|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2008/1 (Siyasî Parti Kapatma)
Karar Sayısı : 2008/2
Karar Günü : 30.7.2008
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Adalet ve Kalkınma Partisi
DAVANIN KONUSU : Davalı Partinin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin
odağı haline geldiği savıyla Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası,
69. maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun
101. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi ve 103. maddesinin ikinci
fıkrası uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi istemi.
I- DAVA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2008 günlü toplantısında 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca kabul edilerek davanın
açılmasına esas alınan kapatma istemli1 sayısından 170 sayısına kadar delil numaralarına göre sıralanmış
belgeleri içeren 10 adet klasör ile çeşitli belgeleri kapsayan 7 klasör
olmak üzere 17 klasör ekli 14.3.2008 günlü ve SP 115 Hz.2002/3 sayılı
İddianamesi:
“A-
GİRİŞ
Toplumların yerleşik bir yaşama geçmeleri
giderek örgütlenmelerini gerektirmiş; örgütlü toplumlarda ise yönetime
katılma istekleri, ortak paydalar çerçevesinde bir araya gelen siyasal yapılanmaları
doğurmuştur.
Ortak düşünce sahibi bireylerden oluşan
yapılanmaların yönetimde yer alma ve siyasi iradeyi kullanma istekleri, bu
amaca ulaşabilmek için siyasi parti denilen örgütlenmeleri ortaya
çıkarmıştır. Hatta giderek düşüncelerin farklılaşması karşısında,
çoğulculuk içerisinde bu parçalar, farklı siyasi partilerin oluşmasını
sağlamıştır. Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez ögeleri olmalarına
karşılık modern siyasi partiler toplumsal yaşamdaki yerlerini 19 ncu
Yüzyılda almışlardır. Tarihsel evrimleri sonucunda günümüzdeki siyasal
partiler belirli siyasal düşünce ve amaçlar çerçevesinde birleşen
yurttaşların, özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrılabildikleri
kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşmasında diğer kurumlardan daha güçlü etkisi
bulunan siyasal partiler, yurttaşların ülke yönetimine ilişkin istem ve
özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımı somutlaştıran
hukuksal yapılardır.
Demokrasinin vazgeçilmezleri, olmazsa olmaz
kurumları olarak nitelenen, özgürlük, siyasal katılım ve hukuksallığın
ulusal araçları durumunda bulunan siyasi partilerin, devlet yönetimindeki
etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeni ile,
anayasakoyucu, partileri öteki tüzel kişilerden farklı değerlendirerek,
kurulmalarından başlayıp çalışmalarında uyacakları esasları ve
kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemiştir.
Temel hak ve özgürlüklerin ve özellikle örgütlenme özgürlüğünün
kullanılmasındaki kurumsal önem ve işlevleri çerçevesinde uluslararası
sözleşmelerde de siyasi partiler hakkında düzenlemelere yer verilmiştir.
Siyasal partilerin, uyacakları esasların
Anayasa’da yer alması, çalışmalarının anayasa ve yasalara uygunluğunun özel
biçimde denetlenmesi, onların olağan bir dernek sayılmadıklarını, demokratik
yaşamın vazgeçilmez öğesi olduklarını doğrulamaktadır.
Ancak siyasi partilerin demokratik siyasi
yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle
yoğun ilişki içinde bulunmaları, onlara sınırsız bir faaliyet alanı ve
özgürlük olanağı sunmaz. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak
kalmasını sağlamaya yönelik “kurulma ve çalışma özgürlüğü”, Anayasa ve bu
alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Uluslararası sözleşmelere uygun
yorumlanan bu düzenlemeler çerçevesinde, varlık nedeni demokrasi olan
siyasi partilerin demokrasi düşüncesinden uzaklaşmaları ve demokrasiyi yok
etmeye çalışmaları durumunda, yaptırımlarla karşılaşmaları söz konusudur.
Eylemlerinin yoğunluğu ve sosyal gereksinim yönünden başvurulacak son
yöntem ise demokrasi düşüncesiyle bağdaşmayan eylemlerin odağı olan bir
siyasi partinin kapatılmasıdır.
B-
SİYASİ PARTİ KAPATMA NEDENLERİ
1- Uluslararası
hukuk yönünden
Korporatif hukuk bağlamında örgütlenme
özgürlüğü içerisinde değerlendirilen siyasi partiler, kural olarak BM
Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi
(İHAS) tarafından korunmaktadır. Her iki sözleşmedeki düzenlemeler ana
hatlarıyla aynı paralel de olup, siyasi partiler konusunda İHAS’ın
öngördüğü koruma, ana hatlarıyla şöyledir:
İHAS’ın 11 nci maddesinde konu
düzenlenmiştir. Ancak, madde de açıkça siyasi partilerden kurum olarak söz
edilmemiştir. Siyasi Partiler İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM)
tarafından dernekler kapsamında değerlendirilmektedir.
İHAM’a göre, 11 nci madde ile bir siyasi
partinin kurulmasından başka ve faaliyetlerini özgürce sürdürmesi de
korunmaktadır (TBKP/Türkiye Kararı). Çünkü İHAS, sözleşmede yer alan
hakları teorik ve hayali olarak değil, pratikte ve etkin olarak koruma
amacına dayalıdır (Artico/İtalya Kararı). Bu nedenle sözleşme sadece siyasi
partilerin kurulmalarını değil, özgürce faaliyette bulunabilmelerini de
koruma altına almıştır. Ancak bu özgürlük, sınırsız olmayıp nispi
niteliktedir.
Yukarıda değinildiği üzere siyasi partilere
tanınan bu özgürlük kuşkusuz sınırlandırılamayan bir özgürlük değildir.
Avrupa kamu düzenini oluşturan ve koruyan sözleşme uyarınca, bir siyasi
partinin eylemlerinin, Avrupa kamu düzeniyle çatışması ve sözleşmeyle
korunan alanın dışına taşması durumunda, yine sözleşmede öngörülen nedenlere
dayalı olarak yasaklama ve sınırlandırmalar öngörülebilecektir.
İHAS’ın “temel haklar” kapsamında görerek,
11 nci maddesinin birinci fıkrasıyla koruduğu siyasi partiler konusunda,
aynı maddenin ikinci fıkrasındaki “Bu
hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde
olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin
sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya
başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla
sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler,
kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar
hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir” biçimindeki
düzenlemeden hareketle, siyasi partiler hakkında yaptırımlar ve bu bağlamda
kapatma yaptırımı uygulanması olasıdır.
Bu düzenleme gözetildiğinde, ülkedeki
demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesi bulunan ve/veya siyasi amaçlar
için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti için kapatma
yaptırımı öngörülmesi İHAS’a aykırı değildir (Emek Partisi/Türkiye kararı).
İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan nedenlere dayanarak bir siyasi partinin kapatılması konusu, Avrupa
Konseyi Venedik Komisyonu tarafından incelenerek “Venedik İlkeleri” adıyla
da raporlaştırılmıştır. Buna göre, ifade özgürlüğünü düzenleyen İHAS’ın 10
ncu maddesiyle çok yakın ilişkisi olan 11 nci madde uyarınca bir siyasi
partinin, “ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet
çağrısını teşvik etmesi veya hoşgörüsüzlüğe dayanması” halinde, İHAS’ın 11
nci maddesinin bir ve ikinci fıkrasındaki düzenlemelerden hareket ile
kapatılması gündeme gelebilecektir.
Siyasi partilere uygulanacak yaptırımlar
arasında kuşkusuz en ağırı, bir siyasi partinin kapatılmasıdır. Ancak
kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal
yaptırım olması karşısında, bu yaptırımın uygulanabilmesi, eylemlerin
belirli bir ağırlığa ulaşması koşulunu da beraberinde getirmektedir.
Bir siyasi partinin kapatılması, örgütlenme
özgürlüğüne müdahale niteliğindedir. Bu nedenle bir siyasi parti hakkında
uygulanacak kapatma yaptırımının İHAS’ a uygun olarak
değerlendirilebilmesi, yani bu müdahalenin haklı sayılabilmesi için İHAM
kararları ışığında konuya yaklaşılmalıdır.
Bu bağlamda;
- Müdahalenin haklılığı, kapatma
yaptırımını içeren yasanın, herkesçe erişilebilir, bilinebilir,
anlaşılabilir, öngörülebilir, açık ve kesin ifadeler içeren ve ilan edilen
bir yasa olmasını gerektirmektedir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).
- Kapatma yaptırımı, amaca uygun olmalı;
yani İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında sayılan neden veya
nedenlere dayanmalıdır. Kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye
uygulanabilecek en radikal yaptırım olması, bu yaptırımın inandırıcı ve
zorlayıcı koşulların varlığı durumunda uygulanmasını gerektirmektedir.
İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki nedenlerin, kapatma yaptırımı
söz konusu olduğunda, dar ve katı bir biçimde yorumlanması zorunludur
(TBKP/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye, RP/Türkiye Kararları).
- Kapatma yaptırımı ile birlikte siyasi
yasaklamalar öngörülmesi için de, bu yasaklamaların, “ilgili ve yeterli”
olması gerekmektedir (RP/Türkiye kararı).
- Müdahalenin haklılığı için, uygulanan
kapatma yaptırımı “demokratik toplum gereklerine uygun olmalıdır”. Burada
kastedilen çoğulcu demokrasidir. Siyasi partiler hedeflerine şiddeti teşvik
ederek değil, mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmelidir
(TBKP/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye Kararları). Siyasi partiler devletin
hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için mücadele
edebilmelidirler. Ancak bu mücadele için kullanılan araçlar herhalde hukuka
uygun olmalı, demokratik araçlara dayanmalı, önerilen değişim temel
demokratik ilkelere uyumlu olmalıdır (TBKP/Türkiye Kararı). Bu çerçevede
olaylar, ulusal mercilerce kabul edilebilir şekilde değerlendirilmiş
olmalıdır (ÖZDEP/Türkiye Kararı).
İHAM’a göre bir siyasi parti, mevzuatın
veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesi konusunda iki koşulda
kampanya yürütebilir: Bunlardan birincisi, kullanılan bütün yollar her
bakımdan yasal ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen değişikliğin
kendisi temel demokratik prensiplerle bağdaşmalıdır. Bu kuraldan hareketle,
sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin bir veya
birçok kuralına uymayan veya demokrasiyi yıkmayı amaçlayan ve de
demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri tanımayan “siyasi bir projeyi
öneren” partinin, bu nitelikteki eylemleri, kapatma yaptırımına konu
olabileceği gibi, bu nedenle uygulanacak yaptırıma karşı da ilgili siyasi
parti İHAS korumasından yararlanamaz (RP/Türkiye, Emek Partisi/Türkiye
Kararları).
Kapatma yaptırımı boyutundaki müdahale,
takip edilen meşru amaçla orantılı, uygun ve yeterli olmalı, sosyal bir
ihtiyaca cevap vermelidir, yani demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır
(TBKP/Türkiye, Sosyalist parti/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye,
RP/Türkiye Kararları).
Müdahalenin orantılılığı için, müdahalenin
özü ve ağırlığına bakılmalı, kapatma yaptırımı en ciddi durumlarda
uygulanmalı, radikal bir önlem niteliğinde olmamalıdır. Bu konuda tarihsel
şartlardan kaynaklanan ihtiyaçlar dikkate alınmalıdır (RP/Türkiye,
ÖZDEP/Türkiye, TBKP/Türkiye Kararları).
Zorlayıcı sosyal
gereksinim yönünden aranılacak hususlar ise şunlardır; demokrasiye yönelen
tehdidin varlığına ve yeterince yakın olduğuna ilişkin kanıtlar inandırıcı
olmalı; siyasi parti lider ve üyelerinin konuşma ve eylemleri, partiye
isnat edilebilmeli; isnat edilebilen eylem ve konuşmalar, “demokratik
toplum “ kavramıyla çelişen parti tarafından algılanan ve savunulan toplum
modelinin, sarih bir resmini çizen bir bütün oluşturmalıdır (RP/Türkiye Kararı).
Zorlayıcı sosyal
gereksinim yönünden, ülkelerin takdir hakkı da bulunmaktadır. Takdir hakkı,
İHAM tarafından somut olay bazında ve ilgili ülkedeki koşullar da
gözetilerek değerlendirilmektedir (RP/Türkiye, Lingens/Avusturya
Kararları).
Kuşkusuz hiç kimse, demokratik bir toplumun
ideallerini ve değerlerini zayıflatmak ya da yok etmek amacıyla sözleşme
hükümlerine dayanamaz. Modern Avrupa tarihinde de görüldüğü üzere, siyasi
partiler şeklinde örgütlenen totaliter hareketlerin, demokratik rejim
içerisinde güçlendikten sonra demokrasiden kurtulmak isteyeceklerinin
olasılık dâhilinde olduğu düşünülmelidir. Böyle bir durum ulusal makamlarca titizlikle tespit edildiğinde,
kuşkusuz sözleşme ve demokrasinin standartlarıyla çelişen somut adımlar
henüz atılmadan, ulusal makamlar bunları engelleme hakkına sahiptir.
Bir devlet, medeni barışa, ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek
somut adımlar atılmadan önce, sözleşme hükümleriyle çelişen böyle bir
uygulamayı makul biçimde engellemekle yetkilidir. Örneğin iktidardaki bir
siyasi partinin, planlarını gerçekleştirmek için yasama organından yasaları
geçirmesini beklemek gerekmemektedir. Bu noktada uygun bir zamanlama seçilmelidir (RP/Türkiye
Kararı).
Bir siyasi parti eylemlerinin kapatma
yaptırımına konu olabilmesi, her şeyden önce bu eylemlerin niteliği ve
siyasi partiye isnat edilebilirliği sorununu gündeme getirmektedir. Konu
İHAS yönünden İHAM kararlarıyla açıklığa kavuşturulmuştur. İHAM kararlarına
göre;
Kapatma yönünden tüzük ve
programdaki aykırılık tek başına yeterli olmayıp, eylem de olmalıdır
(RP/Türkiye Kararı). Bir siyasi
partinin tüzük ve programındaki aleni hedeflerinden farklı hedef ve
niyetlerinin varlığı olasıdır. Bu nedenle programın içeriği ile sahibinin
eylem ve tutumlarını karşılaştırmak gerekmektedir (TBKP/Türkiye Kararı). Türk toplumu ve devleti için gerçek bir
tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtlar ortaya konulmalıdır
(TBKP/Türkiye Kararı) Eylemler aşırı uç ve terörist grupları teşvik etmeye
yönelik olmalıdır (Sosyalist Parti/Türkiye Kararı). Yine Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan şeriatı yerleştirme amacıyla
çoğulcu demokrasinin argümanlarından yararlanarak işlenen eylemler de
kapatma yaptırımına dayanak olarak kullanılabilir (RP/Türkiye
Kararı).
Siyasi parti, çoğulcu demokrasiyle
çatışmayan hedeflerini, sadece yasal araçlarla elde etmeye çalışmalıdır. Demokratik
ve çoksesli sistemin ortadan kaldırılması amaçlanmamalı, temel insan
hakları ihlali teşvik edilmemelidir (ÖZDEP/Türkiye Kararı).
Bir genel başkanın
açıklama ve eylemleri partiyi tartışmasız olarak bağlayıcıdır. Çünkü genel başkan partinin simgesel figürüdür.
Genel başkanın siyasi veya hassas konularda açıkladığı düşüncelerin,
kişisel görüşü olduğu vurgulanmadığı sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından
partinin görüşünü yansıttığı şekilde yorumlanır ve partiye isnat
edilebilir. Genel başkan için söylenenler, genel başkan yardımcıları içinde
geçerlidir. Milletvekilleri veya yerel yönetimlerde görev üstlenen üyeler
de, partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen ve yaratmak istedikleri toplum
modeline ilişkin bir imajı yansıtan bütünü oluşturan eylemleri
sergilemeleri durumunda, bunlar da partiye isnat edilebilir. Bu tür eylemler soyut programlara göre
potansiyel seçmenler üzerinde daha etkilidirler. Bu tür eylem ve
konuşmalardan parti kendini uzaklaştırmadığı sürece, bunlar da partiye
isnat edilebilir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).
Yukarıda belirtilen nitelikteki eylemlerden parti
kaçınmamış, bu fiilleri işleyenler için disiplin işlemi yapmamış ve
eleştirmemiş, göstermelik olarak disiplin soruşturması yapmış veya
öngörülenden daha az bir disiplin yaptırımı uygulamış ise bu eylemler de
partiye isnat edilebilir (RP/Türkiye Kararı).
2-
İç hukuk yönünden
Bir siyasi parti hakkında uygulanacak en
radikal yaptırım kuşkusuz kapatma yaptırımıdır. İç hukukta siyasi partilere
uygulanacak yaptırımlar düzenlenirken, bu yaptırımlar arasında siyasi
partinin kapatılmasına da yer verilmiştir.
a-
Anayasal düzenleme
Siyasi parti kapatma yaptırımı ve bu
yaptırımın hangi hallerde söz konusu olabileceği Anayasa’nın 69 ncu
maddesinde düzenlenmiştir. Böylece anayasakoyucu kapatma yaptırımı
nedenlerinin yasa ile artırılmasını engellemiştir.
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü
fıkrasına göre, siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak
karara bağlanır.
Anayasa’nın 69 ncu maddesine göre siyasi
partilerin kapatılması ancak üç nedenle söz konusu olabilmektedir. Buna
göre:
- Bir siyasi partinin tüzük ve programının
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması
(Anayasa md 69/5),
- Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi
(Anayasa md 69/6)
- Bir siyasi partinin, yabancı
devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan
gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (Anayasa md 69/10)
halinde siyasi partinin kapatılmasına
hükmedilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrasında, “siyasi partilerin tüzük
ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,
millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı
olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü
savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”
denilmektedir.
Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ise,
69 ncu maddenin altıncı fıkrasındaki düzenleme uyarınca “68 nci maddenin dördüncü fıkrasına
aykırı fiillerin, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bu
durumun, o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya
yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu
veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi yahut bu
fiillerin doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde
işlenmesi durumunda” söz konusudur.
b-
Yasal düzenleme
SPY’ndaki hükümler, Anayasa’nın 69 ncu
maddesinin son fıkrasından hareketle, Anayasa’daki esaslar çerçevesinde
düzenlenmiş, bu bağlamda siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin
düzenlemeler de, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddesindeki esaslar
gözetilerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da (SPY) yer almıştır.
SPY’nda, siyasi partiler hakkında
uygulanacak yaptırımlar;
- Devlet yardımından kısmen veya tamamen
yoksun bırakılması
- Ve siyasi partinin kapatılması
olarak düzenlenmiştir.
SPY’nda Anayasaya paralel olarak yapılan
düzenlemelere göre, bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’daki
yasaklara aykırılık durumunda ve üç nedenle olasıdır. SPY’nın 101 nci
maddesindeki düzenlemelere göre;
- Bir siyasi partinin tüzük ve programının
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan
haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,
demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre
diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
- Bir siyasi partinin, Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline
geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,- Bir siyasi partinin, yabancı
devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan
gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,
durumlarında, siyasi parti hakkında kapatma kararı
verilmesi gerekmektedir. Ancak belirtilen ilk iki durumda, kapatma
yaptırımı yerine dava konusu eylemlerin ağırlığına göre, siyasi partinin
almakta olduğu son yıllık devlet yardımı miktarının kısmen veya tamamen
yoksun bırakılmasına karar verilebilmektedir.
Yukarıda belirtilen ikinci nedene dayanarak bir
siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi koşuluna bağlıdır. Odak
haline gelmiş sayılmak ise, Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerindeki
düzenlemelerle aynı paralelde, SPY’nın 103 ncü maddesinde düzenlenmiştir.
SPY’nın “siyasi partilerle ilgili yasaklar” başlıklı
dördüncü kısmının;
- Birinci bölümü, “amaçlar ve faaliyetlerle ilgili
yasaklar” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm tek maddeden oluşmakta olup, 78
nci maddede “demokratik devlet düzeninin korunması yönünden” öngörülen
yasaklamalara yer verilmiştir.
- İkinci bölümü, “milli devlet niteliğinin
korunması” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde, bağımsızlığın korunmasına
(md 79), devletin tekliğinin korunmasına (md 80), azınlık yaratılmasının
önlenmesine (md 81), bölgecilik ve ırkçılık yasağına (md 82) ve eşitlik
ilkesinin korunmasına (md 83) yönelik yasaklamalar gösterilmiştir.
- Üçüncü bölümü ise, “Atatürk ilke ve
inkılâplarının ve laik devlet niteliğinin korunması” başlığını taşımaktadır.
Bu bölümde ise, Atatürk ilke ve inkılâplarının korunması (md 84), Atatürk’e
saygı (md 85), laiklik ilkesinin korunması ve halifeliğin istenemeyeceği
(md 86), din ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar yasağı (md 87), dini
gösteri yasağı (md 88) ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yerinin korunması
(md 89) konusunda yasaklamalar açıklanmıştır.
3- Anayasa’nın 90/son maddesi
çerçevesinde siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımında uluslararası
sözleşmelerin gözetilmesi
Anayasa’nın 90 ncı maddesinin son fıkrasında, “yöntemince yürürlüğe konulmuş temel hak
ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla yasaların aynı konuda
farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda,
uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır” denilmektedir.
1982 Anayasası’nın nitelemesine göre, Anayasa’nın
12 nci ila 74 ncü maddeleri arasında yer alan hakların hepsi “temel hak ve
özgürlüklerden” olup, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddelerinde siyasi
haklar kapsamında düzenlenen siyasi partiler de, temel hak ve özgürlükler
kapsamındadır. Aynı şekilde temel hak ve özgürlüklerin bir bölümünü konu
alan İHAS’a göre, siyasi partiler İHAM’ın yorumlarıyla bu sözleşmenin 11
nci maddesi kapsamında temel hak ve özgürlükler içerisinde kabul
edilmiştir.
Bu bağlamda SPY’nın öncelikle İHAS gözetilerek ve
Anayasa hükümleri de İHAS’a göre yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki
kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir.
4- Siyasi parti kapatma davalarının
ve kapatma yaptırımının hukuksal niteliği
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrası ile
SPY’nın 98 nci maddesine göre, siyasi partilerin kapatılması Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin
olarak karara bağlanmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkındaki Yasa’nın 33 ncü maddesi gereğince, açılan bu davalar Ceza
Muhakemesi Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde
incelenerek kesin olarak karara bağlanmaktadır.
Kapatma davalarında Ceza Muhakemesi Yasası
hükümlerinin uygulanması demek, bu davaların bir ceza davası ve yaptırımın
da ceza hukuku kapsamında bir ceza olduğu anlamında değildir. Aksine,
siyasi parti kapatma davaları, ceza davası olmayıp, kendine özgü nitelikte
bir dava türü olduğundan, bu davalarda uygulanacak usul kurallarının açıklanması
gereği duyulmuş ve maddi gerçeği araştırmak yönünden, siyasi partilerin
lehine olarak bu davalarda Ceza Muhakemesi Yasası kurallarının uygulanacağı
belirtilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 22.6.2001 tarih ve 2/2 sayılı
kararı). Bu düşünceden hareketle, siyasi parti kapatma davasına yönelik
iddianame düzenlenmesinden önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hangi
yetkileri kullanarak dava açabileceği de özel olarak SPY’nın 98 nci
maddesinde gösterilmiştir.
Siyasi parti kapatma davalarının, ceza muhakemesi
hukuku anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya konu eylemlerin de ceza
hukuku kapsamında suç olma zorunluluğunu gerektirmemektedir. Anayasa’nın 69
ncu maddesinin altıncı fıkrası ile SPY’nın 101 ve 103 ncü maddesindeki
düzenlemelere göre, kapatmaya konu eylemlerin “sadece işlenmiş” olması
yeterli olup, bu eylemlerin hükmen sabit olması koşulu da aranmamaktadır.
Bu nedenle kapatmaya konu eylemler hakkında açılmış ve mahkümiyetle
sonuçlanmış davaların bulunmaması sonuca etkili değildir.
C- LAİKLİĞE AYKIRI EYLEMLERİN ODAĞI
OLMAK DURUMUNDA SİYASİ PARTİ KAPATMA NEDENLERİNİN İRDELENMESİ
1- Kapatma nedeninin hukuksal yönden
irdelenmesi
Kısaca “laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna
gelmek” olarak isimlendiren kapatma nedeni, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin
altıncı fıkrası yoluyla, 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında düzenlenmiş
bulunmaktadır.
Ancak siyasi parti kapatma nedenlerinden birisi
olan “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak” olgusunun anayasal ve yasal
düzenlemelerden hareketle değerlendirilmesine geçmeden önce laiklikten ne
anlaşılması gerektiği, bu ilkenin Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi
kararlarında ne şekilde yer aldığı hususlarında açıklama yapılmasında fayda
bulunmaktadır.
Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın
öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının,
uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin
temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce
tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Lâiklik, toplumların düşünsel
ve örgütsel evrimlerinin son aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye,
özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş
düzenleyicisidir. İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye
kişiliğini geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla
siyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü
sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine
dayalı toplumlarda, siyasal örgütlenme ve düzenlemeler de dinsel
niteliklidir. Lâik düzende ise din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim
aracı olmaktan çıkarılır, gerçek ve saygın yerinde tutularak kişilerin
vicdanlarına bırakılır. Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de
(inanç ve ibadet çerçevesinde) kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş
demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Bu bağlamda; laik devlet
düzeninde kamusal düzenlemelerin kaynağı dinî kurallar olamaz ve bu
düzenlemelerin dinî kurallara göre yapılması düşünülemez.
Demokratik ve lâik devlet, bireyler arasında
inançlarına göre ayırım gözetemez. Herkes, dinini seçmekte, inançlarını
açıklamakta, din ve vicdan özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik
bir toplumda, Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı
yurttaşların yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde, gerçek
vicdan özgürlüğünden söz edilebilmesi, lâikliğin bu özgürlüğün de güvencesi
olduğunu göstermektedir. Ayrıca devletin, her dinin mensuplarının kendi
dinsel kurallarına tabi olarak yönetilmesini benimsemesi, çok hukukluğunun
geçerlilik kazanması anlamındadır. Bu durum ise, devleti dışlayıcıdır ve
dinler yönünden de ayrımcılık yaratmaktadır.
Laik düzende, devlet dinlere karşı tarafsız olup,
devletin tarafsızlığı dinsel özgürlüklerin sınırsızlığı anlamında değildir.
Devlet, hak ve özgürlüklerin korunması yönünden bu alanda düzenlemeler
yapabilir ve sınırlamalar öngörebilir. Ancak bu sınırlamalar yapılırken
kuşkusuz, bir dinin korunması ya da baskılanması amaçlanmaz; demokratik
toplum gereklerine göre hareket edilir.
Türkiye’de lâiklik ilkesinin uygulanması, kimi
batılı ülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin,
her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden
esinlenmesi ve buna göre değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya
çıkarması doğaldır. İslâm ve Hıristiyan dinlerinin farklı özellikleri
gereği, ülkemizde ve batı ülkelerindeki uygulamalar farklı olmuştur. Kaldı
ki, aynı dinî benimseyen batı ülkelerinde de lâiklik anlayışı ayrılıklar
göstermiş, değişik ülkelerde ayrı ayrı yorumlandığı gibi aynı ülkede farklı
dönemlerde, kimi kesimlerce kendi anlayışları ve siyasal tercihleri
doğrultusunda değişik biçimde yorumlanabilmiştir. Yalnızca felsefi bir
kavram olmayıp yasalarla yaşama geçirilerek hukuksal bir değer kazanan
lâiklik, uygulandığı ülkelerin, dinsel, sosyal ve siyasal koşullarından etkilenmektedir.
Tarihsel gelişiminin farklılığı nedeniyle Türkiye için ayrı bir özellik
taşıyan lâiklik, Anayasa ile benimsenen ve korunan bir ilkedir.
Bu bağlamda Türkiye’deki siyasal İslamı esas alan
partiler ile Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat Partiler arasında hiçbir
benzerlik bulunmamaktadır. Türkiye’de siyasal İslam, yalnızca kişi ile
Tanrı arasındaki alanla sınırlı kalmayarak, devlet ve toplum kurallarını da
düzenleme iddiasındadır. Siyasal İslam7ın temel düsturu şeriattır. İslam
şeriatı kişinin inanç dünyasına ilişkin kurallar kadar dünyevi yaşamını ve
bunun ötesinde devlet ve toplum yaşamını da düzenleyen, bu kuralları Tanrı
buyruğu olarak kabul edip değiştirilmesi bir yana tartışılmasını bile
yasaklayan kurallar bütünüdür. Bu nedenle siyasal İslam ve onun anayasası
niteliğindeki şeriat demokratik değil, totaliterdir. Siyasal İslam demokrasiyi
bir araç, şeriatı da bir amaç edindiği için demokrasinin kendisini korumaya
ilişkin kural ve kurumlarının takibinden kurtulmak için kaynağını da yine
şeriat düzeninden alan takiyye yöntemini kullanmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ve çağdaş demokrasilerin en
önemli yapı taşlarından olan lâiklik ilkesi ile devletin akla ve bilim
kurallarına göre kurumsallaşması amaçlanmıştır. Laik devlet, ilkelerine,
hükümet icraat ve prensiplerini, kanun ve nizamlarını dini kayıt ve
düşüncelerle bağlı olmayarak doğrudan doğruya bilimin verilerinden
yararlanarak, kişi ve toplum gereksinmelerini göz önünde bulundurarak
oluşturur. Dini kurallar Devlet yönetim ve prensiplerinden tamamen ayrılır
ve kişilerin vicdanlarında yerini bulur. Karşılıklı saygı, hoşgörü ve
anlayışa katkıda bulunan lâiklik, ulusal birliğin de temelini
oluşturmuştur. Batı aydınlamasının da temeli olan lâikliğin, insana, dine
saygısı, dinî kendi yerinde tutan anlayışı, aklın ve bilimin öncülüğünde
çağdaşlaşmayı gerçekleştirmiştir. Oysa tarih, dini kural ve prensiplerle
yönetilen hiçbir ülkede demokrasinin ve tüm insanlığın ortak kazanımları
olan temel hak ve özgürlüklerin yaşama geçirildiğine tanıklık etmemiştir.
Demokrasinin ve çağdaşlığın temeli olan demokratik ve laik Cumhuriyet
sayesinde Türk insanı ümmetten ulusa, kulluktan yurttaşlığa, geçebilmiştir.
Lâiklik ilkesinin kabulüyle, dogmatizmin katı ve
değişmez kalıpları yerine akla ve bilime dayanan değerler geçmiş, dinsel
duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz yerini almıştır. Değişik inançlara
sahip olanlar, inançlarına sağlanan güvence sayesinde birlikte yaşama
gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven
duymuşlardır. Böylece, iç barış sağlanarak vatandaşlar, ulus bilinciyle,
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Ulusu’nun bireyleri olmuşlardır. Hukuk
devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, gücünü lâiklikten almış, milliyetçilik
ilkesi lâiklikle tamamlanmış, Türk Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır.
Anayasa’da da bu ilkenin değiştirilemeyeceği öngörülmüştür. Lâiklik, devlet
etkinliklerinde dinin, bilimin yerine geçmesini önleyerek çağdaşlaşmayı
hızlandırmıştır.
Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı
tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün, demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin yol
açtığı zararlar lâiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu lâiklik ilkesiyle
açılmış, bağımsız bir hukuk kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur. Demokrasiye
geçişin de aracı olan lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir. Lâik
devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal
düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler, dinsel
gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden yararlanılarak kişi ve
toplum gereksinimlerine göre yapılır1.
Laiklik ilkesi; 5 Şubat 1937 tarih ve 2115 sayılı
Yasa ile Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri arasında yer almıştır. Laik
devlet ilkesinin cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer verilmesine
1961 ve 1982 Anayasalarında devam edilmiş ve her iki Anayasa laiklik
ilkesini sıkı bir korumaya almıştır.
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel
özelliğidir. Devlet düzenini yansıtan anayasa ve dolayısıyla hukuk düzeni, laiklik
ilkesine göre biçimlenmiştir. Bu durum, Anayasa’nın başlangıç bölümünde ve
birçok maddesinde ifade edilmiştir.
1982 Anayasa’sının, Başlangıç kısmının 7.
paragrafında: “Hiçbir faaliyetin Türk
milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği
esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği,
ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği
ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine
ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ifadesine yer verilerek,
laiklik ilkesinin, anayasanın dayandığı temel değer ve prensiplerden biri
olduğu ilan edilmiş, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya
karıştırılamayacağı belirtilmiştir.
Anayasanın 176. maddesi göre, Anayasa metnine dâhil
olan ve uygulanabilirlik açısından diğer maddelerden bir farkı bulunmayan
Başlangıç bölümü Anayasa Mahkemesinin ifadesiyle “Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içermekle Anayasa
maddelerinin amacını ve yönünü belirleyen bir kaynak”tır.2
Laiklik ilkesi, Anayasa’nın 4. maddesine göre “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif
edilemez” vasfa sahip 2. maddede Cumhuriyetin nitelikleri arasında da
sayılmıştır.
Anayasanın 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet
anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal
bir hukuk Devletidir.” hükmüne yer verilmiştir.
Ancak Başlangıç Kısım 7. paragraf dikkate
alındığında laikliğin sadece cumhuriyetin niteliklerinden biri olmanın
ötesinde cumhuriyetin temeli olduğu anlaşılır.
Laiklik 2. maddenin gerekçesinde şöyle
açıklanmaktadır “Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe
sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.”
Görülüyor ki gerekçede vurgu yapılan laikliğin “dinsizlik” olarak
yorumlanamayacağı, başka bir ifadeyle laikliğin toplumsal ilişkilerin
manevi değerlerden soyutlanmasını gerektirmediğidir.
Anayasanın 6. maddesinde yer alan “Egemenlik,
kayıtsız şartsız Milletindir.”,”Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette
hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ
kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” hükümleriyle
egemenliğin ilahi değil beşeri bir iradeden kaynaklandığını ifade edilerek
laikliğe vurgu yapılmaktadır. Yasama yetkisi, Ulus adına TBMM’nin olup;
yürütme yetki ve görevi ise Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılarak
yerine getirilir. Bu anlamda, Ulus devlette, kaynağını bizatihi dinden alan
bir yetki kullanılamaz ve böyle bir görev yerine getirilemez.
Laikliğin bir başka gerekliliği olan eşitlik ilkesi
Anayasa 10. maddede şöyle ifade edilmiştir: “ Herkes, dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Hiçbir kişiye, aileye, zümreye
veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”
11 nci maddede Anayasa hükümlerinin herkesi
bağladığı, 12. maddede ise temel hak ve özgürlüklerin kişinin topluma,
ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da içerdiği hükme
bağlanmıştır.
Anayasa’nın 13 ncü maddesine göre, temel haklar da
sınırlama yapılırken, bu sınırlamalar demokratik toplum düzeninin ve laik
Cumhuriyetin gereklerine ve de ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Anayasa 14. madde 1. fıkrasında yer alan “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden
hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve
insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı
amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.” hükmü ile temel hak ve
özgürlüklerin kötüye kullanılmasının hiçbir koşulda koruma göremeyeceği, bu
yolla laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlere girişilemeyeceği
öngörülmüştür.
Anayasanın “Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24.
maddesi 1. fıkrasında “Herkes,
vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” cümlesiyle din ve
vicdan özgürlüğü tanınmış, ikinci fıkrada “14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini âyin
ve törenler serbesttir” ifadesiyle dinin uygulama kısmına bir sınırlama
getirilmiştir. Maddenin 3. fıkrasında “Kimse,
ibadete, dini âyin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini
açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve
suçlanamaz.” denilerek dini inanç ve kanaat özgürlüğü düzenlenmiştir.
Maddenin 5. fıkrasında ise “Kimse,
Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de
olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz
sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını
yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”
hükmü öngörülerek dinin ve dini duyguların siyasi amaçlara alet edilmesi
yasaklanmıştır. Bu yasakla amaçlanan; dinin ve din duygularının şahsi veya
siyasi nüfuz elde etmek amacıyla dinin aldatma aracı haline getirilmesinin
önlenmesidir.
Anayasa’nın 26 ncı maddesinde düzenlenen düşünce
özgürlüğü ile 34 ncü maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü
düzenleme hakkı da, başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla
yasayla sınırlanabilmektedir. Bu bağlamda laik düzenin ortadan
kaldırılmasına dayalı olarak başkalarının hak ve özgürlüklerini korumaya
dayanarak, yasayla bu özgürlükle sınırlanabilecektir.
Anayasa’nın 42 nci maddesi uyarınca, eğitim ve
öğretim Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim
esaslarına göre yerine getirilebilir ve eğitim ve öğretim özgürlüğü
Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.
Anayasanın 58 nci maddesinde gençlerin pozitif
bilim ve Atatürk ilke ve devrimleri çerçevesinde yetiştirileceği, 130 ncu
maddesinde ise yükseköğretimde çağdaş eğitim ve öğretim esaslarına dayanan
bir düzen içerisinde bilimsel ilkelere uygun olarak eğitim, öğretim ve
araştırmalar yapılabileceği öngörülmüştür.
Anayasanın 174. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin
laiklik niteliğini koruma amacını güden devrim yasalarının hükümlerinin,
Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanmayacağı
belirtilmiştir.
1961 Anayasası’nın 153. maddesi, 1982 Anayasası’na
174. madde olarak alınmış, ayrıca 1982 Anayasası’nın Başlangıcıyla kimi
maddelerinde açıkça yer verilerek laiklik anlayışı benimsenmiştir. Bu
nedenle Anayasa Mahkemesi gerek 1961 Anayasası gerekse 1982 Anayasası
döneminde birçok kararında ayrıntılarıyla açıkladığı laiklik ilkesinin
anayasal düzenin temeli ve Anayasa’da benimsenmiş bütün temel ilkelere
egemen bir düşünce olduğunu belirtmiş, laikliğin koruması yönünde son
derece hassas davranmıştır.3
Kararlarda ilk göze çarpan unsur batı dünyasından
alınan laiklik kavramının Türkiye’de farklı bir anlam taşıması bu nedenle
farklı bir uygulama şeklinin gerekliliğidir. Uygulama farklılığı ülkelerin
içinde bulundukları özgün şartlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında
laikliğin önemi, modern devlet yaratma sürecinde laikliğin rolü ya da İslam
dininin öznel yapısı ile gerekçelendirilmiştir;
“Her şeyden önce şurasını belirtilmelidir ki,
laiklik ilkesi din ve Devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle,
her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesinin oluşturduğu koşullar
arasındaki ayrılıkların, laiklik anlayışında da ortaya ayrımlar çıkarması
zorunlu bir sonuçtur.”4
“Türkiye’de laiklik ilkesinin uygulanması,
rejimleri değişik kimi batılı ülkelerdeki laiklik uygulamalarından farklıdır.
Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin
özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da
uyumsuzlukların laiklik anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve
uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır.”5
“İslamlık bireylerin yalnız vicdanlarına ilişkin
olan dinî inanç bölümünü düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda bütün toplum
ilişkilerini, devlet faaliyetlerini ve hukuku da tanzim etmiştir”6
Anayasa Mahkemesi değişik kararlarında tekrar
ettiği laiklik anlayışını şöyle açıklamaktadır:7
1- Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen
olmaması,
2- Dinin, bireyin manevi yaşamına ilişkin olan dini
inanç bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük
tanınarak dinlerin anayasal güvence altına alınması,
3- Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal
yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini,
güvenliğini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin
kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,
4- Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu
sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler konusunda devlete denetim yetkisi
tanınması.
Görülüyor ki Anayasa Mahkemesi din ile devletin
birbirinden ayrılmasını laikliğin gereği saymıştır: “Hukuki yönden, klasik
anlamda laiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına
gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine
karışmaması biçimindedir. ...”8
“Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı
tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz.”9
“Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din,
devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz” “… sınırsız, denetimsiz bir
din hürriyeti ve bağımsız bir dini örgütlenme anlayışının ülkemiz için pek
ağır tehlikelerle yüklü olduğu uzak ve yayın tarihi tecrübelerle
anlaşılmıştır. Bu nedenlerle Anayasakoyucu, mabedin ve din işleriyle
uğraşan kimselerin özerkliği veya bağımsızlığı biçiminde sınırsız ve Devlet
denetimi dışında kalan bir din hürriyeti anlayışının Anayasa’da kabul
edilen laiklik düzeni ve ilkelerine uygun görmemiştir”10
Temel hak ve özgürlükler açısından konuya
yaklaştığımızda Anayasa Mahkemesi’nin, devlet yönetiminde din kurallarından
esinlenilmemesi gerektiği biçimindeki en geniş laiklik anlayışına bağlı
kaldığını görüyoruz:
“laik devlette, kutsal din duyguları politikaya,
dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür
düzenlemeler, dinsel gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden
yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göre yapılır.... Dinsel
kurallardan arındırılmış, akla ve bilime dayanan, dinsel inancı kişilerin
vicdanlarına bırakan laik devlette, hukuk düzeninin dinsel gereklerle
sağlanıp sürdürülmesi benimsenemez.... Yasalar dine dayanamaz ve
bağlanamaz. Yasalar ilkelerini dinden değil, yaşamdan ve hukuktan
almazlarsa hukuk devleti niteliği zedelenir. Yasalar dinsel temele
oturtulamaz.”11
“Anayasa’daki laiklik ilkesine ... karşı eylemlerin
demokratik bir hak olduğu savunulamaz. anayasal ayrıcalığa sahip laiklik
ilkesi, demokrasiye aykırı olmadığı gibi tüm hak ve özgürlüklerin de bu
temel ilke ele alınarak değerlendirilmesi zorunludur.... laiklik ilkesine
özel bir önem ve üstünlük tanıyan Anayasa, özgürlüklere karşı laiklik
ilkesini özenle korumayı amaçlamış ve bu ilkenin özgürlüklere
kıydırılmasına olanak tanımamıştır.”12
“Türk Ulusu’nun yücelmesi bakımından laikliğin
Anayasa’da öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasa’da
benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek
ortaya konulmuştur.” 13
“… laiklik karşıtı beyan ve davranışlarıyla,
demokratik hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldıracak olan şeriat
düzeninin getirilmesi için araç olarak kullandıkları anlaşılmıştır. Bu tür
davranışların, . . .korunmaları olanaksızdır” 14
Bu tavır laiklikle Cumhuriyet’in diğer nitelikleri
arasında ilişki kuran Mahkeme kararlarında açıkça görülmektedir.
“Demokratik düzen, dinsel gerekleri egemen kılmayı
amaçlayan şeriat düzeninin karşıtıdır. Dinsel gereklere yönetimde ağırlık
veren bir düzenleme demokratik olamaz. Demokratik devlet ancak laik
devlettir” 15
“Hukuk Devleti, hukukun üstünlüğü ilkesi gücünü
laiklikten almış, milliyetçilik ilkesi laiklikle tamamlanmış, Türk Devrimi
laiklikle anlam kazanmıştır.” 16
“Laikliğin, Türk Devrimi’nin, Cumhuriyetin özü ve
ulusal yaşamın temeli olduğu bir gerçektir.” 17
“Gerçekte laiklik din-devlet işleri ayrılığı
biçiminde daraltılamaz. Boyutları daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık,
özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca
yaşama yöntemidir, insanlık idealidir.” 18
“Laiklik, orta çağ dogmatizmini yıkarak aklın
öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını,
uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin
temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce
tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir” 19
“Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve
gerekler değil, akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki
yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur. Kişinin iç inanç dünyasının
düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde söz sahibi ve çağdaş değerlerle,
hukukun yerine geçerek yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması
düşünülemez.” 20
“Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi’nin
kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle
yargılardan uzak kalmasını amaçlar” 21
Bu açıklamalardan sonra, “laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olmak” olgusunun anayasal ve yasal düzenlemelerden
hareketle değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına
göre “siyasi partilerin tüzük ve
programları ile eylemleri, … insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti
ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine
aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik
edemez.” Belirtilen bu kurallara aykırı eylemlerin odağı durumuna
gelmek kapatma nedenidir.
Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddelerine göre,
siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarından olup,
çalışmaları ve faaliyetleri demokrasi esaslarına aykırı olamaz.
Anayasa
ile kastedilen demokrasi, kuşkusuz çoğulcu ve laik demokrasidir. Anayasa ve
yasaların Atatürk’e, Atatürk ilke ve devrimlerine, Atatürk milliyetçiliğine
özel önem vermesi ise, konumuz yönünden kuşkusuz Atatürk’ün bir İslam
toplumunda ilk kez şeri düzeni ortadan kaldırıp laik hukuk düzenine dayalı
Ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve simgesi olmasıdır.
Laikliğe aykırılığın odaklığı irdelenirken, Atatürk’e yönelik saldırı ve
eylemler özellikle bu yönüyle ele alınmalıdır.
SPY’da
laikliğin korunmasına özel önem vererek bu konuda düzenlemeler getirmiştir.
Buna
ilişkin olarak :
Yasanın 3
üncü maddesinde siyasi partilerin çağdaş medeniyet düzeyine ulaşmayı amaç
edinmeleri hükme bağlanmış, 4 ncü maddesinde ise demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmezi olan siyasi partilerin, Atatürk ilke ve devrimlerine ve
Anayasa’daki demokrasi esaslarına bağlı olarak çalışmaları gerektiği
belirtilmiştir.
SPY’nın
78 nci maddesi uyarınca siyasi partiler, Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan
şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen
esaslarını; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun
ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle
kullanılabileceği esasını; hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan
almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü değiştirmek; Türk
Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve
hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya
sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni
kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar,
başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler. Yine bu maddeye göre,
bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat
esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar. Herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik
faaliyette bulunamazlar. Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak
ve hürriyetleri yok etmeye yörelik bir faaliyette bulunma hakkını verir
şekilde yorumlayamazlar.
SPY’nın
81 nci maddesine göre dini kültür veya mezhep farklılığına dayalı
azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri gibi; 83 ncü madde hükmü
gereğince felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin herkesin yasa
önünde eşit olduklarına aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar.
Siyasi
partiler SPY’nın 84 ncü ila 89 ncu maddeleri uyarınca; Türkiye
Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacı güden devrim yasalarına
aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar. Türk Ulusu’nun
Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün şahsiyet ve
faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını
güdemez ve buna yol açabilecek davranış ve faaliyetlerde bulunamazlar.
Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin
yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.
Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini,
kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla
veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı
veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun
propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar. Siyasi
partiler, herhangi bir şekilde dini tören ve ayin tertipleyemez veya parti
sıfatıyla bu gibi tören ve ayinlere katılamazlar. Dini bayramlar, ayinleri
ve cenaze törenlerini parti gösterilerine ve propagandalarına vesile yapamazlar.
Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti yönünden olmazsa
olmaz değer taşıyan laiklik ilkesini korumak amacıyla getirilen
düzenlemelere, siyasi partiler uymak; hatta laikliği pekiştirici iş ve
işlemlerde bulunmak durumundadırlar. Bu cümleden olarak; siyasi partilerin
Anayasa’da tarif edilen laiklik ilkesinin içeriğini boşaltmaya,
değiştirmeye yönelik düşünce açıklamaları, insan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine, ulus egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkesine aykırı eylemlerde bulunmaları, yine herhangi bir tür
diktatörlüğü/totalitarizmi savunarak, bu çerçevede suç işlenmesini
özendirmeleri de temel de laikliğe aykırılık oluşturmaktadır. Şöyle ki,
laiklik ilkesi, çoğulcu demokratik düzenin olmazsa olmaz koşuludur. Çoğulcu
demokrasi de ise, egemenliğin kaynağı Tanrı değil, Ulustur. Çoğulcu demokrasi,
insan haklarını ve eşitlik ilkesini koruyan ve içselleştiren bir hukuk
devletinin varlığını da gerektirir. Şeriat, din egemenliği ve totalitarizm
boyutu nedeniyle, ayrıca buna ulaşmak için mevcut düzene aykırı ve suç
teşkil eden eylemlerin işlenmesi de bu çerçevede değerlendirilmektedir. Bu
konuların biri, bir kaçı ya da hepsine aykırı eylemlerin odağı olmak,
sonuçta laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak anlamındadır.
Bir siyasi partinin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı olması ise, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve SPY’nın
101 nci maddesi gereğince, kapatma nedenidir. Tarihi deneyimleri nedeniyle
laiklik ilkesi, Türkiye için çok özel bir öneme sahiptir ve bu konuda
Türkiye’nin takdir hakkı da geniştir. Takdir hakkının genişliği, temel hak
ve özgürlükler alanındaki sınırlamaların en dar anlamıyla yorumlanması
gerektiği yolundaki İHAM görüşüne aykırılık oluşturmamaktadır. Bu nedenden
dolayı bir siyasi partinin kapatılması, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci
fıkrası kapsamındaki yasal amaçlara uygundur. Laiklik kavramı, Avrupa kamu
düzeni içerisinde de koruma görmektedir. Bu bağlamda şeriat ta Avrupa kamu
düzeniyle bağdaşmamaktadır(RP/Türkiye Kararı). Avrupa kamu düzeni
içerisinde yer alan Türkiye yönünden, açıklanan kapatma nedeni, hem bu
bütünün parçası olmasının, hem de ayrıca kendi hukuk düzeninin bir
gereğidir.
2- Kapatma yaptırımına konu eylemler
ve siyasi partiye isnat edilebilirliği
Bir siyasi partinin, laikliğe aykırı eylemlerin
odağı durumuna gelmesi ve bu nedenle kapatılabilmesi için, bu eylemlerin,
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve SPY’nın 103 ncü maddesine
göre;
- Bu eylemlerin, o partinin üyelerince yoğun bir
biçimde işlenmesi ve bu durumun da, o partinin büyük kongre veya genel
başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet
Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya
açıkça benimsenmesi,
- Ya da bu eylemlerin, doğrudan doğruya anılan
parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi, gerekmektedir.
Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren
eylemlerin, aleniyet kazanmış, belli bir konuyu ihtiva etmesi yeterli olup,
ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmiş ve bu konudaki
davaların da mahkumiyetle sonuçlanmış olması gerekmemektedir. Ancak eylem
aynı zamanda ceza hukuku kapsamında suç olarak düzenlenmiş ise, bu konuda
ceza mahkemesindeki davaların sonuçlanmasını beklemeye gerek
bulunmamaktadır. Ceza mahkemesinde sonuçlanarak kesinleşen davalarda
verilen kararlar ise, sadece eylemin kesin olarak işlenmemiş olduğu veya
işlenmiş olduğu yönündeki tespitler yönünden bağlayıcıdır.
Siyasi partiler, demokratik bir rejimde hak ve
özgürlüklerden en çok yararlanması gereken örgütlerdir. Bu durum siyasi
partiler için daha geniş bir faaliyet alanını ortaya çıkarmaktadır. Geniş
faaliyet alanının bulunması demek ise, siyasi partilerin eylemleri için
farklı bir değerlendirme yapılmasını gerektirmektedir.
Siyasi partinin geniş hareket sahasının bulunması,
ona isnat edilen eylem aynı zamanda suç teşkil ediyorsa, toplum ve hukuk
düzeni yönünden kınanan bu davranışın, siyasi parti yönünden kınanmayarak
hukuka uygun değerlendirilmesini gerektirmez. Ancak toplum ve hukuk düzeni
tarafından açıkça kınanmayan ve suç olarak düzenlenmeyen davranış ve
eylemlerin, daha çok hak ve özgürlüklere sahip olan siyasi partiler
yönünden kapatma davasına konu edilebilmesi, çok özel ve sınırlı durumlarda
söz konusudur ki, bunlar da Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına
ve İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasına uygun nitelikteki, yoğunluk
ve kararlılıkla işlenen eylemlerdir.
Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem, bu
eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak
yoluyla işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı
sonuçları gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir.
Eylemin suç olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması
sonucunu doğurmaz.
Kaldı ki Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrasına dayanan ve bu fıkrayı açıklayarak siyasi partiler hakkındaki
yasaklamaları sıralayan SPY’nın 78 nci ila 89 ncu maddeleri arasındaki
düzenlemelere aykırılık, SPY’nın 117 nci maddesinde suç olarak ta
öngörülmüştür. Siyasi partiye isnat edilen eylem hakkında, ceza davasının
veya soruşturmasının açılmamış veya dokunulmazlık gibi yasal engeller
nedeniyle açılamamış olması da, sonuca etkili değildir.
Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği
tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre
geçse de, bu eylemlere, “odaklığın” ortaya konulması yönünden iddianamede
dayanılması olasıdır.
İHAS irdelenirken, siyasi parti kapatma yaptırımı
ile ilgili olarak eylemlerin niteliği ve isnat edilebilirliği konusunda
açıklanan durumlar, burada da geçerlidir.
Siyasi partinin genel merkez organlarının (SPY md
13), il ve ilçe teşkilatlarının (SPY md 19, 20), TBMM grup genel kurulu ve
grup yönetim kurulunun (SPY md 24, 25), üyelerinin (SPY md 12) eylemleri; o
siyasi partinin, yasa, anayasa ve İHAS tarafından korunmayan, hedeflediği
amaç veya siyasi projeyi gerçekleştirmek, kolaylaştırmak, altyapı
hazırlamak veya bunları ifadeye yönelik ise, siyasi partiye isnat
edilebilecektir. Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki, partiyi
temsil eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin, partinin
değil kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça, bu söylem ve eylemler
de partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi sorumluluktan
kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen eylem ve
söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da, kuşkusuz
siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.
Yine eylem ve söylemlerin özellikle bir iktidar
partisi yönünden somutlaşması yani sonuçlarının ortaya çıkması
gerekmemektedir. Yasama organında çoğunluğa sahip bir siyasi partinin, bu
eylem ve söylemleri her an için gerçekleştirebilecek konumda olması
karşısında, bu eylem ve söylemlerin gerçekleşebilir olması karşısında,
soyut olarak varlığı dahi, kapatma yaptırımına dayanak olabilecektir.
Ancak özellik arzeden aşağıdaki konuların da
açıklanması gerekmektedir.
Bir siyasi parti üyesi olup, yerel yönetimlerde
görev alanların eylemleri de, o siyasi partinin hedeflediği siyasi projeyi
gerçekleştirmek veya ifade etmek amacına yönelikse, siyasi partiye isnat
edilebilir.
İktidarda bulunan bir siyasi parti, kuşkusuz kendi
kadrolarını da, (bir örnek olarak bakan düzeyinde) devlet birimlerine
taşımaktadır. Bu noktada, siyasi parti mensuplarına organik anlamda yakın
planda çalışan, böylece siyasi partililerle yakın ve/veya yoğun ilişkide
bulunan kamu görevlilerinin eylemlerinin, siyasi partiye isnat edilebilir olup
olmadığının açıklanması gerekmektedir.
Devletin idare mekanizması, söz konusu görevlinin
bulunduğu makamın ışığında, ancak dar bir yoruma tabi tutulmalıdır
(Vogt/Almanya Kararı). Bu bağlamda, devlet birimlerinde siyasi parti
mensuplarına yakın planda çalışan (müsteşar, genel müdür gibi) kişilerin
eylemleri, siyasi partinin amaçlarını ifadeye yönelikse, bu eylemler o
birim üstü parti mensuplarınca ve ayrıca/dolayısıyla siyasi parti
organlarınca zımnen veya açıkça benimseniyorsa, bunlarda siyasi partiye isnat
edilebilecektir. Çünkü, siyasi partinin özellikle iktidardaki siyasi
partinin amaçladığı modeli oluşturmak adına, bir bütünlük içerisinde ve bir
bütünün parçalarını oluşturmak adına bu eylemler gerçekleştirilmektedir.
Dolayısıyla devlet kadrolarında yer alan anılan görevlilerin belirtilen
eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve bunun bir gereği olarak
ortaya çıktığından, biçimlendiğinden, siyasi partiye isnat edilebilecektir.
Bu bağlamda halen Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekilli
olan eski Başbakanlık Müsteşarı’nın konumu nedeniyle anılan kişinin iş ve
işlemleri, ayrıca önem taşımaktadır. Bürokrasinin en tepesindeki bu kişinin
de etkisiyle yapılanan kadrolarda, iktidar partisinin eylem ve söylemleri
gerçekleştiriliyor veya dile getiriliyorsa, siyasi partinin kendisini
sorumlu kılmamak adına, devlet mekanizması gereğince yakın ilişkide
bulunduğu bu kadrolardaki kişilerin, siyasi parti tarafından da benimsenen
iş ve işlemleri, tartışmasız olarak siyasi partiye eylem olarak isnat
edilebilecektir.
Yine TBMM Başkanı ve Başkanvekillerinin de
konumları itibarıyla, eylemlerinin mensubu oldukları siyasi partiye isnat
edilebilirliği önem taşımaktadır. Anayasa’nın 94 ncü maddesinin altıncı
fıkrasına ve SPY’nın 24 ncü maddesinin ikinci fıkrasına göre, “TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri, üyesi
bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki
faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis
tartışmalarına katılamazlar; Başkanı ve oturumu yöneten Başkanvekili oy
kullanamazlar.” Ancak TBMM Başkanı ve Başkanvekillerine yönelik bu
düzenleme, Başkan ve Başkanvekillerinin hiçbir eyleminin siyasi partiye
isnat edilemeyeceği sonucunu doğurmamaktadır. Eğer Başkan ve
Başkanvekillerinin eylemleri, açıkça bu kuralı da ihlal ederek, mensubu
oldukları siyasi partinin eylem ve söylemiyle örtüşüyor ve bu kişiler,
siyasi partinin gerçekleştirmek istediği projeyi ifade ve bu projeye destek
anlamında diğer parti mensupları gibi hareket ediyorlar ise, siyasi parti
tarafından kabul gören bu eylemler de siyasi partiye isnat edilebilecektir.
Diğer taraftan parti üyeliğinden ayrılanların fiil
ve söylemleri de partiye isnat edilebilir. Bu anlamda Abdullah Gül’ün,
parti kurucu üyesi, başbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı
olarak eylem ve beyanları da partiye yüklenebilecektir.
Bir iktidar partisi yönünden, hükümetin icraatları,
siyasi parti söylemiyle biçimlendiğinden, bu bağlamdaki iş ve işlemler de
siyasi partinin eylemi olarak, o siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu
bağlamda, yasa tasarıları, eğer siyasi partinin kapatmaya konu olan
eylemlerinin yöneldiği amacı gerçekleştirmeye veya kolaylaştırmaya
yönelikse, bu tasarılar da siyasi parti eylemi olarak o siyasi partiye
isnat edilebilecektir. İHAM kararlarında da açıklandığı üzere, TBMM’nde
çoğunluğu oluşturan siyasi parti için, bu tasarıların eylem olarak
isnadiyeti için, yasalaştırılmalarını beklemek zorunluluğu bulunmamaktadır.
Çünkü bu eylemlerin yasalaşması yani somuta indirgenmesi, yasama organın da
çoğunluğa sahip bir iktidar partisi yönünden her an için olasıdır. İsnat
edilebilen eylem niteliğindeki bu tasarıların yasalaşması da, eylemin
yasama organı işlemi niteliğine geldiğinden bahisle, siyasi partiye
isnadiyeti ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, siyasi partinin eylemini
sürdürmesi niteliğindedir (RP/Türkiye Kararı).
Bu bağlamda, o siyasi partiye mensup
milletvekilleri tarafından sunulan yasa teklifleri de, siyasi partinin kapatma
yaptırımına konu olan siyasi projesiyle veya eylemleriyle örtüşüyorsa, yasama
organın da çoğunluğu oluşturan bir siyasi partiye, bu tekliflerin
yasalaşmalarını beklemeden isnat edilebilecektir.
Anayasa’nın 83 ncü maddesinin birinci fıkrası, yasa
tasarısı veya yasa teklifleri hatta yasa olarak ortaya çıkan bu eylemler
nedeniyle siyasi partinin sorumlu tutulmasını bertaraf etmemektedir.
Bireysel anlamda mutlak dokunulmazlık yaratan madde kapsamındaki eylemler,
siyasi parti yönünden bu maddenin koruma alanında kalmamaktadır (RP/Türkiye
Kararı)
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan
eylem veya söylemler nedeniyle ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve
haklarında disiplin soruşturmasının başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin
o siyasi parti tarafından benimsendiği anlamındadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla açıkça örtüşen
eylem ve söylemler nedeniyle siyasi partinin bu eylem veya söylem
sahiplerini eleştirmesi veya haklarında soruşturma yapması, sadece partinin
kendisini bu eylemlerden sorumlu kılmamak amacına yönelik olduğunda, bu
eylem ve söylemler de siyasi partiye isnat edilebilecektir. Göstermelik
olarak başlatılan, sonuçsuz kalan veya öngörülenden daha az yaptırımla
sonuçlanan soruşturmalar da, o siyasi partiyi sorumluluktan
kurtarmamaktadır.
D-
DAVALI SİYASİ PARTİ HAKKINDAKİ İSTEMİN İRDELENMESİ:
1-
Adalet ve Kalkınma Partisi
Davalı siyasi parti, gerekli bildirim ve
belgeleri 14.08.2001 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na vererek 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasası’nın 8 inci maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır.
Tüzel kişilik kazanmasından sonra 03 Kasım
2002 ve 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel seçimleri sonucunda Parlamento
çoğunluğunu elde ederek tek başına iktidar olmuştur.
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı
Recep Tayyip Erdoğan, daha önce Refah Partisi’nde siyaset yaparken, bu
parti listesinden beş yıl süre için 1994 İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı seçilmiş, ancak 06.12.1997 tarihinde Siirt”te yaptığı konuşma
nedeniyle halkı din ayrımı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek
suçundan on ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu mahkûmiyeti nedeniyle
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 11 nci maddesi gereğince siyasi parti
kurucusu (veya üyesi) olmasına yasal engel bulunmasına rağmen, Adalet ve
Kalkınma Partisi’nde kurucu üye olmuş ve bilahare partinin genel başkanı
seçilmiştir.
Bu durumun yasal olarak olanaksızlığı
karşısında Başsavcılığımızca 21.8.2001 tarihli başvuru üzerine Yüksek
Mahkemenizce, 09.01.2002 tarih ve 8/9 sayılı kararla adı geçenin parti
kurucu üyesi olamayacağı belirtilerek mevcut aykırılığın giderilmesi
konusunda ihtar kararı verilmiştir. Bu ihtar kararında öngörülen altı aylık
süre içerisinde aykırılık giderilmediğinden, Başsavcılığımızca SPY’nin
02.01.2003 tarih ve 4778 sayılı yasa ile değişiklik yapılmadan önceki 104
ncü maddesi uyarınca adı geçen parti hakkında 23.10.2002 tarihinde kapatma
davası açılmıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi, 27.12.2002
tarih ve 4777 sayılı yasa ile Anayasa’nın 76 ncı maddesinde; 02.01.2003
tarih ve 4778 sayılı yasa ile SPY’nin 8 nci, 11 nci, 104 ncü ve
Milletvekili Seçim Yasası’nın 11 nci maddelerinde değişiklik yapmış, ayrıca
adli sicil kaydından kaynaklanan yasal engeli bertaraf etmek için (veto
edilen 4779 sayılı yasa yerine) 4809 sayılı yasayı da çıkartmıştır.
Yasalardaki ve Anayasa’daki bu değişikliklerle Recep Tayyip Erdoğan
hakkında söz konusu olan mevzuat engelleri ortadan kaldırılmıştır. Açılan
kapatma davasında karar halen açıklanmamış ise de, yasa değişikliği ile bu
davaya konu SPY’nin 104 ncü maddesindeki yaptırım devlet yardımından
yoksunluğa dönüştürülmüştür.
Recep Tayyip Erdoğan, Adalet ve Kalkınma
Partisi kurulmadan önce, laikliğe aykırı eylemlerin odağı oldukları için
Anayasa Mahkemesi’nce 1998 yılında kapatılan Refah Partisi ve 2001 yılında
kapatılan Fazilet Partisi’nde siyaset yapmıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından
18.11.2002 ila 14.3.2003 tarihleri arasında kurulan 58. hükümette Başbakanlık
görevini Abdullah Gül, siyasi yasaklılığının mevzuat değişikliği ile
kalkması sonrasında yapılan ara seçimde milletvekili seçilmesi üzerine
14.3.2003 tarihinde kurulan 59 ncu ve daha sonra kurulan 60.ncı
hükümetlerde ise Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan üstlenmiştir.
Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Mehmet Ali
Şahin, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun ve Zeki Ergezen daha önce Refah Partisi
ve Fazilet Partisi’nde siyaset yapmışlardır. Cemil Çiçek, Mehmet Vecdi
Gönül ise Fazilet Partisi’nde siyaset yapmışlardır.
22. dönemde TBMM Başkanı olan Bülent Arınç
daha önce Refah ve Fazilet Partisi’nde siyaset yapmıştır. TBMM
Başkanvekillerinden İsmail Alptekin daha önce Fazilet Partisi kurucu genel başkanlığı
görevinde bulunmuştur.
Laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle 1997
yılında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü görevinden alınan Beşir Atalay
ise 58 nci ve 59 ncu hükümette Devlet Bakanı, 60 ncı hükümette İçişleri
Bakanı olarak görev almıştır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı olduğu dönemde, aynı belediyenin şirketleri olan İDO Genel
Müdürü Binali Yıldırım Ulaştırma Bakanı, İGDAŞ yönetim kurulu üyesi Mehmet
Hilmi Güler ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, yine aynı belediyenin
Veteriner İşleri Müdürü Mehmet Mehdi Eker Tarım ve Köyişleri Bakanı olarak
görev almışlardır. TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil, Erdoğan’ın belediye
başkanı olduğu dönemde belediyeye bağlı İETT Genel Müdürlüğü görevinde
bulunmuştur
Milletvekilleri, örgütler, yerel yönetimler
ve üyeler bağlamında ise, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde halen siyaset
yapanlardan, geçmişte başka bir siyasi parti ile bağlantısı olanlar esas
alındığında; geçmişte siyaset yapılan partiler sıralamasında Refah Partisi
- Fazilet Partisi ilk sırada yer almaktadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tüzük ve
programı incelendiğinde, soyut metinlerde hedeflenen laiklik karşıtı modele
yönelik hükümlerin yer almadığı görülmektedir. Ancak davalı parti, laiklik
karşıtı eylem ve söylemleriyle yasalara ve Anayasa’ya aykırı olarak tüzük
ve programının ötesine geçmiştir.
2-
Adalet ve Kalkınma Partisinin davaya konu eylemleri
a- Adalet ve Kalkınma Partisi Genel
Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın laiklik ilkesine aykırı eylem
ve demeçleri
1) 2003 yılı Mayıs ayında Malezya’ya yapmış olduğu gezide bu ülkede
yayımlanan News Straits Times adlı gazeteye demeç veren Adalet ve Kalkınma
Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘‘Modern
bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’’
dediği, (Ek.1)
2) Yargıtay Onursal Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın ülkede yaşanan
gelişmeleri ve gidişatı da gözeterek 2003 Yılı Adli Yıl açılış
konuşmasında, “…Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle İslami devlet
kurmak isteyenlerin amaçları aynı…” şeklindeki tespitine, Adalet ve
Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ …Bu bir defa çirkin ve olumsuz bir
yaklaşım, Bir defa özgürlükleri farklı bir noktada olan kişinin özgürlük
alanına kadar o alana giremezsiniz. Siz bir dinin mensubuysanız, farklı bir
dinin mensubunun olduğu alana giremezsiniz. İnancınızın gereği neyse, bu
inanca saygı duymak yönetimlerin görevidir.(…) Kaldı ki, şu anda yaşanan süreçte gerek Türkiye’de, gerek Batı’da,
gerek Dünya’da tamamıyla dinlere saygılı olan bir anlayışın egemen kılınması,
aynı şekilde düşünceye ve örgütlenmeye saygılı yapıların, özgürlüklerin
oluşmasına fırsat verilmesini devamlı olarak imkânını hazırlıyor. Biz
de böyle bir gayretin içindeyiz …” diye beyanda bulunduğu, (Ek.2)
3) Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ’un imam hatip lisesi
mezunlarıyla ilgili askerlerin rahatsızlığını ortaya koymasından sonra,
Üniversitelerarası Kurul üyesi profesörler ve Genelkurmay Başkanı Hilmi
Özkök ile görüşen Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın 16.10.2003 tarihinde yazılı basında yer alan
ifadesinde, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in acil olarak çıkarılmasını
savunduğu imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişini zorlaştıran
katsayı engelini ortadan kaldırması amacıyla YÖK Yasasında yapılacak
değişikliğe ilişkin tasarıyı “acelemiz yok” diyerek geri
çektiklerini bildirdiği, tasarının TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı
Tayyar Altıkulaç tarafından YÖK Yasa taslağı içerisinde değerlendirilmek
üzere alt komisyona gönderildiği, (Ek.3)
4) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 29.05.2004 tarihinde Oxford
Üniversitesinde yaptığı konuşma sonrası verdiği demeçte imam hatip
liselilerin önünü açan YÖK Yasası’nı laikliğe aykırı olduğu gerekçesiyle
veto eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, “Bu okullar çok partili dönemden beri var. Dün laikliğe aykırı
değildiler, bugün niye aykırı oldular? Bunun laiklikle alakası yok”
…”Normal liselerde okutulan birçok ders İHL’de de okutuluyor. Ayrıca din
dersi için de bir yıl fazla okuyorlar. Bu tür bir eğitim almak laikliğe
aykırı mı?” diye söylediği, “Son 5 yılda bu yasağı koymak hangi adalet
duygusuyla bağdaşır?,,” “Sizin için ılımlı İslamcı deniyor. Biz Avrupalılar
bu tanıma şaşırıyoruz. Hem İslamcı hem laik birbiriyle nasıl bağdaşır?”
sorusuna “Ilımlı denilince, ılımlı
olmayanı varmış gibi oluyor. Sadece bir İslam vardır. Önüne bir şey
konulamaz. Bu İslamı zedelemeye yönelik bir tezdir. Laiklik çok farklı bir
konudur. Laik olduğumuz Anayasa’da belirtilmiştir. İnsanlar dini
gereklerini böylece yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana
tanım olarak getirmek yanlış olur. Kişiler laik olmaz.” yanıtını
verdiği, (Ek.4 )
5) RP İstanbul İl Başkanı olarak Ümraniye’de 1994 tarihinde yaptığı
konuşmanın kasedinin Kanal D’de yayınlanması üzerine Adalet ve Kalkınma
Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22.08.2001 tarihli Akşam gazetesinde
yayınlanan açıklamasında, söz konusu konuşmayı günün şartları içinde, üyesi
bulunduğu partinin söylemleri ve disiplini gereği gerçekleştirdiğini ifade
ederek, “Bazıları laikliği din gibi
algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda Müslüman olunamaz. İnsan iki dine
mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik bir sistemdir ve fertlerin değil,
devletin laikliği söz konusudur. Dine mensupluksa ferdi bir tasarruftur. O
manada söyledim.” dediği,
(Ek.5)
6) Christchurch kentinde, “Ulusal
Avrupa Etütleri Merkezi” tarafından düzenlenen konferansa katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Türkiye’de
Türkü vardır, Kürdü vardır, Lazı vardır, Çerkezi vardır, Gürcüsü vardır,
Abhazı vardır, aklınıza ne gelirse. Bizdeki
etnik unsurları birbirine bağlayan önemli bir din bağı vardır. Çünkü
Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman’dır. Bizdeki etnik unsurları birbirinden
ayıran ya da bağlayan bağ, Yugoslavya’daki gibi Hırvat, Boşnak, Sırp gibi
değildir. Yugoslavya’da savaşlar başladığı zaman birbirlerinden boşanmışlardır,
ayrılmışlardır. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunu, Türk
vatandaşın sorunu kadardır, Laz kökenli vatandaşımın sorunu ne kadarsa Kürt
kökenli vatandaşımın sorunu da o kadardır.” şeklindeki beyanlarının
6.12.2005 tarihli basın yayın organlarında yer aldığı, (Ek.6)
7) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Avustralya’nın Sydney Kentini
gezerken, “Herkes kendi kimliğiyle
övünebilir. Bu onun en doğal hakkıdır. Kürt Kürtlüğüyle, Türk Türklüğüyle,
Çerkez Çerkezliğiyle, Laz Lazlığıyla övünebilir. Etnik kimlik anlamında
söylüyorum. Ama bizi üstte birbirimize bağlayan üst kimlik TC
vatandaşlığıdır. Bu ortak paydadır”...”Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı
Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O üst ortak paydada birleşip el ele
vereceğiz” dediği, (Ek.7)
8) Yeni Zelanda ve Avustralya’ya yaptığı ziyareti tamamlayarak
Ankara’ya dönen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Esenboğa Havaalanı’nda
11.12.2005 tarihinde yaptığı basın toplantısında; “Türkiye’de etnik unsurları birleştiren ana unsur dindir’ şeklinde
bir ifadeniz oldu mu, yoksa yanlış anlaşılma mı oldu?” sorusu üzerine, “Ben ne söylediğimi çok iyi biliyorum.
Bakın bunu ne zaman, ne üzerine söyledim. İşin başını, arkasını bir tarafa
koyup ortasını almayın. Biliyorsunuz konu, Sayın Baykal’ın Yugoslavya
benzetmesi üzerine söylenmiştir. Türkiye, bir Yugoslavya değildir. Orada
Sırp, Hırvat, Boşnak hepsi ayrı dinlerin mensuplarıdır. Aynı dinde olup
farklı mezheplerde olanlar da vardır. Ama Türkiye’de ise 30’a yakın etnik
unsur var. Bunu her zaman sizler de yazıyorsunuz, yüzde 99’u Müslüman bir
ülke Türkiye’de din bir çimentodur.”
cevabını verdiği,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bugüne kadar “din bir üst kimliktir” ifadesi
kullanmadığını vurgulayarak, “Üst
kimlik olarak kullandığım ifade; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır ve
bunun defaatle açıklamalarını yaptık. Ama buna rağmen bazıları anlamak
istemiyor. Yine söylüyorum, din bir
çimentodur ve şu anda en önemli birleştirici unsurumuzdur. Tarih boyunca bu
böyledir….” diye söylediği, (Ek.8)
9) 2005 yılı Mayıs ayında Kazakistan ziyareti dönüşü Atatürk
Havalimanı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın; izinsiz açılan Kuran kurslarıyla ilgili olarak”Bir
defa, şu ifade, çok çirkin bir ifade (…) Kaçak Kur’an kursu diye bir ifade
olmaz. Yanlış bir şey. Bir defa, kanunun ruhuna aykırı. Kur’an öğrenilir.
Kuranı öğrenmede kimse suç ifadesi kullanmaz. Bu millet Müslüman’dır ve
Müslüman olan millet, kendi kitabı Kuranı da rahatlıkla öğrenebilir. ‘Kaçak
Kuran kursları’ diye bir kanun maddesi yok. Ortada olan madde şudur;
kanuna aykırı eğitim kurumlarıyla ilgilidir. Bu, birçok alanda eğitim veren
kurumları kapsamaktadır. Bu tür yanlışlarla ülkemizi, halkının yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede, kendi kitabını
öğrenme konusunda, kalkıp da böyle laflar kullanmayalım. Ondan sonra da
kalkıp ‘efendim niye İncil dağıtılıyor’ diye bağırmanın bir anlamı yoktur.
Önce bu millet, Müslüman olarak, tabiî ki kendi kitabını öğrenecektir,
bilecektir ama onun ruhunu kavrayacaktır. Onun ruhunu kavramasına yönelik de kendi çarelerini bu millet,
yasalar içerisinde, tabiî ki üretecektir.”…Türban konusunda ise; “ben toplumun talebini çok iyi biliyorum
ve duyarlılığı çok iyi anlıyorum. Bu duyarlılığın bilinci içerisinde de
geleceğe bakıyorum. Çünkü ben yaşıyorum, ben konuşmuyorum” şeklinde
beyanda bulunduğu, (Ek.9)
10) 2005 yılı Haziran ayında Amerika’ya giderken uçakta Dünden Bugüne
Tercüman gazetesinden Nazlı Ilıcak ile görüşen Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın laiklik konusunda, “Laikliği
din haline getirirseniz halkı üzersiniz”…”Bizim laiklikle derdimiz yok. 1982 Anayasası’nın laikliği
düzenleyen maddesinin gerekçesinde bir tanım mevcut. Gerekçe, ‘bütün dinlere
eşit mesafede olmak’ diyor. İnançlar, devlet güvencesinde. Tekrar ediyorum: Ben insan olarak laik değilim; devlet
laiktir. Buna mukabil laik düzeni korumakla yükümlüyüm. Ama siz
laikliği bir din gibi takdim ederseniz, bu ülkenin halkını üzersiniz.
Türkiye iyiye gidiyor, hükümet başarılı, laikliği gündeme getirip, bundan
nemalanmak isteyenler var. Türkiye’de ‘niyet okuyucuları’ haksız isnadlar
ortaya atıyor”…”Eski TCK’daki 261. madde yerine, 263. madde ikame edildi.
Biz sadece cezayı 1 yıla indirdik veyahut hâkimin takdirine bağlı olarak
para cezası koyduk. Şunu söyleyeyim ki, bu madde eğitim ve öğretim
özgürlüğü açısından hatalı. Eğitim
ve öğretim nasıl kanuna aykırı olur? Artık kendimize güvenen toplum olmak
zorundayız. ABD’de, İngiltere’de, örgün eğitimin dışında, çocuk evinde
oturuyor, eğitimi evde alıyor, ona diplomayı da veriyorlar. Biz ise, oradan
buradan buduyoruz, okuma imkânlarını kısıtlıyoruz. Sonra da 700 bin kız,
okuma yazma bilmiyor diye feryat ediyoruz. Aslında, 263. maddeye “Kaçak
Kur’an kursu” maddesi demek çok çirkin. Eğitim ve öğretim, suç kapsamına
sokulmaz ama, bazı hassasiyetlere saygımız olduğundan, hafifletmekle
birlikte, kanuna aykırı eğitim kurumlarına verilen cezayı kaldırmadık.”
dediği, (Ek.10)
11) 2005 yılı Haziran ayında Beyrut’tan İstanbul’a dönerken, uçakta
gazetecilere, açıklamalarda bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kur’an kursları için yaş sınırı
konulmasına karşı olduğunu söylerken, kendisinin de 7 yaşında Kur’an kursuna
gittiğini hatırlatarak, “Çok açık
net bir şey söylemek istiyorum. Bir defa eğitimin kanuna aykırılığının
tartışılması lazım. Adı üzerinde eğitim kurumu. Burada eninde sonunda
eğitim yapılıyor. Bu kişileri silahlı eyleme götüren bir olaysa, zaten başka
maddelerde bu var. Nedir eğitim? Çünkü bugüne kadar bizim en büyük
sıkıntımız madde konur, kelime orda durur, ama nedir diye geldiğinizde
tanımda yok. Orada biz arkadaşlara dedik ki bu eğitim kurumunun gerekçede
tanımını yapalım. Bu tanım orada açıkça yapılıyor. Bu kadar açık ve net
olduğuna göre, bunu başka bir yere saptırmak gerçekten de çirkin. Kaldı ki
Kuran öğrenecek. Kuran’ın eğitimi olmaz. Kuran’ın öğrenimi olur. Yani bir
taraftan kalkacağız diyeceğiz ki, yani işte misyonerler geldi şunu bunu yapıyor,
İncil dağıtıyor, Tevrat dağıtıyor, ama öte yandan geleceksin Kuran’ı
öğrenmeyi yasaklayacaksın. Bir şey söyleyeyim. Çeşitli yazılarınızda mesela
Orhan Pamuk un kitabında (Sütlüce Kaymakamı’nın kitabın toplatılması
isteği) ne yaptınız, hep beraber isyan ettiniz. Öbür tarafta şiir okuyan
bir çocukla ilgili bir durum oldu. Hepiniz dediniz ki böyle bir şey olmaz.
Peki bir Müslüman’ın kendi arzusuyla, Kuran’ı öğrenmesine niçin karşı
çıkıyoruz…Kuran öğrenimi konusundaki tartışmalar gerginliğe yol açıyor. Ondan
sonra bunun sorumluları kimse bunları aramaya başlıyor. Bir çocuğun Kuran’ı öğrenmesinin ona getireceği olumsuz ne
olabilir? Burada bir yaş sınırı getirildiği zaman öğrenme kolay olsun diye
değil, tam tersine bunun önünü nasıl keseriz; bu anlayışla getirildi. Şu
anda Diyanet konu üzerinde çalışıyor. Milli Eğitim de çalışıyor. Birisinde
12 yaş, diğerinde 15 yaş. Diyor ki bu yaşlardan önce öğretemezsin. Bırakılım
kitabını, Kuran’ı öğrensin. Bu durumdan niye rahatsız olalım. Bırakalım
rahat rahat öğrensin. Tommiks-Teksas okumaya hiç kimse mani olmuyor ama
kendi kitabını öğrenmesine niye mani oluyoruz.”… “Benim tezgâhımdan geçmiş olanların, ülkeme ne zararı var ki. Bunu
öğrenenlerin ülkelerine ne zararı var. Varsa üzerinde duralım. Ben, ülkeme zarar verecek bir şeyi niye
yapayım? Deli miyim?...” Din
kültürü, ahlâk bilgisi dersinde Kur’an öğrenmiyorlar ki. Ben biliyorum,
sûre ezberleme problemi olan çocuklar aradı. Şimdi bakın, burada namazla
ilgili bahislerde, namazla ilgili bazı sureleri öğretmenler öğretebilir.
Ama, bu, Kur’an öğretmek değil. Orada birkaç tane sûreyi öğretmişsin; başka
bir şey değil. Kur’an dersi dediğimiz zaman bunda tecvid var, tilavet var,
tefsir var; bunlar ayrı şeylerdir” dediği,
Başörtüsü konusunda ise “Ülkenin bir gerçeği olduğuna inanıyorum”…”Toplumda mutabakat
olduğuna göre, kurumlar arasındaki, kuruluşlar arasındaki uyumsuzluğu
anlamak mümkün değil. Ülkede toplumsal mutabakatı tesis etmişsin. Kurumsal
mutabakat da tesis edilsin ki, birbirine şüpheyle bakan bir ülke olmayalım”
dediği, Başbakan, “türban sorunu”nu
nihai kertede aşmak için referanduma gidilmesi gereğinin de “zaman zaman
kendi düşünce dünyasına girdiğini” söylerken, “Tabii, bunun taymingi (zamanlama) önemli. Olayın sosyal
boyutu var, siyasal boyutu var. Bütün bunların değerlendirmesini, analizini
aramızda hükümet olarak, parti olarak yapmamız lazım. Diğer partilerle bunu
değerlendirmemiz lazım. Ben yaptım oldu, şeklinde olmaz” diye
söylediği, (Ek.11)
12) a-Başbakan Recep Tayip
Erdoğan’ın basına yansıyan geçmişteki beyanlarında:
- Fanilere kul olmayacağız, dedik.
Biz sadece bir zihniyetin, bir sistemin bu ülkede iktidarı için
çalışıyoruz. Bu zihniyet, bu sistem er geç bu ülkede iktidar olacak.
Dolayısıyla kula kul olmayacağız, çıkara kul olmayacağız. Fanilere kul
olmayacağız, sadece Allah’a kul olmanın hazzını yaşayacağız.
- Türkiye’de şu anda birilerinin
şeriatı var. Ama bu şeriat tükendi. Şu anda kahrolsun şeriat diyenler,
kendi kendilerine kahroluyorlar.
- Ben İstanbul’un imamıyım.
- Elhamdülillah şeriatçıyım.
- Yılbaşına karşıyım.
- Ata’ ya saygı duruşunda sap gibi
ayakta durmaya gerek yok.
- Bizim için günah dosyası
hazırlamışlar. Bizim günah dosyamızda ne var, İstanbul Büyükşehir Belediye
Meclisi’ni fatiha ile açmak var. Bir Meclis’i fatihayla açtık. Fatiha ile
Meclis’i açmak nedir? Önce bunu açıklayalım... Fatihanın manası nedir?
Fatiha, karanlığı aydınlığa açmaktır.
- Yirmi yıl önce, yirmi beş yıl önce
deselerdi, pop yıldızlarının çılgınlıklarını sergiledikleri Gülhane
Parkı’nda bir gün gelecek, Allah’a âşık olanlar, ona sadık olanlar,
muhlisler bu çınarların altını dolduracak ve buradan dünyaya nasıl
ortaçağın karanlıklarından bir yeni çağ açmışlarsa, Allah’ın izniyle bir
yeni çağ açılmışsa, Allah’ın izniyle yeni bir çağ, zulüm çağı kapatılacak,
aydınlık bir çağ açılacaktır.
- İmamlar da nikâh kıysın.
-Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker.
- Ben tekkeye değil dergâha gittim….,
şeklinde ifadelerde bulunduğu,
RP İstanbul İl Başkanı olduğu 1994 yılında Refah Partisi’nin
Ümraniye İlçe Örgütü’nün yeni hizmet binasının açılış töreninde:
“…1 Kasım bir dönüm noktasının
adıdır. Zafer değil. Zafer böyle yakalanmaz. Şu anda daha henüz bir yoldayız.
İnanıyorum ki yeşil ışıklar gözükmüştür. Fakat biliniz ki oraya kadar daha
çok işaretler var. Ama inanıyorum ki zafer Allahın lütfuyla er geç bizim
olacaktır. Çünkü vahi ilahi böyledir bunun işaretleri gözüküyor. Biz
Cezayir gibi olmayız. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allahın
izniyle.”
“Bir buçuk milyarlık İslam alemi
Müslüman Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor. Kalkacağız. Şu anda
içte onun ışıkları göründü. Allahın izniyle. Bu kıyam başlayacak. Koşmaya
mecbursun. çalışmaya mecbursun. Eğer çileyi çekmezsen gelmez. Eğer
çocuklarınız, eğer mallarınız, eğer zevceleriniz sizi bu davadan gayretten
alıkoyuyorsa bu zaferi beklemeyin değerli kardeşlerim. Bunu aşmaya
mecbursun. Bunu aştığımız gün zaferin ışıkları bize yakın olacaktır. Ve o
zaman hak nurunu tamamlayacaktır.”
“Bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman. Hem
laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada
olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisinin bir
arada olması. Durum böyle olunca ben Müslüman’ım diyenin tekrar yanına
gelip bir de aynı zamanda da laikim demesi mümkün değil. Niye? Çünkü
Müslüman’ın yaratıcısı olan Allah kesin hakimiyet sahibidir. Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir. Bak yalan koskoca bir yalan.”
“Tutturmuşlar
laiklik elden gidiyor, laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten
sonra tabii elden gidecek yahu! Sen bunun önüne geçemezsin ki. Yani
zorla bu milletin elinde tutmaya gücün yetmez. Millete rağmen bu yürümez
zaten. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına. Bir tarif edin diyorsun, tarif
etmiyor. Bugün her kavramın lugatta bir tarifi vardır. Ama çıkıyor içişleri
bakanı devlet dine karışır. Eee!... Gerisini niye, söylemiyorsun. Din de
devlete karışır niye demiyor.”
“Belediyelerimiz hastaneler,
doğumevleri yapıyor. Doğumevlerinde sadece kadın doktorlar çalışacak. Adil
düzenin sağlık anlayışı da görülecek. Psikolojide, çocuk bakımında,
öğretmenlikte yetişmiş başörtülü kızlarımız var. Şimdi işe alınmayan bu
başörtülü kızlarımız anaokullarında yavrularımızı yetiştirecek...” diye söylediği, (Ek.12)
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra
sürekli ‘‘gelişerek değiştiğini’’ savunan ve Milli Görüş için ‘‘Biz
o gömleği çıkardık’’ biçiminde beyanda bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın TRT 1 de
21.06.2006 tarihinde yayınlanan “Enine
Boyuna” programında söylem değiştirerek; ‘‘Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı
mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün de oyum,
değişemem, değişmedim’’ dediği, (Ek.12)
13) 9 Temmuz 2004 tarihinde Kanal D isimli yayın kuruluşunun “Teke Tek” isimli programına katılan
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, NATO Zirvesinde yaşanan türban
gerginliğini değerlendirerek, “Kamusal alan sadece bizde var.(…) Sivil toplum örgütleri vakıf üniversitelerinde başörtülü eğitime
ilişkin bir dayanışma ortaya koyarlarsa, burada hazır bir hükümet var. Bunu
zorlayamam.(…) Özel üniversitelerde türbanla eğitimi serbest bırakalım.
Devlet’te görev verilmesin. Özel sektörde çalışsınlar.”…’’Türkiye’de
kavramlar kargaşası var. İşimize geldiği zaman sahipleniyoruz, işimize
gelmediği zaman sahiplenmiyoruz. Bu konunun Türkiye’de uzmanları var. Önüne
gelen, ağzı olan konuşuyor. İlgisi alakası olan, olmayan, din, diyanet
bilmeyen konuşuyor. Bir toplumun dini değerlerle ilgili ihtiyacı var. Yok
mu?. Anayasamızın 24. maddesi çok açık, bütün bunlara rağmen bütün bunları
işine geldiği gibi yorumlayanlar var. Bir ülkede devletin en önemli
görevlerinden bir tanesi de o ülke halkına dini eğitimi, öğretimini
vermektir. Ama diyorlar ki yapmayın. Siz bunu vermediğiniz zaman illegal
yapanlar devreye girer. Sizin yasak koyduğunuz o yapılar kendileri için
müşteri bulmaya başlar, yeraltına girer.’’…”Bizde ülkenin ileri gelenleri caminin semtine uğramazlar. Uğradığı
zaman bazı değerlerini kaybettiğini düşünür veya elden gidiyor diye
düşünür. Eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın cenaze töreninde ABD’nin en
büyük katedralinin içindeydik. Herkese dağıtılan ilahi kitabı vardı,
ilahilere katılarak, okudular. Hiçbir kutsalları veya değerleri kaybolmadı,
ellerinden gitmedi. Bizde ise bu endişe niye, niçin biz bu noktada rahat
olamıyoruz. Bu değerlerimizi kaybetmek mi iyi, yoksa yakalamak mı iyi.
Doğru, gerçek olduğu şekilde yakalamak.’’…’’Biz de ortada yönetim tarzını
icra ediyoruz. O dediğimiz zihniyetler aynı şeyi bizim için de söylüyorlar.
Yahu kardeşim ben senin yaşadığın gibi yaşamaya mecbur muyum, değilim
ya...” diye beyanda bulunduğu, Konuşmasında ‘Haydi Kızlar Okula’ kampanyası sırasında yaşadığı ilginç bir
olayı anlatarak, genç kızların okula gönderilmesini istediklerinde bir
kızın “Okula gideyim; ama başörtüm
var!” cevabını verdiğinden söz ederek; “Başörtülüyü devlet okuluna
sokmuyorsun, bari bırak özelde okusun. Gelin bunun önünü açalım. Sen yarın yine bu çocukları devlette işe
alma, özel sektörde çalışsın. Şimdi bunların mantığı şöyle; ‘Sen
başörtünle tarlada çalış, çapa yap; ama sosyolog olma, psikolog olma.’ Bunu
artık aşmamız lazım.” diye söylediği (Ek.13)
14) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Alman Welt am Sonntag gazetesine
2005 yılı Şubat ayında verdiği demeçte, kızlarının neden türban taktığı
sorusunu, kızları Sümeyye Erdoğan ve Esra Albayrak’ın Kuran’a uyduğunu dile
getirerek “İnançlı Müslümanlarız.
Kuran’da kadının toplum içinde türban takması gerektiği yazıyor”… “Bundan,
din ve devlet işlerinin ayrılmasına karşı olduğum anlamı çıkmaz. Ayrıca kızım
türbanı şık buluyor” “Yüksekokullardaki türban yasağını hata olarak
görüyorum. Bir demokratik ülke din
özgürlüğünü sağlamalı. Buna, vatandaşların dinlerini yasalara saygı
koşuluyla semboller vasıtasıyla ifade etmesi de dâhildir. Türban yasağı
liberal değildir.” biçiminde yanıtladığı,
Yasağı değiştirerek, yüksekokullarda türbana izin
vermeyi istiyor musunuz? sorusuna; “Evet,
bunu araştırıyoruz. Bu adımı, vatandaşa daha çok din özgürlüğü verilmesi
açısından doğru buluyorum.”
AB’yi İslamlaştırmaya çalışacak mısınız? sorusuna; “Biz dini misyonerler değiliz...
Türkiye’de laiklik geleneği var. Avrupa bir Hıristiyan kulübü değildir.
İslami haçlı seferleri asla olmadı. Bizim topraklarımızdan ne dini, ne de
askeri şiddet çıkmayacaktır”, Fransa’daki başörtüsü yasağı konusunda
ise “Yasaklama, Fransızların
kullandığı bir yöntem. Türkler, laikliğin Anglo-sakson yorumunu daha uygun
buluyor. İnsanlara 21. yüzyılda bir şeyleri yasaklamayı saçma
buluyoruz.” yanıtını verdiği,
Başbakan Recep Tayip Erdoğan, daha sonra bu röportajın
“aslı astarı” olmadığını
açıklamış, röportajı yapan gazetecinin ses kaydının olduğunu söylemesi
üzerine ise basın danışmanı Ahmet
Tezcan’ın, yazının doğru, ancak eksik olduğunu, yazıda Başbakan’ın ‘‘toplumsal mutabakat şartıyla’’
sözlerine yer verilmediğini açıkladığı, (Ek.14)
15) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2004 yılı Ocak ayında New
York’taki Dış İlişkiler Konseyi’nde “Türkiye’nin
dış politikası” konulu bir konuşma yaptıktan sonra “Fransa’daki başörtüsü yasağını hatırlatan bir katılımcının,
Türkiye’deki durumu sorması” üzerine; “Başörtüsü, yüzde 98’i Müslüman olan Türkiye’de gerek millet ve
gerekse kurumların ortak sorunu. Biz
bunu toplumsal mutabakatla çözmek istiyoruz. Ama sonuçta şunu da söylemek
zorundayım ki, bu sorun Türkiye’de vardır.”…”Farklı olan bu yaklaşımın,
Avrupa Birliği’nin (AB) temel ilkesi olan Kopenhag kriterleriyle, yani din ve vicdan özgürlükleriyle, inanç
özgürlüğüyle açıklanması nasıl olur, merak ediyorum?” dediği, (Ek.15)
16) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Adalet ve Kalkınma Partisi Kadın
Kolları Başkanlığı’nın 2004 yılı Mart ayında Dünya Kadınlar Günü
dolayısıyla Dedeman Otel’de düzenlediği ‘Siyaset ve Kadın’ konulu panelin açılışında yaptığı konuşmada,
türban sorununa dikkat çekerek “Her
gün üniversite kapılarından töre cinayetlerine, fabrikadan mahkeme
salonlarına, gazete sütunlarından televizyon ekranlarına yürekleri yakan
binlerce dram karşımızdayken, yılda bir kez Kadınlar Günü kutlamanın bana
göre anlamı yok. Kadına karşı ayrımcılık, ırkçılıktan daha tehlikeli, daha
ilkel bir tutumdur. Her tür ayrımcılığa karşı mücadele etmek zorundayız.
Kadına ve kız çocuklarına karşı ayrımcılık insanlığın cahiliye
dönemlerinden kalma meselesidir.’’ diye söylediği, (Ek.16)
17) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2004 yılı Nisan ayında Ukrayna
ziyareti sırasında kaldığı otelde bu ülkede okuyan ikisi türbanlı Türk
öğrencilerinin denklik sorununu gündeme getirmesi üzerine; “Bu soruyu her yerde soruyorlar, ama
artık sormayın. Ben bu konuyu iyi biliyorum. Benim çocuğum Boğaziçi’ni
kazandığı halde imam hatip lisesi mezunu olduğu için puanı düşürüldü,
buraya gidemedi. Kızlarım başlarını örttükleri için Türkiye’de okuyamadı.
Biz ailece bu konunun mağduruyuz. Bu tip ayrımlara karşıyız. Ama sizin bu sorunlarınızın çözümü
sadece bizim isteğimizle değil tüm siyasi partilerin katılımı ve
uzlaşmasıyla çözülmeli. Bunu tek başımıza getirmek istemiyorum, çünkü o
durumda gerginlik çıkıyor. Ben ülkede gerginlik yaratmak istemiyorum…
Kızlarım başını örttükleri için Türkiye’de okuyamadı” dediği, (Ek.17)
18) 2007 yılı Mayıs ayında NTV’de katıldığı canlı yayında Ankara
Temsilcisi Murat Akgün’ün sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün “Türban daha modern olabilir”
sözlerinin ardından yaşanan tartışmaya ilişkin görüşlerini de aktararak “Sizce türban modernleşir mi?”
sorusuna karşılık: “Ben o şekilde bir
ifadeyi doğru bulmuyorum. Bu işin aslı başörtüsüdür. Türban ifadesini
yanlış buluyorum. Olay türban ifadesiyle siyasallaştırıldı. Başörtüsü inançtan
geliyor. Takan, dinimizin bir gereği olarak takıyor. Moda noktasında buna
çeşitli şekiller getirebilirsiniz. Kalkar boynun altından bağlarsınız.
Kimin estetik anlayışı neyse buna saygı duymak lazım. Ama burada yerellik
öne çıkar. Doğu bölgelerinde kadınlarımız farklı, batıda farklı örter.
İslam ölçü koymuş, o ölçüyü değişik şekilde ortaya koyar. Bazıları düz
kumaş, bazıları çiçekli kumaşlar kullanıyor. Dünyanın tanınmış marka
firmaları bunlara yönelik ürünler kullanıyor. Burada ölçü vardır. Örtmek, örtmemek,
bunun hesabını sormak bizim görevimiz değil. Sormamamız lazım. Bu ülkede
başörtüsüne de başını örtmeyene de saygı duyulmalıdır. Bireysel tercihini
başını örtmekten yana kullanıyorsa, ona saygı duymak zorundayız. Bizim
ülkemizde her siyasi partinin mensupları içinde eşi başı örtülü olan da
var, başı açık olan da var. Bunlara takılıp kalmamalıyız. CHP’nin grup
toplantılarına başörtülü geldiğinde kıyamet kopmuyor, Adalet ve Kalkınma
Partisi’ne geldiğinde kıyamet kopuyor. Türkiye bunları aşmalı. Aşmazsak
yazık olur. Bu ülkenin evlatları arasında ayrımcılık yapmamamız lazım. Ağlayan yavrular onları affetmeyecektir.
Bu konuda toplumsal mutabakat var,
ama kurumsal mutabakatta sıkıntımız var. Başörtüsü bir oy zemini
olmamalı. Ben bir oy zemini olarak görmüyorum. 3 Kasım seçimlerinde de ‘böyle bir vaatle gelmiyorum’ dedim. Kurumsal mutabakat sağlandığında bu
zaten çözülecektir. Yavrularıma da asla bu noktada müdahale edemem.” diye
beyanda bulunduğu, (Ek.18)
19) 2005 yılı Temmuz ayında ABD’de San Francisco’daki “World Affairs Council of Northern
California’’ ve ‘‘Commonwealth
Club of California” isimli
kuruluşlar tarafından Fairmont Oteli’nde düzenlenen toplantıda Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Laik
toplumda din, laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç gruplarına
eşit mesafede olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği
içindir ki, laiklik bizim için bir yerde sigortadır. Kamusal alanın
henüz tanımı yoktur. Sıkıntı biraz buradan kaynaklanmaktadır. Bizdeki sorun, üniversitelerde başörtülü
kızlara yer verilmemesi sorunudur. Tabii bu sorunu burada dile getirmem de
hemen sanki bunu burada şikâyet etmiş gibi ifade ediliyor. Benim böyle bir
şikâyete ihtiyacım yok. Bu noktada benim bu tür sorunları paylaştığım,
ülkemin insanıdır. Tek sorunum, ülkemde toplumsal bir mutabakat var, ama
kurumsal bir mutabakat yok, bunu halletmenin gayreti içerisindeyiz. Ve
artık bunları aşmanın gereğine inanıyoruz” diye konuştuğu, (Ek.19)
20) 2005 yılı Kasım ayında Almanya dönüşü uçakta gazetecilerle sohbet
eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın,
Fransa’nın varoşlarında başlayan isyan eylemlerini okullardaki türban
yasağıyla ilişkilendirerek; “Başörtüsünün
yasaklanmasının da etkisi var. Bu gibi tutumlarla göçmen toplumlarının
dışlanması şiddet olaylarını fitilledi. Daha önce Fransa’da hiç böyle bir şey olmamıştı. Bir buçuk yıl önce
Fransız iş adamları ve entelektüellerinin de bulunduğu bir grupla bir araya
geldim. Kendilerine anlattım, bizi dikkate almadılar. Bizim, Türkiye olarak
bu gelişmeleri engellemek açısından yapabileceğimiz çok şey var.
Medeniyetler ittifakında biz yardımcı olabiliriz. Avrupa da yasaklarla bir
yere varılamayacağını anlamalı. Türkiye’siz bir Avrupa’nın geleceğinin
güven içinde olmadığı belli olmuştur.” şeklinde beyanda bulunduğu, bu beyanının
tepki çekmesi üzerine Erdoğan, Partisinin 8.11.2005 tarihli Grup
Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Fransa’daki olaylarla ilgili
değerlendirmelerinde, tek sebep olarak “türban
yasağını” gösterdiğini yazan gazeteleri eleştirerek; “Bu tür sosyolojik hadiseler, tek bir
sebebe indirgenemeyecek kadar karmaşık ve derinliklidir. Bunların altında
yılların birikimi vardır. Sosyo-ekonomik ve kültürel faktörlerin tesiri
vardır. Yanlış politika ve anlayışların rolü vardır. Bunların hepsi
doğrudur. Bizim söylediğimiz de budur. Yoksa bazı yasakçı uygulamaların bu
olaylardaki etkisine dikkat çekerken meseleyi
tek bir sebebe indirgemiyoruz. Fransa’daki bundan aylarca önce başörtüsüyle
ilgili yasağının da bugünlere gelinmesindeki, bu süreç içerisindeki
etkenlerden bir tanesi olduğunu orada ifade etmişizdir. “ açıklamasını yaptığı, (Ek.20)
21) 2005 yılı Nisan ayında Zaman Gazetesi yayın yöneticilerini kabul
eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; imam hatip liseleri ve başörtüsü
sorunu ne zaman çözülecek? sorusuna “Başörtüsü sorunu konuşulmaz, yaşanır.”
… “Halk nezdinde bir mutabakatı kastetmiyorum. Orada zaten mutabakat var.
Parlamento içi mutabakat gerekir. Parlamento halkın iradesini yansıtmıyor.
Sıkıntı burada.” dediği, (Ek.21)
22) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılı Nisan ayında, Anayasa
Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in “türbanla”
ilgili yaptığı uyarılara,
“Türkiye’de, bir halkın mutabakatı, bir de halkın temsilcisi olanların ve
kurumların mutabakatı vardır. Görünen o ki, halkın mutabakatı ile
kurumların mutabakatı henüz oluşmuyor”… “Bugün çok daha net olarak
söylüyorum; Türkiye’de halkın mutabakatı ile halkın temsilcisi olanların ve
kurumların mutabakatı henüz oluşmuyor” …”Eğer evrensel hakları
görmemezlikten gelirsek, ülkemize yazık ederiz. Bir hak, dünyanın bir
ucunda farklı, bir başka ucunda farklı olamaz. Çünkü hak, hukuktan doğar;
kanundan doğmaz. Hak, kanunlarla güvence altına alınır. Şu anda bütün
gayretimizi ülkemizdeki bu mutabakat üzerine tahsis ediyoruz.” şeklinde
yanıt verdiği, (Ek.22)
23) 2005 yılı Mayıs ayında Bolu’da Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun
yaptırdığı öğrenci yurdunun açılışına katılan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, “Gençler yurtdışına
eğitim almaya gidiyor ve bunun için 1 milyar 250 milyon dolar ödüyor.
Buradan nerelere, ne mesajı verdiğimi anladınız. Bu sorunu halledersek
onlar da gitmez” dediği, (Ek.23)
24) 2005 yılı Haziran ayında Lübnan seyahati dönüşü uçakta
gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; “Başörtüsü ülkenin bir gerçeği. Ortadaki
gerginlikleri kaldırmakla yükümlülüğümüz olduğuna göre bu sorun çözülmeli.
Bu konuda araştırmalar var, üç dört sene olmuştur. Sonraki süreçte
tespitler değişmedi. Lehte gelişme var, aleyhte gelişme yok. Bugün
toplumda mutabakat olduğuna göre kurumlar arası, kuruluşlar arasındaki
uyumsuzluğu anlamak mümkün değil. Ülkede toplumsal mutabakatı da tesis
etmişsin. Kurumsal mutabakat da tesis edilsin ki birbirine şüpheyle bakan
bir ülke olmayalım. (…)Referandum
anayasal bir süreçtir. Gerekirse o da düşünülebilir, gerekirse bu yönde
gidilebilir. Tabii taymingi önemli…” diye beyanda bulunduğu, (Ek.24)
25) Adalet ve Kalkınma Partisi grubunda konuşan Tokat milletvekili Resul
Tosun, üniversitede türbana serbestlik tanınmasını isterken hükümetin
AİHM’deki duruşmada yanlış taktik izlediğini ileri sürmüş, Anayasa ve yasalarda
türban yasağı bulunmadığını belirterek “Hükümet
pasif kalabilirdi, hiç savunma yapmayabilirdi. Öyle anlaşılıyor ki, Anayasa
Mahkemesi kararları ve Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın etkisinde kalınarak bu
savunma yapılmış. Daha sağlıklı bir cevap verilebilirdi. Dışişleri
Bakanımız Abdullah Gül ‘ün bunu hükümetin görüşü olarak söylemesi de
hükümeti sıkıntıya soktu, töhmet altında bıraktı. Bu savunmayı tasvip
etmemiz mümkün değil”, “Partimiz güçlü, çoğunluğumuz var. Bu konuları
halletmemiz lazım, önümüzde kısa bir zaman kaldı. Bu düzenlemeleri niye
yapamıyoruz?” diye sorması üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın;
“Metnin tamamını okuyun, ona göre
konuşun. Metnin tamamı basında yer aldığı gibi değil’’ şeklinde cevap
vererek savunma metnini getirttikten sonra ‘‘Bu, hükümetin savunması ve bu savunmayı bilinçli olarak yaptık.
Biz AB kriterlerini koyduk ve arkasından ‘takdirlerinize bırakıyoruz’
dedik. (TBMM Genel Kurulu’nu işaret ederek) Burada ‘Egemenlik milletindir’
yazıyor. Ama bazı kurumların, bunun böyle olmadığı, egemenliğin bölüşüldüğü
yönünde görüşleri var. Biz de böyle olmadığını biliyoruz. Bir karar
alıyoruz, Cumhurbaşkanı’ndan dönüyor, Anayasa Mahkemesi’nden dönüyor. Hani
hükümet tek başına karar veriyordu. Resul Bey sen bu gruptan birisin;
ne zorluklarla bu düzenlemeleri getirdiğimizi biliyorsun. Bunlar basit
şeyler değil, kolay halledilecek meseleler değil. Çok acelecisiniz, biz
sorumluluk sahibiyiz. Bu işi kangren haline getirenlerin şimdi
dışarıdan konuştuklarını görüyoruz, siz de onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı
olun.” dediği, (Ek.25)
26) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Yeni Şafak gazetesi yazarlarına
2005 yılı Haziran ayında yaptığı açıklamalar sırasında; YÖK, kamu reformu,
2B gibi konularda takvimin ne olduğu, başörtüsü sorununun nasıl çözüleceğinin
sorulması üzerine; “Kesin bir takvimimiz yok. Biraz
atmosfer ve zemin olayı. Bunlar anayasa değişikliği gerektiren
konular. Anayasa değişikliğiyle netice alıp alamayacağımız, referandum
yolunun denenip denenmeyeceği, bunlar aramızda tartışılan konular. Paket
olarak referanduma gidilir gerekirse. Ancak başörtüsü anayasa konusu değil.
Farklı bir konu. Burada biz toplumdaki bütün hassasiyetleri düşünerek
adımlar atıyoruz. Onun için şu saatte bunu yapacağız diye bir şey yok. Zemin ve atmosfer elverirse adımı
atarız. Yoksa bunu
erteleyebiliriz de. Bizim parametreleri kaybetmememiz lazım. Ekonomik
öncelikleri gözetmemiz lazım” diye söylediği, (Ek.26)
27)2005 yılı Mayıs ayında Haldun Alagaş Spor
Salonu’nda düzenlenen “1. Bölge
Teşkilat Toplantısı”nda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın: “Genciyle, yaşlısıyla, bak buradan bir
kez daha açık ve net söylüyorum, başı örtülü, başı örtüsüz, kim olursa
olsun bütün benim bayan kardeşlerim canımdır, ciğerimdir. Bu ülkede haksız
yere ayrımcılık yapıldı. Ama biz asla ayrımcı değiliz. Bu çatı, bütün
vatandaşlarımı bir arada toplama çatısıdır. Bunu böyle bilin. Çok değişik
şeyler konuşabilirler. Şu anda biliyorum, bazı sıkıntıları yaşıyoruz. Bunu
ben de yaşıyorum. Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar var.
Bunu da açıkça söylemek zorundayım. Fakat şunu bilmenizi istiyorum; her şey
zamana gebe. Zira millet iradesi birçok şeyi halledecektir. Ama sabırlı
olmaya mecburuz. Niçin? Bu toplumda gerilmeyi asla Adalet ve Kalkınma
Partisi yaratmayacaktır. Varsın olsun, birileri yaratsın. Onların cevabını
birileri veriyor ve verecektir. Ama bu oyuna asla benim kardeşlerim
gelmeyecektir ve gelmemelidir”… “Türkiye’de marjinal siyaset yapan
grupların yıllarca başörtüsü üzerinden siyaset yaparak ülkeye nasıl
faturalar ödettiklerini biliyorsunuz. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi
başörtüsü üzerinden siyaset yapmayacak, yapılmasına da müsaade etmeyecek.
Bu olay konuşulmaz, bu olay yaşanır. Biz felsefemizi insanları tüm
inançlarını yaşama noktasında olduğu gibi yaşamaya kabul etmeye mecbur
olduğumuzu anlatıyorum”… “Ülkemizin yüzde 99’u Müslüman. Ve bu ülke bir
Müslüman ülkesidir. Halkının yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde şunu
unutmayalım ve gerçekleri birbirine hiçbir zaman karıştırmayalım; İslam
devleti olmak başka bir şey, bir İslam ülkesi olmak başka bir şey. Bir defa
bunu çok iyi kavrayacağız, çok iyi anlayacağız ve bu anlayışla yarına
bakacağız. Ben teşkilatımızın insanlarını bu hassasiyete özellikle davet
ediyorum…” diye beyanda bulunduğu, (Ek.27)
28) 2005 yılı Haziran ayında resmi ziyaret için Washington’da bulunan
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Amerikan CNN International
televizyonundan Wolf Blitzer’ın; “Başörtülülerin
kamu okullarına ve kamu binalarına girmeleri yasak. Buna mukabil, eşiniz
başının örtüsüyle Beyaz Saray’a davet edildi. Amerikalılar Türkiye’de dini
hoşgörünün bulunup bulunmadığı hususunda endişe ediyorlar. Türkiye’de
değiştirilmesi gereken bir kanun mu var?” şeklindeki sorusuna; ‘‘Bunu yasaklayan bir konu yok ki. Sıkıntı
burada. Sadece şu anda buna yönelik olarak bir algılama var, yorumlama var.
Ama biz özellikle ülkemizde bir toplumsal gerilim olmasın diye sabırlı
hareket ediyoruz. Ve diyoruz ki bir toplumsal mutabakat olsun. Bakın
benim kızlarım ABD’de okuyor. Burada o özgürlük anlayışı var. Ama ülkemde
yok. Şu anda ben bu acıya sadece ülkemde bir toplumsal gerilim olmasın diye
katlanıyorum. Halkımın arasında böyle bir sıkıntı yok. Ama kurumların
yaklaşımı toplumun yaklaşımıyla örtüşmüyor. Onun için biraz sabredeceğiz.
Biraz daha bu işin çilesini
çekeceğiz gibime geliyor. Ama inanıyorum ki eninde sonunda hak yerini
bulacaktır.’’ şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.28)
29) 2005 yılı Haziran ayında AB büyükelçileri onuruna Başbakanlık
Konutu’nda verdiği yemekte Belçika Büyükelçisi Mark Van Rysselberghe’nin
Türkiye’de dini azınlıkların özgürlükleri kapsamında Fener Rum Patrikhanesi’nin
statüsü ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın misyonerlik faaliyetlerine yönelik
eleştirilerini anımsatması üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Bu
sorunu sadece azınlıktaki gayrimüslümler değil çoğunluktaki Müslüman kesim
de çekiyor. Bu konu bizim için de zor” demiş, türban yasağı
konusundaki rahatsızlığını da “Bu
sorunu bizzat ben yaşıyorum. Eşim başörtülü. Eşim Başbakanlık Konutu’nda
takabiliyor, karşıda (Cumhurbaşkanlığı’nı işaret ederek) takamıyor. Bu
konularda bir toplumsal ve kurumsal mutabakat henüz sağlanmadı.”
diye konuştuğu, (Ek.29)
30) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2005 yılı Temmuz ayında ABD’ye
giderken uçakta gazetecilerle yaptığı sohbette; “Biz niye türbana karışıyoruz? Bırakalım kadınlar, kızlar kendileri
karar versinler. Bakın Türkiye’de dekolte aldı başını gidiyor. Karın kısmı
açık pantolonlarla üniversiteye bile gidiliyor. Biz bunları düzenlemek için
bir kanun çıkarıyor muyuz?...”Biz
önce devlet üniversiteleri ile özel ve vakıf üniversiteleri arasında bir
ayrım yapalım, diyoruz. Hiç olmazsa isteyen kızlar özel ve vakıf
üniversitelerine türbanla girebilir, eğitim hakkı alabilir. Bu toplumsal
sorunu böyle çözebiliriz. Ama buna bile itiraz ediyorlar... Bu yüzden
kızların okula gönderilmemesi yönünde sosyal baskı var. Bir genç kız
üniversiteye gidip eğitim alsa, bu baskılara daha kolay direnemez mi? Ama
muhalefet buna tam tersinden bakıyor… .Camilere kadro verilmesine bile
karşı çıkıyorlar. Anadolu’ya gidin, birçok caminin kadrolu imamı yok. Peki
insanlara kim namaz kıldıracak? İşte o zaman cahil insanlar imamlık yapmaya
başlıyor…Ailede başı açık niye kabul etmeyeyim? Kayınbiraderimin eşinin
başı açık. Kızlarının başı da açık. Ama bu soruları sormak doğru mu? Ben de
size, “Niye çevrenizde hiç başı örtülü kadın yok?” diye sorabilirim. Benim
eşimin başına örttüğü türban değil, başörtüsü… Biz niye buna karışıyoruz?
Benim idealim hep şu oldu: Başı açık kız ile örtülü kız yan yana okusun,
kol kola gezsin… Üniversite kapıları açık olsaydı kızlarım Türkiye’de
okurdu. Oğlum da burada katsayı engeline takıldı. Aldığı puan Boğaziçi
Üniversitesi’ne girmesine müsaitti. Ama imam hatipte okuduğu için giremedi.
İmam hatipin tarihi Atatürk’e dayanıyor. İmam bu toplumda dini ihtiyaçları
karşılayan insan. Hatip iyi konuşmacı. Bu okullara niye itiraz ediliyor,
anlamıyorum. Biz imam hatiplere arka bahçe diyenlerle o yüzden ayrıldık...Ben,”Referandum
yapacağız” demedim. “Gerekirse referanduma da gidebiliriz” dedim.
Çıkardığımız yasaya Kuran kursu maddesi demek yanlış. Bu, adı itibarıyla
talihsiz bir kanun. Dünyanın herhangi bir yerinde, “Kanuna aykırı eğitim kurumları” diye bir ifade var mı? Anayasa
Mahkemesi bunu iptal ederse gerekçeli kararları tarihe büyük bir not
düşecektir. Siyasi bir karar almamaları gerekir. Bu gibi sorunları
konsensüsle çözmek istediğimizi söyledik. Ama kimse bize yardımcı olmadı.
Tam aksine, tam aksini yaptılar. Bize bu konulardan vurmaya çalıştılar...”
dediği, (Ek.30)
31) 2005 yılı Ekim ayında Londra’da AB zirvesine katıldıktan sonra
London Shools of Economics’te “Kültürel
Çeşitlilikte Kadının İnsan Hakları” konulu konferansta katılımcıların
sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; İngiltere,
ağırlıklı olarak Hıristiyan ülke olmasına karşın kamu kurumlarında
başörtülü insanların çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan
Türkiye’de kamu kurumlarında başörtülü çalışılamadığını, başörtüsünün insan
hakkı olduğunu, türban konusunda toplumsal mutabakata önem verdiklerini söyleyerek; “Tartışılmaz tabii ki insan hakkıdır. Yani ‘din ve vicdan
özgürlüğü’ diyoruz. Din ve vicdan özgürlüğünün gereği neyse şüphesiz ki
sağlanmalıdır. Bu, ağırlığı
Hıristiyan olan ülkelerde sağlanmışsa, ağırlığı Müslüman olan Türkiye’de de
konsensüsle başarılmalıdır, sağlanmalıdır. Biz geldiğimizden beri hep şunu söyledik; seçim öncesinde de ben söyledim;
‘bir toplumsal mutabakat sağlandığı anda çözüleceğine inanıyorum’ dedim.
Bugün de aynısını söylüyorum. Bu
konuda toplumsal mutabakat Tükiye’de vardır. Mutabakat yüzde 100 değildir
ama yüzde itibariyle, daha önce birçok kurumun yaptığı araştırmalar bu,
yüzde 70-80’lerde. Bu konuda mutabakat vardır. Kurumlar arasında mutabakat
var mı derseniz, parlamento içi siyasi partilerde henüz bir mutabakat oluşmamıştır.
Parlamento içinde bu mutabakat oluştuğu anda parlamentoda bu işi çözeriz. İnanıyorum
ki parlamento dışı kurumlarda da mutabakat büyük ölçüde vardır. Eğer özgürlükten yanaysak,
özgürlükleri savunuyorsak, o zaman ‘özgürlüğün bir kısmını kabul ediyorum’
deyip, ‘bir kısmını kabul etmiyorum’ mantığı yanlış bir mantıktır. Bunu
özgürlük tanımı içine sokamazsınız ve insanları olduğu gibi kabul etmek
durumundasınız. Kabul etmiyorsanız, o zaman sizin değişmez tabularınız
vardır. Bu tabuları yıkamadığınız sürece işte o zaman yine kadın haklarıyla
ilgili özgürlüklerde de maalesef bir yanlış ve eksik yaklaşım tarzı doğar
ki ben, buna da doğru bakmıyorum. İnanıyorum ki Türkiye, bu yanlışını
düzeltecektir. Bu yanlışı da bir an önce aşacaktır çünkü gerilim noktalarından bir tanesi de
maalesef budur. Bunu başardığımız anda el ele başörtülüsüyle, başı
açığıyla herkes yürüdüğü zaman, toplumun birbirine olan saygısı, sevgisi, dayanışması
daha misli olacaktır. Bizim bu noktada bir endişemiz yok.” dediği, (Ek.31)
32) 2005 yılı Kasım ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Tayland
Başbakanı Thaksin Shinawatra ile yaptığı ortak basın toplantısında AİHM’in
türban yasağı konusunda verdiği kararı değerlendirmiş;”Neyin noktasını koymuşsunuz? Neye göre koymuşsunuz? Böyle bir şey
olabilir mi? Başlıkların atılış şekli de çok yanlış. Dünya, özgürlüklerde
nerelerden nerelere geldi. AİHM’deki bu kararı verenlere şu soruyu
sormak istiyorum; sizin ülkelerinizde mevcut yasalarınızın inançlarla
örtüşen veya çakışan yanlarını değerlendirdiniz mi? Bu soruyu bir sormak
lazım. Acaba örtü nedir? Bunu acaba sorarak, bunun yetkilisi olanlardan bu
konuda herhangi bir cevap alınmış mıdır? Böyle bir cevap alınmamıştır ve bu cevap alınmadan böyle bir karara
varmak bir defa din ve vicdan özgürlüğüne ters düşer, eğitim özgürlüğüne de
ters düşer. Bu karar, bu dosya olsa olsa kendi içinde
değerlendirilebilir. Bunu böyle bir genelleştirme gayreti içine girmek
maalesef art niyetli davranmaktan başka bir şey değildir. Bunu da özellikle
ülkemdeki, bu konuyu böyle değerlendirme gayreti içinde ideolojik
yaklaşımlarını ortaya koyanlara ifade etmek istiyorum.’’... “İnsanların
hukukunu yanlış yasalarla yok edemezsiniz. Geçici bir süre yok
edebilirsiniz ama eninde sonunda bu hukuk yasa haline gelir, geldiği zaman da
beklenen çözüme kavuşulmuş olunur. Bu sorunu da Türkiye kendi içinde
toplumuyla halletmiştir. Millet olarak halletmiştir. Her zaman söylüyorum
kurumların sorunu vardır, müesseselerin sorunu vardır, siyasi partilerin
sorunu vardır. Bu sorun, kendi içinde çözülecektir. Çözüldüğünde de
inanıyorum ki bu gerginlikler de kalkacaktır.” şeklinde beyanda
bulunduğu, (Ek.32)
33) 2005 yılı Kasım ayında Katar’a hareketinden önce Esenboğa
Havalimanı’nda basın toplantısı düzenleyen Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, bir gazetecinin, “Sayın
Cumhurbaşkanı, AİHM’in türban kararı ile ilgili olarak ‘AB’nin gereğini
yapanlar bunu da uygulamalıdır. Konu hukuken kapanmıştır’ dedi. Bu konu
hukuken kapandı mı? Bundan sonra hangi düzlemde tartışılacak?”
şeklindeki sorusuna; “Ben düşüncelerimi
daha önce söyledim. Sayın Cumhurbaşkanı ile bir atışma içerisine girmek
istemem. Benim düşüncem bellidir. Bu genellenmemelidir. Burada verilen
karar bir genel karar değildir, bir dosya ile ilgili karardır. Dolayısıyla
bundan sonraki süreci de bu anlayış içerisinde değerlendirmenin gereğine
inanıyorum. AB sürecine kim saygı duyuyorsa, AB üyesi ülkelerdeki
icraatlara da saygı duysunlar. Çünkü yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’deki
bu uygulama, AB üyesi ülkelerden acaba hangisinde var? Bu soruya da cevap
bulmalarını özellikle isterim. Eğer bu soruya da cevap bulabilirlerse, o
zaman bu düşüncelere çok daha farklı bir şekilde ben de saygı duyarım.”yanıtını verdiği, (Ek.33)
34) Katar’a gidişinde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlayan
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın;
“Emredici bir hüküm getirseydi, tüm AB ülkelerinde uygulanması gerekirdi.
Avrupa’da ve dünyada genel olarak üniversitelerde başörtüsü yasağı yok.
AİHM’nin Türkiye’ye özgü şartlar nedeniyle böyle bir karar aldığını
düşünüyorum. Böyle bir yasak Anayasa’da yok. Sadece Anayasa
Mahkemesi’nin bir yorumu var. Yasama yeni bir yasa çıkarırsa, Anayasa
Mahkemesi durumu gözden geçirmek zorundadır, bu yorum da kalıcı değildir.
Yasa çıkarabiliriz. Ama arzumuz bu sorun toplumsal gerilime yol açmasın ve
özgürlükler noktasında çözülsün.” şeklinde konuştuğu, (Ek.34)
35) 2005 yılı Aralık ayında Avustralya’da yaşayan Türklerin
temsilcileriyle bir araya gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Türban sorunu ne zaman bitecek” sorusuna,
“Burada böyle bir sorun
yaşamıyorsunuz değil mi?” sorusuyla karşılık vermiş, kalabalıktan, “hayır” yanıtını alan Erdoğan,
Türkiye’de kabul edilse de, edilmese de bunun bir sorun olduğunu
söyleyerek, Avustralya’da ilkokulda bile türban yasağı olmadığı söylenince;
“Gerginlik olmasın diye toplumsal
mutabakat ifadesini kullandık. Toplumun yüzde 80’inde bu mutabakat var. Ama
kurumlar arası mutabakat ve parlamentoda mutabakat olması gerekiyor.
Parlamentoda ve diğer kurumlarla mutabakat sağlandığı anda bu işi çözeriz.
Yasama organı içerisindeki mutabakat önemli. Yoksa toplumsal gerginlik
olur. Hassasiyet içerisindeyiz. Böyle davranmaya mecburuz.” dediği,
(Ek.35)
36) 2005 yılı Aralık ayında İzmir ili Buca’da parti örgütüyle bir araya
gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘‘İzmir’in
üzerindeki o zaman zaman yakıştırılan bazı ifadeler vardır ya, bu
ifadelerin olmadığı da görüldü. Çünkü İzmir’in hakkı bu değil. O
yakıştırmalar değil. İnşallah o yakıştırmaları da bir şekilde silip
atacaktır İzmir. Ben buna inanıyorum. Biz böyle bir ifadeye hiçbir zaman
inanmadık. Bugün de inanmıyoruz. Yarın da inanmayacağız’’ diye
konuştuğu, adını anmadan ‘‘türban’’
ve öteki konularda örgütten ‘‘sabırlı’’ olmalarını isteyen
Erdoğan, ‘‘Şunu unutmayın, sağlıklı bir doğum, 9 ay 10 günde olur’’..: ‘‘Bazılarının tahriklerine sakın
aldanmayın. Biz dertliyiz. Biz nerde, neyin, nasıl dertleri olduğunu
biliyoruz. Ama her şey bir yol
haritası içerisinde yürüyecektir. Öyle, kimse Adalet ve Kalkınma
Partisi’ni gaza getirmeye çalışmasın. Bizim gaza gelmeye niyetimiz yok. Burada
gaza basan biziz ve gaza ne kadar basacağımızı da iyi biliyoruz. Bu gaza,
ben örgütüme de söylüyorum, özellikle dikkatli olun. Ne siz milletvekillerimize
baskı yapın, ne milletvekillerimiz bize baskı yapsın.’’ şeklinde
konuştuğu, (Ek.36)
37) 2005 yılı Kasım ayında Danimarka Avrupa Hareketi tarafından
Kopenhag’da düzenlenen “Medeniyetler
arası ittifak: Türkiye’nin rolü” konulu toplantıya katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bu
(başörtüsü yasağı) 8 yıllık bir süreçtir. Bu süreç içerisinde üniversiteye
giden kızlarımız, başları örtülü olarak devlet üniversitelerinde ve vakıf
üniversitelerinde başörtülü olarak derslere girememektedir. Bu, bana
göre din ve vicdan özgürlüğünün, eğitim özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. AİHM’nin
son kararı var. Ben bu kararlara şaşıyorum. Bazı hukuki yorumlara, bazı
köşe yazarlarına baktığımız zaman, bizim yaklaşım tarzımızı ‘Bunların
hukuka saygısı yok’ diye değerlendiriyorlar. Bu bir dosya kararıdır. Ben
cezaevine girdiğim zaman gazeteler ‘Artık muhtar bile olamaz’ diyorlardı.
Recep Tayyip Erdoğan TC’ye Başbakan oldu. Neyle oldu? Gene yargıyla,
değişen, gelişen yasalarla oldu. AİHM’nin verdiği bu karara ben yargı
kararı olarak uyarım, ama haklar, özgürlükler noktasında doğru bakmam.
Niye? Çünkü nasıl olur da bir insan başını örtüyor diye eğitim, din ve
vicdan özgürlüğü ortadan kalkar? ‘İnanç hiçbir zaman yasanın önüne geçemez’
diyor. Benim bu kızımın böyle bir iddiası yok ki... İnancı böyle olduğu
için başını örtüyor, o halde saygı duymak lazım. Mahkemenin de bu konuda
söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.
Açarsın o dinin mensubuna, Musevi ise o dinin mensubuna, Hıristiyansa o
dinin mensubuna sorarsın, bunun dinde gerçekten emredici bir hükmü var mı?
Varsa saygı duymak zorundasınız. Yoksa ayrı bir konudur, o zaman
siyasi, ideolojik olur. O farklı bir olay. Dinde bunun yeri varsa saygı duymak zorundasınız. Ben diyorum ki
dinde bunun yeri var. Biraz bu alanda mürekkep yaladık. Bu alanda hiç
alakası olmayanların, İslam dininin aydınlarına sormadan böyle bir kararı
farklı bir yere çekmek suretiyle vermek yanlıştır Bu bir sorundur ve er
veya geç çözülmelidir. Okula gidemeyen yüz binlerce kızımız var. Bu
aşıldığı anda gidebileceklerdir. İmkânı olanlar Avrupa’ya, Amerika’ya
gidiyor, okuma fırsatını buluyor, olmayan kaderiyle baş başa kalıyor.
Kurumlar arası mutabakat sağlandığı anda bu sorun aşılacaktır.” diye
konuştuğu, (Ek.37)
38) Açılışlara katılmak üzere gittiği Denizli’de “ulema” tartışmalarına değinen Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Cehalet
içinde konuşuyorlar. Açsınlar Türk Dil Kurum lugatını. Milli Eğitim
Ansiklopedisi’ni, diğer lugatları açsınlar. Ulemanın ne anlama geldiğini
okusunlar. Bunlar şecaat arzederken sirkatlerini de ortaya koyuyorlar. Yani
kendilerini överken açıklarını da ortaya koyuyorlar. Ulema, alimin
çoğuludur. Bugünkü söyleyişle bilginin çoğuludur. Ulema ise bilginler
anlamına gelir.(…)Danimarka’da yaptığımız konuşmada, AİHM’nin
Müslümanlara ait örtü ile ilgili karar verirken bu konuda bilirkişi olarak
İslam’ın din bilginlerine sorması gerekirdi. Bu örtü ideolojik mi,
sosyolojik mi, dinin gereği mi? (…) Sorduktan sonra kararını yine orası
versin. Biz onların kararına uyarız. Türkiye’de de kimse bunu saptırma
yoluna gitmesin.” dediği, (Ek.38)
39) Adalet ve Kalkınma Partisi Kadın Kolları Başkanlığı’nın 3. kuruluş
yıldönümü nedeniyle Bilkent Otel’de düzenlenen etkinliğe katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin
26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak; “Bugün kadına karşı adaletsizlikler
dünyanın neresinde varsa orada zulüm ve acı vardır. Tabii ki bu haksızlık
ve acıları onaylamak imkânsızdır…Bütün dünyada, özelde ise Müslüman
toplumlarda, kadınların toplumsal hayata katılması ve üretim süreçlerine
dahil edilmesiyle ilgili bazı sorunlar yaşanıyor. Hiç kimse bu sorunu
yalnız bize özgü bir sorun olarak görmesin. Bu sorun, en gelişmiş ülkelerden,
en geri kalmış ülkelere kadar bütün dünyanın gündeminde var…Kadına karşı
ayrımcılık bizim geleneğimizde cahiliye örneğidir. Kadını özel alana hapseden, kamusal alandan dışlayan, cinsiyet
ayrımcılığına dayanan baskıcı ve tutucu anlayışlar medeni olamaz. Bazı
eksiklerimiz var. Biraz zaman alacak, ama kurumlararası, toplumsal mutabakat
sağlanarak elimizden geleni yapacağız. Bu ülke bu sorunu da çözecek…Sorun adalet sorunu. Bugün kadına
karşı adaletsizlikler dünyanın neresinde varsa orada zulüm ve acı vardır. Bu
haksızlık ve acıları onaylamak imkânsız. Kadına karşı ayrımcılık, kız
çocuklarını temel haklarından mahrum bırakmak, kadını üretim sürecinden
dışlamak gibi anlayışlar cahiliye geleneği…Günlük hayatta toplumsal ve
geleneksel yapıdan kaynaklanan kadınlarımızın halen karşılaştığı sorunları
görmezden gelemeyiz. Bu sorunların çözümü için yasal düzenlemeleri yapan
bir kurumu, bir duyarlılığı hayata hâkim kılmalıyız. Toplumların olduğu
gibi devletlerin de kadına karşı ayrımcılığı töre haline getirmesi kabul
edilemez. Kadına karşı cinsiyet ayrımcılığı en az ırkçılık kadar tehlikeli.
Hiçbir mazeret insana karşı şiddet kullanılmasını haklı kılamaz. “ diye
söylediği, (Ek.39)
40) 2006 yılı Mart ayında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 6. İstişare
Toplantısı’nın açılış konuşmasını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ile özgürlükler alanında önemli
iyileşmeler sağlandığını ifade ederek “Biz
iktidara gelmeden önce bu ülkede düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü
yüzünden hapis yatanlar vardı. Şimdi bunlar kalmadı. Bugün bunlar suç
olmaktan çıktı. Özgürlükler
konusunda genel mutabakat ile bütün mağduriyetleri giderme
kararlılığındayız. Niyetimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın” biçiminde
konuştuğu, (Ek.40)
41) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2006 yılı Mayıs ayında Berlin’de
halkla buluşma toplantısında, vatandaşların pasaportlarında türbanlı fotoğraf
bulunması hususunda tartışma yaşanmış, Büyükelçinin durumu açıklamaya
çalışması sırasında Başbakan Erdoğan’ın; “Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçiliği’ne benim vatandaşım bu kıyafetiyle
girer, bir genelge olduğunu hiç zannetmiyorum, bunu bir kere göreceğim,
“Bakacağım. Çözümünü de buraya emredeceğim inşallah. Bu genelge nasıl
gönderildiyse o şekilde de iptal edilir” dediği, Büyükelçimizin
Başbakan’ın yanında yuhalandığı, (Ek.41)
42) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2006 yılı Şubat ayında partisinin
Mersin Merkez İlçe İkinci Olağan Kongresi’nde Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç
Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile
ilgili olarak; Bu kararı hukuk
ilkeleri içerisinde tanımlayamıyorum. Tarif edemiyorum. Kalkıp da bir anaokul
öğretmenine, öğretmenlik yaparken başını açtın, dışarda da başın açık
olarak gezeceksin deme hakkına kimse sahip değildir. Hangi makamda olursa
olsun. Bu anlayış, hiçbir hukuk anlayışı içerisinde tanımlanamaz.
Türkiye’de kendilerine göre alanlar belirlemek suretiyle vatandaşımızın din
ve vicdan özgürlüğünü kimsenin kısıtlamaya hakkı yoktur. Bu böyle biline.
Özgürlüklerin egemen olduğu bir ülkede alınan bu kararı ben bu ülkenin bir
başbakanı olarak, evladı olarak,-bu karar alındığı için bu yorumu yapıyorum,
yapmak zorundayım- doğrusu kınıyorum. Bunu hiçbir yere sığdıramıyorum.
İnsanın bir özel alanı vardır, kamusal alanı vardır bir de kamu alanı
vardır. Bu alanlara hükmetmeye kimsenin hakkı yoktur. “Bunlar bu gidişle evin içine de karışacaklar. Şöyle şöyle
davranacaksınız diyecekler. Kusura bakmayın. Türkiye yolgeçen hanı değil.
Herkes yerini belirlemek zorunda. Biz gerilim olmasını istemiyoruz.
Birileri nemalanmasın diye sabrediyoruz. Ancak hukuk adına yargı makamını
işgal edenler, bu ülkede böyle bir zemini hazırlama gayreti içine
girmesinler. Ben milletin vekili olarak konuşuyorum, konuşmak
zorundayım. Ben yargı makamı değil, yürütme makamıyım. Sorumluluğum ne ise
onu yapıyorum. Yargıdan da adil yaklaşmalarını bekliyorum”…”Meslek
liseleriyle ilgili biz üzerimize düşeni yaptık. Meslek liselilere bizim dönemizde olduğu gibi fark derslerini
vererek düz liseden mezun olma hakkı verdik. Ancak YÖK bu konuyla ilgili
Danıştay’a gitti. Danıştay da maalesef bunu reddetti. Bunu anlamak mümkün
değil. Düz lise mezunu meslek lisesine başvurarak fark dersleri vererek
mezun olma hakkına sahip. Meslek liselilerin düz liseyi bitirme hakkının
önünü niye kesiyorsunuz? Danıştay’ın kararını anlamakta zorlanıyorum. Bu
eğitimde nasıl bir eşitliktir? İster meslek, ister düz liseli olsun ÖYS
imtihanına hepsi eşit gitsin. Kazanan devam eder, kazanamayan da mesleğine
devam eder. Dünyanın gelişmiş ülkelerine bakıyorsunuz yüzde 70’i meslek
lisesi, yüzde 30’u düz lise. Bizimkiler de ama inadına düz lise diyorlar.
Bunlar ne yapıyorlar? İmam hatipten çekindikleri için diğer meslek
liselerini de mahrum ediyorlar. Ama ne kadar imam hatipli var, yüzde 3. Ne
kadar meslek liseli var, yüzde 27. İnsaf edin ya. Bunu niye bu kadar
engelliyorsunuz? İHL’nin önünü kesmek için. Diğer meslek liselilerin de
yazık ediyorlar. Ama bu noktada herhalde eninde sonunda bir gün aklı selim
hakim olacaktır.” …”Şimdi çıkmışlar dürüstlük adına dolaşıyorlar. Bunların
hedefi, ‘Çamur at, tutmazsa iz bırakır’. Güneşi balçıkla sıvamaya
uğraşmasınlar. İşimiz var. Yolumuza devam ediyoruz. Böyle bir kaba
gürültüye de pabuç bırakma niyetinde de değiliz. Biz fani olduğumuzu
aklından çıkarmayan bir anlayışın mensuplarıyız. Kalıcı değiliz. Bugün
varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş sada... Ölümün nerede ne zaman geleceği belli mi? Musalla taşına
yatırıldığınız zaman ‘Falanca cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya
‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da başbakan niyetine’ demeyecekler. “Er kişi
niyetine’ diyecekler. Bu makamlar, bu mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri
şımartmasın. Ben tüm Adalet ve Kalkınma Partiler’e şunları söylüyorum:
Mütavazı ol”…”Sınıf öğretmenliğinden alan öğretmenliğine geçiyoruz. Yani
artık din kültürü ve ahlak bilgisi dersini ilahiyat mezunları verecek.
Uygun olan odur. Ama ‘Din kültürü ve ahlak bilgisi dersini ilahiyat
mezunları niye versin’ diyenler olabilir. Niye, Çünkü bunlar ideolojik
yaklaşımlardır. Halen ilahiyat fakültelerine öğrenci almamak suretiyle
adeta ilahiyat fakültelerini kapatma gayreti içerisindeler. Kimse, bu
konularda belli mevkilere, makamlara gelmiş olanlar bana laf yetiştirmeye
kalkmasınlar. Ülkede din kültürü dersi öğretmenine ihtiyaç var mı, yok mu?
Diyanet İşleri 16 bin camimizin boş olduğunu belirtiyor. Bazıları da çıkıp
2 yıllıklar var, şu var bu var diyorlar.
Efendi bak. Bu senin işin değil. Diyanet İşleri’nin işi. Benim
ihtiyacım var diyor. Eskilerin dediği gibi ‘yarım imam dinden, yarım doktor
candan’ etmesin. Camilerde dinimizi hakkıyla bilenler olsun. Köyden gelen
birine Cuma hutbelerini verirsen farklı İslam dini olur.” şeklinde konuştuğu
(Ek.42)
43) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılı Haziran ayında Yeni
Şafak gazetesi yazarları ile yaptığı kahvaltılı toplantıda; “Anadolu’ya gidiyoruz. Sizin
tabanınızdan insanların rahatsızlıkları var. İktidar olup muktedir olamamaktan
söz ediliyor... Türkiye’de hiçbir kurum kayıtsız şekilde tek başına
muktedir değildir. Buna siyaset de dâhil. Parlamentoda egemenlik kayıtsız
şartsız milletindir deniyor. Bunun tanımına bile son zamanlarda dikkat ederseniz
çok farklı cümleler getirenler oluyor. Türkiye’de iki devlet vardır
diyenler de oldu. Fakat biz bu alanlarda da mesafe aldığımıza inanıyoruz. Eğer hıçkırıklarımızı içimize
atıyorsak, sebepleri var. Gerilim istemiyoruz. Gerilimin faturaları çok
ağır oldu. Ormanı yanmaktan kurtaralım istiyoruz. Onun için üç beş ağaç
yanıyor, bunu feda ediyoruz. Anadolu’daki serzenişler. Bunun içinde
başörtüsü var, sonra 263 var... Ana muhalefet lideri, kaçak Kur’an eğitimi
diyor. Kur’an eğitimi almanın kaçak olması mümkün değil. Zaten kanunun
metninde böyle bir şey yok, ruhuna aykırı. Bu ülkenin yüzde 98’i Müslüman
olan halkına hakaret ve saygısızlıktır. “ dediği, (Ek.43)
44) 2007 yılı Ekim ayında Ankara Mehmet Akif Kız Kız Öğrenci Yurdu’nda
öğrencilerle birlikte iftar yemeği yiyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın,
bir öğrencinin türbana ilişkin sorusuna, “…En büyük dileğim başı
kapalı kızlarımızla, başı açıkların el ele dolaştığı bir üniversite, bir
ülkedir. Bunun için uğraşıyoruz. Bunu çözmek en büyük aşkımdır (…) Bunun için çalışıyoruz. Bunlar aşama aşama yapılacak şeyler,
birden olmuyor. Bazı mutabakatlar aranıyor. Bu konuyu her
getirdiğimizde önümüze engel çıkarılıyor. Şu an tek sorunumuz başörtüsü
değil. Anayasa meselesi de var.(…) Bu durumun da sonu gelecek.
Üniversitelere özgür, istediğiniz gibi girebileceksiniz.(…) İki oğlumun ikisi de istedikleri
üniversiteleri katsayı nedeniyle kaybetti. Bu bana hak mı? Çocuklarım da
katsayı kurbanı. Bizim imkânımız var da yurtdışında okutuyoruz(…)”
şeklinde yanıtladığı, (Ek.44)
45) 2007 yılı Aralık ayı başlarında Adana/Kozan
ilçesinde bir kompozisyon yarışmasında ödül alan Tevhide Kütük isimli lise
öğrencisinin, resmi ödül töreninde türbanı ile yer almak isteyince kürsüden
indirilmesine tepki gösterdiği, aynı tarihlerde benzer bir olayın Rize’de
meydana geldiği, Emine Elif Azder isimli bir ilköğretim öğrencisinin
birincisi olduğu bir kompozisyon yarışmasının resmi ödül törenine başı açık
katıldığında, öğrencinin babasının kızının başının zorla açıldığı
iddiasında bulunduğu, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın her iki öğrencinin
ailelerine telefon ederek üzüntülerini bildirdiği, bu haksızlıkların bir
gün mutlaka biteceğini, başörtüsü ile resmi toplantılara katılmalarına izin
vermeyen kamu görevlileri hakkında inceleme talimatı verdiğini belirttiği,
Başbakanın kamuoyuna
yansıtılan “aileleri arama” eyleminden hemen sonra 12.12.007 tarihinde,
TUBİTAK tarafından Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonunda düzenlenen ve
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in de katıldığı ödül töreninde, lise 1.
sınıf öğrencisi türbanlı Elif Büşra Doğan’a ödülünü Milli Eğitim Bakanlığı
Müsteşar Yardımcısı Mehmet Temel’in verdiği,
Aynı törende bulunan Adalet
ve Kalkınma Partisi Adıyaman Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun,
ödül alan türbanlı öğrenci ile birlikte basın fotoğrafçılarına poz verdiği,
(Ek.45)
46) Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2007 yılı Aralık ayında “2. AB-Afrika
Zirvesi”ne katılmak üzere Lizbon’a giderken “Yeni Anayasa’da türbanla
üniversiteye girişi serbest bırakacak mısınız?” şeklindeki soruyu; “Benim özellikle üzüldüğüm konu şu:
Anayasa tartışmalarını başörtüsüne niye indirgiyoruz? Eğitim özgürlüğü
başka bir şey, din ve vicdan özgürlüğü başka bir şey. Zaten pazarda çarşıda
bu insanlar arasında bir problem yok. Problem seçkincilerin kafasında.
Hizmet alanlar noktasında genelde sorun yok. Gerçi bazı yerlerde son
zamanlarda maalesef sorun başladı ama genelde sorun yok. Eğitime gelince, ülkemizde eğitim
özgürlüğü noktasında kızlarımızın bu sıkıntısının aşılması gerekir diye
düşünüyorum. Türban yüzünden kızlarımız eğitim hakkından yararlanamıyor.
İmkánı olanlar yurtdışına gidiyor, olmayanlar ilkokuldan sonra eğitimi bırakmak zorunda kalıyorlar.
Üniversitede nasıl olsa önüm tıkanıyor diyerek liseye de gitmiyorlar. Ben
buna üzülüyorum. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan uygulama başka ülkelere de
örnek teşkil ediyor. Bazı Batı ülkelerinde eyalet düzeyinde de olsa ‘Siz
Müslüman ülkesiniz, bakın sizin ülkenizde türban yasağı var’ diyerek böyle
bir uygulamaya gidiyorlar. Bunu bir yerden çözmemiz lazım ama hep beraber
çözmemiz lazım. Rejim elden gidiyor diyorlar, rejim niye elden gitsin? Bu
hepimizin rejimi, hep beraber koruruz.” biçiminde yanıtladığı, (Ek.46)
47) Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 2008 yılı Ocak
ayında “Medeniyetler İttifakı Forumu” için gittiği İspanya’da Europa
Press’in konuğu olarak katıldığı kahvaltılı toplantıda, “Türban sorununu
yeni anayasa ile çözecek misiniz?” sorusunu; “semboller dediniz, Benim partim içinde nasıl başörtülü varsa diğer
partiler içinde de var. Hepsinin siyasi tercihidir bu. Bu onların siyasi
tercihine, dinin bir gereği olarak başını örttüğüne inanan ve bunu bu
şekilde uygulayana zorla şu söyleniyor; ‘sen bunu siyasi simge olarak
takıyorsun ‘ deniyor. Hayır ben bunu siyasi simge olarak takmıyorum, diyor.
Velev ki (türbanı) bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir
siyasi simge olarak takmayı da suç kabul edebilir misiniz? Simgelere,
sembollere bir yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın
neresinde böyle bir yasak var?” şeklinde cevapladığı, (Ek.47)
48) Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, İspanya dönüşü Ankara Esenboğa
Havaalanı’nda yaptığı konuşmada; “Yeni
Anayasayı beklemeye gerek yok, onun çözümü çok kolay. Oturup beraber
mutabık kaldığımız bir cümleyle çözülür.(…)bizim kafamız gayet nettir.
Karmaşıktır diyenler, kendi kafalarının durumunu düşünsünler.(…) Türkiye
hala bu sorunu çözemiyorsa bu özgürlükler noktasında ciddi sıkıntıdır. Bunu
beraber aşarız.” dediği, (Ek.48)
49) Başbakan Recep Tayip
Erdoğan’ın 2008 yılı Ocak ayında partisinin İstanbul Ümraniye Kadın kollarının
düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşmada; Üniversitelerde türbanın
serbest bırakılmasının laiklik ilkesiyle çelişeceği yönünde açıklamalar
yapan kurumları hedef alarak,”…Bizim önümüze ikide bir Anayasayı
çıkarmasınlar. (…) En az onlar kadar Anayasa’yı biz de biliriz. (…)kimse
kendini yasama-yürütme organının üstünde göremez. Yargı ihsası rey makamı
değil.(…)Herkes konumunu, yerini gayet iyi bilmeli…” diye söylediği, (Ek.49)
50) 9 Şubat 2008 günü Almanya’da gazetecilerin “İslamiyet ile AB sürecini
nasıl bağdaştırdığını” sormaları üzerine Başbakan Erdoğan’ın; “…Farklı dinlerin mensuplarına bizler
nasıl ‘siz niçin dininizi bu kadar iyi yaşıyorsunuz ya da bu kadar
hassasiyetle yaşıyorsunuz’ deme hakkına sahip değilsek, bir müslümanın da
dinini yaşamasına kimse kalkıp ‘sen niçin dinini bu kadar iyi yaşıyorsun,
başarılı yaşıyorsun’ deme hakkına sahip değildir. Bir taraftan din ve
vicdan özgürlüğü diyeceksiniz, öbür
taraftan kalkıp Müslüman için böyle bir defans uygulayacaksın. Bu defansa
uygulamaya bir defa kimsenin hakkı yok” dediği, (Ek.50)
51) Milli Eğitim Bakanlığının düzenlediği “Eğitime Yüzde Yüz Destek” kampanyasının başlatılması töreninde
konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; mesleki ve teknik eğitime büyük
önem verdiklerini kaydederek “üniversite sınavlarında meslek liseleri
aleyhine işleyen katsayı uygulamasının da önümüzdeki yıldan itibaren
kaldırılacağını” belirttiği,
(Ek.51)
52) 24.11.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursları ile Öğrenci Yurt ve
Pansiyonları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile
ilköğretimi bitirmiş veya ilköğretim çağını geçmiş, gündüz çalışmak zorunda
olan ve kursa devam edemeyenlerden 10 kişinin müracaatı üzerine, müftülüğün
teklifi ve mülki amirin onayı ile kurs binaları ve müftülükçe uygun görülen
yerlerde “akşam Kur-an kursları”,
okulların yaz tatiline girmesinden bir hafta sonra, ilköğretimin 5.
sınıfını tamamlayan öğrenciler için kanuni temsilcilerinin talebine bağlı
olarak Kur-anı kerimi ve mealini öğrenebilmeleri ve dini bilgilerini
geliştirebilmeleri amacıyla Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve
gözetiminde “yaz Kur-an kursları” açılabileceği,
kadrolu öğretici bulunmadığı takdirde imam hatip lisesi mezunlarının
öğretici olabilecekleri, okulların tatil olduğu zamanlarda iki ayrı ve
haftada 5 günü geçmeyecek şekilde sınırlanan yaz Kuran kursları için bu
sınırlamanın kaldırılması, önceden eğitim öğretim yılı devamınca açık olan
yurt ve pansiyonların, kurslarda eğitim öğretim yapıldığı sürece açık
olması hükmünün getirildiği,
Oluşan tepkiler ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’in 9.12.2003 günü Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile Devlet
Bakanı Mehmet Aydın’ı ayrı ayrı kabullerinde yaptıkları görüşmesi
sonrasında, Diyanet İşleri Başkanlığı değişiklik üzerinde yeniden çalışma
yaparak 23.12.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursları ile Öğrenci Yurt ve
Pansiyonları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”
uyarınca 24.11.2003 tarihinde yapılan değişiklik ile getirilen
düzenlemelerin kaldırıldığı,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; “öğrencilerin
önündeki eğitim engellerinin kaldırılması gerektiğini” söyleyerek, önceki değişikliğin
destekçisi oldukları mesajını verdiği,
03.12.2004 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan “Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği”nin
51. maddesi ile 13.1.1989 tarih ve 89/13715 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
ile yürürlüğe konulan Öğrenci
Yurtları ile Benzeri Kurumların Açılması, İşletilmesi ve Denetlenmesi
Hakkında Yönetmelik’in yürürlükten kaldırıldığı, yeni düzenleme ile
eski yönetmeliğin 51/c maddesinde yer alan özel öğrenci yurtlarında, dinin
veya dini hissiyatı veya dince mukaddes sayılan şeyleri alet ederek
faaliyette bulunmak hükmünün, kapatma nedeni olmaktan çıkartıldığı, (Ek.52)
53) Birlik Vakfı tarafından Grand Cevahir Otel’de düzenlenen ‘Meseleler ve Çareler’ konulu
toplantıda, imam hatip liseleriyle ilgili düzenlemelerin Cumhurbaşkanı’nın
13.05.2004 gün ve 5171 sayılı “Yükseköğretim
Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanunu’nun” vetosunun ardından yeniden TBMM gündemine alınmamasıyla
ilgili eleştirilerle karşılaşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Yasanın
tartışıldığı dönemde, başta Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı
olmak üzere, sivil toplum örgütlerinin tepkisini “yasanın karşısına
dikilenler” olarak niteleyip, meslek liselerinde çocuklarını okutanları
çocuklarının durumuna sahip çıkmamakla suçlayarak, toplumun gerektiği
cevabı vermediğini öne sürerek, Yasanın Mecliste ikinci defa görülmemesinin
nedenini; ‘Şunu hatırlatmak
isterim, biz bunun ikincisini de yaparız, yapardık. Ama bunun bedelini siz
ödemeye hazır mısınız? Bunun bedeli var. Biz hükümet olarak bu bedeli
ödemeye hazır değiliz. Çünkü daha önce ödenen bedeller var. Biz şimdi bu
meslek liselerinde okuyanlara da aynı bedeli ödetemeyiz. Bunun için de bu
adımı atamayız. Toplum buna hazır olduğu zaman bu adım atılır.’’
şeklinde ifade ettiği, (Ek.53)
54) 23.6.2005 günü Nizip’te halka hitap eden Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın:
“İmam hatip ve meslek liseleriyle diğer düz liseler
arasında üniversiteye girişte uygulanan katsayı farkını doğru bulmuyorum. YÖK’ün bu
tavrını tasvip etmemiz mümkün değil. YÖK şu anda, düz liselerle meslek
liseleri arasında ayrımcılık yapar durumda. YÖK bu ayrımcılığı yapma
hakkına sahip değil. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde, ‘Sen meslek, sen
düz liselisin’ ayrımı yapılmaz. Şüphesiz bunlar kendi içinde yapılmadığı
sürece o zaman bizler, yasama organı olarak yapılması gerekeni yaparız. Ben
ve çocuklarım imam-hatip mezunuyuz. Türkiye’de böyle bir ayrımcılığı kabul
edemeyiz. Sürekli olarak imam-hatip okullarını öne çıkarmak suretiyle
meslek liselerini mahrum etmek ayrımcılıktır. Bu yanlıştan vazgeçmelisiniz.
Eninde sonunda bu ülke bu sorunu
halledecek. Yavrularımızın önünü açın ki okusunlar… Katsayı adil bir yaklaşım değil. Bir defa üniversiteye girecek olan
öğrencilerin önüne böyle bir katsayı zulmünü koymak çok büyük bir
adaletsizlik. Çünkü bu bir yarış. Siz bir imtihan yapıyorsunuz.
O zaman ‘Bu imtihanı niçin yapıyorsunuz’ diye sorarlar. Eğer bir meslek
lisesi mezunu da bu imtihana giriyor ve başarıyorsa yola devam eder. Önünü
kesemezsiniz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Diğer ülkelerde,
öğrenciler imtihana katılır ve başarırsa istediği üniversiteye girer. Bunu
kendi ailemde de yaşadım. Yavrularımın hepsi arzu ettikleri üniversiteye
imtihanları neticesinde girdiler. Bu süreci icat edenler sadece meslek
liseleri noktasından bakmadılar. Niyet okuyarak baktılar ve bu niyet
okuyucuları süreci şu anda bir zulme
dayalı olarak maalesef devam ediyor… Sen YÖK yönetimi olarak başarılı
olmayı istiyorsan, ben de buradan YÖK yönetimine sesleniyorum: Şu anda
Türkiye üniversiteleri dünyada ilk 500’ün içerisinde yer alamamış. İkinci
500’ün içerisinde iki üniversite var. Birisi 600 küsur, diğer 900 küsur
sırada. Önce bunu halledin. Sen buralarda başarılı olamıyorsun, gelip
yavrularımızın önünü kesiyorsun. Bu, adalet değil.”…”Diyorlar ki, bu bir siyasi simge. Ne siyasi simgesi, ne alakası
var? Bu siyasi simge ise bu başörtülü vatandaşım sadece Adalet ve
Kalkınma Partisi de mi var? Diğer siyasi parti mensupları arasında
başörtülü yok mu? Milleti bölme yoluna gitmeyiniz. Bu ülkede başı açık olan
da örtülü olan da benim canım, ciğerim, kardeşimdir’’ …Bu ülkede imam-hatip
okulları bizim dönemimizde kurulmadı. Bu okuldakiler, tüm dersleri okuyor,
bunun yanında dini ilimleri de okuyor. Ben ve çocuklarım da imam-hatip
mezunuyuz. Zamanında bu engelleri bana da çıkardılar. Gidip bir de liseyi
bitirdik, sonra üniversiteye girdik. Bu yanlıştan vazgeçmelisiniz. Eninde
sonunda bu ülke bunu halledecektir.”
dediği (Ek.54)
5) 2006 yılı Nisan ayında Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği
(MÜSİAD) Genel Kurulu’na katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “irticanın siyasete, eğitime ve devlete
sistemli bir şekilde sızmaya çalıştığını” söyleyen Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer’e tepki göstererek, bazılarının zaman zaman “laiklik tehlikede” diyerek havayı
bulandırma gayreti içine girdiğini savunduğu, “Bu yanlıştır. 14 milyon kişinin oyunu almış ve iktidar olmuş bir
parti, laiklik karşıtı olarak bu sahneye çıkmadı” dediği, İrticanın
ikide bir gündeme getirilmesinin yanlış olduğunu vurgulayarak, “Önce irticanın bir tanımını yapın? Eğer irtica dini siyasete alet
etmekse, Türkiye’de dini siyasete kimlerin alet ettiği bellidir. Ama eğer
siz dindar insanları siyasetten alıkoymak için bunu konuşuyorsanız, bu
millet de sizi affetmez. Bunu böyle bilin. Bu ülkede dindar insanların da
siyaset yapma hakkı vardır. “ şeklinde konuştuğu, (Ek.55)
56) Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN’ın 12.02.2008 tarihinde AKP TBMM Grubunda yaptığı konuşmada,
kendisini ve partisini eleştiren Doğan Medya Grubuna hitaben “Bunların
derdi laiklik değil, menfaat hesabı. Bunlar köşeye sıkıştırma metotları.
Tehditle bizden bir şey alamazsınız. Bunların istediği düzen demokrasi
değil, diktatoryal düzen” dediği, CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL’a
yönelik olarak da “İdam sehpasının
yolunu gösteriyor. Biz bu yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış
insanların söylediğini söylüyoruz. Biz
o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye
hazırız. Bu konuda rahatız.” diye söylediği, (Ek.161)
57) Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN’ın 13.02.2008 tarihinde partisinin İl Başkanları Toplantısında
yaptığı konuşmada “Biz küçük olsun, benim olsun mantığı ile hareket
etmedik. Yüzde yüzün hizmetkarıyız, belli bir kesimin değil. Bizlere karşı
gösterilen bir farklı yaklaşım varsa cevapsız kalmayız. Zira bize de
inanan, güvenen bir kitle var. O kitle, sessiz yığınlar olarak yıllar yılı
bekledi. O dille tercüman olacak siyasetçiler olarak bizi buraya gönderdi.
(…) “Öfkeli olduğumu söylüyorlar, öfke de bir hitabet sanatı. Çünkü ben
zulmü alkışlayamam, zalimi de sevmem. Yumuşak başlıysak uysal koyun
değiliz…” dediği, (Ek. 162)
58) Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 17.02.2008 günü ATV isimli
televizyon kanalında gazetecilere verdiği mülakatta “Kızlarımızın
önündeki en önemli engel birinci derecede ‘Ben ülkemde üniversiteye
gidemiyorum, neden?’ ‘başörtüm olduğu için gidemiyorum’ işte bunu aşabilmenin
gayreti içinde, bundan sonraki beklentilere yönelik olarak Türkiye’de
yasalar zaten belli. (…) Kurumsal mutabakatı yüzde yüz bekleyenler bir defa
yanlışın içindeler. Hiçbir zaman mutabakat yüzde yüz olur diyemezsiniz. (…)
Her şeyden önce sessiz duran yığınların bir temsilcisiyim. Bakın alanlara,
belli insanlar gelip toplanıyor. Onlar da benim vatandaşım ve oralarda bazı
senaryolar düzenleniyor. Sabırla izliyorum. Bulunduğum makam nedeniyle. Ama
şu anda böyle bir şeyin karşısında eğer gerilim taraftarı olsam o
meydanlara 10 katını biz toplarız. (…) 5 yıl başörtüsü konusunda ses
çıkarmadık. Hep sabır sabır dedik. (…) Din İşleri Yüksek Kurulu 1980’de
Kuran-ı Kerim’den bir ayeti alıyor şöyle diyor: Cenab-ı Hak bu ayeti ile
celile ile cahiliye devrinin bu adetini kesinlikle yasaklamış. Müslüman
kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve
gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.” şeklinde
beyanda bulunduğu, (Ek.163)
59) 28 Şubat 2008 tarihinde Vakıf Üniversiteleri Birliği üyelerini kabulden
sonra Başbakanlık koridorunda bazı üniversite yöneticileriyle yaptığı
sohbette türban konusunun gündeme gelmesi üzerine Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın,”Sizin üniversitelerinizin rektörleri de
ÜAK Üyesi. Ancak bildiriye imza atanlar oldu. Bu konuda daha ilkeli tavır
bekliyoruz. Bu bildiriye niye karşı çıkmıyorsunuz? Tavır göstermenizi
beklerdik.” dediği,(Ek.164)
60) Başbakan Recep Tayip
Erdoğan’ın 7 Mart 2008 tarihinde partisinin Uşak ilinde düzenlediği bir
toplantıda kendisine “Af yok mu?” diye seslenen bir vatandaşa, “..Af yok, suç işleyen cezasını çeker,
Devlet katili affetme yetkisine sahip değildir. Katili affetme yetkisi aslında maktulün varislerine aittir. Öyle
olması lazım…” diye yanıt verdiği, (Ek.165)
61) NTV’de katıldığı canlı yayında
Ankara Temsilcisi Murat Akgün’ün sorularını yanıtlayan Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesinin Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili
olarak verdiği karar hakkında; “…Halk
3 kurumun değil 2 kurumun seçimini yapıyor. Meclis Başkanı’nı halk
seçmiyor. Bu beton bariyerler koymaktır. Biz Anayasal olarak ne
gerekiyorsa, bugüne kadar uygulama neyse bunu yaptık. Bunun dışına
çıkmadık. Kimse bize Anayasa’nın dışına çıktınız diyemez. Anayasa
Mahkemesi’nin verdiği karar çok konuşulacak. Bitmedi. Bu yargı için talihsizliktir, yüzkarasıdır. Açık net her şey
ortada.(…). Bizim adayımızın ülkemizi temsil noktasında neyi eksikti. Kariyerinden
karizmasına kadar neyi eksikti. Her
şey art niyetli.” Dediği, (Ek.178)
Tespit edilmiştir.
b- Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı Bülent Arınç’ın laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) “Girişim” dergisinde hem
kendi ismi ve hem de “Mir Mahmut
Rıza” adıyla Cumhuriyet karşıtı yazıları yayımlanan, yazdığı “Rahmetli-Bir Garip Oğlanın Hikayesi”
isimli kitabında, Atatürk’ten rahmetli diye söz eden, laiklik ve Devlet
hakkında küçültücü yorumlar yapan, hazırladığı “İlk meclis” adlı belgeseli resmi ideolojiye aykırı bulunduğu
gerekçesiyle yasaklanan Kemal ÖZTÜRK’ün, TBMM Başkanı Bülent ARINÇ
tarafından 2003 yılında “İletişim Danışmanlığı”
görevine getirildiği, (Ek.56)
2) TBMM Başkanı Arınç’ın, Dolmabahçe Sarayı’nda, ‘‘2. Değerli Eşya
Bölümü’’ nün açılışının ardından Erdoğan’ın başlattığı kamusal alan
tartışmasını sürdürerek; “Anayasa ve
kanunlarda ‘‘kamusal alan’’ diye açıkça tarif edilmiş hiçbir şeyin
bulunmadığını… Anayasada olmayan, bir kanun içerisinde yer almayan bir
kavramı kimse kendi düşüncesiyle böyle olmalıdır diye kural olarak koyamaz
ve dayatamaz’’ …”Anayasayı yapan kurum Meclis’tir. Başka hiçbir kimse
yasama yetkisini paylaşamaz’’ dediği, (Ek.57)
3) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 2005 yılı Nisan ayında katıldığı CNN
Türk’te yayımlanan “Ankara Kulisi”
programında, Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila ile Hürriyet Gazetesi
Ankara Temsilcisi Nur Batur’un, “Meclis’e
çarşaflı bile girebilir; bir kadın milletvekiline ‘Bikiniyle Meclis’e girmemeli, yaşı geçmiş’ dediniz gürültü
koptu. ‘Laik demokratik sistemi Türk
halkı benimsedi’ dediniz. Laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nden yana
mısınız yoksa gönlünüzde bir İslam devleti mi yatıyor?” sorusunu: “Sözümü sakınmam. Konumum engellemese
hiçbir haksızlığa tahammül etmem. Espri yapmış olabilirim. O hanımefendi,
‘Bikiniyle gelsem ne olur?’ dedi, kendimce cevap verdim, o da kendine
yakışır bir cevap verdi, alacağımız vereceğimiz kalmadı.” biçiminde
yanıtladığı,
“Cumhuriyetin temel ilkelerini
düzenleyen ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek olan Anayasa
maddelerinin hukuk mantığı içinde kendisine uygun gelip gelmediğinin” sorulması üzerine; “Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi Anayasa’da sayılmış. Anayasa’nın
değiştirilmesi teklif bile edilemez maddelerine amenna, buna hiç kimsenin
bir şey söylediği yok. Başka bir şey söylüyorum. Bu Anayasa Mahkemesi’ni Meclis’te yapacağım bir Anayasa
değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim. Avrupa ülkelerinin
hiçbirinde Anayasa Mahkemesi’ne benzer bir kurum yok. Tartışmaya
açmıyorum, bir şikâyetim yok. Bugün
üye sayısını, görev sahasını değiştirebilirim. Yüce Divan yetkisini alabilirim.
Her kanunun Anayasa Mahkemesi’ne gitmesini engelleyebilirim. Her şeyi
yapabilirim. Ben Meclisim. Başkana cevap vermiyorum. Cevap vermeyi arzu
etsem kisvelerimizi çıkarır geliriz, ne kadar güzel olur o zaman. AİHM
türbanı yasakladı, yaşasın; Abdullah Öcalan’ı yeniden yargılanmasına karar
verdi, yuh. Böyle şey olur mu?” şeklinde yanıt verdiği, (Ek.58)
4) Dolmabahçe Sarayında Karaman Valiliği ve Belediye Başkanlığı
tarafından düzenlenen “Karaman Türk
Dili Ödülleri Töreni”nin ardından, basın mensuplarının sorularını
yanıtlayan TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın; “Benim söylediğim şeyler, eski tabirle malumu ilandır. Yani
herkesin bilmesi gereken, aslında da bildiği şeylerdir. Ben Meclis başkanı
olarak ‘Biz istemedikçe siz yasama yapamazsınız. Sizin yaptığınız şeyi mutlaka
iptal ederiz. Biz bir karar vermekle, her şeyi kökünden hallettik’ gibi bir
tavra yabancı olduğumuzu, bunun doğru olmadığını ifade etmek istiyorum.
Yoksa sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın şahsı ve makamıyla da herhangi
bir sıkıntımız yok. Çok da iyi ilişkilere sahibiz. Ama yasama yetkisini
elinde tutan Meclis’in üstünde hiçbir organ yoktur. Bugüne kadar yoktu, bundan
sonra da olmayacak. Yasama yetkisini biz, halkımızın egemenliğinden
alıyoruz. Bunu da kimseyle paylaşmaya niyetimiz yok.” dediği,
Bir gazetecinin, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa
Bumin’in sözlerine atıfta bulunarak, Bumin’in bütün Avrupa ülkelerinde
Anayasa Mahkemesi bulunduğuna ilişkin sözlerini nasıl değerlendirdiğini
sorması üzerine de; “Sayın Başkan’ın
bunları söyleyip söylemediğini bilmiyorum. Kendisine selam ve sevgilerimi
gönderiyorum. Türbanla ilgili olarak konuşan veya konuşamayan pek çok
insanın düşüncelerini hepimiz biliyoruz. Bu benim konumun dışında. Bu
konuya bizleri çekmeye çalışanlara ben rica ediyorum ki, sizler bu konuyu
yerli yersiz gündeme getirmeyin ki, ülkemizde bir gerginlik olmasın. Bu
konuların daha çok muhatabı biz olurduk. ‘Konuştu, ortamı gerdi’ derlerdi.
Şimdi görüyoruz ki, biz konuşmayınca başkalarının canı sıkılıyor ve onlar
konuşmaya başlıyorlar. Onlara rica ediyorum, türban konusunda konuşacak
kimseler olaya pozitif yaklaşsınlar ve çözümü konusunda öneriler
getirsinler. Bu önerilere ihtiyacımız olabilir. Ben sayın başkanın
konuşmalarıyla ilgili olarak türbanı bir kenara bırakıyorum, niçin
konuştuğu konusuna da girmiyorum. Bir siyasetçi, Meclis’in bir mensubu
olarak, Meclis’in yasama yetkisine gölge düşürecek hiçbir söze tahammül
edemem. Bu sözü hiçbir zaman kabul edemem. Bu benim sorunum değil. Ülkeyi
bağımsızlık savaşından Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten güçlü ve bağımsız bir
devlet olmaya götürenlere, Meclis’e saygı duyduğum için bunu yapıyorum. Bu
tepkisel bir davranış değil. Dünkü televizyon programını izleyenler
meseleye nasıl hukuk ve Anayasa açısından yaklaştığımı görmüşlerdir.
Türkiye sahipsiz değildir. Meclisimiz hiç sahipsiz değildir. Bu Meclis’in
sahibi 70 milyon insanımızdır. Meclis kimsenin şamar oğlanı değildir.
Bundan sonra da olmayacaktır. Meclis’in yasama yetkisini gelişi güzel
sözlerle ‘sayın başkanı dışında bırakarak söylüyorum. Başkalarının da bu
konuda niyeti olabilir’ sarsmaya, örselemeye, yıpratmaya kimsenin hakkı
yok.” yanıtını verdiği,
Bir gazetecinin “Anayasa
Mahkemesi’nin kapatılabileceğini söylüyorsunuz. Burada hukuk ne işe
yarıyor?” şeklindeki sorusunu, “(Anayasa
Mahkemesi’ni kapatırız) şeklinde bir cümlem olmadı. Anayasa Mahkemesi
kaldırılabilir, Anayasa Mahkemesi ile ilgili Anayasa’nın hükümleri
değiştirilebilir. TBMM, yasama yetkisine sahiptir. Bir örnek olarak
söylenmiştir.” biçiminde yanıtladığı,
TBMM Başkanı Arınç’ın, katıldığı bir televizyon
programında Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in geçtiğimiz günlerde
yaptığı konuşmayla ilgili kendi düşüncesinin sorulduğunu, kendisinin de
bunun üzerine şunları dile getirdiğini söyleyerek, “Sayın Bumin’in türbanla ilgili sözlerini çok önemsemiyorum. Çünkü
bu konular zaten geçmişten bu yana konuşuluyor. Herkesin hemen hemen
fikirleri aynı. Sayın Başkan’ın emekliliğine 2 ay kala niye böyle bir
konuya temas ettiği konusuyla da ilgili değilim. Bu da beni
ilgilendirmiyor. Ama beni ilgilendiren bir yönü var. Bir siyasetçi,
milletvekili, TBMM’nin Başkanı olarak Sayın Bumin’in konuşmasıyla ilgili
önemli gördüğüm husus şudur: TBMM, Anayasa’nın 7. maddesi gereğince
egemenliği halkı adına kullanır ve yasama yetkisi O’na verilmiştir. Bu
yasama yetkisi mutlaktır. Yasama yetkisini kısıtlayacak, üzerine gölge
düşürecek, bölecek, birbirinden ayıracak bir mekanizma yoktur. Yasama
yetkisini Meclis, halkının adına, egemenlik adına kullanır dedim.”
açıklamasında bulunduğu,
Arınç’ın Anayasa’yı yapanın Meclis olduğunu,
halkoyuna da Meclis’in sunduğunu ifade ettiği, Meclis’in bugüne kadar
Anayasa’nın 40’dan fazla maddesini değiştirdiğini hatırlatarak; “Anayasa’nın değiştirilemeyecek 1, 2 ve
3. maddelerinin dışında her kurum değişebilir”, “Türkiye’de demokrasi varsa, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk
devletiyse, bu Anayasa 1982’den beri yürürlükte. Bunun hükümleri milletimiz
tarafından kabul edilmişse, yasama yetkisi önüne engel koymak isteyenlere
demokratik ülkelerde ancak gülerler. Dolayısıyla eğer Anayasa Mahkemesi,
Anayasa içinde bugün hiç kimsenin tartışmadığı bir kurum olarak, hiç
kimsenin tartışmadığı bir konumda ise ama yeri geldiğinde TBMM, Anayasa
Mahkemesi üyelerini, üyelerinin seçiliş şeklini, görevlerini
değiştirebilir. Bugünkü bazı görevlerini alıp, yeni görevler yükleyebilir.
Buna hiç kimsenin itirazının olmaması lazım. Bu iktidar, muhalefet meselesi
değildir. Bütün siyasetçilerin, TBMM’nin bütün üyelerinin, yasama
yetkisinin Meclis’te olduğunu bilerek ona sahip çıkması lazım. Kim ki,
Meclis’in bu yasama yetkisini elinden almaya kalkışır, kim ki, Meclis’in
yasama yetkisine dil uzatmaya veya O’nu bölmeye çalışır, yanlış yapar. Ben
bu yanlışlığı söylemek istiyorum.”, “312.
madde nasıl değişti ki, 5 yıl önce mahkûmiyet alan bir insan, bugün bütün
sonuçlarıyla affa uğrayabiliyor. Artık suç olmaktan çıkarıldı. 158 ve 159.
maddeler değişti. Yani Anayasa’nın değiştirilebilecek hükümlerinin hepsi
Meclis, tarafından değiştirilebilir. Bazı eski Anayasa Mahkemesi
başkanlarının bugünkü sözlerine bakıyorum, yani Meclis, bir yasama görevi
yapacak. Bunun check-balans sistemi içinde kontrol mekanizmaları vardır.
Ama hiçbirisi mutlak değildir. Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasa değişikliğini
tekrar görüşülmek üzere Meclis’e gönderebilir. Meclis de bunu tekrar
çıkarabilir. Sayın Cumhurbaşkanı, bunu halk oylamasına götürebilir. Halk
oylamasının sonucunu beklememiz gerekir. Ama hiçbir şey, Meclis’in yasama
yetkisini elinde tuttuğunun aksini göstermez. Anayasa Mahkemesi’ne
gidilebilir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliklerini esas yönünden de
incelemez. Sadece şekil yönünden inceler. Niye bu kadar büyük laflar
konuşanlar, Anayasa’yı bir kere açıp da okuma zahmetine katlanmazlar?
Anayasa Mahkemesi bir kanunu iptal edebilir. Tümünü, bir ya da birkaç maddesini
iptal edebilir. Ama Anayasa Mahkemesi’ne vücut veren Anayasa’nın kendisi
diyor ki; bu mahkemenin kararları kanun koyucu yerine geçmez. Geriye
yürümez. Ancak gerekçeli olarak yayınlandığı zaman hüküm ifade eder.”
şeklinde konuştuğu, (Ek.59)
5) Başkanlığını yaptığı TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığının
yazılı basında yer aldığı, (Ek.60)
6) TBMM’nin açılışının 86. yıldönümü, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve
Çocuk Bayramı nedeniyle özel gündemle toplanan Genel Kurul’da konuşan TBMM
Başkanı Bülent Arınç’ın; “Özgürlüklerin
genişletilmesinde, yasakların kaldırılmasında ve demokratikleşmede temel
iki zorunluluk vardır: Birincisi, Anayasa’ya uygun olarak Meclisin karar
alması. İkincisi ise, milletin mutabakatıdır. Yeni bir düzenleme
yapılmasında, Anayasa değişikliğinde kurumların görüşünü almak başka bir
şeydir, kurumların mutabakat şartını aramak başka bir konudur. Dünya
üzerinde daha çok demokrasi için, sadece “kurumların mutabakatını” arayan
demokratik başka bir ülke yoktur.Türkiye’de doğal bir durummuş gibi
gösterilen bu tutumun, demokrasi anlayışımızı, özgürlüklere yaklaşımımızı
ve hukuka olan inancımızın nasıl olduğunu açıkça gösterdiği inancındayım.
Anlaşılmaz bir şekilde özgürlüklerin genişletilmesi, yasakların kaldırılması
için yıllarca bu kurumların mutabakatı beklenir olmuştur. Ancak bir
mutabakat aranacaksa sadece Yüce Meclis çatısı altında halkı temsil eden
Milletvekillerinin mutabakatının aranması gerekir. Eğer burada bir
mutabakat sağlanamazsa gidilecek bir tek merci vardır, o da yüce milletimizin
iradesidir. Ülkenin rejimine karşı bu kadar güvensiz olunamaz. Türkiye’nin
rejimi her konu tartışıldığında sarsılacak, etkilenecek kadar zayıf
değildir. Hiç kimse Cumhuriyetten, demokrasiden, temel özgülüklerden
vazgeçme niyetinde değildir. Dolayısıyla ülkede bir rejim sorunu değil,
rejimin sahibi olma tartışması vardır. Ülke yönetiminde inisiyatif
alanlarını genişletme ya da sahip oldukları gücü kaybetmeme tartışmaları
vardır. Laikliğin, Yüce Önder Atatürk’ün, Cumhuriyetin, bayrağın, rejimin
sahibi milletin kendisidir. Milletin temsilcileri olan bizler tüm bu
değerlere bağlı kalacağımıza, sahip çıkacağımıza milletvekili olduğumuzda
yemin ettik. Bugüne kadar bu yeminimize muhalif bir tek davranış dahi bu
Yüce Meclisimiz içinde vuku bulmamıştır. Tartışmaların odağında yer alan ve
nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip dayandığı bir başka konu da laiklik
ilkesidir. Açıkça belirtmeliyim ki, Anayasa’mızın değiştirilemez maddesi
olan laiklik ilkesine, Türkiye’de karşı çıkan kimse yoktur. Bütün
tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu
yorum farkı nedeniyle kamusal alanda her dönemde farklı uygulamalar
yapılmış ve tartışma yaşanmıştır. Kamusal alan, yurttaşların ortak
meselelerini eşit ve özgürce tartıştığı alandır. Dolayısıyla her bireyin
ayrım yapılmadan haklarının korunduğu, haklardan yararlandığı ve
kendilerini özgür hissettiği bir alandır. Bu alanı güvence altına almak ve
tüm yurttaşlarına eşitçe kullanım hakkı sağlamak devletin görevidir. Kamu
yararı devletin değil, halkın yararına doğru genişletilmelidir. Devlet
kamusal alanın sahibi değil, koruyucusudur. Bu koruyuculuk; oradaki
eşitliğin, adil paylaşımın ve hizmetlerin her birey tarafından
kullanılmasını sağlamaktır. Kamusal alandaki özgürlüklerin ve hakların bir
gruba, bir kesime kayması anında devlet koruyuculuğu devreye girer ve
haksızlığı önler. Devlet kamusal alanda herkes için geçerli olan hakları
bir kesime yasaklayamaz ya da sınırlayamaz. Buradan hareketle laiklik
ilkesinin yorum farklılığını gündeme getirmek gerekir. Anayasamızın
değiştirilemez maddesi olan laiklik maddesi, ilelebet var olacaktır. Ancak
günün şartlarına, toplum yapımıza uygun olarak yorum farklılıklarını
ortadan kaldırmak gerekir. Bu, laikliğin özünü değiştirmeyecek, bilakis
toplumun bir arada daha uyum içinde yaşamasına katkı sağlayacaktır. Dünyada
birçok örneği olan laiklik uygulamasının, Türkiye’dekine benzer tek örneği
sadece Fransa vardır. Orada bile laiklikten yola çıkarak hak ve özgürlükler
bizdeki kadar kısıtlanmamıştır. Laikliği bir toplumsal barış ve uzlaşı
mekanizması olarak algılamak gerekir. Laiklik, devletin inançlar karşısında
tarafsızlığını zorunlu kılar. Bütün inançların kendisini ifade etmesine
imkân vermek, bireylerin ibadet hürriyetini sağlamak laiklik ilkesinin
temel işlevidir. Devlet, bu işlevi uygulayan ve tüm inançlara eşit mesafede
davranan aygıttır. Sorun işte burada başlamaktadır. Devlet, dini inançların yaşamasını teminat altına alması
gerekirken, tam tersine kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade
hürriyetini kısıtlamaktadır. Bunu da laiklik adına yapmaktadır ki,
siyaset bilimi açısından büyük bir çelişkidir. Bu çelişki yıllardır
Türkiye’nin iç huzurunu zedelemekte ve bitmez tükenmez sorunları
beraberinde getirmektedir. Aydınların, siyasetçilerin ve akademisyenlerin
hep birlikte çözmesi gereken yorum farkından kaynaklanan işte bu
çelişkidir.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.61)
7) 23 Nisan 2006’daki TBMM özel oturumunda yaptığı konuşmanın ardından
Anayasa Mahkemesi’nin 44. kuruluş yıldönümü törenine katılan TBMM Başkanı
Bülent Arınç’ın, “Konuşmanız hem
takdir gördü, hem eleştirildi. Ne diyorsunuz” sorusunu; “Türkiye büyük bir devlet. Şu anda
Türkiye’de en çok ihtiyacımız olan şey toplumsal barış. Toplumsal barış
projemizi gerçekleştirmek zorundayız. Bunun gerçekleşebilmesi için bazı
konularda elbirliği yapmamız gerekir. Bu laikliğin yorumlanmasıdır.
Laiklik ilkesine ne benim, ne başka bir kimsenin hiçbir zaman ciddi bir
itirazı olmaz. Ama laiklikten ne anladığınızı ortaya koymalısınız. Katı
laiklik uygulamasıyla insanlara sosyal hayatı bir cezaevine çevirecek
anlayışlar ne kadar zararlıysa, laikliği bir barış ve özgürlük, din ve
vicdan hürriyeti olarak tanımak ve insanların inançlarına müdahale etmemek
de o kadar toplumsal barışa hizmet edecektir.” biçiminde yanıtladığı,
(Ek.62)
8) 2006 yılı Mayıs ayında ATV de katıldığı Teke tek programda TBMM
Başkanı Bülent Arınç’ın, türban tartışmalarıyla ilgili olarak, “Kurumlar arası mutabakatı en çok
başbakan konuşuyor. Bu güzel bir şey ama, çok gerekli bir şey de değil.
Çünkü Anayasa görevi bize vermiş. Bireysel bir hakla ilgili referandum
olmaz. Kurumların mutabakatını aramak için gün geçirilmez. Kanun
çıkarılırken vekillerin mutabakatı aranır. Buradan da sonuç alınamadı
ikinci yer millet iradesi yani referandumdur. Bakalım halk ne diyecek”
ifadelerini kullandığı, “Anayasanın hiçbir yerinde, ‘laiklik şu anlama
gelir’ şeklinde bir madde yok” diye söylediği, “laikliğin,
devletin, Cumhuriyetin bir vasfı olduğunu, insanların laiklik vasfının
olmadığını” ifade ettiği, (Ek.63)
9) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 22. Dönem 3. yasama yılını
değerlendirmek üzere düzenlediği 07.07.2007 günlü basın toplantısında; “Yaşanan tartışmaların merkezinde
başörtüsü, laiklik, YÖK, imam hatipler, Kuran kursları ve benzeri konulardır.
Ancak tartışmanın ana merkezi bizce bu konular değildir. Tartışmanın ana
merkezi özgürlüktür.
Türkiye’nin sorunu özgürlüklerin sınırını kimin belirleyeceğidir. Sınırın
Meclis tarafından belirlenmesini savunuyoruz. Bu, demokrasinin gereğidir.
TBMM, halkın temsil edildiği tek yerdir. Bu yüzden de ülkenin kaderi için
son sözü Meclis söyler. Ancak nedense bazı kurumlar ya da kişiler, bu
gerçeği kabullenmek istemiyorlar. Halk bu Meclis’i, partilerin program ve
projelerine bakarak seçmiştir. Ortaya çıkan aritmetik tablo ne olursa
olsun, Meclis’in her tasarrufu halkın kararıdır ve herkesin buna saygı
göstermesi gerekir. Dolayısıyla halka hesap verecek siyaset kurumunun,
hiçbir siyasi sorumluluğu olmayan kurumlar tarafından iş yapamaz hale
getirilmesi, bloke edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Daha da
şaşırtıcı olan şey, ‘Meclis bu kanunu çıkaramaz, değiştiremez’, diyerek,
halkın iradesine meydan okuyanların bile ortaya çıkmasıdır.” dediği (Ek.64)
10) TBMM Başkanı Bülent
Arınç’ın, 01.06.2006 tarihinde CNNTürk televizyonunda katıldığı
canlı yayında; 23 Nisan konuşmasındaki sadece laiklik konusunu birkaç
kişinin tartıştığını ileri sürerek; ‘‘Söylediğimiz tek şey şudur: Anayasanın 2. maddesinde demokratik,
laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu
niteliklerine benim de kimsenin de bir itirazı yok. Anayasanın 3. maddesi,
bu ilkenin değiştirilmesini ve kaldırılmasını yasaklıyor. Doğru olan da bu.
Laiklik ilkesine ‘evet’ diyoruz ama burada konuştuğumuz konu, bu ilke nasıl
yorumlanacak? Anayasada laiklik tarif edilmemiştir. Laiklik ilkesi söz
konusudur. Başka hiçbir yasada laiklik ilkesi tarif edilmemiştir.’’ şeklinde konuştuğu,(Ek.65)
11) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın
Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu ile 2006 yılı Mayıs ayında yaptığı mülakatta;
“Laiklik, Türkiye Cumhuriyet
Devleti’nin niteliklerinden bir tanesidir. Hiçbir itirazımız yok. Bunu
çıkaralım gibi bir düşüncemiz kesinlikle yok. Gerçek laikliğe bir itirazımız yok. Laiklik Türkiye’ye Batı’dan
gelmiştir. Bugün Batı kültürünün kendi içinde yaşattığı laiklik duygusu ile
Türkiye’de dayatılmak istenen laiklik arasında çok büyük farklar var.
Geçirdiğimiz değişimler sonucunda artık liberalizm, özgürlükler, insanların
kendilerini rahatlıkla ifade etmesi gibi bir noktaya geldik. Biz burada
laikliği din ve vicdan özgürlüğü olarak anlayabiliriz.”…”Yargıtay
içtihatlarında 1985’e kadar katı laiklik anlayışı vardır. Bu tarihten sonra
katı laiklikten ayrılmıştır. Bir içtihatta der ki: ‘Laikliğe iman etmek
mecburiyetinde değilsiniz.’ Bugün ‘dini ibadetler bile yasaklanabilir’
anlayışını kabul etmiyorum. Bir bayanın başındaki örtüsünü sokakta bile
giyemeyeceğini, taşıdığı kamusal görev sebebiyle yasaklayan bir anlayışın,
dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığını düşünüyorum. Hem ‘egemenlik
milletindir’ diyoruz, hem de millete biraz korkuyla, biraz endişeyle, biraz
şüpheyle bakıyoruz. Geçmişten beri
ceberrut bir zihniyet yani milleti ‘güvenilmez, ne yapacağı belli olmaz,
çok fazla imkan vermemek lazım’ düşüncesiyle kabul ediyorsa tartışma oradan
çıkıyor. Rejiminde, laikliğin de, demokrasinin de, cumhuriyetin de bir
tek koruyucu vardır o da Türk milletidir. Hiç bir kurum ben korurum
dememelidir.”
“Benim konuşmama bütün kurumlar
dururken, sadece YÖK’ten cevap geldiyse, ben şunu düşünürüm: Niçin sadece
YÖK? Yani halk tabiriyle yarası olan gocunur; kendilerine atfettiğimi
anladılar da onun için mi? Bunu düşünerek Sayın YÖK Başkanı Erdoğan Teziç
bana cevap verdi. Teziç ‘kuvvetler ayrımı vardır bütün yetki ve egemenlik
Meclis’te değildir’ diyor. Evet doğru. Ama sen bunların içinde yoksun! Sen
yasamayı, yürütmeyi, yargıyı temsil etmiyorsun! Senin bana cevap vermek
veya beni eleştirmek hakkın yok! Sen ne hakla kendini bu erklerden birisi
olarak görüp bana cevap getiriyorsun?!.. Yüksek öğretim YÖK’e
bırakılmayacak kadar önemlidir.”
“Biz birbirimizin görev sahasına
müdahale etmeyeceğiz. Anayasa Mahkemesi eski başkanı gözümüzün içine baka
baka: ‘Bizim kabul etmediğimiz bir konuda siz yasama yapamazsınız’
dediğinde, ben gereğini söylemiştim. Eğer yürütme ve yargı kendi
hukuklarını korumazsa, bazı kurumlar kendilerini çok güçlü görerek, bunlar
üzerinde söz söylemeye devam ederse, büyük yıpranma olur. Ben Meclis
Başkanlığım süresince Meclis’e sahip çıkmaya çalıştım.”
“Ben kamusal alan derken, halkın
özgürce paylaştığı alanlar olarak tarif ediyorum. Birisinin, burası kamusal
alandır, diyerek, yasak levhası koyması bugüne kadar Avrupa’da kabul
görmemiştir. Bazılarının anladığı gibiyse kamusal alan, orada yaşamak
mümkün değildir. Ne belediye otobüsünde, ne hastanede, ne Tapu Kadastro’da
ne belediye binası içinde, ne Meclis’te, ne Çankaya Köşkü’nde, ne şurada ne
burada... Kamusal alanı devletin hizmet verdiği alanlar olarak
sınırlamaya sokamazsınız. Burada insan, halk önemlidir. Toplumda yaşayan
insanların, eşit olarak paylaştıkları özgürlüklerden eşit olarak istifade
ettikleri alan olarak anlamak lazım. Devlet bunun koruyucusudur,
sınırlayıcısı değildir.”
“Tartışmalar yanlış yerlere çekildi,
çünkü tam demokrasi isteğine verecekleri bir cevap yoktur. Azınlık
antireformcu bir grup tarafından Türkiye’nin küresel güç olması
engelleniyor. Bunlar güçlerini Türkiye’nin daha özgür ve demokrasiye sahip
olmasına engel olmak için kullanıyorlar. Çünkü, tam demokrasi olsa bu
azınlık antireformcular güçlerini kaybederler. Demokrasi elitlerin rejimi
değildir. Demokrasi, azınlık bir grubun rejimi değildir. Demokrasi
zenginlerin rejimi değildir. Demokrasi, fakirler, mağdurlar, mazlumlar ve sokakta yaşayan herkes
için vardır. Hiçbir ayrım yapmadan her birey için vardır demokrasi. Bu
hakkı kullanmaya kimse engel olamaz.”
“Bu kızlar Türkiye’de okuyamaz Suudi
Arabistan’a gitsinler, demek hem bizim için hem kızlarımızın için aşağılayıcı
bir kelimedir. Niçin Arabistan’a gitsinler? Başı örtülü olanlar sadece Arabistan’da
mı tahsillerini görüyor? Dünyadan habersiz. Avusturya’dan Güney Kore’ye,
Avustralya’dan ABD’ye kadar bütün ülkelerdeki üniversitelerin hepsinde
çocuklar başörtülü okuyabiliyor. Niçin o ülkeleri örnek vermiyorsunuz,
Suudi Arabistan’a gidin diyorsunuz? Bunun içerisinde bir aşağılama
seziyorum. Bu söz bence bir aşağılamadır..” dediği, (Ek.66)
12) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın 2003 yılı Eylül ayında, Türkiye
Demokrasi Vakfı’nca Armada Otel’de düzenlenen toplantıda ‘Meclis ve
Demokrasi’ konulu yaptığı konuşmada “Siz
ifade özgürlüğüne tam sahip değilseniz, kapatılmamak için, önünüze engeller
çıkmaması, iktidara giderken bir takoza ayağınız takılıp da düşmemek için
yalan söylemeye, samimiyetsiz davranmaya, takiyye yapmaya mecbursunuz.”
diye söylediği, (Ek.67)
13) TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın 2007 yılı Nisan ayında Turgut Özal
Düşünce ve Hamle Derneği tarafından TBMM’ne verilen “Demokrasi Ödül Töreni”nde yaptığı konuşmada; “….1950 yılında 12 Nisan’ında Mareşal
Fevzi Çakmak vefat ettiğinde O’na görkemli bir dini tören yapılması
tartışması çıkmıştı. Tartışmaların bir kısmı sanırım yine laikliğe aykırı
olacağı gerekçesiyle yapılmıştı. Ancak sonunda halkın büyük sevgi beslediği
Mareşal için Beyazıt Camiinde büyük bir katılımla cenaze namazı kılındı ve
sonra da defnedildi. O tartışmaların içinde 23 yaşında bir genç öğrenci
lideri daha vardı: Turgut Özal. Tarihin cilvesine bakın ki, rahmetli
Özal’ın cenazesi de aynı tartışmalara sahne oldu. Ancak yine aynı görkemli
kalabalık Fatih Camiinden O’nu hakkın rahmetine uğurladı. O zaman sadece
sevenleri değil, O’nu desteklemeyenler de o cenazeye katıldı ve tekbirlerle
8. Cumhurbaşkanımız Edirnekapı’da defnedildi. O cenazede küçük kartona elle
yazılmış pankart taşınmıştı. Halkın arasından biriydi kuşkusuz. Tekbirler
eşliğinde taşınan cenazenin arkasından tutuluyordu. Şöyle yazıyordu o
kartonda: “Sivil, dindar,
demokrat Cumhurbaşkanı” Bu Özal’ın kendisiydi. Bu milletin
özlediği Cumhurbaşkanının tanımıydı. Baylar, Bayanlar son elli yılda
yaşanan tartışmaların nedeni işte bu kartona yazılmış bu tanımdır. Sivil,
dindar ve demokrat Cumhurbaşkanı taraftarları ile onun tam tersi tanımların
tartışması son elli yıldır hiç bitmedi. Bugün de tartışmanın adı budur.
Meclisimizin sivil, dindar, demokrat bir Cumhurbaşkanı seçecek olmasına yine
itiraz ediliyor. Menderes’in Başbakanlığına, Özal’ın Başbakanlık ve
Cumhurbaşkanlığına yapılan itirazların altında hep bu kimlik tanımı vardır.
Bu tanım kim ne derse desin, Türk milletinin kendi öz Cumhurbaşkanı
tanımıdır. Rahmeti Özal dindar olduğu için hakkında söylenmedik şey
bırakılmadı. “Takunyalı” gibi seviyesiz sıfatlar Özal’a ve onun çalışma
arkadaşlarına o dönemde takıldı. Cuma namazına gitmesi, bayram namazına
gitmesi, Hacca gitmesi hep eleştirildi. Sivil olması, dindar olması, demokrat olması nasıl sorun
çıkartabilirdi bu ülke için?...” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.68)
14) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 13.11.2005 tarihinde TBMM Sabit Osman
Avcı Eğitim Tesisi’nde basınla düzenlediği sohbet toplantısında ‘‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM)
Leyla Şahin hakkındaki kararının hukuki anlamda Türkiye için bağlayıcı
olmadığını, yasaklılığı savunmadığını, bu yasakların kaldırılması halinde
de kendisinin herhangi bir kısıtlayıcı madde getirmeyeceğini düşündüğünü’’
kaydetmiştir. ‘‘AİHM bir mahkemedir
ve verdiği karar da bir yargı kararıdır. Bunun üzerinde söz söylerken,
hukuki, objektif ve adil olmak mecburiyetindeyiz. Duygularımızı işin içine
sokarsak bir tartışmayı devam ettirmiş oluruz. Türkiye’de maalesef pek çok
konu tartışma yerine kavgaya dönüştüğü için; tartışma, fikirlerini
rahatlıkla ortaya koyma yerine, birbirlerinin düşüncelerine karşı hasmane
mücadele edildiği için, çoğu zaman da ne olduğunun farkına varmıyoruz. Bu
mahkeme kararlarına karşı bir şey söylerken, ‘mahkeme kararı yüzde yüz
doğrudur, buna katılıyoruz’ deme konusunda biraz ihtiyatlı olmak mecburiyetindeyiz.
Çünkü bu mahkemenin bugüne kadar ki pek çok kararına karşı çıktık. Bu
kararları hukuki olmaktan çok, siyasi olmakta nitelendirdik. AİHM’in birçok
konuda verdiği kararı eleştirirken, sadece bu konuda verdiği kararı
alkışlamanın bir çifte standart olacağını söyleyenler, doğrusu çok da
haksız sayılmazlar.’’…’’Dolayısıyla AİHM’in bu kararının hukuki anlamda
Türkiye için bağlayıcı olmadığını, yasaklılığı savunmadığını, bu yasakların
kaldırılması halinde de kendisinin herhangi bir kısıtlayıcı madde
getirmeyeceğini düşünüyorum. Bu karar sebebiyle Avrupa ya da ABD’de de
yüksek öğretimde, yani üniversitelerinde başörtüsünün yasaklanmayacağını
düşünüyorum. Laiklik tartışmaları eskiden beri devam eder, zaman
içerisinde laiklik de gelişir. Ama bugün bütün dünyada görebildiğimiz
kadarıyla, din ve vicdan özgürlüğünün genel anlamda kabul edilmesi halinde,
Türkiye’de bu sebeple laikliğin ihlal edildiğini söylemek de mümkün değildir.”…
‘‘Bu kararı yanlış bulduğumu ifade ediyorum. AİHM büyük bir yanlış
yapmıştır’’… ‘‘Buradan söylüyor ve iddia ediyorum. Hukukçulardan rica
ediyorum; Bu konunun cevabı eğer bir soru ise ‘evet doğrudur, hayır
yanlıştır...’ ikisinden biri. Doğruysa sözümün arkasına dikkat etsinler,
yanlışsa biri bana desin ki hayır 3. bir kanun daha var ki o kılık kıyafeti
tanzim ediyor, yasaklıyor veya serbest bırakıyor. Böyle bir hukuk normunu
Anayasa içinde ya da kanun olarak bulmak mümkün değildir. Anayasa
Mahkemesi, kendisine yapılan başvurular sonucunda, Anayasa’nın 2, 3, ve 4.
maddelerine atıf yaparak, ‘çağdaş giysinin böyle olamayacağı konusunda’ bir
hüküm getirmiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da ve yasalarda açıkça ortaya
konulmamış bir hüküm konusunda, yorum yapmak suretiyle bir karar vermiştir.
Oysa Anayasa ve hukuk normları, mahkemeler tarafından uygulanacak
normlardır.(…) Bugün Leyla Şahin davası nedeniyle tartıştığımız konu
üniversitelerde başörtüsüyle tahsillerine devam edip edemeyecekleri
konusudur. Ve benim bu konudaki argümanın Avrupa’da ABD’de pek çok ülkede
de başörtüsüyle üniversiteye devam edilebildiği, yasaklamanın ilköğretim
okulları ve kamu görevlileriyle sınırlı olduğudur. Hukukçuların meseleye bu
açıdan da bakmasını istiyorum. 70 milyon insanı huzursuz eden yasakların
hangi anlamda konulduğunu hangi anlamda kaldırıldığını bu açıdan
düşünmeleri gerektiği için bunları söylüyorum. “Dünyanın her yerinde
inandığı mesele için doğru haklı yolda mücadele edenler sonunda bu
özgürlüklerine kavuşurlar. Yapacağınız tek şey demokrasi ve hukuk içinde
kalmaktır. Devletimizi, toplumumuzu çiğnemeden ‘benim bu hakkım var’
diyebilmeliyiz” …”Stilistler olsa da 5 tane baş örtme modeli belirlese ‘bu
siyasi simge değildir’ dese, TSE olmasa da Yüksek Öğretim Kurumu yapsa iyi
bir iş yapmış olur. Bu insanların hiçbiri devlete, Cumhuriyete, Atatürk’e
karşı değil.”…”Türkiye’de eğitim birliği olduğunu anımsatan Arınç; “Farklı
grupların okulları olsaydı, bunun yanında laik okullar olsaydı, ikili
yapıyı anlamak mümkündü. İnsanların tercih hakkı olurdu.” biçiminde
konuştuğu, (Ek.69)
15) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 15.11.2005 tarihinde Romanya’ya
hareketinden önce Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında
AİHM’in türban kararıyla ilgili tartışmalara ilişkin olarak, ‘‘Herkesi bu konuda dürüst olmaya
çağırıyorum’’… ‘‘Türban konusunda, ‘bu iş bitmiştir’ demekle iş bitmiyor.
