davrananlara
söz konusu aykırı faaliyeti düzeltmek üzere Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim
yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından bir defaya mahsus
olmak üzere esasları yönetmelikle belirlenen ve bir yılı aşmamak üzere süre
verilebilir.
Faaliyet; süre verilmemesi halinde derhal, süre
verilmesi durumunda, bu süre sonundaaykırılık düzeltilmez ise
Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası
uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından
kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak durdurulur. Çevre ve insan
sağlığı yönünden tehlike yaratan faaliyetler süre verilmeksizin durdurulur.
Çevresel Etki Değerlendirmesi incelemesi
yapılmaksızın başlanan faaliyetler Bakanlıkça, proje tanıtım dosyası
hazırlanmaksızın başlanan faaliyetler ise mahallin en büyük mülkî amiri
tarafından süre verilmeksizin durdurulur.
Süre verilmesi ve faaliyetin durdurulması, bu
Kanunda öngörülen cezaların uygulanmasına engel teşkil etmez.”
6- “GEÇİCİ MADDE 2- Bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihte faal durumda olanişletmelere bu Kanun ve
yönetmeliklerle getirilen ek yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi için,
yönetmeliklerin yayımlanmasından sonra, Bakanlıkça bir yıla kadar süre
verilebilir.
2872 sayılı Çevre Kanununun 9 uncu
maddesinin (h) bendine aykırı tesisler, bu Kanunun yayımı tarihinden
itibaren bir yıl içerisinde kapatılır.”
7- “GEÇİCİ MADDE 3- Bu Kanunun
yürürlüğe girmesinden önce Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği
hükümlerine tâbi olduğu halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerden, halihazırda yer seçimi uygun olanlar, bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, ilgili yönetmelikler
çerçevesinde gerekli yükümlülüklerini yerine getirdiklerini gösterir
çevresel durum değerlendirme raporunu hazırlayarak Bakanlığa sunar. İlgili
yönetmeliklerde belirlenen şartları sağlayanlar başvuru tarihinden itibaren
altı ay içinde karara bağlanır.
Çevresel durum değerlendirme raporunu altı ay
içinde Bakanlığa sunmayan ya da raporun Bakanlığa sunulmasından itibaren
altı ay içerisinde gerekli çevre koruma önlemlerini almayan faaliyetler
Bakanlıkça süre verilmeksizin durdurulur.
Yürürlükteki mevzuat uyarınca yer seçimi uygun
olmayan faaliyetler için ilgili mevzuat hükümlerinin uygulanması esastır.”
8- “GEÇİCİ MADDE 4.- Atıksu arıtma ve
evsel nitelikli katı atık bertaraf tesisini kurmamış belediyeler ile, halihazırda faaliyette olup, atıksu
arıtma tesisini kurmamış organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları
ile yerleşim birimleri, bu tesislerin kurulmasına ilişkin iş termin plânlarını bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren bir yıl içinde Bakanlığa sunmak ve aşağıda belirtilen sürelerde
işletmeye almak zorundadır.
İşletmeye alma süreleri, iş termin plânının Bakanlığa sunulmasından itibaren;
belediyelerde nüfusu, 100.000’den fazla olanlarda 3 yıl, 100.000 ilâ 50.000
arasında olanlarda 5 yıl, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlarda 7 yıl,
10.000 ilâ 2.000 arasında olanlarda 10 yıl, organize sanayi bölgeleriyle
bunların dışında kalan endüstri tesislerindeve atıksu
üreten her türlü tesiste 2 yıldır.
Halen inşaatı devam eden atıksu
arıtma ve katı atık bertaraf tesisleri için iş termin
plânı hazırlanması şartı aranmaz. Tesisin işletmeye alınma süresi bu
maddede belirlenen işletmeye alınma sürelerini geçemez.
Belediyeler, organize sanayi bölgeleri, diğer
sanayi kuruluşları ile yerleşim yerleri bu hükümden yararlanmak için bu
Kanunun yayımı tarihinden itibaren üç ay içinde Bakanlığa başvurmak
zorundadır.
Bu Kanunun 8 inci maddesi ile atıksu
altyapı sistemlerinin ve katı atık bertaraf tesisleri kurma yükümlülüğü
verilen kurum ve kuruluşların, bu yükümlülüklerini, bu maddede belirtilen
süre içinde yerine getirmemeleri halinde; belediyelerde nüfusu 100.000’den
fazla olanlara 50.000 Türk Lirası, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlara
30.000 Türk Lirası, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlara 20.000 Türk Lirası,
10.000 ilâ 2.000 arasında olanlara 10.000 Türk Lirası, organize sanayi
bölgelerinde 100.000 Türk Lirası, bunların dışında kalan endüstri
tesislerine ve atıksu üreten her türlü tesise
60.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir.”
B- Dayanılan ve İlgili Görülen
Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 2.,
6., 7., 8., 11., 13., 17., 56., 63., 90. ve 168.maddelerine dayanılmış, 123. maddesi
ilgili görülmüştür.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca,
29.6.2006 ve 20.7.2006 tarihlerinde yapılan ilk inceleme toplantılarında,
dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine oybirliğiyle
karar verilmiştir.
IV- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİ
A- 2006/99 esas sayılı davanın ilk inceleme toplantısında, 26.4.2006
günlü, 5491 sayılı “Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un;
1- 3. maddesiyle değiştirilen 9.8.1983 günlü, 2872
sayılı Çevre Kanunu’nun 3. maddesinin (j)bendinin son tümcesinin,
2- 7. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın
10. maddesinin üçüncü fıkrasının,
3- 12. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın
15. maddesinin birinci fıkrasının,
4- Geçici 2. maddesinin,
5- Geçici 3. maddesinin birinci fıkrasının,
6- Geçici 4. maddesinin birinci ve ikinci
fıkralarının,
yürürlüğünün durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE,29.6.2006 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
B- 2006/110 esas sayılı davanın Anayasa Mahkemesi
İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca Tülay TUĞCU, Haşim KILIÇ, Fulya
KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM, Cafer ŞAT, A.