Eğer bir sorun varsa bu sorunun çözümü konusunda herkesin yardımcı olması
lazım. Herkesin beyaz sayfa açarak olayda doğrudan taraf olmayı bir kenara
bırakıp toplumun, insanlarımızın huzuru için milletimizin kardeşliğinin,
beraberliğinin pekişmesi için bir çözüm bulmaya mecburuz. Ben size
soruyorum; türbana ‘siyasi simge’ diyorsunuz, türban da örtünme biçimlerinden
birisidir. Böyle bir kabul varsa, Anayasa Mahkemesi kararlarına bu girmişse
ve devletin tüm kurumları bu konuda bir hassasiyet gösteriyorsa peki
eyvallah. Türban olmasın da ne olsun ben bunu soruyorum. Benim bu soruma
kaçamak cevap vermeyin lütfen. Benim bu sorumu yanlış, gülünç,
tartışılabilir bulabilirsiniz. O zaman da lütfen sizin düşünceniz ne, siz
bu konuda bir uzlaşma meydana getirebilmek için ne öneriyorsunuz? Şimdi
Türkiye’de bir kesim diyebilir ki, ‘başını örtmek kesinlikle yasaktır ve
mümkün değildir. Bunu anlamak mümkün. Katılmazsınız ama bu bir tavırdır.
Denir ki şu veya bu şekilde başını örtmek kesinlikle yasaktır. Bunun
tartışması olmaz. Yani ‘yasaktır’ denmişse bunun azı mı, çoğu mu nasıl
olacağı konusunda kimsenin tartışmaya girmesi düşünülemez.’’ …’’Bu
kızların, bu bayanların üniversitede örttükleri şeye türban denir ve türban
bizim geleneksel baş örtülerinden birisi değildir. Bir inancın gereği
değildir. ‘Bu bir siyasi simgedir’. Buradan şunu anlayabiliriz, türban
takmamak suretiyle baş örtülebilecekse bu serbesttir. Bilmem yanlış mı
anlıyorum? Bu konuda dürüst ve samimi davranan çevreler, Türkiye’de böyle
bir çıkar yol bulmaya çalışıyorlarsa, mesela bazı toplumlarda türban
şeklinde değil de ‘geleneksel başörtüsü’ denen şekilde yok aşağıdan
bağlayarak, kelebek yaparak, önden biraz açarak, arkadan biraz fazla
bırakarak, bu tip birbaş örtmenin siyasi simge sayılamayacağı ve serbest
olacağı konusunda bir duyarlılık varsa ben teklifte bulunuyorum; diyorum
ki, türban değil, siyasi simge değil ama başını örtmek isteyen nasıl
örtsün? Siz bunu tarif edin hukukta...” dediği, (Ek.70)
16) Türbanın yükseköğretim kurumlarında serbest bırakılması amacıyla
Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisisin ittifak
yaparak Anayasanın 10 ncu ve 42 nci, Yüksek Öğretim Kanunun Ek 17 nci
maddesinin değiştirilmesi teklifini 1 Şubat 2008 tarihinde TBMM’nin
gündemine taşımaları sonrasında, 22 nci dönem TBMM Başkanı ve halen davalı
parti milletvekili olan Bülent Arınç’ın, “…İnsanlar sokakta teneke
çalmaya başladı. Yüzde 47 oy
almış bir parti, mütevazi olacağım diye, teneke çalıp gürültü yapanların
karşısında neredeyse mahcup durumda…” dediği, türbanlı öğrencileri
kastederek, “…Onlar bu kıyafetiyle
giremezken, çok sevgili arkadaşları
hangi kıyafetle okula giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz…” diye
söylediği, (Ek.71)
Anlaşılmıştır.
c- Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün
laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) Laik devlet yapısını değiştirerek yerine
dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu
amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan hakkında dava açılan
Fetullah GÜLEN isimli tarikat liderinin yurt dışında kurduğu okullar bir
ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve işbirliği yapılması, Abdullah
Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Bakanlığın genelgesi ile Büyükelçiliklerimizden
istenmiştir.
Şöyle ki;
Genelkurmay Harekat Başkanlığının Mart 2002
tarihli “PKK, DHKP/C ve İrticai
Örgütlerin Avrupa’daki Faaliyetleri” adlı raporunda “demokratik yollardan devlet
kademelerinde kadrolaşarak, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan kaldırıp
Şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı ve bunu takiben Dünya İslam
birliğini gerçekleştirmeyi hedeflediği” belirtilen Fetullah GÜLEN
isimli cemaat liderinin yurt dışında kurduğu ve faaliyetleri nedeni ile
bulundukları ülke Devletleri tarafından Türkiye’nin uyarılmasına neden olan
okullar bir ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve ilişki kurulması,
Abdullah Gül’ün başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığının bir genelgesi ile
Büyükelçiliklerimizden istenildiği,
Dışişleri Bakanlığı’nın, Büyükelçiliklere
gönderdiği bir başka genelge ile de; Milli Görüş örgütlenmesinin Genelkurmay
Harekat Başkanlığınca düzenlenen ve yukarıda sözü edilen raporda, “şer’i esaslara dayalı devlet düzeni kurmayı
amaçladığının” belirtilmesine (Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin 1999/37 sayılı dava dosyası. Klasör no:17) ve Almanya ile
imzalanan Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda Avrupa Milli Görüş
Teşkilatı’ndan “köktenci terör örgütü”
olarak söz edilmesine rağmen, bu teşkilat mensuplarının yurtdışındaki
vatandaşlarımızın sorunları ve milli konularda dış temsilciliklerimizce
gerçekleştirilen faaliyetlere katkıda bulundukları belirtilerek bu örgütle
temas ve işbirliği kurulmasının istenildiği, (Ek.72)
2) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün 2005 yılı Kasım ayında bir
gazetecinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, AİHM’nin türban kararını din
alimlerinden görüş almadan vermesini eleştirdiği açıklamasını hatırlatarak
“AİHM kararından önce din bilginlerine danışması gerekir mi?” şeklinde soru
sorması üzerine “Bunu AİHM’ne
sormanız gerekir. Sayın Başbakan’ın söylediği gayet açık. Mademki din ve
inançlarla ilgili konular söz konusu, o zaman din bilginlerinden de görüş
almak gerekir şeklinde düşüncelerini paylaşmış arkadaşlarla. Bunu farklı
mecralara çekmenin bir anlamı yok. Buradaki tuzağı da gayet iyi görüyoruz
biz. O açıdan bu konularla ilgili dikkatli hareket etmeye devam edeceğiz.
İnanıyorum ki günü geldiğinde Türkiye kendi sorunlarını kendisi çözecek
olgunluğa ulaşacak.” dediği, (Ek.73)
3) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, 2003 yılı Kasım ayında Roma’daki
AB Troykası toplantısına giderken uçakta yaptığı söyleşide Avrupa Birliği
İlerleme Raporu’nun demokrasi ve insan hakları alanlarındaki sorunlar
listesinde türban yasağının dâhil edilmemesini eleştirdiği, (Ek.74)
4) 2004 yılı Ekim ayında SKY-Türk televizyonunda soruları yanıtlayan
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, türban
yasağının AB insan hakları standartları içinde bulunmayan bir yasak
olduğunu ve günü geldiğinde bu yasağın Türkiye’de kalkacağından şüphe
duymadığını belirterek, raporda türban konusuna yer verilmemesi konusunda;
“Tabii ki bunlar AB insan hakları
standartları içinde olmayan yasaklardır. Günü geldiğinde bunların hepsi
kalkacak Türkiye’de. Ben doğrusu bundan eminim. Paris, Londra veya
Berlin’deki bir üniversitede olmayan yasakların, Türkiye’de de olmaması
gerekir. Üstelik bizim kendi
kültürümüzün bir parçasıysa hiç olmaması gerekir. Bunlara zamanla,
soğukkanlılıkla halledilmesi gereken konular olarak bakıyoruz. O açıdan
toplumun da bunları bu şekilde göreceğine inanıyorum, ama muhakkak ki bu
tip yasaklar Türkiye’de kalkacaktır. Bunlar AB standartlarındaki özgürlük,
demokrasi, insan hakları anlayışıyla bağdaşmaz. AB söz konusu olmasa bile
bunlar bizim partimizin, hükümetimizin zaten öncelik verdiği konulardır.
Bunların uzlaşma ortamı içinde çözülmesi gerektiğine inanıyoruz.”
şeklinde açıklamalarda bulunduğu,
(Ek.75)
5) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, BM İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’nin kabulünün 55. yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu toplantısında, hedeflerinin ifade ve
inanç özgürlüğünün işkence ile terörden arındırılması olduğunu, bununla
ilgili yasal düzenlemelerin hepsinin, kararlı şekilde gerçekleştirileceğini
belirterek; “ifade ve inanç
özgürlüğünde kararlıyız; herkes inandığını yaşayabilmeli..Herkes güven
içinde, korkudan, endişeden uzak olmalıdır. Düşündüğünü inandığını
rahatlıkla ifade etmeli, inandığını rahatlıkla yaşayabilmelidir. İfade ve
inanç özgürlüğü, işkenceden ve terörden tamamen arınmak, bizim
hedefimizdir. Bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsi, kararlı şekilde
gerçekleştirilmeye devam edilecektir” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.76)
6) İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in, 1998
yılında derslere türbanla girmekte ısrar edince 15 gün okuldan uzaklaştırma
cezası aldığı, ardından okuldan atıldığı, iç hukuk yollarını tüketen
Şahin’in türban yasağının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, “hiç
kimsenin dinsel inanç ve kanaatlerinden dolayı eğitim görmekten men
edilemeyeceğine” ilişkin din ve vicdan hürriyetiyle ilgili 9. maddesinin
ihlali olduğunu ileri sürerek AİHM’ne başvurduğu,
Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde
görüşülen Leyla Şahin davasında Hükümet adına Abdullah Gül’ün başında
bulunduğu Dışişleri Bakanlığı kanalıyla gönderilen yazılı savunmada;
Türkiye’nin laiklik ilkesi, çağdaş eğitim konusundaki tutumu, çağdaş eğitim
ilkeleri, yasal düzenlemeler ve mahkemelerin aldığı kararlara yer verilerek,
Türkiye’de Anayasa’nın, din istismarını yasakladığı, türbanın
üniversitelerde laik eğitimle çeliştiği ve bağdaşmadığı, gericiliği teşvik
ettiği gerekçesiyle, türban yasağının Anayasa’ya uygun olduğunun
vurgulandığı, “Türbanın üniversitelerde
laik eğitimle çeliştiği ve bağdaşmadığı, gericiliği teşvik ettiği,
çağdaşlaşma yolunda bir geri adım niteliğinde bulunduğu, amacın modernleşme
ve çağdaş görüntüyü korumak olup, siyasal simge haline getirilen başörtüsü,
özgürlük sorunu değil politikacılar tarafından şeriat amaçlı kullanılmış
bir olgu olduğu” görüşü dile getirildiği, üniversitelerde başörtüsü
yasağının kaldırılmasının dinin siyasal alana çekilmesi ve siyasal araç
durumuna getirilmesi açısından taşıdığı sakıncalara da dikkat çekildiği,
Savunmada, Anayasa Mahkemesi’nin 1989 yılındaki
kararına atıfta bulunularak, türbanın kamusal alanda yasaklanmasının
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin düzenlendiği ve “değiştirilemez” maddeleri arasında
yer alan “Başlangıç Bölümü” ile “laiklik” ilkesinin yer aldığı 2.
maddesine, “eşitlik” ilkesinin
düzenlendiği 10. maddesine, “din ve
vicdan özgürlüğü”nü tanzim eden 24. maddesine ve “İnkılap Kanunlarının Korunması”nı düzenleyen 174. maddesine
uygun olduğunun belirtildiği, türbanın masum bir yaşam biçimi olmanın
dışında cumhuriyet ilke ve inkılaplarına karşı bir sembol olduğunun
vurgulandığı,
Dava sırasında Leyla Şahin’in Avukatının ek görüş
belirtmesine müteakip AİHM’nin bu ek görüşü ülkemize ileterek savunma
yapılıp yapılmayacağının sorulması üzerine Türkiye’nin Strazburg’daki
Avrupa Konseyi neznindeki daimi temsilciliği, 2003 yılı Kasım ayında
türbanın gericiliği teşvik ettiği, çağdaşlaşma yolunda geri adım olduğu,
laik eğitim ilkesine ters düştüğü, siyasilerce şeriat bayraktarlığı için
siyasi amaçlı kullanıldığı gerekçelerini içren ek savunmayı gönderdiği,
Hükümet adına gönderilen ek savunmadan bir ay sonra
Aralık 2003 başında haberdar olan ve ek savunmadaki ifadeleri öğrenen
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün
kendisini ve partisini zor durumda bırakacak ek savunmayı geri çekilmesini
istemesi üzerine Türkiye’nin 10 Aralık’ta AİHM’e başvurarak ek
savunmasından vazgeçtiğini, belgeyi geri çektiğini bildirdiği,
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, 2003 yılı Aralık
ayında, Hükümetin bilgisi dışında AİHM’ne verilen savunmayı,
onaylamadıkları için geri çektiklerini, davayla ilgili olarak yeni bir
savunma vermeyeceklerini, Türkiye Cumhuriyeti adına 2002 yılında bir
savunma verildiğini, davanın savunma aşamasının tamamlandığını belirterek,
“Dolayısıyla hükümetimiz adına yeni
bir savunma mevcut değildir. Kaldı ki, hükümetimizin konuyla ilgili
tutumunun yasaklama yerine özgürlükten yana olduğu bütün kamuoyunca
bilinmektedir’’ dediği, (Ek.77)
7) 2005 yılı Aralık ayında Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Abdullah Gül’ün Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut ile
yaptığı mülakatta; “Düşünsenize ben
toplumda hak ve özgürlüklerin gelişmesi için bu kadar mücadele vermişim,
sonra da hayattaki en yakınım olan eşimin hakları için mücadele etmemem
istenecek, böyle bir şey olabilir mi? Adalet
ve Kalkınma Partisi olarak türban konusunu biz fikir ve ifade özgürlüğü
kapsamında görüyoruz ve değerlendiriyoruz. İsteyen başını örter, isteyen de
örtmez, örten de nasıl örteceğine karar verir. Meselenin benim için
özeti budur. Düşünsenize ben bu toplumda hak ve özgürlüklerin gelişmesi
için bu kadar mücadele vermişim, sonra da hayattaki en yakınım olan eşimin
hakları için mücadele etmemem istenecek, böyle bir şey olabilir mi? Ben bu
türban konusunda en zor konumdaki insanlardan bir tanesiyim. Bu İnsan
Hakları Mahkemesi’ndeki Leyla Şahin davası sürecinde de daha net olarak
ortaya çıktı. Ben devletin görüşünü ve var olan kanunları savunmak zorundayım,
bu yüzden vicdanım ile devlet işleri arasında sıkışıp kalıyorum. Ancak
Türkiye’de insanlar baş örtülmesi işine fikir ve vicdan hürriyeti
bağlamında bakmaya başladıklarında benim gibi insanların vicdanları ile
devlet kuralları arasında sıkışıp kalması da sona erecektir. Buna
inanıyorum.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.78)
8) Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün, 2005 yılı
Kasım ayında AİHM’nin türbanla ilgili Leyla Şahin kararı üzerine
görüşlerini; “Bildiğim kadarıyla bu,
yasakları savunan bir şey değil. Bir kurumun uygulaması, o kurumun yetkisi
dahilinde diyor. Bu, yasakların devam ettiği anlamına gelmez. Bunun ötesinde
bu, Türkiye’nin kendi sorunudur. Bu tip yasaklarla Türkiye’nin bir yere
gitmesi mümkün değildir. Türkiye’de
azınlıkların dini hakları, özgürlükleri söz konusu olurken, çoğunluğun hak
ve hukukuyla ilgili konularda eğer kısıtlamalar varsa, bunlar savunulacak
işler değildir. Ama bunlar kendi meselelerimizdir. Kendi sorunlarımızı
kendimizin çözeceğimize inanıyorum. Muhakkak
ki bunların bir süresi vardır. Kimse de çıkıp yasaklarla övünmesin.
Yasakları savunmak, yasaklarla övünmek kimseye şeref getirmez, kimseye de
onur kazandırmaz. O açıdan hep
beraber günü gelecektir ki, bunların hepsi kendi inisiyatifimizle
temizlenecektir.…İleride görürsünüz, yapılır mı, yapılmaz mı? Bu bir
turnusol kağıdı gibi; kimin ayrımcılığı, kimin yasakçılığı savunduğu
görülmektedir. Çağdaşlık, demokrasi,
şeffaflık, hukukun üstünlüğü, en bireysel hak ve özgürlüklerin teminat
altına alınmasıdır. Bu olay turnusol kağıdı gibi herkesin görüşünü
ortaya koyuyor. Hükümet yasakları
kaldırmakta kararlıdır. Türkiye’nin bütün meseleleri çözülmedi. 3 sene
öncesinin özgürlükleriyle bugünü mukayese ederseniz çok farklı bir ortam
var. 3-4 sene önce neredeyse başörtülü insanlara Kızılay’ı (Kızılay
Meydanı) bile yasak edeceklerdi. Bugün öyle mi? Bunlar şüphesiz ki, hâlâ
tam bir demokratik ülkede olması gereken özgürlüklerin kullanıldığı
anlamına gelmiyor.” şeklinde açıkladığı, (Ek.79)
9) Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün 2005 yılı Kasım ayında; “Türkiye’de kadınların yüzde 70’e yakını
başörtüsü kullanırken, hâlâ üniversitelerde,
birçok yerlerde ne yazık ki sıkıntılar var. Ama bunları kesinlikle
unutmuş değiliz, bunu açık söyleyeyim. Önce bu sıkıntıyı kendi evinde
yaşayan insanlar olarak böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Bunlar
Türkiye’ye yakışmayan yasaklardır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir
meselesi olarak da görmüyorum. Bütün Türkiye’nin meselesidir. İsteyen
başını açar, isteyen örter bu bireysel bir özgürlüktür. Bir problem varsa,
çözülecektir. Gittiğim yerlere eşimle davet ediliyorum. Zirve toplantıları
da dahil, en ufak protokol sıkıntısı çekiyor değilim. Eşime uygulanacak
protokol ne ise o uygulanıyor. En ufak bir sıkıntı görülmüyor. Milli Eğitim Bakanlığımız’ın bu
adaletsizlikleri (katsayı) gidermeye yönelik çalışmaları var, tahmin
ediyorum bu uygulamalar bu yıl geçerli olacak. Bir Anayasa değişikliği
olmadan YÖK’te reformları gerçekleştirmek mümkün değil. Türkiye’nin her
tarafında reformlar olurken, “Üniversite dokunulamaz, YÖK dokunulamaz”
demek çok mantıksız, kabul edilemez bir şey” şeklinde konuştuğu, (Ek.80)
10)Danıştay
2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366
sayılı kararı ile ilgili olarak Başbakan
Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün; “Doğrusu bunu kaygıyla karşılıyorum ve hayretler içinde kaldık. Türkiye’nin
giderek demokratikleşme eğilimine ters bir davranıştır bu. Bu yaklaşımın altında negatif
özgürlükler anlayışı vardır. Bu anlayış bildiğiniz gibi otoriter, diktatör
rejimlerin felsefesidir. Halbuki Türkiye giderek demokratikleşen,
bireyin, toplumun haklarının daha da genişletilmesine doğru bir yöneliş
içindedir. Bu, Türkiye’nin yönelişine ters bir karardır”… “Bizim anlayışımız hep pozitif
özgürlüklerden yanadır. Bu açıdan kararı yanlış ve tehlikeli görüyorum…
“Çünkü böyle bir yaklaşımla giderek, yarın oruç tutan bir öğretmeni bile,
(öğreniciye yanlış örnek oluyor) diye suçlarsınız. Çünkü görebildiğim
kadarıyla bu karar dini bir vecibeyi yanlış bir örnek olarak gösteriyor. Bunlar
çok tehlikeli ve yanlış şeylerdir, umut ederim ki düzelir. Bütün bu kararlar
alınırken, şu herkesin zihninde olması gerekir ki Türkiye giderek
özgürleşen, demokratikleşen, sivil alanı daha da genişleten bir toplum
olacaktır. Buna kararlıyız. Toplum olarak, meclis olarak, hükümet olarak
kararlıyız. Bu bakımdan bu kararın ciddi şekilde kamuoyunda büyük bir
olgunlukla tartışılacağını ve herkesin bir kez daha düşüneceğini ve
yanlışlarını düzelteceğini tahmin ediyorum.” dediği, (Ek.81)
Tespit edilmiştir.
d- Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
Çelik’in laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, mesleki teknik eğitim
mezunlarına ÖSS’de uygulanan katsayılarla ilgili sorunu yapacakları
değişikliklerle çözeceklerini söylediği,
İmam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye
girişini zorlaştıran katsayı engelini ortadan kaldırmaya söz veren Hükümet
tarafından hazırlanan imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye
girişlerine kolaylık sağlayan, üniversiteye
giriş sınavını Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu’nun
ortaklaşa düzenleyeceğini ve kılık-kıyafet yönetmeliğinin
üniversiteler tarafından hazırlanacağını öngören “Yükseköğretim Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiği,
ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği, (Ek.82)
2) Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğinde yapılan değişikliklere ilişkin
gösterilen tepkileri değerlendiren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in
2005 yılı Aralık ayında; “Açıköğretim
Lisesi Yönetmeliğine, sırf imam hatipliler de faydalanacak diye karşı
çıkanlar, gerginliği hedefleyenlerdir… Yönetmelikte imam hatipler geçmiyor.
Bu Yönetmeliğe ‘İmam Hatip Yönetmeliği’ adını koyuyorlar. Sonra da
verdikleri bu ismi öne sürerek, gerginlik ortamı meydana getirmeye
çalışıyorlar. Bu istismardır. Bu hasmane tutumdur. Bizleri imam hatipler
üzerinden siyaset yapmakla’ suçluyorlar. Ben mi koydum o ismi? O isim senin
koyduğun isim. Biz, ‘Herkesin faydalandığı bir haktan imam hatipler de
faydalansın’ diyoruz. ‘Hayır, onlar faydalanmasın’ tavrının izahı yok.
Ortada iyi niyetle bağdaşmayan bir tutum var... Doğrusu ben ortada zerre
kadar hukuksuzluk göremiyorum. Hukuksuzluk yok, aksine, bir adaletsizliğin
bir ölçüde de olsa giderilmesi var. Eşitlik ilkesinin gereğinin yerine
getirilmesi var. Bunun dışında bir şey yok. Ama, hukuk mekanizmalarına
herkes başvurabilir. Bunun için kimseyi eleştiremeyiz….Burada, çifte
diplomadan bahsediliyor. Bir hak verilmiş. Bu haktan, İlahiyatçılar da
yararlanıyormuş. Bu haktan, Siyasal okuyanlar da yararlanıyor. O
yararlansın, öbürü yararlanmasın. Ayrımcılık mı yapalım? Eşitlik ilkesine
aykırı mı hareket edelim? Bir Milli Eğitim Bakanı’ndan beklenen, eşitlik
ilkesine aykırı hareketler midir? Yoksa, ayrım yapmaksızın bütün memleket
evlatlarını aynı muhabbetle kucaklamak mıdır?...Şimdi birileri, İmam
Hatiplilerin nefes almasına karşı çıkıyor. Yani, biz ‘Herkes nefes alacak’
dediğimizde, hemen soruyorlar: ‘İmam Hatipliler de nefes alacak mı?..’
‘Evet, onlar da nefes alacak. Onlar nefessiz kalmasın’ diyoruz. ‘Hayır’
diyorlar. ‘Onlar nefes almasın. Onlar nefessiz kalsın.’ Böyle bir yaklaşımı
kabul etmek mümkün mü? Bu, eğitime ideolojik bakmak değil mi?.. Bu saplantı
değil mi? Bu istismar değil mi?..”Bir düzenleme hazırladık. Kanun geçmiş
olsaydı, takılmamış olsaydı adaletsizlik giderilmiş olacaktı. Ancak bu
olmadı. Demokratik sistem içinde bazı uygulamalar yasayla, bazı uygulamalar
da yönetmelikle gerçekleştirilir. Önemli olan; hukuk mantığının, hukukiliğin
ön planda olmasıdır. Burada bana göre hukuk mantığı ile bağdaşmayan hiçbir
taraf yok.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.83)
3) 2004 yılı Haziran ayında Isparta Yalvaç İlçesinde bir anaokulunun
açılış töreninde konuşan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2 türbanlı
kızın ellerinde bulunan pankartlara atıfta bulunarak; “meslek liselerini unutmuş falan değiliz, her şeyin zamanı vardır,
siz bir şey yapmak istersiniz, onun zamanı gelmediyse, onu bir süre
ertelemiş olabilirsiniz, ama biz bu haksızlığın bu yanlışlığın, bu zulmün giderilmesi için bundan
sonraki süreçte de gereğini yapacağız, bundan emin olabilirsiniz”
dediği, (Ek.84)
4) 2005 yılında Milli Eğitim Bakanlığı “Din Öğretimi Genel
Müdürlüğü”nce din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatında değişiklik
yapılarak, öğrencilere “dinsel
etkinlik programı” hazırlandığı, Talim Terbiye Kurulunun onayladığı
programa göre; etkinlikler kapsamında ders veren öğretmenin öğrencileri
camilere, mezarlıklara götürerek uygulamalı ders verebileceği,
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, ortaöğretimde
2005-2006 eğitim ve öğretim yılında uygulanacak din kültürü ve ahlak
bilgisi dersi müfredatında, camide abdest, namaz ve mezarlık ziyareti gibi
uygulamaları içeren etkinliklerin mecburi olmadığını belirtirken, “Müfredat hazırlanırken laiklik
ilkesinden kesinlikle taviz verilmedi. Aksine laiklik ilkesini pekiştirmek
esas alındı. Müfredatın içinde yer alan bir cümleden hareket ederek
eleştiri yöneltildi. Müfredatlarda esas olan ana konulardır. Sonra
öğrencilerin bunlardan ne kazanacağıdır. Şerh anlamına gelebilecek bir
açıklamadan, bir cümleden yola çıkarak, bütün bu dersler sanki camilerde
yapılacakmış gibi, laiklik ayaklar altına alınmış gibi bir propaganda
başladı. Öğrenciler camilere götürülecek, abdest alınacak... Bunlar
öğretmenin ne yapabileceğini anlatan bir cümledir. Bu bir mecburiyet
değildir. Ama önemli olan sizin ne dediğiniz değil, iletişimde karşı tarafın
ne anladığıdır. Bu meseleye ben de muttali olduğum zaman arkadaşlarıma
dedim ki ‘Bunları çıkarın’. Talim ve Terbiye Kurulu da çıkardı.” diye
konuştuğu, (Ek.85)
5) 2005 yılı Kasım ayında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in,
AİHM’in Leyla Şahin kararı ile ilgili olarak sorulan soru üzerine; “Karar, hukuki olmaktan ziyade
siyasidir. Avrupa tarihinde benzeri kararlar vardır. Bu, bir çeşit Dreyfus
Davası’dır. Genelleştirilmesi sıkıntılar doğurabilir. İnsanları öteki,
beriki şeklinde ayırmak tehlikelidir. Başörtüsü takanların radikal
fundamantalizmin birer temsilcisi olarak görülmesini sağlar. Bu da vahim
bir sonuçtur… Eğer bu kararı
genelleştirirseniz, çok ciddî sıkıntılara yol açarsınız. Çünkü daha önce de
Doğu ve Güneydoğu’da ‘terör ortamında mağdur olduğunu’ beyan ederek AİHM’e
müracaat eden insanların durumunu da yine bu şekilde genelleştirirseniz,
burada da büyük sıkıntılar çıkarırsınız… Bu karar, hukuki olmaktan ziyade
siyasi bir karar mahiyetindedir… Leyla Şahin’in kocası kendisiyle aynı
dünya görüşüne sahip olmasına rağmen, kocası üniversiteye gittiğinde
herhangi bir engel çıkartılmayacak. Böyle değerlendirdiğiniz zaman karar, kadınlara karşı ayrımcılığı teşvik eden
bir karardır. AİHM’in Leyla Şahin ile ilgili verdiği kararı
genelleştirirseniz, evdeki hanımların, tarlada başörtülü hanımların, bütün
Müslüman başörtülü hanımların radikal fundamantalizmin birer sembolü,
temsilcisi olduğu gibi yoruma varırsınız. Bu da son derece vahimdir.
Mahkeme, Leyla Şahin davasında son noktayı koymuş olabilir, ama hak, hukuk
son nokta tanımaz.” dediği,
(Ek.86)
6) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı Kasım ayında TBMM
Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada: Başbakan Erdoğan’ın ‘‘ulema’’ açıklamasıyla ilgili
sözlerinin ‘‘tefsire gerek olmayacak
kadar açık’’ olduğunu belirterek, ‘‘İnancım
gereği yapıyorum diyen insanın yaptığının dinde olup olmadığını tartışmak,
size düşmez’’ …’’Yapılan, dini inançlardan dolayı yapılıyorsa, tesettür
dinin emrine göreyse buna inanır veya inanmazsınız. Niçin 5 vakit namaz
…’’İsterseniz İslam dininden değil, Hıristiyan dininden örnek vereyim’’
…’’Laik devletin tanımı, ‘devletin icraatlarına dini esasları
karıştırmayan’ devlettir. Bu, Hıristiyan, ateist, Budist olur, şu veya bu
din olabilir. Sihler başlarına sarık sarıyor. Kanunlar yasaklayabilir ama
‘inancımız gereği takarız’ demiş ve takmışlar. Başbakan’ın söylediği de
bu... Öyle kabul etmek zorundasınız. Hâkim,
hukuk kararlarıyla bunu yasaklayamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik,
laik, sosyal, hukuk devletinin sahibi biziz. Hiç kimsenin uyarısına
ihtiyacımız yok.’’ şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.87)
7) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, Ufuk Kitapları’ndan çıkan ve
ilk baskısı Eylül 2002’de yapılan “Türkiye’de
Değişim, Demokrasi ve Aydınlar” adlı kitabında: “Amerika’da
Washingtoncılık, İngiltere’de Churchillcilik, Fransa’da De Gaullecülük,
Hindistan’da Gandicilik ve Pakistan’da Cinnahcılık diye bir şey yoktur,
ancak Türkiye’de üstelik resmi ideoloji haline getirilmiş Atatürkçülük diye
bir şey vardır.”…”Atatürk bir asker
ve devlet adamı idi. O, ne bir filozof ne de bir müçtehit idi. Onun altı
okta topladığı prensiplerin hiçbiri kendi icadı değildi. Kaldı ki, “altı
ok” artık onu kendine amblem yapmış partilerin mensuplarınca bile
tartışılır olmuştur. Çizginin üstünde olan her devlet başkanının kendinden
sonra bir “-cılık” bıraktığını veya birilerinin onlar adına birer icat
ettiğini bir an düşünelim. Bu işin sonu nereye varır? “…”Bütün dünyada,
milli lider olarak kabul edilmiş kimselerin değil, bizimki gibi binlerce, yüz
binlerce büstüne, belki onlarcasına bile rastlanmaz.”…”Çocukluğumda dümeni
kırık, pusulasız, sisten yararlanarak İngiliz zırhlılarını atlatacak kadar
da becerikli olan Bandırma Vapuru’nda, kaptanla baş başa soğuktan titreyen
bir Mustafa Kemal düşünürdüm. Çünkü bana böyle anlatılmıştı. Gemideki diğer
kurmay heyetinin varlığından bile söz edilmemişti.”…”Kimsenin küçümseme
gibi bir küçüklüğü gösteremeyeceği, bitmiş tükenmiş bir milletin şahlanışı
olan Milli Mücadele’de “Atatürk yedi düveli denize döktü” diye körpe
beyinlere telkinde bulunursanız ve günün birinde işgalcilere karşı
vatanperverlik örnekleri veren Şahin’ler, Sütçü İmam’lar takdir edilmekle
beraber İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların hiç de öyle ordularla,
silah zoruyla çıkarılmadıkları öğrenildiği zaman, tarih kitaplarında anlatılan
Milli Mücadele şaibe altına girmez mi? “…”Atatürk’ü her türlü beşerüstü
vasıftan arındırarak anlamak ve anlatmak zorundayız. Onu sevapları ve
günahlarıyla, her türlü art niyet ve karalamanın dışında ele almak aklın
gereğidir.”…”Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi, Cumhuriyet Bayramı
(2000) dolayısıyla 24 saat kesintisiz Nutuk okuttu. Sabah gazetesi yazarı
Can Ataklı, Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesi’nde Yavuz Sultan
Selim ‘den beri kesintisiz Kuranıkerim okunmasına bir çeşit nazire olarak
yapılan bu faaliyeti kınayan yazılar yazdı. Ataklı haklı olarak, “Nutuk
Kuran değil, Atatürkçülük de din değildir” dedi.”…”Atatürk büstlerinin
önünde esas duruşa geçip saygı duruşunda bulunurken, özel defterlere yazdığımız
yazılarda neredeyse onun ruhaniyetinden istimdat ederken bizim yaptığımızın
adı nedir Allah aşkına? Halk ne yaparsa cehaletinin gereğidir, ama biz ne
yaparsak ayn-ı hikmettir, öyle mi?”…”Dünyanın hiçbir yerinde ülkesini
kurtarmış bir liderin öldükten sonra kanunla korumaya muhtaç hale
getirildiği görülmemiştir.”…”Hele son yıllarda Atatürkçülük askeri
darbelerin ilham kaynağı ve ideolojisi olunca büsbütün fikri ve kültürel
zeminden uzaklaşıp dogmatik ve ideolojik bir mecraya sürüklenmiştir. Hatta
Türkiye’nin itilmek istendiği laik-antilaik kamplaşmasında muharrik güç
olarak Atatürkçülüğün kullanılması tesadüfi değildir. Türkiye’de iyi saatte
olsunları çağırmayı düşünen insanların her defasında Atatürkçülüğü çıkış
noktası yapmaları da düşündürücüdür.”…”Atatürk’ü sevmek için geçmişi
ayaklar altına almak zorunda olmadığımız gibi bu ülkede yaşayan herkesi
ille de Atatürk’ü sevmek zorunda bırakmak gibi bir mecburiyetimiz de
yoktur. Zorladığımız zaman o
insanları takiyyeci ve ikiyüzlü yaparız. Tahran’da lokantasına kocaman
bir Humeyni posteri asan Azeri Türkü’ne “Bunu buraya asmanız mecburi midir,
siz Humeyni’yi sevdiğiniz için mi astınız” sorusunu sorduğumda, sağa sola
bakıp kimsenin duymadığından emin olduktan sonra hafif bir sesle: “Ağa!
Mecburi değil, men Humeyni’yi hiç sevmirem, ama bizim menfeetimiz için eyi
olar” cevabını verdi.”…”1990’lı yıllardan itibaren komünizm korkunç
olmaktan çıktı. Korku mönümüze yeni bir şey ilave edildi: İslami
fundamentalizm. Bunun bizdeki adı, 200 yıldan beri “irtica” idi. Bu sefer
irticadan, sarıktan, sakaldan, cüppeden, takkeden, başörtüsünden korkmaya
başladık.”…”Genç kızlarımızın sadece
başlarını kapattıkları için eğitim haklarından mahrum edilmeleriyse kendi
başına bir dramdır…” görüşlerini
savunduğu, (Ek.88)
8) CHP Milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesine karşı Milli Eğitim
Bakanı Hüseyin ÇELİK’in öğrencilerinin çoğunluğunun türbanlı olduğu öne
sürülen Özel Şefkat Kolejinde yönetmeliğe aykırı bir durum olmadığını
açıkladığı, TÜBİTAK’ın ödül töreninde Milli Eğitim Bakanlığı müsteşar
yardımcısının bu okulun türbanlı öğrencisine ödül vermesi hakkında ise; “Öğrencilerin
kılık kıyafetlerine ilişkin yönetmeliğin okul içindeki düzenlemeye yönelik
olduğu, adı geçen öğrencinin diğer öğrencilerden ayrı olarak sonradan
salona geldiği ve adı okununca geldiği, günlük kıyafetiyle gayrı ihtiyari
sahneye çıktığı dikkate alındığında bakanlığımız ilgililerinin öğrencinin
başı kapalı olarak ödülünü alması hususunda kusurlu olmadıkları”
şeklinde konuştuğu, ( Ek.166 )
9) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
ÇELİK’in YÖK Yasasının Ek 17. maddesinde değişiklik yapılmadığı gerekçesiyle
türbanlı öğrencileri üniversitelere almayan ve Ankara’da bir toplantı
yaparak YÖK Başkanını istifaya davet eden ÜAK üyelerini eleştirerek “YÖK
Kanunu, Üniversitelerarası Kurulun görevlerini belirliyor. Bunlar arasında
yasa koyma ve kaldırma yoktur. Kurul siyaset yapamaz. Rektör adı altında
kurul adı altında, Türk milletinin iradesine karşı durmak gibi bir görevi
kimse kurula vermemiştir.” (…) “Hukuk devletinde anayasa hükmü değişse,
yürürlüğe girse bile, özgürlükleri sınırlandırıcı bir şey olmamasına
rağmen, ‘Ben üniversiteme almam’ sözünü dillendirmek kimsenin hakkı olamaz.
Üniversite rektörlerin, yöneticilerin malı değildir. Pozisyonu ne olursa
olsun, hukuk devletinde herkes haddini bilmek zorunda” dediği,
YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN’ın yasal değişiklik
yapılmadan üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin genelgesi
ve sonrasında rektörleri baskılayan açıklaması karşısında hakkında görevi
kötüye kullanmak ve benzeri suçlardan suç duyurularında bulunulduğunun
basında yer alması üzerine basına demeç veren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in, “Soruşturma açmaya yetkim var.
Ama ben YÖK Başkanı’nın söylediklerinin suç teşkil ettiğini düşünmüyorum.
Soruşturmaya izin vermeyeceğim.” diye açıklamada bulunduğu, (Ek.174)
Anlaşılmıştır.
e- Diğer Milletvekillerinin Laikliğe
Aykırı Eylem ve Demeçleri.
1) Başbakanlık eski Müsteşarı ve halen AKP Milletvekili Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995
tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı ve “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında
yayınlanan “21. Yüzyıla Girerken
Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşmasındaki “…Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini
katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin
yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum… “
ifadeleri kamuoyunda yoğun tepkilere sebebiyet verdiği,
Ömer Dinçer’in 24.12.2003 günü yaptığı yazılı
açıklamada: bu konuşmasına sahip çıkıp, yazının bir bütün olarak okunup
değerlendirildiğinde, söz konusu konuşmanın o dönemde tartışılan konuları
analiz eden bilimsel bir sempozyum bildirisi olduğunun görüleceğini
belirterek,”Yaklaşık dokuz yıl önce
halka açık bir sempozyumda bildiri olarak sunulmuş ve daha sonra bilimsel
bir dergide kısmen kısaltılarak makale olarak yayımlanmış bir çalışmanın
“takiyye belgesi” türünden yakışıksız sıfatlarla ve bağlamından kopartılıp,
çarpıtılmış cümlelerle bir ‘niyet sorgulama aracı’na dönüştürülmesi
üzücüdür” diye söylediği,
Ömer Dinçer’in makalesi hakkında yapılan
eleştirilerde kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan bahisle açtığı ve
yerel mahkemece kabul edilen manevi tazminat istemine ilişkin dava,
temyizen yapılan inceleme üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.3.2006
gün ve 2005/73718 Esas, 2006/92575 sayılı hükmüyle bozulduğu,
Bozma Kararında özetle; “…Davacı 1995 yılında bir sempozyumda yaptığı konuşmasında Cumhuriyet
ve laiklik ilkelerinin yerini İslam’la bütünleşmeye terk etmesi gerektiğini
ileri sürmüştür. Davacının, ileri sürdüğü bu görüşleri Türkiye Cumhuriyeti
anayasasında yer alan değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez
nitelikteki hükümler ile bağdaşmamaktadır. Davalı da dava konusu
konuşmasında davacının bu fikirlerini eleştirmiş ve davacının Şeyhülİslam
gibi fetvalar verdiğini ileri sürmüştür. Davacı Anayasa ile bağdaşmayan
görüşler savunduğuna göre eleştirilere de katlanmak durumundadır. Davalının
davacı ile ilgili olarak söylediği sözler bu açıdan değerlendirildiğinde
eleştiri kapsamında kalmakta olup düşünce açıklaması niteliğindedir. Bu
nedenle hukuka aykırılıktan söz edilemez.” denildiği, (Ek.89)
2) 2007 yılı Ocak ayında Eskişehir ilinde imam hatip liseleri arasında
yapılan “Hafızlık, Kuran-ı Kerim’i
Güzel Okuma ve Ezan Okuma” etkinliğine katılan Eskişehir Milletvekili Fahri Keskin’in, imam
hatip mezunlarının valilik, kaymakamlık gibi görevlere gelmesi ile
yolsuzlukların önünün kesileceğini, imam hatiple ilgili verdikleri sözleri
unutmadıklarını, yeri ve zamanı geldiğinde yerine getireceklerini, bir
takım mecburiyetlerden dolayı geciktiklerini, bu okullara karşı olanların
İslamdan ve milli duygulardan uzaklaştırılmış bir nesil elde etmek amacıyla
mücadele verdiklerini, inşallah bu milletin sahiplerinin onlara pabuç
bırakmayacağını söylediği, (Ek.90)
3) İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan
Kuzu, İstanbul Milletvekili Hüseyin Kansu, Eyüp İlçe Başkanı Mehmet Er,
Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı Nemci Aköz’ün katıldığı İmam Hatip
Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) tarafından 30.5.2003
tarihinde Ümraniye Haldun Alagaş Spor Kompleksi’nde düzenlenen “İyi ki Varız” konulu toplantıda bir
konuşma yapan Burhan Kuzu’nun, “İmam hatip mezunlarına üniversite ve
polis okullarına girişte zulüm
yapıldığını, Anayasa’da fırsat eşitliği var. Üniversite sınavlarında İmam
hatiplilere yapılan haksızlığı kaldıracağız. Bu okullardan mezun olanların
polis okullarına alınması sağlanacak” dediği, (Ek.91)
4) AKP Ordu Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Eyüp Fatsa’nın, Ordu İslami İlimler Hizmet Vakfı tarafından
2003 yılı Temmuz ayında düzenlenen “Ordu
İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensuplarının Anı Tazeleme Yemeği”nde
yaptığı konuşmada; “Ben de imam hatip
lisesi mezunuyum. Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan da imam hatip mezunu.
Onların çektiği sıkıntıların ne olduğunu iyi biliyorum. Çok badireler
atlattık. Önümüze birçok engeller konuldu. Üniversitede okumamız
engellenmek istendi. Yüksek puanlar aldık, ancak farklı puan sistemleriyle
önümüz kesilmeye çalışıldı. Ancak bunları da aştık. Şimdi çıkaracağımız yeni YÖK Yasası’yla bu durumlar yaşanmayacak.
Bu haksızlıklar ortadan kalkacak. Okullar arası farklı puan
uygulamaları kaldırılmak suretiyle, okuması istenmeyen, ilminden irfanından
endişe edilen imam hatiplilerin yolu bu kez açılacak.” …Artık imam hatipli
olmanın mutluluğunu hep birlikte doyasıya yaşacağız. İmam hatipli olmak bir ayrıcalıktır” şeklinde beyanda
bulunduğu, (Ek.92)
5) Adalet ve Kalkınma Partisi Mardin Milletvekili Nihat Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında
2003 yılı Aralık ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince
verilmemesinden yakınarak “Böyle olunca da gençler illegal
örgütlerin eline düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu getirildi tekkeler
kaldırıldı, ama tekkelerde verilen bilgi, mevcut düzenleme ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış yerlere,
hatta örgütlere yöneliyorlar,” dediği,
Bu sözler komisyonun bazı üyeleri tarafından tepki
ile karşılaşınca, Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın “…Bizi tekkeleri istiyormuş gibi zannetmeyin.(…)
Bu Türkiye’nin bir gerçeğidir. Bir Vak’adır. göz ardı edilemez. Medreseler,
tekkeler kapatıldı ama yasak olmasına rağmen bunların verdiği eğitimler bir
şekilde veriliyor. “ diye konuştuğu, (Ek.93)
6) İmam Hatip Liselerinde türban takılmasının yasaklanmasına ilişkin
Yönetmeliğin uygulanmasına tepki gösteren Antalya Anadolu İmam Hatip Lisesi
öğrencileri 10.12.2003 günü sınıflara türban ile girmek istemelerinin okul
idaresi tarafından engellenmesi üzerine yolun trafiğe kapatılarak araçları
yumruklanması, okulun tabelasına türban asılması şeklindeki eylemler
üzerine;
Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinden;
Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa’nın; “Bu sorun
çözülmeli. İşe ideoloji katılmamalı. Ancak şartları zorlamamak gerekir.
Türkiye bu sorunu aşamadığı için hep ayağına bağlanıyor. Bu iş sokakta
değil, ancak uzlaşmayla çözülebilir.” dediği,
Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın; “Hiçbir
eylemi desteklemem. Haklılar, ama sokak çözüm değil. Ancak öğrencilerin
bireysel tercihlerinin engellenmesiyle yaşadıkları ruh bunalımını görmezden
gelemeyiz. Konu, bir parti ve iktidarın her zaman tartışmaya açık tercihine
ve yaklaşımına bırakılmamalı. Farklı tercihlerimize saygı göstererek
birlikte yaşamanın çözümünü bulmalıyız. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara
gelince, ‘Bu konuyu Adalet ve Kalkınma Partisi çözer, kadroları bu konuda
samimi’ inanışıyla eylemler durmuştu. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi
kadrolarının konuyu ele almamış olması sabırlarını taşırdı.” diye
söylediği, (Ek.94)
7) AİHM’nin verdiği Leyla Şahin kararıyla ilgili olarak;
AKP Milletvekili ve Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın, türban
sorununun AİHM kararından sonra yargı yoluyla çözülmesinin mümkün
olmadığını belirterek, “Artık top
yasamada. Anayasa değişikliğinden
başka çare kalmadı. AİHM kararı, yasağı onaylayan ve genelleyen bir
karar değil. Başörtülülere diyor ki, ‘gidin kendi yöneticilerinizle bu
sorunu çözün’. Bu kararla birlikte anlaşılmıştır ki, yargı yoluyla bu yasağı
kaldırmak mümkün değil. Bu yasak yasağı koyanların ikna edilmesiyle
kaldırılabilir. İş yine toplumsal mutabakat ve yasakçıların kafasının
değişmesine geliyor. Çünkü, AİHM bu kararı ile ‘bu yasak bizim hukukumuzu
bağlamaz’ demek istiyor. Bu karar türban yasağının insan hakkı ihlali
olduğu teziyle çelişse de, o tezi çürütmüyor. Bize ‘aksini yapamazsınız’
demiyor. Tam tersi bu yasağı kaldıracak bir karar da alabilirsiniz, bu beni
ilgilendirmez’ diyor. Aksi ise yasal
düzenleme ile bunu çözüme kavuşturmaktır. Bunun yolu da Anayasa
değişikliğidir…Anayasa Mahkemesi kendisini Yasama Organının yerine
koyarak bu kararı almıştır. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmek
gerekiyor.”,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum Milletvekili Ömer Özyılmaz’ın; türban yasağının
bu karardan sonra, Anayasa ve YÖK yasalarında yapılacak değişiklikle
kaldırılabileceğini belirterek; “sorun
kurumların birbirlerine güvensizliğinde yatıyor. Ama Cumhurbaşkanımızı ikna
etmek mümkün değil. Bu açıdan
Anayasa değişikliğiyle çözülebilecek bu sorun için Köşk seçimlerini
beklemek en uygunu. Anayasa değişikliği için ancak o noktadan sonra adım
atılabilir.”
Şeklinde beyanatlar verdikleri,
AKP Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sadullah Ergin’in ise :
-“Evrensel insan hakları, kurumların
ya da mahkemelerin “var” demesiyle var olan, “yok” demesiyle yok olan
haklar değildir. Bunlar doğuştan, insan olmamızdan dolayı taşıdığımız
haklardır. İçtihatlar ve kararlar zamanla değişir ama evrensel haklar
ilanihaye devam edecektir. Mahkeme, Şahin lehine karar verse duracağımız
zemin yine aynıydı.” ,
- Söz konusu kararın AİHM’nin evrensel insan
hakları noktasında gösterdiği titiz tavrına gölge düşürdüğünü, türbanın
evrensel bir insan hakkı olduğunu ileri sürerek; ‘‘İnanma, inandığını kişisel hayatında tatbik etme bir haktır’’
‘‘YÖK’ün almış olduğu yasaklama kararını kendi içinde tutarlı bulmuştur. Bu
durumda YÖK’ün bu yasağı uygulamaması durumu insan haklarına aykırı
olmayacaktır. Orada ince bir çizgi var. Türkiye’de azınlıkların hakları
konusunda kılı kırk yaran AİHM’nin, çoğunluğun inancı gereği yaşaması
konusunda verdiği kararla derin bir çelişki içine düşmüştür.’’ ,
- Başörtüsünün kamusal alanda yasaklanmasının,
temel bir hak ve özgürlüğün ihlali olarak yorumlandığını, özellikle üniversitelerde
başı örtülü kız öğrencilerin derslere alınmamasının uzun zamandır
protestolara neden olduğunu kaydederek, ‘‘Türban,
kabul edin ya da etmeyin Türkiye’de bir realitedir. İdareler de halklarına
kapalı olamazlar. Var demekle var olmaz, yok demekle yok olmaz’’ ,
biçiminde beyanlarda bulunduğu, (Ek.95)
8) AKP Diyarbakır Milletvekili Cavit
Torun’un, TBMM’nin 19.6.2003 tarihli 96. birleşiminde şahsı adına
yaptığı konuşmada; “Bu ülkede
azınlıkların değil, çoğunlukların bile inanç, düşünce ve fikir özgürlüğünün
bulunmadığı bir vakıadır. Bu yönde ileri sürülen aksi fikirler, mızrağın
çuvala sığdırılmasına yetmemektedir. Hala
binlerce kız öğrenci inançları sebebiyle özgürce okullarına gidememekte,
mağduriyet ve mahzuniyet, sabır taşlarını çatlatacak duruma gelmiş
bulunmaktadır. Yine bu ülkede, ilköğretim okullarını bitirmemiş olan
çocuklarımız, inançlarının kitabını serbestçe, gidip okuma imkânını
bulamıyorlar. “ dediği, (Ek.96)
9) Ankara Üniversitesi Senatosu’nun Kuran kurslarıyla ilgili olarak; “Yasadışı gerçekleştirilen Kuran kurslarına
zemin hazırlanarak gizli din okullarına yol açılmasının, türbanın serbest
bırakılmasının istenmesinin, öğretimde dinsel pratiklere ağırlık
verilmesinin laiklikten uzaklaşıldığının göstergesidir… Laiklik, siyasal
iktidarın derinden ve kararlı uygulamaları ile hızla aşındırılmaya
çalışılmaktadır” değerlendirmesinde bulunması, Rektör Prof. Dr. Nusret
Aras’ın, TCK.nun izinsiz eğitim kurumlarıyla ilgili olarak 263. maddesinde
yapılan değişiklik hakkında milletvekillerine “laiklik aşındırılmaya çalışılıyor” şeklinde yazı göndermesi
üzerine; Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin konuya sert tepki
gösterdikleri,
Bunlardan Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır
Milletvekili Cavit Torun’un; “Halktan ve onun isteklerinden tamamen
kopuk, hiçbir gerçekle ilgili olmayan, laiklik
dinciliği adına ahkam kesen ve inanca davet eden, milletin gerçek
temsilcilerinin halk yararına çalışmalarını ve bu alanda büyük başarılar
elde etmelerini çekemeyen, haset, kıskançlık, kin dolu paçavrayı aynen iade
ediyorum. Bunun; aziz milletimize, onun şanlı tarihine ve mukaddes geleceğine
en önemli görev ve katkı olacağı inancımı belirtiyor, Yüce Allah’ın bu Aziz
Milleti, sizin gibilerin umuduna ve düşüncelerine bırakmamasını diliyorum.”
şeklinde kaleme aldığı bir yanıtla yazıyı üniversiteye iade ettiği, (Ek.97)
10) Adalet ve Kalkınma Partisi Trabzon Milletvekili Asım Aykan’ın, 2003 yılı Aralık
ayında Türk Standartları Enstitüsü’nden (TSE) türbanın tanımı ve
boyutlarıyla bir standart belirlenmesini istediği, TSE’nün başvuru üzerine
Dünyada kriteri olmayan bir standardı üretemeyeceklerini belirttiği, (Ek.98)
11) Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Asım Aykan’ın, 2005 yılı Kasım ayında kendisine ait internet
sitesinde de bulunan açıklamasında: “Tarihin
her döneminde yönetenlerin en önemli görevi yönettikleri insanların; mal,
can, akıl, nesil, inanç, ibadet, fikir seyahat ve ticaret emniyetlerini
sağlamaktır. Mümin kadınların Allah’ın emri istikametinde başlarını
örtmeleri imanlarının gereğidir. İdarenin görevi bunu yasaklamak değil,
teminat altına almaktır. AİHM
(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararını verirken Kur’anı incelemiş,
erbabından görüş istemiş midir? Çok merak ediyorum. Allah’ın emrine
yerine getiren insanların bu hakkı elinden hangi sebeple olursa olsun
alınırken, HANGİ İNSAN HAKKINDAN bahsedilebilir? AİHM kararı sonrası
mahkemeyi otorite olarak ilân edenler, aynı mahkemenin terörist başı Öcalan
için aldığı kararı nasıl yorumlayacaklardır? Leyla ŞAHİN Hanım kızımız iyi
niyetli olarak olayı AİHM ne taşımıştır. Ancak bir Müslüman için mecburiyet
olan örtü konusunda, ayni hassasiyeti dinlerinde taşımayan Hıristiyanların
insaflı karar vermesini beklemek çokta gerçekçi sayılamaz. İslâm,
kültürümüzün temel dinamiğidir. Başörtüsü de İslâm’ın emridir. Sorunda
ülkemizin sorunudur. Çözüm getirme görevi de bizimdir. Görevimizin de
farkındayız. Problem zamanla gündemden çıkacaktır. Kamuoyuna saygı ile
duyurulur.” dediği, (Ek.99)
12) Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Anayasa Mahkemesi’nin 43.
kuruluş yıldönümü töreninde “Laiklik
ilkesinin Türkiye için önemi” konusunda:
“…İlk kez 25 Nisan 2001 günü yaptığım
Anayasa Mahkemesi’nin 39. Kuruluş Yıldönümü konuşmasında, laiklik ilkesinin
Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı öneme, başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
olmak üzere bu konuyu düzenleyen kimi uluslararası normlardan da söz ederek
değinmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi, Danıştay 8.
Daire ve İdari Dava Daireleri Genel Kurulu kararlarında türbanın inanç
gereği takılan giysi olmadığı, bir nevi simge olarak kullanıldığı, resmi
daire ve üniversitelerde başörtüsü serbestisi tanımanın bir tür yönlendirme
ve bir anlamda zorlama olduğu biçiminde gerekçelere yer verildiğini
belirtmiştim.
Bu konuşmanın yapıldığı günden bugüne
kadar geçen (4) yılda konu güncelliğini yitirmemiş, aksine giderek artan
biçimde gündemde tutulmak istenilmiştir. Ancak, bu (4) yıllık süre içinde
Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar
konuya daha da netlik kazandırmıştır.
Anayasa’nın 176. maddesi uyarınca
Anayasa metni içinde yer alan “Başlangıç” kısmında; laiklik ilkesinin gereği
olarak, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle
karıştırılamayacağı vurgulandıktan sonra, Anayasa’nın 2., 4., 10., 14., 15.
ve 24. maddelerinde de bu konuda özel düzenlemeler getirilmiştir.
Din ve vicdan özgürlüğü konusunda
evrensel anlayışı yansıtan kurallara İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin
18., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 9., Kişisel ve Siyasal Haklar
Uluslararası Sözleşmesi’nin 18., Din ve İnanca Dayalı Her Türlü
Hoşgörüsüzlük ve Ayırımcılığın Kaldırılması Bildirisi’nin 1. maddelerinde
de yer verilmiştir.
Türkiye’de din ve din duyguları
ile dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilerek oya çevrilmesi batı ülkelerine
göre çok daha kolay ve olağan olduğundan, geçmişte bu yola başvuran
partiler laiklik karşıtı bu eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce
kapatılmış bu karara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptıkları
başvurular da reddedilmiştir.
Ülkemizde zaman zaman kimi parti
yetkilileri, bayanların inançları gereği türban takabilecekleri, bu tür bir
giysi ile yükseköğretim kurumlarına devama engel olunmasının; Anayasa ile
tanınan temel haklardan olan “eğitim ve öğrenim hakkı” ile “inanç
özgürlüğü”ne müdahale olduğu yolunda savlar ileri sürmüşlerdir.
Oysa bu konuda Danıştay, Anayasa
Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce verilmiş pek çok kararlar
vardır ve yargının değerlendirmesine göre, dinsel nedenlerle türbanla boyun
ve saçların örtülmesine resmi daire ve üniversitelerde serbestlik
tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlama olup; kişileri şu ya
da bu biçimde giyindirip başlarını örtmeye zorlamak, dinsel inanç ve
görüşler nedeniyle gençler arasında çatışmalara neden olacak ortamın
yaratılmasını sağlayacak, hatta aynı dinden olanlar arasında bile
ayrılıklar yaratacağından, bu davranış biçimi laiklik ilkesine aykırı
düşecektir.
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin başörtüsüne ilişkin istikrar bulmuş kararları varken,
kimi yazılı ve görsel yayın organlarınca bu konunun gündemde tutulmaya
çalışılması, kimi siyasal partiler yetkililerince de, yasal düzenlemeler
yapılarak, türbanla öğrenim yapma olanağının tanınacağı yolunda beyanlarda
bulunulması, bu konudaki yargı içtihatlarını bilmemekten kaynaklanmıyorsa,
din duygularını kullanarak siyasi avantaj sağlamaya yöneliktir.
Anayasa’daki laik düzenlemeler
kaldığı sürece, türbanlı kızların yükseköğretim kurumlarına öğrenci
sıfatıyla, öğrenimlerinden sonra da resmi dairelere kamu görevlisi olarak
girmelerini sağlayacak tüm yasal düzenlemeler Anayasa’ya aykırı olacaktır.
Hatta bu konuda Anayasa’ya kural konulsa bile bu kez, Anayasa’nın bu yeni
kuralı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olmayacaktır.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi’nin,
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen “EK MADDE 17”de yer alan;
“yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim
kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.” kuralının iptali istemiyle
açılan davada, 2.4.1991 günlü, Esas: 1990/36; Karar: 1991/8 sayılı kararla
başvurunun reddine karar verdiğinden söz edilerek, yükseköğretim
kurumlarında türban takılmasını sağlayacak yasal düzenleme yapılabileceğini
söylemek, ya anılan kararın gerekçelerini bilmemek veya gerekçe gözardı
edilerek sadece sonuç bölümüne bakıp değerlendirme yapmaktır. Bilindiği
gibi, Mahkeme kararları gerekçeleri ile bir bütün teşkil eder, idareyi ve
yasamayı bağlar. Başka bir söylemle, kararların sonuç bölümüne anlam
kazandıran kararların gerekçeleridir.
Söz konusu kararın gerekçesine
bakıldığında, hiçbir duraksamaya yer kalmayacak biçimde yükseköğretim kurumlarında
türban takılmasına olur veren açıklama bulunmadığı görülecektir. Aksine, bu
konudaki açıklamalar yapıldıktan sonra ilgili bölümün sonunda; “...sonuç
olarak, ister dini inanç gereği olsun, isterse başka nedenlerle olsun,
yükseköğretim kurumlarındaki kılık-kıyafetin çağdaş duruma ters düşmemesi
gerekir.” denilmektedir.
Açıklanan nedenlerle, bu kararın
sonuç bölümünde “başvurunun reddine” denildiğinden hareketle, yasal düzenleme
yapılarak türbanlı kız öğrencilerin yükseköğretim kurumlarına devamının
sağlanabileceği söylenemez. Bu konuda yapılacak yasal düzenlemenin, 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin
7.3.1989 günlü, Esas: 1989/1; Karar: 1989/12, Refah Partisi’nin temelli
kapatılmasına ilişkin 16.1.1998 günlü, Esas: 1997/1; Karar: 1998/1, Fazilet
Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin 22.6.2001 günlü, Esas: 1999/2;
Karar: 2001/2 sayılı kararlarla Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin
Anayasa Mahkemesi kararına yapılan itiraz sonucu Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi 3.Dairesince verilen 31.7.2001 günlü ve 41.340/98 sayılı, bu
karara yapılan itirazın reddine ilişkin 31.02.2003 günlü ve aynı sayılı
Büyük Daire kararlarına aykırı olacağı kuşkusuzdur. ...” şeklindeki
sözlerine karşı:
Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili İrfan Gündüz’ün, Anayasa Mahkemesi
Başkanı Mustafa Bumin’in “Önüne
konulan metni daha önce okumadan hazırlıksız yakalandığını” iddia
ederek; “Geleceğe ambargo koyan bir
hukuk sistemi olmaz. Toplumda bu konuda mutabakat var. Türban konusunda
Anayasa Mahkemesi fetva veren bir kurum mudur?” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in, vekil imam ve
hatiplere kadro olanağı sağlayan tasarının TBMM Genel Kurulu’nda
görüşülmesi sırasında, 27.4.2005 günlü 90. Bileşimin 4. oturumunda Adalet
ve Kalkınma Partisi grubu adına söz alarak; “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanımız Mustafa Bumin, geçmişten ibret
almamışa benziyor; geçmişte, bu metodu kullanarak, durup dururken, bu
konuyu gündeme getiren, taşıyan ve emekli olanlar, belli bir süre sonra,
‘kullanıldık ve bir yerlere atıldık’ diye hala bağırmaya devam
ediyorlar”…Dini, ahlaki ve kültürel değerlerimiz, toplum önünde, sorumsuz
ve liyakatsiz kişiler tarafından, hala tartışılmaya devam ediyor. “Ülkemizde, hiçbir kimsenin, Anayasanın
ona verdiği yetki ve görevin dışında misyon yüklenerek ortaya çıkması düşünülemez.
Ne gariptir ki, Türkiye’de gündem oluşturmak istendiğinde ilk ele alınmak
istenen konu, din ve dinî değerlerimizdir; günah keçisi yapılmak istenen
kurum ve kuruluş ise, Diyanet Teşkilatı ve onun müntesipleridir. Başörtüsü,
imam-hatip lisesi, cami, Kur’an kursu gibi konular, zamanlı zamansız,
yeterli yetersiz kişiler ve kuruluşlarca, hiç gereği yokken dile
getirilmekte ve tartışmaya açılmaktadır. Bu tartışma, hem Yüce dinimize hem
Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatımıza zarar veriyor demiştik. Bu
bağlamda, Anayasamız, diğer kurumların yetkilerini belirlediği gibi, Anayasa
Mahkemesinin de görevlerini, yetkilerini belirlemiş ve sınırlamıştır. Hiç kimse ve hiçbir kurum, ülkemiz
insanını Allah ile kanun arasına sıkıştırmamalıdır. İnsanlarımız, bir
tarafta Allah’a ibadet maksadıyla uygulamalarda bulunmak isterken önüne
farklı engeller konulmamalıdır. Bugünlerde durup dururken başlatılan türban
tartışmasının çözümüne muhatap, kesinlikle Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kuruludur. Anayasa Mahkemesinin içtihatları neyse,
dinî konularda anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kurulunun içtihatları da odur. Ülkemizde kurum
ve kuruluşlar arasındaki yetki, kavram tecavüzü ve kargaşası mutlaka önlenmelidir.
Bu, iktidar -muhalefet, hepimizin görevidir. Mesela, hiçbir kurum ve kuruluş, Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kurulunun görevini üstlenmemelidir; buna, hiçbir hakkı ve
salahiyeti yoktur. Anayasa Mahkemesinin, kendisini, Parlamentonun üzerinde
görmesinin de gereği yoktur..” dediği, (Ek.100)
13) Yozgat Milletvekili Mehmet
Çiçek’in 2006 yılı Şubat ayında Star Tv’de katıldığı bir programda
Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve
2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak; “Mahkemenin vermiş olduğu bu kararla Avrupa’da yaşadığımız
yanlışlığı Türkiye’de yaşayabiliriz. Türkiye toplumu Allah’la kanun
arasına, Allah’ın emriyle kanunun emri arasına sıkıştırılmamalıdır.”…”Kamu alanı ne demek? İslam, dini
hayatın her safhasında yaşanmayı emreden bir dindir. Affedersiniz
insanların tuvalette nasıl davranacakları belirtilmiştir, kurallaştırılmıştır.
O zaman bir hâkim karar vermeden önce Kuran’daki bu ayete bakacak, bu ayeti
insan nerede uygular, nerede uygulamaz”...”Dini konu olduğu için bakmalı.
Dini bir konuysa, hâkim elbet, “Acaba ben bu kararı verirsem sonuç ne
getirir” diye bakmalı(…) Ahlaki bir konuysa ahlaki değerlerimize
bakmalı. Kimi başörtüsü diyor, kimi türban diyor, kimi sıkmabaş diyor, kimi
soğanbaş diyor, sarımsakbaş diyor. Bu kadar gülünç hale geldi bu iş. Artık
bir hâkim “bu konuda gerçekten din ne diyor...’ Dinin dediği yer de
Kuran’dır, şahıslar değildir.”…”Türkiye demokratik, laik bir ülkedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir kuruluştur. Başörtüsü ile ilgili
karar verme, neyin dini, neyin dini olmadığına karar verme görevi Diyanet’e
aittir.”…”Şimdi yarın bir başka mahkeme de, “5 vakit namazı 1 vakte
indirdik, cuma namazlarını kaldırdık” dese. Böyle şey olur mu?”
şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.101)
14) 2006 yılı Nisan ayında Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Kur’an-ı
Kerim ve İstiklâl Marşı’nın okunmasıyla başlayan İlim Yayma Cemiyeti’nin
52. Genel Kurultayına Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Ulaştırma Bakanı
Binali Yıldırım, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri İdris Naim
Şahin, Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul Milletvekilleri Burhan Kuzu,
Hüseyin Kansu, Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz’ün katıldıkları,
İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza Akbulut’un
yaptığı konuşmada, “Yasaklar
sebebiyle İmam Hatip lisesi ve Kur’an Kursu öğrencileri çok azaldı.
İlköğretim çağındaki çocukların dinini öğrenmeleri hâlâ mümkün değil.
Hâlbuki AB ülkelerinde din eğitiminin okul öncesinden başladığını
biliyoruz. Eğitimde fırsat eşitliği yok. Özellikle İHL öğrencilerine uygulanan haksızlık, hâlâ giderilemedi. İmam
Hatip Lisesi öğrencilerine normal lise öğrencilerinin sahip olduğu haklar
verilmeli. Öğrencilerin kılık kıyafetleriyle uğraşılmaya artık son
verilmeli. Yabancı dil ile eğitim gün geçtikçe genişliyor. Eğitimin her
kademesinde dine ihtiyaç vardır. Eğitimde gösterilen bir eksikliğin zararı,
yıllar sonra da olsa çıkar. Bugün okullarda kötü alışkanlıkların faturasını
ağır ödeyebiliriz. İlk ve ortaöğretimdeki din eğitimine önem verilmeli.
Çocuklarımıza Peygamberimiz’i anlatmalıyız. Peygamberimiz, her genç için
model olmalı” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri İdris Naim Şahin’in “Bizim
kendimize göre stratejilerimiz var. Değişen Türkiye’de siyasetin yeni
diliyle konuşmak gerekir. Konuşurken de geçmişten ders alarak yolumuza
devam edeceğiz. Biz empati yaparak, olayları anlamak zorundayız.
İktidar da bunu gerektiriyor. Herkesin kendisine göre bir yöntemi var.
Bunlar da normaldir. Eleştirilerde insaflı davranmak gerekir” ,
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın ise
“Reformlar
sancılı olur. Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu reformlar
gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana
ihtiyacımız var. Önemli olan
bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da
bu şekilde devam edeceğiz. Devam ederken de gerekenler yapılacak.”
şeklinde konuştukları, (Ek.102)
15) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Akif Gülle’nin 2006 yılı Şubat
ayında, Danıştay 8. Dairesinin Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğinin,
imam-hatipliye çifte diploma olanağı veren ve böylece katsayı engeline
takılmadan üniversiteye girme olanağı sağlayan hükmünün yürütmesini
durdurma kararına tepki göstererek “Danıştay
kararından öte, eşit yarışma şartlarında olmak isteyenlerin talebini YÖK’ün
yargıya taşımasını olağanüstü yadırgıyorum. Yanlış buluyorum. Buradaki
düzenleme sadece meslek liselerine eğitimde fırsat eşitliğinin
tanınmasıdır. Bunlara bir tolerans gösterilmesi değildir. Bu düzenlemeyi
yargıya götürme ihtiyacı hisseden YÖK, düşünülmesi gereken bir organ. Beni
en çok üzen YÖK’ ün bu konuyu yargıya götürmesi.” dediği, (Ek.103)
16) TBMM’de gazetecilerle sohbet eden Adalet ve Kalkınma Partisi Grup
Başkanvekili İrfan Gündüz’ün, 8
yılık kesintisiz temel eğitimi eleştirerek, ‘‘İmam hatiplerin önüne kesmek için çıkarılan kanun, gençliğin,
mesleki eğitimin, hatta Türkiye’nin önünü kesti’’…”Misyonerlik faaliyetleri
alabildiğine arz-ı endam ediyor. Misyonerlik faaliyetleri bu kadar cirit
atarken toplum niye sessiz kalıyor? Bugün Türkiye’de din eğitimi, 15
yaşından önce yasak. 15 yaşından sonra hangi din eğitimini vereceksiniz?
Tabiat boşluğu sevmez, sizin boş bıraktığınız alanı birileri gelir
doldurur. Rahşan Hanım da geçenlerde (din elden gidiyor) diye feryat
ediyordu. Fakat bunu kendileri yaptılar. Camilerde verilen yaz Kuran
kurslarına 15 yaşından küçüklerin gönderilmesi yasak. Bu kanunu çıkaran da
Ecevit’in başkanlığındaki hükümetti. Biz o zaman feryat ettik. Bu yasakların hepsini kaldırmak lazım.
Misyonerliği yasaklayalım anlamında değil. Bunlar söylensin, toplumda
tartışılsın. Türkiye artık şekille uğraşmak gibi bir yanılgıdan kurtulma
olgunluğuna erişti diye düşünüyorum. Baş açma, kapatmak değil... İnsanların
beyninin içi, eylemleri, icraatları önemli.’’ şeklinde beyanda bulunduğu,
Türban konusuyla ilgili olarak da “Sayın Başbakan eşiyle Beyaz Saray’a, Versay’a,
Kremlin’e gidiyor sorun olmuyor. Ama bizim Çankaya’ya gitmesi büyük problem
oluyor. Çankaya’nın uçağına
binmesi bile problem oluyorsa Türkiye böyle küçülen bir dünyada böyle bir
yanlışa ne kadar direnebilir? Ben gideceğini sanmıyorum’’ … ‘‘Zamanı
gelirse adımlar atılır, birisi bu adımları atar”,
Misyonerlik konusunda Türkiye’de herhangi bir
verinin olmadığına işaret ederek; ‘‘Türkiye’de köpekler serbest taşlar ise
bağlı görünüyor. Akşam televizyonlarda gösterilen ayini Türkiye’deki yerli
bir tarikat veya imam yapsa, kıyamet kopar. Ama Kanadalı göçmen yapıyor, fazla ses çıkmıyor. Türkiye’de
Müslümanların önünün açılması lazım ki biz de kendi dinimizi savunalım,
doğruları anlatalım. Bu, özgürlük ortamında çözülür. Türkiye’de sıkıntı,
Müslümanların pek çok konuda bağlı olmasından kaynaklanıyor. Diyanet bile
bu konuda üzerine düşeni yapamıyor”,
“Türkiye’de bazı meselelerde sistem
gelip önümüzü tıkıyor. Zamanı
geldiğinde bu adımlar atılacak. İktidarların görevi meseleleri çözmek.
Biz toplumda gerilim ve gerginlik yaratacak hiçbir konuda, ekonomik
istikrarı gölgeleyecek adım atmak istemiyoruz. Öncelikle bu sefaletin
ortadan kaldırılması lazım. Amacımız, bu meseleleri, tek başına (dediğim
dedik, çaldığım düdük) mantığıyla getirmek yerine, toplumda geniş konsensüs
yaratarak çözmektir’’ “Bunlarda toplumsal konsensüs olması
gerekir. Konu her gündeme geldiğinde (imam hatiplerin önü açılıyor) diye
saptırılıyor. İmam hatiplerin önünü kesmek için çıkarılan kanun, gençliğin,
mesleki eğitimin, hatta Türkiye’nin önüne kesti’’,
şeklinde görüşlerini ifade ettiği (Ek.104)
17) Eğitim özgürlüğünü kısıtlıyor gerekçesiyle İslami
kesimde büyük tartışma yaratan, yeni TCK Tasarısının 263. maddesinin
birinci fıkrasında yer alan “Kanuna
aykırı eğitim kurumu” başlıklı “yasadışı
eğitim kurumu açan ve işletenlere, bu kurumlarda kanuna aykırı olarak
açıldığını bildiği halde öğretmenlik yapanlara yönelik 6 aydan 3 yıla kadar
hapis cezası öngören” ve ikinci fıkrasında “yukarıdaki fıkrada gösterilen yerlerin kapatılmasına da karar verilir”
şeklindeki düzenleme ile ilgili olarak, AKP’li Hasan Kara ve arkadaşları
tarafından verilen ve teklife 29. madde olarak yerleştirilen “Kanuna aykırı eğitim kurumu açan veya
işleten kişi 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası ile
cezalandırılır” yönündeki değişiklik önergesi TBMM Genel Kurulunda
27.5.2005 tarihinde kabul edilerek “5357
sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” olarak
yasalaştığı, 765 sayılı TCK’nunda bu suçlar için 6 aydan 2 yıla, 1
Haziran’da yürürlüğe girecek 5237 sayılı yeni TCK’da ise 6 aydan 3 yıla
kadar hapis cezası öngörüldüğü, yeni düzenleme ile üst sınırın 3 yıldan 1
yıla indirilerek hapis cezasının erteleme kapsamına alındığı, yalnızca adli
para cezasıyla cezalandırılma olanağı getirildiği, kanuna aykırı olarak
açılan eğitim kurumlarında (Kuran kurslarında) eğitim veren öğretmenlere
ise herhangi bir ceza öngörülmediği, kapatma yaptırımının da kaldırıldığı,
Cumhurbaşkanlığının 3.6.2005 gün ve 451 sayılı
yazıları ile; “Düzenlemeyle yasaya
aykırı eğitim kurumlarının açılıp işletilmesi özendirilmekte ya da
çalışmalarını sürdürmesine olanak sağlanmaktadır. Mevcut yasalarda yer alan
hükümlerin hedefi ise ayrılıkçı terör örgütlerinin, misyonerlik
etkinlikleriyle uğraşanların ve din devleti yanlısı tarikatların, devletin
ilgili kurumlarından izin almadan, yasadışı yollarla okul ya da kurs
açmalarının önlenmesi; böylece, sapkın yöntemlerle gençlerin çağdışı,
bölücü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine aykırı biçimde
eğitilmelerinin önlenmesi olduğu açıktır. Söz konusu düzenlemede ise bu
hedefin korunmadığı görülmektedir.”…”Yeni düzenlemeye göre yasaya aykırı
olarak açıldığı saptanan eğitim kurumunu açan ve işleten kişi ya da kişiler
yargılanıp yalnızca adli para cezası ile cezalandırılabilecek; bu tür
yerlerde öğretmenlik yapanlar ise cezalandırılmayacak, bu yerlerin
kapatılabilmeleri de yönetimin takdirine kalacaktır.”…”Devletin görevi
yasalara aykırı eğitim kurumlarını yaşatmak değil, temelli ortadan
kaldırmaktır. Devlet, yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılmasını,
yapacağı düzenlemelerle başından önlemek zorundadır.”…”Suç cezasız
kalmamalı.”…”Tüm kurumlar için olduğu gibi, eğitim kurumlarının da açılıp
işletilmesinin yasalara uygun olması zorunludur. Kurumlar, kurumları
işletenler ve bu kurumlarda çalıştırılacakların yasal koşulları ve
nitelikleri taşımaları kamu düzeninin zorunlu gereğidir. Bir eğitim
kurumunun yasaya aykırı olarak açıldığının yargı yerince saptanması
durumunda, bu suçun cezası mutlaka kapatma olmalı, suç, kurum yönünden
cezasız kalmamalıdır.(…)”Yasaya aykırı eğitim kurumlarına kapatma cezası
verilmeyerek, kapatma işleminin bir yönetsel işleme, yöneticilerin
takdirine bırakılması, yasaya aykırılığa süreklilik kazandırabilecektir ki
bu durumu hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak olanaksızdır.”…”Demokrasiyi
ve çağdaş değerleri özümsemiş, cumhuriyetin temel niteliklerini benimsemiş,
her türlü dogmadan uzak kalıp sorgulayabilen, özgür düşünceli bir gençlik
yetiştirmenin ve ulusun aydınlık geleceğinin temel koşulu, bu amaçlara
odaklanmış eğitim kurumları ve eğitim personeline sahip olmaktır. Bu da
ancak anayasal ilke ve kurallar çerçevesinde çıkarılmış yasalarla
sağlanabilir.”…”Devletin eğitim ve öğretimdeki gözetim ve denetim görevi,
laiklik ve bunun eğitimdeki yansıması olan öğretim birliği ilkesine aykırı
etkinlik ve öğretim yapılmasına izin verilmemesi görevini de
kapsamaktadır.”…” Anayasanın 1. maddesinde, cumhuriyetin niteliklerinin
değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin önerilemeyeceği kurala bağlanmıştır.
Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden olan laiklik, anayasal
içeriğiyle güvence altına alınmıştır. Anayasanın başlangıç bölümünde,
hiçbir etkinliğin Atatürk ilke ve devrimleri karşısında koruma
göremeyeceği, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının devlet işlerine
ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı belirtilmiştir.”…”Anayasa,
bireyin inanç alanında kaldığı sürece din ve inanç olgusuna sınırsız bir
özgürlük tanımakta, buna karşın toplumsal yaşamı etkilediğinde, açığa vurulduğunda
kamu düzenini koruma amacıyla bu özgürlük sınırlanabilmektedir. Bu
bağlamda, devlet, dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini önleyecek
önlemleri almakla yükümlü kılınmıştır.”…”İkili öğretim kaos yaratır.”…”Öğretim
birliği ilkesinin amacı, akla ve bilime dayalı programlarla çağdaş uygarlık
hedefine yönlendirilmiş yurttaşlar yaratmaktır. İkili öğretim, yani bir
yanda akla ve bilime, öte yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda
ikiliğe yol açacak, kaos ve karmaşa yaratacaktır.”…”Bir yandan eğitim
kurumlarının, bu bağlamda Kuran kurslarının Atatürk ilke ve devrimleri ile
çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim verip vermediği devletin
gözetimi ve denetimine bırakılırken, öte yandan da Kuran kursu öğreticiliği
gibi dini hizmetleri yerine getirebilecek elemanların yetiştirilmesi görevi
devlet okullarına verilmektedir. Devlet gözetimi ve denetiminin olmadığı ya
da sonuç vermediği ortamlarda dinsel ve bilimsel ikili eğitimin gelişip
yerleşmesi kaçınılmazdır.”…”Açıklanan nedenlerle, incelenen yasanın 3 ve
29. maddelerindeki düzenlemeler; hukuk devleti, eşitlik, laiklik, ülke ve
ulus birliği, öğretim birliği ilkeleriyle, cumhuriyetin kuruluş
felsefesiyle, çağdaş ve bilimsel eğitim anlayışıyla bağdaşmamakta, toplumun
adalet duygularını incitecek nitelikte bulunmaktadır.” şeklindeki
gerekçelerle veto edilen metin TBMM Genel Kurulunun 29.6.2005 günlü
oturumda aynen kabul edilerek, 5377 sayılı Yasa olarak Resmi Gazete’nin
8.7.2005 tarihli sayısında yayımlandığı,
Yasa’nın Anayasaya aykırı bulunduğu iddialarına
karşı; Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun;
“Biraz olayı abartıyoruz. Bu laiklik, cumhuriyet, ceza 6 ay olunca
kurtuluyor da, 5 ay olunca tehlikeye mi düşüyor? Kaçak Kuran kursu olmaz,
Kuran kursu olur. Bu madde Kuran kurslarını kapsıyorsa bu maddedeki 3 ay
ceza da yanlıştır, utanç vericidir. Hiç kimse dininin kitabını öğretiyor
diye cezalandırılamaz. ‘‘İzinli Kuran kurslarına öğrenci gitmiyor’’
deniyor. Siz kalkıp da şu yaşa kadar Kuran öğretilemez diyemezsiniz..”
dediği, (Ek.105)
18) TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan
Kuzu’nun, Bahçeşehir Üniversitesi tarafından 2005 yılı Mayıs ayında
Beşiktaş Yerleşkesi’nde düzenlenen ‘Siyaset
ve Liderlik Okulu’ kapsamında ‘Bağımsızlık
ve Hürriyet’ konulu yaptığı konuşma sonrasında, yeni TCK ve yasaya aykırı eğitim kurumlarına yönelik madde
hakkındaki tartışmalarla ilgili bir soru üzerine, bu maddenin komisyonda da
tartışıldığını, hapis cezasının önce 3 yıla, sonra 1 yıla indirildiğini,
Yasada ‘Kuran kursu’ değil, ‘izinsiz eğitim kurumu’ denildiğini belirterek ‘‘Neticede devletin valiliği, savcılık
takip edecektir, yasadışı bir durum olursa gerekli şey yapılır. Sonuç
itibariyle biz insanların özgürlüğünü savunalım. Ama bir boşluk olursa onu
düzeltiriz” …Kuran kursunun yasağı mı olur? Hepimiz evde öğrendik. ‘Kaçak yapı’ gibi söylüyorsunuz.
Yasadışı dediğimiz izinsiz yapılan şeyler, ille de hapis vermek gibi bir
şey olamaz... Bana sorarsanız hiç ceza vermemeniz gerekir... Şahsi
kanaatim bu. İlgili soruşturma
açılır, varsa bir suçu, para cezası mı olur, başka bir şey mi olur
yaparsın. Orada yasadışı bir faaliyet varsa, örgüt anlamında, o zaten ayrı
bir suç. Yasadışı örgüt kurma diye müstakil bir suç var zaten.’ diye
söylediği, (Ek.106)
19) TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki SHÇEK, Kadının Statüsü Genel
Müdürlüğü, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü ve Özürlüler İdaresi
Başkanlığı’nın 2007 yılı bütçe görüşmelerinde söz alan Adalet ve Kalkınma
Partisi Samsun Milletvekili Musa
Uzunkaya’nın; “kızların istediği okula gidemediğini,
gitse bile daha sonra kamu hizmetine katılamadığını, 3 binden fazla kız öğrencinin Viyana,
İtalya, Almanya, ABD, Hollanda’ya gitmek zorunda kaldığını, YÖK’ün 20 küsur
yıldır kızların iki kimlik taşımasını zorunlu hale getirdiğini,
üniversiteye girişte ve üniversitede farklı kimlik kullanmak zorunda
kaldığını, bunun kadının
aşağılanması olduğunu, katı laiklik uygulamasının Fransa ve Türkiye’de
söz konusu olduğunu…’’ beyan ettiği, (Ek.107)
20) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, Başbakanlık ve bağlı kuruluşların 2006
yılı bütçeleri görüşülürken, CHP milletvekillerinin TBMM Başkanı Bülent
Arınç’ın türban konusunda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yönelik
sözlerini ve Ömer Dinçer’in görevde tutulmasını sert biçimde eleştirmeleri
üzerine Adalet ve Kalkınma Partili Musa
Uzunkaya’nın; ‘‘Atatürk’ün eşi
Latife Hanım, köşkteki toplantılara başörtüsüyle katılıyordu. İsmet
İnönü’ye yurtdışı gezilerinde eşi kara çarşafla eşlik ediyordu. Bu da mı
çağdışılık’’ demiş, Ömer Dinçer’e yönelik eleştiriler üzerine ‘‘Ben
bu makalenin altına imzamı atarım’’ diye konuştuğu, (Ek.108)
21) Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın;
2004 yılı Nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği
demeçte “Eğer bir kadın kapanması
gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak sadece şunu
söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban
takılması, kamu kuruluşlarında mümkün olabilir…Bizim kadınlara kendi
kurallarımızı zorlamaya hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük
sorun yaratırız.” dediği, (Ek.109)
22) Devlet Bakanı Güldal Akşit’in,
2005 yılı Ocak ayında ABD’de katıldığı Birleşmiş Milletler’e bağlı Kadınlara
Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Komitesi’nin
Türkiye konulu özel komite toplantısında; “Türkiye’de bir başörtüsü
sorunu vardır. Genç kızlarımızın eğitim alması önünde engel teşkil
etmektedir. Üniversitelerimize
fiilen devam edemedikleri için eğitim almaları engellenmektedir”
şeklinde konuştuğu, (Ek.110)
23) Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi’nin kararının
onaylanmasını istemesi üzerine 2005 yılı Mayıs ayında Adalet ve Kalkınma
Partisi milletvekillerinden:
Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay’ın; “Türban yasağı savunmasına katılamayız.
Türban bireysel, inanç özgürlüğüne girer. Giyim kuşam özgürlüğü var.
Hükümetin türban yasağını savunması Anayasa’ya aykırıdır. Anayasa’daki din
ve vicdan hürriyeti ne olacak? Bu işi “mecburiyetten yaptık” anlayışı
olmaz. İktidara bireysel özgürlükleri genişletmek için geldik. Bu
unutulmamalı…”,
Adıyaman Milletvekili Ahmet Faruk Ünsal’ın; “Eğer
hükümet türban yasağını savunduysa bunun demokratik gerekçeye sığınarak
yapılmasını doğru bulmam. Biz demokratiksek, o zaman Avrupa ülkeleri
teokratiktir. Hükümet keşke farklı savunma yapsaydı. Avrupa’da bazı
liselerde yasak var, üniversitede yok. Keşke hükümet, “Bizde alternatif
eğitim kurumları yok” deseydi.”,
Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın: “Türban
yasağı insan haklarına aykırıdır. Türban yasağı savunulamaz”,
Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın: “Türban
yasağı gibi kısıtlamalar olmamalı. Hükümetin verdiği savunma siyasidir.
Birtakım güçlerin etkisi altında kalarak verilen bir savunmadır. Asıl
düşünceleri benim gibidir. Gizli güçlerin etkisi altında bu karar,
verilmiştir. Başbakanın eşi başörtülü, kızları başörtüsü yüzünden
yurtdışında okuyor, Dışişleri Bakanı’nın eşi okuyamadı. Yasağı savunmaları
mümkün mü? Yürekleri sızlaya sızlaya
savunmayı veriyorlar”,
Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan’ın: “Hükümet
olabilirsiniz, ancak şimdi olduğu gibi bazı konularda irade ortaya
koyamayabilirsiniz. İçeride anayasal kurumların yarattığı bir “de facto”
durum var...,”
şeklinde beyanda bulundukları, (Ek.111)
24) Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın 2005 yılı Kasım ayında, TBMM’de yaptığı
açıklamada üniversitelerin yanı
sıra kamu kurumlarında da çalışanlara türban serbestliği getirilmesi
gerektiğini ileri sürerek; ‘‘Her
yerde, yapılan işe zarar verilmediği sürece kıyafet sınırlaması
olmamalıdır. İsteyen başörtüsüyle isteyen başı açık, isteyen mini etek,
isteyen maksi etek ile çalışabilmelidir’’ dediği, (Ek.112)
25) Adalet ve Kalkınma Partisi Kocaeli Milletvekili ve Genel Başkan
Yardımcısı Nihat Ergün’ün divan başkanlığı yaptığı Adana Büyükşehir
Belediyesi Tiyatro Salonu’ndaki Adalet ve Kalkınma Partisi Adana Gençlik
Kolları 2. Danışma Meclisi’nde, toplantıya katılan partili gençlerin
boyunlarında parti amblemi bulunan turuncu renkli atkıların kendine
Ukrayna’da yaşanan ‘Turuncu devrimi’
hatırlattığını belirten Adalet ve Kalkınma Partisi Adana Milletvekili Abdullah
Çalışkan’ın “Gençler devrim istiyor. Ben de bir romantik
devrimci olarak elbette devrimden yanayım. Ama devrimin turuncusu olmaz.
Ara renk olmaz devrimde. Devrim ya kırmızıdır, ya da yeşildir. Ben yeşilden
yanayım”…”Bu devrimci ateşinizin asla sönmemesini diliyorum. Yaş 30’u geçtikten sonra ana kademeye geçince,
devrimci ruhunuzun asla sönmemesini diliyorum. O ateş, her ne kadar cürümü
kadar yeri yaksa da sizi mezara kadar götürecek bir ateştir. Ben
yüreğinizdeki o ateşin mezara kadar devam etmesini diliyorum.” diye
söylediği,
Konuşmasının ardından DHA muhabirinin “Yeşil devrimden kastınız nedir?”
sorusuna Abdullah Çalışkan’ın; “Gençlere yönelik
duygulu bir konuşma yapmak istedim. Asıl olan ülkedeki mevcut gidişattır.
Çünkü bugüne kadar ülkemizde bir takım yönetimler olmuş, bir takım
iktidarlar gelmiş, ama köklü değişimler bir türlü gerçekleşmemiştir. Önemli
olan burada toplumun talep ettiği köklü değişimlerdir. Siz onun adına ister devrim deyin, ister fetih deyin. Bir
şekilde bu köklü değişimlerin yapılması lazım. Ben köklü değişimlerden
yanayım, benim kastettiğim şey budur. Devrimlerin esası şudur, ara devrim
olmaz. Bir şekilde ‘turuncu devrim’, ‘pembe devrim’, ‘sarı devrim’ gibi
devrimler olmaz. Devrimlerin rengi ya ‘yeşildir’, ya da ‘kırmızıdır’ Kastettiğim köklü değişimlerdir.
Devrimin darbe gibi farklı şekilde anlaşılması zaten mümkün değildir. Yeşil devrim zaten halkın anlayacağı
bir dildir. Ben renklerle ifade ettim, renklerin dilini kullandım,
anlaşılmıştır.” yanıtını verdiği, (Ek.113)
26) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün’ün , Adalet ve Kalkınma
Partisi Genel Merkezi’nde 2005 yılı Nisan ayında düzenlediği basın
toplantısında; türban konusunda geleceğe dönük uyarılarda bulunarak ‘‘Dindar bir kimlik ve görünümle modern
hayata aktif şekilde katılmak isteyen bireylerin mağdur edildiğini’’ …. Laikliğin sulandırılması da
katılaştırılması da onu çağdaşlıktan, bilimsellikten ve rasyonellikten
uzaklaştırmaktır. Çağdaş, bilimsel ve rasyonel laikliğin hem devlet hem de dinler
ve dindarlar için sağlam bir güvence, demokrasinin ve sosyal barışın
güçlenmesinde en etkili faktör olduğuna inancımız tamdır.’’ dediği, (Ek.114)
27) Adalet ve Kalkınma Partisi Adıyaman İl Başkanlığı’na 2005 yılı
Aralık ayında yaptığı ziyarette basın mensuplarının sorularını
cevaplandıran Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli’nin; “Adalet ve Kalkınma Partisi olarak
başörtüsüyle ilgili toplumsal mutabakat aradığımızı söylemiştik. Biz
vatandaşlarımıza bu sorunu belli bir zaman içerisinde çözeceğiz sözünü
vermedik. Fakat başörtüsünün bir sorun olduğunu ve başörtülü kızlarımızın
üniversitede eğitim görememelerinin ciddi bir sorun olduğunu dile getirdik.
Fakat bir mutabakat içersinde çözüleceğini söyledik. Bu konuda da epeyce mesafe
alındığını düşünüyorum. Başörtüsü sorununun çözümü için belirli bir süre
veremeyiz. Başörtüsünün insan
hakları ihlali olduğu ortadadır. Başörtülü bir kızımızın eğitim
görmemesi bizi de üzüyor, kamuoyunu da üzüyor. Kamuoyu araştırmalarında
kızlarımızın başörtüsüyle eğitim görmesini isteyenlerin oranı yüzde
70-75’dir. Partimiz bu halkın tercihlerini göz önünde bulunduruyor. Bu
sorunun çözülmesi için toplumun her kesimi muhataptır. Mutabakatın
sağlanması olayı sosyal bir süreçtir. Kurumlar arasında mutabakat olmadığı
için, başörtüsü sorun olmaya devam ediyor. Bu anlamda toplumsal mutabakat
sağlanacaktır. Kurumlar arasında böyle bir mutabakat sağlanmadığı için
sorun gündemde kalmaya devam ediyor” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.115)
28) Adalet ve Kalkınma Partisi MKYK Üyesi ve Dış İlişkilerden Sorumlu
Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın, 2005 yılı Aralık ayında Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; “Başörtüsü kullananların kullanma
hakkına saygı duyuyorum. Aynı şekilde ben başörtüsünü savunduğum kadar mini
eteği de savunuyorum. Çünkü ikisi de ifade özgürlüğünün gereğidir. İnsanlar
ülkede istedikleri gibi yaşayabilmelidir, diye düşünüyorum… Leyla Şahin
davasında karar verenler bu acıyı yaşayanlar değil, onların ülkesinde böyle
bir sorun yok. Benim üniversiteye gidemeyen kardeşlerim, bacılarım
arkadaşlarım var… Bu tamamen bir insan hakları ayıbıdır benim
açımdan” dediği, (Ek.116)
29) AKP Tokat Milletvekili Resul
Tosun’un, İmam Hatip Liseleri Mezunları Derneğince 2005 yılı Mayıs
ayında düzenlenen toplantıda AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı
ile ilgili olarak; ‘‘...Temyiz duruşmasında hükümet adına verilen savunmanın, milli
iradeyi kesinlikle temsil etmediğini…” söylemiş, 3 Kasımdan sonra oluşan TBMM’de insan hakları konusunda hassas
davrandıklarını, ideolojik bir tavır içine girmediklerini belirterek, Hükümetimizin
de, Meclis grubumuzun da hassasiyete sahip olduğunun altını önemle çizmek
istiyorum, (…) Siz Başbakanın eşini bir toplantıya götürememesinden, her
gün yaşadığı bu sıkıntıdan bu meseleleri dert edinmediğini mi sanıyorsunuz…”
demiş, salondan gelen tepkiler üzerine “…Bizim yanlış yaptığımız yerde sizin ikazınız, eleştirileriniz
bize güç verir. Bu ikazların hükümetimize etki edeceğine inanıyorum.
Hatırlat. Hatırlatmakta fayda var. Bazen
susarak, bazen baldıran zehiri içerek bu sorunu çözmeyi hedeflemeliyiz…”
ifadesini kullandığı, (Ek.117)
30) Tokat Milletvekili Resul
Tosun’un, 2005 yılı Mayıs ayında, parti grup toplantısında AİHM’nin
Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; Türban konusunda
hükümetin kredisinin bitmediğini, sorun çözülmediği takdirde seçim
sonuçlarına yansıyacağını belirterek; “O
nedenle bir an önce halka gidilmesi ve referanduma sunulmasını savunuyorum’
dediği, Referandum için Meclis’te gerekli çoğunlukları bulunduğunu
hatırlatan Tosun’un, sözlerini ‘Oligarşik
kurumların direnci, toplumsal taleple kırılacaktır. Rusya bile ayakta
duramadı. Ezici bir çoğunlukla halk bu yasakları kaldıracaktır. Eğer
halk bizim savunduğumuzu yerinde görmezse, bunu halka doğru anlatamamışız
derim. Bunu halka anlatmaya çalışırız. Hak bildiğimiz bir şeyden vazgeçecek
değiliz” şeklinde devam ettiği, (Ek.118)
31) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın, AİHM’nin Leyla
Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; “Biz parlamenter demokratik bir cumhuriyetiz. Parlamenter
demokrasilerde erkler ayrılığı vardır, yasama, yürütme ve yargı.
Parlamenter rejimlerde kuralı koyan yasama organıdır. Bunun dışında
yargının görevi önüne getirilen somut olayla ilgili hüküm vermektir. Kural
koyması söz konusu değildir. Dolayısıyla AİHM’in veya başka bir mahkemenin
türbanla ilgili veya benzeri konularla ilgili kural koymuş olduğu iddiaları
hukuki temelden yoksundur. Karar konusu o kararın öznesi kimse onunla
alakalıdır. Kimdir öznesi? Sayın Leyla Şahin. AİHM, Leyla Şahin ile ilgili
işlemi hukuka aykırı bulunmamıştır. Karar bundan ibarettir.”.. “O olay için bağlayıcıdır” “Düzenleyici
işlemler farklı, yargısal işlemler farklıdır, düzenleyici işlemleri yasama
organı koyar. Bizim Anayasamızda açıktır. Anayasa Mahkemesi düzenleyici
işlem niteliğinde karar alamaz diye. Bu işlemde idare haklıdır, haksızdır,
mahkeme bunu tespit eder. Somut olayın tarafları için sadece bağlayıcıdır.
İddia edildiği gibi bu konu tamamen bitmiştir, burada kural konamaz. Hele
hele bize hukuk dersi de vermiş hocaların bu anlama gelecek hocalarımızın
beyanlarını ben hayretle karşıladım. Artık kural konamaz demek Türkiye’nin
geleceğini veya bir ulusun geleceğini 16 yargıçtan oluşan bir ekibe havale
etmek anlamına gelir. Geleceğe ipotek koymak anlamına gelir. Böyle bir
şeyin demokrasilerde kabulü mümkün değil. Demokratik kurallarla bağdaşır
olması da düşünülemez.” diye konuştuğu, (Ek.119)
32) TBMM Başkan Vekili ve Adalet ve Kalkınma Partisi Kayseri
Milletvekili Sadık Yakut’un
Adalet ve Kalkınma Partisi İl Başkanlığı tarafından 2005 yılı Temmuz ayında
düzenlenen basın toplantısında YÖK’ün meslek liseleri mezunlarına
uygulanacak ÖSS katsayısının düşürülmesine ilişkin kararıyla ilgili bir
soruya “Adalet ve Kalkınma Partisi
seçimlerde yüzde 35 oranında oy alarak iktidar oldu. Partimiz milli
iradenin temsilcisidir. Milli
iradenin yargıya da yansıması gerekir. Kurum ve kuruluşlar milli
iradenin bir parçasıdır.” şeklinde yanıt verdiği, (Ek.120)
33) 2005 yılı Nisan ayında ‘Başörtüsüne Özgürlük Diyarbakır Girişimi’ne
mensup 20 kişi, Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır İl Başkanlığına
giderek destek talebinde bulunmuş, Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır İl
Başkanı (Halen AKP Diyarbakır Milletvekili) Abdurrahman Kurt’un; “Türkiye’de
toplumun yüzde 75-80 civarında ittifak ettiği bir konuda, aynı şekilde
mağduru olduğumuz bir konuda halkın iradesini topluma yansıtmakta ne kadar
zorlandığımızı ve bunun ne denli acılara sebep olduğunu başörtüsü olayı çok
açık bir şekilde ortaya koymaktadır.(…)Halkın ekseri çoğunluğunun Müslüman
olduğu bir ülkede dinin gereği olan bir hali yaşama talebinde olan
insanlarımız mağdur edilmeye devam edilmektedir. Biz hükümet partisi olarak
bunun acısını çok açık bir şekilde hissetmekle beraber halkın iradesinin
topluma yansıtılmasındaki zorlukları ciddi şekilde hissetmekteyiz. Allah’ın onlara hak olarak verdiği
özellikleri, tavsiyeleri, yönlendirmeleri yaşamayı talep eden insanların
önüne hangi gerekçeler sunulabilir diye düşünüyorum. Ve şahsen benim
söyleyeceğim bir gerekçem yok. Söyleyecek bir savunmam yok. Şunu
söylüyorum: Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun, ama inşallah ve
inanıyorum ki bu süreç bütün mağdur
kardeşlerimizin onurlu tavırları ve direnişiyle hayra vesile olacak vebir
sonuç getirecektir…) biçiminde beyanda bulunduğu, (Ek.121)
34)Danıştay
2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366
sayılı kararı ile ilgili olarak;
Adalet ve Kalkınma Partisi Çorum Milletvekili ve
TBMM Adalet Komisyonu Üyesi Muzaffer Külcü’nün, “Bu çok önceden planlanmış, tek tip
toplum oluşturma projesinin bir tezahürüdür” …”Bu karar tek kelime ile ‘ayıp’ olarak özetlenebilir” …”Zaten Danıştay, kendi kafasında
kurguladığı bazı gerekçeler üzerinden karar alıyor. Danıştay kararlarında
Anayasa, yasa, evrensel hukuk ilkelerinin gereklerini görmek çok zordur”,
Adalet ve Kalkınma Partisi Sivas Milletvekili Selami
Uzun’un; Danıştay’ın
verdiği bu karara “ancak dehşet
denebilir” şeklindeki sözleri ile tepki göstererek “Bu kararı verenler önce dünyaya
baksınlar. Dünya istikrar ararken Türkiye yargının eliyle kaosa
sürükleniyor”
Adalet ve Kalkınma Partisi Kilis Milletvekili Hasan
Kara’nın; “Danıştay başörtüsü konusundaki yorumu
çok genişletiyor. Bu karar artık kamusal alan olayını da geçti. Bunu
sokaklara yaymak istiyorlar. Böyle
bir karar toplumda infiale neden olur ve vatandaşlarımız üzerinde
sıkıntıya yol açar. Peygamberimize yapılan hareket tüm dünya Müslümanlarında
tepki oluştururken kendi içimizde birlik olamamak çok acı”,
şeklinde beyanda bulundukları, (Ek.122)
35) 2007 yılı Aralık ayında gazetecilerle sabah kahvaltısında bir araya
gelen AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet
Hotar Göksel’in; “Bunu biz ilk
günden beri söylüyoruz. Buna bir sorun da denmez. Özellikle eğitimde kızlarımız
için bir engel. Bu engelin kaldırılması da ancak bir toplumsal mutabakatla
sağlanabilir. Bu herkesin sorunu olmalı. Herkes bunun kaygısını taşımalı.
Taşıyabildiği ölçüde de toplumsal bir mutabakatla bu soruna bir çözüm getirilmeli”…”Somut
bir şeyimiz yok. Ama anayasa olabilir, ama yönetmelikler olabilir. Ama
insanlar bu konuda bilinç oluşturur, öyle de olabilir. Bütün partiler bir
araya gelip bu konuda bir çalışma yapabilir. Bunların her biri bir alternatiftir,
bir şıktır. Şekli buralardan herhangi biri de olabilir, hepsi de olabilir. Ama biz temel olarak özellikle eğitimde
her türlü yasağın kalkmasından yanayız”…diye söylediği,
“Eğitim derken ilköğretimi mi, ortaöğretimi mi,
yükseköğretimi mi kastediyorsunuz” sorusunu “Tabii öncelikle
yükseköğretim” şeklinde yanıtladığı, yeni anayasa taslağında bu
konuda nasıl bir düzenleme olacağı yönündeki soru üzerine ise, “yükseköğretim kurumlarında eğitim hakkı
herhangi bir şekilde kısıtlanamaz gibi
bir ifade olabileceğini, başka seçenekler üzerinde de durulduğunu”
söylediği, (Ek.123)
36) AKP İstanbul İl Kadın Kollarınca Muammer Karaca Tiyatrosu’nda 2007
yılı Aralık ayında düzenlenen “5. Pera Buluşması”nda, “Türk Kadınının Seçme
ve Seçilme Hakkının 73. Yılı” dolayısıyla “Yerel Siyaset” konulu panelde
konuşan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Prof.
Dr. Burhan Kuzu’nun, “Başörtülü
kadınların siyaset yapma engeli kalkar diyemem ama başörtülü kızların
üniversitede okumalarının önündeki engelin kalkması için yeni anayasada
açık düzenleme olacak” şeklinde beyanda bulunduğu, başörtülü bir
öğrencinin ödül almasının engellenmesi olayını da “insanlık ayıbı” olarak nitelendirdiği, (Ek.124)
37) Show TV’ de yayınlanan 17.01.2008 tarihli “ Siyaset Meydanı” isimli
programda AKP’nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen
konuşmada, Ayşe Böhürler’in türbanlı olarak hukuk öğrenimini
bitirmiş bir kadının yargıçlık yapmasını savunduğu, bu doğrultudaki
önerilerini Burhan Kuzu’nun, “Acele
etmeyin ona da sıra gelecek “ diye yanıtladığı, (Ek.125)
38) AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir
Mir Mehmet Fırat’ın 2007 yılı Kasım ayında Anayasa taslağı üzerindeki
çalışmalarda sona yaklaştıklarını söylediği ve “Başörtüsü inanç özgürlüğünün kullanılması nedeniyle bir insanın
hakkı. Başörtüsüyle ilgili yasalarda, Anayasa da dahil olmak üzere herhangi
bir yasaklama yok. O zaman Türkiye’de eksik olan başka bir şey var.
Türkiye’de sistemin tam demokratikleşmediği, tam bir hukuk devleti oluşmadığı
ve kişi özgürlüklerine karşı büyük bir saygının oluşmadığı sonucu ortaya
çıkıyor. Tartışma başörtüsüyle ilgili değildir, problem de başörtüsü
değildir. Aslında birileri genç kızlarımızın, kadınlarımızın başında olan
örtüyü aldılar, kendi yüzlerine örttüler. Aslında tartışma konusu olan şey,
egemenliğin kime ait olduğu ve bu egemenliğin kimin eliyle kullanılacağı
tartışmasıdır. Cevaplanması gereken iki soru var. Cumhuriyetçi misin,
demokrat mısın? Kavga bunun üstünedir.” dediği,
2008 Yılı Şubat ayında yaptığı bir konuşmada ise;
Üniversitelerde uygulanan türban yasağının Anayasa ihlali olduğunu ileri
sürerek, “ Çünkü beğensek de,
beğenmesek de 1982 Anayasası yürürlüktedir. Herkes bu Anayasaya uymak mecburiyetinden.
13’cü maddesi açık ve seçiktir. Özgürlükler yasa ile sınırlandırılabilir.
Hiçbir makam, hiçbir organın emri ile, karıyla sınırlandırılamaz. Bunun
aksini yapan Anayasayı ihlal eder. Bunu uygulayan her kişi de kanunsuz emri
uygulamış olur. Kanunsuz emri uygulamak, emir verilmiş olsa dahi uygulayanı
cezadan kurtarmaz.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.126)
39) TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve AKP’li Prof. Dr. Mehmet Zafer Üskül’ün, seçim bölgesi Mersin’de 2007 yılı Kasım ayında yaptığı
açıklamada; türbanlı öğrencilerin de
üniversiteye girmesi gerektiğini, başkalarının da haklarının bulunmasından
ötürü insan haklarının sınırsız olmadığını, insan haklarının, olması
gerekenin dışında sınırlandırılmaması gerektiğini belirterek, “aynı zamanda
kamusal düzenin oluşturulması insan haklarının sınırlandırılmasını
beraberinde getirir. Anayasalar da bu sınırlamanın nasıl yapılabileceğini
öngörürken sınırlamaya da bir sınır getirir. Mesela hakkın özüne
dokunmamak, ölçülü olmak ve demokratik haklara karışmamak gibi zorunluluklar
vardır”… “Ancak türbanlı öğrencilerimiz şu anda bu haklarını
üniversitelerimizde kullanamıyor. Ama bu doğru mudur? Getirilen bu
sınırlamalar bana göre doğru değildir. Sonuç olarak öğrenci yurttaştır ve
hizmet alandır. Bir öğrenci tapu dairesindeki işini yapabiliyor, suç
işlerse karakola götürülebiliyor ve mahkemeye çıkarılabiliyor. Buralar da
devletin kurumları. Ama devletin üniversitelerine alınmıyor. Burada bir
çelişki var, bunun ortadan kaldırılması gerekir. Ama hukuken
üniversitelerimiz başka bir şey yapamaz. Çünkü Danıştay ve Anayasa
Mahkemesi kararı var. Dolayısıyla bu sorunu başka bir biçimde çözmeye
çalışmak gerekiyor….” şeklinde konuştuğu, (Ek.127)
40) AKP Kütahya Milletvekili Hüseyin Tuğcu’nun, 2008 yılı Ocak ayında “Cemevleri resmi statüde camiler gibi birer ibadethane olamaz. Bu
durum, Müslüman Türk toplumunun ayrışmasında ve birbirlerine karşı bakış
açılarının sertleşmesinde etkin rol oynayabilir”, ne Osmanlı ne de
Cumhuriyet döneminde cemevi kavramının olduğunu, Alevi-Bektaşi Türk
kültüründe toplantı mekânı olarak geçmişte ‘dedeevi’ tabiri kullanılırken
günümüzde cemevi kavramı ön plana çıkmıştır, ... Nakşi, Rufai, Kadiri,
Nurcular, Süleymancılar, Fethullahçılar gibi grupların toplantı yaptıkları
özel mekânlar ile Alevi-Bektaşi toplumunun toplantı mekânları da özel
mekânlardır” diye söylediği, bu kapsamda bir dönem zorunluluktan
dolayı kaldırılan tekke ve zaviyelere ilişkin yasanın sosyal gereksinimler
çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunan Tuğcu, “Zaten bu dini sosyal gruplar
varlıklarını yıllardır sürdürüyorlar. Devleti millete, milleti devlete
küstürmenin ne gereği ne de anlamı vardır” görüşünü dile getirdiği,
(Ek.128)
41) Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisinin
Türbanın Yükseköğretimde serbest bırakılmasına yönelik Anayasa ve yasa
değişiklikleri önerilerini müzakereye başladıkları süreçte bazı AKP
milletvekilleri ve partililer, konuya ilişkin görüşlerini açıkladıkları ve
hatta serbestliğin sadece yükseköğretimle sınırlı kalmayacağını da içeren
beyanlar verdikleri,
AKP Balıkesir Milletvekili Mehmet Cemal Öztaylan’ın Burhaniye AKP Kadın Kolları
Kongresinde yaptığı konuşmada; “…Yasalara
göre bize zulüm Cumhuriyet
Yürüyüşleri yapacaksın, bizlere küfür edeceksin, Cumhuriyet Yürüyüşleri
yapanlar ‘Cumhuriyet Çocuğu’ da biz ‘Patagonya Çocuğu muyuz?’(…) Ulan biz
neyiz, ağaç kökü müyüz?(…) Birçok
şeyin olduğu gibi AKP’nin de simgesi var…” şeklinde beyanda
bulunduğu,
AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’nın Konya
Gazeteciler Cemiyetini ziyareti sırasında; “…Üniversitelerde kılık
kıyafet serbest olursa, kamu hizmetinde yasak devam eder mi? İnşallah
hedefimiz kamu hizmetlerinde de, yani kamu hizmeti veren personellerde de
böyle bir yasağın olmamasıdır. Bu utanç verici bir şey diye düşünüyorum
ben. Ama bunun yeri 42 nci madde değil. Çünkü 42 nci madde eğitim
hakkıyla ilgili madde olduğu için. Orada çalışma hakkını düzenleyemiyoruz.
Zamanı gelince inşallah o çerçevede düzenlemelerde gündeme gelecektir….” dediği,
AKP’nin Kurucu ve halen Merkez Karar Yönetim Kurulu
üyesi olup Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın danışmanlığı görevini yürüten Hasan
Cüneyt Zapsu’nun, Dünya
Ekonomik Forumu için gittiği İsviçre’nin Davos kentinde gazetecilerle
yaptığı sohbet toplantısında “…Yok
efendim şu kanun.. Bana ne kanundan? İnsan yapmış kanunu, değiştirirsin
kanunu..” şeklinde konuştuğu, türbanın liseye, ilkokula ineceğine dair
korkular olduğunu belirten Zapsu sözlerine devamla “…Kamuda da oldu diyelim.
Sonunda ne olacak? Korkulan nedir? Şeriat… Türkiye’ye hiçbir şey olmaz.
İsterse kamuda da olsun, bana ne? 700 sene Osmanlı şeriat ile idare
edilmiştir. Türk halkı Yunus
Emre ve Mevlana ile büyümüştür. ‘şeriat gelecek, Türkiye işte İran gibi
olacak’ gibi şeyler… Bunlar tarih okumuyorlar..” biçiminde konuştuğu,
AKP Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı
Fatma Şahin’in “….Bizim
önceliğimiz eğitim hakkının verilmesidir.(…) Anayasada hizmet alan, hizmet
veren diye bir düzenleme yaparsanız ihtiyaca cevap vermez. Kamuda çalışanların türban takması
konusunu bugünden konuşmak yanlış olur. Bir gün gelir, kurumsal mutabakat
sağlanır, ‘tüm yasakları kaldıralım’ noktasına gelinirse o gün kamuda
çalışanların türban takması konuşulabilir.(…) Adım adım gitmek lazım…”şeklinde beyanda bulunduğu,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum İl Başkanlığı
Danışma Meclisinin 3 şubat 2008 tarihli toplantısına katılan Erzurum
Milletvekili Muzaffer Gülyurt’un
öğretim üyelerinin cübbeleriyle yürüyüş yapmalarını eleştirerek, “Kutsal cübbeyi giyip başörtüsüne karşı yürüyenler
gidip proje üretsinler. Birçok hoca akşama kadar oturup para hesabı
yapıyor. Ondan sonra da ‘başörtülüleri okula almayız’ diyorlar. Bu böyle
olmaz. Bu zulümdür,” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum Milletvekili Muhyettin Aksak’ın “Artık kimse haydi kızlar dışarı
diyemeyecek. Önümüzdeki hafta bu ülkenin bütün gençleri okula rahatça
gidebilecek. İnşallah bu beladan hep
beraber kurtulacağız.” diye konuştuğu,
Yukarıdaki sözlerinden dolayı AKP Konya Milletvekili Hüsnü
Tuna’nın ‘uyarı’ istemiyle Müşterek Disiplin Kurulu’na sevkedildiği,
Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma ŞAHİN hakkında AKP Grup Yönetim Kurulunun bir işlem
yapılmamasının kararlaştırdığı,(Ek.129)
42) Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu ve MKYK Üyesi olan İstanbul Milletvekili
Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde Konrad
Adaneur Vakfı’nı davetlisi olarak gittiği Berlin’de bir gazetecinin türban
konusundaki sorusu üzerine: “MHP
Milletvekilleri Meclis kapısına kadar başörtüsü ile gelip, kapıda başını
açıp giriyorlardı. Böyle çifte bir hayat yaşamanın kime ne faydası
olabilir. Ben bunu insanlık adına çok daha utanç verici buluyorum. Kapıya
kadar gelecek bir milletvekili ve kapının ağzında açacak ve çıkınca
bağlayacak. Bu daha saçma. Ama insanları bunu yapmak durumunda bıraktık
Türkiye’de”, dediği, gazetecinin, ‘Bu durumda siz Meclis çatısı altında
başörtülü vekiller de bulunabilirler mi diyorsunuz?’ şeklindeki sorusunu
ise “Mecliste görev yapan kimlerdir? Milletvekilleri,
Kimin vekil, milletin vekili. O zaman millet neyse, vekil de o olmalıdır.
Farklı olmamalı. Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız,
henüz bu konuyu konuşmadık” diye yanıtladığı, (Ek.130)
43) Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu üyesi ve Kütahya Milletvekili Hüseyin
Tuğcu’nun 2007 yılı
Eylül ayında bir gazetecinin, “Son dönemde, devletten iş alacak
müteahhitlerin eşlerinin örtünmeye başladığı, hükümetin bu tür
uygulamalarında da söz edilen iddialar var, bunlara ne diyorsunuz” şeklindeki
sorusunu “Evet tabiî ki bunlar olabilir, insanın olduğu her yerde her şey
mümkün… Elbette iş alacaksa
kendine çeki düzen verecektir insan. Bu yönetimin durumuna göre
şekillenecektir…” biçiminde yanıtladığı, (Ek.131)
44) 2008 yılı şubat ayı içersinde, AKP Trabzon milletvekili Cevdet Erdöl’ün “başörtülü
olarak okula alınmayan kız çocuklarının önündeki engellerin kaldırılması da
‘ haydi kızlar okula’ kampanyasının bir tamamlayıcı ayağı olacaktır.
Ebeveynler kız çocuklarını okula göndermede daha istekli davranacaklardır.”
dediği, bu beyanıyla; ilköğretim ve ortaöğretim çağındaki kız öğrencilere
de türban serbestisi sağlanacağının işaretini verdiği, ( Ek.167)
45) 2007
yılının Aralık ayında başlayıp 2008 yılının 14 Ocak’ında Başbakan Recep
Tayyip ERDOĞAN’ın İspanya’da yaptığı konuşmada türbanı dinsel ve siyasal
bir simge olarak tanımlaması ve üniversitelerde türbana serbesti
tanınacağını açıklaması ve bundan sonra yaşanan tartışmalar sürecinde
17.02.2008 tarihinde Kayseri’de AKP Gençlik Kolları İl Kongresinde bir
konuşma yapan Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa Milletvekili Hüseyin TANRIVERDİ’nin, basında
çıkan haberlere tepki göstererek “Tepkilerin
dozunu öylesine yükselttiler ki, ağızlarından akan salyalarıyla ‘TBMM’de
kaosa kalkan 411 el’ diye manşet attılar. Yazıklar olsun onlara. Bunlar
kendi kişisel menfaat ve çıkarlarını düşündükleri için böylesi manşet
attılar. Buradan ifade ediyorum, milletvekili arkadaşlarımla birlikte biz
ellerimizi kaos için kaldırmadık. Türkiye’nin geleceği için kaldırdık ve
bilesiniz ki sayın genel başkanımız başbakanımız ERDOĞAN ifade etti. Biz beyaz çarşaflarımızla meclise
geldik. Onun için siz varın, ağzınızdan akan salyalarla manşetler
oluşturun. Bunlar bizim için vız gelir, tırıs gider.” dediği, (Ek. 168)
46) AKP Grup Başkan vekili Sadullah ERGİN ile MHP Genel Sekreteri Cihan
PAÇACI’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kanal 24’ün Ankara Masası programında
gazeteci Şamil TAYYAR ile Taşkın KOÇ’un gündeme ilişkin sorularını
yanıtlarken Sadullah ERGİN’in iki parti arasında gizli mutabakat imzalandığı
ve mutabakatta çatlak olduğu yönündeki iddiaları yalanladığı,söz konusu mutabakatın başörtüsü
yasağını kaldıran anayasanın 10. ve 42. maddeleri ile YÖK yasasının ek 17.
maddesinin değişikliğine ilişkin metne atılan imzadan ibaret olduğunu
söylediği, devamla “mutabakatın arkasındayız. Gizli hiçbir şeyimiz yok. Ek
17, anayasa değişiklikleri üzerine bina edilecek bir maddedir. Ne
yapacağımız teknik bir konudur. Zamanlamasını beraber ayarlayacağız.”
dediği, (Ek. 169)
47) AKP
Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir
Mehmet FIRAT’ın, Anayasanın
10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğin henüz Cumhurbaşkanı tarafından
imzalanıp yürürlüğe girmesinden önce 20.02.2008 tarihinde basına verdiği
demeçte “Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilerek Yükseköğretimde
türbanın önünü açan düzenlemenin yürürlüğe girmesi halinde buna uymayan
rektör dâhil tüm yöneticilerin cezalandırılması için TCK’ya bir madde
eklenmesi gerektiğini” ifade ettiği, (Ek.170)
48) Cumhurbaşkanı
Abdullah GÜL’ün Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapan yasayı
onaylaması ve bahse konu yasanın 22 Ocak 2008 tarihli Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girmesinden sonra, 2008 yılı şubat ayı içersinde
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan
KUZU’nun; “Uygulamaya üniversite yönetimleri ve
YÖK karar verecek. (…). Derlerse ki ‘Anayasa değişikliği yeterli’,
uygulamayı hemen başlatabilirler. ‘Bekleyelim’ derlerse ek 17. maddenin
çıkmasını da bekleyebilirler.” dediği,
AKP Grup Başkan Vekili Sadulah ERGİN’ in de
aynı konu ile ilgili olarak; “Hukuk devletinde hukuka saygılı olmak lazım.
Artık uygulayıcıların da bu düzenlemeye uygun hareket etmesini umuyoruz.
(…). YÖK Kanununun ek 17. maddesi konusunda MHP ile birlikte karar
vereceğiz.” diye söylediği, (Ek.171)
49) YÖK
Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN’ ın 24.02.2008 gün ve 225 sayı ile
üniversite rektörlerine gönderdiği bir yazıda, üniversitelerde türban
serbestîsini getirmeyi amaçlayan Anayasanın 10. ve 42. maddelerine göre
uygulama yapılabilmesi için ayrıca kanuni düzenlemeye ihtiyaç olmadığını
bildirdiği, bir örneği İçişleri Bakanlığı ve valiliklere de gönderilen
yazıda Anayasa değişikliği yapan kanun teklifindeki genel gerekçede
“Yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin
eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi kronik bir sorun haline gelmiştir.”
ifadesi kullanıldığı ,
YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN’ın bahse konu
genelgesinden sonra bazı üniversitelerde türbanlı öğrencilerin derslere
alınmadığı, bunun üzerine YÖK Başkanı bir basın açıklaması yaparak türbana
izin vermeyen rektörlerin kişi hak ve hürriyetleri açısından çifte suç
işlediklerini; TCK’nın 106. maddesinde tanımlanan tehdit suçunu ve 112.
maddesinde tanımlanan eğitim ve öğretimin engellenmesi suçunu işlediklerini
iddia ettiği,
Bu gelişmelerden sonra 28.02.2008 tarihinde
toplanan Üniversitelerarası Kurul’un
(ÜAK) yayınladığı bildiride; YÖK Başkanının üniversitelerde gerilimi
tırmandırdığı belirtilerek, “Cumhuriyetin temel nitelikleri, kişi hak ve
hürriyetlerinin sınırlandırılmasına gerekçe gösterilemez. “ gibi sözlerle
kişi hak ve özgürlüklerine sanki Cumhuriyetin temel nitelikleri engelmiş
gibi asla kabul edilemeyecek ifadeler kullanması nedeniyle Türk
üniversitelerini temsil edemez konuma geldiği için istifaya davet ediyoruz,
denildiği,
Türban konusunda yaşanan kargaşalar üzerine AKP
Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir
Mehmet FIRAT’ın, yasağı devam ettiren rektörlerin suç işlediğini ileri
sürerek savcıların harekete geçmesini, “Anayasa, kanunlar ve evrensel hukuk
kaideleri ihlal edilerek genç kızlar giyim kuşamlarından dolayı
üniversitelerde eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılıyor”(…) hukuk
tanımazlık, aymazlık ve ceberut anlayışın bir sonucu anayasayı ihlal suçu
dahil, TCK’nın birçok maddesinin ihlali anlamına geldiğini, söylediği,
Anayasa Taslağının tanıtımı için Fetullah Gülen’in
himayesindeki bir kuruluşun düzenlediği konferanslara katılmak üzere
Profesör Dr. Ergun ÖZBUDUN, AKP milletvekili Cüneyt YÜKSEL ile birlikte
ABD’de bulunan Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın, 5 Mart 2008 günü ‘Voice of
America’ radyosuna verdiği mülakatta ‘türbanın serbest bırakılması ters
tepkiler yaratabilir ya da başını örtmeyenler üzerinde baskılara neden
olabileceği yolundaki kaygılar’la ilgili bir soru üzerine; “… Benim
tavsiyem bu nevi korkular ile hayatını zehredenlerin, başkalarının hayatını
zehretmelerinin ötesinde bir doktora başvurarak, bu fobilerinden
kurtulmalarıdır. Yani başını örterek ne rejimin tehlikeye gireceğini,
kendisinin yaşam tarzının tehlikeye girmeyeceğini, ben inanıyorum ki bir
psiyaktr kendilerine çok daha makul bir şekilde anlatır” dediği,
Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, ABD’deki konferans programı çerçevesinde
04.03.2008 günü Colombia Üniversitesin’nde yaptığı konuşmada; “türbanlı öğrencilerin üniversitelere
alınmaması ile ilgili akılların karışmaması gerektiğini belirterek, şu
andaki yasalar çerçevesinde üniversitelere ‘çırılçıplak’ bile girilebilir,”
demiş, devamla,(…)”
Rektörlerin türbanlı öğrencilere üniversiteye almamakla anayasayı ihlal
etmişlerdir.(…) ihbarlara rağmen savcılar görevlerini yapmıyorlar.(…) anayasa ihlali ağır bir suçtur, Türk
Ceza Kanununa göre bundan dolayı insan idam edilmiştir, bir başbakan idam
edilmiştir, iki bakan idam edilmiştir, “ diye söylediği,
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun, Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan
değişikliğini Anayasa Mahkemesinin esastan inceleyeceği yorumlarını
yapanlar için, “… böyle bir yorum yapmak beyinsizliktir, densizliktir…”
dediği,
AKP’nin kurucu üyesi Cüneyt ZAPSU’nun 5 Mart
2008 günü Almanya dönüşü uçakta gazetecilerin türbanla ilgili gelişmeleri
sormaları üzerine; “…Türban takanların sadece yüzde 50’si inancı yüzünden
takıyor deseniz bile, bu yüzde 50’ye ‘türbanını çıkar demek, sokaktaki
kadına donunu çıkar’ demekten farksızdır” demiş, devamla “…Türkiye de
türban nedeniyle şişmiş bir balon oluştu. Erdoğan, üniversitelerde türbana
izin vererek bu balonun patlamasını önledi, (…) Türkiye’de her zaman din
istismarı yapan partiler olmuştur. ‘hatta bizimkiler bile yapmıştır, Ama
dini öcü olarak göstermeye çalışarak siyasi prim yapmaya uğraşan partiler
de var.” biçiminde beyanda bulunduğu,
YÖK Başkanlığının yasal değişiklik beklenmeksizin
üniversitelere türbanlı öğrencilerin alınmasına dair talimatı ve bazı
üniversite rektörlerinin söz konusu talimatın konusunun suç teşkil
ettiğinden bahisle uygulamamaları karşısında, bazı siyasetçiler basına
verdikleri demeçlerle türbana izin vermeyen üniversite rektörlerini
eleştirdikleri, AKP Grup Başkan Vekili Bekir
BOZDAĞ’ın “Anayasa değişiklikleri uygulama kabiliyeti olan
düzenlemelerdir. ‘Uygulamam’ deme hakkı hiç kimsede yoktur. Ek 17 sadece
sınırlama getiriyor. “ dediği, (Ek.
174)
50) Üniversitelerde
türbanın serbest bırakılmasının yolunu açacak Anayasa değişikliğinin
yürürlüğe girmesinden önce ve sonra tartışmalar sürerken yurdun muhtelif
yerlerinde, ortaöğretim kurumlarında, devlet hastanelerinde ve bazı kamu
kurumlarında yasağa rağmen türbanlı öğrencilerin serbestçe okullara
girdikleri, hastaneler ve kamu kurumlarında memurlar, doktor ve
hemşirelerin türbanlarıyla görev yaptıkları basına yansıyan haberlerden
izlenmiştir.
Bu cümleden olarak;
Ankara’da Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesinin
başhekimlik binasındaki mutemetlik ve matbu evrak deposu odalarında
türbanlı personelin görev yaptığı,
Kartal İlçe Milli Eğitim Müdürü Eyüp ATASOY’un
izinli olan sekreterinin yerine türbanlı bir kamu personeli çalıştırdığı,
İstanbul’da Haseki Ulviye Aygüler Çocuk
Polikliniğinde İstanbul Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Ümraniye
Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Vakıf Gureba Hastanesinde çok sayıda
sağlık personelinin türbanlarıyla görev yaptıkları,
Edirne Ayşe Kadın Sağlık Ocağında Zeynep MAHMUT
isimli bir doktorun türbanıyla görev yaptığı,
İstanbul Güngören’deki İzzet Ünver Lisesi’nde çok
sayıda türbanlı öğrencinin okula ve derslere girdiği ve öğretmenlerin
müdahale etmedikleri,
Bolu’da Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi ile İzzet
Baysal Sağlık Meslek Lisesi’nde çok sayıda kız öğrencinin okula ve derse
türbanlarıyla girdikleri,
Görülmüştür.
Kamu kurumlarında türbanlı çok sayıda personelin
görev yapması ve bazı liselerde de türbanlı öğrencilerin derslere
girdiğinin tespiti üzerine basına demeç veren AKP Grup Başkan Vekili Bekir BOZDAĞ’ın “Kamu kurumları ve
ortaöğretime yönelik bir çalışmamız, böyle bir niyetimiz yok. Anayasaya
açık açık yazdık. Buna rağmen hala bu noktada sorgulama yapanlar var.
Görüntülerin çoğunun yalan çıktığı, başka haberlerden de anlaşılıyor. Bu
konuda süreci tıkamak isteyenlerin, iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü
diye düşünüyorum.” dediği, gazetecilerin basında yer alan fotoğrafları
görüp görmediğini sormaları üzerine Bekir BOZDAĞ, “ Gördüm. Daha önce de
gördüm. Hepsi yalan çıktı.” diye yanıtladığı,
Çok sayıda sağlık personelinin türbanla görev
yaptıkları hususunun basına yansımasından sonra TBMM’de bu konuyla ilgili
olarak verilen bir soru önergesine yanıt veren Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ’ın, basına yansıyan
fotoğrafları kendisinin de gördüğünü, yerel yönetimlerin, vali ve
kaymakamların görevlerinin bilincinde olduklarını, Anayasa değişikliği
sonrasında farklı bir hava estirilmeye çalışıldığını söyleyerek “Türkiye’de
son zamanlarda Anayasa değişikliği ile nerede, nasıl çekildiği belli
olmayan, mekanı bile anlaşılmayan birtakım haberler yer alıyor. Devlet
gazete haberleri ile yönetilmez. Bizim kamuyla ilgili tavrımız açık ve
nettir. Ülkeyi yönetirken birtakım provokasyonlara gelmeyiz. Hiç kimsenin
de provokasyonlara gelmemesini söylüyorum” diye açıklama yaptığı,
Yurdun muhtelif yerlerindeki çok sayıda sağlık
kuruluşunda doktor, hemşire vb, kamu görevlilerinin türbanlarıyla görev
yaptıklarının basına yansımasından sonra Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Orhan
Gümrükçüoğlu imzasıyla 7 Şubat 2008 tarihinde bir genelge yayınlandığı,
bahse konu genelgede; “…Sağlık kurum ve kuruluşlarımızın huzur ve sükunet
içersinde hizmet verebilmesi ve mahremiyet haklarının korunması için
kurum/kuruluş sahasında fotoğraf ya da kamera çekimi yapılmaması,
kurum/kuruluş amirinin onayı ve geçerli bir gerekçe olmadan bu tür
faaliyetlere izin verilmemesi….” talimatı verilerek, sağlık kurumlarındaki
yasadışı uygulamaların gizlenmesine çalışıldığı,
Sağlık Bakanı
Recep AKDAĞ’ın Anayasa ve
Yüksek Öğretim Kanununun ek 17. maddesinde yapılacak değişiklikten sonra,
tıp fakültelerinin 6. sınıfında okuyan ‘intern’ denilen stajyer doktorların
da başörtüsü takabileceklerini söylediği, (Ek. 175)
Belirlenmiştir.
f- Adalet ve Kalkınma Partili yerel
yöneticiler ile partinin il, ilçe ve belde teşkilatı yöneticilerinin laik
devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) 2004 yılında yapılan mahalli idareler seçimi sırasında Niğde
Ulukışla İlçe teşkilatı il genel meclisi üye adayları Ali Uğurlu, Kamil Ünal,
Mustafa Burna ile belediye
başkan adayı Ali Tekin,
Cumhuriyet dönemi kastedilerek üzerine “İktidarla
el ele-84 yıllık karanlığa son” yazılan araçla seçim propagandası
yaptıkları, (Ek.132)
2)
Samsun ili Gazi Beldesi Belediye Başkanı Adalet ve Kalkınma Partili Süleyman Kaldırım’ın önsöz yazdığı ‘Muhtasar İlmihal-Resimli Namaz Hocası’
adlı “gözleri ve ayakları sağlam
olmayanların cuma namazı kılamayacağı, insan pisliğinin 3.2 gramdan
fazlasının namaza mani olduğu, ‘ah’ diye inlemenin, saç ve sakal taramanın
da namazı bozduğu” gibi dini kuralların anlatıldığı 190 sayfalık
kitabın ilköğretim okulu öğrencilerine 2005 yılı Eylül ayında bedava
dağıtıldığı, (Ek.133)
3) Dinar İlçesi’nin ilahiyat kökenli Belediye Başkanı Adalet ve
Kalkınma Partili Mustafa Tarlacı’nın,
2005 yılı Ramazan ayı boyunca 8 camide teravih namazı kıldırdığının öne
sürülmesi üzerine Valiliğin, buna izin veren 8 cami imamı hakkında
soruşturma açtırdığı, (Ek.134)
4) Adalet ve Kalkınma Partisi İzmir Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Ayşe Yüreklitürk’ün İzmir İl Genel
Meclisi’nin 2005 yılı Aralık ayında yapılan toplantısına türbanla gelerek,
Adalet ve Kalkınma Partili meclis üyelerinin arasına oturduğu, bu tutumunun
ağır tartışmalara sebebiyet verdiği, (Ek.135)
5) Başkanlığını APK’li Ahmet
Genç’in yaptığı Eyüp Belediyesi’nce, 2005 yılında ÖSYM’nin yaptığı Kamu
Personeli Seçme Sınavı’yla alacağı zabıta memurları için imam-hatip mezunu
olma şartı getirdiği, (Ek.136)
6) Adalet ve Kalkınma Partili Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç’in, 2006 yılında 10.000
adet bastırdığı “…Örtünmemek elbette
dinden çıkmak değildir. Sadece günahkar olmaktır. Ancak başörtülüye eğitim
ve sosyal sahalarda reva görülen muamele, sadece zulüm ve haksızlık olarak
değerlendirilemez. Aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye
düşmanlıktır. Din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir”
görüşlerini içeren “Sevgili
Peygamberimiz Hz. Muhammed” başlıklı broşür ile Diyanet İşleri
Başkanlığının “Hz. Peygamberin Örnek
Hayatı” isimli kitabını okullarda izinsiz olarak dağıttığı, (Ek.137)
7) Adalet ve Kalkınma Partili Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç’in 2006 yılı ramazan
ayında Eyüp Sultan Cami bahçesine kurulan ramazan çadırına 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasasının 87. maddesine aykırı olarak ismini ve sıfatını
içeren afişler astırttığı, tutanak tutulduğu, (Ek.138)
8) Başkanlığını AKP’li Mehmet
Demirci’nin yaptığı Tuzla Belediyesince, 2006 yılında evlenen çiftlere
üzerinde belediyenin ambleminin de yer aldığı şeriat hükümlerine göre
yaşamalarını ve bunun için cihat yapmalarını öneren Bursa Uludağ
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof Dr Hamdi Döndüren
tarafından yazılan ‘Delilleriyle Aile
İlmihali’ isimli kitabın dağıtıldığı, (Ek.139)
9) Başkanlığını AKP’li Ahmet
Misbah Demircan’ın yaptığı Beyoğlu Belediyesi’nin, 2006 yılında
ilköğretim öğrencilerine trafik kurallarını öğrenmesi amacıyla dağıtmak
için kendisini “hoca” ve “ilahiyatçı” olarak isimlendiren
Halis Ece’ye hazırlattığı ve önsözünü Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın yazdığı “Çocuklara Trafik Bilgileri ve Eğitimi” adlı trafik
rehberinde, kazaların “takdir-i ilahi” olduğunu belirtilerek, “Trafik kazaları kader değildir
teraneleri, bizim tevhid, birlik esası üzerine kurulu inançlarımıza aykırı”
denildiği, (Ek.140)
10) Başkanlığını AKP’li Hüseyin
Turan’ın yaptığı Silivri Belediyesince 2006 yılında belediye adına özel
olarak bastırılan ve M.Ertuğrul Düzdağ tarafından yazılan önsözünde
Atatürk’ün kişiliğine, ilke ve devrimlerine ağır saldırılar yapılan Mehmet
Akif Ersoy’un “Safahat” isimli
kitabın ilçedeki tüm lise öğrencilerine bedava dağıtmak üzere belediyeye
ait taşıtlarla okullara getirildiği ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünce dağıtım
izni bulunmayan kitapların bir kısmının lisedeki öğrencilere dağıtımının
yapıldığı, (Ek.141)
11) AKP’li Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, 2006 tarihinde üzerinde kartviziti
ve AKP logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini
taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte
dağıttırdığı, (Ek.142)
12) AKP’li Bolu Belediye Başkanı Alaaddin
Yılmaz’ın 2004 yılı Kasım ve Aralık aylarında belediyenin görevleri
içerisinde bulunmadığı halde belediye ait otobüsü seyyar mescit haline
dönüştürdüğü ve bu eylemi nedeniyle hakkında soruşturma izni verildiği, (Ek.143)
13) Adalet ve Kalkınma Partisi Gençlik Kolları Ankara İl Başkanlığı
tarafından 2006 yılında Kurtuluş semtinde, üzerinde 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanununun 87. maddesine aykırı olarak “Hoş geldin Ya Şehr-i ramazan”, “Adalet ve Kalkınma Partisi”,
“Gençlik Kolları”, “Her şey Türkiye için”, “Adalet ve Kalkınma Partisi
Gençlik Kolları Ankara İl Başkanlığı İftar Çadırı” yazıları ile Adalet
ve Kalkınma Partisi’nin amblemi ve genel başkanının dört ayrı fotoğrafı
bulunan iftar çadırı açıldığının belirlendiği, (Ek.144)
14) Konya’nın Seydişehir ilçesinde, 18 Mart Çanakkale Şehitleri’ni Anma
Günü nedeniyle düzenlenen şiir ve müzik yarışmasında birinci olan imam
hatip lisesi öğrencilerine ödüllerinin verilmesi için okul bahçesinde
düzenlenen törende konuşma yapan AKP’li Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın ‘‘Ben de bu okulda okudum. O dönem okul çok kalabalıktı, şimdi
azalmış. İnşallah bütün okullar imam
hatip olacak’’ dediği, (Ek.145)
15) Denizli Endüstri Meslek Lisesi’nde sınıf tahtasına “şeriat
gelecek, zulüm bitecek” diye yazan ve namaz kıldığı için derslere
geç giren öğrencisi İmdat Niyaz’ı uyardığı için öldürülen Öğretmen Yusuf
Batur’un bir caddeye verilen ismi AKP’li Denizli Belediye’si tarafından “Meclis Caddesi” olarak
değiştirildiği, adının yazılı olduğu tabelaların yerinden söküldüğü,
Yusuf Batur’un eşi Ümmühan Batur’un söz konusu
idari işlemin iptali için Denizli İdare Mahkemesine açılan dava sonucunda
hukuka aykırı meclis kararının iptaline karar verildiği, (Ek.146)
16) Adalet ve Kalkınma Partisi Konya Milletvekili Halil ÜRÜN’ün
danışmanlığını yürüten Ahmet Şükrü KILIÇ’ın;
türbanlı olduğu için 28 Şubat döneminde görevine son verildiği bildirilen
eşi Nilgün Kılıç’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2003 Yılı Kasım ayında
yapılan büyük kongresinde MKYK üyeliğine seçilmesini “işte 28 Şubat’ın rövanşı diye ben buna derim” şeklinde
değerlendirdiği, (Ek.147)
17) “Türbanlı Belediye Başkanı da olmalı” çıkışıyla adı sıkça gündeme
gelen AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan
BALAMAN’ın İlköğretim öğrencilerine içinde Said-i Nursi propagandası
yapılan bir kitap dağıttığı, ‘Küçük Gezgin, Güller Ve Halılar Diyarı
Isparta’da’ adlı kitapta Said-i Nursi için ‘keskin zekası, harikulade
hafızası yüzyılın mütefekkiri’ gibi övücü ifadeler kullanıldığı, belediye tarafından
Bahattin ATAK’a hazırlatılan kitabın Ülkü İlköğretim Okulunda 200 öğrenciye
verildiği, ( Ek.172)
18) AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman’ın Isparta Müftülüğü
tarafından düzenlenen ‘Hafızlık Taç Giyme Töreninde’ yaptığı konuşmada; “… böyle bir şey olmaz. Yasak her yerden kalkmalı (…) başörtülü bir
kadın da belediye başkanı, daire başkanı olabilmeli (…) imam hatipli bir
kişinin hırsız veya uğursuz olduğu görülmemiştir.” dediği, (Ek.129)
Tespit edilmiştir.
g- Adalet ve Kalkınma Partisi
hükümetlerinin laiklik ilkesine aykırı diğer eylemleri
1) Milli Eğitim Bakanlığı’nın, 13.8.1999 gün ve 23785 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ‘‘Milli
Eğitim Bakanlığı İlköğretim Müfettişleri Başkanlıkları Yönetmeliği”nde
değişiklik yaparak 30 dan fazla maddesini değiştirdiği, Yönetmeliğin 42.
maddesinde yapılan değişiklikle ilköğretim müfettişlerinin görev alanının
yeniden belirlendiği, düzenleme ile “Milli
Eğitim Yayınevleri ile öğretmenevleri, halk eğitim merkezi ve akşam sanat okullarıyla bunlara bağlı
kurslar, çıraklık eğitim merkezleri, eğitim araçları ve donatım merkezi ve
akşam sanat okulu müdürlükleri, rehberlik ve araştırma merkezleri ve sağlık
eğitim merkezleri, hizmetiçi eğitim enstitüleri ve akşam sanat okulları ile
hizmet içi eğitim merkezleri, spor ve izcilik merkezleri, gençlik ve
izcilik eğitim tesisleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kuran
kursları, dernek ve vakıflarca açılan ve bakanlığın denetimi ve gözetimi
altında bulunan gerçek ve tüzelkişilere (şirket) ait öğrenci yurtları’’nın
denetim görevinin ilköğretim
müfettişlerinden alındığı, Yönetmelik değişikliği sonucu ilköğretim
müfettişlerinin denetim alanlarının ‘‘Okulöncesi
eğitim kurumları, ilköğretim kurumları, özel eğitim gerektiren çocuklar
için açılmış ilköğretim seviyesindeki okullar ve sınıflar, yetiştirici ve
tamamlayıcı sınıflar ve kurslar, ilköğretim seviyesinde açılan öğrenci
yetiştirme kursları, özel öğretim kurumlarına bağlı, ilköğretim
seviyesindeki dershane, kurs, etüt eğitim merkezleri ve okulları, valilikçe
uygun görülen bakanlığın gözetimi ve denetimine tabi diğer okul/kurumlarda
inceleme ve soruşturma işleri.’’ ile sınırlandırıldığı, böylece
Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kuran kursları ile vakıf yurtlarının
denetiminin ilköğretim müfettişlerinin görev alanından çıkarılarak, Kuran
kurslarını denetleme görevinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı
murakıplara bırakıldığı,
Danıştay’ın yönetmelik değişikliğini iptal etmesi
üzerine, yönetmelikte yeniden bir değişiklik yapıldığı, Diyanet İşleri
Başkanlığı’na bağlı ilköğretimin 5. sınıfını bitiren öğrenciler için açılan
yaz Kuran kursları ilköğretim müfettişlerinin denetim kapsamına alınırken
diğer Kuran kursları ile dernek ve vakıflarca açılan öğrenci yurtlarının
yine denetim kapsamı dışında tutulduğu, (Ek.148)
2) Milli Eğitim Bakanlığı, Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği’nde
2006-2007 öğretim yılından itibaren geçerli olmak üzere İmam Hatip Lisesi
öğrencileriyle ilgili önemli bir düzenleme yaparak, İmam Hatip Lisesi son
sınıf öğrencileri ya da mezunlarının, Açık Öğretim Lisesinde bir dönem
öğrenim gördükten sonra Öğrenci Seçme Sınavı’nda (ÖSS) istedikleri alandan
sınava girebilmelerine olanak tanındığı, Yönetmeliğin 14 Aralık 2005
tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği,
14.12.2005 tarih ve 26023 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Açık Öğretim Lisesi
Yönetmeliğinin bazı maddelerinin yürürlüğünün durdurulması ve iptali
istemiyle YÖK tarafından açılan davada Danıştay 8. Dairesi 7.2.2006 gün ve
2005/6384 Esas sayılı kararla istemi yerinde görerek yürütmenin durdurulması
kararı verdiği, Milli Eğitim Bakanlığının bu karara kadar yapılan yeni
kayıtların geçerli ocağına dair işlemin de iptali amacıyla YÖK tarafından
açılan davada Danıştay 8. Dairesi 7.6.2006 gün ve 2006/1249 Esas sayılı
karar ile işlemin yürütmesinin durdurulmasına hükmettiği, (Ek.149)
3) 8.11.2003 tarihli resmi gazetede yayımlanan “Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”in 15. maddesinin
kaldırıldığı, kaldırılan madde hükmünün “Gençleri
Cumhuriyet esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi
kuvvetlendirecek tedbirleri almak” şeklinde olduğu, (Ek.150)
4) Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda
okutulmasıyla ilgili yönetmelik hakkında Danıştay’ca yürütmenin
durdurulması kararı verildiği, bunun akabinde aynı konuda çıkartılan
31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı Yasanın da Cumhurbaşkanı tarafından bu
okullara alınacak öğrenci yapısı ve öğretmenler gözetilerek, devlet
niteliklerine aykırılık söz konusu olacağı gerekçesiyle veto edildiği, (Ek.151)
5) Milli Eğitim Bakanlığının (MEB), Şubat 2002 tarihli Tebliğler
Dergisi’nde yayımlanan Merkezi Sistem Sınav Yönergesi’ni yenileyerek
Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS), devlet parasız yatılılık ve bursluluk,
açık öğretim okulları, motorlu taşıt sürücü adayları sınavlarıyla resmi,
özel kurum ve kuruluşlarla imzalanan protokollere göre yapılan seçme,
yerleştirme, atama, görevde yükselme, unvan değişikliği ve benzeri
sınavlarla ilgili esasları yeniden düzenlediği, mevcut yönergede MEB’in
yaptığı merkezi sınavlara adayların girebilmesi için ‘baş açık’ olması gerektiği belirtilirken, Mayıs 2006-2584
sayılı Tebliğler dergisinde yayımlanan 19.4.2006 gün ve 5855 sayılı Merkezi
Sistem Sınav Yönergesi’nde bu ifadenin kaldırıldığı, mevcut Yönergenin 10/ı
maddesinde yer alan “Tüm sınav
görevlilerinin, yürürlükteki mevzuata uygun kılık ve kıyafet ile
görevlerine gelmelerini, örgün ilk ve orta öğretim kurumlarında öğrenim
gören adayların merkezi sistem sınavlarına başı
açık, temiz, düzenli ve aşırılığa kaçmayan bir kıyafetle girmelerini
sağlamak”maddesi,
yeni Yönergenin 11/i maddesi ile ‘Adayların temiz, düzenli ve aşırılığa
kaçmayan bir kıyafetle sınava girmelerini sağlar’ ifadesiyle
değiştirildiği,
Eğitim-İş’in, Milli Eğitim Bakanlığının 19.4.2006
gün ve 5855 sayılı Merkezi Sistem Sınav Yönergesi’nin 11/i hükmünün iptali
amacıyla açtığı dava sonucu, Danıştay 8. Dairesinin 3.8.2006 gün ve
2006/3481 Esas sayılı hükmü ile “Kararda,
dava konusu yönerge ile yürürlükten kaldırılan Milli Eğitim Bakanlığı Merkezi Sınav Yönergesinin, Sınav Görevlileri ve Sorumları başlıklı 10. maddesinin Bina
Sınav Komisyonu Kuruluşu ve Görevleri bölümünün ( ı)
bendinde yer alan ; “Tüm sınav
görevlilerinin, yürürlükteki mevzuata uygun kılık ve kıyafet ile
görevlerine gelmelerini, örgün ilk ve orta öğretim kurumlarında öğrenim
gören adayların merkezi sistem sınavlarına başı
açık, temiz, düzenli ve aşırılığa kaçmayan bir kıyafetle girmelerini
sağlamak” hususunun bina sınav
komisyonunun görevleri arasında sayıldığı, dava konusu olan ve eski
düzenlemeyi yürürlükten kaldıran yeni yönergede aynı başlığı düzenleyen 11.
maddesinin (i) bendinde ise, Sınav Komisyonuna
“sınava başı açık” girilmesinin sağlanması görevinin yüklenmesinin eksik
bırakıldığı, yeni yönergeden “başı
açık” ibaresinin “çıkarılarak
soyut ve genel ifadelere” yer verilmesinin,” hukuka
aykırı bulunduğu gerekçesiyle sözü edilen yönergenin 11/i maddesinin
iptaline karar verdiği,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun, Danıştay
8. Dairesi’nin kararına MEB’in yaptığı itirazı da reddettiği, (Ek.152)
6) 7.12.2004 günü yürürlüğe giren 5272 sayılı Belediye Kanununun 15.
maddesinin 1. fıkrası “gayrisıhhi müesseseler
ile umuma açık istirahat ve eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve
denetlemek” görevini belediyelere, belediye sınırları dışında ise 5320
sayıl İl Özel İdaresi Kanununun 7. maddesi mucibince “İl Özel İdaresi”ne verdiği,
24.11.2004 tarih ve 5259 sayılı Polis Vazife ve
Salahiyet Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
ile 4.7.1934 gün ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 6, 7,
8, 12. maddeleri, 8.6.1942 gün 3572 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma
Ruhsatlarına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair
Kanunun 3. maddesinin a bendi, 14.6.1989 tarih ve ve 4250 sayılı İspirto ve
İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunun 19. maddesinin ikinci fıkrasında yapılan
değişikliklerle içkili yerlerin ruhsatlandırılması görevinin belediye ve il
özel idarelerine verildiği, yasalarda yapılan bu değişiklik üzerine İşyeri
Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik hazırlanarak 10.8.2005
tarih ve 25902 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandığı,
İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin
Yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına ilişkin İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün
14.10.2005 gün ve 82663- 2005/107 sayılı genelgesinde; “10.8.2005 tarih ve 25902 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmeliğin
29. maddesine göre içkili yer bölgesi mülki amirlerin genel güvenlik ve
asayiş durumu hakkındaki görüşü doğrultusunda belediye sınırları ve mücavir
alanlar içinde belediye meclisince, bu sınırlar dışında il genel meclisince
tespit edilecektir. Ancak, içkili yer bölgesinin bir belediye sınırı
dahilinde birden çok alanda tespit edilmesine engel bir husus yoktur.
Bununla beraber, içkili yer bölgesi adres ve nokta işyeri olarak değil
bölge olarak tespit edilmelidir. Dolayısıyla işyeri ve adres bazında içkili
yer bölgesi tespitinin yapılması Yönetmeliğin genel düzenlemesine ve bölge
tespitinden beklenen amaca aykırıdır. Çünkü bar, gazino, pavyon vb içkili
eğlence yerlerinde, gerek müşterilerin gerekse işyeri çalışanlarının sebep
olduğu çeşitli asayiş olaylarının meydana gelmesi veya yüksek sesle müzik
yapılması gibi nedenlerle çevreye rahatsızlık verildiğinden, bu gibi
yerlerin kolluk veya zabıtaca sürekli kontrol ve denetim altında bulundurulması
gerektiği için bölgesel tespit yapılması esas alınmıştır. Diğer yandan,
gerek imar planında gerekse şehir planlarında park alanları, okul
bölgeleri, spor alanları, kültürel merkezler yanında oyun ve eğlence
merkezlerinin açılabileceği alanların da belirlenmesi, hem şehrin düzenli
gelişimini, hem de kişilerin yaşam alanlarında huzurlu ve güven içerisinde
bulunmalarını sağlayacaktır. Bu çerçevede, kişilerin huzur ve sükunu ile
beden ve ruh sağlığını temin edecek bir çevre oluşturulması, umuma açık
istirahat ve eğlence yerlerinin daha etkin bir şekilde kontrollerinin
yerine getirilmesi esas alınarak, bu tür iş yerlerinin özellikle konut ve
yerleşim alanları ile gürültüye duyarlı kurumların bulunduğu yerlerde
açılmaması, bunların şehir içerisinde veya yakınında konutlardan ayrılmış,
özel olarak bu şekilde faaliyet gösteren işletmelere tahsis edilmiş, alt
yapısı, ulaşım hizmetleri buna göre yapılmış ayrı bir bölgede, tarihi
kültürel ve turistik özellikler taşıyan cadde ve sokaklarda veya içerisinde
sadece işyerlerinin bulunduğu iş merkezi, pasaj gibi yerlerde
açılabilmesine yönelik bölge tespitlerinin yapılması sağlanmalıdır. Bu
itibarla içkili yer bölgesi tespiti yapılırken, Yönetmelikte yer alan
hükümler dışında yukarıdaki açıklamalarında dikkate alınarak, işletmelerden
gelen içkili yer bölgesine dâhil edilme taleplerinin her işletme için
değerlendirilmesi yerine toplu olarak ve bölgesel çapta ele alınması
hususuna dikkat edilmelidir. Ayrıca daha önce içkili yer bölgesi olarak tespit
edilen bölgelerin kaldırılması veya daraltılması yoluna gidilmesinde de
işletmelerin kazanılmış haklarına uyulması gerekmektedir.” denildiği,
Yapılan bu düzenlemeler üzerine Belediyelerin,
Yönetmeliğe ve Yönetmeliğe aykırı çıkarılan genelge hükümlerine göre
işlemler yaptığı, “ruhsat iptali,
yeni ruhsat verilmemesi, eğlence
vergisi ve hafta tatili ruhsat harcı artırımına gidilmesi, içkili yerlerin
kent dışındaki alanlarda toplanmalarına zorlanmaları” uygulamalarının
başlatıldığı, içki içilmesi ve satılmasını kısıtlama kampanyasına
dönüştürüldüğü, resmi kurumlara ait sosyal tesislerde içki yasağı uygulamasına
başlandığı,
İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel
Müdürlüğü’nün 14.10.2005 tarihli genelgesinin iptali amacıyla Ankara
Barosu’nun açtığı davada, Danıştay 8. Dairesi 7.3.2007 gün ve 2005/6261
Esas, 2007/1246 Karar sayılı hükmü ile; genelgenin Bakanlar Kurulu’nca 10
Ağustos 2005’te çıkarılan ‘İşyeri
Açma ve Ruhsatlarına Dair Yönetmelik’e aykırı hükümler içerdiğini,
genelgede içkili yerler için “konut
ve yerleşim alanlarında, konutlardan ayrılmış, özel olarak bu şekilde
faaliyet gösteren işletmelere tahsis edilmiş, altyapısı, ulaşım hizmetleri
buna göre yapılmış ayrı bir bölge” tanımları yapılarak, üst hukuk normu
olan yönetmelikte sayılmayan kısıtlamalara yer verildiği, genelgenin sadece
yasal değişiklikleri açıklamaya yönelik olarak çıkarılma amacının aşıldığı,
içkili yer bölgesiyle ilgili yönetmelikte olmayan yeni kısıtlamalar
getirilmesinin, üst hukuk normlarına aykırı olduğu gerekçeleriyle genelgeyi
hem içerik, hem de şekil açısından iptal ettiği, (Ek.153)
7) Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma
Yönetmeliği Tasarısı’nın 113. maddesinde birinci basamak sağlık
kuruluşlarında, hastaların dini gereklerini yerine getirebilecekleri
mekânlar ayrılmasının öngörüldüğü, (Ek.154)
8) Devlet Planlama Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı hazırlıkları
kapsamında oluşturulan Gelir Dağılımı ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas
Komisyonun taslak raporunda, “zekat” sisteminin özel kurum ve teşkilatına
kavuşturulması, bu amaçla “Zekat
Mağazalar Zinciri” oluşturulması önerisinde bulunulduğu, (Ek.155)
9) 13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun
“Mükellefler” başlıklı 2. maddesinin beşinci fıkrasında; “Dernek veya
vakıflara ait iktisadî işletmeler: Dernek veya vakıflara ait veya bağlı
olup faaliyetleri devamlı bulunan ve bu maddenin birinci ve ikinci
fıkraları dışında kalan ticarî, sınaî ve ziraî işletmeler ile benzer
nitelikteki yabancı işletmeler, dernek veya vakıfların iktisadî işletmeleridir.
Bu Kanunun uygulanmasında sendikalar dernek; cemaatler ise vakıf sayılır.”
hükmü getirilerek, cemaat kavramının yasalara girdiği, (Ek.156)
10) Diyanet İşleri ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve
gözetiminde yaz Kuran kurslarının açılması, halen Diyanet’in kış aylarında
düzenlediği Kuran kurslarına gitmek için gereken ilk ve ortaöğretimi
bitirmiş olma, yani 15 yaş ve yaz aylarında aranan 12 yaş sınırı şartının
kaldırılmasının öngörüldüğü yasa teklifinin TBMM Başkanlığı’na sunulduğu, (Ek.157)
11) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan 14.12.2005 gün ve
26023 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Milli Eğitim Bakanlığı Açık Öğretim
Lisesi Yönetmeliği”nin amaçlarının açıklandığı 5/a maddesinde; “İlköğrenimini tamamlayan, ancak orta
öğretime devam edemeyenler ile orta öğretimden ayrılan, mezun olan ve yüksek
öğretimden ayrılan veya mezun olanlara farklı alanlarda öğrenim görme
fırsatı vererek eğitim-öğretim imkanı sağlamak”, Diploma başlıklı 35.
maddesinde; “Lise’den mezun olanlara,
bitirdikleri program türüne göre diploma verilir.” Kılık ve kıyafet
başlıklı 45. maddesinde “Sınavlarda
kılık-kıyafetin, öğrencinin rahatlıkla tanınmasını sağlayacak şekilde sade
ve temiz olması esastır. hükümleri getirilmiş, böylece açık öğretimin
kural, örgün öğretim ise istisna haline getirilerek, meslek lisesi
mezunlarına (imam-hatip lisesi) çift diploma edinmeleri suretiyle
üniversiteye girişte 1999 yılından beri uygulanan meslek liseleri ve düz
lise mezunları arasında uygulanan katsayı uygulamasının bertaraf edilmesi
imkanının sağlandığı, ayrıca öğrencilerin türbanlı, sakallı olarak derslere
devam etmeleri olanağının tanındığı,
Bahsedilen Yönetmeliğin bazı maddelerinin iptali ve
yürütmesinin durdurulması istemiyle Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı ve
Eğitim-Sen’in Danıştay 8. Dairesine dava açtıkları,
Danıştay 8. Dairesi Yükseköğretim Kurulu
Başkanlığının açtığı davada 7.2.2006 tarihli karar ile dava konusu edilen
Yönetmelik maddelerinin yürütmesini durdurduğu, 7.3.2007 gün ve 2005/6384
Esas, 2007/1259 sayılı karar ile de Yönetmeliğin 5/a, 15/b-c, 18/c, 20/b-e,
25/2, 26/b, 26/son paragraf, 32/2 ve geçici 4. maddelerini iptal ettiği,
Eğitim-Sen tarafından açılan davada da 7.3.2007 gün ve 2005/6465 Esas,
2007/1257 sayılı karar ile; Yönetmeliğin 5/a, 15/b-c, 20/b-e, 25/2, 26/b ve
son paragraf, 32/2 ve geçici 4. maddenin iptaline karar verildiğinden
yeniden karar verilmesine yer olmadığına, 22, 45, 46/1, 35/d, 41.
maddelerinin ise iptaline karar verdiği,
Milli Eğitim Bakanlığının, Danıştay 8. Dairesinin
7.2.2006 tarihinde verdiği Yönetmeliğin dava konusu edilen maddelerinin
yürürlüğünün durdurulması kararını etkisiz kılmak amacıyla 1.3.2006
tarihinde, Yönetmeliğin yayımlanmasından sonra açık öğretim liselerine
kayıt yaptıranların kazanılmış haklarının korunacağını duyurduğu, Yükseköğretim
Kurulu Başkanlığı bu idari işlemin de hukuka aykırı bulunduğu gerekçesiyle
yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle açtığı davada Danıştay 8.
Dairesi 7.6.2006 gün ve 2006/2349 Esas, 2006/1249 Karar sayılı hükümle ile
1.3.2006 tarihli işlemin de yürütmesinin de durdurulmasına karar verdiği,
Buna karşın, 24.6.2007 tarihinde Milli Eğitim
Bakanlığı’nca (MEB) düzenlenen açıköğretim lisesi sınavlarına bazı
öğrencilerin türbanla katıldıkları,
Alanya’daki Açık Lise sınavlarına türbanla
girenleri rapor eden ve buna izin veren okul müdürleri hakkında suç
duyurusunda bulunan 3 öğretmen hakkında Antalya Milli Eğitim Müdürlüğünce
soruşturma açıldığı, konuyu araştıran Milli Eğitim Müdürlüğü Müfettişleri,
şikayete konu olan müdürler için yapılacak herhangi bir işlem olmadığına
karar verdikleri, Alanya Kaymakamlığının da müfettiş raporları
doğrultusunda şikayetin işleme konulmaması yönünde karar aldığı, bunun
üzerine Antalya Milli Eğitim Müdürlüğünün şikayetçi olan 3 öğretmen için ‘toplu
dilekçe verdikleri iddiasıyla’ valilikten soruşturma izni aldığı,
öğretmenler hakkında görevlendirilen müfettişlerce soruşturmaya başlandığı,
(Ek.158)
12) Üniversitelerde türban yasağının kaldırılması ve diğer yandan
serbestliğin tüm kamusal alana taşınması tartışmalarının yapıldığı 2008
yılı ocak ayı içinde yapılan açık öğretim lisesi sınavlarına başta Ankara
olmak üzere, Erzurum, Edirne, Denizli, Konya ve İzmir’ de çok sayıda
öğrencinin sınavlara türbanla girmesinin sağlandığı, hatta bu öğrenciler
arasında çarşaflı kişilerin de sınava alındığı,
Denizli ve Ankara Cumhuriyet Lisesi’nde yapılan
Açık İlköğretim Okulu sınavlarında salona başörtüleriyle alınan bazı
öğrencilerin, sınavın başlamasına dakikalar kala görevlilerce dışarı çıkarıldıkları,
ancak öğleden sonra yapılan sınavlara ise alındıkları,
Ankara Sincan İmam Hatip Lisesi’nde, 13 Ocak 2008
Pazar günü yapılan Milli Eğitim Bakanlığı Açık İlköğretim Okulu sınavına
türbanlıların hatta “çarşaflı” bir kişinin alındığı, bu hususta herhangi
bir işlem yapılmadığı, okul ya da milli eğitim müdürlüğü yetkililerinin
duruma herhangi bir müdahalesinin olmadığı, (Ek.159)
13) Türbanın yükseköğretim kurumlarında serbestçe takılmasına olanak
sağlamak üzere Anayasanın 10 ncu ve 42 nci maddelerinde değişiklik
yapılmasını içeren kanun teklifinin Adalet ve Kalkınma Partisi ile
Milliyetçi Hareket Partili milletvekillerinin imzalarıyla, aynı amaca
yönelik olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunun Ek 17 nci maddesinde
değişiklik yapılmasına dair kanun teklifinin ise her iki partili yedi
milletvekilinin imzalarıyla 29.01.2008 ve 30.01.2008 tarihlerinde TBMM’ne
sunulduğu, 2547 sayılı Kanun’da değişiklik yapılmasına ilişkin kanun
teklifinde Adalet ve Kalkınma Parti Milletvekilleri Bekir Bozdağ, Sadullah Ergin, Nurettin Canikli, Mustafa Elitaş ve
Nihat Ergün’ün imzalarının bulunduğu, (Ek.160)
14) Prof. Dr. İrfan ERDOĞAN’ın Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı, Ali
İlker GÜMÜŞELİ’nde başkan yardımcılığı görevinden Milli Eğitim Bakanı
Hüseyin ÇELİK’le izlenen çizgide uyuşamadıklarından ayrıldıkları, müfredat
konusunda işinin ehli olmasına değil, talimatla kitap onaylayıp
onaylamayacağına bakılarak kurula üye atandığı, bunun da günün
koşullarından, bilimsellikten, çağdaşlıktan ve Atatürkçülük’ten uzak
öğelerle dolu kitapların çıkmasına yol açtığı, Talim Terbiye Kurulu’na
danışılmaksızın tepeden inme bir yöntemle MEB Personel Genel Müdürü Remzi
KAYA tarafından kurula üye görevlendirildiği, yine Talim Terbiye Kuruluna
sorulmaksızın görevlendirilen 33 kişinin Cumhuriyet devrimlerine aykırı
faaliyetleriyle bilinen Eğitim Bir-Sen’e üye olanlar arasından seçildiği,
okutulan kitapların ve müfredat içeriğinin eksik ve yanlışlarla dolu
olduğu, Türkçe kitapların da sihir, peri, büyü gibi soyut ve gerçekten uzak
kavramlara yer verilirken devrim tarihi ve Atatürkçülük dersinin içeriğinin
ise Osmanlı yanlısı bir tutumla verildiği,( Ek.173)
Belirlenmiştir.
3-
İç Hukuk ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Siyasi Parti Kapatma
Davalarında Esas Aldığı Ölçütler de Nazara Alınarak Eylemlerin
Değerlendirilmesi
Laiklik gerek Anayasa Mahkemesi, gerekse
İHAM’ne göre, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin değişmez ve temel ilkelerinden
birisi olup; hukuk ve insan haklarına verilen önem ile aynı karede yer
almaktadır. Bu ilkeye saygı duymayan hiçbir hareket kabul edilemez ve
koruma göremez(RP/Türkiye Daire Kararı, Kalaç/Türkiye kararı)
Batıda laisizm ruhban sınıfına karşı halkı
korumak, ruhban sınıfının iktidarına son vermek için geliştirilmiş bir
ilkedir. Yüzlerce yıl süren mücadeleler ve deneyimlerden sonra tartışma
konusu olmaktan çıkarılıp genel bir kabul gördüğünden, bazı batı
anayasalarında laikliğe ağırlıkla yer verilmesine gerek bile duyulmamıştır.
Türkiye, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan milletler arasında laiklik
ilkesini Anayasasına alan ilk Cumhuriyet olduğundan, laiklik Türkiye
Cumhuriyetinin esasını oluşturmakla, diğer devrimler de bu ilkeler üzerine
yapılandırılmış olup, ilk ve yeni olan bu ilkenin daha çok korunması
gerekmekle Türkiye’deki laisizm, batıdakinden farklı ve yaşamsal bir yapıya
sahip bulunduğundan, toplumca içselleştirildiğinden Türkiye’nin bu tehdit
ve tehlikeler karşısında gerekli koruma önlemlerini alma hakkı
bulunmaktadır. Bu noktada davalı partinin dinsel simgelere getirilen
yasağın sadece Türkiye ile sınırlı olduğuna ilişkin iddiası yanıltıcıdır.
Batıda da her devlet kendi toplumunun kamu düzeninin gereklerine göre
tedbirler almak ve uygulamak durumundadır. Nitekim Avrupa’da en fazla
Müslüman nüfus barındıran devletlerden Fransa’da türbanı okullarda ve
kamusal alanda yasaklamıştır. Almanya’da bazı eyaletlerde yasaklanmış,
diğer bazı eyaletlerde de yasaklanması tartışılmaktadır. İsviçre ve
Belçika’da da benzer yasaklar vardır ve en son İspanya ve Hollanda’da
türbanın belli alanlarda yasaklanmasına karar verilmiştir.
Siyasal İslam, yalnızca kişi ile tanrı
arasındaki alanla sınırlı kalmayıp, devlet ve toplum düzenini de kapsamına
alma iddiasında olmakla, totaliterdir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetinde
siyasal İslam’ı esas alan partilerin Avrupa’daki Hıristiyan demokrat partilerle
benzerliği söz konusu değildir.
Türkiye’de siyasal İslamcı akımların ve
aynı esasa dayalı politikalarıyla davalı siyasi partinin nihai amaçlarının
hukuk devleti yerine, dini esaslara dayalı bir devlet sistemi kurmak
(şeriat) olduğu görülmüştür. Bu amaca ulaşıncaya kadar “takiyye” yöntemini
kullanacakları kendi ifadeleriyle açıklanmaktadır. Tabanlarından gelen
baskı karşısında sabır ve itidal tavsiyeleri bunun işaretidir. Oysa şeriat
düzeni Anayasa, İHAS ve buna bağlı olarak Avrupa kamu düzeni ile hiçbir
biçimde bağdaşmamaktadır.
Bu yolda siyasal İslam’ın ya da Türkiye’ye
giydirilmek istenen “ılımlı İslam” modelinin bir şeriat devletine dönüşmesi
ve gerekirse bu yolda İslami terörün de kullanılması uzak bir olasılık
değildir. Nitekim yakın tarihte bölgemizde geçiş dönemi örneği olarak,
sıkça öne çıkarılan kimi devletlerin daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal
bir değişikliğe uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür.
Şeriat, Müslümanların kendi aralarındaki ve
diğer dinlere mensup olanlarla arasındaki ilişkilere uygulanan bir hukuk
sistemidir (RP/Türkiye Kararı). İslam’ın düzenleyici kuralları çok
hukukluğu (ceza hukuku, devletler hukuku, aile hukuku, miras hukuku
alanlarını) kapsadığı gibi; insanın sosyal yaşamının (kişinin giyinmesi,
evlenmesi, boşanması, karşı cinsle her türlü beşeri ilişkisi) şeklini de
belirler. Diğer bir anlatımla, dünyevi ilişkilerde de belirleyici olması
şeriata göre bir zorunluluktur. Sonuçta statik kurallar bütünü şeriat total
bir sistemdir. Özü itibarıyla da baskıcıdır ve demokrasi, insan hakları
düşüncesiyle bağdaşmaz.
Anayasamız ile partiler siyasal yaşamın
vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilmiş ise de, siyasi partiler için
Anayasa’ya sadakat yükümlülüğü de öngörülmüştür. Bu bağlamda Anayasa’daki
özgürlükçü demokratik düzenin temeli olan laiklik ilkesine bağlı olmayan
diğer bir anlatımla anti-laik partiler yasaklanmış ve bu konuda kapatma
yaptırımı benimsenmiştir. Bu yasaklama ve yaptırım, laik rejim için olası
tehlikeler gözetildiğinde Almanya ve Avusturya’da Nazi Partisinin,
İtalya’da Faşist Partinin yasaklanması kadar yasal ve hukuka uygundur.
Cumhuriyet öncesi dönemde İslami teokratik
rejim tarafından diğer inanç topluluklarının toplumsal yaşamlarını
düzenlemek için, şeriat hukuku çerçevesinde çok hukuklu bir sistem
uygulanmıştır (RP/Türkiye Kararı). Davalı parti ileri gelenlerinin gerek
siyasal alandaki söylemlerinde, gerekse eğitim ve öğretim programlarındaki
uygulamalarında, Cumhuriyet öncesi döneme sıklıkla vurgu yapmaları; o
döneme ait uygulamaların ve şeriata özgü çok hukukluluğun üstü kapalı
olarak canlı tutulması ve yerleştirilmeye çalışılmasıdır.
Çok hukukluluğu ve İslami yönden sınırsız
özgürlüğü savunmak, İslam’a yönelik pozitif ayrımcılıktır. Bu suretle
devlet ve laik hukuk dışlanmaktadır. Sonuçta bu doğrultuda atılan adımlar
yoğunlaştıkça İslami düzen ortaya çıkmakta ve laiklik de ortadan
kaldırılmaya çalışılmaktadır.
Bu bağlamda dinsel bir simge olan türbanın
yükseköğretimde ve giderek tüm alanlarda serbestçe takılmasına yönelik
politikalar, imam hatip okullarının sayısının arttırılması ve katsayı
sisteminin kaldırılması gibi uygulamalar genel nüfusun ağırlıklı inanç
yapısı gözetildiğinde İslam için bir pozitif ayrımcılıktır.
Laik devlet, yapısı ve değerleriyle dini
hüküm ve kurallara bağımlı olmayan, bilimin esaslarına uygun ve din kurallarından
bağımsız olarak her türlü düzenlemeyi yapabilen, din kurallarının yasa
koyucuyu sınırlayamadığı devlettir. Bireyler de laik devletin koyduğu
kuralların din kurallarına aykırı olduğunu ileri sürerek bu kurallar
nedeniyle eğitim ve öğrenim haklarının engellendiğini ileri süremezler.
Çünkü laik devlet fertlerin toplumsal yaşamdaki işlerini ilgilendiren
konularda din kurallarıyla bağlı olmaksızın kamu düzeni ve yararını
gözeterek serbestçe düzenleme yapabilir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
başlangıç dâhil birçok maddesinde yer alan laikliği başka bir biçimde
anlama ve yorumlamanın imkanı yoktur. Oysa başta davalı partinin genel
başkanı ve bir dönem TBMM Başkanlığı da yapmış olan Bülent Arınç ve diğer
parti ileri gelenlerinin “anayasada
laikliğin bir tanımının bulunmadığını,(…) Türkiye’deki laiklik uygulamasının
Fransız laiklik anlayışına yakın olduğunu, oysa anglo sakson bir laiklik
anlayışının Türkiye’nin laiklikle ilgili sorunlarını çözeceğini,(…)
insanların laik olamayacağını, ancak devletin laik olabileceğini,
kendilerinin dini inançları nedeniyle laik olmadıklarını”, sıklıkla
tekrarlamaktadırlar.(Ek.14) Burada dini inancı olanların laik olamayacaklarını
vurgulamaktaki asıl amaç, laiklik ilkesini hukuksal yerinden
uzaklaştırarak, inançsızlık- inanca dayalı bir ayrımcılık oluşturmaktır.
Ayrıca lâikliğin yanlış tanımlandığı
iddiası, resmî daire ve üniversitelerde uygulanan türban ve başörtüsü yasağını
hak ve özgürlüklerin kullanılmasını engelleyen, zulüm ve zorbalık olarak
gösterilmesi, kamu düzenini bozacak nitelikte görülmüştür. Başbakanın ve
davalı Partinin diğer üyelerinin bu ve benzeri söylemlerle dinsel konularda
kişiler için sınırsız bir alan yaratmak ve bu ayrımcı yaklaşımla dinlere
(sayısal çoğunluk gözetildiğinde İslam’a) serbest bir ortam sağlamak
amacını taşımaktadır. Kişilerin dinsel konularda (ki İslam’ın dünyevi ve
uhrevi tüm alanları kapsadığı gözetildiğinde) tam bir serbesti içinde
olmaları demek, kişilere uygulanacak kuralların, benimsedikleri din
ekseninde belirlenmesi anlamındadır. Bu ise kişiler yönünden laik devletin
kurallarını dışlayıcıdır ve dini (İslam’ı), tartışmasız olarak kişilerin
uhrevi değil tüm dünyevi ilişkilerinde de tek belirleyici unsur olarak
kabul etmek anlamındadır.
Nitekim bir Yargıtay Başkanı, ülkede
yaşanan gelişmeleri ve gidişatı da gözeterek yaptığı 2003 Yılı Adli Yıl
açılış konuşmasında, “…Sınırsız din
ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle İslami devlet kurmak isteyenlerin amaçları
aynı…” (Ek.2) şeklinde tespit yaparak sınırsız din ve vicdan özgürlüğü
isteyenlerin gerçek siyasi amaçlarını ortaya koymuş, Başbakan Erdoğan, “…Bu bir defa çirkin ve olumsuz bir
yaklaşım, Bir defa özgürlükler farklı bir noktada olan kişinin özgürlük
alanına, kadar o alana giremezsiniz. Siz bir dinin mensubuysanız, farklı
bir dinin mensubunun olduğu alana giremezsiniz. İnancınızın gereği neyse,
bu inanca saygı duymak yönetimlerin görevidir.(…) Kaldı ki, şu anda yaşanan
süreçte gerek Türkiye’de, gerek Batı’da, gerek Dünya’da tamamıyla dinlere
saygılı olan bir anlayışın egemen kılınması, aynı şekilde düşünceye ve
örgütlenmeye saygılı yapıların, özgürlüklerin oluşmasına fırsat verilmesini
devamlı olarak imkânını hazırlıyor. Biz de böyle bir gayretin içindeyiz …”
(Ek.2) şeklinde yanıt vererek, aslında din ve vicdan özgürlüğü konusundaki
düşüncelerinin siyasal İslam’a sınırsız bir özgürlük alanı yaratmak
olduğunu bir kere daha açıklıkla ifade etmiştir. Bu bakış açısı Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan ve tüm parti ileri gelenlerinin söylem ve eylemlerine
yansımış, devlet adeta bir inancın hüküm ve kuralları çerçevesinde yeniden
biçimlendirilmeye, dönüştürülmeye çalışılmıştır. Nitekim türbanın
Yükseköğretim kurumlarına girmesine olanak sağlayacak Anayasa değişikliğin
yapıldığı 9 Şubat 2008 günü Almanya’daki resmi seyahati sırasında
gazetecilerin “İslamiyet ile AB sürecini nasıl bağdaştırdığını” sormaları
üzerine; “…Farklı dinlerin
mensuplarına bizler nasıl ‘siz niçin dininizi bu kadar iyi yaşıyorsunuz ya
da bu kadar hassasiyetle yaşıyorsunuz’ deme hakkına sahip değilsek, bir
Müslüman’ın da dinini yaşamasına kimse kalkıp ‘sen niçin dinini bu kadar
iyi yaşıyorsun, başarılı yaşıyorsun’ deme hakkına sahip değildir. Bir
taraftan din ve vicdan özgürlüğü diyeceksiniz, öbür taraftan kalkıp
Müslüman için böyle bir defans uygulayacaksın. Bu defansı uygulamaya bir
defa kimsenin hakkı yok” (Ek.50.) demiş, 7 Mart 2008 tarihinde
partisinin Uşak ilinde düzenlediği bir toplantıda kendisine “Af yok mu?”
diye seslenen bir vatandaşa, “..Af
yok, suç işleyen cezasını çeker, Devlet katili affetme yetkisine sahip
değildir. Katili affetme yetkisi
aslında maktulün varislerine aittir. Öyle olması lazım…” demiştir.
(Ek.165)Başbakan ilk söylemiyle, bir
Müslüman’ın dininin emrettiği her şeyi serbestçe yapabileceğini, dini
özgürlüklerin sınırsız olduğunu, ikinci söylemiyle de laik hukuk sistemini
yok sayarak, adam öldürme suçuna şeriat hukukundaki ‘kısas’ uygulamasını
ifade etmekte, “öyle olması gerekir” cümlesiyle de, sistemin şeriat
hukukuna dönüşmesine olan özlem ve niyetini açığa vurmaktadır. Başbakanın
bu yaklaşımlarına göre dini inancın bütün vecibeleri din ve vicdan
özgürlüğü kapsamındadır ve kısıtlanamaz. Bu yoruma göre, özel ve kamusal
yaşamın tümünü kapsama iddiasındaki İslam şeriatı için hiçbir kısıtlama
öngörülemeyecek, ceza hukuku uygulamalarında da şeriat hukukunun kapıları
açılacaktır. Bu bakış açısıyla türban bir dini vecibedir ve dini vecibelere
kısıtlama getirilemez. Yine din kurallarının uygulanması dini vecibe (dini
ödev) kabul edildiğinde, bu kuralların tüm özel ve kamusal alanlarında da
(aile, miras, ceza, ticaret hukuku vb.) yaşanması talebi kendiliğinden
ortaya çıkacak, aksini savunanlar yine İslam şeriatının yaptırımlarına
maruz kalabilecektir.
Gösterilen deliller, Anayasanın 10. ve 42
nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne dokunmak amacıyla değiştirildiğini
kanıtlamaktadır. Çünkü artık köktendinciler isteklerini türbanın kamusal
alanda da serbest kalmasının ötesine taşımışlar, televizyonlardaki açık
oturumlarda ‘türbanın yasaklanmasını
savunanların Mussolini gibi yargılanacaklarını ve cezalandırılacaklarını
çekinmeden söylemeye başlamışlardır. Sadece bu durum bile laik devlet
ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları nasıl bir tehlikenin
beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın içerdiği şiddet unsurunu da
sergilemektedir.
Davalı parti, başta laiklik olmak üzere
Cumhuriyetin bütün kazanımlarına karşı mücadeleyi esas alan, Milli Nizam
Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi çizgisinin
devamı niteliğinde siyasi bir oluşumdur. Ancak bu partilerin geçmişte
kullandıkları radikal, anti-laik eylem ve söylemleri nedeniyle hukuki
koruma görmemeleri ve bazılarının kapatılmaları gözetilerek, tarihi
deneyimden ders alan bir grup tarafından kurulmuştur. Şeriat hedefine
ulaşmada, demokrasiyi bir araç gören bu zihniyet, “gerçek amacını doksanlı
yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz ve bölge
ülkeleri için ürettiği ‘ılımlı İslam’ ideolojisi ve onun siyasi hedefi
‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanları sıfatıyla söylemlerini insan
hakları, demokrasi, din ve vicdan özgürlüğü, öğrenim hakkı gibi asıl
referansları olan şeriatla hiç bağdaşmayan kavramların arkasına gizlenerek”
göstermişlerdir. Başta Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ve diğer
partililer, 2001 yılından önce mensubu bulundukları partilerde Cumhuriyeti
ve onun devrimlerini doğrudan hedef alarak eleştirmişler, söylemlerinde; “…hakimiyet Ulusa değil Allah’a
aittir,(…)Millet isterse laiklik elbette elden gidecektir. (…)laiklik
dinsizliktir..” (Ek.12) diyenler, her türlü din istismarını yapanlar, bu söylemlerini değiştirerek
takiyye yapmaya başlamışlar, partinin önemli isimlerinden Bülent Arınç,
Türkiye Demokrasi Vakfı’nca düzenlenen bir toplantıda, TBMM Başkanı iken
yaptığı bir konuşmada; “…Siz ifade
özgürlüğüne tam sahip değilseniz, kapatılmamak için, önünüze engeller
çıkmaması, iktidara giderken bir
takoza ayağınız takılıp da düşmemek için yalan söylemeye, samimiyetsiz
davranmaya, takiyye yapmaya mecbursunuz…” (Ek.67) diyerek, takiyyenin yeni dönemdeki siyasal
yöntemleri olacağının işaretini vermiş, buna rağmen davalı parti gerçek
siyasi hedefini gizleyememiş, laiklik ilkesine ilişkin Anayasa ve yasa
hükümlerine, Anayasa Mahkemesinin Refah Partisi ve Fazilet Partisinin
kapatılmasına, resmi daire ve üniversitelerde türban-başörtüsü kullanmayı
teşvik eden konuşmaların laik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturduğuna
ilişkin kararlarına karşın, türban konusunu belirledikleri politikalara
temel almakta bir sakınca görmemiştir.
Davalı parti özellikle 22 Temmuz 2008
seçimlerinden sonra, alınan oy oranının etkisi ve cüretiyle toplumu İslam
devletine dönüştürecek projelerini önce yeni bir Anayasa taslağı hazırlamak
sonra da türbanı gündeme getirmek suretiyle laiklik ilkesini hedef alarak
adım adım gerçekleştirmeye başlamıştır.
Davalı parti iktidarda olduğu süreçte,
insanlığın dinsel dogma ve hurafelere karşı verdiği mücadele sonrasındaki
ortak kazanımları olan din ve vicdan özgürlüğü, öğrenim özgürlüğü,
örgütlenme özgürlüğü, laiklik ilkesi gibi birçok kavram tersyüz edilmiş, “laikliğin
yeniden tanımlanması” gibi suni sorunlar yaratılarak Cumhuriyetin
değerleri tartışılır hale getirilmiştir. Dinsel taassubun göstergesi olan
türban, inanç özgürlüğünün zorunlu bir parçası olarak gösterilmiş ve türban
takmanın bir hak olduğu inancı topluma benimsetilmeye çalışılmıştır. Oysa
daha yakın tarihte yapılan bir araştırmanın22 sonuçları çok açık
göstermiştir ki, liseden sonra üniversiteye gidemeyen kadınların yüzde 30’u
sınavı kazanamadığından, yüzde 15’i sınavı kazanmasına rağmen evlenip okulu
bıraktığından, yüzde 15’i daha fazla okumasına ailesi izin vermediğinden,
yalnızca yüzde 1’i türban nedeniyle yüksek öğrenim görememiştir. Bu
araştırma sonuçları da çok açık bir biçimde ortaya koymuştur ki, davalı
partinin asıl amacı, iddia edildiği gibi öğrenim özgürlüğünün önündeki
engelleri kaldırmak değil, türban sayesinde eğitim ve öğretim alanından
başlamak üzere, tüm kamusal alanı ve toplumsal yaşamı dinselleştirmek ve
giderek laik devleti ortadan kaldırmaktır.
Türban, davalı partinin Cumhuriyet devrimlerine
ve özellikle laiklik ilkesine yönelik kararlılıkla yürüttüğü mücadelesinde
eğitim, kültür, ekonomik ve sosyal yaşam alanlarında toplumu dönüştürecek
karşı devrimin adımlarını atarken kullandığı özgürlükçü söylemli bir dini
ve siyasi simgedir.
Yargı kararlarında, doktrinde, çağdaş
düşünsel ve felsefi düzlemde; din ve vicdan özgürlüğünün yükseköğretim
kurumlarında türbanı da kapsayacak şekilde salt olmadığı, bu özgürlüğe
laiklik ilkesi gereğince sınırlama getirilebileceği tartışmasızdır.
Gerek iç hukuk gerekse, uluslar arası hukuk
boyutuyla incelenip, irdelendiğinde; yargısal içtihatlarla türbanın temel
bir insan hakkı olmadığının din ve inanç özgürlüğü kapsamında kalmadığının
açık ve tartışmasız olarak vurgulandığı görülmüştür. Şöyle ki;
- Danıştay 8. Dairesi’nin 23.02.1984 gün ve
207/330 sayılı; 16.11.1987 gün ve 128/486 sayılı ; 27.6.1988 gün ve 178/512
sayılı,
- Danıştay İdari Dava Daireleri Genel
Kurulu’nun 16.6.1994 gün ve 61/327 sayılı,
- Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.3.2005
gün ve 201/30 sayılı,
- Anayasa Mahkemesi’nin 07.3.1989 gün ve
1/12 sayılı, 9.4.1991 gün ve 36/8 sayılı, 16.01.1998 gün ve 1/1 sayılı;
22.6.2001 gün ve 2/1 sayılı kararları ile daha bir çok kararlarda;
başörtüsünün laiklikle bağdaşmadığı, temel bir insan hakkı olarak korunmadığı
ve özgürlük alanının dışında kaldığı ve bu yolla “dine dayalı bir devlet modeli” adımlarının atıldığı
belirtilmiştir.
Türbana ilişkin olarak verilen Danıştay ve
Anayasa Mahkemesi kararlarında; “.. Türban takanların sırf laik cumhuriyet ilkelerine karşı çıkarak
dine dayalı bir devlet düzenini benimsediklerini belirtmek amacıyla
başlarını örttükleri,(…)laik devlet ilkelerine karşı bir tutum içinde
bulunmaları nedeniyle okula alınmamalarında yasalara aykırılık olmadığı,(…)Hiçbir görüş ve düşüncenin Atatürk
milliyetçiliği, medeniyetçiliği, ilke ve devrimleri karşısında korunma
göremeyeceği,(…) Dinsel inanç nedeniyle başörtüsüne
olanak tanımanın hukuk kurallarını dinsel esaslara dayandırmak anlamına
geldiğinden laiklik ilkesine aykırılık oluşturacağı,(…) Din kurallarına göre yapılan
düzenlemelerin hukuksal nitelik taşımadıkları, hukukun kaynağının hukuku
yaratan istenç olarak kendi ulusunun istenci olduğu ve yasalar ilkelerini
dinden değil, yaşamdan ve hukuktan almak zorunda oldukları için, türbanın
Yükseköğretimde serbestçe takılmasına ilişkin bir düzenlemenin hukuk
devleti ilkesine de aykırılık oluşturacağı,(…) İslami bir örtünme
biçimi ve dini bir zorunluluk olduğu ileri sürülen başörtüsüne ayrıcalık
tanımanın biçimsel yönden eşitlik ilkesine de ters düşeceği,(…) Lâik
eğitimde dinsel inançlara göre hiçbir ayrım gözetilemeyeceği,(… ) (Belli biçimde giyinmek özgürlüğü
dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık
yaratacağı, vicdan özgürlüğünün istediğine inanmak hakkı olduğu, laiklikle
vicdan özgürlüğü karıştırılarak dinsel giyinme özgürlüğünün
savunulamayacağı,(…) kamu alanında giyinmeyi düzenleyen kuralların dinsel
inanca dayalı olarak değil ancak hukukun gereklerine göre düzenleneceği,(…)
laikliği ortadan kaldıran ya da zedeleyen bir özgürlük ya da özerkliğin
geçerlilik kazanamayacağı, (… ) “dinsel inanç gereği” sözcükleri
kullanılmasa da Cumhuriyetin niteliklerine yönelik, bu amaç ve anlamdaki
dinsel kaynaklı düzenlemeleri içeren girişimlerin Anayasa karşısında
geçerli olamayacağı, özgürlüklerin Anayasa ile sınırlı olduğu, Anayasa’daki
lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik bir
hak olduğunun savunulamayacağı, (…) vurgulanarak türbanın bir özgürlük
konusu olmadığı son derece bilimsel ve yetkin gerekçelerle açıklanmıştır.
Türban sorununa Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi
çerçevesinde bakıldığında; bu konu ile ilgili aşağıda belirtilen
kararlardan özellikle 3 tanesi AİHM’nin üniversitelerdeki türban sorununa
bakış açısını açıkça ortaya koymaktadır. Bu kararlar :
Karaduman /Türkiye
Eczacılık Fakültesi’nden mezun olmaya hak kazanan
Şenay Karaduman isimli öğrenci, çıkış belgesine türbanlı fotoğrafının
yapıştırılması talebinin idarece reddedilmesi üzerine AİHS’nin 9. maddesinin ihlal edildiği gerekçesiyle Komisyona
başvurmuştur.
Komisyon öncelikle üniversitelerdeki günlük yaşamı
düzenleyen disiplin kurallarıyla doğrudan ilgili olmayan, diplomalara
yapıştırılacak fotoğraflara ilişkin kuralların “üniversitelerin laik ve
cumhuriyetçi niteliğini koruma amacını güden üniversite kurallarının bir
parçası” olduğunu tespit etmiştir.
Somut uyuşmazlıkta, kılık-kıyafete ilişkin
üniversite yönetmeliğinin, öğrencilere türban
takmama zorunluluğu getirdiğine işaret ederek, yüksek öğrenimini laik bir
üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin, bu üniversitenin düzenlemelerini
kabul etmiş sayılacağı görüşünü ifade etmiştir. Ayrıca Komisyon’a göre laik
bir üniversitede öğrencilik statüsü, doğası gereği, başkalarının hak ve
özgürlüklerini saygı gösterilmesini sağlamaya yönelik bazı davranış
kurallarıyla bağlılığı da içermektedir.
Mahkeme burada “laik üniversiteler”de öğrenim
görmeyi tercih eden başvurucuların, bu üniversitelerin koyduğu kurallara
uymak zorunda olduklarını vurgulamaktadır.
Komisyon özellikle, nüfusun büyük çoğunluğunun belirli
bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi
bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dini
uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde bir baskı
oluşturabileceği görüşündedir. Bu nedenle farklı inanışlardaki öğrencilerin
birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak öğrencilerin dinsel
inançlarını açığa vurma özgürlükleri yer ve biçim bakımından
sınırlanabilmektedir.
Komisyon’a göre, “laik bir üniversitenin
yönetmeliği, öğrencilere verilecek olan diplomaların, bir dinden esinlenen
ve öğrencilerin de dahil olabileceği (köktendinci) hareketleri hiçbir
şekilde yansıtmamasını düzenleyebilir.”
Bunun yerine doğrudan “laik üniversite düzeninin
gerekleri dikkate alındığında, öğrencilerin kılık-kıyafetlerinin
düzenlenmesinin ve bu düzenlemeye uyulmadıkça, kendilerine diploma
verilmesi gibi bazı idari hizmetlerden yararlandırılmamalarının, din ve
vicdan özgürlüğüne bir müdahale oluşturmadığı düşüncesini” ifade etmiştir.
Sonuç olarak Komisyon başvurucunun, çıkış belgesine
türbanlı fotoğraf yapıştırma talebinin idarece reddedilmesinin Sözleşmenin
9. maddesiyle korunan din özgürlüğüne bir müdahale
oluşturmadığı gerekçesiyle, başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.
Bulut/Türkiye
Eğitim Fakültesi’nden aldığı çıkış belgesinin
türbanlı fotoğrafının bulunduğu bir diploma ile değiştirilmesi talebinin
idarece reddedilmesi üzerine Lamiye Bulut, Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu’na başvurmuştur..
Komisyon, “başvurucunun kendisine bir diplomanın
sağlayacağı bütün avantajları temin eden bir çıkış belgesine zaten sahip
olduğuna” dikkat çekerek, başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.
Kararın kalan kısmı Karaduman/Türkiye kararıyla
aynı ifadelerle kaleme alınmıştır.
Dahlab/İsviçre Kararı
Katolik iken sonra İslam Dinini seçen ve türban
takmaya karar veren İsviçre vatandaşı ve anaokulu öğretmeni olan Lucia
Dahlab, beş yıl süresince velilerden herhangi bir itiraz gelmeden türbanlı
olarak görevine devam ettikten sonra, İlköğretim Genel Müdürlüğü
tarafından, türbanın “özellikle kamusal ve seküler bir eğitim sisteminde
bir öğretmenin öğrencilerine empoze ettiği açık bir kimlik aracı” olduğu
gerekçesiyle görevinden alınması üzerine, laiklik ilkesinin öğretmenlerin
dinsel inanca sahip olmalarına ve inançları gereği sembol taşımalarına
engel oluşturmadığı ve öğrencilerinin farklı etnik ve dinsel kökenlerden
geldiği için çeşitliliğe alışkın oldukları, dolayısıyla türbanlı oluşunun
okuldaki dinsel uyumu bozmadığı gerekçelerine dayanarak türbanlı olduğu
için görevden alınmasının AİHS’nin 9 ve 14. maddelerini ihlal ettiği
gerekçesiyle AİHM’ne başvurmuştur.
Sonuç olarak AİHM, öğrencilerin başvurucudan
kolaylıkla etkilenebilecek kadar küçük yaşta olmalarının ve başvuru sahibinin
dinsel açıdan tarafsız davranmak zorunluluğunun altına çizerek, yasaklayıcı
işlemin, başkalarının hak ve özgürlüklerini, kamu güvenliğini ve kamu
düzenini koruma şeklindeki meşru amaçları güttüğüne karar vermiş ve
başvurucunun ders sırasında türban taktığı için görevine son verilmesini,
din özgürlüğüne bir müdahale saymış, ancak bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu gerekçesiyle
başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.
Leyla Şahin/Türkiye Kararı
Leyla Şahin Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okurken,
İstanbul Üniversitesi’nin 23.02.1998 tarihinde yayınladığı sakallı ve
türbanlı öğrencilerin derslere ve pratik çalışmalara alınmamalarını öngören
genelgesi gereği derslere alınmamış ve bazı bölümlere kayıt
yaptıramamıştır. Genelgenin iptali istemiyle açılan davalar ise idari yargı
organlarınca reddedilmiştir. Daha sonra türban taktığı gerekçesi ile yazılı
sınavlardan birine alınmayan başvurucunun kayıt talebi de aynı gerekçe ile
reddedilmiştir.
Başvurucu kılık kıyafet kurallarına uymadığı için
önce kınama cezası, daha sonra türban yasağını protesto gösterisine
katıldığı için bir dönem okuldan uzaklaştırma cezası almıştır. Başvurucunun
disiplin cezaları ile ilgili açtığı dava İstanbul İdare Mahkemesi
tarafından reddedilmiştir. Yüksek öğretim kurumlarında türban takma
yasağının Sözleşmenin 8, 9, 10 ve 14.maddeleri ile 1.Protokolün 2. maddesindeki haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile
AİHK’na başvurmuş, dava 11 No’lu Protokolün 5/2 maddesi gereğince
1.11.1998’de AİHM’ne devredilmiştir
Mahkeme’nin
üniversitede İslami türban takılmasını yasaklayan ve bu yasağa aykırı
davranmayı disiplin yaptırımına bağlayan düzenlemelerin, din ve vicdan
özgürlüğü hakkına müdahale olduğunu varsayımsal olarak kabul etmiş ancak
üniversitelerde türbana izin vermenin Anayasa’ya aykırı olduğunun Anayasa
Mahkemesi’nce açıkça belirtildiğini ve ayrıca İslami türban takılmasına
ilişkin düzenlemelerin, başvurucunun Üniversiteye kayıt yaptırmasının
öncesinden itibaren mevcut olduğunu vurgulayarak, davada “kanunen
öngörülme” kriterinin gerçekleştiğine, “davanın şartlarını ve milli
mahkemelerin kararlarındaki tabirleri dikkate alarak, … söz konusu tedbirin
öncelikle başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunmasına ve kamu
düzeninin korunmasına ilişkin meşru amaçları güttüğünü ve “takdir
yetkisinin alanını göz önüne alarak, İstanbul Üniversitesinin İslami türban
takılmasına sınırlamalar getiren düzenlemelerinin ve bunları uygulamaya
yönelik tedbirlerin, güdülen amaçlarla orantılı ve haklı olduğuna ve
demokratik bir toplumda gerekli olarak kabul edilmesi gerektiğine karar
vermiştir.”
AHİM’nin
29.06.2004 tarihli bu kararına müteakip başvurucunun davanın Büyük Daire’ye
iletilmesini istemesi üzerine Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 10 Kasım 2005 tarihli kararında:
…Bu
bağlamda, yükseköğrenim kurumları, bir dinin sembol ve törenlerinin
tezahürünü değişik dinden öğrenciler arasında huzurlu ortak yaşamı sağlamak
ve böylece kamu düzenini ve diğerlerinin haklarını korumak amacıyla böyle
bir tezahürün yeri ve şekline sınırlamalar getirerek düzenleyebilirler.
Küçük çocukların sınıfında görevli bir öğretmenle ilgili olan, Dahlab
davasında, Mahkeme, diğer konuların yanı sıra öğretmenin başörtüsü
takmasının temsil ettiği “güçlü dış sembol” üzerinde durmuş ve cinsiyet
eşitliği ilkesiyle bağdaştırılması zor olan dini davranış kuralları
kadınlara başörtüsü takma zorunluluğu getirmiş olduğuna göre, bunun bir tür
başkalarını dini inancından vazgeçirme etkisi oluşturup oluşturmayacağını
sorgulamıştır. Ayrıca, İslami başörtüsü takmanın, demokratik bir toplumda
bütün öğretmenlerin öğrencilerine aktarması gereken hoşgörü, başkalarına
saygı ve hepsinin ötesinde eşitlik ve fark gözetmeme mesajı ile kolaylıkla
bağdaştırılamayacağını kaydetmiştir.…Laiklik kavramı Mahkeme’ye göre
Sözleşme’nin temelini oluşturan değerlerle uyumludur. (...) Bu ilkeye saygı
göstermeyen bir davranış, kişinin dinini ifşa etmesi özgürlüğü kapsamında
kabul edilmeyecek ve Sözleşme’nin 9. maddesinin korumasından
yararlanmayacaktır.…Mahkeme, Türkiye’de kendi dini sembollerini ve dini
dogmalar üzerine kurulmuş bir toplum kavramını toplumunun tümüne empoze
etmeye çalışan aşırı siyasi hareketlerin olduğunu gözden kaçırmamıştır. (…)
…Sonuç
olarak, söz konusu kısıtlama, başvuranın eğitim hakkına zarar
vermemektedir. (…)
Görüşlerine
yer vermiştir.
Türbanın
dinsel ve siyasal bir simge olduğunun ulusal ve uluslararası yargı
kararlarıyla kesinleşmesine karşılık davalı parti, kuruluşlarının hemen
ertesinde başlattıkları karşı propagandalarla toplumdaki geleneksel bir
örtünme olgusunun varlığından yola çıkarak türbanı bu kalıplar içinde halka
benimsetmeye çalışmıştır.
Kadın
özgürlüğü ve Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı çıkmanın siyasal bir
simgesine dönüştürülen ve temel bir hak algısıyla topluma sunulan türbanın
toplumu topyekûn teokratik bir düzene dönüştürecek karşı devrimin en önemli
anahtarı olduğu, giderek tüm alanlara yayılacağı, ertesinde başka bazı anti
laik talepleri de bir hak algısıyla ve yeni “mutabakat süreçleriyle”
toplumun gündemine taşınacağı, davalı parti yetkililerince de şüphesiz
bilinmektedir! Üniversitelerde türbana sağlanan serbestinin büyük bir
geriye dönüşün miladı olduğu Başbakan’ın 14 Ocak 2008 tarihinde yaptığı
İspanya konuşmasının hemen ardından ortaya çıkmış, aynı ay içinde yapılan
Açık Öğretim Lisesi sınavlarında öğrencilerin sınavlara türbanla ve hatta
çarşafla girmelerine müsamaha gösterilmiş, partililerin sürekli olarak
türban yasağının bir insan hakkı ihlali olduğu yönündeki ısrarlı
demeçleriyle teşvik edilmiştir. Aynı günlerde Adalet ve Kalkınma Partisi
çizgisindeki bazı sivil toplum örgütleri türban yasağının kaldırılmasının
sadece Yükseköğretim kurumlarıyla sınırlı kalmamasını isteyen gösteriler
yapmışlardır.
İzleyen
günlerde davalı partili milletvekilleri Hüsnü Tuna, Fatma Şahin,
MKYK üyesi Ayşe Böhürler, Isparta
Belediye Başkanı Hasan Balaman
gibi partililer türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasının varılmak
istenen amacın ilk aşaması olduğunu, adım adım tüm kamusal alanda serbestçe
takılmasının bundan sonraki hedefleri olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.(Ek.129)
Davalı Partinin İstanbul Milletvekili Egemen
Bağış, Merve Kavakçı isimli Fazilet Partili milletvekilinin türbanıyla
TBMM genel kurula girmesinin bu partinin kapatılma nedenlerinden biri
olduğu gerçeğini unutmuş gözükerek, milletvekillerinin türbanla genel kurul
çalışmalarına katılabileceklerini ima eden sözler sarfetmiştir.(Ek.129)
İktidarın
türban konusunu tırmandırmasından cesaret alan başta sağlık kurumlarında
çalışan doktor ve hemşireler, eğitim kurumlarında öğretmen ve öğrenciler
olmak üzere birçok kurumda kamu personelinin göreve türbanla geldikleri
2008 Yılı Ocak ve Şubat aylarında yayınlanan gazete ve televizyon haberleri
arasında sıkça yer almıştır.(Ek.159)
Örnekleri
daha önce de yaşanan benzer olaylar karşısında siyasi iktidarın bu kurumların
başına atadığı kendi dünya görüşlerine yakın baştabip, okul müdürü vb.
idareciler soruşturmaları göstermelik, sudan gerekçelerle savsaklamışlar,
adeta kamu kurumlarında türbanlı görevlilerin çalışmasını teşvik etmiş,
cesaretlendirmişlerdir.
Örneğin;YÖK
Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN, henüz yasal değişiklik yapılmadan 24.02.2008 gün
ve 225 sayı ile üniversite rektörlerine gönderdiği yazıda; üniversitelerde
türban serbestîsini getirmeyi amaçlayan Anayasanın 10. ve 42. maddelerine
göre uygulama yapılabilmesi için ayrıca kanuni düzenlemeye ihtiyaç
olmadığını bildirmiş, bir örneği İçişleri Bakanlığı ve valiliklere de
gönderilen yazı içeriğinde Anayasa değişikliği yapan kanun teklifindeki
genel gerekçede belirtilen “Yükseköğretim kurumlarında kılık
kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve öğretim hakkının
engellenmesi kronik bir sorun haline gelmiştir.” ifadesi kullanılmıştır.
(Ek.174)
Çoğu
Üniversite rektörleri bu kanunsuz emre uymayacaklarını belirtip YÖK Başkanı
hakkında görevi kötüye kullanmak ve benzeri suçlardan suç duyurularında
bulunmuşlar, ancak konu resmi olarak kendisine intikal etmeden bir açıklama
yapan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
ÇELİK’, “Soruşturma açmaya
yetkim var. Ama ben YÖK Başkanı’nın söylediklerinin suç teşkil ettiğini
düşünmüyorum. Soruşturmaya izin vermeyeceğim.” diyerek hiçbir araştırmaya
gerek duymadan YÖK Başkanının bu kanun dışı eylemini onaylamıştır. (Ek.174)
Üniversitelerde
başlı başına türban serbestisi getirmeyen Anayasa değişikliği henüz
yürürlüğe girmeden ve Yüksek Öğretim Yasasının ek 17’nci maddesi
değiştirilmeden birçok üniversitede türban ile derslere girme uygulaması
başlatılmış, başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok davalı
parti yetkilisi eylem ve demeçleriyle söz konusu yasadışı uygulamayı
cesaretlendiren ve üniversitelerde bir kaos ortamının yayılmasına sebebiyet
veren bir tavır sergilemişlerdir.
Başbakan
Erdoğan, Vakıf Üniversitelerinin
rektörleri ile yaptığı bir görüşmede, Yüksek Öğretim Yasasının Ek 17.
maddesinde değişiklik yapılmadan Üniversitelerde türbanın serbestçe
takılabileceğine ilişkin bir genelge yayınlayan YÖK Başkanının bu hukuk
dışı tasarrufuna bir bildiri ile karşı çıkan Ünivesitelerarası Kurul’u
(ÜAK) kastederek; “… Sizin
üniversitelerinizin rektörleri de ÜAK Üyesi. Ancak bildiriye imza atanlar
oldu. Bu konuda daha ilkeli tavır bekliyoruz. Bu bildiriye niye karşı
çıkmıyorsunuz? Tavır göstermenizi beklerdik…” diyerek YÖK Başkanının hukuka aykırı davranışına destek
verilmesini istemiştir. (Ek.164)
YÖK Başkanlığının yukarıda hukuka aykırı olduğunu
belirttiğimiz işlemi aleyhine açılan davada, Danıştay 8. Dairesi,
Yükseköğretim Genel Kurulu’nun tesis edeceği işlemle düzenleme getirilecek
bir alanda Yükseköğretim Kurulu Başkanı’nın tek başına işlem tesis etmek
suretiyle düzenleme yapma yetkisi bulunmadığından, yetki unsuru yönünden
açıkça yasaya aykırı olan dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmasına
karar vermiştir22 Başbakan Erdoğan Anayasanın 10. ve 42.
maddelerinin değiştirildiği süreçte söylem ve demeçlerinde toplumu geren ve
kutuplaşmaya yol açan sert bir üslup takınmış; “… Biz o
beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız. (…)Bizlere karşı gösterilen bir farklı
yaklaşım varsa cevapsız kalmayız.
Zira bize de inanan, güvenen bir kitle var. O kitle, sessiz yığınlar olarak
yıllar yılı bekledi. O dille tercüman olacak siyasetçiler olarak bizi
buraya gönderdi. (…) “Öfkeli olduğumu söylüyorlar, öfke de bir
hitabet sanatı.(…) Sabırla
izliyorum. Bulunduğum makam nedeniyle. Ama şu anda böyle bir şeyin karşısında
eğer gerilim taraftarı olsam o meydanlara 10 katını biz toplarız. (…) 5 yıl
başörtüsü konusunda ses çıkarmadık. Hep sabır sabır dedik. (…) Din İşleri
Yüksek Kurulu 1980’de Kuran-ı Kerim’den bir ayeti alıyor şöyle diyor:
Cenab-ı Hak bu ayeti ile celile ile cahiliye devrinin bu adetini kesinlikle
yasaklamış. Müslüman kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını,
kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını
emretmiştir…” şeklindeki sözleri
ile dinsel inanç yada dinsel kurallarla doğrudan ilişki ve bağlantı
kurularak yapılacak düzenlemelerin hem devrim yasalarını hem de laiklik
ilkesini ilgilendireceğini (Any. Mah. 9.4.1991 gün ve 1990/36-1991/8 sayılı
kararı) dikkate almadan sorunlara yaklaşımda dini ve dince kutsal sayılan
kuralları referans gösterme ve istismar etme eylemlerini sürdürmüştür.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mir Dengir
Mehmet Fırat, bu süreçte yaptığı konuşma ve mülakatlarda;Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilerek
Yükseköğretimde türbanın önünü açan düzenlemenin yürürlüğe girmesi halinde
buna uymayan rektör dâhil tüm yöneticilerin cezalandırılması için TCK’ya
bir madde eklenmesi gerektiğini ifade etmiş, sonrasında da; “… Yasağı devam ettiren rektörler
suç işliyor(…)savcılar harekete geçmeli,(...) Anayasa, kanunlar ve evrensel
hukuk kaideleri ihlal edilerek genç kızlar giyim kuşamlarından dolayı
üniversitelerde eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılıyor”(…)Benim
tavsiyem bu nevi korkular ile hayatını zehredenlerin, başkalarının hayatını
zehretmelerinin ötesinde bir doktora başvurarak, bu fobilerinden
kurtulmalarıdır. Yani başını örterek ne rejimin tehlikeye gireceğini,
kendisinin yaşam tarzının tehlikeye girmeyeceğini, ben inanıyorum ki bir
psiyaktır kendilerine çok daha makul bir şekilde anlatır,(…) şu andaki
yasalar çerçevesinde üniversitelere ‘çırılçıplak’ bile girilebilir,(…)Rektörlerin
türbanlı öğrencilere üniversiteye almamakla anayasayı ihlal etmişlerdir.(…)
ihbarlara rağmen savcılar görevlerini yapmıyorlar.(…) anayasa ihlali ağır
bir suçtur, Türk Ceza Kanununa göre bundan dolayı insan idam edilmiştir, bir başbakan idam
edilmiştir, iki bakan idam edilmiştir… “ diyerek Anayasa’da yapılan
değişikliklerin Üniversitelerde türban ile öğrenim görülmesini sağlamadığı
ve YÖK Yasasının Ek 17. maddesinde yapılması düşünülen değişiklik
gerekçesinde belirtilen yasal düzenleme gerçeğini de göz ardı ederek
Üniversite rektörleri ile hukukun uygulayıcıları olan Cumhuriyet
savcılarına kuvvetler aykırılığı ilkesine de aykırı biçimde kendi
düşünceleri doğrultusunda hareket etmeleri konusunda telkin ve tavsiyeler
de bulunmuştur. (Ek.174)
Davalı
partinin kurucu üyesi Cüneyt ZAPSU, 5 Mart 2008 günü Almanya dönüşü
uçakta gazetecilerin türbanla ilgili gelişmeleri sormaları üzerine; “…Türban takanların sadece yüzde 50’si
inancı yüzünden takıyor deseniz bile, bu yüzde 50’ye ‘türbanını çıkar demek, sokaktaki kadına donunu çıkar’ demekten
farksızdır” (…) Türkiye’de her zaman din istismarı yapan partiler
olmuştur. ‘hatta bizimkiler bile yapmıştır’…” diyerek partisinin din istismarı konusundaki yaklaşımının
seviyesini ortaya koymuştur. (Ek.174)
2008 yılı Şubat ayı
içersinde de çok sayıda sağlık kuruluşu ve ortaöğretim kurumlarında doktor,
hemşire, sağlık personelinin türbanla görev yaptıkları, öğrencilerin
derslere türbanla girdikleri yönündeki basında çıkan haberler üzerine TBMM’de bu konuyla ilgili olarak verilen bir soru
önergesine yanıt veren Sağlık Bakanı Recep
AKDAĞ, basına yansıyan fotoğrafları kendisinin de gördüğünü, yerel
yönetimlerin, vali ve kaymakamların görevlerinin bilincinde olduklarını,
Anayasa değişikliği sonrasında farklı bir hava estirilmeye çalışıldığını
söyleyerek “Türkiye’de son zamanlarda Anayasa değişikliği ile nerede,
nasıl çekildiği belli olmayan, mekanı bile anlaşılmayan birtakım haberler
yer alıyor. Devlet gazete haberleri ile yönetilmez….” diyerek özelikle
sağlık kuruluşlarında yoğun olarak yaşanan laikliğe aykırı bu durumu görmezden
gelmiş, akabinde Bakanlık Müsteşarı imzasıyla bir genelge yayınlayarak,
sağlık kurum ve kuruluşlarında fotoğraf ve kamera çekimini yasaklamış,
laikliğe aykırı olası davranışları gizleme telaşına düşmüştür.(Ek.175)
Sağlık Bakanı
Recep AKDAĞ, Anayasa ve
Yüksek Öğretim Kanununun ek 17. maddesinde yapılacak değişiklikten sonra, tıp
fakültelerinin 6. sınıfında okuyan ‘intern’ denilen stajyer doktorların da
başörtüsü takabileceklerini söyleyerek üniversitelerde türban serbestîsinin
kamudaki olası genişlemesinin işaretini vermiştir.(Ek.175)
Kamu kurumlarında türbanlı çok sayıda personelin
görev yapması ve bazı liselerde de türbanlı öğrencilerin derslere
girdiğinin tespiti üzerine basına demeç veren AKP Grup Başkan Vekili Bekir BOZDAĞ, “…Görüntülerin çoğunun
yalan çıktığı, başka haberlerden de anlaşılıyor. Bu konuda süreci tıkamak
isteyenlerin, iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü diye düşünüyorum.” demiş,
gazetecilerin basında yer alan fotoğrafları görüp görmediğini sormaları
üzerine, “ Gördüm. Daha önce de gördüm. Hepsi yalan çıktı…” diye
yanıtlamış, böylece kamuda gittikçe yaygınlaşan bu yasadışı tutumu,
türbanın kamusal alanda yayılmasını onaylamış ve cesaretlendirmiştir
(Ek.175)
Bir özgürlük algısıyla topluma sunulan
türbana karşılık ülkemizde kadınların yoksulluk ve aşırı dinsel taassup
nedeniyle ataerkil erkek egemenliğine tabi oldukları, bu ve benzeri
nedenlerle yüksek öğretim hakkından yararlanamadığı toplumsal bir
gerçektir. Davalı parti bütün bu sorunlara aklın ve bilimin, Cumhuriyetin
laik eğitim politikalarının yol göstericiliğinde çözümler üretmek yerine,
tarihteki tüm köktendinci hareketler gibi toplumu çağın gerisine götürmek
ve dönüştürmek noktasında yargı kararlarında siyasal simge olarak
kullanıldığı belirtilen türbanı-başörtüsünü araç olarak kullanmaktadır.
Oysa insanlığın aydınlanma süreci dinin toplumsal yaşamın tüm alanlarındaki
egemenliğine karşı verilen ve insanın vicdanına yükseltilmesiyle sonuçlanan
bir süreçtir. Aklın egemen kılındığı bu süreçte kadının da dini taassubun
koyu karanlığından kurtarılıp özgürleştirilmesi, insan denilen varlığın
diğer eşit bireyi haline gelmesi sağlanmıştır. Bugün davalı partinin
toplumu dönüştürmek yolunda bir siyasal simge olarak kullandığı türban,
aslında kadının tarihi özgürleşme mücadelesini ve Cumhuriyetin laik
kazanımlarını yok sayacak bir araçtır.
Türbanın yüksek öğretim kurumlarında
serbest bırakılması, giderek tüm kamusal alanda kullanılmasına, giymeyenlerin
de buna zorlanmasına ve giderek hayatın bütün alanlarında dinsel
ayrımcılığa yol açılmasına neden olacak tehlikeli bir süreçtir. Önce
kadını, giderek tüm toplumu birey, yurttaş ve ulus kimliğinden soyutlayarak
ümmet ve kul kimliğine götürecek bu anlayışın bir hak ve özgürlük algısıyla
topluma sunulabilmesi de, kutsal din duygularının devlet işlerine ve
politikaya karıştırılmış olduğunun göstergesidir.
Davalı parti yöneticileri ve üyeleri, yargı
organlarının belirlediği hukuksal tespitler karşısında türbanı serbest
bırakmanın mümkün olmadığını kavradıklarından, takiyye yöntemiyle halkın
dinsel inançlarını kullanarak, türbanın bir insan hakkı olduğunu, eğitim
kurumlarında ve kamuda serbest olması gerektiğini ileri sürüp, bu konuda
tabanlarının beklentilerini canlı tutmuşlar, mutabakat söylemleriyle
tabanlarını besleyip gelen baskıyı frenlerken bir yandan da türban, imam
hatip liseleri, kuran kursları gibi konularda sürekli laik sistemi
eleştirerek halkın bir bölümünü Devlet’e karşı durdurmuşlar, toplumu
tehlikeli bir çatışmaya sürüklemesi olası, laik-anti laik kamplaşmalara
sürüklemişlerdir.
Anayasa’nın ikinci maddesinde laik bir
hukuk sisteminin, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılması ve bu madde
hükümlerinin değiştirilemeyeceğinin ve de değiştirilmesinin teklif
edilemeyeceğinin de dördüncü maddede vurgulanması karşısında; hukuk
sistemimiz Türkiye Cumhuriyeti var olduğu sürece laik niteliğiyle varlığını
sürdüreceğinden Anayasa ve yasalarda değişiklik yapılarak türbana
serbestlik tanınması olanaklı değildir. Hukuk düzeni, kuşkusuz sadece
pozitif düzenlemelerden oluşmamaktadır. Pozitif düzenlemelerdeki
kavramların içeriğini somut olaylardan hareketle yargı kararları biçimlendirmekte,
bu biçimlendirmede de türban olarak adlandırılan örtünme biçiminin, laik
hukuk düzeni içerisinde koruma göremeyeceği açık ve tartışmasız biçimde
ortaya konulmakta, türbanın laik bir sistemde özgürlük sorunu olmayıp,
özgürlük alanı dışında kaldığı belirtilmektedir. Yargı kararlarına karşın
türbanı özgürlük sorunu olarak göstermeyi ve sunmayı; türbanın
özgürleşeceği, ilk adımı ılımlı İslam olan şer’i hukuk sistemine yönelik
atılan adımlar zinciri içerisinde görmek gerekmektedir.
Tarihsel süreç irdelendiğinde, laikliğe
aykırı eylemlerin odağı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan
Milli Nizam Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin aksine; Adalet ve
Kalkınma Partisi yöneticileri, bu partilerde yaşanan tecrübelerden
hareketle, amaçlarına eylem ve söylemler itibarıyla tek adımda değil birkaç
adımda ulaşmak ve bunu kademeli olarak gerçekleştirerek, olası tepki ve
refleksleri bertaraf etmek amacındadırlar. Partinin iktidara geldiği 3
Kasım 2002 seçimlerinden bugüne uzanan süreçte izledikleri türban
politikaları da bu düşünceyi doğrulamaktadır. Ancak yürüttükleri bu takiyye
politikasına rağmen tabandan gelen baskılar karşısında gerçek niyetlerini
her zaman saklayamamışlardır. “…Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar
var, (…) Ama sabırlı olmaya mecburuz,(…) Değişmedik.(…)Hedefimize acele
etmeden adım adım ulaşacağız. (…) Sabredin. (…)Bazen susarak, bazen baldıran zehiri içerek bu sorunu çözmeyi
hedeflemeliyiz.(…)Toplumsal mutabakatla sorunu çözeceğiz.,,” (Ek. 18,
25, 27, 36, 44, 117, 123, 129...) gibi söylemler, kaynağı siyasal İslam
olan bu yapının temel hedeflerinin değişmediğini göstermektedir.
Davalı siyasi partinin tüm eylem ve
söylemleri; ilk aşamada İslami kural ve değerlerin ön planda tutulduğu ve
referans olarak alındığı bir İslam toplumunu oluşturmak, ortaya çıkacak bu
ılımlı model arkasından, hukuksal düzenlemeleri de gerçekleştirerek şeriata
adım atmak kast ve amacını içermektedir.
Çoğunluk iktidarına sahip olan bir siyasi parti
için, önce hukuksal düzenlemeleri yapması ve arkasından toplumun bu İslami
düzenlemelere göre biçimlendirmesinin tabloya daha uygun olacağı
söylenebilirse de, laikliği bütünüyle yok edecek hukuki düzenlemeler
yapılması halinde devletin hukuksal yollarla, kendisini koruyacağı
düşüncesi yöntem değişikliğini zorunlu kılmaktadır. Türbanı serbest
bırakmanın hukuksal yönden koruma göremeyeceğini kavramalarına rağmen, bu
tutumları uzun vadede sonuç almaya yönelik olup; iktidarın olanaklarından
da yararlanarak, topluma yavaş yavaş benimsetme ve düşünce platformlarında
da giderek yandaş kazanma ve böylece sonuca ulaşma yöntemini kullanmaktadırlar.
Bu nedenle bireysel, giderek kitlesel ve toplumsal istek olarak konuya ivme
kazandırıp, esas olan şeriat amacına ulaşılmaya çalışılmaktadır. Nitekim
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 14.01.2008 tarihinde bir resmi ziyaret için
bulunduğu İspanya”da yaptığı basın toplantısında sorulan bir soru üzerine; “…Türkiye”de
türbana siyasi simge olarak karşı çıkılıyor, velev ki siyasi simge olarak
takıyor. Bunu suç kabul edebilirmisiniz? Simgelere, sembollere yasak
getirebilirmisiniz?.... Bunu en
yakın zamanda çözeceğiz…, “ ( Ek.47) diyerek ve yine türbanı bir
kuvvet gibi kullanarak toplumu ve devleti İslami bir yapıya dönüştürmedeki
kararlılığını göstermiş, hemen akabinde, yurda dönüşte Ankara Esenboğa
Havaalanında gazetecilere verdiği demeçte; “..türban sorununun çözümü
konusunda “yeni anayasayı beklemeye
gerek yok, onun çözümü çok kolay. Oturup beraber mutabık kaldığımız bir
cümleyle çözülür”… Toplumda türban konusunda mütakabat sıkıntısı yok, ancak
kurumlar arasında sıkıntı yaşanmaktadır…” (Ek.48) diyerek sürece yeni
bir ivme kazandırmış, mutabakat arayışı Milliyetçi Hareket Partisinden
yanıt bularak türbanın yüksek öğretim kurumlarında serbestçe
takılabilmesine olanak sağlayacak Anayasa ve yasa değişikliklerinin ilk
adımı atılmıştır.
Türban-başörtüsü ile yüksek öğretim kurumlarında
öğrenim görülmesinin laiklik ilkesine aykırı olmasına, ulusal ve
uluslararası yargı kararlarının da bu doğrultuda bulunmasına karşın; yüksek
öğretim kurumlarında türban-başörtüsü ile öğrenim görülmesini sağlamak için
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile AKP’li ve MHP’li milletvekillerinin imzaladığı
Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapılmasını ve 7
milletvekilinin imzaladığı 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci
maddesinde değişiklik yapılmasını içeren teklifler 29-30.1.2008
tarihlerinde TBMM Başkan’ı tarafından Anayasa ve Milli Eğitim Kültür
Gençlik ve Spor Komisyon’larına gönderilmiştir.Anayasa değişikliğine
ilişkin teklifin gerekçesi24 ile Anayasa Komisyonunun raporu25
kapsamından ve 2547 sayılı Yasanın Ek 17. maddesinin değiştirilmesine
ilişkin teklif metni ile gerekçesinden26; yükseköğretim
kurumlarında türban-başörtüsü ile öğretim yapılmasının amaçlandığı açıkça
anlaşılmaktadır.
Cumhuriyetin değiştirilmesi ve değiştirilmesi
teklif dahi edilemeyen nitelikleri arasında bulunan laiklik ilkesi gereğince
üniversitelerde türban ile öğrenim görülmesinin mümkün bulunmamasına
binaen; Yüksek Öğretim Kanununda üniversitelerde türbanla öğrenim
görülmesini sağlayacak bir değişikliğin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal
edileceğini öngören davalı Parti önce Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde
değişiklik yapmak ve daha sonra bu değişikliğe dayanmak suretiyle Yüksek
Öğretim Yasasında yapacağı değişiklikle üniversitelerde türbanla öğrenim
görülmesinin yolunu açmak istemektedir. Yükseköğretim Yasasında değişiklik
içeren teklifin Anayasaya aykırı olduğu tartışmasızdır. Anayasa değişikliği
içeren teklif ise amaç yönünden Anayasaya aykırılık taşımaktadır.
Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik
öngören teklif TBMM’de 09.02.2008 tarihinde kabul edilmiş, Cumhurbaşkanı
tarafından onaylanmasını müteakip 5735 sayılı Yasa olarak 23 Şubat 2008
tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın
iptali için Ana Muhalefet Partisi 27.02.2008 tarihinde Anayasa Mahkemesine
başvurmuştur.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci
maddesinde değişiklik yapan teklif ise TBMM Milli Eğitim Kültür Gençlik ve
Spor Komisyon’unda beklemektedir.
Laik Cumhuriyet ilkesinin türban vasıta kılınarak
değiştirilme çabasının ivme kazandığı bu dönemde, Başsavcılığımız, Anayasa
ve Yasalarda yer alan görev ve yetkiler çerçevesinde 17 Ocak 2008 günü bir
basın bildirisi yayınlamıştır. Bildiride; “…türban serbestliğinin laik üniter yapıya aykırı bir faaliyet
alanı yaratacağı, böyle bir serbestliğin dini ve bölücü örgütler tarafından
rahatlıkla kullanılacağı, eğitim kurumlarını gruplara ve kamplara ayıracağı
vurgulanmış, siyasi partilerin kutsal sayılan şeyleri istismar etmemesi
gerektiğine…” dikkat çekilmiş,
“…siyasi partilerin demokrasinin bir veya birçok kuralına uymayan veya
cumhuriyetin temel ilkelerinden olan laik ve üniter yapıyı, demokrasiyi yok
etmeyi amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri yasa dışı
yorumlarla tarif ederek oluşturulan siyasi projeleri öne süremeyecekleri,
bu nitelikteki beyan ve eylemlerin gerek iç hukuk gerekse de Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi korumasından yararlanamayacağı gözetilmelidir….”
denilerek, yapılacak Anayasa ve yasa değişikliklerinin Anayasanın laiklik
ilkesini zedeleyeceği vurgulanmıştır.
18.01.2008 tarihinde Danıştay Başkanlığı’nca da
türban yasağının kaldırılmasına ilişkin tartışmalarla ilgili olarak yapılan
açıklamada; “… ‘Yeni düzenlemeler
yapılırken Anayasa’nın temel ve değişmez ilkelerine ve yargı kararlarına
uygun davranılmamasının, Cumhuriyetin kazanımlarına aykırı olacağı’
belirtilerek, ‘söz konusu
girişimlerin eğitim kurumları ile sınırlı kalmayacağı ve sonuçta toplumsal
barışı da zedeleyeceği kaygı ile izlenmektedir…” denilmiş, (…)son günlerde yazılı ve görsel basında,
Anayasada yapılacak yeni düzenlemeler tartışılırken, yüksek öğretim kurumlarında
türban yasağının kaldırılmasına yönelik girişimler ve ortaya atılan
görüşler karşısında, anayasal bir kurum ve yüksek yargı organı olmanın
sorumluluğu ile” kamuoyuna bir açıklama yapılmasının zorunlu görüldüğü,
Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğu’ vurgulanarak,
bu dört nitelik, Cumhuriyetin değiştirilemeyecek,
değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek anayasal temel hükümleridir…”
denilmiştir.
Yargı Kurumlarının laik cumhuriyet ilkelerinin
zedelenmesine yönelik girişimlere gösterdiği bu tepkiye Yargıtay da
katılmış, Yargıtay Birinci Başkanvekili, 04.02.2008 günü düzenlenen bir
törende yaptığı konuşmada, “…Laiklik
ilkesinin doğrudan veya yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle
kabul edilemez olduğu..” gerçeğine vurgu yaparak yapılması düşünülen
Anayasa değişikliğinin laiklik ilkesine aykırı olacağını belirtmiştir.
Mevcut Anayasa, Devrim Kanunları ve yargı kararları
karşısında Cumhuriyetin laiklik ilkesinin değiştirilmesini ya da etkisiz
bırakılmasını sağlayacak hiçbir düzenlemenin hukuki koruma görmeyeceğine ve
yaptırımla karşılanacağına vurgu yapan bu açıklamalar karşısında; davalı
partinin Genel Başkanı ve bazı parti yetkilileri demokrasiyi çoğulcu değil,
çoğunlukçu algılarla anladıklarını ve uyguladıklarını gösteren sert
açıklamalarla laiklik karşıtı eylem ve söylemlerini sürdüreceklerine dair
kararlılıklarını sergilemişlerdir. Başbakan Erdoğan Partisinin Ümraniye
Kadın Kollarının 19.01.2008 tarihli kongresinde yaptığı konuşmada, “….Bizim önümüze ikide bir Anayasayı
çıkarmasınlar. En az onlar kadar anayasayı biz de biliriz.(..) Kimse
yasama, yürütme organının üstünde kendini göremez, bulamaz…” (Ek.49 )
diyerek, anayasal kurumların ve yargının uyarılarını, türban konusunda
ulusal ve uluslararası yargı kararlarını önemsemediğini açık bir mesaj
olarak kamuoyuna duyurmuştur.
Başbakan bu söylemiyle de yetinmeyerek partisinin
grup toplantısında yaptığı bir konuşmada, “…Biz şuna inanıyoruz; biz yola çıkarken daha önce de demokrasiye
inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla yola
çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız…” demiş, kefen veya idam
gömleğiyle özdeşleşen “beyaz çarşaf” betimlemesiyle devleti ve toplumu
dönüştürme kararlılığını ve bu uğurda neleri göze aldığını vurgulamış, ölüm
ve idam çağrıştırmalarıyla halkın bir kısmını laik devlet aleyhine
kışkırtıcı tavrını sürdürmüştür. (Ek.161)
Başbakan Erdoğan ve diğer partililerin laiklik
ilkesini savunanlara ve Yargının laiklik ilkesini koruyan kararlarına karşı
takındıkları bu sert üslup yeni değildir. Başbakan Recep Tayip Erdoğan
Anayasa Mahkemesinin Cumhurbaşkanı seçiminde toplantı yeter sayısının 367
olması gerektiği yönündeki kararını, “
Bu bitmedi, çok konuşulacak. Bu
yargı için bir talihsizliktir, yüz karasıdır.(…) Açık net ortada olduğu
halde zorlamayla, dayatmayla bu karar verilmiştir” (Ek.178)gibi sözlerle eleştirerek çoğulcu
demokrasinin güçler ayrılığı ilkesine dayandığı gerçeğini adeta reddederek
totaliter bir anlayışın savunuculuğunu yapmıştır. 22 nci dönem TBMM başkanı
ve halen davalı parti milletvekili olan Bülent Arınç, kurumların ve
toplumun türbana ilişkin tepkilerini alaycı bir dille eleştirerek, “…İnsanlar sokakta teneke çalmaya
başladı. Yüzde 47 oy almış bir parti, mütevazı olacağım diye, teneke çalıp
gürültü yapanların karşısında neredeyse mahcup durumda…” demiş,
türbanlı öğrencileri kastederek, “…Onlar bu kıyafetiyle giremezken, çok
sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula giriyorlar, hepiniz
biliyorsunuz…” (Ek.71) diyerek, adeta türban takmayan öğrencileri
ve kıyafetlerini aşağılayan bu sözleriyle sorunun önümüzdeki süreçte
alacağı boyutu ve türbansız öğrencilere ileride uygulanması muhtemel
baskıların ilk işaretlerini vermiştir.
Davalı parti 3 Kasım 2002 genel
seçimlerinde oyların % 34.28’ni alarak iktidar olduğu süreçte; türban, imam
hatip liseleri ile katsayı ve eğitimin dinselleştirilmesi konularında
toplumda mutabakatın sağlanması, kurumlarla mutabakatın sağlanması, TBMM’de
mutabakatın sağlanması gibi kavramlarla gündemi sürekli sıcak tutarak
anılan kavramları siyasete alet etmiş ve laik cumhuriyet ilkesini
zayıflatmıştır.
Davalı parti “mutabakat sürecinin!”
tamamlandığına kanaat getirmiş olmalıdır ki, nihai amaçlarına ulaşabilmek
için 22 Temmuz 2007 genel seçimlerin hemen akabinde hazırlattığı yeni bir
anayasa taslağını toplumun gündemine taşımış, gelen tepkilerin yoğunlaşması
ve yeni bir anayasa yürürlüğe sokmanın alacağı süreç düşünülerek,
çalışmaların bitmesi beklenilmeden mevcut Anayasanın 10. ve 42 nci
maddelerinde değişiklik yapmak suretiyle türbanın yüksek öğretim
kurumlarına girmesinin yolunu açmaya çalışmış, bu suretle laik devlet
ilkesinin eğitim kurumlarından başlayarak tasfiyesi sürecini
hızlandırmıştır.
Davalı parti dini esaslara dayalı bir
devlet sistemine giden yolda toplumu dönüştürmenin en önemli adımlarından
birisinin milli eğitim politikalarının dinselleştirilmesi olduğunun bilinciyle
eğitimin milli olmaktan çıkarılması, Cumhuriyet devrimlerinin kötülenmesi,
küçümsenmesi, İslam’a karşı yapılmış gibi gösterilmesi, Cumhuriyete ve
laikliğe karşı olan bir nesil yetiştirilmesi, laikliğin dinsizlikle eş
anlamlı olduğu şeklinde zihinlerde yanlış bir algı yaratılması konularında
ısrarlı bir gayret içinde bulunmuştur.
Bu gayretin bir sonucu olarak;
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasına
göre Türk Milli Eğitiminin amacı; Türk Milletinin bütün bireylerinin,
Atatürk ilke ve devrimlerinin, Anayasada ifade edilen Atatürk
milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, insani, manevi ve kültürel
değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren (…), insan haklarına ve
Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve
sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını
bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.
Oysa Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetleri bu temel ilkelerle çatışan
icraatlarda bulunmuşlardır.
Bu bağlamda; öncelikle sadece din görevlisi
yetiştirmek üzere açılmış bulunan imam hatip lisesi mezunlarına
üniversiteye girişte uygulanan katsayıyı ortadan kaldırmak amacıyla Yüksek
Öğretim Kanununda değişiklik yapılmış, ancak yasa Cumhurbaşkanı tarafından
veto edilmiştir. Veto gerekçesinde; “…Yasanın imam hatip liselerini
özendirdiği, bu okullarla genel liselerin eşit statüye getirilmesinin
Anayasanın Atatürk ilke ve devrimlerini temel alan ruhuyla bağdaşmadığı (…)
Anayasanın 42. maddesinde eğitim ve öğretimin Atatürk ilke ve devrimleri
doğrultusunda yapılacağının öngörüldüğü, laiklik nedeniyle kutsal din
duygularının devlet işleri ve politikaya karıştırılamayacağı, laikliğin
Türkiye Cumhuriyetini oluşturan değerlerin temel taşı olduğu (…) laikliğin
Türkiye Cumhuriyetinde ümmetten ulusa geçmenin itici gücü olduğu (…) bir
yanda akla ve bilime diğer yanda dinsel öğretiye dayalı öğretinin toplumda
ikiliye yol açacağı kaos ve kargaşa yaratacağı Tevhid-i Tedrisat Kanununun
toplumu batıl inançlardan kurtaracak din adamları yetiştirmeyi amaçladığı,
bu amacın imam hatip liselerinin yalnızca din adamı yetiştirilmesi için
erkek öğrencilerin öğrenim görmeleri ve bunların orta öğretim sonrasında
kendi alanlarında Yükseköğrenim görmelerinin amaçlandığı (…) başlangıçtaki
amaçlardan sapıldığı, imam hatip liselerinin genel liselere alternatif
öğretim kurumları konumuna getirildiği, ikili öğretim sistemi getirilerek
laikliğe aykırı uygulamalar yapıldığı…” vurgulanmıştır. (Ek.82)
Yine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından
hazırlanan 14.12.2005 gün ve 26023 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren “Milli Eğitim
Bakanlığı Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği”nin amaçlarının açıklandığı
5/a maddesinde; “İlköğrenimini
tamamlayan, ancak orta öğretime devam edemeyenler ile orta öğretimden
ayrılan, mezun olan ve yüksek öğretimden ayrılan veya mezun olanlara farklı
alanlarda öğrenim görme fırsatı vererek eğitim-öğretim imkanı sağlamak”,
Diploma başlıklı 35. maddesinde; “Lise’den
mezun olanlara, bitirdikleri program türüne göre diploma verilir.”
Kılık ve kıyafet başlıklı 45. maddesinde “Sınavlarda kılık-kıyafetin, öğrencinin rahatlıkla tanınmasını
sağlayacak şekilde sade ve temiz olması esastır.” hükümleri getirilmiş,
böylece açık öğretim kural, örgün öğretim ise istisna haline getirilerek, meslek
lisesi mezunlarının (imam-hatip lisesi) çift diploma edinmeleri suretiyle
üniversiteye girişte 1999 yılından bu yana meslek liseleri ve düz lise
mezunları arasında uygulanan katsayı uygulamasının bertaraf edilmesi imkanı
sağlanmış, ayrıca öğrencilerin türbanlı, sakallı olarak derslere devam
etmeleri olanağı tanınmıştır.
Bahsedilen Yönetmeliğin bazı maddelerinin
iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan davalar sonunda
Danıştay 8’nci Dairesi, Yönetmeliğin başta 5’nci madde olmak üzere, 22, 45,
46/1, 35/d, ve 41’nci maddelerinin iptaline karar vermiştir. (Ek.158)
Böylece; Eğitim sistemine dahil olup,
yönlendirme suretiyle kademelerden geçerek bu haklardan yararlanmış bireylerin
yeniden yararlandırılması, öncelikli olarak yararlanma hakkına sahip olan
bireyler açısından eşitsizlik yaratılmasına sebep olacak olan, meslek
lisesi (imam-hatip lisesi) öğrencilerine çifte diploma şansı veren
Yönetmeliğin 5’nci maddesi ile sınavlarda kılık kıyafetin öğrencinin
rahatlıkla tanınmasını sağlayacak şekilde sade ve temiz olmasını yeterli
sayan 45’nci maddesi iptal edilmiştir.
Ancak yargı kararına rağmen, Milli Eğitim
Bakanlığı, Danıştay 8’nci Dairesinin 7.2.2006 tarihinde verdiği Yönetmeliğin
dava konusu edilen maddelerinin yürürlüğünün durdurulması kararını etkisiz
kılmak amacıyla 1.3.2006 tarihinde, Yönetmeliğin yayımlanmasından sonra
açık öğretim liselerine kayıt yaptıranların kazanılmış haklarının korunacağını
duyurmuş, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’nın bu idari işlemin de hukuka
aykırı bulunduğu gerekçesiyle yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle
açtığı davada Danıştay 8’nci Dairesi’nin 7.6.2006 gün ve 2006/2349 Esas,
2006/1249 Karar sayılı hükmü ile 1.3.2006 tarihli işlemin de yürütmesini
durdurmuştur. (Ek.158)
Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetleri
Cumhuriyetin laiklik ilkesine, Eğitim Birliği Yasasına, Milli Eğitim Temel
Kanunundaki amaç ve ilkelere aykırı olarak eğitimin dinselleştirilmesi
çalışmalarını geçtiğimiz 5 yılı aşan iktidarları süresince ısrarla
sürdürmüşler, İlköğretim çağındaki çocukların Kuran kurslarına devamına
olanak sağlayan bazı düzenlemelerin yasalaşması için çaba sarf etmişlerdir.
Kanuna
aykırı eğitim kurumu açanlara, bunları çalıştıranlara ve bu kurumlarda öğretmenlik yapanlara 6 aydan 3 yıla kadar
hapis cezası ile bu kurumların kapatılmasını öngören 01.06.2005 tarihinde
yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk
Ceza Kanununun 263 ncü
maddesinin (29.06.2005 tarihinde
değiştirilmiştir), kanuna aykırı eğitim kurumlarının kapatılması
yaptırımının kaldırılması, hapis cezasının alt ve üst sınırlarının
indirilmesi, sadece adli para cezası
verilmesi olanağının getirilmesi, izinsiz açılan eğitim kurumlarında
çalışan öğretmenlerin eylemlerinin suç olmaktan çıkarılması suretiyle
değiştirilmesi sürecinde Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN; ‘‘Bu milletin yüzde 99’u Müslümandır,
kendi kitabını, Kuran’ını rahatça öğrenmelidir. Kaçak Kuran kursu ifadesi
çok çirkindir. Kuran’ı öğrenmeye kimse suç ifadesini kullanamaz’’ (Ek.130)
biçimindeki sözleriyle, devletin Öğretim Birliği içinde
verdiği laik eğitim sistemine karşı seçenek olarak açılan, yasaya aykırı
eğitim kurumlarını korumuş, bir biçimde eğitim sisteminde Öğretim
Birliği’nin bozulması, eğitimin dinselleştirilmesi çabalarını
desteklediğini ifade etmiş, yasaya karşı çıkanları ise Kuran ve din öğretimine
karşı oldukları izlenimini yaratmaya çalışmış, bir devrim yasasını
etkisizleştirirken yine dini istismardan kaçınmamıştır.
Yukarıda bahsedilen somut olaylardan ve
iddianame eki belgelerden de (Klasör 12-13) anlaşılacağı üzere; ilk ve orta
öğretim ders kitaplarında, yardımcı kaynaklarda Milli Eğitim Temel
Yasasının hedeflerinden sapılmış; tarih, sosyal bilgiler, din kültürü ve
ahlak bilgisi gibi kitaplarda Cumhuriyet devrimleri görmezden gelinmiş,
kitaplarda bir din kültüründen çok, İslam’ın dinsel öğretisine ve
hurafelere yer verilmiş, Atatürk sıradan bir devlet adamı gibi tanıtılmış,
bazı ders kitaplarında ve sınavlarda sorulan sorularda Atatürk hakkında
küçümseyici ve aşağılayıcı ifadeler kullanılmıştır.
Milli eğitimdeki bu dinselleştirme
sürecinden Dünya Klasikleri bile nasibini almış, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından
okullara tavsiye edilen bazı yayınevlerinin çevirilerinde orijinal metinler
değiştirilerek roman ve hikaye kahramanları bile İslami söylemlerle
konuşturulmuşlardır.
İlköğretim çağındaki çocuklara Milli Eğitim
Temel Kanununa aykırı olarak ve dinsel etkinlik adı altında cami ve
mezarlıklara götürülmek suretiyle uygulamalı din dersleri verilmiş, gelen
tepkiler üzerine buna ilişkin mevzuat geri çekilmiştir. (Klasör 12-13)
Milli eğitimdeki dinselleştirme süreci bir
çok okulun internet sitelerine ve hatta ilan panolarına kadar yansımış,
davalı partinin Milli Eğitim Temel Yasasına aykırı tutum ve söyleminden güç
alan yönetici ve öğretmenler kurumlarının internet sitelerinde şeriat
propagandası yapan özel kuruluşların ve yayınevlerinin internet sitelerine
link (bağlantı) vermişlerdir. (Klasör 12-13)
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarları
zamanında devleti dinsel, teokratik bir yapıya dönüştürme kararlılığının
bir sonucu olarak Devlet Planlama Teşkilatı’nda oluşturulan bir özel
ihtisas komisyonunda bir şeriat uygulaması olan zekât sisteminin kurumsallaştırılması önerisinde
bulunulabilmiştir. (Ek.155)
Parti toplantılarında haremlik-selamlık
uygulamasından, tarikat şeyhlerinin cenazelerine topluca katılmak, köktendinici
derneklerin konferans, panel adı altında düzenledikleri toplantılarda
topluca görünmek, bayan eli sıkmamak, belediye başkanı sıfatıyla Ramazan
ayında cami cami dolaşarak imamlık yapmak, bu suretle kutsal dinimizi
istismar etmek, davalı partinin gündelik icraatları arasına girmiştir.
Başbakandan belediye başkanına kadar her kademedeki Adalet ve Kalkınma
Partilinin istismar yarışından cesaret alan kamu görevlileri de, “çeşme
açılışlarından, orman yangınlarına” kadar her konuda dinsel motiflerle
süslü demeçler verip genelgeler yayınlamışlar, uluslararası
havaalanlarımızın apronlarında kurban kesmişler, tarikat toplantılarına
sponsorluk yapmışlardır. (Klasör 14–17)
Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, örnekleri
yukarıda gösterilen birçok konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
“Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2. maddesinde ve başlangıç kısmında yer
almamasına rağmen İslamiyet’i “Türk
milletinin birleştirici bir unsuru, çimentosu” olarak tanımlamış, laik
cumhuriyetin tüm inançlara eşit mesafede olması zorunluluğunu göz ardı
ederek sık sık Türk Halkının yüzde 99’unun Müslüman olduğuna vurgu yapmış,
bu suretle İslamiyet’in toplum yaşamında temel belirleyici olduğu imaj ve
algısını öne çıkarmaya çalışmıştır. (Ek.8)
Davalı Partinin devleti ve toplumu
teokratik bir yapıya dönüştürmek konusundaki kararlılığının bir işareti de,
bazı yasadışı irticai yapılar ve cemaatler karşısında aldığı içselleştirici
tavırdır. Her ne kadar AKP Genel Başkanı ve parti ileri gelenleri her
fırsatta, “ değiştiklerini, Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını” ifade
etseler de, laiklik ilkesine aykırı olarak ve uluslararası bazı ilişkileri
bile bozmak pahasına bu tür irticai örgüt ve cemaatleri desteklemekten geri
durmamışlardır. “Cemaat” kavramının mevzuatımızda Lozan Anlaşması paralelinde,
Türk Vatandaşı bazı gayrimüslim toplulukları ifade için kullanıldığı ve bu
Anlaşmaya hakim olan ilkeler ve Devrim Yasaları dikkate alındığında “Türk
Vatandaşı ve Müslüman olan “ kişiler için cemaat tanımlamasının
kullanılmasının hukuken mümkün olmamasına karşılık “demokratik yollardan
devlet kademelerinde kadrolaşarak, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan
kaldırıp Şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı ve bunu takiben Dünya
İslam birliğini gerçekleştirmeyi hedeflediği” iddiasıyla hakkında dava
açılıp yurt dışına kaçan Fetullah GÜLEN isimli tarikat liderinin yurt
dışında kurduğu ve faaliyetleri nedeni ile bulundukları ülke devletleri
tarafından Türkiye’nin uyarılmasına neden olan okullar bir ticari şirket
olarak değerlendirilip temas ve işbirliği yapılması, Dışişleri Bakanlığının
bir genelgesi ile Büyükelçiliklerimizden istenebilmiştir! (Ek.72)
Dışişleri Bakanlığı tarafından
Büyükelçiliklere gönderilen bir genelge ile, Almanya ile imzalanan
“Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda” köktendinci terör örgütü olarak söz
edilen, şer’i esaslara dayalı devlet düzeni kurmayı amaçladığı belirtilen
(Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1999/37 sayılı Dava dosyası.
Klasör no:17) Avrupa Milli Görüş Teşkilatının yurtdışındaki
vatandaşlarımızın sorunları ve milli konularda dış temsilciliklerimizce
gerçekleştirilen faaliyetlere katkıda bulundukları belirtilerek, bu örgütle
temas ve işbirliği kurulması istenmiştir. (Ek.72)
Davalı Partinin Genel Başkanı, yöneticileri
ve milletvekilleri türban, eğitim, özelleştirme, kadrolaşma gibi konularda
çoğulcu demokrasiyi ve onun gereği olan güçler ayrılığı prensibini, hukukun
üstünlüğünü ve yargı kararlarını hedeflerine ulaşmada bir engel olarak
görmüşler, yargı kararlarına yönelik söylemlerini eleştiriden öte, bir
saldırı noktasına taşımışlardır. TBMM Başkanı Bülent Arınç, 01.05.2005
tarihinde konuk olduğu CNN Türk’te yayımlanan “Ankara Kulisi” programında gazetecilerin sorularına; “…Bu Anayasa Mahkemesi’ni Meclis’te
yapacağım bir Anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim.
Avrupa ülkelerinin hiçbirinde Anayasa Mahkemesi’ne benzer bir kurum yok.
(...) Bugün üye sayısını, görev sahasını değiştirebilirim. Yüce Divan
yetkisini alabilirim. Her kanunun Anayasa Mahkemesi’ne gitmesini
engelleyebilirim. Her şeyi yapabilirim. Ben Meclisim…” (Ek.58) diyerek çoğulcu demokrasi ve gereği
olan hukukun üstünlüğünden uzaklaşması örneklerinden birisini daha
sergilemiştir.
Danıştay 2 nci
Dairesinin türban konusuna ilişkin 26.10.2005 günlü, 2004/4051 E, 2005/3366
K. sayılı kararıyla ilgili olarak; Partisinin Mersin Merkez İlçe Kongresinde konuşan Başbakan ve AKP
Genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan; “…Bu
kararı hukuk ilkeleri içerisinde tanımlayamıyorum. Tarif edemiyorum. Bu
anlayış, hiçbir hukuk anlayışı içerisinde tanımlanamaz.(…) Türkiye’de kendilerine göre alanlar
belirlemek suretiyle vatandaşımızın din ve vicdan özgürlüğünü kimsenin
kısıtlamaya hakkı yoktur. Bu böyle biline. (…)doğrusu kınıyorum. Bunu
hiçbir yere sığdıramıyorum. (…) “Bunlar
bu gidişle evin içine de karışacaklar. Şöyle şöyle davranacaksınız
diyecekler. Kusura bakmayın. Türkiye yolgeçen hanı değil. Herkes yerini
belirlemek zorunda. (…) Birileri
nemalanmasın diye sabrediyoruz. Ancak hukuk adına yargı makamını işgal
edenler, bu ülkede böyle bir zemini hazırlama gayreti içine girmesinler.
(…) Böyle bir kaba gürültüye de
pabuç bırakma niyetinde de değiliz.
Biz fani olduğumuzu aklından çıkarmayan bir anlayışın mensuplarıyız.
Kalıcı değiliz. Bugün varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş sada... Ölümün nerede ne zaman geleceği
belli mi..”, (Ek.42) aynı partiden Çorum Milletvekili Muzaffer Külcü; “Bu
çok önceden planlanmış, tek tip toplum oluşturma projesinin bir
tezahürüdür” …”Bu karar tek kelime ile ‘ayıp’ olarak
özetlenebilir” …”Zaten Danıştay,
kendi kafasında kurguladığı bazı gerekçeler üzerinden karar
alıyor.”,(Ek.122.) Sivas Milletvekili Selami Uzun “ancak
dehşet denebilir”, (Ek.122) Adalet ve Kalkınma
Partisi Kilis Milletvekili Hasan
Kara’da “Böyle bir karar
toplumda infiale neden olur ve vatandaşlarımız üzerinde sıkıntıya yol açar.
Peygamberimize yapılan hakaret tüm
dünya Müslümanlarında tepki oluştururken kendi içimizde birlik olamamak çok
acı” (Ek.122) şeklindeki sözleriyle tepkilerini göstermişlerdir.
Başbakan ve milletvekillerinin beyanlarının
ertesinde bir gazetede Danıştay Kararını veren Daire üyelerinin resimlerinin
yayınlanmasından kısa bir süre sonra da, 17 Mayıs 2006 günü “Alparslan
Arslan” adındaki bir köktendinci Danıştay’ın 2 nci Dairesine müzakere
sırasında silahlı saldırıda bulunmuş, Üye M. Yücel Özbilgin’i öldürmüş,
diğer yargıçları da ağır yaralamıştır. Olayın sanıklarının yargılanıp
kararın verildiği 13.02.2008 tarihli karar duruşmasında sanıklardan
Alparslan Arslan’a son sözü sorulduğunda, “Genel Kurmay şeriatın önüne geçmeye çalışmasın, Abdullah Gül’den,
Başbakan Erdoğan’dan ve imanlı kişilerden Türkiye’de şeriatı ilan
etmelerini istiyorum, yoksa kan dökülür.” Diğer sanık Osman Yıldırım’da
Atatürk’ü kastederek, “O İngiliz
piçinin kurduğu cumhuriyeti başınıza yıkacağız, benim yegane görevim
cumhuriyeti yıkıp 2 nci Osmanlı Devletini kurmak.” ve bunun gibi sözler
ve hakaretlerde bulunmuşlardır.
Sanıkların son duruşmadaki bu sözleri bile
eylemi hangi saiklerle yaptıklarını, laikliği savunanları ve laik Cumhuriyeti
bekleyen tehlikeleri göstermeye yeterlidir. (Ek.176)
Davalı partinin yöneticileri yargı
kararlarına yönelik eleştirilerinde dinsel argümanları da referans almaktan
kaçınmamışlardır. Nitekim Genel Başkan Recep Tayyip ERDOĞAN İHAM’ın Leyla
ŞAHİN/Türkiye davasında türbana ilişkin verilen kararı eleştirirken
mahkemenin karar vermeden önce konuyu din ulemasına sorması, görüş alması
gerektiğini iddia ederek, “Söz
söyleme hakkı din ulemasınındır” (Ek 37) demiş, benzer bir konuda
davalı partinin milletvekili Mehmet ÇİÇEK’ de “Hakimler Diyanetten görüş alacak” (Ek.101)diyerek laik hukuku
dönüştürmek konusundaki niyetlerini açığa vurmuşlardır.
2007 yılında 11’nci Cumhurbaşkanlığı seçimi
arifesindeki tartışmalarda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent
ARINÇ 8’nci Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’a gönderme yaparak, onun gibi “
Sivil, dindar ve demokrat bir cumhurbaşkanı’”(EK.68) seçeceklerini ifade etmiş,
cumhurbaşkanın seçilme nitelikleri arasına Anayasada sayılmayan “dindar”
niteliğini de ekleyerek TBMM Başkanı sıfatıyla bile din istismarı yapmaktan
ve laik devlet ilkesine aykırı hareket etmekten çekinmemiştir. Oysa böyle
bir hüküm ancak şeriatla yönetilen bir ülkenin Anayasasında yer alabilir.
(Şeriat rejimiyle yönetilen İran İslam Cumhuriyeti Anayasasının 115 nci
maddesi aynen şöyledir: “Cumhurbaşkanı
aşağıdaki şartları haiz, dini ve siyasi şahsiyetler arasından seçilmelidir.
İran asıllı, İran vatandaşı, tedbirli ve idareci, iyi geçmişli, güvenilir
ve takva sahibi olmak, İslam Cumhuriyeti’nin ve ülkenin resmi dininin
ilkelerine inançlı olmak.) (Ek.68) Dindar Cumhurbaşkanı söylemi 22
Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde davalı partililerce yoğun
bir biçimde kullanılmış, “Abdullah Gül’ün eşinin türbanlı olması nedeniyle
seçilemediği” propagandası adeta bu seçimin temel malzemesi yapılmıştır.
Davalı Partinin söylemleri incelendiğinde
Cumhuriyet devrimlerinin ve özellikle laiklik uygulamalarının “İnananlar
için bir zulüm” olduğu iddiası sürekli vurgulanarak toplumda
Cumhuriyete ve devrimlerine karşı bir inancın oluşturulmasının amaçlandığı
görülmüştür. Oysa Cumhuriyet tarihi de, insanlık tarihi de, zulmedilenlerin
köktendinciler değil, farklı bir şeye inandığı, inancının gereğini yerine
getirmediği ya da inanmadığı, laik hukuka göre karar verdiği, laikliği
savunduğu için yakılanların, öldürülenlerin, laikler olduğuna tanıklık
etmiştir. İnsanlığın aydınlanma mücadelesi aklın ve bilimin ışığına değil,
taassup ve dogmatizmin zulmüne karşı verilmiş, Batıda yüzlerce yıl süren bu
mücadeleyi Türk Milleti Atatürk’ün önderliğinde çeyrek yüzyıldan az bir
zamana sığdırma başarısını göstermiştir. Ancak, Cumhuriyete ve onun
aydınlanma felsefesine karşı olanlar, uluslararası dengelerdeki değişim ve
küreselleşmenin yarattığı tek kutupluluğun yönlendirmesiyle Laik
Cumhuriyete karşı bir rövanş arayışına girişmişlerdir. Yakın tarihimiz, bu
arayışın ürünü irticai kalkışmalarla doludur. Ancak bugünkü Laik Cumhuriyet
karşıtları geçmişte hiç olmadığı kadar ve üstelik bu kez uluslararası
desteği de arkalarına alarak, karşı devrim fırsatını ellerine geçirmişlerdir.
AKP milletvekili Abdullah Çalışkan’ın yukarıda yer verilen bir konuşmasında
açıkça ifade ettiği “yeşil devrim”, (Ek.113) laik Cumhuriyete yönelik bir
karşı devrimin adıdır. Laik Cumhuriyet hiç olmadığı kadar tehlikededir.
Çünkü karşı devrimci unsurlar bugün marjinal unsurlar değil, iktidardırlar.
Davalı partinin devleti ve toplumu İslami
bir yapıya dönüştürmedeki hedeflerinden biri olan, siyasi simge sayılan
başörtüsünün önce toplumun geleceği olan gençlerimizin yetiştirildiği
yükseköğretim kurumlarında serbest bırakmaktaki amacı kamusal alanlara da
yansımasını sağlamaktır. Türbana serbesti sağlayan Anayasa ve yasa
değişikliği henüz partiler arası müzakere aşamasında iken partili
milletvekilleri, belediye başkanları, kurucuları, demeç ve söylemlerinde
türbanı tüm kamusal alana yayacaklarını açıkça duyurmuşlar, Partinin bağlı
kuruluşları gibi faaliyet gösteren bazı sivil toplum kuruluşları siyasal
İslam’ın tüm kamusal alana yayılmasının temel hedefleri olduğunu ve bu
yolda mücadele vereceklerini açık açık ilan etmişlerdir. (30-31 Ocak ve 1-2
Şubat tarihli Gazeteler)
Davalı parti, iktidar olmanın getirdiği güç
ve olanaklarla devleti İslami bir yapıya dönüştürmeye çalışırken bürokrasi kadrolarının
da siyasal İslamcılardan oluşturulmasına özel bir önem vermiş, İslami
kimlikleriyle öne çıkanları atamada özel bir gayret göstermiştir. Bu
kadrolaşma gayretlerinden Sayıştay gibi bir yüksek kurum bile nasibini
almış, boş bulunan üyeliklere, adayları partiye yeterince yakın
bulmadıklarından, 2 yılı aşan bir süre seçim yapılamamıştır. Yüksek Öğretim
Kurulu Başkanı atandığı gün mahkeme kararlarına uymayacağını açıklamış, bir
bilim adamı kimliği ve bağımsızlığıyla değil, belirlenmiş bir düşünce yönünde
çalıştığı gerçeği, kendisi ile TBMM Başkanı ve Maliye Bakanı ile bir
bürokratı arasında geçen ve basına yansıyan diyaloglardan anlaşılmıştır.
Devletin en önemli kadrolarını birçoğu
tarikatçı faaliyetleri ve kimlikleriyle bilinen yöneticilere teslim etmiştir.
Geçmişte ‘laiklik ilkesinin yerini İslam’la bütünleşme modeline
bırakmasının gerekli olduğu’ yönünde makaleler yazan ve bugün de bu
görüşlerinin arkasında olduğunu ifade etmekten çekinmeyen kişinin
Başbakanlık Müsteşarlığına, bir tarikata aidiyeti fotoğraflarla kanıtlanan
kişiyi de tarikat ve cemaatlerin Laik Cumhuriyet aleyhine faaliyetlerini
takip etmekle görevli İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığına atanmasında bir
beis görülmemiştir. Devlet kadrolarının islami bir yapıya dönüştürülmesi
süreci bununla da sınırlı kalmamış, Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda
görev yapan çok sayıda memur, hastane yöneticiliğinden belediyelerde daire
başkanlığına, ortaöğretim kurumlarında din ve ahlak bilgisi öğretmenliğine
kadar birçok alanda görevlendirilmişlerdir. (Klasör 11)
Kamuda kadroların İslami bir yapıya
dönüştürülmesi sürecinde yukarıda örneği görüldüğü üzere, bir Adalet ve
Kalkınma Partili belediye (Eyüp Belediyesi), açtığı zabıta memurluğu
sınavında, öğrenim durumu olarak yalnızca ‘imam hatip lisesi mezunu’ olma
koşulu getirebilmiştir. (Ek.136)
Davalı Parti iktidarı döneminde siyasal
İslamcı kimlikleriyle bilinen kişilere Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda
(TRT) program yaptırılmış, çerçevesi yasa ile çizilmiş yayın ilkelerine ve
laiklik ilkesine açıkça aykırı yayınlar TRT ekranlarına taşınmıştır.
Şüphesiz bunlardan en çarpıcı olanı “Düşünce İklimi” isimli programı sunan
Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin gazeteci Hayrettin KARAMAN ile yaptığı
mülakatta görülmüştür. 20 Ekim 2005 tarihinde yayınlanan ve 27 Ekim 2005
tarihinde tekrarlanan programda Şeriata göre miras paylaşım kuralları
savunulmuş, Hayrettin KARAMAN mevcut laik düzeni kastederek”…Böyle bir düzenin içinde Müslüman olarak
yaşamak zorunda kalırsanız. O zaman işte siz Kuran-ı Kerim’in miras
ahkâmını değiştiremezsiniz. Böyle bir hakkınız yok..” diyerek, laik
devrimin en önemli belgelerinden olan Medeni Kanunu ve laik düzeni şer’i
bir bakış açısıyla eleştirmiş ve bu yayınlar Anayasanın ve Devrim
Yasalarının öngördüğü laik devlet ilkeleri çerçevesinde yapmak zorunda olan
devlet kurumu TRT’de gerçekleşmiştir. (Ek.177)
Toplumu ve devleti İslami bir yapıya
dönüştürmek noktasında gerekli gördükleri her alana müdahale eden davalı
parti, her konuda olduğu gibi yine dini referansları esas alarak, gençleri
alkol ve uyuşturucu maddelerden koruma bahanesiyle, fakat aslında şeriatın
alkollü içki yasağı esas alınarak, alkollü içki satılması ve tüketilmesine
ilişkin mevzuatta da hukuka aykırı kısıtlamalara gitmiştir. 7.12.2004 günü
yürürlüğe giren 5272 sayılı Belediye Kanununun 15. maddesinin 1. fıkrası “gayrisıhhî müesseseler ile umuma açık
istirahat ve eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve denetlemek” görevini
belediyelere, belediye sınırları dışında ise 5320 sayıl İl Özel İdaresi
Kanununun 7. maddesi mucibince “İl
Özel İdaresi”ne vermiştir. Yapılan bu düzenleme ve çıkarılan
yönetmeliğe aykırı genelge ile Belediyeler “ruhsat iptali, yeni ruhsat verilmemesi, eğlence vergisi ve hafta
tatili ruhsat harcı artırımına gidilmesi, içkili yerlerin kent dışındaki
alanlarda toplanmalarına zorlanmaları” uygulamaları başlatmış, başta
Ankara olmak üzere tüm AKP’li belediyeler içki içilmesi ve satılmasını
adeta genel bir yasaklama uygulamasına dönüştürmüşlerdir. (Ek.153)
Davalı parti hükümetlerinin laik devleti
dönüştürme çabalarından cesaret alan partili belediye başkanları yukarıda
belirtilen örneklerinden de anlaşılacağı üzere, belediyecilik hizmetleri
kapsamında bulunmamakla birlikte dini içerikli ve birçoğu din dışı
hurafelerle donatılmış kitapların basım ve dağıtımını yapmışlar, bu tür
bilim dışı yayınlar özellikle İlköğretim çağındaki çocuklara belediyelerce
bedava dağıtılmış, kadını küçümseyen, onu erkeğin yanında daha aşağı bir
yaratık olarak tanımlayan sözde evlilik kılavuzları yeni evli çiftlere
hediye olarak verilmiş, bazı belediye başkanları din istismarını çocuklara
kadar indirerek, Kur’an kursu öğrencilerine bisiklet, bilgisayar, top gibi
hediyeler dağıtmışlar, çocuklara hitaben yaptıkları konuşmalarda
yaşıtlarının Kur’an öğrenmek yerine,
yazlıkta, denizde tatil yapmalarını eleştirmişlerdir. Bu suretle kutsal
dinimizi siyasete alet ederek istismara yönelmişlerdir. (Klasör 16)
Davalı partinin iktidarda olduğu yaklaşık
beş buçuk yıllık süreçte Türkiye’nin uluslararası camiadaki laik ülke imajı
da erozyona uğramış, Dünya ülkeleri, özellikle AB ülkeleri nezdinde Türkiye
bir “ılımlı İslam Cumhuriyeti” modelinde algılanmıştır. Özellikle Amerika
Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerde ise bu bakış açısı resmi
söylemlere de yansımış, başta eski ABD Dışişleri Bakanı (Colin L. Powell)
olmak üzere birçok ABD yetkilisi Türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir
hukuk devleti olduğu gerçeğini görmezden gelerek ülkemizi bir ‘Ilımlı İslam
Cumhuriyeti’ olarak tanımlamışlar, bu söylemlerindeki cüretkarlığı “bir ABD
projesi olan ve kapsamındaki ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi
amaç edinen “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu her fırsatta
tekrarlayan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın
söyleminden ve davalı parti iktidarlarının dini istismara dayalı
icraatlarından, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya
karıştırmalarından devleti dini esaslara göre şekillendirme amaç ve
faaliyetlerinden” aldıkları gözlenmiştir.
Yukarıda irdelenen tüm bu eylemler, davalı
siyasi parti tarafından algılanan ve savunulan İslami toplum modelinin açık
bir resmidir.
Diğer yandan davalı parti iktidarı zamanında,
iktidarın tutum ve davranışından güç alarak gerek kamuda, gerekse diğer
alanlarda meydana gelen, dinsel içerikli ve dini istismarı esas alan, laik
devlet ilkesine aykırı eylem ve söylemlere ilişkin belgeler de 14 -17
sayılı klasörlerdedir.
Sonuç
olarak ve yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı üzere:
Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara
gelişinin henüz birinci yılından itibaren çerçevesi Anayasa ve Yüksek
Mahkeme kararlarıyla belirlenmiş laiklik ilkesinin Anayasadaki tanımının
yeterli olmadığı söylemiyle tartışmaya açarak aşındırmaya çalışılması,
Laik devletin bütün inançlara eşit mesafede
olması, ancak dünyevi ilişkilere ilişkin konularda devletin akıl ve bilimin
ışığında ve dinden bağımsız olarak düzenleme yapma yetkisini görmezden
gelerek “ulemaya danışma (…) af yetkisi maktulün mirasçılarına aittir” gibi
söylemlerle dini hükümleri referans gösterme çabaları,
Din ve vicdan özgürlüğünü sınırsız ve
kısıtlanamaz bir hak gibi topluma benimsetilmesi ve benimsetilen bu inanç
üzerinden türbanın üniversitelerde serbest bırakılması ve bu serbestinin
giderek tüm kamusal alana yaygınlaştırılması için partili
milletvekillerinden, belediye başkanlarına kadar ortak bir söylem kullanılmaya
başlanılması,
İmam hatip lisesi mezunlarına üniversiteye
girişte uygulanan katsayı sistemi bir hak ihlali algısıyla sürekli eleştirilerek
Tehvid-i Tedrisat Yasasına ve eşitlik ilkesine aykırı olarak Cumhuriyet
öncesi gibi ikili bir öğretimin özendirilmesi ve bu okulları meslek okulu
hüviyetinden çıkararak orta öğretimin asıl unsurları haline getirecek
sosyal ve mali desteklerin sağlanması,
Eğitimin müfredat da dahil olmak üzere
Milli Eğitim Temel Kanununa aykırı olarak dinselleştirilmesi,
12 yaşın altındaki çocukların Kuran
kurslarına devamını engelleyen düzenlemelerin kaldırılmasına yönelik söylem
ve çabaları,
Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir
yapının oluşturulması, özellikle üst düzey atamalarda liyakat ve kariyer
yerine dini inanç ve aidiyetin ölçüt olarak öne çıkarılması,
Halk sağlığı ve gençliğin korunması bahane
edilerek, adeta şer’i nizam uygulanırcasına alkollü içki satış ve tüketim
alanlarının daraltılması ve giderek yasaklanması,
Yurt içi ve yurt dışı her türlü resmi
toplantı ve törenlerde laik bir Cumhuriyetin yöneticileri oldukları hiçe
sayılarak, dinsel kimlik ve aidiyetlere vurgu yapılması, tanıtımlarda dini
motiflerin öne çıkarılması,
Dini bayram ve günlerin ulusal bayramları
gölgeleyecek bir tanıtım ve gösteriş içinde kutlanması, her türlü siyasi
faaliyette din ve dince kutsal sayılan şeylerin tüm parti kademelerince
istismar edilmesi,
Çoğulcu demokrasinin kuvvetler ayrılığı ve
hukukun üstünlüğü prensibine dayandığı ilkesini gözardı ederek ve
parlamento çoğunluğunu kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez laiklik ilkesinin
ortadan kaldırılmaya kalkışılması,
Bu eylemlerin davalı partinin genel başkanı, genel
başkan yardımcıları, milletvekilleri ile teşkilatlarında ve ayrıca yerel
yönetimlerde görev alan partililerin kararlı, ısrarlı ve süreklilik
gösteren beyan ve fiilleri ile işlenmesi,
Davalı partinin, temel hak ve özgürlüklerin geçerli
olduğu laik ve demokratik bir hukuk devletini değil, din kurallarının geçerli
olduğu, referanslarını dinden alan bir toplumsal modeli gerçekleştirmeyi
amaçladığını, bu tür eylemlerin partinin genel başkanından başlayarak her
kademesince kararlılık ve yoğunlukla
işlenmesi suretiyle laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini
ortaya koymaktadır.
Davalı siyasi partinin yukarıda belirtilen
beyan ve eylemlerinin bir kısmı dahi laikliğe aykırı fiillerin odağı haline
geldiğini göstermeye yeterli bulunmaktadır.
Kuşkusuz açıkça dini kuralların egemen
kılınmasını, şeriatı hedefleyen bu beyan ve eylemler çoğulcu demokrasi
içerisinde bile Anayasa’nın 14 ve İHAS’ın 17 nci maddeleri karşısında
koruma göremez.
Anayasakoyucu, siyasi partilere çalışmalarında
sınırsız bir özgürlük tanımamış ve ülke zararına olabilecek çalışmaların
odağı haline gelme olasılığını öngörerek, bu gibi hallerde
kapatılabileceklerini kabul etmiştir.
“Odak olma” kavramı, 2001 yılında 4709 SK ile
Anayasanın 69. maddesinin 6. fıkrasına eklenen bir cümle ile hangi hallerde
siyasi partilerin “odak” haline geleceği saptanmıştır.
Buna göre;” Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine
aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu
nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa
Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25 md.) Bir siyasî parti, bu
nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu
durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya
yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu
veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu
fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde
işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”
Siyasi partilerin yasaklanmış eylemlerin odağı
haline gelebilmesi için:
1- Anayasaya aykırı fiillerin bir partinin
üyelerince “yoğun” bir şekilde işlenmesi ve bu durumun o partinin yetkili
organlarınca zımnen veya açıkça benimsenmesi.
2- Anayasaya aykırı fiillerin doğrudan doğruya bir
partinin yetkili organlarınca “kararlılık” içinde işlenmesi gerekmektedir.
Yukarıda ana başlıkları belirtilen eylemler
gözetildiğinde:
Davalı partinin geçmişte üyesi veya
yöneticisi oldukları “Milli Görüş” yanlısı partilerin savunduğu çok hukukluluk
ilkesinden ayrılamadığı, kendi hukuklarını egemen kılmak için iddianamede
belirtilen yargı kararlarına rağmen yüksek öğretim kurumlarında kılık ve
kıyafetin serbest olduğu düzenlemesini Anayasa’da hüküm altına almak
amacıyla TBMM’ne verilen yasa teklifi ile açıkça ortaya çıkmaktadır.
Kişilerin inançlarının veya giyimlerinin
ölçü alınması, bazı kesimlere toplum ve Devlet içinde ayrıcalık tanımak
olur ki; bu, eşitliği bozacağı gibi demokrasiye de aykırı düşer ve
oluşturulan farklı kimliklerin önce ayrımcılık sonra da kaçınılmaz bir
şekilde bölünme nedeni olması sonucunu doğurur.
Davalı partinin;
Belirtilen eylemleri ve özellikle Anayasa
ile Yüksek Öğretim Kanunu’nda değişiklik içeren tekliflerinin, Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin temel ilkelerini değiştirecek zemini oluşturmak
niyetini ortaya koyduğu,
Laik sistemlerde dini simgelerin siyasi
amaçla kullanılamayacağını gözardı ettiği,
Laik Cumhuriyet’i yeni bir yaşam ve Devlet
düzenine dönüştürme kararlılığı içinde olduğu, toplumu dindar olanlar – olmayanlar
diye ikiye ayırmaya başladığı,
Ülkenin laik hukuk yapısını aşamalı olarak
yeniden biçimlendirip yönlendirmeye çalıştığı,
Rejimin ve Cumhuriyet’in geleceğini
tartışmaya açtığı,
Belirlenmiştir.
Laik demokratik hukuk devletinin egemen
olduğu rejimlerde; yargıya, “bireyi ve demokrasiyi”, sistemin sınırları
dışına çıkan siyasal partilerin/iktidarların eylemlerine karşı koruma
görevi de verilmiştir.
Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi
teklif edilemez bir hükmü olan laik ilkesi zedeleniyorsa Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının rejimi koruma yetki ve görevi başlayacaktır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının temel görevi; Cumhuriyet’i, ilkelerini
ve kazanımlarını korumaktır.
Davalı partiyi laiklik ilkesine aykırı eylemlerin
odağı haline getiren yukarıda açıklanan fiiller ve beyanlar, siyasi
partinin Anayasanın 68/4. maddesi delaletiyle 69/6. maddesi gereğince
kapatılmasını gerektirmektedir.
4-
Eylemlerin zorlayıcı sosyal gereksinim de gözetilerek hukuksal yönden irdelenmesi
Adalet ve Kalkınma Partisinin
iktidar partisi olması nedeniyle yukarıda belirttiğimiz beyan ve eylemleri
laik Cumhuriyet
aleyhine giderilmesi olanaksız zararlar doğurmasının kapatma yaptırımını
gerektirmekte, ortaya konulan eylemler
gözetildiğinde kapatma yaptırımının uygulanmasında zorlayıcı sosyal gereksinim bulunmaktadır.
Zorlayıcı sosyal gereksinim
değerlendirilirken gözetilen uygun
zaman, eylemlerdeki ağırlık, eylemlerin isnat edilebilirliği,
partinin hedeflediği siyasi model, eylemlerdeki kullanılan yöntem
karşısında öngörülen yaptırım eylemlerle orantılıdır.
Kapatma davasının açıldığı tarihte davalı
iktidar partisinin türbanın yükseköğretim kurumlarına sokulması için
Anayasa değişikliği ile neden olduğu toplumsal kutuplaşma ve gerginlik
dikkate alındığında ve özellikle demokratik toplumun düzenli bir biçimde
işlemesinin sağlanmaya çalışıldığı ülkemizde, laiklik ilkesinin korunması
yasal ve anayasal bir zorunluluk olduğu gibi, bu ilkenin korunmasında genel
bir çıkar da bulunmaktadır.(RP/Türkiye Kararı)
Bu nedenle,
laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı durumuna gelen Adalet ve Kalkınma
Partisinin, bu genel çıkar da gözetilerek kapatılması, zorlayıcı sosyal
gereksinim de dikkate alındığında demokratik toplum gereklerine uygundur.
a-
Yaptırım yasayla öngörülmüştür.
Eylemler, Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4
ncü fıkrası kapsamında “insan
hakları, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri, ulus egemenliği, demokratik ve
laik cumhuriyet ilkelerine ve ayrıca herhangi bir tür diktatörlüğü savunmak
ve yerleştirmeyi amaçlamanın yasak olması” kuralına aykırılık
oluşturmaktadır.
Bu çerçevede kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11
nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “kamu
düzeninin sağlanması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması”
ilkeleri kapsamında, demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile
öngörülmüş bir yaptırımdır.
Davalı siyasi parti, laiklik karşıtı
eylemlerinin kapatma yaptırımı gerektirdiğini öngörebilecek ve bilebilecek
durumdadır. Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’ndaki kurallar da İHAS’nin
öngörülebilirlik ve bilinebilirlik ölçütlerine uygundur. Davalı partinin
laiklik karşıtı eylemleri nedeniyle bu eylemleri suç oluşturmasa bile,
parti hakkında Anayasa’da öngörülen kapatma yaptırımının uygulanabileceği
bilinebilir niteliktedir. Laiklik karşıtı eylemlerin, ceza yasalarında suç
olarak tanımlanmaması Anayasa ve SPY gözetildiğinde sonuca etkili değildir
(RP/Türkiye Kararı).
b-
Kapatma yaptırımı yasal bir amaca dayanmaktadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laikliğe
aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi, Anayasa’nın 68 nci maddesinin
dördüncü fıkrasındaki siyasi partilerin eylemleri “insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, ulus
egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine” aykırı olamaz ve
ayrıca “herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi
amaçlayamaz”, suç işlenmesini teşvik edemez” kapsamında kapatma
yaptırımını gerektirmektedir.(ANY.Madde:68/4, 69/9, SPY.Madde: 101/1/b,
103, 95)
Geniş anlamda laiklik karşıtı eylemler
olarak nitelenen yukarıda ve 11-17 sayılı klasörlerde gösterilen ve değerlendirilen
eylemler, Anayasanın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen
hükümlere aykırılık oluşturmaktadır.
Şöyle ki, laiklik karşıtı eylemlerin odağı
olarak ılımlı İslam yoluyla şeriatı amaçlayan bir siyasi partinin bu model
projesi gerçekleştiğinde, evrensel insan hakları ve çoğulcu demokrasi
hiçbir boyutuyla söz konusu olamayacak, iktidar şeriat çerçevesinde hareket
edecek, şeriatı benimsemeyenler sisteme ve kurallarına tabi kılınacak ve
eşitlik ilkesi de yaşam alanı bulamayacaktır. Yine şer’i modelde, dinsel
kurallar ölçü norm olarak kullanılacağından, hukuk devletinden de söz
edilemeyecektir. Egemenliğin kaynağı ve tüm referanslar din ve Tanrıya
dayanacağından, ulus egemenliği de söz konusu olmayacaktır. Sonuçta
şeriatın demokrasiyle ve laiklikle bağdaşmazlığı karşısında, demokratik ve
laik düzen ortadan kalkacak, dine dayalı ve bunu zorla benimseten bu
yönüyle bir dikta rejimi ortaya çıkacak, demokrasiye, insan haklarına
aykırı, ancak şeriata uygun eylem ve suçlar hoş görülüp teşvik edilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, şeriatla
yönetilen ve başında İslam şeriatını da simgeleyen halifenin bulunduğu bir
modele karşı verilen mücadele sonucu ortaya çıkmıştır. Türk Ulusunun 20
Yüzyılın başında verdiği kurtuluş mücadelesi sadece yabancı işgal güçlerine
karşı yürütülmemiş, mandacılara, işgalcilerle işbirliği yapanlara, isyan ve
kışkırtmalarla kurtuluş ve kuruluşu baltalayan mollalara, şeyhlere ve her
türlü din bezirgânlarına karşı da verilmiştir. Ulusal Kurtuluş Savaşımızda
mandacıların ve işbirlikçilerin tenkit edilecek tarihi hatalarını
gerçekleri çarpıtarak saptırmaya çalışanlar bugün de dini ve dince kutsal
sayılan şeyleri istismar ederek ve dine, dini inanca en büyük kötülüğü
yaparak özgürlük ve insan hakları gibi aslında hiçte ilgili olmadıkları
kavramları kullanarak yeni bir teslimiyetçiliğin yolunu açmaktadırlar.
Şer’i bir düzene ve onun yerleşik değerlerine karşı verilmiş bir
mücadelenin sonucu olarak benimsenen ve önemi nedeniyle Anayasada
değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez bir biçimde yerleştirilip
kabul edilen laiklik ilkesi, bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti için diğer
çağdaş ülkelerden daha fazla önem arz etmekte, uygulamasında Batı ile
aramızda farklılıklar oluşmaktadır. Çünkü ülkemizde şeriat düşüncesi ve
özlemi komşu ülkelerde uygulama örnekleri de bulunduğundan henüz çağdaş ve
uluslararası hukuk karşıtı olduğu düşüncesi kategorisine girmemiş, hatta
serbest seçimler yoluyla iktidar bile olabilmiştir.
Bu nedenle; İHAS’ın 11 nci maddesinin
ikinci fıkrası gereğince “ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin
korunması, kargaşa ve suçun önlenmesi ve başkalarının hak ve
özgürlüklerinin korunması” kapsamında, laikliğe aykırı eylemlerin odağı
olmuş davalı siyasi partinin kapatılmasını haklı kılmaktadır(RP/Türkiye
Kararı).
c-
Kapatma yaptırımı demokratik toplum gereklerine uygundur.
Davalı partiye kapatma yaptırımının
uygulanması, çoğulcu demokrasinin gereklerine uygundur. Çünkü yukarıda
sayılan eylem ve söylemleri gözetildiğinde, çoğulcu demokrasi içerisinde,
ancak bu demokrasinin olanaklarından hareketle, sonuçta çoğulcu
demokrasiyle bağdaşmayan ve onu ortadan kaldıran bir sistemi
amaçlamaktadır. Oysa çoğulculuk prensibi olmadan demokrasiden bahsedilemez
(RP/Türkiye Kararı). Çoğulcu demokrasi, güçler ayrılığına ve hukukun
üstünlüğüne dayanır. Hukuk ise, temelini insanlığın aydınlanma
mücadelesinde bulan, akla ve bilime dayanan, ortak aklın ürünü, evrensel
kabul gören, dinamik kurallar bütünüdür. Şeriatın kuralları bu tanımın
çerçevesine girmez. Şeriat özünde demokrasiye kapalı bir yönetim biçimi
olup totaliterdir. Dini kurallara dayalı bir rejimin çoğulcu demokrasi ile
bağdaşabileceğini iddia etmek en hafif deyimiyle insanlığın aydınlanma
mücadelesini ve sonrasındaki kazanımlarını inkâr etmektir. Ortaya çıktığı
çağın ve coğrafyanın sosyal ve ekonomik, kültürel değerleriyle biçimlenmiş
statik bir düşüncenin insanlığın tüm çağlarına hükmetmesi anlayışı bilimsel
değildir, dolayısıyla yüzlerce yıllık mücadelenin ve aklın ortak değerleri
olan insan hakları ve demokrasi kapsamında savunulamaz, koruma göremez,
kısıtlanabilir.
Kuşkusuz İHAS ile de korunan din ve vicdan
özgürlüğü demokratik bir toplumun da gereklerindendir. Anılan özgürlük
farklı dinsel değerlere inanmak yanında inanmamak özgürlüğünü de
içermektedir. Bu bağlamda çoğunluğu Müslümanlardan oluşsa bile, farklı
inanışlara sahip olan kişilerin korunması anlamında, din ve vicdan
özgürlüğüne de sınırlandırmalar öngörülmüştür. Bu manada devlet, dini
inançlar konusunda yansız kalmalı, dini inançların meşruiyetinin
değerlendirilmesinde tarafsız olmalı, karşıt inanışlar arasında hoşgörüyü
tesis etmelidir (RP/Türkiye Kararı). Bu bağlamda devletin kamu alanında,
üniversitelerde türban takarak dini inançların sergilenmesine kısıtlama
getirmesi veya programlarında İslam dinine ilişkin konulara ağırlık veren
ve kuruluş amacı yalnızca din görevlisi yetiştirmek olan İmam Hatip
Liseleri mezunları için üniversiteye giriş sınavlarında katsayı esasının
uygulanmasını öngörmesi; başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak, kamu
düzen ve güvenliğini sağlamak amacı taşıdığından, din ve vicdan
özgürlüğünün özüne aykırı değildir. Aksine, davalı partinin bunlara aykırı
eylemleri özendirmesi, destek yaratması ve teşvik etmesi, demokratik toplum
gereklerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
İHAS’ın 9 ncu maddesinde de koruma gören
din ve vicdan özgürlüğü, bir din tarafından yönlendirilen her hareketi
korumaz, bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu
tarafından türbanın dinin gereği olduğunun belirtilmesi, bu örtünme
biçiminin laik hukuk düzeninde korunma göreceği sonucunu doğurmaz, aksi
düşünce, dinin gereği olduğu tartışma götürmeyen İslam şeriatının miras,
devletler, aile, ceza hukuku gibi konulardaki bazı kurallarının da
uygulanmasına kapı açar. Oysa davalı partinin eylemleri, bu saptamayla
açıkça çelişmektedir. İHAM tarafından da vurgulandığı üzere, laikliğe saygı
gösterilmemesi biçimindeki bir tutum, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında
hiçbir biçimde koruma göremez (RP/Türkiye Kararı). Bu nedenle bir taraftan
laikliği savunur gibi görünmek ve bunu ifade etmek, diğer taraftan giderek
yoğunlaşan eylemlerle laikliğe aykırı bir model yaratan davalı siyasi
partinin eylemleri, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve İHAS yönünden koruma
göremez.
İHAM’a göre bir siyasi parti, mevzuatın
veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesini iki koşula bağlı olarak
önerebilir: Bunlardan birincisi, kullanılan bütün yollar her bakımdan yasal
ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen değişikliğin kendisi temel
demokratik prensiplerle bağdaşmalıdır. Bu kuraldan hareketle, sorumluları
şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin temel prensiplerine saygı
duymayan, demokrasinin bir veya birçok kuralına uymayan veya demokrasiyi
yıkmayı amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri
tanımayan/yok etmeyi amaçlayan siyasi bir projeyi öneren” partinin, bu
nitelikteki eylemleri, kapatma yaptırımına konu olabileceği gibi, bu
nedenle uygulanacak yaptırıma karşı da ilgili siyasi parti İHAS
korumasından yararlanamaz. İHAS ve demokrasi arasındaki oldukça açık ilişki
karşısında, hiç kimse demokratik toplumun ideallerini ve değerlerini yok
etmek amacıyla Anayasa ve İHAS hükümlerine dayanamaz. Bu bağlamda siyasi
partiler biçiminde örgütlenen totaliter hareketlerin, demokratik rejim içerisinde
güçlendikten sonra, bu kimliklerini ön plana çıkararak demokrasiden
kurtulmak amacı güdebilmeleri söz konusudur. (RP/Türkiye, Emek
Partisi/Türkiye Kararları).
Davalı siyasi parti bu değerlendirmelere
açıkça aykırı hareket ettiği gibi, eylemleriyle sadece İslam dininin moral
değerlerini ifade etmeyip, bu dinin dünyevi yaşama ilişkin gereklerine
yönlendirme ve İslam dinine (inanç ve ibadet ötesinde bütünüyle) tabi kılma
amaç ve iradesi taşımaktadır.
d-
Eylemlerin isnat edilebilirliği
Davalı siyasi partinin amaç ve eğilimlerini ortaya
koyabilmek için tüzük ve programına dayanarak sonuca gidilemez. Çünkü
gerçekte amaçladığı modeli gerçekleştirene kadar, laikliğe aykırı
eğilimlerinin resmi metinlerine yansımayacağı; geçmişte bu amaca yönelik
eylemlerde bulunan partilerin kapatıldığı hususu gözetildiğinde
karşılaşılabilecek bir durumdur. Bu bağlamda, davalı siyasi partinin tüzük
ve programı ile dava konusu edilen eylemleri arasında belirgin bir
aykırılık göze çarpmaktadır.
Bir genel başkanın açıklama ve eylemleri partiyi
tartışmasız olarak bağlayıcıdır. Çünkü genel başkan partinin simgesel
figürüdür. Siyasi Partiler Yasasına göre partiyi temsil yetkisine sahip
olan genel başkan, merkez karar ve yönetim kurulunun da başkanıdır. Genel
başkanın siyasi veya hassas konularda açıkladığı düşüncelerinin, kişisel
görüşü olduğu vurgulanmadığı sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından
partinin görüşünü yansıttığı biçiminde algılanır ve partiye isnat
edilebilir. Genel başkan için var olan isnat edilebilirlik, genel başkan
yardımcıları içinde geçerlidir. Aynı durum partili başbakan ve bakanlar
yönünden de söz konusudur.
Bir iktidar partisi yönünden hükümetin icraatları,
siyasi parti söylemiyle biçimlendiğinden, bu bağlamdaki iş ve işlemler de
siyasi partinin eylemi olarak, o siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu
bağlamda, yukarıda belirtilen yasa, yasa teklifleri ile diğer düzenleyici
işlemler siyasi partinin kapatmaya konu olan eylemlerinin yöneldiği amacı
gerçekleştirmeye veya kolaylaştırmaya yönelik olduğundan, bu düzenlemeler
de siyasi parti eylemi olarak o siyasi partiyi bağlamaktadır. TBMM’nde
çoğunluğu oluşturan siyasi parti yönünden, bu düzenlemelerin eylem olarak
isnadiyeti için, İHAM kararlarında da açıklandığı üzere,
yasalaştırılmalarını beklemek zorunluluğu bulunmamaktadır. Çünkü bu eylemlerin
yasalaşması yani somuta indirgenmesi, yasama organın da çoğunluğa sahip bir
iktidar partisi yönünden her an için olasıdır. İsnat edilebilen eylem
niteliğindeki bu tasarıların yasalaşması da, eylemin yasama organı işlemi
niteliğine geldiğinden bahisle, siyasi partiye isnadiyeti ortadan
kaldırmamaktadır. Aksine, siyasi partinin eylemini sürdürmesi niteliğindedir.
TBMM Başkanı ve Başkanvekillerinin de konumları
itibarıyla, eylemlerinin mensubu oldukları siyasi partiye isnat
edilebilirliği önem taşımaktadır. Anayasa’nın 94 ncü maddesinin altıncı
fıkrasına ve SPY’nın 24 ncü maddesinin ikinci fıkrasına göre, “TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri, üyesi
bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki
faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis
tartışmalarına katılamazlar; Başkanı ve oturumu yöneten Başkanvekili oy
kullanamazlar.” Ancak TBMM Başkanı ve Başkanvekillerine yönelik bu düzenleme,
Başkan ve Başkanvekillerinin hiçbir eyleminin siyasi partiye isnat
edilemeyeceği sonucunu doğurmamaktadır.
Yukarıda gösterildiği üzere TBMM”nin 22 dönem
Başkanlığını yapan Bülent Arınç’ın eylemleri, bu kuralı da ihlal ederek,
açıkça mensubu olduğu siyasi partinin eylem ve söylemiyle örtüşmektedir.
Siyasi partinin gerçekleştirmek istediği projeyi ifade ve bu projeye destek
anlamında diğer parti mensupları gibi hareket etmektedir. Görevi süresince
yaptığı bu eylemler, mensubu olduğu davalı parti tarafından destek
görmüştür. Bu nedenle Bülent Arınç’ın beyan ve eylemleri Adalet ve Kalkınma
Partisi’ne isnat edilebilir niteliktedir.
Davalı partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen,
yaratmak istedikleri toplum modeline ilişkin imajı yansıtan beyan ve
eylemler, milletvekilleri veya yerel yönetimlerde görev üstlenen üyeler
tarafından işlendiğinde de partiye isnat edilebilir. Bu tür beyanlar soyut
programlara göre potansiyel seçmenler üzerinde daha etkilidirler. Bu
nedenle, eylemleri yukarıda sıralanan milletvekilleri ve yerel
yöneticilerin beyan ve eylemleri de partiyi bağlamaktadır.
Ayrıca partili milletvekilleri tarafından sunulan
ve kapatmayı konu alan modeli gerçekleştirmeye yönelik olan yukarıda
gösterilen yasa teklifleri de, bu tekliflerin yasalaşmaları beklenmeksizin,
yasama organında çoğunluğu oluşturan davalı siyasi partiye isnat edilebilir
niteliktedir. Anayasa’nın 83 ncü maddesinin birinci fıkrası, yasama
çalışmaları kapsamında ortaya çıkan bu eylemler nedeniyle siyasi partinin
sorumlu tutulmasını bertaraf etmemektedir. Bireysel anlamda mutlak dokunulmazlık
yaratan madde kapsamındaki eylemler, siyasi parti yönünden bu maddenin
koruma alanı dışındadır.
Siyasi partinin genel merkez organlarının (SPY md
13), il ve ilçe teşkilatlarının (SPY md 19,20), TBMM grup genel kurulu ve
grup yönetim kurulunun (SPY md 24, 25), üyelerinin (SPY md 12) eylemleri;
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, yasa, Anayasa ve İHAS tarafından
korunmayan, hedeflediği amaç veya siyasi projeyi gerçekleştirmek,
kolaylaştırmak, altyapı hazırlamak veya bunları ifadeye yönelik olup, bu eylemler
de davalı partiye isnat edilebilir niteliktedir.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki,
partiyi temsil eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin,
partinin değil kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça, bu söylem ve
eylemler de partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi
sorumluluktan kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen
eylem ve söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da,
yoğunluk ve sıfatlara bakıldığında, (çok sayıda milletvekili ve belediye
başkanı tarafından) kuşkusuz siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.
Davalı partinin çoğulcu demokrasi ilkelerine aykırı
olarak, zaman zaman milletvekillerine ve diğer partililere konuşma yasağı
getirmesi de, bu yasağa rağmen en yetkili konumda bulunan
milletvekillerinin dahi açıklama yapmayı sürdürmeleri gözetildiğinde,
yasaklamanın partiyi sorumluluktan kurtarmaya yönelik aldatıcı bir tavır
olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
İktidarda bulunan her siyasi parti, kuşkusuz kendi
kadrolarını da, (bir örnek olarak bakan düzeyinde) devlet birimlerine
taşımaktadır. Bu noktada, siyasi parti mensuplarına devlet mekanizması
gereği yakın planda çalışan, böylece siyasi partililerle yakın ve/veya
yoğun ilişkide bulunan kamu görevlilerinin eylemleri önem kazanmaktadır.
3046 sayılı Yasa’nın 21 nci ve 22 nci maddeleri de bu irdelemeyi zorunlu
kılmaktadır.
Devletin idare mekanizması, söz konusu görevlinin
bulunduğu makamın ışığında, ancak dar bir yoruma tabi tutulmaktadır. Bu
bağlamda, devlet birimlerinde siyasi parti mensuplarına yakın planda
çalışan müsteşarların ve müsteşarların bakış açılarını yansıtan müsteşar
yardımcıları ile genel müdürlerin eylemlerinin, siyasi sorumluluğu Bakan ve
dolayısıyla Başbakan’a aittir. Bu siyasi sorumluluk, yukarıda gösterilen
eylemlerin parti politikaları doğrultusunda biçimlenmesi, partinin
amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik olması karşısında anılan bürokratların
iktidar partisinin bakış açısına göre biçimlenen eylemlerinden, iktidarı
yöneten partinin dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sorumluluğu söz
konusudur.
Yine 5442 sayılı Yasa’nın 9 ncu maddesinin birinci
fıkrasına göre, il’lerde hükümetin ve her bir bakanın temsilcisi ve siyasi
yürütme organı olan valiler ile bu Yasa’nın 31/A maddesine göre kaymakamların,
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatmaya konu modeli gerçekleştirme
anlamındaki uygulamalarına göz yummalarından, desteklemelerinden ve bu
eylemleri uygulamalarıyla kolaylaştırmalarından, parti kaynaklı çıkış
noktası uyarınca bakan, başbakan ve hükümet siyasi yönden sorumludur.
Buradaki siyasi sorumluluk, iktidarın siyasetini belirleyen davalı Adalet
ve Kalkınma Partisi’ni de sorumlu kılmakta ve bağlamaktadır.
Yukarıda anlatılan eylemlerde bulunan bürokratların
bu davranışları, bütünüyle siyasi iktidar çıkışlı ve iktidarın bakış
açısıyla biçimlenmiştir. Bu yönden, siyasi sorumluluk iktidara aittir. Bu
siyasi sorumluluk hükümet siyasetini yönlendiren Adalet ve Kalkınma
Partisi’nden biçimlendirildiğine göre, kuşkusuz davalı partinin sorumluluğu
söz konusudur. Çünkü iktidardaki siyasi partinin amaçladığı modeli
gerçekleştirmek için, bir bütünlük içerisinde ve bir bütünün parçalarını
oluşturmak adına bu eylemler ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla devlet
kadrolarında yer alan anılan görevlilerin (Müsteşar, Müsteşar yardımcısı,
genel müdür, vali, kaymakam, baştabip, belediye başkanı, okul müdürü, vb.)
eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve bunun da bir gereği olarak
ortaya çıkması ve biçimlenmesi nedeniyle siyasi partiye isnat edilmesi
gerekmektedir.
Bu bağlamda 22 Temmuz 2008 Genel Seçimi ile Adalet
ve Kalkınma Partisinden milletvekili seçilen Başbakanlık Eski Müsteşarı
Ömer Dinçer”in müsteşarlığı dönemindeki konumu nedeniyle anılan kişinin bu
dönemdeki iş ve işlemleri, ayrıca önem taşımaktadır. Bürokrasinin en
tepesinde bulunduğu sırada bu kişinin de etkisiyle yapılanan kadrolarla,
iktidar partisinin laikliğe aykırı eylem ve söylemleri gerçekleştirilmekte
ve dile getirilmekte, siyasi parti kendisini sorumlu kılmamak adına, devlet
mekanizması gereğince yakın ilişkide bulunduğu bu kadrolardaki kişilerin,
siyasi parti tarafından da benimsenen iş ve işlemleri, tartışmasız olarak
siyasi partiyi bağlamaktadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan
eylem veya söylemler nedeniyle, ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve
haklarında disiplin soruşturmasının başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin
o siyasi parti tarafından benimsendiği anlamındadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla açıkça örtüşen
eylem ve söylemler nedeniyle siyasi partinin bu eylem veya söylem
sahiplerini eleştirmesi veya haklarında soruşturma yapması, sadece partinin
kendisini bu eylemlerden sorumlu kılmamak amacına yönelik olduğunda, bu
eylem ve söylemler de siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmamaktadır. Göstermelik
olarak başlatılan, sonuçsuz kalan veya öngörülenden daha az yaptırımla
sonuçlanan soruşturmalar da, o siyasi partiyi sorumluluktan
kurtarmamaktadır (RP/Türkiye Daire Kararı). Bu nedenle yukarıda irdelenen
eylemlerin soruşturma konusu olması, bu eylemlerin Adalet ve Kalkınma
Partisi’ne yüklenmesine engel değildir. (Ek.129)
e-
Eylemlerdeki “yöntemin” hukuksal yönden irdelenmesi
Davalı partinin din ve dince kutsal sayılan şeyleri
istismar ederek, ancak “mutabakat süreçleri” olarak adlandırdıkları
yöntemle toplumun İslami bir yapıya doğru evrimleşmesini sağladıktan sonra
şeriatı egemen kılacakları gerçeğinden hareketle ve şeriatın tüm toplumu
İslami bir düzene kavuşturmayı esas alan ‘cihat’ boyutu ile davalı partinin
halen iktidar partisi olması gözetildiğinde; laik rejimi değiştirmek
noktasında maddi güç kullanması ve bu tehlikenin uzak olmadığı bir
gerçektir. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayip
Erdoğan ve diğer partililerin demokrasiyi çoğulcu değil, “çoğunlukçu”
olarak algıladıklarını gösteren eylem ve demeçleri olası bir “çoğunluk
diktasının” açık işaretleridir.
Davalı siyasi partinin ortaya konulan eylemlerinin
laik bir hukuk düzeniyle bağdaşmadığı yukarıda açıklanmıştır.
Laik hukuk düzeniyle bağdaşmayan eylemlerin odağı
durumuna gelen siyasi parti için, kapatma yaptırımı dışında ara çözüm ve
yaptırımların uygulanabilmesi; gerek eylemlerdeki yoğunluğun ulaştığı
boyut, gerekse iktidarı çoğunluk olarak elde etmeleri karşısında, ortaya
çıkan somut ve açık tehlike, gerekse mevzuat gözetildiğinde, söz konusu
olamaz.
Davalı siyasi parti, demokratik düzende faaliyette
bulunarak, Anayasa ve SPY’ye aykırı olarak, demokrasi ötesi bir sisteme
ulaşmaya ve bu sistemi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin, demokratik sistemin sağladığı serbestilerden hareket ederek
amacına ulaşmaya çalışması, gerek Anayasa’nın 14 ncü maddesi, gerekse
İHAS’ın 17 nci ile BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 5 nci
maddesi gözetildiğinde koruma göremez.
Davalı siyasi parti, bu eylemlerini
gerçekleştirirken, çoğunluk iktidarına sahip olmanın avantajlarını da kullanmaktadır.
Öncelikle yaratılan kadrolaşma boyutuyla, kamuda laik hukuk düzeninin
gereklerini yerine getirenler sindirilmekte ve baskı uygulanmaktadır.
Mevcut kadrolaşmayla, yukarıdan aşağıya doğru bir yapılanmaya adım
atılmaktadır. (Ek. 164, 174)
Laikliğe aykırı bir sistemi, öncelikle toplumsal,
sonrasında hukuksal modelle gerçekleştirmek söz konusu olduğuna göre, “amaç
sistemin” içeriğinin irdelenmesi gerekmektedir.
Amaçlanan şer’i sistem ve son noktada şeriat,
kuşkusuz cihadı da içinde barındırmaktadır. Demokratik bir sistem, Nazi
Almanya’sı örneğinde olduğu gibi demokratik yolları kullanarak iktidarı ele
geçirip demokrasiyi ortadan kaldırılabileceği gibi, demokratik olmayan
yöntemlerle de ortadan kaldırılabilir. Davalı partinin amaçladığı rejimi
demokratik yollardan gerçekleştirememesi durumunda, şeriatın gereği olan
cihadın devreye girmesi söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla gerektiğinde
cihada, yani şiddete başvurulması olasıdır.
Bir iktidar partisinin, iktidar olanaklarından
hareketle hukuksal yollardan ya da cihat yoluyla amacına her zaman ulaşması
olanaklıdır. Ülkemizde şeri sistem, ancak bir devrimle tasfiye edilmiştir.
Bu devrim öncesinin şeriat uygulamalarından günümüze miras kalan kültür ve o
kültürün yeşerdiği dinsel iklim gözetildiğinde ilk etapta şiddete başvurmadan
bile ciddi bir şeriat yanlısı taraftar kitlesi bulmak mümkündür. Çünkü din
istismarı yoluyla kolayca harekete geçirilebilecek bir tabanın her zaman
mevcut olduğu yakın tarihsel deneyimlerle kanıtlanmıştır. Bu nedenle,
egemen olan dinsel inancın (şeriatının) içeriği ve tarihsel deneyimler
gözetildiğinde laiklik ilkesinin korunması anlamında Türkiye’nin daha
hassas davranması zorunluluğu doğmakta ve bu durum ülkemizin takdir hakkını
genişletmektedir.
Eylemleriyle ve özellikle laiklik ilkesini dolaylı
yoldan bertaraf edecek Anayasa’nın 10’ncu ve 42’nci maddelerinin
değiştirilmesi, Yüksek Öğretim Yasasının Ek 17’nci maddesinde düşünülen değişiklik
ile İslami modeli gerçekleştirmeyi açıkça ortaya koyan siyasi partinin
kapatılmasının zorlayıcı sosyal gereksinim ve demokratik toplum gereklerine
aykırı, soyut, uzak ve gerçekleşemez olduğu ileri sürülemez. Çünkü iktidar
olanaklarını kullanan bir siyasi parti için, bu konuların somutlaşması
demek, zaten demokratik sistemin ortadan kaldırılmasıyla eş anlamlıdır.
Dolayısıyla, şeriatın yani şiddetin somutlaşması durumunda, ortada kendini
korumaya çalışacak bir demokratik sistem de söz konusu olmayacaktır.
Dini esaslara dayanan bir devlet sistemi kurmaya
(Şeriata) aşama aşama geçilmesi karşısında, iktidar açıkça şiddete
başvurmadığı, bu nedenle kapatılmasının söz konusu olamayacağı ileri
sürülemez. RP/Türkiye kararı da bu konuya işaret etmektedir. Kaldı ki,
davalı siyasi partinin, hoşgörünün olmadığı ve ayrımcılığın ön planda
tutulduğu bir sistemi hedeflediği ve bu doğrultuda eylemlerde bulunduğu
açıktır. Zaten iktidar olmanın avantajları ile ve demokratik yöntemi
kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde edilmişse, bu aşamada şiddet
kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı, son aşamada
şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye yönelik olması
nedeniyle hukuka uygundur.
Kaldı ki davalı partinin sahip olduğu iktidar olma
çerçevesinde amaçladığı yasa dışı siyasi modele yönelik eylemleri
karşısında, iktidar gücünden çekinen ve sessiz kalan büyük bir kitle de söz
konusudur. Bu durum bile davalı partinin hedefine ulaşmasını
kolaylaştırmaktadır.
f-
Kapatma yaptırımının zamanlama açısından gerekliliği
Davalı siyasi partinin izlediği politikanın ortaya
çıkardığı tehlike belirgin ve yakındır. Medeni barışa ve ülkenin demokratik
rejimine zarar verebilecek somut adımlar atılmıştır. Önce, bu adımların
engellenmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Ulusal iradeyi oluşturmak amacıyla
iktidara gelerek devleti yönlendiren davalı siyasi parti yönünden, çoğulcu
demokrasiyle bağdaşmayan projesinin ancak kapatma yaptırımıyla engellenecek
olması karşısında, kapatma davasına başvurulması gerekli ve iktidar
olanaklarının kullanıldığı dönemi yansıtan tablo gözetildiğinde zorunludur.
Evvelce de belirtildiği üzere olayda kapatma
yaptırımı uygulanması, çoğulcu demokratik sistemde yapılması gereken ve
hukuksal yoldan uygulanabilecek amaca uygun ve orantılı tek seçenektir.
İddianamemizde ve ek klasörde gösterilen davalı
siyasi partinin eylemleri, Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrası kapsamında
“insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,
demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı bulunmaması ve ayrıca
herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlamanın yasak
olması” kurallarına aykırılık oluşturmaktadır. Kapatma yaptırımı, İHAS’ın
11. maddesinin 2. fıkrası gözetildiğinde “kamu düzeninin sağlanması,
başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” ilkeleri çerçevesinde
demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile öngörülmüş bir yaptırımdır.
Çoğunluk iktidarına sahip davalı siyasi partinin
eylemlerinin yoğunluğu gözetildiğinde, onu amacından alıkoyacak ara
yaptırımlar ve ara çözümler, somut duruma göre olanaklı değildir. Bu
nedenle kapatma yaptırımı, dava yönünden radikal olmayıp, olaya uygun ve
orantılı bir yaptırımdır.
Olayda, laik hukuk düzenine aykırı eylemlerin odağı
olan bir siyasi partinin söz konusu olması karşısında, üstelik bu partinin
de çoğunluk iktidarına sahip olduğu gözetildiğinde, amaçlanan modelin
gerçekleştirilmesi anlamında bir
tehlikenin var olduğu ve tehlikenin de yeterince yakın olduğu, davalı
partinin eylemlerinin öngördüğü toplum modelini oluşturmaya elverişli
bulunduğu, iktidarları süresince her geçen gün riskin arttığı görülmektedir.
Kamusal alanda ve TBMM’nde de türbana serbestlik sağlanmasına yönelik
beyanlar ile imam hatip lisesi mezunlarına uygulanan katsayı sisteminin
kaldırılması girişimleri bu tehlikeyi daha somut ve yakın kılmaktadır.
Davalı Partinin, toplumsal barışı tehlikeye düşürene ve öngördüğü modeli
gerçekleştirene kadar beklenilmesi doğal olarak söz konusu olamaz.
Bu noktada davalı siyasi partiyi amacından
uzaklaştıracak ve sosyal yönden de gereksinim duyulan tek ve zorunlu
yöntem, yalnızca kapatma yaptırımı olup, toplumu karşılaştığı bu tehlikeden
başka türlü korumanın olanağı kalmamıştır.
5-
Kapatma yaptırımının orantısallığı
Siyasi parti kapatma yaptırımı, bir siyasi partiye
uygulanabilecek en radikal ve en ağır yaptırımdır. Bu nedenle, kapatma
yaptırımı en ciddi ve en ağır durumlarda uygulanmalı, eylemlerle arasında
orantısal bir denge bulunmalıdır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laiklik karşıtı
eylemlerin odağı durumuna gelmesinden başka, söz konusu eylemlerdeki
yoğunluğun ve kararlılığın düzeyi gözetildiğinde, eylemleri toplumu çok
ciddi ve ağır sonuçlarla yüz yüze bırakmaya elverişlidir. Cumhuriyetin
kurulmasıyla terk edilen bir sistemin değerlerinin gündeme getirilmesi, demokratik
sistem ve toplum yönünden laik düzenin tesisi ve korunmasında kaçınılmaz
olarak çok ağır sonuçlara neden olacaktır.
Bu bağlamda davalı siyasi partinin kapatılması;
dava konusu eylemler ile uygulanacak kapatma yaptırımının sonuçları ve
yaşanan tarihsel koşullardan kaynaklanan ihtiyaçlar gözetildiğinde;
orantısız ve radikal bir yaptırım olmayıp, uygun, gerekli ve orantılı bir
yaptırımdır.
6-
Eylemleriyle siyasi partinin kapatılmasına neden olan (kurucu dahil)
üyeleri
Kapatma yaptırımını gerektiren davaya konu eylemler
gözetildiğinde, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasına beyan ve
eylemleriyle neden olan kurucu dahil üyelerinin belirlenmesi, bu kişilere
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dokuzuncu fıkrası ve SPY’nın 95 nci maddesi
uyarınca uygulanacak önlem (yasaklılık) yönünden önem kazanmaktadır.
Anılan önlemin uygulanabilmesi için, eylem ile
önlem arasında, “ilgili ve yeterli olma” ölçütlerinin gerçekleşmesi
gerekmektedir. Bu anlamda iddianamede irdelenen, kararlılık ve yoğunlukla
işlenen eylemler gözetildiğinde; aşağıda sıralanan kişiler ve eylemleri,
kapatma yaptırımı ile doğrudan ilgili olup, eylemlerinin boyutu ve niteliği
itibarıyla, Anayasa ve SPY’da belirtilen önlemin uygulanmasını zorunlu
kılmaktadır. Eylemlerin boyut ve niteliği itibarıyla, söz konusu önlemin
uygulanması da somut olay yönünden yeterlidir.
Davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı
haline gelmesi ile ilgili olarak fiil ve beyanları bulunan:
1- Recep Tayip Erdoğan
2- Bülent Arınç
3- Abdullah Gül
4- Hüseyin Çelik
5- Ömer Dinçer
6- Fahri Keskin
7- Burhan Kuzu
8- Eyüp Fatsa
9- Nihat Eri
10- Eyüp Sanay
11- Tayyar Altıkulaç
12- Ömer Özyılmaz
13- Sadullah Ergin
14- Cavit Torun
15- Asım Aykan
16- İrfan Gündüz
17- Mehmet Çiçek
18- İdris Naim Şahin
19- Binali Yıldırım
20- Akif Gülle
21- Hasan Kara
22- Fehmi Hüsrev Kutlu
23- Musa Uzunkaya
24- Mehmet Aydın
25- Güldal Akşit
26- Ersönmez Yarbay
27- Ahmet Faruk Ünsal
28- Mehmet Elkatmış
29- Abdullah Çalışkan
30- Nihat Ergün
31-
Bülent Gedikli
32- Egemen Bağış
33- Resul Tosun
34- Hayati Yazıcı
35- Sadık Yakut
36- Abdurrahman Kurt
37- Muzaffer Külcü
38- Selami Uzun
39- Fatma Seniha Nükhet Hotar Göksel
40- Dengir Mir Mehmet Fırat
41- Mehmet Zafer Üskül
42- Hüseyin Tuğcu
43- Mehmet Cemal Öztaylan
44- Hüsnü Tuna
45- Fatma Şahin
46- Muzaffer Gülyurt
47- Muhyettin Aksak
48- Bekir Bozdağ
49- Nurettin Canikli
50- Mustafa Elitaş
51- Recep Akdağ
52- Cevdet Erdöl
53- Hüseyin Tanrıverdi
54- Ayşe Böhürler
55- Hasan Cüneyt ZAPSU
56- Hasan BALAMAN
57- Ali Uğurlu
58- Kamil Ünal
59- Mustafa Burna
60- Ali Tekin
61- Süleyman KALDIRIM
62- Mustafa TARLACI
63- Ayşe YÜREKLİTÜRK
64- Ahmet GENÇ
65- Mehmet Demirci
66- Ahmet Misbah DEMİRCAN
67- Hüseyin Turan
68- İbrahim Karaosmanoğlu
69- Alaaddin Yılmaz
70- İbrahim HALICI
71- Ahmet Şükrü Kılıç,
haklarında; Anayasa’nın 69 ncu maddesinin
dokuzuncu fıkrasında ve SPY’nın 95 nci maddesinde belirtildiği üzere, “kapatmaya ilişkin kesin kararın, Resmi
Gazete’de gerekçeleri olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle
bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi
olamayacaklarına da” hükmedilmesi gerekmektedir.
E-
SONUÇ
Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı;
a- Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, laikliğe
aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti ile eylemlerinin
ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesinin b bendi uyarınca
kapatılmasına,
b- Davalı Partinin Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’dan başlamak üzere
yukarıda isimleri sayılanların Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu fıkrası
ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddesi uyarınca temelli
kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş
yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve
üyesi olamayacaklarına,
karar verilmesi kamu adına arz ve talep olunur.”
II- DAVALISİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Davalı Siyasi Parti’nin 30.4.2008
tarihli ön savunması:
“GİRİŞ
Siyaset alanında,
olgular ile algılar arasında ciddi farklılıklar yaşanabilmekte, olgular
siyasi görüşlere göre farklı yorumlanabilmektedir. Hukuk alanında ise
sübjektif değerlendirme ve algılar yerine olguları, nesnel gerçeklikleri,
somut olay ve eylemleri objektif norm ve kurallarla değerlendirmek bir zorunluluktur.
Hukuk alanında
keyfilik, kişisellik ve sübjektiflik, bu iddianamede görüldüğü gibi
gerçeklikten uzaklaşmaya ve hukuk standartlarının örselenmesine yol
açmaktadır.
Hukuk alanında olguların
doğru algılanamaması ve çarpık bir okuma sonucu gerçeklerle ilgisi olmayan
sonuçlara ulaşılmasının hepimiz için telafisi imkansız zararlar doğuracağı
açıktır.
Bu iddianame, hukuk
sisteminin en temel karakteri olan objektiflik, nesnellik, nedensellik ve
rasyonelliğe dayanmamakta; en iyimser yaklaşımla bir algılama sorununun
varlığını ortaya koymaktadır. Partimiz hakkında hazırlanan iddianame,
baştan aşağı gerçekleri tersyüz eden, değerleri ve kavramları birbirine
karıştıran, dahası koruyor gibi göründüğü ilkelere zarar veren ön yargılı
bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu iddianamenin gerçekte olup bitenle bir
ilgisi bulunmamaktadır. Esasen böyle bir ilgi kurma kaygısı taşımadığı da
ortadadır. Bu nedenle, iddianamenin ortaya koyduklarıyla gerçekler arasında
derin bir uçurum bulunmaktadır.
Sonuçta iddianamenin kanıtladığı tek şey de budur.
Bu iddianame, bir çelişkiler yumağıdır. Kurulduğu andan
beri Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi
Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine doğru
kararlılıkla yürüyen ve bu yürüyüşün en önemli dönemeci olan Avrupa
Birliği’ne tam üyelik hedefinin gerçekleşmesi için gerekli her adımı atan
bir partinin, laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiğini ileri sürmek
bir çelişkidir.
Sorunları derinleştirmek yerine çözüm arayan
siyasetlerin, anayasal düzenimizin temel esaslarını güçlendirmeye mi hizmet
ettiği, yoksa Başsavcı’nın iddia ettiği gibi zayıflatmayı mı amaçladığı
sorusu, bize göre meselenin esasını ortaya koymaktadır.
Milletimizin talep ve ihtiyaçlarıyla, hak ve
özgürlükleriyle, laiklik gibi devletimizin temel esasları arasındaki yapay
çelişkileri ortadan kaldırmayı amaçlayan bu ‘büyük uzlaşma’ arayışımız,
Başsavcı’ya göre suç oluşturmaktadır.
Dayatmacı, dışlayıcı ve ayrıştırıcı bir siyasi
anlayışa karşı, demokratik ve laik bir hukuk devleti olan Cumhuriyetin
değer ve niteliklerini birleştirici ortak paydalarımız olarak siyasi
rekabetin üzerinde tutmaya çalışan bir partiyi, Cumhuriyetin niteliklerine
aykırı bir oluşum olarak göstermeye çalışmak ciddi bir paradoksu
yansıtmaktadır.
Yeni bir siyaset anlayışıyla demokrasinin
kökleşmesi ve özgürlüklerin alanının genişlemesi için gayret gösteren bir
partinin siyasi projesinin, son kertede demokrasiyle bağdaşmadığını
söylemek de ciddi bir çelişkidir. Milletin menfaatlerini içeride ve dışarıda
en iyi şekilde savunan, Cumhuriyetimizin insan hakları, demokrasi, laiklik
ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerini koruyup geliştirmeye çalışan bir
siyasi partinin demokrasiye aykırı bir siyasi projesinin olduğunu iddia
etmek anlaşılabilir bir durum değildir.
Kuruluşundan
itibaren şeffaflığı ve hesap verebilirliği şiar edinmiş ve bunu
uygulamalarıyla da kanıtlamış bir siyasi partiyi, “gizli gündem”i olmakla
ve “takiyye” yapmakla suçlamak ise çelişkilerin belki de en büyüğüdür. Biz ülkemizi daha ileriye taşımaya yönelik tüm
adımlarımızı milletin önünde attık. Açıkladıklarımız ve yaptıklarımız
dışında gizli gündemimiz hiçbir zaman olmadı, bundan sonra da olmayacaktır.
Hakkımızda düzenlenen iddianamede temel sorun, AK
Partinin siyasi felsefesi ve vizyonunun anlaşılamamış, hatta daha da vahimi
yanlış anlaşılmış olmasıdır. İddianamede portresi çizilmeye çalışılan
partiyle AK partinin hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi, ekonomik ve siyasi
krizlerin olumsuz tesirlerinin görüldüğü; din-devlet, din-siyaset,
devlet-toplum ilişkisindeki gerilimlerin yoğun olarak hissedildiği bir
dönemde yeni bir siyaset anlayışı ve tarzıyla ortaya çıkmıştır. Muhafazakar
Demokrat bir siyasal kimlik geliştiren AK Parti, siyaseti normalleştirmeyi,
siyaseti gerçekçi bir eksene oturtmayı, Türk siyasetinin kronik gerilim
alanlarını rahatlatmayı amaçlamıştır.
AK Partinin kendisini net, somut ve çerçevesi
belirlenmiş bir şekilde ortaya koyması, “gizli gündem”, “takiyye” gibi
olumsuz çağrışımların gereksiz gerilimler üretmesini engellediği gibi,
kimlik-eylem-söylem uyumunu sağlayarak siyasete kalite kazandırmak
açısından da önemli bir farklılık oluşturmuştur.
Partimizin siyaseti normalleştirme amacıyla
geliştirmeye çalıştığı siyasal kimlik yapısının ana merkezini çatışmacı
“kimlik siyaseti”nin reddi oluşturmaktadır.
AK Parti Türkiye’nin geleneksel kültürel değerleri
ile “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” hedefi arasında bir çelişki
değil, uyum olduğunu gösteren politikalar üretmiştir. Bunu yaparken AK
Parti’nin sosyolojik gücü ile siyasi perspektifinin ürettiği sinerji,
Cumhuriyetimizin mayasında bulunan modernleşme hedefine odaklanmıştır.
AK Parti, toplumun tüm kesimlerinden, ülkemizin her
bölgesinden, bütün ekonomik ve sosyolojik katmanlarından oy almış bir
merkez partisidir. Partimiz, son genel seçimlerde 81 ilin biri hariç tümünde
milletvekili çıkaran tek partidir. Dolayısıyla
AK
Parti Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünün teminatıdır. Toplumun tüm
kesimleriyle buluşmuş ve toplumsal barışın, ülkenin birlik ve bütünlüğünün
teminatı haline gelmiş bir partinin Anayasaya aykırı eylemlerin odağı
olarak gösterilmesi düşünülemez.
AK Parti, toplumsal
merkeze yaslanarak ilk günden itibaren ülkemizin ve milletimizin tüm
hassasiyetlerine duyarlı davranmaya azami özen göstermiştir.
Üniter devlet, laik
devlet, demokratik devlet vurgusu, AK Parti’nin temel siyasi misyonudur.
AK Parti, 22 Temmuz
seçimlerinde her mitinginde “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet”
vurgusu yapmış, bölge ayırt etmeden aynı hassasiyeti sergilemiştir.
AK Partinin laiklik konusunda geliştirdiği anlayış
ve siyasi duruş da Türk siyaseti açısından büyük önem taşımaktadır. AK
Parti hükümetleri yasal çerçevede laikliğin kurumsal ve pratik şartlarına
saygı göstermenin ötesinde, geniş kitlelerin devletin laik karakterini
sahiplenmesine önemli bir katkı sağlamıştır. Laikliğin geniş kitleler
tarafından benimsenmesinde, farklı kesimlerin sisteme entegre edilmesinde
partimiz, önemli bir misyon icra etmektedir.
Bu nedenle, AK Parti laikliğe karşı odak olan
değil, laikliği toplumsallaştıran bir harekettir.
Diğer yandan, bu
dava maalesef ülkemize ve milletimize ağır ekonomik ve siyasi bedeller
ödetebilecek bir süreci başlatmıştır. Gerçekten de, AK Parti hakkında
düzenlenen iddianame, Türkiye’nin
demokratik hayatını sarsan, milli iradenin üstünlüğünü tartışmaya açan,
gerçeklikleri değil tezvirat ve yakıştırmaları öne çıkaran bir anlayışa
dayanmaktadır.
Bu davayla hukuk sistemimiz zarar görmektedir.
Hukukun siyasallaştığı düşüncesi, vatandaşların hukuka karşı güven
duygusunu zedelemektedir.
Bu davayla Demokrasimiz zarar görmektedir. Meclis
demokrasinin kalbi, partiler ise bu kalbe kan taşıyan ana damarlardır.
Partilerin kolaylıkla kapatılabilmesi, çoğulcu demokratik siyasetin sorun
çözme işlevini yok etmektedir. Milletimizin demokrasiye olan inanç ve
güvenini derinden sarsmaktadır.
Bu davayla ülkemiz ve milletimiz zarar görmektedir.
Siyasi ve ekonomik istikrarın tahrip edilmesi ülkenin ve halkın
fakirleşmesi, kaybetmesi demektir. Türkiye’ye onlarca yıl kaybettirmeye
kimsenin hakkı olmamalıdır.
Bu davayla Devletimizin bütünlüğü zarar
görmektedir. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü zedeleyecek düşünce ve
hareketler, bu süreçte güç ve zemin kazanmaya çalışacaktır.
Hakkımızda
düzenlenen bu iddianamedeki hiçbir iddia ve ithamı kesinlikle kabul
etmiyoruz. İddianamenin hukuki ve siyasi anlamda hiçbir meşruiyetinin de
olmadığına inanıyoruz.
Biz bu iddianamede
partimizin değil, partimize gönül veren milletimizin ve onun temel
değerlerinin itham edildiğini düşünüyoruz. Bu iddianamenin konusu sadece AK
Parti değil, onun üzerinden millet iradesi ve demokratik siyasettir.
Bu iddianame, Cumhuriyetimizin niteliklerinin
halkımızca yeterince sahiplenilmediği varsayımına dayanmakta, milletimizin
devletine ve Cumhuriyetine olan sadakatini tartışmalı hale getirmektedir.
Cumhuriyetimizin bütün kazanımlarını, bütün başarılarını inkar anlamına
gelen bu haksız varsayımı kabul etmek mümkün değildir. Atatürk, Cumhuriyetin
temeli olan ilke ve inkılâpları millete emanet etmeden yaşatmanın mümkün
olmadığına güçlü bir şekilde inanmış, kurduğu yeni rejimin bütün
esaslarını, bu inançla Türkiye Büyük Millet Meclis’in demokratik iradesiyle
hayata geçirmiştir. Bu sebeple Atatürk ilke ve inkılâplarının koruyucusu,
onları hayata geçiren TBMM’dir, bir bütün olarak Türk milletidir. Türkiye
Cumhuriyeti, bütün nitelikleriyle milletimize mal olmuştur, çağdaşlaşma
süreci milletle buluşmak anlamında amacına ulaşmıştır. AK Parti’nin
iktidarda olduğu bu dönemde AB’ye tam üyelik yolunda kat ettiğimiz mesafe
başta olmak üzere, Atatürk’ün işaret ettiği çağdaşlaşma hedeflerine her
zamankinden daha çok yaklaştığımız aşikardır.
Son seçimde
neredeyse iki kişiden birinin oyuyla çok güçlü bir demokratik temsil yetkisi
alan AK Parti, milletimizin daha demokratik, özgür ve çoğulcu bir toplumda
müreffeh ve huzur içinde birlikte yaşama hakkını daima savunmuştur, bundan
sonra da savunmaya devam edecektir.
Kapatma talebiyle
açılan bu davada, amacımız sadece partimizi savunmak değildir. Esasen biz
milletimize ve devletimize hizmetten başka savunmayı gerektirecek hiçbir
şey yapmadık. Siyaseti her zaman millete hizmetin aracı olarak gördük.
Söylem ve eylemlerimiz insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal
bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimizin daima ileri götürülmesine
yöneliktir.
Bu bağlamda aşağıda
söyleyeceklerimiz, tarihe ve tanıklık ettiğimiz çağa düştüğümüz notlar
olarak görülmelidir. AK Parti olarak bu açıklamaları, aziz milletimize ve
devletimize karşı üstlendiğimiz görev ve sorumluluğun bir gereği olarak
görüyoruz.
I. BU DAVA HUKUKİ DEĞİL, SİYASİ BİR DAVADIR
1. Genel olarak
AK Parti hakkında
düzenlenen iddianame, hukuki bir metin olmaktan ziyade, ülkenin
gerçeklerini ve iktidar partisinin icraatlarını görmezlikten gelerek, korku
ve vehimlerden hareketle geleceğe yönelik spekülatif öngörülere yer veren
kurgusal bir metin niteliğindedir. Muhalif siyasi partilerin iktidarları
yıpratmak için bu tür yollara başvurmaları anlaşılabilir. Ancak, hukuk
sanal değerlendirmelere değil, somut gerçekliklere, belge ve bulgulara
dayanmak zorundadır. Özellikle, sonuçları bakımından son derece ağır
yaptırımlar içeren siyasi parti kapatma davalarında doğruluğu bile
araştırılmaksızın gazete kupürlerinden seçilerek bir araya getirilen ve her
siyasi görüşten insanların söyleyebileceği sözlerle bir takım kurguların
temellendirilmeye çalışılması son derece tehlikelidir. Bu tehlike, söz
konusu siyasi parti yasama çoğunluğuna sahip ve yürütme görevini üstlenen
iktidar partisi ise daha da vahim bir boyuta ulaşmaktadır.
İktidar partileri,
yasama faaliyetleri ve yürütme icraatları üzerinden devlet yetkileri
kullanan, dolayısıyla meşruiyetini anayasal ve yasal mekanizmalarla
sağlamış olan örgütlerdir. Tam da bu nedenle siyasi parti kapatma
yaptırımına mevzuatlarında yer veren demokratik ülkelerin hiçbirinde
iktidar partisinin kapatılmasına yönelik dava açılmamıştır. Hatta birçok
ülke bakımından böyle bir dava açmak mümkün bile değildir. Örneğin Federal
Alman Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 43 üncü maddesine göre, siyasi
partilerin anayasaya aykırı hâle geldiği iddiasıyla Federal Almanya Anayasa
Mahkemesi’ne başvurma yetkisi, Federal Meclis (Bundestag), Federal Senato
(Bundesrat) veya Federal Hükümet’e aittir. Söz konusu parti sadece eyalet
sınırları içerisinde faaliyet gösteriyorsa eyalet hükümeti başvuru
yetkisine sahiptir. Aynı şekilde Romanya’da Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 39
uncu maddesi de bir partinin anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Romanya
Anayasa Mahkemesine başvuru yetkisini Hükümet ile Senato ve Temsilciler
Meclisi başkanlarına vermektedir.
Türkiye’de de bazı
anayasa hukukçuları iktidar partisinin kapatılamayacağını açıkça
vurgulamışlardır. Siyasi partiler hukuku konusunda çalışmalarıyla bilinen
Prof. Dr. Erdoğan Teziç, TÜSİAD’ın 1997 yılında düzenlediği “Siyasi
Partiler” konulu toplantıda aynen şunları söylemiştir: “Bir şeyi unutmamak
lazım, parti kapatma sayısı bugüne kadar 10’u aşkın, ama Türkiye’de
kapatılan partilere bakarsanız, ya marjinal partilerdir ya da 1982 askeri
yönetimindeki [yönetiminden] sıyrılırken Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelen
davalardır. Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi
düşünülemez.” (TÜSİAD, Siyasi Partiler Yasası, “Demokratik Standartların
Yükseltilmesi Paketi”, Tartışma Toplantıları Dizisi-1, Mayıs 1997, s.50).
İktidar partisinin
kapatılması, yasama ve yürütme organlarını felç ederek çalışamaz hale
getirebilecek bir girişimdir. İçeride ve dışarıda birçok kişinin kapatma
davasını “yargı darbesi” olarak nitelendirmesinin arkasında da bu gerçeklik
yatmaktadır. Demokratik bir sistemi diğer rejimlerden ayıran temel özellik
iktidarın sadece ve sadece seçim yoluyla el değiştirmesidir. Bir ülkede
iktidarlar seçim dışındaki yollarla değişiyor; temel siyasi kararlar
demokratik temsil meşruluğuna sahip olmayanlar tarafından alınıyor ya da
bunlar tarafından seçilmişlere dayatılıyorsa, o ülkede seçimler düzenli
olarak yapılıyor olsa bile, demokrasiden değil, ancak bir bürokratik
rejimden söz edilebilir.
Nitekim, Anayasa
Mahkemesi’ne göre de “Demokratik devlet, egemenliğin bir kişi, zümre veya
sınıf tarafından, belli sınıflar yararına kullanılmadığı, serbest ve genel
seçimin iktidara gelmede ve iktidardan ayrılmada tek yol olarak kabul
edildiği ve iktidarın bütün millet yararına kullanıldığı… bir idare
biçimidir.” (E.1963/173, K.1965/40, K.T. 26.09.1965).
Kaldı ki, etkin
yargısal denetimin bulunduğu bir hukuk devletinde iktidar partisinin
özgürlükçü demokratik temel düzene yönelik bir tehdit oluşturduğu da ileri
sürülemez. Siyasi iktidarın icraatları anayasa yargısı ve idari yargı
yoluyla denetlenmek suretiyle Anayasanın üstünlüğü etkili biçimde tesis
edildiğinden, ayrıca iktidar partisine yönelik kapatma davası açılmasını
demokrasi ve hukuk devleti ile açıklamak mümkün değildir.
Diğer yandan, bu
dava tüm zamanların en ironik davasıdır. Kuruluşundan itibaren gece gündüz
çalışarak Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin tam üyesi yapmak için uğraşan,
ülkeyi demokratik ve laik bir Avrupa’nın parçası haline getirmek için tüm
adımları atan ve atmakta olan bir siyasi hareketi “laiklik aleyhine
fiillerin odağı” olmakla suçlamak akla, mantığa ve gerçeğe aykırıdır.
Cumhuriyetimizin en önemli çağdaşlaşma projesi olan Avrupa Birliği’ne tam
üyelik, temel dış politika hedeflerimizden biridir. İktidar partisinin bu
projenin gerçekleşmesi için atılması gereken tüm adımları büyük bir
fedakarlık ve gayretle attığı herkesin malumudur.
Türkiye’de devlet
politikası haline gelen AB üyeliği konusunda dönüm noktası sayılan adımlar
iktidarımız döneminde atılmıştır. Müzakere sürecini başlatan bir iktidara
yönelik kapatma davasının bu süreci nasıl bir tehlikeye sokacağını tahmin
etmek güç değildir. Nitekim dava açıldığı andan itibaren AB’nin en üst
düzey yetkililerinin yaptıkları açıklama ve verdikleri mesajlar çok
açıktır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla bir bütün olarak hepimizin
müzakereleri başarıyla tamamlama ve siyasi entegrasyonu sağlama
yükümlülüğümüz karşısında bu davanın süreci dinamitleyen niteliği
ortadadır. Tarihe ve gelecek nesillere şu notu düşmek istiyoruz: Tarih ve
ona şahitlik eden milletimiz ülkemizin çağdaş uygarlık mücadelesini
engelleyenleri affetmeyecektir.
İddianamenin özü,
partimizin gerçekleştirmeyi amaçladığı demokratik değişim ve dönüşümün
demokrasiyle bağdaşmadığı varsayımına dayanmaktadır. Bu iddia ve ithamın
ispatı olarak da ifade özgürlüğü kapsamında olan beyan ve açıklamalar ileri
sürülmektedir. Türkiye’de açıklanması ifade özgürlüğü kapsamında bulunan ve
daha da önemlisi farklı siyasi partilerin de açıkça benimsediği ve ifade
ettiği görüşlerin delil olarak sunulması kabul edilemez. Herkesin her
ortamda rahatça söyleyebildiği sözlerin, bir siyasi partinin mensuplarınca
da dile getirilmesi söz konusu partinin aleyhine bir delil olarak
kullanılamaz.
AK Parti,
Türkiye’de hak ve özgürlükler alanını genişleterek demokrasiyi pekiştirmek
için kurulmuş ve iktidar olmuş bir siyasi partidir. İktidara geldiği 2002
yılından bu yana da bu hedefi gerçekleştirmek, bu ülkeyi çağdaş uygarlık
düzeyinin üzerine çıkarmak için tüm gücüyle çalışmaktadır.
2. İddianamenin Siyasi/İdeolojik Dili
Kapatma talebinde
bulunan iddianame hukuk dışı bir dille kaleme alınmıştır. Her şeyden önce,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın resmi kayıtlarında Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin kısaltmasının “AK Parti” olarak belirtilmesine rağmen, iddianamede
ısrarla “AKP” şeklinde kullanılması siyasi bir tavrın göstergesidir.
Kamu adına dava
açma yetkisine sahip bir makamın siyaseten tarafsız bir söylem kullanması,
iddia ve ithamlarını hukukla sınırlı tutması gerekir. Halbuki iddianame
siyasi ve ideolojik bir tercihi yansıtmakta, bu haliyle hukuki bir metin
olmaktan ziyade önyargıların egemen olduğu bir siyasi bildiri niteliği
taşımaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse:
“Siyasal İslam,
yalnızca kişi ile tanrı arasındaki alanla sınırlı kalmayıp, devlet ve toplum
düzenini de kapsamına alma iddiasında olmakla, totaliterdir. Dolayısıyla
Türkiye Cumhuriyetinde siyasal İslam’ı esas alan partilerin Avrupa’daki
Hıristiyan demokrat partilerle benzerliği söz konusu değildir.” (s.114)
“Demokrasiyi bir
araç gören bu zihniyet, ‘gerçek amacını doksanlı yıllardan sonra dünyada
küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz ve bölge ülkeleri için ürettiği
‘ılımlı İslam’ ideolojisi ve onun siyasi hedefi ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin
(BOP) eşbaşkanları sıfatıyla söylemlerini insan hakları, demokrasi, din ve
vicdan özgürlüğü, öğrenim hakkı gibi asıl referansları olan şeriatla hiç
bağdaşmayan kavramların arkasına gizlenerek’ göstermişlerdir.” (s.117).
“Cumhuriyete ve
onun aydınlanma felsefesine karşı olanlar, uluslararası dengelerdeki
değişim ve küreselleşmenin yarattığı tek kutupluluğun yönlendirmesiyle Laik
Cumhuriyete karşı bir rövanş arayışına girişmişlerdir. …Ancak bugünkü Laik
Cumhuriyet karşıtları geçmişte hiç olmadığı kadar ve üstelik bu kez
uluslararası desteği de arkalarına alarak, karşı devrim fırsatını ellerine
geçirmişlerdir… Laik Cumhuriyet hiç olmadığı kadar tehlikededir. Çünkü
karşı devrimci unsurlar bugün marjinal unsurlar değil, iktidardırlar”
(s.142)
Partimize iktidar
olduğu tarihten beri bazı marjinal siyasi partiler, gazete ve dergiler
kanalıyla yöneltilen bu tür eleştirilerin aynen iddianamede yer alması
hukuk adına üzüntü ve kaygı vericidir. Biz burada normalde siyasi muarızlarımızın
bize yönelttikleri bu tür ciddiyetten uzak siyasi iddiaları cevap vermeye
değer görmüyoruz. Ancak, partimizin kurulduğu andan itibaren insan
haklarına dayanan, demokratik, laik, çoğulcu bir hukuk devleti olarak
Cumhuriyetin korunması ve ilerlemesi için büyük çaba gösteren bir siyasi
parti olduğu iç ve dış kamuoyu tarafından bilinmektedir. AK Parti olarak bu
tür mesnetsiz iddialara siyasetin sağladığı her türlü meşru zeminde şu ana
kadar gerekli tüm cevapları verdik, bundan sonra da vermeye devam edeceğiz.
Ancak biz yargının
bu tartışmalara alet edilmesine kesinlikle karşıyız. Zira bu durum, siyasi
fikir mücadelesinin meşru zemininden uzaklaştırılarak, tarafsız olması
gereken hukuk ve yargı alanına taşınması anlamına gelmektedir.
Demokrasilerde iktidarlara yönelik muhalefet siyasi partiler, sivil toplum
örgütleri, medya ve aydınlar tarafından yapılabilir. Yargı kurumları ise
hiçbir zaman siyasi muhalefetin aracı olarak kullanılamaz,
kullanılmamalıdır. Aksi takdirde, siyasi görüşler karşısında tarafsız
olması gereken yargının siyasallaşması sürecine girilecektir. Bu da hukuk
devleti ve demokrasinin altını oyacak bir tehlikeyi beraberinde
getirecektir. Hukuk devletinin en önemli unsurlarından biri yargı
tarafsızlığıdır. Yargının tarafsızlığını kaybederek belli bir siyasi
düşüncenin sözcüsü haline geldiğine dair en küçük bir kuşku bile adalete olan
güveni ve dolayısıyla hukuk devleti anlayışını zedeleyecektir. Bu durum her
şeyden önce yargıyı yıpratacaktır. Dolayısıyla en başta yargı mensuplarının
bu sonucu doğuracak söylem ve eylemlerden kaçınmaları gerekmektedir.
Diğer yandan,
yargının siyasallaşması beraberinde demokratik siyasetin alanının
daraltılması sonucunu doğuracaktır. Siyasi muhalefet görevinin açık ya da
örtülü şekilde yargı tarafından üstlenildiği, yargının siyasete müdahale
ettiği ve siyaseten alınması gereken kararları almaya başladığı ülkelerde
demokrasi büyük bir tehdit altındadır. Siyasetin yargısallaşması olarak
bilinen bu durum, demokratik rejimi “hakimler yönetimi” anlamına gelen
jüristokratik bir rejime dönüştürecektir. Bu nedenlerle, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı dâhil, tüm yargı kurumlarının demokratik bir hukuk
devleti olan Cumhuriyetimize “hakimler yönetimi” görüntüsü verecek her
türlü girişimden kaçınması gerekmektedir.
Ayrıca,
iddianamenin dili incelendiğinde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler
gibi disiplinlerin alanına giren kavramların rasgele ve çoğu kez de yanlış
şekilde kullanıldıkları dikkat çekmektedir. Bunun tipik örneklerinden biri
“çoğunlukçu” ve “çoğulcu” demokrasi kavramlarının kullanımıdır. İddianameye
göre “Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tay[y]ip Erdoğan ve
diğer partililerin demokrasiyi çoğulcu değil, ‘çoğunlukçu’ olarak
algıladıklarını gösteren eylem ve demeçleri olası bir ‘çoğunluk diktasının’
açık işaretleridir” (s.156). Evvela, AK Parti demokrasiyi hiçbir zaman
“çoğunlukçu” olarak algılamamıştır. Genel Başkan başta olmak üzere parti
yetkililerinin “milli irade”ye vurgu yapması, demokrasinin çoğunlukçu
olarak algılandığı anlamına gelmemektedir. Nitekim, iktidarımız döneminde
başta anayasallık denetimi olmak üzere çoğulcu demokrasinin tüm kural ve
kurumlarıyla işletilmesi için her türlü çaba gösterilmiştir. Modern
demokrasilerde anayasalar ve yasalar çerçevesinde yönetme hakkı elbette
azınlığa değil, çoğunluğa aittir. Yönetme yetkisinin azınlığa ait olduğu
rejimlerin adı demokrasi değil, oligarşidir. Partimiz demokrasinin
çoğunluğun sınırsız yönetimi olarak yorumuna karşı olduğu gibi, demokrasi
görüntüsü altında temsil kabiliyeti olmayan bir azınlığın, belli bir
zümrenin yönetimine de karşıdır.
Kaldı ki, siyaset
bilimi literatüründe “çoğunlukçu demokrasi” (majoritarian democracy) olarak
bilinen modelin zorunlu olarak “çoğunluk diktası”na yol açacağını söylemek
siyaset teorisindeki tartışmalardan ve ampirik gerçeklikten habersiz
olunduğunu göstermektedir. İngiltere ve Hollanda gibi “çoğunlukçu
demokrasi” modeline sahip ülkelerin “çoğunluk diktası” olduğunu söylemek
her halde mümkün değildir. (Arend Lijphart, Patterns of Democracy, New
Haven: Yale University Press, 1999).
Diğer yandan,
iddianamede “pozitif ayrımcılık” kavramı da yanlış kullanılmaktadır.
İddianameye göre “dinsel bir simge olan türbanın yükseköğretimde ve giderek
tüm alanlarda serbestçe takılmasına yönelik politikalar, imam hatip
okullarının sayısının arttırılması ve katsayı sisteminin kaldırılması gibi
uygulamalar genel nüfusun ağırlıklı inanç yapısı gözetildiğinde İslam için
bir pozitif ayrımcılıktır.” (s.115). Oysa “pozitif ayrımcılık” kavramı,
kamu otoritesinin toplumda dezavantajlı konumda bulunan kesimlere, diğer
kesimlerle eşit bir noktaya gelinceye kadar özel olarak yardımda bulunması
anlamına gelmektedir. Bu anlamda “pozitif ayrımcılık” demokratik ülkelerde
temel hak ve hürriyetleri geliştirmeye yönelik doğru ve olumlu bir politika
olarak benimsenmektedir. Kaldı ki, iddianamede “pozitif ayrımcılık” örnekleri
olarak sunulan yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbestisi ile
üniversiteye girişteki fırsat eşitliği, bu kişilere tanınacak bir imtiyaz
niteliğinde değildir. Aksine, sözkonusu serbestliği ve katsayı eşitliğini
sağlamaya yönelik politikalar, bu kişilerin ellerinden alınmış hak ve
hürriyetlerin kullanımını sağlamayı amaçlamaktadır.
İddianamedeki bir
diğer çelişki de, onun küreselleşme ve uluslararası toplum karşıtı
söylemiyle, küreselleşen dünyanın önemli bir uluslararası belgesi olan Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’ne yaptığı vurgu arasında ortaya çıkmaktadır. Bir
yandan davalı partinin “küreselleşmenin merkez güçlerinin”,
“küreselleşmenin yarattığı tek kutupluluğun yönlendirmesiyle” ve
“uluslararası desteği de arkalarına alarak” laiklik aleyhine fiillerin
odağı haline geldiği ileri sürülmekte, diğer yandan da bu tez uluslararası
bir mahkeme olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ışığında
temellendirilmeye çalışılmaktadır.
İddianamede,
“Davalı parti özellikle 22 Temmuz 2008 [2007 olacak] seçimlerinden sonra,
alınan oy oranının etkisi ve cüretiyle toplumu İslam devletine dönüştürecek
projelerini önce yeni bir Anayasa taslağı hazırlamak sonra da türbanı
gündeme getirmek suretiyle laiklik ilkesini hedef alarak adım adım gerçekleştirmeye
başlamıştır,” ifadesi yer almaktadır. Bu cümlede birbiri ardına eklenen
iddialar mantık bilimindeki ifadeyle “nedensellik bağı”ndan yoksundur. Bir
olgudan alakasız bir yoruma varılmış ya da bir önyargılı yorumun delili
olarak da ilgisiz bir başka olgu gösterilmiştir. İddianamenin temel mantığı
bu şekilde birbiriyle alakasız olguların ve iddiaların zoraki birbirine
bağlanmasıyla oluşturulmaktadır.
Bir partinin
seçimlerden yüksek oy alması ile “cüret” kelimesinin yan yana getirilmesi,
“demokratik meşruiyet” kavramıyla çelişen, hukukla ilgisi olmayan tamamen
dar politik bir yaklaşımdır.
Öte yandan AK
Parti’yi “toplumu İslam devletine dönüştürecek proje” sahibi olmakla
suçlamak sadece hukuken değil, siyasi açıdan bile ifade edilemeyecek bir
iddiadır. Hukuk maddi dayanaklar gerektirir. İddianamede anayasal düzene ve
AK Parti’nin tüm politikalarına aykırı böylesine kabul edilemez bir proje
ile AK Parti’yi ilişkilendiren yaklaşım maddi dayanaktan yoksundur. “İslamcılık”, “siyasal İslam”, “radikalizm”, “köktendincilik”
gibi kavramların bilimsel mahiyetiyle örtüşmeyen ve AK Parti’nin siyasi
tasavvuruyla yakından uzaktan ilgisi olmayan nitelemeler ciddi bir bilgi
eksikliğini ortaya koymaktadır.
İddianamede, AK
Parti’ye hiçbir zaman isnat edilemeyecek sözde bir “siyasal İslam projesi”
ile yeni anayasa çalışmaları arasında bağ kurulması ise tümüyle
dayanaksızdır. Yeni bir anayasa yapılması gerektiği ülkedeki pekçok
siyasetçinin, hukuk kurumunun, akademisyenlerin, sendikaların ve partilerin
ortak kanaatidir. Yıllardan beri bu sebeple çeşitli parti ve kuruluşlar
yeni anayasa çalışmaları yapmaktadırlar. Sözgelimi, Meclis’teki siyasi
partiler (1993), Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (1992), Türkiye
Odalar ve Borsalar Birliği (2000) ve Türkiye Barolar Birliği (2001 ve 2007)
gibi kuruluşların yeni anayasa önerileri bulunmaktadır. Aynı şekilde,
Anayasa Mahkemesi’nin de 2004 yılında anayasa yargısı alanında önemli
yenilikler öngören bir anayasa değişikliği önerisini kamuoyuna sunduğu
bilinmektedir.
AK Parti’nin yeni
anayasa çalışmalarının, AB’den müzakere tarihi almış bir ülkede, çağdaş
dünya ile daha çok yakınlaşmaya dönük olduğu açıktır. Kaldı ki, bazı
akademisyenler tarafından hazırlanan, ancak partimizce son şekli verilmeyen
söz konusu anayasa taslağında laiklik ilkesinin mevcut Anayasaya göre daha
da güçlendirildiği herkes tarafından bilinmektedir. Cumhuriyetin temel
ilkelerini aynen muhafaza eden hatta pekiştiren bu anayasa taslağını “toplumu
İslam devletine dönüştürecek proje”nin bir parçası olarak takdim etmek, akılla,
mantıkla ve iyiniyetle bağdaşmaz. AK Parti’nin anayasa taslağı hazırlama
çabalarının gizli bir niyetin ifadesi olarak okunması, hukuk gibi maddi
dayanaklarla işleyen bir sistem açısından kabul edilemez.
Sonuç olarak,
“köktendinci”, “karşı devrimci”, “siyasal İslam”, “ılımlı İslam”,
“aydınlanma felsefesi”, “küreselleşmenin merkez güçleri” ve “Büyük Ortadoğu
Projesi (BOP)” gibi teorik siyasi tartışmalarda kullanılabilecek kavramların
bir iddianamede yer alması, bu davanın hukuki değil, siyasi mülahazalarla
açıldığı yönündeki kuşkuları beslemektedir.
Bu kuşkuyu artıran
diğer bir husus da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 12.02.2008 tarihli
Grup toplantısında anamuhalefet liderine cevap olarak söylediği şu sözlerin
iddianamede yer almış olmasıdır: “İdam sehpasının yolunu gösteriyor. Biz bu
yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini
söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda
bedel ödemeye hazırız. Bu konuda rahatız.” (s.53) İddianameye göre,
Başbakan “kefen veya idam gömleğiyle özdeşleşen ‘beyaz çarşaf”
betimlemesiyle devleti ve toplumu dönüştürme kararlılığını ve bu uğurda
neleri göze aldığını vurgulamış, ölüm ve idam çağrıştırmalarıyla halkın bir
kısmını laik devlet aleyhine kışkırtıcı tavrını sürdürmüştür” (s.135).
Oysa, Başbakanın bu sözlerle Başsavcının iddia ettiği gibi toplumu
dönüştürme uğruna değil, milli iradenin üstünlüğünü ve demokrasiyi koruma
uğruna ölümü göze aldığını anlatmak istediği çok açıktır ve takdir edilmesi
gereken bir cesaret örneğidir.
Başsavcı, bu
sözleriyle kamu adına hareket etmesi gereken tarafsız bir hukuk adamı
kimliğini bir kenara bırakmış ve söz konusu polemikte muhalefetin diliyle
konuşan siyasi bir kimliğe bürünmüştür. Parlamento içinde ve dışında
bazılarının sürekli biçimde partimizi 1957 sonrasının Demokrat Partisine,
Başbakanı da Adnan Menderes’e benzettiği ve onların sonu ile tehdit
ettikleri herkesin malumudur. Bu benzetmeler ve tehditler karşısında “Biz
bu yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini
söylüyoruz” diyerek kendisini savunan bir siyasi liderin sözlerini “halkın
bir kısmını laik devlet aleyhine kışkırtıcı tavır” olarak göstermek, açıkça
bir siyasi tavrın ve siyaseten taraf olmanın işaretidir.
27 Mayıs darbesini
yücelten, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamını “halkın coşkuyla
karşıladığını” söyleyenlerin ve bu yolla bugün yeni 27 Mayıslara davetiye
çıkaranların bulunduğu bir siyasi ortamda demokrasiye olan inancı cesaretle
ve kararlılıkla ifade etmenin hangi mantıkla kınandığını anlamak
imkansızdır. İddianamedeki bu kınama, diğer siyasi imalarla birleşince daha
da anlamlı hale gelmektedir. İddianamenin, bir zamanlar Demokrat Partiye
yöneltilen, “karşı devrimci”, “çoğunlukçu” ve “Laik Cumhuriyete karşı bir
rövanş arayışına girişmiş” gibi ithamları bu kez partimize yöneltmesi, söz
konusu siyasi kampanyaya bir destek niteliğindedir. Sadece bu bile,
iddianamenin hukuki değil tamamen siyasi bir metin olduğunu göstermeye
yeterlidir.
Bu siyasi tavır
karşısında AK Parti olarak bizim konumumuz değişmemiştir. Tüm korkutma,
tehdit ve sindirme girişimlerine karşı diyoruz ki: Bu topraklarda
demokrasinin kökleşmesi, devletimizin güçlenmesi, millet iradesinin yüceltilmesi,
insan hakları standardının yükseltilmesi, milletimizin refah, huzur ve özgürlük
içerisinde yaşaması için elimizden gelen her şeyi yaptık, yapıyoruz ve
yapmaya devam edeceğiz.
II. DEMOKRASİLERDE SİYASİ PARTİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE SINIRLARI
1. Demokrasi ve Siyasi Partiler
Demokrasi, siyasi
yönetimin meşruiyetini yönetilenlerin rızasına ve temsiline dayandıran bir
yönetim biçimidir. “Halkın iktidarı” anlamına gelen demokrasi, eşitlik,
özgürlük ve çoğulculuk gibi değerleri öne çıkaran toplumların yegâne siyasi
tercihidir. Çağdaş demokrasilerin temel ilke ve kurumları serbest ve
düzenli seçimler, çoğulculuk ve siyasi yarışma, insan hakları, hukuk
devleti ve temel politikaları belirleme yetkisine seçilmişlerin sahip
olmasıdır. Demokrasiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran temel özellik,
yönetilenlerin kendileriyle ilgili karar ve kuralların oluşturulması sürecine
katılmalarıdır. Başka bir ifadeyle, demokrasilerde halk hem yönetilen hem
de yönetendir. Demokratik ülkelerde hukuk kurallarına riayet edenler, son
tahlilde başkalarının iradesine değil, kendi iradelerine itaat etmiş
sayılmaktadır. Kısacası, yönetime ve onun aldığı kararlara meşruiyet
sağlayan husus, halkın temsilcileri yoluyla siyasi sürece katılmasıdır.
Dolayısıyla, siyasi katılım demokrasinin temel unsurudur.
Bu nedenle, halkın
yönetime katılımının başlıca aracı olan siyasi partiler, demokrasilerde
merkezi bir role ve öneme sahiptirler. Siyasi partiler, toplumdaki farklı
düşünce ve görüşleri siyasi alana taşıyarak, halkın temsili, siyasi
iktidarın kullanılması ve muhalefet işlevlerini yerine getirirler. Bu
nedenle demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul
edilmektedirler. Modern demokrasiler, aynı zamanda “partiler demokrasisi”
olarak da anılmaktadır. Demokrasiyi geliştiren partilerdir ve demokrasi
partiler dışında düşünülemez. Siyasi partiler, toplumsal alanda oluşan
farklı görüş ve taleplerin siyasi sisteme taşınmasını sağlayan kurumlardır.
Bu yönüyle, partiler sivil toplumla siyasal toplum arasındaki bağlantıyı
kurarlar. Siyasi partiler, bir yandan toplumsal talepleri siyasi karar alma
mekanizmasına taşıyarak aşağıdan yukarıya bir hareketlilik sağlarken, diğer
yandan makro düzeyde politikaların uygulanması yoluyla da bu taleplerin
hayata geçirilmesini sağlarlar. Bu fonksiyon onları siyasi katılımın temel
araçları konumuna getirmektedir. Bu nedenledir ki, siyasi partiler uluslararası
sözleşmeler ve demokratik anayasalar tarafından güvence altına alınmıştır.
Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, siyasi
partiler demokrasinin layıkıyla işleyebilmesi için hayati bir rol oynayan
örgütlerdir. Bu nedenle, partilere yönelik her müdahale, kaçınılmaz olarak
hem örgütlenme özgürlüğünü hem de sonuçta demokrasiyi etkileyecektir.
(TBKP/Türkiye, par.25, 31). Dolayısıyla, bir siyasi partinin kapatılması,
ancak fevkalade ciddi durumlarda başvurulabilecek son derece ağır bir
yaptırımdır. (Sosyalist Parti/Türkiye, par.51; ÖZDEP/Türkiye, par.45).
Siyasi parti
özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerin olmazsa olmazı olan düşünce ve ifade
özgürlüğünün özel bir kullanım biçimidir. Siyasi partiler toplumsal ve
siyasi sorunların çözümüne yönelik farklı programlara sahiptirler.
Partileri birbirinden ayıran ve siyasi parti özgürlüğünü anlamlı kılan
temel özellik de budur. Tüm siyasi partilerin aynı görüşleri benimsemesi ve
adeta ortak programa sahip olmasının istenmesi çoğulcu demokrasiyle
bağdaşmaz. Siyasi partilerin savunduğu görüşlerin değeri, onların doğru,
tutarlı veya isabetli olmasından değil, demokratik ve barışçıl bir yöntemle
ifade edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Farklı görüşlerin yasaklanması,
siyasi rejimi özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik olmaktan çıkarıp, tek sesli
ve baskıcı bir yapıya dönüştürme tehlikesi doğurabilir.
Demokrasilerde,
siyasi partiler kendi görüşleri doğrultusunda oluşturdukları programları
ile halkın karşısına çıkarlar ve iktidarı yarışmacı seçimler sonucunda elde
etmeyi amaçlarlar. Serbest seçimler sonucunda iktidara gelen bir parti,
ülke sorunlarının çözümü için demokrasi ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde
programını uygulama yetkisine sahiptir. Demokrasilerde iktidarların el
değiştirmesi ancak seçim yoluyla mümkündür.
Siyasi partiler
sahip oldukları vazgeçilmez konumları nedeniyle, demokrasilerde hukuki
güvenceye kavuşturulmuştur. Bu çerçevede partilerin yasaklanması konusunda
çok önemli koruyucu hükümler getirilmiş ve kapatılmaları oldukça zor
koşullara bağlanmıştır. Kapatma biçimindeki yaptırım, siyasi parti
özgürlüğünün özünü ortadan kaldırabileceği içindir ki, ancak zorunlu
durumlarda istisnai ve en son çare olarak düşünülmektedir. Siyasi
partilerin keyfi ve ölçüsüz olarak yasaklanmasının çoğulcu demokratik
rejimin özünü zedeleyeceği kabul edilmektedir.
Batılı
demokrasilerdeki siyasi partilerin yasaklanması konusundaki uygulamada da
bu evrensel standartlara uygun hareket edilmiştir. Nitekim Avrupa’da
1950’lerden bugüne kadarki süreçte sadece üç siyasi parti kapatılmıştır.
Bunlardan ikisi, Avrupa’nın yaşadığı totaliter diktatörlüklerin etkisiyle
Federal Almanya’da verilmiş kapatma kararlarıdır. Bu partilerden Nazi
partisi olan Sosyalist Reich Partisi 1952 yılında, Alman Komünist Partisi
ise 1956 yılında kapatılmıştır. Türkiye’de siyasi parti kapatma yaptırımına
sürekli örnek gösterilen Almanya’da, Anayasa Mahkemesi, 1951 yılında
Federal Hükümet tarafından açılan Komünist Partisi davasında, bir siyasi
partinin siyasi yarışma sonucu tasfiye olmasının onun bir yargı kararıyla
yasaklanmasına nazaran daha doğru olacağı düşüncesiyle, yıllarca kapatma
kararı vermekten imtina etmiş, ancak Hükümetin başvurusunu geri
çekmeyeceğine kanaat getirince kapatma kararı vermiştir. (Donald P.
Kommers, The Constitutional Jurisprudence of the Federal Republic of
Germany, Durham&London: Duke University Pres, 1989, s.227-228). Ayrıca,
bu ülkede kapatılan partilerin devamı niteliğindeki partilerin halen siyasi
alanda faaliyetlerini sürdürdükleri de bilinmektedir. Avrupa’da daha
sonraki dönemde kapatılan yegane parti ise İspanya’daki Herri Batasuna
Partisidir. Bu parti 2003 yılında ayrılıkçı terör örgütü ETA ile organik
bağının bulunduğu gerekçesiyle kapatılmıştır.
Siyasi partilerin
kapatılması konusundaki evrensel standartların, insan haklarına saygılı ve
demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye açısından da geçerli olması
gerektiğinde kuşku yoktur. Nitekim 1961 ve 1982 Anayasalarında siyasi
partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu açıkça
belirtilmiştir. Anayasalarımızda bu evrensel ilke yer almasına rağmen,
uygulamada çok sayıda parti demokratik sistemlerde ve uluslararası
sözleşmelerde öngörülen kriterlere aykırı bir şekilde kapatılmıştır.
Böylece siyasi partilerin demokrasiler açısından “vazgeçilemezliği” ilkesi
adeta tersine çevrilmiştir. Bu durum, siyasi partileri uygulamada
kolaylıkla “vazgeçilebilir” hale getirmiştir.
1961 Anayasasının
yürürlüğe girdiği tarihten bu yana Anayasa Mahkemesi tarafından yirmidört
siyasi parti kapatılmıştır. Bu sayıya askeri müdahaleler döneminde
kapatılan siyasi partiler dâhil değildir. Kapatılan parti sayısı itibariyle
Türkiye, çağdaş demokrasilerde kırılması imkansız bir rekorun sahibidir.
Sadece 1961 Anayasası döneminde kapatılan parti sayısı bile tek başına
demokratik ülkelerde kapatılan partilerin toplamından daha fazladır. 1982
Anayasası döneminde daha yoğun biçimde parti kapatma kararları verilerek
siyasi alan iyice daraltılmıştır. Öte yandan, yoğun biçimde siyasi parti
kapatma kararı vermekle, ülkedeki sorunlara demokrasi ve hukuk sınırları
içerisinde çözümler üretme ve sorunları böylece çözme imkanı da ortadan
kaldırılmaktadır. Yasaklama biçimindeki yaptırım nedeniyle düşünce ve
siyasi parti özgürlüklerinin içi boşaltılmaktadır.
Türkiye
uygulamasının evrensel standartlara uymadığının en açık göstergesi, Anayasa
Mahkemesi tarafından verilen siyasi parti kapatma kararlarının biri hariç
tamamının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Sözleşmenin ihlali
olarak kabul edilmiş olmasıdır.
2. Siyasi Partilerin Yasaklanmasında Evrensel Standartlar
İddianamede siyasi
parti kapatma nedenlerinden bahsedilirken AİHS hükümleri ve Venedik
Komisyonu ilkelerine de atıf yapılmakla birlikte, Venedik Komisyonu
ilkelerinin siyasi partiler için son derece güvenceli bir koruma sistemi
getirdiği, sadece şiddeti benimseyen siyasi partilerin kapatılabileceğine
cevaz verdiği gerçeği görmezlikten gelinmektedir.
Avrupa Konseyi
bünyesinde ortak bir demokrasi standardını oluşturmak amacıyla kurulan
Venedik Komisyonu, siyasi partilerin yasaklanması ve kapatılmaları
konusundaki 2000 tarihli raporunda şu ilkeleri belirlemiştir:
Siyasi partinin
anayasada barışçıl yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek başına
onun yasaklanması ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak
görülemez.
Siyasi partiler, ancak
şiddet kullanmayı savunmaları ya da demokratik anayasal düzeni ortadan
kaldırmak suretiyle hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla şiddeti siyasi
bir araç olarak kullanmaları durumunda yasaklanabilir.
Partilerin
yasaklanması veya kapatılması biçimindeki yaptırım istisnai bir tedbir
olarak en son çare biçiminde kullanılmalıdır.
Siyasi parti
hakkında dava açılmadan önce, davayı açacak hükümet ya da diğer devlet
organlarınca, siyasi partinin özgür ve demokratik siyasi düzen veya hak ve
özgürlükler için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığına ve kapatma ya
da yasaklama yaptırımı dışında daha hafif tedbirlerle bu tehlikenin
önlenmesinin mümkün olup olmadığına bakılmalıdır.
Siyasi parti
kapatma davaları, hukuki usulün tüm güvencelerine yer veren, aleni ve adil
bir yargılama sonucunda karara bağlanmalıdır.
Bu ilkelerden de
anlaşılacağı üzere, Venedik Komisyonu siyasi partilerin ancak şiddeti
savunma veya şiddeti politik bir araç olarak kullanma durumunda
kapatılabileceğini belirtmektedir.
Diğer yandan, siyasi
partilerin kapatılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin birçok
maddesiyle ilgilidir. Partilerin tüzel kişilik olarak kurulması ve
faaliyette bulunması, temel olarak 11 inci maddenin koruması altındadır.
AİHM, siyasi parti özgürlüğünü örgütlenme özgürlüğünün bir unsuru olarak
görmektedir.
Siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin davalar Sözleşmenin 10 uncu maddesiyle korunan ifade
özgürlüğüyle de yakından ilgilidir. Kapatma davasında sunulan “delillerin”
neredeyse tamamı ilgili parti üyelerince değişik tarihlerde yapılan
açıklamalardan ibaret olduğundan, dava açısından ifade özgürlüğünün önemi
daha da artmaktadır.
Yargılama sırasında
ortaya çıkabilecek ihlaller Sözleşmenin adil yargılanma hakkını düzenleyen
6 ncı maddesini de devreye sokabilecektir. Kapatma kararının sonuçları
dikkate alındığında, mülkiyet hakkı ihlali de gündeme gelebilecektir.
Ayrıca, bir siyasi
partinin kapatılmasına neden olduğu gerekçesiyle partili milletvekillerinin
parlamento üyeliğinin düşürülmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir partide
yer alamaması yaptırımı, AİHS’in 1 nolu Protokolünün 3 üncü maddesine
aykırılık sonucunu doğurabilecektir. Sadak/Türkiye
(2002) kararında AİHM, başvurucuların partilerinin kapatılması sonucu
otomatik olarak milletvekilliklerinin düşmesinin orantılı bir yaptırım
olmadığına karar vermiştir. Mahkemeye göre, bu yaptırım Sözleşmenin 1 Nolu
Protokolünün 3 üncü maddesinde korunan seçilme ve parlamento üyesi olma
hakkının özüyle bağdaşmadığı gibi, başvurucuları parlamentoya üye olarak
gönderen seçmenin egemen iradesini de ihlal etmiştir. (par.40).
Aynı şekilde,
partilerinin kapatılması sonucu haklarında beş yıl parti yasağı getirilen
Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve Mehmet Sılay’ın başvuruları üzerine, 2007
yılında AİHM, Sözleşme’nin seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğine karar
vermiştir. AİHM’in bu kararlarına göre, Anayasanın milletvekilliğinin
düşmesi ve beş yıllık parti yasağı sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi
parti mensupları bakımından oldukça ağır bir yaptırım öngörmektedir.
Başvuru sahipleri hakkında uygulanan bu ciddi yaptırımlar, sınırlama sebebi
olan meşru amaçlarla orantısız bulunmuştur.
Siyasi parti
özgürlüğünün sınırları konusundaki AİHM içtihadı Türkiye’de kapatılan
partilerin yaptığı başvurular üzerine oluşturulmuştur. AİHM bu kararlarında
siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin ilke ve ölçütleri açık bir biçimde
ortaya koymuştur. Bu ilke ve ölçütleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
Siyasi parti
kararlarında AİHS’in 11 inci maddesi, ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu
maddeyle birlikte değerlendirilmelidir.
Siyasi partilerin
program ve projelerinin devletin anayasal yapısı ve ilkeleriyle uyuşmaması,
bunların demokrasiyle de bağdaşmadığı anlamına gelmez. Buna göre,
demokrasinin kendisine zarar vermediği müddetçe, siyasi partiler mevcut
anayasal düzeni sorgulayabilirler, farklı siyasi görüşleri savunabilirler.
Siyasi parti
özgürlüğüyle ilgili Sözleşmenin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki
sınırlama sebepleri oldukça dar ve katı yorumlanmalıdır.
Siyasi partiler,
inandırıcı ve zorunlu sebeplerle ve ancak istisnai olarak kapatılabilir.
Bir siyasi partinin
gerçekleştirdiği faaliyetlerde kullandığı tüm yöntemler hukuki ve
demokratik nitelikte olmalıdır.
Siyasi partinin
önerdiği değişikliklerin kendisi de bizzat temel demokratik ilkelere uygun
olması gerekmektedir.
Siyasi partinin
tüzük veya programındaki ifadelerden hareketle kapatılması söz konusu
olamaz, partinin somut öneri ve faaliyetleri olmalıdır.
Siyasi partilere
yönelik sınırlamalar, demokratik bir toplumda zorunlu ve meşru amaçla
orantılı olmalıdır. Kapatma yaptırımının “zorlayıcı toplumsal ihtiyaca”
cevap vermeye yönelik olması gerekir.
İddianamede siyasi
partilerin yasaklanması konusunda AİHM kararları ile ortaya konulan
ölçütlere yer verilmekle birlikte, bu ölçütlere göre neden AK Partinin
kapatılması gerektiği hiçbir şekilde ortaya konulamamıştır. Aksine,
iddianamede yer verilen AİHM ölçütlerinin dikkate alınması halinde bu
kapatma davasının hiç açılmaması gerekirdi.
Nitekim, AİHM’e göre parti kapatma yaptırımının
“zorlayıcı toplumsal gereksinim” şartını sağlayıp sağlamadığını belirlemek
için şu üç temel şartın gerçekleşmesi gerekmektedir (RP/Türkiye, Büyük
Daire, par.104):
Bir siyasi partiden kaynaklanan demokrasiyi ortadan
kaldırmaya yönelik riskin yeteri kadar yakın/kaçınılmaz olduğunu gösterecek,
varlığı ispat edilmiş sağlam, inandırıcı deliller bulunmalıdır.
İlgili siyasi parti yöneticilerinin ve üyelerinin
eylem ve beyanları partiye isnat edilebilir nitelikte olmalıdır.
Siyasi partiye isnat edilebilir nitelikteki eylem
ve beyanlar, partinin “demokratik toplum” kavramıyla bağdaşmayan bir toplum
modelini tasavvur ettiğini ve savunduğunu açıkça ortaya koyacak şekilde bir
bütün teşkil etmelidir.
Bu şartların hiçbiri bu davada söz konusu değildir,
olamaz da. Çünkü AK Parti, demokrasiye yönelik yakın ya da uzak bir risk
teşkil etmek bir yana, bu ülkenin demokratlarının yöneldiği neredeyse
yegane adres haline gelmiştir. Bu gerçeğe tersinden bakmak ve aksini
göstermeye çalışmak için kullanılan sözler, hiçbir şekilde AİHM’in
kastettiği anlamda hukuki ve inandırıcı delil olarak vasıflandırılamaz.
Doğrulukları bile araştırılmadan dosyaya konan gazete haberleri,
bağlamlarından koparılan sözler, tekzip edilen beyanlar, yanlış çevrilen
röportajlar ve tüm bunlardan çıkarılmaya çalışılan kurgusal ve sanal
sonuçlar eğer gerçekten “delil” kabul edilecekse, bu “deliller” karşısında
yeryüzünde demokrasi için risk teşkil etmeyecek bir siyasi parti bulmak
imkansız hale gelecektir.
Öte yandan iddianame, partimizi geçmiş bazı
partilerin devamı olarak gösterme gayreti içindedir. Burada amaç bellidir.
AİHM’in bir siyasi partiyle ilgili olarak verdiği karardan hareketle,
partimizin de kapatılmasının Sözleşme’ye uygun olacağı izlenimi
oluşturulmak istenmektedir. Ancak, bu gayret beyhudedir. AK Parti 2001
yılında tamamen yeni bir parti olarak kurulmuş ve bunu sadece söylemleriyle
değil, eylemleriyle de göstermiştir.
AK Parti, programını henüz gerçekleştirme imkanı
bulamamış bir muhalefet partisi de değildir. Şimdiye kadar, ülkenin daha
ileri gitmesi için önerdiği ve yaptığı tüm reformlar, AİHM’in öngördüğü
kriterler çerçevesinde her bakımdan yasal ve demokratik araçlarla
gerçekleşmiştir. AK Partinin şu ana kadar gerçekleştirdiği ve
gerçekleştirmeyi taahhüt ettiği önerilerin tamamı da demokrasinin temel
ilkeleriyle uyumludur. Hatta, 2002 yılından beri yapılanlar Türkiye’de
insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün tarihte hiç olmadığı kadar
pekiştirilmesine imkan sağlamıştır. Bu açık ve yalın gerçeğe rağmen
partimizle ilgili doğrudan veya dolaylı olarak “antidemokratiklik”
suçlamasının yapılması, bilinen tüm akıl ve mantık kurallarını alt üst
etmek olacaktır. Bu durum, şayet kavram karışıklığından kaynaklanmıyorsa,
kesinlikle bir önyargı ve kötü niyetin ürünüdür.
3. Türkiye’de Siyasi Partilerin Yasaklanması
Türkiye’de siyasi
parti özgürlüğü ve sınırları Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu tarafından
düzenlenmiştir. 1995 ve 2001 yıllarında yapılan Anayasa değişiklikleri ile
evrensel standartlara uyum amacıyla siyasi partileri korumaya yönelik daha
güvenceli hükümler getirilmiş ve kapatma zorlaştırılmıştır. 1995 yılında
Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında yapılan değişiklikle,
siyasi partilerin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden
ötürü kapatılmasında “odak olma” koşuluna yer verilmiştir. 2001 yılında ise
odak olmanın şartları 69 uncu maddenin altıncı fıkrasına eklenerek, siyasi
partilerin eylemleri nedeniyle kapatılmaları önceki duruma göre daha da
zorlaştırılmıştır. 2001 yılında ayrıca, Anayasa Mahkemesinin siyasi parti kapatma
davalarında kapatma için en az beşte üç oy çokluğuyla karar alma şartı
getirilmiş (m.149/1) ve kapatma yaptırımı yerine, dava konusu fiillerin
ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya
tamamen yoksun bırakılmasına da karar verilebileceği öngörülmüştür (m.
69/7).
2001 Anayasa
değişikliğiyle, bir siyasi partinin “Anayasaya aykırı eylemlerin odağı
olması”nın şartları Anayasada açıkça düzenlenmiştir. Buna göre, bir siyasî
parti, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
eylemler “o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o
partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim
organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya
grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller
doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği
takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır”. (m.69/6).
Bu düzenlemeye
göre, Anayasaya aykırı eylemlerin siyasi parti üyelerince yoğun bir
şekilde işlenmesi ve bunların yetkili organlarca benimsenmesi şartlarının
gerçekleştiği somut ve açık kanıtlarla belirlenmelidir. Örneğin, üyeler bir
takım eylemler icra ediyor, fakat parti organları bunları benimsemiyorsa,
parti odak haline gelmez. Yine parti yetkililerinin “kararlılık içinde”
işlenmeyen eylemleri de partiyi odak haline getirmez. Başka bir ifadeyle,
Anayasaya aykırı eylemleri işleyenlerin bu eylemleri süreklilik içinde ve
sıklıkla tekrarlamaları zorunludur.
Ayrıca, 2001
Anayasa değişikliklerinden sonra siyasi partilerin sadece beyanlardan
dolayı “odak” haline gelmesi mümkün değildir. Zira, Anayasanın 69 uncu
maddesinin altıncı fıkrasında “eylemler”den dolayı bir siyasi partinin odak
olabileceği öngörülmektedir. Bu değişiklik, ifade özgürlüğünün alanını
genişletmek amacıyla Anayasanın Başlangıç kısmının beşinci paragrafında
yapılan değişiklikle de paralellik arz etmektedir. Bu bağlamda, “beyan”
değil de “faaliyet”i sınırlandıran bir değişiklik yapılmıştır. Başlangıç kısmında
yapılan bu değişiklikle “düşünce ve mülahaza” ibaresi “faaliyet” sözcüğüyle
değiştirilmiştir. Anayasa değişikliği teklif gerekçesinde “düşünce ve
mülahaza” ibaresinin “doğrudan düşünceye bir sınır teşkil etmesi nedeniyle”
değiştirildiği açıkça belirtilmiştir.
Diğer yandan,
Anayasanın 90 ıncı maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklik de siyasi
partilerin kapatılması bakımından önemli sonuçlar doğuracak niteliktedir.
Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin kapatılması davalarını görürken
Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda yer alan hükümlerin yanı sıra,
Anayasa’nın 90 ıncı maddesi uyarınca, uluslararası insan hakları
sözleşmelerini de dikkate almak durumundadır. Zira Anayasa Mahkemesi parti
denetimi yaparken “bir davaya bakan mahkeme” konumundadır. Nitekim,
iddianameye göre de, “SPY’nın öncelikle İHAS gözetilerek ve Anayasa
hükümleri de İHAS’a göre yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki kapatma
yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir” (s.9).
Türk hukuku
bakımından uluslararası sözleşmeler 2004 tarihli Anayasa değişikliğine
kadar iç hukukta kanunlarla eşdeğerde iken, 2004 yılında Anayasanın 90 ıncı
maddesine eklenen bir hükümle insan haklarına ilişkin uluslararası
sözleşmeler ile kanunların çatışması halinde sözleşme hükmünün uygulanması
esası benimsenmiştir. Bu yeni hükme göre, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş
temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların
aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda
milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Özellikle parti özgürlüğünü
güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade ve örgütlenme
özgürlüklerine ilişkin hükümleri ile bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının göz önünde tutulması ve
bunlar ile iç hukuk kuralları arasında bir çatışma görülmesi halinde,
Sözleşme hükümleri ile Mahkeme içtihatlarının öncelikle uygulanması
zorunludur.
Anayasa
Mahkemesinin parti kapatma konusundaki kararları ile Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin içtihadı arasında önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla,
Anayasa Mahkemesinin 2004 Anayasa değişikliğinden sonra bakacağı parti
kapatma davalarında AİHM içtihadını dikkate alarak 2004’ten önce ortaya
koyduğu ve parti özgürlüğünü büyük ölçüde daraltan içtihadını değiştirmesi
gerekmektedir.
Nitekim Anayasa
Mahkemesi, 2.3.2007 tarihli kararıyla, AİHM’in siyasi parti davalarında
verdiği ihlal kararlarını yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul
etmiştir. Bu kararında Anayasa Mahkemesi, “Kapatılan Türkiye Birleşik
Komünist Partisi hakkındaki davanın 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendi
uyarınca yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülmesi isteminin, aynı
Yasa’nın 318. maddesi uyarınca KABULE DEĞER OLDUĞUNA” karar vermiştir.
Bu açıklamalardan
da anlaşılacağı üzere, Türkiye’de siyasi partiler hukuku alanında yapılan
anayasal ve yasal değişiklikler, siyasi partileri daha güvenceli bir konuma
getirme amacını taşımaktadır. Bu değişikliklerden sonra, Türk hukuku bakımından
da bir siyasi parti ancak istisnai durumlarda ve en son çare olarak
kapatılabilecektir. Siyasi parti kapatma davalarında yetkili yargısal
makamların anayasakoyucunun bu açık iradesini dikkate alması, Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesinin bir gereğidir.
III. DAVA HUKUKİ TEMELDEN YOKSUNDUR
1. Bu davada “odak” olma şartları gerçekleşmemiştir
1982 Anayasasında
yapılan değişikliklerle siyasi partilerin kapatılması zorlaştırıldığı
halde, Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatılmasının talep edilmesi Anayasa
ile temelden çelişmektedir. Nitekim, zorlama bir mantıkla hazırlanan
iddianamede, eylemlere dayalı olarak odaklaşmanın gerçekleştiği hiçbir
şekilde ortaya konulamamıştır. Partililere ait, her biri tek başına açıkça
ifade özgürlüğü kapsamında bulunan düşünce açıklamaları delil olarak
sunulmak suretiyle odaklaşma koşulunun sağlandığı izlenimi verilmek
istenmektedir. Bu nedenle, dava bir siyasi parti kapatma davası olmaktan
ziyade, adeta bir ifade özgürlüğü davası niteliğine bürünmüştür. Dolayısıyla,
bu davada Anayasaya aykırı eylemlerin odağı olma koşulu kesinlikle
gerçekleşmemiştir. Şöyle ki:
(a) Yukarıda
açıklandığı üzere, siyasi parti özgürlüğünü genişletmeye ve partilerin
kapatılmasını zorlaştırmaya yönelik anayasa değişikliklerinden sonra siyasi
partilerin sadece beyanlardan dolayı “odak” haline gelmesi mümkün değildir.
Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası, bir siyasi partinin odak
olabilmesi için Anayasaya aykırı eylemlerin varlığını şart koşmaktadır.
Oysa, partimiz hakkında açılan davada sunulan deliller arasında laikliğe
aykırı herhangi bir “eylem” bulunmamaktadır.
(b) Kaldı ki,
iddianamede “laikliğe aykırı eylemler” olarak sıralanan hususlar, laikliğe
aykırı bir nitelik taşımamaktadır. Bu durum karşısında iddianame ile
kurgulanan tez bütünüyle çökmektedir.
(c) Parti üyelerine
ait olduğu belirtilen “eylemler”in parti yetkili organlarınca
benimsendiğine dair deliller sunulamamıştır.
(d) Parti yetkili
organları olarak Anayasada “partinin büyük kongre veya genel başkan veya
merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki
grup genel kurulu veya grup yönetim kurulu” sayılmıştır. Anayasada sayılan
yetkili organlardan sadece Genel Başkan “tek kişi”dir, diğer organlar
“kurul” niteliğindedir. Kurul niteliğindeki organların eylemlerinden söz
edebilmek için bu kurullarca alınmış kararların bulunması zorunludur. Halbuki,
iddianamede sunulan deliller arasında tek bir kurul kararı dahi
bulunmamaktadır.
Siyasi Partiler
Kanunu’nun 102 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre de, “parti genel başkanı dışında kalan parti organı,
mercii veya kurulu tarafından Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü
fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin
işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı söz konusu organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini
yazı ile o partiden ister.” Oysa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
iddianamede yer verdiği ve “eylem” olarak nitelendirdiği hususların
hiçbirisi için partimizden SPK m.102/2 ile getirilen “işten el çektirme”
başvurusu yapmamıştır. Bu durum da partimizin hiçbir yetkili organ, mercii
veya kurulunun Anayasaya aykırı eylemlerinin bulunmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla yetkili organların eylemleri olarak geriye sadece AK Parti
Genel Başkanının “ifadeleri” kalmaktadır ki, bunların da “laikliğe
aykırılık” oluşturmadığı aşağıda ayrıntılı örneklerle açıklanacaktır.
(e) Genel olarak
bireyler bakımından düşünce özgürlüğü kapsamında kabul edilen ifadeler,
siyasi parti mensuplarınca kullanıldığında bunların kapatma nedeni olarak
görülmesi ifade özgürlüğüyle ve onun özel bir kullanım biçimi olan siyasi
parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Herhangi bir kişinin serbestçe
söyleyebileceği bir sözü bir siyasinin evleviyetle söyleyebilmesi gerekir.
Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasilerde bundan daha doğal bir şey olamaz. Aksi
halde, farklı toplumsal görüş ve talepleri siyasi alana taşımak için
kurulan siyasi partiler işlevsiz kalacaktır.
Nitekim AİHM,
İncal/Türkiye kararında, demokratik bir toplumun temel unsuru olan ifade
özgürlüğünün siyasi partiler ile partilerin aktif üyeleri açısından
özellikle önemli olduğunu, siyasilerin ifade özgürlüğünü sınırlamaya
yönelik müdahalelerin daha sıkı bir denetime tabi olması ve otoritelerin
siyasilerden gelen eleştirilere daha çok tahammül etmeleri gerektiğini
belirtmiştir (par.46). Aynı şekilde Castells/İspanya kararında da AİHM,
ifade özgürlüğünün özellikle halkın taleplerini dile getiren seçilmiş
siyasi temsilciler bakımından daha önemli olduğunu, bu nedenle de
siyasilerin ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerde daha dikkatli olunması
gerektiğini vurgulamıştır (par.42).
Kaldı ki bu
bağlamda iddianamede de, “Siyasi partiler, demokratik bir rejimde hak ve
özgürlüklerden en çok yararlanması gereken örgütlerdir. Bu durum siyasi
partiler için daha geniş bir faaliyet alanını ortaya çıkarmaktadır” ifadesine
yer verilmiştir. (s.21). Ancak aynı iddianamede daha sonra paradoksal
biçimde, son derece yalın ve basit düşünce açıklamaları kapatmaya delil
olarak gösterilmektedir. Bu tür düşünce açıklamalarına dayanarak bir siyasi
partinin kapatılmasının talep edilmesi bile tek başına özgürlükçü
demokratik rejimin ne derece ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu
gözler önüne sermektedir. Oluşturduğu mantık kurgusu ile iddianame,
demokratik bir ülkede siyasi parti özgürlüğünün özünü ortadan kaldırması ve
siyasi partileri gerçek işlevinin dışına çıkardığını göstermesi bakımından
da bir ibret vesikasıdır.
İddianamede
partililerin Anayasaya aykırı eylemleri olarak nitelendirilen beyan ve
faaliyetlerin neredeyse tamamı, aykırılık oluşturmak bir yana, insan
haklarına bağlı demokrat bir partinin savunması gereken düşünce ve politikalardan
oluşmaktadır. “Anayasaya aykırı eylem” olarak iddianameye konulan
ifadelerde insan haklarına, demokrasiye, laikliğe ve hukuk devletine vurgu
yapılmaktadır. Kaldı ki, bu nitelikte olmayan, başkalarının katılmayacağı
ya da hoş görmeyeceği düşünce açıklamaları dahi, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ile güvence altına alınan “ifade özgürlüğü” kapsamında
değerlendirilmelidir.
2. Partimizin laikliğe aykırı hiçbir eylem ve söylemi
bulunmamaktadır
2.1 AK Partinin Laiklik Anlayışı
Bu davanın
açılmasının temel nedenlerinden biri, iddianamede savunulan laiklik
anlayışı ile partimizin laiklik anlayışı arasındaki farklılıktır. Buradan
hareketle laikliğin gerekleri konusunda da farklı görüşler ortaya
çıkabilmektedir. İddianamede laiklik tek boyutlu bir kavram olarak
görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken “bir uygar yaşam biçimi” ve
“yaşam felsefesi” şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre, laiklik
“toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması”dır. Laikliğin
bu yorumu 19.yüzyıl pozitivizminin katı “ilerlemeci” anlayışına
dayanmaktadır.
Buna karşılık, AK
Partinin laiklik anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü laiklik
anlayışıyla tamamen uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin
savunduğu laiklik anlayışı, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine asla
bir tehdit içermemektedir. Aksine, bu anlayış tüm bireylerin farklı inanış
ve yaşam biçimleriyle barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasını
öngörmektedir. Buna rağmen, iddianame partimizin demokratik ve özgürlükçü
laiklik anlayışını ve onun gereklerini laikliğe aykırılık olarak göstermeye
çalışmaktadır. Buna delil olarak da, Başbakan’ın laikliğin bir din
olmadığı, dine alternatif olarak sunulmasının yanlış olduğu ve bireylerin
değil devletin laik olabileceği yönündeki bazı sözleri kullanılmaktadır
(s.28, 30).
Modern laiklik
anlayışı, farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul
ederek, onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen
siyasi bir ilkedir. Bu nedenle laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır.
Nitekim, Anayasamızın 2 nci maddesinde değiştirilmesi teklif dahi
edilemeyecek bir ilke olan laiklik, Devletin bir niteliği olarak
sunulmuştur. Anayasanın 24 üncü maddesindeki din istismarı yasağının amacı
da, esasen Devletin laik niteliğinin aşındırılmasını engellemektir.
Devletin temel niteliklerinden biri olarak laiklik, toplumdaki her türlü inanç
ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı gerektirmektedir. Partimizin bu
laiklik anlayışı Anayasanın 2 nci maddesinin gerekçesinde de ifadesini
bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine göre “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına
gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi,
ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan
farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir.”
Bu anlamda laiklik,
çağdaş demokrasilerin benimsediği temel ilkelerden biri olan devletin
tarafsızlığının din-devlet ilişkilerine yansımasını ifade etmektedir.
Devletin inançlar karşısında tarafsız kalabilmesi, siyasi ve hukuki düzenini
herhangi bir dinin esaslarına dayandırmaması ile mümkündür. Bu, laik
düzende din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasına işaret etmektedir.
Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir yandan devlet düzeninin dini
kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin bireylerin sahip olduğu
din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını gerektirmektedir. İktidarımız
süresince laikliğin bu iki temel ayağını aksatacak herhangi bir icraatın
içinde olmadık, bundan sonra da olmayacağız.
Partimizin bu
laiklik anlayışı parti programında da ifadesini bulmaktadır. Programdaki
ilke ve esaslara başta Genel Başkan olmak üzere tüm partililer her zaman
uymuşlardır. Genel Başkan Erdoğan, “Tüzük ve program dışındaki veya bunlara
aykırı yaklaşımların partide yer bulamayacağını” defalarca belirtmiştir.
Programın “Temel Haklar ve Siyasi İlkeler” bölümünde şu ifadeler yer
almıştır (EK-1 , AK Parti Programı):
“Düşünce ve ifade
özgürlükleri uluslararası standartlar temelinde inşa edilecek, düşünceler
özgürce açıklanabilecek, farklılıklar birer zenginlik olarak görülecektir.
Partimiz, dini
insanlığın en önemli kurumlarından biri, laikliği ise demokrasinin
vazgeçilmez şartı, din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak görür.
Laikliğin, din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına ve örselenmesine
karşıdır.
Esasen laiklik, her
türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini
kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların
da hayatlarını bu doğrultuda tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan laiklik,
özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir.
Partimiz, kutsal
dini değerlerin ve etnisitenin istismar edilerek siyaset malzemesi
yapılmasını reddeder. Dindar insanları rencide eden tavır ve uygulamaları
ve onların, dini yaşayış ve tercihlerinden dolayı farklı muameleye tabi tutulmalarını
anti-demokratik, insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulur. Öte yandan dini,
siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara alet etmek veya dini kullanarak
farklı düşünen ve yaşayan insanlar üzerinde baskı kurmak da kabul
edilemez.”
İddianamede
partimizi laiklik aleyhine fiillerin odağı olarak göstermek için kullanılan
söylem ve eylemlerin hiçbiri, laiklik ilkesine aykırı değildir. Örneğin,
Türkiye’nin Yugoslavya’ya benzetilmesi karşısında Başbakanın “Yüzde 99’u
Müslüman bir ülke Türkiye’de din bir çimentodur” sözü laiklik aleyhine bir
söylem olarak takdim edilmektedir (s.29). Bu söz, Türkiye’nin sosyolojik ve
kültürel gerçekliğine ilişkin bir tespitten ibaret olup, ülkemizin asla bir
Yugoslavya olmayacağına işaret etmektedir. Bir ülkede yaşayan insanların
ortak değer olarak bir dine mensup olduklarını ve bu değerin de en önemli
birleştirici unsurlardan biri olduğunu ifade etmenin laiklikle çelişen
hiçbir yönü bulunmamaktadır. Farklı etnik kimlikler temelinde bölünmez
bütünlüğe tehditlerin yöneldiği bir ülkede, bu tür birleştirici olgusal
gerçeklikleri ifade eden bir siyasi liderin laiklik karşıtlığıyla
suçlanmasını anlamak ve bunu laikliğin çağdaş yorumuyla bağdaştırmak mümkün
değildir.
“Türk halkının
yüzde 99’unun Müslüman olması”na yapılan vurgu, çok farklı siyasiler,
gazeteciler, yazarlar ve akademisyenlerce benimsenen ve yerli ya da
uluslararası bilimsel metinlerde de yer alan “sosyolojik bir tespit” olarak
kullanılmaktadır.
Ayrıca, Başbakanın
söz konusu konuşmasının bağlamları dikkatle incelendiğinde, bu konuşmaları,
çeşitli kesimlerce toplumumuzda oluşturulmasından kaygı duyulan
“Alevi-Sünni çatışması” gibi konular gündeme geldiğinde ifade ettiği ve
Müslüman olan-olmayan ayrımıyla hiç alakası olmayan, vatandaşlarımız
arasında mezhep ve görüş çatışmasının körüklenmesine karşı birleştirici bir
tutum olarak dillendirdiği görülecektir. Zaten bunu destekleyen onlarca
konuşmasında Başbakan, AK Partinin “din eksenli bir parti olmadığını”
açıkça ifade etmiştir (EK – 2)
Diğer yandan,
iddianamede Genel Başkana atfedilen “Türkler, laikliğin Anglo-sakson
yorumunu daha uygun buluyor” sözü de laikliğe aykırı gösterilmeye
çalışılmaktadır (s.34). Aslında, bu bile tek başına iddianamedeki laiklikle
ilgili argümanların tutarsızlığına açık bir örnek teşkil etmektedir.
İddianame, bir yandan partimizi Türkiye’yi “şeriat devletine dönüştürme”yi
amaçlamakla itham ederken, diğer yandan Anglo-Sakson laiklik yorumunu daha
uygun bulduğumuzu ifade etmektedir. Bu bir çelişkidir, zira hiçbir
Anglo-Sakson ülkesi teokratik bir devlet sistemine sahip değildir.
Kaldı ki, Kıta
Avrupası ülkeleri içinde laikliği en katı şekilde uygulayan Fransa’da bile
“laisizm” ve “laiklik” kavramları birbirinden ayrılmaktadır. Laisizm bir
fikir akımı, laiklik ise hukukî ve siyasi bir ilkedir. Laisizmin, toplumun
tüm faaliyet alanlarını kilise etkisi ve dini normlardan arındırmayı amaç
edinmesine karşılık, laiklik bunu sadece devletin görev alanına inhisar
ettirmiştir. Oysa, Türkiye’de bu farklılık yeterince bilinmemekte ve çoğu
zaman ikisi birbirine karıştırılarak biri öbürünün yerine ikame
edilmektedir ki, kavram kargaşasına yol açan nedenlerden biri de budur.
Kurucu üyesi
olduğumuz Avrupa Konseyi’ne bağlı Parlamenterler Meclisi’nin 1993 yılında
aldığı 1202 sayılı karar da Avrupa ortak mekanına hakim olan laiklik
anlayışını yansıtmaktadır. “Demokratik Toplumlarda Dini Hoşgörü” başlığını
taşıyan bu kararda birey-toplum ve din ilişkilerine dair şu tespitlerde
bulunulmaktadır:
Din, bireyin
kendisi ve yaratıcısıyla olduğu kadar, dış dünya ve içinde yaşadığı
toplumla da ilişkilerini zenginleştirici bir işlev görür.
Batı Avrupa farklı
dini inançların hoşgörü içerisinde birlikte yaşayabildiği bir seküler
demokrasi modeli geliştirmiştir.
İnsan Hakları
Evrensel Bildirgesi (m.18) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (m.9)
tarafından güvence altına alınan ve insan onurundan kaynaklanan din
özgürlüğünün kullanılması, özgür ve demokratik bir toplumu gerektirmektedir.
Avrupa Konseyi
Parlamenterler Meclisi, bu tespitlerin ardından, Bakanlar Komitesi, Avrupa
Topluluğu (Birliği) ve üye devletlere yasal güvenceler konusunda da şunları
tavsiye etmektedir:
Din, vicdan ve
ibadet özgürlüğünü güvence altına almaya yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.
Giyim, yiyecek ve
dinsel günlerin kutlanması gibi konularda farklı dini uygulamalar için
gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
Görüldüğü gibi, AK
Partinin dinin birey, toplum ve devlet ile ilişkisine bakışı, Avrupa
ülkelerindeki hakim anlayışla uyum içindedir. Dolayısıyla, bu bakış açısını
yansıtan beyanların laiklik ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmek, çağdaş
demokrasilerdeki anlayıştan habersiz olmak anlamına gelir.
2.2. Laiklik, Başörtüsü ve İfade Özgürlüğü
İddianamenin
partimizi laiklik aleyhtarı olarak takdim ederken kullandığı en temel
argüman üniversitelerde başörtüsü serbestisine ilişkin söylem ve
eylemlerdir. Bu konuda partimiz mensuplarının değişik tarihlerde basına
yansıyan sözleri ve nihayet Parlamentonun kabul ettiği Anayasa
değişiklikleri yeterli “delil” olarak gösterilmektedir.
Bu iddiaya yönelik
cevabımız üç noktada toplanmaktadır. Birincisi, yükseköğretim kurumlarında
kız öğrencilerin başörtüsü ile öğrenim görebilmesine ilişkin görüşlerin
laiklikle ilişkilendirilmesi isabetli değildir. İkincisi, bu görüşün
laikliğe uygun ya da aykırı olup olmadığından bağımsız olarak, iddianamede
delil olarak sunulan sözlerin tamamı ifade özgürlüğü kapsamında herkesin
rahatça dile getirdiği sözlerdir. Üçüncüsü, Parlamentoda gerçekleşen
Anayasa değişikliği ve bu yöndeki kanun teklifleri birer yasama işlemi
olması nedeniyle partimize değil, yasama organına isnat edilebilecek eylemlerdir.
2.2.1 Üniversitelerde başörtüsü serbestliği bireysel özerkliğin ve
özgürlüğün gereğidir
Yükseköğretim
kurumlarında başörtüsü serbestliğinin laiklikle ilişkilendirilmesi,
kavramsal ve ampirik olarak doğru değildir. Yukarıda açıklandığı üzere,
laiklik bir toplumda tüm inanç ve görüşler karşısında devletin
tarafsızlığını gerektirmektedir. Devlet, başkalarına zarar vermediği
takdirde, bireylerin kişisel tercihlerine saygı duymak zorundadır.
Üniversite çağına gelmiş reşit bir öğrenci bireysel tercihleri nedeniyle
başını örtmek istediğinde buna engel olunması onun özgürlük ve özerkliğine
yönelik bir müdahale anlamına gelecektir. Laik devlet, yetişkin insanları
kendileri için neyin doğru ya da yanlış olduğuna karar verebilecek,
dolayısıyla tercihlerini ifade edebilecek özerk bireyler olarak görmek
durumundadır. Bu nedenle, laiklik, bireysel tercihlerde bulunma ve kendi
yaşam biçimini belirleyebilme gücüne sahip bireylerin oluşturduğu özgür ve
çoğulcu bir toplum için elverişli bir ortam sunmaktadır. Bireysel
tercihleri hiçe sayan kısıtlamalar, toplumun birbirinden farklı inanç,
düşünce ve yaşam biçimlerine sahip bireyleri içerdiği, dolayısıyla çeşitli
olduğu gerçeğini de dikkate almamaktadır. Farklılıkların bir arada
yaşatılmasını hedefleyen demokratik bir ülkede üniversite öğrencilerinin şu
ya da bu nedenle tercih ettikleri bazı kıyafetleri yasaklamak, çoğulculuğu,
birlikte yaşama arzusunu, hoşgörü ve diyalogu ortadan kaldırabilecek bir
uygulamadır. Laik bir düzende yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafetin
yasaklanmaması, bireysel özgürlüklere, eşitlik ilkesine ve farklı
tercihlere saygının bir gereğidir.
Cumhuriyetimizin
temel ideali, tüm bireylerin ve özellikle genç kızların modern eğitim
sisteminin kazanımlarından faydalanmasıdır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye’de
“eğitim ve öğretimin birliği” (Tevhid-i Tedrisat) esastır. Bu nedenle
başörtülü genç kızların devlet tarafından çerçevesi belirlenen üniversite
eğitimi alması, böylece çağdaş bilgilerle donanmaları Cumhuriyetin kazanımı
olacaktır. Bugün modern toplum tüm bireylerin, özellikle de kadınların
modern eğitim alması sayesinde inşa edilmekte ve sürdürülmektedir. Bu
noktada gerçek bir Cumhuriyetçi bakış açısı, bir kısım kız öğrencilerin
başörtüleri sebebiyle modern eğitim sisteminden dışlanmasını değil, modern
eğitim sistemine dâhil edilmelerini gerektirir. Böylece bu toplum
kesimlerini ve yetiştirecekleri nesilleri toplumsal hayatın merkezi
süreçlerine katmak ve dışlanmalarını önlemek, modern devlet düzeni ve
toplum hayatı için kazanımdır. Unutulmamalıdır ki, modern eğitim sistemi
içine dâhil edilemeyen toplumsal kesimlerin, marjinal ya da radikal bazı
fikirler karşısında bağışıklıkları zayıftır. O nedenle başörtülü olarak
eğitim sistemi içinde yer almak ve çağdaş toplum yapısının gereklerine
uygun bilgilerle donanmak isteyen kişilerin taleplerinin karşılanması
laiklik ilkesini zayıflatan değil, güçlendiren bir yaklaşımdır.