Necmi ÖZLER, Fettah
OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR ve Şevket APALAK’ın
katılımlarıyla yapılan ilk inceleme toplantısında, 26.4.2006 günlü, 5491
sayılı “Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un;
1) a- 1. maddesiyle değiştirilen9.8.1983 günlü, 2872 sayılı Çevre
Kanunu’nun 1. maddesinin “ ... sürdürülebilir
çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda ...”bölümünün,
b- 3.
maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 3. maddesinin(c) ve (d) bentlerinin,
yürürlüğünün durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
2) 9. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın
12. maddesinin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer alan “ ... veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara
...” ibaresinin, yürürlüğünün durdurulması isteminin, koşulları
oluşmadığından REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU, Mustafa YILDIRIM ile Fettah OTO’nun karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
20.7.2006 gününde karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçeleri ve ekleri, işin esasına ilişkin
rapor, iptali istenilen Yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa
kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup
incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Birleştirme Kararı
26.4.2006 günlü, 5491 sayılı Çevre Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un;
1- 1. maddesiyle değiştirilen 9.8.1983 günlü, 2872
sayılı Çevre Kanunu’nun 1. maddesinin “
… sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma
ilkeleri doğrultusunda …”bölümünün,
2- 3. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın
3. maddesinin (c) ve (d) bentlerinin,
3- 9. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın
12. maddesinin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer alan “… veya
Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara …” ibaresinin,
iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemiyle açılan
2006/110 esas sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2006/99
esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas
incelemenin 2006/99 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 15.1.2009
gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
B- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
1) Yasa’nın 1. Maddesiyle
Değiştirilen 2872 Sayılı Yasa’nın 1. Maddesindeki “sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri
doğrultusunda” Bölümünün İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 2872 sayılı Yasa’nın
değiştirilen 1. maddesinde Çevre Kanunu’nun amacının, çevrenin “sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir
kalkınma ilkeleri” ile sınırlı olarak korunmasının öngörüldüğü, çevre hakkının gerçekleştirilmesinin
anılan ilkelerle sınırlı tutulmasının Anayasa’nın 56. maddesindeki çevre
hakkının norm alanını daralttığı, bu nedenlerle iptali istenilen bölümün
Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 56. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 1. maddesinde,
Çevre Kanunu’nun amacının bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin,
sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda
korunmasını sağlamak olduğu ifade edilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri
hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün
kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Anayasa’nın 56. maddesinin birinci ve ikinci
fıkrasında “Herkes, sağlıklı ve
dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre
sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların
ödevidir.” hükmü yer almaktadır.
2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 2. maddesinde,
sürdürülebilir çevre “Gelecek
kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye
atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm
çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı,
korunması ve geliştirilmesi sürecini ifade eder”; sürdürülebilir
kalkınma ise “Bugünkü ve gelecek
kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel,
ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı
kalkınma ve gelişmeyi ifade eder” şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir
kalkınma ilkelerinin içeriği itibarıyla hem bugünün hem de gelecek
kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda ıslahı,
korunması ve geliştirilmesi ile sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence
altına aldığı açıktır.
Öte yandan, Yasa’nın gerekçesinde de belirtildiği
gibi sürdürülebilir kalkınma ilkesinin 1987
Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun Ortak Geleceğimiz
Raporu, 1992 Rio Çevre Dünya Zirvesi, 2002 Johannesburg Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi
gibi uluslararası çalışmalara paralel olarak çevre hakkını daha
kapsamlı ve etkin şekilde korumayı amaçladığı gözetildiğinde, çevre
hakkının norm alanını daraltmadığı sonucuna varılmıştır.
Bu nedenlerle iptali istenilen bölüm, Anayasa’nın
2. ve 56. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
İptali istenilen bölümün, Anayasa’nın 11. ve 13.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
2) Yasa’nın 3. Maddesiyle
Değiştirilen 2872 Sayılı Yasa’nın 3. Maddesinin (c) ve (d) Bentleri ile (j)
Bendinin Son Tümcesinin İncelenmesi
a- (c) ve
(d) Bentlerinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 2872 sayılı Yasa’nın
değiştirilen 3. maddesinin (c) ve (d) bentlerinde, arazi ve doğal
kaynaklarla ilgili değerlendirme ve karar alma süreçlerinde yalnızca
sürdürülebilir kalkınma ilkesinin gözetildiği, sürdürülebilir çevre
ilkesine yer verilmeyerek çevre hakkının ihmal edildiği, bu hakkın özünün
zedelenmesine yol açıldığı, bu nedenlerle anılan bentlerin Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 56. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yasa’nın çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine
ve kirliliğinin önlenmesine ilişkin genel ilkelerin belirlendiği
değiştirilen 3. maddesinin (c) bendinde, “Arazi ve kaynak kullanım kararlarını veren ve proje
değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşlar, karar alma süreçlerinde
sürdürülebilir kalkınma ilkesini gözetirler.”; (d) bendinde ise “Yapılacak ekonomik faaliyetlerin
faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma
ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir.” denilmiştir.
Yasa’nın değiştirilen 2. maddesine göre
sürdürülebilir kalkınma, bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir
çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal
hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi
ifade eder.
İptali istenilen (c) bendiyle, sağlıklı çevrede
yaşamayı güvence altına alan bir çevre yaklaşımı benimsenerek, çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında
denge kurulmasının ilke edinildiği, bunun da çevrenin korunmasına yönelik
olduğu açıktır. İptali istenilen (d) bendinde ise yapılacak ekonomik
faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisinin, sağlıklı
çevrede yaşanmasını güvence altına alan bir dengeyi gözeten sürdürülebilir
kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilmesi
öngörülmekte, yalnızca günlük, kısa veya orta vadeli dönemler için anılan
değerlendirmenin yapılması yeterli sayılmamaktadır.
Yasa’nın değiştirilen 1. maddesindeki amaç
hükmünün, Yasa’nın tümüne ilişkin olduğu ve amaçta belirtilen “sürdürülebilir çevre ilkesi”nin,
iptali istenilen (c) ve (d) bentleri için de geçerli olduğunda kuşku
bulunmamaktadır.