Üniversite eğitimi
din ve devlet işlerinin ayrılması ilkesinin kaynağı olan seküler bir yapıya
sahiptir. Bu yapı içinde din ve vicdan hürriyetinden faydalanarak başörtüsü
örten, vatandaşlık görevlerini yerine getiren kişilerin modern eğitim
hizmeti alma taleplerinin karşılanması siyasi açıdan ayrıştırıcı değil,
topluma entegre edici bir yaklaşımdır. Çağdaş devlet düzeni açısından
tehdit unsuru içeren radikal ve marjinal fikirlere set çekilmesi, ancak
toplumun mümkün olan en geniş kesiminin eğitim sistemi içine dâhil edilmesi
ve demokratik prensipler ışığında bunun azamileştirilmesi ile mümkündür.
Diğer yandan,
üniversitelerde kılık ve kıyafete yönelik kısıtlamaların laikliğin gereği
olduğu görüşü ampirik olarak da doğru değildir. Laiklik ilkesinin şu ya da
bu ölçüde benimsendiği demokratik ülkelerin hiçbirinde yükseköğretim
kurumlarında başörtüsü yasağının bulunmadığı bir gerçektir. İlköğretim ve
lise düzeyindeki devlet okullarında başörtüsünü yasaklayan Fransa’da dahi
üniversite düzeyinde böyle bir yasak bulunmamaktadır. Bu bağlamda
iddianamede partimizin bu gerçeklere ilişkin ifadeleri “yanıltıcı” olarak
nitelendirilmekte ve “Avrupa’da en fazla Müslüman nüfus barındıran
devletlerden Fransa’da türbanı okullarda ve kamusal alanda yasaklamıştır”
denmektedir (s.114). Oysa gerçekte “yanıltıcı” olan partimizin görüşleri
değil, Başsavcının bu iddiasıdır. Fransa’da sadece ilk ve ortaöğretim
düzeyindeki devlet okullarında başörtüsü sınırlaması söz konusudur.
Üniversite düzeyinde ise böyle bir sınırlama bulunmamaktadır.
Fransa’da başörtüsü
dâhil dini sembollerin eğitim kurumlarında kullanılması hakkında 2003 yılında
oluşturulan Stasi Komisyonu bir rapor hazırlamıştır. Bu rapor çerçevesinde
10 Şubat 2004 günü çıkarılan yasayla, ilk ve orta dereceli devlet
okullarında öğrencilerin bir dini eğilimi açıkça ortaya koyan işaretleri
taşımaları ve kıyafetleri giymeleri yasaklanmıştır. Üniversitelerle ilgili
olarak, Stasi Komisyonu önceliğin öğrencilerin dini, siyasi ve felsefi
inançlarını ifade etme hakkına verilmesi gerektiğini kabul etmiştir.
Nitekim, devlet okulları dışında ve üniversitelerde başörtüsü yasağı bulunmamaktadır.
Kısacası,
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği için çalışan bir siyasi partinin
Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bulunmayan bir yasağı kaldırmaya çalışmasını
laiklikle ilişkilendirerek Anayasaya aykırı saymak doğru bir yaklaşım
değildir.
2.2.2 Kılık ve kıyafet serbestliğine ilişkin sözler ifade
özgürlüğü kapsamındadır
Anayasamızın 2 nci
maddesine göre Cumhuriyetin değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek
niteliklerinden biri de “demokratik devlet”tir. Demokrasinin temeli de
ifade özgürlüğüdür. Sözün özgür olmadığı yerde hiç kimse özgür değildir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ifade özgürlüğü ile ilgili ilkeleri
ortaya koyduğu Handyside kararında ifade özgürlüğünün demokrasiler için
önemini açıkça belirtmiştir. Mahkeme, bu kararında daha sonra ifade
özgürlüğüyle ilgili verdiği hemen her kararında tekrarladığı şu hususları
vurgulamıştır:
İfade özgürlüğü,
demokratik toplumun asli temellerindendir, toplumun ilerlemesinin ve
bireyin gelişmesinin temel şartlarından birini oluşturur.
İfade özgürlüğü, demokratik
toplumun vazgeçilmez özelliklerinden olan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş
görüşlülüğün gereğidir.
İfade özgürlüğünün
sağlayacağı özgür siyasi tartışma, Sözleşmenin bütününe egemen olan
demokratik toplum kavramının özünü oluşturur.
İfade özgürlüğü sadece
genel kabul gören, zararsız veya önemsiz fikir ve haberler için değil;
fakat aynı zamanda devlete veya toplumun bir kısmına aykırı gelen, kural
dışı, şaşırtıcı veya endişe verici olan fikir ve haberler için de geçerlidir.
Üniversitelerde
kılık ve kıyafet serbestliği konusunda kişilerin ve siyasi partilerin
farklı düşünmeleri son derece normaldir. Partimiz her fırsatta bu meselenin
gerginliğe yol açmadan toplumsal ve kurumsal mutabakatla çözümlenmesi
gerektiğine işaret etmiştir. Bu konuda yapılan kamuoyu yoklamalarında
toplumun yaklaşık yüzde sekseninin bu yasağın kalkması yönünde görüş
bildirdiği de bilinmektedir. Demokratik bir toplumda siyasi partilerin
toplumsal sorunlara barışçıl çözüm önerileri sunması ve bu konuda harekete
geçmesi onların varlık nedenidir. Bir siyasi partiyi bundan dolayı suçlamak
demokratik anlayışla bağdaşmamaktadır. Bu, siyasi alanda tüm partilerden ve
siyasilerden aynı görüşü savunmalarını istemek olur ki, çoğulcu
demokrasilerde bu mümkün değildir. Nitekim açılan bu dava ile adeta,
laikliğin iddianamede ortaya konulan yorumunun bütün siyasi partilere kabul
ettirilmeye çalışılması amaçlanmaktadır.
Oysa siyasi
partiler, toplumsal meseleler hakkında farklı düşündükleri ve farklı çözüm
önerileri sundukları için birden fazladırlar. Üniversitelerde başörtüsü
yasağını savunan siyasi partiler vardır ve muhtemelen bundan sonra da
olacaktır. Ancak partimiz ve diğer birçok siyasi parti ise bu yasağın
kalkması gerektiğini dile getirmiştir. Toplumsal sorunlar karşısında
sergilenen bu tür farklı görüş ve duruşlar, ifade ve örgütlenme
özgürlüklerini anlamlı kılan en önemli unsurdur. İddianamede öyle bir
anlayış benimsetilmeye çalışılmaktadır ki, laiklik ilkesi bağlamında bazı
hususların talep edilmesi bir yana, laiklikle ilgili bazı sorunların varolduğuna
işaret etmek, bu konularda farklı bir fikir beyan etmek hatta laiklikle
ilgili bazı konuları konuşmak bile laikliğe aykırı eylemler olarak
sunulmaktadır.
Halbuki siyasi parti kararlarında AİHM, demokrasinin
ifade özgürlüğüne dayandığını ve bu bağlamda ülke sorunlarını şiddete
başvurmaksızın, diyalog yoluyla çözme fırsatı sunduğunu belirtmiştir.
Mahkeme’ye göre, toplumun bir bölümünün meselelerini kamuya açık bir
şekilde tartışan ve ilgili tarafları tatmin etmeye yönelik demokratik
kurallara uygun çözüm önerileri bulmak amacıyla siyasi alanda faaliyet
gösteren bir siyasi partinin engellenmesi hiçbir şekilde haklılaştırılamaz.
(TBKP/Türkiye, par.57).
Partimizin
üniversitelerde kılık ve kıyafet serbestliği konusundaki görüş ve
politikalarının Anayasa Mahkemesi’nin içtihadına aykırı olduğu, dolayısıyla
bu yöndeki eleştirilerin güçler ayrılığı ilkesini hiçe saydığı yönündeki
görüşün de hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Başbakanın toplumsal gerilimden
uzak durmayı ve uzlaşmayı öne çıkardığı şu konuşması bile iddianamede
“delil” olarak kabul edilmiştir: “Emredici bir hüküm getirseydi, tüm AB
ülkelerinde uygulanması gerekirdi. Avrupa’da ve dünyada genel olarak
üniversitelerde başörtüsü yasağı yok. AİHM’in Türkiye’ye özgü şartlar
nedeniyle böyle bir karar aldığını düşünüyorum. Böyle bir yasak Anayasa’da
yok. Sadece Anayasa Mahkemesi’nin bir yorumu var. Yasama yeni bir yasa
çıkarırsa, Anayasa Mahkemesi durumu gözden geçirmek zorundadır, bu yorum da
kalıcı değildir. Yasa çıkarabiliriz. Ama arzumuz bu sorun toplumsal
gerilime yol açmasın ve özgürlükler noktasında çözülsün.” (s.43).
Bu ve benzeri
ifadelerin iddianamede yer alması, yargı kararlarının adeta eleştirilemez
olduğuna dair bir inancı yansıtmaktadır. Nitekim, partimiz yetkililerinin
bazı mahkeme kararlarını eleştirmesi “çoğulcu demokrasinin güçler ayrılığı
ilkesine dayandığı gerçeğini adeta reddederek totaliter bir anlayışın
savunuculuğunu” yapmak olarak nitelendirilmiştir (s.135). Halbuki, yargı
kararlarının bağlayıcı olması onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Çoğulcu demokrasilerde bilhassa siyasi partiler bu kararları eleştirebilir
ve en önemlisi bu kararların değişmesi için faaliyette bulunabilirler.
Esasen bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Mahkeme kararları
eleştirilemez kabul edildiğinde hukukun gelişmesi ve kuralların yeni
gelişmeler ışığında yorumlanması imkanı kalmayacaktır. Bu da hukuku statik
bir hale getireceği gibi, demokratik bir ülkede siyasi partileri işlevsiz
kılacaktır.
Nitekim, bazı yargı
mensuplarımız da özellikle Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştiriye açık
ve değişebilir nitelikte olduğunu vurgulamışlardır. Sözgelimi, 2006 yılında
Anayasa Mahkemesi’nin 44.Kuruluş Yıldönümü töreninde yapılan açış
konuşmasında dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı H.Tülay Tuğcu aynen şunları
söylemiştir. (EK – 3)
“Anayasa Mahkemesi
kararlarının kesin ve bağlayıcı olması, onların eleştirilemez olduğu
anlamına gelmemektedir. Diğer deyişle, mahkeme kararlarına uyma
yükümlülüğü, söz konusu kararları eleştirme hakkını ortadan kaldırmamaktadır.
Bir hukuk devletinde, yargı kararlarının da eleştirilebilmesi doğaldır.
Mahkeme kararlarının oybirliği ile alınmadığı durumlarda, azlık oyu
kullanan üyelerin düşüncelerinin de bu anlamda karşı hukuki düşünceyi oluşturduğu
açıktır. Anayasa Mahkemesi’nin işin esasına girerek reddettiği konularda on
yıl geçtikten sonra tekrar başvuruda bulunulabilmesi, Anayasa Mahkemesi
kararlarının eleştiriye açık ve değişebilir nitelikte olduğunun bir diğer
kanıtıdır.
Bir hukuk devletinde,
mahkeme kararlarının gerek akademik çevrelerde, gerekse uygulayıcılar
tarafından ele alınıp incelenmesi gerekli ve yararlıdır. Bu tür
eleştirilerin yargıya yeni ufuklar açma olasılığı her zaman vardır.”
Nitekim Anayasa
Mahkemesi, siyasi parti kapatma davalarında laikliğin gerekleri konusunda
birbirinden farklı yorumlar yapabilmiştir. Örneğin, Özgürlük ve Demokrasi
Partisi, “Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır”
biçimindeki program hükmüne dayanılarak kapatılmıştır (E. 1993/1, K.
1993/2, K.T. 23.11.1993). Ancak, daha sonra Demokratik Barış Hareketi
Partisi davasında, yine parti programındaki Diyanet İşleri Başkanlığının
bir Devlet kurumu olmaktan çıkarılmasını amaçlayan hükümden dolayı kapatma
talebi reddedilmiştir (E. 1996/3, K. 1997/3, K.T. 22.5.1997). Bu durum,
Anayasa Mahkemesi’nin laiklik yorumunun da sürekli bir değişim ve gelişim
içerisinde olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda
partimizin genel başkanı ve üyelerinin değişik tarihlerde başörtüsünün
yükseköğretim kurumlarında serbest bırakılmasına yönelik konuşmalarının,
ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu konuşmaların
hiçbiri, yerleşik mahkeme içtihatlarının tanınmaması ya da bunların
bağlayıcılığının reddedilmesi olarak görülemez. Kaldı ki, bu konuda birçok
siyasi parti görüş açıklamış, hatta sorunun çözümüne yönelik girişimlerde bulunmuşlardır.
Strasbourg
organlarının üniversitelerde başörtüsü meselesiyle ilgili kararlarına da
yer verilen iddianamede, adeta bu konuda son noktanın konduğu ileri sürülmektedir.
Bu görüş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hak ve özgürlükleri koruma
konusunda asgari standartları getirdiği ve bunun üzerinde bir korumanın
taraf devletlerce sağlanmasının mümkün olduğu gerçeğini görmezlikten
gelmektedir. Nitekim Sözleşme’nin 53 üncü maddesine göre, “Bu Sözleşme
hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yasalarına
ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşme’ye göre tanınabilecek insan
haklarını ve temel özgürlükleri sınırlayamaz veya onlara aykırı düşecek
şekilde yorumlanamaz.”
Leyla Şahin
kararında AİHM, “eğitim kurumlarında dini sembollerin kullanılması”
konusunda Avrupa ülkelerinde farklı uygulamaların olabileceğini, bu konuda
kuralların ülkeden ülkeye değişebileceğini belirtmiştir. Bu nedenle,
Mahkemeye göre, dini sembollerin kullanılmasına ilişkin hukuki düzenleme
yapma konusunda taraf devletler geniş bir takdir yetkisine sahiptirler
(Büyük Daire kararı, par.109).
Kaldı ki, AİHM’in
ihlal bulmadığı kararlardan sonra ilgili devletin hak ve özgürlükleri koruyucu
yönde yeni yasal düzenleme yapmalarının önünde hiçbir engel
bulunmamaktadır. Bunun aksini savunmak, örneğin AİHM’in Sözleşmeye aykırı
bulmadığı Türkiye’deki yüzde onluk seçim barajının hiçbir zaman
değiştirilemeyeceğini ileri sürmek anlamına gelecektir. Nitekim Büyük
Daire’nin Leyla Şahin kararından sonra o dönemde AİHM yargıcı olan Rıza
Türmen de, bu kararın Türkiye’de üniversitelerde başörtüsü yasağının
kaldırılmasına engel olmadığını şu sözlerle dile getirmiştir: “AİHM, Şahin davasında Türkiye’nin yasak
gerekçelerini AİHS’ye aykırı bulmadı. Karar, üniversitelerde türban yasağının
kaldırılmasının AİHS’ye aykırı olacağı anlamına gelmez”
Ayrıca, Anayasanın
10 ve 42 inci maddelerinde yapılan değişikliklerin uygulanması gerektiğine
dair açıklamaların “laikliğe aykırı beyan” olarak sunulması anlaşılır gibi
değildir. Örneğin AK Parti Adana milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat’ın
2008 yılı Şubat ayında yaptığı bir konuşmada üniversitelerde uygulanan
başörtüsü yasağının Anayasa ihlali olduğunu ileri sürerek, “beğensek de,
beğenmesek de 1982 Anayasası yürürlüktedir. Herkes bu Anayasaya uymak
mecburiyetindedir”(s.95-96); Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun
“Uygulamaya üniversite yönetimleri ve YÖK karar verecek. (…). Derlerse ki
‘Anayasa değişikliği yeterli’, uygulamayı hemen başlatabilirler.
‘Bekleyelim’ derlerse ek 17. maddenin çıkmasını da bekleyebilirler”; AK
Parti Grup Başkan Vekili Sadullah Ergin’in “Hukuk devletinde hukuka saygılı
olmak lazım. Artık uygulayıcıların da bu düzenlemeye uygun hareket etmesini
umuyoruz” (s.100); AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ’ın “Anayasa
değişiklikleri uygulama kabiliyeti olan düzenlemelerdir. ‘Uygulamam’ deme
hakkı hiç kimsede yoktur” (s.101) şeklindeki sözleri laikliğe aykırı olarak
nitelendirilmiştir.
Halbuki, ülkede
yaşayan herkesi ve her kurumu bağlayan Anayasanın uygulanması gerektiğini
söylemek, laikliğe aykırı olmak bir yana, hukuk devleti olmanın zorunlu bir
gereğidir.
Sonuç olarak,
sadece laiklik konusundaki yorum farkından dolayı bir siyasi partinin kapatılmasının
istenmesi, evrensel standartlara uygun laiklik ilkesi, ifade ve siyasi
parti özgürlükleri ile asla bağdaşmaz. Esasen partimizin laiklik anlayışı
da demokratik ülkelerde ve uluslararası belgelerde benimsenen laiklik
anlayışı ile uyumludur. Dolayısıyla, partimizin laikliğin içini boşalttığı
yolundaki iddia bütünüyle temelsizdir. Ayrıca,
Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında laiklik
ilkesi yanında insan haklarına saygılı demokratik hukuk devleti ilkelerine
de yer verilmesi, laiklik ilkesinin bu ilkelerle birlikte ele alınması ve
anlaşılması gerektiğini göstermektedir.
2.2.3 Yasama faaliyeti olan Anayasa değişikliklerinin laikliğe
aykırı olduğu ileri sürülemez
İddianamede
TBMM’nin 09.02.2008 tarihinde yaptığı değişiklikler de partimiz aleyhine en
önemli “delil” olarak kullanılmaktadır. Nitekim, Başsavcı bir gazeteciyle
yaptığı mülakatta bu anayasa değişikliklerinin partimiz hakkında açılan
davanın temel gerekçesi olduğunu söylemiştir. (EK – 4)
Nitekim,
iddianamede Anayasanın 10 ve 42 inci maddeleri ile ilgili olarak şu
hususlara yer verilmiştir:
“Cumhuriyetin
değiştirilmesi ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen nitelikleri
arasında bulunan laiklik ilkesi gereğince üniversitelerde türban ile öğrenim
görülmesinin mümkün bulunmamasına binaen; Yüksek Öğretim Kanununda
üniversitelerde türbanla öğrenim görülmesini sağlayacak bir değişikliğin
Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceğini öngören davalı Parti önce
Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapmak ve daha sonra bu
değişikliğe dayanmak suretiyle Yüksek Öğretim Yasasında yapacağı
değişiklikle üniversitelerde türbanla öğrenim görülmesinin yolunu açmak
istemektedir. Yükseköğretim Yasasında değişiklik içeren teklifin Anayasaya
aykırı olduğu tartışmasızdır. Anayasa değişikliği içeren teklif ise amaç
yönünden Anayasaya aykırılık taşımaktadır.
Anayasanın 10. ve
42. maddelerinde değişiklik öngören teklif TBMM’de 09.02.2008 tarihinde
kabul edilmiş, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmasını müteakip 5735 sayılı
Yasa olarak 23 Şubat 2008 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
girmiştir.”(s.133).
“Türbanın
yükseköğretim kurumlarında serbestçe takılmasına olanak sağlamak üzere
Anayasanın 10 ncu ve 42 nci maddelerinde değişiklik yapılmasını içeren
kanun teklifinin Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partili
milletvekillerinin imzalarıyla, aynı amaca yönelik olarak 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunun Ek 17 nci maddesinde değişiklik yapılmasına dair
kanun teklifinin ise her iki partili yedi milletvekilinin imzalarıyla
29.01.2008 ve 30.01.2008 tarihlerinde TBMM’ne sunulduğu” belirtilmektedir
(s.112-113).
Evvela, “laiklik
ilkesi gereğince üniversitelerde türban ile öğrenim görülmesinin mümkün
bulunmaması”na dair görüş, yukarıda açıkladığımız nedenlerden dolayı
isabetsizdir. Bir an için, bu görüşün Anayasa Mahkemesi’nin 1991 yılında
verdiği “yorumlu ret” kararına dayandırıldığı düşünülse bile, bu kararın
Parlamentonun aynı konuda bir yasa veya Anayasa değişikliği yapmasını
engellediği savunulamaz. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonra
yasama organının aynı konuda düzenleme yapabileceğine dair çok sayıda örnek
bulunmaktadır.
İkinci olarak,
“Yükseköğretim Yasasında değişiklik içeren teklifin Anayasaya aykırı olduğu
tartışmasızdır” sözü de hem hukuken yanlıştır, hem de Anayasa Mahkemesi’nin
yorum yetkisine müdahale niteliğindedir. Bir kere, bizim anayasal
düzenimizde kanun tekliflerinin Anayasaya uygunluğunun incelenmesi
Parlamento dışındaki bir organ tarafından yapılamaz. Bu anlamda henüz
yasalaşmamış, Parlamentoda yasama sürecinin komisyon ve genel kurul
aşamalarından geçmemiş bir metnin “Anayasaya aykırı olduğu”nun söylenmesi
hukuken hiçbir geçerliliğe sahip değildir.
Üçüncüsü, “Anayasa
değişikliği içeren teklif ise amaç yönünden Anayasaya aykırılık
taşımaktadır” görüşü hem yanlıştır, hem de aynı şekilde yukarıda
belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanına müdahale
niteliğindedir. Yanlıştır, çünkü Anayasanın hükümleri arasında hiyerarşi
bulunmamaktadır. Şekil sakatlığı dışında, Anayasanın bir hükmünün diğer bir
hükmüne aykırı olduğu hukuken ileri sürülemez. Nitekim Anayasamız anayasa
değişikliklerinin esas bakımından denetimini kabul etmediği gibi, şekil
bakımından uygunluk denetimini de “teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle
görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı” tutmuştur
(m.148/2). Bu anlamda iddianamenin yukarıda alıntılanan kısmında da
belirtildiği üzere 23 Şubat 2008 tarihinden bu yana yürürlükte bulunan Anayasanın
10 ve 42 nci maddelerindeki değişikliklerin laiklik ilkesine aykırı olduğu
iddiası hukuki açıdan ileri sürülemez. Kaldı ki, bu değişiklikler kamu
hizmetlerinden yararlanmada kanun önünde eşitlik ilkesi, üniversite
eğitiminde fırsat eşitliği ve öğrenim özgürlüğünün alanını genişletme gibi
amaçlar taşımaktadır.
Diğer yandan,
Anayasayı yapma ve değiştirme yetkisi, herhangi bir iddianameye konu
edilemeyecek kadar önemli, demokratik ve anayasal bir yetkidir. Bu yetkinin
ürettiği temel normu denetleme yetkisi, sadece belli şekil sakatlıkları
bakımından Anayasa Mahkemesine aittir. Hiç kimse, Anayasanın kurucu iktidar
olan Meclise verdiği yetkinin kullanımının, Anayasa karşıtı eylem grubuna
girdiği iddiasında bulunamaz. Böyle bir ilk örneğin, hukuk ve demokrasi
tarihinde Türkiye’de yaşanıyor olması düşündürücüdür.
AİHM de, toplumsal sorunları çözmek için faaliyet gösteren
siyasi partilerin belli şartlar altında temel anayasal değişiklikler
yapabileceğini belirtmektedir. Bu değişikliklerin iki şarta uygun olması
gerekmektedir. 1) Bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan araçların tüm
boyutlarıyla yasal ve demokratik olması gerekir. 2) Değişikliğin bizzat
kendisi temel demokratik ilkelerle uyumlu olmalıdır. (Sosyalist
Parti/Türkiye, par. 46 ve 47; Refah Partisi/Türkiye, par.47, Refah Partisi/Türkiye,
Büyük Daire, par.98).
Dördüncüsü,
Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerindeki değişikliklere ilişkin kanun teklifi
herhangi bir partinin teklifi değil, milletvekillerinin teklifidir.
Anayasaya göre, Anayasa değişikliklerinin Meclise Bakanlar Kurulu tasarısı
olarak getirilmesi de mümkün değildir. Anayasa değişikliklerinin
parlamentoda gizli oyla yapılması, bu tür değişikliklerden herhangi bir
siyasi partinin sorumlu tutulmasını da hukuken engellemektedir. Nitekim,
parlamentodaki oylamada söz konusu Anayasa değişikliklerinin 411 oyla kabul
edilmesi, AK Partiye mensup milletvekilleri dışındaki diğer partilere
mensup milletvekillerinin de bu değişikliğe olumlu oy verdiklerini
göstermektedir. Bir Anayasa değişikliği teklifine bizzat Anayasanın kendisi
tarafından bu konuda münhasıran yetkilendirilen milletvekillerinin imza
atmalarının Anayasaya aykırı olarak nitelendirilmesi asla düşünülemez. AK
Parti ile diğer partilere mensup ve bağımsız milletvekillerinin yaptıkları,
meşru anayasal yetkilerini kullanmaktan ibarettir.
Son olarak, Anayasa
ve kanun değişikliği şeklindeki yasama tasarruflarının nasıl
denetleneceğine dair hükümler Anayasamızda açıkça belirtilmiştir. Bu
denetimlerin dışında, yasama tasarruflarından dolayı bir siyasi partinin
kapatılmasını istemek hukukun üstünlüğüne dayanan parlamenter sistemi
işlemez hale getirecektir.
Ayrıca,
yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafet serbestliğine ilişkin yasal
düzenlemeler daha önceki dönemlerde de yapılmıştır. Parlamentoda 1988 ve
1990 yıllarında bu konuda iki kez düzenleme yapılmış, ancak bu düzenlemelerden
dolayı dönemin iktidar partisi hakkında bir kapatma davası açılmamıştır.
Öte yandan, yasama organının partilerden ayrı bir tüzel kişiliği vardır ve
yasama faaliyetlerinden dolayı hukuken partiler sorumlu tutulamaz. Kaldı
ki, yasama organınca kabul edilen kanunların Anayasaya aykırılık taşıması
durumunda Anayasa yargısı denetimi işletilebilmektedir.
3. AK Parti Genel Başkanının açıklamaları da ifade özgürlüğü
kapsamındadır
İddianamede AK
Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “laikliğe aykırı
eylemleri” olarak sıralanan 61 adet “açıklama” (s.27-54) incelendiğinde
bunların büyük çoğunluğunun üniversitelerde kılık ve kıyafet özgürlüğüne
ilişkin beyanlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür açıklamalar sadece AK Parti
mensupları tarafından değil, başka partilerin mensuplarınca da yapılmıştır.
Kaldı ki, kendi bütünlüğünden koparılarak belli bölümleri alındığı halde
iddianameye alınan kısımlardan bile, bu açıklamalarda sürekli olarak
demokrasiye, laikliğe, hukukun üstünlüğüne, özgürlüğe, uzlaşmaya,
kardeşliğe ve sorumluluğa vurgu yapıldığı açıkça görülmektedir.
Başbakanın,
başörtüsünün dini inancın gereği olup olmadığı hususunun din bilginleri
(ulema) tarafından tartışılacak bir konu olduğuna işaret eden açıklaması da
iddianamede (s.44-45) iyi niyetli olmayan bir değerlendirmeyle, laikliğe
aykırı kabul edilmiştir. Halbuki, Başbakanın iddianamede yer verilen bu
sözleri, hukuk sistemimizde yer alan ve uygulanan bilirkişilik müessesine
ilişkindir. Bu sözler, hukuk devletinde adil yargılamanın önemli bir unsuru
olan “bilirkişilik” bağlamında değerlendirilmelidir. Laik bir hukuk
devletinde yargıçların bir dinin gerekleri konusunda uzman olmaları
beklenemez. Teknik bilgi ve birikim gerektiren bu hususun yargılama sırasında
konunun uzmanlarına sorulması laiklik ilkesine aykırılık teşkil
etmemektedir.
Esasen, Anayasanın
136 ncı maddesi uyarınca Diyanet İşleri Başkanlığı, “laiklik ilkesi
doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve
milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” görev yapan bir anayasal
kurumdur. Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanuna
göre, Diyanet İşleri Başkanlığı “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak
esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak”
üzere kurulmuştur. Nitekim, aynı kanunla kurulan Din İşleri Yüksek Kurulu,
dönemin Devlet bakanlarından Mehmet Özgüneş’in talebi üzerine 30.12.1980
tarih ve 77 sayılı kararı ile başörtüsünün dindeki yeriyle ilgili olarak
yazılı görüş bildirmiştir.
Diğer yandan,
Başbakan Erdoğan’ın, Yükseköğretim Kanununda yapılacak bir değişikliği
“acelemiz yok” diyerek geri çektiklerini açıklamasının ve “biz sorumluluk
sahibiyiz. Bu işi kangren haline getirenlerin şimdi dışarıdan konuştuklarını
görüyoruz, siz de onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı olun’’ şeklindeki
sözlerinin (s.38) Başsavcı tarafından laikliğe aykırı eylem olarak
algılanmış olması iddianamenin en ilginç yanlarından birisidir. Başsavcıya
göre, Başbakan’ın bir kanun teklifini geri çekmesi ya da uzlaşma
sağlanıncaya kadar sabır tavsiye etmesi, hatta “Gönlümün derinliklerinde
yatan hıçkırıklar var” (s.39) demesi bile “laikliğe aykırı”dır. “İnsan
gönlünün hıçkırıkları”na müdahale etmek isteyen bu iddianame, böylece
laiklik ve insan hakları teorisine “çok özel bir katkıda” bulunmuş
olmaktadır.
İddianamede,
Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarından belli bölümler alınmış, onlarda da
yine belli cümle ya da kelimelere “vurgu” yapılmıştır. Öne çıkarılan
açıklamalar laikliğe aykırı bir nitelik taşımadığı gibi, aynı açıklamaların
Başsavcı tarafından vurgu yapılmayan kısımlarında ise “demokrasi,
mutabakat, insan hakları, laiklik ve hukuk devleti”ni destekleyen çok
sayıda ifade bulunmaktadır. Başbakanın bu yöndeki ifadelerine yine
iddianame metninde bulunan şu örnekler verilebilir:
“- Düşünceye ve
örgütlenmeye saygı gösterilmeli ve özgürlüklerin oluşmasına fırsat
verilmelidir.
- Laik toplumda
din, laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç gruplarına eşit
mesafede olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği içindir
ki, laiklik bizim için bir yerde sigortadır.
- Laiklik bütün
dinlere eşit mesafede olmak anlamına gelir. İnançlar, devlet
güvencesindedir. Laik düzeni korumakla yükümlüyüm.
- Bir demokratik
ülke din özgürlüğünü sağlamalı.
- Kadına karşı
ayrımcılık, ırkçılıktan daha tehlikeli, daha ilkel bir tutumdur. Her tür
ayrımcılığa karşı mücadele etmek zorundayız.
- Bu sorunlarınızın
çözümü sadece bizim isteğimizle değil, tüm siyasi partilerin katılımı ve
uzlaşmasıyla çözülmeli. Bunu tek başımıza getirmek istemiyorum, çünkü o
durumda gerginlik çıkıyor. Ben ülkede gerginlik yaratmak istemiyorum.
-Bir hak, dünyanın
bir ucunda farklı, bir başka ucunda farklı olamaz. Çünkü hak, hukuktan
doğar; kanundan doğmaz. Hak, kanunlarla güvence altına alınır.
- İnsanların
hukukunu yanlış yasalarla yok edemezsiniz.
-Kadını özel alana
hapseden, kamusal alandan dışlayan, cinsiyet ayrımcılığına dayanan baskıcı
ve tutucu anlayışlar medeni olamaz.”
Başbakanın
iddianameye alınan bu ifadeler dışında da demokrasi ve laikliği savunan,
laikliği demokrasinin vazgeçilmez şartı olarak değerlendiren pek çok sayıda
açıklaması bulunmaktadır. Bu açıklamalardan bazılarına burada yer vermekte
yarar görüyoruz: (EK – 2)
“-Biz, dine dayalı bir
parti değiliz, başka partilerin devamı da değiliz.
- Biz, herhangi bir
partinin devamı değiliz. Din eksenli siyasi bir parti de değiliz. Biz insan
eksenliyiz.
-AK Parti, halkın
partisidir. Güvenilir, demokratik, dürüst, temel hak ve özgürlüklere saygılı
ve onları savunan bir partidir. AK Parti sessiz kitlelerin ve zayıfların
savunucusudur.
-Bizim partimiz
İslamcı değil, medya bizi bu kategoriye yerleştirmeye çalıştı.
-Bizim partimiz
laikliği, demokrasinin önemli bir unsuru olarak görüyor. Laiklik, bu ülkenin
yönetsel yapısını kuruyor.
-Türkiye’de, hangi
taraftan olursa olsun dinin istismar edilmesine asla taraftar değiliz.
-Laikliğin bir
boyutu devletin, siyasi otoritenin; toplumsal alandaki bütün inanç ve
kimliklere eşit yakınlıkta durmasıdır.
-AK Parti din
eksenli siyaset yapmıyor ve din üzerinden siyaset yapmayı kabul etmiyor.
Bu, dinin istismarı anlamına gelir.
-Laiklik, toplumsal
çeşitliliği, çatışma veya gerginlik ortamından uzaklaştırıp barış içinde ve
özgür olarak bir arada tutabilmenin bir yolu olarak görülmelidir.
Muhafazakar Demokrasi anlayışımız, geleneği önemsemekle birlikte modern
kazanımları reddeden bir gelenekçilik gütmemektedir. AK Parti körü körüne
geleneği veya modern olanı reddetmek yerine, yeni bir senteze varılması
gerektiğini düşünmektedir. Yerelliği savunmak, evrenselliği red anlamına
gelmemeli, yerellik de kendisini çatışmacı bir mutlaklığa
dönüştürmemelidir. AK Parti toplumsal olanı, grup aidiyetini ve sivil
toplumu önemli bulurken, cemaatçi bir yaklaşımı önplana çıkarmamaktadır. AK
Parti dini bir toplumsal değer olarak önemsemekle birlikte din üzerinden
siyaset yapmayı, devleti ideolojik bir dönüşüme uğratmayı, dini sembollerle
örgütlenmeyi doğru bulmamaktadır. Din üzerinden siyaset yapmak, dini araç
haline getirmek, din adına dışlayıcı bir siyaset yürütmek hem toplumsal
barışa, hem siyasi çoğulculuğa, hem de dine zarar vermektedir.
-Nasıl ki AB’nin
Hıristiyan Kulübü olmasına karşı çıkıyorsak, İslam dünyasının da din
temelli siyasi ve ekonomik örgütlenmelerden uzak durması gerektiğini
belirtiyoruz.
-Diktatörlüklerin
revaçta olduğu bir dönemde, Atatürk’ün öngörüsü sayesinde yüzyılı kavrayan
bir bilinçle Cumhuriyeti inşa eden bu ülke, sadece kendine bir ulusal
devlet kazandırmakla kalmamış, aynı zamanda tüm bölgeye ve bölgenin ötesine
mesaj veren güçlü bir model kurmuştur. Demokrasi, laiklik ve hukuk devleti
prensipleri sayesinde toplumsal barışını tesis ettiği gibi kendi yakın
çevresine çağdaş değerlerin nasıl hayata geçirileceğine dair ciddi yaklaşımlar
sunmuştur. Her geçen gün daha çok değeri ve önemi anlaşılan bu model
sayesinde, ülkemiz önümüzde akan yüzyıla güvenle ve stratejik avantajlarla
donanmış olarak girmektedir. Bugün Hükümetimiz, bu tezleri güçlendirmenin
ve etkili biçimde anlatmanın en önemli aracı olarak tüm dünyanın önünde
durmaktadır.
-Biz ve diğerleri
ayrımı yapan, tek bir mezhebi, ideolojiyi, siyasi kimliği, etnik unsuru
veya dini anlayışı siyasetinin ana gövdesi yaparak diğer seçenekleri
karşısına alan söylem ve örgütlenme biçimlerine karşıyız.
- Biz kimseye ‘sen
niye böyle giyiniyorsun, saçlarını niye böyle kestirdin, niye ceket,
pantolon giydin?’ diye bir şey demeyiz. Hakkımız da yok. Sen kendinde o
yetkiyi, hakkı nereden buluyorsun?
- Din üzerinden
siyaset yapmak, dini ideolojik bir araç haline getirmek, dini düşünceyi
dogmalaştırmak ve din adına dışlayıcı siyaset yürütmek hem toplumsal barışa
hem de siyasi çoğulculuğa zarar vermektir. Belki de en kötüsü, dini
yozlaştırmak ve amacından saptırmak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu
tutum, bana göre dine, demokrasiye ve insanlığa karşı ‘suikast’
düzenlemekten farksızdır. Dini, bir ideoloji haline getirerek, devlet
aygıtı marifetiyle toplumu zorla dönüştürmeye çalışmak, hem topluma hem
dine yapılabilecek en büyük kötülüktür.
- Türkiye,
nüfusunun çoğunluğu İslam inancını benimsemiş bir toplumun, laiklik
temelinde demokrasiyi yaşatabileceğinin ve ileri demokratik normları
yerleştirebileceğinin en güzel örneğini vermektedir.
- Ekonomide liberal
ekonomiden istifade ediyoruz. Sosyal noktada ise sosyal adaletin
gerçekleştirilmesinin gayreti içindeyiz. Devletimiz de zaten Anayasa’mızda
belirlendiği gibi; demokratik laik sosyal bir hukuk devletidir. Bütün inanç
gruplarına da eşit mesafedeyiz. Laiklik anlayışımız da budur.
- AK Parti
muhafazakarlığı her türlü köktenciliği, aşırılığı, radikalizmi, toplum
mühendisliğini reddeden; din eksenli değil, insan eksenli; orta yol,
uzlaşma ve itidali esas alan bir partidir.
-Tüm sistemler
araçtır, dinler de araçtır. Amaç, insanların mutluluğudur. Onun için kimse
dini amaç haline, sistemleri amaç haline getirme gayreti içine girmesin.
-Aşırı düşünce
biçimlerinin ya da radikal, marjinal hareketlerin bizi yapay, kültürel veya
dini fay hatlarıyla ayırmasına izin vermememiz son derece önemlidir ve
kimse bizim partimizi, bunu da açıkça söylemek durumundayım, din eksenli
bir parti olarak tanımlamaya kalkmasın. Bunu başından itibaren söyledik ve
bunu kendimize hakaret telakki ederiz. Niye bunu söylüyoruz? Çünkü din
eksenli bir parti dinin sömürüsünü getirir. Onun için biz yola çıkarken din
eksenli olmadığımızı, muhafazakar demokrat bir parti olduğumuzu
söylemiştik.
Başbakanın 22
Temmuz 2007 seçimlerinden sonra yaptığı, demokrasiyi, birlik ve
beraberliği, hoşgörü ve çoğulculuğu vurgulayan konuşması da partimizin
farklı görüşlere yönelik kuşatıcı ve kucaklayıcı bakış açısını
yansıtmaktadır. Ekte tamamını sunduğumuz bu konuşmada Başbakan şöyle
seslenmişti: (EK–5)
“Sizlere sözümüz,
hiçbir ayırım yapmadan, Türkiye’yi bir ve bütün olarak kucaklamaktır. Yeni
dönemde Meclis’te temsil edilecek bütün siyasi partilerimizi kutluyorum.
Herkesi bu yeni sayfanın gereklerine göre hareket etmeye davet ediyorum.
Ben şahsım ve partim adına kimseye kırgın değilim. Kaybeden rakiplerimize
de bundan sonrası için başarılar diliyorum. Bölücü teröre karşı verdiğimiz
mücadele de, milletimizin sarsılmaz vatan sevgisinden aldığımız güçle
sürecektir. Uzun soluklu bu mücadelede gereken her adımı, doğru zamanda
atma kararlılığında olduğumuzu buradan bir kez daha ilan etmek istiyorum.
Çeteler başta olmak üzere ulusal güvenliğimizi, vatandaşlarımızın can
emniyetini ve huzurunu hedef alan her türlü tehditle, kararlılıkla
mücadelemizi sürdüreceğiz. Cumhuriyetimizin çağdaşlaşma hedeflerinin
takipçisi olacağız. Yaşam standartlarının yükselmesi için ekonomik
kalkınmayı ve demokratik reformları azimle sürdüreceğiz.”
4. İddianamede yer verilenlere benzer, hatta daha sert sözler
farklı siyasi liderler tarafından da söylenmiştir
Partimizin
kapatılması için gerekçe gösterilen, dinin toplumdaki yeri, başörtüsü
serbestisi, imam-hatipler gibi konularda yapılan açıklamaların benzeri
hatta çok daha radikal sayılabilecek beyanlar farklı siyasi liderlerce de
defalarca kamuoyuyla paylaşılmıştır. Aşağıda sadece bir kısmına yer
verdiğimiz bu açıklamalara bakıldığında bile, partimiz hakkında düzenlenen
iddianamenin ne kadar tarafgir ve önyargılı bir şekilde kaleme alındığı
görülecektir.
CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal’ın beyanları
CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal, başörtüsünün dindeki yeri hakkında din bilginlerine atıfla,
TBMM’de partisinin 5 Şubat 2008 tarihli grup toplantısında şunları
söylemiştir : (EK – 6)
“İslamiyet’te bir
‘Himar’ diye bir örtü kavramı geçer, himar, çoğulu humur, bu örtü müdür,
başörtüsü müdür tartışması vardır. Genellikle fıkıhçılar, bunun başörtüsü
olarak anlaşılması gerektiğinde ittifak etmişlerdir, ama bunun bir örtü
olarak anlaşılması gerektiğini söyleyen din bilim adamları da elbette
vardır. Efendim, örtülmesi söz konusu olan ziynetlerden kasıt nedir; süs
eşyaları mıdır, yoksa vücut mudur? Bu tartışma da yapılmıştır. Bunun
çoğunlukla vücut olduğu da tespit edilmiştir.
Ortak bir anlayış
bu konuda ortaya çıkmıştır ve yine bir önemli tartışma, başın örtülmesi ile
ilgili eğer kastedilen himar başörtüsü ise, örtü değil, başörtüsü ise işte
kastedilen başın örtülmesi ise, peki, başın bir tek saçının telinin gözükmesi
de günah mıdır? Bir tek telin, bir tek saç tutamının gözükmesi de
engellenmeli midir, bu konuda yine kendi aralarında bilim adamlarının tarih
boyunca konuşulmuştur. Hiç görünmesin diyenler de vardır, buna karşılık
bazı fıkıhçılar, Hanefi fıkıhçılar, ‘Kulakların altındaki saçların
gözükebileceğini’ söylemişlerdir. Yani hayatın içinde kadınların yüzün
altındaki saçları gösterebileceğini ifade etmişlerdir.
Yine namazda
örtünme tartışması vardır. Namazda örtünmeyle ilgili olarak ibadetin geçerli
olabilmesi için örtünmenin şart olduğu elbette bir temel anlayıştır, ama
mesela namazda örtünme konusunda dahi çok önemli din bilginlerinin, mesela
Ebu Hanefi’nin, Hanefi mezhebinin büyük ismi Ebu Hanefi’nin, namazda dahi
kadının saçının dörtte birinin görünmesinin namazı bozmayacağına dair
değerlendirmeleri vardır.
Kuran’ı Kerim’i
öyle yorumlamıştır, böyle anlamıştır.
Yine aynı şekilde,
Ebu Yusuf’un, Hanefi fıkıhçılardan ‘yarısına kadarının gözükmesinin namazı
bozmayacağına’ ilişkin değerlendirmeleri vardır.
Bütün bunları niye
söylüyorum? Bütün bunları şunun için söylüyorum: Yani İslam teolojisi
içinde, İslam fıkıhı içinde bir tek saç telinin dahi gözükmesi kabul
edilemez anlayışını söyleyenler olduğu gibi, olayı böyle görmeyen çok
saygıdeğer, çok önemli, çok değerli İslam bilginleri de vardır.”
CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal’ın dini konulardaki beyanları bununla da sınırlı değildir.
Aşağıdaki örnekler de anamuhalefet liderinin yoğun olarak din, başörtüsü ve
laiklik bağlamında açıklamalar yaptığını göstermektedir : (EK –7)
“Demokrasi ve özgürlük uğruna laiklikten
vazgeçeceğiz derseniz demokrasiyi de tahrip etmiş olursunuz. Türk
toplumunda İslamiyet,laiklik ve
demokrasi bir altın üçgen oluşturmuştur. Bunların tümüne aynızamanda sahip çıkmak zorundayız.”
(Milliyet, 23.4.2008).
“Kamusal düzene dini tercihin doğal bir biçimde
yansıması sorun yaratmamalıdır… Yani kimse toplumsal yaşam, kamusal yaşam
içinde dini inancını saklamak, gizlemek zorunda değildir.” (31.05.2002
tarihinde, Kanal 7’de yayınlanan “İskele Sancak” Programında yaptığı
konuşmadan)
“Bazıları bu
bölgede yaygın din olan İslamiyet dolayısıyla demokrasinin bu coğrafyaya
uygun olmadığını söylemişlerdir. Biz bu iddiayı şiddetle reddediyoruz. Bir
milyar Müslüman nüfusun inançları nedeniyle suçlanmasını kabul edemeyiz. Bu
insanların ezici çoğunluğunun terörün yaygınlaşmasında hiçbir sorumluluğu
yoktur. Onlar otoriter rejimlerin sorumlusu değil, kurbanlarıdır. Türkiye
örneği bu iddianın geçersizliğinin kanıtıdır. Nüfusun yüzde 99’u Müslüman
olan bir toplumun demokrasi içinde yaşayabileceğini biz kanıtlamış
bulunuyoruz.” (29.10.2003 tarihinde Sosyalist Enternasyonal’in genel kurul
toplantısında yaptığı konuşmadan).
Ayrıca, CHP’nin 26 Nisan 2008 tarihli kurultayı
öncesinde hazırlanan ve reklam panolarında yer alan afişlerde Deniz
Baykal’ın fotoğrafıyla birlikte verilen şu sözler de dikkat çekicidir:
“Çekil aradan. Din bizim. Devlet bizim. Millet bizim.”
Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in beyanları
CHP ve DSP eski Genel Başkanı ve eski
Başbakanlardan Bülent Ecevit, 27 Aralık 1981 tarihli “Başörtüsü konusu”
başlıklı mektubunda şunları ifade etmiştir : (EK – 8)
“Başörtüsü
ile uğraşmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Gardırop Atatürkçülüğünün
tipik bir örneği…Zaten ondan da dönüş yapacaklardır. Olsa olsa
Atatürkçülüğün başörtüsü yasaklanarak kanıtlanamayacağı belirtilebilir…
Atatürk’ün her türlü dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor; tüm
bunların günahı başörtü yasaklamakla örtülemez.
Kaldı ki, bazılarının farkında olmadığı bir gerçek
var:
Atatürk kadınların kılığına kıyafetine hiç
karışmamıştır. O konuda hiç yasa çıkartmamış, herhangi bir zorlamaya da
gitmemiştir. Özendirme yoluyla ve zamana, gelişmeye bırakarak bu sorunun
çözümünü daha uygun bulmuştur…. Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır,
her olanağı sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.” (Can
Dündar ve Rıdvan Akar, “Ecevit’in 12 Eylül’deki Başörtüsü Uyarısı”,
Milliyet, 24.01.2008).
ZAMAN /28 ŞUBAT 1998 “Türban meselesi çözülecek”
MİLLİYET / 9 MART 1998 “İsteyen başını örter”
ZAMAN / 28 MAYIS 2004 “İmam Hatipler Türkiye için
yararlı”
Eski Başbakan Mesut
Yılmaz’ın Beyanları : (EK – 9)
HÜRRİYET / 4 MART 1998
“Türban sorunu çözülmezse yönetmeliği
değiştirebiliriz.”
MİLLİYET / 11 EYLÜL 1998
“Devlet dairelerinde bile hizmetlilere başörtüsü
konusunda esneklik tanınabilir.”
SABAH / 16 ŞUBAT 1997
“Şeriat’a karşı yürünmez ancak saygı duyulur.”
TÜRKİYE / 18 EYLÜL 1998
“Yetki bende olsa türbanı serbest bırakırım.”
MİLLİYET / 20 MART 1997
“Din eğitiminden vazgeçemeyiz”
SABAH /26 MART 1997
“Din eğitiminden vazgeçilemez”
SABAH / 3 NİSAN 1997
“İmam Hatip liselerinin kapatılmasına müsaade
etmeyiz.”
CUMHURİYET / 4 MART 1998
“türban konusunda gerekirse genelgeyi
değiştiririz.”
ZAMAN /26 ŞUBAT 1998
“Devlet din eğitimini sağlamazsa boşluğu başkaları
doldurur.2
CUMHURİYET /27 OCAK 1998
ANAP: Türbana destek verilecek
ZAMAN / 3 MART 1998
“Örtüye karışılmayacak”
MİLLİYET / 3 MART 1998
“İHL öğrencileri başlarını açmaya zorlanmayacak.”
MİLLİYET / 23 EYLÜL 1998
Yılmaz İmam Hatip açacak
ZAMAN /1 EYLÜL 1998
“Türbanlı kayıtta sorun olmayacak”
AKŞAM / 11 TEMMUZ 1998
“Türban çağdışı değil”
ZAMAN /27 Ekim 1998
Başörtüsü hakkı için Mesut Yılmaz Rektörleri
topluyor
ZAMAN /22 Ekim 1998
Yetkim olsa çözerim
TÜRKİYE /18 MART 1998
Yetkim olsa türbanı serbest bırakırım
Eski Başbakan Tansu
Çiller’in beyanları : (EK – 10)
TÜRKİYE / 4 AĞUSTOS 1997
“Bu milletin Kur’anı ve bayrağıyla oynamayın”
MİLLİYET /7 NİSAN 1999
“Ezanın sesiyle uğraştılar. Devletin okullarını
kapattılar. Kur’an kurslarıyla oynadılar. Yetmedi, başörtülü kızlarımızı
üniversite kapılarında coplattılar.”
YENİ YÜZYIL / 23 EKİM 1998
“Bacılarımın başörtüsüyle uğraşmayın”
AKŞAM /01 MAYIS 1998
“Türban doğal hak”
MHP Genel Başkanı
Devlet BAHÇELİ : (EK – 11)
TÜRKİYE / 8 EYLÜL 1998
“Üniversitelerimizdeki başörtüsü dramına son
verilmesini hem insan hakları hem de ülke huzuru açısından büyük önem
taşımaktadır.”
HÜRRİYET / 14 /12/2007
“Üniversitede türban olmalı”
RADİKAL /12 AĞUSTOS 1999
MHP’li Şevket Bülent Yahnici: “İHL’lere uygulanan
haksızlık giderilmeli.”
Eski Başbakan ve
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in beyanları
1991 yılında yayınlanan ve Süleyman Demirel ile
yapılan mülakatları bir araya getiren, “İslam Demokrasi Laiklik” başlıklı
kitapta Demirel şunları söylemiştir : (EK – 12)
“Kişi laik olmaz ki. Devlet olur laik. Kişi ya
inanç sahibi olur, ya da inançsız olur. Kişinin laikliği diye bir kavram
yok.” (s.258).
“Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış
tatbikatlar yapmıştır. Din dendiği zaman irtica anlaşılmıştır. Henüz
Türkiye’de zihinler bu tartışmayı neticeye bağlamamıştır. Bana göre mesele
gayet açıktır. Din ve vicdan hürriyetinin bir rahatsızlık vesilesi
sayılması kadar yanlış bir şey düşünemiyorum. Mütedeyyin insanların, dindar
insanların, toplumun rahat ve huzuru için bir teminat olduğu kanaatindeyim.
Allah’ı bilen, Kur’an’ı bilen, Peygamberi bilen insanlardan bir kötülük
gelmez.” (s.37).
“Esasen demokrasi yoksa laiklik olmayabilir.
Demokrasi yoksa çağdaş toplum da olmayabilir. Binaenaleyh, demokrasi hem
laikliğin, hem çağdaşlığın temel şartıdır. Gerek laikliği savunanlar, gerek
çağdaşlığı savunanlar, demokrasiyi kurban ederek, demokrasiyi başka
planlara atarak düşüncelerini güçlendirme gibi bir zaafa düşmemelidir.”
(s.80).
“İrticanın da, laikliğin de, bunların sınırlarının
da vuzuha kavuşturulması lazımdır. ‘Vardır, yoktur’dan evvel, var olan
nedir, olmayan nedir? ‘Laiklik çiğneniyor.’ Herkesin kendine göre bir
laiklik anlayışı var. Bir kişi tabii olan haklarını kullanıyor veya
fevkalade mantıklı şeyler söylüyor. ‘Laiklik çiğneniyor’ diyorsunuz. Bu
kişiye göre değişiyor. Bunun da vuzuha kavuşması lazım. Bana göre, laiklik
din ve vicdan hürriyetini sınırlamamalı. Din ve vicdan hürriyetini
daraltamazsınız. ‘Laiklik çiğneniyor’ diye yapılan tartışmalar bir yerde
din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına alıyor.” (s.88).
“Efendim, din Müslümanlıkta devletin işine
karışmasın. Devletin nesine karışıyor din? Nasıl karışacak? Örgütü yok ki.
Aksine, devlet dinin işine karışıyor… Diyanet İşlerinin yerini tayin edememiş
bir Türkiye’de devletin elinde Diyanet Teşkilatı bulunan bir Türkiye’de din
mi devletin işine karışıyor, devlet mi dinin işine karışıyor? Laiklik zedeleniyor,
evet, ama devlet dinin işlerine karışarak laikliği zedeliyor.” (s.89).
“Bir demokrasi ülkesinde din ve vicdan hürriyeti,
ibadet hürriyeti, eğitim hürriyeti, ayin hürriyeti kişinin temel hak ve
hürriyetlerindendir. Bana göre laiklik bu hürriyete müdahale etmek için
değil, bu hürriyeti korumak için konulmuştur. İbadet hürriyetine, vicdan
hürriyetine, ayin hürriyetine, eğitim hürriyetine karışılmasın diye
konuşulmuştur.” (s.36).
“İslamın getirdiği ana kaidelerle, hukukun
üstünlüğüne dayanan anayasa devletinin kaideleri arasında çelişki yoktur.”
(s.36).
“Eğer Türkiye iki şeyi halledemezse, Türkiye’de
huzur olmaz. Bunlardan biri; bu memleketin her vatandaşı göğsünü gere gere
‘Ben Müslümanım’ diyemezse, Türkiye’de huzur olmaz. Siz Müslümanları
terakkiyatın, ilerlemenin ve yücelmenin bir manisi sayıyorsanız, gaflet ve
dalalet içindesiniz, en büyük hatayı işliyorsunuz. Benim bu söylediklerimizden
sonra ‘Bu adam dini istismar ediyor’ diye bir demagoji koparacağınızı da
biliyorum. Yalnız ben, bu damagojiyi, bu yaygarayı koparacaksınız diye bunu
söylemekten de vazgeçmeyeceğim “ (s.65).
“1950-60 döneminde dört iddia vardı: Biri, dini
istismar ve irtica iddiası. Mesela Mecliste ‘Müslümanlık’tan bahsettiğiniz
zaman ‘irtica’ ile itham edilirdiniz. Halbuki Müslümanlık Cumhuriyetin
temelinde var… Ve Türkiye Cumhuriyetinde başbakanlık arabasıyla Cuma
namazına giden ilk adam benim.” (s.67).
“İslamiyet hem dünyayı tanzim etmiştir, hem
ahireti.” (s.79).
“Nüfusunun
yüzde 90’ı Müslüman olan bir memlekette dini tedrisat kadar tabii bir şey
olamaz. Ancak, birçok çevreler, Türkiye’de Allah’ın adı ağızlara alınırsa,
irticaya mı kayıverir diye endişe ile düşünmüşlerdir.” (s.107).
“Temelinde ahlak, temelinde manevi değerler
manzumesi mevcut olmayan memleketlerin, temelinde inanç mevcut olmayan
memleketlerin büyük sıkıntılara düştüğünü tarih göstermiştir.” (s.107).
“Türkiye’de
Müslümanlık devlet için bir tehlike değil, Türkiye birliğinin fevkalade
kuvvetli bir harcı ve Türk devletinin ebediyete kadar yaşamasının
vasıtasıdır.” (s.108).
“İnanç hürriyeti bu memleketin insanlarının
hakkıdır. Devletin bir lütfu da değildir, haklarıdır. TC yokken Müslümanlık
vardı. Aslına bakarsanız TC’ni var eden, ayakta tutan da Müslümanlıktır. 21
Nisan 1920’de Atatürk’ün gönderdiği tamim var. TBMM’nin açılmasından iki
gün önce. ‘Buhari-i Şerif’ler okunsun, salavat-ı şerife getirilsin, mevlit
okunsun, Kur’an kıraat edilsin’ diye.” (s.112).
“Başörtüsü meselesinde, sanıyorum ki, çok yanlış
bir tavır var. Kişi başını örtmek istiyorsa örtsün. Ona niye karışılıyor?
Başörtüsünün laiklikle bir alakası yoktur. Kanunların yasaklamadığı bir
kıyafettir. Yalnız, bugün başlamıyor bunların hepsi. Çok gerilerde. Anadolu
kadınının yüzde sekseninin başı örtülüdür, yazmalıdır, yaşmaklıdır. İşte
benim anam. Yazmayı yaşmağı çıkarabilir miyiz ondan? Lüzum var mı, hacet
var mı? Dini açıdan mütalaa etmiyorum meseleyi. Pekala güzel kıyafettir o.
Zaten bunlar denenmiş. Örtülerin ve diğer kıyafetlerin ortadan kaldırılması
denenmiş. Kaldırılabilmiş mi?” (s.94-95).
“Çeşitli gruplar var. Bunlar, ‘Bizim başımızı
bağlatacak mısınız?’ diye ayağa kalkıyorlar. ‘Biz başımızı bağlamak
istemiyoruz’ diyorlar. Size zorla ‘Başınızı bağlayın’ diyen yok.
Bağlamayana karışılmadığı gibi, bağlayana da karışılmasın.” (s.116-117).
“İmam-hatip
okullarının gayesi sadece din adamı yetiştirmek değildir. Dini bilen Türk
vatandaşları doktor, mühendis, hakim olsa daha iyi değil mi?” (s.189-190).
Adalet Partisi ve Doğruyol Partisi Genel
Başkanlığını da yapmış olan Süleyman Demirel’in dini konulardaki
açıklamaları bu konuşmalarla da sınırlı değildir. Daha yakın tarihli bir
konuşmasında Demirel şunları söylemiştir:
“Türkiye’nin yüzde 99.9’u Müslüman. 1924’te
çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanununda din eğitimi için ayrı bir tedbir
alınacağı taahhüt edildi. O dönemde din eğitimi ailelere bırakılmıştı.
Gençler çok kere babasının cenazesinde Fatiha okumayı bilmeyecek kadar dini
bilgiden yoksun hale geldi. 1949’da din eğitimi meselesi devletin önüne
geldi. İmam hatip okullarının açılması odur. İmam-Hatip’ler imam
yetiştirsin diye açılmadı. İmam hatipler dinini bilen doktorlar, avukatlar,
mühendisler olsun diye açıldı.” (28 Aralık 2005 tarihinde Kanal D’de “Abbas
Güçlü ile Genç Bakış” programında yaptığı konuşmadan).
Bu tür açıklamalar,
sadece yukarıda yer verdiğimiz siyasi liderler tarafından değil, diğer bir
çok politikacı tarafından da sıklıkla yapılmıştır. İddianameye egemen olan
mantığa göre, bu ve benzeri açıklamaları alt alta getirmek suretiyle
sözkonusu politikacıların lideri veya üyesi bulundukları partiler hakkında
da “laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olmaktan dolayı kapatma davası açmak
pekala mümkündür. Bu durum bile, bu davada “delil” olarak sunulan sözlerin
her siyasi görüşten kişilerce ifade edilebilecek nitelikte olduğunu ortaya
koymaktadır. Esasen, bu sözlerin tamamı da demokratik bir ülkede toplumsal
sorunlara çözüm bulma bağlamında dile getirilen ve ifade özgürlüğü
kapsamında olan açıklamalardan ibarettir.
5.
Çocukların din eğitimi özgürlüğünü savunmak laikliğe aykırı değildir
İddianamede
partimiz yetkililerinin 15 yaş altındaki çocukların Kur’an eğitimi alması
gerektiğine dair sözleri laikliğe aykırı olarak nitelendirilmektedir.
Öncelikle, bu yöndeki sözler de başörtüsü konusunda olduğu gibi ifade
özgürlüğü kapsamındadır. İkinci olarak, çocukların din eğitimi özgürlüğü,
Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve BM Çocuk
Hakları Sözleşmesi tarafından güvence altına alınmıştır.
AİHS’e göre
“Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine
getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi
inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir” (Ek Protokol
1, m.2/2).
Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre de taraf devletler, “çocuğun düşünce,
vicdan ve din özgürlükleri hakkı”na ve “ana-babanın ve gerekiyorsa yasal
vasilerin; çocuğun yeteneklerinin gelişmesiyle bağdaşır biçimde haklarının
kullanılmasında çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevleri”ne saygı
göstermekle yükümlüdürler (m.14). Ayrıca, Türkiye’de çocukların Kuran
eğitimi konusundaki yaş sınırlaması, “28 Şubat süreci” olarak adlandırılan
dönemde getirilmiştir. Bunu kaldırmaya yönelik girişimler eğer laikliğe
aykırı ise, yaş sınırlaması getirilmeden önceki tüm uygulamaların da
laikliğe aykırı olduğunu kabul etmek gerekecektir.
6. Meslek liselerine yönelik katsayı farklılığının kaldırılmasını
savunmak laikliğe aykırı değildir
İddianamede bazı AK
Parti mensuplarının İmam-Hatip liselerini gündeme getirmeleri ve katsayı
konusunu ele almaları, kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir. Burada
kastedilen katsayı meselesi, sadece İmam-Hatip liselerini değil, tüm meslek
liselerini ilgilendiren bir konudur. Nitekim iddianamede yer verilen
konuşmaların çok büyük bir kısmında bu durum açıkça ifade edilmektedir.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı kuralları, Anayasa veya kanunlardan
kaynaklanmamaktadır. 1998 yılına kadar mevcut olmayan bu uygulama YÖK’ün
bir kararına dayanmaktadır. Katsayı eşitsizliğini ortadan kaldırmaya
teşebbüs, şayet Anayasaya aykırı bir eylem ise bu, 1998’den önceki tüm
yönetimlerin aynı suçlamaya muhatap olmaları anlamına gelecektir.
Ülkemizde mesleki
ve teknik eğitim sistemini çökerten katsayı uygulamasını değiştirmeye
çalışmanın laiklikle ilişkilendirilerek bir siyasi partinin kapatılmasına
gerekçe gösterilmesi, hukukla ve eğitimde fırsat eşitliğiyle bağdaşır bir
yaklaşım değildir.
Ayrıca, İmam-Hatip
liseleri meselesi de eğitim politikaları çerçevesinde siyasi iktidarların
görev alanına girmektedir. İddianamede de belirtildiği gibi, “laiklik
dinsizlik değildir”. Atatürk’ün Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ulusumuzun
din hakkında hurafelerden arındırılmış bilgilere sahip olması yönünde
hassasiyeti ve çalışmaları olduğu bilinmektedir. Modern din öğretimi,
bulunduğumuz coğrafyanın hassasiyeti sebebiyle, hem toplum yaşamını zarara
uğratabilecek birtakım din istismarcısı fikirlerin yaygınlaşmasını önlemek,
hem de ulusal bütünlüğümüzü korumamız açısından gereklidir. Din hakkında
sağlıklı bilgilerle donanmak isteyenlere bu yolun açık olması, dini
istismar ederek modern toplum hayatına ve kamu düzenine karşı fikirler ve
tutumlar üretenlerin ellerindeki araçların alınması anlamına gelmektedir.
Farklı siyasi görüşlere mensup çok sayıda eğitimci, akademisyen ve
politikacı katsayı uygulamasının yanlış olduğunu baştan beri dile
getirmektedir. Nitekim, sadece TBMM tutanakları incelendiğinde bile, farklı
partilerden milletvekillerinin bu meseleye temas ettikleri görülebilir.
Günümüz dünyasında
din öğretimi ile “fırsat eşitliği” temelinde meslek edinme arzusu arasında
bir çelişki olmaması gerekir. Devletin dini bilgileri öğrenmek isteyenlere
bu yolu kapatması, vatandaşlarını radikal ve marjinal fikirlere terketmesi
anlamına gelir. Nitekim çağdaş dünyanın en önemli örgütlenmesi durumundaki
Avrupa Birliği’nde de din öğretimi hakkında kapsamlı bir mevzuat
bulunmaktadır. Öte yandan dini bilgileri daha detaylı öğrenmek isteyen vatandaşlarımızın
herkes gibi meslek edinirken ve üniversite eğitimi alırken, fırsat
eşitliğinden yoksun bırakılmamaları gerekir. Bazı AK Parti mensupları
tarafından dile getirilen “katsayı eleştirisi” tamamen bu çerçeveyle
ilgilidir. Bu eleştirilerden “laiklik karşıtı odak” olmakla ilgili sonuca
varmak, son derece yanlıştır. Nitekim İmam-Hatip liselerinin müfredatı da
devlet tarafından ve laiklik ilkesine tam uyum içinde belirlenmektedir.
İmam-Hatip liselerine Anayasamızın öngördüğü “fırsat eşitliği” temelinde
üniversite kapısının diğerleriyle eşit koşullarda açılmasını istemenin
“laiklik karşıtı odak” başlığı altına yerleştirilmesi, anlaşılması güç bir
tutumdur.
7. Fakir öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulması girişimi
laikliğe aykırı değildir
İddianamede, “Fakir
ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasıyla ilgili
yönetmelik hakkında Danıştay’ca yürütmenin durdurulması kararı verildiği,
bunun akabinde aynı konuda çıkartılan 31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı
Yasanın da Cumhurbaşkanı tarafından bu okullara alınacak öğrenci yapısı ve
öğretmenler gözetilerek, devlet niteliklerine aykırılık söz konusu olacağı
gerekçesiyle veto edildiği” belirtilerek, Hükümetin bu girişiminin laikliğe
aykırı olduğu ileri sürülmüştür. (s.107)
Öncelikle belirtmemiz
gerekir ki, bizim anayasal sistemimizde “veto” kavramı yoktur.
Cumhurbaşkanının kanunları Meclise iade etmesine “veto” değil, “geri
gönderme” adı verilir. Gazete haberlerinde bu yanlışlığın yapılması
anlaşılabilir: Ancak iktidar partisinin kapatılması talebiyle hazırlanan
bir iddianamede hukuki kavramların daha özenli kullanılması beklenir.
Diğer yandan,
Hükümetin fakir öğrencilerin devletçe özel okullarda okutulması girişiminin
laiklikle hiçbir ilgisi bulunmayıp, sosyal devlet ilkesinin bir gereği olduğu
belirtilmelidir. Benzer bir düzenleme TBMM tarafından daha önceki
hükümetler döneminde yapılmış ve kanun Anayasa Mahkemesine götürülmüştür.
Anayasa Mahkemesi bu davada, 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununa
eklenen ve özel öğretim kurumlarına, öğrenci kapasitelerinin % 2’sinden
aşağıya düşmemek üzere, % 10 oranına kadar ücretsiz öğrenci okutma
yükümlülüğü getiren kanun hükmünün Anayasaya aykırı olmadığına karar
vermiştir. Mahkeme kararında şu hususları vurgulamıştır:
“Anayasa’nın 2.
maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir. Sosyal
hukuk Devleti güçsüzleri koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti ve
böylece toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Çünkü, gerçek hukuk
devleti ancak toplumsal devlet anlayışı içinde ise bir anlam kazanır. Hukuk
devletinin amaç edindiği kişiliğin korunması, sosyal güvenliğin ve sosyal
adaletin sağlanması yolu ile gerçekleştirilebilir… Maddî imkânlardan yoksun,
başarılı öğrencilere, özel okullarda belli oranda yer ayırma zorunluluğu,
nitelikli insan yetiştirme ödevi yanında, Anayasa’nın 5. maddesinin Devlete
yüklediği ‘... insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli
şartlan hazırlama...’ ödevinin de yasal sonucudur ve demokratik toplum
düzenini sosyal yönüyle şekillendiren bir anlayışın gereğidir. Onun için,
Devletin bu tutumunu haklara engeller koyan Devlet değil, sosyal devlet
ilkesini gerçekleştiren devlet olarak nitelemek gerekir” (E 1990/4, K
1990/6, K.T. 12.4.1990).
Anayasa Mahkemesi
kararının gerekçesinden anlaşılacağı üzere, maddi imkanlardan yoksun,
başarılı öğrencilerin özel okullarda okutulması laikliğe aykırı olmak bir
yana, sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir. Dolayısıyla Hükümetimizin bu
girişimini laikliğe aykırı bir eylem olarak vasıflandırmak izahı kabil
olmayan art niyetli bir yaklaşımdır.
8. Yasama sorumsuzluğu kapsamındaki oy ve sözler delil olarak
kullanılamaz
Yasama sorumsuzluğu
kapsamında bulunan beyanları nedeniyle milletvekillerinin Anayasanın açık hükmü
ile mutlak olarak sorumsuz kabul edilmesi karşısında, bunlardan dolayı beş
yıllık parti yasağı ve milletvekilliğinin düşmesi gibi yaptırımların
uygulanmasının istenmesi Anayasa 83 üncü maddesinin amacıyla bağdaşmaz.
Yasama
sorumsuzluğu, milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yürütürken
açıkladıkları düşüncelerinden ve verdikleri oylardan dolayı sorumlu
tutulamamalarını ifade eder. Anayasanın yasama sorumsuzluğuna ilişkin
hükmüne göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis
çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden,
o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar
alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu
tutulamazlar”. (m.83/1).
Meclis çalışmaları
kavramı, Meclis Genel Kurulu toplantılarını, komisyon toplantılarını,
siyasi partilerin grup toplantılarını ve meclis araştırması ve meclis soruşturması
komisyonlarının Meclis dışındaki çalışmalarını da kapsar. Konusu ve
muhtevası ne olursa olsun oy, söz ve düşünce açıklaması yasama sorumsuzluğu
kapsamında kabul edilmektedir. Yasama sorumsuzluğu mutlak ve sürekli
olduğundan, milletvekillerinin hem milletvekilliği süresince hem de milletvekilliği
sona erdikten sonra oy ve sözlerinden dolayı herhangi bir yaptırıma tâbi
tutulmaları mümkün değildir.
Yasama
sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy, söz
ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulmasıdır.
Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir şekilde
hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade
etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri
kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma
maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri”
ile katılabileceklerdir.
Milletvekillerinin,
yapmış oldukları konuşmalar ve açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı
partilerinin kapatılabileceğini, milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş
yıl siyasi parti yasağına maruz kalabilecekleri endişesini taşımaları
durumunda, yasama faaliyetlerine özgür iradeleriyle katılabileceklerini
düşünmek mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla
yerine getirilmesini engelleyecektir. Başka bir ifade ile eğer partili milletvekillerinin
konuşmaları, partilerinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanıldığı
takdirde, yasama sorumsuzluğunun pratikte bir anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca parti
kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun dikkate alınmaması, partili
milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız milletvekilleriyle
karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Bu
durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak
nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına
gelecektir.
Bu nedenle
Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık siyasi parti yasağı, 84 üncü
maddesindeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü maddesindeki
sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma tabi
tutulması zorunludur. Böyle bir değerlendirme sonucunda da, 83 üncü madde
hükmünün daha “özel” bir hüküm olarak diğerleri karşısında üstün tutulması
gerekir.
Kaldı ki,
iddianamede partimiz milletvekillerine atfen yer verilen beyanların tamamı
yasama sorumsuzluğu güvencesini gerektirmeyecek şekilde ifade özgürlüğü
kapsamındadır.
9. Siyasi parti kurulmadan önce söylenen sözler partiyi bağlamaz
AK Parti’nin
kurulmasından önceki dönemlere ait açıklamalara da iddianamede yer
verilmesi bir diğer hukuk garabetidir. Bu açıklamaların laikliğe aykırı
olup olmadığı sorunu bir yana, kapatma davasına konu edilen partiyi
bağladığı da ileri sürülemez.
Bir siyasi partiye
isnat edilebilecek söz ve eylemlerin, zorunlu olarak bu siyasi partinin
kurulduğu tarihten sonraki döneme ait olması gerekmektedir. Oysa
iddianamede aksi bir durum hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın kabul ettirilmeye
çalışılmakta ve aynen şu ifadeye yer verilmektedir: “Kapatma davasına konu
edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır.
Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, bu eylemlere, ‘odaklığın’
ortaya konulması yönünden iddianamede dayanılması olasıdır” (s.22). Siyasi
partinin kurulmadan önceki bir dönemde kişilerin söylediği sözlerinden
dolayı o partiyi sorumlu tutan bir yaklaşım, hukuk devletinin ihlali
anlamına gelmektedir.
Bir partinin
kurulmasından yıllar önce yapılmış açıklamaların bu partiye isnat edilmesi
ve partinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanılmak istenmesi “sorumluluk
hukuku”na ve hukuk devletinin unsurlarından olan “hukuki güvenlik” ilkesine
açıkça aykırıdır. İddianamede (s.31-33), özellikle Başbakanın AK Partinin
kurulmasından yıllar önce söylediği ileri sürülen bazı sözleri ön plana
çıkarılarak, Anayasa Mahkemesi üyelerinde psikolojik bir etki meydana
getirilmek istenmektedir. Bu sözlerin, söylenip söylenmediği bir yana,
yıllar sonra kurulan bir partiyi bağlamayacağı açıktır ve kapatma gerekçesi
olarak kullanılması sorumluluk hukuku prensiplerine kesin olarak aykırıdır.
İddianamedeki bu
yaklaşım, siyaset kurumunun ve siyasetçilerin üzerinde, adeta beşikten
mezara kadar süren bir sorumlu tutma zihniyetini yansıtmaktadır. Hukukta
“süre” denen bir kavramı tanımayan bu yaklaşımın hukukun genel ilkelerine
aykırı olduğu açıktır.
Kaldı ki, siyasi
parti kurulmadan önce yapılan konuşmaların ifade özgürlüğü kapsamında
olduğu da bir gerçektir. Nitekim bu durum yargısal süreç sonucunda teyit
edilmiştir. Örneğin AK Parti milletvekili Ömer Dinçer’in, partimizin
kurulmasından yıllar önce, 1995 yılında, bir bilimsel sempozyumda sunduğu
bildiriden dolayı yapılan ceza soruşturmasında Erzurum Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı vermiştir. 7.6.2004
tarihli bu kararda söz konusu bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu
şu şekilde vurgulanmıştır:
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade
özgürlüğü’ başlığını taşıyan 10. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama
ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın kanaat
özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu
olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği
belirtilmiş, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi kararlarında da açıkça şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her
türlü düşüncenin ifade özgürlüğü kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır.
Suç ihbarı
dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli derginin Güz/1995 tarihli 12.
sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak değerlendirilmesi
neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç işlemeye tahrik
içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle, TCK’nun 146/2,
311, 312/1–2 maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının oluşmadığı
anlaşılmakla;
Müsnet fiillerle
ilgili olarak sanık hakkında TAKİBAT YAPILMASINA MAHAL OLMADIĞINA… karar
verildi.” (E.2004/128, K.2004/23, K.T. 07. 06. 2004)” (EK – 13)
Benzer şekilde,
iddianamede Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, “Türkiye’de Değişim,
Demokrasi ve Aydınlar” adlı kitabındaki düşünceleri de “delil” olarak
sunulmaktadır (s.73). Oysa bu kitabın içinde yer alan ve davada delil olarak
gösterilen makale, ilk olarak partimizin kurulmasından yıllar önce, 1994
yılında bir dergide yayınlanmıştır. Yayınlandığı tarihten itibaren hiçbir
yargısal takibata konu olmayan ve zaten ifade özgürlüğü kapsamında
bulunması nedeniyle Anayasaya da aykırılık taşımayan görüşler, Cumhuriyet
gazetesinin 2.10.2003 tarihli nüshasında haber yapıldıktan sonra
iddianameye dâhil edilmiştir.
10. Siyasi parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin söylem ve
eylemlerinin partiye isnat edilmesi mümkün değildir
İddianame kamu
görevlilerinin fiillerinden dolayı da partimizi sorumlu göstermektedir.
Buna göre, “devlet kadrolarında yer alan anılan görevlilerin (Müsteşar,
Müsteşar yardımcısı, genel müdür, vali, kaymakam, baştabip, belediye
başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve
bunun da bir gereği olarak ortaya çıkması ve biçimlenmesi nedeniyle siyasi
partiye isnat edilmesi gerekmektedir.” (s.155).
Parti üyesi olmayan
kamu görevlilerinin beyan ve eylemlerinden dolayı da, iktidarda olsalar
bile, parti ya da partililer sorumlu tutulamaz. Aksi düşünce Anayasamızda
da ifadesini bulan (m.38) “cezaların şahsiliği ilkesi” ile bağdaşmaz. Kamu
görevlileri, işledikleri bir suç varsa, bunlardan dolayı şahsi olarak cezai
ya da disiplin soruşturmasına maruz kalırlar. Kaldı ki, iddianamede yer
verilen kamu görevlilerinin beyan ve faaliyetlerinde de laikliğe aykırı
sayılabilecek bir husus bulunmamaktadır. Keza kamu görevlilerinin yapacağı
hukuka aykırı işlemlerin de idari yargı aracılığıyla denetlenmesi mümkündür.
İddianamede,
örneğin, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanının üniversitelerde kılık
kıyafet özgürlüğü hakkındaki açıklamaları ve bu konuda Anayasa hükümlerine
göre işlem yapılması yönünde üniversite rektörlerine gönderdiği yazı,
“kanun dışı eylem” olarak nitelendirilmiş (s.124) ve partimizin “Anayasaya
aykırı eylemleri arasında” sayılmıştır. Halbuki, YÖK Başkanı 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun 6 ncı maddesine göre Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan
atanmaktadır. Her şeyden önce, YÖK Başkanının anılan faaliyetlerinde hukuka
aykırılık bulunmamaktadır. Kaldı ki bulunsa da, bundan dolayı AK Parti
Hükümeti sorumlu tutulamaz. Aksi halde, AK Parti Hükümetleri döneminde
görev yapan bütün YÖK başkanlarının faaliyetlerinden de Hükümeti sorumlu
tutmak gerekirdi.
Öte yandan, vali ve
kaymakamlar gibi kamu görevlilerinin icraatlarından dolayı iktidar
partisinin sorumlu tutulabileceğine dair görüş, parti-devlet özdeşliğinin
geçerli olduğu tek parti döneminin anlayışını yansıtmaktadır. Bilindiği
gibi, 1935’ten sonra Türkiye’yi yöneten siyasi partinin Genel Sekreteri
İçişleri Bakanlığı, il başkanları valilik, ilçe başkanları da kaymakamlık
görevlerini yerine getirmekteydiler. Bu durum artık geride kalmıştır.
Günümüzde parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin beyan veya işlemlerinden
dolayı siyasi partiler, iktidarda olsalar bile, sorumlu tutulamazlar. Bu
görevlilerin atanmasına dair işlemler ve atamadan sonra da görevlilerin
fiilleri yargı denetimine açıktır. Dolayısıyla, Hükümetin atamalarında ve
bu görevlilerin işlemlerinde hukuka aykırı bir durum varsa, bunun yargısal
denetimi zaten yapılabilmektedir. Kaldı ki, kamu görevlilerinin iddianamede
yer verilen beyan ve faaliyetlerinde de laikliğe aykırı sayılabilecek bir
eylem bulunmamaktadır.
Bir an için bir
hükümetin kamu görevlilerinin eylem ve işlemlerinden dolayı “siyasi” olarak
sorumlu olabileceği düşünülse bile, hükümetlerin siyasi sorumluluğu ile
partilerin hukuki sorumluluğunu birbirine karıştırmamak gerekir.
Hükümetlerin siyasi sorumluluğu ancak TBMM içinde işletilebilen “gensoru”
gibi denetim mekanizmalarının harekete geçirilmesiyle mümkün olur. Seçimler
de hükümetlerin halka hesap verdikleri bir diğer siyasi yöntemdir. Halbuki,
partilerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi hukuki bir süreçtir ve
kapatma yaptırımı da hukuki bir sonuçtur. Dolayısıyla, hükümetlerin siyasi
sorumluluğu kapsamındaki konuların siyasi partilerin hukuki denetimi
sürecine dâhil edilemeyeceği açıktır.
11. Tarafsız Cumhurbaşkanı siyasi parti davasına dâhil edilemez
Türkiye’nin de
aralarında bulunduğu parlamenter sistemlerde, devlet başkanının siyasi
sorumluluğu yoktur. Siyasi sorumluluğu olmadığı için de Cumhurbaşkanının
Türkiye Büyük Millet Meclisi veya başka bir organ tarafından görevinden
uzaklaştırılması mümkün değildir.
Anayasamızın bir
bütün olarak anlamı, sistemin üzerine oturduğu ilkeler ve sorumsuzluk
kuralı birlikte değerlendirildiğinde, görevde bulunan bir Cumhurbaşkanı
için yaptırım istenmesini hukuki bir temele bağlamanın imkanı yoktur.
Anayasamıza göre “Cumhurbaşkanı
Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini
temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve
uyumlu çalışmasını gözetir.” (m.104/1). Cumhurbaşkanı, ancak vatana
ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte
birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği
kararla suçlandırılır (m.105/3). “Suçlandırma” kavramı, yalnızca ceza
hukuku anlamındaki suçu değil, aynı zamanda tüm kamusal yaptırımları
içerir.
Parti kapatmada da
tarafsız Cumhurbaşkanının sorumluluğundan söz edilemez. Anayasaya göre,
“Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisiyle ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi üyeliği sona erer.” (m.101/4) Bu çerçevede Abdullah Gül, 28.8.2007
tarihinde TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiş ve parti ile ilişiği
kesilmiştir. Bu tarihten sonra açılan bir kapatma davasında
Cumhurbaşkanının eskiden üyesi olduğu partinin kapatılması sürecine dâhil
edilmesi ve hakkında beş yıllık parti yasağı talep edilmesi Anayasaya
açıkça aykırıdır.
Kaldı ki,
iddianamede Abdullah Gül’e atfedilen eylem ve beyanların laiklikle de
hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Öncelikle
iddianamede “Fetullah Gülen isimli cemaat liderinin yurt dışında kurduğu
okullar bir ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve ilişki
kurulması(nın), Abdullah Gül’ün başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığının
bir genelgesi ile Büyükelçiliklerimizden istenildiği” ve bir başka genelge
ile “Almanya ile imzalanan Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda Avrupa Milli
Görüş Teşkilatı’ndan ‘köktenci terör örgütü’ olarak söz edilmesine rağmen,
bu teşkilat mensuplarının yurtdışındaki vatandaşlarımızın sorunları ve
milli konularda dış temsilciliklerimizce gerçekleştirilen faaliyetlere
katkıda bulundukları belirtilerek bu örgütle temas ve işbirliği
kurulmasının istenildiği” iddia edilmektedir. (s.65- 66).
Hemen belirtilmelidir ki, sözü edilen genelgelerle,
adı geçen cemaat veya teşkilât ile temas ve ilişki kurulması yönünde bir
talimat verilmemiştir. İddianamenin ekinde sunulan genelge fotokopilerinin
incelenmesi hâlinde görüleceği gibi, bahsi geçen dernek, vakıf ve okulların
faaliyetleri ve tutumlarına bağlı olarak ve yerel koşullar çerçevesinde
temas ve işbirliğinde bulunma konusunun misyon şeflerimizin takdir yetkisi
içinde bulunduğu hatırlatılmaktadır.
Esasen, dış temsilciliklerimiz, bu konuda çok uzun
süreli uygulamaları ile oluşmuş teamüllere uygun şekilde davranmaktadır.
İddianame ekinde (EK-72) sunulan deliller arasında yer verilen Sabah
Gazetesinin 20/4/2003 tarihli nüshasında yer alan haberde Dışişleri
Bakanlığı yetkililerinin, “geçmişte yurtdışında Türkiye aleyhinde
kampanyalar olduğunda büyükelçilere oradaki Türk vakıfları ve Türk
toplulukları ile irtibat halinde olmaları yönünde genelgeler gönderildiğini,
ancak bu genelgelerde herhangi bir vakıf adının geçmediğini” belirttikleri
ifade edilmektedir. Aleyhte bir delil olarak sunulan bu gazete haberi bile
sözkonusu genelgelerin ilk olmadığını ve bu uygulamalar konusunda bir
teamül bulunduğunu ortaya koymaktadır. (EK – 14)
Bu genelgelerde bazı dernek, vakıf ve kuruluşların
adlarının geçmesi, dış temsilciliklerimizin somut sorularla görüş
istemesinden kaynaklanan hukukî zorunluluğun bir sonucudur.
Yurtdışında Türkiye aleyhtarı faaliyetlerin
güçlendiği 1980’li yılların başından itibaren Ülkemizi hedef alan
kampanyalara karşı Hükümetlerimizin talimatları üzerine Büyükelçiliklerimiz
tarafından organize edilen miting, yürüyüş, imza ve mektup kampanyası gibi
karşı etkinliklere yurtdışında yaşayan her eğilimdeki vatandaş dernek,
vakıf ve kuruluşlarının davet edildiği ve onların da bu davetlere icabet
ettiği Dışişleri Bakanlığı ve Büyükelçiliklerimizin arşiv ve dosyalarından
kolaylıkla görülebilir. Gerçekten de, Ermeni iddiaları ve terörizm konusu
başta olmak üzere millî menfaatlerimizle ilgili konularda Büyükelçilerimiz
bu kuruluşlarla irtibat halinde etkinliklerde bulunmakta ve işbirliği
yapmaktadır.
Yurtdışındaki Türk vatandaşlarının hak ve
menfaatlerini korumak ve geliştirmek, sorunlarıyla ilgilenmek ve bu
amaçlarla vatandaşlarla temas kurmak, Dışişleri Bakanlığının aslî görevleri
arasındadır. Bu görev, Dışişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında
Kanunda açıkça belirtildiği gibi, diplomasinin temel kaynaklarından kabul
edilen 1961 tarihli Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi ve 1963 tarihli
Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinde de yurtdışındaki
vatandaşların çıkarlarını korumak her diplomatik misyonun aslî görevleri
arasında zikredilmektedir.
Sözü edilen her iki genelge de bazı dış temsilciliklerimizin
bu konuda düştüğü tereddütleri Dışişleri Bakanlığına ileterek yapılacak
uygulamalar konusunda talimat istemeleri üzerine hazırlanmış; ancak mezkûr
genelgelerde, iddianamede ileri sürülenin aksine, dış temsilciliklerimize
bu dernek, vakıf ve okullarla temas ve ilişki kurulması talimatı verilmemiş
ve misyon şeflerince herbir kuruluş için ayrı ayrı değerlendirme yapılarak
takdir yetkisinin kullanılması yönündeki teamül hatırlatılmıştır.
Ayrıca, anılan genelgeler hazırlanırken, diğer
hususlar yanında, “vatandaşlarımızın aşırılıklara yönelmeleri ve yabancı
ülkeler tarafından kullanılmaları ihtimalinin önüne geçilmesi” gibi millî
menfaatlerimiz bakımından önem taşıyan bir amaç izlenmiş ve bu husus açıkça
zikredilmiştir. Dolayısıyla, iddianamede belirtildiği şekilde bir temas ve
işbirliği talimatı verilmediği gibi millî menfaatlerimiz doğrultusunda dış
temsilciliklerimizce zaten izlenmekte olan teamüller hatırlatılmıştır.
Diğer yandan, bu konularda dış temsilciliklerimize
gönderilen genelgeler bu iki genelge ile sınırlı değildir. Anılan
genelgelerin bazı gazetelerde yayınlanması ve birtakım yanlış yorum ve
değerlendirmelere konu edilmesi üzerine, dış temsilciliklerimize yurtdışı
faaliyetler konusunda 18.6.2003 tarihinde 6037 sayılı bir genelge daha
gönderilerek, sözü edilen kuruluşlarla temas ve işbirliği konusunda
Dışişleri Bakanlığının teamülleri ve dış temsilcilerimizin bu konudaki
takdir yetkileri teyiden hatırlatılmıştır.
Bu genelgede de, yurtdışında kanunlara aykırı ve
Devletimizin aleyhine faaliyet gösterenlerin bu temas ve işbirliği
yaklaşımından faydalanamayacakları vurgulanmıştır. Konuyla doğrudan ilgili
olmasına rağmen İddianamede hiç bahsi geçmeyen bu genelgenin Anayasa
Mahkemesince Dışişleri Bakanlığından istenmesi gerekmektedir.
Kuşkusuz bu genelgede de daha önceki iki genelgede
olduğu gibi, temel maksat, vatandaşlarımızın aşırılıklara yönelmeleri ve
yabancı ülkeler tarafından kullanılmaları ihtimalinin önüne geçilmesidir.
Kaldı ki söz konusu kuruluşlarla dış
temsilciliklerimizin temas ve işbirliğine girmesinin bu genelgeler üzerine
başladığı da ileri sürülemez. Örnek olarak ekte sunulan dokümanlardan da (EK – 15) anlaşılacağı gibi, uzun yıllardır
Cumhurbaşkanlarımız (Turgut Özal ve Süleyman Demirel), TBMM Başkanlarımız
(Mustafa Kalemli ve Hüsamettin Cindoruk), Başbakanlarımız (Turgut Özal,
Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit), Dışişleri
Bakanları dahil Bakanlarımız (Şerif Ercan, Ahat Andican, Cumhur Ersümer,
Necdet Menzir, Refaiddin Şahin, İstemihan Talay, Enis Öksüz vd.), Yargıtay
Başkanımız Müfit Utku, Milletvekillerimiz (Murat Sökmenoğlu, Hasan
Korkmazcan, Hayri Kozakçıoğlu, Yıldırım Akbulut, Nevzat Ercan, Masum
Türker, Haydar Yılmaz, Lütfullah Kayalar, Onur Öymen vd.) ile diğer devlet
adamlarımız (Alpaslan Türkeş, Em. Tümgeneral Prof.Dr. Ömer Şarlak, eski
Hv.K.K. Org. Halis Burhan vd.) yurt dışı gezilerinde Büyükelçilerimizin de
refakati ile anılan okulları ziyaret etmiş, destekleyici icraatlarda
bulunmuş, açıklamalar yapmış ve takdirlerini bildirmişlerdir. Örneğin, İddianamenin
ekinde aleyhte delil olarak sunulan Cumhuriyet Gazetesinin 17 Eylül 2003
tarihli nüshasının 5. sayfasında, anılan genelgeye ilişkin değerlendirmeler
yapılırken haberin son paragrafında, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te
bulunan aynı nitelikteki okullardan biri olan Özel Demirel Kolejinin
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 1997 yılında ziyaret edildiği
belirtilmektedir.
İddianamedeki, “Almanya ile imzalanan Güvenlik
İşbirliği Anlaşması’nda Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’ndan ‘köktendinci
terör örgütü’ olarak söz edildiği” iddiası da gerçeğe aykırıdır.
İddianamenin ekinde delil olarak sunulan Anlaşma suretinden de anlaşılacağı
gibi, sözü edilen Anlaşmanın adı “Güvenlik İşbirliği Anlaşması” değil,
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti Hükümeti
Arasında Başta Terörizm ve Örgütlü Suçlar Olmak Üzere Büyük Önemi Haiz
Suçlarla Mücadelede İşbirliği Anlaşması”dır. İddianamede, söz konusu
Anlaşmanın adının bile yanlış yazılması gerekli titizliğin gösterilmediğini
ortaya koymaktadır. İddianamede ileri sürülenin aksine bu Anlaşmanın hiçbir
hükmünde hiçbir dernek, vakıf veya kuruluştan terör örgütü veya köktenci ya
da köktendinci örgüt olarak söz edilmemektedir.
Dolayısıyla, İddianamenin, 3846 sayılı genelgede
belirtilen dernek ve vakıfların “köktenci terör örgütü” olduğunu ileri
süren ve Anayasa Mahkemesini yanıltmaya çalışan bu bölümü de tamamen
asılsız ve dayanaksızdır. İddianamede adı yanlış aktarılan söz konusu
Anlaşmanın hiçbir yerinde Avrupa Millî Görüş Teşkilatından “köktenci terör
örgütü” olarak söz edilmediği gibi, iddianamenin ekindeki yazılarından da
anlaşılacağı üzere, Anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair
kanunun gerekçesinde de böyle bir ibare bulunmamaktadır. (EK – 16)
Diğer taraftan, günümüzde uluslararası kuruluşlar
terörle mücadele konusunda tedbirler alırken terör örgütlerinin listelerini
yayınlamaktadır. İddianamenin ekindeki gazete kupürlerinde ileri sürülenin
aksine, söz konusu genelgelere konu dernek, vakıf ve kuruluşların adları
terör örgütlerini gösteren bu tür listelerde yer almadığı gibi, Federal
Almanya Cumhuriyetinin de bu yönde bir iddiası bulunmamaktadır. Avrupa
Birliğinin terörizmle mücadele amacıyla haklarında özel sınırlayıcı
tedbirler uygulanmasını kararlaştırdığı kişi ve örgütlerle ilgili listelerde
de bu dernek, vakıf ve kuruluşlar yer almamaktadır. (EK – 17)
Özetle, sözü edilen genelgeler ve buna ilişkin
diğer resmî belgelerin dosyada mevcut bulunmasına ve genelgelerin
muhtevalarının çok açık olmasına rağmen, gerçek dışı ithamlara dayalı yorum
ve değerlendirmeleri içeren gazete haberlerinin delil olarak sunulması
kabul edilemez.
İddianamede yer
verilen Cumhurbaşkanı’nın Dışişleri Bakanı olduğu dönemde yaptığı
konuşmaların, laikliğe aykırı olmak bir yana, tamamen özgürlükçü ve
demokratik bir toplumun tesisini sağlamaya yönelik olduğu da açıktır.
Bu bağlamda
iddianamede yer verilen şu kısım özellikle dikkat çekicidir:
“Dışişleri Bakanı
Abdullah Gül’ün, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünün 55.
yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan TBMM İnsan Hakları İnceleme
Komisyonu toplantısında, hedeflerinin ifade ve inanç özgürlüğünün işkence
ile terörden arındırılması olduğunu, bununla ilgili yasal düzenlemelerin
hepsinin, kararlı şekilde gerçekleştirileceğini belirterek; “ifade ve inanç
özgürlüğünde kararlıyız; herkes inandığını yaşayabilmeli..Herkes güven
içinde, korkudan, endişeden uzak olmalıdır. Düşündüğünü inandığını
rahatlıkla ifade etmeli, inandığını rahatlıkla yaşayabilmelidir. İfade ve
inanç özgürlüğü, işkenceden ve terörden tamamen arınmak, bizim
hedefimizdir. Bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsi, kararlı şekilde
gerçekleştirilmeye devam edilecektir” şeklinde beyanda bulunduğu” (s.67).
Öncelikle, bu
paragrafta Abdullah Gül’ün tırnak içinde verilen konuşmasından önce yer
alan ve kendisine atfen “hedeflerinin ifade ve inanç özgürlüğünün işkence
ile terörden arındırılması olduğu’ şeklindeki ifadenin ne anlama geldiği
anlaşılamamıştır. Bu durum alıntı yapılan konuşmanın yanlış okunduğunu ya
da mesajının tam olarak algılanamadığını göstermektedir. Zira alıntı
kısmından da kolayca anlaşılacağı üzere, “ifade ve inanç özgürlüğü”nü
sağlama ve “işkenceden ve terörden tamamen arınma” hedefler arasında
gösterilmektedir. Muhtemelen bu mesaj anlaşılamadığı için hak ve
özgürlükleri korumayı amaçlayan, herkesin söyleyebileceği ve söylemesi
gereken bu sözler iddianamede yer almıştır.
Eğer bu ifadeler
bilinçli biçimde delil olarak sunulduysa iki nedenle daha vahim bir durum
ortaya çıkmaktadır. Birincisi bu konuşma, iddianamede de belirtildiği gibi,
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul yıldönümünde özel gündemle
toplanan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nda yapılmıştır. İkincisi,
bu konuşma içeriği itibariyle de günün anlam ve önemine tamamen uygun olup,
temel hak ve özgürlükleri önemseyen herkesin altına rahatlıkla imza
atabileceği bir konuşmadır. Bu konuşmanın iddianameye alınması, partimiz
hakkındaki davanın gerçekte bir demokrasi ve ifade özgürlüğü davası
olduğunu bir kez daha teyit etmektedir.
Ayrıca, iddianamede yer verilmemesine rağmen, ekteki gazete
kupürleri arasına yerleştirilen Posta Gazetesinin 28.11.1995 tarihli
nüshasının 1.sayfasındaki habere ilişkin fotokopi de iddianamenin iyi
niyetli olarak hazırlanmadığını gösteren bir başka örnektir. Anılan
gazetenin haberini dayandırdığı The Guardian gazetesinin köşe yazarı
gerekli düzeltmeyi yapmasına rağmen, Posta gazetesi hatasını
düzeltmemiştir. Aynı asılsız haberi düzeltilmemiş haliyle yine adı geçen
İngiliz gazetesinden alıntı yaparak tekrarlayan Cumhuriyet gazetesine
gönderilen tekzip metninin yayınlanmaması üzerine mahkeme kararı ile bu
haberin gerçek dışı olduğu kanıtlanmıştır. (EK - 18)
Başsavcılığın mahkeme kararına dayanan tekzibe konu
olan 1.5.2007 tarihli Cumhuriyet gazetesi yerine, aynı içerikli 13 yıl
önceki Posta Gazetesi kupürünü iddianameye delil olarak eklemesi, iyi
niyetten uzak şekilde iddianame hazırlandığının başka bir göstergesidir.
12. TBMM Başkanının ifadeleri delil olarak kullanılamaz
Anayasaya göre,
“siyasi parti grupları başkanlık için aday gösteremezler.” (m.94/2). Daha
da önemlisi, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi
bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya
dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis
tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy
kullanamazlar.” (m.94/6).
Bu hükümden
anlaşılacağı üzere Meclis Başkanı tarafsız olup parti faaliyetlerine
katılamamaktadır. Bu tarafsızlığın gereği olarak Meclis Başkanına, Türkiye Büyük
Millet Meclisini Meclis dışında temsil etmek, Cumhurbaşkanına vekalet
etmek, Cumhurbaşkanınca Meclis seçimlerinin yenilenmesine karar verilirken
kendisine görüş bildirmek ve Meclisi doğrudan doğruya veya üyelerin beşte
birinin yazılı istemi üzerine toplantıya çağırmak gibi anayasal yetkiler
verilmiştir.
Kuşkusuz Meclis
Başkanı bir partinin üyesi olabilmektedir. Ancak konumu nedeniyle yaptığı
konuşmalar partisi adına değil, kişisel olarak yapılmış sayılır. Bu nedenle
Meclis Başkanının açıklamalarından üye olduğu partiyi sorumlu tutmak mümkün
değildir. Kaldı ki, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın iddianamede
“laikliğe aykırı” beyanlar olarak yer verilen açıklamaları laikliğe aykırı
değildir ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.
Öte yandan, TBMM
eski Başkanı Bülent Arınç’ın bazı açıklamalarının tümü değil, bağlamından
koparılarak sadece belli kısımları iddianameye alınmıştır. Örneğin,
iddianamede, 13.11.2005 tarihinde TBMM Sabit Osman Avcı Eğitim Tesisi’nde
basınla düzenlediği sohbet toplantısında yaptığı konuşmanın belli bir kısmı
alınmış ve özellikle şu cümleler öne çıkarılmıştır: “Laiklik tartışmaları
eskiden beri devam eder, zaman içerisinde laiklik de gelişir. Ama bugün
bütün dünyada görebildiğimiz kadarıyla, din ve vicdan özgürlüğünün genel
anlamda kabul edilmesi halinde, Türkiye’de bu sebeple laikliğin ihlal
edildiğini söylemek de mümkün değildir.” (s.63-64). Oysa Bülent Arınç aynı
konuşmada laik devlette hukuk kurallarının din kurallarına
dayandırılmayacağı ile ilgili olarak şu sözleri de söylemiştir: “Çünkü laik
bir ülkenin kanun koyucusu, dini amaçlarla kural koyamaz… Türkiye
Cumhuriyeti laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Laikliği kabul
eden bir ülkede yasama organı, Kur’an-ı, Tevrat’ı, İncil’i esas olarak
kural koyamaz, düzenleme yapamaz.”
Buradan da
anlaşıldığı üzere, iddianamede delil olarak sunulan konuşmalar bütünlüğü
bozularak, cımbızlama yöntemiyle, sadece iddia makamının argümanını
desteklediği varsayılan bölümlere yer verilmiştir. Bu konuşmalar bütünlüğü
içinde değerlendirilseydi böyle bir davanın hiç açılmaması gerekirdi.
Partimiz mensuplarının değişik vesilelerle yaptıkları binlerce konuşmada
olduğu gibi, iddianamedeki ifadelerin tamamı da Türkiye Cumhuriyetinin
insan haklarına dayalı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliklerini
pekiştirme amacına yöneliktir.
Diğer yandan,
iddianame Meclis eski Başkanı Bülent Arınç ile ilgili olarak, “8 inci
Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’a gönderme yaparak, onun gibi “Sivil, dindar ve
demokrat bir cumhurbaşkanı’” seçeceklerini ifade etmiş” olduğunu
belirtmektedir. İddianameye göre, Arınç, “Cumhurbaşkanın seçilme
nitelikleri arasına Anayasada sayılmayan ‘dindar’ niteliğini de ekleyerek
TBMM Başkanı sıfatıyla bile din istismarı yapmaktan ve laik devlet ilkesine
aykırı hareket etmekten çekinmemiştir.” (s.142).
Anlaşılan Başsavcı,
sosyolojik ve siyasi olgularla anayasal hükümleri birbirine
karıştırmaktadır. Bülent Arınç’ın sözleri, özellikle merhum Cumhurbaşkanı
Turgut Özal’la ilgili olarak, farklı siyasi görüşlere sahip kişiler
tarafından sıklıkla kullanılan bir tespiti ifade etmektedir. Elbette
Anayasada Cumhurbaşkanının seçilme nitelikleri arasında “dindar” niteliği
yoktur. Ancak, aynı şekilde Anayasada Cumhurbaşkanının “sivil” ve
“demokrat” olması gerektiğine dair bir hüküm de yoktur. Bu gerçekliğe
rağmen, bir sosyolojik tespitten hareketle “İran Anayasası”yla bağlantı
kurmak, ancak bilim kurgu kitaplarında rastlanabilecek bir ilişkisizlik ve
şaşırtmaca örneği olabilir.
13. İddianamedeki “şiddet ihtimali” iddiası tamamen hayal ürünüdür
İddianamedeki
delillerden hiçbirisinde en ufak bir şiddet içeren, şiddetle bağlantı
kurulması mümkün olan ya da tahrik çağrısı olarak nitelendirilebilecek bir
ifade yer almamasına rağmen, tamamen zorlama ve artniyetli yorumlarla
şiddet bu sürecin içerisine sokuşturulmaya çalışılmaktadır. Partimizi
şiddetle ilintili gösterme gayreti akıl ve mantığın sınırlarını
zorlamaktadır.
İddianamede “Bu
yolda siyasal İslam’ın ya da Türkiye’ye giydirilmek istenen ‘ılımlı İslam’
modelinin bir şeriat devletine dönüşmesi ve gerekirse bu yolda İslami
terörün de kullanılması uzak bir olasılık değildir. Nitekim yakın tarihte
bölgemizde geçiş dönemi örneği olarak, sıkça öne çıkarılan kimi devletlerin
daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak köktendinci
bir rejime dönüştüğü görülmüştür” denilmektedir. (s.114). İddianamenin
değerlendirme kısmında yer alan bu hususun Anayasa Mahkemesini etkilemeye
yönelik olduğu açıkça sezilmektedir.
Ayrıca, iktidar
partisi ile şiddet arasında bağlantı kurulurken iddianamede yer verilen ve
bünyesinde ciddi bir mantıksal çelişki barındıran şu görüşün kabulünün de
imkansız olduğu açıktır: “Zaten iktidar olmanın avantajları ile ve
demokratik yöntemi kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde edilmişse, bu
aşamada şiddet kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı,
son aşamada şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye
yönelik olması nedeniyle hukuka uygundur” (s.157).
İddianamedeki bu
ifade ile aslında şiddet kullanımının söz konusu olmadığı da açıkça tescil
edilmektedir. Ancak, aynı yerde, şiddetin bundan sonraki dönemlerde
kullanılabileceği biçiminde bir kehanette bulunularak, bu nedenle partinin
kapatılması gereğine değinilmektedir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye
demokratik bir hukuk devletidir. Demokratik hukuk devletinde siyasi
iktidarın nasıl denetleneceği de bellidir. Partimizin ileride şiddete
başvurabileceği varsayımı tamamen vehimlere dayalı bir iddiadır. Demokratik
bir hukuk devletinde tüm icraatları yargı denetimine tabi olan bir iktidar
partisinin kapatılmak istenmesi kabul edilemez.
Bu bağlamda
iddianamede yer verilen şu ifadeler de ilginçtir:
“Gösterilen
deliller, Anayasanın 10. ve 42 nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne
dokunmak amacıyla değiştirildiğini kanıtlamaktadır. Çünkü artık
köktendinciler isteklerini türbanın kamusal alanda da serbest kalmasının
ötesine taşımışlar, televizyonlardaki açık oturumlarda ‘türbanın
yasaklanmasını savunanların Mussolini gibi yargılanacaklarını ve
cezalandırılacaklarını’ çekinmeden söylemeye başlamışlardır. Sadece bu durum
bile laik devlet ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları nasıl bir
tehlikenin beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın içerdiği şiddet
unsurunu da sergilemektedir” (s.117) .
Böyle bir
televizyon konuşması, hangi partilimiz tarafından nerede, ne zaman ve hangi
televizyonda yapılmıştır? Eğer böyle bir konuşma var ise, parti ile ilgisi
bulunmayan -yönlendirilmiş- bir kişiye mi aittir? Yoksa parti yasaklamada
sadece şiddeti ölçü alan Venedik kriterlerinin gerçekleştiği izlenimini
uyandırmak için herkesi güldürecek uydurma delil mi yaratılıyor?
İddianamede dayanılan diğer konuşmalar eklerde yer almasına rağmen, bu
faili meçhul ve içeriği hiçbir şekilde kabul edilemeyecek konuşma neden
ekler arasında bulunmamaktadır?
Görüldüğü gibi
iddianame, olgulardan tamamen uzak bir şekilde ideolojik kaygılara dayalı
bir iddiaya delil üretme çabası içindedir. İddianamedeki partimizin
şiddetle ilişkisini kurmaya yönelik tüm ifadeler, tamamen hayal dünyasında
üretilen spekülasyon ve vehimlerden ibarettir.
Ayrıca, partimiz
dışında bazı basın ve yayın organlarında farklı kişilerin din özgürlüğü ve
laiklik bağlamında ortaya koydukları kişisel görüş ve değerlendirmelerle
partimizin doğrudan ya da dolaylı olarak hiçbir ilgisi olmadığı halde,
böyle bir irtibat varmış gibi gösterilmeye çalışılması hukuk devletinin
gerektirdiği asgari iyi niyet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan,
iddianameye göre “davalı partinin sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde
amaçladığı yasa dışı siyasi modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar
gücünden çekinen ve sessiz kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum
bile davalı partinin hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır” (s.158). Bu
ifade ile ilgili olarak öncelikle şu soru akla gelmektedir: “İktidar
gücünden çekinen ve sessiz kalan büyük bir kitle”nin varlığı nasıl tespit
edilebilmiştir? Başsavcının bu tespite hangi teknolojik ölçüm aletlerini
kullanarak ulaştığı büyük bir merak konusudur. Acaba Başsavcıya bu konuda
“sessiz kitleler”den ulaşan milyonlarca şikayet mi vardır? Varsa her türlü
gazete haberini iddianameye “delil” olarak ekleyen bir makam, bu
şikayetleri neden eklememiştir?
Kaldı ki,
iddianamede ileri sürüldüğü gibi AK Parti’ye karşı olan ve pek de sessiz
oldukları söylenemeyecek hatırı sayılır miktarda sesli bir muhalefet de
vardır. Tüm kitle iletişim imkanlarını ve yasalarımızın öngördüğü
demokratik platformları ve yolları kullanarak, özgür bir biçimde
muhalefetlerini de ortaya koymuşlardır. Bu ortamda gerçekleşen 22 Temmuz
2007 seçim sonuçları, toplumun partimizden ve Ak Parti iktidarından
tedirgin olmadığını aksine memnuniyetinin artarak devam ettiğinin
“demokratik ölçüm aletleri”yle kesin olarak teyit edilmiş bir delilidir.
14. AK Parti Hükümetinin dış politikası Anayasaya aykırı değildir
İddianamede AK
Parti hükümetlerinin izlediği dış politikanın da kapatmaya gerekçe olarak
sunulması anlaşılır bir durum değildir. Devletlerin dış politikalarının
belirlenmesi ve uygulanmasından, demokratik ülkelerin tamamında seçimle
işbaşına gelen siyasi iktidarlar sorumludur. Hükümetler, başarısız dış
politika tercih ve uygulamalarının hesabını da parlamentoya ve halka karşı
vermek zorundadırlar. Ancak temel dış politika tercihlerinden dolayı bir
iktidar partisinin suçlanması görülmüş bir olay değildir. Kaldı ki, AK
Parti iktidarlarının bölgemizde ve Ortadoğu’da izlediği politikalar
Cumhuriyetin temel niteliklerine ve milli menfaatlerimize tamamen uygundur.
Bölgesel bir güç
haline gelen Türkiye’nin, Irak başta olmak üzere çevresinde olup bitenlere
seyirci kalması veya sırtını dönmesi beklenemez. İktidara geldiğimiz 2002
yılından bu yana izlediğimiz proaktif dış politika sayesinde Türkiye,
bölgesinde ve uluslararası kurumlarda etkin ve saygın bir ülke haline
gelmiştir. Irak’tan Lübnan’a, Rusya’dan Avrupa Birliği’ne, Afrika’dan Latin
Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada izlediğimiz etkin dış politika,
Türkiye’ye duyulan güveni artırmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye’nin
itibarı yükselmiş, uluslararası sermaye ülkemizi tercih etmeye başlamış,
NATO zirvesi dâhil olmak üzere Türkiye pek çok uluslararası toplantıya ev
sahipliği yapmış, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş, Avrupa
Birliği’ne tam üyelik yolunda kısa sürede önemli mesafe alınmış, Türk iş
adamlarının dünyaya açılımı hız kazanmış, Türk firmaları çok geniş bir
coğrafyada ticaret yapar hale gelmiş ve Türkiye bölgesinin en önde gelen
aktörlerinden biri olarak kabul görmüştür.
Milli çıkarlarımızı
savunmanın içimize kapanmaktan değil, kendi coğrafyamıza ve tarihimize
dayanarak dünyaya açılmaktan geçtiğine inanan Adalet ve Kalkınma Partisi
hükümetleri, Birleşmiş Milletler, G-8, NATO, OECD, IKO, AGIT ve AB’nin
diğer organları bünyesinde yürütülen çalışmalara etkin olarak katılmış,
çeşitli inisiyatiflere öncülük etmiş ve böylece bölgesel ve küresel barış
ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmuştur. Bu çerçevede 2004 yılındaki
G-8 zirvesine davet edilen Türkiye, dünyanın gelişmiş sekiz ülkesiyle
beraber (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Kanada ve Rusya)
dünya ve bölge sorunlarını masaya yatırmış ve özellikle bölgemizde barış ve
istikrarın sağlanmasına yönelik girişimleri desteklemiştir.
Bölgesel ve küresel
barışı milli menfaatlerimiz için öncelikli bir mesele olarak gören AK Parti
hükümetleri, BM bünyesinde İspanya Devleti ile beraber eş başkanlığını
yaptığı Medeniyetler İttifakı projesine de bu çerçevede katılmıştır.
İddianamede “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) ile karıştırıldığı anlaşılan
Medeniyetler İttifakı projesine ülkemiz İspanya’yla beraber öncülük etmiş
ve etmeye devam etmektedir. Sadece milli ve bölgesel unsurlarla evrensel
değerler arasında değil, farklı kültürler ve milletler arasında da barış ve
uzlaşmanın olması gerektiğine inanan Hükümetimiz, bu ilkeye bu tür
projelerle kurumsal bir kimlik kazandırmıştır. Evrensel hukuk normlarının
ve demokratik kurumların yaygınlaşması ve desteklenmesi, hem bölgesel barış
ve istikrarı sağlayacak, hem de Müslüman dünya ile Batı medeniyeti
arasındaki ilişkilerin barışçıl ve yapıcı bir zeminde ilerlemesini
sağlayacaktır. Bölgesel ve küresel güvenliğin, barış ve istikrarın sağlanması,
ancak böyle bir dış politika vizyonu ile mümkün olabilir.
Sonuç olarak, AK
Parti hükümetlerinin yürüttüğü dış politikanın, tamamen ülkemizin ve
milletimizin yüksek menfaatlerini gözetmeye yönelik olmasına rağmen,
iddianamede adeta laikliğe aykırılığın kanıtı olarak sunulmaya çalışılması
bu tür iddiaların gerçeklikten kopuk ve hayal mahsulü olduğunu
göstermektedir.
IV. İDDİANAME YANLIŞ BİLGİLER, ÇARPITMALAR VE KURGULAMALARDAN
OLUŞMAKTADIR
Partimiz hakkında
düzenlenen iddianame baştan sona okunduğunda ilk göze çarpan husus, çok
özensiz ve düzensiz bir şekilde kaleme alınmış olmasıdır. Gerçekten büyük
bir kısmı doğruluğu araştırılmadan gazete kupürlerine dayanılarak
hazırlanmıştır. İddianame, düzeltmeler, açılan davalar ve mahkeme ilamları
dikkate alınmadan, televizyon programlarında yapılan tartışmaların
kayıtlarına bakılmadan, günlük gazetelerde çoğu kez çarpıtılarak verilmiş
haberler ve köşe yazarlarının kasıtlı yorumları “makaslama” ve “cımbızlama”
yöntemiyle delil hanesine konularak kaleme alınmıştır. Böylece “klasörleri
dolduran deliller” ile desteklenen bir iddianame görüntüsü verilmeye
çalışılmıştır.
İddianamede bir
kısmını aşağıda belirttiğimiz çok sayıda kendi içerisinde çelişkili,
gerçeklikten uzak, mesnetsiz ve hukuken yanlış ifadeler bulunmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı gibi bir merci tarafından hazırlanan bir
iddianamede bu kadar fazla tahrifat, çarpıtma ve fahiş hataların bulunması,
partimize karşı ciddi bir önyargı ve kuşku beslendiği ve ele geçen her
türlü haber ve rivayetin doğruluğu araştırılmadan “delil” adı altında bir
araya toplandığı intibaını vermektedir.
İddianame aynı
zamanda tam bir “totoloji” abidesidir. Gerçekten de, aynı sözlerin birkaç
kez tekrarlanması suretiyle iddianame şişirilmiştir. Bu yöntemle eylemler ve
söylemler abartılarak, Anayasanın “odak” olmada aradığı “yoğunluk” ve
“kararlılık” şartlarının gerçekleşmiş olduğu izlenimi verilmek istenmiştir.
1. Başbakan’ın New Straits Times’a verdiği mülakat tahrif
edilmiştir
Başbakan’a
atfedilen ‘‘Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna
örnek olabilir’’ (s.27) sözü, iddianamedeki çarpıtmalara dayalı
kurgulamanın tipik bir örneğidir. Başbakan’ın Malezya’da yayınlanan New
Straits Times adlı gazeteye verdiği mülakat söz konusu gazetede İngilizce’ye
çevrilerek yayınlanmıştır.
Ek’te dönemin Star
Gazetesinin talebi üzerine Malezya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından
gönderilen ve anlaşılan oradan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
iletilen New Straits Times (NST) gazetesinin söz konusu mülakata ilişkin
sayfalarında Başbakan Erdoğan’ın “İslam devleti” anlamına gelebilecek
hiçbir sözü bulunmamaktadır. Delil olarak sunulan kısmın İngilizcesi
şöyledir. (EK – 19)
“NST: What role
would Turkey want to play in global affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can
serve as a model of how Islam and democracy can coexist in a harmonious
way. Turkey will prove (Samuel) Huntington wrong when he said that there
would be a clash of civilisations. Turkey can show that harmony of
civilisations is possible.”
Nitekim, bu
mülakatın Türkçe orijinali Başbakanlık Basın Merkezi’nin resmi internet
sitesinde tam metin olarak yer almıştır. Mülakatın ilgili kısmı şu
şekildedir : (EK – 20)
“SORU: Türkiye
modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet’in ve demokrasinin, ahenkli bir biçimde
birarada bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir
medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington’un
yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde
yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.”
Tek başına bu örnek
bile, İngilizce metinlerin çevirisi yaptırılmadan ve doğruluğu
araştırılmadan, kasıtlı gazete haber ve yorumlarından önyargılı bir şekilde
aynen aktarılmak suretiyle “Ek” olarak sunulması, partimiz hakkında “delil”
oluşturma çabasının ne boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir. Bu sözde
“delil” oluşturma sürecine bazı gazete ve gazetecilerin de katkıda bulunma
gayreti içinde oldukları anlaşılmaktadır.
Ayrıca, bizzat
iddianamede yer verilen, Başbakan’ın başka bir vesileyle söylediği şu
sözler de bu kavramların kullanılmasında ne kadar hassasiyetle
davranıldığını göstermektedir:
“… Halkının yüzde
99’u Müslüman olan ülkemizde şunu unutmayalım ve gerçekleri birbirine
hiçbir zaman karıştırmayalım; İslam devleti olmak başka bir şey, bir İslam
ülkesi olmak başka bir şey. Bir defa bunu çok iyi kavrayacağız, çok iyi
anlayacağız ve bu anlayışla yarına bakacağız. Ben teşkilatımızın
insanlarını bu hassasiyete özellikle davet ediyorum…” (s.39)
Başbakanın bu
açıklamaları, laikliğe aykırı olmak bir yana, medeniyetlerin uyumuna vurgu
yapmak suretiyle, dinlerin çatışma ve gerginlik yerine toplumlar arasında
barışa ve uyuma katkı yapabilecek biçimde yorumlanabileceğine ve Türkiye’nin
de modern bir İslam ülkesi olarak bunu başarabildiğine işaret etmektedir.
2. Basında yer alan haberler doğrulanmadan “delil” olarak
kullanılmıştır
İddianamede, Meclis
eski Başkanı Bülent Arınç’ın “laik devlet ilkesine aykırı eylem ve
demeçleri” arasında, “Başkanlığını yaptığı TBMM’nin mescidinde Kuran kursu
açıldığının yazılı basında yer aldığı” şeklinde bir ifadeye de yer
verilmiştir (s.57).
Başsavcılık konuyla
ilgili biraz araştırma yapmış olsaydı, bu haberin tamamen düzmece olduğunu
öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli Milletvekili Mehmet Neşşar
tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yöneltilen “TBMM kampusü içindeki
mescitte Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklinde bir soru önergesi üzerine
mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3.7.2005 tarihli cevapta
Mecliste Kur’an Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri
Başkanlığına ait olduğu belirtilmiştir. (EK – 21)
3. Anayasanın dili tahrif edilmiştir.
İddianamede
Anayasa’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrası tırnak içinde aynen aktarılmasına
rağmen dili değiştirilmiştir. Son fıkra şöyle alıntılanmıştır: “yöntemince
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası
antlaşmalarla yasaların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda, uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır”
(s.9). Halbuki, Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasının son cümlesi şu
şekildedir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere
ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma
hükümleri esas alınır.”
Benzer bir
yanlışlık, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası aktarılırken de
yapılmıştır (s.7). Anayasadan aynen alıntı yapılmadan kullanılan terim ve
kavramlar kişisel tercihin yansıması olarak kabul edilebilir. Hiç kimsenin
Anayasanın dilini beğenme mecburiyeti yoktur. Ancak, Türkiye Büyük Millet
Meclisi dışında hiçbir kişi veya kurumun Anayasanın dilini değiştirmeye
kalkışma yetkisi de yoktur. İktidar partisinin Anayasaya aykırı fiillerin
odağı haline geldiğini ileri süren bir iddianamenin en azından Anayasanın
diline sadık kalması beklenirdi.
4. Anamuhalefet partisi Anayasa değişikliklerinin şekil denetimini
isteyemez.
İddianameye göre,
Anayasanın 10 ve 42 inci maddelerinde değişiklik yapan “yasanın iptali için
Ana Muhalefet Partisi 27.02.2008 tarihinde Anayasa Mahkemesine
başvurmuştur.” (s.133). Bu ifade hem hukuki hem de olgusal olarak
yanlıştır. Anayasanın 148 inci maddesine göre, anamuhalefet partisinin
Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların şekil bakımından denetlenmesi
için Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisi yoktur. Bu yetki Cumhurbaşkanına
ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte birine aittir. Bilindiği
gibi, mevcut anamuhalefet partisinin milletvekili sayısı tek başına böyle
bir başvuru için yeterli değildir. Nitekim söz konusu kanunun iptali için
bağımsız ve bazı muhalefet partilerine mensup milletvekilleri birlikte
başvuruda bulunmuştur.
5. “Cemaat” kavramı yasalara yeni girmemiştir
İddianamede
“13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun ‘Mükellefler’
başlıklı 2. maddesinin beşinci fıkrasında; ‘Dernek veya vakıflara ait
iktisadî işletmeler: Dernek veya vakıflara ait veya bağlı olup faaliyetleri
devamlı bulunan ve bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları dışında kalan
ticarî, sınaî ve ziraî işletmeler ile benzer nitelikteki yabancı
işletmeler, dernek veya vakıfların iktisadî işletmeleridir. Bu Kanunun
uygulanmasında sendikalar dernek; cemaatler ise vakıf sayılır.’ hükmü
getirilerek, cemaat kavramının yasalara girdiği,” ileri sürülmüş ve bu
husus da “laiklik karşıtı eylemler” arasında sayılmıştır. (s.110-111).
Halbuki “cemaat”
kavramı, yasalara ilk defa girmiş değildir. (EK – 22) Türkiye’de Kurumlar
Vergisi Kanunu ilk olarak 3.6.1949 tarihinde kabul edilmiştir (5422 sayılı
KVK, Resmi Gazete 10.6.1949-7229). Bu ilk Kurumlar Vergisi Kanununda da,
“Bu Kanunun tatbikatında sendikalar dernek; cemaatler vakıf hükmündedir”
hükmüne yer verilmiştir (m.1,f.2). 13.6.2006 tarihinde ise Kurumlar Vergisi
Kanunu yenilenirken bazı hükümler aynen korunmuş, bazıları değiştirilmiştir.
Yeni düzenlemede yapılan değişiklik, “tatbikatında” kelimesi yerine
“uygulamasında”, “hükmündedir” kelimesi yerine de “sayılır” denilmesinden
ibarettir. Öte yandan, “cemaat” kavramı 1961 tarihli Vergi Usul Kanununun
10 ve 94 üncü maddelerinde de geçmektedir. Kaldı ki, vergi hukuku tekniği
açısından bu maddedeki “cemaat” kavramı Başsavcının zannettiği gibi
“tarikatları” değil, Türkiye’nin taraf olduğu bazı uluslararası
andlaşmalarda bahsi geçen “dini azınlıklara ait cemaatleri” ifade
etmektedir. Hükmün amacı da, bu cemaatlere ait ticari işletmelerin
vergilendirilmesini sağlamaktır.
6. “Hastalar için ibadet mekanı” düzenlemesi on yıldır
yürürlüktedir
İddianamede “Sağlık
Bakanlığı’nca hazırlanan Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği
Tasarısı’nın 113. maddesinde birinci basamak sağlık kuruluşlarında,
hastaların dini gereklerini yerine getirebilecekleri mekânlar ayrılmasının
öngörüldüğü” belirtilmekte ve bunun iktidarın laiklik ilkesine aykırı bir
eylemi olduğu ileri sürülmektedir (s.154). Söz konusu yönetmelik taslağının
113.maddesinde “Sağlık kuruluşlarında, hastaların dinî gereklerini yerine
getirebilecekleri uygun mekânlar ayrılır” şeklinde bir hükmün olduğu
doğrudur. Ancak, bunun laiklik ilkesine aykırı olduğunu söylemek için hasta
hakları konusundaki ulusal ve uluslararası düzenlemelerden habersiz olmak
gerekir. Üstelik bundan haberdar olabilmek için çok fazla araştırma yapmaya
da gerek yoktur. Taslak yönetmeliğin “laikliğe aykırı” olduğu ileri sürülen
aynı maddesinin ikinci fıkrasında atıf yapılan ve on yıldır yürürlükte
bulunan Hasta Hakları Yönetmeliğinin 38 inci maddesine bakmak yeterlidir.
01.08.1998 tarih ve
23420 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliğinin “Dini
Vecibeleri Yerine Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma” başlığını
taşıyan 38 inci maddesinde aynen şöyle denmektedir: “Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde
hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken
tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek,
başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi
tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini
telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri
halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun
için, sağlık kurum ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir.
İfadeye muktedir olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni
halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına
uygun olan din görevlisi çağrılır. Bu hakların nasıl ve ne zaman
kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kuruluşunun çalışma
usul ve esaslarını gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.”
Bu yönetmelik,
yayın tarihinden anlaşılacağı üzere, iktidarımızdan çok önce yürürlüğe
girmiştir. Dolayısıyla, hastaların dini gereklerini yerine
getirebilecekleri uygun mekanların ayrılmasını öngören ve henüz yürürlüğe girmemiş
olan bir yönetmelik hükmü “laikliğe aykırı bir eylem” olarak görülüyorsa,
aynı konuda on yıldır yürürlükte bulunan bir yönetmelik hükmünü nasıl
değerlendirmek gerekiyor?
Kaldı
ki, ulusal hukuktaki bu düzenleme hasta hakları konusundaki uluslararası
standartlarla tamamen uyumludur. Sağlık kuruluşlarında hastaların seçtikleri dine göre din adamlarından
destek alabilmeleri ve dini gereklerini yerine getirebilecekleri imkanlar
sağlanması sağlık hizmeti gereklerine, sağlık kuruluşları
akreditasyon standartlarına, hasta hakları hususundaki evrensel
bildirgelere ve uluslararası sağlık kuruluşları kriterlerine göre yapılmış
bir düzenlemedir. Dünya Tabipler
Birliği’nin yayınladığı 1981 Lizbon ve 1995 Bali “Hasta Hakları
Bildirgesi”, Amsterdam’da 1994 yılında yayımlanan Avrupa’da Hasta
Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi, Amerika Hastane Birliği Hasta Hakları
Bildirisi gibi birçok uluslararası belgede bu konuda düzenlemeler
mevcuttur.
Son
yıllarda sağlık hizmeti sunumu, sağlık kuruluşlarının fiziki yapısı, tıbbî
malzeme, sağlık personeli gibi alanlarda Sağlık Bakanlığımız ve ülkemizin
özel sağlık sektörü uluslararası standartları yakalamış ve ülkemiz bu
hususta Dünya ülkeleri arasındaki yerini almış bulunmaktadır.
Dünyada
ve özellikle ABD’de en yaygın ve saygın sağlık kuruluşlarının akreditasyon
kuruluşu olan JCI (Joint Comission International-Uluslararası Birleşik
Komisyon) tarafından 2003 Yılı Ocak Ayında yayımlanan “Hastaneler İçin
Akreditasyon Standartları”nda, “Kurum
hasta ve ailelerinin ibadet taleplerine ya da hastanın ruhani ve dini
benzer taleplerine cevap veren bir sürece sahip olmalıdır” ve “Bir hasta ya
da ailesi dini ya da ruhani inançlarla ilgili olarak birisi ile görüşmek
istediğinde, kurum bu isteğe yanıt verme sürecine sahip olmalıdır” şeklinde
ifade edilen standartlar bulunmaktadır.
Ülkemizde de, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi,
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi hastaneleri, Mesa, Bayındır, Acıbadem,
Amerikan Hastaneleri gibi 20 civarında hastanenin JCI
(Joint Comission International- Uluslararası Birleşik Komisyon) tarafından
akredite edildiği ve bu hastanelerin hastalarının dini ve ruhani
taleplerini karşılama standartlarını yerine getirdiği bilinmektedir.
Diğer taraftan Amerika, İngiltere, Almanya,
Avustralya gibi ülkelerin hastanelerinde her biri kendi çalışma alanında
uzman üyelerden oluşan “Etik Kurullar” yer almakta olup, “Hastanenin Din
Sorumlusu” da bu Kurulun üyesidir. Uygar ülkelerde bu tür düzenlemeler
yapılmakta ve bu düzenlemeler insan haklarının ve bunun sağlık alanında
yansıması olan hasta haklarının bir gereği olduğu değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak, “hasta hakları”na ilişkin AK Partiye
yöneltilen bu suçlama da, iddianamenin temel sorunlarından birinin
iddialarla ilgili ulusal ve uluslararası hukuki düzenlemeler ve etik standartlar
(EK –
23) araştırılmadan kaleme alındığını
göstermektedir.
7. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinden sadece
mükerrer hükümler çıkarılmıştır
İddianamede, “Milli
Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliği”nin 15 inci
maddesinde yer alan ‘Gençleri Cumhuriyet esaslarına göre hazırlayacak ve
okullarda milli terbiyeyi kuvvetlendirecek tedbirleri almak’ şeklindeki
hükmün 8.11.2003 tarihinde kaldırıldığı ileri sürülmektedir (s.107).
Halbuki, burada kaldırılan hüküm, aynı yönetmeliğin 6 ıncı maddesinin “s”
bendinde ve 16 ıncı maddesinin “i” bendinde açıkça yer almıştır. Üstelik bu
hükümler söz konusu yönetmeliğe 17.10.2003 tarihinde Hükümetimiz tarafından
konulmuştur. Son yapılan değişikliğin amacı, sadece aynı hükmün Yönetmelikte
mükerrer yazımını önlemektir. Dolayısıyla Yönetmelikten söz konusu hükmün
çıkarıldığı iddiası gerçek dışıdır. (EK – 24)
8. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nda görevlendirilen personel
tek bir sendikaya üye değildir
İddianamede “Talim
Terbiye Kuruluna sorulmaksızın görevlendirilen 33 kişinin Cumhuriyet
devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen Eğitim Bir-Sen’e üye olanlar
arasından seçildiği” ileri sürülmektedir (s.113). Halbuki, görevlendirilen
öğretmenlerin 9’u Türk Eğitim-Sen, 4’ü Eğitim-Bir-Sen, 2’si Eğitim-Sen
üyesidir. Diğerleri ise hiçbir sendikaya üye değildir. (EK – 25)
Ayrıca, masumiyet
karinesine herkesten çok dikkat etmesi gereken iddia makamının, yasal bir
kuruluş olarak faaliyet gösteren bir sendikayı “Cumhuriyet devrimlerine
aykırı faaliyetleriyle bilinen” bir kuruluş olarak nitelemesi ve bu
sendikaya üye devlet memurlarını da zan altında bırakması hukuk devleti
anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
9. Kadrolaşma iddiaları mesnetsizdir
İddianamede
yer verilen Hükümetimiz dönemindeki kadrolaşma iddiaları kesinlikle gerçeği
yansıtmamaktadır. Kadrolaşma suçlaması yapılırken, hiçbir somut delil
ortaya konulamamıştır. Kimler, nereye ve niçin atanmıştır? Bu atananların
laiklikle ilgili sorunları nedir ve hangi nitelikleri sebebiyle
suçlanmaktadır? Bu soruların cevapları iddianamede yoktur. Kişileri hiçbir
somut delil göstermeden suçlamak, hukuk devleti anlayışına ve hukuk etiğine
uygun düşmemektedir.
Diğer
taraftan, bütün atamalar için mevzuat gereği “Başbakanlık Personel ve
Prensipler Genel Müdürlüğü” tarafından inceleme ve güvenlik soruşturması
yapılmaktadır. İktidarımız döneminde göreve atanan personel için gerekli
güvenlik soruşturmaları yapılmış olup, özellikle üçlü kararname ile atanan
personelin kararları, Başsavcıyı da göreve getiren zamanın Cumhurbaşkanı
tarafından da onaylanmıştır. Ayrıca, tüm bu atamalar idari yargı denetimine
tabi olduğundan, Anayasa veya yasalara aykırı işlemlerin yargı tarafından
iptal edilmesi yolu her zaman açıktır. Hal böyleyken, yasalara tamamen
uygun bir şekilde yapılan, tarafsız Cumhurbaşkanının onayladığı ve birçoğu
yargı denetiminden geçmiş olan atamaları belli bir amaca matuf “kadrolaşma”
olarak sunmak, hukuk devleti anlayışı ve iyi niyetle bağdaşmamaktadır.
Diğer
yandan, iddianamede “Devlet kadrolarının İslami bir yapıya dönüştürülmesi”
sürecinde “Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda görev yapan çok sayıda
memur”un, diğer kurumlar yanı sıra hastane yöneticiliğinde görevlendirildiği
iddia edilmiştir (s.143). Bu iddia da, diğerleri gibi, asılsızdır. Şöyle
ki:
Başka kamu
kurum ve kuruluşlarında görev yapan personelin Sağlık Bakanlığına nakilleri
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun kurumlar arası nakli düzenleyen 74
üncü maddesinin birinci fıkrasının “Memurların bu Kanuna tabi kurumlar
arasında, kurumların muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden
veya 68 inci maddedeki esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle,
bulundukları sınıftan veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri
sınıftan, bir kadroya nakilleri mümkündür” hükmü çerçevesinde gerçekleştirilmektedir.
Söz
konusu hüküm çerçevesinde, evvelce, tüm Bakanlıklarda olduğu gibi, başka
kamu kurum ve kuruluşundan takdîren atamalar yapılabilmekte ve bu
atamalarda kamu yararı ve hizmet gerekleri dışında bir kısım sübjektif saik
ve maksadlar gözetilebilmekte iken, 8.6.2004 tarihli ve 25486 sayılı Resmî
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan Sağlık Bakanlığı Atama ve Nakil
Yönetmeliği ile kurumlar arası nakiller bakımından (m.17) objektif
kıstaslar belirlenmiş ve başka kurumlardan Sağlık Bakanlığımıza nakillerde,
Türkiye’de bir ilk gerçekleştirilerek kura usûlü kabul edilmiştir. Bu
çerçevede Sağlık Bakanlığına Şubat ve Eylül dönemlerinde kura ile kurumlar
arası nakiller yapılmaktadır. Bu şekilde yapılacak atamalarda ilan edilecek
kadrolar, 6 ncı ve 5 inci hizmet bölgelerinden başlamak üzere
belirlenmektedir. Kura, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan
personele açık olup, kurum ve personel bakımından herhangi bir kısıtlama
sözkonusu değildir ve esasen kısıtlama yapılması da hukuken mümkün olamaz.
Diyanet
İşleri Başkanlığı da, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanun uyarınca Başbakanlığın bağlı kuruluşu olup, bir
kamu kurumudur ve personeli de memur statüsündedir. Dolayısıyla bütün kamu
kurum ve kuruluşunda çalışan personel gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı
personeli de Sağlık Bakanlığımızın kurumlar arası naklen atama kurasına
müracaat edebilmekte ve kurada çıktığı ve yerleştiği takdirde ataması
yapılmaktadır.
Kura,
herkesin katılımına açık olup, boş kadrolar ilan edilmekte ve müracaatlar
alınıp tercihler yapıldıktan sonra noter huzurunda gerçekleştirilmektedir.
Kurumlar arası atamalar bu şekilde kura ile yapıldığından, torpil, iltimas
ve sair usul ile objektiflikten uzak atamalar yapılması maddeten de mümkün
olamaz. Herhangi bir kurum veya personele ayrıcalık tanınması veya
müracaatının engellenmesi de sözkonusu değildir.
Diğer
yandan, Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelere yönetici atamaları da “Sağlık
Bakanlığı Personeli Unvan Değişikliği ve Görevde Yükselme Yönetmeliği”
hükümleri çerçevesinde yapılmakta olup; bu Yönetmelikte belirlenen şartları
taşıyan bütün personel görevde yükselme eğitim ve sınavına katılabilmekte
ve bu eğitim ve sınav neticesinde başarı durumuna göre atama yapılmaktadır.
Diğer
kamu kurum ve kuruluşlarından Bakanlığımıza atanmak isteyen personel kura
ile tespit edilip atandığından ve Sağlık Bakanlığı hastanelerine yapılan
yönetici atamaları da, şartları taşıyan tüm personelin katılımına açık görevde
yükselme eğitimi ve sınavı neticesinde yapıldığından, Diyanet İşleri
Başkanlığı personeline özel bir uygulama yapılması veya ayrıcalık tanınması
hukuken mümkün değildir.
Bu
sebeplerle, Diyanet İşleri Başkanlığında görev yapan “çok sayıda” memurun,
hastane yöneticiliğine görevlendirildiği iddiası tamamen afâki ve
mesnetsizdir. Kaldı ki, iddia makamının değerlendirmesinin aksine, Sağlık
Bakanlığına ait bu tip sağlık hizmetleri sınıfı dışında personelin
atanabileceği 1650 kadar yönetici kadrosundan, AK Parti iktidarı döneminde
Diyanet İşleri Başkanlığından atama veya görevlendirme suretiyle yönetici
yapılan personel sayısı sadece 6’dır.
Sonuç olarak,
önceki iktidarlarla karşılaştırıldığında AK Parti iktidarının kamu
kurumlarına yönelik bir kadrolaşma politikasını olmadığı bir gerçektir.
10. Hakkında disiplin soruşturması açılan
partililerin beyanlarının delil olarak iddianameye konulması mümkün
değildir
İddianameye göre,
“siyasi partilerin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan eylem ve söylemleri
nedeniyle ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve haklarında disiplin soruşturması
başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin o siyasi parti tarafından
benimsendiği anlamındadır” (s.25). Buna rağmen partimizin bazı üyelerle
ilgili olarak parti tüzüğü uyarınca yaptığı disiplin soruşturmalarının
görmezlikten gelinerek, hakkında soruşturma işlemi yapılan parti üyelerinin
beyanlarının da delil olarak sunulması bir tutarsızlık ve önyargının
bulunduğunu göstermektedir.
İddianamede
partimizin bazı milletvekillerinin başörtüsünün kamu görevlileri için de
serbest olması gerektiği yönündeki ve başka konulardaki kişisel beyanları
partimiz aleyhine delil olarak sunulmuştur. Halbuki partimiz bu tür kişisel
görüşleri benimsemediğini kamuoyuna açıklamakla yetinmemiş, parti
politikalarına aykırı bu konuşmaları yapanlar hakkında disiplin soruşturması
yapmış ve ceza vermiştir. (EK – 26)
Normalde düşünce ve
ifade özgürlüğü kapsamında bulunan bu sözler hakkında bile disiplin
soruşturması açmamız, parti olarak bu konularda ne kadar hassas olduğumuzu göstermektedir.
Dolayısıyla bu kişiler hakkında partimizin disiplin soruşturması başlattığı
kamuoyuna açıklandığı ve basın ve yayın organlarında da yer aldığı halde,
bu sözlerin partimiz hakkında delil olarak sunulması iyiniyetle bağdaşmayan
bir tutumdur.
11. Tekzip edilen
ve aslı olmayan konuşmalar iddianamede deliller arasında sayılmıştır
İddianamede daha
sonra tekzip edilen parti üyelerine ait beyanlar da delil olarak
kullanılmıştır. Halbuki, kamu adına hareket eden iddia makamının
iddianamesini gazete kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle ilgili
tekziplerin olup olmadığını da araştırması gerekirdi. Ayrıca aynı haber
birden fazla basın ve yayın organında birbirinden farklı şekillerde yer
almış olmasına rağmen, iddianamede bunlardan sadece maksada uygun olduğu
düşünülenlerin alınması da objektiflikten uzaklaşıldığını göstermektedir.
Bu bağlamda
iddianamede AK Parti Mardin Milletvekili Nihat Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında
2003 yılı Aralık ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince verilmemesinden
yakınarak “Böyle olunca da gençler illegal örgütlerin eline düşüyor.
Tehvid-i Tedrisat Kanunu getirildi tekkeler kaldırıldı, ama tekkelerde
verilen bilgi, mevcut düzenleme ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış
yerlere, hatta örgütlere yöneliyorlar,” dediği ileri sürülmüştür (s.77).
Halbuki söz konusu konuşma iddianamede ileri sürüldüğü gibi olmayıp, bu
konuşmada kesinlikle “tekke” kelimesi geçmemiştir. Nitekim Komisyon Başkanı
da bu durumu teyit etmiştir. Ayrıca, basında çıkan haberler üzerine Nihat
Eri, “tekzip” metni göndermiş, ertesi günkü yayınlarında bir kısım
gazeteler açıklamalarından bahsetmiştir. Tekzipten
hiç bahsetmeyen bir gazete muhabirine Basın Konseyi tarafından “uyarma”
cezası verilmiştir. (EK – 27)
Diğer
yandan, iddianamede AK Parti İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın açıkça
“Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu
konuşmadık” şeklinde ifade ettiği kişisel görüşleri adeta partimizi
bağlayan beyanlar olarak gösterilmiştir (s.98). Bağış bu konuşmanın bazı
kısımlarını tekzip ettiği ve tekzip metni 7 ve 8 Şubat 2008 tarihli basın
ve yayın organlarında yer aldığı halde iddianamede bu husus
belirtilmemiştir. Aksine, bu konuşmanın bağlamından koparılarak ve
tekzipler dikkate alınmadan, Merve Kavakçı hadisesiyle irtibatlandırılmaya
çalışılması (s.124), iddianamenin kurgusal boyutunu gösteren diğer bir
çarpıcı örnektir. (EK – 28)
İddianamede,
bir televizyon programında “AKP’nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi
Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında
geçen konuşmada, Ayşe Böhürler’in türbanlı olarak hukuk öğrenimini bitirmiş
bir kadının yargıçlık yapmasını savunduğu, bu doğrultudaki önerilerini
Burhan Kuzu’nun, “Acele etmeyin ona da sıra gelecek” diye yanıtladığı” şeklindeki
ifadelere yer verilmiştir (s. 95).
Bu iddia
da tamamen gerçek dışıdır. Burhan Kuzu, hiçbir yerde böyle bir açıklama
yapmamıştır. Bu konuda yayınlanan gazete haberlerine itibar etmek yerine,
söz konusu televizyon programının kasetleri izlenmiş olsaydı, iddianamede
bu asılsız sözlere yer verilmezdi. Nitekim Kuzu, hakkında bu yönde çıkan
gazete haberlerini tekzip etmiş ve bu tekzip yazısı daha önce bu yanlış
haberi yayınlayan gazetelerin köşe yazarları tarafından da yayınlanmıştır. (EK – 29)
Aynı
şekilde, iddianamede partimiz Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin’in “kamuda
türban takılması” hakkında beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür. (s.97).
Ancak, Fatma Şahin’in konuşması bazı basın organlarında tamamen çarpıtılarak
yer almıştır. Şahin, daha sonra “kamuda çalışanların başörtüsü takması
gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının olmadığını” açıkça
belirtmiş ve bu konudaki düzeltmeler farklı basın organlarında yer
almıştır. (EK – 30) Ne yazık
ki, bu düzeltmeler de iddianamede yer almamıştır.
İddianamede,
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “Reformlar sancılı olur… Tarihte de bu
reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana
ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da
bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz.” şeklinde
beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür. Binali Yıldırım’ın bu konuşması
çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan sadece birisinde “kanlı
oldu” ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok sayıdaki diğer yayın
organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu konuşmanın
yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle “Reformlar
sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir.
Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak
alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız” şeklinde yer almaktadır. (EK – 31)
İddianamede
Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı Nisan ayında Almanya’da
Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte “Eğer bir kadın kapanması
gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak sadece şunu
söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban takılması, kamu kuruluşlarında mümkün
olabilir…Bizim kadınlara kendi kurallarımızı zorlamaya hakkımız yok. Aksi
halde bir yan konudan büyük sorun yaratırız” dediği ileri sürülmektedir.
(s. 89). Oysa Mehmet Aydın bu sözleri Almanya’da o tarihte yaşanan
başörtüsü tartışmaları hakkında söylemiştir. Mehmet Aydın’a Almanya’da adı
geçen gazete muhabiri, “Berlin’de başını örterek devlet okulunda derslere
giren öğretmen nedeniyle Almanya’da yoğun şekilde İslami başörtüsü
tartışılmaktadır. Hicap (başörtüsü) İslamcı aşırılığın bir simgesi midir?”
şeklinde sorular yöneltmiştir. Aydın’ın iddianamede yer verilen sözleri bu
soruya verilen bir cevap olup, Türkiye’deki sorunla ilgisi yoktur. (EK – 32)
Diğer
yandan, iddianamede Konya’nın Seydişehir AKP’li Belediye Başkanı İbrahim
Halıcı’nın ‘‘İnşallah bütün okullar imam hatip olacak’’ dediği, ileri
sürülmektedir (s.105). Sadece Cumhuriyet gazetesinde yer alan bu iddia tamamen
asılsızdır. İddianamedeki bu söz, İbrahim Halıcı’nın konuşmasını haber
yapan 30 Mart 2008 tarihli çok sayıdaki yerel gazetenin hiçbirinde yer
almamıştır. (EK – 33)
12. Parti
yetkililerinin benimsemediği ifadeler ve faaliyetler odak olmada delil
olarak kullanılmıştır
İddianamede
parti yetkililerinin desteklemediği konuşmalar delil olarak yer almıştır.
Parti üyelerinin söylem ve eylemlerinin kapatma davasında ilgili siyasi
parti açısından odak olmada kullanılabilmesi için parti yetkililerinin
bunları benimsemesi şarttır. İddianamede, parti üyelerinin söylem ve
eylemlerinin parti yetkilileri tarafından benimsendiğine dair en küçük bir
delil sunulamamıştır. Hatta, parti yetkilileri tarafından açıkça reddedilen
sözler bile deliller arasında sayılmıştır.
Örneğin, iddianamede AK Parti Adana eski Milletvekili Abdullah
Çalışkan’ın sözleri deliller arasında sayılmıştır (s.90-91). Oysa aynı
toplantıda divanı yöneten Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün, bu konuşmaya
müdahale etmiş, parti olarak bu görüşleri benimsemediklerini açıklamış, ama
bu açıklamaya iddianamede yer verilmemiştir. Nihat Ergün, Abdullah
Çalışkan’ın konuşmasının ardından şunları söylemiştir. (EK – 34)
“Biz bir
hizmet milliyetçisiyiz, hizmet. Parti olarak da bir hizmet partisiyiz, bir
ideolojik parti değiliz. Toplumu adam etme sevdasında bir partinin üyeleri
değiliz biz. Toplumu bir veri kabul ediyoruz. İşte toplum bu. Bu toplumdan
etkileniyoruz, günü geldiğinde bu toplumu etkiliyoruz, görüş ve
düşüncelerimizle. Bu toplumun var olan problemlerini çözmek ve bunu daha
ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi partiyiz. Muhafazakâr demokrat bir
siyasi partinin üyeleriyiz, gençliğiz, yöneticileriyiz. Muhafazakâr
partiler devrimci partiler değildirler. Yeşil ya da kırmızı, önemli değil.
Tedricî değişimden yana olan evrimci partilerdir. Değişimden yanayız,
yenilikçiyiz. Ama, bu yenilikçilik kökten silen atan, devrimci bir
yenilenme değildir. Kendi kendine, doğal süreci içerisinde değişen, bir
evrim geçiren bir yenilenmedir. Böyle bir yenilenmeden yanayız. Kökten
silip atan bir yenilenmenin toplumu tahrip ettiğini düşünürüz. Böyle bir
yenilenme yerine evrimci, birbirinden etkilenerek toplumu ilerleten, mesafe
aldıran bir yenilenmenin öncüleri olan muhafazakâr demokrat bir siyasi
partinin temsilcileriyiz. O açıdan, bizim yaklaşımlarımızın radikal
olmadığımızı, köktenci olmadığımızı, toplumu adam etme sevdasında
olmadığımızı, toplumu bir veri olarak kabul ettiğimizi, o veriyle etkileşim
içerisinde kâh ondan etkilenerek kâh onu etkileyerek ilerleme kaydetmemiz
gerektiğini düşünen bir siyasi partiyiz. Bazı köktenci partiler toplumu
beğenmezler, onu adam etmek sevdasındadırlar, kendi hâline bırakırsan ya
davulcuya ya zurnacıya gideceğine inanırlar. Onun için, ensesinden devletin
sopasını eksik etmemek ve onu hiza istikamete sokmak peşinde koşmuşlardır.
Böyle dönemler yaşamıştır Türkiye. Bu dönemlerin Türkiye’de topluma da, siyasete
de bir şey katmadığını, kazandırmadığını biz, hepimiz biliyoruz.
Onun için,
değerli arkadaşlar, siyaset bir vatanseverlik işi, vatanımıza, milletimize
sahip çıkma işi ve onu bugün bulunduğu yerden daha ileri bir noktaya
götürme işidir. Onu yapıyor AK Partililer. (Alkışlar) Belediye başkanları
bunu yapıyorlar, meclis üyeleri, il genel meclisi üyeleri bunu yapıyorlar.
Yaptığımız şey budur.”
AK Parti,
bazı parti üyelerinin ve belediye başkanlarının parti politikalarıyla
uyuşmayan kişisel görüşlerini benimsemediği gibi, özellikle yerel
yönetimlerin faaliyetlerinde parti politikalarına aykırı tutum ve
davranışlardan kaçınılması gerektiğine dair genelgeler yayınlamıştır.
Nitekim, AK Parti Yerel Yönetimler Başkanlığı, 2006 yılı Mayıs ayında bazı
basın ve yayın organlarında yer alan “AK Partili belediyelerin kültürel
faaliyetler çerçevesinde dağıttığı kitaplara ilişkin tartışmalar” nedeniyle,
24.5.2006 tarih, yyön/81.07./2006-1696 sayı ve “Kültürel Amaçlı Toplantılar
ve Yayınlar” konulu genelgeyi bütün AK Parti’li belediye başkanlarına
göndermiştir.
AK Parti
Genel Başkan Yardımcısı, Yerel Yönetimler Başkanı ve Kocaeli Milletvekili
Nihat Ergün imzası ile yayınlanan bu genelgede şu hususlara vurgu
yapılmıştır : ( EK – 35 )
“Son zamanlarda belediyelerimizin kültürel
içerikli toplantı, panel ve konferansları ile dergi, kitap, broşür gibi
basılı neşriyatında, kamuoyunu yanlış yönlendirebilecek, yanlış
anlaşılabilecek, başkalarınca istismar edilebilecek veya gereksiz
tartışmalara yol açabilecek nitelikte politik-sosyal ve dini konular
işlendiği görülmüştür.
Belediyelerin
asli görevleri arasında yer almayan ve basın yayın organlarına da intikal
eden bu hususların parti programımıza, partimiz temel ilke ve amaçlarına da
uygun olmadığı ve partimiz genel merkezince tasvip edilmediği bilinmelidir.
Sosyal ve
kültürel amaçlı çalışmalar ve yayınlar konusunda yukarıdaki hususlara özen
gösterilmesi gereğini önemle rica eder, çalışmalarınızda başarılar
dilerim.”
Bu
genelge, çok sayıda basın ve yayın organında da yer almıştır. Bu genelge,
partimizin bu tür konularda ne kadar hassas olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır. Partimizle ilgili olarak kıyıda köşede kalmış, çoğu defa tek
bir gazetede yer alan, asılsız veya tahrif edilmiş haberlerin yoğun bir
şekilde kullanıldığı bir iddianamede, neredeyse tüm gazetelerde yer alan bu
genelgenin görmezlikten gelinmesi önyargı ve artniyetin bir göstergesidir.
SONUÇ VE TALEP
Bir bütün olarak
değerlendirildiğinde iddianame, toplumsal talepleri dile getirme görevi
olan siyasilerin, toplumsal ve siyasi sorunlar karşısında adeta duyarsız ve
dilsiz olduğu bir partiler düzeni istemektedir. İddianamede “delil” olarak
sunulan beyan veya eylemlerin özgürlükçü demokratik ve laik rejime yönelik
bir tehdit oluşturduğu söylenemez. Aksine, bu sözde “deliller”le bir siyasi
partinin kapatılmasının talep edilmesi, Türkiye’de demokrasiyi teksesli ve
yasakçı bir boyuta taşıyabilecek bir tehdit niteliğindedir.
Yukarıda ayrıntılı
olarak açıklandığı üzere, ortada AK Parti’ye isnat edilebilecek nitelikte
laikliğe aykırı eylemler, hatta söylemler olmadığına göre, laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olmaktan değil, ancak “vehimlere dayalı bir algılama hatası”nın
varlığından söz edilebilir. Her biri tek başına laikliğe aykırılık
oluşturmayan ifadeler, bir milyon defa tekrarlansa bile, bir partiyi
Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline getirmez.
AK Parti, laikliğe
aykırı fiillerin değil, kurulduğundan itibaren yaptığı çalışmalarla
ülkemize ve milletimize hizmetin odağı haline gelmiştir.
Sonuç olarak, bu
nedenlerle, AK Partinin kapatılması için açılan davanın reddine karar
verilmesi hususunu Anayasa Mahkemesinin takdirlerine saygıyla sunarız.”
III- YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
30.5.2008 tarihli esas hakkındaki görüşü:
“1-
GİRİŞ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından
Davalı Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında Anayasanın 68/4, 69/6 ve 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPY) 101/1-b ve 103/2 nci maddeleri
uyarınca temelli kapatılması istemi ile dava açılmıştır.
Davalı partinin 30.04.2008 tarihli
savunmasının bir örneği Yüksek Mahkemenizin 01.05.2008 gün ve
C.01.0.YİM–106/212–585 sayılı yazısı ekinde gönderilerek 31.03.2008 günlü
E.2008/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı kararının 3 ncü maddesinin (e) bendi
uyarınca davaya ilişkin esas hakkında ki düşüncemizin bildirilmesi
istenilmiştir.
Davalı partinin “iddianameye cevap” olarak
nitelendirdiği ön savunmasında özetle:
-İddianamenin delil niteliği olmayan siyasi
ve sübjektif olgular ve değerlendirmeler esas alınarak, korku ve vehimlerden
hareketle geleceğe yönelik spekülatif öngörülere yer verilmek suretiyle
düzenlendiği,
-İktidar partisine yönelik bir kapatma
davasının açılamayacağı, Batı demokrasilerinde kapatma davalarına sıklıkla
rastlanmadığı,
-Adalet ve Kalkınma Partisinin “laikliği
toplumsallaştırdığı” ve laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmadığı,
-İddiaların, doğrulanmayan gazete
kupürlerine dayandığı, basında yer alan haberlerin doğrulanmadan delil
olarak kullanıldığı,
-Laikliğe aykırı olduğu iddia edilen
eylemlerin “ifade özgürlüğü” kapsamında olduğu,
-İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS), İnsan
Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararları, Venedik İlkeleri ve Anayasanın
90 ncı maddesi birlikte incelendiğinde; partinin kapatılma koşullarının
oluşmadığı, 1995 ve 2001 yılında yapılan Anayasa değişiklikleriyle siyasi
parti kapatmanın zorlaştırıldığı, siyasi partilerin sadece beyanlarından
dolayı “odak” haline gelmelerinin mümkün bulunmadığı,
-Türbanın (başörtüsü) üniversitelerde serbestisine
ilişkin eylem ve söylemlerin laiklikle ilişkilendirilemeyeceği, söylemlerin
tamamının ifade özgürlüğü kapsamında bulunduğu,
- Gerçekleştirilen Anayasa değişikliğinin, kanun
tekliflerinin birer yasama tasarrufu niteliğinde olması nedeniyle partiye
isnat edilemeyeceği,
-Üniversitelerde türban serbestisinin bireysel
özgürlüğün gereği olduğu, bu konudaki Anayasa Mahkemesi kararlarının
değişebilir nitelikte bulunduğu,
-Adalet ve Kalkınma Partisinin türban sorununun
toplumsal ve kurumsal mutabakatla çözülmesi gerektiğine işaret ettiği ve
toplumun yüzde sekseninde üniversitelerde türban serbestliğine dair bir
mutabakatın oluştuğu,
-Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerinde yapılan
değişikliklerin uygulanması gerektiğine ilişkin açıklamaların laikliğe
aykırılık olarak nitelendirilemeyeceği, laiklik ilkesi gereğince
üniversitelerde türban ile öğrenim görülmesinin mümkün olamayacağına
ilişkin görüş ve kararların isabetsiz olduğu, kaldı ki değişikliklerin kamu
hizmetlerinden yararlanmada kanun önünde eşitlik ilkesi, üniversite
eğitiminde fırsat eşitliği ve öğrenim özgürlüğünün alanını genişletme amacı
taşıdığı,
-Genel Başkanın açıklamalarının ifade özgürlüğü
kapsamında olduğu, iddianamede yer verilenlere benzer sözlerin farklı
siyasi liderler tarafından da söylendiği,
-Çocukların din eğitimi özgürlüğünü, meslek
liselerine uygulanan katsayı farklılığını savunmanın, fakir öğrencilerin
devletçe özel okullarda okutulması girişimlerinin laikliğe aykırı
olamayacağı,
-Yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunan oy ve
sözlerin delil olarak kullanılamayacağı,
-Adalet ve Kalkınma Partisi kurulmadan önce söylenen
sözlerin partiyi bağlamayacağı,
- Siyasi parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin
söylem ve eylemlerinin partiye isnat edilemeyeceği,
-Cumhurbaşkanının siyasi parti kapatma davasına
dahil edilemeyeceği,
-Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının ifadelerinin
delil olarak kullanılamayacağı,
-Adalet ve Kalkınma Partisinin eylem ve
söylemlerinde şiddet unsurunun bulunmadığı, şiddetin teşvik edilmediği,
böyle bir ihtimalin varsayılamayacağı,
-Hakkında disiplin soruşturması açılan partililerin
beyanlarının delil olarak kullanılamayacağı,
-Parti yetkililerinin benimsemediği ifadeler ve
faaliyetlerin odak olmada delil olarak kullanılamayacağı,
-Sonuç olarak; iddianamede delil olarak sunulan
beyan ve eylemlerin özgürlükçü demokratik ve laik rejime yönelik bir tehdit
oluşturmadığı, iddianamenin vehimlere dayalı bir algılama hatasının ürünü
olduğu, belirtilen nedenlerle davanın reddine karar verilmesi gerektiği,
savunulmuştur.
2- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİNİN VE ÖN
SAVUNMASININ İRDELENMESİ
A- Genel olarak
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, köhnemiş idari ve siyasi yapısı
ile çağının gerisinde kalan, başında dinin en yüksek temsilcisi ‘halife’
sıfatını da taşıyan, teokratik Osmanlı İmparatorluğunun küllerinden doğmuş,
bağımsızlığını canı ve kanıyla kazanıp, gasp edilen egemenliğini sultanın
elinden almış bir ulusun vücut verdiği ‘ulus devlettir’. Ulus, egemenlik
yetkisini ilahi bir güçten değil, bizzat kendisinden alır. Ulus
egemenliğinin ilahi bir kaynağı yoktur ve bu nedenledir ki laiklik,
Cumhuriyetin temel karakteristiğidir.
Yirminci yüzyılda Dünya iki büyük savaş
yaşamıştır. Birinci Dünya savaşının nihai hedeflerinden birisinin, Osmanlı
Coğrafyasındaki toprakların ve kaynakların paylaşımı ile Anadolu’daki Türk
varlığının sona erdirilmesi olduğu tarihi bir gerçektir. Anadolu’yu kendine
ebedi yurt edinmiş olan Türk Ulusu, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde
başlattığı tarihin ilk ulusal kurtuluş savaşını zaferle taçlandırarak
işgalcilerin yayılmacı emellerini, sömürgeci planlarını yok etmiştir.
Emperyalizm, günümüzde de sürdürdüğü
yayılmacı politikalarının icrasında temel güç olarak yerelden devşirdiği
işbirlikçileri kullanmıştır. Yakın tarihimizde “mandacılık” olarak
anımsadığımız bu işbirliği şebekesinin kaynaklarını, yüzyıllardır halkın
din duygularını sömüren din tacirleri ile ekonomik ve siyasi çıkarlarını
‘müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit’ eden işbirlikçi sözde aydın bir
kesim oluşturmuştur.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Ulusun
kurtuluş mücadelesini sekteye uğratan isyanların elebaşları,
kışkırtıcıları, tertipçileri, bu din taciri molla, şıh, şeyh ve derviş
takımıdır. Bin yıllık Türk yurdu Anadolu’yu işgale kalkışan Yunan
Ordularını, İslamın ve Halifenin koruyucusu olarak gösteren ve öven de bu
işbirlikçi mürteci zihniyettir.
İşgalcilerin en büyük yerli destekçisi,
‘sivil toplum kuruluşu’ İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusu, Sait Molla
isimli bir mürtecidir.
Mustafa Kemal’in ve tüm Kuva-yı
Milliyecilerin idamına fetva veren bir diğer mürteci de Dürrizade Abdullah
Efendi isimli şeyhülislamdır.
Sait Molla ve Dürrizade Abdullah Efendi
aynı zamanda Osmanlı’nın ulema(!) sınıfındandır.
İrticanın kendi ulusuna ihanetleri,
Kurtuluş Savaşı dönemi ile de sınırlı değildir. Cumhuriyet kurulduktan
sonra da Şeyh Sait’ler, Derviş Vahdeti’ler İngiliz altınlarının parıltısıyla
ve şeriat devleti-hilafet çığlıklarıyla ayaklanmışlar, binlerce şehit kanı
dökmüşlerdir.
Yakın tarihimizde din ve mezhep
kışkırtmalarıyla gerçekleştirilen Malatya, Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas
katliamları hatırlandığında; irtica tehlikesinin mevcudiyeti ve yakınlığı
ile laiklik ilkesinin Türkiye için önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Cumhuriyetin temel karakteristiği
laikliktir. Çünkü Cumhuriyetin temelindeki Kurtuluş Savaşı sadece yabancı
işgalcilere karşı değil, onun içteki işbirlikçisi irticaya, din istismarcılarına
karşı da verilmiştir.
Cumhuriyetin temel karakteristiği
laikliktir. Çünkü ulusal egemenliğin kaynağı ilahi kudret değil, bizzat
ulusun kendisidir.
“Totoloji” kaygısı, varlığını
Cumhuriyete ve onun devrimlerine borçlu olanları bu gerçeği defalarca ve
ısrarla vurgulamaktan alıkoyamayacaktır.
Kurtuluş Savaşında ve Cumhuriyetin
kuruluş yılarında Ulusundan yediği darbelerle gerileyen ve sinen irtica,
1946 yılında çok partili rejime geçilmesiyle birlikte bazı siyasi partiler
içine sızarak faaliyetlerini sürdürmüştür.
1960 yılına kadar farklı partiler
içinde yuvalanan, bu partilerin sosyal ve siyasal tercihlerinin
belirlenmesinde önemli roller üstlenen irtica, ilk defa 26 Ocak 1970
tarihinde bir siyasi parti olarak örgütlenerek Milli Nizam Partisi adıyla
Türk siyaset sahnesine çıkmıştır.
Milli Nizam Partisi ve onun devamı
niteliğindeki diğer parti örgütlenmeleri olan Refah Partisi ile Fazilet
Partisi, laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi
tarafından kapatılmışlardır.
Davalı Parti laikliğe aykırı
faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Fazilet Partisinde
liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından
kurulmuştur. Bu ekip mirasçısı olduğu laik rejim karşıtı partilerin geçmiş
siyasi deneyimlerinden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına, açık bir eylem ve
söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı
hedeflemiştir. Örtülü programını gerçekleştirirken, olası tepkileri
bertaraf etmek için demokrasi, insan hakları, din ve vicdan, örgütlenme ve ifade
özgürlüğü gibi evrensel değerleri kullanmaya başlamıştır
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve toplumu,
davalı partinin sistemi tartışmaya açan politikaları nedeniyle ayrışmakta,
kamplara bölünmektedir. Davalı parti ilgili ilgisiz her konuda dini
inançları referans göstererek, bireylerin laik olamayacağını savunarak,
laik inanca sahip olanları dinsizlikle eşdeğer tutmak suretiyle toplumda
laik-anti laik bir kamplaşma yaratmıştır.
Davalı partinin 14.03.2008 tarihli
iddianamede geniş bir biçimde değerlendirilen eylem ve söylemleri, ılımlı İslam
devleti adı altında bir şeriat devletine gidişin açık kanıtlarıdır.
Ülkemizin yargı kurumlarının laiklikle
ilgili kararlarını çoğulcu demokrasinin temeli olan kuvvetler ayrılığı, hukukun
üstünlüğü ilkelerini görmezden gelerek kişilere ve kurumlara saldırı
düzeyinde eleştirenler ile ‘demokratik laiklik’ gibi yeni siyasi terimler
ortaya koyanlar; Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin ülkeyi ortaçağ
karanlığına götürmek isteyen dinci-şeriatçı-etnik güçleri de kapsadığını,
din istismarına dayalı hiçbir gericiliğin insan hakkı olarak savunulamayacağını,
Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu coğrafyada laiklik olmadan demokrasinin
gerçekleşemeyeceğini, Laik Cumhuriyetin aynı zamanda bir demokratikleşme
projesi olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdırlar.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68 ve 69 ncu
maddeleri ile Siyasi Partiler Yasasının ilgili hükümlerine göre, Devletin
Anayasa’da belirtilen temel ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelen
siyasi partiler hakkında kapatma davası açılabileceği ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının, koşulları oluştuğunda dava açmakla yetkili
bulunduğunda tartışma bulunmamaktadır.
Başsavcılığımız Anayasa ve Siyasi Partiler
Kanununun kendisine tanıdığı yetki çerçevesinde ve iddianame ekinde sunduğu
17 klasörden oluşan kanıtlara dayanarak davalı Adalet ve Kalkınma
Partisinin “laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğu iddiasıyla 14.03.2008
tarihinde temelli kapatılması istemiyle dava açmıştır.
İddialarımız, adı geçen partinin genel başkanı
başta olmak üzere, partiye isnat edilen 71 mensubunun ve hükümetçe atanan
bazı kamu görevlilerinin beyan ve eylemlerine, davalı siyasi partinin beş
buçuk yıllık iktidarı süresince devlet ve toplumu şeriat devletine
dönüştürme yolundaki faaliyetlerine, hükümetin aynı amaçlı yasa ve mevzuat
düzenlemelerine dayandırılmış, tüm bu iddialar kanıtlarıyla ortaya
konulmuştur.
Şüphesiz, davalı partinin laikliğe aykırı
faaliyetlerin odağı olup olmadığına karar verecek mercii Yüksek Mahkeme
olmakla birlikte, bu eylemlerin izlenmesi ve odaklığa ulaştığına kanaat
getirildiği anda dava açmak yetkisi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
aittir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı siyasi
olasılıklardan etkilenmeksizin, demokratik düzenin korunması için
Anayasa’nın verdiği görevi yerine getirmekle sorumludur.
Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında açılan kapatma
davasının kamuoyunda geniş bir yankı uyandırması ve eleştirilmesi doğaldır.
Ancak, yüksek yargı kuruluşları ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının
davalı parti mensupları ve destekleyenlerince ağır eleştiri ve tehditlere
varan yasadışı saldırılara uğraması, hukuk devletinin bir erk olarak kabul
edildiği demokratik bir ülkede karşılaşılacak bir olgu değildir.
Davalı partinin iddianame hakkındaki düşünceleri,
ifade özgürlüğü ve savunma masuniyetini de aşan, hukukun üstünlüğü ilkesini
tahribe yönelik beyanlardır. Hukuki bir savunma yapılması yerine, yargıya
saldırıyı esas alan bir yöntem izlenmiş, bu şekilde Yargıtay’a ve anayasal
sisteme ağır eleştirilerde bulunulmuştur. Davalı partiye mensup bir hükümet
üyesi, iddianamenin Yüksek Mahkemeye verilmesinin üzerinden birkaç saat
geçtikten sonra ve iddianamenin içeriği hakkında bilgi sahibi dahi olmadan,
eşine rastlanmayacak bir davranış sergileyerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını,
devam eden bir çete soruşturması ile ilişkilendirmeye çalışmış, siyasetçi,
köşe yazarı ve bilim adamı sıfatını taşıyan bazıları ise, anayasal bir
görev yapıldığını gözardı ederek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iktidar
partisine kapatma davası açması nedeniyle yargılanması gerektiğini ileri
sürmüşlerdir.
Çoğulcu
demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesi uyarınca yargıya, Anayasa ve
yasalarca verilen yetkinin kullanılması “hâkimler yönetimi” olarak
adlandırılmıştır. Bu benzetme, çoğunlukçu bir iktidar anlayışının çoğulcu
demokrasinin temelini oluşturan kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, yargı
bağımsızlığı ilkelerini yok sayma, zayıflatma düşüncesinin, geniş halk
kitlelerine benimsetme amacını taşıyan, bütünüyle hukuki dayanaktan yoksun,
yanıltıcı siyasal bir söylemden ibarettir. Amacın, kamuoyu önünde yüksek
yargı kurumlarını küçük düşürerek saygınlığını yok etmek ve işbu davanın
hukuki bir dayanağı olmadığı, şahsi bir garez ve önyargı ile açıldığı
intibaını yaratarak Yüce Mahkeme üzerinde bir baskı yaratmak olduğu açıktır.
İktidar
partisine karşı kapatma davası açılamayacağına ilişkin savunma da, hukuki
temele dayanmamaktadır. İktidar partisi hakkında kapatma davası
açılamayacağına (ayrımcılığa) ilişkin bir düzenlemeye gerek iç hukukumuzda,
gerekse Avrupa kamu düzeninde yer verilmemiş, iktidar partisine ayrıcalık
tanınmamıştır. Anayasamız ve Siyasi Partiler Kanunu hangi hallerde kapatma
davası açılacağını açıkça belirtmiş, partilerin büyük ya da küçük
olmalarına, muhalefet ya da iktidar olmalarına göre bir ayrım yapmamıştır.
Demokrasi ve Anayasamızın temellerinden olan eşitlik ilkesi de, bu şekilde
bir ayrım yapılmasına izin veremez. İktidar partisi hakkında kapatma davası
açılamayacağının veya demokratik ülkelerin hiçbirinde bu yönde bir dava
açılmadığının ileri sürülmesi, davalı parti hakkında ayrımcılık yapılması
istemi niteliğindedir. Kaldı ki, Refah Partisi hakkında koalisyonun büyük
ortağı olarak iktidarda bulunduğu sırada açılan dava sonucunda kapatma
kararı verilmiş, İHAM/Refah Kararında, davalı partinin iktidarda bulunmasının,
amaçladığı projeyi yürürlüğe koyma olanağına sahip olması nedeniyle,
“demokrasiye yönelen tehdidi daha somut ve yakın nitelik kazandırdığına”
vurgu yapılmıştır.
Siyasi
partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğunda kuşku yoktur.
Ancak, bu onların faaliyetlerinin sınırsız olduğu, demokratik yöntemleri
kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırmalarına geçit verilebileceği anlamına
gelmez. Siyasi partiler çoğulcu demokrasinin temel ilkelerine uygun
davranmak zorundadır. Siyasi partilerin faaliyetlerine sınır çizilmesi,
bazı eylemleri nedeniyle yaptırım uygulanması, özgürlükçü demokratik
düzenin korunması amacına yöneliktir.
Batı demokrasilerinde siyasi parti kapatma
davalarına sıklıkla rastlanmadığı iddiası doğrudur. Çünkü bu ülkelerde
siyasi partiler arasında rejimin niteliği (demokrasi) ve değişmezliği
konusunda genel, yerleşik bir uzlaşı vardır. Siyasi partiler demokrasinin
temel değerlerine karşı duramazlar. Bu temel değerleri ve demokrasinin
olmazsa olmazı laiklik ilkesini sürekli olarak tartışmaz, aşındırmaya
çalışmazlar. Bazı batı ülkelerinin Anayasalarında laiklik ilkesi ya hiç yer
almamış, ya da çok az değinilmiştir. Çünkü bu ülkelerde laiklik, herhangi
bir siyasal tartışmanın konusu olmayacak kadar içselleştirilmiştir. Ancak,
ülkemizde Cumhuriyetin kurulmasından da önce başlayan laikleşme süreci, din
istismarcılarının yoğun saldırılarına maruz kalmış, Cumhuriyetin
kurulmasından hemen sonra girişilen çok parti denemeleri irticanın bu
partileri bir anlamda teslim almasıyla gerçekleşememiş, çok partili sisteme
geçildikten sonra da bu unsurlar sızdıkları ya da bizzat kurdukları siyasi
partilerde demokrasinin temel değerlerini, olmazsa olmaz kurallarını
sürekli olarak tahrip ederek yozlaştırmışlardır.
Anayasa ve yasalarımızda siyasi partilerin bu nevi
siyasi faaliyetlerini önlemeye yönelik kuralların varlık nedeni,
Türkiye’nin yukarıda arzına çalıştığımız yakın siyasi tarihindeki
örneklerin sonucudur.
Dolayısıyla, Ülkemizde laikliğe aykırı faaliyetleri
olan partilerin kapatılması ile Avrupa’daki parti kapatmaya ilişkin mevzuat
ve uygulamaların karşılaştırılmasında; yaşanan bu tarihi gerçekler ile
çoğulcu demokrasi için ortaya çıkan yakın ve açık tehlikeler dikkate
alınmak suretiyle değerlendirme yapılması zorunlu bulunmaktadır.
Demokratik ve Laik Cumhuriyeti korumak, Yargıtay
Başsavcılığının Anayasa ve yasalar ile belirlenmiş temel görevleri
arasındadır. Devletin temel niteliklerine aykırı eylemlerin odağı haline
gelen her siyasi parti hakkında, davanın siyasi sonuçlarıyla bağlı olmaksızın,
iktidar ya da muhalefet, küçük ya da büyük olup olmadıkları ayrımı
yapılmadan, kapatma davası açmak zorunluluğu bulunmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasanın ikinci maddesinde
de vurgulandığı üzere, “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet,
egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle
kullanır.
Egemenlik yetkisinin kullanılmasında “kuvvetler
ayrılığı esastır” ve Yargı Yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce
kullanılır.
Kuvvetler ayrılığı, devlet organları arasında
üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, devlet yetki ve görevlerinin
kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve
işbirliğidir.
Hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasadan almayan
bir devlet yetkisi kullanamaz.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu davayı
Anayasa da yazılı yetki ve esaslar çerçevesinde (ileri sürüldüğü gibi
vehimlerle, sanal korkularla değil) somut kanıtlara dayanarak açmış, siyasi
partiler üzerindeki yargısal denetim mekanizmasını işletmiştir. Savcıların
görev unvanlarının başında taşıdıkları “Cumhuriyet” sıfatı, Cumhuriyeti
korumak için verilmiştir. Başsavcılığımız, Cumhuriyetin değerlerini,
Anayasa ve hukukun üstünlüğünü her zaman ve her durumda savunmaya
kararlılıkla devam edecektir.
Çoğunlukçu yönetim anlayışının İkinci Dünya Savaşı
ile insanoğluna yaşattığı acı deneyimler sonunda bugünkü çoğulcu demokrasi
anlayışı benimsenmiş ve siyasal iktidarın hukuk ile sınırlandırılması
gereği ortaya çıkmıştır. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti ilkeleri,
yürütmenin her türlü işlem ve eylemlerinin yargısal denetime tabi
tutulması, yasaların anayasal denetimi için anayasa mahkemelerinin
kurulması, çoğulcu demokrasi sisteminin işlemesi ve yerleşmesi için kabul
edilmişlerdir. Anayasa’da yer alan kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti
ilkeleri ile yargı bağımsızlığına ilişkin hükümler, Dünyanın ve ülkemizin
uzun tarihi deneyimleri ve mücadeleleri sonucu siyasi rejimimizin özü ve
karakteristiği olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti çoğulcu demokrasinin de
esasları olan bu ilkeleri 85 yıllık tarihi serüveni içerisinde hayata
geçirebilmiş nüfusunun ekseriyeti İslam olan yegâne ülkedir.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesi ve
temel Anayasal kuralları, siyasi partilerin dönemsel sayısal çoğunluğuna
göre değerlendirilemez, tartışılamaz ve değiştirilemez. Demokrasinin de
teminatı olan iktidarların yargısal denetimi ve buna ilişkin kurumlar,
davalı partinin iktidara gelişinden beri eleştiriden de öte, yoğun bir
saldırıya maruz bırakılmışlardır. Millet iradesini sadece çoğunluğun mutlak
egemenliği olarak algılayan, Anayasaya ve demokrasinin temel ilkelerine
aykırı olarak egemenliğin kullanılmasında yalnızca kendisini yetkili gören
bu düşünce ve bazı iç ve dış odaklar, çoğulcu demokrasinin teminatı olan
yargı kurumlarını, üstelik demokrasi adına ağır bir dille eleştirip,
Türkiye Cumhuriyeti’ni hak etmediği konuma sokmuşlardır.
İnsanlığın
ortak mücadelesinin ürünleri olan insan hakları, demokrasi, özgürlük,
eşitlik, laiklik gibi değerleri Batıya maleden batılı bazı siyasetçiler,
laikliğin dini dogmalara ve hurafelere karşı verilmiş uzun ve kanlı bir
mücadelenin ürünü olduğunu, Türkiye’nin kuruluşundan beri din eksenli isyan
ve kışkırtmalarla mücadele ettiğini, teokratik Osmanlı Devletini tasfiye
ederek kurulduğunu, şeriat uygulama ve geleneklerinin hatırası ve izlerinin
henüz çok taze olduğu gerçeğini görmezden gelerek, “demokratik
laiklik-laikliğin zorla dayatılması” gibi kavramlar üreterek, Ülkemizin
kuruluş felsefesini, Anayasal düzenini, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkelerini görmezden gelmişlerdir.
Oysa, yakın tarihteki Refah partisi örneği
anımsandığında AB’den gelen tepkilerin yerinde ve İHAS’a uygun olmadığı
görülecektir. Benzer politik söylemler Refah Partisi hakkında açılan kapatma
davası sürecinde de yaşanmış, ancak bu politik söylemler ve kararlar, söz
konusu İHAM kararına etkili olmamıştır. Çünkü hukuk devleti ilkesinin
egemen olduğu ülkelerde bağlayıcı ve geçerli olan politik söylemler değil,
yargı organlarının kararlarıdır.
Nitekim,
Avrupa Birliğinin yargı kurumu İHAM, Türkiye’nin laikliğe ilişkin Anayasal
ve yasal düzenlemelerini haklı bulmuş, bu düzenlemelerin İHAS’ın temelini
oluşturan değerler ile uyumlu olduğunu belirtmiş, laikliğin Türkiye’deki
demokratik sistemin korunması için gerekli olduğunu vurgulamış, laiklik
ilkesine ilişkin düzenlemeleri ve mahkeme kararlarını temel insan haklarına
ve Avrupa kamu düzenine aykırı görmemiş, Türkiye’nin tarihsel, hukuksal deneyimleri
gözetildiğinde bir takdir marjının olduğunu ısrarla vurgulamıştır
(Refah/Türkiye Kararı).
Uzun mücadelelerle kazanılmış, evrensel
bir hak mertebesine yükselmiş laikliğin tartışmaya açılması, meşruiyetinin
ve uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması
çabaları, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş
felsefesi ve temel anayasal kuralları karşısında olanaksız bulunmaktadır.
İdarenin her türlü eylem ve işlemleri ile yasalar
için yargısal denetim yolunun bulunması, davalı partinin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline gelmesi nedeniyle hakkında dava açılmasını ve
kapatma yaptırımı uygulanmasını gereksiz kılmaz. Tam aksine, kararlı ve
ısrarlı eylem ve söylemleriyle demokrasinin vazgeçilmez ilkesi olan laiklik
prensibine aykırı davranan iktidardaki siyasi parti hakkında, toplumsal
barış ve anayasal düzen (demokrasi) için tehlike oluşturması nedeniyle her
iki denetim mekanizmasının birlikte işlemesi ve özellikle kapatma yaptırımı
uygulanması zorunlu bulunmaktadır. Bu nedenle, siyasi iktidarın
icraatlarının, anayasa yargısı ve idari yargı yoluyla denetlendiğinden
bahisle kapatma davasına konu edilemeyeceğine ilişkin savunmaya da itibar
edilemez.
Davalı partinin ön savunmasındaki siyasi tarihin
gerçekleri ile bağdaşmayan diğer bir düşüncesi de, Avrupa Kamu düzeninin bir
siyasi partinin kapatılmasını kabul etmeyeceği ve olası bir kapatma
kararının Avrupa Birliği ile müzakereleri sonlandıracağı iddiasıdır.
Bir tarihi gerçeğe işaret etmekte fayda vardır: Türkiye’nin
AB ile birleşme müzakereleri davalı parti zamanında başlamayıp uzun
zamandan beri süregelmektedir. Kaldı ki, uluslararası ilişkiler parti
temelinde değil, devletler ya da onların oluşturduğu kurumlar temelinde
yürür. Diğer yandan; davalı parti AB ile müzakere sürecini laikliğe aykırı
faaliyetlerde bulunma için uygun ortam olarak değerlendirmiş, ülkemizde
kendi siyasal gelişimi ve hedeflerine engel olarak gördüğü bazı kurumları
tasfiye etmek, etkisizleştirmek için kullanmıştır. Nitekim, davalı parti 22
Temmuz 2007 seçimlerinden güçlenerek çıkınca kendisini siyasal rejimin
gözünde meşrulaştıracak iç ve dış ittifaklara (AB dahil) sırt çevirmiş,
ideolojik aslına, yani MNP, MSP; RP, FP’nin ideolojik omurgasını oluşturan
ve bu partilerle birlikte laik rejim karşıtlığı tescillenen “Milli Görüş”
diye adlandırdıkları siyasal çizgisinde yoğunlaşmıştır. Bu bağlamda 22
Temmuz 2007 genel seçimlerinden sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’ne destek
veren iç liberal çevreler ile AB siyasi temsilcilerinin davalı partiye
yönelik eleştirileri (bu eleştirilerin içeriğinin de davalı partinin
laikliğe karşı eylemleri olduğu) henüz belleklerde çok tazedir. 22 Temmuz
seçimlerinden sonra bu ittifaklara ihtiyacı kalmadığını düşünen ve devleti
bir ılımlı İslam cumhuriyetine dönüştürme yolunda temel Anayasal
değişikliklere hız veren davalı partinin birdenbire AB’ye yakınlaşması ve
AB hukukundan medet umması “ironi” olduğu kadar laik Avrupa söylemindeki
samimiyetsizliğinin de bir göstergesidir.
B- İddianame hukuksal temele dayalıdır.
İHAS, Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu
hükümlerine göre açılmıştır.
Örgütlenme özgürlüğü içerisinde değerlendirilen
siyasi partiler, kural olarak Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar
Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) tarafından
korunmaktadır. İHAS’ın öngördüğü koruma ana hatlarıyla şöyledir:
İHAS’ın 11 nci maddesinde konu düzenlenmiş
olup, siyasi partiler dernekler bağlamında değerlendirilmektedir.
İHAM’a göre, 11 nci madde ile bir siyasi
partinin kurulması ve faaliyetlerini özgürce sürdürmesi de korunmaktadır.
Ancak bu özgürlük, sınırsız değildir ve kısıtlanabilir. Bir siyasi partinin
faaliyetleriyle devletin kurumlarını tehlikeye soktuğu anda, devletin
yetkili mercilerinin, o kurumları koruma hakkından yoksun olduğu söylenemez.
Demokratik toplumun savunulmasının gerekleri ile bireysel haklar arasında
bir uzlaşmanın sağlanması ve bu çerçevede bir takım kısıtlamaların veya
yaptırımların sözleşmede belirtilen ilkeler bağlamında öngörülmesi olasıdır
(Klass vd/Almanya Kararı).
Kararları bağlayıcı, uyulması zorunlu olan
İHAM’a göre, siyasi partiler çoğulcu bir demokrasi için tehdit oluşturmaları
veya demokratik kurallardan uzaklaşmaları halinde kapatılabilir.
Davalı siyasi partinin şeriata ve çok
hukukluluğa dayanan bir sistemi amaçladığı, devleti adım adım şeriat ile
yönetilen bir devlete dönüştürmeye çalıştığı başta genel başkan olmak üzere
her kademedeki parti üyelerinin beyanları ve davalı partinin eylemleri ile
ortaya çıkmıştır. Şeriat ve çok hukukluluğun demokrasi ve demokratik
toplumla ile bağdaşmadığı İHAM kararlarında vurgulanmıştır. Davalı partinin
eylemleri Avrupa kamu düzenini oluşturan çoğulcu demokrasinin temel
ilkelerine aykırıdır. Davalı partinin iktidarda bulunması, projesini
yürürlüğe koyma olanağına sahip bulunması amaçları bakımından demokrasiye
yönelen tehlike ve tehdidi daha somut ve yakın kılmaktadır.
İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan nedenlere dayanarak bir siyasi partinin kapatılması konusu, Avrupa
Konseyi Venedik Komisyonu tarafından incelenerek 1999 yılında Venedik
İlkeleri adıyla da raporlaştırılmıştır.
Buna göre, ifade özgürlüğünü düzenleyen
İHAS’ın 10 ncu maddesiyle çok yakın ilişkisi olan 11 nci madde uyarınca;
“ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet çağrısını teşvik
eden veya hoşgörüsüzlüğe dayanan” bir siyasi partinin İHAS’ın 11 nci
maddesinin bir ve ikinci fıkrasındaki düzenlemelerden hareketle kapatılması
mümkün olabilecektir.
Venedik Komisyonu, eski Doğu Bloku
ülkelerinde yaşanan rejim değişikliği sonrasında bu ülkelerin demokratik
bir anayasa yapımına katkı sağlamak amacıyla kurulmuş, Avrupa Komisyonu’nun
bir danışma organıdır. Bu nedenle tespit ettiği ilkeler tavsiye niteliğinde
olup bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Nitekim 1999 yılında Venedik
İlkelerinin oluşturulmasından sonra İHAM tarafından sonuçlandırılan Refah
Partisi kararında söz konusu ilkeler yönünden bir inceleme yapılmamış,
atıfta bulunulmamıştır.
“Laikliğe aykırılık”, Venedik İlkeleri
arasında doğrudan yer almamıştır. Çünkü yakın tarihte hiçbir Avrupa ülkesinde
siyasal partilerin takibata konu olabilecek laiklik karşıtı eylemlerine
tesadüf edilmemiştir. Avrupa kamu düzeninde laiklik içselleştirilmiş ve
tartışma konusu olmaktan çıkarılmıştır. Devlet yönetiminde din kurallarının
belirleyiciliği konusu bu toplumlarda yüzyıllardır tartışma dışıdır. Bu
nedenle, İHAM gibi bazı yüksek yargı kurumları ancak Türkiye’den yansıyan
davalar nedeniyle laiklik konusunda içtihatlar oluşturmaktadırlar.
Laiklik ilkesinin hukuk devleti, insan
hakları ve demokrasi ile uyum halinde olduğu, laiklik ilkesine aykırı davranışların
İHAS’ın din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin 9 ncu maddesi tarafından
korunmadığı İHAM kararlarında vurgulanmıştır (Refah/Türkiye Kararı).
Diğer yandan, Venedik Komisyonu raporunda
yer alan yasaklama ilkeleri, yalnızca “şiddet” ile sınırlı değildir.
Yasaklama ilkeleri arasında; “ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve
hoşgörüsüzlük” de bulunmaktadır. Laikliğin dinsel hoşgörüyü sağlayan,
güvence altına alan bir ilke olduğu gerçektir.
Venedik Komisyonu Belgesine ve İHAM
kararlarına dayanarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), parti
kısıtlamaları konusunda aldığı 17 Temmuz 2002 tarihli 1308 sayılı kararında
11 Eylül olaylarının gösterdiği üzere fanatizm ile ekstremizmin demokrasi
için tehlikelerinin göz önünde tutulması gerektiği vurgulanmış, Venedik
İlkelerinden farklı olarak bir parti sivil barışı ve demokratik anayasal
düzeni tehlikeye sokuyorsa bu amaca ulaşmak için demokratik yolları
kullanıyor olsa dahi, kapatılabileceği kuralını getirmiştir(Esas Hakkında
Görüş / EK 1).
Davalı partinin bütün eylem ve
söylemlerinde dini referans alan açıklamaları, ülkeye “Milli Görüş”
düşüncesine uygun projeleri ile egemen olma faaliyetleri, bu yönde Anayasa
ve yasalarda değişiklik yapmaları, yönetmelikler çıkarmaları, kadrolaşmaya
ve toplumu dönüştürmeye, devleti dini esaslara göre şekillendirmeye
çalışmaları, mahkemelerin laiklikle ilgili kararlarına hakarete, tehdide
varan tahammülsüzlükleri, “ulemaya danışma” tavsiyeleri, inançlı insanların
laik olamayacaklarına dair söylemleri, bu eksende toplumda yarattıkları
ayrışma ve kutuplaşma, bu kutuplaşmanın laik insanlar üzerinde yarattığı
tedirginlik davalı partinin eylemlerinin Venedik İlkeleri ve AKPM kararları
bağlamında bir hoşgörüsüzlüğün, anayasal düzenin ve demokrasinin tehlikeye
sokulmasının kaynağı olduğunu açıklamaktadır.
Örnek vermek gerekirse, Danıştay’ın
türbanlı öğretmen Aytaç Kılınç hakkında verdiği karara başta davalı partinin
genel başkanı olmak üzere tüm parti ileri gelenlerinin tepkisi bu
niteliktedir. Kararı veren daire üyelerinin silahlı saldırıya uğraması ile
bu beyanlar arasında ceza hukuku anlamında bir illiyet bağı bulunmasa da,
bir iktidar partisinin tehdit ve hakarete varan açıklamalarının bu tür
saldırıları cesaretlendireceği açıktır.
TBMM
Başkanı Bülent Arınç’ın türban takmayan üniversite öğrencileri için
kullandığı, “…Onlar bu kıyafetiyle
giremezken, çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula giriyorlar,
hepiniz biliyorsunuz…” sözünün türban takmayanlar için beslenen bir
hoşgörüsüzlüğü barındırdığı, anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye
soktuğu görülmektedir (İddianame Ek 71).
Aynı kişinin Anayasa Mahkemesi eski
başkanlarından Mustafa Bumin’in Mahkemenin kuruluş yıldönümünde yaptığı
konuşmada laiklik ilkesinin önemine vurgu yapması üzerine söylediği, “…Bu Anayasa Mahkemesi’ni Meclis’te
yapacağım bir Anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim.
Avrupa ülkelerinin hiçbirinde Anayasa Mahkemesi’ne benzer bir kurum
yok…”(İddianame EK 58) sözü, yargı karalarına ve siyasi iktidarın yargısal
denetimle sınırlandırılmasına tahammülsüzlüğün, çoğulcu değil, çoğunlukçu
demokrasi anlayışının ve bu bağlamda hoşgörüsüzlüğün anayasal düzeni ve
demokrasiyi tehlikeye soktuğunun başka bir örneğidir.
Başka ülkelerde yakın tarihte yaşanan
“yeşil devrimler” ve sonuçları gözetildiğinde, siyasi literatürde şeriatı tarif
ettiği açık olan “yeşil devrimi” partisinin bir toplantısında açıkça
benimsediğini söyleyen ve buna övgüler düzen davalı partinin Milletvekili
Abdullah Çalışkan’ın çağrısının, şiddeti ve hoşgörüsüzlüğü içerdiği,
anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye soktuğu tartışmasızdır. Bu
sözlerin benimsenmediğinin bir başka partili tarafından açıklanması, eylem
ve söylemlerinde takiyyeyi bir yöntem olarak kullanan davalı partiye hakim
olan genel inanç ve beklentiyi değiştirmeye, yok saymaya yeterli değildir (
Esas Hakkında Görüş: EK 2).
Adalet ve Kalkınma Partili belediyelerin
sözbirliği etmişçesine kent merkezlerinde alkollü içki satan yerleri
baskılamaları, ruhsatlarını yenilememeleri, bunları şehir dışında
yalıtılmış ücra yerlere taşınmaya zorlamaları, yasaklama ve baskılarla
talebi ortadan kaldırdıktan sonra da “halk böyle istiyor” bahanesiyle
neredeyse tek bir içkili lokantası olmayan şehirlerin yaratılmasına katkı
da bulundukları sadece Başkentin biraz dışına çıkmakla keşfedilebilecek bir
Türkiye gerçeğidir. Bu uygulama, birkaç büyük şehir dışında neredeyse bütün
bir yurt sathında yaygındır. Bu konu aslında bir içki sorunu değildir.
Dinin alkollü içkiyi yasaklamasını bahane ederek ve kutsal din duygularını
sömürerek toplumu nasıl dönüştüreceklerini ve bu konudaki
hoşgörüsüzlüklerinin, sivil barışı anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye
soktuklarının bir göstergesidir.
İHAM’a göre, bir siyasi parti, anayasal yapının
değiştirilmesi konusunda iki koşula uymak zorundadır. Bunlardan birincisi,
kullanılan yöntemler yasal ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen
değişikliğin kendisi temel demokratik prensiplerle bağdaşmalıdır.
Dolayısıyla; eğer bir siyasi parti şiddete başvuruyor ya da teşvik ediyor
ise veya politik amacı demokrasiye saygı göstermiyor, demokratik düzeni
bozmayı, ortadan kaldırmayı amaçlıyorsa bu parti İHAS uyarınca koruma
göremez, kapatılabilir. Bir siyasi partinin tarihte de görüldüğü üzere,
demokrasinin kurallarına uyarak demokratik sistemi sona erdirmesi
mümkündür.
İddianamemizde ayrıntılarıyla yer
verdiğimiz davalı partinin eylemlerinin bir şeriat devletine giden yolu
açmaya yönelik olduğu ve bu yolda takiyye yapıldığı açıktır. Şeriatın
şiddet unsurunu da içerdiği (cihat) ve Avrupa kamu düzenine aykırı olduğu
İHAM kararlarıyla ortaya konulmuştur. Şeriatın içerdiği şiddet (cihat)
unsuru da dikkate alındığında davalı partinin eylemlerinin İHAS ve Venedik
İlkelerine aykırılığı açıkça ortaya çıkmaktadır. (Refah/Türkiye Kararı)
Kapatma yaptırımı boyutundaki müdahale,
takip edilen meşru amaçla orantılı, uygun ve yeterli olmalı, sosyal bir
ihtiyaca cevap vermelidir, yani demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır.
Davalı partinin eylemleri ve şeriat devleti
amacı gözetildiğinde kapatma yaptırımının meşru amaçla orantılı, uygun ve
yeterli, demokratik bir toplum için gerekli olmadığı iddia edilemez.
Kuşkusuz hiç kimse, demokratik bir toplumun
ideallerini ve değerlerini zayıflatmak ya da yok etmek amacıyla sözleşme
hükümlerine dayanamaz. Sözleşme ve demokrasinin standartlarıyla çelişen
somut adımlar henüz atılmadan, ulusal makamlar bunları engelleme hakkına
sahiptir. Örneğin iktidardaki bir siyasi partinin, projelerini
gerçekleştirmek için yasama organından yasaları geçirmesini beklemek
gerekmemektedir. (Yüksek Öğretim Kanununun Ek 17 nci maddesinin
değiştirilmesine ilişkin tasarı). Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerine
aykırı olan, yasa, tasarı ve öneriler, kapatma davasına kanıt olabilir.
Tasarı ve önerilerin yasalaşması, bunların kanıt olma niteliğini ve yasama
işlemi vasfında olduğundan bahisle siyasi partiye isnadiyetini ortadan
kaldırmaz. Tam aksine, bu durum siyasi partinin amaçladığı demokrasiye
aykırı sistem konusundaki kararlı ve ısrarlı olduğunu gösterir. Siyasi
partinin iktidar olması, istediği düzenlemelerin her an yasalaşmasını
sağlaması olanağı bulunması nedeniyle demokrasi için tehlikeyi somut ve
yakın kılar. Bu açıdan davalı partinin devleti teokratik bir yapıya
dönüştürmesi beklenilmeden dava açılmıştır.
Bir siyasi parti eylemlerinin kapatma
yaptırımına konu olabilmesi için, her şeyden önce bu eylemlerin niteliği
belirgin olmalı ve siyasi partiye isnat edilebilmelidir. Konu İHAM
kararlarıyla açıklığa kavuşturulmuştur. İHAM kararlarına göre;
Kapatma yönünden tüzük ve programdaki aykırılık tek
başına yeterli olmayıp, eylem de olmalıdır.
Avrupa kamu
düzeniyle bağdaşmayan şeriatı yerleştirme amacıyla çoğulcu demokrasinin
araçlarından yararlanarak işlenen eylemler de bu kapsamdadır ve kapatma
yaptırımına dayanak olarak kullanılabilir.
Nitekim davalı partinin Anayasanın 10 ve 42, Yüksek
Öğretim Yasasının Ek 17 nci maddelerini değiştirme girişimleri de, bu
kapsamda değerlendirilmiş ve iddianameye dayanak olarak alınmıştır. Ancak
dava, yalnızca Anayasa’nın 10 ve 42 nci maddelerinde değişiklik yapılması
nedeniyle açılmamış, davalı partinin iddianamede ayrıntılarıyla açıklanan
diğer beyan ve fiilleri ile birlikte Yüksek Öğretim Kanununun Ek 17 nci
maddesini değiştirme girişimi nedeniyle laikliğe aykırı eylemlerin odağı
haline geldiği iddiasıyla düzenlenmiştir.
Hukukumuzda siyasi partilere uygulanacak
yaptırımlar arasında siyasi partilerin kapatılmasına da yer verilmiştir.
Siyasi parti kapatma yaptırımı ve bu
yaptırımın hangi hallerde söz konusu olabileceği Anayasa’nın 69 ncu
maddesinde düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü
fıkrasına göre, siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak
karara bağlanır.
Buna göre:
-Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması
(Anayasa md 69/5),
-Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi
(Anayasa md 69/6)
-Bir siyasi partinin, yabancı devletlerden,
uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel
kişilerden maddi yardım alması (Anayasa md 69/10)
halinde siyasi partinin kapatılmasına
hükmedilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrasında, “siyasi partilerin tüzük
ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,
millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı
olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü
savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”
denilmektedir.
Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ise,
69 ncu maddenin altıncı fıkrasındaki düzenleme uyarınca “68 nci maddenin dördüncü fıkrasına
aykırı fiillerin, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bu
durumun, o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya
yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu
veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi yahut bu
fiillerin doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde
işlenmesi durumunda” söz konusudur.
Anayasa’daki kapatma yaptırımına ilişkin
düzenlemeler, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddesindeki esaslar
çerçevesinde 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da (SPY) yer almıştır.
SPY’nda Anayasaya paralel olarak yapılan
düzenlemelere göre, bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’daki
yasaklara aykırılık durumunda ve üç nedenle olasıdır. SPY’nın 101 nci
maddesindeki düzenlemelere göre;
-Bir siyasi partinin tüzük ve programının
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan
haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,
demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre
diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
-Bir siyasi partinin,
Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin
işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
-Bir siyasi partinin,
yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda
olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması, durumlarında,
siyasi parti hakkında kapatma kararı verilmesi gerekmektedir. Ancak
belirtilen ilk iki durumda, kapatma yaptırımı yerine dava konusu eylemlerin
ağırlığına göre, siyasi partinin almakta olduğu son yıllık devlet yardımı
miktarından az olmamak koşuluyla, bu yardımdan, kısmen veya tamamen yoksun
bırakılmasına karar verilebilmektedir.
Yukarıda belirtilen ikinci
nedene dayanarak bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’nın 68 nci maddesinin
dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi koşuluna
bağlıdır. Odak haline gelmiş sayılmak ise, Anayasa’nın 68 ve 69 ncu
maddelerindeki düzenlemelerle aynı paralelde, SPY’nın 103 ncü maddesinde
düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 68 nci maddesinin
dördüncü fıkrasında belirtilen eylemlerin odağı durumuna gelmek konusunda,
SPY ayrıntılı hükümlere yer vermiş ve anılan fıkrada belirtilen kavramlar
SPY’ndaki düzenlemelerle açıklığa kavuşturulmuştur.
Bu bağlamda SPY’nın dördüncü
kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde açıklayıcı hükümlere yer
verilmiştir.
Davalı partinin
iddianamemizde ayrıntılarıyla açıkladığımız 178 kanıta dayalı eylemleri
irdelendiğinde Anayasanın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve SPY’nın 103
ncü maddelerinde tanımlanan odak olma koşulunun gerçekleştiğinde kuşku
bulunmamaktadır.
Somut olayda 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun
102/2 ve 104 ncü madde hükümlerinin uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Bu
hususa ilişkin savunma, hukuki değerden yoksundur.
C-
Kapatma davası açma yetkisi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına aittir.
Kapatma davası kendine özgü bir davadır.
Anayasa’nın 69 ncu
maddesinin dördüncü fıkrası ile SPY’nın 98 nci maddesine göre, siyasi
partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava
üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.
Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa’nın 33 ncü maddesine göre
de, açılan bu davalar Ceza Muhakemesi Yasası hükümleri uygulanmak
suretiyle, dosya üzerinde incelenerek kesin olarak karar altına alınır.
Kapatma davalarında Ceza
Muhakemesi Yasası hükümlerinin uygulanması, bu davaların bir ceza davası ve
yaptırımın da ceza hukuku kapsamında bir ceza olduğu sonucunu
doğurmamaktadır. Aksine, siyasi parti kapatma davaları, ceza davası
olmayıp, kendine özgü nitelikte bir dava türü olduğundan, bu davalarda
uygulanacak usul kurallarının açıklanması gereği duyulmuş ve maddi gerçeği
araştırmak yönünden, siyasi partilerin lehine olarak bu davalarda Ceza Muhakemesi
Yasası kurallarının uygulanacağı belirtilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin
22.6.2001 tarih ve 2/2 sayılı kararı). Bu düşünceden hareketle, siyasi
parti kapatma davasına yönelik iddianame düzenlenmesinden önce, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hangi yetkileri kullanarak dava açabileceği de
özel olarak SPY’nın 98 nci maddesinde gösterilmiştir.
D- Kapatmaya konu eylemlerin ceza hukuku kapsamında
suç olma zorunluluğu yoktur.
Parti kapatılması, ceza
normunun ihlali ile ilgili bir sonuç olmayıp, anayasal düzenin ve demokrasinin
hukuki yollardan kendini koruması için Anayasa’da koruyucu bir önlem olarak
düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 68/4 ncü maddesi
siyasi partiler için yasak sayılan fiilleri belirtmiştir. Bu fiillere
aykırı davranılması kişisel olarak suç olmaktan çıkarılsa dahi Anayasa’da
siyasi partiler için yasaklandığından, siyasi partilerin kapatılması
davalarında tüzel kişilik olan siyasi parti yasağı biçiminde
değerlendirilir. Yasa koyucunun buradaki amacı laiklik ilkesine aykırı
beyan veya faaliyetlerin bir parti tarafından işlenmesinin kişi yönünden
işlenmesine göre anayasal düzen ve demokrasiye karşı daha çok tehdit ve
tehlikeye yol açması olduğundan, siyasi partiler bakımından bu yasakların
devam etmesi gerektiği düşüncesidir.
Bu nedenle, ceza normu ile
parti kapatmanın amaçları itibariyle, ayrı ayrı koruma önlemi olduğu
gözetildiğinde, kişisel cezai sorumluluk doğurmayan eylemlerin parti
kapatma davasında delil olması mümkündür.
Siyasi parti kapatma
davalarının, ceza muhakemesi hukuku anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya
konu eylemlerin de ceza hukuku kapsamında suç olma zorunluluğunu da
gerektirmemektedir. Siyasi
partilerin kapatılması, bir ceza normunun ihlaline bağlı bir netice
değildir. Çoğulcu demokratik sistemin kendini koruma araçlarındandır. Bu
nedenle cezai sorumluluk veya cezai bir yaptırım gerektirmeyen fiiller,
siyasi partilerin kapatılması arasında yer alabilir. Suç olarak
düzenlenmeyen eylemler ile suç olmaktan çıkarılan fiiller siyasi partiler
için yasak olma niteliğini ve varlığını sürdürebilirler. Başka bir
anlatımla ceza normları ile siyasi partilerin kapatılması birbirinden
bağımsız, iki ayrı koruma önlemi niteliğini taşımaktadır.
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı
fıkrası ile SPY’nın 101 ve 103 ncü maddelerindeki düzenlemelere göre,
kapatmaya konu eylemlerin sadece “işlenmiş olması” yeterli olup, bu
eylemlerin hükmen sabit olması koşulu da aranmamaktadır. Bu açıklamalar
ışığında kapatmaya konu eylemler hakkında açılmış ve mahkûmiyetle
sonuçlanmış davaların olup olmaması sonuca etkili değildir.
E- Kapatma yaptırımı ceza hukuku anlamında bir
“ceza” değildir.
Siyasi parti kapatma
davaları kendine özgü bir dava türü olduğu gibi, uygulanan “kapatma
yaptırımı da” ceza hukuku anlamında bir “ceza” değildir. Kapatma yaptırımı
hem Anayasa’da hem de SPY’nda gösterilmiş olup;
-Bu yaptırımın ceza
niteliğinde olmaması,
-Kapatma yaptırımına konu
eylemlerin (gerçek kişilerin söz konusu olabilecek sorumluluğu saklı kalmak
kaydıyla) siyasi parti tüzel kişiliğinin ceza hukuku yönünden işlediği bir
suç sayılmaması,
-Ayrıca normlar hiyerarşisi
yönünden de siyasi parti kapatma davası ve kapatma yaptırımın Anayasa’da düzenlenmiş
olması
Karşısında; 5237 sayılı Türk
Ceza Yasası’nın 5 nci maddesinin (5252 sayılı Yasanın 5560 sayılı Yasa ile
değişik Geçici Madde 1) 2008 yılı sonrasında dahi siyasi parti kapatma
davaları yönünden uygulanma yeri bulunmadığından siyasi parti kapatma
davası ve kapatma yaptırımı özel nitelikte bir dava ve yaptırım olarak
görülmelidir.
F- Kanıtlar usulüne uygun olarak toplanmış olup, nesnel
ve somuttur.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasi
partilerin Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasında sayılan yasak fiilleri
işleyip işlemediklerinin araştırmasında yasal dayanakları SPY’nın 98 ve 106
ncı maddeleridir.
SPY’nın 98 nci maddesi aşağıdaki gibidir:
“Görevli
mahkeme ve savcılık:
Madde 98 – (Değişik birinci fıkra:
12/8/1999-4445/15 md.) Siyasî partilerin kapatılması davaları, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Anayasa Mahkemesinde açılır. (Ek cümle:
02.01.2003-4778-md 9.) Siyasî partilerin kapatılması davalarında
kapatılmaya karar verilebilmesi için beşte üç oy çokluğu şarttır.
Anayasa
Mahkemesince verilen kararlar kesindir.
Cumhuriyet
Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve
soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet
savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak;
Anayasanın ve kanunların sadece hakimler tarafından kullanılabileceğini
belirttiği yetkiler bunun dışındadır.
(Değişik
dördüncü fıkra: 12/8/1999-4445/15 md.) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
siyasî partilerden incelenmek üzere gerekli gördüğü belgeleri isteyebilir.
Siyasi
partiler, Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine en geç onbeş gün içinde
cevap vermek zorundadırlar.
Cumhuriyet Başsavcısı,
soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de
yürütebilir.
Cumhuriyet
Başsavcısının soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının,
Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar
süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısının
yazılı muvafakatine bağlıdır.”
SPY’nın 106 ncı maddesi aşağıdaki gibidir:
“İdari mercilerin, savcıların ve mahkemelerin
görevi:
Madde 106
- Bu Kanunun 101, 103 ve 104 üncü maddelerinde belirtilen fiil ve haller
hakkında bilgi edinen idari merciler, bu bilgileri mahalli Cumhuriyet
savcılığına derhal ve yazılı olarak intikal ettirirler. Mahkemeler de, bu
gibi fiil ve halleri öğrendikleri zaman durumu derhal mahalli Cumhuriyet
savcılığına yazı ile duyururlar. Cumhuriyet savcılıkları, bu bilgileri
hemen Adalet Bakanlığına ve belgeleriyle birlikte Cumhuriyet Başsavcılığına
yazı ile bildirirler.”
SPY’nın 98 nci ve 106 ncı
maddelerinden açıkça anlaşılacağı üzere; Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının siyasi partilere ilişkin soruşturmalarda uygulayacağı
yöntem “delil serbestîsi ilkesidir”. Bu nedenle delillerin gazete, televizyon,
internet gibi iletişim araçlarından temin edilmesinin önünde yasal bir
engel bulunmadığı gibi, bu yöntem, siyasi faaliyetlerin izlenmesinin en
etkili yoludur. Kaldı ki, bu delillerin tamamına yakının aksi
kanıtlanamamıştır.
Gazete haberlerinin tekzip edilmesi ya da
yalanlanması, haberin özünü, içeriğini, dolayısıyla ortaya çıkan hukuki
sonucu değiştirmeye yeterli bulunmamaktadır. Örneğin, davalı partinin
kurucusu, MKYK üyesi ve dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı
olan İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın iddianameye konu eylemi bu
niteliktedir. Bu haberin bant kayıtları, haberi hazırlayan gazeteci
tarafından aynı gazetede yayınlanmış, keza ses bandı da deliller arasında
Yüksek Mahkemeye sunulmuştur. Ses bandındaki kayıttan anlaşılacağı üzere
Egemen Bağış’ın, milletvekillerinin de TBMM’ne türbanla girebilmelerini
savunduğu gayet açıktır.
İddianamede belirtilen ve davalı
partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğuna kanıt oluşturan parti
üyelerinin beyanlarına sadece tek kaynak gösterilmemiş, bu beyanlar başka
kaynaklarla da doğrulanmıştır. Bilindiği üzere; yazılı olmayan (sözlü)
açıklamalar, görüntülü veya sesli kayıt bulunduğu takdirde buna dair
kayıtlar ile görüntülü olmayanlar ise ancak yazılı basında yer alan
haberler ile kanıtlanabilir. Davalı siyasi parti üyelerinin iddianameye
konu beyanları için, görüntülü ve sesli kaydı bulunanların bu kayıtları,
bulunmayanların ise çeşitli gazetelerde yer alan yazılar delil olarak
gösterilmiştir.
Söz konusu beyanların
görüntülü ve sesli kayıtları olmayanların yazılı basında yer alan yazılar
ile kanıtlanamayacağının ileri sürülmesi, iddianın başka türlü kanıtlanma
olanağının bulunmadığı gerçeğinin yok sayılmasıdır.
Yukarıda belirtilen SPY’nın
106 ncı maddesi; idari mercilerin Siyasi Partiler Kanunun 101, 103 ve 104
üncü maddelerinde belirtilen fiil ve haller hakkında edindikleri bilgileri
derhal ve yazılı olarak yerel Cumhuriyet Savcılıklarına intikal
ettirmeleri, savcılıklarında Adalet Bakanlığına ve belgeleriyle birlikte
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmeleri gerektiği düzenlemiştir.
Yasanın bu amir hükmüne
rağmen iddianamemize eklenen yüzlerce kanıttan hiçbiri bu kanaldan intikal
ettirilmemiş, Başsavcılığımızın re’sen yaptığı araştırma ve soruşturma
sonucu edinilmiştir.
Bu durum bile ‘siyasi parti
üyesi olmayan kamu görevlilerinin eylem ve söylemlerinden partinin sorumlu
tutulamayacağını’ savunan davalı partinin, kamu görevlileri üzerinde
yarattığı etkinin açık göstergesidir. Bu etki nedeniyledir ki davalı parti
üyelerinin laikliğe aykırı hiçbir eylemi Başsavcılığımıza bildirilmemiş,
birçok olayda ancak Başsavcılığımızın tahriki ile idari soruşturma
yapılmış, fakat bu soruşturmalar göstermelik yaptırımlarla
sonuçlandırılmıştır.
Yapılan açıklamalar ışığında
ve kamuoyunun gözü önünde cereyan eden siyasal yaşamda; gazete haberlerinin
kanıt olarak kullanılamayacağını savunmanın hukuksal bir temeli
bulunmamaktadır.
Başsavcılığımız, yukarıda da
belirtildiği; üzere Anayasa ve Siyasi partiler yasasında çerçevesi çizilmiş
yetkileri çerçevesinde ve somut kanıtlardan yola çıkarak, davalı partinin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu iddiasıyla işbu kapatma davasını
açmıştır. Kanıtlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde Başsavcılığımızın
odaklaşmaya ilişkin kanaatinin bir vehim olmadığı, davalı partinin devlet
ve toplumu bir şeriat devletine dönüştürecek adımları her alanda kararlılıkla
attığı net olarak görülecektir.
G- İddianamedeki savlarımız kanıtlanmıştır
a-
BOP (Büyük Ortadoğu Projesi-Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika
Projesi-GOKAP-) Türkiye’ye ve bölgeye dayatılan, ideolojik altyapısı ılımlı
İslam olan bir projedir.
BOP, soğuk savaş döneminin kapanmasıyla
tek kutuplu hale gelen Dünyada halkların çoğunluğunun Müslüman olduğu
Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında (sonra bazı Kuzey Afrika ülkeleri)
bulunan ülkelerin mevcut sınırlarının “etnik, dinsel, dilsel” durumlara
göre yeniden çizilmesini (parçalanmalarını) öngören ve bu yapılırken, suni
olarak üretilmiş ‘ılımlı İslam’ (ehlileştirilmiş İslam) ideolojisinin
kullanıldığı, bu bağlamda ülkemizin ulus devlet kimliğini ve üniter
bütünlüğünü de tehdit eden bir büyük yayılmacı projenin adıdır.
Bu proje günümüz dünyasında
kapalı kapılar arkasında, fısıltılarla konuşulan bir dedikodu değildir.
İkinci Dünya Savaşının bitmesinden sonra fikri altyapısının oluşturulmasına
başlanılmış, Soğuk Savaş Döneminin kapanmasıyla olgunlaştırılıp uygulamaya
sokularak bölgede işgaller yapılmış, yeni devletçikler yaratılmış, bir
müteffik ülkenin “Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde” yayınlanan bir makalede
Ortadoğu sınırlarının doğal olmadığı, daha adil bir yapılanma ile sınırların
değiştirilmesi gerektiği savunulmuş, makale sonuna eklenen iki haritada
Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri, Karadeniz’e de açılacak şekilde
“Özgür Kürdistan’ın” sınırları içerisinde gösterilmiştir!
Davalı Partinin Genel
Başkanı Türkiye üzerine böylesine açık “niyetleri” olan bir yayılmacı
projenin “eş başkanı” olduğunu, Diyarbakır ilimizin bu projenin merkez üssü
olacağını açık bir şekilde televizyon programında ve bir parti konuşmasında
ifade etmiş, davalı partinin internet sitesinde bu proje bütün
ayrıntılarıyla yer almıştır(Fatih Altaylı’nın Kanal D Televizyonunda 14
Şubat 2004 tarihinde sunduğu Teke Tek Programının CD kaydı ve
akparti.org.tr isimli web sayfasından alınan dökümanlar/ Esas Hakkında
Görüş: EK 3).
Bu bağlamda Başsavcılığımız,
bir başka siyasi hegemonya projesi olan “Medeniyetler İttifakı” ile BOP’u
karıştırmış değildir.
Bölgenin ve Türkiye’nin
sınırlarını, etnik, dilsel, dinsel yapılanmalar paralelinde yeniden çizmek
ve ulus devletleri parçalamak üzerine planlanmış böylesine açık sömürgeci
emelleri olan bir projenin (BOP’un) ideolojik yapısının ‘ılımlı İslam’
olduğunu, Türkiye’de bu projeye uygun bir “İslami partinin” iktidarda
olduğunu ortaya koyanlar, bizzat bu projenin fikri mimarları Batılı
siyasetçi ve fikir adamlarıdır.
Ülkemizin ılımlı İslami bir
rejimle yönetildiğine ilişkin tanımlama ve yorumlar Batılı siyasal bilimci,
yazar ve devlet adamlarının görüş açıklamalarıyla sınırlı değildir. İslam
devleti olan ülkelerin basını ile siyasetçilerinin davalı partiyi
tanımlarken kullandıkları sıfat da, “İslami partidir”. Bunlardan bazıları
Adalet ve Kalkınma Partisi sayesinde Türkiye’de bir “İslam Devrimi”
beklentisi içindedirler (29.04.2008 tarihli basın./Esas Hakkında Görüş EK
4).
Sonuçta bir şeriat devletine
dönüşmesi kaçınılmaz olan ılımlı İslamın ve onun siyasi ayağı olan BOP’un
benimsenmesinin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye
Cumhuriyeti’ni rejim tehlikesi ile karşı karşıya getireceği açıktır.
b- Davalı partinin genel başkanının,
milletvekillerinin, yerel yöneticilerin eylemleri partiyi bağlar.
İHAM Kararlarına göre; “bir partinin genel başkanı ile genel başkan yardımcılarının
açıklama ve eylemleri tartışılmaz biçimde partiye isnat edilebilir. Çünkü
genel başkan partinin simgesel figürüdür. Genel başkanın siyasi veya hassas
konularda açıkladığı düşüncelerin, kişisel görüşü olduğu vurgulanmadığı
sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından partinin görüşünü yansıttığı şekilde
yorumlanır ve partiye isnat edilebilir. Siyasi yaşamının önemli bir kısmı
kamuoyunun gözü önünde geçen bir genel başkanın eylem ve söylemlerinin etkileme
gücü düşünüldüğünde bu eylem ve söylemlerin partiyi bağlamayacağını iddia
etmek olanaksızdır.
Genel Başkan yardımcıları ve partinin üst düzey
yöneticileri için de aynı düşünce geçerlidir.
Bu nedenle davalı siyasi partinin kurucu ve
üyelerinin, milletvekillerinin, genel başkanın ve yöneticilerinin sözlerinin
Anayasa’nın 69/6-9, 84/son ve SPY’nun 95 nci maddelerindeki “..bir siyasi partinin kapatılmasına söz
veya eylemleriyle neden olan..” ibaresi karşısında kişisel görüş ve
ifade özgürlüğü kapsamında bulunduğu ve partiyi bağlamayacağı savunmasının
yasal dayanağı yoktur. Bu husus, Anayasa Mahkemesi ve İHAM kararlarıyla
açıklığa kavuşmuştur.
Ayrıca milletvekili sıfatı taşıyan ya da yerel
yönetimlerde görev alan parti üyelerinin, partinin amaç ve eğilimlerini
sergileyen ve yaratmak istedikleri toplum modelini yansıtan eylemleri bir
bütün oluşturduğunda bu gibi şahısların eylem ve düşünceleri de davalı
partiye isnat edilebilir. Bu eylem ve düşüncelerin bireylere isnat
edilebildikleri için değil, hepsi davalı parti platformundan seçilen
milletvekilleri ve belediye başkanları tarafından parti adına yapıldıkları
ya da dile getirildikleri için potansiyel seçmenlerin umutlarını,
beklentilerini ya da korkularını canlandırarak onları etkileme olasılığı
bulunmaktadır” (İHAM/Refah Kararı. Paragraf 115, 116).
İHAM kararından açıkça anlaşılacağı üzere davalı
partiye mensup milletvekilleri ile yerel yöneticilerin eylemleri partiyi
bağlayıcı niteliktedir ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Keza, parti üyelerinin, milletvekillerinin laikliğe
aykırı eylem ve söylemlerinin bizzat parti genel başkanı ve yöneticilerinin
fiil ve beyanları doğrultusunda bulunması ve bir bütünlük teşkil etmesi
karşısında, parti üyeleri ve milletvekillerinin eylem ve söylemlerinin parti
yönetimince benimsenmediği, kabul görmediği savunmasına itibar edilemez.
c- Siyasi parti üyesi olmayan üst
düzey kamu yöneticilerinin beyan ve faaliyetlerinin partiye isnat
edilebilirliği
İddianamede davalı partinin oluşturduğu hükümet
tarafından atanan üst düzey kamu yöneticilerinin laikliğe aykırı
eylemlerine yer verilmiştir. Davalı parti ön savunmasında, bu yöneticilerin
eylemlerinin yargısal denetime tabi bulunması nedeniyle partiyi
bağlamayacağı savunulmaktadır. Oysa, iddianameye yansıtılan belgelerden de
anlaşılacağı üzere; bu yöneticilerden Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer
gibi bazıları geçmişteki laiklik karşıtı eylem, söz ve yazıları nedeniyle
bu makamlara getirilmişler, bu makamları işgal ettikleri sürece izledikleri
yönetim anlayışı da parti politikaları ile bir uyum içersinde olmuştur.
Yine, Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığına atanan Yusuf Ziya Özcan’ın atamasının
Anayasa ve yasalar gereği Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı, bu nedenle
tasarruflarından hükümetin sorumlu tutulamayacağı savunulmuşsa da,
iddianamede açıklandığı üzere bu şahıs ile TBMM Başkanı ve Maliye Bakanı
ile bir üst düzey Maliye bürokratı arasında geçen konuşmalardan, YÖK
Başkanının atamasının ve icraatlarının, hükümetin bilgisi ve
yönlendirmelerinden bağımsız olmadığı açıkça anlaşılmaktadır
Bu bağlamda,
davalı partinin oluşturduğu hükümet tarafından atanan üst düzey kamu
yöneticilerinin, davalı partinin laiklik ilkesine aykırı amaç ve
eğilimlerini sergileyen, yaratmak istediği devlet ve toplum modelini
yansıtan eylem ve konuşmaları da davalı partiye isnat edilebilir
niteliktedir.
d- Farklı siyasi liderlerin beyan ve
faaliyetleri
Davalı parti genel başkanının iddianameye konu
beyanlarının benzerlerinin daha önce farklı siyasi liderler tarafından
söylenmiş olması, parti tüzel kişiliğine karşı açılmış bir kapatma
davasında savunulamaz. Çünkü, parti kapatma davalarının süjesi kişiler
değil, parti tüzel kişiliğidir. Diğer yandan, Anayasanın 68/4 ve 69/6 ncı
maddeleri ile SPY’nın ilgili maddeleri uyarınca siyasi parti kapatma davalarında
esas alınan ölçü Anayasaya aykırı eylemlerde ‘odak olma’ ölçütüdür. Uzun
bir tarihi süreç içerisine yayılmış, süreklilik ve kararlılık göstermeyen
ve partinin Anayasaya aykırı diğer eylemleriyle bir bütünsellik taşımayan
söylemlerin tek başına odaklığa yeterli olmayacağı açıktır. İşbu dava,
Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın laiklik ilkesine aykırı beyan ve
faaliyetlerinin diğer parti üyelerinin eylem ve söylemleri ile bir
bütünsellik arzetmesi, davalı partinin ve üyelerinin sürekli ve kararlı bir
biçimde işledikleri eylemlerin ve söylemlerin bütününün davalı partiyi
laikliğe aykırı fiillerin odağı durumuna getirdiği için açılmıştır.
e- Türban, bir siyasi simgedir. Din
ve vicdan özgürlüğü kapsamında koruma göremez, temel bir insan hakkı olarak
savunulamaz.
Yasama tasarrufu ve sorumsuzluğunun,
laik devlet ilkesine aykırılığa izin verdiği söylenemez.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana
yaşadığımız gelişme süreci içersinde Cumhuriyetin karakteri ve niteliği de
oluşmuştur. Oluşan bu karakterin en önemli özelliklerinden birisi laik bir
cumhuriyet olgusudur. Anayasa Mahkemesi laiklikle ilgili olarak verdiği bir
dizi kararla bu karakterin oluşumuna önemli katkılar sağlamıştır. Cumhuriyetin
hukuk kaynakları ve güvenceleri arasında Anayasa Mahkemesinin kararları da
vardır.
Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve İHAM’ın
yerleşik içtihatlarında; dinsel ve siyasal bir simge olan türbana yüksek
öğretim kurumlarında ve giderek tüm kamusal alanda serbesti tanınmasının
din ve vicdan özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği, aksine bu
alanlarda tanınacak türban serbestîsinin türban kullanmayanlar ve diğer
inanç sahipleri üzerinde bir baskı yaratacağı, bu nedenle bir özgürlük
olarak savunulamayacağı, bunu savunmanın laiklik ilkesine aykırılık
oluşturacağı, “dinsel inanç gereği sözcükleri kullanılmasa da” Cumhuriyetin
niteliklerine yönelik, bu amaç ve anlamdaki dinsel kaynaklı düzenlemeleri
içeren girişimlerin Anayasa karşısında geçerli olamayacağı, özgürlüklerin
Anayasa ile sınırlı olduğu ısrar
ve kararlılıkla vurgulanmış, bu kararlar Cumhuriyetin laik karakterinin bir
parçası ve hukuk kaynağı haline gelmişlerdir.
Hal böyle iken, davalı partinin kuruluşundan
başlayarak türbanı dinsel ve siyasal bir simgeye dönüştürüp, önce yüksek öğretim
kurumlarına, sonra tüm kamusal alana yayarak devleti bir şeriat rejimine
dönüştürme (şeriatı yerleştirme) kararlılığını sergilemesi, bu yönde
Anayasa ve yasa değişikliği yapması; ifade özgürlüğü, din ve vicdan
özgürlüğü, yasama tasarrufu ve sorumsuzluğu gibi kavramların arkasına
sığınılarak savunulamaz.
İddianamede açıklıkla belirttiği gibi, bir iktidar
partisi yönünden, hükümetin icraatları, siyasi parti söylemiyle
biçimlendiğinden, bu bağlamdaki iş ve işlemler de siyasi partinin eylemi
olarak, o siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu bağlamda, yasa
tasarıları, eğer siyasi partinin kapatmaya konu olan eylemlerinin yöneldiği
amacı gerçekleştirmeye veya kolaylaştırmaya yönelikse, bu tasarılar da
siyasi parti eylemi olarak o siyasi partiye isnat edilebilecektir. İHAM
kararlarında da açıklandığı üzere, TBMM’nde çoğunluğu oluşturan siyasi
parti için, bu tasarıların eylem olarak isnadiyeti için, yasalaşmalarını
beklemek gerekmez. Çünkü bu eylemlerin yasalaşması çoğunluğa sahip bir
iktidar partisi yönünden her an için olasıdır. İsnat edilebilen eylem
niteliğindeki bu tasarıların yasalaşması da, eylemin yasama organı işlemi
niteliğine geldiğinden bahisle, siyasi partiye isnadiyeti ortadan
kaldırmamaktadır. Aksine, siyasi partinin eylemini sürdürmesi niteliğindedir
(RP/Türkiye Kararı). Bu nedenle, yasama tasarrufu ve sorumsuzluğu da laik
devlet ilkesine aykırı yasal düzenlemelerin yapılmasına olanak sağlayan bir
ilke olarak görülemez ve kullanılamaz.
f- Davalı parti üyelerinin
odaklaşmaya konu beyanları Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası anlamında
‘eylemdir’.
Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasında; siyasi
partilerin uyacakları ilke ve esaslar belirlenmiş, bunlara aykırı eylem-faaliyet-fiillerin
yaptırımları gösterilmiştir.
Eylem, söz veya hareket şeklinde olabilir.
Siyasi partilerin, üyelerinin beyanları nedenleri
ile Anayasa’nın 68/4 ncü madde ve fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden
dolayı odak haline gelmesi durumunda kapatılması mümkündür. Zira,
Anayasanın 69 ncu maddesinin 9 ncu fıkrasında açıkça, “Bir siyasi partinin
temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleri ile sebep olan
kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin
kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak
5 yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi yöneticisi ve deneticisi
olamazlar” hükmünü içermektedir. Anayasa’nın 84/son ve SPY’nın 95 nci
maddelerinde de sırasıyla “beyan ve eylemleriyle-söz veya eylemleriyle”
ibareleri yer almaktadır.
Anayasanın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasında “siyasi
partilerin tüzük ve programları ile eylemleri” ibaresi bulunmakta,
beyanları” ibaresi yer almamaktadır. Bu maddede ki “eylemler” sözcüğünün
beyan ve fiilleri kapsadığı açıktır.
SPY’nın 117 nci maddesi, “Bu kanunun 4 ncü kısmında
yazılı yasak fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği
takdirde “…..” cezasıyla cezalandırılırlar”, hükmünü içerdiği gözetilerek,
anılan yasanın 4 ncü kısmında yazılı yasak fiillere bakıldığında, ayrıca
Türk Ceza Kanununun 125 ve 301 nci maddeleri incelendiğinde suç sayılan
fiillerin (eylemlerin), söz (beyan), hareket (faaliyet), şeklinde de
olabildiği görülmektedir.
g- Abdullah Gül’ün davalı parti üyesi
ve bu sıfatla Başbakan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak
görev yaptığı sıradaki eylemleri davalı partiyi bağlar.
Örgütlenme özgürlüğü ile ilgisi bulunması nedeniyle
siyasi partilerin kapatılması yaptırımının muhatabı siyasi parti tüzel
kişiliğidir. Davanın siyasi parti tüzel kişiliğine karşı açılması,
savunmanın parti tüzelkişiliğince verilmesinin gerekmesi, partinin
kapatılmasına yönelik beyan ve faaliyetleri bulunduğu iddia edilen
üyelerinden kişisel savunma istenmemesi ve verilememesi bunu ortaya
koymaktadır.
Nitekim, Anayasanın 69 ncu maddesinin 6 ncı
fıkrasında da, bir siyasi partinin hangi hallerde kapatılmasına karar
verileceği belirtilmiş, temelli kapatılan bir partinin bir başka ad altında
kurulamayacağı, siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve
faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyelerinin, Anayasa
Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede
gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak 5 yıl süreyle başka bir
partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacakları,
milletvekilliği sıfatının sona ereceği hususları ise kapatma yaptırımının
sonucu olarak düzenlenmiştir (Anayasa m. 69/8-9, 84/5, Siyasi Partiler
Kanunu m. 95).
Mevcut düzenlemede, bir siyasi partinin Anayasanın
68 nci maddesinin 4 ncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline
gelmesine neden olacak fiilleri işleyen parti üyeleri yönünden (Anayasa m.
69/6, 9, 84/5, 2820 s. Yasa m. 95, 103/2), bu kişilerin, sıfatları ile
eylemlerinden sonra partiden ayrılıp ayrılmadıkları yönünden bir ayrım yapılmamış,
istisna getirilmemiştir. Bu nedenle, parti üyelerinin; genel başkan, milletvekili,
yerel yönetici, siyasi partinin iktidarda bulunması halinde başbakan,
başbakan yardımcısı veya bakan olmasının ya da partiden daha sonra ayrılmış
olmasının etkisi yoktur. Aranması gereken, kişinin beyan veya faaliyetleri
sırasında parti üyesi olup olmadığıdır. Düzenlemede, parti üyesi kişilerin
sıfatları yönünden bir ayrım yapılmaması ve partiden ayrılan üyelerin
(sonraki kimliği veya statüsü gözetilmeden) beyan veya faaliyetlerinin
siyasi partiye isnat edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmemesi
nedeniyle bu kişilerin beyan veya faaliyetlerinin de davalı siyasi partinin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediğinin
değerlendirilmesinde dikkate alınması zorunlu bulunmaktadır. Aksi durum,
siyasi partinin kapatılmasını gerektiren beyan veya faaliyetleri olan
üyelerin daha sonra partiden ayrılmaları halinde, getirilen kapatma yaptırımının
fiilen uygulanamaması sonucunu doğurur. Bu ise, kanun koyucunun ve
yaptırımın getiriliş amacına aykırıdır.
Siyasi Partiler Yasası, siyasi partilerin uyacağı
hukuki ve demokratik kuralları düzenlediğinden, kapatılmalarının
sonuçlarının da siyasi partiler açısından ele alınmasında yasal zorunluluk
vardır.
Anayasa’nın 105/3 ncü maddesi gereğince
Cumhurbaşkanının ceza sorumsuzluğu bulunduğu açıktır. Ancak siyasi parti
kapatma istemli davalarda Cumhurbaşkanının suçlanması ve yargılanması
bulunmayıp, aksine siyaset yapma yasağının açılan kapatma davası sonucunda
beyan veya eylemlerinin kapatmaya neden olduğunun tespiti halinde kendiliğinden
getirilmesi söz konusudur. Bu iki halin farklı konulara dayandığı ve
kıyaslanmaya açık olmadığı görülmektedir. Bu sonuca götüren neden;
Anayasa’nın dokunulmazlıklar ile siyaset yasağını ayrı ayrı değerlendirip
düzenlemesidir.
Yüksek mahkemece siyaset yasağı kararı verilebilmesi
ve milletvekilliğinin sona ermesi için Anayasa’da milletvekili
dokunulmazlığının kaldırılması kuralı bulunmadığı dikkate alındığında,
dokunulmazlıklar ile siyaset yasağının ayrı ayrı değerlendirilmesi
gerektiği sonucu çıkmaktadır. Kapatma davasının davalısı, Adalet ve
Kalkınma Partisi olup, Cumhurbaşkanı davada taraf durumunda olmadığından
yargılanması durumu mevzubahis değildir. Dava kabul edilip siyasi parti
kapatıldığında, kendiliğinden gelen hukuki ve demokratik kurallara uygun
sonuçları olacaktır.
Anayasa’da siyasi yasak verilebilmesi koşulları
arasında, kişinin dava ve karar anında siyaset yapıyor olması gerektiği
aranmamıştır. Anayasakoyucunun amacı, bir siyasi partinin kapatılmasına
beyan veya eylemleriyle neden olan eski veya yeni partililerin belirli bir
süre siyaset kurumunu kullanarak Anayasa’nın koruduğu ilke ve değerlere
zarar verilmesinin önünü kapatmaktır. Siyaset yasağı amaç itibariyle bir
tedbir niteliğindedir.
Yapılan açıklamalar ışığında; siyasi partinin
kapatılması davasına ilişkin hükümler, diğer hükümlere nazaran özel
düzenleme niteliğindedir ve davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelip gelmediğinin belirlenmesinde Abdullah Gül’ün davalı
partinin üyesi olarak Başbakan, Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı sıfatıyla
görev yaptığı sıradaki beyan ve faaliyetlerinin değerlendirilmesi yasal bir
zorunluluktur.
h- Dışişleri Bakanlığının Milli Görüş
Teşkilatı ve Fethullah GÜLEN cemaati ile ilişki kurulması yönünde
Büyükelçiliklerimize gönderdiği talimat, laik devlet ilkesine aykırıdır.
İddianamenin deliller bölümünün Ek 72 nci sırasında
açıklandığı üzere:
Dışişleri Bakanlığı’nın bir genelgesi ile, laik
devlet yapısını değiştirip, şeriat esaslarına dayalı devlet kurmak amacıyla
yasadışı örgüt kurduğu iddiasıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1
nci maddesi delaletiyle, aynı Kanunun 7 nci maddesinin 1 nci fıkrasının 1
nci cümlesi uyarınca cezalandırılması için hakkında dava açılan Fethullah
Gülen isimli tarikat liderinin yurtdışında kurduğu okullar bir ticari şirket
olarak değerlendirilip, temas ve işbirliğinin yapılması talimatı
verilmiştir.
Dışişleri Bakanlığı’nın dış temsilciliklerimize
gönderdiği bir başka genelgesi ile de, Genelkurmay Harekât Başkanlığınca
düzenlenen bir raporda, şer’i esaslara dayalı devlet düzeni kurmayı
amaçladığı belirtilen Avrupa Milli Görüş Teşkilatı ile temas ve işbirliği
kurulması talimatı verilmiştir.
Laikliğe aykırı olarak değerlendirilen söz konusu
genelgelere karşı davalı parti tarafından yapılan savunmada; iddianameye
konu genelgelerin dış temsilciliklerin yoğunlaşan görüş istekleri üzerine
hazırlandığı, bu tür genelgelerin rutin olduğu savunulmuştur.
Oysa iddianameye konu genelgeler öncesinde ve
sonrasında münhasıran anılan iki örgüt hakkında düzenlenmiş genelge
bulunmadığı, dosya içerisinde mevcut Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Genel
Müdür Yardımcılığının 29.05.2003 tarihli cevabi yazısından anlaşılmaktadır.
Dosya içerisinde mevcut genelgelerin içeriğinin
incelenmesinden, genelgelerin temsilciliklerimizin sözü edilen örgütler ile
temas ve ilişki kurulması talimatını içerdiği açıktır.
Türkiye Cumhuriyet Hükümeti ile Almanya Federal
Cumhuriyet arasında “Başta Terörizm ve Örgütlü Suçlar Olmak Üzere Büyük
Öneme Haiz Suçlarla Mücadelede İşbirliği Anlaşması”, özellikle uluslar
arası terör suçları ve uluslar arası örgütlü suçlarda ortaya çıkan artıştan
duydukları endişeyle vatandaşlarını ve ülkesindeki diğer kişileri terör
eylemlerinden ve çeşitli diğer suç ve eylemlerden etkin biçimde koruma
çabası doğrultusunda terörizm ve örgütlü suçlarda mücadelede uluslar arası
işbirliğini pekiştirmek isteği ile 3 Mart 2003 tarihinde imzalanmıştır.
Dosya içerisinde mevcut Dışişleri Bakanlığı
İstihbarat Genel Müdür Yardımcılığının 01.05.2003 tarihli ve 166060 sayılı
yazısı ekinde bulunan, söz konusu güvenlik işbirliği anlaşmasının
gerekçesinde, “Milli Görüş” ve “Anadolu İslam Federe Devleti” gibi
örgütler, kökten dinci örgüt olarak kabul edilmiş, sözleşmenin PKK- KADEK
ve DHKP-C gibi terör örgütleri ile Milli Görüş ve Anadolu İslam Federe
Devleti gibi kökten dinci örgütlerin ülkemiz aleyhindeki faaliyetlerinin
önlenebilmesi konusunda işbirliğinin sağlanmasında önemli işlevi olacağı
belirtilmiştir.
Sözleşmenin gerekçesine Adalet ve Kalkınma Partisi
içindeki Milli görüş geleneğinden gelen kesimin karşı koyması üzerine
metindeki “ Milli Görüş” adı çıkarılmıştır.
Söz konusu genelgelerin içeriği ve sözleşme
gerekçesindeki değişiklik, daha önce laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle
kapatılan Milli Nizam Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisine egemen olan
ideolojinin-Milli Görüş düşüncesinin davalı siyasi partiye hakim olduğunun,
kapatılan önceki siyasi partilerin içerisinde yer alan siyasetçilerin
davalı partinin temel politikalarının belirlenmesinde egemen olduklarının,
davalı siyasi partinin bu görüşten kopamadığının, eylem ve beyanlarında
takiyye yaptığının açık kanıtlarıdır.
Diğer yandan bahse konu genelgeler
incelendiğinde görülecektir ki (Ek 72) “cemaat” kavramının mevzuatımızda
Lozan Anlaşması paralelinde, Türk vatandaşı bazı gayrimüslim toplulukları
ifade için kullanıldığı ve bu Anlaşmaya hakim olan ilkeler ve Devrim
Yasaları dikkate alındığında “Türk vatandaşı ve Müslüman olan” kişiler için
cemaat tanımlamasının kullanılmasının hukuken mümkün olmamasına karşılık,
adli takibat altında bulunan bir tarikat liderinin oluşturduğu yasadışı
dini örgütlenme bir anlamda meşrulaştırılarak “Fethullah Gülen Cemaati”
olarak nitelendirilmiştir.
Laik Cumhuriyet ilkesi ve Devrim Yasalarına
karşı açık bir tavır alma niteliğindeki bu durum karşısında, hükümetin dış
politikasının kapatma davasında delil olamayacağını savunmanın hukuki bir
dayanağı bulunmamaktadır.
ı- TBMM Başkanının laikliğe aykırı
beyan ve faaliyetleri davalı partiyi bağlar
Anayasa’nın 94 ncü
maddesinin altıncı fıkrasına ve SPY’nın 24 ncü maddesinin ikinci fıkrasına
göre, “TBMM Başkanı, Başkanvekilleri,
üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya
dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis
tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy
kullanamazlar.”
TBMM Başkanı ve
Başkanvekillerine yönelik bu düzenleme, Başkan ve Başkanvekillerinin hiçbir
eyleminin siyasi partiye isnat edilemeyeceği sonucunu doğurmaz. Eğer
Başkanın eylemleri, mensubu olduğu siyasi partinin eylem ve söylemiyle
örtüşüyor ve başkan üyesi olduğu siyasi partinin gerçekleştirmek istediği
projeyi ifade ve bu projeye destek anlamında diğer parti mensupları gibi
hareket ediyorsa, siyasi parti tarafından kabul gören bu eylemler de siyasi
partiye isnat edilebilecektir.
TBMM Eski Başkanı Bülent
Arınç’ın iddianameye konu eylemleri davalı parti ile ve onun laikliğe
aykırı politikaları ile örtüşüp bütünleşmiş, iddianameden önce bu beyan ve
eylemlerin parti ile ilişkilendirilemeyeceğine, parti tarafından
benimsenmediğine ilişkin hiçbir açıklama yapılmamış, bu beyanlar parti
lehine olduğu düşüncesiyle zımni kabul görmüş, hatta bazı partililerce
desteklenmiştir. Bu nedenle eylemleri davalı partinin laikliğe aykırı
politikalarıyla bire bir örtüşen TBMM Eski Başkanının bu beyanlarının
partiyi bağlamayacağını iddia etmenin yasal ve haklı bir gerekçesi olamaz.
Çünkü, hukuk yalnız şekilden ibaret değildir.
i- İddianamede, davalı parti genel başkanının parti
kurulmadan önceki beyanlarına dayanılması 21.06.2006 tarihli bir televizyon
mülakatında “değişmedim” şeklindeki beyanı nedeniyledir.
Adalet ve Kalkınma Partisi
Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan partisinin kuruluş aşamasında ve iktidara
geldikten sonraki süreç içersinde, daha önce laikliğe aykırı eylemleri
nedeniyle kapatılan MNP, RP, FP gibi partilerin ideolojik çizgisini
oluşturan “Milli Görüş” düşüncesini terk ettiğini, gelişerek değiştiğini,
Milli Görüş gömleğini çıkardığını savunmuş, ancak TRT 1’ de 21.06.2006 tarihinde
yayımlanın “Enine Boyuna” isimli bir programda bu söylemini değiştirerek, ‘‘Siyasete
girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı mı uygulayacağım,
halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün de oyum, değişemem, değişmedim’’ diyerek, adeta o güne kadar yaptığı
takiyyeyi doğrulamıştır. Bu söylem, davalı parti genel başkanının
partisinin iktidar olduğu süreçte laik devlet ilkesine aykırı eylemlerinin
fikri kaynaklarını ve bu anlamda milli görüş çizgisinde olduğunun
göstergesidir. Genel başkanın parti kurulmadan önceki söylemi, bugünkü
icraatlarının kaynağıdır. Bu söylemler anımsanırsa bugüne kadar yapılan
takiyye ve yanıltmaların gerçekliği daha kolay anlaşılacaktır. İddianamede
davalı parti genel başkanının parti kurulmadan önceki beyanları bu nedenle
yer almıştır.
j- Haklarında disiplin soruşturması
açılan partililer
Davalı
siyasi partinin başta genel başkan olmak üzere, diğer yöneticilerinin
laikliğe aykırı beyanlarda bulunması ve davalı partinin laikliğe aykırı
eylemlerde bulunarak odak haline gelmesi karşısında; davalı siyasi parti
başkanının ve yöneticilerin beyanları ile paralellik bulunan diğer parti
üyelerinin (milletvekilleri vb.) görüşlerinin kişisel görüşleri olduğu
söylenemez. Kişisel görüş olduğu ileri sürülen bazı parti üyelerinin
beyanları bizzat davalı siyasi parti tarafından seslendirilen, ileri
sürülen beyanlardır.
Bu
bağlamda parti üyelerinin beyanlarının davalı siyasi parti tarafından
benimsenmediğinin ileri sürülmesi; usul ve yasaya uygun değildir.
Ayrıca,
bu yönde beyanda bulunan parti üyeleri hakkında istisna dışında disiplin
soruşturması yapılmamış, böylece bu beyanların benimsenmediği, reddedildiği
ortaya konulmamıştır.
Yine,
davalı siyasi parti tarafından hakkında disiplin soruşturması yapılmasına
örnek olarak gösterilen Konya Milletvekili Hüsnü Tuna hakkında Parti Tüzüğünün
117 nci maddesi hükmüne göre partiden ve gruptan kesin ihraç cezası
verilmesi gerekirken; olayda uygulanma olanağı bulunmayan Tüzüğün 114 ncü
maddesi gereğince uyarma cezası verilmesi ile yetinilmiş, Cumhuriyetin
temel ilkelerini hedef alan beyanlarda bulunan bu şahıs adeta korunup
ödüllendirilmiştir.
Buna
karşılık, partinin bazı uygulamalarını eleştiren bir başka parti üyesi
(Turhan Çömez), parti disiplinine uymadığı gerekçesiyle partiden “kesin
ihraç” edilmiştir.
Davalı
parti sadece bu iki olayda uyguladığı çifte standart ile gerçek tavrını
göstermiştir.
Laik
Cumhuriyet ilkelerine aykırı söz ve eylemleriyle laik Cumhuriyet ilkelerine
aykırılığı bir alışkanlık haline getiren Isparta Belediye Başkanı Hasan
Balaman hakkında açılan disiplin soruşturması ise sürüncemede
bırakılmıştır.
Diğer
yandan, iddianamemizde davalı partinin 71 üyesinin laikliğe aykırı yaklaşık
178 ayrı beyan ve eylemine yer verilmiştir. Bu beyan ve eylemlerin bütünü
davalı partiyi laikliğe aykırı eylemlerin odağı yaptığına kanaat getirdiğimiz
fiillerdir. Bu kadar çok sayıda eyleme karşılık davalı parti tarafından bu
fiilleri işleyenler hakkında disiplin soruşturması açıldığı ve
sonuçlandırıldığı, yukarıda sayılan birkaç örnek dışında ileri
sürülmemiştir.
k- “Meslek liselerine yönelik katsayı
farklılığının kaldırılmasını savunmak laikliğe aykırı değildir” savunması,
Tehvid-i Tedrisat ve Milli Eğitim Temel Kanunu hükümleri karşısında
geçersizdir.
Anayasamızda, laiklik ilkesinin
Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden olduğu, laiklik nedeniyle kutsal din
duygularının devlet işleri ve politikaya karıştırılamayacağı, eğitim ve
öğretimin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yapılacağı hükme
bağlanmıştır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile toplumu batıl
inançlardan kurtaracak din adamlarının yetiştirilmesi amacıyla imam hatip
liselerinde yalnızca din adamı yetiştirilmesi için erkek öğrencilerin
öğrenim görmeleri ve bunların da orta öğretim sonrasında kendi alanlarında
Yükseköğrenim görmeleri hedeflenmiştir.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasına
göre Türk Milli Eğitiminin amacı; Türk Milletinin bütün bireylerinin,
Atatürk ilke ve devrimlerinin, Anayasada ifade edilen Atatürk
milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, insani, manevi ve kültürel
değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, insan haklarına ve
Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve
sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve
sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar
olarak yetiştirmektir.
İmam hatip lisesi mezunlarının yalnızca
kendi alanlarındaki üniversitelerde öğrenim görmeleri, kuruluş amacıdır.
İmam hatip liseleri ile diğer liselerin mezunları arasında üniversiteye
girme konusunda bir farklılık bulunması bu liselerin açılış amacının doğal
sonucu ve gereğidir.
Bu bağlamda, imam hatip lisesi mezunlarına
üniversiteye girişte uygulanan katsayıyı ortadan kaldırmak amacıyla yapılan
düzenleme ve işlemlerin, bu okulları özendirmesi, genel liselere alternatif
öğretim kurumları haline getirmesi, ikili öğretim sistemine yol açılması
sonucunu doğuracağı, bunun ise Atatürk ilke ve devrimleri ile bağdaşmayıp,
Cumhuriyetin temelini oluşturan laiklik ilkesine, Eğitim Birliği Yasası ile
Milli Eğitim Temel Kanununun amacına aykırı olacağı kuşkusuzdur.
Davalı partinin imam hatip liseleri ve
katsayı uygulaması konusundaki ısrarlı söylemleri, politikaları, bu konudaki
mevzuat değişikliği çabaları, diğer eylemleriyle birlikte
değerlendirildiğinde bir bütün oluşturarak adı geçen partinin laikliğe
aykırı eylemlerin odağı olduğunu kanıtlamaktadır.
l- Fakir öğrencilerin Devletçe
özel okullarda okutulması girişiminin laikliğe aykırı boyutunun bulunduğu
bir gerçektir.
Anayasanın 42 nci maddesinde, eğitim ve öğretimin,
Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına
göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı, ilköğretimin zorunlu
ve Devlet okullarında parasız olduğu, Devletin maddi olanaklardan yoksun
başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacıyla burslar ve
başka yollarla gerekli yardımları yapacağı öngörülmüştür.
31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı Milli Eğitim Temel
Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 1. maddesi ile 1739 sayılı
Yasanın 8. maddesi değiştirilerek, maddi imkanlardan yoksun başarılı
öğrencilerin en yüksek eğitim kademelerine kadar öğrenim görmelerini
sağlamak amacıyla parasız yatılılık, burs, kredi ve ücreti Milli Eğitim
Bakanlığınca karşılanmak kaydıyla özel öğretim kurumlarında öğrenim
görmelerinin sağlanabileceği hükme bağlanmış, söz konusu Yasa,
Cumhurbaşkanı tarafından tekrar görüşülmek üzere TBMM Başkanlığına geri
gönderilmiştir.
Yasanın yeniden görüşülmek üzere Türkiye Büyük
Millet Meclisine geri gönderilmesine ilişkin yazıda da açıklandığı üzere,
Anayasanın 42. maddesinin gerekçesinde, Devlete maddi olanaktan yoksun
başarılı öğrencilere burslar ve başka yollarla gerekli yardım yapma ödevi
yüklenmesinin amacının, Devlet dışında burs vermeyi meslek edinmiş hukuksal
yapıdaki kuruluşların gençler üzerindeki olumsuz etkilerinin önlenmesi
olduğu belirtilmiştir. Devlet okullarında eğitimin parasız olmasına ve
yurdun birçok yerinde mevcut olan çok sayıda Anadolu lisesinin maddi
olanaklarına bakılmaksızın başarılı öğrencilerin eğitimini üstlenmesine
karşın, yoksul ancak başarılı öğrencilerin özel eğitim kurumlarında Devlet
olanakları ile okutulması, belirtilen bu amaca aykırılık oluşturur.
Eğitimlerinin niteliği ile çağdaşlığı bilinen bazı özel okulların, ilginin
yoğun olması nedeniyle kapasitelerini kısa sürede doldurmaları gerçeği de
düşünüldüğünde, söz konusu öğrencilerin, kontenjanı dolmayan değişik
amaçlarla kurulmuş özel okullara gönderilmesi ve Cumhuriyetin niteliklerine
uygun bulunmayan düşünce yapısına sahip kişiler olarak yetiştirilmesi
sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle davalı partinin fakir öğrencilerin devlet
okullarında okutulması girişiminin laikliğe aykırı boyutu da bulunmaktadır.
Ayrıca, davalı siyasi partinin savunmasında dayanak
gösterilen Anayasa Mahkemesinin 12.4.1990 tarih ve 1990/4-6 sayılı kararı,
iddianamede belirtilen konu ile ilgili olmayıp, herhangi bir ayrım
yapılmaksızın bütün özel öğretim kurumlarının öğrenci kapasitelerinin
%2’sinden aşağı düşmemek üzere ücretsiz öğrenci okutulması ile yükümlü
tutulmasına ilişkindir.
m- Hastalar için ibadet mekanı
düzenlenmesi
Dünya Tabipler Birliği tarafından 1981 yılında
yayımlanan ve savunma ekinde sunulan “Lizbon Hasta Hakları Bildirisi”nin 6
ncı maddesinde; “hasta, uygun bir
dini temsilcinin yardımı da dahil olmak üzere ruhi ve manevi teselliyi
kabul veya reddetme hakkına sahiptir.”
1994 tarihli Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi
Bildirgesi’nin 5.9 ncu maddesinde; “hastalar
bakım ve tedavileri süresince arkadaşları, akrabaları ve aileleri
tarafından desteklenme ve her zaman manevi destek ve yol gösterilme hakkına
sahiptir.”
Dünya Tabipler Birliği’nin 1995 yılında Bali’de
kabul edilen Hasta Hakları Bildirgesinin “Dini Destek Hakkı” başlığını
taşıyan 11 nci maddesinde; “hasta
kendi dinlerine uygun bir dini temsilcinin ruhi ve moral tesellisini kabul
ve reddetme hakkına sahiptir.”
01.08.1998 tarih ve 23420 Sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 38 nci
maddesinin birinci fıkrasında;
“sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini
vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler
alınır.”
İkinci fıkrasında; “kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını
rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiçbir
şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde bulunmak
ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini
inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum
ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir.”
Üçüncü fıkrasında; “ifadeye muktedir olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan
agoni halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini
inançlarına uygun olan bir din görevlisi çağrılır.”
Hükümleri bulunmaktadır.
İddianameye konu “Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma
Yönetmeliği Taslağı’nın”, “Dini ödevlerin yapılma şekli” başlığını taşıyan
113 ncü maddesinin birinci fıkrasında, “Sağlık kuruluşlarında, hastaların
dini gereklerini yerine getirebilecekleri uygun mekanlar ayrılır.”
Hükmüne yer verilmiştir.
Söz konusu Yönetmeliğin 4 ncü maddesi, kk)
bendinde; “Sağlık kuruluşları, birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık
kuruluşları, h) bendinde de, birinci basamak sağlık kuruluşu; “muayenehane,
poliklinik, sağlık ocağı” olarak tanımlanmıştır.
Sonuç olarak:
Savunma ekinde sunulan, Dünya Tabipler Birliği
tarafından 1981 yılında yayımlanan Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi’nin 6,
1994 tarihli Avrupa’da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi’nin 5.9
ve 1995 yılı Bali Hasta Hakları Bildirgesi’nin 11 nci maddelerinin;
hastaların, bakım ve tedavileri süresince arkadaşları, akrabaları, aileleri
ile kendi dinine uygun bir dini temsilci tarafından ruhi ve manevi yönden
desteklenmesi, teselli edilmesine yönelik olduğu, dini vecibelerin yerine
getirilmesi amacıyla sağlık kuruluşlarında mekan açılmasını kapsamadığı
açıktır.
1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 38 nci
maddesinde, hastaların sağlık kurum ve kuruluşlarında dini vecibelerini
yerine getirebilmeleri için bir mekân ayrılması öngörülmediği halde,
Yönetmelik Taslağında 3 ncü basamak sağlık kuruluşu olarak tanımlanan
sağlık ocaklarında dahi dini vecibelerin yerine getirilmesi için mekan
ayrılmasının zorunlu hale getirildiği anlaşılmaktadır.
Farklı hastalık ve mikrop taşıyıcısı hastaların
birbirleriyle temaslarının tıbbi açıdan sakıncaları ve ibadet mekânlarını
hasta haklarına dayanarak sağlık ocaklarına kadar yaygınlaştırıp, bu temas
ve bulaşmaya olanak sağlamanın mevzuat düzenlenmesi amacına da uygun
olmadığı düşünüldüğünde; zorlama yorumla aksinin savunulması ve Yönetmelik
Taslağı haline getirilmesi, davalı partinin dini inanç ve yaşam biçimini
toplumun her alanına yaymaya çalıştığını göstermektedir.
n- Davalı parti üyesi yerel
yöneticilerin laikliğe aykırı eylemleri parti merkez organlarından etkin bir
karşılık ve uyarı görmemiştir.
Davalı parti ön savunmasında; parti üyesi bazı
yerel birim yöneticilerinin beyan ve eylemlerinin parti tarafından
benimsenmediği, buna ilişkin olarak da, Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel
Başkan Yardımcılığı tarafından bir genelge yayınlanarak birimlerin
uyarıldığını, bu nedenle söz konusu birimlerin beyan ve faaliyetlerinden
partinin sorumlu tutulamayacağını ileri sürmüştür.
Bahse konu genelge incelendiğinde; davalı partiye
mensup belediyelerin kültürel içerikli toplantı, panel ve konferansları ile
dergi, kitap, broşür gibi basılı yayın konularını içerdiği görülecektir.
Genelge ile Adalet ve Kalkınma Partili yerel birim
yöneticilerinin iddianamede yer alan laikliğe aykırı diğer faaliyetleri
konusunda bir uyarı yapılmamış, gerek genelge kapsamında kalan eylemler,
gerekse bu kapsamın dışında kalan fiilleri nedeniyle herhangi bir disiplin
işlemine girişilmemiştir.
Genelgeye rağmen söz konusu eylemlerin sürmesi ve
herhangi bir işlem yapılmaması (İddianame;103 ncü sahife vd.) nazara
alındığında; davalı partinin iddianamede belirtilen eylemleri benimsediği
açıktır. Eylemleri sabit olan parti üyesi görevliler hakkında herhangi bir
disiplin işlemi yapılmaması ve fiillerin sürdüğü gözetildiğinde de, sözü
edilen genelgenin, sonuçları takip edilmediğinden etkisiz, işlevsiz kaldığı
anlaşılmaktadır.
o- İddianamede, tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmalara yer
verildiğine ilişkin savunma dayanaksızdır
Davalı parti genel başkan ve üyelerinin
laikliğe aykırı bir beyanda bulunduktan sonra kamuoyunun tepkisi karşısında,
bu beyanları inkâr etmeleri, yalanlamaları, yanlış yorumlandığını
savunmaları, kullandıkları siyasal bir yöntemdir. Benzer olaylar ile
birlikte değerlendirildiğinde yalanlama ve inkârların laikliğe aykırı bu
söylemlerin özünü ve içeriğini değiştirmediği anlaşılmaktadır.
-
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın New Straits Times’e demeci
Ön savunmada Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın
adı geçen gazetenin muhabiri ile arasında geçen konuşmaya yer verilmiştir.
Konuşma :
GAZETECİ:
Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak ne gibi bir rol oynamak ister?
RECEP
TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye İslamiyetin ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir
arada bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye bir medeniyetler
çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington’un yanılmış olduğunu
kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde bir arada bulunabileceğini
gösteren bir model olabilir…!.
Şeklindedir.
İddialarımızı doğrulayan kanıtlar, Başbakanın
gazetecinin sorusuna verdiği yanıtın içindedir. Başbakan yanıtında,
Türkiye’nin geleceğine ilişkin değerlendirmeler yaparken, geçmişine ilişkin
de sonuçlar çıkarmaktadır. Laik ve demokratik bir ülkenin “İslamiyetin ve
demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği bir model”
olacağını ifade ederken, bu tespitin arkasında Cumhuriyetin laik
karakterinin yadsınmasının yanı sıra, ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile
demokrasinin bağdaştırılamadığı, bir çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve
değerlendirmesi vardır. Oysa, ülkemiz mevcut deneyimleri ve tarihi gelişimi
ile bir İslam ülkesinde laik demokratik hukuk devleti rejiminin tesis
edilebileceğini, farklı dini inançların laiklik temelinde ortak bir toplum
düzeninde yaşayabileceğini zaten kanıtlamıştır. Bu değerleriyle “Yeni Dünya
Düzeni ve Medeniyetler Çatışması” kuramcılarının süjesi değildir. Nüfus
çoğunluğunun Müslüman olmasının devletin laik karakterini değiştirmeyeceği
dikkate alındığında, konuşmadaki kastın toplum düzeninin dini kurallara
göre belirlendiği “Ilımlı İslam Devleti Modeli” olduğu anlaşılmaktadır.
-TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan
Kuzu ve davalı partinin kurucu üyesi Ayşe Böhürler’in laikliğe aykırı
beyanları
İddianamenin 95 nci sayfasında ve Ek 125 delil
numarasıyla verilen konuşma; SHOW TV isimli televizyon kanalında 17.01.2008
tarihinde “Siyaset Meydanı” isimli programa ilişkin olup, ses ve görüntülü
kayda dayanmaktadır.
Kaydın izlenmesinden davalı partinin kurucu üyesi
ve merkez karar ve yönetim kurulu üyesi Ayşe Böhürler’in yargıçlar dâhil
kamu görevi yapan tüm kadınların türbanla görev yapmaları gerektiğini
savunduğu açıkça anlaşılmaktadır. Partinin kurucusu ve halen MKYK üyesi
olan bir kişinin türbana kamusal alanda da serbesti tanınmasına ilişkin
beyanlarına Parti kurucu üyesi ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı olan
Burhan Kuzu tarafından itiraz edilmemiştir. Davalı parti tarafından da
herhangi bir itirazla karşılanmayan, bu suretle zımnen benimsendiği
anlaşılan beyanlar partiye isnat edilebilir niteliktedir.
- Fatma Şahin’in kamuda türbana
ilişkin beyanı
Davalı Partinin Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin’e
yöneltilen soru karşısında verdiği yanıt, iddianamede yer alan metindir. Bu
metnin tamamı nazara alındığında iddianın doğru olduğu, sonrasındaki
açıklamalar ile beyanın içeriğini değiştirmeye çalışmanın somut gerçeği
değiştirmeyeceği anlaşılmıştır.
-Egemen Bağış’ın açıklamaları
İddianamede Egemen Bağış’a atfedilen beyanlar, ses
kaydına dayanmaktadır. Adı geçenin iddianamede belirtilen sözleri söylediği
ses kaydı ile sabittir. Davalı partinin dış ilişkilerinden sorumlu genel
başkan yardımcılığı gibi önemli bir görevi de yüklenen Egemen Bağış, kayıt
içeriğinden açıkça anlaşılacağı üzere, bayan milletvekillerinin TBMM’ne türbanla
gelebilmeleri gerektiğin açıkça savunmaktadır. Bu beyanların basında yer
alması üzerine yapılan soyut bir yalanlama somut bir gerçeği değiştirmeye
yetmeyeceğinden hiçbir hukuki değeri yoktur.
-Binali Yıldırım’a ilişkin açıklama
İddianamemizde Binali Yıldırım’a ilişkin isnat
Vakit Gazetesinde yer alan bir habere dayanmaktadır. Savunma ekinde
gönderilen ve adı geçen “İlim Yayma Cemiyeti, 52 nci Genel Kurul
Toplantısına” ilişkin tutanağın incelenmesinde; toplantının 16.04.2006
tarihinde saat 10.00/15.00 sıralarında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Toplantı süresi gözetildiğinde dernek yetkililerince imza altına alınan
tutanakta, toplantıda yapılan konuşmaların noksansız olarak kayda
geçirildiğinin kabulü olanaksızdır. Ayrıca, iddia konusu basında yer alan
haber ile tutanak arasında farklılıklar bulunmaktadır. Basında yer alan
haberin Binali Yıldırım ile adı geçen dernek veya davalı siyasi parti
tarafından tekzip edilmediği, benimsenmediğinin ifade edilmediği dikkate
alındığında; söz konusu beyanların doğruluğuna üstünlük tanınması gerektiği
ortadadır.
-Mehmet Aydın’ın bir Alman gazetesine
verdiği demeç
Mehmet Aydın’ın Almanya’da bir gazeteye verdiği
demeçteki, ‘kamuda türban serbestîsine ilişkin beyanlarının’ tamamının
irdelenmesinde; yüksek öğretim ve kamusal alan dahil, tüm alanlarda türbana
serbesti tanınmasının benimsendiği açıktır.
-İbrahim Halıcı’nın yalanlaması
Seydişehir İlçesinin davalı partili Belediye
Başkanı İbrahim Halıcı hakkında iddianamede yer alan isnat yazılı basında
yer almış, ilgili tarafından tekzip edilmemiştir. Ancak davalı parti
hakkında kapatma davası açılıp, iddianame içeriği kamuoyuna yansıdıktan
sonra ilgili tarafından “haberin gerçeği yansıtmadığı” iddiasıyla bir basın
açıklaması yapılmıştır. Haberin yayınlanmasından uzun bir süre geçtikten ve
konu iddianame ile kamuoyuna yansıdıktan sonra yapılan açıklama, yaptırım
uygulanmasının önlenmesine yönelik olup, samimiyetten uzaktır.
3- GENEL DEĞERLENDİRME
Davalı partinin temelli kapatılması talebini içeren
14.03.2008 tarihli iddianamede, partinin kapatılmasını zorunlu kılan
kanıtlar ve hukuksal gerekçe ayrıntılarıyla Yüksek Mahkemeye sunulmuştur.
Davalı parti, iddianamede sayılan beyan ve
eylemleri ile Anayasanın 68/4 ve 69/6 ncı maddelerinde tanımlandığı biçimde
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmuştur. Çünkü, sayılan bu eylemler
davalı partinin başta genel başkanı olmak üzere sayılan diğer üyeleriyle
birlikte yoğun bir şekilde ve kararlılıkla işlenmiş, bu eylemler genel
başkan ve partinin diğer merkez organlarınca zımnen ve açıkça
benimsenmiştir. Hatta bu eylemlerin önemli bir kısmı bizzat parti genel
merkez organı (genel başkan) tarafından yoğunluk ve kararlılıkla
işlenmiştir.
Davalı partinin dini ve dince kutsal sayılan
şeyleri istismar ederek, ancak “mutabakat süreçleri” olarak adlandırdığı,
oysa toplumu takiyye ile İslami bir yapıya doğru evrimleştirilmesini sağlamaktan
başka bir şey olmayan yöntemlerle şeriatı egemen kılmayı hedeflediği,
Anayasa’nın başlangıç kısmında belirtilen “hiçbir faaliyetin laiklik
ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işlerine ve
politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” hükmünü dikkate almadığı
görülmektedir.
Şeriatın tüm toplumu İslami bir düzene kavuşturmayı
esas alan ‘cihat’ boyutu gözetildiğinde, laik rejimi dönüştürmek için güç
kullanılması ve bu tehlikenin uzak olmadığı bir gerçektir.
Davalı
partinin “Milli İrade” kavramımdan anladığı sınırsız siyasi iktidar algısı,
olası çoğunluk diktasının açık işaretleridir.
Davalı siyasi partinin iddianamede ayrıntılarıyla
ortaya konulan eylemlerinin laik bir hukuk düzeniyle bağdaşmadığı
tartışmasızdır.
Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, İHAS hükümleri,
Venedik Komisyonu İlkeleri, Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi,
Anayasa Mahkemesi ve İHAM kararları gözetilip tartışıldığında, demokratik
ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin işlendiği bir odak haline
gelen davalı siyasi partinin “gerek eylemlerindeki yoğunluğun ulaştığı
boyut, amaçlarının Avrupa kamu düzenini oluşturan çoğulcu demokrasinin
temel ilkeleri ile bağdaşmaması, gerekse de devleti İslamlaştırma projesini
yürürlüğe koyma olanağına sahip bulunması karşısında, demokrasiye yönelen
tehdidin, tehlikenin daha somut ve yakın bir nitelik kazandığı” dikkate
alınarak kapatılma talebinde bulunulmuştur.
Davalı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, demokratik
sistemin sağladığı olanaklardan yararlanarak devleti ve toplumu bir şeriat
düzenine dönüştürme çabası, Anayasa’nın 14 ncü maddesi, İHAS’ın 17 nci ile
Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 5 nci maddesi
gözetildiğinde koruma göremez.
Şeriatın nasıl bir hukuk sistemi öngördüğü
bilinmektedir. 1937 yılından sonra bütün anayasalarımızda yer alan laiklik
ilkesi uzun bir tarihi mücadelenin ürünü ve sonucudur. Ülkemize ancak bir
devrimle kazandırılan laiklik, bugün yine ciddi bir tehdit ve tehlike
altındadır. Laiklik devrimi öncesinin şeriat uygulamalarından günümüze
miras kalan kültür ve o kültürün yeşerdiği dinsel iklim gözetildiğinde ve
üstelik bu gelenek ve kültür bir siyasi iktidar tarafından dayatıldığında
laik devlet için yaratacağı tehlike ortadadır. Çünkü bu ülkede kutsal din
duygularının istismarı yakın tarihimizdeki örneklerinden anlaşılacağı üzere
kolayca büyük isyanlara ve katliamlara neden olabilmekte, bu isyanlar
devletin anayasal nizamını hedef alabilmektedir.
Bu nedenle, egemen olan dinsel inancın (şeriatın)
içeriği ve tarihsel deneyimler gözetildiğinde laiklik ilkesinin korunması
Türkiye için daha yaşamsaldır ve laikliğin korunması zımnında ülkemizin
takdir hakkı daha geniştir.
Bu bağlamda, davalı partinin şiddet çağrısı
yapmadığı veya açıkça şiddete başvurmadığı, bu nedenle iç hukuk ve uluslar
arası anlaşmalar ile Venedik İlkeleri ve Avrupa Komisyonu Parlamenterler
Meclisi kararı gözetildiğinde kapatma kararı verilemeyeceği savunması
yersizdir. Çünkü davalı siyasi partinin,
hoşgörünün olmadığı ve ayrımcılığın ön planda tutulduğu bir siyasi sistemi
hedeflediği beyan ve eylemleriyle açıktır.
Kapatma yaptırımı, davalı partinin son aşamada
demokrasiyi ortadan kaldıran, şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir
modeli (şeriatı) yaşama geçirmeyi hedeflediği için hukuka uygundur.
4-SONUÇ VE
İSTEM
Başsavcılığımızca düzenlenen 14.03.2008 gün ve SP
Hz 2008/1 sayılı İddianamede belirtilen eylemleri gerçekleştirmiş olan
davalı ADALET VE KALKINMA PARTİSİ’nin;
A-Laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti ile
eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı
fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesinin b
bendi uyarınca TEMELLİ KAPATILMASINA,
B- Davalı Partinin Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’dan başlamak üzere
iddianamede isimleri sayılanların Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu
fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddesi uyarınca
temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından
itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi,
deneticisi ve üyesi olamayacaklarına,
Karar verilmesi kamu adına talep olunur.”
IV- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ
SAVUNMASI
- Davalı Siyasi
Parti’nin iddianamedeki genel değerlendirmelere karşı yaptığı 16.6.2008
tarihli savunması:
“GİRİŞ
İddianameye cevabımızda, hakkımızda düzenlenen
iddianamenin baştan aşağı belli bir siyasi/ideolojik yaklaşımı
yansıttığını, bu haliyle adeta bir muhalif siyasi parti bildirisi
niteliğinde olduğunu, dolayısıyla bu davanın siyasi bir dava olduğunu
belirtmiştik. Davanın siyasi nitelikte olduğuna ilişkin kanaatimiz
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünü inceledikten sonra daha da
pekişmiştir. Çünkü, iddia makamının esas hakkındaki görüşüne de
siyasi/ideolojik bir dil hakimdir.
İlk cevabımızdaki tüm tespit ve hatırlatmalara
rağmen iddia makamı, önyargılı ve ideolojik tutumunu maalesef esas
hakkındaki görüşünde de ısrarla devam ettirmiştir. Tıpkı iddianame gibi,
esas hakkındaki görüş de baştan sona “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”,
“mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, “sömürgeci”, “mandacı”,
“işbirlikçi”, “gerici”, “iç ve dış odaklar” ve “siyasi hegemonya projesi”
gibi hukuken tanımlanması imkansız ve fakat belli bir siyasi/ideolojik
tavrı yansıtan kavramlarla doludur.
Tarihi yorumlamak veya tarihi yargılamak, hiçbir
kapatma davasının konusu olamaz. İddia makamı, delil yokluğunun ortaya
koyduğu çaresizliği ve açığı, tarihe subjektif atıflar yaparak gidermeye
çalışmaktadır. Ak Parti’nin doğuş tarihi ve illiyetin kurulabileceği
zamanın başlangıcı bellidir: 14 ağustos 2001 . Hukuk, kapatma davasında,
zaman tünelini siyasal partinin tüzel kişilik kazandığı tarihten geriye
işletecek bir mantığı açıkça reddetmektedir.
Cumhuriyetimizin yakın tarihinde yaşanmış ve
çoğunun üzerindeki sır perdesi hala aralanmamış olan 12 Eylül 1980
öncesinin siyasi çatışma ortamında yaşanan elim hadiseleri, siyah – beyaz
keskinliğiyle açıklamaya çalışan indirgemeci yaklaşımla tanımı belirsiz ve
soyut bir “irtica tehlikesinin mevcudiyeti ve yakınlığı”na delil olarak
göstermek anlaşılır gibi değildir. Daha da önemlisi, partimiz hakkında
açılan bir kapatma davasında bu olaylara gönderme yapmak ve tehlikenin
bugün de mevcudiyetini vurgulamak suretiyle, “negatif imaj” oluşturmaya
çalışmak, hukuk etiği ile de bağdaşmamaktadır. Kısacası, tarihi sürekli
kötüden iyiye doğru giden düz bir çizgi olarak gören ve karmaşık toplumsal
olayları da kategorik genellemelerle açıklamaya çalışan bu pozitivist
yaklaşım, hukuk alanında telafisi imkansız sonuçlara yol açabilmektedir.
Diğer yandan, altında “YARSAV Yönetim Kurulu” yazan
bir kağıdın iddianamenin ekleri arasında çıkması, “toplama” delillerle
şişirilerek özensiz ve düzensiz bir şekilde kaleme alınan iddianamenin
siyasi mülahazaları yansıtan bir metin niteliğinde olduğunun bir başka
göstergesidir. İddianamede Talim ve Terbiye Kurulu’nda kadrolaşmaya gidildiği
yönündeki iddianın delili olarak sunulan gazete haberinin “YARSAV Yönetim
Kurulu” imzasını taşıyan bir kağıdın arka tarafına yapıştırılmış olması
manidardır. Partimize ve hükümet politikalarına karşı tavırlarıyla bilinen
YARSAV’a ait kağıtların partimiz hakkında kapatma talebinde bulunan bir
iddianamenin ekinde neden ve nasıl yer aldığını biz anlayabilmiş değiliz.
Ne ilginç tesadüftür ki, “Tüzüğümüzde özellikle vurgulandığı üzere YARSAV
siyaset dışı ve üstüdür” ifadesine de yer veren “YARSAV Yönetim Kurulu”
imzalı bu yazı bir siyasi partinin kapatılması talebiyle düzenlenen
iddianamenin ekleri arasında çıkmaktadır.
Başsavcılığın partimiz aleyhine kullandığı
delillere ait belgelerden birisinin YARSAV’a ait bir yazının arkasına
yapıştırılmış olması, bu delilin YARSAV’da oluşturulduğu izlenimini
vermektedir. “Birliğimizi kapatma hükmü taşıyan taslak her şeye rağmen
kanunlaştığı takdirde yasal haklarımız kullanılacak, Anayasanın 90/son
maddesi uyarınca tüzel kişiliğimiz devam edecektir” ifadesine de sözkonusu
yazıda yer vererek, yasayla dahi kapatılamayacağını ileri süren YARSAV’ın
partimizin kapatılması için delil oluşturma sürecine katkıda bulunduğu
anlaşılmaktadır. Başsavcının Anayasa Mahkemesi önünde bu durumu nasıl
açıklayacağını doğrusu merak ediyoruz.
Aynı şekilde, Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
Erdoğan ile ilgili olarak iddianamede yer alan 46 nolu iddianın delilleri
arasında bulunan bir gazete kupürünün üzerinde el yazısıyla “RTE röportajı”
şeklinde bir ifadenin bulunması da, delillerin siyasi yaklaşımla
toplandığını göstermektedir. Türkiye’de bazı köşe yazarlarının Başbakanı
sözde tahfif için kullandıkları jargonun iddianame eklerinde el yazısıyla
kullanılması düşündürücüdür.
Son olarak, Başsavcılığın özellikle esas hakkındaki
görüşünü okuduktan sonra, tasavvur ettiği toplum modeli hakkında dehşete
düşmemek mümkün değildir. Farklılıkları düşman olarak gören, çoğulculuğa,
çok partili yaşama, siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına,
aydınlara, din adamlarına ve üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlara
kuşkucu ve komplocu bir bakış açısıyla karşı karşıyayız. Demokrasiyle
laikliği bir araya getiren “demokratik laiklik” kavramından bile
rahatsızlık duyan bir anlayışın, ne demokrasiyi ne de laikliği koruması
mümkündür.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi, hakkımızda
açılan kapatma davası hukuki gerekçelere değil önyargının beslediği siyasi
mülahazalara dayanmaktadır. Gerçekte olup bitenle hiçbir alakası olmayan
iddia ve ithamlardan oluşan iddianame ve esas hakkındaki görüş, partimizi
ve onun şahsında milletimizin hür iradesini tasfiye etme projesinin bir
parçasıdır. İlk cevabımızda, bu davanın siyasi bir dava olduğunu ayrıntılı
bir şekilde açıklamıştık. Esasa ilişkin bu cevabımızda da davanın, hukuki
mesnetlerinin bulunmadığını ortaya koyacağız.
I. İDDİA
MAKAMININ DEMOKRASİ VE LAİKLİK YORUMU EVRENSEL ANLAYIŞLA BAĞDAŞMAMAKTADIR
İlk cevabımızda ifade ettiğimiz gibi, bu davanın
temelinde partimizin demokrasi ve laiklik anlayışının Başsavcının
anlayışıyla bağdaşmaması yatmaktadır. Sözgelimi, Başbakanın laikliğin
bireyin değil, devletin bir niteliği olabileceğine dair sözleri modern
laiklik anlayışını yansıtmasına rağmen, iddianamede laikliğe aykırı olarak
kabul edilmiştir.
1. Partimiz
laikliği siyasi ve hukuki bir ilke olarak görmektedir
AK Partinin laiklik
anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü laiklik anlayışıyla
tamamen uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin savunduğu laiklik
anlayışı, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine asla bir tehdit
içermemektedir. Laiklik, farklı din ve
inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada
barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasal bir ilkedir. Bu nedenle
laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır. Nitekim, Anayasamızın 2 nci
maddesinde laiklik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin değiştirilmesi teklif
dahi edilemeyecek bir niteliği olarak sunulmuştur. Anayasanın 24 üncü
maddesindeki din istismarı yasağının amacı da, esasen devletin laik
niteliğinin aşındırılmasını engellemektir. Devletin temel niteliklerinden
biri olarak laiklik, toplumdaki her türlü inanç ve düşünce karşısında eşit
mesafede durmayı gerektirmektedir. Partimizin bu laiklik anlayışı
Anayasanın 2 nci maddesinin gerekçesinde de ifadesini bulmuştur. Bu maddenin
gerekçesine göre “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik ise, her
ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve
dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi
kılınmaması anlamına gelir.”
Bu anlamda laiklik, çağdaş demokrasilerin
benimsediği temel ilkelerden biri olan devletin tarafsızlığının din-devlet
ilişkilerine yansımasını ifade etmektedir. Devletin inançlar karşısında
tarafsız kalabilmesi, siyasi ve hukuki düzenini herhangi bir dinin
esaslarına dayandırmaması ile mümkündür. Bu, laik düzende din işleri ile
devlet işlerinin ayrılmasına işaret etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik
anlayışı bir yandan devlet düzeninin dini kurallara dayanmamasını, diğer
yandan da devletin bireylerin sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğünü
güvenceye almasını gerektirmektedir.
Toplumda barışı kurmak ve sürdürebilmek için
devletin laik bir hukuk düzenine, laik bir yönetim cihazına sahip olması
şarttır. İnançlar konusunda tarafsız olan devlet güven verici olur. Farklı
inanca mensup olanların, tarafsızlığından emin olduğu devlet, herkes
üzerinde haklı ve meşrû bir otoriteye sahip olacaktır. Laik devletin
gölgesinde iş gören kamu erki, inanç çatışmalarını peşinen önleyecek meşrû
güce ve saygınlığa ve bu gücün caydırıcılığıyla inançlar dünyasından
beslenen bir çok çatışmayı da daha çıkmadan önleme yeteneğine sahip
olacaktır. Egemenliği kullanan erklerin, bunlar içinde özellikle yargı
erkinin altında kalabileceği en ağır töhmet, inançlar dünyasında taraf
olmaktır.
Öte yandan, dinî inanç farklılıklarını barış içinde
bir arada yaşatmak için var olan laiklik, bir inanca dönüşmemelidir. Eğer
dönüşürse bu inanç bu sefer, devlet içinde iktidarı kullanan iki kanat
arasındaki rekabette, bürokrasinin çoğunluk iktidarına karşı silahı haline
gelecektir. Laiklik prensibini zayıflatan ve hukukî değerini yok eden en
büyük risk laikliğin de diğer inançlar karşısına, her ne gerekçe ile olursa
olsun bir inanç olarak çıkartılmasıdır.
Laikliği bir din, bir inanç veya diğer inançları
ortadan kaldırmaya çalışan bir prensip olarak anlamak ve yorumlamak, laik
hukuk düzenine ve toplumsal barışa yönelik en yakın ve ciddi tehlikedir.
Kendisine bir ideoloji veya bir inanç değeri yüklenen laikliğin, devleti
inançlar konusunda tarafsız kılma görevi ortadan kalkmakta ve devlet
iktidarını inanç çatışmalarının tarafı, hatta alanı haline getirmektedir
2. Başsavcılığın laiklik anlayışı baştan sona
problemlidir
Bu davada AK Partiye yönelik iddia “laikliğe karşı
eylemlerin odağı” olmaktır. Bu iddianın doğrulanabilmesi için öncelikle
“laiklik” kavramı konusunda bir sarahatin bulunması şarttır. Nitekim iddia
makamı, bu muhakemeyi yürüterek “laiklikten ne anlaşılması gerektiği”
konusunda yaklaşık 12 sayfa devam eden açıklama ve yorumlarla, korumaya
çalıştığı laiklik prensibini tanımlamıştır. İddianamedeki laiklik tanım ve
yorumları baştan aşağı sorunludur. Bu tanımlar bilimsel değildir, sarahat
yoktur, kendi içinde çelişkilidir, subjektiftir, hukuk standartlarına uygun
değildir ve en önemlisi koruduğunu iddia ettiği laiklik prensibinin
kendisine bütünüyle zarar verici unsurlar içermektedir.
Kendi içinde tutarlılık taşıyan, bilimsel
muhakemeye uygun, toplumsal gerçeklerle ve laik düşüncenin evrensel
birikimiyle uyumlu, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacak ve uyulacak,
hukukî standartlar taşıyan bir laiklik tanımı iddianamede yer almamaktadır.
İddianamede laiklik prensibi değil, laiklik adıyla totaliter bir ideoloji,
bir felsefî kanaat ve en tehlikesi diğer dinî inançlarla rekabet halinde
olan bir inanç sistemi tanımlanmakta ve savunulmaktadır. Bu tanımlamalar
bireysel hak ve özgürlüklere yönelik ciddi ve yakın bir tehdit
içermektedir. Çünkü bu tanımlarda geçen inançlar, bir “yaşam biçimi” olarak
dayatılmaktadır.
2.1. Laiklik bir “yaşam biçimi” olamaz
İddianame’de “laiklikten ne anlaşılması gerektiği”
konusunda yapılan ilk açıklama, laikliği bir “yaşam biçimi” olarak
tanımlamaktadır: “Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü,
bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın,
bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir
uygar yaşam biçimidir” (s. 10). Bu tanım laikliği “bir yaşam biçimi” olarak
kavramlaştırmaktadır. Bu tanımlamada yer alan “aklın öncülüğü ve bilimin
aydınlığı” gibi felsefî atıflar felsefe ve bilim tarihinde tartışmalı ve
sorunlu konulardır. İktibas edilen bu cümle, bir hukuk metninin uyması
gereken sarahate uygun değildir. Ancak dikkatli bir analizle, (1) laikliğin
bir yaşam biçimi olduğu, (2) bu yaşam biçiminin de (a) özgürlük ve
demokrasi anlayışının, (b) uluslaşmanın, (c) bağımsızlığın, (d) ulusal
egemenliğin, ve (e) insanlık idealinin temeli olduğu, (3) bu tanım içinde
yer alan “özgürlük ve demokrasi anlayışı”nın ise “Orta çağ dogmatizmini
yıkarak aklın öncülüğü ve bilimin aydınlığı ile gelişen” “özgürlük ve
demokrasi” anlayışı olduğu görülmektedir. Bu cümleden laikliğin, “her şey”
anlamına geldiği, “ideal bir toplum düzeni”ne işaret ettiği sonucu
çıkartılabilir. Her şeyi içeren bir tanımlama, aslında hiçbir şeyi anlatmaz.
Üstelik bu cümlede ve aynı çizgide laikliği tanımlamak için sıralanan diğer
cümlelerde yer alan idealler ile laiklik arasında bilimsel bir sebep-sonuç
ilişkisi bulunmamaktadır.
Bilimsel bir tanımda yer alması gereken, tanımlanan
varlık ile tanımlayan unsurlar arasındaki illiyet bağı bu cümlede yoktur.
Üstelik “her şey” olma özelliğine sahip bir kavram, hukukun değil
ideolojilerin boşluk kabul etmez dünyasının totallik yani bütünlük
iddiasına cevap verebilir. Bu cümleden bir laiklik tanımı değil, yeni açıklamalara
ihtiyaç gösteren varsayımlar çıkar.
Cümlenin tek sarih yanı, laikliğin “bir uygar yaşam
biçimi” olarak tanımlanmasıdır. İddia makamının “laikliğin nasıl bir yaşam
biçimi olduğu”nu açıklama mükellefiyeti bulunmaktadır. Benzer yaklaşım,
laikliğin insanlara mı, yoksa devlete ait bir nitelik mi olacağı konusunda,
AK Partiye isnat edilen suçlamada da görülmektedir. İddia makamı, partimiz
genel başkanının “insanlar laik olamaz” sözünü, “laiklik karşıtı bir eylem”
olarak tanımlamakta, esas hakkındaki görüşünde de bu iddiasını ısrarla
sürdürmektedir (s.5).
Laikliği “yaşam biçimi” olarak tanımlamak,
beraberinde çok ciddi siyasi ve toplumsal sorunlar doğurabilecektir. Bu
sorunları anlamak için öncelikle “yaşam biçimi”nin ne olduğuna bakmak
gerekir. “Yaşam biçimi” sosyolojik bir deyimdir. Bireylerin ayrıntılı yaşam
tercihlerini ifade eder. Sosyal ilişkilerde, tüketim kalıplarında, eğlence
ve kıyafet seçiminde her hangi bir zaman ve yerde sergilenen davranışlar
setini anlatır. Sosyolojinin zengin dalları arasında “sağlık ve yaşam
biçimi sosyolojisi (Health and Lifestyle Sociology) adıyla bir bilimsel
disiplin de bulunmaktadır. Yaşam biçimi içinde yer alan davranış ve
pratikler, alışkanlıkların, klasik eylem biçimlerinin ve akılcı
davranışların bir karışımıdır.
Bir hayat biçimi, tipik olarak bireysel tutumları,
değerleri ve dünya görüşünü yansıtır. “Yaşam biçimi” tabirinin siyasal
alanda kullanılması, farklı yaşam biçimlerinin meşruiyetini tanımak ve
bireysel tercihlere saygı göstermek içindir. Kısaca “yaşam biçimi” toplum
içinde bireyin, karşısında duran kültürel seçenekleri özgür tercihlerine
konu ederek, kendi hayat tarzı olarak benimsemesidir. Batıda “yaşam biçimi”
siyasî bir kavram olarak kullanıldığı zaman peşinen farklı hayat
tarzlarının bir arada olduğu toplumun meşruiyetine göndermede
bulunulmaktadır. Geleneksel yaşam biçimi, bireyin geleneklere değer vererek
yaşamasıdır. Dindarlığı bir “yaşam biçimi” olarak benimsemek, bir dine
inanmanın ötesinde, bireyin o dinin pratiklerine hayatında önemli bir yer
ayırması demektir. Yaşam biçimi, asgari ölçekte bireysel hayatımızın,
özgürlüklerimizin bize tanıdığı çerçevede yaptığımız tercihlerle oluşur.
Yaşam biçimimizi özgürce belirlemek, bizim en temel haklarımızla ilgilidir.
Laiklik “yaşam biçimi” olarak tanımlandığı zaman,
otomatik olarak farklı yaşam biçimlerinden biri tercih edilmiş olacaktır. O
zaman sorulması gereken soru “hangi yaşam biçimi laik yaşam biçimidir?”
sorusu olacaktır. İddianamede yer alan tanım “bir uygar yaşam biçimi”
vurgusunu yapmaktadır. O zaman hemen “uygar olmayan yaşam biçimleri”ni
“laik yaşam biçimleri”nin karşısına koymamız gerekecektir. Uygar olmayan
yaşam biçimleri konusunda, ampirik araştırmalar karşımıza geniş bir yelpaze
çıkartmaktadır. “Uygar yaşam biçimi” incelmiş estetik duyguların, zevklerin,
dışa açık dünya görüşünün, şehirleşmiş adetlerin ve görgü kurallarının
içinde yer aldığı geniş bir yelpazeyi içerdiği gibi; “uygar olmayan yaşam
biçimi” de kendi içinde daha geniş bir yelpaze oluşturur. Göçebelikten,
köylülükten, gecekondulardaki, geleneksel ve dışa kapalı “yaşam
biçimleri”ne kadar her seçenek, uygar olmayan yaşam biçimi içine
yerleştirilebilir. O zaman kaçınılmaz olarak araştıracağımız şey, farklı
yaşam biçimleri ile laiklik arasındaki ilişki olacaktır. Bu ilişkiyi nasıl
kuracağız? Bu ilişkiyi kurmak ve bize hangi “yaşam biçimi”nin “laik yaşam
biçimi” olduğunu göstermek, laikliği bir “yaşam biçimi” olarak
tanımlayanların görevi olsa gerektir.
Partimizin anlayışına göre, laiklik bir “yaşam
biçimi” değildir. Çünkü laiklik, farklı yaşam biçimleri arasından birini
tercih etmek olarak tanımlanamaz. Akıl ve bilim, insanoğlunun yaşadığı
tarihsel tecrübe ışığında laikliğin bir “yaşam biçimi” değil, farklı yaşam
biçimlerini hem özgür hem de barış içinde bir arada yaşatmak için
geliştirilmiş çok önemli ve değerli bir hukuk prensibi olduğunu
göstermektedir. Laikliğin özgür ve demokratik toplumlarda gelişmesi ve
yerleşmesi, bu toplumların farklı yaşam biçimlerine saygı temelinde
kurulmasındandır. Laiklik bir yaşam biçimi değil, tersine farklı yaşam
biçimlerini bir arada ve barış içinde yaşatan prensibin adıdır.
Devlet, farklı dinî inançların ve pratiklerin de
içinde yer aldığı farklı yaşam biçimlerini bir arada ve barış içinde
yaşatmak zorundadır. Bunun yolu, yaşam biçimlerinden birini tercih etmemek,
bu yolla yaşam biçimlerinin birbiri üzerinde tahakküm kurmasını
engellemektir. Laikliği “yaşam biçimi” olarak kabul etmek, laikliği ortadan
kaldırmak demektir. Sonuçta bir “yaşam biçimi” kalıbına dökülen laiklik,
içi ne ile doldurulursa doldurulsun diğer yaşam biçimleri için tehdit
oluşturacak, bu sefer toplum, devlet ve hukuk himayesinde değerli ve
imtiyazlı bulunduğu için totaliter bir yaşam biçiminin dayatması ile
karşılaşacaktır.
Laikliğin “bir yaşam biçimi” olarak kabul edilmesi,
pratik olarak bir “yaşam biçimi”nin benimsenmesi ve toplumun farklı
kesimlerine bu “yaşam biçimi”nin dayatılması sonucunu verir. Bunun için
tercih edilen yaşam biçiminin devlet katında bir ideolojiye veya düşünce
sistemine dönüştürülmesi gerekir. Laikliğin bir “yaşam biçimi” olarak kabul
edilmesi, devletin totaliter ve dayatmacı bir devlete dönüşmesine yol açar.
Totaliter devletlerde görülen belli bir insan tipinin ve yaşam biçiminin
yüceltilmesi, özgürlüklerin de sonu olur. Sovyetler Birliği tecrübesi,
laikliğin ancak totaliter bir ideolojinin çatısı altında bir yaşam biçimine
dönüşebileceğini, bunu gerçekleştirmek için farklı yaşam biçimlerinin yok
edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Laikliği “yaşam biçimi” olarak tanımlamak
Anayasamıza da aykırıdır. Anayasa, farklı yaşam biçimlerinin yan yana
yaşayabileceği özgürlükleri garanti altına alırken, devleti bu konuda
tarafsız olmaya zorlamaktadır. Anayasamızın Başlangıç kısmında “Her Türk
vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal
adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni
içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde
geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” vurgulanmaktadır. Burada
özellikle “onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevî varlığını
…geliştirme hak ve yetkisi” ancak farklı yaşam biçimlerine devlet katında
meşruiyet tanınması ile mümkündür. 5 inci maddede devlete yüklenen
“…insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlama…” görevi, “yaşam biçimi” dayatan bir devletin elinde yerine
getirilemez. 17 inci maddede herkese tanınan “maddî ve manevî varlığını
geliştirme hakkı” elbette “yaşam biçimi” dayatan devletin çatısı altında
gerçekleştirilemez. Devletin bir yaşam biçiminden yana tercihte bulunduğu
ülkede Anayasa’nın 20 nci maddesinde herkese tanınan “özel hayata saygı
gösterilmesi hakkı”nın anlamı kalmaz. Anayasamız, farklı yaşam biçimlerinin
teminatıdır. Anayasamıza göre, hangi isim ve kalıp içinde olursa olsun,
devlet bir yaşam biçimini tercih edemez, hele hele onu laiklik adıyla
toplum üzerinde tahakküm aracına dönüştüremez.
2.2. Laiklik bir “felsefi inanç” değildir
İddianame laikliği, pozitivist ve rasyonalist bir
felsefî inanç olarak tanımlamakta ve savunmaktadır. İddianamede yer alan şu
tanımlama ve tasvir, esasen iddianamenin bütününe yansıyan felsefî inancı
temsil etmektedir: “Lâiklik, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin
son aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan
siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir (s. 10-11). Bu
ilginç ifadelere karşı söylenecek ilk şey şudur: “Bilime dayanan siyasal,
sosyal ve kültürel yaşam” yoktur ve bugüne kadar dünya üzerinde hiç kimse
“bilime dayanan yaşam”ı icat edememiştir. Böyle bir yaşam biçimi olsa,
siyasî yaşam için demokrasinin, sosyal ve kültürel yaşam için özgür
tercihlerin bir anlamı kalmaz. O zaman bilim adına bir otoritenin bu yaşamı
önümüze koyması ve bizim de ona uygun yaşamamız gerekir.
Bu tanımlama bir felsefî inançtır. Laikliğin
“bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisi”
olduğunu kabul etmek, ancak ve ancak 19. yüzyılda geçerli olan ve
“bilimcilik” (scientism, bilimperestlik) adı verilen pozitivizt felsefenin
bir türünü benimsemekle mümkündür. “Bilime dayanan siyasal, sosyal ve
kültürel yaşam” ibaresi, 19. yüzyılda kalmış pozitivizme özgü bir iddiadır.
Bu iddia çağdaş bilimin varmış olduğu nokta açısından ilkel, geri ve
çağdışıdır. Böylesine geri bir bilim anlayışını savunmak, modern ve ileri
bir ülkede kabul edilemez. Bu geri bilim anlayışını laiklik olarak takdim
etmek ise, en başta laikliğe haksızlıktır.
Üstelik iddia makamı laikliği bir felsefî inanca
dönüştürerek ve bir felsefî inanç halinde savunarak Anayasa’nın 10 uncu
maddesini açıkça ihlal etmektedir. Anayasanın bu maddesi herkesi “…dil,
ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit” ilan etmektedir.
“Felsefî inançlar” konusunda ayrım gözetmemek için devletin, bir felsefî inançtan
yana olmaması gerekir.
Aslında 10 uncu madde bu yönüyle aynı zamanda bir
laiklik tanımı içermektedir. Uzun tarihi boyunca laiklik prensibi, “kanun
önünde eşitlik”i sağlamak üzere yaşam alanı bulmuştur. Çünkü devletin veya
siyasî otoritenin dinler karşısında taraf olması, “kanun önünde eşitlik”in
gerçekleşmesini engellemiştir. Ancak, devletin dinler karşısında tarafsız
olması yeterli olmamıştır. 18. yüzyıldan itibaren rekabet haline giren
inançlar arasına felsefî inançlar da girmiştir. Bu felsefî inançlar
arasında özellikle din karşıtı olanlar, devletin inançlar konusunda
tarafsızlığını temin etmek için dini inançlar gibi mesafeli durması gereken
inançlar olarak kabul edilmiştir. Devletin eşitliği tesis etmek üzere
tarafsızlığı, sadece dinler arasında değil aynı zamanda felsefî inançlar
için de söz konusudur. Devletin tarafsızlığını kaybetme ihtimali olan bir
düşünce veya inançla karşılaştığı zaman bunun mutlaka müesses bir din
olması gerekmez. Müesses dinlerle rekabet halindeki felsefî inançlardan biri
yanında yer alan ve devletin zorlayıcı gücüyle bu inancı benimsetmeye
kalkan devlet de tarafsızlığını, dolayısıyla laik niteliğini kaybedecektir.
İddianamede yer alan şu cümle, laikliği anayasal
prensip olarak sahip olduğu güçlü konumdan uzaklaştırmakta, felsefî
tartışmaların tüketiciliğine hapsetmektedir: “Demokrasiye geçişin de aracı
olan lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir” (s.13). Laiklik bir yaşam
felsefesi olamaz. Laikliği “yaşam felsefesi” olarak tanımlamak onu felsefe
dünyasının labirentlerinde kaybetmeye yol açar. Oysa laikliğin açık ve
sağlam bir hukuk prensibi olarak herkesin anlayacağı ve uyacağı şekilde
varlığını sürdürmesi gerekir.
2.3. Pozitivist laiklik ideolojisi çağdışıdır
İddianame, “bilimcilik/bilimperestlik” (Scientism)
adı verilen bir felsefî inanca dayanmaktadır. Bilimcilik, doğa bilimlerinin
yöntemlerinin sosyal alana da uygulanabileceği varsayımına dayanır. Bu
varsayım, pozitivist felsefenin bir önermesidir. Pozitivizmin “denklik
teorisi”ne göre doğa ile toplum arasında hiçbir gerçeklik farkı yoktur;
toplumda da, doğada olduğu gibi gözlem ve tecrübe ile keşfedilmesi gereken
düzenlilikler vardır. Bu varsayımdan pozitivizme özgü çok önemli bir iddia
çıkmaktadır: “Gözleme ve tecrübeye dayalı pozitif bilime uygun, bilim
tarafından düzenlenmiş bir toplum hayatı kurulabilir.” “Toplumsal ilerleme”
fikri de, bu iddia ile temellendirilen bilimsel bilginin gelişmesi ile insanlığın
sürekli daha iyiye ve mükemmele doğru evrileceği inancını ifade eder.
19. yüzyıla damgasını vuran bu felsefenin en ileri
örneğini Auguste Comte, Pozitivizmin İlmihali kitabı ile vermiştir. Comte,
bu kitapta bir “bilim dini”nin unsurlarını, ibadet ve ayinlerini ve
örgütlenmesini anlatır. Bu tez, aynı zamanda dinî düşüncenin yerini
kaçınılmaz olarak bilimin alacağını ileri sürmektedir. Amaç, bilimsel bir
toplum hayatının kurulmasıdır. 20. yüzyılda bu görüşün taraftarı hemen hiç
kalmamıştır.
Pozitivist bilim ideolojisi, yücelttiği bilimsel
yasalara ve evrensellik ilkesine boyun eğilmesini talep eder. Bilim, bu
şekilde buyurgan bir otorite halini almaktadır. Bu anlayış, tek tanrılı
dinlerin yerine tek bir bilim anlayışını yerleştirir. Farklı olana, var
olma hakkı tanımaz; topluma uyarlandığı zaman da demokrasiye geçit vermez.
Çünkü tek bir bilimsel hakikat vardır, herkese düşen o gerçeğe teslim
olmaktır. Pozitivizm, bu yüzden demokrasiye karşı çıkışı meşrulaştırmak
için totaliter ideolojilerin elverişli aracına dönüşmektedir.
Pozitivist mantık tek biçimliliğin, tekdüzeliğin
mantığıdır. Totaliter ideolojilerin dünyası, tek hakikatin peşinde olduğu
için pozitivizme dayanır. Tek bir doğru “yaşam biçimi” olduğunu iddia eden
totaliter ideolojiler ile iddianamede yer alan “laik yaşam biçimi”
arasındaki bağ, pozitivizmin “bilimsel yaşam” bağlantısı ile kurulmaktadır.
Başsavcılık sorgulamadan ve incelemeden laiklik diye, bu ideolojiyi
savunmaktadır. Bu ideolojiyi savunmak, Anayasamızın 10 uncu maddesine
aykırı olduğu gibi, çağdaş dünyaya, hatta doğrudan bugün geçerli olan bilim
anlayışına da aykırıdır.
2.4 Başsavcılığın din anlayışı sosyolojik gerçeklikle bağdaşmamaktadır
İddianamede laiklik tek boyutlu bir kavram olarak
görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken “bir uygar yaşam biçimi” ve
“yaşam felsefesi” şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre,
“toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması” olan laiklik,
ülkede yaşayan herkes tarafından benimsenmesi zorunlu bir “yaşam
biçimi”dir. Bu zorunlu “yaşam biçimi”nde dinin yeri, bireylerin vicdanıdır.
“Din, kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış
olgusudur” (s.18).
Dahası, iddianamede laiklik insanı “kul” olmaktan
çıkarıp “birey” haline getiren bir ilke olarak görülmektedir. Buna göre
laiklik, “İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini
geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren” bir ilkedir (s.10-11).
İddianamede kul terimi, teolojik ve siyasî anlamları arasındaki ayırım
belirtilmeden ve her ikisini de içeren bir şekilde kullanılmaktadır. Eğer
birey kelimesi ile Yaratıcıyla bütün bağların koparılması kastediliyorsa,
bu durumda laik bir sistem içerisinde dinin kişinin vicdanında dahi yer
alamayacağı açıktır. Bu anlayış insanın Yaratıcısıyla ilişkisini ifade eden
“kulluk” ile “birey” olmanın birbiriyle çelişeceği varsayımına
dayanmaktadır. Halbuki, “iyi/kötü” şeklindeki bir “birey/kul” ayrımının
hiçbir teorik ve pratik dayanağı bulunmamaktadır. Laikliğin insanı kul
olmaktan çıkardığı şeklindeki tez, bilimsel ve sosyolojik bir gerçeği
yansıtmamanın ötesinde kendini hem bir birey hem de Yaratıcının bir kulu
olarak gören inançlı insanlar açısından oldukça inciticidir.
Esasen, Başsavcılığın dinin bireysel ve toplumsal
yaşamdaki yeri hakkındaki ifadelerinde çelişki ve tutarsızlıklar mevcuttur.
Örneğin iddianamenin 17 inci sayfasının üçüncü paragrafında yapılan
alıntıda, “Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna
ve yönetimine egemen olamaz” şeklinde dinin özgün bir sosyal kurum olduğu
belirtilirken, aynı sayfanın beşinci paragrafında ise “laik devlette,
kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere
kesinlikle karıştırılamaz…” denilmektedir. Diğer yandan, din hem “sosyal
kurum” hem de Kavramsal çelişki ile birlikte “dünya işlerinin” genel
kapsamı dikkate alındığında birey açısından dinin konumunun ve işlevinin ne
derece sınırlandırıldığı daha iyi anlaşılacaktır.
Dinin hukukî düzenlemelere mesnet teşkil etmesi
ayrıdır, dünya hayatına bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik değer ve
davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak görülmesi ayrıdır. Burada
çizilen din anlayışı, kişinin sadece iç dünyası (vicdanı) ile ilgili
zihinsel veya duygusal düzeyde kalan kutsallardır. Bu açıdan bakıldığında
dinin, toplumsal ilişkilere yansıyan herhangi bir yönü olmamalıdır. Din
sadece inanan kimsenin iç dünyasını ya da topluma yansımayan yönleriyle
bireysel hayatını tanzim etmeli, dinin sosyal hayat ile bağlantısı mabedin
kapısında başlamalı ve kapısında bitmelidir. Bunun dışındaki alanlara dini
inançların yansıması mümkün değildir. Bu anlayışa göre, örneğin dinî
bayramların resmî tatil olması da laikliğe aykırıdır.
İddianamede yer alan dini inanç ve duyguların
sadece vicdanlarda kalması, dinin sosyal ve kültürel bir bağ oluşturamayacak
şekilde yaşanması ve “dünya işlerine kesinlikle karıştırılmaması” gerektiği
şeklindeki katı ideolojik yaklaşımın hiçbir Batılı demokratik laik sistemde
karşılığı yoktur.
Halbuki tüm toplumlarda din, bireylerin
kimliklerini belirleyen temel kaynaklardan birini teşkil etmektedir. Bu
nedenle, din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye alan laiklik, bu özgürlüğün
toplumsal yansımalarını reddetmez. Bu noktada, iddianamede “devletin ve
hukukun” dine dayandırılmaması ile bireylerin din ve vicdan özgürlüğünün
toplumsal alanda yansımalarının birbirine karıştırılması temel hatalardan
birisidir. Bu yüzden din ve vicdan özgürlüğünün dışavurumları olan olgu ve
ifadeler, “devletin temel düzenlerinden birini dine dayandırma” gibi çok
yanlış bir şekilde yorumlanmış ve suçlanmıştır.
Sonuç olarak, Başsavcılığın laiklik anlayışına esas
teşkil eden din algısı, gerçek hayattaki sosyolojik din olgusundan uzaktır.
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte dine, İslâm’a ve Diyanet İşleri
Başkanlığına yönelik perspektif, Türk toplumu ve Türkiye Cumhuriyetinin hak
ve özgürlükler açısından kazanımları, günümüz küresel dünyasının dinî duygu
ve olgulara bakışı ve insanlığın inanç ve ifade özgürlüğü noktasında
ulaştığı aşama ile örtüşmeyen, indirgemeci ve dogmatik bir ideolojinin
ürünü olarak temayüz etmektedir.
2.5 Başsavcılığın “demokratik laiklik” alerjisi
anakroniktir
Başsavcılığın pozitivist ve militan laiklik
penceresinden bakıldığında, laikliğin demokratik ve özgürlükçü yorumunu
ifade eden “demokratik laiklik” kavramı “yeni siyasi terim” olarak
görülebilmektedir (Esas hakkında görüş, s. 6). Aslında sorun, laikliğin anlamı
ve gerekleri konusundaki bu anakronik bakış açısından kaynaklanmaktadır.
Modern demokratik toplumların, din ve vicdan özgürlüğünü öne çıkaran
laiklik anlayışı, 19 uncu yüzyılın dini dönüştürmeyi ve sadece bireylerin
vicdanına hapsetmeyi amaçlayan pozitivist laiklik anlayışıyla
bağdaşmamaktadır.
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte, laikliğin
tıpkı Fransa’da olduğu gibi, zaman içinde demokratikleşen bir olgu olduğu
gerçeği anlaşılamamıştır. Başsavcılık demokrasi ile laikliğin birlikte
anılarak “demokratik laiklik” kavramının kullanılmasına adeta isyan
etmektedir. Buradaki temel problem, laikliğin demokrasinin olmazsa olmazı
olduğu belirtilirken, demokrasinin de laiklik için vazgeçilmez olduğunun
söylenmemesidir. Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin tek başına bir
anlamı yoktur. Yakın tarih laik bir siyasi ve hukuki yapıya sahip olup da
totaliter olan çok sayıda siyasi rejimin varlığına tanıklık etmiştir. Bugün
de birçok devlet, dinin devlet işlerine karıştırılmaması anlamında laik
olduğu halde, demokratik anayasal devlet niteliğine sahip değildir.
Laikliğin dinamik bir kavram olduğu ve devletin
demokratikleşmesi sürecinde laiklik anlayışının da demokratikleştiği bir
gerçektir. Laikliğin dünyada en katı şekilde uygulandığı Fransa’da bile bu
dönüşüm yaşanmıştır. Bu ülkede de demokratikleşme sürecinde laikliğin
ikinci temel unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü diğer özgürlükler gibi
gelişmiştir. 1905 yılında çıkarılan kanunla din ve devletin birbirine
müdahale etmemesi ilkesi benimsenmiştir. Bu dönemde tartışma ve gerilim
kaynağı, Kilisenin yönettiği özel okulların laik devlet sistemindeki yeri
olmuştur.
Laiklik zamanla radikal ve militan uygulamalardan
arınarak, din ve vicdan özgürlüğüne daha fazla yer veren demokratik bir
görünüm kazanmıştır. Laikliğin demokratikleşmesi, onun toplumsallaşması
sürecini de hızlandırmıştır. Kısacası, bir yandan laiklikle hızlanan
modernleşme süreci, diğer yandan laikliğin kendisinin demokratikleşmesi,
toplumun geniş dindar kesimlerinde de laik devlet ve demokrasinin
benimsenmesini sağlamıştır.
Türkiye’de de laikliğin, din ve devlet işlerinin
ayrılığı anlamındaki tanımı elbette devam etmekle birlikte, bu ilkenin
diğer boyutu olan din ve vicdan özgürlüğü Tek Parti dönemine göre, tıpkı
ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlükleri gibi, oldukça gelişmiştir. Bu
bağlamda Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olan laiklik, hukukun
üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi diğer niteliklerle eklemlenerek
bugünkü halini almıştır.
Nitekim bu sosyolojik dönüşüm, laikliğin toplumsal
açıdan algılanmasını ölçmeye yönelik bilimsel çalışmalarda da ortaya
çıkmaktadır. Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ile Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın Kasım
2006’da yaptıkları sosyolojik araştırma bu bakımından son derece önemlidir.
“Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” adlı bu bilimsel araştırmaya
göre, toplumda laikliği benimsemeyenlerin oranı ciddi ölçülerde düşmüştür.
Daha sonra yapılan bilimsel araştırmalarda da benzer sonuçlara
ulaşılmıştır.
Çarkoğlu ve Toprak’ın araştırması, aynı zamanda
iktisadi seviye yükseldikçe laikliği benimseyenlerin oranının arttığını
göstermektedir. Bu noktada AK Parti’nin yoksulluğun etkilerini azaltmak
için uyguladığı sosyal yardım politikalarıyla, izlediği ekonomik büyüme ve
gelir dağılımı politikalarını çok iyi değerlendirmek gerekir. (Ali Çarkoğlu
ve Binnaz Toprak, Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset, İstanbul:
TESEV Yayınları, 2006).
AK Parti, bir yandan “devletin temel düzenlerini”
Avrupa standartlarına uyarlayarak laikliğin hukuki boyutunu güçlendirirken,
diğer yandan da demokratik özgürlükleri genişletmek, din ve vicdan
özgürlüğüne özen göstermek ve ekonomik politikalarıyla refahı yükseltmek
suretiyle laikliğin toplumsal temellerini pekiştirmiştir.
Devletin sosyal, hukuki, siyasi ve ekonomik temel
düzenlerini Avrupa hukukuna uyarlayarak modernleştirmiş ve laikliğin ikinci
ayağı olan din ve vicdan özgürlüğünün alanını genişletmiş bir partinin,
laikliği ihlal ettiğini ileri sürmek ancak bir algılama hatasından
kaynaklanmış olabilir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, partimizin laikliğe
aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasının hiçbir somut, nesnel ve
bilimsel dayanağı bulunmamaktadır.
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşüne yansıyan
“demokratik laiklik” alerjisine paralel olarak, demokrasinin vazgeçilmez
unsuru olan çok partili yaşamı “irtica”yla ilişkilendirme gayretiyle mahkum
etmeye çalışması anlaşılır gibi değildir. Başsavcı, adeta çok partili
siyasi yaşamın laiklikten tavizi ve bazı siyasi partilere sızan “irtica”ya
primi beraberinde getirdiğini savunmaktadır. Halbuki, çok partili, çoğulcu
ve özgürlükçü demokrasinin olmadığı bir yerde laiklik de kendisinden
beklenen toplumsal ve siyasal işlevi yerine getiremez.
Pozitivist ve militan laiklik anlayışının iddianame
ve esas hakkındaki görüşe yansımalarından biri de, AK Parti Genel
Başkanının “yaşam tarzı”nın değişmediğine dair sözlerinin “takiyye”nin
itirafı olarak değerlendirilmesidir. (İddianame, s.33, Esas hakkındaki
görüş, s.34). Başbakanın “Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı
bir yaşam tarzı mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün
de oyum, değişemem, değişmedim” şeklindeki sözlerinin, laikliği tek ve
resmi “yaşam biçimi”nin herkese dayatılması olarak gören bir bakış açısıyla
anlaşılması güç olabilir. Halbuki, partimizin benimsediği siyasi bir ilke
olarak laiklik, bireylerin “yaşam biçimleri”ni değiştirmeyi ve herkesin
ortak bir “yaşam biçimi”ni benimsemesini değil, tersine farklı yaşam
tarzlarının bir arada var olmasını gerektirmektedir. Bu durum,
Başsavcılığın “yeni siyasi terim” olarak nitelediği, “demokratik laiklik”
anlayışının bir gereğidir.
Tam da bu nedenle, “demokratik laiklik” kavramına
vurgu yapan değerlendirmeler de esas hakkındaki görüşte eleştirilmektedir.
Başsavcılığa göre “batılı bazı siyasetçiler, …”demokratik laiklik-laikliğin
zorla dayatılması” gibi kavramlar üreterek, Ülkemizin kuruluş felsefesini,
Anayasal düzenini, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerini görmezden
gelmişlerdir” (s.10). Laikliğin, özgürlükçü yorumunu vurgulamak için
kullanılan “demokratik laiklik” gibi kavramlar, sonradan üretilmiş “yeni
siyasi terim”ler değildir. Başsavcılık, AK Partinin kapatılması girişimini
Avrupa Birliği’nin benimsediği demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışı
açısından eleştiren AB yetkililerinin tavrından rahatsız olmuştur. Halbuki,
bu eleştiriler Türkiye’nin AB’ye üyeliği için çok önemli adımlar atmış bir
partinin laiklik aleyhine odak olamayacağına dair açık ve yalın gerçeğin
“batılı bazı siyasetçiler” tarafından görüldüğünü göstermektedir.
Başsavcılık, ilk cevabımızda Batı demokrasilerinde
siyasi parti davalarına çok istisnai olarak rastlandığı yönündeki
argümanımıza karşı çıkarken şu tespiti yapmaktadır: “Bazı batı ülkelerinin
Anayasalarında laiklik ilkesi ya hiç yer almamış, ya da çok az
değinilmiştir. Çünkü bu ülkelerde laiklik, herhangi bir siyasal tartışmanın
konusu olmayacak kadar içselleştirilmiştir” (s.8). Oysa laiklik bütün
dünyada tartışılmaktadır. Avrupa Anayasası tartışmalarında, Tek Avrupa
hedefinde en çok tartışılan konuların başında laiklik gelmektedir. Farklı
laiklik uygulamalarını içinde barındıran Avrupanın özgürlükçü bir yorum
benimsemesi, dikkatle takip edilmesi gereken bir tecrübedir. AB
temsilcilerinin Türkiye’deki laiklik tartışmalarına müdahil olmaları da bu
birikimin sonucudur. “Bizim laikliğimiz sadece bize özgüdür” sözü, sadece
demokrasi karşıtlığını temellendirebilir. Laiklik evrensel bir birikimdir.
Türkiye’nin tek özgün tarafı, laiklik prensibinden demokrasi karşıtı
yorumlar üretilmesidir. Demokrasiyi imkânsız hale getiren bir laikliği
savunmak, kestirmeden azınlık diktasını savunmak demektir
Diğer yandan, esas hakkında görüşte yer verilen şu
ifadeler de ilginçtir: “Uzun mücadelelerle kazanılmış, evrensel bir hak
mertebesine yükselmiş laikliğin tartışmaya açılması, meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması
çabaları, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş
felsefesi ve temel anayasal kuralları karşısında olanaksız bulunmaktadır”
(s. 11). Bir kere, “demokratik laiklik” kavramını “üretilmiş” olarak
niteleyen iddia makamının, siyasi bir ilke olan laikliği, muhtemelen
farkında olmadan, “evrensel bir hak” olarak sunması, kavram üretmenin tipik
bir örneğidir. İnsan hakları literatüründe “laiklik hakkı” diye bir kavram
yoktur. Tıpkı “demokrasi hakkı” ya da “kuvvetler ayrılığı hakkı” gibi
kavramların olmadığı gibi. Laiklik, baştan beri vurguladığımız gibi
devletin sahip olması gereken bir niteliktir.
İkincisi, laikliğin “meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları”
olarak ifade edilen ithamın hiçbir dayanağı yoktur. Partimiz hiçbir zaman
referandum veya benzeri yöntemlerle laikliğin meşruiyetini ve
uygulanabilirliğini sorgulama çabası içine girmemiştir. Laikliğin
uygulamada neyi gerektirdiği konusundaki tartışmalar ise, demokratik
ülkelerin tamamında rastlanabilecek türden tartışmalardır. Bunları
laikliğin meşruiyetinin sorgulanması olarak göstermeye çalışmak, bu
kavramın demokratik ve özgürlükçü yorumu yerine onun tam da karşı olduğu
dogmatik yorumunu benimsemekten kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak, bu davada temel sorun, AK Partinin
evrensel standartlarla uyumlu demokratik laiklik anlayışının, Başsavcılığın
savunduğu bireyi ve toplumu nesneleştirici ve dönüştürücü laiklik
anlayışına aykırı görülmesidir.
II. BU
DAVADA SUNULAN DELİLLERİN İSPAT HUKUKU BAKIMINDAN DELİL OLMA DEĞERİ YOKTUR
Partimizin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu hakkında ikna edici hiçbir delil
sunulamamış ve müddei iddiasını ispat edememiştir. Müddeinin iddiasını
hukuki delillerle ispat etmesi ispat hukukunun en temel ilkesidir. İspat,
olguların doğruluğu hakkında hâkimde kanaat uyandırmak için geçerli ve
gerekli delillerin sunulmasıdır. Bir parti kapatma davasında
kullanılabilecek deliller, partinin tüzük ve programı ile yayınladığı yazılı
açıklamalar ya da doğruluğu kesin olarak tespit edilmiş ses ve görüntü
kayıtlarıdır.
Başsavcı
ispat konusunda hiçbir etkisi ve önemi olmayan yüzlerce gazete kupürü ve
internet çıktısını doğru düzgün bir tasnife dahi tabi tutmaksızın ekler
arasına istif etmiş bulunmaktadır. Bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının,
yargılamada zamandan ve emekten tasarruf adına böyle yapmayarak, gerçekten
delil olabilecek yazılı belge ve ses kasetlerini ayıklayarak delil olarak
sunması beklenirdi. Bu davada partimizin tüzük ve programı ile yazılı
açıklamalarında laikliğe aykırı hiçbir husus bulamayan Başsavcı, eylemlerin
Anayasaya aykırılığına dayalı dava açabilmek için doğruluğu ispatlanmamış
yüzlerce gazete haberleri ile birkaç ses kaydını delil olarak sunmuştur. Esas hakkındaki görüşe birkaç ses kaydı eklenmesi,
iddianamede delil olarak sunulan gazete kupürlerinin hiçbir hukuki değere
sahip olmaması nedeniyle, son bir gayretle delil gösterme çabasının
sonucudur. Bu durum bile, Başsavcılığın sadece gazete haber ve yorumlarının
tek başına delil olamayacağını zımnen kabul ettiğini göstermektedir.
Sunulan
bu deliller de partimizin “laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği”
isnadını ispatlamaktan çok uzaktır. Bu nedenle, aşağıda ayrıntılı olarak
açıklayacağımız üzere bu davanın ispat hukukuna aykırılıktan da reddi
gerekir.
1. Bu davada delillerin önemli bir kısmı dava
açılmasına karar verildikten sonra üretilmiştir
Bu davada toplanan delillerin erişim tarihlerine
bakıldığında delilerin çok büyük bir kısmının dava açmaya karar
verilmesinden sonra toplandığı izlenimi oluşmaktadır.
Yargılama hukukunun temel ilkesi delillerden sonuca
gitmek iken, partimiz hakkında açılan davada bu ilke tersine çevrilmiş
görünmektedir. Önce dava açmaya karar verilmiş, daha sonra da bunun için delil
toplanmıştır. Nitekim iddianameye ek olarak sunulan dosyalarda yer alan
gazete haber ve yorumlarının büyük bir kısmı bunların yayınlanmasından
yıllarca sonra internet yoluyla derlenmiştir. Bu nedenle bu dava adeta bir
“google davası”dır. Başsavcı, çok sayıda haber ve yorumu dava açma tarihine
yakın bir zamanda anahtar kelime yazarak “google” arama motorundan arama
yapmak suretiyle elde etmiştir. Örneğin, iddianamenin 10, 14, 29, 74, 93,
95, 97, 100 nolu eklerinde yer alan bazı deliller bunlardan sadece birkaçıdır.
Bu şekilde internetten elde edilen gazete haber ve yorumlarının 2 Şubat
2008 Cumartesi ve 3 Şubat 2008 Pazar günleri indirildiği görülmektedir. Bu
durum Başsavcılığın partimiz hakkında dava açabilmek için hafta sonu
tatilinde bile yoğun bir mesai yaptığını göstermektedir.
Ayrıca iddianamede delil olarak sunulan konuşma ve
haberlerin önemli bir kısmı, söz konusu konuşmaların yapıldığı ve
haberlerin yayınlandığı tarihlerden çok daha sonraki tarihlerde, ilgili gazetelerin
internet sayfalarından arşive ulaşılarak elde edilmiştir. Nitekim, delil
olarak sunulan eklerin önemli bir kısmında gazetelerin internet
sayfalarından elde edilen haberlere ilişkin erişim tarihlerine bakıldığında
bu durum rahatlıkla anlaşılmaktadır. Aralarında ilgili haberin yayınlandığı
tarih ile bunun Başsavcılık tarafından gazetenin internet sayfasından
indirilip delil olarak dosyaya konulduğu tarih arasında üç veya dört yılı
geçen örneklere de rastlamak mümkündür. Hatta, Adalet ve Kalkınma Partisi
Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Ağustos 2001 tarihli bir gazetede
yayınlanan açıklamasına yer verilen iddianamedeki 5 nolu ek, bu haberin
üzerinden yedi yıldan daha fazla bir süre geçtikten sonra, 10 Mart 2008
tarihinde ilgili gazetenin internet sayfasından indirilerek elde edilmiş ve
delil olarak sunulmuştur.
İddianame eklerinde sunulan belgelerden partimiz
hakkında delil toplama çalışmasının 24-25-26 Ekim 2007 ve 30-31 Ocak, 1-2
Şubat 2008 tarihlerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Kapatma davasında
delil oluşturma endişesinin çok yoğun biçimde kendisini gösterdiği bu iki
zaman dilimi de anlamlıdır. 24-25-26 Ekim 2007 tarihindeki birinci delil
oluşturma girişimi partimizin güçlenerek çıktığı 22 Temmuz 2007
milletvekili genel seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimi sonrasına denk
gelmektedir. 30-31 Ocak, 1-2 Şubat 2008 tarihlerindeki ikinci delil toplama
girişimi ise farklı siyasi partilere mensup 411 milletvekilinin kabulü ile
Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerinin değiştirilmesi dönemine rastlamaktadır.
İddianamede delil olarak kullanılan gazete
kupürlerinin çok az bir kısmı, ilgili gazetelerden günü gününe kesilen
kupürlerden oluşurken, büyük kısmı ise sonradan belli bir zaman diliminde
gazetelerin internet sayfalarından arşiv taraması yapılarak çıktı alınmak
suretiyle verilmiştir. Örneğin, bu bağlamda iddianamedeki 5, 7, 8, 16, 22,
24, 31, 32, 33, 35, 38, 39, 40, 42, 63, 73, 79, 80, 81, 83, 84, 86, 92, 99,
102, 103, 108, 112, 119, 134, 145 ve 178 nolu ekler bu biçimde konuşmanın
veya haberlerin yayınlandığı tarihten yıllar sonra internet teknolojisinin
imkanlarından faydalanılarak elde edilmiştir. Bu örnekler AK Parti hakkında
önceden kararlaştırılmış kapatma davası için sonradan delil toplama
gayretinin açık bir göstergesidir.
Öte yandan iddianame eklerinde delil olarak sunulan
gazete kupürlerinin bir kısmında sadece gazetelerde partimizle ilgili yer
alan haber ve yorumlara yer verilen kısımların fotokopisi sunulmuş, ancak,
gazete adı ve yayın tarihi belirtilmemiştir. Bu biçimdeki örnekler iddianamenin
hem özensiz biçimde acele olarak hazırlandığını göstermekte, hem de
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu izlenimini verebilmek amacıyla
partimiz aleyhine delil oluşturma gayretinin ne derece ciddiyetten uzak
olduğunu gözler önüne sermektedir.
Ses ve görüntü kayıtlarının bile tek başına delil
olarak kullanılamadığı bir hukuk sisteminde, internet gibi yalan ve yanlış
haberlerin çok yoğun bir şekilde yer alabildiği sanal bir ortamdan delil
üretmeye çalışmak bir hukuk garabetidir.
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, Siyasi
Partiler Kanununun 106 ncı maddesi uyarınca, idari mercilerin siyasi
partilerle ilgili yasak fiil ve haller hakkında edindikleri bilgileri
Başsavcılığa bildirmeleri gerektiği halde, AK Parti hakkında “eklenen
yüzlerce kanıttan hiçbiri(nin) bu kanaldan intikal ettirilmemiş” olduğu, bu
“kanıtlar”ın tamamının Başsavcılık tarafından re’sen yapılan araştırma
sonucunda edinildiği belirtilmektedir. Başsavcıya göre “bu durum bile …
davalı partinin kamu görevlileri üzerinde yarattığı etkinin açık
göstergesidir” (s.23).
Başsavcı “bu durumu” yanlış yorumlamaktadır.
Partimiz hakkında idari mercilerden laikliğe aykırı fiil ve haller olarak
nitelendirilebilecek herhangi bir bilginin Başsavcılığa iletilmemiş olması,
iletilebilecek bir delilin bulunmadığını göstermektedir. Ayrıca, tüm kamu
görevlilerinin AK Partinin etkisinde kalarak yasal yükümlülüklerini yerine
getirmediğini ileri sürmek, masumiyet karinesine aykırı bir şekilde bu
kişileri suçlamak ve töhmet altında bırakmak demektir. Esasen Başsavcının
“yüzlerce” dediği “kanıtlar”, başörtüsü konusundaki farklı açıklamalardan
ibarettir.
2. Davada delil olarak sunulan beyanlar ve haberler
hukuken delil değerine sahip değildir
İddia makamı tarafından partimiz aleyhinde ileri
sürülen delillerin büyük bir kısmı gazete haberleri ve yorumlarından
oluşmaktadır. Bu haber ve yorumların, gerçeklikleri başka ikna edici
delillerle desteklenmedikçe, tek başına delil olma vasıfları
bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, yakın tarihli bir siyasi parti
kapatma davasında, davalı parti genel başkanının yaptığı ileri sürülen bir
konuşmanın sadece bir dergide yayınlanmış olmasını ispat için yeterli kabul
etmemiştir. Mahkemeye göre “İddianamede yapıldığı ileri sürülen konuşma
hakkında kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisi’nin Ocak 1994
tarihli sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın
yapıldığı saptanamamıştır.” (E. 1997/1, K. 1998/1, K.T. 16.1.1998).
Partimiz mensuplarına atfedilen sözlerle ilgili
olarak, bir kaçı dışında, ses ve görüntü kaydı sunulmamıştır. Kaldı ki,
sunulan ses ve görüntü kayıtlarının da tek başına kesin delil olma durumu
söz konusu değildir. Teknik açıdan bunların sahte olmadığı kanıtlanmalı ve
ayrıca gerçek olduğu kanıtlananların da Anayasanın 38 inci maddesinin
altıncı fıkrası uyarınca hukuki yöntemlerle elde edilmiş olduğu ortaya
konulmalıdır. Bunu yapacak olan da iddiada bulunan Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’dır.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi de bir iddiayı
desteklemek için sunulan ses ve görüntü kayıtlarının başka delillerle
doğrulanmadıkça kullanılamayacağını belirtmiştir. Mahkeme’ye göre, “Başkaca
inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça yalnızca ses bantlarının…
çok ağır bir isnada… ciddilik kazandırabilmesi bir hukuk Devletinde düşünülemez.”
Böylece Anayasa Mahkemesi, bir delilin “isnadın ciddiliği görüşüne
desteklik edebilecek bir nitelikte” olması gerektiğini vurgulamıştır. (E.
1971/1, K. 1971/67, K.T. 17.8.1971 ve 19.8.1971). Ayrıca, bir siyasi parti
kapatma davasında da Mahkeme, davalı partinin “kasetlerin tek başlarına
delil olamayacakları” iddiasını kabul etmiştir. Buna göre, “Anayasa
Mahkemesi, Yargıtay ve Askeri Yargıtay’ın kökleşmiş içtihatlarına göre ses
bantları ve kuşkusuz video kasetleri yan delillerle doğrulandığı ölçülerde
delil olarak kabul edilmektedir.” (E. 1993/3, K. 1994/2, K.T. 16.6.1994).
Başsavcı esas hakkındaki görüşünü hazırlarken
Türkiye içinde topladığı delillerin yeterli olamayacağını görmüş olacak ki,
delil toplama çabasını ülke sınırları dışına taşırmıştır. Esas hakkındaki
görüşünde Başsavcı, İran’da yayınlanan bir gazetede çıkan yazıda Türkiye’de
bir İslam Devrimi beklentisi olduğunun yazıldığı iddiasına yer vererek
(s.25), bunu partimiz aleyhine delil olarak sunmuştur. Yurt dışındaki bir
gazetede yer alan bir iddianın hangi mantıkla partimizle
ilişkilendirildiğini anlamak mümkün değildir. Böylesi bir mantıkla delil
oluşturmak bizi son derece tehlikeli noktalara götürebilir.
3. Gerçeğe aykırı iddialar delil olarak
kullanılamaz
İddianamede partimiz mensuplarına atfedilen söz ve
faaliyetlerden bir kısmı doğruluğu başkaca delillerle desteklenmeden
basında haber yapıldığı şekliyle delil olarak gösterilmiştir. Hatta basında
yer alan haberlerden bir kısmı da tahrif edilmek suretiyle deliller arasına
eklenmiştir.
Örneğin
Başbakan’ın New Straits Times’a verdiği mülakat iddianamede ve ardından da
esas hakkındaki görüşte tahrif edilmek suretiyle delil olarak sunulmuştur.
Başbakan’a atfedilen ‘‘Modern bir İslam devleti
olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’’ (s.27) sözü,
iddianamedeki çarpıtmalara dayalı kurgulamanın tipik bir örneğidir.
Başbakan’ın Malezya’da yayınlanan New Straits Times adlı gazeteye verdiği
mülakat söz konusu gazetede İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmıştır.
Ek’te dönemin Star
Gazetesinin talebi üzerine Malezya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından
gönderilen ve anlaşılan oradan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
iletilen New Straits Times (NST) gazetesinin söz konusu mülakata ilişkin
sayfalarında Başbakan Erdoğan’ın “İslam devleti” anlamına gelebilecek
hiçbir sözü bulunmamaktadır. Delil olarak sunulan kısmın İngilizcesi
şöyledir:
“NST: What role
would Turkey want to play in global affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can
serve as a model of how Islam and democracy can coexist in a harmonious
way. Turkey will prove (Samuel) Huntington wrong when he said that there
would be a clash of civilisations. Turkey can show that harmony of
civilisations is possible.”
Nitekim, bu
mülakatın Türkçe orijinali Başbakanlık Basın Merkezi’nin resmi internet
sitesinde tam metin olarak yer almıştır. Mülakatın ilgili kısmı şu
şekildedir:
“SORU: Türkiye
modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet’in ve demokrasinin, ahenkli bir biçimde
birarada bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir
medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington’un
yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde
yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.”(EK-3)
Tek başına bu örnek
bile, İngilizce metinlerin çevirisi yaptırılmadan ve doğruluğu
araştırılmadan, kasıtlı gazete haber ve yorumlarından önyargılı bir şekilde
aynen aktarılmak suretiyle “Ek” olarak sunulması, partimiz hakkında “delil”
oluşturma çabasının ne boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir.
Bu gerçeklik
karşısında farklı bir yaklaşım sergilemesi gereken Başsavcı esas hakkındaki
görüşünde de tahrifat yapmaya devam ederek şöyle demektedir: “İddialarımızı
doğrulayan kanıtlar, Başbakanın gazetecinin sorusuna verdiği yanıtın
içindedir. Başbakan yanıtında, Türkiye’nin geleceğine ilişkin
değerlendirmeler yaparken, geçmişine ilişkin de sonuçlar çıkarmaktadır.
Laik ve demokratik bir ülkenin ‘İslamiyetin ve demokrasinin ahenkli bir
biçimde bir arada bulunabileceği bir model’ olacağını ifade ederken, bu
tespitin arkasında Cumhuriyetin laik karakterinin yadsınmasının yanı sıra,
ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile demokrasinin bağdaştırılamadığı, bir
çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve değerlendirmesi vardır.” (s.41).
Başsavcılığın, ne anlama geldiği çok açık olan bir metinden, “niyet
okuyuculuğu” yöntemiyle bu kadar farklı anlamlar çıkarma başarısı
karşısında şapka çıkarmak gerekir. Öte
yandan, Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde bu konuda tahrifat yapmayı
sürdürmektedir. İddianamede Başbakan’ın bu konuşmasının tamamen tahrif
edildiğini ilk cevabımızda açık bir şekilde ortaya koyduktan sonra,
tahrifatı ortaya çıkan Başsavcılık bu defa da esas hakkındaki görüşünde
kelime oyunları ile farklı bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Başbakan’ın
konuşmasında geçen “Türkiye İslamiyet’in ve demokrasinin ahenkli bir
biçimde bir arada bulunabildiği” ifadesi, “İslamiyetin ve demokrasinin
ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği” şeklinde kullanılarak farklı
bir anlam üretilmeye çalışılmıştır.
Basında yer alan
haberlerin ek delillerle doğrulanmadan kullanılması, hiçbir zaman var
olmamış “olgu”ların delil olarak gösterilmesi gibi bir garabeti de ortaya
çıkarmaktadır. Örneğin, İddianamede, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın “laik
devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri” arasında, “Başkanlığını yaptığı
TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığının yazılı basında yer aldığı”
şeklinde bir ifadeye de yer verilmiştir (s.57). Başsavcılık konuyla ilgili
biraz araştırma yapmış olsaydı, bu haberin tamamen düzmece olduğunu
öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli Milletvekili Mehmet Neşşar
tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yöneltilen “TBMM kampusü içindeki
mescitte Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklinde bir soru önergesi üzerine
mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3.7.2005 tarihli cevapta
Mecliste Kur’an Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri
Başkanlığına ait olduğu belirtilmiştir (EK- 4).
Aynı şekilde,
tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmalar da iddianamede delil
olarak kullanılmıştır. Halbuki, kamu adına hareket eden iddia makamının
iddianamesini gazete kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle ilgili
tekziplerin olup olmadığını da araştırması gerekirdi. Ayrıca aynı haber
birden fazla basın ve yayın organında birbirinden farklı şekillerde yer
almış olmasına rağmen, iddianamede bunlardan sadece maksada uygun olduğu
düşünülenlerin alınması da objektiflikten uzaklaşıldığını göstermektedir.
Öte yandan Başsavcı
esas hakkındaki görüşünde, basında yer alan haberlerin tekzip edilmemiş
olmasını bunların doğru olduğuna karine saymaktadır. Bu görüşe katılmak
mümkün değildir. Zira, bir gazete
haberinin tekzip edilmemiş olması orada yer alan hususların doğru olduğu
anlamında gelmez. Birçok Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere
gazete haberlerinin destekleyici başka kanıtlarla doğruluğunun ispatlanması
şarttır. Aksi durumda basında hakkında gerçek dışı haberler yer alan ancak
tekzipte bulunmayan ya da bulunamayan kişilerin bir hukuk devletinde kabul
edilemeyecek şekilde suçlanması tehlikesi ortaya çıkabilir. Tekzip kişinin
kendi isteğiyle başvuracağı bir yoldur ve kişileri buna zorlamak mümkün
değildir. Sayısız basın yayın araçlarının hergün onbinlerce haber yaptığı
bir ortamda kişilerin bundan haberdar olabilmesi bile çoğu defa mümkün
değildir. Örneğin Başsavcı hakkında yakın zamanda basın yayın organlarında
binlerce haber yer almış ve bir kısmında da çeşitli ithamlarda
bulunulmuştur. Eğer Başsavcı bunları tekzip etmediyse doğru olduğuna mı
hükmetmek gerekir? Bir hukuk devletinde kişileri kendi haklarındaki asılsız
haberleri takip ve tekzibe zorlamak mümkün olmadığı gibi, salt bu
haberlerle o kişileri suçlamak da sorumluluk hukuku ilkeleriyle bağdaşmaz.
İddianamede, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “Reformlar
sancılı olur… Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı
oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi
yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu
şekilde devam edeceğiz.” (s.85) şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür.
Binali Yıldırım’ın bu konuşması çeşitli basın organlarında yer almış,
bunlardan sadece birisinde “kanlı oldu” ibaresi geçmiştir. Oysa bu
konuşmaya yer veren çok sayıdaki diğer yayın organlarında bu ibare kesinlikle
bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu konuşmanın yapıldığı derneğin resmi
tutanaklarında da, söz konusu cümle “Reformlar sancılı olur. Reformları
uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir. Reformların bir kısmının sonu
alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak alınacaktır. Kırıp dökmeden iş
yapmak zorundayız” şeklinde yer almaktadır. Başsavcı esas hakkındaki
görüşünde bu konuşmayla ilgili haberin yer aldığı gazetenin tekzip
edilmediğinden bahisle konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanağının
doğruyu yansıtmadığını ileri sürmektedir. Başsavcının bu konuşmayı
düzenleyen kuruluşun resmi tutanağı yerine, doğruluğu başka kanıtlarla
desteklenmeyen söz konusu gazetenin haberine itibar etmesi kabul edilemez.
Öte yandan, bir an için Binalı Yıldırım’ın “Tarihte de bu reformlar
gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu” sözünü söylediğini varsaysak bile
bunun laikliğe aykırı bir söylem olarak takdim edilmesi yanlıştır. Kaldı ki
Yıldırım, iddianamede yer verilen konuşmasında bu biçimdeki yöntemi tasvip
etmediklerini de “önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da
bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz” sözleri ile
ifade etmektedir. İlginçtir ki, Başsavcı da esas hakkındaki görüşünde
“laikliğin dini dogmalara ve hurafelere karşı verilmiş uzun ve kanlı bir
mücadelenin ürünü olduğunu” (s.10) söylemektedir. Biz de şimdi Başsavcının
bu sözünü, laikliğin korunması için yapılmış bir “şiddet çağrısı” olarak mı
yorumlamalıyız? Bir an için Binali Yıldırım’ın bu sözü söylediğini
varsaysak bile, Başsavcının kendisi söyleyince sorun teşkil etmeyen bir
sözü, AK Partili birisi söyleyince kapatmaya delil olarak sunması tam bir
tutarsızlıktır.
Yine iddianamede AK
Parti Mardin Milletvekili Nihat
Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında 2003 yılı Aralık ayında yaptığı
konuşmada din eğitiminin yeterince verilmemesinden yakınarak “Böyle olunca
da gençler illegal örgütlerin eline düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu
getirildi tekkeler kaldırıldı, ama tekkelerde verilen bilgi, mevcut
düzenleme ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış yerlere, hatta
örgütlere yöneliyorlar,” dediği ileri sürülmüştür (s.77). Halbuki söz
konusu konuşma iddianamede ileri sürüldüğü gibi olmayıp, bu konuşmada
kesinlikle “tekke” kelimesi geçmemiştir. Nitekim Komisyon Başkanı da bu
durumu teyit etmiştir. Ayrıca, basında çıkan haberler üzerine Nihat Eri,
“tekzip” metni göndermiş, ertesi günkü yayınlarında bir kısım gazeteler
açıklamalarından bahsetmiştir. Tekzipten
hiç bahsetmeyen bir gazete muhabirine Basın Konseyi tarafından “uyarma”
cezası verilmiştir.
Diğer yandan, iddianamede AK Parti İstanbul
Milletvekili Egemen Bağış’ın açıkça “Bu benim düşüncem. Partimin
düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık” şeklinde ifade ettiği
kişisel görüşleri adeta partimizi bağlayan beyanlar olarak gösterilmiştir
(s.98). Bağış bu konuşmanın bazı kısımlarını tekzip ettiği ve tekzip metni
7 ve 8 Şubat 2008 tarihli basın ve yayın organlarında yer aldığı halde
iddianamede bu husus belirtilmemiştir. Aksine, bu konuşmanın bağlamından
koparılarak ve tekzipler dikkate alınmadan, Merve Kavakçı hadisesiyle
irtibatlandırılmaya çalışılması (s.124), iddianamenin deliller açısından
zayıflığını ve kurgusal boyutunu gösteren diğer bir çarpıcı örnektir.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde Egemen Bağış’ın bu sözleri söylediğine
ilişkin bir ses kaydından bahsetmekle birlikte, ekte sunulan deliller
arasında buna dair bir kayıt bulunmamaktadır.
İddianamede, bir televizyon programında “AKP’nin
Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa
Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen konuşmada, Ayşe Böhürler’in
türbanlı olarak hukuk öğrenimini bitirmiş bir kadının yargıçlık yapmasını
savunduğu, bu doğrultudaki önerilerini Burhan Kuzu’nun, ‘Acele etmeyin ona
da sıra gelecek’ diye yanıtladığı” şeklindeki ifadelere yer verilmiştir (s.
95).
Bu iddia da tamamen gerçek dışıdır. Burhan Kuzu,
hiçbir yerde böyle bir açıklama yapmamıştır. Bu konuda yayınlanan gazete
haberlerine itibar etmek yerine, söz konusu televizyon programının
kasetleri izlenmiş olsaydı, iddianamede bu asılsız sözlere yer verilmezdi.
Nitekim Kuzu, hakkında bu yönde çıkan gazete haberlerini tekzip etmiş ve bu
tekzip yazısı daha önce bu yanlış haberi yayınlayan gazetelerin köşe
yazarları tarafından da yayınlanmıştır. Başsavcı esas hakkındaki görüşünde
Burhan Kuzu’nun söz konusu televizyon programında “susmak suretiyle”
başkasının söylediği sözü onayladığını söyleyerek, iddianamedeki ithamının
yanlış olduğunu itiraf etmektedir. Ancak ne yazık ki Başsavcı, Burhan
Kuzu’nun susmasından bile bir anlam çıkararak suçlamasını sürdürmektedir.
Bir hukuk devletinde kişilerin susmasını bile hukuka aykırı gören bir
zihniyet hak ve özgürlükler bakımından endişe vericidir.
Aynı şekilde, iddianamede partimiz Gaziantep
Milletvekili Fatma Şahin’in “kamuda türban takılması” hakkında beyanda
bulunduğu ileri sürülmüştür. (s.97). Ancak, Fatma Şahin’in konuşması bazı
basın organlarında tamamen çarpıtılarak yer almıştır. Şahin, daha sonra
“kamuda çalışanların başörtüsü takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve
çalışmasının olmadığını” açıkça belirtmiş ve bu konudaki düzeltmeler farklı
basın organlarında yer almıştır. Ne yazık ki, bu düzeltmeler de iddianamede
yer almamıştır. Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde Fatma Şahin’in
sonradan böyle bir sözünün olmadığını açıklamasının hiçbir değeri
olmadığını iddia etmektedir. Fatma Şahin böyle bir ifadesinin bulunmadığını
belirtmek için tekzipte bulunmanın dışında acaba daha ne yapabilirdi? Bu
tekzibe rağmen ne yazık ki Başsavcının önyargısı değişmemiştir. Bu durum
bize Einstein’ın “önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zordur”
sözünü hatırlatmaktadır.
İddianamede Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın; 2004
yılı Nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği
demeçte “Eğer bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir
demokrat olarak sadece şunu söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban
takılması, kamu kuruluşlarında mümkün olabilir…Bizim kadınlara kendi
kurallarımızı zorlamaya hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük
sorun yaratırız” dediği ileri sürülmektedir. (s. 89). Oysa Mehmet Aydın bu
sözleri Almanya’da o tarihte yaşanan başörtüsü tartışmaları hakkında
söylemiştir. Mehmet Aydın’a Almanya’da adı geçen gazete muhabiri,
“Berlin’de başını örterek devlet okulunda derslere giren öğretmen nedeniyle
Almanya’da yoğun şekilde İslami başörtüsü tartışılmaktadır. Hicap
(başörtüsü) İslamcı aşırılığın bir simgesi midir?” şeklinde sorular
yöneltmiştir. Aydın’ın iddianamede yer verilen sözleri bu soruya verilen
bir cevap olup, Türkiye’deki sorunla ilgisi yoktur.
Diğer yandan, iddianamede Konya’nın Seydişehir
Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın ‘‘İnşallah bütün okullar imam hatip
olacak’’ dediği, ileri sürülmektedir (s.105). Sadece Cumhuriyet gazetesinde
yer alan bu iddia tamamen asılsızdır. İddianamedeki bu söz, İbrahim
Halıcı’nın konuşmasını haber yapan 30 Mart 2008 tarihli çok sayıdaki yerel
gazetenin hiçbirinde yer almamıştır. Buna rağmen Başsavcılığın esas
hakkındaki görüşünde hala bu iddiasını sürdürmesi anlaşılır gibi değildir.
4. Yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunan sözler
delil olarak kullanılamaz
Yasama sorumsuzluğu
kapsamında bulunan beyanları nedeniyle milletvekillerinin Anayasanın açık
hükmü ile mutlak olarak sorumsuz kabul edilmesi karşısında, bunlardan
dolayı beş yıllık parti yasağı ve milletvekilliğinin düşmesi gibi
yaptırımların uygulanmasının istenmesi Anayasanın 83 üncü maddesinin
amacıyla bağdaşmaz.
Yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin yasama faaliyetlerini
yürütürken açıkladıkları düşüncelerinden ve verdikleri oylardan dolayı
sorumlu tutulamamalarını ifade eder. Anayasanın yasama sorumsuzluğuna
ilişkin hükmüne göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis
çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden,
o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar
alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu
tutulamazlar”. (m.83/1).
Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis
çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz
tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir
şekilde hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce
ifade etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri
kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma
maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri”
ile katılabileceklerdir.
İddianamede
yasama sorumsuzluğu kapsamındaki oy verme ve yapılan konuşmaların kapatma
davasında delil olarak sunulması yasama sorumsuzluğunu temelden
zedelemektedir.
Milletvekilinin
konuşmasından dolayı, her ne kadar bir ceza davasında yargılanması durumu
söz konusu değilse de, bu konuşmalarla partisinin kapatılabilmesi yasama
sorumsuzluğunun amacı ile açıkça çelişmektedir. Nitekim yapmış olduğu
konuşmadan dolayı partisinin kapatılmasına sebebiyet veren milletvekilinin
aynı zamanda hem milletvekilliği sona ermekte, hem de bu tarihten itibaren
beş yıl bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi
olamama biçiminde bir yaptırım uygulanmaktadır. Oysa yasama sorumsuzluğu,
tamamen yasama faaliyetleri ile ilgili bu biçimdeki cezalandırmalara karşı
da milletvekillerini koruyan bir güvence niteliğinde olmalıdır.
Anayasa
Mahkemesi de yasama sorumsuzluğunun milletvekillerine sağladığı güvenceyi
bir kararında şu şekilde ifade etmektedir: “Milletvekilinin, yasama
işleriyle ilgili olarak Meclis’te kullandığı oylar, söylediği sözler, ileri
sürdüğü düşünceler nedeniyle yasama organı dışında herhangi bir makam
tarafından sorumlu tutulamaması anlamına gelen ve 83. maddenin birinci
fıkrasında yer alan ‘sorumsuzluk’un amacı, ulusal iradenin tam bir
serbestlikle açıklanmasıyla birlikte görevin tam bağımsızlıkla yerine
getirilmesinin güvenceye alınmasıdır… Sorumsuzluk, cezalandırılmamayı;
dokunulmazlık ise ertelemeyi amaçlamaktadır. Anayasal konum gereği sağlanan
bu güvence, yasama organı üyeleriyle öbür görevliler ve yurttaşlar,
dolayısıyla yasama organı üyesi olmayan partililer arasında bir fark
yaratmaktadır.” (E. 1986/13, K.1987/12, K.T. 22.5.1987).
Milletvekillerinin, yapmış oldukları konuşmalar ve açıklamış
olduğu düşüncelerinden dolayı partilerinin kapatılabileceğini,
milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş yıl siyasi parti yasağına maruz
kalabilecekleri endişesini taşımaları durumunda, yasama faaliyetlerine
özgür iradeleriyle katılabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Bu da
sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla yerine getirilmesini
engelleyecektir. Başka bir ifade ile partili milletvekillerinin konuşmaları,
partilerinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanıldığı takdirde, yasama
sorumsuzluğunun pratikte bir anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca parti kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun dikkate
alınmaması, partili milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız
milletvekilleriyle karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması
sonucunu doğuracaktır. Bu durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez
unsurları olarak nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması
anlamına gelecektir.
Bu nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık siyasi parti
yasağı, 84 üncü maddedeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü maddedeki
sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma tabi
tutulması zorunludur. Böyle bir değerlendirme sonucunda da, 83 üncü madde
hükmünün daha “özel” bir hüküm olarak diğerleri karşısında üstün tutulması
gerekir.
Kaldı ki, iddianamede partimiz milletvekillerine atfen yer verilen
beyanların tamamı, yasama sorumsuzluğu güvencesini gerektirmeyecek şekilde
ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bu nedenle iddianamedeki
anlayışa göre yasama sorumsuzluğu tamamen tersine sonuçlar verecek biçimde
işletilmeye çalışılmakta ve bu bakış açısına göre normalde suç olmayan
konuşmalar, milletvekilleri tarafından yapıldığında partinin kapatılmasına ve
böylece milletvekilinin beş yıl siyasi faaliyet yasağı ile
cezalandırılmasına yol açabilmektedir.
Bu bağlamda iddianamede yer alan ve Başsavcının siyasi
parti özgürlüğüne bakış açısını özetleyen şu ifade
bu özgürlüğü tamamen güvencesiz hale getirmektedir: “Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem, bu
eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak
yoluyla işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı
sonuçları gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir.
Eylemin suç olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması
sonucunu doğurmaz.”(s.22). Öncelikle belirtilmelidir ki, bir eylemin
siyaseten eleştirilmesi ya da kınanması ile eylemin kapatma davasında delil
olarak kullanılması birbirinden çok farklı sonuçlar doğurur. Bu biçimdeki
ayırıma özellikle dikkat edilmelidir. Bir eylemin kınanabilir nitelikte
olması onun hukuken de müeyyideye tabii olduğu anlamına gelmez. Siyasi
alanda yaşanan tartışmalara yönelik kınama biçimindeki tepkiler siyasi
alanın aktörlerince ortaya konulabilir. Ancak, siyasi alandaki bu
tartışmaların etkisinde kalarak bir siyasi partinin hukuken müeyyidesi
olmayan bir eylemden dolayı kapatılmasını talep etmek iddianamenin, hukuki
değil, siyasi endişelerin etkisinde kalınarak hazırlanmış olduğunu teyit
etmektedir.
5.
Partinin kurulmasından önceki söz ve eylemler partimize isnat edilemez
İddianamede ve esas
hakkındaki görüşte AK Parti’nin kurulmasından önceki dönemlere ait
açıklamalara da yer verilmiştir. Bu açıklamaların laikliğe aykırı olup
olmadığı sorunu bir yana, kapatma davasına konu edilen partiyi bağladığı da
ileri sürülemez.
Bir siyasi partiye
isnat edilebilecek söz ve eylemlerin, zorunlu olarak bu siyasi partinin
kurulduğu tarihten sonraki döneme ait olması gerekmektedir. Oysa
iddianamede aksi bir durum hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın kabul ettirilmeye
çalışılmakta ve aynen şu ifadeye yer verilmektedir: “Kapatma davasına konu
edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır.
Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, bu eylemlere, ‘odaklığın’
ortaya konulması yönünden iddianamede dayanılması olasıdır” (s.22). Siyasi
partinin kurulmadan önceki bir dönemde kişilerin söylediği sözlerinden
dolayı o partiyi sorumlu tutan bir yaklaşım, hukuk devleti ilkesinin ihlali
anlamına gelmektedir.
Bir partinin
kurulmasından yıllar önce yapılmış açıklamaların bu partiye isnat edilmesi
ve partinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanılmak istenmesi “hukukun
genel ilkeleri, hukuk devleti ve hukuk devletinin unsurlarından olan
“hukuki güvenlik” ilkesine açıkça aykırıdır. İddianamede (s.31-33),
özellikle Başbakanın AK Partinin kurulmasından yıllar önce söylediği ileri
sürülen bazı sözleri ön plana çıkarılarak, Anayasa Mahkemesi üyelerinde
psikolojik bir etki meydana getirilmek istenmektedir. Bu sözlerin, söylenip
söylenmediği bir yana, yıllar sonra kurulan bir partiyi bağlamayacağı
açıktır ve kapatma gerekçesi olarak kullanılması sorumluluk hukuku
prensiplerine kesin olarak aykırıdır.
İddianamedeki bu
yaklaşım, siyaset kurumunun ve siyasetçilerin üzerinde, adeta beşikten
mezara kadar süren bir sorumlu tutma zihniyetini yansıtmaktadır. Hukukta
“süre” denen bir kavramı tanımayan bu yaklaşımın hukukun genel ilkelerine
aykırı olduğu açıktır.
Kaldı ki, siyasi
parti kurulmadan önce yapılan konuşmaların ifade özgürlüğü kapsamında
olduğu da bir gerçektir. Nitekim bu durum yargısal süreç sonucunda teyit
edilmiştir. Örneğin AK Parti milletvekili Ömer Dinçer’in, partimizin
kurulmasından yıllar önce, 1995 yılında, bir bilimsel sempozyumda sunduğu
bildiriden dolayı yapılan ceza soruşturmasında Erzurum Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı vermiştir. 7.6.2004
tarihli bu kararda söz konusu bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu
şu şekilde vurgulanmıştır:
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade
özgürlüğü’ başlığını taşıyan 10. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama
ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın kanaat
özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu
olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği
belirtilmiş, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi kararlarında da açıkça şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her
türlü düşüncenin ifade özgürlüğü kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır.
Suç ihbarı
dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli derginin Güz/1995 tarihli 12.
sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak değerlendirilmesi neticesinde
belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç işlemeye tahrik içermemesi,
ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle, TCK’nun 146/2, 311, 312/1–2
maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının oluşmadığı anlaşılmakla;
Müsnet fiillerle
ilgili olarak sanık hakkında TAKİBAT YAPILMASINA MAHAL OLMADIĞINA… karar
verildi.” (E.2004/128, K.2004/23, K.T. 07. 06. 2004)”.
Benzer şekilde,
iddianamede Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, “Türkiye’de Değişim,
Demokrasi ve Aydınlar” adlı kitabındaki düşünceleri de “delil” olarak
sunulmaktadır (s.73). Oysa bu kitabın içinde yer alan ve davada delil
olarak gösterilen makale, ilk olarak partimizin kurulmasından yıllar önce,
1994 yılında bir dergide yayınlanmıştır. Yayınlandığı tarihten itibaren
hiçbir yargısal takibata konu olmayan ve zaten ifade özgürlüğü kapsamında
bulunması nedeniyle Anayasaya da aykırılık taşımayan görüşler, Cumhuriyet
gazetesinin 2.10.2003 tarihli nüshasında haber yapıldıktan sonra
iddianameye dâhil edilmiştir.
Hukuk devletinde, yıllar önce yapılmış
konuşmaların, konuşmayı yapanın iradesi dışında yeniden yayınlanması, bu
konuşmaları bugün yapılmış konumuna getirmez. Her hangi bir parti üyesinin,
partinin kuruluşundan önceki beyanları partiye isnat edilemez. Bu
beyanların, partinin kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basın tarafından
tekrar edilmesi dahi aynı ilkeye tabidir.
6. Parti üyesi olmayan kişilerin söz ve
faaliyetleri partimiz aleyhine delil olarak kullanılamaz
İddianamede, “parti üyeliğinden ayrılanların fiil
ve söylemleri de partiye isnat edilebilir. Bu anlamda Abdullah Gül’ün,
parti kurucu üyesi, başbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı
olarak eylem ve beyanları da partiye yüklenebilecektir” (s.24) denmekte ve
esas hakkındaki görüşte de bu iddia tekrarlanmaktadır (s.31).
Kapatma davasının açıldığı tarih itibariyle
partiyle hukukî ve fiilî bağı kalmamış olanlar için yaptırım uygulanması ve
bunlara isnat edilen fiillerin siyasî partinin kapatılması talebine gerekçe
gösterilmesi, ancak kanunda bu yönde açık bir hüküm bulunmasına bağlıdır
ki, Anayasada da Siyasi Partiler Kanununda da böyle bir hüküm
bulunmamaktadır.
Böyle bir düzenleme bulunmadığı gibi, Anayasanın 69
uncu ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 95 inci maddelerinde yer alan
düzenlemeler de, dava açılmadan önce partiyle hukukî bağı kalmamış olanlar
için siyaset yasağı talep edilemeyeceğini ve bunlara isnat edilen fiillerin
siyasî partinin kapatılması talebine gerekçe gösterilemeyeceğini ortaya
koymaktadır.
Anılan hükümlere göre ilgililer hakkında yaptırım
uygulanabilmesi için, bunların, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından
Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığı tarihte ilgili siyasî partinin
üyeleri olmaları gerekmektedir. 95 inci maddenin “Kapatılan siyasî partiler
ve mensuplarının durumu” şeklindeki başlığı da, siyasî parti mensubu olmayanlar
hakkında bu maddenin uygulanamayacağını göstermektedir.
Bu itibarla, kapatma davası açılmadan önce
Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, kapatılması istenen siyasî partiyle hukukî
ve fiilî bağı kalmadığından, dolayısıyla siyasi parti mensubu olmasından
söz edilemeyeceğinden, iddianamenin sözü edilen bölümleri dayanaktan
yoksundur.
İddianame kamu
görevlilerinin fiillerinden dolayı da partimizi sorumlu göstermektedir.
Buna göre, “devlet kadrolarında yer alan anılan görevlilerin (Müsteşar,
Müsteşar yardımcısı, genel müdür, vali, kaymakam, baştabip, belediye
başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve
bunun da bir gereği olarak ortaya çıkması ve biçimlenmesi nedeniyle siyasi
partiye isnat edilmesi gerekmektedir.” (s.155).
Parti üyesi olmayan
kamu görevlilerinin beyan ve eylemlerinden dolayı da, iktidarda olsalar
bile, parti ya da partililer sorumlu tutulamaz. Aksi düşünce Anayasamızda
da ifadesini bulan (m.38) “cezaların şahsiliği ilkesi” ile bağdaşmaz. Kaldı
ki, bir siyasi partinin kimlerin eylemlerinden sorumlu olacağı Anayasanın
69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında tadadi olarak sayılmış olup bunlar
arasında parti üyesi olmayan kamu görevlileri bulunmamaktadır.
Öte yandan, kamu
görevlileri, işledikleri bir suç varsa, bunlardan dolayı şahsi olarak ceza
kovuşturmasına ya da disiplin soruşturmasına maruz kalırlar. Keza kamu
görevlilerinin hukuka aykırı işlemlerinin de idari yargı aracılığıyla
denetlenmesi mümkündür.
İddianamede,
örneğin, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanının üniversitelerde kılık
kıyafet özgürlüğü hakkındaki açıklamaları ve bu konuda Anayasa hükümlerine
göre işlem yapılması yönünde üniversite rektörlerine gönderdiği yazı,
“kanun dışı eylem” olarak nitelendirilmiş (s.124) ve partimizin “Anayasaya
aykırı eylemleri arasında” sayılmıştır. Halbuki, YÖK Başkanı 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun 6 ncı maddesine göre Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan
atanmaktadır. Her şeyden önce, YÖK Başkanının anılan faaliyetlerinde hukuka
aykırılık bulunmamaktadır. Kaldı ki bulunsa da, bundan dolayı AK Parti
hükümeti sorumlu tutulamaz. Aksi halde, AK Parti hükümetleri döneminde
görev yapan bütün YÖK başkanlarının faaliyetlerinden de hükümeti sorumlu
tutmak gerekirdi.
Başsavcı esas
hakkındaki görüşünde, üst düzey bazı kamu görevlilerinin laiklik karşıtı
eylem, söz ve yazıları nedeniyle bu görevlere getirildikleri gibi, hem
hükümetimiz hem de bu kamu görevlileri bakımından asla kabul edilemeyecek
akıl almaz bir iddiaya yer vermektedir. Bu iddiayı ispat edecek en küçük
bir delil sunulamamış olması, masumiyet karinesinin keyfi bir şekilde ihlal
edildiğini ortaya koymaktadır. Yine Başsavcı, YÖK Başkanı hakkında, bir
bakan ve bürokratlar arasında geçen konuşmalardan bahisle, icraatlarının
hükümetten bağımsız olmadığını iddia etmektedir. Bu tür siyasi magazin
konularının asgari bir ciddiyete sahip olması gereken bir hukuki metinde
yer alması talihsizliktir. Öte yandan, her ne kadar özerk de olsa yürütme
içinde yer alan Yükseköğretim Kurulu’nun faaliyetlerinde hükümetle işbirliği
halinde çalışmasında yadırganacak bir husus bulunmamaktadır.
Vali ve kaymakamlar
gibi kamu görevlilerinin icraatlarından dolayı iktidar partisinin sorumlu
tutulabileceğine dair Başsavcılık görüşü de, parti-devlet özdeşliğinin
geçerli olduğu tek parti döneminin anlayışını yansıtmaktadır. Bilindiği
gibi, 1935’ten sonra Türkiye’yi yöneten siyasi partinin Genel Sekreteri
İçişleri Bakanlığı, il başkanları valilik, ilçe başkanları da kaymakamlık
görevlerini yerine getirmekteydiler. Bu durum artık geride kalmıştır.
Günümüzde parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin beyan veya işlemlerinden
dolayı siyasi partiler, iktidarda olsalar bile, sorumlu tutulamazlar. Bu
görevlilerin atanmasına dair işlemler ve atamadan sonra da görevlilerin
işlem ve eylemleri yargı denetimine açıktır. Dolayısıyla, Hükümetin
atamalarında ve bu görevlilerin işlemlerinde hukuka aykırı bir durum varsa,
bunun yargısal denetimi zaten yapılabilmektedir. Kaldı ki, kamu
görevlilerinin iddianamede yer verilen beyan ve faaliyetlerinde de laikliğe
aykırı sayılabilecek bir eylem bulunmamaktadır.
Bir an için bir
hükümetin kamu görevlilerinin eylem ve işlemlerinden dolayı “siyasi” olarak
sorumlu olabileceği düşünülse bile, hükümetlerin siyasi sorumluluğu ile
partilerin hukuki sorumluluğunu birbirine karıştırmamak gerekir.
Hükümetlerin siyasi sorumluluğu ancak TBMM içinde işletilebilen “gensoru”
gibi denetim mekanizmalarının harekete geçirilmesiyle mümkün olur. Seçimler
de hükümetlerin halka hesap verdikleri bir diğer siyasi yöntemdir. Halbuki,
partilerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi hukuki bir süreçtir ve
kapatma yaptırımı da hukuki bir sonuçtur. Dolayısıyla, hükümetlerin siyasi
sorumluluğu kapsamındaki konuların siyasi partilerin hukuki denetimi
sürecine dâhil edilemeyeceği açıktır.
22 Temmuz 2007
seçimlerinde partimizden milletvekili seçilen Ömer Dinçer’in yıllar
öncesine ait bazı sözlerinin partimiz aleyhine delil olarak sunulması ve bu
milletvekilimiz hakkında parti yasağı istenmesi ise birçok bakımdan hukuka
aykırıdır. Herşeyden önce, yukarıda açıklandığı üzere Ömer Dinçer’in söz
konusu ifadeleri nedeniyle hakkında takipsizlik kararı verilmiştir ve bu
ifadelerde laikliğe aykırılık bulunmamaktadır. Öte yandan, Ömer Dinçer’in
bu açıklamaları partimizin kurulmasından yaklaşık on yıl önce yapılmıştır.
Ayrıca, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde siyasete giren Dinçer hakkında o
tarihten itibaren laikliğe aykırı en küçük bir söz ya da eylem Başsavcılık
tarafından ileri sürülememiştir. Kapatılması istenen bir siyasi partinin
kurulmasından yıllar önce söylenen bir sözden dolayı bu kişi hakkında parti
yasağı talep edilmesi hukuk tarihine geçecek ibretamiz bir olaydır.
İddianamede, “Adalet ve Kalkınma Partisi Konya
Milletvekili Halil Ürün’ün danışmanlığını yürüten Ahmet Şükrü Kılıç’ın;
türbanlı olduğu için 28 Şubat döneminde görevine son verildiği bildirilen
eşi Nilgün Kılıç’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2003 Yılı Kasım ayında
yapılan büyük kongresinde MKYK üyeliğine seçilmesini “işte 28 Şubat’ın
rövanşı diye ben buna derim” (s.105) ifadesine yer verilerek, Kılıç’ın bu
sözlerinden partimiz sorumlu tutulmaktadır. Başsavcılığın bu iddiası da
birçok bakımdan gerçek dışı ve hukuka aykırıdır. Birinci olarak, Ahmet
Şükrü Kılıç bu sözleri söylememiştir. Kaldı ki söylemiş olduğunu varsaysak
bile, yoğun insan hakları ihlallerinin yaşandığı 28 Şubat sürecine yönelik
bir eleştirinin neden “laikliğe aykırı bir eylem” olarak nitelendirildiğini
anlamak mümkün değildir. İkinci olarak, partimize üye olmayan Ahmet Şükrü
Kılıç’ın bu sözlerinden partimizin sorumlu tutulması cezaların şahsiliği
ilkesi ve sorumluluk hukukuna aykırıdır. Üçüncü olarak, parti üyesi olmayan
Ahmet Şükrü Kılıç hakkında parti yasağı istenmesi de cezaların şahsiliği
ilkesi ve sorumluluk hukukuna aykırıdır. Kendisi değil eşi parti üyesi olan
bir kişinin sözlerinden dolayı partimizi sorumlu tutan ve söz konusu kişi
hakkında parti yasağı isteyen Başsavcılık bu yaklaşımıyla hukuk devletine
aykırılıkta doruğa çıkmaktadır. Öte yandan hiçbir zaman partimizin üyesi
olmamış bir kişiyi “eş durumundan sorumlu” tutarak hakkında parti yasağı
istemek, hiçbir yerde ve hiçbir zaman benzeri görülmemiş bir hukuk
garabetidir. Başsavcılığın mantığına göre sadece partililerin değil parti
mensuplarının tüm akraba ve hısımlarının söz ve davranışlarından dolayı
partimiz sorumlu tutulabilecektir.
7. Partimizin benimsemediği söz ve faaliyetler
partimiz aleyhine delil olarak kullanılamaz
İddianame ve esas hakkındaki görüşte parti
yetkililerinin benimsemediği konuşmalar delil olarak yer almıştır. Parti
üyelerinin söylem ve eylemlerinin kapatma davasında ilgili siyasi parti
açısından odak olmada kullanılabilmesi için parti yetkililerinin bunları
benimsemesi şarttır.
Öte yandan, bir partilinin Anayasaya aykırı bir
tutum içinde olduğunun ileri sürülebilmesi için münferit ya da bağlamından
koparılmış söz ve eylemler yeterli olamaz. Siyasi parti üyesi veya
yetkilisi olan kişinin tutumunu belirleyebilmek için, söz ve eylemlerin
bütünsel bir biçimde ele alınması ve aynı konuda farklı zamanlarda ortaya
koyduğu genel yaklaşım dikkate alınmalıdır.
İddianamede, parti üyelerinin söylem ve
eylemlerinin parti yetkilileri tarafından benimsendiğine dair en küçük bir
delil sunulamamıştır. Hatta, parti yetkilileri tarafından açıkça reddedilen
sözler bile deliller arasında sayılmıştır.
Örneğin, iddianamede
AK Parti Adana eski Milletvekili
Abdullah Çalışkan’ın sözleri deliller arasında sayılmıştır (s.90-91). Oysa
aynı toplantıda divanı yöneten Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün, bu
konuşmaya müdahale etmiş, parti olarak bu görüşleri benimsemediklerini açıklamış,
ama bu açıklamaya iddianamede yer verilmemiştir. Nihat Ergün, Abdullah
Çalışkan’ın konuşmasının ardından şunları söylemiştir:
“Biz bir hizmet milliyetçisiyiz, hizmet. Parti
olarak da bir hizmet partisiyiz, bir ideolojik parti değiliz. Toplumu adam
etme sevdasında bir partinin üyeleri değiliz biz. Toplumu bir veri kabul
ediyoruz. İşte toplum bu. Bu toplumdan etkileniyoruz, günü geldiğinde bu
toplumu etkiliyoruz, görüş ve düşüncelerimizle. Bu toplumun var olan problemlerini
çözmek ve bunu daha ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi partiyiz.
Muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin üyeleriyiz, gençliğiz,
yöneticileriyiz. Muhafazakâr partiler devrimci partiler değildirler.”
Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde, “Bu sözlerin
benimsenmediğinin bir başka partili tarafından açıklanması, eylem ve
söylemlerinde takiyyeyi bir yöntem olarak kullanan davalı partiye hakim
olan genel inanç ve beklentiyi değiştirmeye, yok saymaya yeterli değildir”
(s.15) demektedir. Başsavcının bir başka partili dediği kişi o dönemde
partimizin Genel Başkan Yardımcısı idi. Kaldı ki, Abdullah Çalışkan’ın bu
konuşması adli soruşturmaya konu olmuş ve suç unsuru bulunmayarak
koğuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.
Kamu adına hareket eden, bu nedenle objektif olması
gereken ve lehe olan delilleri de toplamak zorunda olan Başsavcının, sözde
aleyhimize sunduğu delili açıkça etkisiz kılan bir konuşmayı kafasında
oluşturduğu takiyye kavramı ile geçiştirmeye çalışması önyargılı olma ve
şartlanmışlığın bir göstergesidir. Başsavcılığın bu yaklaşımı karşısında
hukuken geçerli olan tekzip, düzeltme ve reddetme biçimindeki kavramların
hiçbir anlamı kalmamaktadır.
İlk cevabımızda da belirttiğimiz gibi AK Parti,
bazı parti üyelerinin ve belediye başkanlarının parti politikalarıyla uyuşmayan
kişisel görüşlerini benimsemediği gibi, özellikle yerel yönetimlerin
faaliyetlerinde parti politikalarına aykırı tutum ve davranışlardan
kaçınılması gerektiğine dair genelgeler yayınlamıştır. Bu genelgelerde
belediyelerin parti programıyla bağdaşmayan kültürel faaliyetlerden
kesinlikle kaçınmaları talimatı verilmiştir(EK- 5).
Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde belediyelerin
sadece kültürel faaliyetleri ile ilgili olarak uyarıldığını, bunun
dışındaki laikliğe aykırı faaliyetler bakımından bir uyarı yapılmadığını
iddia etmektedir (s.40). Söz konusu genelgede belediyelerin asli görevleri
arasında yer almayan hiçbir faaliyette bulunmaması istenmiş olup
Başsavcılığın iddiası doğru değildir. Kaldı ki belediyelerin bu genelgenin
kapsamı dışında değerlendirilecek faaliyetleri de söz konusu olmamıştır.
Öte yandan AK Parti, kurulduğu günden bu yana
kamuoyuna da açık on binlerce toplantı, miting, ziyaret, konuşma ve
etkinlikte bulunmuştur. Nitekim AK Parti’nin merkez ve yerel teşkilatları
her ay binlerce etkinlik gerçekleştirmektedir. Bütün bu etkinliklerin,
partinin temel prensipleri doğrultusunda ve yasalara uygun biçimde
yürütülmesine özen gösterilmektedir.
Elbette, bunca yoğun etkinliklerde bazı hukuka
aykırı söz ve davranışlar olabilir. Çünkü insanın olduğu yerde her zaman
hata olabilir. Önemli olan bu yanlış söz ve eylemlerin partinin
yetkilileri, kurulları, organları tarafından benimsenip benimsenmediğidir.
AK Parti, kendi içinde mevzuata, parti tüzük ve programına aykırı üye
eylemleri nedeniyle disiplin sürecini en iyi işleten ve sıkı biçimde
uygulayan bir partidir.
İddianamede
disiplin soruşturması açılan partililerin beyanları da delil olarak
gösterilmiştir. Disiplin soruşturmasına tabi tutulan söz ve faaliyetlerin
partimiz aleyhine delil olarak kullanılması mümkün değildir.
İddianameye göre,
“siyasi partilerin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan eylem ve söylemleri
nedeniyle ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve haklarında disiplin
soruşturması başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin o siyasi parti tarafından
benimsendiği anlamındadır” (s.25). Buna rağmen partimizin bazı üyelerle
ilgili olarak parti tüzüğü uyarınca yaptığı disiplin soruşturmalarının
görmezlikten gelinerek, hakkında soruşturma işlemi yapılan parti üyelerinin
beyanlarının da delil olarak sunulması bir tutarsızlık ve önyargının
bulunduğunu göstermektedir.
İddianamede
partimizin bazı milletvekillerinin başörtüsünün kamu görevlileri için de
serbest olması gerektiği yönündeki ve başka konulardaki kişisel beyanları
partimiz aleyhine delil olarak sunulmuştur. Halbuki partimiz bu tür kişisel
görüşleri benimsemediğini kamuoyuna açıklamakla yetinmemiş, parti
politikalarına aykırı bu konuşmaları yapanlar hakkında disiplin
soruşturması yapmış ve ceza vermiştir.
Normalde düşünce ve
ifade özgürlüğü kapsamında bulunan bu sözler hakkında bile disiplin
soruşturması açmamız, parti olarak bu konularda ne kadar hassas olduğumuzu
göstermektedir. Dolayısıyla bu kişiler hakkında partimizin disiplin
soruşturması başlattığı kamuoyuna açıklandığı ve basın ve yayın organlarında
da yer aldığı halde, bu sözlerin yine de partimiz hakkında delil olarak
sunulması iyiniyetle bağdaşmayan bir tutumdur.
Başsavcılık esas
hakkındaki görüşünde, partimizin açtığı disiplin soruşturmalarında bazı
partililere hafif, bazılarına ise ağır yaptırımlar uygulandığını, bunun ise
bir çifte standart oluşturduğunu söylemektedir (s.35). Bir partinin
disiplin soruşturmaları sonucunda üyelerine ne tür cezalar vereceği kendi
iç meselesidir. Başsavcılığın bu konuya hangi yetki ile müdahil olmak istediği
anlaşılır gibi değildir. Öte yandan bu davayla hiçbir şekilde ilişkisi
olmayan eski bir üyemize verilen disiplin cezası eleştirilerek çifte
standarttan söz edilmesi ilginçtir.
8. İddianamede “lehe olan delillere” yer
verilmemiştir
5271 sayılı yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile
iddianamenin hazırlanması ve içeriği konusunda önemli bir reform
gerçekleştirilmiştir. Buna göre bir iddianamede yalnızca isnat ve aleyhe
olan deliller değil, lehe olan hususların da gösterilmesi zorunludur
(CMK.m.170/5). Esasen Başsavcılığın aleyhe kullanılmak üzere delil olarak
iddianamede yer verdiği hiçbir söz ve faaliyette “laikliğe aykırılık”
isnadını ispatlayacak bir nitelik bulunmamaktadır. Bununla birlikte
Başsavcılığın mantığı açısından “laikliği destekleyici” beyanların da “lehe
deliller” olarak sunulması gerekirdi. Başka bir ifadeyle, “Kendine göre
aleyhe olan hususları” toplayan Başsavcının, “kendine göre lehe olan
hususları” da iddianamesine koyması beklenirdi.
Başsavcılık delil oluşturma gayreti içerisinde
sadece aleyhe olan delilleri sunmuş ve yoğun biçimde konuşmaları
bağlamından koparma örnekleri sergilemiştir. İddianamede 50 nolu delil
olarak sunulan Başbakanın konuşması bunlardan sadece bir tanesidir.
İddianamede Başbakanın, “Bir taraftan din ve vicdan
özgürlüğü diyeceksiniz, öbür taraftan kalkıp Müslüman için böyle bir defans
uygulayacaksın. Bu defans uygulamaya bir defa kimsenin hakkı yok”
ifadelerine yer verilmiştir (s.50). Ancak iddia makamı, delillerin
toplanmasında tarafsızlık ilkesine riayet ederek Başbakanın aynı
konuşmasında geçen ve gazetelerde de yer alan şu beyanlarını da dikkate
almış olsaydı daha sağlıklı sonuçlara varabilirdi:
“Halkı Müslüman, demokratik ve laik bir ülke olarak
medeniyetler arasında iletişim kurulmasında önemli bir rol
oynayabileceğimiz gerçektir.”
“Partimizi kurduğumuzda programımıza
yerleştirdiğimiz ilke şudur: bizim partimiz din eksenli bir parti değildir.
Bizim partimiz muhafazakar demokrat bir partidir ve süreci bu şekilde
çalıştırırken halkımızın da yaklaşık %99’u müslümandır.”
“Her dinin mensupları arasında aşırılar çıkabilir.
Ama gelin biz bu aşırılıklara karşı çıkalım. Aşırılıkların karşısında hep
birlikte beraber olalım. Dayanışma içinde olalım.”
Başbakanın bu ifadeleri, iddia makamının iddiasını
temelden çökertmekte, onu tekzip etmektedir. Başsavcı kanuni görevi olan
lehe delilleri toplama girişiminde bulunmadığı gibi, ilk cevabımızda
sunduğumuz sözde aleyhe delilleri çürüten tekzip ve düzeltmeleri de
görmezlikten gelmede ısrarcı tutumunu sürdürmektedir.
9. Delil üretme gayretiyle “masumiyet karinesi”
ihlal edilmiştir
Başsavcılığın iddianamesi ve esas hakkındaki
görüşünde çok belirgin olan bir özellik de, delil üretme gayreti sonucu
olarak yoğun biçimde “masumiyet karinesi”nin ihlal edilmesidir.
İddia makamı, aynı şeyde: “susmuşsan neden
sustun?”, “susmamışsan neden konuştun?”, “tekzip etmemişsen neden tekzip
etmedin?”, “tekzip etmişsen baskı üzerine veya sorumluluktan kurtulmak için
tekzip ettin”, “disiplin hükümlerini uygulamışsan bu göstermeliktir veya
yeterli değildir” biçimindeki sözler, Başsavcının hukuka rağmen ulaştığı
hükümlerdir. Hiçbir iddia makamı, bu denli keyfiliği hukuk giysisine
büründüremez. Hukuk, her ne ise o dur; ancak asla bu değildir
Başsavcılık iddianamede “Laikliğe aykırı eylemleri
nedeniyle 1997 yılında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü görevinden alınan
Beşir Atalay” şeklinde bir ifadeye yer vermiştir (s.26). İnsan hakları ve
hukukun hiçe sayıldığı 28 Şubat sürecinde hukuk dışı ve keyfi bir işlemle
rektörlük görevinden alınan Beşir Atalay’ın ne o gün ne de daha sonra
ortaya konulmuş tek bir laikliğe aykırı eylemi bulunmamaktadır. Hal böyle
iken bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “masumiyet karinesi”ni açıkça
ihlal etmek suretiyle böyle bir iddiaya yer vermesi hukuk dışı 28 Şubat
sürecindeki mantığın bir uzantısıdır.
İddianamede “Talim
Terbiye Kuruluna sorulmaksızın görevlendirilen 33 kişinin Cumhuriyet
devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen Eğitim Bir-Sen’e üye olanlar
arasından seçildiği” ileri sürülmektedir (s.113). Bu iddia, görevlendirilen
öğretmenlerin 9’unun Türk Eğitim-Sen, 4’ünün Eğitim-Bir-Sen, 2’sinin de
Eğitim-Sen üyesi olması nedeniyle gerçek dışıdır. Ayrıca, masumiyet
karinesine herkesten çok dikkat etmesi gereken iddia makamının, yasal bir
kuruluş olarak faaliyet gösteren bir sendikayı “Cumhuriyet devrimlerine
aykırı faaliyetleriyle bilinen” bir kuruluş olarak nitelemesi ve bu
sendikaya üye devlet memurlarını da zan altında bırakması masumiyet
karinesini ihlal etmektedir.
Başsavcılığın, Anayasa ve yasaların öngördüğü
şartlar çerçevesinde tamamen hukuka uygun olarak alınan ve atanan kamu
görevlilerini, hangi kriterlere dayanarak ve ne hakla “tarikatçı”, “siyasal
İslamcı”, “İslami kimlikleriyle öne çıkanlar” şeklindeki sıfatlarla
nitelendirdiği de anlaşılamamaktadır. İddianamede ve eklerinde söz konusu
kamu görevlilerinin dini veya siyasi eğilimlerini gösteren hiçbir belge ve
bulgu sunulamamıştır. Kamu görevlilerinin bu şekilde itham edilmesi, hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin de hiçe
sayılmasıdır. Dolayısıyla, tüm bu nitelemelerin ve ithamların partimiz
hakkındaki peşin hükümlerden kaynaklandığı ortadadır.
İddianamede, partimizle hiçbir ilişkisi olmayan
ilahiyat bilgini Prof. Dr. Hayrettin Karaman’nın TRT’de yaptığı bir konuşma
hükümetimiz döneminde yapılmış laikliğe aykırı bir faaliyet olarak
nitelendirilmiştir. Daha da ilginç olan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından bu iddianın delilleri arasında ekte sunulan 177 nolu belgeye el
yazısı ile şunların yazılmış olmasıdır: “Hayrettin Karaman Yeni Şafak yazarı.
Kendine ait www.hayrettinkaraman.net isimli site var. Dinci yazıları var.
Bu durumu biline biline Ramazanda M.Kemal Öke tarafından TRT’ye çıkarılıp
program yaptırıldı.” Bu konuşmadan hükümetimizin sorumlu tutulması hukukla
bağdaşmayan bir tutum olduğu gibi, bir ilahiyat bilginini “dinci” olarak
nitelemek, o bilim adamının kişilik haklarına açık bir saldırı ve masumiyet
karinesinin ihlali niteliğindedir.
III.
PARTİMİZ LAİKLİĞE AYKIRI EYLEMLERİN ODAĞI HALİNE GELMEMİŞTİR
Partimiz hakkında
açılan davada “AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı” haline
geldiği iddia edilmektedir. Partilerin yasaklanmasına ilişkin kurallar
karşısında bu iddia tamamen hukuki dayanaktan yoksundur.
Partilerin
yasaklamasına ilişkin kurallar Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye’nin
taraf olduğu insan hakları sözleşmeleri ve Siyasi Partiler Kanunu ile
düzenlenmiş bulunmaktadır.
Anayasaya göre, bir
siyasi partinin eylemlerinden dolayı kapatılabilmesi ya da devlet yardımından
yoksun bırakılabilmesi için o partinin “Anayasaya aykırı eylemlerin odağı”
haline gelmiş olması gerekir. Partilere daha güvenceli bir statü
kazandırmak için 2001 yılında yapılan düzenlemeyle Anayasanın 69 uncu
maddesi siyasi partilerin odak haline gelmesinin şartlarını belirlemiştir.
Buna göre, bir siyasî parti, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası
hükümlerine aykırı eylemler “o partinin üyelerince yoğun bir şekilde
işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez
karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup
genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği
yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık
içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş
sayılır.” (m.69/6).
Odak haline
gelmenin şartları Anayasada bu şekilde sayılmakla birlikte, “odaklaşma”
için şart koşulan eylemlerin “niteliği” belirtilmemiştir. Anayasanın bu
hükmü Siyasi Partiler Kanunu ile de aynen tekrarlanmış, ancak Kanunda da
odak haline gelmede esas alınacak fiillerin niteliğine dair bir düzenlemeye
yer verilmemiştir. Siyasi Partiler Kanununa 1986 yılında eklenen, fakat
Anayasa Mahkemesi tarafından 1998 yılında iptal edilen hüküm (m.103/2)
odaklaşmada dikkate alınacak fiillerin mahkeme kararıyla “sübuta ermesi”ni
şart koşmaktaydı. Siyasi Partiler Kanununun 103 üncü maddesinde yer alan ve
odak olma için partilerin “aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline
geldiğinin sübuta ermesi” şartını arayan hükmün Anayasa Mahkemesi
tarafından iptal edilmiş olması, “fiillerin varlığı” zorunluluğunu ortadan
kaldırmamaktadır. Odak olma koşulu için yine ceza hukuku anlamında
fiillerin varlığı gereklidir, ancak bunların “mahkeme kararıyla sübuta
ermiş olması” şart değildir. Başka bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, parti
kapatma davalarında odaklaşmanın gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırırken
henüz bir mahkeme kararıyla sübut bulmamış olan fiilleri de dikkate
alabilecektir. Ancak bu fillerin ceza hukuku anlamında “aykırı fiil”
niteliğine sahip olması gerekmektedir.
Çünkü, odaklaşmanın
şartları 2001 değişikliğiyle Anayasaya konulduktan sonra, fiillerin
niteliğine ilişkin somutlaştırıcı bir düzenleme her ne kadar Anayasa
hükmünü tekrarlayan Siyasi Partiler Kanununun 101 inci maddesine
konulmamışsa da, aynı Kanunun 102 nci maddesine 12.8.1999 tarih ve 4445
sayılı kanunla eklenen ikinci fıkra hükmünden, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında
yer alan hükümlere aykırı fiillerin ceza hukuku anlamındaki fiiller olduğu
anlaşılmaktadır.
Bu hükme göre, “Parti büyük kongresi, merkez karar ve yönetim
kurulu veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu haller, Türkiye
Büyük Millet Meclisi grup yönetim kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi grup
genel kurulu, parti genel başkanı dışında kalan parti organı, mercii veya
kurulu tarafından Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer
alan hükümlere aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten
başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu
organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden
ister. Parti üyeleri 68 inci maddenin dördüncü fıkra hükümlerine aykırı
fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden
ister.”
Bu düzenlemede geçen “hüküm giyerler ise” ibaresi,
Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı
fiillerin, ceza hukuku anlamındaki filler olması gerektiğinin kanıtıdır.
Siyasi Partiler Kanununun 102 nci maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan düzenleme ile, bir siyasi partinin devlet yardımından
yoksun bırakılmasına dayanak oluşturacak fiillerin ceza hukuku anlamında
fiiller olması şart koşulmuştur. Devlet yardımından yoksun bırakma gibi
daha hafif bir yaptırımın uygulanabilmesinde bile ceza hukuku anlamında
fiillerin varlığı şart koşulduğuna göre, bir siyasi partinin kapatılmasına
yol açabilecek olan odak haline gelmede dikkate alınacak fiillerin
evleviyetle ceza hukuku anlamında filler olacağı açıktır.
Odak haline gelme nedeniyle partilerin kapatılması
daha ağır bir yaptırım olduğu için, Anayasa odak haline gelme için sadece
Anayasaya aykırı eylemlerin varlığını da yeterli görmeyerek, bu eylemlerin
yoğunluk ve kararlılık içinde işlenmesini de şart koşmuştur.
Bu düzenlemeye
göre, Anayasaya aykırı eylemlerin siyasi parti üyelerince yoğun bir
şekilde işlenmesi ve bunların yetkili organlarca benimsenmesi şartlarının
gerçekleştiği somut ve açık kanıtlarla belirlenmelidir. Parti üyeleri bir
takım eylemler icra ediyor, fakat parti organları bunları benimsemiyorsa,
parti odak haline gelmez. Yine parti yetkililerinin “kararlılık içinde”
işlenmeyen eylemleri de partiyi odak haline getirmez. Başka bir ifadeyle,
Anayasaya aykırı eylemleri işleyenlerin bu eylemleri süreklilik içinde
sıklıkla ve yoğunlukla tekrarlamaları zorunludur.
Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda yer alan bu
düzenlemelerden açıkça anlaşılacağı üzere; siyasi partilerin yasak
eylemleri nedeniyle kapatılabilmeleri, bu eylemlerin nitelik ve nicelik
olarak “ağırlığına ve yoğunluğuna” ve parti yetkili organlarının bu tür
eylemleri iradi biçimde benimsemelerine veya doğrudan yetkili organlarca
gerçekleştirmelerine bağlanmıştır.
Buna göre bir siyasi partinin eylemleri nedeniyle
kapatılabilmesi için “laikliğe aykırı eylemlerin varlığı” ve “odak haline
gelme” şartlarının birlikte gerçekleşmiş olması gerekir. Bu davada bu
unsurların hiçbiri gerçekleşmemiştir.
1.
Laikliğe aykırı eylemler mevcut değildir
Bir siyasi partinin eylemleri nedeniyle
kapatılabilmesi için, o partinin organ ve kurulları ile üyelerince işlenen
eylemlerin Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık
teşkil etmesi gerekir. Buna göre, parti eylemlerinin, Devletin
bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına,
eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve
laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması
veya suç işlenmesini teşvik etmesi halinde aykırılık gerçekleşmiş olur. Bu
nitelikte olmayan eylemler ise parti kapatma sebebi oluşturmaz.
İddianamede, partinin eylem ve söylemlerinin
“laikliğe aykırı olduğu” iddiasına yer verilmiştir. İddianamede “laikliğe aykırı
eylemler” olarak ileri sürülen hususlar, laikliğe aykırı bir nitelik
taşımamaktadır.
Laikliğe aykırı
eylemden söz edebilmek için, laik devlet düzeninin dinsel kurallara dayalı
bir düzenle değiştirilmesi faaliyetinin bulunması şarttır. AK Parti’nin,
laikliğe ve Anayasanın 68 inci maddesinde sayılan başka değerlere aykırı
hiçbir eylemi ya da açıklaması bulunmamaktadır. Bu durum karşısında kapatma
davası ile kurgulanan tez bütünüyle çökmektedir.
Genel olarak
bireyler bakımından düşünce özgürlüğü kapsamında kabul edilen ifadeler,
siyasi parti mensuplarınca kullanıldığında bunların kapatma nedeni olarak
görülmesi ifade özgürlüğüyle ve onun özel bir kullanım biçimi olan siyasi
parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Herhangi bir kişinin serbestçe söyleyebileceği
bir sözü bir siyasinin evleviyetle söyleyebilmesi gerekir. Özgürlükçü ve
çoğulcu demokrasilerde bundan daha doğal bir şey olamaz. Aksi halde, farklı
toplumsal görüş ve talepleri siyasi alana taşımak için kurulan siyasi
partiler işlevsiz kalacaktır.
Düşünce
açıklamalarına dayanarak bir siyasi partinin kapatılmasının talep edilmesi
özgürlükçü demokratik rejimin ne derece ciddi bir tehlike ile karşı karşıya
bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Oluşturduğu mantık kurgusu ile
iddianame, demokratik bir ülkede siyasi parti özgürlüğünün özünü ortadan
kaldırması ve siyasi partileri gerçek işlevinin dışına çıkardığını
göstermesi bakımından da bir ibret vesikasıdır.
İddianamede
partililerin Anayasaya aykırı eylemleri olarak nitelendirilen beyan ve
faaliyetlerinin neredeyse tamamı, aykırılık oluşturmak bir yana, insan
haklarına bağlı demokrat bir partinin savunması gereken düşünce ve politikalardan
oluşmaktadır. “Anayasaya aykırı eylem” olarak iddianameye konulan
ifadelerde insan haklarına, demokrasiye ve hukuk devletine vurgu
yapılmaktadır. Kaldı ki, bu nitelikte olmayan, başkalarının katılmayacağı
ya da hoş görmeyeceği düşünce açıklamaları dahi, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ile güvence altına alınan “ifade özgürlüğü” kapsamında
değerlendirilmelidir.
Bir partinin
“Anayasaya aykırı fiillerin odağı” haline gelebilmesi için, bu fillerin
sadece ceza hukuku anlamında aykırı fiil olması da yeterli olmayıp “yıkıcı
bir amaca yönelik olması”, yani Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü
fıkrasındaki değerleri kökten reddetme ve ortadan kaldırma amacını taşıması
da gerekir. Bu bağlamda bir siyasi
partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olabilmesi için sunulan
delillerde laiklik ilkesini zayıflatmaya veya ortadan kaldırmaya yönelik
aktif, saldırgan ve somut bir tutumun bulunması gerekmektedir. İddianamede
yer verilen beyanlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, AK Parti’nin,
laiklik ilkesini reddetmek bir yana, demokratik bir ilke olarak pekiştirme
konusunda ne kadar kararlı bir tutum içerisinde olduğu görülecektir.
Partimizin,
Anayasanın 68 inci maddesindeki değerleri ortadan kaldırmaya matuf en küçük
bir eylemi veya söylemi bulunmamaktadır. Aksine Partimiz bu değerleri
geliştirmeye yönelik bir misyona sahiptir. Bu misyon, Parti Tüzüğü ve
Programı ile altı yıllık iktidarımız dönemindeki icraatla açıkça ortaya
konulmuş bulunmaktadır.
Anayasanın 68 ve 69 uncu maddeleri ile siyasi
partilere getirilen yasaklar, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun “Siyasi
Partilerle İlgili Yasaklar” başlıklı dördüncü kısmında “Amaçlar ve
Faaliyetlerle İlgili Yasaklar”, “Milli Devlet Niteliğinin Korunması”,
“Atatürk İlke ve İnkılâplarının ve Lâik Devlet Niteliğinin Korunması” ve
“Çeşitli Yasaklar” ana başlıklarını taşıyan dört bölüm olarak
düzenlenmiştir. Bu kısımdaki yasak fiillerin doğaları gereği ancak siyasî
partilerce veya üyelerince işlenebileceği açıktır (E. 1998/2, K. 1998/1,
K.T. 9.1.1998).
Anayasanın “Suç ve cezaların kanuniliği ilkesi”ni
düzenleyen 38 inci maddesinde; “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan
kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu
işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza
verilemez. Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla
konulur. Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza
sorumluluğu şahsîdir.” kuralı yer almıştır. Suç ve cezalara ilişkin genel
kanun niteliğinde olan Türk Ceza Kanununun 2 nci maddesine göre de; “(1)
Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve
güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik
tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. (2)
İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. (3) Kanunların suç
ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza
içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.”
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 98 ilâ 108
inci maddelerini kapsayan “Siyasi Partilerin Kapatılması” başlıklı beşinci
kısmında; parti yasaklarına aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar; ceza
(hapis - m.117) ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri (parti kapatma,
işten el çektirme, ihraç, devlet yardımından yoksun bırakma -m.101,102,103
ve 104) olarak düzenlenmiştir.
Parti kapatmada dikkate alınacak fiillerin, ceza
hukuku anlamında fiiller olduğunu teyit eden bir başka hüküm de Siyasi
Partiler Kanununun “Kanuna aykırı sair davranışlar” başlıklı 117 nci
maddesidir. Bu hükme göre; “Bu Kanunun dördüncü kısmında yazılı yasak
fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde,
altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılırlar”. Anayasa
Mahkemesi de bir kararında aynı görüşe yer vermiştir (AYMK., Esas
Sayısı:1986/13,Karar Sayısı:1987/12; Karar günü:22/5/1987.)
“117. maddede…, 4. kısımda yazılı yasak eylemleri
işleyenlerin, eylemin daha ağır bir cezayı gerektirmemesi durumunda, altı
aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacakları öngörülmüştür.
Bu hüküm, 4. kısım kurallarına aykırı eylemlerin tümünün suç niteliğinde
olduğunu kabul etmeyen önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na göre bir
yeniliktir. Anayasa’nın ilgili kurallarında aykırı eylemin suç oluşturup
oluşturmaması ya da bu konuda kesinleşmiş yargı kararının bulunması
aranmamakla birlikte bunu yasaklayıcı bir hüküm de yoktur. Nitekim 2820
sayılı Yasanın 117. maddesi, 4. kısımdaki yasaklara aykırılığı hiçbir
ayırım yapmadan, tümüyle, suç olarak nitelendirmiştir… Anayasa’nın 15. ve
38. maddelerine göre, suçluluğu hükümle belli edilinceye kadar kimse suçlu
sayılamaz. Hakkında böyle bir karar bulunmayan kişinin gerçekten yasaklara
aykırı davranıp davranmadığı bilinemeyeceğinden Cumhuriyet Başsavcısı’nın
sübjektif değerlendirmesiyle, yargı kararıyla kesinlik kazanmadan önce,
asileri partiden çıkarmak gibi sonuçları çok ağır işlemlere bağlı tutmak
siyasi hakları önemli ölçüde zedeler… Çünkü, bir yasaya aykırı davranmaktan
söz edebilmek için, o yasağın ceza yasalarında ya da disiplin
yönetmeliklerinde yer almış olmasına göre, bir yargı kararı ya da yargı
yolu açık bir disiplin kurulu kararı ile eylemin saptanması gerekir.” (E.
1986/13, K. 1987/12, K.T. 22.5.1987).
Siyasi Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer
alan yasaklara aykırı eylemler, ancak parti üyelerince işlenebilecek
nitelikte eylemlerdir.
Laikliğe aykırı eylemler için öngörülen bir diğer
ceza yaptırımı da 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanununun 216 ncı maddesinde
benzer bir içerikte ancak daha özgürlükçü bir yaklaşımla düzenlenmiştir.
TCK’nın “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya
aşağılama” başlıklı 216 ncı maddesine göre;
“(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya
bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi
aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu
güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde,
bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din,
mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi,
altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri
alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması
hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Yukarıda yer verilen mevzuat ve yargı kararları
birlikte değerlendirildiğinde şu sonuca ulaşılmaktadır: Bir eylem veya
söylemin laikliğe aykırı olup olmadığı, Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza
Kanununun 216 ncı maddesi ve Siyasi Partiler Kanununun 117 nci maddesindeki
unsurlar dikkate alınarak belirlenecektir. Söz konusu eylemin bir terör
eylemi niteliğinde olması durumunda 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda
belirlenen unsurlar dikkate alınarak belirlenecektir. Terör suçu niteliği
taşımayan laikliğe aykırı eylemler, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 216
ncı maddesinde belirtilen “Halkın .. din, mezhep… bakımından farklı
özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa
alenen tahrik edilmesi ve bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın
bir tehlikenin ortaya çıkması” yahut “Halkın bir kesiminin, … din, mezhep,
cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılanması” ya da
“Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerlerin alenen aşağılanması ve bu
fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması” halinde 216 ncı maddeye göre
değerlendirilecektir. TCK’nın 216 ncı maddesi kapsamında da olmayan eylem
ve söylemler TCK açısından yaptırıma bağlanmamış ise de; 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanununun 117 nci maddesi bu nitelikteki eylemlerin parti
üyelerince işlenmesini özel bir yaptırıma bağlamıştır.