Bu nedenlerle iptali istenilen bentler, Anayasa’nın
2. ve 56. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 11. ve 13. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
b- (j)
Bendinin Son Tümcesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 4856 sayılı Çevre ve Orman
Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2. maddesiyle
çevrenin korunmasına ilişkin görevlerin Çevre ve Orman Bakanlığı’na
verildiği halde iptali istenen tümceyle 2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu Kanunu kapsamındaki konuların Türkiye Atom Enerjisi Kurumu
tarafından yürütülmesinin öngörülmesinde kamu yararı bulunmadığı gibi, bu
faaliyetlerden kaynaklanan kirlenmelerin önlenmesi konusunda da zafiyete
neden olunacağı, bu nedenlerle kuralın Anayasa’nın 2. ve 11. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yasa’nın değiştirilen 3. maddesinin (j) bendinin
birinci tümcesinde “Çevrenin
korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevre sorunlarının çözümüne
yönelik gerekli teknik, idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda
yapılır.” hükmünden sonra iptali istenilen son tümcesinde “2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu Kanunu kapsamındaki konular Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından
yürütülür” denilmiştir.
2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu’nun
1. maddesinde, Yasa’nın amacının barışcıl amaçlarla
Türkiye’de atom enerjisinin kalkınma planlarına uygun olarak ülke yararına
kullanılmasını sağlamak, temel ilke ve politikaları belirleyip önermek,
bilimsel, teknik ve idari çalışmaları yapmak, düzenlemek, desteklemek,
koordine etmek ve denetlemek üzere Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun
kuruluşu, işleyişi, görev, yetki ve sorumluluklarını saptamak olduğu, 3.
maddesinde aynı Yasa’da belirtilen görevleri yerine getirmek üzere kısa adı
TAEK olan, Başbakana bağlı, kamu tüzel kişiliğini haiz Türkiye Atom
Enerjisi Kurumunun kurulduğu, 4. maddesinde, ülkenin bilimsel, teknik ve
ekonomik kalkınmasında atom enerjisinden yararlanılmasını mümkün kılacak
her türlü araştırma, geliştirme, inceleme ve çalışmayı yapma ve yaptırmanın
TAEK’nin görev ve yetkileri arasında bulunduğu,
10. maddesinde ise 4. maddedeki görevlerin yerine getirilmesi sırasında
insan sağlığının ve çevrenin radyasyondan korunması için alınması gereken
önlemlerin TAEK tarafından hazırlanacak bir tüzükle belirleneceği hüküm altına
alınmıştır.
Atom
enerjisinden yararlanılmasında her türlü araştırma, geliştirme, inceleme ve
çalışmayı yapmak ve yaptırmakla yükümlü TAEK’nin,
bu faaliyetlerin yürütülmesinde hangi tür çevre kirliliği ve çevre
sorunlarının oluşabileceğini ve hangi tür düzenlemelerle çözüme
ulaşılabileceğini belirlemede en etkin sonuca varabilecek uzman kurum
olduğu gözetildiğinde yasakoyucunun takdir
yetkisini bu yönde kullanmasında Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle iptali istenilen kural Anayasa’nın
2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 11. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
3) Yasa’nın 7. Maddesiyle
Değiştirilen 2872 Sayılı Yasa’nın 10. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, petrol, jeotermal kaynak ve
maden arama faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) kapsamı
dışında tutulmasının çevrenin kirlenmesine ve ekolojik dengenin bozulmasına
neden olacağı, maden arama faaliyetlerinde sondaj yapılmasının, yarma,
galeri ve kuyu açılmasının, ruhsat sahasında geri dönüşü olmayan çevre
tahribatına, dolayısıyla insan sağlığına ve canlı yaşamına büyük risk
oluşturacağı, bu durumun Birleşmiş Milletler Dünya Doğa Şartı ve 1972 Çevre
Konferansı sonucu yayımlanan Stockholm Bildirgesindeki çevre hakkıyla bağdaşmadığı
gibi, arama faaliyetlerinin ÇED kapsamı dışında tutulmasının 2872 sayılı
Yasa’nın amaçlarından olan sürdürülebilir kalkınma ilkesini de gözetmediği,
bu nedenlerle kuralın, Anayasa’nın 2., 11., 17.,
56., 90. ve 168. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 10. maddesinin
üçüncü fıkrasında “Petrol, jeotermal
kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi
kapsamı dışındadır.” hükmüne yer verilmiştir.
Anayasa’nın 56. maddesinin birinci ve ikinci
fıkrasında “Herkes, sağlıklı ve
dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre
sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların
ödevidir.” hükmü yer almaktadır.
Anayasa’nın 56. maddesinin gerekçesinde, vatandaşın
korunmuş çevre şartlarında, beden ve ruh sağlığı içinde yaşamını
sürdürmesini sağlamanın Devletin ödevi olduğu, Devletin hem kirlenmenin
önlemesi hem de tabiî çevrenin korunması ve
geliştirilmesi için gereken tedbirleri alması gerektiği belirtilmiştir.
Yasa’nın değiştirilen 10. maddesinde belirtilen
çevresel etki değerlendirmesi, aynı Yasa’nın değiştirilen 2. maddesine göre
gerçekleştirilmesi plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve
olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin
önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için
alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin
belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve
kontrolünde sürdürülecek çalışmaları ifade eder.
Günümüzde çevrenin kirlendikten veya bozulduktan
sonra eski hale getirilmesinin çok külfetli olması, hatta kimi durumlarda
olanaksız bulunması nedeniyle, kirlenen çevreyi temizleme veya bozulan
çevreyi onarma yerine, olumsuz etkileri baştan önlemenin yöntemleri
aranmaktadır. ÇED, kalkınma ve ekonomik gelişme için yapılacak yatırım ve
faaliyetlerin, doğayı tahrip etmeden ve çevreyi kirletmeden
gerçekleştirilmesinde kullanılan yöntemlerden birisidir. ÇED ile korunmaya
çalışılan temel unsur, çevre ve bu çevre içerisindeki varlıklardır.
ÇED kapsamı dışında tutulan arama faaliyetlerinin,
biyolojik çeşitlilik üzerinde ya da doğada değişiklikler meydana
getirebileceği, bu değişikliklerin uzun dönemli etkilerinin olabileceği, bu
nedenle çevre için riskler taşıdığı açıktır. Bu açıdan kural kapsamındaki
arama faaliyetinde, mevcut risklerin ortadan kaldırılabilmesi ve
önlenebilmesi için ÇED’in öngörülmesi, Anayasa’nın
56. maddesinde Devlete verilen çevrenin korunması yükümlülüğünün bir
gereğidir.
Kuralla, petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama
faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirilmesi kapsamı dışında tutulması
Anayasa’nın 56. maddesine aykırıdır. Kuralın iptali gerekir.
Haşim KILIÇ, Sacit ADALI,
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe
katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 56. maddesine dayanılarak
iptaline karar verildiğinden 168. maddesi yönünden incelenmesine gerek
duyulmamış, 2., 11., 17. ve 90. maddeleriyle
ilgisi görülmemiştir.
4) Yasa’nın 9. Maddesiyle
Değiştirilen 2872 Sayılı Yasa’nın 12. Maddesinin Birinci Fıkrasının İkinci
Tümcesindeki “veya Bakanlıkça uygun
görülen diğer kurum ve kuruluşlara” İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde iptali istenilen ibarenin,
idarenin kanuniliği ilkesine aykırı olduğu, Bakanlığın denetleme yetkisini
devredeceği kurum ve kuruluşların hangileri olduğu hususuna ilişkin nesnel
bir belirleme yapılmadığı, bu hususun idarenin takdirine bırakıldığı ve
keyfi uygulamalara zemin hazırlandığı, bu nedenlerle Anayasa’nın 2., 6., 7., 8. ve 11. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi
yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün Anayasa’ya
aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere
dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe ile
de Anayasa’ya aykırılık kararı verilebilir. İptali istenen kural, konuyla
ilgili görülen Anayasa’nın 123. maddesi yönünden de incelenmiştir.
2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 12. maddesinin
iptali istenilen “veya Bakanlıkça
uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara” ibaresinin de yer aldığı
birinci fıkrasında “Bu Kanun
hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir.
Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; il özel idarelerine, çevre denetim
birimlerini kuran belediye başkanlıklarına, Denizcilik Müsteşarlığına,
Sahil Güvenlik Komutanlığına, 13/10/1983 tarihli
ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre belirlenen denetleme
görevlilerine veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara
devredilir. Denetimler, Bakanlığın belirlediği denetim usûl
ve esasları çerçevesinde yapılır.” hükmüne yer verilmiştir.
Anayasa’nın 7. maddesinde “Yasama yetkisi Türk
Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez”;
123. maddesinde, “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla
düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden
yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun
açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur” denilmektedir.
İdarenin kanuniliği ilkesi, idarenin ve
organlarının görev ve yetkilerinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek
şekilde yasayla düzenlenmesini gerekli kılar.
12. maddede, 2872 sayılı Yasa hükümlerine uyulup
uyulmadığını denetleme yetkisi Çevre ve Orman Bakanlığına verilmiş,
Bakanlığın gerektiğinde bu yetkiyi devredebileceği kamu kurum ve
kuruluşları tek tek sayıldıktan sonra, iptali istenilen
ibareyle, Yasa’da belirtilen kurum ve kuruşlar dışında Bakanlığın uygun
göreceği diğer kurum ve kuruluşlara da anılan denetleme yetkisinin
devredilebilmesi öngörülmüştür. Denetleme
yetkisinin hangi kurum ve kuruluşa devredileceğinin Yasa’da açıkça belirtilmeksizin
Bakanlığın takdirine bırakılması, Anayasa’nın 7. ve 123. maddelerine
aykırıdır. İbarenin iptali gerekir.
Haşim KILIÇ bu görüşe katılmamıştır.
İbare, Anayasa’nın 7. ve 123. maddelerine
dayanılarak iptal edildiğinden, ayrıca 2., 6., 8.
ve 11. maddeleri yönünden incelemeye gerek duyulmamıştır.
5) Yasa’nın 12.
Maddesiyle Değiştirilen 2872 Sayılı Yasa’nın 15. Maddesinin Birinci
Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde kuralın, çevreyi kirleten, canlı
yaşamı için risk oluşturan işletmelere bir yıla kadar riskli faaliyetlerini
sürdürme olanağı sağladığı, bunun çevrenin kirlenmesinin önlenmesi
konusunda Devlete verilen ödevin yerine getirilmemesi anlamına geldiği,
çevre hakkını ölçüsüzce sınırlandırdığı, Birleşmiş Milletler Dünya Doğa
Şartı, 1972 Stockholm Deklarasyonu, 1992 Rio Çevre Sözleşmesi ve Akdenizin Kara Kökenli Kaynaklardan ve Faaliyetlerden
Dolayı Kirlenmeye Karşı Korunması Protokolü ile bağdaşmadığı, bu nedenlerle
Anayasa’nın 2., 11., 13., 56. ve 90. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 15. maddesinin
birinci fıkrasında “Bu Kanun ve bu
Kanun uyarınca yayımlanan yönetmeliklere aykırı davrananlara söz
konusu aykırı faaliyeti düzeltmek üzere Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim
yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından bir defaya
mahsus olmak üzere esasları yönetmelikle belirlenen ve bir yılı aşmamak
üzere süre verilebilir.” denilmiştir.
Kuralda, 2872 sayılı Yasa ve bu
Yasa gereğince yayımlanan yönetmeliklere aykırı davranan kurum, kuruluş ve
işletmelere aykırı faaliyeti düzeltmek için bir defaya mahsus olmak üzere
süre verilmesi idarenin takdirine bırakılmış, 15. maddenin ikinci ve üçüncü
fıkralarında, çevre ve insan sağlığı yönünden tehlike oluşturan ya da
ÇED incelemesi yapılmaksızın ve proje tanıtım dosyası hazırlanmaksızın
başlanan faaliyetlerin süre verilmeksizin derhal durdurulacağı
belirtilerek, bu konular kapsam dışında tutulmuştur. Dördüncü fıkrada ise süre verilmesi ve faaliyetin
durdurulmasının, 2872 sayılı Yasa’da öngörülen cezaların uygulanmasına
engel teşkil etmeyeceği ifade edilmiştir. Buna göre iptali istenilen kural
maddenin diğer fıkralarıyla birlikte değerlendirildiğinde, kuralın kapsama
giren aykırı faaliyetlerin düzeltilmesini ve ilgilileri Yasa ve
yönetmeliklere uygun davranmaya zorlamak suretiyle çevre hakkını ve
çevrenin korunmasını sağlamayı amaçladığı anlaşıldığından, Anayasa’nın 56.
maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2.,
11., 13. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
6) 5491 Sayılı Yasa’nın Geçici 2.