Parti üyesi olmayan kişilerin iddianamede yer
verilen eylem ve söylemleri laikliğe aykırı olsa bile bunlardan dolayı
partinin sorumlu tutulması, cezaların şahsiliği ilkesine açıkça aykırılık
teşkil edeceğinden, bu nitelikteki eylem ve söylemlerden parti sorumlu
olmayacaktır.
İddianamede belirtilen parti organ ve üyelerinin
eylem ve söylemleri ise; siyasi propaganda ve eleştiri hakkı çerçevesinde
kalan eylemlerdir. Anayasa Mahkemesinin bir kararında siyasi partilerin
propaganda hakkıyla ilgili olarak şu görüşlere yer verilmiştir:
“Genellikle benimsenen bir tanıma göre propaganda,
belli bir amacı gerçekleştirmek ve yandaş kazanmak için, düşüncelerin
birden çok kişilerin bilgilerine ulaştırılmasını öngören bir etkileme
eylemi ve yöntemidir. Bu tanımlamadan açıkça anlaşılacağı gibi, her tür
düşünce açıklamasını propaganda saymaya olanak yoktur. Kuşkusuz, propaganda
da, bir açıklama vardır; fakat bu, sözgelimi başka kişilerde bir bilgi
yaratmaya veya bir duyguyu harekete geçirmeye yönelen bilimsel ve öğretici
nitelikte salt ve soyut bir düşünce açıklaması değildir…
Siyasi partiler, seçim yoluyla iktidara gelerek
programlarını gerçekleştirme, ilkelerini uygulama, görüşlerini benimsetme
olanağını kazanmak isteyen kuruluşlardır. Toplumda yandaşlarını artırarak,
kendi amacı doğrultusunda gelişmeler sağlamayı gözetirler... Demokratik
ülkelerde siyasal iktidarı kazanma yolu, hiç kuşkusuz, yalnızca
seçimlerdir. Siyasal partilerin, toplum ve devlet düzeniyle kamu
çalışmalarını, programlarında öngördükleri ilkeler uyarınca yönetmek ve
denetlemek için yasalar çerçevesinde çaba gösterip seçmenleri etkilemeleri,
amaçlarına ulaşmak üzere yasalara uygun propaganda yapmaları gereklidir.…
Demokrasinin kaynağını oluşturan seçimler yoluyla iktidarı ele geçirmede
propagandanın önemi yadsınamaz. Seçimlerin etkileme aracı olan propaganda
seçim kurumunun en doğal öğesidir. Seçmenleri seçenekler üzerinde
düşünmeye, isabetle ayırım yapıp oy vermeye, bunun içinde kendi görüş ve
programını beğendirip benimsetmeye çağıran propagandaya belli bir ölçü
içinde izin vermek zorunludur… Seçim çalışmalarının, özellikle
propagandanın Anayasa’nın 67. maddesinin güvencesi altında bulunduğu
kuşkusuzdur. Propaganda, seçimin-vazgeçilmez bir öğesidir.” (E. 1979/31, K.
1980/59, K.T. 27.11.1980).
Bu çerçevede bir siyasi partinin, yasalarla
getirilen düzenlemeleri tenkit etmesi, bunların hukuka aykırı düştüklerini
savunarak değiştirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemesi
Anayasanın 25 ve 26 ncı maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat
hürriyetinin doğal bir sonucudur. 26 ncı maddenin birinci fıkrasına göre;
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yazma hakkına sahiptir”. Bu nedenle,
partimiz üyeleri tarafından bu çerçevede bir yasal düzenlemenin
eleştirilmesi şüphesiz Anayasal koruma altındadır. Bu düşüncelerin hiç
birinde laikliğe aykırı bir durum söz konusu değildir.
2820 sayılı Kanunun 117 nci maddesi gereğince
kapsamı Anayasanın 24 üncü maddesinde belirtilen laikliğe aykırı eylemlerin
suç niteliğinde olduğu dikkate alındığında, iddianamede isnat edilen eylem
ve söylemler söz konusu suçun yasal unsurlarını taşımadığı gibi, “eleştiri”
ve “propaganda” hakkının kullanılması niteliğinde olan ve Anayasanın 24, 25
ve 26 ncı, AİHS’in 9, 10 ve 11 nci maddelerinin koruması altında olan
düşünce açıklamaları niteliğinde olup, “hukuka ve dolayısıyla laikliğe
aykırı” bir nitelik taşımamaktadırlar.
2. Odak
haline gelmenin şartları gerçekleşmemiştir
Bir siyasi partinin Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasına aykırı eylemleri nedeniyle kapatılabilmesi, o partinin
bu nitelikteki eylemlerin işlendiği bir “odak” haline geldiğinin Anayasa
Mahkemesi tarafından belirlenmesine bağlıdır.
Anayasada, “odak olma” durumunun oluşması
bakımından parti üyelerinin eylemleri ile parti organ ve kurullarının
eylemleri farklı kurallara bağlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi bir kararında bu konuda şu görüşe
yer vermiştir:
“Siyasî Partiler Yasası’nın 103. ve buna dayanak
oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca bir siyasî partinin, yasak
fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin saptanması, yalnız
tüzelkişiliğin faaliyetlerinin değil, üyeler tarafından yürütülen
faaliyetlerin de incelenmesi ile olanaklıdır. Çünkü, “odak olma” durumunun
oluşması için gerekli olan yasak eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile
bunların tekrarındaki kararlılık ve süreklilik gibi öğelerin varlığı
konusunda, milletvekillerinin Meclis içindeki ve dışındaki söz ve
eylemlerinin tümü değerlendirilmedikçe sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz.” (E.
1997/1 (Siyasî Parti Kapatma), K. 1998/1, K.T. 16.1.1998).
2.1
Üyelerin eylemleri nedeniyle odak olma hali
Bir siyasi partinin, büyük kongre veya genel başkan
veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet
Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulu dışında kalan
üyelerinin Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı
eylemlerinden dolayı kapatılabilmesi için şu unsurların varlığı gerekir:
2.1.1
Yoğunluk şartı
Üyelerinin eylemleri nedeniyle odaklaşmanın ilk
şartı; Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki yasaklara aykırı
nitelikteki eylemlerin o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmiş
olmasıdır.
Buna göre, ülke çapında çok sayıda üyenin birlikte
ya da ayrı ayrı, eşzamanlı veya farklı zamanlarda gerçekleştirdiği, sayısal
açıdan çokluk derecesinde olan belirli nitelikteki eylemlerin kararlılık
içinde tekrarlanması, yani süreklilik göstermesi durumunda “yoğunluk” söz
konusu olabilecektir. Örneğin, parti üyeleri hakkında bu eylemlerden dolayı
yurdun çeşitli yerlerinde kamu davaları açılmış bulunması veya SPK’nın
değişik 102 nci maddesinin 2 ve 3 üncü fıkraları gereğince o siyasi
partinin bu tür eylemlerden dolayı en azından birkaç defa (devlet
yardımından yoksun bırakılma) yaptırıma maruz kalması, yoğunluğun saptanmasında
bir ölçü olarak kabul edilmelidir.
Dolayısıyla, yoğunluk derecesinde olmayan eylemler
kapatma sebebi olmayacak, bunun yerine o siyasi parti veya üyeleri hakkında
Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda öngörülen diğer yaptırımlar
uygulanacaktır.
Siyasi partilerin ülke düzeyinde faaliyet gösteren
kuruluşlar olduğu ve milyonlarca üyesinin bulunabildiği göz önüne
alındığında, bir il veya ilçedeki parti teşkilatına kayıtlı üyelerin hukuka
aykırı eylemlerinin o partinin bütünü bakımından yoğunluk oluşturup
oluşturmayacağının belirlenmesi kuşkusuz o partinin üye sayısının
çokluğuyla da doğrudan ilgilidir.
İddianamede belirtilen söz ve faaliyetler hukuka
aykırı nitelik taşımadığı gibi, partinin bütünsel yapısı ve üye sayısı
dikkate alındığında bunların bir “yoğunluk” oluşturması da söz konusu
değildir.
2.1.2
Parti organlarının bu eylemleri benimsemesi şartı
Odaklaşma için, parti üyelerinin Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasındaki yasaklara aykırı olarak “yoğun” şekilde
işlediği eylemlerin, partinin Anayasanın 69 uncu maddesinde sayılan büyük
kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim
kurulunca açıkça ya da örtülü biçimde benimsenmiş olması gerekir.
Açıkça benimseme, Anayasada sayılan parti organ ve
kurullarının sözlü veya yazılı beyanlarıyla veya kararlarıyla parti
üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerini benimsediklerini ortaya koymasıyla
olur.
Örtülü (zımni) benimseme ise, yetkili parti organ
ve kurullarının, parti üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerini bildikleri
halde susma veya engelleyici bir harekette bulunmama suretiyle, yani hiçbir
işlem yapmayarak bu eylemleri örtülü biçimde onaylamalarıyla olur. Parti
yetkili organ ve kurulların bilgisi dahilinde olmayan üye eylemlerinin benimsendiğinden
söz edilemez. Öte yandan, örtülü benimsemenin tespitinde, parti üyelerinin
Anayasaya aykırı eylemlerinden parti yetkili organlarının müdahale
edebilecek sürede haberdar olduklarının ve yine de müdahalede bulunmadıklarının
kesin olarak ispat edilmesi gerekir. Belirsizlik hallerinde, “özgürlük
lehine yorum” ilkesi uyarınca örtülü benimseme bulunmadığı yönünde karar
verilmelidir.
Parti üyelerinin söz konusu parti organları tarafından
açıkça ya da örtülü biçimde benimsenmeyen eylemleri yoğunluk derecesinde
olsa bile kapatma sebebi olamayacaktır. Kaldı ki partimiz üyelerinin bu
biçimde hiçbir eylemi söz konusu değildir.
Bu kurullar veya organlar tarafından açıkça
benimsenmeyen eylemlerin, bu kurul veya organların üyelerinden biri veya
birkaçı tarafından benimsenmiş olması halinde de üyelerin eylemleri partiye
mal edilemez. Zira bu üyelerin, organ ve kurulları temsil yetkisi söz
konusu değildir. Bu nedenle, bu tür davranışlar da kapatma sebebi kabul
edilemez.
Siyasi partinin yukarıda belirtilen yetkili
organlarının, üyelerinin belli ağırlıktaki ve yoğunluktaki eylemlerinden
dolayı parti içi disiplin mekanizmasını işleterek üyeler hakkında yaptırım
uygulamaları ya da bu tür eylemleri benimsemediklerini yazılı veya sözlü
biçimde ya da davranışlarıyla ortaya koymaları halinde üyelerin
eylemlerinden dolayı parti tüzel kişiliği sorumlu tutulamayacaktır. Parti
yetkili organlarının genel açıklamaları demokrasi, hukukun üstünlüğü,
laiklik gibi Anayasal ilkelerin önemine ve bunlara uyulmasına yönelik ise,
bu durum, parti üyelerinin Anayasaya aykırı münferit faaliyetlerinin
desteklenmediğine karine sayılmalıdır.
Adalet ve Kalkınma Partisi yetkili organları
tarafından laikliğe aykırı herhangi bir eylemin benimsenmesi asla söz
konusu olmamıştır. Nitekim partimiz hakkında açılan davada parti
üyelerine ait olduğu belirtilen “eylemler”in parti yetkili organlarınca
benimsendiğine dair deliller sunulamamıştır. Aksine, parti yetkililerinin
genelgeler yayınlamak suretiyle açıkça yasakladıkları belediye
faaliyetleri, disiplin soruşturması açtıkları beyanlar ya da
desteklemediklerini belirttikleri açıklamalar bile partimiz aleyhine
“delil” olarak sunulmuştur. Bu tür eylemlerin partimize isnat edilmesi mümkün
değildir.
2.2 Parti
organlarının eylemleri nedeniyle odak olma hali
Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 69 uncu maddesinin
6 ncı fıkrasında sayılan organlarının, Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4
üncü fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri kararlılık içinde işlemeleri
halinde de, o parti söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.
2.2.1
Parti organlarınca eylemlerin işlenmesi şartı
Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasına
göre; odak haline gelme durumunun belirlenmesinde eylemleri esas alınacak
parti organ ve kurulları şunlardır:
Büyük kongre,
Genel başkan,
Merkez karar veya yönetim organları,
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel
kurulu,
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup yönetim
kurulu.
Dolayısıyla bu sayılan organlar ve kurullar dışındaki
parti organ, kurul ve mercilerinin (Örneğin, Merkez Disiplin Kurulu, İl
veya İlçe Kongreleri veya Başkanları gibi) eylemleri kararlılık içinde
işlense dahi, bu tür eylemler hakkında üye eylemlerinde olduğu gibi
öncelikle SPK’nın 102 nci maddesinin 2 ve 3 üncü fıkraları uygulanacak,
ancak bu tür eylemler yoğunluk oluşturduğu takdirde SPK’nın 101/b ve 103
üncü maddelerine göre işlem yapılabilecektir.
Bu davada partimiz
yetkili organlarınca alınmış laikliğe aykırı herhangi bir karar yoktur.
Anayasada sayılan yetkili organlardan sadece Genel Başkan “tek kişi”dir,
diğer organlar “kurul” niteliğindedir. Kurul niteliğindeki organların
eylemlerinden söz edebilmek için bu kurullarca alınmış kararların bulunması
zorunludur. Halbuki, iddianamede sunulan deliller arasında tek bir kurul
kararı dahi bulunmamaktadır.
Siyasi Partiler
Kanununun 102 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre de, “parti genel başkanı dışında kalan parti organı,
mercii veya kurulu tarafından Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü
fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin
işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı söz konusu organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini
yazı ile o partiden ister.” Oysa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
iddianamede yer verdiği ve “eylem” olarak nitelendirdiği hususların
hiçbirisi için partimizden SPK m.102/2 ile getirilen “işten el çektirme”
başvurusu yapmamıştır. Bu durum da partimizin hiçbir yetkili organ, mercii
veya kurulunun Anayasaya aykırı eylemlerinin bulunmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla yetkili organların eylemleri olarak geriye sadece AK Parti
Genel Başkanının “eylemleri”, daha doğrusu “ifadeleri” kalmaktadır ki,
bunların da “laikliğe aykırılık” oluşturmadığı çok açıktır.
2.2.2
Kararlılık şartı
Eylemlerin “kararlılık” içinde işlenmiş
sayılabilmesi için, aynı nitelikteki eylemlerin iradi biçimde tekrarlanması
yani eylemlerde iradilik, süreklilik ve benzerlik olması gerekir. Başka bir
ifadeyle, kasıtlı eylemlerin süre ve sayı yönünden tekrarlanması gerekir.
Bu davada
“yoğunluk” ve “kararlılık” şartları gerçekleşmemiştir: Odak olma için
Anayasanın aradığı “yoğunluk” ve “kararlılık” şartlarının gerçekleşebilmesi
için de değişik zamanlarda ve değişik yerlerde Anayasaya aykırı fiillerin
sıklıkla ve ısrarla icra edilmiş olması gerekir. Oysa bu davada Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı şey, her biri tek başına laikliğe
aykırılık oluşturmayan ifadelerin abartılarak tekrarlanması suretiyle
“yoğunluk” ve “kararlılık” şartlarının gerçekleşmiş olduğu izlenimini
vermekten ibarettir.
Parti organlarının laikliğe aykırı herhangi bir
söylem veya eylemi olmamıştır. Yapılan açıklamalar eleştirel nitelikte
olup, ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bu söylem ve eylemlerin hiçbirisinde
herhangi bir hukuka aykırılık da söz konusu değildir.
IV. AVRUPA
İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İÇTİHADI KARŞISINDA AK PARTİ KAPATILAMAZ
1. Türk
hukuku bakımından partilerin hukuki denetiminde AİHM içtihadının
uygulanması zorunludur
Anayasanın 90 ıncı
maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklik siyasi partilerin kapatılması
bakımından önemli sonuçlar doğuracak niteliktedir. Anayasa Mahkemesi,
siyasi partilerin kapatılması davalarını görürken Anayasa ve Siyasi
Partiler Kanununda yer alan hükümlerin yanı sıra, Anayasa’nın 90 ıncı
maddesi uyarınca, uluslararası insan hakları sözleşmelerini de dikkate
almak durumundadır. Zira Anayasa Mahkemesi parti denetimi yaparken “bir
davaya bakan mahkeme” konumundadır. Nitekim, iddianameye göre de, “SPY’nın
öncelikle İHAS gözetilerek ve Anayasa hükümleri de İHAS’a göre
yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımın irdelenmesi
gerekmektedir” (s.9).
Türk hukuku
bakımından uluslararası sözleşmeler 2004 tarihli Anayasa değişikliğine
kadar iç hukukta kanunlarla eşdeğerde iken, 2004 yılında Anayasanın 90 ıncı
maddesine eklenen bir hükümle insan haklarına ilişkin uluslararası
sözleşmeler ile kanunların çatışması halinde sözleşme hükmünün uygulanması
esası benimsenmiştir. Bu yeni hükme göre, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş
temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların
aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda
milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Özellikle parti özgürlüğünü
güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade ve örgütlenme
özgürlüklerine ilişkin hükümleri ile bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının göz önünde tutulması ve
bunlar ile iç hukuk kuralları arasında bir çatışma görülmesi halinde, Sözleşme
hükümleri ile Mahkeme içtihatlarının öncelikle uygulanması zorunludur.
Kaldı ki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi “ortak bir hukuk” oluşturmakta ve
taraf devletlere bu Sözleşme hükümlerinin doğrudan uygulanmasına ilişkin
nesnel yükümlülükler getirmektedir. Bu nedenle, bir iç hukuk kuralıyla
AİHS’in uygulanmasına dair bir hüküm konulması dahi gerekli değildir.
Anayasa
Mahkemesinin parti kapatma konusundaki kararları ile Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin içtihadı arasında önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla,
Anayasa Mahkemesinin 2004 Anayasa değişikliğinden sonra bakacağı parti
kapatma davalarında AİHM içtihadını dikkate alarak 2004’ten önce ortaya
koyduğu ve parti özgürlüğünü büyük ölçüde daraltan içtihadını değiştirmesi
gerekmektedir.
2. AİHM
içtihadına göre partimizin kapatılması mümkün değildir
Siyasi parti
özgürlüğünün sınırları konusundaki AİHM içtihadı Türkiye’de kapatılan
partilerin yaptığı başvurular üzerine oluşturulmuştur. AİHM bu kararlarında
siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin ilke ve ölçütleri açık bir biçimde
ortaya koymuştur. Bu ilke ve ölçütleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
Siyasi parti
kararlarında AİHS’in 11 inci maddesi, ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu
maddeyle birlikte değerlendirilmelidir.
Siyasi partilerin program
ve projelerinin devletin anayasal yapısı ve ilkeleriyle uyuşmaması,
bunların demokrasiyle de bağdaşmadığı anlamına gelmez. Buna göre,
demokrasinin kendisine zarar vermediği müddetçe, siyasi partiler mevcut
anayasal düzeni sorgulayabilirler, farklı siyasi görüşleri savunabilirler.
Siyasi parti
özgürlüğüyle ilgili Sözleşmenin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki
sınırlama sebepleri oldukça dar ve katı yorumlanmalıdır.
Siyasi partiler,
inandırıcı ve zorunlu sebeplerle ve ancak istisnai olarak kapatılabilir.
Bir siyasi partinin
gerçekleştirdiği faaliyetlerde kullandığı tüm yöntemler hukuki ve
demokratik nitelikte olmalıdır.
Siyasi partinin
önerdiği değişikliklerin kendisi de bizzat temel demokratik ilkelere uygun
olması gerekmektedir.
Siyasi partinin tüzük
veya programındaki ifadelerden hareketle kapatılması söz konusu olamaz,
partinin somut öneri ve faaliyetleri olmalıdır.
Siyasi partilere
yönelik sınırlamalar, demokratik bir toplumda zorunlu ve meşru amaçla
orantılı olmalıdır. Kapatma yaptırımının “zorlayıcı toplumsal ihtiyaca”
cevap vermeye yönelik olması gerekir.
İddianamede siyasi
partilerin yasaklanması konusunda AİHM kararları ile ortaya konulan
ölçütlere yer verilmekle birlikte, bu ölçütlere göre neden AK Partinin
kapatılması gerektiği hiçbir şekilde ortaya konulamamıştır. Aksine,
iddianamede yer verilen AİHM ölçütlerinin dikkate alınması halinde bu
kapatma davasının hiç açılmaması gerekirdi.
Siyasi parti kapatma kararlarında Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin koruduğu, adil yargılanma hakkı ve mülkiyet hakkı
dışında, en az üç temel hak ve özgürlüğün sınırlanması söz konusu
olabilmektedir. Bunlar, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve serbest
seçim hakkıdır. Siyasi partilerin kurulmaları ve örgütlü bir şekilde
faaliyette bulunmaları Sözleşmenin 11 inci maddesinde güvence altına alınan
örgütlenme özgürlüğünün bir gereğidir. Dolayısıyla, bir siyasi partinin
kapatılması yaptırımı doğrudan bu özgürlüğün ortadan kaldırılması sonucunu
doğurmaktadır. Diğer yandan, örgütlenme özgürlüğü düşünceyi açıklamanın
özel ve etkili bir yolu olduğu için, siyasi parti davalarında ifade
özgürlüğünün sınırlandırılması da gündeme gelmektedir. Nitekim AİHM,
örgütlenme özgürlüğünü koruyan 11 inci maddenin aynı zamanda ifade
özgürlüğünü güvence altına alan 10 uncu madde ışığında değerlendirilmesi
gerektiğini belirtmiştir. Bir siyasi partinin kapatılması sonuçları
itibariyle, kapatmaya neden olarak gösterilen parti mensuplarının
milletvekilliklerini kaybetmelerine ve/veya beş yıl süreyle bir siyasi
parti mensubu olarak siyaset yapamamalarına neden olabilmektedir. Bu da
Sözleşme’nin 1 Nolu Ek Protokolünün 3 üncü maddesinde korunan serbest seçim
hakkının ihlaline neden olabilmektedir.
Bu çerçevede partimiz hakkında düzenlenen iddianame
paralelinde kapatma kararı verilmesi durumunda bunun Sözleşmenin bu üç
maddesinin de ihlali olacağı açıktır.
2.1 AK
Partinin kapatılmasına yönelik dava, ifade özgürlüğünün ihlalidir
AK Parti hakkında açılan bu dava, daha önce de
belirtildiği gibi, bir ifade özgürlüğü davasıdır. Zira burada yargılamaya
konu eylemlerden ziyade parti mensuplarının barışçıl görüş açıklamaları söz
konusudur. Dolayısıyla, davada öncelikle ifade özgürlüğünün Sözleşmede
belirlenen sınırların dışına çıkılıp çıkılmadığına bakılması gerekmektedir.
Fikirlerin korunması ve serbestçe açıklanması,
toplantı ve örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından birisidir. Demokrasinin
gereği gibi işletilmesinde ve çoğulculuğun sağlanmasında oynadıkları rol
dikkate alındığında, bu durum siyasi partiler için evleviyetle geçerlidir
(TBKP/Türkiye, par.44; Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova, par.
62).
Demokratik rejimleri diğerlerinden ayıran temel
özelliklerden biri, toplumsal ve siyasal meselelerin serbestçe
tartışılabileceği bir zemin sunmasıdır. Toplumda var olan farklı görüşleri
temsil eden siyasi partiler, seçimlerde ve seçimlerden sonra da her zeminde
siyasi tartışmaya katılan aktörler konumundadırlar. AİHM’nin belirttiği
gibi, siyasi partiler, sadece siyasal kurumlar içinde değil aynı zamanda
toplumsal hayatın tüm düzeylerinde, demokratik toplum kavramının özü olan
siyasi tartışmaya ikame edilemez bir katkı yaparlar. (Lingens/Avusturya,
par. 42).
Tam da bu nedenle, toplumun farklı kesimlerini
temsil eden siyasi parti mensupları için ifade özgürlüğü çok daha önemli
hale gelmektedir. (Castells/İspanya, par. 42). Siyasi temsilciler, hiçbir
baskı altında kalmadan, görüşlerini serbestçe dile getiremedikleri takdirde
çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiden bahsedilemez.
Diğer yandan, AİHM açısından ifade özgürlüğü,
sadece lehte ve hoşa giden söz ve düşünceler için değil, toplumun bir
kesimini veya devleti şoke eden sözler için de geçerlidir. Bu anlamda, bir
siyasi partinin görüşlerinin toplumun bir kesimi hatta tamamına yakını
tarafından “aykırı” kabul edilmesi, bunların ifade özgürlüğü kapsamında olmadığı
anlamına gelmemektedir. Bir siyasi partinin önerileri, devletin anayasal
ilkelerine aykırı olabilir veya toplumda hakim olan görüşten farklı
olabilir. Ancak, demokrasiyle bağdaştığı takdirde ve ölçüde bu önerilerden
dolayı siyasi partilere yaptırım uygulanamaz. (Sosyalist Parti/Türkiye,
par. 47; ÖZDEP/Türkiye, par. 41).
AİHM’in siyasi parti mensuplarının ifadeleri ile
ilgili olarak çizdiği tek sınır “şiddete teşvik”tir. Bir siyasi partinin
sınırlandırılması ancak yöneticilerinin “siyasi araç olarak şiddet
kullanımını” savunmaları durumunda söz konusu olabilir. Bu durumda, AİHM
siyasi partinin programı, organları ve/veya mensuplarıyla “etnik nefret,
isyan veya şiddete teşvik” edip etmediklerine bakmaktadır. (Partidul
Comunistilor (Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par. 54).
Partimiz mensuplarının kapatma davasına konu olan
sözlerinin hiçbirisi, kin, nefret veya şiddet söylemi içermemektedir.
Tersine, bu sözlerin nerdeyse tamamında demokrasi, özgürlük, çoğulculuk,
hoşgörü, birlik ve beraberlik gibi barışçıl bir şekilde bir arada yaşamayı
teşvik eden kavramlar egemendir. Zorlama ve ilgisiz yorumlarla bazı
sözlerin “şiddet” çağrısı niteliğinde olduğunu söylemek ise kabul edilemez.
Sözgelimi Başbakanın kendisine 27 Mayıs sonrası idamlarının hatırlatılması
üzerine söylediği “Biz şuna inanıyoruz; biz yola çıkarken daha önce de
demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz
çarşaflarla yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız” (İddianame,
s.135) şeklindeki sözlerin şiddet çağrısı olarak ileri sürülmesi iyi
niyetle bağdaşmamaktadır. Bu sözler, demokrasi ve millet iradesinin
hakimiyeti uğruna her türlü fedakarlığı göze alan bir siyasi cesaretin ve
kararlılığın yansımalarıdır.
Sonuç olarak, açıkça ifade özgürlüğü kapsamında
olan beyanlardan dolayı bir siyasi partinin kapatılmasını istemek AİHS’in
10 uncu maddesine aykırıdır.
2.2 AK
Partinin kapatılması, örgütlenme özgürlüğünün ihlali olacaktır.
Sözleşme’nin 11 inci maddesine göre toplantı ve
örgütlenme özgürlüğü milli güvenlik, kamu emniyeti ve başkalarının
haklarını koruma gibi nedenlerle sınırlanabilir. Ancak, bu sınırlamaların
kanunla yapılması ve en önemlisi “demokratik toplumda gerekli” olması
gerekir. AİHM’e göre, “demokrasinin düzenli işleyişinde siyasi partilerin
oynadıkları hayati rol dikkate alındığında, 11 inci maddedeki sınırlama
nedenleri siyasi partiler söz konusu olduğunda son derece dar
yorumlanmalıdır”. Bu bağlamda “partilerin örgütlenme özgürlüğüne yönelik
sınırlamaları, ancak inandırıcı ve zorunlu gerekçeler haklılaştırabilir”.
(Sosyalist Parti v.d./Türkiye par. 50).
Diğer yandan, 11 inci maddenin ikinci fıkrasındaki
“gerekli” sözcüğü, “zorlayıcı bir toplumsal gereksinim”in (pressing social
need) varlığını şart koşmaktadır. Başka bir ifadeyle, ancak acil,
kaçınılmaz toplumsal ihtiyaçlar, örgütlenme özgürlüğüne yönelik bir
sınırlamayı “demokratik toplumda gerekli” kılabilir. (Partidul Comunistilor
(Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par.47).
Bir siyasi partiye müdahalenin “zorlayıcı toplumsal
gereksinim” kriterine uygun olabilmesi, dolayısıyla örgütlenme özgürlüğünün
sınırları dışında sayılabilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte
gerçekleşmesi aranmaktadır:
(a) Siyasi partiden kaynaklanan demokrasiye yönelik
riskin yeteri kadar yakın/kaçınılmaz olduğunu gösteren ikna edici geçerli
delillerin bulunup bulunmadığı;
(b) Siyasi parti mensuplarının dava konusu eylem ve
söylemlerinin ilgili partiye isnat edilebilir nitelikte olup olmadığı;
(c) Siyasi partiye isnat edilebilir nitelikteki
eylem ve söylemlerin, söz konusu partinin “demokratik toplum” kavramıyla
bağdaşır olmayan bir toplum modelini tasavvur ettiği ve savunduğunu açıkça
gösterecek şekilde bir bütün oluşturup oluşturmadığı. (Refah
Partisi/Türkiye, Büyük Daire, par.104; Partidul Comunistilor (Nepeceristi)
ve Ungureanu/Romanya, par.47).
AK Parti hakkında açılan davada, bu üç şartın
bırakın birlikte gerçekleşmesini, ayrı ayrı dahi gerçekleşmesi söz konusu
değildir. Şöyle ki:
(a) AK
Partinin demokrasiye uzak ya da yakın bir risk oluşturduğuna dair hiçbir
delil sunulamamıştır
Esasen bu konuda bir delil sunulması da mümkün
değildir, çünkü partimiz kurulduğundan bu yana tüm gücüyle demokrasinin
geliştirilmesi için çalışmaktadır. Varlık sebebi ve kuruluş gayesi
demokrasiyi geliştirip pekiştirmek suretiyle temel hak ve özgürlükleri daha
iyi korumak olan bir siyasi partinin demokrasiye tehlike teşkil etmesi
düşünülemez.
AİHM, siyasi partilere yönelik müdahalelerin haklı
bir sebebe dayanıp dayanmadığını incelerken, sadece taraf devletin takdir
yetkisini makul, dikkatli ve iyi niyetli bir şekilde kullanıp
kullanmadığına bakmamaktadır. AİHM, aynı zamanda, sınırlamaya davanın
bütünlüğü içerisinde bakarak, (a) müdahalenin “izlenen meşru amaçlarla
orantılı” ve (b) sunulan sınırlama sebeplerinin “ilgili ve yeterli” olup
olmadıklarını değerlendirmektedir. Bunu yaparken Mahkeme, “ulusal
yetkililerin 11 inci maddedeki prensiplerle uyumlu standartları
uyguladıkları ve ayrıca kararlarını ilgili olguların kabul edilebilir bir
değerlendirmesine dayandırdıkları” konusunda ikna olmalıdır. (Jersild/ Danimarka,
par. 31; Goodwin/Birleşik Krallık, par. 40; Partidul Comunistilor
(Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par. 49).
AK Parti hakkında açılan davada kapatma talebine
gerekçe olarak sunulan eylem ve söylemlerin AİHM içtihatları ışığında
“ilgili ve yeterli” olması gerekmektedir. Halbuki, tek tek incelendiğinde
ileri sürülen gerekçelerin hiçbir şekilde “ilgili ve yeterli” olmadığı
anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi, iddianamede yer verilen
konuşmaların tamamı ifade özgürlüğü kapsamındadır. Dolayısıyla bunların
partimizin kapatılmasında “ilgili ve yeterli” gerekçe oluşturmadıkları
açıktır. İkincisi, iddianamede AK Partinin şiddete başvurabileceği
yönündeki gerekçeler de tamamen ilgisiz varsayımlardan kaynaklanmaktadır.
Başsavcılığın, kim olduğu ve partimizle ilişkisinin olup olmadığı bile
belirtilmeyen meçhul bir kişinin bir televizyon programında Mussolini’den
bahisle yaptığı iddia edilen konuşmayla partimiz arasında irtibat kurmaya
çalışması, sunulan gerekçelerin “ilgili” olmadığının tipik bir göstergesidir.
Bunun gibi AK Partiyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan Danıştay saldırısı
failinin, belli karanlık odakların emellerine hizmet edecek şekilde, partimiz
liderine yaptığı çağrının delil olarak sunulması tam bir kötüniyet ve
kurgulamanın ürünüdür. Bu tür sözde gerekçeler kesinlikle AİHM İçtihadı
çerçevesinde “ilgili ve yeterli” sebep olarak kabul edilemez.
AİHM, 14 Şubat 2006 tarihli Hıristiyan Demokratik
Halk Partisi/Moldova kararında başvurucu partinin geçici olarak siyasi
faaliyetlerinin durdurulmasına gerekçe gösterilen nedenlerin hiç birini
“ilgili ve yeterli” görmemiştir. Hatta söz konusu muhalefet partisi
tarafından organize edilen toplantıda iktidardaki Komünist Partiyi protesto
etmek için söylenen ve içinde “Diktatör olmaktansa, holigan olmayı tercih
ederim”, “Komünist olmaktansa ölmeyi tercih ederim” gibi sözlerin geçtiği
şarkı da şiddet çağrısı olarak görülmemiştir. Mahkeme, bu öğrenci marşının
bir şiddet çağrısı olarak yorumlanamayacağını, ulusal makamların da bu
sözlerin neden ve nasıl şiddete çağrı olduğunu açıklamadıklarını belirterek,
bu yöndeki sınırlama sebebinin “ilgili ve yeterli” kabul edilemeyeceği
sonucuna ulaşmıştır. Mahkemeye göre, “bir siyasi partinin faaliyetlerinin
yasaklanmasını, ancak siyasal çoğulculuğu veya temel demokratik ilkeleri
tehlikeye düşürmek gibi çok ciddi ihlallerin bulunması haklılaştırabilir.”
Mahkeme, söz konusu davada, başvurucu partinin toplantısının, hükümeti
şiddet yoluyla devirmeye çağrı içermediğini veya çoğulculuk ve demokrasi
ilkelerini zedeleyecek hiçbir faaliyetin bulunmadığını, bu nedenle
uygulanan yaptırımın belirtilen meşru amaçla orantılı ve “zorlayıcı
toplumsal gereksinimi” karşılamaya yönelik olmadığını belirtmiştir.
(Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova, par. 75, 76).
Başsavcılık, iddianamede olduğu gibi, esas
hakkındaki görüşünde de AK Partinin iktidarda olmasının demokrasiye yönelik
tehlikeyi daha da “yakın” hale getirdiğini savunmaktadır. Buna göre,
“Siyasi partinin iktidar olması, istediği düzenlemelerin her an
yasalaşmasını sağlaması olanağı bulunması nedeniyle demokrasi için
tehlikeyi somut ve yakın kılar. Bu açıdan davalı partinin devleti teokratik
bir yapıya dönüştürmesi beklenilmeden dava açılmıştır” (s.16).
Teorik düzeyde iktidarda bulunan her siyasi parti
için üretilebilecek bu iddianın partimiz bağlamında hiçbir olgusal dayanağı
yoktur. Dahası, belki yeni iktidara gelmiş ve icraatları henüz ortaya
çıkmamış olan bir siyasi parti için böylesi bir “risk”ten söz edilebilir.
Ancak, AK Parti altı yıldır iktidarda olan bir partidir. Bu süre bir siyasi
partinin amaç ve politikalarının belirlenmesi için yeteri kadar uzundur. AK
Parti, bu süre içinde şimdiye kadar anayasal demokratik düzenin temel
ilkelerini zedeleyici hiçbir girişimde bulunmamıştır. Anayasayı
değiştirecek çoğunluğa sahip olmasına rağmen, yasama işlemlerinin anayasal
denetimini veya idari işlemelerin yargısal denetimini ortadan kaldırmaya
yönelik hiçbir düşüncesi ve girişimi olmamıştır. Bu çerçevede, AK Parti
döneminde çıkarılan bazı yasalar hatta son örnekte olduğu gibi bazı anayasa
değişiklikleri bile Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmiştir.
Dolayısıyla bir iktidar partisinin “istediği düzenlemelerin her an
yasalaşmasını sağlaması”, onu demokrasi için “somut ve yakın tehlike”
haline getirmez. Esasen etkin anayasal ve yargısal denetimin olduğu
herhangi bir demokratik rejimde böylesi bir tehlikeden de bahsedilemez.
Kaldı ki, AK Parti hükümetleri en başından itibaren
anayasal demokrasinin evrensel ilkelerinin kökleşmesi için gerekli tüm
siyasi, hukuki ve ekonomik adımları atmış; özellikle Türkiye’nin Avrupa
Birliğiyle entegrasyonu için gece gündüz çalışmıştır. Bu yönde önceki
iktidarlar döneminde başlatılan reform süreci hızlandırılarak, başta
Anayasa olmak üzere yasalar ve diğer hukuk kurallarındaki değişiklikler
birbiri ardına çıkarılmıştır. Nitekim, Avrupa Komisyonu’nun yıllık ilerleme
raporlarında bu gelişmelerden duyulan memnuniyet açıkça dile getirilmiştir.
Kısacası, Kopenhag siyasi kriterleri arasında yer alan demokrasi, hukukun
üstünlüğü ve temel haklar konusunda çok önemli ilerlemeler sağlayan ve bu
yolla ülkeyi AB’ye bir adım daha yaklaştıran bir iktidar partisinin
demokrasiyle bağdaşmayan bir projeye sahip olduğu iddiasının hiçbir
dayanağı yoktur. Bu tür bir iddia, ancak bir hayal ürünü olabilir.
Bu hayali iddiayı inandırıcı kılmak amacıyla
sunulan deliller, AİHM’in içtihatları ışığında ortaya çıkan delil hukuku
bakımından hiçbir değere sahip değildir. “Delil” olarak sunulan parti
mensuplarına ait konuşmaların, yukarıda açıklandığı üzere, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde korunan ifade özgürlüğünün kapsamı
içinde olduğu açıktır. Bu konuşmaların içerikleri analiz edildiğinde,
neredeyse tamamının eşitlik, özgürlük, çoğulculuk, hoşgörü ve bir arada
yaşama gibi demokratik toplumun temel değerlerine vurgu yapıldığı
görülmektedir. Dolayısıyla, bu sözlerin hiçbirinde ifade özgürlüğü
konusunda AİHM’in kırmızı çizgileri olan şiddet kullanmaya, silahlı
mücadeleye veya ayaklanmaya teşvik söz konusu değildir. Sonuç olarak,
partimizin amaçlarının “demokrasiyle bağdaşmadığı” şeklindeki asılsız ve
mesnetsiz iddiaların gerekçesi olarak sunulan sözde “deliller”in Avrupa
İnsan Hakları Hukuku bağlamında da delil vasfı bulunmamaktadır.
(b) Parti
mensuplarına atfedilen söz ve eylemlerin önemli bir kısmı AK Partiye isnat
edilebilir nitelikte değildir.
Partiyle ilgisi bulunmayan kişilerin eylem ve
söylemlerinden dolayı partinin sorumlu tutulması hiçbir hukuk anlayışıyla
bağdaşmamaktadır. Bu AİHM açısından da kabul edilemez bir durumdur. Parti
mensuplarının dava konusu söz ve eylemlerinin bile partiye isnat edilebilir
olup olmadığını inceleyen AİHM’in, partiyle hiçbir hukuki bağı bulunmayan
kişilerin eylem veya sözlerinden dolayı partinin sorumlu gösterilmesini
kabul edeceğini düşünmek imkansızdır.
Ayrıca, parti lideri veya üyelerinin bazı sözleri
de partiye isnat edilebilir nitelikte değildir. Başta Genel Başkan olmak
üzere bazı parti mensuplarının, AK Parti kurulmadan çok önce yaptıkları
konuşmaların partiye isnat edilmesi, aslında delil bulamama, dolayısıyla
delil oluşturma gayretlerinin tipik bir göstergesidir.
Aynı şekilde, partimizin yetkili organlarının
benimsemediği ve benimsemediğini de ilgililer hakkında disiplin işlemleri
yapmak suretiyle açıkça gösterdiği bazı konuşmaların da isnat edilebilir
nitelikte olmadıkları açıktır.
(c) AK
Partinin tasavvur ettiği ve savunduğu toplum modeli “demokratik toplum”dur
AİHM, siyasi partiler içerisinde bazı üyeler
demokrasiyle bağdaşmayan nitelikte münferit eylem ve beyanlarda bulunsa
bile bunların tek başına partinin yasaklanmasına yol açmayacağını kabul
etmektedir. Bu nedenle, alt alta sıralanan “ilgili ve yeterli” delillerin
aynı zamanda bir bütün olarak, söz konusu partinin savunduğu antidemokratik
bir siyasi modelin açık ve anlaşılabilir bir resmini çizmesi gerekmektedir.
Oysa mevcut davada, ileri sürülen gerekçeler ne tek tek ne de bir bütün
olarak böyle bir modelin silüetini dahi ortaya koyamamaktadır.
İddianamede AK Partinin önceki bazı partilerin
devamı olduğunun ileri sürülmesi ve sık sık AİHM’in Refah Partisi kararına
atıf yapılması da, birbiriyle ilgisiz konuların ilgiliymiş gibi
gösterilmesidir ve bu anlamda tam bir hedef saptırma örneğidir. Ortada
birbirinden tamamen farklı iki siyasi parti vardır. AİHM’in Refah kararının
isabetli olup olmadığı bir yana, bu kararla partimiz hakkındaki davanın
hiçbir benzerliği yoktur.
İlk olarak, AİHM Refah Partisinin kamuoyu
yoklamalarına göre sürekli yükselişte olduğunu ve tek başına iktidara gelme
olasılığının yüksek olduğunu belirtmiştir. Mahkemeye göre, tek başına
iktidara geldiğinde bu partinin demokrasiye aykırı bir “toplum modeli”ni
hayata geçirmesi ihtimali vardır (Refah ve diğerleri/Türkiye, Büyük Daire,
par.107, 108). Bu nedenle, “demokrasiye aykırı politikaları ve söylemleri”
olan bir siyasi partinin iktidarı ele geçirerek, parlamentoda istediği
kanunları önermesini beklemek gerekmemektedir (par. 110). Oysa mevcut
davada, AK Partinin iktidarı tek başına ele geçirmesi ve programını hayata
geçirme şansını elde etmesi diye bir durum söz konusu değildir. AK Parti,
altı yıldır zaten tek başına iktidardır. Ayrıca, AK Partinin politikaları
ve söylemleri de Sözleşmede korunan hak ve özgürlüklerin tüm toplumu
kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmasına ve demokrasinin konsolidasyonuna
yöneliktir.
İkincisi, AİHM’in Refah davasında kabul ettiği
kapatma gerekçeleri de bu davada kesinlikle geçerli değildir. Mahkeme,
Refah Partisinin kapatılması kararının “zorlayıcı toplumsal gereksinim”
kriterini karşıladığı sonucuna ulaşırken; bu partinin (a) dini inançlar
arasında ayrımcılığa yol açacak bir çok hukukluluğu savunduğunu, (b) bu
çerçevede şeriat hükümlerinin uygulanmasını amaçladığını ve (c)
partililerin siyasi yöntem olarak şiddet kullanımını dışlamadığını
belirtmiştir (RP/Türkiye, par.116).
Başsavcılık, RP ile AK Parti arasında zorlama bir
benzerlik kurabilmek için bu iddiaları temellendirecek gerekçelerin
partimiz hakkında açılan davada da geçerli olduğunu ileri sürmektedir. Bu
bağlamda AK Partinin çok hukukluluk anlayışını savunduğu ileri sürülmekte,
ancak bu konuda hiçbir somut delil sunulamamaktadır. AK Partinin
vatandaşların kendi farklı hukuklarına tabi olması gerektiğine dair hiçbir
söylemi veya eylemi bulunmamaktadır. Aksine partimiz hukuk birliğini
savunmaktadır. Nitekim çok hukukluluğu savunan bir siyasi partinin, iç
hukukunu Avrupa standartlarına çıkarmaya çalışarak AB hukuk düzenine ve
böylece evrensel hukuka uygun hale getirme çabası da anlamsız kalacaktır.
İddianamede çok hukukluluk tezinin tek delili
olarak Başbakan’a atfen “Af yetkisi maktulün mirasçılarına aittir” şeklindeki
söz gösterilmiştir. Bu beyan, din hükümlerini referans gösterme çabalarının
örneği olarak sunulmuştur. Oysa burada af
yetkisinin maktulün mirasçılarına bırakılmasına dair sözün çok hukuklulukla
ilgisi yoktur. Başbakan bu sözüyle kanuni bir düzenleme yapılarak af
yetkisinin mağdura bırakılmasını değil, adi suçlar bakımından sık sık af
kanunu çıkarılarak toplumdaki adalet duygusunun zedelenmemesi gerektiğine
işaret etmiştir.
Konuşmanın
içeriği bütünüyle incelendiğinde, ülkemizde sık sık uygulanan affın
toplumda rahatsızlıklar meydana getirdiği, özellikle zarar görenlerin ya da
ölenlerin yakınları tarafından da dile getirilen bir olgu olduğu
anlaşılacaktır. Bu çerçevede af yetkisinin devlet tarafından sıklıkla
kullanılmasının, ölenin ya da zarar gören insanların yakınlarını veya
kendilerini vicdanen rahatsız ettiği, bunun suçları önlemek yerine
artmasını teşvik edeceği, bu nedenle toplum vicdanında genel olarak kabul
görmeyeceği dile getirilmiştir. Kısacası eleştirilen konu af uygulamasının
toplum vicdanlarında oluşturduğu rahatsızlıktır.
Diğer
yandan, partimizin şeri hükümlerin uygulanması ve bu amaçla şiddete
başvurulabileceği yönünde bırakın eylemi, en ufak bir söylemi hatta iması
bile bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Başsavcılığın AK Partinin siyasi programının
demokrasiyle bağdaşmadığına dair iddiası boşlukta kalmaktadır.
Partimiz hakkında açılan davada delillerin büyük
bir kısmı, parti yetkililerinin başörtüsüyle ilgili açıklamalarından
oluşmaktadır. Halbuki AİHM’e göre başörtüsüne ilişkin açıklamalar,
Türkiye’deki laik rejime yönelik bir tehdit oluşturmamaktadır (RP/Türkiye,
par.73). Bu durum, Başsavcının AİHM Refah Kararı ile Ak Parti hakkındaki
dava arasında kurmaya çalıştığı irtibatın mevcut olmadığını ortaya
koymaktadır.
2.3 AK
Partinin kapatılmasına yönelik dava, serbest seçim hakkının ihlalidir
Bir siyasi partinin kapatılmasına neden olduğu
gerekçesiyle partili milletvekillerinin parlamento üyeliğinin düşürülmesi
ve beş yıl süreyle herhangi bir partide yer alamaması yaptırımı, AİHS’in 1
nolu Protokolünün 3 üncü maddesine aykırılık sonucunu doğurabilecektir. Bu
maddeye göre, “Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde
halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul
aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler”.
AİHM Sadak/Türkiye (2002) kararında, başvurucuların
partilerinin kapatılması sonucu otomatik olarak milletvekilliklerinin
düşmesini orantısız bir yaptırım olarak görmüştür. Mahkemeye göre, bu
yaptırım Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün 3 üncü maddesinde korunan seçilme
ve parlamento üyesi olma hakkının özüyle bağdaşmadığı gibi, başvurucuları
parlamentoya üye olarak gönderen seçmenin egemen iradesini de ihlal
etmiştir (par.40).
Daha yakın tarihli Sobacı/Türkiye (2007) kararında da
AİHM, Fazilet Partisinin kapatılması sonucu milletvekilliği düşürülen
başvuru sahibinin serbest seçilme hakkının ihlal edildiğini belirtmiştir.
Mahkemeye göre, milletvekilliğinin düşürülmesi yaptırımı çok ağır bir
yaptırım olup izlenen meşru amaçla orantılı değildir. Dolayısıyla,
Sadak/Türkiye kararında olduğu gibi, burada da bir yandan “başvuru
sahibinin seçilme ve yasama görevini yerine getirme hakkı”, diğer yandan da
“onu milletvekili seçmiş olan seçmenin egemen iradesi” ihlal edilmiştir
(par. 31-33).
Aynı şekilde, partilerinin kapatılması sonucu
haklarında beş yıl parti yasağı getirilen Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve
Mehmet Sılay’ın başvuruları üzerine, 2007 yılında AİHM, Sözleşmede korunan
serbest seçim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM’in bu
kararlarına göre, Anayasanın milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıllık parti
yasağı sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi parti mensupları bakımından
oldukça ağır bir yaptırım öngörmektedir.
Tüm bu kararlardan da anlaşılacağı üzere, AİHM
siyasi partilerin kapatılmaları sonucu kapatmaya neden olarak gösterilen
kişiler hakkında uygulanan milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıl süreyle
herhangi bir partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamaması
şeklindeki yaptırımları izlenen meşru amaçlarla orantısız, dolayısıyla
demokratik toplumda gereksiz bulmuştur.
Sonuç olarak, AK Partinin kapatılması sonucu bu tür
yaptırımların uygulanması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 Nolu Ek
Protokolünün 3 üncü maddesine ve AİHM’in bu maddeyle ilgili yerleşik içtihadına
aykırılık teşkil edecektir.
V.
PARTİMİZE VE MENSUPLARINA YÖNELİK İTHAMLAR MESNETSİZDİR
1. Parti mensuplarının açıklamaları ve faaliyetleri
ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındadır ve laikliğe aykırı değildir
Bu davanın en önemli özelliği bir ifade özgürlüğü
davası olmasıdır. İddianamede, militan laiklik anlayışı ile bağdaşmayan
ifadeler kapatma nedeni olarak gösterilmektedir. Oysa özgürlükçü bir
demokraside siyasi partilerin kamusal sorunlar konusunda farklı
politikaları savunmalarından daha doğal bir şey olamaz.
İddianamede yer alan, başörtüsü, katsayı, Kur’an
kursları gibi konularda, çoğu zaman basının soruları üzerine gündeme
getirilen anlık açıklamalar şeklinde gelişen konuşma ve demeçler, bazı
çevreler tarafından beğenilmese de ifade özgürlüğü kapsamındadır.
Öte yandan, yapılan konuşmalar delil olarak
sunularak AK Parti hakkında kapatma davası açılması doğru değildir.
Anayasanın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasında siyasi partilerin
“eylemleri” dolayısıyla kapatılabileceği belirtilmiş, yine Anayasanın 69
uncu maddesinin 6 ncı fıkrasında da “68 inci maddenin dördüncü fıkrası
hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılması” ifadesine yer
verilmiştir. 1995 ve 2001 yılında Anayasaya dahil edilen bu hükümlerle
Anayasakoyucu artık siyasi partilerin faaliyetleri dolayısıyla
kapatılabilmesi için açıkça “eylem”lere dayanılması koşulunu aramaktadır.
Oysa iddianamede AK Parti mensuplarının yapmış olduğu konuşmalar delil
olarak gösterilmektedir.
Başbakanın,
başörtüsünün dini inancın gereği olup olmadığı hususunun din bilginleri
(ulema) tarafından tartışılacak bir konu olduğuna işaret eden açıklaması da
iddianamede (s.44-45) laikliğe aykırı delil olarak gösterilmiştir. Oysa,
Başbakanın iddianamede yer verilen bu sözleri, hukuk sistemimizde yer alan
ve uygulanan bilirkişilik müessesine ilişkindir. Bu sözler, hukuk
devletindeki adil yargılanma hakkının önemli bir unsuru olan “bilirkişilik”
bağlamında değerlendirilmelidir. Laik bir hukuk devletinde yargıçların bir
dinin gerekleri konusunda uzman olmaları beklenemez. Teknik bilgi ve
birikim gerektiren bu hususun yargılama sırasında konunun uzmanlarına
sorulması laiklik ilkesine aykırılık teşkil etmemektedir.
Nitekim
uyuşmazlık konusunun, dinsel içerikli bir konu olması durumunda din
bilginlerinin görüşlerine “bilirkişi” olarak başvurulması yargıda da
benimsenen bir yöntemdir. Özellikle dini vakıf ve derneklerle ya da dini
yayın yapan kuruluşlarla ilgili uyuşmazlıklarda, yargı mercilerinin konu
hakkında karar verebilmek için konunun dinsel boyutuna dair bilirkişi
görüşüne başvurduğu bilinmektedir.
Örneğin, bir yayının içeriğini oluşturan
Hıristiyanlık yaşam felsefesi ve motiflerinin tek bir inanca yönelik olarak
toplumda özgürce kanaat oluşmasını engelleyecek biçimde verilmesinin,
toplumun milli ve manevi değerlerine aykırılık oluşturup oluşturmadığı
konusundaki bir olayda, Danıştay 13. Dairesi şu şekilde karar vermiştir:
“Söz konusu yayın içeriğinin, işlem tesisine neden olan toplumun milli ve
manevi değerlerine ve Türk aile yapısına aykırı nitelikte olup olmadığı
hususunun belirlenmesi, bu konuda uzman kişilerden oluşturulacak bir heyete
bilirkişi incelemesi yaptırılmasını gerektirmektedir.” (E. 2005/588, K.
2005/692, K.T. 8.2.2005).
Bu davada çok değişik konularla ilgili olarak yargı
kararları, yüksek mahkeme başkanlarının açıklamaları, Cumhurbaşkanının
ifadeleri ve geri gönderme gerekçelerinde yer verdiği değerlendirmeleri
hakkında AK Parti Genel Başkanı ve partimiz mensuplarınca yapılan
eleştiriler aleyhimize delil olarak gösterilmektedir. Oysa bu tür karar ve
açıklamaların eleştirilemeyeceğine dair ne bir Anayasa ne de yasa kuralı
vardır. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi yüksek mahkeme
başkanları ve Cumhurbaşkanının görüşleri de eleştirilebilir. Demokratik
hukuk devletlerinde kişiler tabu olmadığı gibi, kişilerin görüşleri de tabu
değildir. Ancak totaliter rejimlerde eleştirilmez kişiler veya görüşler
olabilir.
Gerek Genel Başkanımızın ve gerekse diğer parti
mensuplarımızın Başsavcılığın iddianamesi ve esas hakkındaki görüşünde
laikliğe aykırı söz ve faaliyetleri olarak sıralanan hususlar ifade ve
örgütlenme özgürlüğü kapsamında olup, bunlarda laikliğe aykırılık
bulunmamaktadır. Esas hakkındaki bu layihamızın ekinde söz konusu iddialar
tek tek cevaplandırılmaktadır. (EK-1: Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan
Recep Tayyip ERDOĞAN , EK-2: Partimizin diğer mensupları ile ilgili
ifadelerin cevapları)
2. Partimizi “şiddet”le ilişkilendirme gayreti abesle iştigaldir
İddia makamı, esas hakkındaki görüşünde, Venedik
Komisyonu raporunda siyasi partilere yönelik yasaklama nedenlerinin
şiddetle sınırlı olmadığını ileri sürmektedir. Buna göre, “Venedik
Komisyonu raporunda yer alan yasaklama ilkeleri, yalnızca ‘şiddet’ ile
sınırlı değildir. Yasaklama ilkeleri arasında; ‘ırkçılık, yabancı
düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük’ de bulunmaktadır.” Başsavcılık, “Laikliğin
dinsel hoşgörüyü sağlayan, güvence altına alan bir ilke olduğu gerçektir”
sözüyle dolaylı olarak laikliğin Venedik Kriterleri arasında yer aldığını
ima etmektedir (s.13).
Venedik Komisyonu,
siyasi partilerin yasaklanması ve kapatılmaları konusundaki 2000 tarihli
raporunda şu yedi kriteri belirlemiştir:
“1. Devletler, herkesin serbestçe siyasi partiler
bünyesinde bir araya gelme hakkını tanımalıdır. Bu hak, siyasi görüşlere
sahip olma ve kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın ve sınırlar dikkate
alınmaksızın bilgi alma ve yayma özgürlüğünü de kapsamaktadır. Siyasi
partilere yönelik kayıt zorunluluğu tek başına bu hakkın ihlali olarak
kabul edilemez.
2. Siyasi partilerin faaliyetleri üzerinden söz
konusu bu temel insan haklarının kullanımına yönelik sınırlamalar, normal
ve olağanüstü dönemlerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile diğer
uluslararası sözleşmelerin hükümlerine uygun olmalıdır.
3. Siyasi partilere yönelik yasaklama veya kapatma
yaptırımı, sadece partilerin şiddet kullanımını savunma veya demokratik
anayasal düzeni yıkmak için şiddeti siyasi bir araç olarak kullanma,
böylece anayasayla güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ortadan
kaldırma durumlarında haklılaştırılabilir. Bir siyasi partinin anayasada
barışçıl yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek başına onun
yasaklanması ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak görülemez.
4. Bir siyasi parti, partinin yetkilendirmediği
üyelerin siyasi faaliyetleri çerçevesinde münferit davranışlarından dolayı
sorumlu tutulamaz.
5. Özellikle çok ağır bir tedbir olan siyasi
partilerin yasaklanması veya kapatılması, nihai yaptırım olarak kullanılmalıdır.
Hükümetler veya diğer devlet organlarının, yetkili yargısal organdan bir
siyasi partinin yasaklanması veya kapatılmasını talep etmeden önce ülkenin
durumunu dikkate almak suretiyle partinin gerçekten hür demokratik siyasi
düzene veya bireysel haklara yönelik tehlike oluşturup oluşturmadığını ve
varsa bu tehlikenin daha hafif tedbirlerle önlenip önlenemeyeceğini
değerlendirmesi gerekmektedir.
6. Siyasi partilerin yasaklanmasına ya da
kapatılmasına yönelik hukuki tedbirler, anayasaya aykırılık şeklindeki
yargısal kararın sonucu olmalıdır. Bu tedbirler, aynı zamanda, orantılılık
ilkesine uygun ve istisnai nitelikte olmalıdır. Bu tür yaptırımların,
sadece parti üyelerinin değil, bizzat partinin anayasal olmayan araçlar
kullanmak veya kullanmaya hazırlanmak suretiyle siyasi hedefler izlediğine
dair yeterli delillere dayandırılması gerekmektedir.
7. Bir partinin yasaklanması veya kapatılması
kararı Anayasa Mahkemesi veya başka ilgili yargısal organlar tarafından,
hukuka uygunluk, alenilik ve adil yargılanma güvencelerini sağlayan bir
prosedür izlenerek alınmalıdır.”
Bu kriterlerden anlaşılacağı üzere, siyasi partiler
ancak şiddet kullanımını savundukları veya demokratik anayasal düzeni
yıkmak için şiddeti siyasal bir araç olarak kullandıkları takdirde,
yargılama güvencelerine sahip bir prosedür izlenmek koşuluyla ve son çare
olarak kapatılabilmektedir. Dolayısıyla yasaklama ilkeleri “şiddet”le
sınırlıdır. İddia makamının “şiddet” dışında saydığı “ırkçılık, yabancı
düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük” müstakil yasaklama ilkeleri değildir. Bunlar,
Venedik Komisyonu raporunun temel kriterleri açıklayan ekinde yer alan ve
şiddetle bağlantılı olarak bahsedilen kavramlardır. Nitekim, “Açıklayıcı
Rapor”un 10 uncu paragrafına göre yasaklamaya “yetkili organların bir
siyasi partinin şiddeti (şiddetin özel yansımaları olarak ortaya çıkan
ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük/tahammülsüz dahil olmak
üzere) savunduğuna veya terörist yahut yıkıcı faaliyetlere karıştığına dair
yeterli delile sahip olması gerekmektedir.” (EK- 6: Venedik Komisyonu
Raporu)
Kaldı ki, hoşgörüsüzlük bir siyasi parti için tek
başına bir yasaklama kriteri olarak alınsa bile, AK Partiye isnat
edilebilecek bir nitelik olamaz. Başta partimiz genel başkanı olmak üzere,
tüm organ ve üyeleriyle kurulduğundan beri herkesi kucaklamaya çalışan,
farklılıklara saygıyı ve bir arada yaşama hedefini siyasi önceliği haline
getiren bir siyasi partinin “hoşgörüsüzlük”le itham edilmesi akla, mantığa
ve insaf ölçülerine aykırıdır. İşin üzücü yanı, partimize yönelik böylesi
bir ithamın farklı olan her şeye ve herkese karşı tahammülsüzlüğün nerdeyse
her satırına sindiği bir iddianamede ve esas hakkındaki görüşte dile
getirilmiş olmasıdır.
Diğer yandan, Venedik Komisyonu kriterlerinin
bağlayıcı olmadığını ifade eden iddia makamının, esas hakkındaki görüşünde
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM)’nin siyasi parti yasakları
konusunda aldığı tavsiye niteliğindeki kararına atıf yapması ve söz konusu
kararın İngilizcesini ekte sunması ilginçtir. Başsavcılığa göre, AKPM
“Venedik İlkelerinden farklı olarak bir parti sivil barışı ve demokratik
anayasal düzeni tehlikeye sokuyorsa bu amaca ulaşmak için demokratik
yolları kullanıyor olsa dahi, kapatılabileceği kuralını getirmiştir”
(s.14).
Esas hakkında görüşe eklenen söz konusu kararı
okuyacak kadar İngilizcesi olan herhangi bir kişinin hemen fark edebileceği
gibi, “bu amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyor olsa dahi”
ibaresi kararın aslında olmayan bir ilavedir. Esasen bu karar, siyasi
partilerin kapatılması konusunda yeni bir kriter getirmemekte, Venedik
Kriterlerini tekrarlamaktadır. Dolayısıyla “Venedik İlkelerinden farklı
olarak” ibaresiyle, Avrupa siyasi kurumlarının “şiddet” dışında kriterler
geliştirdiği izlenimi verilmek istenmektedir. Başsavcılığın, mevcut davayı
haklılaştırmak amacıyla bu tür uluslararası belgelerin anlamlarında yaptığı
çarpıtmalar manidardır.
Anayasa Mahkemesini bu konuda doğru bilgilendirmek
amacıyla, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 1308 sayılı kararında
ortaya konan ilkeleri aynen belirtmekte fayda vardır. AKPM, siyasi
partilere yönelik yaptırımlar konusunda üye devletlere şu ilkelere uymaları
çağrısında bulunmuştur:
“i. Siyasal çoğulculuk her demokratik rejimin temel
ilkelerinden biridir;
Siyasi partilere yönelik sınırlama ve kapatma
yaptırımları, ilgili partinin şiddet kullanması veya toplumsal barışı ve
ülkenin demokratik anayasal düzenini tehdit etmesi durumunda
uygulanabilecek istisnai tedbirler olarak görülmelidir;
Mümkün olduğu ölçüde, kapatmadan daha hafif
tedbirlere başvurulmalıdır;
Bir siyasi parti, üyelerinin parti tüzüğüne veya
faaliyetlerine aykırı eylemlerinden dolayı sorumlu tutulamaz;
Bir siyasi parti, ülkenin anayasal düzenine uygun
olarak ve adil yargılamanın tüm güvencelerini sağlayan bir prosedür
izlenerek, en son çare olarak yasaklanabilir veya kapatılabilir;
Üye devletlerin hukuk sistemleri, partileri
sınırlamaya yönelik tedbirlerin yetkililer tarafından keyfi uygulanmasını
engellemek için özel hükümlere yer vermelidir”.
İddianamede sunulan hiçbir delilde partimize isnat
edilebilecek herhangi bir şiddet, şiddete çağrı ve suça teşvik edici unsur
yer almamaktadır. Nitekim iddianamede, partinin şiddetle ilişkilendirilmeye
çalışılması bağlamında yapılan değerlendirmede konunun ne derece tutarsız,
art niyetli ve zorlama yorumlama ile birlikte sunulmaya çalışıldığı da rahatlıkla
fark edilebilmektedir. İddianamedekinin aksine, iktidarda bulunduğu zaman
içerisinde çok değişik vesilelerle AK Parti, ısrarlı biçimde birlik,
bütünlük ve barışa vurgu yapan söylemleriyle aslında iddianamedeki bu tezi
açıkça çürütmektedir.
Başsavcı, hem iddianamede hem de esas hakkındaki
görüşünde akıl ve mantık kurallarını alt üst edecek şekilde partimizle
şiddet arasında zoraki bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır.
Aslında AK Parti mensuplarının ısrarlı bir şekilde
şiddeti reddeden açıklama ve tutumları iddianamenin bu konuda ne derece
gerçeklikten uzak ve önyargılı biçimde hazırlandığını gözler önüne
sermektedir. AK Parti, terör ve şiddeti kesin biçimde reddeden, bunu da
eylem ve söylemleriyle açık biçimde ortaya koyan bir partidir. Buna karşın
Başsavcı, parti üyesi olmayan kişilerin televizyonlarda yaptığı konuşmaları
bile partiye isnat etmeye çalışmaktadır. Parti üyesi olmayan kişilerin
eylem ve söylemleri ile parti arasında bağ kurmaya çalışmak hukuka
aykırıdır. Tıpkı “Ilımlı İslam projesi” gibi öteden beri belli odaklarca AK
Parti’ye isnat edilmeye çalışılan yakıştırmanın da, Başsavcının iddialarına
esas teşkil etmesi gibi, bu konu da Başsavcının siyasi yaklaşımını da
ortaya koymaktadır.
Partimiz demokratik özgürlükçü ortamı şiddet ve
terörün en büyük düşmanı olarak görmektedir. AK Parti, bunun için çoğulcu
demokrasiye sahip çıkılmasını, iktidara gelmede ve onu koruma yolunda
şiddetin değil demokratik seçimlerin geçerli olduğunu savunan ve bunu eylem
ve söylemlerine de açıkça yansıtan bir partidir.
Terör ve şiddete karşı gerek içeride ve gerekse
dışarıda yürütülen kararlı mücadele kamuoyunun da bilgisi dahilindedir. AK
Parti Genel Başkanı değişik konuşmalarında ısrarla “terörün dini, ırkı,
milleti, vatanı yoktur.” Nereden gelirse gelsin terörizmin içinde olan,
terörizmin hedeflerini benimseyen herkes teröristtir. Buna karşı
mücadelemizi sonuna kadar vermeye devam edeceğiz” diyerek, terörle hem
içeride hem de dışarıda sonuna kadar mücadele edileceğini vurgulamıştır.
(ANKA-28.12.2007) (EK- 7)
İddianamede
partimiz mensupları ile ilgili delillerden hiçbirisinde en ufak bir şiddet
içeren, şiddetle bağlantı kurulması mümkün olan ya da tahrik çağrısı olarak
nitelendirilebilecek bir ifade yer almamasına rağmen, tamamen zorlama ve
artniyetli yorumlarla şiddet bu sürecin içerisine sokuşturulmaya
çalışılmaktadır. Partimizi şiddetle ilintili gösterme gayreti akıl ve
mantığın sınırlarını zorlamaktadır.
Başsavcılığın toplumda infial uyandıran ve herkes
tarafından lanetlenen Danıştay saldırısı ile, Genel Başkanın sözleri
arasında dolaylı bir bağ kurma çabaları ve bu olayın faillerinin kullandığı
bazı sözlerin partinin yaklaşımlarına bağlanmaya çalışılması son derece
tehlikelidir. Başsavcının, kapatma davasında bu elim olayı partimizin
aleyhine kullanmak istemesi kabul edilemez.
Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen odakların
tezgahladığı iğrenç Danıştay saldırısıyla, partimiz arasında bir ilişki
kurmaya yönelik ifadeler, en hafif tabirle, iftiradır. Başsavcılık,
iddianamede olduğu gibi, esas hakkındaki görüşünde de, “bir iktidar
partisinin tehdit ve hakarete varan açıklamalarının bu tür saldırıları
cesaretlendireceği açıktır” demek suretiyle adeta bu iftira kampanyasına
iştirak etmektedir. Partimizin herhangi bir yargı organına karşı “tehdit ve
hakaret” içeren en ufak bir açıklaması olmamıştır. Kamu adına görev yapan
bir yargı mensubunun böyle bir iddiada bulunurken, açık ve somut “tehdit ve
hakaret” örnekleri vermesi gerekirken, bunun yerine genel ve soyut
kategorik ifadelerin arkasına sığınarak yargıda bulunması kabul edilemez.
Ayrıca, her siyasi parti gibi, AK Parti de savunduğu temel ilkelere aykırı
bulduğu yargı kararlarını eleştirmiştir ve eleştirmeye de devam edecektir.
Demokratik rejimlerde, yargı kararlarına uymak farklı bu kararları
eleştirmek farklıdır. Unutulmamalıdır ki, eleştirinin olmadığı yerde
dogmatizmin saltanatı vardır.
Başsavcılığın bu nedensellik mantığı bizi kabul
edilemeyecek sonuçlara götürür. Sözgelimi, hakkımızda düzenlenen ve
partimizi laikliğe aykırı eylemlerin odağı ve demokrasiye yönelik bir
tehdit olarak gösteren iddianameden sonra partimiz mensuplarına karşı bir
saldırı olduğu takdirde bunu Başsavcının cesaretlendirdiği söylenebilir mi?
Yine İddianamede
“Bu yolda siyasal İslam’ın ya da Türkiye’ye giydirilmek istenen ‘ılımlı
İslam’ modelinin bir şeriat devletine dönüşmesi ve gerekirse bu yolda
İslami terörün de kullanılması uzak bir olasılık değildir. Nitekim yakın
tarihte bölgemizde geçiş dönemi örneği olarak, sıkça öne çıkarılan kimi
devletlerin daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak
köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür” denilmektedir. (s.114).
İddianamenin değerlendirme kısmında yer alan bu hususun Anayasa Mahkemesini
etkilemeye yönelik olduğu açıkça sezilmektedir.
İktidar partisi ile
şiddet arasında bağlantı kurulurken iddianamede yer verilen ve bünyesinde
ciddi bir mantıksal çelişki barındıran şu görüşün kabulünün de imkansız
olduğu açıktır: “Zaten iktidar olmanın avantajları ile ve demokratik
yöntemi kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde edilmişse, bu aşamada şiddet
kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı, son aşamada
şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye yönelik olması
nedeniyle hukuka uygundur” (s.157).
İddianamedeki bu
ifade ile aslında şiddet kullanımının söz konusu olmadığı da açıkça tescil
edilmektedir. Ancak, aynı yerde, şiddetin bundan sonraki dönemlerde
kullanılabileceği biçiminde bir kehanette bulunularak, bu nedenle partinin
kapatılması gereğine değinilmektedir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye
demokratik bir hukuk devletidir. Demokratik hukuk devletinde siyasi
iktidarın nasıl denetleneceği de bellidir. Partimizin ileride şiddete
başvurabileceği varsayımı tamamen vehimlere dayalı bir iddiadır. Demokratik
bir hukuk devletinde tüm icraatları hukuka uygun olan bir iktidar
partisinin kapatılmak istenmesi kabul edilemez.
Bu bağlamda
iddianamede yer verilen şu ifadeler de ilginçtir:
“Gösterilen
deliller, Anayasanın 10. ve 42 nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne
dokunmak amacıyla değiştirildiğini kanıtlamaktadır. Çünkü artık
köktendinciler isteklerini türbanın kamusal alanda da serbest kalmasının
ötesine taşımışlar, televizyonlardaki açık oturumlarda ‘türbanın
yasaklanmasını savunanların Mussolini gibi yargılanacaklarını ve
cezalandırılacaklarını’ çekinmeden söylemeye başlamışlardır. Sadece bu
durum bile laik devlet ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları nasıl
bir tehlikenin beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın içerdiği
şiddet unsurunu da sergilemektedir” (s.117) .
Böyle bir
televizyon konuşması, hangi partilimiz tarafından nerede, ne zaman ve hangi
televizyonda yapılmıştır? Eğer böyle bir konuşma var ise, parti ile ilgisi
bulunmayan -yönlendirilmiş- bir kişiye mi aittir? Yoksa parti yasaklamada
sadece şiddeti ölçü alan Venedik kriterlerinin gerçekleştiği izlenimini
uyandırmak için herkesi güldürecek uydurma delil mi yaratılıyor?
İddianamede dayanılan diğer konuşmalar eklerde yer almasına rağmen, bu
faili meçhul ve içeriği hiçbir şekilde kabul edilemeyecek konuşma neden
ekler arasında bulunmamaktadır?
Görüldüğü gibi
iddianame, olgulardan tamamen uzak bir şekilde ideolojik kaygılara dayalı
bir iddiaya delil üretme çabası içindedir. İddianamedeki partimizin
şiddetle ilişkisini kurmaya yönelik tüm ifadeler, tamamen hayal dünyasında
üretilen spekülasyon ve vehimlerden ibarettir.
Ayrıca, partimiz dışında
bazı basın ve yayın organlarında farklı kişilerin din özgürlüğü ve laiklik
bağlamında ortaya koydukları kişisel görüş ve değerlendirmelerle partimizin
doğrudan ya da dolaylı olarak hiçbir ilgisi olmadığı halde, böyle bir
irtibat varmış gibi gösterilmeye çalışılması hukuk devletinin gerektirdiği
asgari iyi niyet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan,
iddianameye göre “davalı partinin sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde
amaçladığı yasa dışı siyasi modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar gücünden
çekinen ve sessiz kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum bile
davalı partinin hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır” (s.158). Bu ifade
ile ilgili olarak öncelikle şu soru akla gelmektedir: “İktidar gücünden
çekinen ve sessiz kalan büyük bir kitle”nin varlığı nasıl tespit
edilebilmiştir? Başsavcının bu tespite hangi teknolojik ölçüm aletlerini
kullanarak ulaştığı büyük bir merak konusudur. Acaba Başsavcıya bu konuda
“sessiz kitleler”den ulaşan milyonlarca şikayet mi vardır? Varsa her türlü
gazete haberini iddianameye “delil” olarak ekleyen bir makam, bu
şikayetleri neden eklememiştir?
Kaldı ki,
iddianamede ileri sürüldüğü gibi AK Parti’ye karşı olan ve pek de sessiz
oldukları söylenemeyecek hatırı sayılır miktarda sesli bir muhalefet de vardır.
Nitekim “Cumhuriyet mitingleri” olarak adlandırılan protesto girişimlerinde
partimizin politikalarına yönelik olarak oldukça sesli ve hiç de “çekingen”
sayılamayacak bir muhalefet yürütülmüştür. Bu tür muhalefet girişimlerinin
ardından yapılan 22 Temmuz 2007 seçimlerinde partimiz, büyük bir çoğunluğu
“sessiz kitleler”den olmak üzere, kullanılan oyların yaklaşık yarısını
alarak ikinci kez tek başına iktidara gelmiştir. Bu sonuç bile, tek başına
toplumun iktidarımızdan tedirgin olmak bir yana, memnuniyetinin artarak
devam ettiğinin “demokratik ölçüm aletleri”yle kesin olarak teyit edilmiş
bir delilidir.
3.
Partimizi “hoşgörüsüzlük”le itham etmek gülünçtür
Hayali bir “şiddet”
argümanını destekleyen inandırıcı delillerin olmadığını anlayan Başsavcılık,
esas hakkındaki görüşünde “hoşgörüsüzlük” ithamını öne çıkarmak
istemektedir. Esas hakkındaki görüşte “hoşgörüsüzlük” ve “ayrımcılık”la
partimizin ilişkilendirilmesi hususunda şu gerekçeye yer verilmektedir: “Bu
bağlamda, davalı partinin şiddet çağrısı yapmadığı veya açıkça şiddete
başvurmadığı, bu nedenle iç hukuk ve uluslar arası anlaşmalar ile Venedik
İlkeleri ve Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi kararı gözetildiğinde
kapatma kararı verilemeyeceği savunması yersizdir. Çünkü davalı siyasi
partinin, hoşgörünün olmadığı ve ayrımcılığın ön planda tutulduğu bir
siyasi sistemi hedeflediği beyan ve eylemleriyle açıktır.” (s.44).
Partimize
yönelik olarak özellikle esas hakkındaki görüşte Başsavcılık tarafından
daha yoğun biçimde kullanılan hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık isnadı da asılsız
ve ağır bir ithamdır ve asla gerçeği yansıtmamaktadır. Partimiz 6 yıllık
iktidarında, farklı din ve inanç mensuplarına saygı esasına dayalı
politikaları hayata geçirmiştir.
Ayrımcılık
yasağı ve hoşgörü aynı zamanda laiklik ilkesinin de bir gereğidir. AK
Parti, özgürlükçü bir laiklik anlayışını savunduğu için kapatma davası ile
karşı karşıya kalmıştır. Batılı anlamdaki laikliği savunan ve bu bağlamda
farklı din ve inançları sosyolojik gerçeklik olarak kabul edip onların bir
arada barışçıl biçimde birlikteliğini sağlamayı hedefleyen bir partiyi
hoşgörüsüzlük ve ayrımcılıkla itham etmenin ne derece asılsız olduğu
açıktır.
Partimiz
hakkındaki “hoşgörüsüzlük” iddiasının örnekleri olarak gösterilen
söylemlerin hoşgörüsüzlükle ilgisi bulunmamaktadır. Başsavcı, partimiz
mensuplarının Danıştay’ın bir kararına yönelik eleştirilerini bile
hoşgörüsüzlük örneği olarak göstermektedir. Burada eleştiri ile
hoşgörüsüzlük birbirine karıştırılmaktadır. Halbuki, eleştiri tam da
hoşgörünün bir gereğidir. Mahkeme kararlarının eleştirilmesine bile
tahammül edemeyen ve bu eleştirilerle mahkeme üyelerine yönelik saldırı
arasında ilişki kurmaya çalışan iddia makamının, partimizi hoşgörüsüzlükle
itham etmesi paradoksal bir durumdur.
Diğer
yandan, Başsavcılığa göre “TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın “..Onlar bu
kıyafetiyle giremezken, çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula
giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz...” sözünün türban takmayanlar için
beslenen bir hoşgörüsüzlüğü barındırdığı, anayasal düzeni ve demokrasiyi
tehlikeye soktuğu görülmektedir” ( Esas hakkındaki görüş, s. 14). Bu sözün
bir hoşgörüsüzlük örneği olarak gösterilmesi anlaşılır gibi değildir. Bu
söz, üniversite öğrencilerinin her türlü kıyafetle öğrenimlerine deva
edebildiklerini, bu anlamda başörtüsünün de serbest olması gerektiğini
ifade etmektedir. Dolayısıyla üniversitelerde uygulanan “başörtüsü
yasağı”nı eleştirmeye yönelik bir beyan, başörtüsü takmayanlara karşı bir
hoşgörüsüzlüğe delil olarak sunulamaz. Daha da önemlisi, bu sözün “anayasal
düzeni ve demokrasiyi tehlikeye soktuğu” iddiası, ancak bir siyasi paranoya
örneği olabilir.
Aynı
şekilde, Bülent Arınç’ın parlamentonun gerekirse Anayasa Mahkemesini bile
kaldırabileceğine, demokratik ülkelerde bizdeki mahkemeye benzer bir kurumun
bulunmadığına dair sözleri de “hoşgörüsüzlük” örneği olarak
gösterilmektedir. Başsavcı diğer örneklerde olduğu gibi, burada da bu sözün
hangi bağlamda ve neden söylendiğini dikkatten kaçırmaktadır. Bu söz,
Anayasa Mahkemesi eski başkanlarından Mustafa Bumin’in başörtüsü konusunda
artık parlamentonun düzenleme yapamayacağını söylemesi üzerine verilen bir
cevaptır. TBMM’yi temsil eden bir kişinin temsil ettiği kurumun anayasal
yetkilerini hatırlatmasından ve anayasa yargısı hakkında değerlendirme
yapmasından daha doğal ne olabilir. Dolayısıyla, en fazla “siyasi eleştiri”
olarak görülebilecek bu sözlerin hoşgörüsüzlük olarak nitelenmesi, bizatihi
eleştiriye tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük örneğidir.
Kurulduğu
andan itibaren AK Parti, gerginliklere yol açılmaması, toplumsal barış ve
huzurun bozulmaması için özel bir ihtimam göstermiştir. Hatta bu bağlamda
partimiz bazen en demokratik haklarını bile kullanmaktan imtina etmiştir.
Nitekim, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden önce düzenlenen ve doğrudan AK
Parti hükümetini hedef alan mitinglere rağmen, milyonlarca üyesi bulunan
partimiz sükunetini muhafaza ederek karşı mitingler düzenlemekten bile
kaçınmıştır.
Başsavcılığın
iddianamede olduğu gibi esas hakkındaki görüşünde de çok yoğun biçimde
olaylar, kavramlar hukuki düzenlemeler ile mantıksal ve hukuksal
bağlantılar tamamen AK Parti aleyhine sonuç elde etmek amacıyla kötüye
kullanılmıştır. Böylesine art niyetli bir değerlendirmenin bir hukuk makamı
olan Başsavcılık tarafından yapılması son derece endişe vericidir. Şiddet
ve hoşgörüsüzlük örneklerinde yapılmaya çalışılan zorlama yorum ve
bağlantılarda olduğu gibi “hukuk”un belli bir ideolojik bakışın hizmetine
sokulmaya çalışıldığı bir yerde aslında hukukun bir güvence unsuru
olmasından bahsetmek de mümkün değildir.
4.
Başsavcının kendi uzmanlık alanı dışındaki konularda hüküm vermesi doğru değildir
İddianamede Başsavcı, hukuk dışındaki değişik
alanlarda ve uzmanlık gerektiren konularda da kendi yorumunu rahatlıkla
yapmakta ve bu biçimde oluşturduğu delilleri partimiz aleyhine
kullanmaktadır. Bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmelere paralel
olarak çok değişik alanlara ilişkin uzmanlaşmanın gittikçe arttığı
çağımızda böylesine bir yöntemle delil oluşturma girişimi “aklın ve
bilimin” yol göstericiliği ile bağdaşmamaktadır.
Esas hakkındaki
görüşte Osmanlı Devletinin niteliğine ilişkin değerlendirmeler, Başsavcının
tarihçilerin alanına giren bir konuda keskin, şabloncu ve indirgemeci bir
tavır içine girdiğini göstermektedir. Bırakınız akademik tarih kitaplarını,
çok satan popüler tarih kitapları bile okunmuş olsaydı bu tür
genellemelerden kaçınılması gerekirdi.
Başsavcı esas
hakkındaki görüşünde hasta hakları ile ilgili olarak hastanelerde dini
vecibelerin yerine getirilmesi amacıyla mekan ayrılmasının laikliğe aykırılık
yanında tıbbi açıdan da sakıncalı olduğunu belirtmektedir. Esas hakkındaki
görüşte, hastaların dini vecibelerini yerine getirebilmesi için mekan
ayrılmasının laikliğe aykırılığı konusunu destekleyen tıp alanı ile ilgili
bir argüman olarak “farklı hastalık ve mikrop taşıyıcısı hastaların
birbirleriyle temaslarının tıbbi açıdan sakıncaları ve ibadet mekanlarını
hasta haklarına dayanarak sağlık ocaklarına kadar yaygınlaştırıp, bu temas
ve bulaşmaya olanak sağlamanın mevzuat düzenlenmesi amacına da uygun
olmadığı” (s.39) görüşüne yer vermektedir. Burada herhangi bir kaynağa
gönderme yapmadığına göre Başsavcılık uzmanlık gerektiren tıp alanındaki
bir konuda kişisel değerlendirmesini ortaya koymaktadır.
“Hastaların
dini vecibelerini yerine getirebilmesi ve dini hizmetlerden faydalanması hakkı”na ilişkin düzenlemenin, tıp otoritelerinin uluslararası
düzeyde gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda kaleme alındığı ve bu
sözleşmelerin gereği olarak ulusal hukuk düzenimize dahil edilmeye
çalışıldığı dikkate alındığında, Başsavcının tıp alanı ile ilgili yaptığı
ve hiçbir dayanak göstermediği bu tespitinin kendi argümanını desteklemek
için kullandığı bir değerlendirme olmaktan başka bir değeri bulunmadığı
açıkça ortaya çıkmaktadır. Başsavcının hasta hakları konusunda hukuk alanı
yanında ilahiyat ve tıp alanlarıyla da ilgili değerlendirmeler yapması
sadece partimiz aleyhine delil oluşturma gayreti ile açıklanabilir.
Bunun gibi iddianamede dini konularda kesin hüküm içeren
değerlendirmeler yer almakta, din kültürü ve ahlâk bilgisi kitaplarında “bir din
kültüründen çok, İslam’ın dinsel öğretisine ve hurafelere yer verilmiş”
olduğu iddiası somut
bir örnek verilmeksizin mesnetsiz bir şekilde ortaya atılmaktadır (s.138). İslâm’ın dini öğretisi ile hurafelerin yan yana
zikredilmesi, iki hususun da aynı kategoride değerlendirildiği yönünde bir
izlenim oluşturmaktadır. Oysa ilâhiyat alanındaki akademisyenlerin bilimsel
yöntemlerle kaleme aldığı söz konusu kitaplarda, ilahiyat biliminin
verileri ışığında nelerin dinsel gerekler, nelerin de hurafe olduğu hususu
dikkate alınmıştır. Seküler hukuk ilkelerine göre hazırlanan İddianamede
bir hukukçu tarafından dini inançların gerçekliği ve geçerliliği ile ilgili
değerlendirmelerin yapılması anlaşılır gibi değildir.
Ayrıca esasa ilişkin görüşte, Büyük Ortadoğu Projesinin
“Türkiye’ye ve bölgeye dayatılan, ideolojik
altyapısı ılımlı İslam olan bir proje” olduğu ileri sürülmektedir (s.25).
Bir dış politika konusu olan ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının
hakkında çok sayıda makale ve kitap yazdıkları BOP’un hukuki bir metin
olması gereken iddianamede ve esas hakkındaki görüşte yer alması da bu
davanın hukuk dışı mülahazalarla hazırlandığının bir diğer göstergesidir.
Bildiğimiz kadarıyla dış politika konusunda uzman olmayan ve olması da gerekmeyen
Başsavcının hangi bilimsel verilerle BOP’un ideolojik altyapısının “ılımlı
İslam” olduğunu iddia ettiğini merak ediyoruz.
5.
Partimiz hiçbir partinin devamı değildir
İddia makamı, hukuki geçerliliği olan delil bulmada
yaşadığı sıkıntıyı aşmak için partimizi daha önce kapatılan partilerin
devamı olarak göstermek yoluyla siyaseten mahkum etme arayışını esas
hakkındaki görüşünde de devam ettirmektedir. Başsavcıya göre, “Davalı Parti
laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Fazilet
Partisinde liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip
tarafından kurulmuştur. Bu ekip mirasçısı olduğu laik rejim karşıtı
partilerin geçmiş siyasi deneyimlerinden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına,
açık bir eylem ve söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla
ulaşmayı hedeflemiştir.” (s.5)
Anayasa Mahkemesi üyelerini etkilemeye yönelik
psikolojik bir manevra olduğu açıkça anlaşılan bu değerlendirme, mantık
hatalarını ve olgusal yanlışlıkları içinde barındırmaktadır. Bir kere, daha
önce de belirtildiği üzere AK Parti hiçbir siyasi partinin devamı değildir.
Kurucuları arasında daha önce farklı siyasi partilere mensup olanlar bulunduğu
gibi, ilk kez siyasete giren kişiler de bulunmaktadır.
İkincisi, partimizin daha önceki bir partide
“liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından”
kurulduğu iddiasıyla, bu tür “laik rejim karşıtı partiler”in “mirasçısı”
olduğu iddiası birbiriyle çelişmektedir. Bir siyasi partiden şu ya da bu
nedenle ayrılmak, o partinin “mirası”nı da reddetmek anlamına gelmektedir.
Üçüncüsü, bir siyasi partinin kurucuları arasında,
daha önce başka bir siyasi partide bulunan kişilerin olması bu iki parti
arasında organik bir ilişkinin veya devamlılığın olduğu anlamına
gelmemektedir. Bunun aksini ileri sürmek, kurucularını Cumhuriyet Halk
Partisinden ayrılan politikacıların oluşturduğu Demokrat Parti’nin CHP’nin
devamı ve “mirasçısı” olduğunu ileri sürmek gibidir.
Dördüncüsü, partimizin “siyasi amaçlarına, açık bir
eylem ve söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı
hedeflemiş” olduğu iddiası, hiçbir delile dayanmayan, tamamen hayal ve
vehim ürünü bir iddiadır. Bu iddia, Ortodoks Marksizmin “komünist topluma”
giden yolda benimsediği “birkaç aşama” yönteminden bahseden kitapların
fazlasıyla etkisinde kalındığı izlenimini vermektedir. Partimizin ne bu tür
bir ideolojisi ne de onu “birkaç aşamada” gerçekleştirmeyi öngören “örtülü
programı” vardır. AK Partinin programı ve en önemlisi yaptıkları ortadadır.
İlan ve icra ettiklerinin dışında, gizli veya örtülü hiçbir programı da
yoktur.
Partimizin “Örtülü programını gerçekleştirirken,
olası tepkileri bertaraf etmek için demokrasi, insan hakları, din ve
vicdan, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi evrensel değerleri kullanmaya
başlamış” (s.5) olduğu iddiası da en hafif tabirle gülünçtür. Bu iddia
esasen içerik olarak da boştur. Demokratik ve özgürlükçü her partiye
yönelik olarak bu tür ithamlarda bulunabilirsiniz. İddia makamının
mantığıyla, laikliğin demokratik ve özgürlükçü yorumunu benimseyen siyasi
partiler “şeriat”ı, emeğe saygıyı ve eşitliği öne çıkaran partiler
“komünizm”i ve milliyetçiliğe vurgu yapan partiler de “faşizm”i hedefleyen
örtülü programa sahip partiler olarak yaftalanabilir. Bunun hukuk
mantığıyla, hatta düz mantıkla bile ilgisi yoktur. Bu mantık, farklı olan
her şeyi “tehlike” olarak görüp tasfiye etmeye çalışan, bireyi ve onun
oluşturduğu toplumu da önceden belirlenmiş soyut kalıplar çerçevesinde
dönüştürülmesi gereken nesneler olarak gören katı pozitivist ve ideolojik yaklaşımın
ürünüdür. Bu mantığın hukuk alanına taşınması, çatışmacı siyaset anlayışına
hukukun alet edilmesi gibi son derece vahim bir durumu doğuracaktır.
Böylesi bir hukuk ve siyaset anlayışının çoğulcu demokrasinin gerekleriyle
bağdaşmadığı açıktır.
İddianamede geçmişte Anayasa Mahkemesi tarafından
kapatılmış olan siyasi partilerde siyaset yapan kişilerin AK Partide yer
alması adeta laikliğe aykırılık noktasında destekleyici bir argüman olarak
gösterilmektedir. Aralarında geçmişte kapatılanlar da dahil olmak üzere
farklı siyasi partilerden katılanların da AK Parti mensupları arasında yer
alması partimizin yeni kurulan bir siyasi parti olması nedeniyle normaldir.
2001 yılında kurulan bir siyasi partiye o zamana kadar değişik siyasi
partilerde bulunmuş kişilerin dahil olması ancak yeni parti olgusu ile
açıklanabilir.
Hukukla bağdaştırılması mümkün olmayan
iddianamedeki bu yaklaşımın kabulü durumunda sadece kapatmaya sebebiyet
veren üyelere değil, kapatılan siyasi partinin bütün mensuplarına da siyasi
faaliyet yasağı getirilmesi gerekmektedir. Böylesine yasaklayıcı bir bakış
açısının Anayasada öngörülen siyasi parti yasaklama rejiminin ötesinde yeni
bir yasak getirmesi mümkündür. Nitekim Anayasa Mahkemesi de böylesine bir
yaklaşımı açıkça reddetmektedir. Anayasa Mahkemesine göre, kapatma
kararından sonra siyasî haklarını kullanmalarına sınır getirilmeyen parti
mensuplarının faaliyetlerini bağımsız olarak veya başka bir siyasî parti
içinde sürdürmelerine yasal bir engel bulunmamaktadır (E. 1999/2 (Siyasî Parti Kapatma), K. 2001/2, K.T. 22.6.2001).
Ayrıca, iddianamede AK Partide siyaset yapan üye ve
yöneticiler hakkında ileri sürülen “Milletvekilleri, örgütler,
yerel yönetimler ve üyeler bağlamında ise, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde
halen siyaset yapanlardan, geçmişte başka bir siyasi parti ile bağlantısı
olanlar esas alındığında; geçmişte siyaset yapılan partiler sıralamasında
Refah Partisi - Fazilet Partisi ilk sırada yer almaktadır” iddiası gerçek
dışıdır (s.26). AK Parti, bugün için yüzbinlerce üyesi ve yöneticisi olan
bir partidir. Bu nedenle, Başsavcılığın bu insanları “doğuştan suçlu”
insanlar mantığıyla karalamaya çalışan ve partimizi geçmişteki bazı
partilerin devamı olarak gören mesnetsiz iddiası gerçek dışıdır. Aksini
iddia edenler, tüm üye kayıtlarını ve geçmişte bu kişilerin görev yaptığı
siyasi partilere ait belgeleri yasal olarak ortaya koyup bunu ispatlamakla
yükümlüdür. Müddei iddiasını ispat etmekle yükümlüdür.
AK Partinin başka partilerin devamı olduğu iddiası,
Genel Başkanın şu sözleri ile temelden çürütülmektedir: “Biz, dine dayalı
bir parti değiliz, başka partilerin devamı da değiliz.” “Biz, herhangi bir
partinin devamı değiliz. Din eksenli siyasi bir parti de değiliz. Biz insan
eksenliyiz.”
VI. AK Parti Hükümetlerine Yönelik Suçlamalar Mesnetsizdir
1. Yasama faaliyetlerinden dolayı partimiz sorumlu tutulamaz
İddia makamı,
iddianamede olduğu gibi esas hakkındaki görüşünde de Anayasanın 10 ve 42
nci maddelerindeki değişiklikler ile Yükseköğretim Kanununun Ek 17 nci
maddesine ilişkin değişiklik önerisini, “Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan
şeriatı yerleştirme amacıyla çoğulcu demokrasinin araçlarından yararlanarak
işlenen eylemler” kapsamında kabul etmektedir (s.17). Bu iddianın hukuki
hiçbir dayanağı yoktur. Birincisi söz konusu Anayasa değişiklikleri ve
kanun teklifi birer yasama işlemi olup partimiz tüzelkişiliğine isnat
edilemez. Nitekim bu Anayasa değişiklikleri partimiz milletvekilleri
yanında diğer partilere mensup milletvekillerinin de oyları ile TBMM üye
tamsayısının dörtte üçlük çoğunluğunun oyuna ulaşarak kabul edilmiştir.
İkinci olarak, bir
an için bu yasama işleminden dolayı iktidar partisinin hukuken sorumlu
tutulabileceği kabul edilse bile, söz konusu Anayasa değişikliklerinin
laikliğe aykırı olduğu ve “şeriatı yerleştirme amacıyla” çıkarıldığı söylenemez.
Bu değişikliklerin amacı yükseköğretim düzeyinde fırsat eşitliğini hayata
geçirmek ve özgürlüklerin alanını genişletmektir. Türkiye’de de kanuni
dayanaktan yoksun bulunan ve Avrupa’nın hiçbir ülkesinde rastlanmayan
üniversitelerdeki kılık kıyafet yasağını kaldırmaya yönelik bir yasama
tasarrufunu “Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan” bir siyasi projenin parçası
olarak sunmak akıl, mantık ve gerçekliğe aykırıdır.
Üçüncüsü, bu
gerçekliklere rağmen, Anayasa Mahkemesi 5 Haziran 2008 tarihli kararıyla
söz konusu Anayasa değişikliklerini iptal etmiştir. Mahkemenin denetim
yetkisinin sınırı ve bu kararın içeriği hakkında itirazlarımız saklı kalmak
üzere, iddianameye cevabımızda da vurguladığımız gibi iktidar partisinin
tüm işlemleri yargısal denetime tabidir. Her ne kadar İddianamede ve esas
hakkındaki görüşte demokrasiye yönelik en büyük risk olarak bu anayasa
değişiklikleri gösterilmiştir. Esasen bu açıdan bakıldığında Başsavcının
partimiz hakkında açılan kapatma davasında en önemli delil olarak sunduğu
ve bir gazeteciyle yaptığı mülakatta davanın açılmasının temel sebebi
olarak gösterdiği bu Anayasa değişiklerinin iptal edilmiş olması, bu
davanın en önemli dayanağını da ortadan kaldırmış bulunmaktadır.
Dolayısıyla, yasama faaliyetlerinden dolayı bir partinin sorumlu
tutulamayacağı görüşümüzün aksini ileri süren Başsavcılığın mantığıyla
düşündüğümüzde, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra partimizin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu iddiası çökmüştür.
2. AK Parti
hükümetlerinin dış politikası ile laiklik arasında bir ilişki kurulması yanlıştır
İlk cevabımızdaki
açıklamalarımıza rağmen, iddia makamı AK Parti hükümetlerinin dış
politikası ile laiklik ilkesi arasında sanal bir ilişki kurma ısrarını esas
hakkındaki görüşünde de sürdürmektedir. Başsavcılığa göre partimiz, “‘bir büyük yayılmacı proje” olarak takdim edilen Büyük Ortadoğu
Projesinin (BOP) bir parçasıdır (s.24). Her şeyden önce, BOP olarak
nitelenen proje uluslararası hukukun konusu olan herhangi bir anlaşma ya da
sürece dayanmamaktadır. BOP, esasen bir siyasal söylemden ibarettir.
Bu çerçevede BOP adı verilen projeyle ile ilgili ek
iddialar, bir takım senaryoları ve muhayyel planları esas almaktadır.
Amerika’da çıkan bir dergide yayımlanan bir yazı ve haritadan hareketle
Hükümetin bölge ülkelerinin sınırlarını değiştirmek, Irak’ın kuzeyinde
bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına destek olmak ve Türkiye’nin üniter
yapısını ve ulus-devlet kimliğini zayıflatmak yahut iptal etmek gibi bir
planın ve çabanın içinde olduğunu iddia etmek, temelsiz ve ideolojik bir
suçlamadan ibarettir. Ortadoğunun karmaşık siyasi yapısı, iç dengeleri ve
sorunları hakkında yapılan resmi ve gayr-ı resmi değerlendirmeleri,
yorumları ve gelecek senaryolarını, muhayyel bir planın parçası olarak
görmek ve Hükümeti de bu planın destekçisi olmakla suçlamak, en temel
uluslar arası siyaset ve ilişkiler kavramlarından ve tartışmalarından
haberdar olmamak anlamına gelmektedir.
Benzer bir bilgi ve yorum hatası, Türkiye’nin
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin himayesinde İspanya ile eş
başkanlığını yaptığı “Medeniyetler İttifakı” girişimi için de
yapılmaktadır. Bütün resmi beyan ve belgelerde de açıkça ifade edildiği
gibi bu girişimin amacı, dünya barışına katkı sağlamak, medeniyetlerin
çatışması gerektiğini savunan görüşleri boşa çıkartmak ve Türkiye’nin de
içinde olduğu bölgesel ve küresel barış ortamına katkı sağlamaktır.
Geçmişinde farklı din, dil ve kültürlerle bir arada yaşamış ve bu konuda
engin bir tecrübeye sahip olmuş Türk devletinin ve Anadolu insanının
günümüzün sorunlarına ilgisiz kalması düşünülemez. Bir arada yaşama
tecrübesini uluslararası bir proje haline getiren bu girişimin temel
hareket noktası ve referansları, kendi tarihimizde bulunmaktadır.
Medeniyetler İttifakı girişimi çerçevesinde doğudan
ve batıdan dünyanın önde gelen ilim ve fikir adamlarından müteşekkil bir
akil adamlar grubu oluşturulmuş ve bu grubun hazırladığı rapor, 12 Kasım
2006’da dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın başkanlığında İstanbul’da
yapılan bir toplantıda kamuoyuna açıklanmıştır. Bu toplantıda Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, İspanya Başbakanı Jose Luis
Zapatero, İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin
İhsanoğu ve pek çok üst düzey yetkili hazır bulunmuştur. Akil adamlar grubunun
raporunda bölgesel ve küresel barışın önündeki engeller dile getirilmiş;
siyasal temsil, gençlik, göç ve medya alanlarında atılması gereken somut
adımlar tartışılmıştır. Raporda da dile getirildiği üzere, bölgesel ve
küresel çatışmalar farklı toplum ve kültürler arasındaki farklılıkları
derinleştirmekte ve çatışmaya yol açmaktadır. Medeniyetler İttifakı
girişimi çatışmanın değil, barış ve uzlaşmanın hakim olması için atılmış
önemli bir adımdır. Bu adımı “bir başka siyasi hegemonya projesi” olarak nitelendirmek,
ancak bu konudaki bilgisizliğin ve ideolojik ön yargının ürünü olabilir.
İlk cevabımızda da belirttiğimiz gibi Türkiye’nin
bölgesel ve küresel platformlarda etkin olması, ulusal birlik ve
beraberliğini, üniter yapısını güçlendiren bir etkiye sahiptir.
Küreselleşmenin bütün dengeleri altüst ettiği bir dünyada milli güvenlik,
ulusal sınırların ötesinde başlamaktadır. Türkiye’nin sınır güvenliğinden
dış tehditlere, insan ve uyuşturucu kaçakçılığından terörizme kadar pek çok
kronik soruna çözüm bulması bir “ileri cephe siyaseti” izlemesiyle mümkündür.
Nitekim Türkiye’nin bu alanlarda attığı adımlar, geliştirdiği yaklaşımlar
ve politikalar, sadece Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki itibarını
arttırmamış, aynı zamanda Türkiye’nin ulusal güvenliğini güçlendirmiş ve
terörizmle mücadelesindeki haklı konumunu bütün dünya kamuoyuna anlatmasını
sağlamıştır.
Diğer yandan, Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde
partimizin “22 Temmuz 2007 seçimlerinden güçlenerek çıkınca kendisini
siyasal rejimin gözünde meşrulaştıracak iç ve dış ittifaklara (AB dahil)
sırt çevirmiş” olduğunu ileri sürmektedir (s.11). Bu iddianın gerçekle bir
ilgisi yoktur. 2006 ve 2007 yıllarında Türkiye’nin AB üyelik sürecinde
görülen yavaşlama, büyük ölçüde Kıbrıs meselesinde yaşanan siyasi tıkanmadan
kaynaklanmıştır. AK Parti hükümeti Kıbrıs Türk kesimini haksız ve mağdur
duruma düşüren her türlü teklif ve düzenlemeye şiddetle karşı çıkmış ve AB
kararlarını eleştirmiştir. Türkiye’nin yoğun çabaları ve kararlı tutumu
sonucunda AB yetkilileri Kıbrıs sorununu çözmeden Kıbrıs Rum kesiminin
Avrupa Birliğine tam üye kabul edilmesinin büyük bir hata olduğunu kabul ve
itiraf etmişlerdir. Fakat üye olduktan sonra tam veto yetkisine sahip olan
Kıbrıs Rum kesimi, her tür barış ve uzlaşı girişimine karşı olduğunu söz ve
davranışlarıyla ortaya koymuştur.
Kıbrıs Rum kesiminin uzlaşmaz tutumundan
kaynaklanan siyasi sorunlar bir kenara bırakıldığında müzakere süreci
teknik düzeyde kesintiye uğramamış; tarama, uyum ve yeni fasılların açılıp
kapanması ve müzakeresi devam etmiştir. Fransa ve Almanya gibi bazı AB
üyesi ülkelerin muhalefetine rağmen bu süreç bugün de devam etmektedir.
AK Parti
hükümetlerinin yürüttüğü dış politikanın, tamamen ülkemizin ve milletimizin
yüksek menfaatlerini gözetmeye yönelik olmasına rağmen, iddianamede ve esas
hakkındaki görüşte adeta laikliğe aykırılığın kanıtı olarak sunulmaya
çalışılması bu tür iddiaların gerçeklikten kopuk ve hayal mahsulü olduğunu
göstermektedir.
Esasen demokrasilerde temel dış politika
tercihlerinin belirlenmesi ve bunların uygulanması yetkisi siyasi sorumluluğa
sahip olan hükümetlere ait olup, bunların parti kapatma davalarına konu
edilmesi de mümkün değildir.
3. Dışişleri Bakanlığı genelgeleri laikliğe ve
hukuka aykırı değildir
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde dış
temsilciliklerimize gönderdiği bazı genelgelerin laikliğe aykırı olduğu
iddia edilmektedir. Genelgeler, bakanların şahsî tasarrufları değil,
idarenin düzenleyici işlemleridir. Genelgeler esasen idare içi geçerlilik
taşıyan işlemlerdir. İdare, kanun hükümlerini yorumlamak ve açıklamak üzere
genelge çıkarabileceği gibi kamu hizmetlerinin daha iyi yürütülmesi amacıyla
da genelge çıkarabilir. Bu durumda, diğer düzenleyici işlemler gibi genelgeler
hakkında da idarî yargı mercilerinde iptal davası açılabilir.
İddianamede laik devlet ilkesine aykırı olduğu
ileri sürülen mezkûr genelgelerin tam metinleri gazetelerde yayınlandığı ve
çeşitli değerlendirmelere konu olduğu halde hukuka aykırılıkları ileri
sürülmemiş ve haklarında bir iptal davası açılmamıştır.
Bazı dış temsilciliklerimizin uygulamaya ilişkin
tereddütlerini Dışişleri Bakanlığına intikal ettirmesi üzerine idarenin
normal işleyişi içinde Bakanlıktaki kamu görevlilerince hazırlanan ve herhangi
bir hukuka aykırılık iddiasına da konu edilmeyen söz konusu genelgelerin,
laik devlet ilkesine aykırı bir eylem olarak gösterilmesi ve partimizin
kapatılmasına gerekçe yapılmaya çalışılması hukuken kabul edilemez.
Söz konusu genelgelerin çıkarılmasından önce de
Dışişleri Bakanlığımızın ve dış temsilciliklerimizin uygulamalarının aynı
yönde olduğu ve geçerli olan teamüllerin bu genelgelerle hatırlatıldığı
hususu, ilk cevabımızın Anayasa Mahkemesine sunulmasından sonra kamuoyunda
yapılan tartışmalarla doğrulanmıştır.
Örneğin, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen,
iddianameye verdiğimiz cevapta, anılan okulları ziyaret eden ve
takdirlerini bildiren milletvekilleri arasında adının geçmesi üzerine
yaptığı açıklamada, bu okullara daha önce de gittiğini açıklamış ve
“Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığım sırasında, Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel’e Azerbaycan gezisinde eşlik ettiğim için yine Gülen okullarına
gittim” diyerek, anılan uygulamayı AK Parti Hükümeti döneminde çıkarılan
genelgeye bağlama iddiasının asılsızlığını da ortaya koymuştur (EK- 8)
Öte yandan iddianamenin 66 ilâ 70. sayfaları
arasında sıralanan ve laik devlet ilkesine aykırı demeçler olduğu ileri
sürülen açıklamaların tamamı insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü
konusundaki standartlarımızın yükseltilmesi gerektiği yönündeki görüş
açıklamalarıdır.
Bu çerçevede; sorunların uzlaşma ortamı içinde
çözülmesi gerektiğinin belirtilmesi; çağdaşlığın demokrasi, şeffaflık,
hukukun üstünlüğü ve bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınması anlamına
geldiğinin ifade edilmesi, İddianamede laik devlet ilkesine aykırı demeçler
olarak nitelenmektedir.
Çeşitli siyasî partilerden birçok Devlet adamımızın
da değişik vesilelerle yaptığı bu açıklamaların laikliğe aykırılığının
ileri sürülmesinin, Anayasamız ve yasalarımız çerçevesinde de, AB
standartları ve taraf olduğumuz uluslararası andlaşmalar bakımından da
isabetli olmadığı açıktır.
Kaldı ki ilk cevap layihamızda açıkça ortaya
konduğu üzere Anayasa’mızın 105’inci maddesinde öngörülen sorumsuzluk kuralı,
Cumhurbaşkanın görev döneminde, seçilme öncesi sebeplere dayalı olsa da
yargılanamayacağı ve herhangi bir yasaklılık yaptırımına muhatap
olamayacağı mutlak ve kesindir. İddianame, bu niteliği ile sistem ve sistemin
inşaında var olan kurucu iradeyle tam bir karşıtlık içerisindedir.
4. AK Parti Hükümetine yönelik kadrolaşma ithamının hiçbir dayanağı yoktur
İddianamede kadrolaşma iddiaları ile ilgili olarak
ileri sürülenler kamu personel rejimi açısından dayanaksızdır. Personel
hukukunda kamu görevinin gerektirdiği nitelikler ve statüler Anayasa ve
kanunlarla düzenlenmiştir. Anayasa’nın 70 inci maddesinde “Her Türk, kamu
hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği
niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” kuralı yer almıştır. Kamu
hizmeti görevlileriyle ilgili Anayasanın 128 inci maddesi, devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceğini
belirledikten sonra, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve
ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceğini öngörmüştür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin atanmasında
statü hukuku uygulanmaktadır. Buna göre, sınav yapılmaksızın veya şartları
taşımayan hiç kimse memur statüsünde göreve getirilemeyeceği gibi, asli ve sürekli
görevlerin memur ve diğer kamu görevlileri dışında kişiler (örneğin,
işçiler) eliyle yürütülmesi de mümkün değildir.
Öte yandan, hukuken memur statüsünde olan kişilerin
kurum içinde ya da kurumlar arası naklen atanmaları yasal şartları
taşımaları kaydıyla mümkündür. Bu atama ya da nakiller, idarenin diğer
işlemlerinde olduğu gibi yargı denetimine tabidir. Dolayısıyla, Anayasa ve
kanuna aykırı biçimde memur ataması yapılamayacağı gibi, kurum içi ya da
kurumlar arası nakil yoluyla atama da yapılamaz.
Ayrıca “üst düzey yönetici kamu görevlileri”
bakımından da özel düzenlemeler getirilmiştir. Anayasanın 8 inci maddesinde
“Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından,
Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.”
denilmekte, 104 üncü maddesinde de “kararnameleri imzalamak” Cumhurbaşkanının
yürütme alanındaki görev ve yetkileri arasında sayılmaktadır. Anayasanın
104 üncü maddesinde sözü edilen “kararnameler”, kanun hükmünde kararnameler
ile Bakanlar Kurulunun çeşitli kararnamelerinin yanında üst düzey yöneticilerin
atanması ile ilgili müşterek kararnameleri de kapsamaktadır. Yürütme
yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca yerine
getirildiğinden, söz konusu kararnamelerin hukuksal geçerliği için her iki
tarafın da katılımı gerekmektedir. Anayasa Mahkemesine göre de, “Kamu
politikasının tayinine katılan, etkin bir otoriteye sahip olan, kuruluşların
amacının gerçekleşmesinde önemli yetki ve sorumluluklarla donatılan,
planlama, örgütlenme, personel ve kadrolarını yöneten, denetim ve temsil
gibi işlevleri yerine getiren kamu görevlilerinin, üst düzey yönetici
konumunda olmaları nedeniyle bunların atamalarının da müşterek kararname
ile yapılması Anayasal zorunluluktur.” (E. 2005/143, K. 2005/99, K.T. 19.12.2005).
Anayasa ve kanun hükümleri karşısında, hukuki
şartları taşıyan kişilerin memurluğa atanmasında ya da memur statüsünü
kazanmış kişilerin kurum içi veya kurumlar arası nakil yoluyla
atanmalarında hiçbir hukuki engel bulunmamaktadır. Dolayısıyla hukuk
devleti ve eşitlik ilkeleri gözetilerek yapılan atamalara Başsavcının kendi
kişisel yorumlarıyla başka anlamlar yüklemesi, mevzuat karşısında geçersiz
bir yaklaşımdır.
Bütün bu statü ve sorumluluk rejimi Anayasa ve
kanunlarda özel biçimde düzenlenmiş olup, buna aykırı biçimde atama ve
işlem yapılması da söz konusu değildir. Dolayısıyla Başsavcılığın
iddianamedeki “Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapının
oluşturulması, özellikle üst düzey atamalarda liyakat ve kariyer yerine dini
inanç ve aidiyetin ölçüt olarak öne çıkarılması” (s.146) şeklindeki iddiası
gerçek dışıdır. Zira atamalarda ölçütler kanunlarda açıkça düzenlenmiştir.
Bunun dışında bir ölçüt getirilmesi Anayasa ve kanunlar karşısında zaten
mümkün de değildir.
Bu açıklamalar
ışığında iddianamede yer verilen AK Parti hükümetleri dönemindeki
kadrolaşma iddiaları kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Kadrolaşma
suçlaması yapılırken, hiçbir somut delil ortaya konulamamıştır. Kimler,
nereye ve niçin atanmıştır? Bu atananların laiklikle ilgili sorunları nedir
ve hangi nitelikleri sebebiyle suçlanmaktadır? Bu soruların cevapları
iddianamede yoktur. Kişileri hiçbir somut delil göstermeden suçlamak, hukuk
devleti anlayışına ve hukuk etiğine uygun düşmemektedir.
Öte
yandan gerçekleştirilen tüm bu atamalar idari yargı denetimine tabi
olduğundan, Anayasa veya kanunlara aykırı işlemlerin yargı tarafından iptal
edilmesi yolu her zaman açıktır. Buna rağmen, yasalara tamamen uygun bir
şekilde yapılan, tarafsız Cumhurbaşkanının onayladığı ve birçoğu yargı
denetiminden geçmiş olan atamaları belli bir amaca matuf “kadrolaşma”
olarak sunmak, hukuk devleti anlayışı ve iyi niyetle bağdaşmamaktadır.
Sonuç
olarak Başsavcılığın partimizin kadrolaşmaya gittiği yönündeki iddialarını
destekleyecek en ufak bir delil dahi yoktur. Dolayısıyla bu iddialar
tamamen afakidir.
5. “Hastalar için
ibadet mekanı” düzenlemesi on yıldır yürürlüktedir
İddianamedeki
“Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma
Yönetmeliği Tasarısı’nın 113. maddesinde birinci basamak sağlık
kuruluşlarında, hastaların dini gereklerini yerine getirebilecekleri
mekânlar ayrılmasının öngörüldüğü” ve bunun iktidarın laiklik ilkesine
aykırı bir eylemi olduğuna dair tespitine (s.154) yönelik verdiğimiz cevaba
rağmen, esas hakkındaki görüşte de bu hususa ilişkin olarak kelime
oyunlarıyla yine bazı sonuçlara ulaşılmaya çalışılmaktadır.
Başsavcılığın esas
hakkındaki görüşüne göre, AK Parti hükümetlerinden önce çıkarılan 1998
tarihli Hasta Hakları Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde, hastaların sağlık
kurum ve kuruluşlarında dini vecibelerini yerine getirebilmeleri için bir
mekan ayrılması öngörülmediği halde, AK Parti iktidarı dönemindeki
Yönetmelik Taslağında üçüncü basamak sağlık ocaklarında dahi dini
vecibelerin yerine getirilmesi için mekan ayrılması esası getirilmektedir
(s.39).
Bu tespit gerçeği
yansıtmamaktadır. Nitekim, 1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliğinde de
“Dini Vecibeleri Yerine Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma”
başlığını taşıyan 38 inci maddesinde aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde
hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken
tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek,
başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi
tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini
telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri
halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun
için, sağlık kurum ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir.”
Görüldüğü gibi 1998 tarihli Yönetmeliğin 38 inci maddesinde hem “mekan”
terimi açıkça yer almakta, hem de 38 inci maddenin başlığında “dini vecibeleri
yerine getirebilme ve dini hizmetlerden faydalanma” ifadesi bulunmaktadır.
Dolayısıyla Başsavcının iddiasının aksine 1998 tarihli Hasta Hakları
Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde de hastaların sağlık kurum ve
kuruluşlarında dini vecibelerini yerine getirebilmeleri için bir mekan
ayrılması öngörüldüğü açıktır.
6. Çocukların din
eğitimi özgürlüğünü savunmak bizatihi laikliğin gereğidir
İddianamede
partimiz yetkililerinin 15 yaş altındaki çocukların Kur’an eğitimi alması
gerektiğine dair sözleri laikliğe aykırı olarak nitelendirilmektedir. Öncelikle,
bu yöndeki sözler de başörtüsü konusunda olduğu gibi ifade özgürlüğü
kapsamındadır. İkinci olarak, ilk cevabımızda ayrıntılı biçimde
belirtildiği üzere çocukların din eğitimi özgürlüğü, Türkiye’nin taraf
olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi
tarafından güvence altına alınmıştır.
Türkiye’de
çocukların Kuran eğitimi konusundaki yaş sınırlaması, “28 Şubat süreci”
olarak adlandırılan dönemde getirilmiştir. Bunu kaldırmaya yönelik
girişimler eğer laikliğe aykırı ise, yaş sınırlaması getirilmeden önceki
tüm uygulamaların da laikliğe aykırı olduğunu kabul etmek gerekecektir.
Kaldı ki Anayasa Mahkemesi de, 16.8.1997
günlü, 4306 sayılı Kanunla, zorunlu ilköğretim süresinin, kesintisiz sekiz
yıla çıkarılmasının, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de yasal
temsilcisinin iznine bağlı olan din eğitim ve öğretimini engellemediğini;
çocuğun meslekî ve dinî terbiyesine ilişkin Medenî Kanun ile ana babaya
verilen yetkilerin sınırlandırılması veya ortadan kaldırılmasının söz
konusu olmadığını belirtmiştir (E.1997/62, K.1998/52, K.T. 16.9.1998).
Anayasanın 90 ıncı maddesinin insan haklarına
ilişkin uluslararası sözleşmelere yaptığı vurgu ve Anayasa Mahkemesinin
yukarıdaki kararı dikkate alındığında Başsavcının bu iddiasının hukuki
dayanağının bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. Burada çocukların din eğitimini
savunmanın laikliğin din ve vicdan özgürlüğü boyutunun bir gereği olduğunu
belirtmek gerekir. Bunun iddianamede ileri sürüldüğü biçimde laikliğe
aykırılık olarak sunulması, laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü özgürlükçü
demokrasilerdeki ölçünün dışında aşırı biçimde sınırlandıran versiyonunun
uygulandığı biçimiyle değişmezliğini kabul etmek anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin de taraf olduğu insan hakları sözleşmelerinde
ve Anayasa Mahkemesinin yukarıda yer verilen kararında çocukların din
eğitimi konusunda partimizin savunduğu biçimdeki bir anlayış
öngörülmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları
sözleşmelerinin gereğini savunan partimiz hakkında laiklik ilkesine aykırılık
dolayısıyla kapatma davası açılması iddianamede sıklıkla karşılaşılan
çelişkilerden önemli bir tanesidir.
7. Meslek
liselerine yönelik katsayı farklılığının kaldırılmasını savunmak eğitimde fırsat eşitliğinin gereğidir
İddianamede, partimizin savunduğu meslek liselerine
yönelik fırsat eşitliğinin sağlanması amacının sadece imam hatip liselerine
indirgenerek ısrarla bu biçimde kullanılması ve üniversiteye giriş
sınavında meslek liselerine uygulanan katsayı eşitsizliğini ortadan
kaldırmanın Cumhuriyet öncesi gibi ikili bir öğretimin özendirilmesi olarak
sunulması kendi içerisinde tutarsız ve art niyetli bir yaklaşımın
tezahürüdür.
Esas
hakkındaki görüşte Başsavcılık, katsayı farklılıklarının kaldırılmasının
laikliğe aykırı olmadığı yönündeki görüşümüzün “Tehvid-i Tedrisat [Tevhid-i
Tedrisat olacak] ve Milli Eğitim Temel Kanunu hükümleri karşısında geçersiz”
olduğunu ileri sürmektedir(s.35).
Meslek
liselerine yönelik katsayı eşitsizliğinin 1998 tarihli bir YÖK kararı ile
başladığı dikkate alındığında, aslında Başsavcılığın yaklaşımına göre, bu
tarihe kadar olan dönemde de Tevhid-i Tedrisat Kanununa ve eşitlik ilkesine
aykırı olarak Cumhuriyet öncesi dönem gibi ikili bir öğretimin var olduğu
kabul edilmiş olacaktır. İddianamede bu konudaki ifadelerin oluşturulmaya
çalışılan kurguyu desteklemekten başka hiçbir hukuksal değeri olduğu
söylenemez. Kaldı ki, imam hatip liselerinin müfredatının Milli Eğitim
Bakanlığı tarafından laiklik ilkesine uyum içinde belirlendiği dikkate
alındığında, hem iddianame ve esas hakkındaki görüşteki Tevhid-i Tedrisat
Kanununa aykırılık iddiası, hem de bu okullardaki öğrencilere yönelik
katsayı eşitliğini talep etmenin laikliğe aykırılık olarak nitelendirilmesi
geçersiz kalmaktadır.
Danıştay
da Başsavcılığın iddiasının aksine, üniversiteye giriş sınavında meslek
liselerine yönelik katsayı eşitsizliğini artırmanın hukuka aykırı olduğunu
belirtmiştir. Yükseköğretim Genel Kurulunun bir mesleğe yönelik program
uygulayan ortaöğretim mezunlarının aynı alanda bir yükseköğretim programına
yerleştirilmesinde ortaöğretim başarı notlarının çarpılarak yerleştirme
puanlarına eklenmesinde kullanılan katsayısının 0,24 yerine 0,08 olarak
belirlenmesine ilişkin hükmün hukuka aykırı olduğu, kazanılmış hakların
hiçe sayıldığı, belli mesleğe yönelen öğrencileri mağdur ettiği
gerekçesiyle iptali istemiyle YÖK Başkanlığına karşı açılan davada,
Danıştay 8. Dairesi, YÖK Genel Kurulu’nun “katsayısı” belirlemesine yönelik
sözkonusu işlemini şu gerekçeyle iptal etmiştir.
“Dava
konusu edilen yeni sistemle, 2547 sayılı Yasanın 45. maddesinde yer alan
ilkeler çerçevesinde daha önce 1999 yılından beri uygulanmakta olan ve 2003
yılında rakamsal olarak değiştirilen bir mesleğe yönelik program uygulayan
lise mezunlarının kendi alanlarında bir yükseköğretim programına yerleştirilirken
kullanılan katsayının ek puanının 0,24 den 0,08’e düşürüldüğü görülmekte
olup bu durumun daha önce benimsenen ve kabul edilen Milli Eğitim
politikası hedefiyle çeliştiği bir başka ifade ile belli bir mesleğe
yönelik program uygulayan okulları özendirmek amacıyla lise birinci
sınıftan itibaren seçilen mesleğe yönelik programla (alanla) ilgili
yükseköğretim programlarını tercih edenlere, geliştirilen bir yöntemle ek
puan verilerek öğrencilerin lisenin ilk yıllarından itibaren kendi bilgi,
yetenek ve ilgileri göz önünde tutularak daha dikkatli bir alan seçimine
yönlendirmenin gözetildiği, yönlendirildikleri alandaki öğrenimlerine
ağırlık verilerek daha derinliğine bilgi ve beceri kazanmaları
amaçlandığından her adayın ortaöğretim başarı puanının Yükseköğretim Kurulu
ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenen kendi alanındaki
yükseköğretim programlarını tercih ettiklerinde daha yüksek katsayı ile
çarpılması esası getirilmiş iken, dava konusu işlemle Milli Eğitim
politikası hedeflerinin kamu yararı ve hizmet gerçeklerine uygun biçimde
gerçekleştirilmesi için uygulamada karşılaşılan olumsuzlukların
giderilmesinin amacının dışına çıkıldığı görülmektedir.” (E. 2005/4800, K.
2006/2603, K.T. 21.6.2006).
Öte
yandan, partimizin eğitim anlayışının ne derece çağdaş ve reformcu bir
perspektife sahip olduğu bu alanda gerçekleştirdiği faaliyetlerden
anlaşılabilir. Hükümetlerimiz döneminde üniversite olmayan bütün
illerimizde üniversite kurulmuş ve milli eğitim alanında çok önemli
reformlar gerçekleştirilmiştir.
Pek çok
siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar, gazeteci, sivil toplum örgütü
ve siyasi parti mensubu tarafından dile getirilen meslek liselerine
uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için Anayasa ve laiklik
ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK Partinin dile getirmesi
halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp Anayasanın 69 uncu
maddesine göre kapatılma nedeni sayılması, Anayasanın 2 nci maddesinde
ifadesini bulan demokratik devlet ilkesi ile 10 uncu maddesindeki eşitlik
ilkesine açık bir aykırılıktır. İddia makamının bu yaklaşımı, anayasaya
aykırılığın söylenene veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana
göre belirlendiğini gösteren bir çifte standart örneğidir.
8. Fakir ve
başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulması girişimi sosyal devletin bir gereğidir
İddianamede, “Fakir
ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasıyla ilgili
yönetmelik hakkında Danıştay’ca yürütmenin durdurulması kararı verildiği,
bunun akabinde aynı konuda çıkartılan 31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı
Yasanın da Cumhurbaşkanı tarafından bu okullara alınacak öğrenci yapısı ve
öğretmenler gözetilerek, devlet niteliklerine aykırılık söz konusu olacağı
gerekçesiyle veto edildiği” belirtilerek, Hükümetin bu girişiminin laikliğe
aykırı olduğu ileri sürülmüştür (s.107). İlk cevabımızda bu konunun laiklik
ilkesi ile ilgili olmayıp sosyal devlet ilkesinin bir gereği olduğunu
belirtmemize rağmen, esas hakkındaki görüşte fakir öğrencilerin Devletçe
özel okullarda okutulmasına ilişkin girişimin laikliğe aykırı olduğunda
ısrar edilmektedir. Bu konuda sıralanan gerekçeler hukuki temelden yoksun
olup gerçeği yansıtmamaktadır.
Fakir öğrencilerin
Devletçe özel okullarda okutulmasına ilişkin girişim, aslında Anayasanın 42
nci maddesindeki Devletin maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin
öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli
yardımları yapmasının bir gereği olup Anayasaya uygundur. Anayasanın açık
hükmü karşısında Başsavcı, bu konudaki kanuni düzenlemeye ilişkin
Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçesini dayanak olarak göstermiştir.
Buna göre; “Eğitimlerinin niteliği ile çağdaşlığı bilinen bazı özel
okulların, ilginin yoğun olması nedeniyle kapasitelerini kısa sürede
doldurmaları gerçeği de düşünüldüğünde, söz konusu öğrencilerin, kontenjanı
dolmayan değişik amaçlarla kurulmuş özel okullara gönderilmesi ve
Cumhuriyetin niteliklerine uygun bulunmayan düşünce yapısına sahip kişiler
olarak yetiştirilmesi sonucunu doğuracaktır.” (s.37) .
Partimiz tarafından
fakir ve başarılı öğrencilerin özel okullarda okutulmasına ilişkin olarak
gerçekleştirilmeye çalışılan ve sosyal devletin bir gereği olan
düzenlemenin kapatma davasında delil olarak sunulmasında eski Cumhurbaşkanının
bu konuya ilişkin kanunu geri göndermesine ilişkin gerekçesine dayanılması
ilginçtir. Acaba hukuk sistemimizde Cumhurbaşkanının geri gönderme
gerekçelerindeki değerlendirmeler normlar hiyerarşisinde Anayasa
hükümlerinin üzerinde mi yer almaktadır? Yoksa hukuk sistemimizde
Cumhurbaşkanının kanunları iade gerekçelerinin bağlayıcı olduğuna dair
Başsavcılığın bildiği ve bizim gözümüzden kaçan bir kural mı vardır?
Öte yandan esas
hakkındaki görüşünde Başsavcı, ilk cevabımızda dayanak olarak gösterdiğimiz
Anayasa Mahkemesinin kararının (E. 1990/4, K. 1990/6, K.T. 12.4.1990) konu
ile ilgili olmayıp, herhangi bir ayrım yapılmaksızın tüm özel öğretim
kurumlarının öğrenci kapasitelerinin yüzde ikisinden aşağı olmamak üzere
ücretsiz öğrenci okutulması ile yükümlü tutulmasına ilişkin olduğunu
belirtmektedir (s.37-38). İlk cevabımızda söz konusu Anayasa Mahkemesi
kararıyla Anayasaya uygun bulunan düzenlemedeki bu farklılık zaten
belirtilmişti.
Biraz daha açarak
belirtmek gerekirse söz konusu iki düzenleme arasında iki önemli farklılık
bulunmaktadır. Ancak bu farklılıklar nedeniyle AK Parti iktidarı döneminde
çıkarılmak istenen kanunun da laikliğe aykırı olduğu söylenemez. İlk
olarak, söz konusu düzenlemede özel okullarda okutulacak öğrencilerin bir
kısmının Devlet tarafından okutulması öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesinin
iptal istemini reddettiği düzenlemede ise öğrenciler özel okullarca
ücretsiz olarak okutulması öngörülmüştü. İkinci olarak, partimizin
çıkarmaya çalıştığı kanunla özel okullarda okutulması hedeflenen
öğrencilerde Anayasa Mahkemesinin incelediği düzenlemeden farklı olarak
“fakir ve başarılı” olma koşulu yer almaktadır. “Fakir ve başarılı”
öğrencilerin özel okullarda okutulmasını laikliğe aykırı gören bir
anlayışın sosyal devlet ilkesi karşısında bir geçerliliği bulunmamaktadır.
9. Dini bayramların ulusal bayramlardan daha coşkulu
kutlandığı iddiası doğru değildir
İddianamede partimize ilişkin deliller arasında yer
verilen “Dini bayram ve günlerin ulusal bayramları gölgeleyecek bir tanıtım
ve gösteriş içinde kutlanması, her türlü siyasi faaliyette din ve dince
kutsal sayılan şeylerin tüm parti kademelerince istismar edilmesi” (s.146)
hem gerçeği yansıtmamakta, hem de iddianamedeki laiklik anlayışının dine
bakışı ile ilgili ne derece toplumsal gerçeklerden kopuk olduğunu da gözler
önüne sermektedir. İktidarımız boyunca milli bayramların coşkulu biçimde
kutlanmakta olduğu herkesin malumudur. Gerçekleştirilen törenler
izlendiğinde bu coşkulu kutlamalar rahatlıkla fark edilebilir.
Öte yandan dini bayramların kutlanması sadece AK
Parti tarafından değil, Türkiye’deki bütün siyasi partiler tarafından
gerçekleştirilmektedir. Hatta partilerin dini bayramlarda birbirlerine
heyetler halinde kutlamalarda bulunması geleneksel hale gelmiştir. Bütün
partilerde görülen bu biçimdeki kutlamaları istismar saymak hoşgörüsüzlük
ve ayrımcılıktır.
Milli bayramlardan farklı olarak dini bayramlar
resmi törenlerle kutlanmamaktadır. Öte yandan iddianamede olduğu gibi dini
bayram ve günler ile milli bayram ve günleri adeta birbirlerinin
alternatifi imiş gibi karşılaştırmanın, milli birlik ve bütünlüğe katkıda
bulunamayacağı gibi toplumun zihninde de karmaşıklığa yol açacağı
ortadadır. Kaldı ki, Başsavcılığın bu iddiayı hangi kriterlere göre ortaya
attığı ve coşkunun derecesin neye göre belirlediği de anlaşılır gibi
değildir.
10. İçki yasağının yaygınlaştırılması ile ilgili iddialar
asılsızdır
İddianame ve
esas hakkındaki görüşte alkollü içki satılması ve tüketilmesine ilişkin
mevzuatta yapılan değişikliklerin dini endişelerle ilişkilendirilmeye
çalışılması aslında iddianamedeki laiklik yorumunun ne derece sakıncalı
sonuçlar doğuracağını göstermesi açısından ilginçtir. Halkın sağlığını,
huzurunu ve kamu düzenini korumak ve gençleri kötü alışkanlıklardan korumak
amacıyla getirilen düzenlemelerin laikliğe aykırılıkla ilişkilendirilmesi
yanlıştır. Aksine, Anayasanın 58 inci maddesinde belirtildiği üzere,
gençleri alkol düşkünlüğü, uyuşturucu madde kullanımı, kumar ve benzeri
kötü alışkanlıklardan korumak için gerekli tedbirleri almak Devletin temel
görevlerinden biridir.
Öte yandan Başsavcının içki yasağı konusunda “tüm
AKP’li belediyeler” diyerek yaptığı genelleme tamamen gerçekdışıdır.
Basında çıkan asılsız birkaç haberden hareketle tüm belediyelerin
suçlanması hukuk dışı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Kaldı ki, kanuni
şartları taşımadığı halde keyfi uygulamalar yapılarak hiç kimseye ruhsat
verilemez. Bunu kamuoyuna “içki yasağı” ya da “şeriat uygulaması” gibi
lanse etmek yasaları bilmemek değilse, kötüniyetin bir ifadesidir.
Nitekim idarenin haklı nedenlerin varlığı halinde
içkili yerlere uyguladığı ruhsat iptali biçimindeki yaptırımların hukuka
uygun olduğuna ilişkin çok sayıda yargı kararına rastlamak mümkündür. İlk
derece mahkemelerinin bu yönde verdiği ve Danıştay tarafından da onanan bu
kararlarda kanunda öngörülen koşullardan herhangi birini sağlamayan yerlere
içki ruhsatı verilmesinin idarece iptalinde mevzuata aykırılık bulunmadığı
açıkça belirtilmektedir. (Danıştay 10. Dairesinin bu yöndeki bazı kararlar
için bkz. E. 1984/2783, K. 1986/1338, K.T. 29.5.1986; E. 1982/1970, K.
1983/1184, K.T. 18.5.1983; E. 1988/2465, K. 1990/2622, K.T. 19.11.1990; E.
1995/672, K. 1997/786, K.T. 10.3.1997; E. 1997/394, K. 1998/510, K.T.
4.2.1998; E. 1994/7751, K. 1996/1189, K.T. 6.3.1996; E. 1982/2271, K.
1983/2323, K.T. 16.11.1983; E. 1994/1396, K. 1995/4077, K.T. 4.10.1995).
Öte yandan iddianamede ileri sürülen partimizin
içki yasağını genişlettiği iddiası da doğru değildir. İddianamedekinin
aksine, 12.11.2003 tarih ve 5002 sayılı Kanunla daha önce meyhane,
kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık
yerler ile açık alkollü içki satılan yerlerin, okul binalarına 200 metre olan
uzaklık şartı 100 metreye düşürülmüştür. Ayrıca, daha önce belediye ve
mücavir alan sınırları dışında içkili yer bölgesi tespit edilemeyeceğine
dair sınırlama da kaldırılmıştır.
SONUÇ VE TALEP
Hakkımızda açılan
bu davadaki bütün verilerin Başsavcılık tarafından “özgürlük aleyhine”
yorumlandığı görülmektedir. Oysa evrensel insan hakları hukukunun temel
ilkesi “özgürlük lehine yorum”dur. Başsavcılık özgürlük lehine yorum yapmak
bir yana, adeta “niyet okuyuculuğu” yaparak olmayan şeyleri varmış,
olmayacak şeyleri de olacakmış gibi gösterme çabası içine girmiştir.
Bu davada partimize yaptırım uygulanmasını
gerektirecek haklı hiçbir sebep bulunmamaktadır. Esasen, AK Parti hukuka
aykırı eylemlerin değil, millete hizmetin, insan haklarının, demokrasinin,
barış ve kardeşliğin, hoşgörünün ve Türkiye sevdasının odağı olmuştur. AK
Partinin altı yıllık iktidarı dönemindeki icraatları, onun; demokratik,
laik ve sosyal hukuk devletinin teminatı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Cevap
layihalarımızda ve eklerinde ortaya konan ve Yüksek Mahkeme’ce re’sen
gözetilecek nedenlerle AK Partinin kapatılması hakkındaki davanın reddine
karar verilmesini saygıyla talep ederim.”
- Davalı Partinin Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN hakkındaki iddialara yönelik aynı
tarihli savunması:
“I) Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması istemiyle Anayasa
Mahkemesi’ne açılan davada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN
hakkında 61 adet iddia dile getirmiştir. Bunlardan 60’ı, gazete ve internet
sayfalarında yer alan düşünce açıklamalarından oluşmaktadır. Bir tanesi de
idari bir düzenleme olan yönetmelik değişikliğine ve düşünce açıklamasına
dayanmaktadır.
II) Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak
sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin
sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir. Söylemler, hiçbir şekilde siyasi
parti kapatma nedeni veya delili olamaz. Aksinin kabulü, Anayasa’nın açık
ihlalidir.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelmesi ile ilgili hiç bir eylemi yoktur. Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı da iddianamesinde, hiçbir eylemden söz etmemiştir. Bu nedenle
yapılan ithamların tamamı, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır.
III) Kaldı ki iddia makamının, Türkiye Cumhuriyeti
Başbakanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’a atfen verdiği
beyanların tamamı, Anayasanın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan “Demokratik hukuk devleti”nin güvencesi altındadır. Şöyle ki:
1) İddianamenin 27 sayfasında yer alan 1 numaralı iddia, Başbakanın
Malezya ziyaretinde yaptığı bir gazetede yer alan mülakata
dayandırılmıştır.
İddianın eki (EK-1) deliller incelendiğinde,
Malezya’da İngilizce yayınlanan New Straits Times gazetesi’nin 16 temmuz
2003 günlü nüshasından üç adet konduğu; ancak gazetenin Türkçe tercümesinin
bulunmadığı, Star Gazetesi 26.06.2003 tarihli nüshasında Sezai ŞENGÜN’ün
“Tayyibe Yargı Kıskacı” ve “Türkiye İslam Devleti (mi)?” başlıklı iki adet
makalesi ve Hürriyetim İnternet Sitesinde yer alan 17.06.2003 tarihli
“Türkiye İslam Devrimi Olmaz.” başlıklı haberin olduğu; iddia makamı,
iddianamesinde iddiasını Malezya’da yayınlan İngilizce gazeteye dayandırdığını
ifade ettiği halde gerçekte iddiasının bu gazeteye değil de ona müsteniden
haber ve yorum yapan Türkçe gazetelere dayandırdığı, açıkça görülmektedir.
İddia makamının bu yaklaşımı, diğer bir ifadeyle
delilde yanıltma yapması, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasa’nın açık bir
ihlalidir.
Başbakanın;
“Modern bir İslam Devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek
olabilir.” şeklinde bir açıklaması yoktur. Malezya’da İngilizce yayınlanan New
Straits Times adlı gazetedeki mülakatta da böyle bir cümle yer almamıştır.
Başbakanın söz konusu gazeteye verdiği mülakatın ilgili bölümünün Türkçe
tercümesi aynen şöyledir:
“NST: Malezya’yı örnek bir İslam ülkesi olarak
görüyor musunuz?
ERDOĞAN: Malezya’nın demokratikleşme sürecinde
ilerleme kaydettiğini görüyorum. Bünyesinde barındırdığı pek çok dini ve
kültürel yapıyla çok zengin bir ülke, farklı dini ve kültürel yapıya sahip
kişilerin kabine ve hükümet içinde, birbirlerine karşı gösterdikleri toleranstan,
aynı zamanda, ticari alanda gösterdikleri ahenkten ve dışarıda sokaklarda
insanların birbirlerine gösterdikleri saygıdan dolayı takdiri hak ediyor.
Bu çok önemli, bu yöndeki yaklaşım ve ulaşılan seviye övgüye değer.
NST: Bugün Müslüman ülkelerin karşılaştığı
sorunlar, İslami öğretinin dar yorumundan ve bir dereceye kadar militanca
yaklaşımdan kaynaklanıyor. Malezya bu konuda bir istisna değil. Bir İslami Parti lideri olarak bu
konuda ve siyasi İslam konusuna nasıl bakıyorsunuz?
ERDOĞAN: Her şeyden önce, şunu açıkça belirtmeliyim
ki, bu konuyu Dr. Mahathir ile bu geceki yemekte tartıştık. Türkiye’de
siyasi partimizi kurduğumuz zaman, bir konuyu açıkça ortaya koyduk. Türk halkının yüzde 99’u Müslüman,
ancak biz dine dayalı bir parti kurmuyoruz.
Tüm dinlere güven temin edecek, tüm
insanların temel hak ve özgürlüklerini genişletecek ve düşünce özgürlüğünü
koruma altına alacak bir parti kurduğumuzu açıkladık.
Bizim inancımız şudur: İslam siyasi
çıkarlara alet edilecek bir din değildir. İslam hata ve kusurları
kabullenmez ve affetmez, ancak
bazı kusur ve hatalarımız var.
Eğer kendi bünyesinde Hıristiyan
Demokratları bulunan Avrupalılar gibi bizim de İslami Demokratlarımız
olursa, tüm hatalarımız ve kusurlarımız bu sefer İslamiyete yüklenecek.
Bir Müslüman, terörist bir faaliyete
katıldığı zaman, bunun sorumluluğunu tüm Müslümanlara yüklemek isteyen
kişiler mevcut. Aslında, farklı
inanışa sahip teröristler var, tüm dinlere mensup insanlar, şöyle ya da
böyle bir şekilde terörist faaliyetlerde yer alıyorlar.
Hıristiyan toplumuna mensup teröristler var.
Yahudiler arasında hiç mi terörist yok? Ya Budistler? Daha pek çok örnek
vermek mümkündür.
NST: Partinizin PAS (Malezya İslam Partisi) ile bir
bağlantısı var mı?
ERDOĞAN: İki ay önce, arkadaşlarımdan birkaç kişiyi
UMNO (Birleşik Malezya Milli Organizasyonu) ile görüşmeye gönderdim ve
yapılan görüşmeler neredeyse sona erdi. UMNO ile yeni bir ilişki içine giriyoruz, UMNO ile kardeş parti
olmak istiyoruz.
NST: Türkiye’de demokrasi ne oranda istikrarlı?
ERDOĞAN: Türkiye istikrar ve demokrasiye giden bir
yol takip ediyor. Tamamen istikrarlı olduğumuzu söylemek doğru olmaz, ancak
bu doğrultuda mücadele ediyoruz ve bunu başaracağız. Türkiye
demokratikleşme alanında belli oranda mesafe kaydetti. Dünya üzerinde pratik anlamda demokrasi ile İslam kültürü arasında
bir ahenk oluşturabilen çok az ülke var. Türkiye de bunlardan biri. Diğeri
ise Malezya.
NST: O zaman Türkiye’de İslami bir devrim olmayacak
mı?
ERDOĞAN: Hayır. Türkiye’de bir İslami devrimin
yapılması gibi bir durum söz konusu değil.
NST: Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak ne
gibi bir rol oynamak ister?
ERDOĞAN: Türkiye,
İslamiyetin ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabildiğini
gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir medeniyetler çatışması
yaşanabileceğini söyleyen (Samuel) Huntington’un yanılmış olduğunu
kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde yaşamasının mümkün olduğunu
gösterebilir.
NST: Müslümanların sorunu nedir? Neden bu kadar
bölünmüş bir durumdayız?
ERDOĞAN: Bu çok yerinde bir gözlem. Her şeyden
önce, İslamiyet son yıllarda çok farklı biçimde yorumlandı. Ciddi bir
otorite eksikliği var, farklı yorumlar ortaya çıktı ve bu yorumlara
inananların sayısı arttı.
Siz İslamiyetin bilimi ve bilgiyi en yüksek
seviyesine çıkartan bir din olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Ve bu dinin
ilk emri “Oku”dur. Ancak dünyadaki 1.5 milyar Müslüman’a baktığınız zaman
eğitim düzeylerinin ne düzeyde olduğunu görürsünüz. Sanırım insanlarımız
ile ilgili en hazin durum bu. Artık düşünen bir toplum değiliz. Oysa başarıya
ulaşmak için düşünmemiz gerekiyor.
Düşünmeyenlerin başarılı olma şansı yoktur. Hiçbir
şekilde terörizmden yana olamayız, kesinlikle terörizme karşıyız. Terörizme
karşı savaşılması için ortak bir platform oluşturulmasına öncülük
etmeliyiz, çünkü Türkiye terörde birçok kurban verdi.”
Konuşmanın
bu bölümünden iddianameye aktarılan kısmın İngilizce orijinali ve Türkçe
çevirisi:
“NST:
What role would Turkey want to play in global affairs as a modern Muslim
nation?
Erdogan:
Turkey can serve as a model of how Islam and democracy can coexist in a
harmonious way. Turkey will prove (Samuel) Huntington wrong when he said
that there would be a clash of civilisations. Turkey can show that harmony
of civilisations is possible.”
“SORU:
Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN
RECEP TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet’in ve demokrasinin, ahenkli bir
biçimde bir arada bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir
medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington’un
yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde
yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.” (EK-1)
Görüldüğü
gibi Başbakan verdiği mülakatta;
partilerinin İslamcı bir parti olmadığını, İslam dininin siyasi konulara alet
edilmemesi gerektiğini, bunun yapılması halinde kişisel hataların İslamın
hatasıymış gibi algılanarak dine zarar verileceğini, Türkiye’nin demokrasi
ve çoğulculuk anlayışı içinde birçok farklı düşünce ve inancın kardeşçe
yaşadığı bir ülke olduğunu, tüm dinlere eşit mesafede olduklarını,
medeniyetler çatışmasını değil medeniyetlerin ittifakını inşa etmek
istediklerini, terörün her türlüsünün karşısında olduklarını açıkça ifade
etmiştir. Ama iddianamede yer alan bir ifadeyi kesinlikle kullanmamıştır.
İddia makamı, işin hakikatini araştırmış olsaydı
veya kanunun kendine yüklediği görev ve yükümlülüğünün gereği, dayanağı
delilin Türkçe tercümesini yaptırdıktan sonra değerlendirme yapmış olsaydı,
iddianamesine koyduğu cümlelerin asılsız olduğunu görebilirdi. Ama bunu
yapmamış, bunun yerine, Başbakanın New Straits Times gazetesinde yayınlanan
mülakatının Türk basınında yer alan çarpıtılmış biçimini gerçekmiş gibi ve
hem de gazetenin orjinalinden alınmış gibi iddianamesine koymuştur. Bu tutum,
Anayasa ve hukukun evrensel ilkelerinin açık bir ihlalidir, hukuk
devletinin yok farzedilmesidir.
2) İddianamenin 27’inci sayfasında yer alan 2 numaralı beyanın
delilleri (EK- 2), aynı açıklamaya ilişkin muhtelif gazete haberlerinden
oluşmaktadır.
Başbakanın
buradaki açıklamaları, Yargıtay Başkanı Eraslan ÖZKAYA’nın 2003 Adli Yılı
açılış konuşmasında, “…Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle İslami
devlet kurmak isteyenlerin amaçları aynı…” şeklindeki sözlerine ilişkin
değerlendirme ve eleştirileri içermektedir.
Başbakanın aynı beyanı içerisinde açıkça; “Din ve vicdan özgürlüğünü savunmak
hiç bir zaman din devleti kurmak değildir, bunu böyle değerlendirmek çok
yanlıştır” dediği halde iddia makamı, iddianameye alınan metinde bu kısmı
“…”şeklinde geçmiş ve iddianameye almamıştır. İddianameye alınmayan bu
kısım, iddia makamının iddiasını yalanlamaktadır.
Başbakanın sözlerinin bir kısmını makaslayan iddia
makamı, bununla yetinmemiş, daha da ileri giderek Başbakanın
açıklamalarını; söylenilen yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından
koparıp, söyleyenin kastına rağmen anlamlandırmış ve bu suretle Başbakanı
“Siyasal İslam’a sınırsız bir özgürlük alanı yaratmak” ve “Devleti bir
inancın hüküm ve kuralları çerçevesinde yeniden biçimlendirmek ve
dönüştürmek” (İddianame, s. 116-117)le itham etmiştir. Halbuki Başbakanın,
böyle bir niyeti, böyle bir düşüncesi, böyle bir açıklaması ve böyle bir
çalışması yoktur. Beş senelik AK Parti iktidarı ve yaptıkları, bunun
tanığıdır. Bu değerlendirme ve yaklaşım, Anayasa ve yasalara uymak ve bunları
uygulamakla görevli iddia makamının, iddianameyi
hazırlarken Anayasa ve yasaları ihlal ettiğinin somut delilidir.
Hukuk devletinde iddianameler; vehimler, tahminler
veya kehanetler üzerine değil, Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler
üzerine bina edilir.
Hiçbir hukuk devletinde
iddia makamının, hakkında iddianame düzenlediği kişilerin açıklamalarını
söylendikleri yer, zaman ve neden bağlamından koparıp, muhatabını
görmezlikten gelip, daha da vahimi söyleneni veya yapılanı söyleyen veya
yapanın iradesi dışında kendi anlayışına göre değerlendirip, söyleyenin
veya yapanın hiç kastetmediği ve hatta aklına bile getirmediği anlamlar
yüklemesi ve bundan dolayı sorumlularının tecziyesini talep ve dava etmesi
söz konusu olamaz. Aksinin kabulü ve yapılması, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın 2’inci
maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ilkesinin ayaklar altına
alınmasıdır.
Kaldı ki “Yargıtay Başkanın beyanları
eleştirilemez.” şeklinde ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin
görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Yargıtay Başkanının görüşleri de
eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletlerinde kişiler tabu olmadığı gibi,
kişilerin görüşleri de tabu değildir. Ancak totaliter rejimlerde,
eleştirilmez kişiler veya görüşler olabilir. “Düşünce ve kanaat hürriyeti
(Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m.
26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir.
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi Başbakan
da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan
esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da Yargıtay Başkanının
görüşlerine katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi vardır.
İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi
yoktur.
3) İddianamenin 27’inci sayfasında yer alan 3 numaralı iddianın
delilleri (EK- 3) , muhtelif gazete kupürleridir.
İddia makamı, Yüksek Öğretim Kanununda değişiklik
öngören tasarının geri çekilmesi ile ilgili Başbakanın “acelemiz yok.”
şeklindeki açık ve normal bir beyanına, gizli ve anormal bir anlam yüklemiş
ve bir kanun tasarısının Türkiye Büyük Millet Meclisindeki yasalaşma
sürecinde yapılanları, Anayasayı da çiğneyerek Anayasa’nın 69’uncu
maddesine aykırı görmüştür. Halbuki “Acelemiz yok” denilmesi, gizli bir
niyeti değil, açık bir tutumu ortaya koymaktadır. Zira yasa teklifi veya
tasarılarının gizli bir yönü bulunmamaktadır. Sadece bir kanun tasarısının
yasalaşmasının ertelendiğini ifade için söylenmiş açık bir sözden, gizli
anlamlar türetmek, İddia makamının görev ve yetkisi dahilinde değildir.
Hukuk devletinde iddia makamı olmayandan değil olandan hareket eder ve
hiçbir zaman olmayanı kendisi ihdas etmez.
İddia makamı, kendi verdiği anlamları, partimizin
görüşü olarak takdim edemez.
Özetle iddia, Anayasaya uygun bir biçimde işleyen
bir yasama sürecinden, Anayasaya aykırılık türetmeye dayanmaktadır.
Bilindiği gibi yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya
kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve
görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve
milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) “Cumhurbaşkanı, Türkiye
Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayımlar.
(Değişik: 3.10.2001-4709/29 md.) Yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun
bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği
gerekçe ile birlikte aynı süre içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri
gönderir…” (Anayasa, m. 89/1-2)
“Kanun tasarı veya tekliflerinin Türkiye Büyük
Millet Meclisinde görüşülme usul ve esasları İçtüzükle düzenlenir.”(Anayasa,
m. 88/2) Türkiye Büyük Millet
Meclisi İçtüzük’üne göre; kanun teklifleri, bu yetki kendisine tanınan
bakanlar kurulu veya milletvekili tarafından her zaman geri çekilebilir
(Anayasa m. 88, m.
95; İçtüzük, m. 75, 88) veya Türkiye Büyük Millet Meclisi ihtisas
Komisyonları ( İçtüzük, m. 20) gündemine hakim olup ( İçtüzük, m. 26)
istediği kanun teklif veya tasarısını alt komisyona gönderebileceği gibi,
alt komisyona göndermeksizin görüşme yapıp sonuçlandırabilir.
Bu nedenlerle Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli
Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunun gündeminde bulanan bir kanun
tasarısını Alt Komisyona havale etmesi, tamamen Anayasa ve İçtüzük’e uygun
teknik ve geleneksel bir uygulamadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir
kanunun, Anayasaya aykırılık denetimi ve aykırılığın tespiti halinde iptali,
Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri arasındadır (Anayasa, m. 148-153).
Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir yasama faaliyeti,
salt Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddia ve değerlendirmesiyle
Anayasaya aykırı hale gelmez, getirilemez. İddia makamının bu yaklaşımının
kabulü, yasama çalışmalarını, Cumhuriyet Savcılarının denetimine açmak
anlamına gelir. Hiçbir demokratik ülkede, milli iradenin tecelligahı olan yasama
meclisi, Cumhuriyet Savcılarının denetimi altında değildir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu
tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim
yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)
Pek çok kanun teklifi veya kanun tasarısı, Meclis
İhtisas Komisyonlarında görüşülüp alt komisyonlara havale edildiği veya
geri çekildiği halde, hiç birine böyle bir anlam yüklenmeyip, Anayasa ve
İçtüzük’e uygun bir komisyon kararını sadece AK Parti ile ilgisi ve
Başbakanın “Acelemiz yok” sözünden hareketle laikliğe aykırılık olarak
değerlendirmek, oldukça manidardır ve de Anayasa’da ifadesini bulan hukuk
devleti (Anayasa, m. 2) ve eşitlik (Anayasa, m. 10) ilkelerine de açıkça
aykırıdır.
Ayrıca yapılan düzenleme, bütün mesleki ve teknik
eğitimi ilgilendiren bir düzenleme olup, bunun sadece İmam Hatip Lisesi
için yapıldığını söylemek te subjektif bir yaklaşımdır. Subjektif
değerlendirmeler, objektif gerçekliği değiştirmez.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak,
Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine
kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin
Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir. Anayasa
hükümleri aynı olduğu halde, 1998’e kadar Anayasaya uygun olan bir
uygulamanın, 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi
ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının nedeni
gösterilmesi, Anayasa’nın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik ve
laik hukuk devleti ilkesi ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile
bağdaşmaz. İddia makamının değerlendirmesi bu gerçekliği ortadan
kaldıramaz.
Kaldı ki bu, bir Meclis çalışmasıdır ve bu
çalışmalar Anayasa’nın mutlak sorumsuzluk teminatı altındadır (Anayasa, m. 83/1)
4) İddianamenin 28’inci sayfasında yer alan 4 numaralı iddianın ekleri
(EK-4), bir gazete kupürü, 13.05.2004 tarih ve 5171 Sayılı Yükseköğretim
Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
ve bu kanuna dair Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçesi ile Yargıtay
Başkanı Eraslan ÖZKAYA’nın 2003-2004 adli yıl açılış konuşmasıdır. Yargıtay
Başkanının konuşmasının, iddia makamının iddiasıyla irtibatı
kurulamamıştır.
Bu iddia Başbakanın; 13.05.2004 tarih ve 5171
Sayılı Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanunun bir daha görüşülmek üzere Cumhurbaşkanınca
Meclise geri gönderme gerekçelerine karşı yaptığı değerlendirme ve
eleştirileri içermektedir.
Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçeleri,
eleştirilemez düşünce ürünleri değildir. Hiçbir demokratik hukuk devletinde
bunun aksi varit değildir. Nitekim Anayasa’nın 89’uncu maddesinin üzerine
oturduğu mantık ve anlamda bu doğrultudadır.
Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk
eğitimimin ortak sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri
özelinde değildir, genel bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha
görüşülmek üzere Meclise geri gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip
Liselerini değil bütün mesleki ve teknik eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu
sorunda taraf olanlar, her vesile ile “Meslek liselerindeki katsayı
sorununu” sadece İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir. Biz, bizim
dışımızda yapılan bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında ifade
ettik. Eşitlikçi bir bakışı benimsedik.
Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin
gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi
bir insanı, üstelik resmi bir okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike
gösteren bir gereği varmış gibi gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar
verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil,
laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan bu
okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi
sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu
kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile
izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet, kendi
eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa
ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak,
Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine
kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin
Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir. Zira meslek
liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı.
1998’e kadar Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş
sistemindeki puan hesaplama usulünün, meslek liseleri bakımından hem de
Anayasa değişmediği halde 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya
getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının
nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta, Anayasaya rağmen yapılan
uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen
Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için
Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK
Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında
dava açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
devlet ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir
aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır. Anayasaya aykırılığın, söylenene
veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana göre belirlendiğinin
ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, adalet terazisinde
söyleyene göre tartılmaz.
Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din
eğitimi ağırlıklı okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla
suçlanmasının doğru olmadığı ifade edilirken, kişi dindar olabilir ama devlet
laiktir. Kişi bakımından sırf dindar diye laik olmamakla suçlamak
haksızlıktır anlamına gelen sözler de bir gerçeği ifade etmektedir.
İnsanların laiklik mi yoksa dindarlık mı gibi bir ikilemde bırakılarak bu
ikisinin birbirinin alternatifi gibi yan yana konularak birisini seçmek
zorunda bırakılmaları kabul edilemez. Laikliği savunmak adına bu gerçek
ifade edilmiştir.
Dolayısıyla bu sözlerde laikliğe karşı bir anlam ve
laiklik ilkesine yönelik bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin
kuvvetlendirmeye ve onu istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak
laiklik ilkesinin hiç kimseyi dışlamadığına dair bir değerlendirme ve
tespittir.
Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten
hareket eder, kendince anlam yükleme veya anlamı başkalaştırma yoluyla
delil uyduramaz.
Kaldı ki “Cumhurbaşkanı eleştirilmez veya
Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçelerini eleştirmek Anayasaya
aykırıdır” şeklinde ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin
görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Cumhurbaşkanının görüşleri de
eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletlerinde kişiler tabu olmadığı gibi,
kişilerin görüşleri de tabu değildir. Ancak totaliter rejimlerde,
eleştirilmez kişiler veya görüşler olabilir. “Düşünce ve kanaat hürriyeti
(Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m.
26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir.
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi
Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti,
Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
Cumhurbaşkanının görüşlerine katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve
yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme
hak ve yetkisi yoktur.
5) İddianamenin 28’inci sayfasında yer alan açıklama (EK-5),
21.08.2001 tarihli Akşam Gazetesi haberinin bir kısmından oluşmaktadır.
a) Bu beyanında Başbakan, AK Parti kurulmadan yıllar önce (1994)
yaptığı bir konuşmada geçen laiklik değerlendirmelerine dair kastının ne
olduğunu açıklamaktadır. Bunun yanında aynı haberde Başbakanın; laikliğin
bir sistem ve devletin niteliği olduğuna, laikliğin din gibi algılanmasının
yanlışlığına, din ile laikliğin bir birinden ayrı şeyler olduğuna dair
açıklamaları da vardır. Ne gariptir ki iddia makamı, bu kısımları
iddianameye almamıştır. Buradan farklı anlamlar üretmek, ne hukuka ve ne de
iddiaya bir değer katar. Bilakis hukuku bozar.
Başbakanın
beyanları, laiklik ve Anayasa ile uyumludur. Çünkü laiklik, bir din
değildir. İnsanlar iki dinden birini seçmek gibi bir tercih durumunda
değildir. Hem dindar olmak hem de devlet yönetiminde laiklik ilkesinin
uygulanmasına karşı olmamak mümkün ve gereklidir. Laiklik ilkesi din ve
vicdan özgürlüğünün de teminatıdır. Kişilerin dini ve vicdani
kanaatlerinden ötürü kınanamaması ve tercihlerinin teminat altına alınması
laiklik ilkesi gereğidir.
Anayasamıza göre laiklik; Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ayrılmaz ve değiştirilmez bir vasfı (Anayasa, m.2,4)
olup, hiçbir zaman dinsizlik değildir ve kişilerin dinini yaşmasına veya
dindar olmasına da mani değildir. Aksine laiklik; bütün dinlerin,
inançların ve ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hürriyetin ifadesidir. Bu husus, Anayasanın
2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir:“Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca,
mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından
dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına
gelir.” (Burhan Kuzu, Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, Filiz Kitabevi,
3. Baskı, İstanbul – 1993, S. 3)
Nitekim Anayasamıza göre
de laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, din ve vicdan özgürlüğünü bir hak
olarak tanımış ve teminat altına almıştır. Anayasa’da yer alan; “Herkes,
vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14’üncü madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler
serbesttir.
Kimse ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanama ve suçlanamaz.” (Anayasa, m.
24/1-3) ifadeleri, bunun delilidir.
Anayasa, Anayasa
Mahkemesi ve doktrin dahil herkes laikliğin bir din olmadığını söylüyor.
Başbakan da aynı şeyi, yani laikliğin bir din olmadığını söylüyor. Herkes
laikliğin bir sistem olduğunu vurguluyor. Başbakan da laiklik bir sistemdir
diyor yani aynı şeyi söylüyor. Anayasa da laikliği, bireyin değil Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin niteliklerinden biri olduğunu söylüyor. Herkes
laikliğin din, inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı olduğunu ve dindarlığa
mani olmadığını söylüyor, Başbakan da laikliğin din, inanç ve ibadet
hürriyetinin teminatı olduğunu ve dindarlığa mani olmadığını, dindar bir
kişinin de laiklik ilkesine benimseyebileceğini söylüyor. Özetle ifade
etmek gerekirse Başbakan söylediği, Anayasa, Anayasa Mahkemesi ve doktrinin
söylediklerinin, farklı bir üslupla tekrar ve ifadesidir.
Ayrıca Ak Parti Genel
Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik
niteliğini benimsediğini, laikliğin teminatının Ak Parti olduğunu,
laikliğin bir sigorta olduğunu ifade eden ve laikliğin önemine vurgu yapan
sayısız konuşmaları vardır (EK-2).
Nitekim iddianamede delil olarak sunulan pek çok konuşma da bunu açıkça
göstermektedir:
“Laiklik çok farklı bir
konudur. Laik olduğumuz Anayasa’da belirtilmiştir. İnsanlar dini
gereklerini böylece yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana tanım
olarak getirmek yanlış olur. Kişiler laik olmaz.” (İddianame, s. 28, ek- 4
)
“Bazıları laikliği din
gibi algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda Müslüman olunamaz. İnsan iki
dine mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik bir sistemdir ve fertlerin
değil, devletin laikliği söz konusudur. Dine mensupluksa ferdi bir
tasarruftur. O manada söyledim.” (İddianame, s. 28, ek- 5 )
“Laikliği din haline
getirirseniz halkı üzersiniz”…”Bizim laiklikle derdimiz yok. 1982
Anayasası’nın laikliği düzenleyen maddesinin gerekçesinde bir tanım mevcut.
Gerekçe, ‘bütün dinlere eşit mesafede olmak’ diyor. İnançlar, devlet
güvencesinde. Tekrar ediyorum: Ben insan olarak laik değilim; devlet
laiktir. Buna mukabil laik düzeni korumakla yükümlüyüm. Ama siz laikliği
bir din gibi takdim ederseniz, bu ülkenin halkını üzersiniz. Türkiye iyiye
gidiyor, hükümet başarılı, laikliği gündeme getirip, bundan nemalanmak
isteyenler var. Türkiye’de ‘niyet okuyucuları’ haksız isnadlar ortaya
atıyor” (İddianame, s. 30, ek- 10 )
‘‘Laik toplumda din,
laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç gruplarına eşit mesafede
olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği içindir ki,
laiklik bizim için bir yerde sigortadır.” (İddianame, s. 36, ek- 19 )
İddianamede yer alan bu
açıklamalar, Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın,
laiklik ilkesinden yana olduğunu gösteren ve iddianameyi tekzip eden,
iddianameden delillerdir.
b) Ayrıca söz konusu kaset 1994 yılına aittir.
Orada açıklanan düşüncelerden dolayı Başbakan yargılanmış ve beraat
etmiştir.
Her hangi bir parti üyesinin, partinin kuruluşundan
önceki beyanları partiye isnat edilemez. Bu beyanların, partinin
kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basınca tekrarı dahi aynı ilkeye
tabidir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesi açıktır: İsnadın en
erken başlama tarihi, partinin kuruluş günüdür. Çünkü henüz kurulmamış olan
bir partiye Anayasanın 69’uncu maddesindeki müeyyideleri işletilemez.
Anayasa abesle iştigal edemeyeceği gibi, iddia makamı da abesle ne meşgul
olmalı ve ne de mahkemeleri abesle iştigal ettirmelidir.
Bilindiği gibi Adalet ve Kalkınma Partisi, yasanın
aradığı bildiri ve belgeleri İçişleri Bakanlığına vermek suretiyle (Siyasi
Partiler Kanunu, m. 8) 14 ağustos 2001’de kurulmuştur. Dolayısıyla da hak
ve fiil ehliyetini de aynı gün kazanmıştır (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1,
49; Siyasi Partiler Kanunu, m. 8).
Bu anayasal ve yasal düzenlemelerin içerdiği şart
ve gereklilikler dikkate alındığında; AK Partinin kuruluşundan yıllar önce
söylendiği iddia edilen beyanlar nedeniyle Başbakanın ve Genel Başkanı
olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sorumlu tutulması ve tecziyelerinin
talep ve davası, hukuken ve fiilen imkansızdır.
Bütün bu hukuki ve fiili somut gerçekliklere rağmen
iddia makamı, AK Parti kurulmadan yıllar önce yapıldığı iddia olunan bu
beyanları, iddianamesine delil olarak koymaktan çekinmemiştir. Bu, hukukun
evrensel ilkeleri, Anayasa ve yasaların açık bir ihlalidir.
Kaldı ki hukuk devletinde, yıllar önce yapılmış
konuşmalar, konuşmayı yapanın iradesi dışında yeniden yayınlanması, bu konuşmaları
bugün yapılmış konumuna getirmez.
6) İddianamenin 28’inci sayfasında yer alan beyanlar (EK-6);
Yugoslavya örneğinde olduğu gibi bir etnik çatışmanın Türkiye’de
yaşanmayacağını, çünkü Yugoslavya’da yaşayan insanlar arasında din bağı
olmadığını, oysa Türkiye’deki etnik unsurları bir birine bağlayan din bağı
olduğunu ifade ile dinin etnik gruplar arasındaki birleştiriciliğine dair
sosyolojik bir gerçeğin tespit ve ifadesidir.
Başbakan açıklamasında, dinin birleştirici vasfına
vurgu yapmış; ancak dini bir üst kimlik olarak kabul ve takdim etmemiştir.
İddianamede yer alan 7 ve 8 numaralı iddialardaki beyanlar da bunu
doğrulamaktadır. Ancak bu açık gerçekliğe rağmen iddia makamının, hem bu
beyanı ve hem de diğerlerini “Dinin üst kimlik” olarak kabul ve takdim
edildiği bir biçimde değerlendirmesi, subjektif ve gayri hukuki bir
yaklaşımdır, Anayasaya aykırıdır.
Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN, üst kimlik olarak her zaman anayasal vatandaşlığa vurgu yapmış ve
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının insanlarımızı birleştiren üst kimlik
olduğunu konuşmalarında defalarca dile getirmiştir (EK-3). Nitekim iddianamede de bunu ifade eden konuşmalar yer
almakatadır:
“Herkes kendi kimliğiyle övünebilir. Bu onun en
doğal hakkıdır. Kürt Kürtlüğüyle, Türk Türklüğüyle, Çerkez Çerkezliğiyle,
Laz Lazlığıyla övünebilir. Etnik kimlik anlamında söylüyorum. Ama bizi üstte birbirimize bağlayan üst
kimlik TC vatandaşlığıdır. Bu ortak paydadır”...” (İddianame,
s.28-29)
“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
bugüne kadar “din bir üst kimliktir” ifadesi kullanmadığını vurgulayarak,
“Üst kimlik olarak kullandığım ifade; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır
ve bunun defaatle açıklamalarını yaptık. Ama buna rağmen bazıları anlamak
istemiyor. Yine söylüyorum, din bir çimentodur ve şu anda en önemli
birleştirici unsurumuzdur. Tarih boyunca bu böyledir….” (İddianame, s. 29)
İddianamede yer alan bu beyanlar, iddianameyi
tekzip etmektedir. Ama ne gariptir ki iddia makamı, Ak Parti Genel Başkanı
ve Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Anayasa’nın tanıyıp teminat altına
aldığı “Düzeltme ve cevap hakkını”(Anayasa, m. 32) kullanarak yaptığı
(hakkındaki 7 ve 8 numaralı) açıklamaları dahi, Anayasa’ya rağmen
iddianameye almıştır. İddia makamını tekzip eden beyanlar, hiçbir zaman
iddiayı teyit eden açıklamalar veya deliller olarak alınamaz ve
kullanılamaz. İddia makamının bu yaklaşımı, hukukun genel ilkeleri ve
Anayasa’da ifadesini bulan hukuk devleti ilkesinin alenen ihlalidir.
Bir Başbakanın, ülkesindeki insanların birlik ve
beraberliğine vurgu yapması, bireyleri birleştiren öğelerden biri olan dine
vurgu yapması, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır.
7) İddianamenin 29’uncu sayfasında yer alan açıklama (EK-7), CHP Genel
Başkanı Deniz BAYKAL’ın Türkiye’nin Yugoslavya gibi bölünme tehlikesi ile
karşı karşıya bırakıldığına ilişkin açıklaması üzerine Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yaptığı
bir değerlendirme ve tespittir.
Ayrıca
bu açıklama, Türkiye’nin sosyolojik ve kültürel gerçekliğine ilişkin bir
tespitten ibaret olup, ülkemizin asla bir Yugoslavya olmayacağına işaret
etmektedir. Bir ülkede yaşayan insanların ortak değer olarak bir dine
mensup olduklarını ve bu değerin de en önemli birleştirici unsurlardan biri olduğunu ifade etmenin laiklikle
çelişen hiçbir yönü bulunmamaktadır.
Cumhuriyet Savcısının Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN’a ait olduğunu tırnak içinde belirttiği 7. iddiadaki beyan, ekinde
gösterilen hiçbir belgede bir bütün olarak yer almamaktadır. Burada iddia
makamının, değişik gazetelerdeki haberleri parçalayıp kendisine göre birleştirerek
ve hatta cümleler arasındaki öncelik ve sonralığı da değiştirerek yepyeni
bir metin oluşturmuş ve bu metin Başbakan’a izafe edilmiştir. Şöyle ki:
a)Ekte sunulan delillerden sadece Yeni Şafak ve Milliyet.com.tr.’nin
haberi konuyla ilgilidir. Sabah 17.9.2005 - Erdal Şafak “Baykal’la yararlı
bir ufuk turu” başlıklı haberin, Başbakanla hiçbir ilgisi yoktur. İddia
makamının kurduğu ilgi de tarafımızdan tespit edilememiştir.
b)Bu haber metinleriyle iddianame karşılaştırıldığında;
Milliyet.com.tr.’deki haberin ilk cümlesi “Herkesi yaratan Allah’tır.
Ayrıma ne gerek var? Üst ortak paydada birleşerek el ele vereceğiz.” iken,
iddianamede “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek
var. O üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” biçimine dönüştürülmüş – böylelikle metindeki “Herkesi”
ibaresi “Hepimizi” şeklinde değiştirilirken, üçüncü cümlenin başına metinde
yer almayan “O” zamiri eklenmek suretiyle Allah ortak paydanın öznesi
kılınmıştır. Oysa Cumhuriyet Savcısının dayandığı haber metinleri
okunduğunda üst ortak paydanın öznesinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı
olduğu açıktır.
c) “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O
üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” cümlesi haberde, metnin ilk cümlesi olduğu halde,
iddianamede son cümle olarak yer almıştır.
Böylece iddia makamı, Başbakana ait metindeki
cümlelerin bir kısmını takdim tehir ederek, metne bazı kelimeler ve bir
zamir ekleyerek, anlam başkalaştırması, diğer bir anlatımla anlam tahrifi
yapmıştır.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı; delilleri
değiştiremez, başkalaştıramaz ve delil oluşturamaz, sadece somut
delillerden hareket eder. Hukuk tarihi bir delile en olmadık anlamlar
yüklendiğine örnekler verebilmektedir; ancak hiç bir hukuk devletinde
yargılama unsurlarının iddialarını ispat için kendi fiilleriyle delil
ürettiklerine örnek verilemez.
Kaldı ki Başbakan, bugüne kadar yaptığı hiçbir
konuşmada “Din üst kimliktir.” şeklinde veya bu anlama gelecek bir beyanda
bulunmamıştır. Sadece dinin birleştirici vasfına vurgu yapmıştır. Ama
Başbakanın, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bizi birbirimize bağlayan üst
kimliktir.” biçiminde ve anlamında sayısız açıklamaları vardır. İşte bu
iddiada yer alan “Ama bizi üstte birbirimize bağlayan üst kimlik TC
vatandaşlığıdır.” (İddianame, sayfa: 29) ifadesi de bunlardan biridir. Buna
rağmen bazıları, farklı şekilde değerlendirmeler yapmıştır. Başbakan da bu
değerlendirmeleri tekzip etmiştir. Nitekim iddianamede yer alan 8 numaralı
iddiada da görüldüğü gibi “Üst kimlik olarak kullandığım ifade; Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığıdır ve bunun defaatle açıklamalarını yaptık. Ama
buna rağmen bazıları anlamak istemiyor…” demek suretiyle Başbakan, bu
minval değerlendirmeleri tekzip etmiş ve tekziplerinin defalarca olduğunu
da açıklamıştır.
Bir Başbakan, Anayasa ile tanınıp teminat altına
alınan “Cevap ve düzeltme hakkı”(Anayasa, m.32)nı kullandığı ve hatta
iddianamede ithamına delil gösterilen beyanlarında olduğu üzere “Benim
kastım şudur veya üst kimlik Türk vatandaşlığıdır” diye defalarca
açıkladığı halde, iddia makamının bu gerçeklikleri görmemesi veya yok
sayması, açık bir Anayasa ihlalidir. Hukuk devletinde hiç bir kişi,
söylemediği veya reddettiği düşünceleri söylemiş kabul edilip yargılanmaz.
Bu açık
gerçekliğe rağmen, dinin birleştirici fonksiyonuna yapılan vurguların, üst
kimlik gibi takdimi kabul edilemez bir tahrif ve çarpıtmadır. Tarihi,
siyasi ve sosyolojik gerçekliklerin tespit ve ifadesi, iddia makamının
değerlendirilmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez.
8) İddianamenin 29’uncu sayfasında yer alan 8 numaralı iddiadaki
beyanlar (EK- 8); hakkında basında çıkan “Dinin üst kimlik olduğu”
yönündeki haberlerin yalanlanması ve bu haberleri yapanların eleştirisidir.
Başbakan
açıklamasında; CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL’ın Yugoslavya benzetmesi
üzerine dinin etnik unsurları birleştirici vasfına işaret ettiğini, hiçbir
zaman “Din üst kimliktir” demediğini, üst kimlik olarak kullandığı ifadenin
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” olduğunu, bunu defalarca açıkladığını,
ama bazılarının bunu anlamadığını dile getirmiştir.
Başbakanın
Atatürk’ün nutkuna atıfta bulunarak ve Yugoslavya’nın durumunu tahlil
ederek dinin birleştiriciliğine vurgu yapması ve üst kimliğin Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı olduğunu tartışmasız ifade etmesi, ne laikliğe ve
ne de Anayasaya aykırıdır.
Burada anlaşılmaz olan, iddia makamının, iddiasını
temelden çökerten bir delile, istinat etmiş olmasıdır. İddianamede yer alan
bu delil, delil oluşturma telaşının bir ürünü olup iddia makamının isnadını
tamamen çökertmektedir.
9) İddianamenin 29’uncu sayfasında yer alan 9 numaralı iddiadaki
açıklamalar (EK- 9), Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinin
değiştirilmesi nedeniyle, CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL ve başkaca
kişilerin yaptığı eleştirilere ilişkin değerlendirme, tespit ve
eleştirilerini içermektedir.
Başbakan,
açıklamasında; “Kaçak Kur’an kursu” diye bir şeyin kanunda olmadığını, söz
konusu olanın “Kanuna aykırı eğitim kurumu” olduğunu, değerlendirmelerin
kanunun ruhuna aykırı olduğunu, Kur’an öğrenmenin suç olmadığını, halkın %
99’unun Müslüman olduğu bir ülkede herkesin dinin kitabını öğrenme hakkı
bulunduğunu, bunun da yasalar içinde yapılması gerektiğini, türban
konusunda da toplumun duyarlılığını iyi anladığını belirtmiştir.
Başbakanın
beyanları, laiklik ve Anayasa ile uyumludur. Zira din ve vicdan özgürlüğü,
evrensel temel hukuk metinlerine girmiş ve Anayasa’nın 24’üncü maddesinde
düzenlenerek teminat altına alınmış bir insan hakkıdır. Her Türk
vatandaşının, inandığı dine ait kutsal kitabı öğrenme hakkı din ve vicdan
özgürlüğünün bir gereği olup, laiklik ilkesinin de teminatı altındadır
(Anayasa, m. 2, 24). % 99’u Müslüman olan Türk toplumu bakımından Kur’an
öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir. Ayrıca bu konuda devletin de pozitif
yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
(Anayasa, m. 136, özel yasa) normatif misyonlarından birisi de budur.
Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an
öğreniminin, Tevhid-i Tedrisat Kanunun sınırları içerisinde nasıl
gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir eğitim politikası sorunudur. Bu
sorunun çözümünde değişik partilerin değişik politika ve proje üretmeleri,
siyasal çoğulculuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu konuda
farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
savunulamaz.
Kaldı ki Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinde
yapılan değişiklik, Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girmiş olup, ne
Cumhurbaşkanı ve ne de Anamuhalefet Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne
götürülmüştür. Şu anda yürürlükte olan bir kanun maddesi nedeniyle,
partimizin itham edilmesi kabul edilemez.
Ayrıca bu konuşmasında Başbakan; laikliğin devletin
niteliği olduğunu ve kendisinin de laik düzeni korumakla yükümlü olduğunu
ifade etmiştir.
10) İddianamenin 29’uncu sayfasında yer alan 10 numaralı iddiadaki
açıklamalar (EK- 10), Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinin
değiştirilmesi nedeniyle kamuoyunda yaşanan tartışma ve eleştirilere
ilişkin değerlendirme, tespit ve eleştirilerini içermektedir.
Başbakan konuşmasında; laiklikle derdi olmadığını, laikliğin dinlere eşit
mesafede olmayı gerektirdiğini, dinin laikliğin güvencesinde olduğunu,
kişilerin değil devletin laik olduğunu, laik düzeni korumakla yükümlü
olduğunu, laikliğin din gibi algılanmasının yanlış olduğunu, bir sistem
olan laikliğin devletin niteliği olduğu, Müslüman bir kişinin devlet sistemi olarak laikliği
benimseyebileceğini ifade etmiş ve ayrıca Türk Ceza Kanunun 263’üncü
maddesinde yapılan değişikliğe ilişkin değerlendirme ve tespitlerde
bulunmuştur.
Başbakanın
beyanları, laiklik ve Anayasa ile uyumludur. Çünkü laiklik, bir din
değildir. İnsanlar iki dinden birini seçmek gibi bir tercih durumunda
değildir. Hem dindar olmak hem de devlet yönetiminde laiklik ilkesinin
uygulanmasına karşı olmamak mümkün ve gereklidir. Laiklik ilkesi din ve
vicdan özgürlüğünün de teminatıdır. Kişilerin dini ve vicdani
kanaatlerinden ötürü kınanamaması ve tercihlerinin teminat altına alınması
laiklik ilkesi gereğidir.
Anayasamıza göre laiklik; Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin ayrılmaz ve değiştirilmez bir vasfı (Anayasa, m.2,4) olup,
hiçbir zaman dinsizlik değildir ve kişilerin dinini yaşmasına veya dindar
olmasına da mani değildir. Aksine laiklik; bütün dinlerin, inançların ve
ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hürriyetin ifadesidir. Bu husus, Anayasanın
2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir:“Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca,
mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından
dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına
gelir.”
Nitekim Anayasamıza göre
de laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, din ve vicdan özgürlüğünü bir hak olarak
tanımış ve teminat altına almıştır. Anayasa’da yer alan; “Herkes, vicdan,
dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14’üncü madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler
serbesttir.
Kimse ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m.
24/1-3) ifadeleri, bunun delilidir.
Anayasa, Anayasa
Mahkemesi ve doktrin dahil herkes laikliğin bir din olmadığını söylüyor.
Başbakan da aynı şeyi, yani laikliğin bir din olmadığını söylüyor. Herkes
laikliğin bir sistem olduğunu vurguluyor. Başbakan da laiklik bir sistemdir
diyor, yani aynı şeyi söylüyor. Anayasa da laikliği, bireyin değil Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin niteliklerinden biri olduğunu söylüyor. Başbakan da
aynısını söylüyor. Herkes laikliğin din, inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı
olduğunu ve dindarlığa mani olmadığını söylüyor, Başbakan da aynı şeyi
söylüyor. Özetle ifade etmek gerekirse Başbakanın söylediği, Anayasa,
Anayasa Mahkemesi ve doktrinin söylediklerinin, farklı bir üslupla tekrar
ve ifadesidir.
Başbakanın
Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesi ile ilgili değerlendirmeleri de
Anayasa ile uyumludur. Zira Anayasamıza göre; her insanın, inandığı dine ait
kutsal kitabı öğrenme hakkı din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olup,
laiklik ilkesinin de teminatı altındadır (Anayasa, m. 2, 24). Müslüman olan
Türk vatandaşları bakımından Kur’an öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir.
Ayrıca bu konuda devletin de pozitif yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal
kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (Anayasa, m. 136, özel yasa)
normatif misyonlarından birisi de budur.
Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an
öğreniminin, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun sınırları içerisinde nasıl
gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir eğitim politikası sorunudur. Bu
sorunun çözümünde değişik partilerin değişik politika ve proje üretmeleri,
siyasal çoğulculuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu konuda
farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
savunulamaz.
Kaldı ki Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinde
yapılan değişiklik, Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girmiş olup, ne
Cumhurbaşkanı ve ne de Anamuhalefet Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne
götürülmüştür. Şu anda yürürlükte olan bir kanun maddesi nedeniyle,
partimizin itham edilmesi kabul edilemez.
Anayasa’da açıkça yer alan ve herkesin, yani
Anayasa Mahkemesi, doktrin, siyasiler, sivil toplum örgütleri, basın ve
hukukçular tarafından dile getirilmiş ve halen de dile getirilen konuların
Başbakan tarafından söylenmesi ve halen yürürlükte olan bir kanunun lehinde
değerlendirmeler yapılmasının, Anayasaya aykırı görülüp parti kapatma
nedeni sayılması; Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
hukuk devleti ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine tartışmasız
bir aykırılıktır.
Ayrıca bu konuşmalarda Başbakan; laikliğin devletin
niteliği olduğunu ve kendisinin laik düzeni korumakla yükümlü olduğunu da
vurgulamıştır.
11) İddianamenin 29’uncu sayfasında yer alan 11 numaralı iddiadaki
açıklamalar (EK- 11), Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinin
değiştirilmesi nedeniyle kamuoyunda yaşanan tartışmalar ve kanunla ilgili
değerlendirme ve tespitleri içermektedir.
Başbakan açıklamasında;
Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesi hakkında değerlendirmelerde bulunuyor
ve bu çerçevede Kur’an öğrenimi üzerinde duruyor, ayrıca türban konusunda
çözüm için toplumsal ve kurumsal mutabakatın gerekliğini ve şu anda da
kurumsal mutabakat olmadığından çözümün zaman alacağını ifade ediyor.
Başbakanın
beyanları, laiklik ve Anayasa ile uyumludur. Zira din ve vicdan özgürlüğü,
evrensel temel hukuk metinlerine girmiş ve Anayasa’nın 24’üncü maddesinde
düzenlenerek teminat altına alınmış bir insan hakkıdır. Her Türk
vatandaşının, inandığı dine ait kutsal kitabı öğrenme hakkı din ve vicdan
özgürlüğünün bir gereği olup, laiklik ilkesinin de teminatı altındadır
(Anayasa, m. 2, 24). % 99’u Müslüman olan Türk toplumu bakımından Kur’an
öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir. Ayrıca bu konuda devletin de pozitif
yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
(Anayasa, m. 136, özel yasa) normatif misyonlarından birisi de budur.
Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an
öğreniminin, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun sınırları içerisinde nasıl
gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir eğitim politikası sorunudur. Bu
sorunun çözümünde değişik partilerin değişik politika ve proje üretmeleri,
siyasal çoğulcuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu konuda
farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
savunulamaz.
Kaldı ki Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinde
yapılan değişiklik, Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girmiş olup, ne
Cumhurbaşkanı ve ne de Anamuhalefet Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne
götürülmüştür. Şu anda yürürlükte olan bir kanun maddesi nedeniyle,
partimizin itham edilmesi kabul edilemez.
12) İddianamenin 31’inci sayfasındaki 12 numaralı iddiadaki beyanlar,
iki kısımdan müteşekkildir. Birinci kısım (12 a-), AK Parti tüzel kişilik
kazanmadan yıllar önce yapıldığı söylenen beyanlardan, ikinci kısım (12 b-)
ise AK Parti’nin kurulmasından sonraki beyanlardan oluşturulmuştur.
Ayrıca bu iddia, ekleri farklı olmakla birlikte beş
numaralı iddianın tekrarı niteliğindedir.
a) Hukuk devletinde, yıllar önce yapılmış konuşmaların, konuşmayı
yapanın iradesi dışında yeniden yayınlanması, bu konuşmaları bugün yapılmış
konumuna getirmez.
Her hangi bir parti üyesinin, partinin kuruluşundan
önceki beyanları partiye isnat edilemez. Bu beyanların, partinin
kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basınca tekrarı dahi aynı ilkeye
tabidir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesi açıktır: İsnadın en
erken başlama tarihi, partinin kuruluş günüdür. Çünkü henüz kurulmamış olan
bir partiye Anayasanın 69’uncu maddesindeki müeyyideleri işletilemez.
Anayasa abesle iştigal edemeyeceği gibi, iddia makamı da abesle ne meşgul
olmalı ve ne de mahkemeleri abesle iştigal ettirmelidir.
Bilindiği gibi Adalet ve Kalkınma Partisi, yasanın aradığı
bildiri ve belgeleri İçişleri Bakanlığına vermek suretiyle (Siyasi Partiler
Kanunu, m. 8) 14 ağustos 2001’de kurulmuştur. Dolayısıyla da hak ve fiil
ehliyetini de aynı gün kazanmıştır (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1, 49; Siyasi
Partiler Kanunu, m. 8).
Bu anayasal ve yasal düzenlemelerin içerdiği şart
ve gereklilikler dikkate alındığında; AK Partinin kuruluşundan yıllar önce
söylendiği iddia edilen beyanlar nedeniyle Başbakanın ve Genel Başkanı
olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sorumlu tutulması ve tecziyelerinin
talep ve davası, hukuken ve fiilen imkansızdır.
Bütün bu hukuki ve fiili somut gerçekliklere rağmen
iddia makamı, AK Parti kurulmadan yıllar önce yapıldığı iddia olunan bu beyanları,
iddianamesine delil olarak koymaktan çekinmemiştir. Bu, hukukun evrensel
ilkeleri, Anayasa ve yasaların açık bir ihlalidir.
b) 12 b-’de yer alan açıklama, TRT 1’de 21.06.2006’da yayınlanan
programdan alınmıştır. Ancak bu programa ait ses ve görüntü kaydı dosyada
olmadığı gibi programa ait kaset veya CD’nin çözümü de yoktur.
Bu konuşmasında Başbakan; 1982 Anayasasının laiklik
anlayışını benimsediklerini ve parti programlarına koyduklarını, her inanç
grubuna aynı mesafede olduklarını, dinin devlete müdahalesine karşı
olduklarını, partilerinin din eksenli değil insan eksenli olduğunu, açık ve
net bir biçimde ifade etmiştir.
Ancak iddia makamı, iddiasını çürüten bu
açıklamalara hiç yer vermemiş, bunun yerine iddiasını destekleyeceğine
inandığı bir cümleyi alıp, yorumla iddiasına delil haline dönüştürmek
istemiştir.
Başbakanın iddianamede yer alan; “Siyasete girerken
farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı mı uygulayacağım, halkımı
mı aldatacağım? Dün neysem bugün de oyum, değişmem, değişmedim.” sözleri,
Başbakan olmasının kişisel ve aile yaşantısını değiştirmediğini,
değiştirmesi gerektirmediğini, ferdi ve ailevi yaşantısının Başbakan
olmadan önce nasılsa şimdi de aynen devam ettiğini ve bundan sonra da devam
edeceğini ifade için kullanmıştır. Yoksa Başbakan bu sözleri, düşünce;
siyasi anlayış; dünyaya, olaylara ve ülke sorunlarına bakış ve çözüm üretme
anlamında değişmediği ve değişmeyeceği anlamında kullanmamıştır. Çünkü
Başbakan, hayatı boyunca fikri, siyasi ve her alanda değişimden ve gelişimden
yana olmuş ve aksi yaklaşımlara asla prim vermemiştir. AK Partinin tüzüğü
ve programı, AK Parti iktidarının söyledikleri ve yaptıkları, Başbakanın
Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla yaptığı eylem ve söylemler ile
ortaya koyduğu vizyon bunun tanıklarıdır. Eğer iddia makamı, konuşmanın bir
kısmını iddiasını teyit için iddianameye taşıma yerine açıklamayı bir bütün
olarak değerlendirseydi, bu hakikati rahatlıkla tespit edebilirdi. Ama
iddia makamı, bunu yapmamış, bunun yerine subjektif , Anayasa ve hukuka
rağmen bir tavırla sözleri, söylendiği yer, zaman, neden ve muhatap
bağlamından koparıp, Başbakanın kastı dışında anlamlandırıp, verdiği
anlamla da Başbakanı itham etme yolunu tercih etmiştir. Bu; bir
hukuksuzluktur, bir keyfiliktir, hukuk devleti ilkesinin yok sayılmasıdır.
Anayasa ve yasalar, bu tutumu asla himaye etmez. Zira Anayasa ve
yasalarımız, herkesi yasalara uymakla yükümlü tutarken iddia makamına
Anayasa ve yasaları çiğneme veya keyfi bir yorumla değiştirme hak ve
imtiyazı tanımamıştır.
c) 12 Numaralı iddianın ekleri (12 numaralı ek) arasında; yazar Ergün
POYRAZ’a ait, 15.10.2002’ Ankara’da yayımlanan 264 sayfadan ibaret “Patlak
Ampül” adlı bir kitap fotokopisi yer almaktadır.
İddianamenin hiçbir yerinde bu kitaba yapılmış
doğrudan veya dolaylı bir yollama yoktur. Buna rağmen bu kitabın 12
numaralı iddianın ekine konulmuş olması, dikkat çekicidir.
Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
ERDOĞAN ve AK Parti’ye iftira etmeyi, onlarla ilgili her türlü olay, beyan
ve haberi çarpıtarak halkı yanıltmayı kendince kutsal bir vazife edinmiş
kişilerden biri olan yazara ait kitabın iddianamenin delili olarak ekler
arasına konulmuş olması, Anayasa, yasa ve hukuk tanımazlığın diğer bir
ifadesi, hukuk devleti ilkesinin ayaklar altına alınmasıdır. Hiçbir hukuk
devletinde iddia makamı, birilerinin yaptıkları iftiraları, hakikat gibi
kabul edemez, başkasının iftirasını itham ettiği kişinin sözü olarak kabul
ve takdim edemez. Ama maalesef iddia makamı, hukukun bütün evrensel
kurallarını ve Anayasa ve yasaları çiğneyerek kendisinde böyle bir hak
görmüş, hukuk adına hukuku katletmiştir. İddia makamının bu yaklaşımı ve
herhangi bir hukuki ve yasal süzgeçten geçirmeksizin ne varsa AK Parti
aleyhine delil gösterme gayreti, hiçbir gerekçe ve hiçbir surette hukuk,
Anayasa ve yasalarla bağdaştırılamaz. Ayrıca hiçbir hukuk devletinde iddia
makamı; sınırsız, kuralsız ve hukuksuz hareket edemez, o da yasalarla bağlı
ve sınırlıdır.
13) İddianamenin 33-34’üncü sayfalarında yer alan 13 numaralı iddia
(EK-13), 9 Temmuz 2004’te Kanal D adlı yayın kuruluşunun “Teke Tek” isimli
programında Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yaptığı açıklamalardan
yapılmış kısmi alıntılardan oluşmaktadır. Ancak eklerde, bu programın CD’si
ve deşifresine yer verilmemiştir. Eklerde sunulan deliller bu programa dair
gazete haberleridir. İddia makamının, iddiasını ekte sunduğu gazete
kupürlerine dayandırdığı halde, iddianamede Kanal D’de yayınlanan “Teke
Tek” programına dayandırdığını belirtmesi, açık bir hukuk ihlali, açık bir
delil saptırmasıdır.
Bu açıklamasında Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN;
yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunu ve çözümü bağlamında; “Kamusal
alan”, “Vakıf Üniversitelerinde başörtüyle eğitime devama imkan tanınması”,
“Başörtülülere devlette görev verilmemesi, özel sektörde çalışması” ve “Din
eğitimi ve öğretimi” konularında açıklamalarda bulunmuştur.
Siyasi ve fikri çoğulculuğun egemen olduğu
demokratik sistemlerde iktidarda olsun veya olmasın hiçbir siyasi parti,
toplumda yaşanan sorunları görmezlikten gelemez; toplumdan yükselen çözüm
taleplerine karşı de kayıtsız kalamaz. Aksine bu sorunları topluma faydalı
bir biçimde çözmenin yöntemlerini üretip bunu kamuoyu ile paylaşır ve
çözümü için milletten yetki ister. Bu, demokrasinin ve demokratik işleyişin
bir gereğidir.
Nitekim demokratik bir ülke olan Türkiye’de,
yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorununun varlığını kabul etmeyen ve
çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi parti
yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken, bazıları
milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek
amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de,
bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Demokratik hukuk devleti olan bir ülkede laiklik,
öğrenim hakkının teminatıdır. Sorun, demokraside, laiklikte veya hukukta
değildir. Sorun, birilerinin laiklik anlayışında, kendi yorumlarını
laiklik, demokrasi ve hukuk yerine ikame edişlerindedir.
AK Parti’nin ve onun Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti
Başbakanının bu sorunu görmezlikten gelmesi, yok sayması, çözümüne dair bir
arayış içinde olmaması beklenemez.
Demokratik hukuk devletinde, siyasetçilerin,
demokrasi ve hukuk içinde kalarak ülke sorunlarına çözüm araması, çözüm
üretmesi ve iktidarda ise sorunları çözmesi, yadsınamaz ve kınanamaz.
Aksinin varit olması, o ülkenin demokratik niteliğine gölge düşürür.
Demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye
Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yaptığı açıklamalar,
ülkesinde uzun yıllardır yaşanan, genç kızlarımız aleyhine ayrımcılığa
neden olan, hukuk, adalet, demokrasi, eşitlik ve laiklikle örtüşmeyen bir
yasağın kaldırılması, bir sorunun çözülmesine dönük düşünce
açıklamalarıdır. Bunun laiklikle çatışır, demokrasi ile bağdaşmaz bir yönü yoktur.
Aksine bu açıklamalar, demokrasi ve laikliğin gereği olan açıklamalardır.
14) İddianamenin 34’üncü sayfasında yer alan 14 numaralı iddia (EK-14),
Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 2005’te Alman
Welt Sontang Gazetesine verdiği bir demeçten alınmış sözlerden oluşmaktadır.
Ancak iddia makamı, iddiasının ekine Alman Gazetesinde yer alan röportajın
aslını koymadığı gibi, aslının bir çevirisini de koymamış, bunun yerine
Türk gazetelerine ait kimi gazete kupürlerini delil olarak sunmuştur.
Halbuki iddia makamının, haberin aslı Almanca metni ve Türkçe çevirisini
dosyaya eklemesi, delil hukukunun bir gereğidir. Bu gerekliliği yerine
getirmeyen iddia makamı, Anayasa ve hukukun evrensel ilkelerini açıkça
ihlal etmiştir.
Alman Welt Sontag Gazetesinin haberinin basında
çarpıtılarak yansıtılması üzerine, bir tekzip ve düzeltme açıklaması
yapılmıştır. Ama iddia makamı, Anayasanın tanıyıp teminat altına aldığı
tekzip ve düzeltme (Anayasa, m.32) hakkının kullanımına da itibar
etmemiştir. Oysa ki aksi hukuken sabit oluncaya kadar bu tekzip ve
düzeltmelere göre hareket etmek, hukuk devleti olmanın asgari bir
gereğidir.
Kaldı ki basında yer alan açıklamalar bir bütün
olarak incelendiğinde; laiklik ilkesi bağlamında din devlet ilişkileri,
dindar bir kişinin de laik devlet yapısını benimseyebileceği, dindarlığın
buna mani olmadığı, Türkiye’nin laiklik anlayışının Anglo-Sakson laiklik
anlayışına yakın olduğunu, Fransa ve Almanya’nın başörtüsü konusunda
yaklaşım ve uygulamalarının farklılığına, AB konusuna, yükseköğrenimde
yaşanan başörtüsü sorununa dair değerlendirme ve tespitleri içerdiği
görülmektedir. Bu değerlendirme ve tespitler, ne Anayasaya ve ne de laiklik
ilkesine aykırıdır. Çünkü:
a) Laiklik, bir din değildir. İnsanlar iki dinden birini seçmek gibi
bir tercih durumunda değildir. Hem dindar olmak hem de devlet yönetiminde
laiklik ilkesinin uygulanmasına karşı olmamak mümkündür. Laiklik ilkesi din
ve vicdan özgürlüğünün de teminatıdır. Kişilerin dini ve vicdani
kanaatlerinden ötürü kınanmaması ve tercihlerinin teminat altına alınması
laiklik ilkesi gereğidir.
Anayasamıza göre laiklik; Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ayrılmaz ve değiştirilmez bir vasfı (Anayasa, m.2,4)
olup, hiçbir zaman dinsizlik değildir ve kişilerin dinini yaşamasına veya
dindar olmasına da mani değildir. Aksine laiklik; bütün dinlerin,
inançların ve ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hürriyetin ifadesidir. Bu husus, Anayasanın
2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir:
“Hiçbir zaman dinsizlik
anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip
olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.”
(Burhan Kuzu, Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, Filiz Kitabevi, 3.
Baskı, İstanbul – 1993, S. 3)
Nitekim Anayasamıza göre
de laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, din ve vicdan özgürlüğünü bir hak
olarak tanımış ve teminat altına almıştır. Anayasa’da yer alan; “Herkes,
vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14’üncü madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler
serbesttir.
Kimse ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m.
24/1-3) ifadeleri, bunun delilidir.
Anayasa, Anayasa
Mahkemesi ve doktrin dahil herkes laikliğin bir din olmadığını söylüyor.
Başbakan da aynı şeyi, yani laikliğin bir din olmadığını söylüyor. Herkes
laikliğin bir sistem olduğunu vurguluyor. Başbakan da laiklik bir sistemdir
diyor, yani aynı şeyi söylüyor. Anayasa da laikliği, bireyin değil Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin niteliklerinden biri olduğunu söylüyor. Başbakan da
aynı şeyi söylüyor. Herkes laikliğin din, inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı
olduğunu ve dindarlığa mani olmadığını söylüyor, Başbakan da laikliğin din,
inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı olduğunu ve dindarlığa mani
olmadığını, dindar bir kişinin de laiklik ilkesine benimseyebileceğini
söylüyor. Özetle ifade etmek gerekirse Başbakanın söylediği, Anayasa,
Anayasa Mahkemesi ve doktrinin söylediklerinin, farklı bir üslupla tekrar
ve ifadesidir.