Maddesinin İncelenmesi
a) Birinci Fıkranın İncelenmesi
Dava dilekçesinde kuralın, faal durumda olan çevre
ve canlı yaşamı için risk oluşturan işletmelere bir yıla kadar faaliyetlerini
sürdürmelerine yol açması sebebiyle 2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 15.
maddesinin iptali istenilen birinci fıkrası için belirtilen gerekçelerle
Anayasa’nın 2., 11., 13., 56. ve 90. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5491 sayılı Yasa’nın geçici 2. maddesinin birinci
fıkrasında, “Bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihte faal durumda olan işletmelere bu Kanun ve
yönetmeliklerle getirilen ek yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi için,
yönetmeliklerin yayımlanmasından sonra, Bakanlıkça bir yıla kadar süre
verilebilir.” denilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri
hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün
kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Yasaların belirgin ve öngörülebilir olması da hukuk devletinin gereğidir.
5491 sayılı Yasa, yürürlüğe girdiği tarihte faal
olan işletmelere çevre hakkı ve çevrenin korunmasına ilişkin çeşitli
yükümlülükler öngörmektedir. Çevrenin korunması için getirilen ek
yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi konusunda verilebilecek bir yıllık
sürenin başlangıcını, ne zaman yayımlanacağı belli olmayan yönetmeliğin
yayımı tarihine bağlayan düzenleme, çevre hakkının korunmasında
belirsizliğe yol açtığından Anayasa’nın 2. ve 56. maddelerine aykırıdır.
İptali gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 11.,
13. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
b) İkinci Fıkranın İncelenmesi
Dava dilekçesinde, hassas alan niteliğindeki kapalı
koylarda, körfezlerde ve arkeolojik sit alanlarında kurulması yasaklanan
mevcut balık çiftliklerinin bir yıl süre ile faaliyetlerini sürdürmelerine
neden olunduğu, belirtilen alanlarda balık çiftliklerinin kurulmasının
büyük ölçekte deniz kirliliğine yol açtığı, bu nedenlerle kuralın, Anayasa’nın
2., 11., 13., 56., 63. ve 90. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
5491 sayılı Yasa’nın geçici 2. maddesinin ikinci
fıkrasında, “2872 sayılı Çevre
Kanununun 9 uncu maddesinin (h) bendine aykırı tesisler, bu Kanunun yayımı
tarihinden itibaren bir yıl içerisinde kapatılır.” denilmiştir.
Anayasa’nın
63. maddesinde “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve
değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve
teşvik edici tedbirleri alır. Bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet
konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine
yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir.” hükmüne
yer verilmiştir.
2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 9. maddesinin (h)
bendinin ikinci paragrafındaki “Denizlerde
yapılacak balık çiftlikleri, hassas alan niteliğindeki kapalı koy ve
körfezler ile doğal ve arkeolojik sit alanlarında kurulamaz” denilmiştir.
2863 sayılı Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 3. maddesinde, sit, “tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü
olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini
yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak
bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin cereyan
ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli
alanlardır.” şeklinde tanımlanmıştır.
Kuralın yeni bir düzenleme olması nedeniyle, 5491
sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 13.5.2006 tarihinden itibaren, denizlerde
mevcut balık çiftliklerinin yasak kapsamındaki hassas alan niteliğindeki
kapalı koy ve körfezler ile doğal ve arkeolojik sit alanlarına girip
girmediğinin tespitinin yapılabilmesi için süreye ihtiyaç duyulacağı
açıktır.
Kuralla, 5491 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren bir yıllık kesin süre getirilerek, idarenin takdirine
bağlı olmayan uygulama ile kapsam içerisine giren balık çiftliklerinin
kapatılmasının öngörülmesiyle, yasak kapsamına giren kapalı koy ve
körfezler ile doğal ve arkeolojik sit alanlarının korunduğu anlaşıldığından
Anayasa’nın 56. ve 63. maddesine aykırılıktan söz edilemez. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2.,
11., 13. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
7) 5491 Sayılı Yasa’nın Geçici 3.
Maddesinin Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde kuralın, ÇED hükümlerine tâbi
olduğu halde yükümlülüklerini yerine getirmeyerek çevreyi kirleten ve canlı
yaşamı için risk oluşturan işletmelere bir yıla kadar bu faaliyetlerini
sürdürme olanağı sağladığı, 2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 15.
maddesinin iptali istenilen birinci fıkrası için belirtilen gerekçelerle de
Anayasa’nın 2., 11., 13., 56. ve 90. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Geçici 3. maddenin birinci fıkrasında, “Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce
Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği hükümlerine tâbi olduğu halde,
yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerden, halihazırda
yer seçimi uygun olanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
altı ay içinde, ilgili yönetmelikler çerçevesinde gerekli yükümlülüklerini
yerine getirdiklerini gösterir çevresel durum değerlendirme raporunu
hazırlayarak Bakanlığa sunar. İlgili yönetmeliklerde belirlenen şartları
sağlayanlar başvuru tarihinden itibaren altı ay içinde karara bağlanır.”
hükmüne yer verilmiştir.
2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 15. maddesinin
birinci fıkrasına ilişkin gerekçelerle 5491 sayılı Yasa’nın geçici 3.
maddesinin birinci fıkrası da Anayasa’ya aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2.,
11., 13. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
8) 5491 Sayılı Yasa’nın Geçici 4.