Nitekim Başbakan verdiği
cevaplarında iki ayrı yerde ; “… Evet,
Türkiye’de din ile devlet kesin bir şekilde birbirinden ayrıdır. Bu, 1923’ten
bu yana tüm Anayasalarda yer almıştır ve Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün
tasarladığı şekilde modern Türkiye’nin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu
hususta hiçbir değişiklik olmayacak…” ve “Türkiye, din ile devleti dünden
beri ayırmıyor. Mustafa Kemal’in devleti kurduğu 1923’e kadar giden uzun
bir laiklik geleneğimiz var. Bu ilke toplumda yerleşmiştir.” demek
suretiyle, Anayasamızın belirlediği ve benimsediği anlayış ve uygulamaya
açıkça ifade etmiştir. Ne yazıktır ki iddia makamı, bu ifadelere iddianamesinde
yer vermemiştir. Bunlar, iddia makamını tekzip eden ifadelerdir.
Başbakanın; ‘Kızım, eşim ve ben dindar
Müslümanlarız. Kuran’da, kadının halk arasında başörtüsü takmasını
emrediliyor. Kızım Kuran’a riayet ettiği için bu emri yerine getiriyor. Dinimizin
kurallarına göre yaşıyor.”sözleri, “Eğer din ile devletin ayrılığından
yanaysanız, kızınızın devlet üniversitelerinde başörtüsü takmaktan
vazgeçmesini istemeniz gerekmez miydi?” sorusuna verilmiş bir cevaptır.
Başbakan konuşmasının devamında; “Fakat bundan, benim din ile devletin
ayrılığına karşı olduğum anlamı çıkmaz. Her ikisi de, yani din ile makam,
birbirinden bağımsız olarak yan yana yaşıyor. Her ikisi de yan yana icra
edilip buna rağmen birbirinden ayrılabilir. Bu Türkiye’ye ait bir özellik değil,
aksine her modern devletin özelliğidir. Ayrıca kızım başörtüsünü çok şık
buluyor ve modaya bağlı nedenlerle de takıyor” açıklamasını yaparak, din ve
devlet işlerinin ayrılığını, diğer bir anlatımla laikliğin dindarlığa mani
olmadığını ifade etmiştir.
Bu açıklama ve değerlendirmeler, laiklik ilkesini
zayıflatıcı değil, aksine daha fazla kimse tarafından içselleştirilmesini
sağlayarak laikliği kuvvetlendirici niteliktedir.
Ayrıca bir Başbakanın, kendi, eşi ve ailesinin
dindar olduklarını ifadesi, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır. Bir
kişinin “Ben dindarım” demesini laiklik ilkesine aykırı değerlendirirsek,
asıl o zaman Anayasa ve laiklik ilkesi çiğnenmiş demektir.
b) Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep
Tayyip ERDOĞAN’ın başörtüsü konusundaki değerlendirmesi, ülkesinde uzun
yıllardır yaşanan, genç kızlarımız aleyhine ayrımcılığa neden olan, hukuk,
adalet, demokrasi, eşitlik ve laiklikle örtüşmeyen bir yasağın
kaldırılması, bir sorunun çözülmesine dönük düşünce açıklamalarıdır. Bunun
laiklikle çatışır, demokrasi ile bağdaşmaz bir yönü yoktur. Aksine bu
açıklamalar, demokrasi ve laikliğin olan gereği açıklamalardır.
Demokratik hukuk devletinde, siyasetçilerin,
demokrasi ve hukuk içinde kalarak ülke sorunlarına çözüm araması, çözüm
üretmesi ve iktidarda ise sorunları çözmesi, yadsınamaz ve kınanamaz.
Aksinin varit olması, o ülkenin demokratik niteliğine gölge düşürür.
Nitekim demokratik bir ülke olan Türkiye’de,
yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını kabul etmeyen ve
çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi parti
yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken,
bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu
çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet
Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Demokratik hukuk devleti olan bir ülkede laiklik,
öğrenim hakkının teminatıdır.
c) İddianamede yer alan; “Biz dini misyonerler değiliz… Türkiye’de laiklik
geleneği var. Avrupa bir Hıristiyan kulübü değildir. İslami haçlı seferleri
asla olmadı. Bizim topraklarımızdan ne dini, ne de askeri şiddet
çıkmayacaktır.” ifadeleri, açıkça hem iddiayı ve hem de iddianameyi tekzip
etmektedir.
Ama ne gariptir ki iddianamesine aldığı bu
cümleleri görmezlikten gelen iddia makamı, aynı konuda basında yer alan
sözleri bir bütünlük içinde değerlendirmeyerek, bütünü parçalayıp
iddianameye taşıyarak, lehe olan kısımları es geçerek bir tür manipülasyon
uygulamıştır. Bu, bir delil sansürüdür.
Ayrıca EK-14’ te yazılan hususlar ile EK-91’ de yazılan konular
aynıdır. Aynı konuyu, aynı şeyleri farklı yerde tekrar edip, ayrı ayrı
delil gibi sunmak, açık bir delil saptırmasıdır.
15) İddianamenin 35-36’ıncı sayfalarında yer alan 15 numaralı iddia
(EK-15), Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 2004 yılı ocak ayında New
York’taki Dış İlişkiler Konseyinde yaptığı “Türkiye’nin dış politikası”
konulu konuşmadan alınmıştır.
Başbakan bu konuşmasında; -Fransa’daki başörtüsü
yasağını hatırlatan bir katılımcının, Türkiye’deki durumu sorması üzerine -
başörtüsünün, millet ve devlet kurumlarının ortak sorunu olduğunu, çözümün
toplumsal mutabakatta aranması gerektiğini ifade etmiştir.
Başbakan,
başörtüsü sorunun varlığına ve çözümüne dair bir değerlendirme ve durum
tespiti yapmıştır.
Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü
sorununun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun
teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler
yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere
bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olan Türkiye’de, ne demokrasi, ne laiklik, ne hukuk başörtülü
öğrencilerin yükseköğrenim hakkına manidir.
16) İddianamenin 35’inci sayfasında yer alan 16 numaralı iddia
(EK-16)daki beyanlar, 8 mart dünya kadınlar günü münasebetiyle (2004’te)
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın
yaptığı konuşmadan alınmıştır.
Başbakan bu
konuşmasında; günün anlam ve önemine de uygun olarak, kadınların yaşadığı
sorunlara değinmiş, kadınlara karşı yapılan ayrımcılığın çirkinliğini ifade
için “ırkçılıktan daha tehlikeli, cahiliye döneminden kalma” anlayışlar
nitelemesini yapmış ve kadına karşı yapılan her türlü ayrımcılıkla mücadele
etmenin gerekliliğine işaret etmiştir.
Kadınlara karşı uygulanan her türlü ayrımcılıkla
mücadele, sadece Türkiye’nin değil bütün dünyanın ortak sorunudur. Bu
nedenle Birleşmiş milletler 1979 senesinde “Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”(CEDAW’ı) ni kabul etmiş, Türkiye de bu
sözleşmeye taraf olmuştur. Bugün 170’ten fazla ülke, bu sözleşmeye
katılmıştır. Bu, kadına karşı ayrımcılığın, bütün dünya ülkelerinin ortak
sorunu olduğunun ve bütün dünyanın bu sorunla mücadelenin gerekliliğine
inandığının göstergesidir.
Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesine taraf olan, Anayasa ve yasalarından kadına karşı ayrımcılık
sayılan hükümleri çıkarmak ve kadın lehine düzenlemeler gerçekleştirmek
için yasama çalışması yapan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanın kadına karşı
yapılan ayrımcılıktan bahsedip, bununla mücadelenin gerekliliğine vurgu
yapması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Kaldı ki kadın erkek ayrımcılığını kaldırmak üzere
AK Parti döneminde önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır:
- Anayasa’nın 10’uncu maddesine “Kadınlar ve erkekler eşit haklara
sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.”
(07.05.2004 tarih ve 5170 sayılı kanununla) şeklinde değiştirilmiş ve bu
suretle kadın erkek eşitliğini sağlamak, ayrımcılıkları kaldırmak Devletin
yükümlülüğü haline getirilmiştir.
- 765 Sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan ve kadınları kendi içinde
dahi “Kız ve kadın” diye ayıran (Bkz. 765 Sayılı TCK. M.423, 434/1)
anlayışa yeni Türk Ceza Kanununda son verilmiştir.
- “Kasten adam öldürme suçunun … Töre saikiyle, işlenmesi halinde, kişi
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”(TCK. M. 84/(1) j)
hükmü, ilk defa Türk Ceza Kanununa konmuştur.
- Töre cinayetleri, dikkate alınarak “Kasten adam öldürme suçunun eşe
veya kardeşe karşı … İşlenmesi
halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
cezalandırılır.”(TCK. M. 84/(1) j) hükmünde yer alan “… Eş veya
kardeşe karşı…” ifadeleri de ilk defa Türk Ceza Kanununa konmuştur.
- “Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar”, 765 sayılı Türk Ceza
Kanununda 2. Kitap, 8. Bab’ta “Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhine
Cürümler” başlığı altında, 414 ila 447’inci maddelerde 6 fasıl halinde
düzenlendiği halde, yeni Türk Ceza Kanununda 2. Kitap (Özel Hükümler), 2.
Kısım (Kişilere Karşı Suçlar), 6. Bölümde “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı
Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Böylelikle Türk Ceza Kanununda yer
alan kadına ayrımcı bakış açısına son verilmiştir.
- Cinsel saldırıya uğrayan kadının, saldırganla evlenmesi halinde
davanın veya cezanın beş yıl süreyle duracağını öngören anlayışa son verilmiştir.
(765 Sayılı TCK. m. 434; 5237 Sayılı TCK. m.102)
Bunlar sadece Anayasa ve Türk Ceza Kanununda
yapılan değişikliklerden bazılarıdır. Kadına karşı ayrımcılıkla mücadele
adına yaptıklarımızın hepsini buraya almak, bu cevabın sınırlarını çok
aşar. Ancak bilinmeli ki AK Parti, kadına karşı ayrımcılıkla kurulduğu
günden bugüne tavizsiz mücadele etmiş, bugünden sonra da tam eşitlik
sağlanıncaya kadar mücadelesine devam edecektir.
Bu gerçeklikler ve iddianamedeki beyanların
açıklığına rağmen iddia makamının, bu beyanı laiklik ve Anayasaya aykırı
görmesi ve takdimi, Anayasa ve hukukun dışına çıkmak ve söylenileni;
söylenilen yer, neden, zaman ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin
iradesi dışında anlamlandırıp, kendi verdiği anlama göre de itham edip,
yaptırım talep etmesinden, diğer bir ifadeyle söyleneni arzusuna göre
başkalaştırmaktan başka bir şey değildir. Asıl Anayasa ve laiklik ilkesine
aykırı olan budur.
17) İddianamenin 35’inci sayfasında yer alan 17 numaralı iddia (EK-17),
Ukrayna’da okuyan iki öğrencinin denklik sorunu ve çözümüne dair sorulan
bir soruya verilen cevaptır.
Başbakan
öğrencilerin sorusu üzerine yaptığı açıklamada; kendi ailesinden örnekler
vermek suretiyle yaşanan sorunu bildiğini, bizzat ailecek bu sorunu
yaşadıklarını; ancak sorunun çözümü için uzlaşmanın gerekliliğini, aksinin
gerilime yol açacağını ve gerilim olmadan sorunun çözümünden yana olduğunu
ifade etmiştir. Başbakanın değerlendirme ve tespiti, halkının derdiyle
hemdert olduğunu gösterir.
Bir Başbakanın, halkının derdiyle dertlenmesi ve
derdine çözüm araması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Ayrıca 17 numaralı iddiada yer alan Başbakanın;”Ama sizin bu sorunlarınızın çözümü
sadece bizim isteğimizle değil tüm siyasi partilerin katılımı ve
uzlaşmasıyla çözülmeli. Bunu tek başımıza getirmek istemiyorum, çünkü o
durumda gerginlik çıkıyor. Ben ülkede gerginlik yaratmak istemiyorum.”
şeklindeki beyanları; çoğulcu ve uzlaşmacı siyasal demokrasi literatürüne
altın harflerle yazılması gereken bir söylemdir. Buradan Anayasa ve laiklik
ilkesine aykırılık değil, aksine tartışmasız bir uygunluk çıkar. Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı, doğruluğu tartışmasız beyandan, hiçbir şekilde
Anayasa ve laiklik ilkesine aykırılık üretemez.
Bunun yanında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının
iddianamede açıkça ortaya çıkan olumsuzlayıcı yaklaşımı, metne, metinde
olmayan cümleyi ekleme marifetiyle de pekiştirilmektedir. Nitekim Başbakana
atfedilen 17 numaralı iddiadaki “Kızlarım başını örttükleri için Türkiye’de
okuyamadı” son cümlesi, son cümle olarak konuşmanın yer aldığı 17 numaralı
Hürriyetim internet ekinde yoktur. Başbakan’a atfedilen metnin içinde var
olan bu cümlenin, metnin sonuna, sanki orada da söylenmiş gibi eklenmesi
kabul edilemez. Bu, açıkça bir keyfilik ve hukuk dışılıktır. Oysaki iddia
makamı, keyfi davranamaz, Anayasa ve yasalarla bağlı olup, hukuk dışına
çıkamaz.
18) İddianamenin 35-36’ıncı sayfalarında yer alan 18 numaralı iddia
(EK-18) da yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı
Recep Tayyip ERDOĞAN; başörtüsü sorununa dair değerlendirmeler ve
tespitlerde bulunmuş, her siyasi partinin mensupları arasında başörtülüler
bulunduğunu, CHP Grubuna başörtülüler geldiğinde sorun olmadığı, AK Parti
Grubuna geldiğinde sorun olarak görüldüğünü, Türkiye’de başı açık veya başı
örtülüler arasında ayrımcılık yapmamak gerektiğini ve her ikisine de saygı
duymak gerektiğini, bu konuyu oy zemini olarak görmediğini, çözüm için
toplumsal mutabakatın varlığına karşın kurumsal mutabakatın henüz
oluşmadığını fakat oluşturulması gerektiğini, kurumsal mutabakat
sağlandığında sorunun çözüleceğini ifade etmiştir.
Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü
sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun
teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler
yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere
bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik bir hukuk devleti olan bir
ülkede laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
Ayrıca farklı zamanlarda yapılan ve hukuka hiçbir
aykırılık taşımayan konuşmaları, eşzamanlı yapılmış konuşmalar olarak
yansıtmak, bu iddianamenin yöntemleri arasındadır. Nitekim 18 numaralı
iddianın eklerinin bir kısmı 2005 yılına, diğer bir kısmı ise 2007 yılına
ait gazete haberleridir. Aynı iddianın, hem 2005’te ve hem de 2007’de, hem
de aynı cümlelerle söylenmesi imkansızdır. Kaldı ki, 2005’te söylenenlerle,
2007’de söylenenler de birbirinden farklıdır. Bunları birleştirip bir
yapmak da bu iddianamenin ustalığından olsa gerektir.
19) İddianamenin 36’ıncı sayfasında yer alan 19 numaralı iddiada
(EK-19) verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep
Tayyip ERDOĞAN; laikliğin dinin teminatı ve bütün inançlara eşit mesafede
olma anlamına geldiğini, Türkiye’nin sigortası olduğunu açıklıkla ifade
etmiş, üniversitelerdeki başörtüsü sorununa değinmiş, sorunun çözümü için
toplumsal ve kurumsal mutabakat gerektiğini tekraren ifade etmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesine
aldığı 19 numaralı iddiada verilen Başbakanın değerlendirme ve tespitinin
hangi kelimesi veya cümlesi Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırıdır?
“Laikliği dinin güvencesi” kabul etmesi mi Anayasa ve laikliğe aykırı?
Yoksa “Laikliğin bütün inançlara eşit mesafede olduğunu” söylemesi mi
Anayasa veya laikliğe aykırı? Veya “Laiklik bizim için bir yerde
sigortadır.” Açıklaması mı Anaysa veya laikliğe aykırı? “Kamusal alanın
henüz tanımı yoktur.” demek mi Anayasa veya laikliğe aykırı? “Ülkemde
başörtüsü sorunun çözümü için mutabakat lazım” değerlendirmesi mi Anayasa
ve laikliğe aykırı? Sahi bu açıklamanın hangi kelime veya cümlesi Anayasa
veya laiklik ilkesine aykırıdır? Cevabı bizce net ve tartışmasız: Hiç biri
Anayasa ve laikliğe aykırı değildir. Anayasa ve laikliğe aykırı olan
Başbakanın değerlendirme ve tespiti değil, iddia makamının laiklik
yorumudur.
Ayrıca iddia makamı; her bir iddiasının ekine
ilgili- ilgisiz gazete kupürleri veya başkaca belge koymuş; ancak hangi
iddianın, hangi ekten aynen alındığı belli değil. Daha da kötüsü iddia
makamı, Başbakan’a izafe edilen ifadelerin belli bölümleri, belli
metinlerde, diğer bölümleri başka metinlerde yer almasına karşın, derleme
yoluyla Başbakan adına sanki konuşuyormuş gibi ona izafe ettiği “Özgün” bir
metin oluşturmaktadır. Buna tam bir delil tasnii denir. Nitekim 19 numaralı
ekte birinci sayfa olarak yer alan 09.05.2005 tarihli Cumhuriyet
Gazetesinden herhangi bir pasaj alınmamış, yine ekte 2 nolu sayfa olarak
yer alan 09.07.2005 tarihli Milliyet Gazetesinin sondan ikinci paragrafı
aynen alınmış, bu alıntı, ekte üçüncü sayfada yer alan metinden birbirini
izlemeyen pasajlar üç nokta konmaksızın ve birbirini izliyor görüntüsü
içinde iddianameye dercedilmiştir. Bu paragrafa bakıldığında Başbakan’a ait
konuşma, farklı sayfalardan kırpma ve birleştirme yoluyla oluşturulduğu
halde, tek bir gazeteden alınmış, ekleme ve çıkarma yapılmadan konuşma
bütünlüğü içinde aynen verilmiş orijinal bir metin görüntüsü vardır. Ayrıca
hiçbir atıf yapılmayan ek sayfalar da vardır. Bunlar, hukukun, Anayasa ve
yasaların, keyfi ve subjektif bir yaklaşımla nasıl yok sayıldığının ve
nasıl çiğnendiğinin somut kanıtlarıdır.
20) İddianamenin 36-37’inci sayfalarında yer alan 20
numaralı iddia (EK-20)da yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Fransa’da yaşanan olayların pek çok
sebebi olabileceğini ifade ile bu konuda değerlendirme ve tespitlerde
bulunmuştur. Bu açıklama, gazetelerde, Başbakanlık Basın Merkezi
açıklamasında ve Parti’nin Meclis Grup Genel Kurulu konuşmasında yer
almıştır. Bular birlikte değerlendirildiğinde, Fransa’da yaşanan olayların,
bütün boyutlarıyla değerlendirildiği görülecektir.
Ancak basın, bu değerlendirme ve tespitlerden
sadece başörtüsünü öne çıkarmış ve adeta olayların tek sebebi göstermiştir.
Basının bu çarpıtması karşısında, iddianamede (Sayfa: 37) de yer verildiği
üzere, 08.12.2005 tarihli grup
toplantısında Başbakan; “… Bu tür sosyolojik hadiseler, tek bir sebebe
indirgenemeyecek kadar karmaşık ve derinliklidir. Bunların altında yılların
birikimi vardır. Sosyo-ekonomik ve kültürel faktörlerin tesiri vardır.
Yanlış politika ve anlayışların rolü vardır. Bunların hepsi doğrudur. Bizim
söylediğimiz de budur. Yoksa bazı yasakçı uygulamaların bu olaylardaki
etkisine dikkat çekerken meseleyi tek bir sebebe indirgemedik,
indirgemiyoruz. Ve Fransa’daki bundan aylarca önce başörtüsü ile ilgili
yasağının da bugünlere gelinmesindeki, bu süreç içersindeki etkenlerden bir
tanesi olduğunu ifade etmişizdir, söylediğimiz budur…” diye açıklamada
bulunmuş ve basında yer alan haberleri düzeltmiş, değerlendirme ve
tespitlerini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmıştır.
Açık ve net bir biçimde görüldüğü üzere Başbakanın
açıklamaları, Fransa’ya ilişkin gözlem, değerlendirme ve tespitleri
içermektedir. Bunların, Türkiye ile hiçbir ilişkisi yoktur, söyleşide de bu
durum açıktır.
Buna rağmen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın,
“Fransa’da yaşanan olayların tek sebebinin başörtüsü olduğunu” ifade etmiş
gibi Başbakanı göstermesi ve Başbakanın Fransa’ya dair gözlem, değerlendirme
ve tespitleri ile Türkiye arasında bağ kurması, hukukun evrensel ilkelerine
ve Anayasa’ya açık aykırıdır.
Kaldı ki Başbakanın değerlendirme ve tespitleri, ne
laiklik ilkesine ve ne de Anayasa’ya aykırıdır.
21) İddianamenin 37’inci sayfasında yer alan 21
numaralı iddiada(EK-21) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; başörtüsü sorunu ve çözümüne dair
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm için mutabakatın gerekliliğine
vurgu yapmış, toplumda mutabakatın olduğunu, ancak parlamento içinde
mutabakatın olmadığını, Parlamentonun halkın iradesini yansıtmadığını, bu
sıkıntıyı BAYKAL’ın görmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Başörtüsü sorunu ve çözümü konusunda görüşlerini
açıklamamış hiçbir siyasi parti, sivil toplum örgütü, akademisyen, hukukçu,
yazar, gazeteci vs.’nin kalmadığı bir ülkede –Bütün bu desteğe rağmen- bir
Başbakanın, sorunun çözümü için halkta ve sivil toplumda oluşan mutabakata
rağmen Meclis içinde mutabakat araması ve bunun gerekliliğine işaret etmesinin
neresi laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırıdır? Başbakanın bu tutumu,
çoğunlukçu bir demokrasi anlayışının değil, aksine çoğulcu bir demokrasi
anlayışının örneği olarak alkışlanması ve takdir görmesi gerekirken, iddia
makamının bunu, Anayasa ve laikliğe aykırı görmesi, ne laiklikle ve ne de
Anayasa ile bağdaşır bir durumdur. Burada asıl Anayasa ve laiklik ilkesine
aykırı olan, iddia makamının yaklaşım ve yorumudur.
Ayrıca 21 numaralı iddiada Başbakan’a atfedilen
konuşma (Zaman Gazetesinden alıntı) “sıkıntı burada” bölümünde kesilmiştir.
Bu konuşmanın devamı, aynı gazetede görüldüğü üzere “ Baykal bunu görmesi
lazım.” cümlesidir. Konuşmanın bütünüyle anlam bağı açık olduğu halde
BAYKAL’dan tasarruf edilmesinin amacı ve anlamını kavramakta zorluk çekiyoruz.
22) İddianamenin 37’inci sayfasında yer alan 22
numaralı iddiada (EK-22) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; başörtüsü sorunu ve çözümü ile ilgili
olarak Türkiye’de halkın, halkın temsilcileri ve kurumların mutabakatı
gerektiğine, ancak bu mutabakatın henüz oluşmadığına, evrensel hakların
dünyanın bir yerinde ayrı diğer yerinde ayrı olamayacağına ve her yerde
aynı olduğuna, evrensel hakların kanundan değil hukuktan doğduğuna ve bizim
bunları görmezlikten gelemeyeceğimize, mutabakatın oluşumu için
çalıştıklarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
Başbakanın,
“Başörtüsü sorunu halkın, halkın temsilcileri ve kurumların mutabakatı ile
çözülebilir ve şu anda bu mutabakat yok” deyip, sorunun çözümünü zamana ve
mutabakata bıraktığını ifade eden açıklaması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır.
Başbakan,
dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in açıklaması üzerine bu değerlendirmeyi
ve tespiti yapmış, BUMİN’in açıklamasını da kurumsal mutabakatın
oluşmadığını gösteren bir beyan olarak değerlendirmiştir.
Kaldı ki “Anayasa Mahkemesi Başkanının açıklamaları
değerlendirilemez, eleştirilemez.” şeklinde ne bir Anayasa ve ne de bir
yasa kuralı vardır. Herkesin görüşünün değerlendirilmesi ve eleştirisi
mümkün olduğu gibi Anayasa Mahkemesi Başkanının görüşleri de
değerlendirilebilir ve eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletlerinde
kişiler tabu olmadığı gibi, kişilerin görüşleri de tabu değildir. Ancak
totaliter rejimlerde, eleştirilmez kişiler veya görüşler olabilir. Anayasa
Mahkemesi Başkanının başörtüsü konusunda farklı görüşlerini dile getirmesi
ne kadar doğal ise Başbakan’ın görüşlerini dile getirmesi de o kadar
doğaldır. “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat
altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini
söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama
ve yayma hakkına sahip olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese
tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes
gibi Başbakanın da Anayasa Mahkemesi Başkanının görüşlerine katılmamak veya
gerektiğinde değerlendirmek, eleştirmek hak ve yetkisi vardır. İddia
makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.
Bu açık ve
tartışmasız gerçekliğe rağmen iddia makamı, Başbakanın beyanlarını;
söylenilen yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından koparmış, daha da
vahimi onun iradesine rağmen kendince anlamlandırmıştır. Ayrıca kendi
yüklediği anlamı, sanki Başbakan söylemiş gibi gösterip, onun sorumluluğunu
talep etmiştir. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, böyle bir şey yapmaz ve
yapamaz. Aksinin kabulü, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın 2’inci
maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ilkesinin ayaklar altına
alınmasıdır. Bu değerlendirmesiyle iddia makamı, hem Anayasaya ve hem de
hukukun evrensel ilkelerine aykırı davranmıştır.
23) İddianamenin 37’inci sayfasında yer alan 23
numaralı iddiada (EK-23) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; değişik nedenlerle yurt dışında öğrenim
gören öğrenciler bulunduğuna, bu nedenler ortadan kaldırıldığında onların
da Türkiye’de okuyabileceğine ve bu suretle yurt dışına kaynak transferi
olmayacağına dair değerlendirme ve tespitte bulunmuştur.
Türkiye’de okuma imkanı bulamayan binlerce öğrenci,
yurt dışında yüksek öğrenimlerini sürdürmektedir. Bunun, pek çok değişik
sebepleri vardır.
Bunların yurt dışında okumaları sebebiyle önemli
bir kaynak da yurt dışında harcanmaktadır.
Yurt dışında okuyabilmeleri mümkün olduğuna göre bu
kişilerin yurt içinde okuyabilmelerinin de sağlanabilmesi mümkün ve meşrudur.
Bu takdirde bu kaynağın ülke içinde kalacağı da
izahtan varestedir.
Başbakanın
bu değerlendirme ve tespiti, Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı değildir.
İddia makamı, yorumla ve hem de Anayasaya rağmen Anayasaya aykırılık
üretemez.
24) İddianamenin 37-38’inci sayfalarında yer alan 24
numaralı iddia (EK-24) da yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; başörtüsü sorununun ülkenin bir gerçeği
olduğuna, çözümü için toplumsal ve kurumsal mutabakatın gerekliliğine işaret
eden değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
a) Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını
kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir
siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına
koyarken, bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları
ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu
kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
b) Başbakanın “Referandum Anayasal bir süreçtir. Gerekirse o da
düşünülebilir, gerekirse bu yöne de gidilebilir. Tabii taymingi önemli.”
sözü de, ne Anayasaya ve ne de laiklik ilkesine aykırıdır. Zira Anayasanın
175’inci maddesine göre Anayasa değişikliklerinin, belli şartlarda
halkoyuna sunulması, yani referanduma gidilmesi, Anayasamızın kabul ettiği
bir hukuk müessesidir. Bu nedenle Başbakanın da ifade ettiği gibi
referandum süreci, Anayasal bir süreçtir. Bir Başbakanın, Anayasa da yer
alan bir hukuk müessesinden bahsetmesi, Anayasaya aykırılık oluşturmaz.
Kaldı ki Başbakan “Referanduma gideceğiz” de dememiş, sadece “Gerekirse
referandumun da düşünülebileceğini” ifade etmiştir. Eğer bir Anayasa
hükmünü okumak veya irticalen tekrarlamak da Anayasaya aykırı kabul
edilirse, işte o zaman bu açıklama Anayasaya aykırı olabilir.
İddia makamının yaklaşım ve değerlendirmeleri
karşısında, Anayasa hükmünü tekrarlamak bile Anayasaya aykırı imiş
düşüncesine kapılıyor insan. Bu, hukuk devletinin olmazsa olmaz
koşullarından birisi olan “hukuki güvenliğin”, iddia makamı tarafından yok
sayılması ve açık ihlalidir.
c) Başbakanın “Tabii taymingi önemli.” ifadesi, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının iddia ettiği gibi “Bir takiyye” değil, açık ve samimi bir ifadedir.
Başbakan çok açık ve net bir biçimde düşüncesini açıklıyor, bundan gizli
anlam çıkarmak, ancak niyet okumakla, ancak kehanetle mümkündür. İddia
makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten
hareket eder, söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz.
Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.
25) İddianamenin 38’inci sayfalarında yer alan 25
numaralı iddiada (EK-25) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; partinin kapalı Grup Genel Kurulu
toplantısında, Tokat milletvekili Resul TOSUN’un parti politikalarına dönük
eleştirilerini cevaplandırmıştır.
Anayasa ve yasalarımızda, parti içi eleştirilere cevap
vermeyi yasaklayan veya bunları laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı
olmanın unsuru sayan bir düzenleme yoktur. Kaldı ki, parti içi eleştiriler
ve tartışmalar sağlıklı bir demokrasi için gerekli olup, Anayasa ve
yasaların teminatı altındadır. Aksi takdirde, konuşamayan, tartışmayan bir
siyasal sistem olur ki bu, Anayasa ve yasalara aykırıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde siyasi partilerin
Meclis Grup Genel Kurullarının açık veya kapalı bölümlerinde
milletvekillerinin yaptıkları konuşmalar ve tartışmalar, mutlak yasama
sorumsuzluğu kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı
altındadır.
Kaldı ki bu beyanların, Anayasa’nın hiçbir hükmüne
aykırılığının bulunmadığı da açıktır.
26) İddianamenin 38-39’uncu sayfalarında yer alan 26
numaralı iddiada (EK-26) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; YÖK, 2B ve başörtüsü sorununa dair
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
a) Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını
kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir
siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına
koyarken, bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları
ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu
kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olan Türkiye’de, ne demokrasi, ne laiklik, ne hukuk başörtülü
öğrencilerin yükseköğrenim hakkına manidir.
b) Başbakanın “Referandum” ifadesinin, sadece YÖK, Kamu Reformu ve 2B
yasalarının Anayasa değişikliği gerektirdiğini, bunun için referandumun
tartışıldığını ifade etmesinin, başörtüsü ve laiklikle hiçbir ilgisi
yoktur. Ayrıca referandum müessesi, Anayasamızın kabul ettiği ve zaman
zaman da uygulanmış bir hukuk müessesidir(Anayasa, m. 175) Bir Başbakanın,
Anayasa da yer alan bir hukuk müessesinden bahsetmesi, Anayasaya aykırılık
oluşturmaz. Kaldı ki Başbakan “Referanduma gideceğiz” de dememiş, sadece
“Referandumun da tartışıldığını” ifade etmiştir. Eğer bir Anayasa hükmünü
okumak veya irticalen tekrarlamak da Anayasaya aykırı kabul edilirse, işte
o zaman bu açıklama Anayasaya aykırı olabilir.
c) Başbakanın “Kesin bir takvimimiz yok. Biraz atmosfer ve zemin olayı”
ifadesi, YÖK, Kamu Reformu ve 2 B yasalarıyla ilgilidir. Başörtüsü ile
uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi yoktur. İddianamedeki metin okunduğunda
bu husus, her hangi bir delil veya açıklama gerektirmeyecek açıklıkta
görülmektedir.
Başbakan,
başörtüsü sorunun bir Anayasa sorunu olmadığını, bu sorunun çözümünde
toplumun hassasiyetlerine göre adım attıklarını, bunu şu saatte çözeceğiz
diye bir şeyin olmadığını, ekonomik öncelikleri ve parametreleri
gözetmeleri gerektiğini açıklamıştır. İddianame metninde geçen “Zemin ve
atmosfer el verirse adım atarız” ifadesi; toplumun hassasiyetleri,
yakalanan ekonomik parametreler ve ekonomik önceliklerin el vermesi
anlamında kullanılmıştır. Bunu, niyet okumak suretiyle başka anlamlara
çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem hukuken ve hem de fiilen
mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel
ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü
iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan
bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir,
olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü,
söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık
ihlalidir.
27) İddianamenin 39’uncu sayfasında yer alan 27
numaralı iddiada (EK-27) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; gündemdeki konulara ilişkin
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
Başbakanın
yaptığı değerlendirme ve tespitlerden hiç biri Anayasaya ve laiklik
ilkesine aykırı değildir.
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesine aldığı 27 numaralı iddiada verilen
Başbakanın değerlendirme ve tespitinin hangi kelimesi veya cümlesi
Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırıdır?
‘‘Genciyle, yaşlısıyla, bak buradan bir kez daha
açık ve net söylüyorum, başı örtülü, başı örtüsüz, kim olursa olsun bütün
benim bayan kardeşlerim canımdır, ciğerimdir.” demesi mi Anayasa veya laikliğe
aykırı?
Yoksa “Bu ülkede haksız yere ayrımcılık yapıldı.
Ama biz asla ayrımcı değiliz. Bu çatı, bütün vatandaşlarımı bir arada
toplama çatısıdır. Bunu böyle bilin.” demesi mi Anayasa veya laikliğe
aykırı?
Veya “Şu anda biliyorum, bazı sıkıntıları yaşıyoruz.
Bunu ben de yaşıyorum. Gönlümün
derinliklerinde yatan hıçkırıklar var.” demesi mi Anayasa veya
laikliğe aykırı?
Yoksa “Her
şey zamana gebe. Zira millet iradesi birçok şeyi halledecektir. Ama sabırlı olmaya mecburuz. Niçin?
Bu toplumda gerilmeyi asla Adalet ve Kalkınma Partisi yaratmayacaktır.
Varsın olsun, birileri yaratsın. Onların cevabını birileri veriyor ve
verecektir. Ama bu oyuna asla benim kardeşlerim gelmeyecektir ve
gelmemelidir.” demesi mi Anayasa veya laikliğe aykırı?
Veya “Türkiye’de marjinal siyaset yapan grupların
yıllarca başörtüsü üzerinden siyaset yaparak ülkeye nasıl faturalar
ödettiklerini biliyorsunuz. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi başörtüsü
üzerinden siyaset yapmayacak, yapılmasına da müsaade etmeyecek.” demesi mi
Anayasa veya laikliğe aykırı?
Yoksa “Ülkemizin yüzde 99’u Müslüman. Ve bu ülke
bir Müslüman ülkesidir. Halkının yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde şunu
unutmayalım ve gerçekleri birbirine hiçbir zaman karıştırmayalım;
İslam devleti olmak başka bir şey, bir İslam ülkesi olmak başka bir şey.
Bir defa bunu çok iyi kavrayacağız, çok iyi anlayacağız ve bu anlayışla
yarına bakacağız. Ben teşkilatımızın insanlarını bu hassasiyete özellikle
davet ediyorum…” demesi mi Anayasa veya laikliğe aykırı?
Sahi bu
açıklamanın hangi kelime veya cümlesi Anayasa veya laiklik ilkesine
aykırıdır? Cevabı bizce net ve tartışmasız: Hiç biri, Anayasa ve laikliğe
aykırı değildir. Anayasa ve laikliğe aykırı olan Başbakanın değerlendirme
ve tespiti değil, iddia makamının laiklik yorumudur.
Başbakanın
bu açıklamalarından ayrımcılık, laiklik karşıtlığı, takiyye, İslam devleti
çarpıtması, Anayasaya aykırılık ve parti kapatma gerekçesi asla
çıkarılamaz.
Aksine Başbakanın bu beyanları, hem Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısını ve hem de iddianamesini açıkça tekzip etmektedir.
28) İddianamenin 39-40’ıncı sayfalarında yer alan 28
numaralı iddiada (EK-28) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; başörtüsü sorununa dair değerlendirme
ve tespitlerde bulunmuş ve zamanla bu sorunun çözüleceğini ifade etmiştir.
Türkiye’de,
yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını kabul etmeyen ve
çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi parti
yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken,
bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu
çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet
Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
Ayrıca bu iddianın ekleri arasında, iddia ile
uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmayan gazete kupürleri de vardır.
Örneğin ; Türkiye’den ilk kez BOB (GOP)’a resmi destek geldiğine ilişkin
haberler.
29) İddianamenin 40’ıncı sayfasında yer alan 29
numaralı iddiada (EK-29) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Belçika Büyükelçisi Mark Van
Rysselberghe’nin Türkiye’deki Fener Rum Patrikhanesi’nin statüsü ve
misyonerlik faaliyetleri konusunda Devlet Bakanı Mehmet AYDIN’ın değerlendirmesinin
sorulması üzerine, Türkiye’de laikliğin yorumundan kaynaklanan ve her dinin
mensuplarının da yaşadığı bazı sorunlar olduğunu, bu meyanda Türkiye’de
yaşanan başörtüsü sorununun çözümü için toplumsal ve kurumsal mutabakatın
gerektiğini; ancak bunun henüz sağlanamadığını ifade etmiştir.
Başbakanın
açıklaması, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır. Zira Anayasamıza göre
Türkiye Cumhuriyeti, laik bir Devlettir(Anayasa, m. 2). Laiklik, bütün
dinlere ve inançlara eşit mesafede durmayı gerekli kılar. Laik olan Türkiye
Cumhuriyeti Devletinde “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine
sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak
şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya,
dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve
kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m. 24/1-3)
Laiklik, bir dinin mensuplarının sayısı az diye
onların haklarının görmezden gelinmesine ve sorunlarına kayıtsız
kalınmasına müsaade etmez. Aksine laiklik her din ve inanışa mensup
insanların haklarının teminatı ve sorunlarının çözümünün sigortasıdır.
Nitekim bizim Anayasamızda, bu hakları tanımış ve teminat altına almıştır.
30) İddianamenin 40-41’inci sayfasında yer alan 30
numaralı iddiada (EK-30) da yer verilen konuşmasında, Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; “Kadınların
kıyafetine karışılmaması, bu konudaki kararı kendilerinin vermesi
gerektiği”, “Başörtüsü sorunun çözümü için konsensüse ihtiyaç olduğu”,
“İmam-Hatipler” , “Referandum”, “Kanuna aykırı eğitim” konularında
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
Başbakanın
bu açıklamaları Anayasa ile uyumludur. Çünkü:
a) Başbakan, kadınların kıyafet tercihlerine müdahale etmenin
yanlışlığına vurgu yapmış, başörtüsü sorunu nedeniyle okuyamayan gençlerin üniversite
öğrenimi görmeleri halinde baskılara karşı daha dirençli olacaklarını ifade
etmiş, bunun için özel vakıf üniversitelerinde hiç olmazsa bu imkanın önünü
açabilir miyiz diye değerlendirmede bulunmuş, kendi ailesinde başı açık ve
başı örtülü kadınlar olduğunu ve tek idealinin “Başı açık kız ile başı
örtülü kız yan yana okusun, kol kola gezsin…” olduğunu ifade etmiştir. Bu
açıklamaların neresi, Anayasa veya laiklik ilkesine aykırıdır?
Kaldı ki Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan
başörtüsü sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini
kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler
sorunun çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine
kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal
düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu
incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması ve çözümüne dair öneride
bulunması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir
aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
b) Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin ortak
sorunudur. Başbakanın açıklamasında, bu soruna değinmesinin Anayasaya
aykırı bir yönü yoktur. Bir Başbakanın, ülkesinde var olan bir soruna karşı
duyarsız veya kayıtsız kalması düşünebilir mi? Elbette ki düşünülemez.
Bizim katsayı sorununa yaklaşımımız, İmam-Hatip
Liseleri özelinde değildir, genel bir yaklaşımdır. Ancak bu sorunda taraf
olanlar, her vesile ile “Meslek liselerindeki katsayı sorununu”, sadece
İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir. Biz, bizim dışımızda yapılan
bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında ifade ettik. Eşitlikçi
bir bakışı benimsedik.
Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin
gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi
bir insanı, üstelik resmi bir okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike
olarak gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar verdiğini ifade eden bir
yaklaşımdır. Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı
ile kullanılmasına yöneliktir.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan bu
okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi
sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarf etmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu
kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile
izahı kabil olmayan temel bir çelişkidir. Devlet, kendi eğitim-öğretim
kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade etmez. Ne gariptir
ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve parti
kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak,
Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine
kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin
Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir. Zira meslek
liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı.
1998’e kadar Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş
sistemindeki puan hesaplama usulünün, meslek liseleri bakımından hem de
Anayasa değişmediği halde 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya
getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının
nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta, Anayasaya rağmen yapılan
uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen
Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için
Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK
Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında
dava açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
devlet ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir
aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır. Anayasaya aykırılığın, söylenene
veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana göre belirlendiğinin
ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre adalet
terazisinde tartılmaz.
Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din
eğitimi ağırlıklı okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla
suçlanmasının doğru olmadığı ifade edilirken, kişi dindar olabilir ama
devlet laiktir. Kişi bakımından sırf dindar diye laik olmamakla suçlamak
haksızlıktır anlamına gelen sözler de bir gerçeği ifade etmektedir.
İnsanların laiklik mi yoksa dindarlık mı gibi bir ikilemde bırakılarak bu
ikisinin birbirinin alternatifi gibi yan yana konularak birisini seçmek
zorunda bırakılmaları kabul edilemez. Laikliği savunmak adına bu gerçek
ifade edilmiştir.
Dolayısıyla bu sözlerde laikliğe karşı bir anlam ve
laiklik ilkesine yönelik bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin
kuvvetlendirmeye ve onu istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak
laiklik ilkesinin hiç kimseyi dışlamadığına dair bir değerlendirme ve
tespittir.
c) Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal bir kuruluştur. Anayasa’nın
136’ıncı maddesine göre; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri
Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve
düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç
edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Anayasanın bu hükmüne müsteniden kurulan Diyanet
İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanuna göre; “İslam
Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din
konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa
bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.” (22.06.1965 Tarih ve 633
Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, m. 1)
Din konusunu bilen görevliler olmadığı takdirde,
dini bilgiden yoksun kişilerin topluma din konusunda yanlış bilgiler
vereceği, gerçek din bilgisi yerine belki de din dışı bilgilerin din gibi
öğrenilmesi ve yaşanmasına yol açacağı, bunun da toplumumuz için zararlı
olacağı aşikardır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasa ve kanunun kendine
verdiği görevleri yürütürken, Başbakanın; toplumu din konusunda aydınlatmak
görevini yerine getirecek görevlilerin yetiştirilmesi, toplumun din
konusunda bilgisiz kişilerce yanlış bilgilerle donatılmasının önüne
geçilmesi konusunda düşünce ve kanaat serdetmesi Anayasa veya laiklik
ilkesine aykırı değildir.
d) Başbakanın “Ben referandum yapacağız demedim, gerekirse referanduma
da gidebiliriz dedim” demesi de Anayasaya aykırı değildir. Çünkü
referandum, Anayasamızın kabul ettiği ve zaman zaman da uygulanmış bir
hukuk müessesidir(Anayasa, m. 175) Bir Başbakanın, Anayasada yer alan bir
hukuk müessesinden bahsetmesi, Anayasaya aykırılık oluşturmaz. Kaldı ki
Başbakan “Referanduma yapacağız” da dememiş, sadece “Gerekirse referanduma
da gidebiliriz” demiştir. Eğer bir Anayasa hükmünü okumak veya irticalen
tekrarlamak da Anayasaya aykırı kabul edilirse, bu, hukuk devletinin
olmazsa olmaz koşullarından birisi olan “hukuki güvenliğin”, dolayısıyla da
Anayasa’nın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti
ilkesinin ve de hukukun evrensel ilkelerinin yok sayılması ve yok
edilmesidir.
e) Başbakanın, kanuna aykırı eğitim kurumları ile ilgili
değerlendirmesi de Anayasa ile uyumludur. Bu değerlendirme, Türk Ceza
Kanunun 263’üncü maddesi ile ilgili değişiklik ve bunun tartışılması
sırasında yapılmıştır.
Anayasamıza göre; her insanın, inandığı dine ait
kutsal kitabı öğrenme hakkı din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olup,
laiklik ilkesinin de teminatı altındadır (Anayasa, m. 2, 24). Müslüman olan
Türk vatandaşları bakımından Kur’an öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir.
Ayrıca bu konu da devletin de pozitif yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal
kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (Anayasa, m. 136, özel yasa)
normatif misyonlarından birisi de budur.
Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an
öğreniminin, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun sınırları içerisinde nasıl
gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir eğitim politikası sorunudur. Bu
sorunun çözümün de değişik partilerin değişik politika ve proje üretmeleri,
siyasal çoğulcuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu konuda
farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
savunulamaz.
Türk Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinde yapılan
değişiklik, Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girmiş olup, ne
Cumhurbaşkanı ve ne de Anamuhalefet Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne
götürülmüştür. Şu anda yürürlükte olan bir kanun maddesi nedeniyle,
partimizin itham edilmesi kabul edilemez.
f) Ayrıca Başbakanın bu açıklamaları, anamuhalefetin eleştirilerine
karşı verilmiş bir cevaptır. İktidar partisinin Genel Başkanı ve
Başbakanın, icraatlarına, partisine veya şahsına dönük eleştirilere cevap
vermesi, Anayasaya aykırı değil, aksine demokratik hukuk devletinin
gereğidir ve Anayasa’nın teminatı altındadır.
g) Anayasa Mahkemesi’nin verdiği veya henüz Anayasa Mahkemesi’ne
götürülmemiş ama götürülmesi muhtemel konulardaki verilecek muhtemel
kararlara dair açıklama yapmak, düşünce özgürlüğü kapsamında olup,
laiklikle ilgisi yoktur. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi ile ilgili kısmın
siyah harflerle yazılmış olması, iddia makamının Anayasa Mahkemesi’ni
farklı bir usulle etkileme amacını güttüğü kanaatini uyandırmaktadır.
İddianamenin Başbakan’dan yaptığı alıntılarda
özenle uyguladığı metot; kendisine göre önemli bölümleri siyah harfle
yazmaktır. Oysa iddia makamı illa bu yöntemi kullanmak zorunda hissediyor
ise yapacağı iş, objektif olarak gerekli olan metinlerin altını çizmekle yükümlüdür.
İddianame, Cumhuriyet Savcısının keyfilik içinde ördüğü metinler değildir.
Bu bölümde iddia makamının; Başbakanın söylediği; “Kızların okullara
gönderilmemesi yönünde sosyal baskı var. Bir genç kız üniversiteye gidip
eğitim alsa, bu baskılara daha kolay direnemez mi?” veya “Benim idealim hep
şu oldu: Başı açık kız ile örtülü kız yan yana okusun, kol kola gezsin.”
Sözlerinin de altının çizmesi veya siyah yazması gerekmez miydi? Elbette
gerekirdi. Ama iddia makamı, iddianamesinin her yerinde olduğu gibi burada
da, lehe olan hususu değil de kendince aleyhe olan hususu öne çıkarmıştır.
Çünkü anılan cümleler ve metnin tümü, esasında iddiayı ve iddianameyi
tekzip etmektedir.
Sonuç olarak; Anayasa’da açıkça yer alan ve
herkesin, yani Anayasa Mahkemesi, doktrin, siyasiler, sivil toplum
örgütleri, basın ve hukukçular tarafından dile getirilmiş ve halen de dile
getirilen konuların Başbakan tarafından söylenmesi ve halen yürürlükte olan
bir kanunun lehinde değerlendirmeler yapmasının, Anayasaya aykırı görülüp
parti kapatma nedeni sayılması; Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik
ilkesine tartışmasız bir aykırılıktır.
31) İddianamenin 41-42’inci sayfalarında yer alan 31
numaralı iddiada (EK-31) yer verilen konuşmasında, Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; bir katılımcının sorduğu soru üzerine
başörtüsü sorunu ve çözümü konusunda değerlendirme ve tespitlerde
bulunmuştur.
a) 31 Numaralı iddianın başında yer alan ve siyah harfler yazılı olan;”İngiltere, ağırlıklı olarak Hıristiyan
ülke olmasına karşın kamu kurumlarında başörtülü insanların
çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında
başörtülü çalışılamadığını, başörtüsünün insan hakkı olduğunu, türban
konusunda toplumsal mutabakata önem verdiklerini” ibarelerinden oluşan
cümleler, Başbakana ait değildir.
Bu cümleler; programdaki bir katılımcının Başbakana
sorduğu soruda kullandığı cümlelerdir. Diğer ifadeyle bu cümleler,
Başbakana sorulan sorunun cümleleridir. Nitekim bu husus Anadolu Ajansı
tarafından verilen haberde ; “Başbakan Erdoğan, İngiltere ağırlıklı olarak
Hıristiyan ülke olmasına rağmen kamu kurumlarında başörtülü insanların
çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında
başörtülü çalışılamadığını ifade eden bir katılımcının, bunu insan hakları
bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine, başörtüsü konusunun bir
insan hakkı olduğunu söyledi.” biçiminde yer almıştır. Doğrusu da budur.
Hem gazete haberleri ve hem de programın CD’si bunun delilidir. Ayrıca
iddianamede siyah harflerle yazılı bu cümlelerin içinde “… İfade eden bir
katılımcının, bunu insan hakları bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması
üzerine” ibarelerinin bulunduğu, hem ekte yer alan 29 ekim 2005 tarihli
Milliyet Com. tr., hem 28 ekim 2005 tarihli Hürriyet Gazetesi ve hem de
29.10.2005 tarihli Star Gazetesi’ndeki haberlerden anlaşılmaktadır. İddia
makamının dayandığı bu deliller de, iddia makamını tekzip etmektedir. Bu
açıklığa rağmen iddia makamının, Başbakana ait olmayan sözlerin, bizzat
Başbakan tarafından sarf edilmiş gibi gösterilmesini, hukukla, Anayasa ile
veya herhangi bir yasaya uygunlukla izah etmek mümkün değildir.
Hakikat bu olmasına rağmen iddia makamı, bütün bu gerçekleri
göz ardı etmiş ve Başbakana ait olmayan sözleri, Başbakanın sözleri olarak
vermiştir. Bu açık bir delil tasniidir. Bir hukuk devletinde iddia makamı,
bir kişinin söylemediği sözü, söylemiş gibi gösterebilir mi? Böylesi bir
iddia makamı, iyi niyet kurallarına uygun hareket etmiş midir? Anayasa ve
yasaların çizdiği ilkelere uymuş mudur? İddia makamı, belki absürt veya
belki akıl almaz yorumlar yapabilir; ama asla yalan söyleyemez ve asla
Başbakana da yalan söyletemez. Bu, iddia makamının hukuk anlayışını ve
hukuk tanımazlığını ve keyfiliğini gösteren ibretlik bir vesikadır.
İddia makamı, Başbakanın söylemediği sözleri o
söylemiş gibi göstermek suretiyle oluşturulmuş bir delille, Başbakanın
kamuda başörtülü çalışmayı savunduğunu ispat edemez. Çünkü: Bir, Başbakanın
böyle bir açıklaması yoktur. İki, bunun dışında da başka yerde veya zamanda
yapılmış bir açıklaması da yoktur. Üç, aksine Başbakanın başörtülülerin
kamuda çalışması gerekmediğini ifade eden sözleri vardır. Dört, yukarıda
belirtildiği üzere, bu iddianın dayanağı deliller (EK-31)de böyle bir şey
yoktur. Aksine iddia makamını tekzip etmektedir. Hatta iddia makamının
Başbakanın ve AK Partinin aleyhinde kullandığı 13 numaralı iddiada geçen
bir beyanında Başbakan; “Özel üniversitelerde türbanla eğitimi serbest
bırakalım. Devlette görev verilmesin. Özel sektörde
çalışsınlar.”(İddianame, Başbakan hakkındaki 13 numaralı iddia, Sayfa: 33)
demiştir. Bunlar da, iddia makamını tekzip etmektedir.
Bütün bu açıklığa rağmen iddia makamının bu tavrı,
yani Başbakan tarafından söylenilmeyen sözlerin sanki kendisi tarafından
söylenilmiş gibi gösterilmesi, iddia makamının tarafsızlığı, lehe ve aleyhe
olan delilleri birlikte toplama ve maddi gerçeğin ortaya çıkmasını sağlama
ödevleriyle de uyuşmamaktadır.
b) Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı demokratik, laik,
sosyal bir hukuk devletidir(Anayasa, m. 2)
Anayasamıza göre; “Herkes, kişiliğine bağlı,
dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere
sahiptir.”(Anayasa, m. 12/1), “Temel hak ve hürriyetler, özlerine
dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen
sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar,
Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik
Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” (Anayasa, m.
13) “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme
hakkına sahiptir.”(Anayasa, m. 17/1) ve “Herkes, vicdan, dinî inanç ve
kanaat hürriyetine sahiptir.” (Anayasa, m. 24/1)
Başbakanın
söylediği; Anayasa’nın bir insan hakkı olarak tanıdığı ve teminat altına
aldığı din ve vicdan özgürlüğünü, farklı bir üslupla tekraren ifadeden
ibarettir.
Bu bağlamda Başbakanın, “Başörtüsünün insan hakkı olduğunu, türban konusunda toplumsal
mutabakata önem verdiklerini” ifade etmesinden sonra; “Biz geldiğimizden beri hep şunu
söyledik; seçim öncesinde de ben söyledim; ‘bir toplumsal mutabakat
sağlandığı anda çözüleceğine inanıyorum’ dedim. Bugün de aynısını
söylüyorum. Bu konuda toplumsal
mutabakat Tükiye’de vardır. Mutabakat yüzde 100 değildir ama yüzde
itibariyle, daha önce birçok kurumun yaptığı araştırmalar bu, yüzde
70-80’lerde. Bu konuda mutabakat vardır. Kurumlar arasında mutabakat var mı
derseniz, parlamento içi siyasi partilerde henüz bir mutabakat
oluşmamıştır. Parlamento içinde bu mutabakat oluştuğu anda parlamentoda bu
işi çözeriz. İnanıyorum ki parlamento dışı kurumlarda da
mutabakat büyük ölçüde vardır. Eğer
özgürlükten yanaysak, özgürlükleri savunuyorsak, o zaman ‘özgürlüğün bir
kısmını kabul ediyorum’ deyip, ‘bir kısmını kabul etmiyorum’ mantığı yanlış
bir mantıktır.” demesi, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasa’ya
aykırıdır. Aksine bu sözler, Anayasa ve laiklik ilkesinin teminatı altında
söylenmiştir.
Bir Başbakanın, ülkesinde yaşanan toplumsal bir
sorunun çözümü maksadıyla yasa çıkarabilecek siyasal çoğunlu olduğu halde
bu yolu tercih etmeyip, mutabakat arayışı içinde olması ve bu arayışını
ifade etmesi ve bu sorunun ancak mutabakatla çözüleceğini hem seçimden önce
ve hem de seçimden sonra iktidarda ifade etmesinin neresi Anayasaya veya
laiklik ilkesine aykırıdır?
Ayrıca hiçbir hukuk devletinde, özgürlük alanının
genişletilmesi talebinin dillendirilmesi hukuka aykırı olarak nitelendiremez.
32) İddianamenin 42’inci sayfasında yer alan 32
numaralı iddia (EK-32) da yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; AİHM’in bilirkişiye müracaat etmeksizin
Leyla ŞAHİN hakkında karar verdiğini ifade ile eleştirmiş, yargılamalarda
bilirkişilik müessesinin önemine vurgu yapmış, başörtüsü sorunun çözümü
için toplumsal mutabakatın olduğu, kurumlarda, müesseselerde ve partilerde
mutabakatın olmadığına, mutabakat halinde sorunun kendiliğinden
çözüleceğine vurgu yapmıştır.
a) Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme kararları eleştirilemez” diye bir
kural yoktur. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme
kararları da eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Demokratik hukuk devletinde, kendisini ilgilendiren
bir soruna ilişkin Uluslararası mahkeme olan AİHM’in verdiği kararın
tartışılması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesinden daha doğal bir şey
olamaz.
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez..
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya
mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham
edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
AİHM’in kararına katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi
vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve
yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi
diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
b) Ayrıca Başbakan
konuşmasında; Türk hukukunda ve bütün ülke hukuklarında cari olan
bilirkişilik müessesinin önemine vurgu yapmış, çözümü teknik ve fenni
bilgiyi gerektiren konularda, o konunun uzmanı bilirkişilere müracaatın
gerekliliğini ifade etmiştir. Mahkemeler de karar verirken, hakimlik mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile
çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi
gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasının gerekliliğini
farklı bir lisanla ifade etmiştir. Bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri
Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve hem de İdari Yargılama Usulü Kanun’unda
(M. 31) düzenlenen ve uygulanan bir müessesedir. Mahkemelerin, hakimlik
mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan,
çözümü uzmanlığı, teknik veya özel bilgiyi gerektiren konularda,
hukukumuzda var olan bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit,
değerlendirme ve eleştirmenin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü
yoktur.
c) Başbakan, AİHM’in kararına farklı anlam yükleyen kişilere dönük
eleştirilerde de bulunmuştur. Kişilerin eleştirilmesi, Anayasaya aykırı
değil, aksine Anayasanın teminatı altındadır.
d) “İnsanların hukukunun yasalarla yok edilemeyeceği” görüşü de
Anayasaya aykırı değildir. Çünkü Anayasamıza göre; “Herkes, kişiliğine
bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”(Anayasa,
m. 12/1). Yasalar, kişiliğe bağlı, vazgeçilmez ve devredilmez hak ve
hürriyetleri ortadan kaldıramaz. Başbakanın bu açıklaması, Anayasa’nın
12’inci maddesinin birinci fıkrasının farklı bir üslupla tekrarından başka
bir şey değildir.
33) İddianamenin 42-43’üncü sayfalarında yer alan 33
numaralı iddiada (EK-33) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; AİHM’in türban kararına dönük
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, bu kararı genellemek isteyen ve
farklı yansıtanlara yönelik eleştirilerde bulunmuştur.
Anayasa
veya yasalarımızda “Mahkeme kararları eleştirilemez” diye bir kural yoktur.
Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme kararları da
eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Demokratik hukuk devletinde, kendisini ilgilendiren
bir soruna ilişkin Uluslararası mahkeme olan AİHM’in verdiği kararın
tartışılması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesinden daha doğal bir şey
olamaz.
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin
kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve
sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
AİHM’in kararına katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi
vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve
yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi
diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
Ayrıca Başbakan, AİHM’in kararına farklı anlam
yükleyen kişilere dönük eleştirilerde de bulunmuştur. Kişilerin
eleştirilmesi, Anayasaya aykırı değil, aksine Anayasanın teminatı
altındadır.
34) İddianamenin 43’üncü sayfasında yer alan 34
numaralı iddiada (EK-34) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN;
AİHM’in Leyla ŞAHİN hakkındaki kararı ve başörtüsü sorununa dair
değerlendirme ve tespitte bulunmuştur.
a) Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme kararları eleştirilemez” diye
bir kural yoktur. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme
kararları da eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Demokratik hukuk devletinde, kendisini ilgilendiren
bir soruna ilişkin uluslararası mahkeme olan AİHM’in verdiği kararın
tartışılması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesinden daha doğal bir şey
olamaz.
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya
mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham
edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
AİHM’in kararına katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi
vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve
yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi
diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
b) Anayasa’ya göre; “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya,
kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.”
(Anayasa, m. 138/1) “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını,
idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk
kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 11)
Hakimlerin; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun vicdani kanaatlerine göre
karar vermesi; Anayasa, kanun veya hukuki değişiklik olduğu zaman önüne gelecek
davalarda bu değişikliğe göre karar vermesi Anayasa’nın amir hükmüdür.
Nitekim pek çok Anayasa değişikliği sonrası Anayasa Mahkemesi, pek çok
Anayasa ve yasa değişiklikleri sonrası Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay,
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve ilk derece mahkemeleri bu değişiklikleri
uygulamışlar ve değişikliklere uygun kararlar vermişlerdir.
Başbakanın
“Anayasa ve yasalar değiştiğinde, mahkeme kararlarının da değişebileceği
hususunu” dile getirmesi, Anayasanın bu amir hükümleri ve Mahkemelerimizin
yerleşik kararları ile uyumludur. Buradan Anayasaya aykırılık üretilemez.
c) Başbakanın, başörtüsü sorunun çözümüne dair söyledikleri de
Anayasaya aykırı değildir.
Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü
sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun
teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler
yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere
bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması ve çözümüne dair öneride
bulunması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir
aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
Bir
Başbakanın, ülkesinde yaşanan toplumsal bir sorunun çözümü maksadıyla yasa
çıkarabilecek siyasal çoğunluğu olduğu halde bu yolu tercih etmeyip,
mutabakat arayışı içinde olması ve bu arayışını ifade etmesi ve bu sorunun
ancak mutabakatla çözüleceğini hem seçimden önce ve hem de seçimden sonra
iktidarda ifade etmesinin neresi Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırıdır?
Ayrıca hiçbir hukuk devletinde, özgürlük alanının
genişletilmesi talebinin dillendirilmesi hukuka aykırı olarak nitelendiremez.
35) İddianamenin 43’üncü sayfasında yer alan 35
numaralı iddiada (EK-35) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN;“Türban sorunu ne zaman bitecek”
sorusuna, Türkiye’de böyle bir sorunun olduğunu, çözümü için
parlamentoda ve diğer kurumlarla mutabakat gerektiği ve mutabakat sağlandığında
sorunun çözüleceğine ifade etmiştir.
Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü
sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun
teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler
yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere
bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması ve çözümüne dair öneride
bulunması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti
ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
Bir
Başbakanın, ülkesinde yaşanan toplumsal bir sorunun çözümü maksadıyla yasa
çıkarabilecek siyasal çoğunlu olduğu halde bu yolu tercih etmeyip,
mutabakat arayışı içinde olması ve bu arayışını ifade etmesi ve bu sorunun
ancak mutabakatla çözüleceğini hem seçimden önce ve hem de seçimden sonra
iktidarda ifade etmesinin neresi Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırıdır?
Ayrıca hiçbir hukuk devletinde, özgürlük alanının
genişletilmesi talebinin dillendirilmesi hukuka aykırı olarak nitelendiremez.
36) İddianamenin 43’üncü sayfasında yer alan 36
numaralı iddiada (EK-36) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; İzmir İli Buca İlçe Teşkilatında bir
takım değerlendirmelerde bulunmuştur.
a)Bu
toplantıda Başbakanın yaptığı konuşma, bazı basın yayın organları
tarafından farklı anlamlara çekilmiş ve çarpıtılarak verilmiştir. Bunun
üzerine Başbakan, Başbakanlık Basın Sözcüsü Akif Beki aracılığıyla yaptığı
açıklamada, basında çıkan haberleri tekzip etmiş ve kastının ne olduğunu
bir kez daha yinelemiştir. Yapılan açıklama şudur:
‘‘ Başbakan, hiç kullanmadığı ifadelerin kendisi
tarafından söylenmiş gibi gösterilerek tartışma konusu yapılmasını ‘siyasi
bir acziyet’ olarak değerlendirmektedir. Bu durumu, siyasetin içine
çekildiği tartışma düzeyi açısından da üzüntüyle karşılamaktadır.
Başbakan, toplantıyı
izleyen kameraların ve basın mensuplarının kayıt cihazlarının da tespit
ettiği gibi ‘Gavur İzmir’ ifadesini ne kullanmış, ne de ima etmiştir.
Sadece siyasi hedeflerini işaret ederken İzmir ile ilgili ‘O, zaman zaman
bazı ifadeler vardır ya, bu ifadelerin olmadığı görülecektir. Çünkü,
İzmir’in aslı bu değildir. O yakıştırmalar değildir. İnşallah bu
yakıştırmaları da ilk seçimde silip atacaktır üzerinden’ demiştir.
Başbakan’ın
bu sözleriyle, İzmir için kullanılan ‘Solun Kalesi’ gibi bazı siyasi nitelendirmeleri
kastettiği açıktır. Başbakan’ın sözleri dinleyiciler tarafından da böyle
anlaşılmıştır.’’
Ne gariptir ki iddia makamı; Başbakanın Anayasa ile
tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32)
istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu
yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar
etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi
hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
b) Başbakan konuşmasında, değişik ülke sorunlarına
değinmiş ve bunların çözümü için zamana ihtiyaç olduğunu ifade etmiş; ancak
“türban” konusundan hiç bahsetmemiş ve hatta konuşmasında “türban”
kelimesini dahi kullanmamıştır. Buna rağmen iddia makamı, yaptığı yorumla
konuşmayı türban konusuna indirgemiştir. Bu, hukuken kabul edilmez bir
yaklaşımdır. İddia makamının varsayımları, Başbakanın sözleri yerine ikame
edilemez. Aksi hukuk devleti ilkesi ve hukukun evrensel ilkelerinin ihlali
anlamına gelir.
c) Kaldı ki Başbakanın,
yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunu ve çözümüne dair değerlendirme ve
açıklamalarda bulunması Anayasa’ya aykırı da değildir. Nitekim Türkiye’de,
yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını kabul etmeyen ve
çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi parti
yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken,
bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu
çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi
de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm önerileri
sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da dava konusu
olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir sorunun
varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması ve çözümüne dair öneride
bulunması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir
aykırılıktır.
d) Başbakanın; Türkiye’nin pek çok çözüm bekleyen sorunları olduğunu,
bunların çözümünün zaman aldığını ifadeyle teşkilatlarından “Sabırlı
olmalarını” ve “Tahriklere kapılmamalarını” istemesi ve “Her şeyin zamanı
olduğunu ve bir yol haritası içinde yürüyeceğini” belirtmesi, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının iddia ettiği gibi “Bir takiyye” değil, açık ve
samimi bir ifadedir. Başbakan çok açık ve net bir biçimde düşüncesini
açıklıyor, bundan gizli anlam çıkarmak, ancak niyet okumakla, ancak
kehanetle mümkündür. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia
makamı, somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü, söyleyenin
iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci
maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık
ihlalidir.
37) İddianamenin 44’üncü sayfasında yer alan 37
numaralı iddiada (EK-37) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; başörtüsü sorunu ve AİHM’in Leyla ŞAHİN
kararı hakkında değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
a) Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme kararları eleştirilemez” diye
bir kural yoktur. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme
kararları da eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Demokratik hukuk devletinde, kendisini ilgilendiren
bir soruna ilişkin uluslararası mahkeme olan AİHM’in verdiği kararın
tartışılması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesinden daha doğal bir şey
olamaz.
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya
mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham
edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale
gelmez.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
AİHM’in kararına katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi
vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve
yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi
diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
b) Anayasa’ya göre; “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya,
kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.”
(Anayasa, m. 138/1) “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını,
idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk
kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 11)
Hakimlerin; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun vicdani kanaatlerine göre
karar vermesi; Anayasa, kanun veya hukuki değişiklik olduğu zaman önüne
gelecek davalarda bu değişikliğe göre karar vermesi Anayasa’nın amir
hükmüdür. Nitekim pek çok Anayasa değişikliği sonrası Anayasa Mahkemesi,
pek çok Anayasa ve yasa değişiklikleri sonrası Yargıtay, Danıştay, Askeri
Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve ilk derece mahkemeleri bu
değişiklikleri uygulamışlar ve değişikliklere uygun kararlar vermişlerdir.
Başbakanın
“Anayasa ve yasalar değiştiğinde, mahkeme kararlarının da değişebileceği
hususunu” kendisini de örnek vererek dile getirmesi, Anayasanın bu amir
hükümleri ve Mahkemelerimizin yerleşik kararları ile uyumludur. Buradan
Anayasaya aykırılık üretilemez.
c) Ayrıca Başbakan konuşmasında; Türk
hukukunda ve bütün ülke hukuklarında cari olan bilirkişilik müessesinin
önemine vurgu yapmış, başörtünsünün dini bir emir olup olmadığı konusuna
mahkemelerin karar veremeyeceği ve bu konuda karar oluşturabilmek için o
konunun uzmanı bilirkişilere müracaatın gerekliliğini ifade için “Söz söyleme hakkı din
ulemasınındır.” demiş ve bu konuda AİHM’in bilirkişi görüşü almadan karar
vermesini eleştirmiştir.
Ancak bu konu, baysın yayın organları tarafından
çarpıtılarak ve farklı bir biçimde verilmiştir. Bunun üzerine Başbakan,
Başbakanlık Basın Sözcüsü Mehmet Akif BEKİ aracılığa bir tekzip ve düzeltme
açıklaması yapmıştır. Anadolu Ajansında yer alan açıklama aynen şöyledir:
“Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dün yaptığı
açıklamada, AİHM’in türban ile ilgili son kararı konusunda, AİHM’in
uzmanlık gerektiren bir konuda bilirkişi görüşüne başvurma gereği duymadan
karar oluşturmasını eleştiri konusu yaptığını belirterek, ‘‘ Başbakan’ın
dünyevi hukuk alanına giren bir düzenlemenin, din bilginlerine bırakılması
gerektiğini söylemesi söz konusu değildir, olmamıştır da’’ dedi.
Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki, yaptığı yazılı
açıklamada, ‘‘Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, dün Avrupa Hareketi
Danimarka Şubesi’nin düzenlediği toplantıda AİHM’in başörtüsü kararına
ilişkin yaptığı değerlendirmelerin, bazı gazetelerde maksadı aşan bir
şekilde haber ve yorumlara konu yapıldığının görüldüğünü’’ ifade etti.
‘‘Bu yayın organları okunduğunda sanki Başbakan,
konunun AİHM’in görev alanına girmediğini, yapılan bir başvuru ile ilgili
olarak karar alma ve söz söyleme yetkisinin bulunmadığını söylediği
şeklinde bir izlenim oluştuğunu’’ belirten Beki, şunları kaydetti:
‘‘Bu izlenim kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır.
Başbakan AİHM’in uzmanlık gerektiren bir konuda ‘bilirkişi’ görüşüne
başvurma gereği duymadan karar oluşturmasını eleştiri konusu yapmıştır.
Dolayısıyla, başörtüsü yasağıyla ilgili uygulama söz konusu olduğunda,
İslam dini bilginlerinden görüş istenmeden oluşturulacak kanaat ve görüşlerin
‘eksik’ kalacağına işaret etmek istemiştir. Mahkeme heyetinin, ihtisas
gerektiren bir dosyada kendilerini konunun uzmanı yerine koyarak söz
söyleyemeyeceklerine dikkat çekmiştir. Başbakan’ın sözleri bu bağlamda
değerlendirilmelidir. Aksi taktirde, dünyevi hukuk alanına giren bir
düzenlemenin, din bilginlerine bırakılması gerektiğini söylemesi söz konusu
değildir, olmamıştır da. Başbakan açısından, ‘başörtüsü yasağına’ ilişkin
uygulamaların bir yasal düzenleme konusu olarak mahkemelerin görev ve yetki
alanlarına girdiği hususu açıktır. Ancak uygulamanın muhatabı olan bireylerin
dini inanç ve değerlerinin de bu düzenlemeler yapılırken dikkate alınması
hukuk felsefesinin bir gereğidir. Başbakan söz konusu değerlendirmesinde
açıkça buna vurgu yapmıştır. Yanlış yorum ve maksadı aşan haberlerden
kaynaklanabilecek gereksiz gerilim ve tartışmaların önüne geçilmek amacıyla
bu açıklamanın yapılmasına gerek duyulmuştur.’’
Ayrıca Başbakan da bizzat açıklamada bulunarak,
“Ulema” kelimesinin ne anlama geldiğini ifade etmiş ve bunu bilirkişi
anlamında kullandığını açıkça ifade etmiştir: “Bakınız günlerdir gündemde
maalesef zorla tutulmak istenen bir kelime var. ‘Ulema’ kelimesi.
Denizli’den şimdi cehalet içinde kıvranan bazılarına duyurmak istiyorum.
Açsınlar Türk Dil Kurumu’nun lügatını, açsınlar Milli Eğitim Bakanlığı’nın
lügatını, açsınlar diğer lügat ve ansiklopedileri ‘Ulema’ kelimesinin
anlamına baksınlar.
Bunlar şecaat arz ederken sirkatin söylüyorlar.
Bunlar kendilerini överken açıklarını ortaya koyuyorlar. Ulema, alim
kelimesinin çoğuludur. Alim kelimesi, bugünkü ifadeyle bilgindir. Ulema ise
bilginler anlamına gelmektedir. Bunu bilmeleri lazım. Fakat bunlar düne
kadar katip kelimesinin de karşısındaydılar. Ama katip kelimesini kovdular
yerine sekreter kelimesini koydular. Katip kelimesini bir yerden kovarken
Dışişleri Bakanlığımızın içinde de hala birinci katipler, ikinci katipler
görev yapıyor. Bunların hassasiyetleri maalesef üzüm yemek değil. Bunların
hassasiyetleri bağcıyla. Çünkü biliyorlar ki bu iktidar adım adım
Türkiye’yi o hedefe götürüyor. O hedef, Türkiye’yi muasır medeniyetler
seviyesinin üstüne çıkarma hedefidir. Biz, oraya doğru gidiyoruz. Ama onlar
bizi on yıllardır oyaladılar. Hele bu Cumhuriyet Halk Partisi zihniyeti
bunun tam markasıdır, ta kendisidir. Çünkü bu ülkede bu zihniyetin çakılı
bir çivisi yoktur. Böyle bir zihniyettir. Şu anda da acaba AK Parti
iktidarını nasıl yıpratırız? diyorlar. Kendilerine göre payandaları da var.
Bu payandaları ile bir şeyler söylemenin gayreti içine giriyorlar. Boşuna
gayret etmesinler. Biz attığımız adımları bu ülke için, milletimiz için
atıyoruz. Güvenle atıyoruz, inançla atıyoruz.
Şunu da bilmelerini istiyoruz: Biz her zaman
söylendiği gibi bir şeyi ifade ederken onun arkasını, önünü keserek
istediğimizi cımbızlamak suretiyle, onu kullanma gayretine girecek kadar da
adap ilkelerini dışlamış bir iktidar partisi değiliz. Onun için de ne
söylediğimizi gayet iyi bilsinler. Şimdi buradan bir şey daha söylüyorum.
Avrupa Hareketi Danimarka Şubesi’nde yaptığımız konuşma incelendiği zaman
herkes bunu görür. söylediğimiz; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
Müslümanlara ait bir örtünme konusuyla ilgili karar verirken, bilirkişi
noktasında bu iş konusunda kim konuşur? İslam dininin bu konudaki yetkili
din bilginleri. Onlara sorması gerekirdi. Yani gerçekten bu örtü ideolojik
mi, sosyolojik mi yoksa dinin bir gereği mi? Bunu bir sormaları gerekir.
Sorduktan sonra da kararını yine Orası verir. Kaldı ki orada şu ifadeyi de
söylemişizdir: Biz Onların verdiği karara uyarız. O ayrı bir olay. Ama işin
bu yanı saptırılmamalı. Ve Türkiye’de de bunu saptırma yoluna gitmesin.
Olay budur. Ve Türkiye’de 2002 Kasım seçimlerinden önce bizim bu konudaki
tavrımız nedir? Biz bunu söyledik. Toplumsal mutabakat dedik, kurumsal
mutabakat dedik. İşte bunların başarılması lazım. Bu başarıldığı anda her
şey aşılır. Çünkü bu ülkede, burada, Anadolu’nun her yöresinde kimse bizim
değerlerimizle oynayamaz. Oynama hakkına da sahip değildir.
Türkiye artık kabuğunu kıran, dünya ülkelerinin
gözünü üzerine çevirdiği bir cazibe ülkesi haline getirilmiştir. Din ve
vicdan özgürlüğü diyoruz. Bunun gereği neyse bunu hep birlikte yapmak
durumundayız. Bunun üzerinden kimse siyaset yapamaz. Biz partimizin
programına din üzerinden siyaset yapılmayacağını ilke olarak koymuş bir partiyiz.
Bizim programımızda var bu. Kimse AK Parti’yi, bu noktada böyle bir
suçlamaya gidemez.’’
Nitekim iddianamede yer alan 38 numaralı iddia da
bunu açıkça göstermektedir. Esasında 38 numaralı iddia, 37 numaralı iddiayı
tekzip etmektedir.
“Tekzip ve düzeltme hakkı” (Anayasa, m. 32),
Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı bir haktır. Başbakan, hem bizzat
ve hem de Basın Sözcüsü aracılığıyla bu hakkını kullanmış ve basında yer
alan haberleri tekzip etmiş ve işin aslını açıklamıştır. İddia makamının
bunu dikkate alması Anayasa gereğidir. Ancak iddia makamı; Başbakanın
Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na
(Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate almamış,
aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar,
açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel
ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
Başbakanın
açıklaması Anayasa ve yasa ile de uyumludur. Zira bilirkişilik müessesi,
başlangıçtan beri Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73),
hem Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve hem de İdari Yargılama
Usulü Kanunu’nunda (M. 31) düzenlenen ve uygulanan bir müessesedir. Mahkemeler
karar verirken, hakimlik mesleğinin
genel ve hukuki bilgisi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı,
özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün
alınması, pozitif hukukumuzun bir gereğidir. Bu nedenle Başbakanın;
başörtüsünün dini vechesinin çözümünün uzmanlığı gerektiren teknik bir konu
olması nedeniyle AİHM’in bütün ülke hukuklarında ve ülkemiz hukukunda var
olan bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit, değerlendirme ve
eleştirmesinin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü yoktur.
d) Başbakan, AİHM’in kararına farklı anlam yükleyen kişilere dönük
eleştirilerde de bulunmuştur. Kişilerin eleştirilmesi, Anayasaya aykırı
değil, aksine Anayasanın teminatı altındadır.
e) “İnsanların hukukunun yasalarla yok edilemeyeceği” görüşü de
Anayasaya aykırı değildir. Çünkü Anayasamıza göre; “Herkes, kişiliğine
bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”(Anayasa,
m. 12/1). Yasalar, kişiliğe bağlı, vazgeçilmez ve devredilmez hak ve
hürriyetleri ortadan kaldıramaz. Başbakanın bu açıklaması, Anayasa’nın
12’inci maddesinin birinci fıkrasının farklı bir üslupla tekrarından başka
bir şey değildir.
f) Başbakanın, başörtüsü sorunun çözümüne dair söyledikleri de
Anayasaya aykırı değildir.
Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü
sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun
teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler
yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere
bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması ve çözümüne dair öneride
bulunması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir
aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olan Türkiye’de, ne demokrasi, ne laiklik, ne hukuk başörtülü öğrencilerin
yükseköğrenim hakkına manidir.
Bir
Başbakanın, ülkesinde yaşanan toplumsal bir sorunun çözümü maksadıyla yasa
çıkarabilecek siyasal çoğunlu olduğu halde bu yolu tercih etmeyip,
mutabakat arayışı içinde olması ve bu arayışını ifade etmesi ve bu sorunun
ancak mutabakatla çözüleceğini ifade etmesinin neresi Anayasaya veya
laiklik ilkesine aykırıdır?
Ayrıca hiçbir hukuk devletinde, özgürlük alanının
genişletilmesi talebinin dillendirilmesi hukuka aykırı kabul edilemez.
38) İddianamenin 44-45’inci sayfalarında yer alan 38
numaralı iddiada(EK-38) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; “ulema” ifadesi etrafında yapılan tartışmalar
nedeniyle, “ulema” kelimesini hangi anlamda kullandığını açıklamak için
değerlendirme ve tespitte bulunmuştur.
a) Başbakan konuşmasında; “ulema”
kelimesini hangi anlamda kullandığını açıklamış, başörtüsünün dini bir emir
olup olmadığı konusuna mahkemelerin karar veremeyeceği ve bu konuda karar
oluşturabilmek için o konunun uzmanı bilirkişilere müracaatın gerekliliğini
ifade için “İslam’ın din bilginlerine sorması gerekir” demiş ve bu konuda
AİHM’in bilirkişi görüşü almadan karar vermesini eleştirmiştir.
Bir önceki iddiaya verilen cevapta da açıklandığı
üzere, Başbakanın kullandığı “Ulema” kelimesi, basın yayın organları
tarafından çarpıtılarak ve farklı bir biçimde verilmiştir. Bunun üzerine
Başbakan, Başbakanlık Basın Sözcüsü Mehmet Akif BEKİ aracılığa bir tekzip
ve düzeltme açıklaması yapmıştır. Anadolu Ajansında yer alan açıklama aynen
şöyledir: “Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
dün yaptığı açıklamada, AİHM’in türban ile ilgili son kararı konusunda,
AİHM’in uzmanlık gerektiren bir konuda bilirkişi görüşüne başvurma gereği
duymadan karar oluşturmasını eleştiri konusu yaptığını belirterek, ‘‘
Başbakan’ın dünyevi hukuk alanına giren bir düzenlemenin, din bilginlerine
bırakılması gerektiğini söylemesi söz konusu değildir, olmamıştır da’’
dedi.
Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki, yaptığı yazılı
açıklamada, ‘‘Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, dün Avrupa Hareketi
Danimarka Şubesi’nin düzenlediği toplantıda AİHM’in başörtüsü kararına
ilişkin yaptığı değerlendirmelerin, bazı gazetelerde maksadı aşan bir
şekilde haber ve yorumlara konu yapıldığının görüldüğünü’’ ifade etti.
‘‘Bu yayın organları okunduğunda sanki Başbakan,
konunun AİHM’in görev alanına girmediğini, yapılan bir başvuru ile ilgili
olarak karar alma ve söz söyleme yetkisinin bulunmadığını söylediği
şeklinde bir izlenim oluştuğunu’’ belirten Beki, şunları kaydetti:
‘‘Bu izlenim kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır.
Başbakan AİHM’in uzmanlık gerektiren bir konuda ‘bilirkişi’ görüşüne
başvurma gereği duymadan karar oluşturmasını eleştiri konusu yapmıştır.
Dolayısıyla, başörtüsü yasağıyla ilgili uygulama söz konusu olduğunda,
İslam dini bilginlerinden görüş istenmeden oluşturulacak kanaat ve
görüşlerin ‘eksik’ kalacağına işaret etmek istemiştir. Mahkeme heyetinin,
ihtisas gerektiren bir dosyada kendilerini konunun uzmanı yerine koyarak
söz söyleyemeyeceklerine dikkat çekmiştir. Başbakan’ın sözleri bu bağlamda
değerlendirilmelidir. Aksi taktirde, dünyevi hukuk alanına giren bir
düzenlemenin, din bilginlerine bırakılması gerektiğini söylemesi söz konusu
değildir, olmamıştır da. Başbakan açısından, ‘başörtüsü yasağına’ ilişkin
uygulamaların bir yasal düzenleme konusu olarak mahkemelerin görev ve yetki
alanlarına girdiği hususu açıktır. Ancak uygulamanın muhatabı olan bireylerin
dini inanç ve değerlerinin de bu düzenlemeler yapılırken dikkate alınması
hukuk felsefesinin bir gereğidir. Başbakan söz konusu değerlendirmesinde
açıkça buna vurgu yapmıştır. Yanlış yorum ve maksadı aşan haberlerden
kaynaklanabilecek gereksiz gerilim ve tartışmaların önüne geçilmek amacıyla
bu açıklamanın yapılmasına gerek duyulmuştur.’’
Bu açıklamaya rağmen tartışmaların bitmemesi ve
çarpıtmaların devam etmesi üzerine bu sefer bizzat Başbakan açıklamada
bulunarak, “Ulema” kelimesinin ne anlama geldiğini ifade etmiş ve bunu
bilirkişi anlamında kullandığını açıkça belirtmiştir: “Bakınız günlerdir gündemde
maalesef zorla tutulmak istenen bir kelime var. ‘Ulema’ kelimesi.
Denizli’den şimdi cehalet içinde kıvranan bazılarına duyurmak istiyorum.
Açsınlar Türk Dil Kurumu’nun lügatını, açsınlar Milli Eğitim Bakanlığı’nın
lügatını, açsınlar diğer lügat ve ansiklopedileri ‘Ulema’ kelimesinin
anlamına baksınlar.
Bunlar şecaat arz ederken sirkatin söylüyorlar.
Bunlar kendilerini överken açıklarını ortaya koyuyorlar. Ulema, alim
kelimesinin çoğuludur. Alim kelimesi, bugünkü ifadeyle bilgindir. Ulema ise
bilginler anlamına gelmektedir. Bunu bilmeleri lazım. Fakat bunlar düne
kadar katip kelimesinin de karşısındaydılar. Ama katip kelimesini kovdular
yerine sekreter kelimesini koydular. Katip kelimesini bir yerden kovarken
Dışişleri Bakanlığımızın içinde de hala birinci katipler, ikinci katipler
görev yapıyor. Bunların hassasiyetleri maalesef üzüm yemek değil. Bunların
hassasiyetleri bağcıyla. Çünkü biliyorlar ki bu iktidar adım adım
Türkiye’yi o hedefe götürüyor. O hedef, Türkiye’yi muasır medeniyetler
seviyesinin üstüne çıkarma hedefidir. Biz, oraya doğru gidiyoruz. Ama onlar
bizi on yıllardır oyaladılar. Hele bu Cumhuriyet Halk Partisi zihniyeti
bunun tam markasıdır, ta kendisidir. Çünkü bu ülkede bu zihniyetin çakılı
bir çivisi yoktur. Böyle bir zihniyettir. Şu anda da acaba AK Parti
iktidarını nasıl yıpratırız? diyorlar. Kendilerine göre payandaları da var.
Bu payandaları ile bir şeyler söylemenin gayreti içine giriyorlar. Boşuna
gayret etmesinler. Biz attığımız adımları bu ülke için, milletimiz için
atıyoruz. Güvenle atıyoruz, inançla atıyoruz.
Şunu da bilmelerini istiyoruz: Biz her zaman
söylendiği gibi bir şeyi ifade ederken onun arkasını, önünü keserek
istediğimizi cımbızlamak suretiyle, onu kullanma gayretine girecek kadar da
adap ilkelerini dışlamış bir iktidar partisi değiliz. Onun için de ne
söylediğimizi gayet iyi bilsinler. Şimdi buradan bir şey daha söylüyorum.
Avrupa Hareketi Danimarka Şubesi’nde yaptığımız konuşma incelendiği zaman
herkes bunu görür. söylediğimiz; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Müslümanlara
ait bir örtünme konusuyla ilgili karar verirken, bilirkişi noktasında bu iş
konusunda kim konuşur? İslam dininin bu konudaki yetkili din bilginleri.
Onlara sorması gerekirdi. Yani gerçekten bu örtü ideolojik mi, sosyolojik
mi yoksa dinin bir gereği mi? Bunu bir sormaları gerekir. Sorduktan sonra
da kararını yine Orası verir. Kaldı ki orada şu ifadeyi de söylemişizdir:
Biz Onların verdiği karara uyarız. O ayrı bir olay. Ama işin bu yanı
saptırılmamalı. Ve Türkiye’de de bunu saptırma yoluna gitmesin. Olay budur.
Ve Türkiye’de 2002 Kasım seçimlerinden önce bizim bu konudaki tavrımız
nedir? Biz bunu söyledik. Toplumsal mutabakat dedik, kurumsal mutabakat
dedik. İşte bunların başarılması lazım. Bu başarıldığı anda her şey aşılır.
Çünkü bu ülkede, burada, Anadolu’nun her yöresinde kimse bizim
değerlerimizle oynayamaz. Oynama hakkına da sahip değildir.
Türkiye artık kabuğunu kıran, dünya ülkelerinin
gözünü üzerine çevirdiği bir cazibe ülkesi haline getirilmiştir. Din ve
vicdan özgürlüğü diyoruz. Bunun gereği neyse bunu hep birlikte yapmak
durumundayız. Bunun üzerinden kimse siyaset yapamaz. Biz partimizin
programına din üzerinden siyaset yapılmayacağını ilke olarak koymuş bir partiyiz.
Bizim programımızda var bu. Kimse AK Parti’yi, bu noktada böyle bir suçlamaya
gidemez.’’
Başbakanın
bu açıklaması, basını tekzip eden ve işin gerçeğini ortaya koyan
açıklamalardır. Aksi sabit oluncaya kadar buna itibar etmek hukukun ve
Anayasanın gereğidir.
Zira “Tekzip
ve düzeltme hakkı” (Anayasa, m. 32), Anayasa’nın tanıyıp teminat altına
aldığı bir haktır. İddia makamının yapılan tekzipleri dikkate alması
Anayasa gereğidir. Ancak iddia makamı; Başbakanın Anayasa ile tanınıp
teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32)
istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate almamış, aksine gerçeğe
aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar, açık ve
tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de
ayaklar altına alınmasıdır.
Kaldı ki Başbakanın açıklaması Anayasa ve yasa ile de
uyumludur. Zira bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri Türk hukukunda hem
Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (M.
275-286) ve hem de İdari Yargılama Usulü Kanununda (M. 31) düzenlenen ve
uygulanan bir müessesedir. Mahkemeler karar verirken, hakimlik mesleğinin genel ve hukuki bilgisi ile
çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi
gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınması, pozitif
hukukumuzun bir gereğidir. Bu nedenle Başbakanın; başörtüsünün dini
vechesinin çözümünün uzmanlığı gerektiren teknik bir konu olması nedeniyle
AİHM’in bütün ülke hukuklarında ve ülkemiz hukukunda var olan bilirkişilik
müessesesini işletmemelerini tespit, değerlendirme ve eleştirmesinin
laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü yoktur.
b) Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme kararları eleştirilemez” diye
bir kural yoktur. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme
kararları da eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Demokratik hukuk devletinde, kendisini ilgilendiren
bir soruna ilişkin uluslararası mahkeme olan AİHM’in verdiği kararın
tartışılması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesinden daha doğal bir şey
olamaz.
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya
mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham
edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
AİHM’in kararına katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi
vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve
yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi
diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
c) Ayrıca Başbakan, kendi sözlerini
çarpıtanları eleştirmiştir. Kişilerin eleştirilmesi, Anayasaya aykırı
değil, aksine Anayasanın teminatı altındadır.
39) İddianamenin 45’inci sayfalarında yer alan 39
numaralı iddiada (EK-39) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; günün anlam ve önemine de uygun olarak,
kadınların yaşadığı sorunlara değinmiş, kadınlara karşı yapılan
ayrımcılığın çirkinliğini ifade için “ırkçılıktan daha tehlikeli, cahiliye
döneminden kalma” anlayışlar nitelemesini yapmış ve kadına karşı yapılan
her türlü ayrımcılıkla mücadele etmenin gerekliliğine işaret etmiştir.
a) Başbakanın konuşması, Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin
verdiği 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararla ilgili
değildir. Başbakan konuşmasında, Danıştay’ın anılan kararından açık veya
imalı olarak hiçbir şekil ve surette bahsetmemiştir. Başbakanın
açıklamaları; Adalet ve Kalkınma Partisi Kadın Kolları Başkanlığı’nın 3.
kuruluş yıldönümü nedeniyle Bilkent Otel’de düzenlenen etkinlikte ekseriyeti
kadınlardan oluşan bir topluluğa karşı, toplantının anlam ve önemiyle
uyumlu değerlendirme ve tespitleri içermektedir. Gerçek bu iken, iddia
makamının konuşmayla Danıştay Kararı arasında bağlantı kurması, hukuken
anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum değildir. Gazete haberlerinin bu
meyanda olması da, maddi gerçeği araştırmakla ve ona göre hareketle görevli
iddia makamını, bu gerçeği aramadığı için haklı çıkarmaz.
Kaldı ki Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme
kararları eleştirilemez” diye bir kural da yoktur. Herkesin görüşünün
eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme kararları da eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya
mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham
edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.
b) Kadınlara karşı uygulanan
ayrımcılıkla mücadele, sadece Türkiye’nin değil bütün dünyanın ortak
sorunudur. Bu nedenle Birleşmiş milletler 1979 senesinde “Kadınlara Karşı
Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”(CEDAW’ı) ni kabul etmiş,
Türkiye de bu sözleşmeye taraf olmuştur. Bugün 170’ten fazla ülke, bu
sözleşmeye katılmıştır. Bu, kadına karşı ayrımcılığın, bütün dünya
ülkelerinin ortak sorunu olduğunun ve bütün dünyanın bu sorunla mücadelenin
gerekliliğine inandığının göstergesidir.
Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesine taraf olan, Anayasa ve yasalarından kadına karşı ayrımcılık
sayılan hükümleri çıkarmak ve kadın lehine düzenlemeler için yasama çalışması
yapan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanın kadına karşı yapılan ayrımcılıktan
bahsedip, bununla mücadelenin gerekliliğine vurgu yapması, ne laiklik
ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Kaldı ki kadın erkek ayrımcılığını kaldırmak üzere
AK Parti döneminde önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır:
- Anayasa’nın 10’uncu maddesine “Kadınlar ve erkekler eşit haklara
sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.”
(07.05.2004 tarih ve 5170 sayılı kanununla) şeklinde değiştirilmiş ve bu
suretle kadın erkek eşitliğini sağlamak, ayrımcılıkları kaldırmak Devletin
yükümlülüğü haline getirilmiştir.
- 765 Sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan ve kadınları kendi içinde
dahi “Kız ve kadın” diye ayıran (Bkz. 765 Sayılı TCK. M.423, 434/1)
anlayışa yeni Türk Ceza Kanununda son verilmiştir.
- “Kasten adam öldürme suçunun … Töre saikiyle, işlenmesi halinde, kişi
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”(TCK. M. 84/(1) j)
hükmü, ilk defa Türk Ceza Kanununa konmuştur.
- Töre cinayetleri, dikkate alınarak “Kasten adam öldürme suçunun eşe
veya kardeşe karşı … İşlenmesi
halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
cezalandırılır.”(TCK. M. 84/(1) j) hükmünde yer alan “… Eş veya
kardeşe karşı…” ifadeleri de ilk defa Türk Ceza Kanununa konmuştur.
- “Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar”, 765 sayılı Türk Ceza
Kanununda 2. Kitap, 8. Bab’ta “Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhine
Cürümler” başlığı altında, 414 ila 447’inci maddelerde 6 fasıl halinde düzenlendiği
halde, yeni Türk Ceza Kanununda 2. Kitap (Özel Hükümler), 2. Kısım
(Kişilere Karşı Suçlar), 6. Bölümde “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar”
başlığı altında düzenlenmiştir. Böylelikle Türk Ceza Kanununda yer alan
kadına ayrımcı bakış açısına son verilmiştir.
- Cinsel saldırıya uğrayan kadının, saldırganla evlenmesi halinde
davanın veya cezanın beş yıl süreyle duracağını öngören anlayışa son
verilmiştir. (765 Sayılı TCK. m. 434; 5237 Sayılı TCK. m.102)
Bunlar sadece Anayasa ve Türk Ceza Kanununda yapılan
değişikliklerden bazılarıdır. Kadına karşı ayrımcılıkla mücadele adına
yaptıklarımızın hepsini buraya almak, bu cevabın sınırlarını çok aşar. Ama
bilinmeli ki AK Parti, kadına karşı ayrımcılıkla kurulduğu günden bugüne
tavizsiz mücadele etmiş, bugünden sonra da tam eşitlik sağlanıncaya kadar
mücadelesine devam edecektir.
Bu gerçeklikler ve iddianamedeki beyanların
açıklığına rağmen iddia makamının, bu beyanı laiklik veya Anayasaya aykırı
görmesi ve takdimi, Anayasa ve hukukun dışına çıkmak ve söylenileni;
söylenilen yer, neden, zaman ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin
iradesi dışında anlamlandırıp, kendi verdiği anlama göre de itham edip, yaptırım
talep etmesinden, diğer bir ifadeyle söyleneni arzusuna göre
başkalaştırmaktan başka bir şey değildir. Asıl Anayasa ve laiklik ilkesine
aykırı olan budur.
c) Kaldı ki Başbakanın yaptığı değerlendirme ve tespitlerin hiç birisi
ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Başbakanın
açıklamalarından;
“Bugün kadına karşı adaletsizlikler dünyanın neresinde
varsa orada zulüm ve acı vardır. Tabii ki bu haksızlık ve acıları onaylamak
imkânsızdır” ifadesi mi Anayasaya aykırı?
Yoksa “Bütün dünyada, özelde ise Müslüman
toplumlarda, kadınların toplumsal hayata katılması ve üretim süreçlerine
dahil edilmesiyle ilgili bazı sorunlar yaşanıyor. Hiç kimse bu sorunu
yalnız bize özgü bir sorun olarak görmesin. Bu sorun, en gelişmiş
ülkelerden, en geri kalmış ülkelere kadar bütün dünyanın gündeminde var”
açıklaması mı Anayasaya aykırı?
Veya “Kadına karşı ayrımcılık bizim geleneğimizde
cahiliye örneğidir.” demesi mi Anayasaya aykırı?
Yoksa “Kadını
özel alana hapseden, kamusal alandan dışlayan, cinsiyet ayrımcılığına
dayanan baskıcı ve tutucu anlayışlar medeni olamaz. “Bazı eksiklerimiz var.
Biraz zaman alacak, ama kurumlararası, toplumsal mutabakat sağlanarak
elimizden geleni yapacağız. Bu ülke bu sorunu da çözecek …Sorun adalet sorunu.”
değerlendirmesi mi Anayasaya aykırı?
Veya “Bugün kadına karşı adaletsizlikler dünyanın
neresinde varsa orada zulüm ve
acı vardır. Bu haksızlık ve acıları
onaylamak imkânsız.” ifadesi mi Anayasaya aykırı?
Yoksa “Kadına karşı ayrımcılık, kız çocuklarını
temel haklarından mahrum bırakmak, kadını üretim sürecinden dışlamak gibi
anlayışlar cahiliye geleneği…” açıklaması mı Anayasaya aykırı?
Veya “Günlük hayatta toplumsal ve geleneksel
yapıdan kaynaklanan kadınlarımızın halen karşılaştığı sorunları görmezden
gelemeyiz. Bu sorunların çözümü için yasal düzenlemeleri yapan bir kurumu,
bir duyarlılığı hayata hâkim kılmalıyız.” demesi mi Anayasaya aykırı?
Yoksa “ Toplumların olduğu gibi devletlerin de
kadına karşı ayrımcılığı töre haline getirmesi kabul edilemez.”
değerlendirmesi mi Anayasaya aykırı?
Veya “Kadına karşı cinsiyet ayrımcılığı en az
ırkçılık kadar tehlikeli. Hiçbir mazeret insana karşı şiddet kullanılmasını
haklı kılamaz.” ifadesi mi Anayasaya aykırı?
Sahi bu değerlendirme ve tespitlerden hangisi
Anayasaya aykırı? Cevabı basit, çünkü hiçbirisi Anayasaya aykırı değildir.
Aksine hepsi, Anayasa ile uyumludur. Burada Anayasaya aykırı olan iddia
makamının yorumu ve değerlendirmesidir.
c) Başbakan konuşmasında; kadınlara karşı yapılan her türlü
ayrımcılığı reddetmiş ve ayrımcılığın çirkinliğini ve yapılan haksızlığın
derecesini ifade için kadına karşı yapılan ayrımcılığı “Irkçılıktan beter”
“Cahiliye geleneği”, “Adaletsizlik” ve “Zulüm” olarak nitelendirmiştir.
Kadına karşı yapılan her türlü ayrımcılığa karşı çıkmak ve bununla mücadele
etmek, Anayasanın ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmenin
gereğidir.
İddia makamı, Anayasa ve uluslararası
sözleşmelerden doğan gereklilikleri yok sayamaz. Başbakan hakkındaki 16
numaralı iddia ve 27 numaralı iddia da kadınlara karşı yapılmış konuşmalar
olup, hepsinde de kadına karşı her türlü ayrımcılıkla mücadelenin
gerekliliğine vurgu yapılmıştır. 39 Numaralı iddiadaki konuşma ile birlikte
(16 ve 27 numaralı iddialar dahil) bu üç konuşma, alkış ve takdiri hak eden
ve Anayasaya uyumlu olan konuşmalardır. Buna rağmen iddia makamı tarafından
Anayasaya aykırı görülmesi ve delil olarak sunulmasını anlamak ve kabul
etmek mümkün değildir. Bu açıklamaları, Anayasaya aykırı kılacak, bir
Anayasa hükmü yoktur. Burada Anayasaya aykırı olan, iddia makamının
değerlendirme ve tespitleridir.
40) İddianamenin 45’inci sayfalarında yer alan 40
numaralı iddiada (EK-40) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; iktidarları
döneminde düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü alanındaki
iyileştirmelerden bahsetmiş ve mutabakatla özgürlük alanındaki
mağduriyetlerin de giderileceğine işaret etmiştir.
Bilindiği gibi 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5371
Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 22. yasama
döneminde yasalaşmıştır. Türk Ceza Kanunu yeniden yapılmış; düşünceyi ifade
hürriyetiyle ilgili suçlar tanzim edilirken, ifade hürriyetinden yana
önemli adımlar atılmış ve özgürlük adına önemli değişimler yapılmıştır.
Ceza Muhakemesi Kanunuyla da suçun soruşturulması ve kovuşturulması
sırasında, hukuk devletine uygun kişi lehine güvenceler getirilmiştir.
Başbakanın konuşmasında bahsettiği özgürlük alanındaki iyileştirmeler, Türk
Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve başkaca kanunlarda özgürlük alanında
yapılan iyileştirmelerdir.
Türkiye’de özgürlükler konusunda tam bir mutabakat
yoktur. Mutabakat sağlandıkça, özgürlük alanının genişleyeceği de
muhakkaktır. Bir Başbakanın, hem de elinde yasa çıkaracak yasal çoğunluğu
da olduğu halde, özgürlük alanının genişletilmesi ve yaşanan
mağduriyetlerin giderilmesi için genel mutabakat arayışının ve bunu alenen
ifadesinin neresi Anayasaya aykırıdır? Bu açık ifadeden, gizli anlamlar
çıkarmak mümkün değildir. Hukuk devleti, açık sözlerden gizli anlamlar
çıkaran ve sonrada çıkardığı gizli anlamlardan dolayı kişileri itham edip
sorumluluğunu talep eden devlet değildir. Aksine hukuk devletinde yasalar
açıktır, yargılama açıktır, iddia makamı veya başkaca bir yargı makamı
gizli anlamlar aramaz, onlar somut ve açık anlamlardan hareket ederler.
İddia makamı bu tutumuyla hukuk devleti ilkesini alenen ihlal etmiştir.
Zira çoğulcu demokrasilerin hakim olduğu hiçbir
hukuk devletinde, bir siyasi parti liderinin, özgürlük alanını genişletme
talebini Anayasa ve yasaya aykırı görülmez. Bunun aksinin kabulü Anayasa ve
yasaların alenen ihlalidir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, iddianamede
yoğunlukla gözlendiği gibi olağan ve normal olan bir durum ve ifadeyi,
anormal gösterme tutumu içindedir. Bu ifadenin iddianameye konulması bunun
diğer bir kanıtıdır. İddia makamı, böylesi bir yaklaşımı hukuken
benimseyemez ve uygulayamaz. Ancak maalesef, iddianamenin pek çok yerinde
bunun örneklerine rastlamak mümkündür. Bu yönüyle iddianame, adeta teyakkuz
halindedir. Her şeyden, bu doğru olsa ve hatta Anayasa veya bir yasa
hükmünün aynen tekrarı olsa bile bundan Anayasaya aykırılık ve laiklik
karşıtlığı üretme gayreti görülmektedir. İddia makamının bu tutum ve
yaklaşımı, açık bir Anayasa ihlali olup, ayrıca iyi niyet kurallarıyla da
bağdaşmamaktadır.
41) İddianamenin 45-46’ıncı sayfalarında yer alan 41
numaralı iddiaDA (EK-41)yer verilen konuşma; Almanya’da yaşayan Türk
vatandaşlarının, Büyükelçilikte başörtüsü ile ilgili yaşadıkları sorunu
dile getirip çözüm istemesi üzerine Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı
Recep Tayyip ERDOĞAN’ın; sorunla ilgilenmesi ve bununla ilgili yaşanan
diyalogtur.
Bir
Başbakanın, yabancı bir ülkede yaşayan vatandaşlarının sorunlarını
dinlemesi, bununla ilgili diyaloga girmesi ve çözüm aramasının yadırganması
ve bunun parti kapatmanın delili ve sebebi sayılması, iddia makamının hukuk
devleti anlayışına kazandırdığı yeni bir perspektif olsa gerektir.
Almanya’nın Berlin kentinde halk toplantısı
sırasında bir Türk vatandaşı, Türk Büyükelçiliğinde yaşadığı bir sorunu
dile getirmiş, Başbakan, vatandaşın vaki sorununu dinlemiş, konunun
araştırılacağını ve varsa problem giderileceğini ifade etmiştir. Bu sırada
Başbakan, soruna dair Büyükelçi’den de bilgi almıştır. Burada Anayasaya
aykırı olan ne? Türk vatandaşının yaşadığı bir sorunu kendi ülkesinin
Başbakanına aktarması mı? Yoksa Anayasaya aykırı olan, Başbakanın
vatandaşını dinleyip, çözümü için gerekeni yapacağını söylemesi mi? veya
Anayasaya aykırı olan, Başbakanın işin aslını Büyükelçi’den sorup bilgi
alması mı? Bunların hangisi Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırıdır? Hiç
biri Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırı değildir. Başbakan, bir Başbakandan
beklenen davranışı sergilemiştir. Burada varsa Anayasaya aykırılık veya
laiklik ilkesine aykırılık, o da iddia makamının tutumu ve konuya dair
yaklaşım ve değerlendirmesidir.
42) İddianamenin 46-47’inci sayfalarında yer alan 42
numaralı iddiada(EK-42) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Danıştay’ın muhtelif kararlarını eleştirmiş
ve meslek liseleri ile düz lise arasındaki katsayı sorununu ile ülkedeki
İmam Hatip açığına değinmiştir.
a) Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme kararları eleştirilemez” diye
bir kural yoktur. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme
kararları da eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya
mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham
edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti,
Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da Danıştay’ın
kararına katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi vardır.
İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi
yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi
diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
b) Meslek liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin ortak
sorunudur. Başbakanın açıklamasında, bu soruna değinmesinin Anayasaya
aykırı bir yönü yoktur. Bir Başbakanın, ülkesinde var olan bir soruna karşı
duyarsız veya kayıtsız kalması düşünebilir mi? Elbette ki düşünülemez.
Bizim katsayı sorununa yaklaşımımız, İmam-Hatip
Liseleri özelinde değildir, genel bir yaklaşımdır. Ancak bu sorunda taraf
olanlar, her vesile ile “Meslek liselerindeki katsayı sorununu”, sadece
İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir. Biz, bizim dışımızda yapılan
bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında ifade ettik. Eşitlikçi
bir bakışı benimsedik.
Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin
gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi
bir insanı, üstelik resmi bir okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike
gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar verdiğini ifade eden bir
yaklaşımdır. Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı
ile kullanılmasına yöneliktir.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan bu
okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi
sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarf etmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu
kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile
izahı kabil olmayan temel bir çelişkidir. Devlet, kendi eğitim-öğretim
kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade etmez. Ne gariptir
ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve parti
kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak,
Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine
kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin
Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir. Zira meslek
liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı.
1998’e kadar Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş
sistemindeki puan hesaplama usulü, meslek liseleri bakımından hem de
Anayasa değişmediği halde 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya
getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının
nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta, Anayasaya rağmen yapılan
uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen
Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için
Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK
Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında
dava açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
devlet ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir
aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır. Anayasaya aykırılığın, söylenene
veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana göre belirlendiğinin
ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre adalet
terazisinde tartılmaz.
Dolayısıyla bu sözlerde laikliğe karşı bir anlam ve
laiklik ilkesine yönelik bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin
kuvvetlendirmeye ve onu istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak
laiklik ilkesinin hiç kimseyi dışlamadığına dair bir değerlendirme ve
tespittir.
c) “Efendi bu senin değil Diyanetin işi” ifadesi, Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın personel ihtiyacıyla ilgilidir. “Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın personel ihtiyacını, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı bilir”
demenin neresi yanlıştır ve de Anayasaya aykırıdır?
Bilindiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal
bir kuruluştur. Anayasa’nın 136’ıncı maddesine göre; “Genel idare içinde
yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün
siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve
bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine
getirir.” Anayasanın bu hükmüne müsteniden
kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanuna göre; “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile
ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet
yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı
kurulmuştur.” (22.06.1965 Tarih ve 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı
Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, m. 1)
Din konusunu bilen görevliler olmadığı takdirde,
dini bilgiden yoksun kişilerin topluma din konusunda yanlış bilgiler
vereceği, gerçek din bilgisi yerine belki de din dışı bilgilerin din gibi
öğrenilmesi ve yaşanmasına yol açacağı, bunun da toplumumuz için zararlı
olacağı aşikardır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasa ve kanunun kendine
verdiği görevleri yürütürken, Başbakanın; toplumu din konusunda aydınlatmak
görevini yerine getirecek görevlilerin yetiştirilmesi, toplumun din
konusunda bilgisiz kişilerce yanlış bilgilerle donatılmasının önüne
geçilmesi konusunda düşünce ve kanaat serdetmesi Anayasa veya laiklik
ilkesine aykırı değildir.
Diyanet İşleri Başkanlığı, din hizmetlerinin
yürütmek, toplumu din konusunda aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle
görevli ve yetkilidir. Anayasal yetki ve görevi gereği din görevlisi
ihtiyacını bilmesi gereken kurum, elbette ki Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.
Başbakan açıklamasında, buna işaret etmiştir. Ülkenin ne kadar İmam Hatibe
ihtiyacı olduğunu Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan daha iyi kim bilebilir?
Bir yandan hurafelerin yaygınlaşmasından şikayet edip, diğer yandan
hurafeleri ortadan kaldırıp doğru din bilgisi ile toplumu aydınlatacak din
görevlilerinin alınmasından şikayetçi olmak açık bir çelişkidir. Ve doğru
da değildir.
d) Başbakanın; “Biz fani olduğumuzu aklından çıkarmayan bir anlayışın
mensuplarıyız. Kalıcı değiliz. Bugün varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş
sada... Ölümün nerede ne zaman
geleceği belli mi? Musalla taşına yatırıldığınız zaman ‘Falanca cumhurbaşkanıydı,
falanca başbakandı’ veya ‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da başbakan niyetine’
demeyecekler. “Er kişi niyetine’ diyecekler. Bu makamlar, bu mevkiler
gelip geçici. Bunlar bizleri şımartmasın. Ben tüm Adalet ve Kalkınma
Partililere şunları söylüyorum: Mütevazı ol” ifadelerinin, Anayasaya veya
laikliğe aykırı yönü neresidir?
Başbakanın
bu ifadeleri; laiklik karşıtı veya Anayasa karşıtı bir açıklamanın örneği
değil, bir tevazu örneğidir ve Anayasa ile de uyumludur.
43) İddianamenin 47’inci sayfasında yer alan 43
numaralı iddiada (EK-43) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Türkiye’de yaşanan bazı sorunlara
ilişkin değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
a) Bilindiği gibi Anayasamıza göre “Egemenlik,
kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” (Anayasa, m. 6/1-2)
Anayasamızın başlangıç bölümünde ise;
“Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin
kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya
yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen
hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına
çıkamayacağı;
Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük
sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin
kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği
olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve
kanunlarda bulunduğu” (Anayasa, başlangıç, 3-4’üncü paragraf) açıklıkla
ifade edilmiştir.
Ancak bütün bu Anayasal
açıklığa rağmen, kuvvetler ayrımının Anayasanın öngördüğü biçimde işleyişi
ile ilgili problemler olduğu ve bunun değişik eleştirilere neden olduğu da
bilinen bir gerçektir.
Başbakan konuşmasında farklı bir üslupla
Anayasa’da yer alan bu düzenlemeler çerçevesinde bir değerlendirmede
bulunmuştur.
b) Başbakan, ülkenin bu gerçekleri karşısında çözemedikleri sorunlar
olduğunu ifade ile bunlardan bazılarının ismini vermiştir.
Gerilim olmaksızın, mutabakatla sorunların çözümünü
aramak ülke için daha yararlıdır. Ancak bu yaklaşımı, sorunlara duyarsızlık
olarak algılayanlar ve eleştirenler de çıkmıştır. Başbakan, bu eleştirilere
cevaben; “Eğer hıçkırıklarımızı
içimize atıyorsak, sebepleri var. Gerilim istemiyoruz. Gerilimin faturaları
çok ağır oldu. Ormanı yanmaktan kurtaralım istiyoruz. Onun için üç beş
ağaç yanıyor, bunu feda ediyoruz. Anadolu’daki serzenişler. Bunun içinde
başörtüsü var, sonra 263 var…” açıklamasını yapmıştır. Başbakanın, gerilim
istemediği , faturaları ağır olacağından sorunların bir kısmının çözümünü
ertelediğini söylemesinin neresi Anayasaya aykırı?
İddianame metninde geçen bu ifadeleri, niyet okumak
suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem
hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü
Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen
mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı
yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı,
niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket
eder, söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ilkesinin açık ihlalidir.
c) Başbakanın, kanuna aykırı eğitim kurumları ilgili değerlendirmesi de
Anayasa ile uyumludur. Bu değerlendirme, Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesi
ile ilgili değişiklik ve bunun tartışılması sırasında yapılmıştır.
Anayasamıza göre; her insanın, inandığı dine ait
kutsal kitabı öğrenme hakkı din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olup,
laiklik ilkesinin de teminatı altındadır (Anayasa, m. 2, 24). Müslüman olan
Türk vatandaşları bakımından Kur’an öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir.
Ayrıca bu konuda devletin de pozitif yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal
kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (Anayasa, m. 136, özel yasa)
normatif misyonlarından birisi de budur.
Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an
öğreniminin, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun sınırları içerisinde nasıl
gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir eğitim politikası sorunudur. Bu
sorunun çözümün de değişik partilerin değişik politika ve proje üretmeleri,
siyasal çoğulcuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu konuda
farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
savunulamaz.
Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinde yapılan
değişiklik, Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girmiş olup, ne
Cumhurbaşkanı ve ne de Anamuhalefet Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne
götürülmüştür. Şu anda yürürlükte olan bir kanun maddesi nedeniyle,
partimizin itham edilmesi kabul edilemez.
44) İddianamenin 48’inci sayfasında yer alan 44
numaralı iddiada (EK-44) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; başörtüsü sorunu ve katsayı sorunu ve
çözümlerine dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
Başbakanın
44 numaralı iddiadaki; “…En büyük dileğim başı kapalı kızlarımızla, başı
açıkların el ele dolaştığı bir üniversite, bir ülkedir. Bunun için
uğraşıyoruz. Bunu çözmek en büyük aşkımdır (…)Bunun için çalışıyoruz.
Bunlar aşama aşama yapılacak şeyler, birden olmuyor. Bazı mutabakatlar
aranıyor. Bu konuyu her getirdiğimizde önümüze engel çıkarılıyor. Şu an tek
sorunumuz başörtüsü değil. Anayasa meselesi de var.(…) Bu durumun da sonu
gelecek. Üniversitelere özgür, istediğiniz gibi girebileceksiniz.(…) İki
oğlumun ikisi de istedikleri üniversiteleri katsayı nedeniyle kaybetti. Bu
bana hak mı? Çocuklarım da katsayı kurbanı. Bizim imkânımız var da
yurtdışında okutuyoruz(…)” biçimindeki açıklaması, ne Anayasaya ve ne de
laiklik ilkesine aykırıdır.
Başbakanın
bu sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam çıkarmak hukuken
mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri, niyet okumak suretiyle
başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem hukuken ve
hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve
hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı yasaklamıştır. Fiilen mümkün
değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma
ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet
okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder,
söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ilkesinin açık ihlalidir.
45) İddianamenin 48’inci sayfasında yer alan 44
numaralı iddia (EK-44), Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
ERDOĞAN’ın, başarılı ve ödül almaya hak kazanan iki öğrenciyi telefonla
araması, Milli
Eğitim Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Temel’in başörtülü bir
öğrenciye ödül vermesi ve Adıyaman Milletvekili Fehmi Hüsrev KUTLU’nun, ödül alan
türbanlı öğrenci ile birlikte basın fotoğrafçılarına poz vermesi ile
ilgilidir.
a) Başbakanın başarılı öğrencileri veya velilerini tebrik etmesi ve
kendisine iletilen probleme alaka göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Başbakanın, kompozisyon yarışmasında
dereceye giren iki küçük öğrencinin başörtülü oldukları için ödüllerinin
verilmeyerek salondan uzaklaştırılmaları neticesi “ağlayarak dışarı” çıkan
öğrencilerin anne – babalarını arayarak teselli etmesinin ve öğrencilerin
gönüllerini almasının ve başarılarından dolayı öğrencileri ve velilerini tebrik
etmesinin, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırı bir yönü vardır.
Asıl laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırı olan, Başbakanın bu insani
davranışının, iddia makamı tarafından Anayasaya aykırı görülüp, parti
kapatmaya delil gösterilmesidir.
İddianamede ileri sürülen
ithamları laiklik ilkesi açısından bu şekilde değerlendirildikten sonra
şimdi de, en masum özgürlük olan ifade özgürlüğü bakımından da bir tahlile
tabidir.
Ayrıca iddia makamının iddia ettiği gibi, bu olaylarla
ilgili olarak Başbakanın talimatıyla kamu görevlileri hakkında başlatılmış
bir idari inceleme veya soruşturma da yoktur.
Nitekim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,
06.12.2007 tarihli yazı ile Rize Valiliğinden; Cumhuriyet ve Zaman
Gazeteleri’nin 04.12.2007 tarihli nüshalarında yer alan “Türbanlıya
teselli” ve “Başı hileyle açtırılan öğrenciyle ilgili inceleme” başlıklı
haberlerin gerçekliği ile ilgili açılmış bir idari soruşturma varsa
sonucundan bilgi verilmesini istemiş, Rize Valiliği, 12.12.2007 tarihli
yazı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına cevap vermiş, cevabında; zorla
baş açma olmadığını, çıkan haber nedeniyle İnsan Hakları İl Kurulunda
incelendiğini bildirmiştir. Yani açılmış bir idari inceleme veya soruşturma
olmadığını açıklamıştır. Buna rağmen iddia makamının, iddiasını idari
soruşturma açılması talimatı bizzat Başbakan tarafından verilmiş gibi
takdimi hukuken kabul edilemez, bir hakikat saptırmasıdır.
b) TUBİTAK tarafından Milli Eğitim Bakanlığı Şura
Salonunda düzenlenen ödül töreninde, lise 1. sınıf öğrencisi türbanlı Elif
Büşra Doğan’a ödülünü Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet
Temel’in vermesi olayı ile Başbakanın başarılı öğrencileri araması arasında
doğrudan veya dolaylı hiçbir ilişki yoktur. Olmayan bir ilişkiyi iddia
makamının kurması veya varmış gibi göstermesi de mümkün değildir.
Kaldı ki ödül töreni
sırasında salonda bulunan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK olaya tepki
göstermiştir. Bu tepki iddianamenin 45 numaralı eklerindeki haberlerde yer
aldığı halde iddia makamının sadece, olayın bir yönünü verip diğer yönünü
vermemesi, lehe delil yükümlülüğünün ihlali anlamına geldiği gibi,
subjektif bir yaklaşım olup iyi niyet kurallarıyla da bağdaşmaz.
c) Adıyaman milletvekili Fehmi Hüsrev KUTLU’nun ödül alan türbanlı öğrenci
ile birlikte basın fotoğrafçılarına poz vermesi olayı ile Başbakanın
başarılı öğrencileri araması arasında doğrudan veya dolaylı hiçbir ilişki
yoktur. Olmayan bir ilişkiyi iddia makamının kurması veya varmış gibi
göstermesi de mümkün değildir.
Kaldı ki Adıyaman
milletvekili Fehmi Hüsrev
Kutlu’nun, “ödül alan türbanlı öğrenci ile birlikte basın fotoğrafçılarına
poz vermesi”nin laiklik ilkesine aykırı olarak değerlendirilmesi, ayrı bir
hukuk garabetidir. Bir milletvekilinin, başarılı bir öğrenci ile fotoğraf
çektirmesi ve onu başarısından dolayı tebrik etmesi, ne laikliğe ve ne de
Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırıdır. Burada söz konusu olan, başarılı
öğrencileri kutlamak ve onları daha çok çalışmaya teşvik etmektir. Kaldı
ki, Fehmi Hüsrev Kutlu yalnızca türbanlı öğrenciyi değil başarılı çok
sayıda öğrenciyi kutlamış ve onların isteği üzerine de birlikte fotoğraf
çektirmiştir. Anayasaya asıl aykırı olan, başarılı bir öğrenci ile bir
milletvekilinin fotoğraf çektirmesini, sırf öğrencinin başörtüsü nedeniyle
yadırgamak ve bunu laikliğe aykırı değerlendirmektir. Onun için bu
değerlendirmenin de hiçbir hukuki değeri ve dayanağı yoktur.
d) İddianamenin 45 numaralı ekleri arasında yer alan Milliyet Gazetesi
yazarı Fikret BİLA’nın “Etnik terörizmin psikolojisi” adlı köşe yazısının,
ne 45 numaralı iddia ile ne de iddianamenin diğer kısmı ile ilişkisi
vardır. Bu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının delil konusundaki keyfiliğini
ve kural tanımazlığını göstermesi bakımından önemlidir.
46) İddianamenin 48-49’uncu sayfalarında yer alan 46
numaralı iddiada (EK-46) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; yeni Anayasa tartışmaları ve yükseköğrenimde
yaşanan kılık kıyafete dayanan hak yoksunluğu üzerinde durmuştur.
a) Başbakan “2. AB-Afrika Zirvesi”ne katılmak üzere Lizbon’a giderken
“Yeni Anayasa’da türbanla üniversiteye girişi serbest bırakacak mısınız?”
şeklindeki soruyu; “Benim özellikle üzüldüğüm konu şu: Anayasa
tartışmalarını başörtüsüne niye indirgiyoruz? Eğitim özgürlüğü başka bir şey, din ve vicdan özgürlüğü başka bir
şey.” demek suretiyle yeni Anayasa çalışmalarını ve tartışmalarını
sadece türbana indirgeyenleri eleştirmiştir. Başbakanın, yeni Anayasa
çalışmalarını sadece türbana indirgemek suretiyle yapılan işi küçümseyenleri
veya engellemek isteyenleri eleştirmesi, ne laiklik ilkesiyle ve ne de
Anayasa ile çatışır bir durumdur. Bu açıklamalar, düşünce ve düşünceyi
ifade hürriyeti kapsamında olup Anayasanın teminatı altındadır.
b) Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını
kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir
siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına
koyarken, bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları
ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu
kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok kişi
de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm önerileri
sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da dava konusu
olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir sorunun
varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
c) Başbakan konuşmasında; “Zaten pazarda çarşıda bu insanlar arasında
bir problem yok. Problem seçkincilerin kafasında. Hizmet alanlar noktasında
genelde sorun yok. Gerçi bazı yerlerde son zamanlarda maalesef sorun
başladı ama genelde sorun yok. Eğitime
gelince, ülkemizde eğitim özgürlüğü noktasında kızlarımızın bu sıkıntısının
aşılması gerekir diye düşünüyorum. Türban yüzünden kızlarımız eğitim
hakkından yararlanamıyor. İmkánı olanlar yurtdışına gidiyor, olmayanlar
ilkokuldan sonra eğitimi
bırakmak zorunda kalıyorlar. Üniversitede nasıl olsa önüm tıkanıyor diyerek
liseye de gitmiyorlar. Ben buna üzülüyorum. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan
uygulama başka ülkelere de örnek teşkil ediyor. Bazı Batı ülkelerinde
eyalet düzeyinde de olsa ‘Siz Müslüman ülkesiniz, bakın sizin ülkenizde
türban yasağı var’ diyerek böyle bir uygulamaya gidiyorlar. Bunu bir yerden
çözmemiz lazım ama hep beraber çözmemiz lazım. Rejim elden gidiyor
diyorlar, rejim niye elden gitsin? Bu
hepimizin rejimi, hep beraber koruruz.” sözleri bir gerçeğin tespiti ve
ifadesidir. İddia makamının bazı kelimeleri siyah harflerle yazması, bu
gerçeği ortadan kaldırmaz. Ve bu ifade biçiminde de ne Anayasaya ve ne de
laiklik ilkesine aykırılık vardır.
d) Ayrıca iddia makamının; “Eğitime gelince, ülkemizde eğitim
özgürlüğü noktasında kızlarımızın bu sıkıntısının aşılması gerekir diye
düşünüyorum. Türban yüzünden kızlarımız eğitim hakkından yararlanamıyor.” ifadesini
siyah harflerle yazıp öne çıkarırken, iddianamenin 46 numaralı bölümünün
son cümlesi olarak yer alan “…Bu
hepimizin rejimi, hep beraber koruruz.” şeklinde Başbakanın rejime
bağlılığını ve rejimi koruma iradesini içeren cümleleri siyah harflerle
yazmamış olması ve öne çıkarmaması anlamlıdır.
Yine Başbakanın bu değerlendirmenin yer aldığı 9 aralık 2007
tarihli
Hürriyet
Gazetesi okunduğunda aynı haber içerisinde; “… Açık söylüyorum, bizim 3 kırmızı çizgimiz var:
Bölgesel milliyetçiliği
kabul etmiyoruz.
Etnik milliyetçiliği
kabul etmiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı hepimizin ortak paydasıdır. Etnik olarak
sen yine Kürt ol ama Anayasal kimlik olarak Türk vatandaşısın, bunu da
kabul et, sana bundan getiren götüren bir şey yok.
Dinsel milliyetçiliği
kabul etmiyoruz. Burada laiklik tanımı önem arz ediyor. Biz 1982 Anayasası’nın
gerekçeli kararındaki laiklik tanımını parti programımıza da aldık, yeni
Anayasa çalışmasında da var. Bu noktada laikliği en büyük güvence olarak
görüyoruz. Devlet tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafededir.” açıklaması
da yer almaktadır.
Ne var ki Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı, açıklamanın bu kısmını iddianameye bile almamıştır. Oysa
konuşma metninin iddianameye alınmayan bu kısmı, iddianameyi bir bütün
olarak çökertici niteliktedir. Hukuk devletinde bir konuşma metni, hukuk
açısından da bütünlük içinde değerlendirilmelidir. Bütünlükten kopararak
alıntı yapılıp, bu alıntı üzerine iddianamenin temellendirilmesi, hukuka
aykırı olduğu gibi iddia makamının yansızlığını da yok etmektedir. Bu
durum, iddia makamının lehe delil yükümlülüğünü ihlal etmesi anlamına
geldiği gibi, iyi niyet ve tarafsızlık kurallarıyla da bağdaşmamaktadır.
47) İddianamenin 49’uncu sayfasında yer alan 47
numaralı iddiada (EK-47) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Türkiye’de yaşanan başörtüsü sorununun, bir
insan hakkı ve özgürlük sorunu olduğuna vurgu yapan, kimi çevrelerin
“siyasi simge” nitelemelerinin, sorunun karakterini değiştirmediğini belirten,
kaldı ki simge ve sembollerin bile yasaklanamayacağını dile getiren bir
değerlendirme ve tespittir.
a) İddia makamı, Başbakanın sözlerinde “Türban” kelimesi geçmediği
halde, iddianamedeki 47 numaralı iddia metninde yer alan “Velev ki”
kelimesinden sonra parantez açıp içine (Türban) kelimesi yazmak suretiyle,
tırnak içinde verilen Başbakanın sözüne bir ilave yapmıştır. Görüldüğü
üzere iddia makamı, konuşma metninde “Başörtüsü” tabiri kullanıldığı halde
bunun yerine “Türban” kelimesini ikame ederek, türbanın “siyasi bir simge
olması” ve sadece AK Parti tarafından kullanılıyor gibi gösterilerek
kapatma kurgusu desteklemeye çalışmaktadır. Bu, hukuken kabul edilemez.
Hukuk devletinde iddia makamı, tırnak “…” içinde verilen sözlere parantez
açıp izahat getiremez. Orijinal konuşma metinlerini istediği gibi
değiştirip anlamlandıramaz. Orijinal metin ne ise onu aynen vermek
zorundadır.
b) Başörtüsü siyasi bir simge değildir. Başörtüsü kullanan bayanlar,
başlarını inançları gereği örttüklerini ifade etmektedirler. Ancak buna
rağmen başörtüsünün kullanılmasına karşı olanlar, başörtüsünün siyasi bir
simge olarak kullanıldığını iddia etmektedirler.
Başörtüsü kullanmak, herhangi bir siyasi partiye
mensubiyeti veya siyasi tercihlerde yeknesaklığı göstermez. Bugün bütün
siyasi partilerin hem üyeleri ve hem de oy verenleri arasında başörtülü
bayanlar vardır. Bu, tartışmadan uzak bir gerçeklik olup, bunun aksini
savunan da bugüne kadar çıkmamıştır. Bu tespitin doğruluğu, başörtüsünün
siyasi bir simge olduğu iddiasını da çürütmektedir.
c) Başbakan da konuşmasında, başörtüsünün siyasi bir simge olduğunu
kesinlikle söylememiştir. Aksine Başbakan, başörtüsünün siyasi bir simge
olmadığını açıklıkla ifade etmiş, bunun delili olarak ta her partide
başörtülü bayanların olmasını göstermiş ve başörtüsünün siyasi simge olduğu
yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığına dikkat çekmiştir.
İddianamedeki konuşma incelendiğinde görülecektir
ki Başbakan; “… Dinin bir gereği olarak başını örttüğüne inanan ve bunu bu
şekilde uygulayana” ve neden örttüğünü de açıklayan bayanlara, “Sen
bunu siyasi simge olarak takıyorsun” diye diretilmesini, inancı
gereği başını örten bayanların da bu ısrarlı itham ve itiraza karşı; “Hayır
ben bunu siyasi simge olarak takmıyorum” demeye devam etmesine
rağmen, siyasilerin ve bu itham sahiplerinin bu açık beyanlara itibar
etmeleri gerekirken, bunu yapmayıp kendi bildiklerini okumaya devam
etmelerini eleştirmektedir. Çünkü, başörtüsü siyasi bir simge değildir.
Kamuoyunda konunun Başbakanın iradesi dışında tartışılması
ve basında farklı yansıması üzerine Başbakan; ‘‘Bir defa şimdi, bunun
siyasi simge olması için sadece AK Parti’nin çatısı altında, başörtüsü veya
başörtülülerin olması lazım. CHP çatısı altında veya CHP’ye oy verenlerin
arasında başörtülü, türbanlı olan yok mu, MHP’de yok mu? DP’sinde,
ANAP’ında yok mu, DTP’sinde yok mu? Hepsinde var. Dolayısıyla kimse kalkıp
da burada birbirine çamur atmaya kalkmasın. Her vatandaş siyasi iradesini
sandıkta ortaya koyuyor, başörtülüsü de başörtüsüzü de koyuyor. Ama başörtülülerin
içinde çok değişik partilere dağılmış bir irade var. Kalkıp da
başörtülülerin içerisinden AK Parti’ye oy verenleri cezalandırma yetkisini
kim kendinde buluyor? Veyahut da başı açık olan vatandaşlarımın değişik
partilere oy kullanması kimleri, niçin rahatsız eder? Bunu anlamakta zorluk
çekiyoruz. Böyle şey olamaz. Herkesin buna saygı duyması gerekir, bizim
vatandaşlarımızın tümünü ayırt etmeksizin saygı duyduğumuz gibi.’’
açıklamasında bulunmuştur. Ancak iddia makamı, bu açıklamaya da itibar etmemiştir.
Konuşmanın bütünlüğünde, başörtüsü yasağı
taraftarları ile bizzat bu pratiği gerçekleştirenler (başörtülüler) arasındaki
diyalog verilmektedir. Bu diyalogda, başörtülüler bunu dini gerekçelere
dayandırırken, karşı taraftakiler, bir anlamda onların kafasının içini
biliyormuş gibi, siyasi simge olarak taktıklarını iddia ederek yasağı
savunmaktadırlar.
Başbakanın
soru biçimindeki değerlendirmesi ise bu noktada, başörtüsünü siyasi simge
olarak takmanın suç kabul edilemeyeceği, simgelere ve sembollere yasak
getirilemeyeceği; özgürlükler noktasında dünyanın hiçbir yerinde böyle bir
yasağın olmadığıdır.
d) İddianın ekleri arasında CD var; ama deşifresi yok.
Ayrıca CD izlendiğinde, 22 Temmuz seçimleri öncesi
NTV’de yapılan programın CD’si olduğu ve iddianamede tırnak içinde yazılı
metinle ilgisinin bulunmadığı açıktır.
47 Numaralı iddiada, 22 Temmuz seçimlerinden önce
yapılmış bir konuşma, Ocak 2008’de yapılmış bir konuşma olarak sunulmuştur.
Bu, iddianamenin Türk yargılama hukukuna önemli bir katkısıdır.
48) İddianamenin 49’uncu sayfasında yer alan 48
numaralı iddiada (EK-48) yer alan konuşma; Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın; yükseköğrenimde kılık kıyafete dayalı
olarak Türkiye’de yıllardır yaşanan hak mahrumiyeti sorununun çözümünde,
parlamentoda oluşan mutabakat üzerine Başbakanın yaptığı bir
değerlendirmedir.
a) Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını
kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir
siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına
koyarken, bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları
ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu
kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olan Türkiye’de, ne demokrasi, ne laiklik, ne hukuk başörtülü
öğrencilerin yükseköğrenim hakkına manidir.
Bir Başbakanın, ülkesinde yaşanan ve herkesin
konuştuğu bir sorunu konuşması ve çözümüne dair değerlendirmede
bulunmasının ve beraberce bu sorunu aşarız demesinin neresi Anayasaya
aykırıdır?
b) Başbakanın; “Yeni Anayasayı beklemeye gerek yok, onun çözümü çok
kolay. Oturup beraber mutabık kaldığımız bir cümleyle çözülür.(…)bizim
kafamız gayet nettir. Karmaşıktır diyenler, kendi kafalarının durumunu düşünsünler.(…)
Türkiye hala bu sorunu çözemiyorsa bu özgürlükler noktasında ciddi
sıkıntıdır. Bunu beraber aşarız.” ifadeleri, muhalif siyasi partilerin bu
konuda yaptıkları eleştirilere cevaptır.
Aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı olan
Başbakanın, şahsına ve partisine dönük olarak siyasi partilerin yaptıkları
eleştirilere cevap vermesi veya onları eleştirmesi, demokratik hukuk
devletinin gereği olup Anayasanın teminatı altındadır.
İddia makamının, Başbakanın başka partilere dönük
eleştirisinin ve cevabını, laiklik karşıtı veya Anayasa ihlali sayması,
açık bir Anayasa ihlalidir. Hukukumuzda “Ak Parti, muhalifi siyasi
partileri eleştiremez, eleştirirse laikliğe veya Anayasaya aykırı olur ve
kapatılır.” diye bir Anayasa hükmü veya yasa hükmü de yoktur.
Başbakanın
bu sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam çıkarmak da hukuken
mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri, niyet okumak
suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem
hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü
Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen
mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı
yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı,
niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket
eder, söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ilkesinin açık ihlalidir.
49) İddianamenin 49’uncu sayfasında yer alan 49
numaralı iddiada (EK-49) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Anayasa’nın 10’uncu ve 42’inci maddelerinin
değiştirilmesi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisinde oluşan siyasal
mutabakat ve bu mutabakat çerçevesinde başlatılan Anayasa değişikliği
girişimi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Danıştay Başkanının
ve Yargıtay Başkan Vekili’nin bir birlerini izleyen basın açıklamaları
nedeniyle değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
a) İddia makamı, Başbakanın konuşmasını tam vermemiş, bazı bölümlerini
kırpmıştır. Başbakanın konuşmasının ilgili bölümünün tamamı aşağıdaki
gibidir: ‘‘Onların işi gücü başörtüsü; şu, bu... Türkiye nereden nereye
geldi, bunu yazsana kardeşim. Bu ülkede, milletin kılığıyla kıyafetiyle
kimsenin uğraşma hakkı yok. Olmamalı... Bu, insanların, vatandaşların
bireysel tercihidir. Bırak, bireysel tercihi olarak nasıl giyiniyorsa öyle
giyinsin. Sen ne karışıyorsun buna. Bu ‘din ve vicdan özgürlüğü’ne
girmezmiş. Ne özgürlüğüne girer? Bizim önümüze ikide bir Anayasa’yı
çıkartmasınlar. En az onlar kadar Anayasayı biz de biliriz.
Bu ülkede eğer kuvvetler ayrılığı varsa, bu ülkede
yasama, yürütme, ve yargı erki birbirine müdahale etmeyecekse, herkes
yerini, konumunu gayet iyi bilmeli. Kimse yasama, yürütme organının üstünde
kendini göremez, bulamaz. Özellikle de kimse ihsası reyde bulunamaz. Yargı
makamı ihsası rey makamı değildir. Onlar da görevini, Anayasanın tayin
ettiği şartlar içerisinde yapmaya mecburdur. Demokratik hayatın temel
unsurları olan siyasi partileri, baskı altına almaya kimse gayret etmesin.
Bizim gayemiz, Atatürk’ün ifade ettiği, muasır
medeniyet seviyesine Türkiye’yi çıkarmak.’’
b) Anayasaya göre; “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye,
zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. (Anayasa, m. 6)
“Yasama
yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki
devredilemez.” (Anayasa, m. 7)
“Yürütme
yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya
ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.” (Anayasa, m. 8)
“Yargı
yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”( Anayasa, m.
9)
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve
yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve
bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde
kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesinhesap kanun tasarılarını
görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek;
milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük
Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve
özel af ilânına ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri
kullanmak ve görevleri yerine getirmektir.” (Anayasa, M. 87)
“Kanun
teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet
Meclisinde görüşülme usul ve esasları İçtüzükle düzenlenir.” (Anayasa, m.
88)
“Anayasanın değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet
Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif
edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda
iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü Meclisin üye tamsayısının
beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.
Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin
görüşülmesi ve kabulü, bu maddedeki kayıtlar dışında, kanunların
görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere tâbidir.
Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin
kanunları, bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri
gönderebilir. Meclis, geri gönderilen Kanunu, üye tamsayısının üçte iki
çoğunluğu ile aynen kabul ederse Cumhurbaşkanı bu Kanunu halkoyuna
sunabilir.
Meclisce üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte
ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun,
Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna
sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır.
Doğrudan veya Cumhurbaşkanının iadesi üzerine,
Meclis üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilen Anayasa
değişikliğine ilişkin kanun veya gerekli görülen maddeleri Cumhurbaşkanı
tarafından halkoyuna sunulabilir. Halkoylamasına sunulmayan Anayasa
değişikliğine ilişkin Kanun veya ilgili maddeler Resmî Gazetede yayımlanır.
Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin
kanunların yürürlüğe girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli
oyların yarısından çoğunun kabul oyu olması gerekir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa
değişikliklerine ilişkin kanunların kabulü sırasında, bu Kanunun halkoylamasına
sunulması halinde, Anayasanın değiştirilen hükümlerinden, hangilerinin
birlikte hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını da karara bağlar.
Halkoylamasına, milletvekili genel ve ara
seçimlerine ve mahallî genel seçimlere iştiraki temin için, kanunla para
cezası dahil gerekli her türlü tedbir alınır.” (Anayasa, m. 175)
“Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin
kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya
yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen
hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına
çıkamayacağı;
Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında
üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin
kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği
olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve
kanunlarda bulunduğu” (Anayasa, Başlangıç, 3-4’üncü paragraf)
“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı
organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel
hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 11)
Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı
organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel
hukuk kuralları olduğu ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay
Başkanvekili ve Danıştay Başkanı hem bu kurallara uymak ve hem de
uygulamakla yükümlü olduğu halde, kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğneyerek
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisine müdahale sayılabilecek
açıklamalarda bulunmuşlardır.
Halbuki yukarıda verilen Anayasa hükümlerinde de
açıkça görüleceği gibi Anayasa’yı değiştirme (Tali kurucu iktidar) yetkisi,
mutlak şekilde siyaset kurumuna ve bu kurumun doruğundaki yasama organına
tanınmıştır. Bu yetki, monopol bir yetkidir ve paylaşılamaz. Değişiklik
sırasında vatandaşların ve kurumların görüş bildirmelerinden doğal bir şey
olamaz. Ancak, girişimi önlemeye yönelik ve kendini kurucu iktidar
yetkisinin üstünde gören anlayışa dayalı açıklamalar ve yönlendirmeler,
kimden ve hangi kurumdan gelirse gelsin hiçbir normatif değeri olamaz.
Demokratik hukuk devletinde, kurucu iktidarın üzerinde hiçbir güç ve kurum
yoktur.
Başbakan,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başkanı ve Yargıtay Başkanvekiline
Anayasa’nın bu hükümlerini farklı bir üslupla hatırlatarak eleştiride
bulunmuş ve herkesi Anayasal sınırlar içerisinde görevini yapmalarını
istemiştir. Başbakanın bu tavrı, siyasete emsal olabilecek bir tavırdır. Bu
itibarla, yüksek yargı organlarımız dahil, hiçbir dinamik Anayasayı
değiştirme iktidarı konusunda kendisine özel bir misyon biçemez.
b) Anayasa veya yasalarımızda “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay
Başkanı veya Yargıtay Başkanvekili ve görüşleri eleştirilemez” diye bir
kural yoktur. Herkesin ve görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi onların
ve de görüşlerinin eleştirisi de mümkündür.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş, kurum veya makam yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş, kurum veya makam olabilir.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başkanı veya Yargıtay
Başkanvekilinin veya mensubu oldukları kurumun görüşlerine katılmamak veya
gerektiğinde onları eleştirme hak ve yetkisi vardır. İddia makamının bu hak
ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başkanı veya Yargıtay
Başkanvekili’ni eleştirdi veya onların görüşlerine katılmadı diye siyasi
yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
Hiçbir hukuk devletinde
iddia makamının, hakkında iddianame düzenlediği kişilerin açıklamalarını
söylendikleri yer, zaman ve neden bağlamından koparıp, muhatabını
görmezlikten gelip, daha da vahimi söyleneni veya yapılanı söyleyen veya
yapanın iradesi dışında kendi anlayışına göre değerlendirip, söyleyenin
veya yapanın hiç kastetmediği ve hatta aklına bile getirmediği anlamlar
yüklemesi ve bundan dolayı sorumlularının tecziyesini talep ve dava etmesi
söz konusu olamaz. Aksinin kabulü ve yapılmaması, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın 2’inci
maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ilkesinin ayaklar altına
alınmasıdır.
50) İddianamenin 50’inci sayfasında yer alan 50
numaralı iddiada (EK-50) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; laiklik ilkesi ile ilgili değerlendirme ve
tespitlerde bulunmuştur.
a) Başbakan, laiklik ilkesinin hem Müslümanlar ve hem de diğer dinlere
mensup olanlar için eşit davranmayı gerekli kıldığını, Müslüman’a farklı
laiklik uygulaması, diğer din mensuplarına farklı laiklik uygulamasının
yanlışlığını ifade için bu değerlendirmeleri yapmıştır.
Başbakanın
bu değerlendirmeleri Anayasamızda ifadesini bulan laiklik ilkesiyle de
uyumludur.
Anayasamıza göre laiklik; Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ayrılmaz ve değiştirilmez bir vasfı (Anayasa, m.2,4)
olup, hiçbir zaman dinsizlik değildir ve kişilerin dinini yaşamasına veya
dindar olmasına da mani değildir. Aksine laiklik; bütün dinlerin,
inançların ve ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hürriyetin ifadesidir. Bu husus, Anayasanın
2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir: “Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca,
mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından
dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına
gelir.” (Burhan Kuzu, Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, Filiz Kitabevi,
3. Baskı, İstanbul – 1993, S. 3)
Nitekim Anayasamıza göre
de laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, din ve vicdan özgürlüğünü bir hak olarak
tanımış ve teminat altına almıştır. Anayasa’da yer alan; “Herkes, vicdan,
dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14’üncü madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler
serbesttir.
Kimse ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m.
24/1-3) ifadeleri, bunun delilidir.
Anayasa, Anayasa
Mahkemesi ve doktrin dahil herkes laikliğin, her dine, her inanca ve her
mezhebe eşit mesafede olmayı gerektirdiğini, din ve vicdan özgürlüğünün tam
manada laikliğin teminatı altında olduğunu açıklıkla ifade etmiştir. Herkes
laikliğin din, inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı olduğunu ve dindarlığa
mani olmadığını söylüyor, Başbakan da laikliğin din, inanç ve ibadet
hürriyetinin teminatı olduğunu ve dindarlığa mani olmadığını, dindar bir
kişinin de laiklik ilkesini benimseyebileceğini söylüyor.
Başbakan, “Bir taraftan din ve vicdan
özgürlüğü diyeceksiniz, öbür
taraftan kalkıp Müslüman için böyle bir defans uygulayacaksın. Bu defansı
uygulamaya bir defa kimsenin hakkı yok” ifadelerini, laiklik ilkesiyle
bağdaşmayan uygulamalar için söylemiş ve laikliğin doğru uygulanması
gerektiğine vurgu için kullanmıştır. Özetle ifade etmek gerekirse Başbakanın söylediği, Anayasa, Anayasa
Mahkemesi ve doktrinin söylediklerinin, farklı bir üslupla tekrar ve
ifadesidir.
Başbakanın
bu sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam çıkarmak da hukuken
mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri, niyet okumak
suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem
hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü
Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen
mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı
yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı,
niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket
eder, söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin
kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devleti ilkesinin açık ihlalidir.
c) Ayrıca iddia makamı, delillerin toplanmasında tarafsızlık ve
ciddiyet ilkesine sadık kalsaydı, lehe delilleri de toplama konusundaki
yasal yükümlülüğüne riayet etmiş olsaydı, Başbakanın o konuşmasında geçen
ve gazetelerde de yer alan;
“ Halkı Müslüman, demokratik ve laik bir ülke
olarak medeniyetler arasında iletişim kurulmasında önemli bir rol
oynayabileceğimiz gerçektir.”
“Partimizi kurduğumuzda programımıza
yerleştirdiğimiz ilke şudur: bizim partimiz din eksenli bir parti değildir.
Bizim partimiz muhafazakar demokrat bir partidir ve süreci bu şekilde
çalıştırırken halkımızın da yaklaşık %99’u müslümandır.”
“Her dinin mensupları arasında aşırılar çıkabilir.
Ama gelin biz bu aşırılıklara karşı çıkalım. Aşırılıkların karşısında hep
birlikte beraber olalım. Dayanışma içinde olalım.”
Şeklindeki beyanlarını da görebilir ve daha
sağlıklı sonuca varabilirdi. Başbakanın bu ifadeleri, iddia makamının
iddiasını temelden çökertmekte, onu tekzip etmektedir. Ancak Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın gerçeği arama kaygısına dayanmayan hedefi ve
önyargısı, bütün konuşmalarda olduğu gibi bu delilde de kırpma yöntemini
uygulamıştır.
51) İddianamenin 50’inci sayfasında yer alan 51
numaralı iddiada (EK-51) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; mesleki ve teknik eğitime büyük önem
verdiklerine ve meslek liselerine uygulanan katsayı sorunun çözüleceğine
dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk
eğitimimin ortak sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri
özelinde değildir, genel bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha
görüşülmek üzere Meclise geri gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip
Liselerini değil bütün mesleki ve teknik eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu
sorunda taraf olanlar, her vesile ile “Meslek liselerindeki katsayı
sorununu” sadece İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir. Biz, bizim
dışımızda yapılan bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında ifade
ettik. Eşitlikçi bir bakışı benimsedik.
Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin
gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi
bir insanı, üstelik resmi bir okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike
gösteren bir gereği varmış gibi gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar
verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil,
laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan bu
okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi
sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu
kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile
izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet, kendi
eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa
ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak,
Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine
kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin
Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir. Zira meslek
liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı.
1998’e kadar Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş
sistemindeki puan hesaplama usulü, meslek liseleri bakımından hem de
Anayasa değişmediği halde 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya
getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının
nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta, Anayasaya rağmen yapılan
uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen
Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için Anayasa
ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK Parti’nin dile
getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp Anayasanın
69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında dava
açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik devlet
ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir aykırılıktır. Bu,
bir çifte standarttır. Anayasaya aykırılığın, söylenene veya yapılana göre
değil de söyleyene veya yapana göre belirlendiğinin ispatıdır. Hukuk devletinde
sözler veya fiiller, söyleyene göre adalet terazisinde tartılmaz.
Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din
eğitimi ağırlıklı okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla
suçlanması doğru değildir. Kişi dindar olabilir; ama devlet laiktir. Kişi
bakımından sırf dindar diye laik olmamakla suçlamak haksızlıktır.
Dolayısıyla bu sözlerde laikliğe karşı bir anlam ve
laiklik ilkesine yönelik bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin
kuvvetlendirmeye ve onu istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak
laiklik ilkesinin hiç kimseyi dışlamadığına dair bir değerlendirme ve
tespittir.
Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten
hareket eder, kendince anlam yükleme veya anlamı başkalaştırma yoluyla
delil uyduramaz.
Bir Başbakanın, hem de eğitimle ilgili bir
kampanyanın başlatılması sırasında mesleki ve teknik eğitime verdiği önemi
belirtmesinin ve de yaşadıkları katsayı sorununun çözümüne dair açıklamada
bulunmasının neresi laiklik ilkesine aykırıdır? Laiklik ilkesine asıl
aykırı olan, Başbakanın sözlerinden, onun iradesi dışında gizli anlamlar
çıkarmak ve bundan da onun sorumluluğu cihetine gitmektir.
52) İddianamenin 50-51’inci sayfalarında yer alan 52
numaralı iddia (EK-52), İdarenin düzenleyici bir işleminin seyrine dair
haberlerden ve Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN
konuya dair bir açıklamasından oluşmaktadır.
a) Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal bir kuruluştur. Anayasa’nın
136’ıncı maddesine göre; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı,
lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında
kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda
gösterilen görevleri yerine getirir.” Anayasanın
bu hükmüne müsteniden kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanuna
göre; “İslam Dininin inançları, ibadet ve
ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu
aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet
İşleri Başkanlığı kurulmuştur.” (22.06.1965 Tarih ve 633 Sayılı Diyanet
İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, m. 1)
Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal ve
yasala görevlerini yerine getirirken, yasalardan aldığı yetkiye müsteniden
yönetmelikler çıkarabilir. Nitekim pek çok yönetmelik çıkarmıştır.
b) Anayasa’nın 69’uncu maddesinin altıncı
fıkrasına göre; belli şartların
varlığı halinde sadece siyasi partinin üyelerinin veya doğrudan ve
kararlılık içinde siyasi partinin yetkili organlarının yaptıkları
eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı, yürütmenin
içinde yer alan ve yürütme görevi yapan bir Anayasal kuruluştur. AK
Parti’nin üyesi değildir.
Yürütme içinde yer alan bir Anayasal
kuruluşun iş ve işlemleri, AK Partiye bağlanamaz. Zira yürütme ayrı bir
Anayasal organdır, AK Parti ayrı bir tüzelkişiliktir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bu
iddiası da açık bir Anayasa ihlalidir.
c) Başbakanın “Öğrencilerin
önündeki eğitim engellerinin kaldırılması gerektiğini” ifadesi de laiklik ve Anayasa ile uyumludur. Zira
din ve vicdan özgürlüğü, evrensel temel hukuk metinlerine girmiş ve
Anayasa’nın 24’üncü maddesinde düzenlenerek teminat altına alınmış bir
insan hakkıdır. Her Türk vatandaşının, inandığı dine ait kutsal kitabı
öğrenme hakkı din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olup, laiklik ilkesinin
de teminatı altındadır (Anayasa, m. 2, 24). % 99’u Müslüman olan Türk
toplumu bakımından Kur’an öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir. Ayrıca bu
konuda devletin de pozitif yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal kuruluş olan
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (Anayasa, m. 136, özel yasa) normatif
misyonlarından birisi de budur.
Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an
öğreniminin, Tevhid-i Tedrisat Kanunun sınırları içerisinde nasıl
gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir eğitim politikası sorunudur. Bu
sorunun çözümü de değişik partilerin değişik politika ve proje üretmeleri,
siyasal çoğulcuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu konuda
farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
savunulamaz.
Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı ve
işlettiği Kur’an Kursları, yasal ve resmi Kur’an Kurslarıdır. Bunların
işleyişi de yeni değil eskidir. Devletin gözetim ve denetiminde yapılan bir
faaliyete dair Başbakanın açıklamada bulunması ve sorunlarının çözüleceğini
söylemesinin neresi Anayasa ve laiklik ilkesine aykırıdır?
53) İddianamenin 51’inci sayfasında yer alan 53
numaralı iddiada (EK-53) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Yükseköğretim
Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanunu’nun Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ne geri gönderilmesinin ardından yeniden gündeme
alınmamasıyla ilgili eleştirilere cevap vermiştir.
a) Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin ortak
sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri özelinde
değildir, genel bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere
Meclise geri gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip Liselerini değil bütün
mesleki ve teknik eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu sorunda taraf olanlar,
her vesile ile “Meslek liselerindeki katsayı sorununu” sadece İmam-Hatip
Lisesi sorununa indirgemişlerdir. Biz, bizim dışımızda yapılan bu
değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında ifade ettik. Eşitlikçi bir
bakışı benimsedik.
Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin
gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi
bir insanı, üstelik resmi bir okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike
gösteren bir gereği varmış gibi gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar
verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil,
laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan bu
okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi
sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu
kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile
izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet, kendi
eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa
ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak,
Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine
kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin
Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir. Zira meslek
liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı.
1998’e kadar Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş
sistemindeki puan hesaplama usulü, meslek liseleri bakımından hem de
Anayasa değişmediği halde 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya
getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının
nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta, Anayasaya rağmen yapılan
uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen
Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için
Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK
Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında
dava açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
devlet ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir
aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır. Anayasaya aykırılığın, söylenene
veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana göre belirlendiğinin
ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre adalet terazisinde
tartılmaz.
Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din
eğitimi ağırlıklı okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla
suçlanması doğru değildir. Kişi dindar olabilir; ama devlet laiktir. Kişi
bakımından sırf dindar diye laik olmamakla suçlamak haksızlıktır.
Başbakanın
bu sözlerinde laikliğe karşı bir anlam ve laiklik ilkesine yönelik bir
saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin kuvvetlendirmeye ve onu
istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak laiklik ilkesinin hiç kimseyi
dışlamadığına dair bir değerlendirme ve tespittir.
Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten
hareket eder, kendince anlam yükleme veya anlamı başkalaştırma yoluyla
delil uyduramaz.
b) Başbakan konuşmasında; ‘‘Bugün çok şükür Türkiye’nin geleceğini
masaya yatıracak, Türkiye’nin yarınları adına umutlarımızı tazeleyecek bir
zihin ve ufuk açıklığı dönemini yaşıyoruz.
20 aylık bir iktidarın başı olarak, aldığımız bu
pozitif mesafelerden ve eşiğinde olduğumuz bu yeni sıçrama noktasından,
sıkıntılarıyla beraber de olsa büyük bir haz duymaktayız.
Her şeyden önce bakışımız tepki içerikli olmamalı,
bakışımız aklın, ilmin, tecrübenin gerektirdiği neyse buna dayalı
olmalıdır. Eğer tepkisel bakışlarla yarınların adımlarını atacak olursak,
kazanımlarla değil her geçen gün kayıplarla yola devam ederiz. Sadece
kişisel, kurumsal kayıplar değil, devlet, millet olarak kayıplar değil,
tarih olarak da gelecek nesilleri bile kayba uğratırız. Burada çok hassas
olmaya mecburuz. Aklı, ilmi, tecrübeyi, netice alacak şekilde değerlendirmemiz
lazım… Hükümet olarak yönetim anlayışımızın anahtarı şeklinde nitelediğimiz
değişim reformunun sadece biz ve sizlerin değil, bu toplumun tamamının
ortak iradesi ve beklentisi olduğu aşikardır…Türkiye’nin aydınlık bir
geleceğe yürümek adına vizyonunu belirlerken, bu ortak irade doğrultusunda
rota izlemeyi görev bildiklerini’’ açıklıkla vurgulamıştır. Ancak iddia
makamı, Başbakanın konuşmasının bu kısmını iddianameye almamıştır.
Bir Başbakanın ülke sorunlarını konuşurken,
“Bakışımız tepki içerikli olmamalı”, “Bakışımız aklın, ilmin, tecrübenin
gerektirdiği neyse buna dayalı olmalıdır”, “Eğer tepkisel bakışlarla
yarınların adımlarını atacak olursak, kazanımlarla değil her geçen gün
kayıplarla yola devam ederiz. Sadece kişisel, kurumsal kayıplar değil,
devlet, millet olarak kayıplar değil, tarih olarak da gelecek nesilleri
bile kayba uğratırız.”, “Burada çok hassas olmaya mecburuz. Aklı, ilmi,
tecrübeyi, netice alacak şekilde değerlendirmemiz lazım…” ve “Hükümet
olarak yönetim anlayışımızın anahtarı şeklinde nitelediğimiz değişim
reformunun sadece biz ve sizlerin değil, bu toplumun tamamının ortak
iradesi ve beklentisi olduğu aşikardır…Türkiye’nin aydınlık bir geleceğe
yürümek adına vizyonunu belirlerken, bu ortak irade doğrultusunda rota izlemeyi
görev bildiklerini’’ ifade etmesinin neresi laiklik ilkesine veya Anayasaya
aykırıdır? Bu ifadeler, çoğulcu demokratik bir toplumda kınanacak değil
takdir edilip alkışlanacak sözlerdir.
b) Başbakanın iddianamede geçen “Şunu hatırlatmak isterim, biz bunun
ikincisini de yaparız, yapardık. Ama bunun bedelini siz ödemeye hazır
mısınız? Bunun bedeli var. Biz hükümet olarak bu bedeli ödemeye hazır
değiliz. Çünkü daha önce ödenen bedeller var. Biz şimdi bu meslek
liselerinde okuyanlara da aynı bedeli ödetemeyiz. Bunun için de bu adımı
atamayız. Toplum buna hazır olduğu zaman bu adım atılır.’’ sözlerinden
Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam çıkarmak da hukuken mümkün değildir.
Halka açık bir toplantıda alenen yapılan konuşmadan alınmış bu sözleri,
niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar
yüklemek, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün
değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı
menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne
anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve
netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı,
somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü, söyleyenin iradesine
rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde
ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.
Başbakanın
bu sözleri, toplum huzurunu, istikrarını ve toplumsal barışı koruyucu
niteliktedir.
Ayrıca bu sözler, Başbakanın, kendisinden önce
konuşanların eleştirilerine cevap mahiyetindedir ve muhatapları da
eleştirenlerdir. Yani konuşmanın muhatapları bellidir. İddia makamının
muhatabı belli olan bir konuşmaya, laiklik ilkesini muhatap kılması hukuken
kabul edilemez. Çünkü iddia makamı, yapılan bir konuşmayı, konuşulan yer,
zaman, neden ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin iradesine rağmen
anlamlandırıp, sonra da bu anlamdan dolayı konuşanı itham edip hukuki
sorumluluğunu talep ve dava edemez. Bunun aksi, hukukun evrensel ilkeleri
ve Anayasada ifadesini bulan ve teminat altına alınan hukuk devleti
ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia makamı burada, bu
ilkelerin tamamını ihlal etmiştir.
Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere
cevap vermesi, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksine
eleştirilere cevap verme hakkı, Anayasa’nın teminatı altındadır.
Başbakanın, Anayasanın teminatı altında bulunan bir hakkı kullanması,
Anayasaya aykırı değildir. İddia makamının iddiasıyla da Anayasaya uygun
bir şey, Anayasaya aykırı hale dönüşmez.
c) İddia makamı, iddiasını verirken, Cumhurbaşkanının geri göndermesine
özenle vurgu yaparak, adeta Cumhurbaşkanın geri göndermesini ve buna dair
değerlendirme yapmayı laiklik ilkesine aykırı imiş gibi gösterme gayreti de
görülmektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği
kanunları bir daha görüşülmek üzere Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet
Meclisine geri göndermesi, Anayasa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzük’üne uygun usuli bir işlemdir (Anayasa, m. 89; İçtüzük, m. 81).
Anayasa ve İçtüzük’e uygun iş ve işlemlerden Anayasaya aykırılık üretilemez.
Cumhurbaşkanı ve geri gönderme gerekçeleri,
eleştirilemez değildir. Bütün demokratik hukuk devletlerinde bunun aksi
varit değildir. Nitekim Anayasa’nın 89’uncu maddesinin üzerine oturduğu
mantık ve anlamda bu doğrultudadır.
54) İddianamenin 51-52’inci sayfalarında yer alan 54
numaralı iddiada (EK-54) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; meslek liseleri, katsayı sorununa değinmiş ve
başörtüsü sorununa ilişkin durum tespiti yapmakta ve çözüm yollarına
değinmekte ve YÖK sisteminin bilim ve performans ekseni dışında kalan
ideolojik uygulamalarını eleştirmektedir.
a) Başbakan konuşmasının bir kısmında;İmam hatip ve meslek liseleriyle diğer düz liseler arasında
üniversiteye girişte uygulanan katsayı farkını doğru bulmadığını, YÖK’ün bu
konuda ayrımcılık yaptığını, YÖK’ün ayrımcılık yapma hakkı olmadığını,
dünyanın hiçbir ülkesinde düz liseli meslek liseli ayrımı olmadığını,
Türkiye’de böyle bir ayrımcılığın yanlış olduğunu, İmam Hatip Liselerini
bahane ederek diğer meslek liselerinin de mağdur edildiğini, katın adil bir
yaklaşım olmadığını ve Türkiye’nin bu sorunu aşacağını … ifade etmiştir.
YÖK’ün uygulamaların eleştirilmesi, katsayı
sorununa dair tespitler ve eleştiriler yapılarak zamanla bu sorunların
aşılacağının Başbakan tarafından söylenmesi, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır.
Kaldı ki Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin ortak
sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri özelinde
değildir, genel bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere
Meclise geri gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip Liselerini değil bütün
mesleki ve teknik eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu sorunda taraf olanlar,
her vesile ile “Meslek liselerindeki katsayı sorununu” sadece İmam-Hatip
Lisesi sorununa indirgemişlerdir. Biz, bizim dışımızda yapılan bu
değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında ifade ettik. Eşitlikçi bir
bakışı benimsedik.
Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin
gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi
bir insanı, üstelik resmi bir okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike
gösteren bir gereği varmış gibi gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar
verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil,
laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan bu
okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi
sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu
kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile
izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet, kendi
eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa
ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak,
Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine
kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin
Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir. Zira meslek
liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı.
1998’e kadar Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş
sistemindeki puan hesaplama usulü, meslek liseleri bakımından hem de
Anayasa değişmediği halde 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya
getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının
nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta, Anayasaya rağmen yapılan
uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen
Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için
Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK
Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında
dava açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
devlet ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir
aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır. Anayasaya aykırılığın, söylenene
veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana göre belirlendiğinin
ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre adalet
terazisinde tartılmaz.
Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din
eğitimi ağırlıklı okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla
suçlanması doğru değildir. Kişi dindar olabilir; ama devlet laiktir. Kişi
bakımından sırf dindar diye laik olmamakla suçlamak haksızlıktır.
Başbakanın
bu sözlerinde laikliğe karşı bir anlam ve laiklik ilkesine yönelik bir
saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin kuvvetlendirmeye ve onu
istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak laiklik ilkesinin hiç
kimseyi dışlamadığına dair bir değerlendirme ve tespittir.
Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten
hareket eder, kendince anlam yükleme veya anlamı başkalaştırma yoluyla
delil uyduramaz.
b) Başbakanın, “Katsayı adil bir yaklaşım değil. Bir defa
üniversiteye girecek olan öğrencilerin önüne böyle bir katsayı zulmünü
koymak çok büyük bir adaletsizlik.” ve “…Şu anda bir zulme dayalı olarak maalesef devam
ediyor…” ifadelerinde geçen “Zulüm” kelimesi, uygulanan haksızlığın
derecesini ifade için kullanılmıştır.
Konuşmada geçen “Zulüm ve adaletsizlik”
kavramlardan hareketle Başbakanın sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı
bir anlam çıkarmak da hukuken mümkün değildir. Halka açık bir toplantıda
alenen yapılan konuşmadan alınmış bu sözleri, niyet okumak suretiyle başka
anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem hukuken ve hem de
fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun
evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü
iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan
bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir,
olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü,
söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık
ihlalidir.
c) Başbakan da konuşmasında, başörtüsünün siyasi bir simge olduğunu
kesinlikle söylememiştir. Aksine Başbakan, başörtüsünün siyasi bir simge olmadığını
açıklıkla ifade etmiş ve “Diyorlar ki, bu bir siyasi simge.
Ne siyasi simgesi, ne alakası var? Bu siyasi simge ise bu başörtülü
vatandaşım sadece Adalet ve Kalkınma Partisi de mi var? Diğer siyasi parti
mensupları arasında başörtülü yok mu? Milleti bölme yoluna gitmeyiniz. Bu
ülkede başı açık olan da örtülü olan da benim canım, ciğerim, kardeşimdir’’
ifadelerini de başörtüsünün siyasi bir simge olmadığını açıklamak için
kullanmıştır
Başbakan,
başörtüsünün siyasi bir simge olmadığını başkaca konuşmalarında da
açıklıkla ifade etmiştir. Nitekim 47 numaralı iddianın cevabında da
verildiği üzere bir konuşmasında Başbakan; ‘‘Bir defa şimdi, bunun siyasi
simge olması için sadece AK Parti’nin çatısı altında, başörtüsü veya
başörtülülerin olması lazım. CHP çatısı altında veya CHP’ye oy verenlerin
arasında başörtülü, türbanlı olan yok mu, MHP’de yok mu? DP’sinde,
ANAP’ında yok mu, DTP’sinde yok mu? Hepsinde var. Dolayısıyla kimse kalkıp
da burada birbirine çamur atmaya kalkmasın. Her vatandaş siyasi iradesini
sandıkta ortaya koyuyor, başörtülüsü de başörtüsüzü de koyuyor. Ama
başörtülülerin içinde çok değişik partilere dağılmış bir irade var. Kalkıp
da başörtülülerin içerisinden AK Parti’ye oy verenleri cezalandırma
yetkisini kim kendinde buluyor? Veyahut da başı açık olan vatandaşlarımın
değişik partilere oy kullanması kimleri, niçin rahatsız eder? Bunu
anlamakta zorluk çekiyoruz. Böyle şey olamaz. Herkesin buna saygı duyması
gerekir, bizim vatandaşlarımızın tümünü ayırt etmeksizin saygı duyduğumuz
gibi.’’ açıklamasında bulunmuştur. Ancak iddia makamı, bu ve benzeri
açıklamalara da itibar etmemiştir.
d) Başbakanın,
YÖK’ün katsayı uygulamasını eleştirmesi, bu uygulamanın haksızlığını dile
getirmesi, üniversitelerimizin dünya üniversiteleri arasındaki konumunu değerlendirmesi,
başörtüsü ve katsayı sorununa değinmesi ve bu konuların hepine ilişkin
eleştiri ve tespitlerde bulunup, zamanla çözüleceğini ifadesi de ne laiklik
ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Anayasa ve yasalarımızda, “YÖK ve uygulamaları ile
üniversiteler eleştirilemez, aksi halde laiklik ilkesi ihlal edilmiş
sayılır.” veya “Siyasiler ülke sorunlarını konuşamaz, bunlara dair
çözümlerini söyleyemez, eleştirilerde bulunamaz; aksi laiklik ilkesine
aykırıdır” diye herhangi bir kural yoktur. Aksine demokratik bir hukuk
devleti (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak “Düşünce ve kanaat hürriyeti
(Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m.
26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir.
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi Başbakan
da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan
esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da YÖK’ü, YÖK’ün
uygulamalarını, üniversiteleri, başörtüsü ve katsayı gibi ülke insanlarının
sorunlarını konuşmak, bunlara dair eleştiri, tespit ve değerlendirmelerde
bulunarak düşüncelerini açıklamak hak ve yetkisi vardır. İddia makamının bu
hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
görüş ve düşüncelerini açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve
tespitlerde bulundu veya bazı kurumları eleştirdi diye laiklik karşıtı
gösteremez ve bunu yapanların siyasi yasaklı hale gelmesini talep ve dava
edemez.
Ayrıca Başbakanın sözlerinin muhatabı YÖK,
üniversiteler ve halktır. Sözlerin muhatabı Anayasal düzen veya laiklik
ilkesi değildir. İddia makamı, yapılan konuşmayı, konuşulan yer, zaman,
neden ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin iradesine rağmen
anlamlandırıp, sonra da bu anlamdan dolayı konuşanı itham edip hukuki
sorumluluğunu talep ve dava edemez. Bunun aksi, hukukun evrensel ilkeleri
ve Anayasada ifadesini bulan ve teminat altına alınan hukuk devleti
ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia makamı burada, bu
ilkelerin tamamını ihlal etmiştir.
55) İddianamenin 52’inci sayfasında yer alan 55
numaralı iddiada (EK-55) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; AK Parti’yi laiklik karşıtı gösterenleri
eleştirmekte; AK Parti’nin laiklik karşıtı gösterilemeyeceğini ifade
etmekte; sürekli irticanın gündeme getirilmesinin ve dinin siyasete alet
edilmesinin yanlışlığını ve dindar insanların da siyaset yapma hakkı
olduğunu belirtmektedir.
Başbakanın
bu değerlendirmeleri, ne laiklik ve ne de Anayasa aleyhinedir. Aksine bu
konuşma, laiklik konusundaki hassasiyete bir örnektir.
a) Anayasa’ya göre “Türkiye Cumhuriyeti,… lâik … bir … Devletidir.”
(Anayasa, m. 2)
“Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik
ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini
yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir
muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.” (Burhan Kuzu, Anayasa Metinleri
ve İlgili Mevzuat, Filiz Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul – 1993, S. 3)
Anayasa’nın benimsediği
laiklik anlayışının gereği olarak; “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat
hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler
serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî
âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Din ve ahlâk eğitim ve
öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk
öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında
yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi
isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.
Kimse, Devletin sosyal,
ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına
dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her
ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan
şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Anayasa’nın kabul ettiği laik devlet
niteliğine bağlı olup, yine Anayasa’nın 24’üncü maddesinde açıklıkla ifade
edildiği üzere; “Herkesin, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahip
olduğuna”, “Anayasanın koyduğu
sınırlamalar hariç olmak üzere ibadet, dini ayin ve törenlerin serbest
olduğuna”, ““kimsenin ibadete,
dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamayacağına; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve
suçlanamayacağına”, “kişilerin dinlerini öğrenmelerinin laikliğin gereği ve
laikliğin teminatı altında olduğuna”, “Kimsenin, Devletin sosyal, ekonomik,
siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına
dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her
ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal
sayılan şeyleri istismar edemeyeceği ve kötüye kullanamayacağına ve bunları
yapmasının yanlışlığına”, “laikliğin dindar olmanın da teminatı olduğuna”
inanmakta ve bu inancını da kararlı bir biçimde uygun her platformda tekrar
edip kamuoyu ile açıklıkla paylaşmaktadır.
Nitekim iddianamede
delil olarak sunulan pek çok konuşma da bunu açıkça göstermektedir:
“Laiklik çok farklı bir
konudur. Laik olduğumuz Anayasa’da belirtilmiştir. İnsanlar dini
gereklerini böylece yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana tanım
olarak getirmek yanlış olur. Kişiler laik olmaz.” (İddianame, s. 28, ek- 4
)
“Bazıları laikliği din
gibi algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda Müslüman olunamaz. İnsan iki
dine mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik bir sistemdir ve fertlerin
değil, devletin laikliği söz konusudur. Dine mensupluksa ferdi bir
tasarruftur. O manada söyledim.” (İddianame, s. 28, ek- 5 )
“Laikliği din haline
getirirseniz halkı üzersiniz”…”Bizim laiklikle derdimiz yok. 1982
Anayasası’nın laikliği düzenleyen maddesinin gerekçesinde bir tanım mevcut.
Gerekçe, ‘bütün dinlere eşit mesafede olmak’ diyor. İnançlar, devlet
güvencesinde. Tekrar ediyorum: Ben insan olarak laik değilim; devlet
laiktir. Buna mukabil laik düzeni korumakla yükümlüyüm. Ama siz laikliği
bir din gibi takdim ederseniz, bu ülkenin halkını üzersiniz. Türkiye iyiye
gidiyor, hükümet başarılı, laikliği gündeme getirip, bundan nemalanmak
isteyenler var. Türkiye’de ‘niyet okuyucuları’ haksız isnadlar ortaya
atıyor” (İddianame, s. 30, ek- 10 )
‘‘Laik toplumda din,
laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç gruplarına eşit mesafede
olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği içindir ki,
laiklik bizim için bir yerde sigortadır.” (İddianame, s. 36, ek- 19 )
Bunlar, Başbakan ve AK
Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, laiklik ilkesinden yana
olduğunu gösteren iddianameden bir kısım delillerdir. Ayrıca Başbakan ve AK
Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, laiklik ilkesi ile ilgili
başkaca sayısız açıklaması da vardır(EK-2).
b) Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanın karşı olduğu şey, laiklik değil, birilerinin laikliği yanlış
yorumlayarak, laikliğin bütün toplum kesimleri tarafından tam anlamıyla
benimsenmesine mani olucu tavır, davranış ve söylemleridir.
Hangi saikle olursa
olsun birilerinin AK Partiyi laiklik karşıtı göstermesi, hem AK Parti’yi ve
hem de AK Partiye oy vermiş milyonlarca kişiyi rencide eder ve onlar sanki
laiklik karşıtı imiş gibi haksız bir algıya yol açar. Bu haksız eleştiri ve
tutum karşısında AK Parti Genel Başkanının; “Bu yanlıştır. 14 milyon kişinin oyunu almış ve iktidar olmuş bir
parti, laiklik karşıtı olarak bu sahneye çıkmadı…” demek suretiyle haksız ithama karşı çıkıp kendisini, partisini
ve partisine oy vermiş milyonlarca seçmenin hak ve hukukunu savunması, ne
laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Bu söylemiyle AK Parti Genel
Başkanı; kendisi, partisi ve partisine oy verenler hakkındaki bu haksız
yaklaşım ve ithama ve laiklik ilkesini kullanarak birilerinin yürüttüğü
haksız mücadeleye karşı çıkarak, laiklik lehinde ve laiklik ilkesi yanında
tavır koymuştur. Bu tavrın yanlış anlaşılıp, iddianameye alınması ise ayrı
bir hukuk ve Anayasa ihlalidir.
c) Anayasamıza göre laiklik; Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ayrılmaz ve değiştirilmez bir vasfı (Anayasa, m.2,4)
olup, hiçbir zaman dinsizlik değildir ve kişilerin dinini yaşamasına veya
dindar olmasına da mani değildir. Aksine laiklik; bütün dinlerin,
inançların ve ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hürriyetin ifadesidir. Bu husus, Anayasanın
2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir: “Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca,
mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından
dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına
gelir.”
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, din ve vicdan özgürlüğünü bir hak olarak tanımış ve teminat altına
almıştır. Anayasa’da yer alan; “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat
hürriyetine sahiptir.
14’üncü madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler
serbesttir.
Kimse ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m.
24/1-3) ifadeleri, bunun delilidir.
Anayasanın bu açık ve
amir hükümlerine rağmen, kimileri; kişileri dini inanç ve kanaatlerinden dolayı
kınamayı veya suçlamayı adeta laikliğin bir gereği gibi yansıtmaktan
vazgeçmemişlerdir. “İrtica ile dindar insanı bir tutma”, “Dinin gereklerini
yapan birinin siyaset yapmasını, dini siyasete alet etme” ve “Dindar bir
kişinin laik devlet yapısını benimsemeyeceği” gibi sakat, temelsiz
yaklaşımlar, Anayasaya aykırıdır.
AK Parti Genel Başkanı;
; “…Önce irticanın bir tanımını yapın? Eğer irtica dini siyasete alet
etmekse, Türkiye’de dini siyasete kimlerin alet ettiği bellidir. Ama eğer
siz dindar insanları siyasetten alıkoymak için bunu konuşuyorsanız, bu
millet de sizi affetmez. Bunu böyle bilin. Bu ülkede dindar insanların da
siyaset yapma hakkı vardır. “
demek suretiyle “İrtica” ile “Dindar
insanın” karıştırılmasına, “Dindarlık” ile “Devletin laik niteliğini kabul
etmenin” bir arada olamayacağı anlayışına ve dindar kişinin siyaset
yapmasını dini siyasete alet etmek olarak kabul ve takdim eden yanlış
anlayışlara karşı çıkmıştır. Bu açıklamalar, laikliğin doğru anlaşılması
bakımından yapılmış değerlendirmeleri içermektedir.
d) Bu değerlendirmelerden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam
çıkarmak da hukuken mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri,
niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar
yüklemek, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün
değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı
menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne
anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve
netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı,
somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü, söyleyenin iradesine
rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde
ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.
e) AK Parti Genel Başkanının konuşmasında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’in ismi hiç geçmemiş ve ona dönük bir eleştiri de yapılmamıştır.
Konuşma ile Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in
açıklaması arasında bağ kurulması, tamamen basın mensupları tarafından
yapılmış, iddia makamı da bunun doğru olup olmadığını araştırmadan olduğu
gibi iddianameye almıştır. Bu açık bir hukuka aykırılıktır.
Kaldı ki Anayasa ve yasalarımızda, “Cumhurbaşkanı
ve görüşleri eleştirilmez, aksi halde laiklik ilkesi ihlal edilmiş
sayılır.” diye herhangi bir kural yoktur. Aksine demokratik bir hukuk
devleti (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak “Düşünce ve kanaat hürriyeti
(Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m.
26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir.
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi AK
Parti Genel Başkanı da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, AK Parti Genel Başkanından esirgediği düşünülemez. Herkes gibi
AK Parti Genel Başkanı da ülke gündeminde ki sorunları dile getirmek,
kendisine, partisine ve politikalarına dönük eleştirilerle ilgili tespit ve
değerlendirmelerde bulunarak düşüncelerini açıklamak ve cevap vermek hak ve
yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme
hak ve yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
görüş ve düşüncelerini açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve
tespitlerde bulundu diye laiklik karşıtı gösteremez ve bunu yapanların
siyasi yasaklı hale gelmesini talep ve dava edemez.
56) İddianamenin 52-53’üncü sayfalarında yer alan 56
numaralı iddiada (EK-161) yer alan konuşma; AK Parti’ye dönük haksız
isnatlarda bulunan bir medya grubuna ve “Akibeti Menderes gibi olacak” diye
bizzat Başbakana karşı imalı tehditte bulunan CHP Genel Başkanı Deniz
BAYKAL’a verilmiş, demokrat bir cevaptan ibarettir. Ancak konuşmada
herhangi bir medya grubunun ismi anılmamıştır.
a) İddianamedeki;”Bunların
derdi laiklik değil, menfaat hesabı. Bunlar köşeye sıkıştırma metotları.
Tehditle bizden bir şey alamazsınız. Bunların istediği düzen demokrasi
değil, diktatoryal düzen” ifadeleri, ‘basında
yer alan bir kısım haber ve eleştirilere dönük cevap ve eleştirilerdir. AK
Parti Genel Başkanı ve Başbakan, bazı basın yayın organlarının laiklik
derdinde olmadığını ve menfaat hesabıyla haber ve yorum yaparak hükümeti
sıkıştırdıklarını ifade etmiştir. Bir Başbakanın “Bunların derdi laiklik değil, menfaat hesabı…” demesinin, kendisine
ve hükümetine ve partisine dönük eleştirilerde bulunanlara cevap
vermesinin, neresi laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırıdır. Olabilir mi
böyle bir şey veya böyle bir kabul? Elbette ki olamaz. Aksi, basının
siyasiler tarafından eleştirilmesinin Anayasaya aykırılığı noktasına bizi
götürü ki bu, açık bir Anayasa ihlalidir.
b) İddianamede geçen; “İdam sehpasının yolunu gösteriyor. Biz bu yola
çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini
söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla
beraber yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız. Bu konuda
rahatız.” (iddianame, s. 53) ifadelerinin muhatabı, CHP Genel Başkanıdır.
Bu husus konuşmanın ilgili bölümünün tam metninde daha açık görülmektedir.
Şöyle ki: ‘‘İşte buyurun daha şimdiden, daha Cumhurbaşkanı
değerlendirmesini yapmadan hemen bakıyorsunuz anamuhaletin başı, şimdiden
ahkam kesmeye başladı. Şimdiden yargıya akıl vermeye başladı, şimdiden
yönlendirme yapmaya başladı. İstikamet veriyor ve idam sehpasının yolunu
gösteriyor. Sen nasıl demokratsın ya...Sen nasıl demokratsın, sen nasıl
demokratsın? Ama biz şuna inanıyoruz; biz bu yola çıkarken daha önce de
demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz
çarşaflarla beraber yola çıktık, biz bu konuda bedel ödemeye hazırız, bu
konuda rahatız.’’ (Anadolu Ajansı, 12.02.2008) ( EK-)
Bu açıklama; demokrat olmayan, hukuku hiçe sayan ve
demokratik siyasi çoğulculuğun gerekleriyle bağdaşmayan bir üslupla imalı
bir biçimde AK Parti Genel Başkanını bizzat idam ile tehdit eden CHP Genel
Başkanına, AK Parti Genel Başkanının verdiği, demokrat bir cevaptır. Bu
cevap, demokrat bir yaklaşım olup, cumhuriyetimizin değişmez ve
değiştirilmesi teklif edilemez “Demokratik … bir… devlet” (Anayasa, m. 2)
niteliğine sahip çıkma ve onu savunmadır.
Türk demokrasi tarihinde, “Bayramlık elbise -
idamlık elbise” ifadesi, Başbakanlar tarafından bir demokrasi savunusu
olarak sürekli kullanılagelmiştir. Bu, bir demokrasi retoriğidir.
Kendisini ölümle tehdit eden, kendisine haksız
isnatlarda bulunan anamuhalefet liderine Başbakanın verdiği cevabı
laiklikle ilişkilendirmek ve daha da ileri giderek, konuşmada muhataplar
açıkça ifade edilmiş ve iddianameye konulan metinde de yer almasına rağmen
iddia makamının; “…Başbakan bu söylemiyle de yetinmeyerek partisinin grup
toplantısında yaptığı bir konuşmada, “…Biz
şuna inanıyoruz; biz yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış
insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla yola çıktık. Biz
bu konuda bedel ödemeye hazırız…” demiş, kefen veya idam gömleğiyle
özdeşleşen “beyaz çarşaf” betimlemesiyle devleti ve toplumu dönüştürme
kararlılığını ve bu uğurda neleri göze aldığını vurgulamış, ölüm ve idam
çağrıştırmalarıyla halkın bir kısmını laik devlet aleyhine kışkırtıcı
tavrını sürdürmüştür.” (Sayfa: 135, paragraf :3) değerlendirmesinde
bulunması, anlamı yoruma gerek kılmayacak derecede açık olan bir beyandan;
“Beyaz çarşaf” kelimelerinden hareketle “Devleti ve toplumu dönüştürme”,
“Laik devlet aleyhine kışkırtıcı tavır” hüküm veya isnadını üretmesi, tam
bir çarpıtma ve delil başkalaştırması olup, hukukun evrensel ilkeleri ve
Anayasanın açık bir ihlalidir.
Halka açık bir toplantıda alenen yapılan ve laiklik
karşıtlığıyla açık veya gizli hiçbir ilgisi bulunmayan bir açıklamadan
hareketle iddia makamının, “Devleti ve toplumu dönüştürme” ve “Laik devlet
aleyhine kışkırtıcı tavır” hükmüne varması, açık bir ifadede gizli anlam
araması veya niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekilmesi mümkün olmayan
açıklamalara gizli anlamlar yüklemesi, açık bir anlam tahrifi ve delil
tasnii olup, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün
değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı
menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne
anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve
netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. Hukuk
devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder. Aksinin kabulü,
Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti
ilkesinin açık ihlalidir.
c) Ayrıca bu sözler, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanın kendisine,
politikalarına ve icraatlarına dönük eleştirilere cevap mahiyetindedir ve
muhatapları da eleştirenlerdir. Yani konuşmanın muhatapları bellidir. İddia
makamının muhatabı belli olan bir konuşmaya, laiklik ilkesini muhatap
kılması hukuken kabul edilemez. Çünkü iddia makamı, yapılan bir konuşmayı,
konuşulan yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin
iradesine rağmen anlamlandırıp, sonra da bu anlamdan dolayı konuşanı itham
edip hukuki sorumluluğunu talep ve dava edemez. Bunun aksi, hukukun
evrensel ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulan ve teminat altına alınan
hukuk devleti ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia makamı
burada, bu ilkelerin tamamını ihlal etmiştir.
Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere
cevap vermesi, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksine
eleştirilere cevap verme hakkı, Anayasa’nın teminatı altındadır.
Başbakanın, Anayasanın teminatı altında bulunan bir hakkı kullanması,
Anayasaya aykırı değildir. İddia makamının iddiasıyla da Anayasaya uygun
bir şey, Anayasaya aykırı hale gelmez.
Anayasa ve yasalarımızda, “Basın veya anamuhalefet
lideri eleştirilemez ve bir başbakan kendine dönük eleştirilere cevap
veremez, aksi halde laiklik ilkesi ihlal edilmiş sayılır.” diye herhangi
bir kural yoktur. Aksine demokratik bir hukuk devleti (Anayasa, m. 2)
olmanın gereği olarak “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ile
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın
tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve
kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu
olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi AK Parti Genel Başkanı
da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, AK Parti
Genel Başkanından esirgediği düşünülemez. Herkes gibi AK Parti Genel
Başkanı da ülke gündeminde ki sorunları dile getirmek, kendisine, partisine
ve politikalarına dönük eleştirilerle ilgili tespit ve değerlendirmelerde
bulunarak düşüncelerini açıklamak ve cevap vermek hak ve yetkisi vardır.
İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi
yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
görüş ve düşüncelerini açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve
tespitlerde bulundu diye laiklik karşıtı gösteremez ve bunu yapanların
siyasi yasaklı hale gelmesini talep ve dava edemez.
d) Ayrıca bu konuşma, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ve AK Parti Grup
Genel Kurulunda yapılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde Partilerin
Grup Genel Kurullarında yapılan konuşmalar ve aksi kararlaştırılmadıkça bunların
basında yer alması ve dışarıda tekrarlanması mutlak yasama sorumsuzluğu
kapsamında olup, Anayasa’nın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.
57) İddianamenin 53’üncü sayfasında yer alan 57
numaralı iddiada (EK-162) yer alan konuşmada; AK Parti’nin ayrımcılık
yapmadığı ve yapmayacağı, insanımıza eşit gözle baktığı ve hizmet ettiği,
CHP ve basında bazılarının bunu farklı göstermelerinin yanlışlığı
anlatılmakta, laikliğin önemi vurgulanmakta, CHP Genel Başkanı ve basın
eleştirilmektedir.
a) İddia makamı, konuşmayı bütününden koparıp, sadece bir kısmını
vermiştir. Konuşma metninin kendince aleyhe olduğunu kabul ettiği kısmını
almış, kendince lehe olduğunu düşündüğü kısmı almamıştır. Bu, yasal olarak
lehe ve aleyhe delilleri toplamakla yükümlü ve görevli iddia makamının bu
yükümlülük ve görevini yapmaması, subjektif bir yaklaşım olup, iyi niyet
kurallarıyla bağdaşmaz. Konuşmanın bir bütünlük içinde değerlendirilmesi
için, Anadolu Ajansında çıkan konuşma metnini aynen veriyoruz: “ANKARA
(A.A) - 13.02.2008 - AK Parti Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,
‘‘Bizim ilkelerimizde başı örtülü, başı açık diye bir ayrım yoktur olamaz.
Bunu böyle bilin. Başı açık olan kardeşim, kardeşim. Başı örtülü olan
kardeşim, o da kardeşim’’ dedi.
‘‘(Bizi çarşafa sokacaklar) diyorlar. Ya insaf...
Affedersiniz, gazetelerinin baş köşelerinde bu toplumun ahlak değerleriyle
tamamen ters düşen çırılçıplak kadın resimlerini siz basıyorsunuz.
Basıyorlar mı? Basıyorlar. Affedersiniz, ilavelerinizde her şey tamamıyla
ortada. Bugüne kadar ne yapıldı, hangi müdahale yapıldı, yasama ve yürütme
olarak?’’ diyen Erdoğan, vatandaşa, ‘‘Halkımızı seviyoruz. Onun için
bunların ‘başı açık olanların geleceği garanti altında olmaz’ gibi
safsatalarına asla uymayın’’ diye seslendi.
“Başbakan
Erdoğan, partisinin il başkanları toplantısında yaptığı konuşmada, AK
Parti’nin siyasete sadece yeni bir soluk değil, yeni bir siyaset tarzını da
getirdiğini ifade etti. Erdoğan, ‘‘biz ve diğerleri’’ şeklinde ayrım
yaparak, marjinal kalıplarına çekilen bir siyasetin doğurduğu olumsuz
sonuçları iyi bildiklerini söyledi. Bu işin içinde pişe pişe geldiklerini
belirten Erdoğan, şöyle konuştu:
‘‘Tespitlerimiz, teşhislerimiz oradan geliyor.
Çözüm önerilerimizi bu hassasiyet içinde ortaya koyuyoruz. Bu yüzden toplumumuzun her kesiminin
her sorununu siyasetimizin konusu yaptık. Her kesimi aynı samimiyetle
kucakladık, her soruna aynı duyarlılık ile yaklaştık.
1994’te İstanbul gibi bir kentin
belediye başkanlığını yaptım ve arkadaşlarımızla beraber orada tüm
İstanbullulara hizmet verdim. Aynı dönemde Melih Bey Ankara’da belediye
başkanıydı. O belediye başkanlığımız döneminde halkımızın hangi katmanları
bizden olumsuz bir yaklaşım gördü? Acaba onların yaşam tarzlarına yönelik
olarak biz hangi olumsuz yaklaşımı ortaya koyduk. Bunu bize
ispatlayabilirler mi? Cımbızlaya cımbızlaya kenarda köşede bulabildikleri
birçok olaylarla kendilerine göre gazetelerinde haberler yapmaya çalıştılar
ama tutmadı. Bunu neye dayanarak söylüyorum, çünkü halkımız bizi büyüttükçe
büyüttü ve bugünlere geldik. AK Parti de böyle iktidar olmuştur.
Dün de söyledim, Antalya CHP’nin kalesi... Şu anda
AK Partili bir belediye başkanı var. Acaba kimin yaşam tarzına biz orada
dokunduk? AK Parti zihniyeti orada ne yaptı? Orada tüm halka hizmeti
götürmüyor mu? Antalya’nın tarihinde acaba böyle bir hizmet Antalya’ya
verilebilmiş midir? Baykal, dikili ağacın var mı senin Antalya’da? Bunu
bize göster. Allah aşkına, Baykal
yatıyor, kalkıyor, laiklik, laiklik, laiklik... Başka bir şey konuştuğu
yok. Laiklik, laiklik diyerek bu ülkede laikliği yozlaştırdı Baykal.
Laiklik bu değil. Laiklik bu değil ki. Laiklik toplumun tüm katmanlarına,
inanç gruplarına aynı mesafede olmak, eşit mesafede olmak, onları güvence
altına almaktır. Ama Baykal akşam yatıyor başka, sabah kalkıyor başka. Sen
hizmet için ne yaptın bu ülkede, Allah aşkına bunu söyle. İnsanlar arasında
ayrım yapmak varsa bu senin kitabında var. Senin yaşam tarzında var. Ama
bizim yaşam tarzımızda bu yok. Biz bütün vatandaşlarımıza aynı mesafedeyiz.
Aynı hizmeti verdik, vermeye de devam edeceğiz. Eksiklerimiz olabilir,
yanlışlarımız olabilir ama ben size somut örnek veriyorum. İşte
İstanbul’da, Ankara’da, Antalya’da, Adana’da, Gaziantep’te, Samsun’da,
Bursa’da, Erzurum’da, Konya’da, Kayseri’de AK Partili belediye var. Ne
gördünüz ayrımcılık adına soruyorum?’’
İrili ufaklı bin 800’e varan AK Partili belediye
bulunduğunu anlatan Erdoğan, ‘‘Somut olarak ne gördünüz vatandaşlarımız
arasında ayrımcılık olarak, hizmetten başka, insanları sevmekten başka?
Hizmet sevgiyle olur, lafla olmaz. Hizmet saygıyla olur, lafla olmaz. İşte
bunu biz başardık’’ diye konuştu. Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:
‘‘Ben yine sesleniyorum: Bizim
ilkelerimizde başı örtülü, başı açık diye bir ayrım yoktur olamaz. Bunu
böyle bilin. Başı açık olan kardeşim, kardeşim. Başı örtülü olan kardeşim,
o da kardeşim. Biz yaratılanı yaratandan ötürü sevme anlayışıyla bu yolda
hizmete devam ediyoruz. Kusura bakmasın, Baykal ve benzerleri gibi değil.
Bunu böyle bilin. Ve onlarla aynı istikameti de paylaşan kusura
bakmasınlar, medya gruplarıyla da aynı düşünmüyoruz.
Ne yazarlarsa yazsınlar, ne resmederlerse etsinler,
halkımız her şeyi gayet iyi biliyor. ‘Bizi çarşafa sokacaklar’ diyorlar. Ya
insaf. Affedersiniz, gazetelerinin baş köşelerinde bu toplumun ahlak değerleriyle
tamamen ters düşen çırılçıplak kadın resimlerini siz basıyorsunuz.
Basıyorlar mı? Basıyorlar. Affedersiniz, ilavelerinizde her şey tamamıyla
ortada. Bugüne kadar ne yapıldı, hangi müdahale yapıldı, yasama ve yürütme
olarak? Bizim yaptığımız veya yapacağımız herhangi bir şey mi var? Yaptık
mı, hayır. O zaman nedir bu feryat? Biz ne diyorduk? Ne haliniz varsa
görün. Halk zaten sizi nereye getirecekse getirir, ne kadar gazetenizi
alacaksa alır. Beğenirse alır, beğenmezse almaz. Daha ne istiyorsunuz? Yoksa
gazetelerinizi toptan biz mi satın alacağız? Bunu mu bekliyorsunuz?’’
Şu anda bu hizmeti kararlı bir şekilde, sadece
halkın hizmetkarı olma anlayışı ile sürdürdüklerini ifade eden Erdoğan,
‘‘Halkımızı seviyoruz. Onun için bunların ‘başı açık olanların geleceği
garanti altında olmaz’ gibi safsatalarına asla uymayın’’ dedi. Erdoğan,
şunları kaydetti:
‘‘Bu tuzağa benim halkım düşmez
biliyorum ama sakın bu oyuna gelmeyin. Biz ilk defa bu ülkede iktidarda
değiliz. 1994’te yerel yönetimlerde görev yaptık. 2002’de 58 ve 59.
hükümetleri kurduk. Şimdi 60. Hükümet olarak varız. Merkezi yönetimde
varız, yerel yönetimlerde varız. Nasıl şu ana kadar hiçbir başı açık
kardeşim bu ülkede bizden olumsuz bir şey görmediyse bundan sonra da
görmez, göremez. Çünkü onların yaşam şekli de bizim güvencemiz altındadır.
Kimse bizi bu tuzağa düşürme gayreti içine de
girmesin. Bu konuda hassasiyetlerimiz var. Çok açık konuşuyorum. AK Parti
grubu ortada. Bizim yüzde 10’a yakın kadın milletvekilimiz var. CHP’nin
yüzde kaç? Parmak sayısını geçmez. Hani kadına değer veriyordun, ispat et.
Bizim her şeyimiz ortada uygulama ile ispat ediyoruz. Şu anda böyle.
Önümüzdeki dönemde çok daha farklı konuma geleceğiz. Bunların kadın hakları
anlayışına da inanmayın. Bunların kadın hakları noktasında da böyle bir
hassasiyetleri yok. Onun için kısa kısa geliyorlar, asıl kesenler onlar.
Yani başı örtülü olarak bu ülkede eğitim-öğrenim hakkının önünü kesme...
Bunun laiklikle yakından uzaktan ne alakası olabilir? Bunu gündeme
getirenler bunlar. Ne alakası var? Dünyada laiklik bir bizde mi var
arkadaşlar? Batı ülkelerinin bir çoğu laik sistem. Amerika da laik ama
Anglosakson laiklik uyguluyor, İngiltere öyle uyguluyor. Ama laikliği
uyguluyor. Var mı bir sıkıntı? Yok.
Şimdi bakıyorsunuz, ‘batı gazetelerinden haberler’
diye köşe yazıları alıyorlar. Bir incelettim, arkadaşlar büyük bir
çoğunluğu yalan, yalan ve uydurma haberler. Şu anda arkadaşlarım onların
üzerinde de çalışıyorlar. Arkadaşlarımız orijinalini de koyarak bunları
ilan edecekler. Çünkü Türkiye’de bir ayrımcılığı ortaya koymak suretiyle
kafaları bulandırmaktan başka bir dertleri yok.’’
Öfkeli olduğu yönünde eleştiriler
bulunduğuna da işaret eden Erdoğan, ‘‘Öfkeli olduğumu söylüyorlar. Öfke bir
hitabet sanatıdır. Çünkü ben zulmü alkışlayamam, zalimi de asla sevemem.
Kusura bakmasınlar, yumuşak başlıysak uysal koyun değiliz. Bunu da
bilmeleri lazım’’ diye konuştu.
Erdoğan, şu ana kadar politikalarını
böyle sürdürdüklerini, bundan sonra da böyle sürdüreceklerini vurgulayarak,
‘‘Biz karşımızdakilere saygı gösterirken karşımızdakilerin de bize saygı
göstermeleri gerekiyor’’ dedi.
‘‘Bir yanağına vur, öbür yanağını çevirirsin’’
anlayışına da sahip olmadıklarını ifade eden Erdoğan, ‘‘Kusura bakmasınlar,
öyle yanak bizde yok. Böyle yanak bizde yok. Çünkü adalet bu değildir’’
dedi. Başbakan Erdoğan, onun için adaleti, kalkınmayı, özgürlükleri,
demokrasiyi sadece kendileri için istemediklerini, Türkiye’nin her
bölgesine, her şehrine, toplumun tüm kesimlerine aynı samimiyetle kucak
açtıklarını söyledi. Erdoğan, ‘‘Enerjimizi belli bazı sorunlara
yoğunlaştırıp umumun sorunlarına kayıtsız kalmadık. Adalet isteyeceksek
herkes için istemek, özgürlükleri genişleteceksek herkes için genişletmek
durumundayız. Bizler Türkiye’nin sorunlarının sağlam bir siyasi iradeyle
çözülebileceğini iyi biliyoruz’’ diye konuştu.” (Anadolu Ajansı,
13.02.2008)
Bu sözlerden hangisi, laiklik ilkesine veya
Anayasaya aykırıdır? “Bu yüzden
toplumumuzun her kesiminin her sorununu siyasetimizin konusu yaptık. Her
kesimi aynı samimiyetle kucakladık, her soruna aynı duyarlılık ile
yaklaştık.” demesi mi Anayasa veya laiklik ilkesine aykırı?