Maddesinin Birinci ve İkinci Fıkralarının İncelenmesi
Dava dilekçesinde kuralın, Yasa’da belirtilen
atıkların, çevre sağlığı ve canlı yaşamı için tehlike oluşturmayacak
şekilde bertaraf edilmesinden 4 ilâ 11 yıl süreyle vazgeçildiği, bunun
çevrenin kirlenmesine yol açacağı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 181. ve
182. maddelerindeki çevreye karşı suç düzenlemelerini uygulanamaz hale getireceği,
kamu yararı amacını değil kurum ve işletmeleri koruma amacını gözettiği,
ayrıca 2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 15. maddesinin iptali istenilen
birinci fıkrası için belirtilen gerekçelerle de, Anayasa’nın 2., 11., 13., 56. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
Geçici 4. maddenin birinci fıkrasında “Atıksu arıtma
ve evsel nitelikli katı atık bertaraf tesisini kurmamış belediyeler ile, halihazırda faaliyette olup, atıksu
arıtma tesisini kurmamış organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları
ile yerleşim birimleri, bu tesislerin kurulmasına ilişkin iş termin plânlarını bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren bir yıl içinde Bakanlığa sunmak ve aşağıda belirtilen sürelerde
işletmeye almak zorundadır”, ikinci fıkrasında “İşletmeye alma süreleri, iş termin
plânının Bakanlığa sunulmasından itibaren; belediyelerde nüfusu, 100.000’den
fazla olanlarda 3 yıl, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlarda 5 yıl, 50.000
ilâ 10.000 arasında olanlarda 7 yıl, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlarda 10
yıl, organize sanayi bölgeleriyle bunların dışında kalan endüstri tesislerinde
ve atıksu üreten her türlü tesiste 2 yıldır.” denilmiştir.
Belediyeler ile faaliyette olup da atıksu arıtma tesisini kurmamış organize sanayi
bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları ile yerleşim birimlerinin, çevre
hakkının korunmasını amaçlayan atıksu arıtma ve
evsel nitelikli katı atık bertaraf tesislerini kurmalarının belli bir
süreyi gerektireceği açıktır. İşin niteliğinden kaynaklanan belirli
sürelerin verilmesinin çevreye karşı suç olarak tanımlanan eylemleri teşvik
ettiğinden söz edilemez.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 56.
maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2.,
11., 13. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
VI- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE
GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “Kanun, kanun hükmünde kararname ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal
kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar.
Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi İptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi
ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı
günden başlayarak bir yılı geçemez” denilmekte, Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun’un 53. maddesinin dördüncü
fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır. Maddenin beşinci fıkrasında ise
Anayasa Mahkemesi’nin, iptal halinde meydana gelecek hukuksal boşluğu kamu
düzenini tehdit veya kamu yararını ihlâl edici mahiyette görmesi halinde
yukarıdaki fıkra hükmünü uygulayacağı belirtilmektedir.
5491 sayılı Yasa’nın 7. maddesiyle
değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 10.maddesinin üçüncü fıkrası ile geçici 2. maddesinin birinci
fıkrasının iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını
ihlal edici nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla
2949 sayılı Yasa’nın 53. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları gereğince
iptal hükümlerinin, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak
altı ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
VII- SONUÇ
26.4.2006 günlü, 5491
sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un:
A- 1. maddesiyle değiştirilen
9.8.1983 günlü, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 1. maddesinin “ … sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri
doğrultusunda …”bölümünün
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B- 3. maddesiyle değiştirilen 2872
sayılı Yasa’nın 3. maddesinin, (c) ve (d) bentleri ile (j) bendinin
son tümcesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
C- 7. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı
Yasa’nın 10. maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna
ve İPTALİNE, Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh
KALELİ’nin karşıoyları
ve OYÇOKLUĞUYLA,
D- 9. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı
Yasa’nın 12. maddesinin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer alan “ … veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara
…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Haşim KILIÇ’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
E- 12. maddesiyle değiştirilen 2872
sayılı Yasa’nın 15. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
F- Geçici 2. maddesinin;
1-
Birinci fıkrasının Anayasa’ya
aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
2-
İkinci fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
G-
Geçici 3. maddesinin
birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
H- Geçici 4. maddesinin birinci ve
ikinci fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
I- 7. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı
Yasa’nın 10. maddesinin üçüncü fıkrası ile geçici 2. maddesinin
birinci fıkrasının iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını
ihlal edici nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin
üçüncü fıkrasıyla 2949 sayılı Yasa’nın 53. maddesinin dördüncü ve
beşinci fıkraları gereğince, bu fıkralara ilişkin İPTAL HÜKÜMLERİNİN, KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK
ALTI AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,
15.1.2009 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Sacit
ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Mustafa YILDIRIM
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh
KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
1- Yasa’nın
7. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 10. maddesinin üçüncü
fıkrasına ilişkin Üye Serdar ÖZGÜLDÜR’ün karşıoy gerekçesine katılıyorum.
2- Yasa’nın
9. maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Kanun’un 12. maddesinin birinci
fıkrasının ikinci tümcesindeki “Veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum
ve kuruluşlara” ibaresi
2872
sayılı Kanun’un 12. maddesinde, Çevre Kanunu’ndaki hükümlere uyulup
uyulmadığını denetleme yetkisinin Bakanlığa ait olduğu belirtildikten sonra
Bakanlığın bu yetkisini gerektiğinde il özel idarelerine, çevre denetim
birimlerini kuran belediye başkanlıklarına, Denizcilik Müsteşarlığına,
Sahil Güvenlik Komutanlığına, Karayolları Trafik Kanunu’na göre belirlenen
denetleme görevlilerine devredilebileceği öngörülmüştür. Kuralın genel
yapısına bakıldığında Çevre Bakanlığı kendisine verilen bu yetkiyi,
belirlenen kuruluşlara öncelikle devredebilecektir. Eğer bu kuruluşlardan
hiçbiri yoksa o takdirde çoğunlukça iptal edilen “Veya Bakanlıkça uygun
görülen diğer kurum ve kuruluşlara” ibaresi gereğince başka kurumlara
denetim yetkisini devredebilecektir. Madde’de sayılan kurumların olmaması
halinde çevre ile ilgili denetimi yapabilecek donanım ve tekniğe sahip
diğer kamu kurumlarına söz konusu yetkinin devredilmesini “yasama
yetkisinin” devri niteliğinde görmek mümkün değildir. Denetim konusunda
teknik donanıma sahip olmayan bir kamu kurumuna böyle bir yetkinin
devredilmesi düşünülemez.
Yasakoyucunun, Çevre Bakanlığı’nın denetim yetkisini devredebileceği kurumları
saydıktan sonra bu kurumların o bölgede bulunmama ihtimali karşısında
boşluk doğmaması ve denetimsiz kalmaması düşüncesiyle uygun görülen kamu
kurum ve kuruluşlarına bu yetkiyi devredebilecekleri kuralını getirdiği
anlaşılmaktadır. Madde detek tek sayılan kurumlar çerçeveyi
belirleyen kurumlardır. Aslolan bu kurumların
öncelikle denetim yetkisinin devredileceği kurumlar olması ve bununda
açıkça belirlenmiş olmalarıdır.
Bu
nedenle ibarenin belirli olmadığı ve yasama yetkisinin devredildiği görüşü
isabetli görülmediğinden çoğunluk görüşüne katılmadım.
Başkan
Haşim
KILIÇ
KARŞIOY GEREKÇESİ
26.4.2006 günlü, 5491
sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 7. maddesiyle
değiştirilen 2872 sayılı Yasa’nın 10. maddesinin üçüncü fıkrasının
iptaline ilişkin Serdar ÖZGÜLDÜR’ün karşıoyuna katılıyorum.
Üye
Sacit ADALI
KARŞIOY GEREKÇESİ
1- “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı
Anayasa’nın 5. maddesinde; insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi
için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak, Devletin temel amaç ve
görevleri arasında sayılmıştır.
“Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı
Anayasa’nın 56. maddesinde de; herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede
yaşama hakkına sahip olduğu, çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak
ve çevre kirlenmesini önlemenin Devletin ve vatandaşların ödevi olduğu
ifade edilmektedir. Anılan maddenin gerekçesinde de “…Çevre korunmasının bu
önemi ve son yıllarda kazandığı boyutlar, ferde Devlete karşı dengeli ve
sağlıklı çevrede yaşama yolunda bir sosyal hak tanınmasını zorunlu
kılmaktadır…” denilmektedir.
“Sosyal ve ekonomik hakların sınırı” başlıklı
Anayasa’nın 65. maddesi ise “Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa
ile belirlenen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek, mali
kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.” hükmünü öngörmektedir.
Bu maddenin gerekçesinde de “…Madde
hiç kimseye Devletten sosyal ve ekonomik hakları gerçekleştirmesini isteme
hakkı vermediğini, bu hakların devlete yüklenen ödevlerden ibaret olduğunu
belirlemektedir…” denilmektedir.
Belirtilen bu Anayasal normlardan, “çevre hakkı”nın bir “sosyal hak” olarak Anayasa koyucu
tarafından benimsendiği, ancak bu hakkın Devletin mali kaynaklarının
yeterliliği ile sınırlı ve isteme hakkı teşkil etmeyen, bu çerçevede
Devlete yüklenen bir ödev teşkil eden bir mahiyet taşıdığı açıkça
anlaşılmaktadır.
Yine Anayasa’nın “Tabii Servetler ve Kaynakların
aranması ve işletilmesi” başlıklı 168. maddesi “Tabii servetler ve
kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve
işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için,
gerçek ve tüzel kişilere devredebilir…” hükmünü öngörmektedir.
2- Devletin kendisine Anayasa ile verilen, insanın
maddi ve manevi varlığını geliştirmek için gerekli şartları hazırlamaya
çalışması; ancak ekonomisinin güçlü olması, gelir kaynaklarının artması,
refahın artması ve gayrisafi milli hasılasının
yükselmesi gibi etkenlerle doğrudan ilişkilidir. Ülke toprağında bulunan
tabii servetler ve kaynaklarda bu amaca hizmet yolunda bir gelir kalemi
durumundadır. Dolayısıyla bu kalemin de Devlete yüklenen Anayasal görevler
bakımından çok iyi ve verimli bir biçimde değerlendirilmesi gerekir. Ne var
ki, salt gelir sağlama amacıyla, çevre ve insan faktörlerini ikinci plâna
iten bir yasal düzenlemenin de işaret edilen Anayasal ilkelerle
bağdaşmayacağı açıktır. Şu halde, çevren-insan-insanın maddi ve manevi
varlığını geliştirme-ekonomik güç kriterleri
birlikte dikkate alınmalı ve bu harmanlama ve yorum ışığında bir yasal
düzenlemeye gidilmelidir.
3- Davanın somutunda, 26.4.2006 günlü, 5491 sayılı
Kanunla değiştirilen 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 10. maddesinin “Petrol,
jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki
Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.” şeklindeki üçüncü fıkrasının bu
çerçevede değerlendirilmesinde; Yasakoyucunun
maden çıkarma faaliyetleri bakımından Çevresel Etki Değerlendirmesi(ÇED)
yapılmasını öngördüğü, bu tür faaliyetin yaratacağı ekonomik değer ne
ölçüde büyük olursa olsun çevre-insan dengesinde çevreye öncelik tanıdığı,
bunda da bu faaliyetin toprak, bitki, ağaç ve çevre sağlığı gibi faktörler
üzerindeki olumsuz etkisinin dikkate alındığı, ancak sadece sondaja ve
delmeye yönelik olan ve bu niteliği itibariyle çevre üzerinde en az olumsuz
etki yaratıcı jeotermal ve petrol çıkarma gibi doğal kaynaklar yönünden ve
maden çıkarmayı kapsamayan; salt etüt, analiz ve toprak üzerinde basit
işlemleri kapsayan “maden arama faaliyetleri” bakımından ÇED incelemesi
öngörmemesinde, yukarıda açıklanan Anayasal ilkeleri dikkate alarak ve
sahip olduğu takdir hakkını yine insan-çevre dengesini gözeterek
kullandığı, ülkenin doğal kaynaklarının salt çevre değerleri gözetilerek
hiç değerlendirilmemesi gibi bir önceliğin Anayasa’da yer almadığı, aksine
iptali istenen kuralda çevrenin korunmasına azami dikkat ve özenin
gösterildiği, dolayısıyla kuralın Anayasa’ya aykırı bir yönünün bulunmadığı
ve iptal isteminin reddi gerektiği kanaatine varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, kuralın iptali yönündeki
çoğunluk kararına katılamıyorum.
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
KARŞIOY
5491 sayılı Yasa’nın 7. maddesi ile 2872 sayılı
Çevre Orman Kanunu’nun değiştirilen 10. maddesinin iptali istenilen üçüncü
fıkrasında “petrol jeotermal kaynak ve maden arama faaliyetlerinin”
çevresel etki değerlendirmesi kapsamı dışında tutulması öngörülmüştür.
Yasa’nın 10. maddesinin birinci fıkrasında ise
gerçekleştirilmesi planlanan faaliyetler sonucu çevre sorununa yol açacak
kurum, kuruluş ve işletmenin çevresel etki raporu almaları gerektiği
belirtilmektedir.
Çevresel etki değerlendirilmesinin tanımında,
gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve
olumsuz etkilerin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya
da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak
önlemlerin seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek
değerlendirilmesi ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde
sürdürülecek çalışmaları ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Yasa’nın 10. maddesinin genel gerekçesinde, benzer
bir açıklama ile çevreyi olumlu ya da olumsuz yönde etkileyen bir
faaliyetin etkilerinin faaliyet ile ilgili yatırımabaşlanmadan önce, henüz karar
aşamasında iken irdelenmesi, olumsuz etkilerinin önlenmesi ve alternatif
çözümler belirlenmesi nedenlerine dayalı olduğu ifade edilmektedir.
Madencilik faaliyetleri arama ile başlamakta bu
kapsamda ruhsata tabii olarak projeksiyon,
jeolojik harita yapma, numune alma, jeolojik araştırma, sondaj küçük çaplı
yarma gibi üretime yönelik olmayan kalıcı kirlilik, atık, artık bırakmayan
faaliyetlerden oluşmaktadır.
Bu anlatılanlar kapsamındaki işler, iptali istenen
kural ile üretim öncesi “ÇED” kapsamı dışında tutulan ARAMA SÜRECİ’ni ifade etmekte, yasa gerekçesinde de
bahsedildiği gibi faaliyet ile ilgili yatırım kararı vermezden önceki
araştırma, bilgilenme, etüd aşamasını
göstermektedir ve bir nevi yatırıma veri hazırlama süreci olup, bir başka
ifade ile demaden
üretim faaliyeti için gerekli tesis, makine, ekipman, işletme personeli
istihdam edilmeden önceki dönemi ifade etmektedir.
Arama sürecinde yapılan işlere ilişkin olarak arama
faaliyeti aşamasında ihtiyaç duyulmayacağı söylenen çevresel etki
değerlendirme ise; etüd, sondaj, arama ile ortaya
çıkan değerlerin, çevresel, bilimsel ve teknik kapsamda ele alınması ve
elde edilen verilere göre faaliyetin içinde bulunacağı karşılıklı etkileşim
alanlarının biyolojik, fiziksel, sosyolojik, ekonomik ve kültürel ortamlar
yönünden değerlendirilmesi ve tahlilin yapılmasıdır.
Bu makro düzey değerlendirmesini, bu
değerlendirmeye esas olacak verileri dahi elde etmeden bir ÇED raporu ile
istemek ve varlığını zorunlu koşmak devletin sosyal ve ekonomik alanda
gelişimi için mali kaynak yaratmak zorunluluğu ödevi karşısında çelişki
yaratmaktadır.
Ülkede yatırımcıyı ve ulusal boyutta ülke
ekonomisine olası katkıları belirleyecek “arama süreç netice bilgileri”ni elde etmeden bu aşamadaki faaliyetler için
çevre değerleri yönünden marjinal sorunlara çözüm
üreten ÇED raporunu arama faaliyetine koşut koymak KALKINMA-mı?/ ÇEVRE-mi-
dengesinde çevre lehine genişleyen bir koruma alanı yaratırken, kamusal ve
bireysel zorunlu kalkınma hamlelerine sosyal devlet ilkesi ile bağdaşmayan
bir kayıtlama getirmek demektir.
Ne tür bir yeraltı zenginliğinin varlığına sahip
olunduğu, olası yatırımın fizıbıl olup olmadığı
buna bağlı pazar ve arz garantileri bulunup bulunmadığı değerlendirmelerine
geçmeden, varsayım ve salt öngörüye dayalı maden arama faaliyetlerinin kural
gibi Ç.E.Değerlendirilmesi dışında tutulması, bireyin ve devletin kendini
geliştirme, refah ve ekonomik kalkınmanın yükseltilmesi, bu manada devletin
kaynak arama, yaratma yükümlülüğünü yerine getirmede kamusal yarar
öncelikli, ölçülü bir yaklaşımıdır.
ÇED sektörel yatırımda
güvenli bir emniyet sübabı görevi gören en etkili
unsur ise de, sondaj, kuyu açma, harita, numune alma vb. sathi hazırlık
aşamaları içeren arama faaliyetleri ÇED gibi marjinal yarar
doğrularını gösterecek uygulama alanı dışı faaliyetlerdendir.
Çevre/kalkınma dengesinde aktif bir rol ve ödev
üstlenen Devletin, madencilik faaliyetleri için global
ölçümleme ve değerlendirme yapan ÇED raporunun, maden arama faaliyetleri
sürecinde de ihtiyacı olmadığını kurallaştıran iptali istenen 10. maddenin
üçüncü fıkrası, İnsan/Çevre – Çevre/Kalkınma, Kalkınma/Sosyal Devlet,
Sosyal Devlet/Birey’in hak ve özgürlüklerinin anayasal ilkeleri ışığında
değerlendirildiğinde kuralın Anayasa’ya aykırı bir yönünün bulunmadığı
düşünüldüğünden, aksi kanaati oluşturan çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
Üye
Serruh KALELİ
|