Yoksa “1994’te
İstanbul gibi bir kentin belediye başkanlığını yaptım ve arkadaşlarımızla
beraber orada tüm İstanbullulara hizmet verdim. Aynı dönemde Melih Bey Ankara’da
belediye başkanıydı. O belediye başkanlığımız döneminde halkımızın hangi
katmanları bizden olumsuz bir yaklaşım gördü? Acaba onların yaşam
tarzlarına yönelik olarak biz hangi olumsuz yaklaşımı ortaya koyduk. Bunu
bize ispatlayabilirler mi? Cımbızlaya cımbızlaya kenarda köşede
bulabildikleri birçok olaylarla kendilerine göre gazetelerinde haberler
yapmaya çalıştılar ama tutmadı. Bunu neye dayanarak söylüyorum, çünkü
halkımız bizi büyüttükçe büyüttü ve bugünlere geldik. AK Parti de böyle
iktidar olmuştur.” açıklaması mı Anayasa veya laiklik ilkesine aykırı?
Veya “Allah
aşkına, Baykal yatıyor, kalkıyor, laiklik, laiklik, laiklik... Başka bir
şey konuştuğu yok. Laiklik, laiklik diyerek bu ülkede laikliği yozlaştırdı
Baykal. Laiklik bu değil. Laiklik bu değil ki. Laiklik toplumun tüm
katmanlarına, inanç gruplarına aynı mesafede olmak, eşit mesafede olmak,
onları güvence altına almaktır. Ama Baykal akşam yatıyor başka, sabah
kalkıyor başka. Sen hizmet için ne yaptın bu ülkede, Allah aşkına bunu
söyle. İnsanlar arasında ayrım yapmak varsa bu senin kitabında var. Senin
yaşam tarzında var. Ama bizim yaşam tarzımızda bu yok. Biz bütün
vatandaşlarımıza aynı mesafedeyiz. Aynı hizmeti verdik, vermeye de devam
edeceğiz. Eksiklerimiz olabilir, yanlışlarımız olabilir ama ben size somut
örnek veriyorum. İşte İstanbul’da, Ankara’da, Antalya’da, Adana’da,
Gaziantep’te, Samsun’da, Bursa’da, Erzurum’da, Konya’da, Kayseri’de AK
Partili belediye var. Ne gördünüz ayrımcılık adına soruyorum?’’
değerlendirme ve eleştirisi mi Anayasa veya laiklik ilkesine aykırı?
Yoksa ‘‘Ben
yine sesleniyorum: Bizim ilkelerimizde başı örtülü, başı açık diye bir
ayrım yoktur olamaz. Bunu böyle bilin. Başı açık olan kardeşim, kardeşim.
Başı örtülü olan kardeşim, o da kardeşim. Biz yaratılanı yaratandan ötürü
sevme anlayışıyla bu yolda hizmete devam ediyoruz. Kusura bakmasın, Baykal
ve benzerleri gibi değil. Bunu böyle bilin. Ve onlarla aynı istikameti de
paylaşan kusura bakmasınlar, medya gruplarıyla da aynı düşünmüyoruz.” demesi
mi Anayasa veya laiklik ilkesine aykırı?
Veya ‘‘Bu
tuzağa benim halkım düşmez biliyorum ama sakın bu oyuna gelmeyin. Biz ilk
defa bu ülkede iktidarda değiliz. 1994’te yerel yönetimlerde görev yaptık.
2002’de 58 ve 59. hükümetleri kurduk. Şimdi 60. Hükümet olarak varız.
Merkezi yönetimde varız, yerel yönetimlerde varız. Nasıl şu ana kadar
hiçbir başı açık kardeşim bu ülkede bizden olumsuz bir şey görmediyse
bundan sonra da görmez, göremez. Çünkü onların yaşam şekli de bizim
güvencemiz altındadır.” açıklaması mı Anayasa veya laikliğe aykırı?
Bu açıklamanın hangi kelime veya cümlesi Anayasa
veya laiklik ilkesine aykırıdır? Cevabı bizce net ve tartışmasız: Hiç biri,
Anayasa ve laikliğe aykırı değildir. Anayasa ve laikliğe aykırı olan
Başbakanın değerlendirme ve tespiti değil, iddia makamının laiklik
yorumudur.
Başbakanın bu açıklamalarından ayrımcılık, laiklik
karşıtlığı, Anayasaya aykırılık ve parti kapatma gerekçesi asla
çıkarılamaz.
Aksine Başbakanın bu beyanları, iddianameyi açıkça
tekzip etmektedir.
b) “Zira bize de inanan, güvenen
bir kitle var. O kitle, sessiz yığınlar olarak yıllar yılı bekledi. O dille
tercüman olacak siyasetçiler olarak bizi buraya gönderdi.” ifadeleri, laiklik karşıtı ve
gizli anlam yüklü ifadeler değildir.
Demokrasilerde her siyasi parti, tüzük ve programıyla
milletin karşısına çıkar ve milletten oy ister. İnsanlar; tüzüğünü,
programını ve projelerini beğendikleri partilere oy verirler. Her partiye
güvenip oy veren insanlar olduğu gibi AK Partiye oy veren ve güvenen
insanların olması çoğulcu demokrasinin gereğidir. Demokrasilerde, bir
partiye oy verenleri, diğer partiye oy verenlerin karşısına dikecek bir
anlayış ve yaklaşımı benimsemek veya insanların farklı siyasi partilere oy
vermesine şüphe ile bakmak ve onları potansiyel bir tehlike gibi kabul etmek
ve böyle göstermek, demokrasinin ruhu ile bağdaşmaz. Aksine demokratik
hukuk devletlerinde milletin tercihleri kıymetli olup, siyasi partilerin
iktidara gelmesinde ve iktidardan ayrılmasında tek belirleyici kriterdir.
1961 Anayasası ve 1982 Anayasası’nın 2’inci
maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti … demokratik … bir … devlettir…”
“Demokratik devlet, egemenliğin bir kişi, zümre
veya sınıf tarafından, belli sınıflar yararına kullanılmadığı, serbest ve
genel seçimin iktidara gelmede ve iktidardan ayrılmada tek yol olarak kabul
edildiği ve iktidarın bütün millet yararına kullanıldığı… bir idare
biçimidir.” (Anayasa Mahkemesi, 1963/173 E., 26.09.1965 Tarih ve 1965/40
K., AMKD, S. 4, S. 301)
“Hürriyetçi
demokratik rejimin özellikleri, ülkeden ülkeye bazı değişiklikler
göstermekle beraber, bu rejimin vazgeçilmez, asgari şartı olarak kabul
edilmesi gereken bazı unsurlar da vardır. Bunların en önemlileri, siyasal
sistemdeki temel siyasal karar organlarının genel oya dayanan serbest
seçimlerle oluşması, serbestçe örgütlenen siyasal partiler arasında eşit
şartlarla yürütülen iktidar yarışması ve tüm vatandaşların temel hak ve
hürriyetlerinin tanınmış ve hukuki güvence altına alınmış olmasıdır…”
(Ergun ÖZBUDUN, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, 7. Baskı, Ankara – 2002,
S. 82)
Bu
bilimsel, Anayasal ve yargısal gerçeklik karşısında AK Parti Genel
Başkanının kendi partisine oy veren ve
güvenen bir kitlenin olduğunu söylemesi, demokrasilerde yadırganmaz ve bu
ifadelerin altında gizli anlamlar aranmaz. Aksinin kabulü, Anayasanın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmaz.
“Öfkeli
olduğumu söylüyorlar, öfke de bir hitabet sanatı. Çünkü ben zulmü
alkışlayamam, zalimi de sevmem. Yumuşak başlıysak uysal koyun değiliz…” ifadeleri de, laiklik
karşıtı ve gizli anlamlar yüklü ifadeler değildir. Bu sözler; AK Parti’ye
veya icraatlarına karşı haksız veya saygı sınırlarını aşan eleştiriler
karşısında sessiz kalınmayacağını belirtmek için kullanılmıştır. Haksızlık
karşısında susmanın yanlışlığını ifade eden, “Çünkü ben zulmü alkışlayamam,
zalimi de sevmem. Yumuşak başlıysak uysal koyun değiliz…” sözü ile saygının
karşılıklı olduğunu vurgulayan ‘‘Biz karşımızdakilere saygı gösterirken karşımızdakilerin de bize
saygı göstermeleri gerekiyor’’ cümlesi,
bunu açıkça göstermektedir.
Ayrıca halka açık bir toplantıda alenen yapılan ve
laiklik karşıtlığıyla açık veya gizli hiçbir ilgisi bulunmayan bir
açıklamadan hareketle iddia makamının, açık bir ifadede gizli anlam araması
veya niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekilmesi mümkün olmayan
açıklamalara gizli anlamlar yüklemesi, aleni bir anlam tahrifi ve delil
tasnii olup, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün
değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı
menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne
anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve
netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. Hukuk devletinde
iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder. Aksinin kabulü, Anayasanın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık
ihlalidir.
c) Ayrıca bu sözler, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanın kendisine,
politikalarına ve icraatlarına dönük eleştirilere cevap mahiyetindedir ve
muhatapları da eleştirenlerdir. Yani konuşmanın muhatapları bellidir. İddia
makamının muhatabı belli olan bir konuşmaya, laiklik ilkesini muhatap
kılması hukuken kabul edilemez. Çünkü iddia makamı, yapılan bir konuşmayı,
konuşulan yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin
iradesine rağmen anlamlandırıp, sonra da bu anlamdan dolayı konuşanı itham
edip hukuki sorumluluğunu talep ve dava edemez. Bunun aksi, hukukun
evrensel ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulan ve teminat altına alınan hukuk
devleti ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia makamı burada, bu
ilkelerin tamamını ihlal etmiştir.
Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere
cevap vermesi, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksine
eleştirilere cevap verme hakkı, Anayasa’nın teminatı altındadır.
Başbakanın, Anayasanın teminatı altında bulunan bir hakkı kullanması,
Anayasaya aykırı değildir. İddia makamının iddiasıyla da Anayasaya uygun
bir şey, Anayasaya aykırı hale gelmez.
Anayasa ve yasalarımızda, “Basın veya anamuhalefet
lideri eleştirilemez ve bir başbakan kendine dönük eleştirilere cevap
veremez, aksi halde laiklik ilkesi ihlal edilmiş sayılır.” diye herhangi
bir kural yoktur. Aksine demokratik bir hukuk devleti (Anayasa, m. 2)
olmanın gereği olarak “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ile
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın
tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve
kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu
olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi AK Parti Genel Başkanı
da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, AK Parti
Genel Başkanından esirgediği düşünülemez. Herkes gibi AK Parti Genel
Başkanı da ülke gündeminde ki sorunları dile getirmek, kendisine, partisine
ve politikalarına dönük eleştirilerle ilgili tespit ve değerlendirmelerde
bulunarak düşüncelerini açıklamak ve cevap vermek hak ve yetkisi vardır.
İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi
yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
görüş ve düşüncelerini açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve
tespitlerde bulundu diye laiklik karşıtı gösteremez ve bunu yapanların
siyasi yasaklı hale gelmesini talep ve dava edemez.
58) İddianamenin 53’üncü sayfasında yer alan 58
numaralı iddiada (EK-163) yer alan konuşma; başörtüsü sorunu ve çözümüne
yönelik bir değerlendirmedir.
a) Konuşma, başörtüsü sorunu ve çözümüyle ilgili bir değerlendirmedir.
Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü
sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun
teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler
yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere
bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Başbakanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de
Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini
bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik
ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik bir ülkede demokrasi, hukuk
devleti olan bir ülkede hukuk ve laik devlet yapısına sahip bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
Bir Başbakanın, ülkesinde yaşanan ve herkesin
konuştuğu bir sorunu konuşması ve çözümüne dair değerlendirmede
bulunmasının ve beraberce bu sorunu aşarız demesinin neresi Anayasaya
aykırıdır?
b) Konuşmada geçen; “Ben ülkemde üniversiteye gidemiyorum, neden?’ ‘başörtüm olduğu
için gidemiyorum’ işte bunu aşabilmenin gayreti içinde, bundan sonraki
beklentilere yönelik olarak Türkiye’de yasalar zaten belli. (…) Kurumsal
mutabakatı yüzde yüz bekleyenler bir defa yanlışın içindeler. Hiçbir zaman
mutabakat yüzde yüz olur diyemezsiniz. (…) Her şeyden önce sessiz duran
yığınların bir temsilcisiyim. Bakın alanlara, belli insanlar gelip
toplanıyor. Onlar da benim vatandaşım ve oralarda bazı senaryolar
düzenleniyor. Sabırla izliyorum. Bulunduğum makam nedeniyle. Ama şu anda
böyle bir şeyin karşısında eğer gerilim taraftarı olsam o meydanlara 10
katını biz toplarız. (…) 5 yıl başörtüsü konusunda ses çıkarmadık. Hep
sabır sabır dedik. (…) Din İşleri Yüksek Kurulu 1980’de Kuran-ı Kerim’den
bir ayeti alıyor şöyle diyor: Cenab-ı Hak bu ayeti ile celile ile cahiliye
devrinin bu adetini kesinlikle yasaklamış. Müslüman kadınların
başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını
örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.” ifadeleri de, laiklik karşıtı ve gizli
anlamlar yüklü ifadeler değildir.
Laiklik karşıtlığıyla açık veya gizli hiçbir ilgisi
bulunmayan bir açıklamadan hareketle iddia makamının, açık bir ifadede
gizli anlam araması veya niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekilmesi
mümkün olmayan açıklamalara gizli anlamlar yüklemesi, aleni bir anlam
tahrifi ve delil tasnii olup, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir.
Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet
okumayı yasaklamıştır. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde
bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık
ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. Hukuk
devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder. Aksinin kabulü,
Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti
ilkesinin açık ihlalidir.
c) Ayrıca bu sözler, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanın kendisine,
politikalarına ve icraatlarına dönük eleştirilere cevap mahiyetindedir ve muhatapları
da eleştirenlerdir. Yani konuşmanın muhatapları bellidir. İddia makamının
muhatabı belli olan bir konuşmaya, laiklik ilkesini muhatap kılması hukuken
kabul edilemez. Çünkü iddia makamı, yapılan bir konuşmayı, konuşulan yer,
zaman, neden ve muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin iradesine rağmen
anlamlandırıp, sonra da bu anlamdan dolayı konuşanı itham edip hukuki
sorumluluğunu talep ve dava edemez. Bunun aksi, hukukun evrensel ilkeleri
ve Anayasada ifadesini bulan ve teminat altına alınan hukuk devleti
ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia makamı burada, bu
ilkelerin tamamını ihlal etmiştir.
Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere
cevap vermesi, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksine
eleştirilere cevap verme hakkı, Anayasa’nın teminatı altındadır.
Başbakanın, Anayasanın teminatı altında bulunan bir hakkı kullanması,
Anayasaya aykırı değildir. İddia makamının iddiasıyla da Anayasaya uygun
bir şey, Anayasaya aykırı hale gelmez.
Anayasa ve yasalarımızda, “Bir başbakan kendine
dönük eleştirilere cevap veremez, aksi halde laiklik ilkesi ihlal edilmiş
sayılır.” diye herhangi bir kural yoktur. Aksine demokratik bir hukuk
devleti (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak “Düşünce ve kanaat hürriyeti
(Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m.
26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir.
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi AK
Parti Genel Başkanı da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, AK Parti Genel Başkanından esirgediği düşünülemez. Herkes gibi
AK Parti Genel Başkanı da ülke gündeminde ki sorunları dile getirmek,
kendisine, partisine ve politikalarına dönük eleştirilerle ilgili tespit ve
değerlendirmelerde bulunarak düşüncelerini açıklamak ve cevap vermek hak ve
yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme
hak ve yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
görüş ve düşüncelerini açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve
tespitlerde bulundu diye laiklik karşıtı gösteremez ve bunu yapanların
siyasi yasaklı hale gelmesini talep ve dava edemez.
c) Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal bir kuruluştur. Anayasa’nın
136’ıncı maddesine göre; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri
Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve
düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç
edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Anayasanın bu hükmüne müsteniden kurulan Diyanet
İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanuna göre; “İslam
Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din
konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa
bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.” (22.06.1965 Tarih ve 633
Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, m. 1)
Anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığının
bir görüşünün AK Parti Genel Başkanı tarafından okunup dile getirilmesi, ne
Anayasaya ve ne de laiklik ilkesine aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasa’dan
aldığı yetkiye göre görev ifa eden ve yetkisini kullanan Diyanet İşleri
Başkanlığı, hukuk dışı hale getireceği gibi, hukuk sınırları içinde bu
kurumun görevlerini yerine getirmesi imkansız hale gelir ve vatandaşların
bu kurumun görüşünü istemesi veya olan görüşünü okuması da hukuk dışı olur.
Bu, Anayasada ifadesinin bulan hukuk devleti ilkesinin ve laiklik ilkesinin
açık bir ihlalidir.
59) İddianamenin 53-54’üncü sayfalarında yer alan 59
numaralı iddiada (EK-164) yer alan “Sizin üniversitelerinizin rektörleri de
ÜAK Üyesi. Ancak bildiriye imza atanlar oldu. Bu konuda daha ilkeli tavır
bekliyoruz. Bu bildiriye niye karşı çıkmıyorsunuz? Tavır göstermenizi
beklerdik.” sözleri, Başbakan ve AK Parti Genel Başkanına ait değildir.
Başbakan ile Vakıf Üniversiteleri Birliği Üyeleri
arasında yapılan görüşmede, başörtüsü konusu hiç görüşülmemiş ve konuşulmamıştır.
İddianın delili olarak sunulan gazete, bu hususu açıklıkla ifade
etmektedir. Başbakan ve görüşmeye katılan Vakıf Üniversiteleri Birliği
Üyelerinden hiçbiri, böyle bir açıklama yapmamıştır.
Başbakanlık koridorunda böyle bir konuşmanın
geçtiğine dair de ne Başbakanın ve ne de herhangi bir Vakıf Üniversiteleri
Birliği Üyesinin açıklaması vardır. İddianamede yer alan cümlelerin
söylendiğini, sadece gazete muhabiri iddia etmektedir.
İşin aslını araştırmak ve ona göre işlem yapmakla
görevli iddia makamının, bu görevini yapmadan, aslı olmayan bir gazete
haberini delil olarak sunması, Anayasa’da ifadesini bulan hukuk devleti
ilkesinin açık ihlalidir.
Kaldı ki haberde geçen cümleler, ne laiklik
ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Olmayan bir sitemden, laiklik
karşıtı anlamlar çıkarmak, izahı mümkün olmayan bir durumdur.
60) İddianamenin 54’üncü sayfasında yer alan 60
numaralı iddiada (EK-165) yer alan konuşma; af konusunda sorulan bir soruya
verilmiş cevaptır.
Türk hukukunda affın kim tarafından çıkarılabileceği
ve sonuçlarının ne olacağı, Anayasa ve yasayla düzenlenmiştir. Anayasaya
göre, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af
ilânına, Türkiye Büyük Millet Meclisi görevli ve yetkilidir (Anayasa, m.
87). Türk Ceza Kanununa göre affın hüküm ve sonuçları; “Genel af halinde,
kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan
kalkar (1). Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son
verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da
adli para cezasına çevrilebilir(2). Cezaya bağlı olan veya hükümde
belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir(3).
(Türk Ceza Kanunu, m. 65)
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin görev ve yetkisinde olan af yetkisinin, kişilere
verilmesini hiçbir zaman savunmamıştır. Aksine AK Parti Genel Başkanı ve
Başbakan; “Cuma günü Uşak’ta yaptığı af ile ilgili konuşmasının farklı
yönlere çekildiğini belirtti. Af konusunun hukuken, devletin ve Meclis’in
iradesinde olduğunu, ancak kendilerinin bundan bahsetmediğini dile getiren
Başbakan Erdoğan, … AK Parti iktidarı, bu tür bir affı, parlamentoda gücü
yettiği sürece çıkarmaz, çıkaramaz.’’ (Anadolu Ajansı, 09.03.2008)
açıklamasıyla, af yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde olduğunu,
parlamentodan af çıkarma gücüne sahip AK Parti’nin af çıkarmayacağını
açıkça ifade etmiştir.
İddianamede geçen “… “Af yok mu?” diye seslenen bir vatandaşa, “..Af yok, suç işleyen
cezasını çeker, Devlet katili affetme yetkisine sahip değildir. Katili
affetme yetkisi aslında maktulün varislerine aittir. Öyle olması lazım…”
sözleri, laiklik karşıtı ve gizli anlamlar yüklü sözler değildir. Bu
sözler, af konusunda bir hukuki düzenleme yaparken, bunun kamu vicdanına
uyup uymadığına, toplumun yüreğini sızlatıp sızlatmadığına dikkat etmek ve
tarafların hassasiyetlerini gözetmenin, devletin görevi olduğunu vurgulamak
için kullanılmıştır. Hiçbir biçimde çok hukukluluğu veya şeriat hukukunu
savunmak için söylenmemiştir.
Bu gerçekliğe rağmen konu, basın yayın organları
tarafından çarpıtılmış ve sözler amacı dışında değerlendirilmiştir. Bunun
üzerine Başbakan, basında çıkan haberleri tekzip etmiş ve kendi maksadını
bizzat kendisi açıklamıştır. “Partisinin İzmir İl Kadın Kongresine katılan Başbakan
Erdoğan, Cuma günü Uşak’ta yaptığı af ile ilgili konuşmasının farklı
yönlere çekildiğini belirtti. Af konusunun hukuken, devletin ve Meclis’in
iradesinde olduğunu, ancak kendilerinin bundan bahsetmediğini dile getiren
Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu. ‘‘Kamu vicdanında bunun nasıl bir etki
doğuracağı da önemlidir. Devlet düzenleme yaparken bunu da hesaba
katmalıdır. Bir hukuki düzenleme yaparken, bunun kamu vicdanına uyup
uymadığına, toplumun yüreğini sızlatıp sızlatmadığına dikkat etmek,
tarafların hassasiyetlerini gözetmek, devletin görevidir. Biz bunu dile
getiriyoruz, ama onlar onu başka yerlere çekiyor. Hangi insan, ailesinde en
sevdiği babası, hanımı, evladı öldürülmüş olsa, bunlar affedilerek
karşısına çıksa, buna katlanabilir mi? Buna dayanabilir mi, soruyorum
sizlere? Neymiş? Devlet af çıkarmış... Olur mu böyle bir şey? AK Parti
iktidarı, bu tür bir affı, parlamentoda gücü yettiği sürece çıkarmaz,
çıkaramaz.’’ (Anadolu Ajansı, 09.03.2008) Bu açıklamalar, konunun
çarpıtıldığını açıkça göstermektedir.
Görüldüğü üzere AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan,
Anayasa’nın 32’inci maddesinin tanıyıp teminat altına aldığı “Düzeltme ve
cevap hakkı”nı da kullanmıştır. Ancak iddia makamı,Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan
“düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32) istinaden yapılmış tekzip ve
düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı
gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız
bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına
alınmasıdır.
Kaldı ki Türkiye, değişik zamanlarda muhtelif genel
veya özel af kanunları çıkarmıştır. Pek çok kişi ve siyasetçi; mağdurun ve
mağdur yakınlarının mağduriyetini ve hissiyatını gözetmediği gerekçesiyle
çıkarılan af kanunlarını ve bunları çıkaranları eleştirmişler ve hatta AK
Parti Genel Başkanı ve Başbakanın bu sözlerinin benzerlerini farklı
üsluplarla tekrar etmişlerdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları ve
basın arşivleri buna dair açıklamalarla doludur.
“Soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı
olan suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikayette bulunmadığı
takdirde soruşturma ve kovuşturmanın yapılmaması” ve “suçtan zarar görenin
şikayetten vazgeçmesinin davayı düşürmesi” (Türk Ceza Kanunu, m. 73) ile
soruşturma ve kovuşturma evresinde mağdur ve şikayetçiye yasanın tanıdığı
haklar(Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 233-243), dünyanın modern ceza
hukuklarında olan ve Türk Ceza hukuku alanında da uygulanan müesseseler
olup, bunların tamamı, mağdurun veya yakınlarının haklarına ve hissiyatına
önem veren düzenlemelerdir. 1.3.1926 tarih ve 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu
ve 4.4.1949 tarih ve 1412 Sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunlarında da olan bu
müesseseler, bizim hukukumuzda da suç mağdurları ve yakınlarının hak ve
hissiyatına önem verildiğinin açık birer delilidir. Hukukumuzdaki bu
müesseseleri, İslam’ın öngördüğü müesseseler olarak görebilir miyiz?
Göremeyiz. Bunları yasalaştıran ve uygulayanları şeriat devleti istedikleri
için bunu yapıyorlar diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Çünkü, bu müesseseler,
modern ceza hukukunun müesseseleri olup, nerdeyse bütün dünya ülkelerinde
uygulanmaktadır.
b) İddia makamı, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan
hakkındaki 2, 50 ve 60 numaralı iddiaları birlikte değerlendirerek
(İddianame, s. 116-117) 60 numaralı iddia ile ilgili; “… ikinci
söylemiyle de laik hukuk sistemini yok sayarak, adam öldürme suçuna şeriat
hukukundaki ‘kısas’ uygulamasını ifade etmekte, “öyle olması gerekir”
cümlesiyle de, sistemin şeriat hukukuna dönüşmesine olan özlem ve niyetini
açığa vurmaktadır. Başbakanın bu yaklaşımlarına göre dini inancın bütün
vecibeleri din ve vicdan özgürlüğü kapsamındadır ve kısıtlanamaz. Bu yoruma
göre, özel ve kamusal yaşamın tümünü kapsama iddiasındaki İslam şeriatı
için hiçbir kısıtlama öngörülemeyecek, ceza hukuku uygulamalarında da
şeriat hukukunun kapıları açılacaktır. Bu bakış açısıyla türban bir dini
vecibedir ve dini vecibelere kısıtlama getirilemez. Yine din kurallarının
uygulanması dini vecibe (dini ödev) kabul edildiğinde, bu kuralların tüm
özel ve kamusal alanlarında da (aile, miras, ceza, ticaret hukuku vb.)
yaşanması talebi kendiliğinden ortaya çıkacak, aksini savunanlar yine İslam
şeriatının yaptırımlarına maruz kalabilecektir…” sonucuna ulaşmaktadır.
Bunlar, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanın sözleri değildir. Bu sözler,
iddia makamına aittir. Maalesef İddia makamı, somut bir delile dayanmak
yerine, yorumlarını AK Partinin görüşü gibi takdim edip, aleyhimize delil
olarak ikame etmektedir. İddia makamının bu tutumu, hukuk devleti anlayışını
yok saymaktır.
Kaldı ki iddia makamının 2, 50 ve 60 numaralı
iddiaları birlikte değerlendirmesi, ne hukuk metodolojisine, ne yorum
metotlarına ve ne de bilimsel metotlara uygundur. İddia makamı, tamamen
kendince ve subjektif bir yaklaşımla, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanın
sözlerinin; söylenilen yer, neden, zaman ve muhatap bağlamından koparmış,
söylenenleri söyleyenin iradesine rağmen kendince anlamlandırmış ve kendi
verdiği anlamları sanki o söylemiş gibi takdim etmiş ve bu sözlerden dolayı
onun sorumluluğunu talep ve dava etmiştir. Bu, hukukun evrensel ilkelerinin
ve Anayasada ifadesini bulan hukuk devleti ilkesinin alenen ihlalidir.
Oysa ki bir Başbakanın veya bir partinin siyasetine
bağlı olarak kesin sonuçlara ulaşabilmek için tablonun tümünü birden ele
almak lazımdır. Parti ve Başbakan bütün söylemlerinde dinsel milliyetçiliğe
karşı olduğunu vurgulamasına, hukukun din referansıyla temellendirilmesini
mümkün olmadığını açıkça belirtmesine ve İslami devlet tanımlamasına karşı
çıkmasına rağmen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “Şeriatçı” damgasını bu
kimliğe yakıştırma gayreti, bu siyasi harekete karşı objektiviteden uzak
subjektif ve iyi niyet kurallarıyla bağdaşmayan bir yaklaşımla hareket
ettiğini ortaya koymaktadır.
Ayrıca laiklik karşıtlığıyla açık veya gizli hiçbir ilgisi
bulunmayan bir açıklamadan hareketle iddia makamının, açık bir ifadede
gizli anlam araması veya niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekilmesi
mümkün olmayan açıklamalara gizli anlamlar yüklemesi, aleni bir anlam
tahrifi ve delil tasnii olup, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir.
Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet
okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde
bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık
ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. Hukuk
devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder. Aksinin kabulü,
Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti
ilkesinin açık ihlalidir.
61) İddianamenin 54’üncü sayfasında yer alan 61
numaralı iddiada (EK-178)yer alan konuşma; Anayasa Mahkemesinin
Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak verdiği karar hakkındaki eleştiri
ve değerlendirmeyi içermektedir.
Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme kararları
eleştirilemez” diye bir kural yoktur. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün
olduğu gibi mahkeme kararları da eleştirilebilir.
Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi,
görüş veya mahkeme kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararları olabilir.
Demokratik bir hukuk devletinde, ülkeyi
ilgilendiren bir soruna ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir
kararın tartışılması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesinden daha doğal bir
şey olamaz. Anayasa Mahkemesi dahil, bütün mahkeme kararları eleştirebilir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi Başkanları, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş günlerinde
açıkça ifade ettikleri üzere; yüksek mahkeme dahil mahkeme kararlarının
eleştirilmesi pozitif bir hak ve katkıdır, bu hak siyasetçilerden
esirgenemez.
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı gerek siyasiler ve
gerekse akademik çevrelerce yoğun şekilde ve çok yönlü eleştirilmiştir. Bu
konudaki kısa eleştiri monografisi şöyledir: “Prof.Dr. Eroğul, Cem.2007
Cumhurbaşkanı Seçimi Bunalımından Çıkarılabilecek Dersler. (AÜSBFD.Yavuz
Sabancu’ya Armağan Özel Sayısı.Temmuz-Eylül 2007.62/3. s.141 ve dev.
Prof.Dr.Turhan,Mehmet. Anayasanın Hak Temelli Yorumu ve Anayasa Yargısı.
Aynı Dergi.s.379 ve dev.), Yrd. Doç.Dr.Uluşahin, Nur. Cumhurbaşkanı
Seçiminin Düşündürdükleri ya da Hukukun Siyasallaşması (Ankara Barosu
Dergisi)(Bahar 2007.s.18 ve dev.) Prof.Dr. Arslan,Zühtü. Gerekçeli 367
kararının düşündürdükleri (Zaman Gazetesi). Dr. Ergül,Ozan. age.s.260 ve
dev. Prof.Dr.Selçuk,Sami.2007’nin Hukuk Olayı Anayasa Mahkemesi’nin 367
kararı.Ank.2008 (eserin tamamı).
Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı
olarak uygulanma zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru
olmadığını ya da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir
şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Ancak mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.
Demokratik hukuk devletinde hiç kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya
mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham
edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.
“Düşünce ve
kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya
başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip
olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve
hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da
Anayasa Mahkemesi’nin kararına katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak
ve yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok
etme hak ve yetkisi yoktur.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi,
mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi
diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
b) İddia makamı, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanın; “ Bu bitmedi, çok konuşulacak. Bu yargı için bir talihsizliktir, yüz
karasıdır.(…) Açık net ortada olduğu halde zorlamayla, dayatmayla bu
karar verilmiştir” sözlerinden hareketle, “Başbakan Erdoğan ve diğer
partililerin laiklik ilkesini savunanlara ve Yargının laiklik ilkesini
koruyan kararlarına karşı takındıkları sert üslup” ve “Çoğulcu demokrasinin
güçler ayrılığı ilkesine dayandığı gerçeğini adeta reddederek totaliter bir
anlayışın savunuculuğunu yapmak” olarak nitelendirmiştir. Bunlar, AK Parti
Genel Başkanı ve Başbakanın sözleri değildir. Bu sözler, iddia makamına
aittir. Maalesef İddia makamı, somut bir delile dayanmak yerine,
yorumlarını AK Partinin görüşü gibi takdim edip, aleyhimize delil olarak
ikame etmektedir. İddia makamının bu tutumu, hukuk devleti anlayışını yok
saymaktır.
Kaldı ki iddia makamının iddia ettiği gibi Anayasa
Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı seçimi nedeniyle verdiği karar, laiklik
ilkesinin korunmasıyla ilgili bir karar olmayıp, Cumhurbaşkanı seçiminde toplantı
yeter sayısının ne olduğunu tespit eden (Anayasa’nın 102’inci maddesiyle
ilgili) bir karardır. Bu kararın laiklikle ilgisini kurmak ve laiklik savunusu
olarak bu kararı değerlendirmek, hukuken ve fiilen mümkün değildir. Ancak
iddia makamı, fiilen ve hukuken mümkün olmayanı yapmış, Anayasa ve hukuk
dışına çıkarak, Cumhurbaşkanı seçiminin toplantı yeter sayısıyla ilgili bir
kararın laiklikle irtibatını kurmuştur. Bu, Anayasada ifadesini bulan hukuk
devleti ilkesinin ve hukukun evrensel ilkelerinin açık bir ihlalidir.
Bu eleştiriden iddia makamının, “Çoğulcu
demokrasinin güçler ayrılığı ilkesine dayandığı gerçeğini adeta reddederek
totaliter bir anlayışın savunuculuğunu yapmak” sonucunu çıkarması da mümkün
değildir. “Mahkeme kararına yanlıştır veya hukuka uygun değildir” demekle
totaliter rejimi savunmak arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Bu
eleştiri, bizatihi kendisi, totaliter rejimi reddeden bir anlayışın
ürünüdür. Mahkeme kararlarını eleştirmek değil, mahkeme kararlarını
eleştirilmez saymak totaliter rejimin özelliğidir.
İddia makamının bu değerlendirmesi, ne hukuk
metodolojisine, ne yorum metotlarına ve ne de bilimsel metotlara uygundur.
İddia makamı, tamamen kendince ve subjektif bir yaklaşımla, AK Parti Genel
Başkanı ve Başbakanın sözlerini; söylenilen yer, neden, zaman ve muhatap
bağlamından koparmış, söylenenleri söyleyenin iradesine rağmen kendince
anlamlandırmış ve kendi verdiği anlamları sanki o söylemiş gibi takdim
etmiş ve bu sözlerden dolayı onun sorumluluğunu talep ve dava etmiştir. Bu,
hukukun evrensel ilkelerinin ve Anayasada ifadesini bulan hukuk devleti
ilkesinin alenen ihlalidir.
Ayrıca laiklik karşıtlığıyla açık veya gizli hiçbir ilgisi
bulunmayan bir açıklamadan hareketle iddia makamının, açık bir ifadede
gizli anlam araması veya niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekilmesi
mümkün olmayan açıklamalara gizli anlamlar yüklemesi, aleni bir anlam
tahrifi ve delil tasnii olup, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir.
Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet
okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde
bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık
ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. Hukuk
devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder. Aksinin kabulü,
Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti
ilkesinin açık ihlalidir.
c) İddia makamının bu konuşmayı iddianameye alırken, “Bu yargı için talihsizliktir,
yüzkarasıdır.” ve “Her şey art
niyetli.” Cümlelerini öne çıkararak vermesi, Anayasa Mahkemesi’ni
etkileme ve mahkemeyi AK Parti Genel Başkanı ve AK Parti aleyhine etkileme
gayretinden başka bir şey değildir. Yüksek Mahkeme üyeleri, bu gayreti
görecek ve sezinleyecek tecrübeye sahiptir.”
- Davalı Partinin parti
mensupları hakkındaki iddialara yönelik aynı tarihli savunması:
V-
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN
SÖZLÜ VE YAZILI SAVUNMALARI
Anayasa Mahkemesinin Çalışma ve Yargılama Usûlü’nü
belirleyen Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası uyarınca 1.7.2008
tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sözlü açıklaması, 3.7.2008
tarihinde ise davalı siyasî parti temsilcilerinin sözlü savunmaları
dinlenmiştir.
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü Açıklaması
BAŞKAN – 1
Temmuz 2008 Salı, saat: 10.00
Adalet ve Kalkınma Partisinin temelli kapıtılması
istemiyle açılan E. 2008/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı davanın 18.6.2008
gününde yapılan inceleme toplantısında, Anayasa’nın 149. maddesinin son
fıkrası ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun’un 4280 sayılı Yasa ile değiştirilen 33. maddesi gereğince
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının dinlenilmesine karar verilmekle; Başkan
Haşim KILIÇ, Başkanvekili Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Üyeler Sacit ADALI, Fulya
KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’tan oluşan
Kurul yerini aldı.
Raportör Osman Can
yerinde.
Daha önce yeminleri
yaptırılan stenograflar Numan GÜNAY, Alaaddin AYTEN, Erhan KARA ve Doğan
AYTOP ile ses teknisyeni Özer ÖZLER hazır.
Sayın Başsavcı, ses
düzeni itibarıyla konuşmalar banda alındığından açıklamaların kürsüden
yapılması gerekmektedir.
Buyurun Sayın Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı Abdurrahman YALÇINKAYA.
YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI ABDURRAHMAN YALÇINKAYA – Çok Değerli Başkanım ve sevgili üyeler;
hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Adalet Ve Kalkınma
Partisi hakkında 14.03.2008 tarihli iddianame ile açmış bulunduğumuz
temelli kapatma davasında sözlü açıklamalarda bulunmak üzere
huzurlarınızdayım.
Yüce heyetinize davalı
partinin kapatılmasını gerektiren Anayasa ve yasalara aykırı eylemleri
hakkında İddianame ve esas hakkında görüşümüzde iddialar ve buna ilişkin
ayrıntılı kanıtlar sunulmuş, davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı olduğundan bahisle Anayasanın 68/4, 69/6’ncı ve Siyasi Partiler
Yasasının 101/b maddesi gereğince temelli kapatılması talep edilmiştir.
85 yıllık bir devlet olan
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin, dini ve dince kutsal sayılan şeyleri
istismara dayalı gerici ayaklanmalara tanıklık ettiği yüksek
malumlarınızdır. Bu kalkışmalar Ulusumuzun Cumhuriyetin kazanımlarına sahip
çıkma azim ve kararlılığı sayesinde bastırılmış, Laiklik, Cumhuriyetin ve
demokrasinin temel ve değişmez ilkeleri arasında yerini almıştır.
Tarih boyunca dini
değerleri istismar edenlerin, insanlığı nasıl bir kan ve gözyaşına
boğduklarını biliyoruz. Bugün bile yüksek bir medeniyetin temsilcisi
olduklarını iddia edenler, yaşadığımız yer kürenin her yerinde, ama
özellikle ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada acımasız uygulamalarını
sergilemekte, ülkemize davalı partinin oluşturduğu hükümet ve onun
uygulamaları sayesinde “ılımlı İslam’ın örnek ülkesi” rolü biçilmektedir.
Davalı partinin genel başkanı ülkemizin de sınırlarının yeniden çizilmesini
öngören “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesinin” eşbaşkanı olduğunu
söylemekte, Dışişleri Bakanı da laik bir Cumhuriyetin bakanı olduğunu
unutup, “Türkiye’de azınlıklar gibi Müslümanlar da dini özgürlüklerini
yaşayamıyor’’, diyerek ülkesini dışarıda şikâyet etmektedir. Partinin Genel
Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, katıldığı bir televizyon
programında; “Dini her alandan kovan bir felsefi laikçi anlayışın
temsilcisi değiliz”, diyerek dini kuralları yaşamın her alanına yaymakta
ısrarlı ve kararlı olduklarını göstermektedir. Aynı kişi, yabancı bir haber
ajansına, “Atatürk Devrimlerinin toplumda travma yarattığını” söylemekten
kaçınmamakta, bir başka partili milletvekili Lütfi Çırakoğlu, Cumhuriyetin
kurucularını “millet düşmanı” olmakla suçlayanlara Meclis kürsüsünden
destek çıkmaktadır. TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya’nın
Mahkemenizin kararlarının askıya alınması önerisi ile TBMM eski Başkanı
Bülent Arınç’ın 2005 yılında sarf ettiği Anayasa Mahkemesinin
kaldırılmasına yönelik beyanları birlikte değerlendirildiğinde davalı
partinin demokratik ve laik rejimin güvencesi olan kurumlar için neyi
planladığı, rejimi ortadan kaldırmak için neleri göze aldığı açıkça anlaşılmaktadır.
Laik Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa’sının 24. maddesinde; “kimsenin devletin sosyal, siyasi veya hukuki
temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya
kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun,
dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar
edemeyeceği ve kötüye kullanamayacağı” emredilmesine rağmen, uluslararası
dâhil, tüm platformlarda bu temel kuralın çiğnenmesinden de sakınılmamıştır.
Davalı partinin, İddianame, esas hakkındaki görüş ve yukarıda belirtilen
beyan ve eylemleriyle; Cumhuriyet’e ve onun değerlerine, kazanımlarına ve
kurucusu Atatürk’e saldırdığı, karaladığı ve yıprattığı, nihayetinde
demokrasiyi ortadan kaldırmayı hedeflediği halde, Ülkemizde ve Dünya’da
Türkiye’deki Anayasaya uygun hukuki girişimleri demokrasi taraftarları ile
ona karşı olan statükocular arasında geçen bir iktidar mücadelesi gibi
sunduğu da görülmektedir.
Tüm bunlar, dini ve dince
kutsal sayılan değerleri istismar eden, kötüye kullanan, devlet işlerine ve
politikaya karıştıran bir gelenekten gelenlerin, bütün siyasi sermayesi
riya ve takiye olanların, demokratik ve laik Cumhuriyetle bazı sorunları
olduğunu göstermektedir. Bütün saldırılarına, karalama kampanyalarına,
baskılara, komplo ve tuzaklara rağmen Cumhuriyeti ve onun devrimlerini
korumaya azimli ve kararlı anayasal kurumların direnci karşısında bocalamakta,
yanlışlarını çoğaltmaktadırlar. Bu kurumların mevcudiyetini bile tartışmakta,
bütün demokrasi dışı totaliter isteklerini yürürlüğe koymak için gayret
göstermektedirler. İç ve dıştaki bütün olağanüstü destek ve ittifaklara
rağmen Cumhuriyet kurumlarının direnişi, bu amansız ve çirkin saldırılara
karşı yalnızca hukuka dayanarak karşı koyması, davalı parti ve
yandaşlarının öfkesini arttırmaktadır. Emperyalizmin icadı ılımlı İslam
rejimini bu ülkeye dayatacaklarını sananlar er veya geç hüsrana uğrayacak,
evrensel ilkelere, akıl ve bilime dayanan Laik Türkiye Cumhuriyeti ilelebet
payidar kalacaktır.
Sayın Başkan, Yüksek
Mahkemenin değerli üyeleri; tarihin kaydettiği en büyük trajedilerden olan
İkinci Dünya Savaşına, “hukuksal denetim mekanizmaları bulunmayan bazı
demokrasilerin açıklarından yararlanarak iktidara gelen, sonrasında ise
iktidarın demokratik yöntemlerle el değiştirmesinin koşullarını ortadan
kaldıran bazı faşist ve nasyonalist totaliter anlayışların sebep olduğu”
herkesçe bilinmektedir. Batı demokrasileri İkinci Dünya Savaşının sebep
olduğu büyük yıkım ve kıyımlardan ders çıkarmış, erkler ayrılığı, hukuk
devleti ile temel hak ve özgürlükleri demokrasinin temel kuralları arasına
yerleştirmişlerdir. Ülkemizde de, 1950 ile 1960 yılları arasında iktidarda
bulunan bir siyasi partinin parlamento çoğunluğuna dayanarak oluşturduğu
“tahkikat encümenleri” vasıtasıyla diktatörlüğe yönelmesi, erkler ayrılığı
ilkesinin 1961 Anayasası ile demokrasimize kazandırılmasını sağlamıştır.
Erkler ayrılığı ilkesi, egemenliği ulus adına kullanan üç erkin eşitliği ve
işbölümü içinde işbirliği esasına dayanır. Bu ilke, yasama ve yürütmenin
gücünün, çoğunluk diktatörlüğüne dönüşerek demokrasiyi sona erdirmemesi
için sınırlandırılması, denetlenmesi ve bu yolla dengelenmesi esasını temel
alır. Hukuk devleti kavramı da, hukukun üstünlüğünü gözeten erkler
ayrılığının bir sonucudur.
Erkler ayrılığı ve hukuk
devleti ilkeleri, 1982 Anayasasında da kabul edilmiştir. Anayasaya göre,
egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Ancak Ulus, egemenliğini Anayasa’nın
koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır. Hukuk devleti ve
hukukun üstünlüğü ilkelerinin gereği olarak yasama ve yürütmenin tüm eylem
ve işlemleri yargı denetimine bağlı kılınmış; yargı kararlarının herkesi
bağlayacağı kabul edilmiştir.
Bu bağlamda, Anayasanın
başlangıç kısmında ve muhtelif maddelerinde belirtilen laiklik ilkesi de
Cumhuriyetin ve demokrasinin vazgeçilmez ilkeleri arasında yer almıştır.
Yüksek Mahkemeye sunduğumuz iddianame ve esas hakkındaki görüşümüzde,
davalı partinin temelli kapatılması istemimize, gerekçe olarak, anılan partinin
kuruluşundan dava tarihine kadar geçen süreçte laikliğe aykırı söz ve
eylemlerini esas aldığımızı ayrıntılarıyla belirtmiştik. Anayasanın
başlangıç kısmında, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet
işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı; 2 nci maddesinde
Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik ve lâik bir hukuk devleti olduğu; 24 ncü
maddesinde de, Devlet’in sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel
düzeninin din kurallarına dayandırılamayacağı belirtilmiş, bu suretle
davalı parti ileri gelenlerinin söylemlerinin aksine, laikliğin Anayasada
işlevsel bir tanımı yapılmıştır.
Yüksek yargının istikrar
kazanan kararları ile açıklanan Devletimizin temel niteliği olan laiklik
ilkesi, dinsel inançlar arasında hiçbir fark gözetmeyen, toplumsal barışı
ve düzeni sağlayan, ayrımcılığı önleyip eşitliği temin eden bir yaşam
biçimidir. Laik devlet düzeninde kamusal düzenlemelerin kaynağı dinî
kurallar olamaz ve bu düzenlemelerin dinî kurallara göre yapılması
düşünülemez. Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de (inanç ve
ibadet çerçevesinde) kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş demokrasilerin
dayandığı temellerden birisidir. Dinin siyasete alet edilmesinin yasaklanması
da, laiklik ilkesinin doğal bir sonucudur.
Hâlbuki davalı parti, laikliği
toplum içindeki inançlara göre tayin edip her inanca hak ve özgürlük
tanınması biçiminde yorumlamıştır. Bu düşüncenin, ülkeyi, devleti yönetmek
için iktidara gelenlere, mensup oldukları tarikatlara göre devleti, toplumu
şekillendirme serbestîsi vermeyi amaçladığı açıktır. Bu parti ileri
geleninin “dini her alandan kovan felsefi bir laikçiliğin temsilcisi
değiliz” şeklindeki açıklamasının başka da anlamı yoktur.
Sayın başkan ve değerli
üyeler; iddianamemize dayanak yapılan delillerden birisi, Anayasanın 4 ncü
maddesi uyarınca değiştirilmesi ve değiştirilmesi için teklif verilmesi
yasaklanmış bulunan laiklik ilkesine aykırı olarak Anayasanın 10 ncu ve 42
nci maddelerinde değişiklik yapılması ve buna bağlı olarak Yüksek Öğretim
Kanunu’nun Ek 17 nci maddesinin değiştirilmesine ilişkin olarak yasa
teklifi verilmesidir.
Söz konusu değişikliklere
ilişkin gerekçelerin ve komisyon raporunun incelenmesinden, amacın yüksek
öğretimde türban serbestîsinin sağlanması olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Türban ile yüksek öğrenim
görmenin ve kamuda görev almanın kişi temel hak ve özgürlükleri kapsamında
bulunmadığı ve laiklik ilkesi karşısında hukuken koruma göremeyeceği ulusal
ve uluslararası yargı kararları ile sabit bulunması karşısında; davalı
siyasi partinin yüksek öğrenimde türban serbestîsinin özgürlüklerin
genişletilmesi niteliğinde olduğunu ileri sürmesi bütünüyle bir saptırmadan
ibaret olup, hukuki değerden yoksundur.
Nitekim Yüksek Mahkemeniz
Anayasa’nın 10 ncu ve 42 nci maddelerinde yapılan değişikliği, yine Anayasa’nın
2 nci, 4 ncü ve 148 nci maddeleri uyarınca iptal etmiş ve yürürlüğünün
durdurulmasına karar vermiştir. Bu karar ile iddianamede laikliğe
aykırılığın en somut delili olarak sunduğumuz eylem sübut bulmuş,
kesinleşmiştir.
Kaldı ki, davalı siyasi
partinin amacı, yalnızca türbanın yüksek öğrenimde serbest bırakılması
değildir. Başta genel başkan olmak üzere davalı parti üyelerinin
hedefledikleri din esasına dayalı bir sisteme adım adım, aşamalı bir
biçimde geçme konusundaki politikalarını dışa vuran beyanları, kamuda
türban serbestîsinin bir sonraki aşama olduğunu belirten açıklamaları
birlikte değerlendirildiğinde; asıl amacın, Anayasal sistemin din
kurallarına dayalı bir rejime dönüştürmek olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır.
Davalı Parti esas
hakkındaki savunmasında, Genel Başkan ve diğer parti üyelerinin eylem ve
söylemlerinin laikliğe aykırılık içermediğini, iddianamede belirtilen
sözlerin, konuşmaların bütünü içerisinden cımbızlandığını ileri sürmüştür.
Beyanların tamamı incelendiğinde, bütünlülüğü ile de iddianameye alınan
sözlerin anlamını değiştirmediği ve geçerliliğini koruduğu görüldüğü gibi,
178 başlık altında toplanan iddialar bir bütünlük içinde
değerlendirildiğinde; eylem ve söylemlerin Anayasal rejimi dönüştürmek için
sistemli bir biçimde, ardışık olarak ifade edildiği ve ortaya konulduğu
görülecektir. Bu söz ve eylemler davalı parti tarafından bir plan dâhilinde
ve birkaç aşamalı olarak yürürlüğe konmuş ve uygulanmıştır.
Bu planın birinci
aşaması, partinin bütün söylemlerinde ağırlıklı olarak dini söylem ve
referansları kullanmasıdır.
İkinci husus, laikliğe
aykırı bu söylemlerin düzeyinin, partinin kuruluşundan kapatma davasının
açıldığı tarihe kadar yükselen bir ivme izlemiş olmasıdır.
Planın dikkati çeken
üçüncü aşaması ise; laikliğe aykırı söylemlerle toplumun ve kurumların
tepkisini ölçme ve bunlara göre tavır alma biçiminde gerçekleşen
“gerginlik” politikasının sıklıkla kullanılmasıdır. Bu yöntem ile
demokratik ve laik Cumhuriyetin kazanımlarına ilişkin bir konu, bilhassa
partinin genel başkanı tarafından tartışmaya açılmakta, eğer güçlü bir
muhalefet ile karşılaşılmaz ise, partinin diğer ileri gelenleri tarafından
da işlenerek toplumda genel bir kabul oluşturularak yasal bir düzenleme ile
sonuçlandırılmaktadır. Eğer yoğun bir tepki alınırsa konu beklemeye
alınmakta, ileride uygun bir zamanda tekrar gündeme taşınmaktadır. Bu
yöntem, laikliğe aykırı eylem ve söylemlerin dozu artırılarak sıklıkla
uygulanmakta ve dönüştürülmesi istenen hususlar benimsetilmeye
çalışılmaktadır. Davalı partinin türban konusunda “mutabakat süreçleri”
olarak adlandırdığı yöntem de, bu planının uygulanmasına bir örnektir.
Anımsanacağı gibi, davalı partinin genel başkanı türban konusunda
başlangıçta yapılan tartışmalardan istedikleri sonucu alamayınca,
Cumhuriyetin temel niteliklerinin hiçbir biçimde değiştirilmesinin mümkün
olamayacağı gerçeği dışlanarak, önce “toplumsal mutabakatın sağlanması”,
sonra da “kurumsal mutabakatın sağlanması” gibi müphem söylemlerle süreci
zamana yaymış, nihayet iktidarlarının altıncı yılında Anayasanın 10 ve 42.
maddelerinin değiştirilmesi noktasına taşımıştır. Böylece, Cumhuriyetin
değiştirilmesi teklif edilemeyecek niteliklerinin toplumsal ve kurumsal
mutabakatla değiştirilebileceği görüşü yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hiç
şüphesiz, bu konuda bir başarı sağlanmış olsaydı aynı plan gereği türbanın,
kamuda da serbest bırakılması noktasına taşınacağından bir kuşku
bulunmamaktadır.
Davalı partinin
demokratik ve laik rejimi değiştirme planlarında uyguladığı dördüncü
yöntem; iktidar gücünü kullanarak temin ettiği medya gücünün desteği ile
yürüttüğü çarpıtmadır. Bu bütünüyle, laik rejimi karalama, şimdiye kadar
yaşanan her türlü olumsuzluğun suçunu laik Cumhuriyete yıkma, ona sahip
çıkanları, “statükocu, laikçi, indirgemeci, siyasi dinozor” gibi kavramlarla
karalayarak mahkûm etme, takiye mantığı ve uygulaması ile gerçek amacını
gizleyerek işbirliği yaptığı bazı uluslararası çevrelerin özel amaçlı
destekleri sayesinde ılımlı İslam ideolojisini çağdaş ve demokratik bir
siyasi anlayış, bir hak ve özgürlük algısı olarak topluma sunma çabasıdır.
Bu cümleden olarak; her fırsatta Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu
yana uygulanan laiklik anlayışının sözüm ona demokratik eleştirisi yapılarak
bu ilkenin içeriğinin boşaltılmasına özel bir gayret sarf edilmektedir.
Esas hakkında savunmalarında yer alan “laikliğin bir yaşam biçimi
olmadığına” ilişkin savunmaları da bu gayretin bir sonucudur.
Sayın başkan, sayın
üyeler; laiklik ilkesi Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2. ve 24.
maddelerinde açıkça tanımlanmış, istikrar kazanan Anayasa Mahkemesi,
Danıştay ve Yargıtay kararları ile etraflı bir biçimde açıklanmış, İHAM
kararlarıyla da bu ilkenin ve mevcut uygulamanın İHAS’a aykırı olmadığı
saptanmış, Türkiye için taşıdığı özel öneme defalarca vurgu yapılmıştır. Davalı
partinin laiklik ilkesinin içeriğini boşaltma gayretleri, esas hakkındaki
savunmasına da yansımıştır. Laikliğin bir yaşam biçimi olamayacağına
ilişkin görüşle, Cumhuriyetin laiklik anlayışı ve uygulamalarına saldırıya
devam olunmuştur. Yukarıda açıklanan Anayasa hükümleri ile yargı
kararlarında tanımlanan laiklik ilkesine dayanan iddianame ve esas
hakkındaki görüşümüz, Sovyetler Birliğinin laiklik anlayış ve
uygulamalarıyla eşdeğer gösterilmeye çalışılarak, sadece “kendilerine
demokrat” olduklarını ikrar etmişlerdir. Davalı partinin ‘demokratik
laiklik’ söylemiyle kamuoyuna sunduğu, sistemin uygulama şansı bulması
hâlinde, ortada laiklik ilkesinin adından başka bir şeyin kalmayacağı çok
açıktır. Bu durum, davalı partinin özlemle beklediği bir sonuçtur. Ancak
bütün sözde bilimsel kurnazlıklara rağmen laikliğe aykırı söz ve eylemlerin
bir hak ve özgürlük algısıyla topluma sunulması, bu fikirlerin çağın
gerisinde kalan bir düşünce olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmeyecektir.
Davalı partinin rejimi
İslami bir yapıya dönüştürürken uyguladığı planın beşinci ayağı, laik
Cumhuriyetin ve demokrasinin güvencesi olan kurumlara yönelik sistemli
hukuk dışı saldırılardan oluşmaktadır. Bu bağlamda, başta Yargı olmak üzere
Cumhuriyet değerlerinin koruyucusu bütün kurumlar darbeci, statükocu gibi
sıfatlarla karalanarak işlev ve etkinlikleri yok edilmeye çalışılmaktadır.
Yaşanan süreci
değerlendirdiğimizde; bu beş başlık altında uygulamaya konulan yöntem, ne
yazık ki sonuç vermiş ve toplumun geriye doğru evrilmesinde önemli bir rol
oynamıştır.
İşsizlik, ekonomik kriz,
kuraklık, çevre sorunları, katlanan dış borçlar ve büyüyen cari açık,
tıkanan AB süreci, etnik ve bölücü terör gibi çözüm bekleyen onlarca temel
sorun artarak büyürken, üniversiteye gidemeyen yüz öğrenciden sadece
birisinin sorunu olduğu bilimsel araştırma ve istatistiklerle kanıtlanmış
olan türban, son altı yılın en önemli sorunu olarak sunulabilmiş, bu uğurda
Anayasanın 10 ncu ve 42 inci maddeleri bütün sağduyulu çağrılara karşın,
değiştirilmiştir. Başsavcılığımızı ve partinin faaliyetlerini eleştiren
herkesi “niyet okuyucu” olmakla suçlayanların, “gizli programları”
olmadığını savunanların; bütün bu temel sorunlar ortada dururken bir siyasi
simge olduğuna kuşku bulunmayan türban konusunda ısrarlı çabalarının gerekçesi
ne olabilir? Aslında bu sorunun tek bir açıklaması vardır: Bilmektedirler
ki, türban, laik Cumhuriyete bir seçenek olarak dayatılan ılımlı İslam’ın,
din esaslı devlet sisteminin kapısını açacak bir anahtardır. Yakın zamanda
bir televizyon programında 70 milyonun önünde Atatürk’e hakaret edip,
Humeyni’ye övgüler yağdıran, tam bağımsız ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nde
yaşamaktansa, İngiliz Mandası altında yaşamayı tercih edebileceklerini
ifade edenlerin, neyin savunucusu oldukları ve bu ülkeyi nasıl bir
geleceğin beklediği çok açık olarak görülmüştür.
Sayın Başkan, Yüksek
Mahkemenin değerli üyeleri; davalı partinin türban için bu kadar mücadeleyi
göze almasının nedeni, türbanın siyasi simge, Cumhuriyete karşı açılmış
karşı devrimin (yeşil devrimin) sancağı olmasıdır.
Yoksa ülkenin bu kadar
temel sorunu varken, zihniyetleri ve birikimleri Humeyni sevgisi ve Atatürk
düşmanlığından öte gidemeyen, dünyevi kurtuluşu Kanada hükümetine ilticada,
ilahi kurtuluşu İngiliz Mandasına teslimiyette bulmuş, depremde ölen on
binlerin acısı bütün insanlarımızın kalbinde henüz çok taze iken, açtıkları
“ 7,4 yetmedi mi? “ gibi pankartlarla havsalaya sığmayacak acımasızlık
örnekleri sergileyebilen, bu uğurda üç-beş yaşındaki kız çocuklarını bile
kara çarşaflara büründürüp meydanlara sürmekten çekinmeyen, kendilerini
ezen ailelerine, erkek kardeşlerine, babalarına, tarikat baskısına
direnemeyen, ancak onları birey hâline getirip özgürleştiren Cumhuriyet
Devrimlerine karşı çıkmayı akıl ve mantığa sığmayacak bir özgürlük zanneden,
kadını eve kapatmaktan, köleleştirmekten başka bir zihniyeti olmayan bir
siyasetin aracı olarak kullanılan kişilerin (burada mütedeyyin şahıslar
hariç olmak üzere diye ilave ediyoruz) sorunları nasıl bu kadar önemli
olabilir?
Şüphesiz, bu yolla
üniversitelere nüfuz edildikten sonra, ortaöğretim, ilköğretim ve kamu
kurumlarına giden yol açılacak, hedefledikleri siyasi İslam’ın şekilsel
görüntüsü tamamlanmış olacaktır.
Ancak, takiye ile sonuca
gideceklerini zannedenler bir kez daha yanılmıştır. Bu girişim, Yüksek
Mahkemenizin Anayasal değerleri koruma konusundaki değişmez, sarsılmaz
kararlığı ile engellenmiştir. Davalı parti söz konusu karar karşısında bile
hiçbir akıl ve hukuk mantığıyla bağdaşmayacak bir savunma geliştirmiş,
iptal kararının, yapılan Anayasa değişikliğinin, delil olma niteliğini
ortadan kaldırdığını, bunun yanı sıra, siyasi iktidarın icraatlarının,
anayasa yargısı ve idari yargı yoluyla denetlendiğinden bahisle kapatma
davasına konu edilemeyeceğini savunmuştur.
Esas hakkında görüşümüzde
de belirttiğimiz üzere; yasaların anayasaya uygunluğunun denetlenmesi,
idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile yasalar için yargısal denetim
yolunun bulunması, davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı hâline
gelmesi nedeniyle hakkında dava açılmasını ve kapatma yaptırımı
uygulanmasını gereksiz kılmaz. Tam aksine, kararlı ve ısrarlı eylem ve
söylemleriyle Devletin ve demokrasinin vazgeçilmez ilkesi olan laiklik
prensibine aykırı davranan iktidardaki siyasi parti hakkında, toplumsal
barış ve anayasal düzen (demokrasi) için tehlike oluşturması nedeniyle her
iki denetim mekanizmasının birlikte işlemesi ve özellikle kapatma yaptırımı
uygulanması zorunlu bulunmaktadır. Bu nedenle, siyasi iktidarın
icraatlarının, anayasa yargısı ve idari yargı yoluyla denetlendiğinden
bahisle kapatma davasına konu edilemeyeceğine, anayasa değişikliklerinin
iptal edilmiş olmasının davanın dayanağını ortadan kaldırmış bulunduğuna
ilişkin ön savunma ile esas hakkındaki savunmaya itibar edilemez.
Sayın Başkan ve değerli
üyeler; davalı partinin tüm savunmaları ve dava ile ilgili kamuoyuna
yansıyan beyanları incelendiğinde bir husus hemen dikkati çekmektedir.
Davalı parti hukuki bir savunma yapmak yerine, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığını hedef alan; hiçbir hak, insaf ve nefaset ölçüsüne riayet
edilmeden küçültücü sıfat ve tanımlamalarla saldırıya geçmiştir. Bu
saldırılara bazı yabancı siyasetçi, bilim insanı ve kurumların katılımının
sağlandığı kamuoyuna yansıyan yayınlardan açıkça anlaşılmıştır. Sadece bu
durum bile gösteriyor ki Cumhuriyet, çok ortaklı büyük bir tehlike ile
karşı karşıyadır.
Davalı parti saldırı
eksenli savunmalarında, iddianamenin önyargı ve siyasi saikle
düzenlendiğini iddia ederek hakkındaki isnadı ve kanıtları karartma,
gölgeleme gayreti sergilemektedir. Oysa dava, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
Anayasanın verdiği yetki ve görev çerçevesinde, Anayasanın 69/6 ile SPK’nun
101. maddesinin (b) bendi uyarınca açılmıştır.
Davalı parti
savunmalarında ağırlıkla, iddianameye konu söz ve eylemlerin ifade
özgürlüğü ve yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunduğunu kabul ettirebilme
çabasındadır. Oysa, isnat edilen bütün söylem ve eylemler birbiri ile
ardışık ve uyumlu olup, belirgin bir hedefin gerçekleştirilmesine
yöneliktir. Siyasi rejimi değiştirmeye yönelik bu fiillerin ifade
özgürlüğü, yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunmadığı Refah Partisi ve
Fazilet Partisi kararlarında Yüksek Mahkemenizce açıkça vurgulanmıştır.
Kapatılan bu partilerin
siyasi mirasçısı olan Davalı partinin iddianamede yer alan eylemlerinde de
bu partilerin amaçlarıyla bir uyum ve aynilik söz konusudur.
Yukarıda da belirtildiği
üzere, davalı parti hakkında açılan kapatma davasında esas aldığımız hukuki
dayanaklarımız Anayasa, SPK, İHAS hükümleri ve İHAM kararlarıdır. Davalı
parti, sadece tavsiye niteliği bulunan Venedik İlkelerini gerekçe
göstererek şiddet içermeyen, şiddeti teşvik etmeyen söz ve eylemlerin parti
kapatmada esas alınamayacağını savunmaktadır. Bu savunma, Refah Partisi ile
ilgili İHAM kararı karşısında hukuki dayanaktan yoksundur. Çünkü, İHAM’ın
Refah Partisi kararında şiddet unsuru ikinci plandadır. Kararda esas alınan
husus, partinin laikliğe aykırı söz ve eylemleri ile hedeflediği amacın
demokratik bir toplum gerekleri ile bağdaşmamasıdır. Laiklik ilkesine
aykırı davranışların İHAS’ın 9. maddesi karşısında koruma göremeyeceği
açıktır. Nitekim, Refah Partisinin söz ve eylemleri ile şeriat ve onun bir
sonucu olan çok hukukluluğun hedeflendiği saptanmış, kapatma kararının İHAS’ın
9 ncu maddesine aykırı olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu bakımdan davalı
partinin hedeflediği şeriatın, çok hukukluluğu da içerdiğinde kuşku
bulunmamaktadır. Davalı siyasi partinin iktidarda bulunması, hedeflediği
toplum ve devlet modelini sabırlı bir biçimde ve adım adım gerçekleştirme
yönündeki politikası, istediği yasal ve Anayasal değişiklikleri zamanı
geldiğini düşündüğünde gerçekleştirdiği olgusu birlikte
değerlendirildiğinde; adı geçen partinin hedeflediği demokratik sisteme
aykırı olan şeriata dayalı bir rejimi hayata geçirmesinin mümkün olduğunu
göstermektedir.
Davalı siyasi partinin,
iddianame ve esas hakkında görüşümüzde etraflı bir biçimde açıklandığı
üzere şeriata ve çok hukukluluğa dayanan bir sistemi amaçladığı, devleti
adım adım şeriat ile yönetilen bir devlete dönüştürmeye çalıştığı başta
genel başkan olmak üzere her kademedeki parti üyelerinin beyanları ve
davalı partinin eylemleri ile ortaya çıkmıştır. Şeriat ve çok hukukluluğun
demokrasi ve demokratik toplum ile bağdaşmadığı İHAM kararlarında
vurgulanmıştır.
Katillere af yetkisinin
maktulün varislerine ait olduğunun beyan edilmesi türban konusunda verilen
yargı kararı üzerine mahkemenin bu konuda söz söyleme hakkı bulunmadığının,
söz söyleme hakkının din ulemasına ait olduğunun ifade edilmesi, Devlet
Planlama Teşkilatının 9. Kalkınma Planı kapsamında oluşturulan özel ihtisas
komisyonu raporunda, zekât sisteminin özel kurum ve teşkilatına
kavuşturulması, bu amaçla zekât mağazalar zinciri oluşturulması, davalı
parti genel başkanı hakkındaki 2 ve 50 numaralı iddialar, davalı siyasi
partinin şeriata dayalı bir sistemi amaçladığını ve bu nedenle çok hukuklu
bir düzeni istediğini somut ve belirgin olarak ortaya koymaktadır.
İslami bir devlet
yapılanmasının şeriatı ve bu boyutuyla cihadı da içerdiğinden şiddeti de
kapsadığı ortadadır.
Kaldı ki; Başbakan ve
davalı partinin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan BM’nin “küresel terörü
destekleyenler” listesinde adı geçen Yasin El Kadı için “El Kadı’ya param
kadar kefilim. Tanımadığınız, bilmediğiniz insan için terörist ifadesi
kullanamazsınız”,
Adana Milletvekili
Abdullah Çalışkan; “…Gençler devrim istiyor. Ben de bir romantik devrimci
olarak elbette devrimden yanayım. Ama devrimin turuncusu olmaz. Ara renk
olmaz devrimde. Devrim ya kırmızıdır, ya da yeşildir. Ben yeşilden
yanayım”…”Bu devrimci ateşinizin asla sönmemesini diliyorum…”,
Ulaştırma Bakanı Binali
Yıldırım;”…Reformlar sancılı olur. Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu
reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana
ihtiyacımız var…”,
Eski TBMM Başkanı Bülent
Arınç; “…İnsanlar sokakta teneke çalmaya başladı. Yüzde 47 oy almış bir
parti, mütevazı olacağım diye, teneke çalıp gürültü yapanların karşısında
neredeyse mahcup durumda…”- türbanlı öğrencileri kastederek, “…Onlar bu
kıyafetiyle giremezken, çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula
giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz…”,
Şeklinde beyanlarda
bulunmuşlardır.
Bu beyanlar ve davalı
partinin diğer faaliyetleri ile “laikliğin yeniden tanımı yapılarak dinî
simgelerin (türban) hak ve özgürlük olarak gösterilmeye, devletin ve
toplumun şekillendirilmeye çalışılması, toplumun laik-anti laik diye
saflara ayrılması, yüksek öğretimde türbanın serbest bırakılması için yasal
düzenlemelere başvurulması ve bu yönde Anayasa değişikliği yapılması,
kamusal alanda da türban serbestîsi istenmesi, oy çokluğu nedeniyle
çoğulculuk yerine çoğunlukçuluk anlayışıyla yapılan, kuvvetler ayrılığı ve
hukukun üstünlüğü prensibini dışlayan beyanlarda bulunulması” laik düzenden
yana olan vatandaşlar üzerinde gerginlik, kaygı, panik yaratılmasına ve
saflar arasında nefret duygularının oluşturulmasına sebebiyet vermiş,
şiddet teşvik edilmiştir. Bu ortam, toplumda açıkça görülmektedir.
Nitekim, iddianamede de
ayrıntılarıyla belirttiğimiz Danıştay 2. Dairesinin türban kararına ilişkin
olarak; Başbakan ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın; “…Böyle bir
kaba gürültüye de pabuç bırakma niyetinde de değiliz. Biz fani olduğumuzu
aklından çıkarmayan bir anlayışın mensuplarıyız. Kalıcı değiliz. Bugün
varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş sada... Ölümün nerede ne zaman
geleceği belli mi..” Sivas Milletvekili Selami Uzun’un “ancak dehşet
denebilir”, Adalet ve Kalkınma Partisi Kilis Milletvekili Hasan Kara’nın
“Böyle bir karar toplumda infiale neden olur ve vatandaşlarımız üzerinde
sıkıntıya yol açar.” şeklindeki sözleriyle gösterdikleri tepkilerin
ertesinde bir gazetede kararı veren Daire üyelerinin resimleri yayınlanmış,
kısa bir süre sonra da, Danıştay’ın 2. Dairesine müzakere sırasında silahlı
saldırıda bulunulmuş, Üye Mustafa Yücel Özbilgin öldürülmüş, diğer
yargıçlar da ağır yaralanmıştır.
Suçu işlediği tespit
edilenlerin yargılanmaları sırasında sanıklardan Alparslan Arslan’a son
sözü sorulduğunda, “Genelkurmay şeriatın önüne geçmeye çalışmasın, Abdullah
Gül’den, Başbakan Erdoğan’dan ve imanlı kişilerden Türkiye’de şeriatı ilan
etmelerini istiyorum, yoksa kan dökülür.” Diğer sanık Osman Yıldırım’da
Atatürk’ü kastederek, “O İngiliz piçinin kurduğu cumhuriyeti başınıza
yıkacağız, benim yegâne görevim cumhuriyeti yıkıp 2 nci Osmanlı Devletini
kurmak.” ve bunun gibi sözler ve hakaretlerde bulunmuşlardır.
Sanıkların son
duruşmadaki sözleri bile eylemi hangi saiklerle yaptıklarını, toplum içinde
yaratılan gerginlik, nefret ve şiddet ortamını ortaya koymaktadır.
Danıştay saldırısı,
davalı partinin yarattığı gerginlik, nefret ve şiddet ortamının ürünüdür.
TBMM Eski Başkanı Bülent Arınç’ın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını hedef
alarak söylediği, “Ölüm en büyük gerçek. Bunu başsavcı da görmeli, tüm
siyasetçiler de görmeli. Ölüm bize şah damarlarımızdan daha yakın. Hepimiz
faniyiz. En büyük hatip musalla taşındaki cenazedir. Susar ama çok şey
söyler” şeklindeki sözleri, Danıştay saldırısı da gözetildiğinde davalı
partinin şiddet çağrısı niteliğindeki beyanlarını sürdürdüğünü
göstermektedir.
Davalı partinin genel
başkan ve üyelerinin gerginlik istemedikleri yönündeki beyanlar altında
sürekli olarak gerginlik yaratmaya yönelik söylem ve eylemlerde
bulunmaları, uyguladıkları takiye yönteminin bir göstergesidir.
Davalı partinin
iddianamede belirtilen eylemleri ile Anayasanın 68/4, 69/6 ve SPK’nun 101/b
maddeleri anlamında laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğunda kuşku
bulunmamaktadır. Bu eylemlerden büyük bir kısmı parti genel başkanına
aittir. Ülkemizde siyasi partiler birer lider partisi niteliğindedir.
Partinin siyasal figürü olan genel başkanının mutabakat süreçleri ile
olgunlaştırıp, “velev ki” ile ivme kazandırdığı, Anayasanın 10 ile 42.
maddelerinin değiştirilmesi sonucunu doğuran laikliğe aykırı eylemleri,
odak olma ölçüsünde bir yoğunluk ve kararlılıkla işlenmiş, bu eylemlere
partinin diğer merkez organlarından herhangi bir itiraz gelmemiş,
benimsenmiştir.
Davalı partinin diğer
üyelerinin, iddianamede yer alan ve partinin genel başkanının beyanları ile
örtüşen söz ve eylemlerinin laiklik ilkesine aykırı olduğunda, aynı
yoğunluk ve kararlılıkla işlendiğinde şüphe yoktur. Parti Genel
Başkanından, genel başkan yardımcılarına, milletvekillerine ve yerel
yöneticilerine kadar birçok partilinin belirli bir tarih içerisinde, birbiri
ile uyuşan ve ortak temelde laikliği hedef alan çok sayıda söz ve eylemin
münferit olduğu savunulamaz.
Değerli Başkan ve sayın
üyeler; davalı partinin kapatmaya esas alınan söz ve eylemlerinin ceza
hukuku anlamında suç oluşturması ve bunların ceza hükmü ile
sonuçlandırılması gerektiği yönündeki ısrarlı savunmasının dayanaksız
olduğu iddianame ve esas hakkındaki görüşümüzde ayrıntıları ile
açıklanmıştır. Ayrıca, kapatılan Refah Partisi ve Fazilet Partisi
davalarının karar gerekçeleri karşısında böyle bir savunmanın geçersiz
olduğu açıktır. Siyasi parti kapatma davalarının, ceza muhakemesi hukuku
anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya konu eylemlerin de ceza hukuku
kapsamında suç olma zorunluluğunu gerektirmemektedir. Bu nedenle, cezai
sorumluluk veya cezai bir yaptırım gerektirmeyen fiiller, siyasi partilerin
kapatılması nedenleri arasında yer alabilir. Suç olarak düzenlenmeyen
eylemler ile suç olmaktan çıkarılan fiiller, siyasi partiler için yasak
olma niteliğini ve varlığını sürdürebilirler. Anayasada parti kapatmaya ve
odaklığa esas alınan, söz ve eylemlerin anayasal düzene ve temel ilkelere
aykırılık oluşturmasıdır. Bu anlamda bir örnek vermek gerekirse, Fethullah
Gülen’in faaliyetleri Anayasal düzene ve laikliğe aykırı eylemlerdir. Bu
nitelikteki eylemlerin suç olmaktan çıkarılsa dahi siyasi partilere isnat
edilebileceği İHAM Refah Partisi kararıyla da sabit bulunmaktadır. Bu
bağlamda, Fethullah Gülen isimli tarikat liderinin yurt dışında kurduğu
okulların bir ticari şirket olarak değerlendirilerek temas ve işbirliği
yapılması yönündeki Dışişleri Bakanının genelgesi, ayrıca iddianamede
2/c-2,3,4,5,6,7,8,9 ve 10’uncu sırada belirtilen beyan ve faaliyetler, laik
devlet ilkesine aykırı olup partiye isnat edilebilir niteliktedir.
Davalı partinin gazete
haberleri ile sair medya organlarından elde edilen ses ve görüntü
kayıtlarının delil olarak kullanılamayacağına ilişkin savunmasının da
hukuki dayanağı bulunmamaktadır. SPK’nın 98 nci ve 106 ncı maddelerinden
açıkça anlaşılacağı üzere; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasi
partilere ilişkin soruşturmalarda uygulayacağı yöntem “delil serbestîsi
ilkesidir”. Bu nedenle delillerin gazete, televizyon, internet gibi
iletişim araçlarından temin edilmesinin önünde yasal bir engel bulunmadığı
gibi, bu yöntem, siyasi faaliyetlerin izlenmesinin en etkili yoludur. Kaldı
ki, davaya konu beyanlara ilişkin delillerin başka türlü elde edilme
olanağı da bulunmamaktadır. Üstelik, bazılarına sizlerin de vakıf
bulunduğunuz bu beyanların önemli bir kısmı ulusal radyo ve televizyonlarda
yapılmıştır. Bu beyanlar kişilerin rızası ile yayınlanmıştır ve
gizlilikleri yoktur. Zaten, bu tür siyasi demeçler, ilgililerince
yayımlanması için verilmektedir. Hiçbir hukuk mantığı, kişinin kendi rızası
ile ve yayımlanması için verdiği bir konuşmanın geçersizliğini savunamaz.
Davalı partinin Genel Başkanı Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı
olduğunu, kendi rızası ile ve yayımlanacağını mutlak bildiği bir televizyon
programında söylemiştir. Bu bilgi sadece televizyon programı ile de sınırlı
kalmamış, başka televizyon, internet, yazılı basın vb. yayın organları
tarafından da kopyalanıp yayımlanmıştır. Bu bağlamda, görsel ve yazılı
basında yer alan bazı haber ve görüntüleri başka kanallardan teyit etmek
için internet olanaklarından yararlanılması, delil serbestîsi ilkesinin bir
sonucudur. Nitekim Genel Başkanın, Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanı
olduğuna ilişkin gazete haberleri, ses ve görüntü kayıtları, bizzat davalı
partinin internet sitesinden alınan bilgi ile de doğrulanmıştır. Bildiğiniz
gibi, hukuk abesle iştigal etmez ve hukukta bilinenin ispatı da gerekmez.
Sayın Başkan ve değerli
üyeler; laiklik ilkesine aykırı uygulamaları sonucu ülkemizin dışarıya
verdiği görüntünün bir “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”, davalı partinin ise
“Ilımlı İslami” parti olduğu, batılı ve yakın coğrafyamızdaki ülkelerin
siyasi çevreleri, üniversiteleri ile basını tarafından açık bir biçimde
dile getirilmektedir. Bu gerçek karşısında, davalı partinin inkâra yönelik
savunmalarının Ülkemiz için yaratılan görüntüyü silmeye yeterli olmayacağı
açıktır.
Sayın Başkan ve değerli
üyeler; davalı parti hakkında fiil ve söylemleriyle laikliğe aykırı
eylemlerin odağı hâline geldiği iddiasıyla dava açılmıştır. İddianamenin
düzenlenmesinden sonra da davalı partinin devlet ve toplumu İslami bir
yapıya dönüştürülmesine yönelik beyanlarının sürmesi ve laikliğe aykırı
faaliyetlere yönelik etkili bir yaptırım uygulamamasının sonucunda, Tarım
ve Orman Bakanlığı’nın henüz kısa bir süre önce Sivas’ta açmış olduğu biçki
dikiş kursunun mezuniyet törenine öğrencilerin türbanlı ve tek tip
üniformalarıyla katılmalarına, aynı ilde kutlanan kütüphane haftasında ilin
yüksek görevli kamu görevlilerinin kamusal alanda düzenlenen törende
türbanlı öğrencilere ödül verilmesine, başta İstanbul olmak üzere birçok il
ve ilçede türbanlı bayan doktor, öğretmen ve diğer kamu görevlilerinin
vazife yapmalarına, ilköğretim ve ortaöğretim öğrencilerinin türbanlı
olarak öğrenim görmelerine ilişkin haber ve görüntülerin basında sıklıkla
yer alması, davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerde bulunma konusundaki
ısrar ve kararlılığını sergilemektedir.
İçki satışı ve tüketimi
konusunda dinsel inanç kaynaklı kısıtlayıcı uygulamaların sürdüğüne dair
basında çıkan haberler, davalı partinin aksi yöndeki savunmalarını geçersiz
kılmaktadır.
Sayın Başkan ve sayın
üyeler; siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları
olduğu, Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda da ifadesini bulan evrensel
bir kuraldır. Ancak siyasi partilerin içinde vücut buldukları demokrasiyi
yok etmeye yönelmeleri durumunda sistemin buna seyirci kalması da
beklenemez. Çoğulcu demokrasi ilkeleri, kendi varlığını tehdit eden siyasi
partileri sınırlama, yasaklama eğilimindedir. Batılı demokrasilerde de
parti yasakları ve parti kapatma vardır. Bu davanın açılmasından sonra, “bu
çağda siyasi parti kapatılamaz-İktidar partisi kapatılamaz” biçiminde
eleştiriler aldığımız Avrupa siyasi çevreleri de gayet iyi bilmektedirler
ki; birçok Avrupa ülkesinde siyasi partiler rejim karşıtı faaliyetleri
nedeniyle kapatılmıştır. Üstelik bu siyasi çevrelerin en üst yargı kurumu
olan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) laikliğe aykırı faaliyetleri
nedeniyle kapatılan Refah Partisinin kapatılmasını İnsan Hakları Avrupa
Sözleşmesine (İHAS) aykırı bulmamıştır. Bu nedenle önemli olan, siyasi
çevrelerin değil, son sözü söyleyen hukuk kurumlarının ne dediğidir.
Ayrıca, Avrupa’daki siyasi kişi ve kurumların ülkemizde görülmekte olan bir
dava nedeniyle bağımsız Türk yargısının işleyişine müdahale niteliğini
taşıyan beyanlarda bulunmaları, yargının bağımsızlığı ilkesine aykırıdır.
Sayın Başkan ve değerli
üyeler; Türkiye’nin bu konuda Batı’dan farkı, daha çok sayıda siyasi parti
kapatılmasıdır. Ancak bunun nedeni; demokrasimizin yasaklayıcı–müdahaleci
yapısı değil; demokrasiyi içselleştiremeyen bazı siyasi partilerin,
bölücülük ve dine dayalı siyasi rejim konusunda ısrarlı politikalarıdır.
Demokrasinin, kendini ortadan kaldıracak eylemlere hoşgörü ile yaklaşması
beklenemez. Nitekim tüm demokrasiler, kendisini ve rejimi tehdit eden
siyasi partileri yasaklama eğilimindedirler. Tehdidin somutlaşması, bu
önlemin alınmasını ivedileştirmektedir. Üstelik, ülkemizde laiklik karşıtı
yapılanmalar bütün Cumhuriyet tarihi boyunca rejim için en büyük tehlike
olmuştur.
Davalı parti yönetici ve
üyelerinin beyan ve faaliyetlerinde takiye yöntemini benimsedikleri;
demokrasinin amaç yerine araç olarak görülüp sadece projelerini
gerçekleştirmek için demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi evrensel
değerleri önüne alıp laikliği yıpratma olarak kullanmaları, siyasal islamın
simgesi hâline gelen türbanı “velev ki siyasi simge” tabiri ile
kabullenmeleri, Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez
ilkesine aykırı olarak 10 ve 42’nci maddelerini değiştirmeleri, Yüksek
Öğretim Kanununun ek 17. maddesinin değiştirilmesine ilişkin yasa teklifi
vermeleri ile açıkça ortaya çıkmıştır.
Bu projelere sahip olan
bir siyasi partinin Anayasaya aykırı faaliyetleri, Anayasa, Siyasi Partiler
Kanunu, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve İHAS
hükümleri karşısında koruma göremez. Çünkü bu yasa ve sözleşmeler,
özgürlüklerin kötüye kullanılmasını ve yok edilmesini himaye altına
almamıştır.
Yukarıda da değindiğimiz
gibi demokrasilerin kendilerini koruma refleksinin bir gereği olarak hukuk
düzenimizde de siyasi partilerin faaliyetleri Anayasa ve yasalarla
sınırlandırılmıştır. Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri,
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, ulusal
egemenliğe, eşitlik, hukuk devleti, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkelerine, insan haklarına aykırı olamaz.
Anayasakoyucu, siyasi
partilere sınırsız bir özgürlük tanımamış, bazı hallerde
kapatılabileceklerini öngörmüştür.
2001 yılında 4709 SK ile
Anayasanın 69. maddesinin 6. fıkrasına eklenen bir cümle ile hangi hallerde
siyasi partilerin “odak” hâline geleceği saptanmıştır.
Buna göre, siyasi
partilerin yasaklanmış eylemlerin odağı hâline gelebilmesi için:
Anayasaya aykırı
fiillerin bir partinin üyelerince “yoğun” bir şekilde işlenmesi ve bu
durumun o partinin yetkili organlarınca zımnen veya açıkça “benimsenmesi”
veya Anayasaya aykırı fiillerin doğrudan doğruya bir partinin yetkili
organlarınca “kararlılık” içinde işlenmesi gerekmektedir.
Adalet ve Kalkınma
Partisinin iktidara gelişinden itibaren Anayasa’nın başlangıç kısmı ile 2.
ve 24. maddelerinde işlevsel bir tanımı yapılmış, Yüksek Mahkeme
kararlarıyla da açıklanmış olan laiklik ilkesinin Anayasadaki tanımının
yeterli olmadığı söylemiyle aşındırmaya çalışılması,
Laik devletin bütün
inançlara eşit mesafede olması, ancak dünyevi ilişkilerde devletin akıl ve
bilimin ışığında ve dinden bağımsız olarak düzenleme yapma yetkisi
görmezden gelinerek “ulemaya danışma, af yetkisi maktulün mirasçılarına
aittir” gibi söylemlerle dini hükümlerin referans gösterilmesi,
Din ve vicdan özgürlüğünü
sınırsız ve kısıtlanamaz bir hak gibi topluma benimsetilmesi ve
benimsetilen bu inanç üzerinden türbanın üniversitelerde serbest
bırakılması ve bu serbestinin giderek tüm kamusal alana yaygınlaştırılması
için partili milletvekillerinden, belediye başkanlarına kadar ortak bir
söylem kullanılması,
İmam hatip lisesi
mezunlarına üniversiteye girişte uygulanan katsayı sistemi bir hak ihlali
algısıyla sürekli eleştirilerek, Tevhid-i Tedrisat Yasası’na ve eşitlik
ilkesine aykırı olarak Cumhuriyet öncesi gibi ikili bir öğretimin özendirilmesi
ve bu okulların meslek okulu hüviyetinden çıkarılmasına, orta öğretimin
asıl unsurları hâline getirilmesine çalışılması,
Eğitimin müfredat da
dâhil olmak üzere Millî Eğitim Temel Kanununa aykırı olarak
dinselleştirilmesi,
12 yaşın altındaki
çocukların Kur’an kurslarına devamını engelleyen düzenlemelerin
kaldırılmasına yönelik söylem ve çabaları,
Devlet kadrolarında
siyasal İslamcı bir yapının oluşturulması, özellikle üst düzey atamalarda
liyakat ve kariyer yerine dinî inanç ve aidiyetin ölçüt olarak öne
çıkarılması,
Halk sağlığı ve gençliğin
korunması bahanesiyle adeta şer’i nizam uygulanırcasına alkollü içki satış
ve tüketim alanlarının daraltılması ve giderek yasaklanması,
Yurt içi ve yurt dışı her
türlü resmi toplantı ve törenlerde laik bir Cumhuriyetin yöneticileri
oldukları hiçe sayılarak, dinsel kimlik ve aidiyetlere vurgu yapılması,
tanıtımlarda dinî motiflerin öne çıkarılması,
Dinî bayram ve günlerin
ulusal bayramları gölgeleyecek bir tanıtım ve gösteriş içinde kutlanması,
her türlü siyasi faaliyette din ve dince kutsal sayılan şeylerin tüm parti
kademelerince istismar edilmesi,
Çoğulcu demokrasinin;
kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü prensibine dayandığı göz ardı
edilerek Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez olarak
belirlediği laiklik ilkesinin dolanılarak ortadan kaldırılmaya
kalkışılması, bu amaçla Anayasa’nın 10 ve 42 nci maddelerinin değiştirilmesi,
Yüksek Öğretim kanunun Ek 17 nci maddesinin değiştirilmesi için yasa
teklifi verilmesi,
Davalı partinin, temel
hak ve özgürlüklerin geçerli olduğu laik ve demokratik bir hukuk devletini
değil, dinî kurallara dayanan, referanslarını dinden alan bir devlet ve
toplum modelini gerçekleştirmeyi amaçladığını ortaya koymaktadır.
Bu eylemlerin partinin
genel başkanından başlayarak genel başkan yardımcıları, milletvekilleri ile
teşkilatlarında ve ayrıca yerel yönetimlerde görev alan her kademedeki
partililerin yoğun, kararlı, ısrarlı ve süreklilik gösteren beyan ve
fiilleri ile işlenmesi, davalı partinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı
hâline geldiğini kanıtlamaktadır.
Davalı siyasi partinin
yukarıda belirtilen beyan ve eylemlerinin bir kısmı dahi laikliğe aykırı
fiillerin odağı hâline geldiğini göstermeye yeterli bulunmaktadır.
Kuşkusuz, devlet ve
toplum yaşamında dinî kuralların egemen kılınmasını, nihayetinde şeriatı
hedefleyen bu beyan ve eylemler çoğulcu demokrasi içerisinde bile
Anayasa’nın 14 ve İHAS’ın 17 nci maddeleri karşısında koruma göremez.
Davalı partinin geçmişte
üyesi veya yöneticisi oldukları “Milli Görüş” yanlısı partilerin savunduğu
dine dayalı devlet düzeninden, çok hukukluluk ilkesinden ayrılamadığı,
kendi hukuklarını egemen kılmak için yargı kararlarına rağmen yüksek
öğretim kurumlarında kılık ve kıyafetin (türbanın) serbest bırakılmasını
sağlamak için Anayasa değişikliğini gerçekleştirdiği kanıtları ile ortaya
konulmuştur.
Devlet ve toplum
yaşamında kişilerin inançlarının veya giyimlerinin ölçü alınması, bazı
kesimlere toplum ve Devlet içinde ayrıcalık tanımak olur ki; bu, eşitliği
bozacağı gibi demokrasiye de aykırı düşer ve oluşturulan farklı kimliklerin
önce ayrımcılık, sonra da kaçınılmaz bir şekilde bölünme nedeni olması
sonucunu doğurur. Nitekim, davalı partinin eylem ve söylemleri sonucunda,
toplumun dindar olanlar – olmayanlar diye ikiye ayrılmaya başladığı
görülmektedir.
Davalı parti başkan ve
üyelerinin iddianamede belirtilen beyan ve eylemleri, çok hukuklu bir
sistem çerçevesi içinde şeriata dayalı bir rejim oluşturmaya yönelik uzun
vadeli bir politikanın varlığını ortaya çıkarmıştır. Davalı partinin söz
konusu politikasını uygularken ve öngördüğü sistemi yerleştirirken, şiddete
başvurma olasılığını dışlamadığı açıktır. Bu projeler, demokratik toplum
kavramıyla bağdaşmadığı gibi, demokrasiye yönelik tehdidi daha somut ve
yakın kıldığından açık ve yakın bir tehlike oluşturmaktadır.
Davalı partiyi laiklik
ilkesine aykırı eylemlerin odağı hâline getiren fiiller ve beyanlar, siyasi
partinin Anayasanın 68/4. maddesi delaletiyle 69/6. maddesi ve SPK.nun
101/b maddesi gereğince kapatılmasını gerektirmektedir.
Savunmalarının aksine,
İHAS hükümleri ve İHAM kararları da davalı partinin temelli kapatılmasına
uygun norm ve hükümler içermektedir.
Örgütlenme özgürlüğü
içerisinde değerlendirilen siyasi partiler, kural olarak Birleşmiş
Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa
Sözleşmesi (İHAS) tarafından korunmaktadır. Ancak bu özgürlük, sınırsız
olmayıp nispi niteliktedir. İHAS’ın 11’inci maddesinde “bir siyasi partinin
eylemlerinin, Avrupa kamu düzeniyle çatışması ve sözleşmeyle korunan alanın
dışına taşması durumunda, yine sözleşmede öngörülen nedenlere dayalı olarak
sınırlandırılabileceği” hükme bağlanmıştır.
Bu düzenleme
gözetildiğinde, ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesi
bulunan veya siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan
siyasi parti için kapatma yaptırımı öngörülmesi ve uygulanması İHAS’a
aykırı değildir.
Adalet ve Kalkınma
Partisinin iktidar partisi olması nedeniyle iddianamede ve yukarıda
belirttiğimiz beyan ve eylemleri, laik Cumhuriyet aleyhine giderilmesi
olanaksız zararlar doğuracağından kapatma yaptırımını gerektirmekte, ortaya
konulan eylemler gözetildiğinde bu yaptırımın uygulanmasında zorlayıcı
sosyal gereksinim bulunmaktadır.
Zorlayıcı sosyal
gereksinim değerlendirilirken gözetilen uygun zaman, eylemlerdeki ağırlık,
fiillerin isnat edilebilirliği, partinin hedeflediği siyasi model,
eylemlerdeki kullanılan yöntem karşısında; öngörülen yaptırım fiillerle
orantılıdır.
Kapatma davasının
açıldığı tarihte davalı iktidar partisinin türbanın yükseköğretim
kurumlarına sokulması için Anayasa değişikliği ile neden olduğu toplumsal
kutuplaşma ve gerginlik dikkate alındığında ve özellikle demokratik
toplumun düzenli bir biçimde işlemesinin sağlanmaya çalışıldığı ülkemizde,
laiklik ilkesinin korunması yasal ve anayasal bir zorunluluk olduğu gibi,
bu ilkenin korunmasında genel bir çıkar da bulunmaktadır.
Bu nedenle, laiklik
ilkesine aykırı eylemlerin odağı durumuna gelen Adalet ve Kalkınma
Partisinin, bu genel çıkar da gözetilerek temelli kapatılması, zorlayıcı
sosyal gereksinim de dikkate alındığında demokratik toplum gereklerine
uygundur. Siyasi parti kapatma davası hukuksal bir süreçtir. Anayasa ve
yasalar ile öngörülen bu sürecin “yargı darbesi” olarak nitelendirilmesi
kabul edilemez. Demokrasi ve insan hakları nasıl vazgeçilmezse, koruma
altına alınması da kaçınılmazdır.
Sayın Başkan ve değerli
üyeler; davalı partinin ön savunması ile esas hakkında savunmasında
belirtilen bazı hususlara ilişkin açıklamalarda bulunmak istiyorum.
Savunmada;
1- İddianamenin 39.
sırasında belirtilen Başbakanın davalı parti kadın kolları başkanlığının 3.
kuruluş yıldönümü nedeniyle Bilkent Otelde yaptığı konuşmasında, Danıştay
2. Dairesinin Aytaç Kılınç’a ilişkin olarak verdiği karardan hiçbir biçimde
bahsetmediği savunulmuştur.
Başbakanın 19 Şubat 2006
tarihli bu konuşması, iddianamenin 42. sıra numarası altında belirtilen
Danıştay 2. Dairesinin Aytaç Kılınç’a ilişkin kararına yönelik 11 Şubat
2006 tarihli beyanının devamı niteliğindedir.
2- İddianamenin 16, 27 ve
39. sıralarında belirtilen Başbakanın beyanlarının, kadınlara karşı
ayrımcılıkla mücadelenin gerekliliğine işaret eden, Anayasaya uygun
konuşmalar olduğu ileri sürülmektedir.
Söz konusu beyanlardaki
asıl amacın kamuda ve üniversitelerde türban serbestisinin sağlanması
olduğu, Anayasa hükümleri ile yargı kararlarının aksine kamuda ve
üniversitelerde türban serbestisinin bulunmamasının bir ayrımcılık olarak
göstermeye yönelik olduğu açıktır.
3- Eğitim Bir-Sen
Sendikasının Cumhuriyet devrimlerine aykırı faaliyetleri ile bilinen bir
kuruluş olarak nitelendirilmesinin hukuk devletine aykırı olduğu
belirtilmiştir.
Bu sendikanın iddianame
kapsamında belirtilen beyanlar ile örtüşen faaliyetlerine ilişkin bilgiler
yazılı ve görsel basında yer almaktadır. Ayrıca, sendikanın bazı
yöneticileri hakkında Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
iddianame düzenlenerek dava açılmış bulunmaktadır. Söz konusu iddianame
örneğini ben heyetinize sunuyorum.
Sayın Başkan ve sayın
üyeler; bu açıklamalar ışığında;
Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti
ile eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin
altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesinin
b bendi uyarınca kapatılmasına,
Beyan ve eylemleri ile
partinin temelli kapatılmasına neden olan ve iddianamede isimleri
belirtilen kişilerin, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu, 84 ncü
maddesinin 5 nci fıkraları ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci
maddesi uyarınca temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de
yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin
kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına, ayrıca
milletvekili olanların da milletvekilliklerinin düşürülmesine,
karar verilmesi kamu
adına saygıyla arz ve talep olunur.
Teşekkürler Başkanım.”
BAŞKAN- Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman YALÇINKAYA’nın sözlü açıklamaları
dinlendi, yapılan açıklamaları banda alındı, ayrıca stenograflarca da
saptandı.
Teşekkür ederim Sayın
Abdurrahman YALÇINKAYA.
Davalı
Parti Temsilcilerinin Yazılı ve Sözlü Savunmaları
Davalı Parti’nin sözlü savunması Cemil ÇİÇEK ve
Bekir BOZDAĞ tarafından yapılmıştır.
- 3.7.2008 tarihli sözlü
savunma şöyledir:
BAŞKAN – 3 Temmuz 2008 Perşembe, saat : 10.05
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin temelli kapatılması
istemiyle açılan E. 2008/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı davanın 17.6.2008 gününde
yapılan inceleme toplantısında, Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası ve
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 4280 sayılı Yasa ile değiştirilen 33. maddesi gereğince Parti
savunmasının dinlenilmesine karar verilmekle; Başkan Haşim KILIÇ,
Başkanvekili Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Üyeler Sacit ADALI, Fulya
KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’dan oluşan
Kurul yerini aldı.
Raportör Osman CAN yerinde.
Daha önce yeminleri yaptırılan stenograflar Numan
GÜNAY, Alaaddin AYTEN, Erhan KARA ve Doğan AYTOP ile ses teknisyeni ismet
ALTINIŞIK hazır.
Davalı Adalet ve Kalkınma Partisi adına sözlü
savunma yapacak Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil ÇİÇEK ile
Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Başkan Vekili Sayın Bekir BOZDAĞ
yerlerine alındılar.
Sayın Çiçek, bu savunmanızın tahminen ne kadar
süreceğini öngörebiliyorsunuz saat olarak?
DEVLET BAKANI VE BAŞKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Bugün bitirebiliriz Sayın Başkan.
BAŞKAN – Peki.
Şimdi, savunmanın herhâlde bir bölümünü veya
tamamını bilemiyorum… Siz kendi aranızda bir iş bölümü yapabilirsiniz.
Yalnız ses kaydını alabilmemiz açısından kürsüden yapmanız gerekiyor bu
açıklamaları.
Buyurun Sayın Çiçek.
DEVLET BAKANI VE BAŞKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Anayasa Mahkemesinin Saygıdeğer Üyeleri, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Abdurrahman Yalçınkaya tarafından Adalet ve
Kalkınma Partisi hakkında açılmış olan dava sebebiyle sözlü olarak bu
konudaki düşüncelerimizi ifade etmek üzere huzurlarınızdayım. Yüksek
heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Davalı Partinin Genel Başkanının görevlendirme
yazısını takdim ettik.
Bu davayla ilgili olarak daha evvel ibraz ettiğimiz
ve yazılı olarak sunduğumuz görüşlerimizi ve ekindeki bilgileri aynen
tekrar ediyoruz. Bugün yapacağımız savunmada ve cevaplarımızda da bu
davanın İddia Makamınca ileri sürülen hususların neden doğru olmadığını,
neden hukuki olmadığını, hatta bir kısım iddiaların neden Partimizle ilgisi
bulunmadığını ve davanın neden reddedilmesi gerektiğini arza çalışacağız.
Sayın Başkan, sayın üyeler; sözlerimin başında
evvela bu davayla ilgili bir genel değerlendirme yapmak istiyorum. Ama
ondan evvel şunu ifade etmek istiyorum ki, Anayasa’mızda ve Siyasi Partiler
Yasamızda parti kapatmayla ilgili hükümler bulunsa da bunun açılmış en son
dava olmasını temenni ediyorum. Çünkü, siyasi partiler, Anayasa’ya göre,
demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu aynı zamanda
demokrasi teorisinin evrensel normudur. Anayasal demokrasi ancak siyasi
partiler yoluyla tatbik imkânı bulur. Bireylerin siyasete katılımları,
örgütlenmeleri, siyasi eğitim almaları partiler aracılığıyla en geniş
şekilde sağlanır. Esasen cumhuriyetimizin temel niteliklerinden biri olan
demokratik devletin iki evrensel şartı vardır: Biri genel seçimler, diğeri
ise çok partili siyasi hayat. O nedenle, modern demokrasiler aynı zamanda
partiler demokrasisidir. Demokrasiyi geliştiren partilerdir ve onlarsız bir
demokrasi düşünülemez.
Toplumdaki farklı görüş ve taleplerin siyasi
sisteme taşınmaları, sivil toplumla siyasi sistem arasında sağlıklı bir
iletişim ve bağ kurulması, taleplerin aşağıdan yukarıya doğru bir yol kat
ederek uygulanabilir politikalar hâline gelmesi hep siyasi partiler
aracılığıyla gerçekleşmektedir. Anayasa Mahkememiz yeni verdiği bir kararda
-2008/1- “Siyasal çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan kurullar ve
kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, bireysel iradeleri birleştirip
yönlendirerek, onlara ağırlık kazandıracak özgün kuruluşlara duyulan
gereksinim, dağınık siyasal görüşleri birleştirmek suretiyle halk iradesini
oluşturan ve açığa çıkaran siyasi partiler vasıtasıyla karşılanmaktadır.
Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların
özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları hukuksal yapılardır.
Siyasi partilerin kendilerine göre öne çıkardıkları ülke sorunlarına
ilişkin farklı çözüm önerileri getirmeleri demokratik siyasi yaşamda
üstlendikleri işlevin doğal sonucudur. Bu nedenle siyasi partiler,
Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
‘Örgütlenme’, ‘Düşünce ve ifade özgürlüğü’ konusundaki 10 ve 11’inci maddelerinin
koruması altındadır. “demektedir.
Toplum hayatımızda ifade ettiği ve ifa ettiği bu
önemli rol sebebiyle siyasi partiler yeri bir başka organizasyonla
doldurulamayacak kadar önemli kuruluşlardır. Bu ve benzeri birçok sebepten
dolayı demokrasilerde siyasi partiler için ister hukuki ister teamüli olsun
önemli teminatlar getirilmiştir. Siyasi partilerin bütün bu sebeplerden
dolayı yaşamaları esastır, kapatılmaları istisnadır.
Siyasi parti özgürlüğü çoğulcu demokrasilerin
olmazsa olmazı olan düşünce ve ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğünün
özel bir kullanım biçimidir. Hatta ifade özgürlüğü bu nedenle örgütlenme
özgürlüğünün kolektif kullanımıdır. İfade özgürlüğü ve bu özgürlüğe
sağlanan güvenceler de anayasal demokrasilerin kilit taşıdır.
Şüphesiz bir demokraside meşru parti faaliyeti
yalnızca pozitif hukuk tarafından tanınan hakların kullanılmasındaki
aksaklıkları değil, henüz pozitif hukuk tarafından tanınmamış hak ve
özgürlük taleplerini de gündeme getirmeyi kapsar. Bu sebeple, ifade
özgürlüğü bütün fertler için vazgeçilmez değerde bir insan hakkı olmakla
beraber demokrasilerde bu özgürlüğe en fazla ihtiyaç duyan da siyasi
partilerdir.
Anayasa
Mahkememiz de bir kararında siyasi partilerin davranışları karşısına
birtakım fiili engeller ve müdahaleler çıkarılmaması, bunlara Anayasa’yla
tanınmış hakların kullanılmalarının engellenmemesi gerektiğini vurgulamış
ve siyasi partilerin bu manadaki rolünü benimsemiştir. Siyasi partileri
şeklen demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edip
yeterince ifade özgürlüğü tanımıyorsak o sisteme anayasal demokrasi ve
çağdaş demokrasi denemez. Açılan davanın bu yönüyle dahi gerçekten
tartışılması ve reddedilmesi gerekir.
Siyasi partilerle ilgili olarak üzerinde yeterince
durmadığımız bir başka husus da şudur: Siyasi partiler aslında bir ülkenin
toplumsal gerçekliğini yansıtan ayna rolünü gören kuruluşlardır. Açıkçası,
siyasi partiler sosyolojik gerçeklerdir. Bu gerçekliği göz ardı ederek
başarılı bir demokrasi kurulamaz. Eğer siyasi partiler sosyolojik olarak
toplumsal gerçekliği yansıtan aynalar ise, aynayı kaldırmak gerçeği
kaldırmak anlamına gelmiyor. O gerçek bir başka şekilde kendisini ortaya
koyuyor.
Bunu en iyi anlayacak ve değerlendirecek olan
bizleriz. Bu konuda yeterince ve çok sayıda tecrübeye sahibiz. Varlıklarını
bir anayasal problem olarak kabul edip kapattığımız çok sayıda siyasi parti
oldu, kapatma yoluyla tedbir almadığımız hemen hemen hiçbir toplum kesimi
kalmadı. Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi gibi büyük kitle partilerinden
tutun ideolojik partilere kadar ister olağan dönemde ister olağanüstü
dönemlerde ister yargı yoluyla ister başka türlü… Bir öz eleştiri yaparak
soruna baktığımızda, parti kapatmalar toplumda siyasal kırılganlığı
artırmaktan, toplumsal örselenmeye sebep olmaktan öteye ne netice elde
edildi diye bir maliyet analizi yapmamız gerekmektedir. Bunu bir savunma
söylemi olarak söylemiyorum. siyaset bilimi açısından bir gereklilik ve bir
tespit olarak ifade etmek istiyorum.
Toplumdaki çeşitlilik unsurlarını kurumsal ve
siyasal hayattan tasfiye etmek, böyle bir çaba içinde olmak demokrasi için
bir tuzaktır. Çünkü, bu yol demokrasiyi kendi öncüllerinden uzaklaştırır ve
tam karşıtı olan istemediğimiz rejimlerin ya da sakat anlayışların kucağına
iter. Bu sebeple günümüzün demokrasi anlayışında çoğulculuk ve çeşitlilik
esastır.
Politik ya da konjonktürel saiklerle toplumsal
gerçeği reddetmenin pratikte bir faydası olmamıştır. Bugün Türkiye’deki
siyasi partiler yelpazesine baktığınızda AK PARTİ bir sosyolojik gerçektir,
sosyolojik gerekçeli olan bir siyasi partidir, belki de bu manada en başta
gelen partidir. Ayrıca, toplumun belli bir kesimi tarafından yanlış görülen
düşünceler veya politik teklifler değişim süreci içerisinde, hem öyle
asırlar filan geçmeden, kısa sürede politik uygulanabilir seçenekler hâline
de dönüşebilirler. Hem insanlık tarihinde hem Türkiye siyasetinde bunun çok
örnekleri görülmüştür.
Dolayısıyla, burada söylemek istediğim şey şu: Eğer
bir toplumda dengeler yerli yerine oturmadıysa, toplumda sağlıklı bir sosyal
yapı, bir ekonomik yapı, istikrarlı siyasi bir yapı ve süreç söz konusu
değilse, bu neviden dönüşümler, bir taraftan öbür tarafa kıymet
hükümlerinde değişiklikler her zaman olmaktadır. Dünün yasakları ve yasak
fikirleri bugünün siyasi alternatif ve çözümleri olarak karşımıza
çıkabilmektedir. Bunun en kapsamlı projesi Avrupa Birliğidir. Geçmişte
kimler Avrupa Birliğine karşı oldu Türk siyasetinde? Şimdi “Aman Avrupa
Birliğine girelim.” diyen, bunu yüksek sesle söyleyenler kimler? Şüphesiz
çoğumuzuz ya da hepimiziz. Çünkü, hepimiz değiştik. Öyleyse yarının
muhtemel doğrularını bugün yasak ya da düşman ilan etmek değişimin değişmez
dinamiğine ters düşmektedir.
Onun için, Sayın Başkan, sayın üyeler; demokratik
toplumlarda siyasetin bir işleyiş tarzı var. Vatandaş partilerin
politikalarını değerlendirir ve seçim dönemlerinde bu politikalara karşı
kendi tepkilerini ortaya koyar. Böylece, birçok yanlış ve eksik bu süreç
içerisinde kendiliğinden ortadan kalkar. Yanlışında ısrar eden siyasi
partiler kendi varlıklarını ve geleceklerini tehlikeye sokar. Siyasi
partilere karşı cebri tedbirler, ancak çok zaruri durumlarda, istisnai durumlarda
uygulamaya sokulabilecek, sık kullanılmaması gereken yöntemlerdir.
1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra
yapılan seçimlere baktığımızda gördüğümüz hadise şudur: Çok partili hayata
geçtiğimiz ilk dönemlerde insanlar genellikle babadan oğula aynı partiye oy
verirken, şimdi Türk seçmeni kendi hür iradesiyle oyunu kullanmakta ve
siyasi iktidarları belirlemektedir. Bütün partilerin seçime katıldığı 1987
seçiminde -1983 seçimlerine üç parti katıldı bilinen sebeplerden dolayı ama
bütün siyasi partilerin 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra
katıldığı ilk seçim 1987 seçimleridir- bu seçimlerde Anavatan Partisi yüzde
35’le iktidar oldu. Aradan on beş ay geçtikten sonra -1989- mahallî idare
seçimleri yaptı. Aradan geçen bu süre içerisinde Anavatan Partisi
beklentileri karşılamadığı ve toplumun hassasiyetlerine karşı gerekli
duyarlılığı göstermediği için yüzde 35’den yüzde 21,75’e düştü ve 1991
genel seçimlerinde Türk seçmeni yüzde 27’yle Doğru Yol Partisini birinci
parti yaptı. 1991-1995 yılları arasında iktidar olan iki ana parti, iki ana
siyasi akım -ki, 80 öncesi özlenen, arzu edilen bir koalisyon- bu dönemde
yönetim zaafları, gerekli reformları yapmamış olmaları, toplumsal
beklentileri karşılamaktaki başarısızlıkları ve daha başkaca sebeplerle her
iki parti de güç kaybetti.
1994 mahallî idare seçimlerinde başta İstanbul ve
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını ve 1995 genel seçimlerini Refah
Partisi kazandı. 1999 genel seçimlerinin galibi ise bu defa Demokratik Sol
Partidir. 2002’ye gelindiğinde vatandaşın tercihi kendilerine ülkeyi
başarıyla yönetmeleri hususunda yetki verdiği, ama yönetimlerinden memnun
olmadığı için siyasetten uzaklaştırdığı yukarıdaki partilerden hiçbirisi
değil, yeni kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisidir. 1999 seçimlerinin
üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Çünkü, bu seçimlerde -18 Nisan 1999- hem
genel seçimler hem de mahallî idare seçimleri birlikte yapıldı.
Dolayısıyla, sandık başına giden Türk seçmeni aynı anda hem ülkeyi
yönetecek partilere oy kullandı hem il genel meclisi, belediye meclisi ve
belediye başkanlıkları, muhtarlıklar da dahil aynı anda oy kullandı.
Bu 99 seçim sonuçları iyi analiz edildiğinde şunu
görürüz: Özellikle Fazilet Partisinin durumu enteresandır. 18 Nisan 1999
seçiminde il genel meclisinde ve belediyelerde Fazilet Partisinin aldığı oy
yüzde 23’tür. Ama, buna karşılık genel seçimler için milletvekili seçiminde
aldığı oy yüzde 15’tir. Yani, neredeyse yüzde 23’ün üçte 1’i Fazilet
Partisine oy vermedi. Bu şunu gösteriyor: Türk seçmeni bilerek oy
kullanıyor, düşünerek oy kullanıyor. Başka türlü değerlendirmeler yapanlar
olabilir. Demek ki, Türk seçmeni, birisi için ehil gördüğünü öbür makam
için, öbür görevler için ehil görmeyecek kadar sağduyuyla, soğukkanlı ve
bilerek oyunu kullanmaktadır. Dolayısıyla, demokratik sisteme müdahale
edilmediği takdirde Türk seçmeninin 87’den bu tarafa ortaya koyduğu tablo,
en sağdan sola kadar, merkezdeki partilere kadar, gelişen şartlara göre
kendi beklentilerini karşılayıp karşılamadıklarına göre, kadrolarına göre,
politikalarına göre, daha başkaca sebeplere göre, rahatlıkla bir seçimden
öbür seçime önemli ölçüde kanaatini değiştirmektedir.
Bu nedenle, partilere hatalarını en kalıcı, en
etkin biçimde gösteren seçmenlerdir ve seçimlerdir. Siyasetin bu doğal
akışına zaman zaman, sebebi ne olursa olsun, yapılan müdahaleler her
defasında aynı sorunların yaşanmasına sebep olmaktadır. Çünkü, sosyal ve
siyasal gerçekliği kavramak bir matematik gerçeği kavramaktan daha fazla
zaman alıcıdır ve fakat sonuçları itibarıyla daha kalıcıdır. Demokratik
sistemin ve neticede hukukun, hukuku uygulayanların bu gerçeğin kavranması
noktasında demokratik sabrı, toleransı ve kolaylığı göstermesi icap eder.
Siyasi istikrar, örselenmemiş bir siyasi ve sosyal doku, ihtiyaç duyulan
kan değişimi ve hücre yenilenmesi bu demokratik sabrın gösterilmesine bağlıdır.
Aksi uygulamalar beklenen sonuçları vermemiştir ve vermemektedir.
Demokratik bir toplum için geçerli olan çoğulculuk,
hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi birçok kararında çoğulculuk olmadan demokrasi olmayacağını,
Sözleşme’nin 10’uncu maddesinde dile getirilen ifade özgürlüğünün yalnız
uygun gördüğümüz, bizi rahatsız etmeyen yahut kayıtsız kaldığımız bilgiler
ve fikirler için değil, fakat aynı zamanda bizi rahatsız eden, sarsan,
altüst eden bilgiler ve fikirler için de geçerli olması gerektiğini
belirtmiştir.
Yine bu mahkemeye göre, “Bir partinin siyasi
projesinin demokratik devletin cari ilkeleri ve yapısıyla bağdaşmaz
görülmesi onun demokratik kuralları ihlal ettiği anlamına gelmez.
Demokrasinin özü, bizatihi demokrasiyi tahrip etmemek kaydıyla, devletin
halihazırdaki örgütlenme tarzını sorgulamaya davet edenler dahil olmak
üzere, farklı siyasi projelerin tartışılmasına izin vermektir.” diyor.
Burada üzerinde durulması gereken kavram
“Demokrasiye zarar verme” kavramıdır. Bunun kriteri nedir? Sosyalist Parti
kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Herhangi bir antidemokratik
yönteme başvurma tavsiye edilmediği, şiddet kullanmaya kalkışma veya
demokratik yöntemlerin herhangi bir şekilde reddine ilişkin bir çağrı
olmadığı takdirde, demokrasiye zarar verme olarak kabul edilemez.”
demektedir. O sebeple, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade özgürlüğünün
kullanılmasından dolayı parti kapatılmasını mübrem bir sosyal ihtiyacın
sonucu olarak görmemektedir. Keza, aynı ilkeler Avrupa Konseyi Venedik
Komisyonunun tavsiye kararında da dile getirilmektedir.
Şüphesiz, Türkiye Avrupa Konseyinin üyesidir ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de imza koymuş bir ülkedir. Bu kararlar
göstermektedir ki, artık demokrasinin dünyada bize göresi, bize özgüsü yok,
evrensel normları ve değerleri var. Herhâlde Türkiye gibi bir ülkeye düşen
de bu kararları dikkate almaktır. Bilinmelidir ki, Venedik Komisyonu her ne
kadar Avrupa Konseyinin danışma organı ise de, siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin kriterleri, bu mahkeme istikrarlı bir şekilde -bu kriterleri-
uygulamaktadır. Kaldı ki, Türkiye bu Komisyona üyedir ve Komisyonda üyesi
de bulunmaktadır.
Demokrasilerde siyasi partiler kendi görüşleri
doğrultusunda oluşturdukları programlarıyla halkın karşına çıkarlar ve
iktidarı yarışmacı seçimler sonucunda elde etmeyi amaçlarlar. Serbest
seçimler sonucunda iktidara gelen bir parti ülke sorunlarının çözümü için
demokrasi ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde programını uygulamaya koymaya
yetkilidir. Demokrasilerde iktidarların el değiştirmesi ancak seçim yoluyla
mümkündür.
Siyasi partiler sahip oldukları vazgeçilmez
konumları nedeniyle demokrasilerde hukuki güvenceye kavuşturulmuştur. Bu
çerçevede partilerin yasaklanması konusunda çok önemli koruyucu hükümler
getirilmiş ve kapatılmaları oldukça zor şartlara bağlanmıştır. Kapatma
biçimindeki yaptırım siyasi parti özgürlüğünün özünü ortadan kaldırabileceği
içindir ki, ancak zorunlu durumlarda istisnai ve en son çare olarak
düşünülmektedir. Zira, siyasi partilerin kapatılması kişiler açısından idam
cezasına denk düşmektedir. Siyasi partilerin keyfî ve ölçüsüz olarak
yasaklanmasının çoğulcu demokratik rejimin özünü zedeleyeceği muhakkaktır.
Nitekim, Anayasa Mahkememiz yine en son -biraz
evvel atıf yaptığım- kararında, “Siyasi partilerin diğer tüzel
kişiliklerden farklı olarak kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin esaslar
anayasal güvenceye kavuşturulmuş, kapatılmasına yol açabilecek nedenler ise
Anayasa’nın 14’üncü maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin kötüye
kullanılmasını engelleyen düzenleme de gözetilerek tek tek sayılmış, yasa
koyucuya bunların dışında düzenleme yapmaya elverişli bir alan bırakılmamıştır.
Belirtilen düzenlemelerle Anayasakoyucu siyasi partilerin varlıklarını
sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı
tutarak öncelikle demokratik rejimin sağlıklı biçimde yaşatılmasını
amaçlamış, ancak korunması gerektiğini de göz ardı etmemiştir.”
Batı demokrasilerinde siyasi partilerin
yasaklanması konusundaki uygulamada da bu evrensel standartlara uygun
gelişmeler olmuştur. Nitekim, Avrupa’da 1950’lerden bugüne kadarki süreçte
sadece üç siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan ikisi, Avrupa’nın yaşadığı
totaliter diktatörlüklerin etkisiyle Nazi Partisi 1952’de, Alman Komünist
Partisi ise 1956 yılında kapatılmıştır.
Türkiye’de siyasi parti kapatma yaptırımına sürekli
örnek gösterilen Almanya’da, Anayasa Mahkemesi, 1951 yılında federal
hükûmet tarafından açılan Komünist Partisi davasında bir siyasi partinin
siyasi yarışma sonucu tasfiye olmasının onun bir yargı yoluyla
yasaklanmasına nazaran daha doğru olacağı düşüncesiyle yıllarca kapatma
kararı vermekten imtina etmiş, ancak hükûmetin başvurusunu geri
çekmeyeceğine kanaat getirince kapatma kararı vermiştir. Açılış tarihi 51,
karar tarihi 1956. Ayrıca, bu ülkede kapatılan partilerin devamı niteliğindeki
partilerin hâlen siyasi alanda faaliyetlerini sürdürdükleri de
bilinmektedir. Avrupa’da daha sonraki dönemde kapatılan yegâne parti ise
İspanya’daki Herri Batasuna Partisidir. Bu parti 2003 yılında ayrılıkçı
terör örgütüyle, ETA’yla organik bağı bulunduğu gerekçesiyle kapatılmıştır.
Siyasi partilerin kapatılması konusundaki evrensel
standartların insan haklarına saygılı ve demokratik bir hukuk devleti olan
Türkiye açısından da geçerli olması gerektiğinde kuşku yoktur. Nitekim,
1961 ve 82 Anayasalarında siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmez unsurları olduğu açıkça belirtilmiştir. Anayasalarımızda bu
evrensel ilke yer almasına rağmen, uygulamada çok sayıda parti demokratik
sistemlerde ve uluslararası sözleşmelerde öngörülen kriterlere aykırı bir
şekilde kapatılmıştır. Böylece, siyasi partilerin demokrasiler açısından
vazgeçilmezliği ilkesi âdeta tersine çevrilmiş, bu durumda siyasi
partilerin uygulamada kolaylıkla vazgeçilebilir olacağı sonucuna
varmışızdır.
1961 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği tarihten bu
yana Anayasa Mahkemesi tarafından yirmi dört siyasi parti kapatılmıştır. Bu
sayıya askeri müdahaleler döneminde kapatılan siyasi partiler dahil
değildir. Kapatılan siyasi parti sayısı itibarıyla Türkiye çağdaş
demokrasilerde kırılması imkânsız bir rekorun sahibidir. Sadece 61
Anayasası döneminde kapatılan parti sayısı bile tek başına demokratik
ülkelerde kapatılan partilerin toplamından daha fazladır. 1982 Anayasası
döneminde daha yoğun biçimde parti kapatma kararları verilerek siyasi alan
iyice daraltılmıştır. Öte yandan, yoğun biçimde siyasi parti kapatma kararı
vermekle ülkedeki sorunlara demokrasi ve hukuk sınırları içerisinde
çözümler üretme ve sorunları böylece çözme imkânı da ortadan
kaldırılmaktadır. Yasaklama biçimindeki yaptırım nedeniyle düşünce ve
siyasi parti özgürlüklerinin âdeta içi boşaltılmaktadır.
Türkiye uygulamasının evrensel standartlara
uymadığının en açık göstergesi Anayasa Mahkemesi tarafından verilen siyasi
parti kapatma kararlarının biri hariç tamamının Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi tarafından “sözleşmenin ihlali” olarak kabul edilmiş olmasıdır.
Sayın Başkan, sayın üyeler; iddianamede siyasi
parti kapatma nedenlerinden bahsedilirken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
hükümleriyle Venedik Komisyonu ilkelerine atıf yapılmakla birlikte Venedik
Komisyonu ilkelerinin siyasi partiler için son derece güvenceli bir koruma
sistemi getirdiği, sadece şiddeti benimseyen siyasi partilerin kapatılabileceğine
cevaz verdiği gerçeği görmezlikten gelinmektedir.
Avrupa Konseyi bünyesinde ortak bir demokrasi
standardını oluşturmak amacıyla kurulan Venedik Komisyonu siyasi partilerin
yasaklanması ve kapatılması konusundaki 2000 tarihli raporunda şu ilkeleri
benimsemiştir:
1) Siyasi partinin anayasada barışçıl yöntemlerle
bir değişiklik yapmayı savunması tek başına onun yasaklanması ya da
kapatılması için yeterli bir delil olarak gösterilemez.
2) Siyasi partiler ancak şiddet kullanmayı
savunmaları ya da demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmak suretiyle
hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla şiddeti siyasi bir araç olarak
kullanmaları durumunda yasaklanabilir.
3) Partilerin yasaklanması veya kapatılması
biçimindeki yaptırım istisnai bir tedbir olarak en son çare biçiminde
kullanılmalıdır.
Bir başka madde: Siyasi parti hakkında dava açılmadan
önce davayı açacak hükûmet ya da diğer devlet organlarınca siyasi partinin
özgür ve demokratik siyasi düzen veya hak ve özgürlükler için gerçek bir
tehlike oluşturup oluşturmadığına ve kapatma ya da yasaklama yaptırımı
dışında daha hafif tedbirlerle bu tehlikenin önlenmesinin mümkün olup
olmadığına bakılmalıdır.
Ayrıca, siyasi parti kapatma davaları hukuki usulün
tüm güvencelerine yer veren aleni ve adil bir yargılama sonucunda karara
bağlanmalıdır.
Bu ilkelerden anlaşılacağı üzere, Venedik
Komisyonu, siyasi partilerin ancak şiddeti savunma veya şiddeti politik bir
araç olarak kullanma durumunda kapatılabileceğini belirtmektedir.
Anayasa Mahkememizin de olaya bakışı bu yöndedir
diye düşünüyoruz. Yukarıda vermiş olduğu kararda -zikrettiğim- bu nedenle siyasi
partilerin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen tüzük ve programındaki
söylemlerinin demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike
oluşturmaması durumunda bunların ifade özgürlüğü kapsamında kaldığının
kabulü gerekir. Demokratik rejimin tüm kurum ve kurallarıyla özümsendiği
ülkelerde de rejim için ciddi bir tehlike oluşturmadıkça siyasi partilerin
kapatılmasına olur vermediği gözetildiğinde, çağdaş uygarlık düzeyinin
üstüne çıkma hedefi olan Anayasa’mızın da salt ifade özgürlüğü kapsamında kalan
tüzük ve program düzenlemesini kapatma nedeni saydığını kabul etmek
olanaklı değildir.
Diğer yandan, siyasi partilerin kapatılması Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin birçok maddesiyle ilgilidir. Bunlardan bir tanesi
11’inci maddedir. Siyasi parti özgürlüğünü örgütlenme özgürlüğünün bir
unsuru olarak gören madde. İkincisi, 10’uncu madde ifade özgürlüğüyle
ilgilidir. Dolayısıyla, kapatma davasında sunulan delillerin -bu davada-
neredeyse tamamı ilgili parti üyelerince değişik tarihlerde yapılan
açıklamalardan ibaret olduğundan, dava açısından ifade özgürlüğünün önemi
daha da artmaktadır. Yargılama sırasında ortaya çıkabilecek ihlaller,
Sözleşme’nin yargılama hakkını düzenleyen 6’ncı maddesini de devreye
sokulabilecektir. Ayrıca, kapatmayla sonuçlandığı takdirde mülkiyet hakkı
ihlali de gündeme gelebilecektir.
Ayrıca, bir siyasi partinin kapatılmasına neden
olduğu gerekçesiyle partili milletvekillerinin parlamento üyeliğinin
düşürülmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir partide yer alamaması yaptırımı
Sözleşme’nin 1 No’lu Protokolünün 3’üncü maddesine aykırılık sonucunu
doğurabilecektir. Nitekim, 2002 yılında vermiş olduğu bir kararda, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi, başvurucuların partilerinin kapatılması sonucu otomatik
olarak milletvekilliklerinin düşmesinin orantılı bir yaptırım olmadığına
karar vermiştir. Mahkemeye göre “Bu yaptırım Sözleşmenin 1 No’lu
Protokolünün 3’üncü maddesinde korunan seçilme ve parlamento üyesi olma
hakkının özüyle bağdaşmadığı gibi, başvurucuları parlamentoya üye olarak
gönderen seçmenin egemen iradesini de ihlal etmiştir.” demektedir. Aynı
şekilde partilerinin kapatılması sonucu haklarında beş yıl parti yasağı
getirilen diğer 3 milletvekilinin başvurusu üzerine 2007 yılında verdiği
kararda Sözleşme’nin seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğini kabul
etmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu kararlarına
göre, Anayasa’nın milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıllık parti yasağı
sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi parti mensupları bakımından oldukça
ağır bir yaptırım öngörmektedir. Başvuru sahipleri hakkında uygulanan bu
ciddi yaptırımlar sınırlama sebebi olan meşru amaçlarla orantısız bulunmuştur.
Siyasi parti özgürlüğünün sınırları konusundaki
AİHM içtihadı Türkiye’de kapatılan partilerin yaptığı başvurular üzerine
oluşturulmuştur. AİHM, bu kararlarında, siyasi partilerin kapatılmasına
ilişkin ilke ve ölçütleri açık bir biçimde ortaya koymuştur.
Bu ilke ve ölçütleri şu şekilde özetlemek mümkün:
Siyasi parti kararlarında Sözleşme’nin 11’inci
maddesi ifade özgürlüğünü koruyan 10’uncu maddesiyle birlikte
değerlendirilmelidir.
Siyasi partilerin program ve projelerinin devletin
anayasal yapısı ve ilkeleriyle uyuşmaması, bunların demokrasiyle de
bağdaşmadığı anlamına gelmez. Buna göre, demokrasinin kendisine zarar
vermediği müddetçe siyasi partiler mevcut anayasal düzeni
sorgulayabilirler, farklı siyasi görüşleri savunabilirler.
Siyasi parti özgürlüğüyle ilgili Sözleşme’nin
11’inci maddesinin ikinci fıkrasındaki sınırlama sebepleri ise oldukça dar ve
katı yorumlanmalıdır.
Siyasi partiler inandırıcı ve zorunlu sebeplerle ve
ancak istisnai olarak kapatılabilir.
Bir siyasi partinin gerçekleştirdiği faaliyetlerde
kullandığı tüm yöntemler hukuki ve demokratik nitelikte olmalıdır.
Siyasi partinin önerdiği değişikliklerin kendisi de
bizzat temel demokratik ilkelere uygun olması gerekmektedir.
Siyasi partinin tüzük ve programındaki ifadelerden
hareketle kapatılması söz konusu olamaz, partinin somut önerileri ve
faaliyetleri olmalıdır.
Siyasi partilere yönelik sınırlamalar demokratik
bir toplumda zorunlu ve meşru amaçlarla orantılı olmalıdır.
İddianamede siyasi partilerin yasaklanması
konusunda AİHM kararlarıyla ortaya konulan ölçütlere yer verilmekle
birlikte, bu ölçütlere göre neden AK PARTİ’nin kapatılması gerektiği hiçbir
şekilde ortaya konulamamıştır. Aksine, iddianamede yer verilen AİHM
ölçütlerinin dikkate alınması hâlinde bu kapatma davasının hiç açılmaması
gerekirdi. Nitekim, AİHM’e göre, parti kapatma yaptırımının “zorlayıcı
toplumsal gereksinim” şartını sağlayıp sağlamadığını belirlemek için şu üç
temel şartın gerçekleşmesi gerekmektedir.
1) Siyasi partiden kaynaklanan, demokrasiyi ortadan
kaldırmaya yönelik tehlikenin yeteri kadar yakın ve kaçınılmaz olduğunu
gösterecek, varlığı ispat edilmiş, sağlam, inandırıcı deliller
bulunmalıdır.
2) İlgili siyasi parti yöneticilerinin ve
üyelerinin eylem ve beyanları partiye isnat edilebilir nitelikte olmalıdır.
3) Siyasi partiye isnat edilebilir nitelikteki
eylem ve beyanlar partinin “demokratik toplum” kavramıyla bağdaşmayan bir
toplum modelini tasavvur ettiğini ve savunduğunu açıkça ortaya koyacak
şekilde bir bütün teşkil etmelidir.
Açıkça ifade edelim ki, bu şartların hiçbirisi bu
davada söz konusu değildir. Çünkü, AK PARTİ, demokrasiye yönelik yakın ya
da uzak bir tehlike teşkil etmek bir yana, iktidara geldiği günden beri
demokrasiyi geliştirmek için, demokratik standartları yükseltmek için, hak
ve özgürlükleri daha fazla güvence altına alabilmek ve kullanılmasını sağlamaya
yönelik çabaların, gayretlerin içerisindedir. Bu gerçeğe tersinden bakmak
ve aksini göstermeye çalışmak için kullanılan sözler hiçbir şekilde AİHM’in
kastettiği anlamda hukuki ve inandırıcı delil olarak vasıflandırılamaz.
Doğrulukları bile araştırılmadan dosyaya konan gazete haberleri, bağlamlarından
koparılan sözler, tekzip edilen beyanlar, yanlış çevrilen röportajlar ve
tüm bunlara çıkarılmaya çalışılan kurgusal ve sanal sonuçlar eğer gerçekten
delil kabul edilecekse, bu deliller karşısında yeryüzünde demokrasi için
tehlike teşkil etmeyecek bir siyasi parti bulunamaz.
Öte yandan, iddianame Partimizi geçmiş bazı
partilerin devamı olarak gösterme gayreti içindedir. Burada amaç belli.
AİHM’in bir siyasi partiyle ilgili olarak verdiği karardan hareketle
partimizin de kapatılmasının Sözleşmeye uygun olacağı izlenimi oluşturulmak
istenmektedir. Dolayısıyla, ortada bir izlenim çabası ve gayreti vardır.
Ancak, bu gayretlerin hiçbirisi doğru değildir. AK PARTİ 2001 yılında
tamamen yeni bir parti olarak kurulmuş ve bunu sadece söylemleriyle değil,
eylemleriyle de göstermiştir.
Üzerinde durmak istediğim bir husus da şudur: AK
PARTİ, programını henüz gerçekleştirme imkânı bulamamış bir muhalefet
partisi değildir. Şimdiye kadar ülkenin daha ileri gitmesi için önerdiği ve
yaptığı tüm reformlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin öngördüğü
kriterler çerçevesinde her bakımdan yasal ve demokratik araçlarla
gerçekleşmiştir ve yaptığı tüm işlemler, tüm tasarruflar da yargı
denetimine tabidir. AK PARTİ’nin şu ana kadar gerçekleştirdiği ve
gerçekleştirmeyi taahhüt ettiği önerilerin tamamı da demokrasinin temel
ilkeleriyle uyumludur. Hatta, 2002 yılından beri yapılanlar Türkiye’de
insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün tarihte hiç olmadığı kadar
pekiştirilmesine imkân sağlamıştır. Bu açık ve yalın gerçeğe rağmen
Partimizle ilgili doğrudan veya dolaylı olarak “Demokrasi karşıtlığı”
suçlamasının yapılması bence doğru değildir, gerçekçi de değildir. Tüm
mantık kurallarını altüst edecektir. Bu durum, şayet bir kavram
kargaşasından ve karışıklığından kaynaklanmıyorsa, kesinlikle kabul
edebileceğim bir husus değildir ve bir önyargıdır.
Bunun en açık misali 2002’den bu tarafa Türkiye’nin
bir devlet politikası olarak yürüttüğü -1963’ten bu tarafa- Avrupa Birliği
için çıkardığı uyum yasalarıdır. Uyum yasalarının önemli bir kısmı
Türkiye’nin bugün Avrupa Birliğiyle müzakere sürecine gelmesine ve müzakere
yapan bir ülke konumuna yükselmesine imkân vermiştir ve bunların hepsi
demokrasiyi geliştirme çabaları iken, demokrasi karşıtlığı gibi bir ithamla
suçlanmış olmak doğrusu bizim açımızdan son derece de üzüntü vericidir.
Türkiye’de siyasi parti özgürlüğü ve sınırları
Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu tarafından düzenlenmiştir. 1995 ve 2001
yılında yapılan değişiklikler bu alanda siyasi partilerin daha teminatlı
konuma gelmesi noktasındaki düzenlemeleri içermektedir. 2001 Anayasa
değişikliğiyle bir siyasi partinin Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı
olmasının şartları Anayasada düzenlenmiştir. Buna göre, bir siyasi parti,
68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerden dolayı bir
kapatma söz konusu olacaksa, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde bu
eylemlerin işlenmesi lazım. Anayasa’da yazılı organların bunu benimsemesi
lazım ve bunun bir kararlılık içerisinde de sürdürülmesi gerekmektedir.
Bu düzenlemeye göre, Anayasa’ya aykırı eylemlerin
siyasi parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bunların yetkili
organlarınca benimsenmesi şartlarının gerçekleştiği somut ve açık
kanıtlarla belirlenmelidir. Örneğin, üyeler birtakım eylemler icra ediyor
fakat parti organları bunları benimsemiyorsa parti odak hâline gelemez.
Yine parti yetkililerinin kararlılık içinde işlenmeyen eylemleri de partiyi
odak hâline getirmez. Başka bir ifadeyle, Anayasa’ya aykırı eylemleri
işleyenlerin bu eylemleri süreklilik içinde ve sıklıkla tekrarlamaları
zorunludur.
Ayrıca, 2001 Anayasa değişikliklerinden sonra
siyasi partilerin beyanlarından dolayı odak hâline gelmesi de mümkün
değildir. Zira, 69’uncu maddenin altıncı fıkrasında “Eylemlerden dolayı bir
siyasi partinin odak olabileceği” öngörülmektedir. Bu değişiklik, ifade
özgürlüğünün alanını genişletmek amacıyla Anayasa’nın “Başlangıç” kısmının
beşinci paragrafında yapılan değişiklikle de paralellik arz etmektedir.
“Başlangıç” kısmında yapılan bu değişiklikle “Düşünce ve mülahaza” ibaresi
“faaliyet” sözcüğüyle değiştirilmiştir. Anayasa değişikliği teklif
gerekçesinde “Düşünce ve mülahaza” ibaresinin doğrudan düşünceye bir sınır
teşkil etmesi nedeniyle değiştirildiği açıkça bellidir.
Yine Anayasa Mahkememizin yine atıf yaptığımız en son
kararı da hakkımızda açılan bu davayı büyük ölçüde reddedilmesi gerektiğini
ortaya koyuyor. Parti kapatma davalarında yeni bir dönemi de başlatan bu
içtihada göre, eylem kategorisi dışında kalan veriler, düşünce
açıklamaları, öneriler, tüzükler, programlar, projeler ve benzerleri hiçbir
şekilde kapatmanın sebebi kılınamaz. Projelerin gerçekleşmesinde Anayasa
dışı bir yöntem benimsenmedikçe, bu gibi veriler çoğulcu demokrasinin ve
ifade ve örgütlenme özgürlüğünün dokunulmaz alanlarına girmektedir. Partimiz,
hiçbir zaman ve hiçbir şekilde, bu içtihat çerçevesinde, bu kapsama
girebilecek hiçbir eylemin ve söylemin de sahibi değildir.
Diğer yandan, üzerinde durmamız gereken bir başka
Anayasa maddesi 90’ıncı maddedir. 2004 yılında yapılan değişiklik de siyasi
partilerin kapatılması bakımından -bu değişiklik- önemli sonuçlar
doğurabilecek niteliktedir. Zira, bu değişiklikle, insan hak ve
özgürlükleriyle ilgili sözleşmelerin iç hukukta aynı alanda kanuni bir
düzenleme var ve bu hükümler çatışıyorsa, sözleşme hükümlerinin
uygulanacağına imkân vermektedir. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak
ve özgürlüklerle ilişkin milletlerarası anlaşmaların, böylece, bu
değişiklikten bu tarafa öncelikle uygulanacak bir hukuk hükmü hâline
geldiği bizim iç hukukumuzda eskiden bir yorum konusu iken, şimdi bir
Anayasa hükmü hâline gelmiştir.
Bunu zikredişimizin sebebi şudur: Hem Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi içtihatlarının bu tip davalarda göz önünde tutulması hem
de bundan sonraki yargılamalarda ve hüküm tesislerinde sözleşme
hükümleriyle mahkeme içtihatlarının birlikte ele alınması zorunluluğudur.
Anayasa Mahkememizin parti kapatma konusunda
kararları ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları arasında
eskiden çok büyük farklılıklar vardır. Bu değişikliklerden sonra bu
içtihatların yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiği ortadadır. Nitekim,
Anayasa Mahkemesi de 2/3/2007 tarihli kapatılan Türkiye Birleşik Komünist
Partisi hakkında verdiği bir kararda, son Ceza Muhakemesi Yasası’ndaki
değişiklikle, bunun bir iadei muhakeme sebebi olacağına, bu talebin kabule
değer olduğuna karar vermiştir.
Şimdi, bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere,
Türkiye’de siyasi partiler hukuku alanında yapılan anayasal ve yasal
değişiklikler siyasi partileri daha güvenceli bir konuma getirme amacını
taşımaktadır.
Sayın Başkan, sayın üyeler; şu anda Yüksek Mahkeme
olarak sizler sıradan bir yargılama yapmıyorsunuz. Burada biz bir özel
hukuk ihtilafını çözmüyoruz. Şahsi sebeplerden kaynaklanan ve sonucu da
yalnızca tarafları ilgilendiren bir hukuki ihtilaf da değil konumuz.
İddianame açısından baktığımızda, hukuk siyaseti yargılamaktadır. Bu ne
derece doğrudur, hukukidir, o ayrı bir konu. Ama muhakkak olan bir şey var,
o da şudur: Bu dava ile ilgili vereceğiniz karar, sadece hüküm fıkrasıyla
değil, yorumlarıyla, gerekçesiyle yeni yüzyılda önemli bir mihenk taşını
oluşturacaktır. Bütün düzenlemelerin ve devlet faaliyetlerinin ana
istikametini bu davada verilecek karar belirleyecektir. Yapılacak her türlü
yasal düzenlemelere, yasama faaliyetlerine, idari tasarruflara kaynak
olarak ölçü bir karar olacaktır. İfade ve örgütlenme özgürlüğü neticede
Türkiye’de demokrasinin ne ölçüde var olduğu hususunu hem bize hem tüm
dünyaya göstermesi bakımından tesir kat sayısı yüksek bir karar olacaktır.
Bu nedenle bu davanın Partimizi aşan bir boyutu vardır. Ülkemizin
demokratik imajı, kazanımları, itibarı bu dava vesilesiyle içeride ve
dışarıda değerlendirme ve tartışma konusu yapılacaktır. Türkiye’nin hak ve
özgürlükler ve demokrasi açısından yeni bir altyapısının oluşması
vereceğiniz kararla şekillenecektir. Onun için, sıradan bir dava olmadığını
söyledim.
Neden bir altyapı oluşturacak ve neden iş ve
işlemlerin yasal ve idari tasarrufların, faaliyetlerin istikametini bu dava
ile ilgili verilecek karar tayin edecek?
Sayın Başkan, sayın üyeler; Türkiye, Tanzimat’tan
bu yana sosyolojik anlamda bir modernleşme ve çağdaşlaşma çabasını
sürdürmektedir. Türkiye milleti cumhuriyetle beraber bunu daha kapsamlı bir
proje hâline dönüştürmüş ve devam ettirmiştir. Bize göre cumhuriyet bir
modernleşme projesidir. Bugün hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu
vatandaşlarıyız. Vatandaşlık, aslen, verilenle yetinmeyen, talep eden,
tenkit eden, itiraz eden, protesto eden, yargılayan aktif bir aidiyeti
ifade eden statüdür. Bugün hepimiz bu ülkenin vatandaşlarıyız. Bu sıfatla,
eğer mevcutlar yetmiyorsa yeni talepler olacak. Bu dinamik bir süreç, her
demokratik ülkede olan da budur.
Şimdi “Neden yeni taleplerde bulunuyorsunuz?”
diyemeyiz. Yani vatandaşa tebaa muamelesi yapamayız. Bu çağdışılıktır, çağı
anlamamak, onun gereklerini iyi kavramamaktır. Bugünü yaşayanlara dünün hak
ve özgürlükleri yetmiyorsa elbette yenilerini isteyecektir, en başta da
siyasi haklar ve kültüler haklar olmak üzere. Sivil toplum bunun için
vardır. Sivil toplum örgütlerinin yegâne varlık sebebi budur. Talepleri
toplulaştırmak, bunları demokratik yollardan gündeme getirmek,
uygulanabilir ve yaşanabilir bir düzeye yükseltmektir. Bir manada siyasi
partiler de bunu yapacaktır.
Eğer bizler, hukuku yapanlar ve uygulayanlar her özgürlük
talebini rejimi yıkma teşebbüsü, laikliğe karşı tavır olarak algılayarak
laiklik ve rejim karşıtı söz ve açıklamaları olarak değerlendireceksek, şu
an sahip olduklarımızın bir kısmını hak etmemişiz demektir. Çünkü bugün
sahip olduklarımız dünün talepleriydi, dünün yasaklarıydı. Talep edenler
oldu, bedel ödeyenler oldu. Şimdi biz bunları kullanıyoruz. Mesela,
sansürün kalkması, sendikalar, partilerin ortaya çıkması, Anayasa’nın
“Birinci Bölüm”ündeki bir kısım temel hak ve özgürlükler, ceza mevzuatındaki
eskiden var olup şimdi olmayan birçok düzenlemeler. Dolayısıyla, bunlar
dünün yasaklarıydı. Üstelik, bu tartışmalar o zaman da yapıldı, onlar bir
sonuca bağlandı, biz şimdi bu hakları ve özgürlükleri tartışmasız
kullanıyoruz. Dolayısıyla, bugünün anayasal düzenlemeleri, yasal
düzenlemeleri eğer toplum tarafından yeterince kâfi görülmüyorsa siyasi
partiler buna aracı olacaktır. Bu talepleri karşılayacak, bu talepleri
hukuk devleti ve demokrasi çerçevesinde yerine getirmeye çalışacaktır. O
nedenle, bu türlü talepleri hemen endişeyle, bir rejim karşıtlığı ekseninde
tartışmaya başladığımız takdirde Türkiye’nin demokrasi yolunda daha fazla
mesafe alma imkânı yoktur.
Tüm bu nedenlerle, bence bu davanın temeli zayıf,
hareket noktası yanlış. Endişeler ve vehimler dava konusu hâline
getirilmiş. Ortada delil yok, delil diye eklenenler ise gazete alıntıları,
tek yanlı yorumlar. Bunlara biraz sonra temas edeceğim.
İkinci olarak temas edeceğim husus şu Sayın Başkan,
sayın üyeler: Demokrasi bir anlamda toleranstır ve çoğulculuktur. Çok
farklı, çok zıt fikirlerin, çıkarların ve bunların taraftarlarının bir
arada yaşamasına imkân veren bir siyasi iklimdir. Hukuk da bunun
çerçevesini çizer. Bu çerçeve çelikten değildir. Esnektir, değişime
yatkındır. Demokratik toplumlar alıngan da değildir. Hava bulutlu iken “Vay
bana niye ördek dedin”e giden çarpık bir mantık zinciri yoktur. Bir halk
deyimiyle “Leblebiden nem kapmak” da yoktur. Olaya böyle bakmaz isek, her
konuşmadan, her talepten, her tenkitten rejime yönelik bir tehdit algılaması
çıkarabiliriz. Ama bu ne kadar gerçekçi olur ya da ne kadar doğru olur?
Böyle bir sistem içinde siyaset yapmak ne kadar mümkündür? Bu ve benzeri
davalarda şahsen konuşmakta zorlandığımı ifade etmek istiyorum. Neden?
Çünkü “Neyi söylersem acaba İddia Makamı bunu dava konusu yapacak?” diye
endişeleniyoruz. İşin bir de bu yanı var.
Diğer bir yanı ise konuşan kişiye göre muamele. Çok
ileri bazı lafları bazılarımız söylersek hiçbir işlem yok, hiçbir mahzur da
yok, ama aynı konuda, aynı sözleri, aynı konuyla ilgili olarak başka
birileri söylerse, hatta daha düşük bir seviyede söylerse hemen dava konusu
yapmak. Bu davanın en garip yanlarından, en anlaşılmaz yanlarından birisi
de budur.
Sayın İddia Makamının delil olarak sunduğu
belgelerin neredeyse tamamının içeriği ifade özgürlüğü kapsamındaki
konuşmalardır. Burada dikkatlerinize sunmak istediğim husus şu: Belgelerin
içeriği olan konular AK PARTİ’nin gündeme getirdiği ve gündeme taşıdığı
konular değildir. Bunlar Türkiye’de çeyrek asırdan beri tartışma konusudur.
Bu konular gündeme geldiği tarihten bu yana Türkiye’de en başta siyasiler
ve siyasi partiler olmak üzere herkesin konuştuğu her parti liderinin
muhakkak çözeceğim diye vaatte bulunduğu, herkesin yazıp çizdiği,
televizyonlarda tartıştığı konular. Dolayısıyla, toplumun gündeminde olan
ve herkesin konuştuğu bir konuyu AK PARTİ’nin konuşmaması diye bir durum
söz konusu olamaz. Bununla ilgili delilleri cevaplarımızın ekinde daha
evvel Yüksek Mahkemeye sunduk.
Uzunca bir zamandan beri toplumun gündeminde olan
bir konu zaruri olarak siyasetin de gündeminde olur. Bu konularla ilgili
geçmişte hem ülke genelinde, hem de Türkiye Büyük Millet Meclisinde Meclis
araştırma önergeleri verilmiş, soru önergeleri verilmiş, bütçe
müzakerelerinin en hararetli konularından birisi bu bahsettiğim konu.
Bununla ilgili açıklamalar yapılmış, her parti kendince vaatte bulunmuş,
çözeceğini ifade etmiş. Bu konuşmalar tetkik edildiğinde görülecektir ki,
bizimle ilgili, ne muhteva itibarıyla ne konuşmanın sınırları itibarıyla ne
de ortaya konulan çözümler itibarıyla diğer partilerin, yazan, çizen,
konuşan ve tartışanların söylediklerinden ve yazdıklarından farklı değil.
Özü itibarıyla bir özgürlük sorununu çözüm talebidir ve fırsat eşitliğini
engelleyen hususlara dikkat çekmekten ibarettir. Aynı konuları gündeme
getirenlere karşı farklı bir hukuki uygulamanın ortaya konulması
Türkiye’deki hukuk sisteminin işleyişindeki ciddi kuşkuları da beraberinde
getirmektedir. Bunu aslında çok fazla polemik yapmak istemem, ama söylediğimin
ne anlama geldiğini ifade zımnında bu konularda ciltler dolusu, klasörler
dolusu konuşmalar var. Ben sadece aynı konuyla, suçlandığımız konuyla
ilgili kim, ne demiş, onlara bugüne kadar ne yapılmış, neden yapılmamış,
niçin yapılmamış da şimdi bir hukuk devletinde farklı muamele yapılıyor,
onu söylemek istiyorum. Bu, bilindiği gibi, kılık kıyafetle ilgili,
başörtüsüyle ilgili değişik şekillerde tartışılan, isimlendirilen konuyla
ilgili.
Şimdi, bu beyanlarını, açıklamalarını okuyacağım
değerli zevat saygı duyduğumuz insanlar. Laikliğinden ve cumhuriyete
sadakatinden hiçbirimizin zerre kadar şüphesi olmayan insanlar ve bu
konuşmaların hiçbirisi benim partimin Genel Başkanının, arkadaşlarımın
yaptığı konuşmalar da değil. İkincisi, kapatılmış bir partinin genel
başkanının ve sözcülerinin de konuşmaları da değil.
Şimdi, bakınız, diyor ki: “Dindar insanın kaynağı
devleti yönetenler değildir, onun kendisine rehber aldığı yer başkadır.
Mütedeyyin insan Kur’an-ı Kerim ne demişse, hadisi şerif ne demişse,
sünneti seniyye ne demişse onu yapacaktır. Biz isteyen taksın, istemeyen
takmasın diyoruz. Serbestliği istiyoruz. Biz yasaklara karşıyız. Biz
liberaliz diyoruz. Liberal ekonomiyi savunanlar liberal demokrasiyi de
savunurlar. Avrupa’da böyle bir kanun yok.” Başörtüsüyle ilgili söylüyor.
“Orada isteyen takıyor, istemeyen takmıyor. Takan takmayana, takmayan da
takana karışmasın diyoruz. Herkes birbirine hoşgörü göstersin diyoruz.
Türbana karşı olmayınca, hadiseye böyle bakınca tabii ki oyumuz da bu
istikamette olur.” Verdiği oyla ilgili, o kanunun oylamasıyla ilgili bu
konuyu böylece dile getirmiş oluyor. Bir oylama var, onunla ilgili
açıklaması bu.
Bir başka siyasi parti liderimiz şöyle diyor:
“Benim düşünceme göre, dünyadaki uygulamalara göre, ilk ve ortaöğretim
çağındaki çocuklara belli bir kıyafet mecburiyeti veya yasaklamaları
getirilebilir. Bu antidemokratik olmaz. Ama yükseköğrenim çağına girmiş
kişilere, gençlere ahlak kuralları dışında kıyafet mecburiyeti veya
sınırlama getirilemez; isteyen örter, isteyen örtmez. Bazı kimseler diyor
ki: ‘Başörtüsüne karşı değiliz, ama ideolojik nedenle başlarını örtmesine
karşıyız.’ Ben bu görüşe katılmıyorum. Demokrasi varsa, ideolojik nedenler
bile söz konusu olabilir. Yasaklar kalkarsa, üniversitedeki genç kızların
veya din eğitimi gören genç kızlarımızın başlarını örtme ve kendilerini
mecbur hissetmemeleri için vereceğimiz demokratik mücadeleyi daha gönül
rahatlığıyla verebilirim. Yasaklı kişilere karşı mücadele vermek benim
demokrasi anlayışıma sığmaz.”
Bir başka Türk siyasetinde önemli ismin söylediği
bir başka ifade: “Laiklik, inananların, farklı inananların, inanmayanların,
kendi değişik tercihlerinin, inanışlarının, inançlarını
uygulayabilmelerinin ortak güvencesidir. Bir örnek verilirse, türban
kullanmak isteyenin bunu özgürce yapabilmesinin de, kullanmak istemeyenin
kullanmama özgürlüğünün de ortak güvencesidir.”
Hâlen bir siyasi partimizin liderinin sözleri:
“Öğrencilerin başlarını açmaya zorlanarak okuma haklarını ortadan
kaldırmanın ne laiklikle ne de demokratik devlet anlayışıyla bir ilgisi
yoktur.” Türkiye’de siyasi partilerin iktidarda farklı, muhalefette farklı
konuşmalarını eleştirerek başörtüsünü siyasi bir simge olarak gösterip
İslam dinine saldırıldığının altını çiziyor, “Dün ne kadar Marksist, ateist
ve komünist varsa, bugün laiklik kisvesi altında İslam’a saldırıyorlar. Bu
tür tutum ve davranışlar devlet-millet zıtlaşmasına Türkiye’yi götürüyor.”
Yine bir önemli devlet görevinde bulunmuş bir başka
siyasi parti lideri bir ünlü gazeteciyle yaptığı mülakatta “Başörtüsü
konusunda yetki üniversite yönetimlerine aittir. Katı uygulamalara
karşıyım. İstismarı önleyecek tedbirler alınabilir, çağdışı kıyafet
yasaklanabilir, ama başörtüsü çağdışı kıyafet olarak yorumlanamaz, bu
kadınlarımızın yarısına hakaret olur.” Bu konuyla ilgili bazı girişimler
oluyor. “Türbanı siyasi emellerine alet etmek isteyenler olabilir, bunların
belirlenmesi gerekir. İnancından dolayı başını örtenlere müdahale
edilmemelidir. Devrim kanunlarında böyle bir örtü yasağı yoktur.” Hatta,
enteresan, diyor ki: “Din âlimlerine sordum, türban takılsa da olur,
takılmasa da. Atatürk’ün çıkardığı Kılık Kıyafet Yasası’nda da sarık, cübbe
ve şalvar yasaklanırken, başörtüsüne dair bir kayıt konulmamış. O dönemde,
kimse başını açmaya zorlanmamış. Üniversitede zaten 1982’den bu yana da
uygulanmamış. Biz üniversitelerdeki uygulamalarla mutabık değiliz.” diyor.
Sabrınızı zorlamak istemiyorum. Bir şey daha
okuyacağım. Yine en düzey görev yapmış olan bir başka siyasi parti lideri
iktidara geldiklerine başörtülü öğrencilerin üniversite kapısından
dönmeyeceğini belirterek “Başörtüsü yasağı çağdışı. Bir anne olarak bu
yasaktan büyük üzüntü duyuyorum. Ben. bunu bireyin hakkını korumak için
savunuyorum. İran’da olsam, zorla kapatanlara karşı direnirdim. Başörtüsü
yasağını çağdışı buluyorum, demokrasiye yakışmıyor.” Ve devam ediyor:
“Ezanın sesini kıstılar, yetmedi; milletin okullarını kapattılar yetmedi.
Eğer camiye gidersen hesap sorarız dediler, şimdi de evladımın başörtüsüyle
uğraşıp, okullara sokmuyorlar. Benim için, örten de, örtmeyen de evladım,
hepsi birinci sınıf vatandaşlarım.”
Size klasörler dolusu bu konuda yapılmış açıklama
getirebiliriz. Bunların bir kısmını koyduk. Sadece bir şeye dikkat çekmek
isterim, o da şudur: Eğer bir şey yasaksa herkes için yasak. Serbestse
ister konuşmak ister yapmak, bu ülkenin vatandaşlarının hepsi için serbest.
Bize düşen işte, yasakları da herkese aynen uygulamak, özgürlüklerde de
herkesi aynı ölçüde eşit tutmaktır. Şimdi, birisi için bu laflar
söyleniyor. Bu dozda, bu içerikte bizim bir konuşmamız yok burada. Ama,
farklı uygulama var. Bu da gerçekten Türkiye’de hukukun işleyişi konusunda
çok ciddi kuşkuları beraberinde getiriyor.
Bu sadece benim görüşüm değil, nitekim Yüksek
Mahkemenin verdiği bir kararda, o kararın parçası olan bir metinde aynen şöyle
deniyor: “Türkiye’de her hata işleyen kişi ve kuruluşa yaptırım
uygulanmamakta, “onlarda yargı önüne getirilirse davasına bakılır.”
denilmekte. Şikâyet vukuunda veya savcı tarafından resen dava açılması
durumunda mesele yargı önüne gelmektedir. Yani çıkarılan kanunlar herkes
için geçerli olmamaktadır. Beklemek, istenmeyen kişi ve kuruluş geldiğinde
elek sıkıştırılıp yargı darboğazında çözülmektedir”. Anlaşılıyor ki şimdi
darboğazdan biz geçiyoruz.
Bununla kimseyi ihbar etmiyorum. Neden bu türlü
tahkikatlar, soruşturmaları yapılmadı, bu partilerle ilgili dava açılmadı
demiyorum. Kendimi hiçbir zaman demokrasiye inanmış bir insan olarak muhbir
konumuna koymak istemem. Ben sadece haksız uygulamalara, farklı
uygulamalara, kişiye göre farklı farklı Türkiye’deki hukuk uygulamalarına,
bu çarpıklığa dikkatinizi çekmek istedim. Herhâlde bütün bu açıklamalardan
sonra bu partilerle ilgili, bu kişilerle ilgili hiçbir davanın açılmaması
bunları ifade özgürlüğü kapsamında mütalaa edildiği için diye düşünüyorum
ve kanaatim de budur.
Eğer bir ülkede ister yasalardan ve bunların
uygulamalarından, isterse başkaca sebeplerden kaynaklanan bir sorun varsa
ve bu da tartışılıyorsa öyle bir konuda partilerin fikir beyan etmeleri
neden laiklik karşıtı söylem ve eylem olarak mütalaa edilsin? Kaldı ki
siyasi partilerin demokratik bir toplum içerisindeki rolleri gereği zaten
toplumdaki talepleri ve beklentileri meşru kanallar içerisinde siyasete
yansıtacak ki bu taleplerin arkasında beklentisi olanlar illegal yollara
sapmasınlar, meşru yollardan sisteme adapte olsunlar. Zaten, partilerin
varlık sebebi de budur.
Sayın Başkan, sayın üyeler; bir başka hususa da
daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Şimdi, bir şeyin yasak olması başka,
yasağın yasak yollardan kaldırılmasını talep etmek başka bir şeydir. İşte
İddia Makamı ile anlaşamadığımız konulardan bir tanesi budur. Eğer bir
siyasi parti veyahut siyaset yapan insanlar yasak olan ya da olmayan herhangi
bir konuyu veya yasağı yine yasal yollardan giderek, hukukun dışına
çıkmadan, cebir ve şiddeti teşvik etmeden, barış içerisinde ve usulüne
uygun olarak bu yönde bir hak ve özgürlük talebinde bulunuyorsa bunun
neresinde demokrasiye aykırı bir tutum var? Bu türlü bir siyaset
anlayışının neresi antidemokratik, neresi laikliğe karşı bir durum? Kaldı
ki, bugün hepimiz kabul ediyoruz ki, Anayasa’mızda ve yasalarımızda, belki
o gün için öyle düzenlenmesi doğru olan, en iyimser bir değerlendirmeyle,
bugün için anlamı kalmamış birçok madde bulunmaktadır. Bir anayasal devlet
düşünün ki, Anayasa’sının ekinde 15 tane geçici maddesi var ve bunların da
önemli bir kısmının uygulama alanı kalmamış ve geçici bir madde sebebiyle
de yüzlerce yasa Anayasa’ya aykırı olarak varlığını sürdürmüş. Ortada bir
anayasal sorun var, bir hukuk sorunu var. Siyaset kurumuna düşen bu
sorunları çözmek. Nasıl çözecek? Toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek ister
mevcut Anayasa’yı esas alarak bir anayasal düzenleme yapacak isterse yeni
bir Anayasa yapacak.
Şimdi, burada da bir farklılık görüyoruz. Herkesin
kabul ettiği bir gerçek var ki, 1982 Anayasası aradan geçen süre içerisinde
yapılan bunca değişikliklere rağmen toplum bu Anayasa’ya sığmıyor. Burada
birçok zorluğumuz var, devletin işleyişinde bir sürü sıkıntılar var.
Dolayısıyla, birçok sivil toplum kuruluşu, meslek odaları dâhil, hemen
hemen bütün siyasi partiler bir yeni Anayasa ihtiyacına vurgu yapıyor. Biz
de parti olarak yapıyoruz. Biz bunu gündeme getirdiğimizde -ki, bir ön
hazırlık yapmaya çalıştık- defaatle de ifade ettik ki, bunu kamuoyunun,
kurumların bilgisine sunacağız, tartışacağız, konuşacağız. Gelen talepleri
dikkate alarak, Bilim Heyetiyle birlikte en son Türkiye Büyük Millet
Meclisine bir hazırlık olması bakımından bu Anayasa’mızı vereceğiz. Kıyamet
koptu. Şimdi, biz Anayasa değişikliği, yeni bir Anayasa gündeme gelince
kıyamet kopuyor, ama bir sivil toplum kuruluşu -niye geldi demiyorum, tam
tersi destek de veriyorum- çok fiyakalı bir isimle Anayasa Konvansiyonu
denildiği zaman bu çok olumlu bir yaklaşım olarak algılanıveriyor. Yani, o
zaman Türkiye’de acaba kullandığımız kelimelerde mi bir yanlışlık var, biz
mi meseleye yanlış bakıyoruz, yoksa kişiye göre, kurumlara göre farklı
muamelenin yeni bir versiyonunu mu görüyoruz? Dolayısıyla, şimdi bu Anayasa
tartışmaları sebebiyle hemencecik Türkiye’de bir tartışma başladı: AK PARTİ
düzeni değiştiriyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor. Yazılanları
hatırlıyorsunuz. Hâlbuki biz defaatle açıkladık: “Anayasa’nın değişmez
maddeleri olan, imla hatalarına, Türkçe kullanımındaki yanlışlıklara rağmen
1’inci, 2’nci, 3’üncü maddelerini, 4’üncü madde tabiatıyla, bir de 174’üncü
maddeyi olduğu gibi alıyoruz.” dedik. Şimdi, bunun dışındaki maddelerin
zaten değiştirilebileceğini Anayasa kendisi kabul ediyor, bunun usullerini,
esaslarını zaten Anayasa kendisi benimsemiş. O zaman bu açık ifademize
rağmen, tutumumuza, davranışımıza rağmen böyle bir değişikliğin getirilmesi
bile hemencecik Türkiye’de bir rejim değişikliği, “rejim elden gidiyor”
tarzındaki bir tartışmayı toplumun gündemine getiriyor. Hâlbuki, iddianame
ve eklerinde bu iddiaları delillendiren, bu iddiaları haklı çıkarabilecek
tek bir delil bile gösterilemez.
Peki, bu belgeler nasıl olacak da bir partiyi
laiklik karşıtı eylemlerin odağı hâline getirecek, bizi böyle bir kapatma
müeyyidesiyle karşı karşıya bırakacak? İddia Makamıyla anlaşamadığımız
temel farklılıklardan bir tanesi bu.
İddia Makamıyla mutabık kalmadığımız bir başka
husus daha var Sayın Başkan, sayın üyeler; şimdi, başta da ifade etmeye
çalıştık, 2002’den beri bizim yaptığımız iş ekonomik çabaların,
gayretlerin, dış politika vesaire ayrı, her şeyi toplumun gözü önünde
yapıyoruz, bir; her şeyi yargı denetimine tabi olarak yapıyoruz, iki.
Türkiye açık toplumdur, iki kişi arasındaki konuşmaların bile yazılıp
çizildiği bir dönemde, bir dünyada kimsenin öyle gizli ajandası filan
olamaz. Biz her şeyi hak hukuk çerçevesinde, kanun nizam çerçevesinde
yapmaya çalışıyoruz ve yapmak istediğimiz şey, demokrasiyi geliştirmek,
Anayasa’nın nitelikleri olan ve çok önem verdiğimiz, biraz sonra kısaca
temas edeceğim hususları geliştirmek, çağdaş ülkeler düzeyindeki
standartlara yükseltmek. Ama, Sayın İddia Makamı bana göre iki şeyi
birbirine karıştırıyor. Bir şeyin “değiştirilemez” olması başkadır,
“eleştirilemez” olması başkadır. Eleştirilen değiştirilemeyen değildir,
değiştirilmemesi gereken değildir, o değiştirilmezler adına ortaya konan
uygulamalardır ki bunu sıkça yapıyoruz. Mesela, acil bir rahatsızlık
sebebiyle hastaneye gidip de acil servisten yeşil kartı olmadığı için,
sosyal güvenlik imkânı olmadığı için hastane kapısından döndürülen bir
vatandaş “Böyle sosyal devlet olmaz.” diyorsa -ki, çokça diyor- bunun karşı
olduğu sosyal devlet ilkesi değildir, sosyal devlet adına ortaya konulan
oradaki bir uygulamadır, gayriinsani bir uygulamadır. “Paran varsa girersin
içeriye, güvence kartın varsa girersin, değilse kapının ağzında öl.”
tarzındaki gayriinsani, gayriahlaki, gayrihukuki davranışa tepkidir. Ya da
diyelim ki geçmişte yaşanmış bir sürü olay var. Güncellerden misal vererek
söylüyorum: Türkiye cezaevlerinde önemli sıkıntılar yaşadı. Çok şükür bugün
bir sıkıntı büyük ölçüde yok uygulanan projeler ve politikalar sebebiyle.
Bizden evvel başladı, biz de sürdürüyoruz. 42’den fazla kişi cezaevlerinde
öldü. Bununla ilgili davalar açıldı ve süresinde bu davalar neticelenmediği
için zamanaşımından bu davaların hepsi düştü.
Şimdi, bu haber gazetelere düştüğünden beri çok
sayıda yazı yazıldı, makale yazıldı “Böyle hukuk devleti olmaz.” diye.
Şimdi, acaba bu yazıyı yazanlar, bu sözü söyleyenler hukuk devleti ilkesine
mi karşıdır, hukuk devleti ilkesi adına ortaya konulan bu duruma mı
karşıdır veya benzer durumlara mı karşıdır? Dolayısıyla burada Sayın İddia
Makamıyla ters düşüyoruz. O diyor ki: “Bir şey değiştirilemezse
eleştirilemez de.” Hâlbuki, eleştirinin maksadı önem verdiğimiz bu
değiştirilemezlerin toplumda daha fazla yaşanmasını temin etmek, onun
toplumumuza sağlayacağı faydaları bir an evvel toplumumuza temin etmek
içindir. Dolayısıyla, bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin en önemli dört
tane vasfı var. Bunlar önemlidir. Bunlar Anayasa’da yazdığı için önemli
değil, Anayasa’da yazmasa bile çağdaş ve modern devletin özellikleridir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti de modern ve çağdaş bir devlettir, yazsa da
yazmasa da… Ama yazmış olması ayrı bir teminattır, ayrı bir güvencedir ve
doğru olmuştur. Dolayısıyla bunları önemsediğimiz için bu tartışmalar
yapılmakta, acaba bunu Türkiye’de daha fazla yaşanabilir hâle nasıl
getirebiliriz? Tartışmanın özü, esası budur ve uygulamaya yöneliktir.
Dolayısıyla, şimdi, iddianamenin ekine koyduğu
delillerin tamamı Türkiye’deki uygulamalara yönelik eleştirilerdir, yoksa
değişmez niteliklerle alakalı değil.
Şimdi, peki neden böyle bir suçlamayla parti olarak
karşı karşıya kalıyoruz? O zaman Türkiye’nin geriye dönük -çok fazla
vaktinizi almak istemiyorum- yaptığı çalışmalara sosyolojik açıdan, siyaset
bilimi açısından kısaca bakmakta fayda görüyorum.
Hepimiz biliyoruz ki, Türk toplumu 1839’dan beri
devlet eliyle bir modernleşme çabasına girmiştir. Tanzimat Fermanı, Islahat
Fermanı, Meşrutiyet Hareketleri, Cumhuriyet ve bugün. Devletin başlattığı,
ancak bugün milletin benimsediği tepeden başlayıp tabanda makes bulan ve
kendimize mahsus bir özümseme kabiliyetiyle başardığımız bize özgü bir
modernleşme.
İşte çok partili hayat bu modernleşmenin siyasal
hayata yansımasıdır. Aradan geçen yüz altmış dokuz yıl içerisinde bu
modernleşmenin siyasi tezahürlerinde zaman zaman sıkıntılar oldu,
başarısızlıklar oldu ve Türkiye bunlardan da yeteri kadar tecrübe kazandı
ya da kazanması için yeteri kadar imkân çıktı. Çünkü modernleşme bir
toplumun en zor gerçekleştirdiği çok yönlü değişimdir. Onun için
modernleşme sürecini yaşayan toplumlarda bu süreçler çok sıkıntılı
geçmiştir. Bu sıkıntının en çok yaşandığı alan da hiç şüphesiz siyaset
alanıdır. Çünkü modernleşmenin tabiatında sosyolojik anlamda bir çatışma
vardır, gerilim vardır, modernleşme ile gelenek arasında bir çatışma, bir
itişip kakışma. Bu gerginlik, tabii olarak, kaçınılmaz olarak da belli
suçlamaları beraberinde getirmektedir. Ama geriye dönüp baktığımızda bu
suçlamalar acaba ne kadar doğru? Zaman bunları ne kadar doğruladı?
Suçlamaların konusu olan nitelemeler, atfedildikleri insan ya da toplum
kesimleri bakımından gerçekten varit miydi? Bunu zaman gösteriyor ama
tarihi bir vakıa ki bunların çok önemli bir kısmı doğru değildi, zaman
doğrulamadı.
Siyasi modernleşmemizde bu manada bir tecrübe
dönemi olan II. Meşrutiyetin ilanından sonraki sürece bir bakmak lazım.
Bilindiği gibi, partiler kuruldu, geleneği temsil edenler, yeniliği
dillendirenler oldu. Bu ilk dönemde siyasi sancılar yaşandı ve gerilimler
yaşandı. Önemli iki parti var: Bunlardan bir tanesi Hürriyet ve Îtîlaf
Partisi, daha gelenekçi; İttihat Terakki Partisi belli kıstaslara göre daha
yenilikçi. Birbirlerini acımasızca suçladılar; dinsizlikle, imansızlıkla,
millet gerçeğini inkâr etmekle. Ama hiçbirisi yeterince doğru değildi. Bu
suçlamalar yapıldı ama bu kavganın çokça yaşandığı Balkanlar bugün ne
itilafçılara kaldı ne ittihatçılara.
O sebeple, Türkiye’de bu modernleşme ve siyasi
partiler üzerine değerli araştırmalar yapan bilim adamımız Prof. Şerif
Mardin, Türk modernleşmesiyle ilgili olarak yaptığı inceleme ve
değerlendirmesinde şöyle diyor: “Modern Türk Siyasetinin Tarihi, incelenen
muhalefet hareketlerinin tamamının aynı ithamla suçlandıklarını gösterir.
Bu makalenin kaleme alındığı günlerde dünyada eşine az rastlanır şekilde
Türk gazetelerinin manşetleri siyasetçilerin şeytani tertiplerle Türk
milletini bölmeye çalıştıklarını duyurarak bu davranış kalıbına, yani
suçlama kalıbına katkıda bulunuyorlardı. Diğer yandan elli yıl kadar önce
İttihat Terakki aynı suçlamaları rakiplerine karşı yöneltmişti. Cumhuriyet
devrinde Terakkiperver Fırka vatana ihanete giden eylemlerin hamisi olmakla
suçlandığında, iddianame benzer şekilde tanzim edilmişti. Atatürk’ün isteği
ile kurulan Serbest Fırka benzeri saldırıların hedefi kılınınca siyasi
hayattan silinmişti” diyor ve ekliyor. “Türk siyasi kültüründe muhalefet
kavramında son derece düşman bir öğenin var olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Sonuçta Türkiye’de muhalefetin sürekli boğazının sıkılmasının yol açtığı en
önemli kayıp, sosyal ve iktisadi yaratıcılığın engellenmesi olmuştur.”
diyor bu makalede.
Bir merhum Başbakan “Sait Halim Paşa’dan İdris
Küçükömer’e kadar kimi aydınlarımızın işaret ettiği gibi Türkiye’nin bin
yıllık geleneğinde muhalefete yer yoktur. Demokrasilerde devletin bir
parçası olarak kabul edilen muhalefete, Türkiye’de tarihsel olarak yeterli
hayat hakkı tanınmamıştır. Türkiye’de otoriter devletçi zihniyet, oy
mekanizmasından, siyasi rekabetten ve muhalefetten daima korkmuştur.
Siyasete yönelik bu korkunun temelinde aslında vatandaş korkusu, millet
korkusu yatmaktadır” demektedir. Burada kastedilen muhalefet partileri
değil, muhalif hareketlerdir.”
1950’den bu tarafa da ilk tecrübeden intikal eden
suçlama ve itham geleneği hâlen sürüyor. Her on beş yılda bir, yirmi yılda
bir neredeyse özü değişmeyen ama ambalajı günün şartlarına göre değişen bir
suçlama, ayırma ve bölme devam ediyor. Her dönem düşman öğeleri buluyoruz.
1950 öncesi Cumhuriyet Halk Partisi hükûmetlerinde İçişleri Bakanlığı yapan
merhum Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Akif’le ilgili kitabını yazmaya karar
verdiğinde başından geçen bir olayı anlatıyor. Bu olay Türk toplumundaki
kolay suçlama alışkanlığının örneğidir. Vapurda karşılaştığı bir kişi
Erişirgil’in Safahat’ı okuduğunu görünce sorar: “Beyefendi nereden
hatırınıza geldi bu softa?” Erişirgil bu soru üzerine neler düşündüğünü
anlatır ve kendi döneminde yaşlılar için her mekteplinin adı -tırnak
içerisinde- züppe, gençlere göre her yaşlının adı softa olarak anılır.
Dinsizlikten, milliyetsizlikten başlayan ilerici,
gerici, çağdaş olan-olmayan, laik-antilaik tartışmalarına varıncaya kadar
Türkiye suçlama geleneğinde epey tecrübe kazandı. Hepimiz bu suçlamaları
dinleyerek büyüdük, belki zaman zaman da şahsen suçlandık. Benim yaşadığım
dönem şahsen, özellikle üniversite yılları, Türkiye’yi Rusya’ya satacaklarla
Amerika’ya peşkeş çekecekler arasındaki kavgalarla, ithamlarla ve
propagandalarla geçti. Türkiye’ye ne faydası oldu, bilmiyorum.
Bu kadar laf etmemin sebebi şu Sayın Başkan, sayın
üyeler: Bu dava bu suçlama geleneğinin bir ürünüdür. Onu arz etmek için
söyledim. İddia Makamının iddianamesinde ve esas hakkındaki son olarak
huzurunuzda yaptığı mütalaada baştan sona “emperyalizm”, “ihanet”,
“irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, “sömürgeci”, “mandacı”,
“işbirlikçi”, “gerici”, “iç ve dış odaklar”, “siyasi hegemonya projesi”
gibi hukuken tanımlanması imkânsız fakat belli bir siyasi/ideolojik tavrı
yansıtan kavramlarla dolu. Karşılıklı suçlayan ve suçlanan kesimlerin de
Türkiye için düşündüğünü kabul ederek suçlamak, birbirimize sırt dönmek
yerine birbirimizi anlayabilseydik inanıyorum ki Türkiye bugün çok daha
farklı olurdu. Türkiye’yi kavram terörüne maalesef kurban ediyoruz. Yabancılar
Türk halkına güveniyor ama biz birbirimize güvenmiyoruz.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen millet kendi
kabiliyetiyle, kendi sağduyusuyla bir modernleşme çizgisini de başarıyla
sürdürüyor. Sokak görüntülerine bir bakalım, televizyonların eğlence programlarına
bakalım. Değişik kıyafetlerdeki insanlar, başı açık olan, başı kapalı olan,
yaşlısı genci birlikte aynı sanatçıyı dinliyorlar ve tempo tutuyorlar.
Belki sıradanlaştığı için dikkatimizi çekmiyor olabilir. Muhafazakâr olduğu
kabul edilen radyo kanallarına veya televizyon kanallarına bir bakın,
popüler müziğin en son örneklerini orada görebilirsiniz. Beş yıldızlı
otellerin düğün salonlarında yapılan düğünlere bir bakın, bu düğünleri
yapanlar bundan yirmi sene evvel hangi konumdaydı, bugün hangi konumda?
Türkiye kendi içerisinde -bu misalleri çoğaltmak
mümkün- çok ciddi bir değişim yaşadığını açıkça göstermektedir. Türkiye
kabuk değiştiriyor. Bütün bu değişimin hepsinin de siyasete bir yansıması
var. Bizim toplumumuz kendi kültürünün, geleneğinin değişmezleriyle
evrensel değerleri inanılmaz bir sentezle özümsüyor ve benimsiyor.
Şüphesiz bunları söyleyen ben Türkiye’nin sorunsuz
olduğunu da söylemiyorum. Her ailede sorun olabilir, her ülkenin sorunları
vardır. Ama her anlaşmazlığı mahkemede çözmeye kalkmak ne kadar doğrudur,
ne kadar gerçekçidir ve ne kadar netice alıcıdır?
Demokratik toplum aslında geniş bir aile,
demokratik bir aile. Her sorunu mahkemede çözmek yerine demokratik bir
sabırla, hoşgörüyle, saygı ve açık gönüllülükle çözmek sorunu daha kalıcı
çözmektir. Toplumun sorun çözme yeteneğini geliştirmek, olaylar karşısında
hisle, heyecanla, hamasetle ya da husumetle değil akılla, sağduyuyla çözmek
birlikte yaşamayı kolaylaştıracaktır. Bunun adı “demokratik yöntemlerle
sorun çözmek”tir.
Esasen bir ülkenin her sorunu yasayla çözülseydi
bugün sorunlu hiçbir ülke olmazdı ve bu sorunları yasaklarla da çözmek
mümkün değil, çünkü her sorunun kendi içinde dinamikleri, tayin edici
faktörleri var. Eğitimle çözülebilecek bir konuyu ancak eğitime önem
vererek çözebilirsiniz, eğitim yetersizliğini ortadan kaldırarak
çözebilirsiniz. Ekonomik sorunları ekonominin kurallarından ve
önceliklerinden yola çıkarak çözebiliriz. İç içe geçmiş sosyal olayları
sosyal verilerden, sosyolojik verilerden hareketle anlamamız daha kolay
olur. Şüphesiz siyasi sorunları da siyasetin kendi içi dinamikleri daha
kalıcı çözer. Aksine yapılan değerlendirmeler ve uygulamalar siyasetin
yükünün yargıya devredilmesine yol açar ve bugün geldiğimiz nokta da budur.
Siyasetin esnek kuralları yerine yargının sert kaideleriyle sorunlara
müdahale edilmiş olur. Bütün bu nedenlerden dolayı ülkenin her türlü
sorununun çözümünü hukuk kurumlarına havale etmek onlara aşırı bir yük
yüklemektir. Bu hukuk kurumlarını aşındırır ve bu kurumlara olan güveni de
sarsar.
Sayın Başkan, Yüksek Mahkememizin sayın üyeleri;
davanın geneliyle ilgili bu değerlendirmeleri yaptıktan sonra Sayın İddia
Makamı partimizin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu iddiasıyla bu
iddianamenin ekine birçok evrak getirdi koydu, doküman getirdi koydu.
Tabiatıyla, eğer bu dokümanlar gerçekten delil niteliği taşıyorsa, sizde
böyle bir kanaat hasıl edecekse, o takdirde varılacak sonuç farklıdır;
değilse farklı bir karar verilecektir. O hâlde, evvela evrensel anlamda bu
davada uygulanacak hukuk kurallarını ortaya koymamız lazım. Biliyorum
doktrinde, tatbikatta birçok tartışma var: “Parti kapatma davaları ceza
davasıdır, ceza davası değildir.” Bu tartışmalara girmiyoruz ama ister ceza
davası olarak kabul edilsin isterse kendine özgü ama ceza usul hukuku
kurallarının uygulanacağı bir nevi şahsına münhasır dava olarak kabul
edilsin, ama mutlak surette dikkat edilmesi gereken, dikkate alınması
gereken bir kısım ceza muhakemesi kuralları var. Sıradan bir ceza davasında
bile bu kurallar geçerliyse, bir tüzel kişiliğin… Çünkü, bir siyasi
partiye, bir tüzel kişiliğe yapılabilecek en ağır itham yapılmıştır:
Laiklik karşıtı eylemlerin odağı. İddia çok yüksek, karşılığında talep
edilen müeyyide ise idam hükmünde; siyasi partinin kapatılması, tüzel kişiliğinin
ortadan kalkması. Öyle olunca, bir sulh cezalık işte bile bu kurallar
geçerliyse, evleviyetle böyle bir davada da bunların geçerli olması
gerekecektir. Dolayısıyla, işin bu bölümünde bu davada uygulanacak önemli
usul kurallarıyla ilgili kısa bir maruzatta bulunmak istiyorum.
Şüphesiz bu davaya delil teşkil eden bir kısım
dokümanlar delillendirilirken göz önünde tutmamız gereken kurallardan bir
tanesi “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Çünkü, idamla sonuçlanacak
bir hüküm verebilmek için gerçekten ortada hiçbir şüphenin olmaması lazım.
En ufak bir ihtimalin dahi söz konusu olması hâlinde bir evrensel kural
olarak bunun parti lehine yorumlanması gerekir: Şüpheden sanık yararlanır
ilkesi.
İkincisi: Maddi gerçeğin araştırılması ilkesi.
Doğrusunu isterseniz, bu davada en çok ihlal edilen usul hükümlerinden bir
tanesi budur. Şimdi, bir hukuk düzeninde tüzel kişileri kapatmak veya
insanları cezaevlerine sokmak marifet değildir, doğru olan da bu değildir.
Ceza hukukunun temel felsefesi de bu değil. Hukukun esas amacı, varmak
istediği şey gerçeği ortaya çıkarmak, gerçeği orta yere çıkararak adalete
ulaşmaktır. O nedenle, mahkeme heyeti önüne bir dava getirilirse o olayın
bütün yönleriyle, bütün delilleriyle lehte aleyhte toplanıp ona göre bu
davanın açılması gerekir. Maddi gerçeğin araştırılması ilkesi. Buna hiç
riayet edilmediğini biraz sonra arz edeceğim.
Üçüncüsü: Yeterli delil ilkesi. Eğer yeterli delil
yoksa dava açılması doğru değildir. İster ceza davası ister hukuk davası
isterseniz böylesine önemli bir dava. Yeterli delil yoksa, bir dava
açtığınız takdirde, sonuç ne olursa olsun daha baştan en büyük zararı
veriyorsunuz. Şimdi, bu davanın açıldığı günden beri hem ülke için hem de
kendimiz açısından ne büyük sıkıntı çektiğimizi belki bu platform bunları konuşmaya
imkân vermez, ama ben biliyorum ki bu davada yeterli delil yok, hatta delil
yok. Ama buna rağmen dava açılmış. Hâlbuki, işleyen bir hukuk sisteminde
önce deliller toplanır lehte aleyhte, açılacak davanın nevini, türünü o
deliller belirler. Önce davayı açıp sonra delil toplamaya kalkışırsak, o
takdirde bu hukukun temel ilkelerini da zayıflatır, hukuka olan güveni de
zayıflatır, kurumlar aşınır ve bir evrensel usul kuralı da ihlal edilmiş
olur.
Bir başka usul kuralı üçüncü kişilerin
eylemlerinden sorumlu olmama ilkesidir. Şimdi biraz sonra yine ifade edeceğim.
Ekte konulan delillerin bir kısmı bu kurala da uymamaktadır.
Bir başka husus “Kanunsuz suç ve ceza olmaz”
ilkesinin genişletici yorum ve kıyas yasağı sonucunu doğuran boyutudur.
Dolayısıyla, bu manadaki kuralların dar bir şekilde yorumlanması lazım.
Ceza Kanunu’nda yaptığımız değişiklikle de bunu açıkça ortaya koyduk: Kıyas
yoluyla yorumlar getirilemez.
Bir başka ilke “dürüst işlem” ilkesi. Dürüst işlem
ilkesi ceza muhakemesi işlemlerinin kandırma, yanıltma veya zorlama gibi
irade serbestisini engelleyen veya savunmayı kısıtlayan hususlardan ari
olması lazım. Yine bu biraz sonra açıklayacağım hususlarda bu ilkenin de
birçok delil bakımından ihlal edildiğini açıklıkla görebiliriz.
Ve son bir ilke “vakıaların sabit ve muhakkak
addedilmesi” gerekliliğine ilişkin kural. Eğer bu noktada bir ihtimal
varsa, olsa olsa varsa, tahmine dayanıyorsa, bu kuralın uygulanma şansı da
yoktur.
Yeri gelmişken bir hakkı teslim etmem lazım. O da
şudur: Bugün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olan Sayın Yalçınkaya saygı
duyduğum bir hukukçudur. Hakikaten çok değerli bir hukuk adamıdır. Eski
görevim sebebiyle de yakinen tanıyorum. Ayrıca Başsavcı Vekilliği yapan
Sayın Kubilay Özkan iyi bir ceza hukukçusudur. 2002’den bu tarafa
yaptığımız ceza hukuku alanındaki değişikliklerde Yargıtay adına
toplantılara hep kendisi katılmıştır. Dolayısıyla çok büyük katkısını
gördük. Bunu hep kamuoyunda da ifade ettim zaten.
Şimdi, benim hayretimi mucip olan, böyle iki
değerli hukuk adamının görev yaptığı bir makamdan böylesine hukuki
titizlikten uzak bir iddianame nasıl hazırlanmıştır? Doğrusu iki şeye
hayret ediyorum: Bir, böyle bir iddianame; ikincisi, böylesine iki değerli
hukukçunun olduğu bir makamdan bu dava nasıl açılabildi?
Şimdi, neden bunu söylüyorum: Bakınız, ekteki
delilleri değerlendirirken en az on yedi noktada sakınca var. On yedi
noktadan bu deliller arızalı, bu delillerin delil olma niteliği yok. Bu
delillere göre bir karar verme imkânı da yok.
Şimdi, demin bir ilke söyledik: Maddi gerçeğin
araştırılması ilkesi. İddia Makamı… Çünkü -yeri gelmişken ifade edeyim-
Avrupa Birliğiyle Türkiye’nin arasındaki en çok tartışmalardan bir tanesi
ve ilerleme raporlarındaki Türk yargısının en büyük eksikliklerinden bir
tanesi savcıyla hâkimin aynı düzlemde oturması. Niye savunma makamındakiler
aşağıda oturuyor, öbürleri yukarıda oturuyor, onların da aşağı inmesi
lazım. Bu çok tartışma konusu olmuştur. Ceza Muhakemesi Yasası’nda da epey
tartışmalar olmuştur ve hâlen de tartışılan bir konudur. Biz her defasında
şunu söyledik, dedik ki: “Sizdeki iddia makamı gibi değil. Sizdeki savcı
anlayışı farklı, bizdeki farklı. Bizdeki hâkim statüsünde. Mesleğe
alınmaları, kabulleri, yetkileri, sorumlulukları… Bugün hâkim olan pekâlâ
bir başka zaman savcı olabilir, kendi içinde geçişleri var. Çünkü, sizin
orada iddia makamı, özellikle Anglosakson hukukunda, hepinizin bildiği
gibi, sadece aleyhe olan delilleri toplar, lehe olanları savunma makamı
getirecek. İddia makamının böyle bir yükümlülüğü yok. Hâlbuki bizim Ceza
Muhakemesi Yasası’nın -eskisinde de, yenisinde de- 160, 161 ve takip eden
maddelerde, lehte, aleyhte delillerin hepsini toplaması lazım.” Yani, şu
davanın ekindeki dosyalara bir bakın. Yani, bu parti bu kadar kötü iş yapmış
da bir tane iyi iş yapmamış mı? Bir tane lehte delil hiç olmazsa kanun
hükmünün gereğini yerine getirmek adına bile olsa, sembolik olsa, iki tane
evrak getirilip bunun ekine konabilirdi. Bunların hiçbirisi konulmadan bir
iddianame hazırlanıyor.
Şimdi, belli ki Başsavcılık Makamındaki
çalışanların bu konuda yeterli titizliği yok. Şimdi, ikincisi: Delil olarak
ortaya konulan ne? Basın, basın kupürleri, gazete kupürleri… Şimdi,
Türkiye’de bilgi kirliliğinin en önemli kaynaklarından bir tanesi Türkiye’de
basındır. Biz bunu hep söyleyip geldik. Hepimiz de olup bitenlere
bakıyoruz. Şimdi, bir olayı hep beraber yaşıyoruz. A gazetesinin manşetten
verdiğini öbürü küçücük bir haber olarak veriyor veya birisi bir başka
bölümünü orta yere çıkarır, öbürü bir başka bölümü orta yere çıkarır. Önce
yazar, sonra bu işin aslında “Siz tavzih edin, tekzip edin…” İşiniz gücünüz
yoksa basında çıkan bu yalan haberleri, yanlış haberleri, kirli bilgileri
temizlemek. Dolayısıyla, şimdi bu davanın en zayıf, bana göre en eksik yanlarından
bir tanesi gazete kupürlerine dayanmış olmasıdır. Üstelik de bunun çok
önemli bir kısmının bir tek gazeteye dayanmış olmasıdır. Gerçekte bu doğru
mudur değil midir, aslı var mı yok mu, bunu en azından o haberin konusunu
teşkil eden resmî makamlardan bilgisini, belgesini isteme imkânı varken,
hiç bu yollar tercih edilmemiş, önümüze sizlerin dahi aylarca okumakta
zorlanacağınız, ilgisi olan olmayan ne varsa getirilip konulmuş. Onun için,
mahkemeye kolaylık olması bakımından bu delillerin on yedi tane zaafı var.
Şimdi, bunlardan bir tanesi, 71 kişiyle ilgili
siyasi yasak talep ediyor. Ama bu yasak talep ettiği kişilerin hukuki
dayanağını koymuyor. Bir iddianamede kim, neden yargılanıyorsa ona onunla
ilgili kanun maddesini, hukuki dayanağını koyması lazım. Öyle götürü
usulden tartışma yapabiliriz ama götürü usulden suçlama olmaz. Dolayısıyla,
hakkında yasak talep ettiği kişilerin hukuki dayanağını koymuyor.
İkincisi: İddia ediyor, itham ediyor, fakat delil
koymuyor. Mesela: Talim Terbiye Kurulunda görev yapanların tamamının bir
sendikaya üye olduğunu, bunun da laiklikle sıkıntısı olan bir sendika
olduğunu söylüyor. Peki, delili nerede? Yani, şimdi bir hukuk devletinde
gelişigüzel… Biz siyasette bazen böyle ileri geri suçlamaları yaparız, ama
bir hukuki metinde, bir hukuki işlemde delili olmadan itham da yapılamaz,
suçlama da yapılamaz, hüküm de tesis edilemez. Eğer bunu söylüyorsanız
bunun delilini ekine koymanız lazım ve bu delilin de hukuki anlamda kıymeti
olan, o delil niteliğini taşıyan belgelerin, bilgilerin olması lazım.
Şimdi, üçüncüsü: İddiasını ispat için Batı
uygulamalarını örnek gösteriyor, “Batı’da böyle.” Bizim toplumumuz böyle
genellemeler yapar. Batı’yı örnek gösteriyor da, bunun kanıtı yok.
Hakikaten Batı dediğiniz neresi? Nereyi kastederek söylüyorsunuz? Bu
Fransız uygulaması mı, Alman uygulaması mı, İngiltere mi? Neresi? Şimdi,
Avrupa dediğiniz zaman 1 milyonluk Baltık ülkelerinden tutun Portekiz’e
kadar her taraf Batı, Batı oldu, Batı uygulamaları oldu. Şimdi, burada ne
demek istiyoruz? Şimdi, bir sürü evrak getirip koyuyor ve diyor ki: “Siz
benim dediğime bakın.” Bunun kanıtı yok burada. “Ben söylersem bu
doğrudur.” Acaba ne kadar doğrudur? Konuştuğumuz her konunun Batı’da farklı
uygulamaları var, bunu biliyoruz, bunu görüyoruz ya da şöyle bir mantıkla
bu deliller konuluyor: “Dünyanın ortası neresidir? Ayağımın bastığı yerdir.
İnanmayan ölçsün.”
Şimdi, biz “Batı’da bunun örneği vardır.” derken
bütün Avrupa ülkelerini dolaşıp aylarca, yıllarca eğer bir delil arama, bu
iddianın doğruluğunu araştırmaya kalkacaksak o zaman hiçbir davanın bitme
imkânı yok. Bu İddia Makamının görevidir. Bir şeyi iddia ediyorsa,
delilini, kanıtını koyacak.
Şimdi, AK PARTİ’nin dış politikasının İslam’la
ilintili olduğunu söylüyor. Bunu söylerken de delil yok. Bir yorumlardan
hareketle bir idam hükmünün verilmesini Yüksek Mahkemeden talep ediyor.
AK PARTİ’nin dış politikasının İslam ile ilintili
olduğunu söylüyor. Bunu söylerken de delil yok. Bir yorumlardan hareketle
bir idam hükmünün verilmesini yüksek mahkemeden talep ediyor. Dış politika
konusu… O bölüme ayrıca geleceğim. O konuyu hiç şüphesiz hepimiz biliyoruz,
ayrıca bu işlerde görev yapmış olan değerli üyelerimiz de var aramızda. O
nedenle, onu ayrı bir başlık olarak söylemek istiyorum.
Bir başka eksikliği bu delil olduğu iddia edilen
-tırnak içerisindeki- demetin bir kısmı teorik konularda karşı görüşler ve
kararlar olduğu hâlde fotoğrafı tam olarak ortaya koymuyor. Hepimiz hukukla
uğraşıyoruz, aynı konuya doktrinde öyle yaklaşanlar var, böyle yaklaşanlar
var. Nitekim, daha bu analizi yaparken söylemeye çalıştım. “Kapatma davası
ceza davasıdır.” diyenler de var, “Ceza davası değildir, ceza usul
kurallarını uyguluyor, nevi şahsına uygun, münhasır bir davadır.” diyenler
de var. Eğer bu konuyu tartışacak, konuşacaksak karşı görüşün de getirilip
buraya konulması lazım ki sizler bu ne anlam ifade ediyor daha rahat anlama
ve değerlendirme imkânı olsun. Bunlarla ilgili en ufak bir bilgi yok.
Belki en vahim olanı aslı, olmayan haberleri
koyuyor. Peki, neden aslı olmayan haberleri koydu? Çünkü, o gazete
malumatını noter tasdikli belge olarak kabul etti. Türkiye’de basının neye
göre yazı yazdığını hepimiz biliyoruz. Geriye dönük şu on beş yıllık süre
içerisinde neden bazı büyük holdinglerin bir banka, bir gazete, bir televizyon
sahibi olmak istediklerinin altında yatan gerçekleri biliyoruz, Türkiye’nin
bu imkânları elde edebilmek adına nelerin Türkiye’de yasa dışı yollardan
böyle bir yapılanmaya gidildiğini hatıralardan biliyoruz, yaşadıklarımızdan
biliyoruz vesaireden biliyoruz. Bugün Türk basının maalesef iki tane önemli
zaafı var. Bunlardan bir tanesi… Bazıları tümüyle ideolojiktir, bazıları
ise zaten arkasında büyük holdingler var. İnkâr edilecek şeyler de değil;
kim kimin gazetesidir, televizyonudur, bellidir. Bunların hepsinin
siyasetle şu veya bu şekilde beklentisi vardır, ilişkisi vardır. Evet
derseniz farklı olur, o zaman körü badem gözlü yaparlar; hayır derseniz bu
defa da başka türlü olur. Biz bunları yaşadık geliyoruz.
Vakti uzatmamak için ifade ediyorum. Yaşadığım,
şahsen yaşadığım çok trajikomik olaylar vardır. Belki çoğumuz da yaşıyoruz.
Şimdi, bu medyanın ortaya koyduğu haberlere bakarak, araştırma yapılmadan
“Doğrudur, budur.” dediğimiz zaman Türkiye’de kapatılmayacak parti de
kalmaz. Çünkü, basın da ikiye üçe bölünmüş, siz de istiyorsanız öbür
kanaldan, ben de istiyorsam bu kanaldaki medyadan bilgi, belge
toplayabilirim. O nedenle, aslı araştırılmayan haberleri doğru kabul ederek
iddianameye koymuş ve üstelik de AK PARTİ’nin laiklik karşıtı eylemlerin
odağı hâline getirdiğini söylediği delillerin önemli bir kısmı aslı olmayan
haberler.
Ayrıca kendisi bazı iddialar oluşturmuş. Benim
bakımımdan en üzücü nokta şurasıdır: Konumuz ne olursa olsun, ister
savunmada ister İddia Makamında ister yargı makamında, yargı kararları
önemlidir. Eleştirebiliriz ayrı ama ortada neticelenmiş bir yargı kararı
varsa bunu dikkate almak mecburiyetindedir İddia Makamı. Eğer İddia Makamı
bu yargı kararlarını dikkate almıyor da farklı bir işlem yapıyorsa, o zaman
bu yargı kararlarının anlamı ne, bu yargılamayı biz niye yapıyoruz?
İddianameyi delil kabul ediyor, derecattan geçmiş, kesinleşmiş mahkeme
kararlarını yok farz ediyor, “Siz benim dediğime bakın.” diyor. Böyle bir
yargılama mantığı olamaz. Dolayısıyla, yargı kararını dikkate almıyor.
Ha, bir başka şey daha var şimdi bu iddianame ve
şeylerinde gördüğümüzde. Şimdi, bir konuşma oluyor. Eğer kendi kurguladığı
iddiaları doğruluyorsa o konuşmayı alıyor. Sorulduğu zaman da “Niye tekzip
etmedin?” Şimdi, tekzip ediyorsunuz, bu defa diyor ki: “Tekzip etti ama
tepkiden dolayı tekzip etti.” Şimdi, konuşuyorsunuz suç. Bir televizyon
programında iki arkadaş, partili iki arkadaş -ikisi de yasak talep
edilenlerden- biri konuştuğu için, öbürü o konuşma sırasında sustuğu için…
Niye sustu? Şimdi, dolayısıyla böylesine bir hareket noktası var İddia
Makamının. Düzeltme, cevap haklarını dikkate almıyor. Bunlar anayasal hak.
Parti kurulmadan önceki beyanları delil olarak kullanıyor. Bizim özel
hukukumuzda bile çocuk cenin hâlinde sağ doğmak kaydıyla haklara sahip
olur, yükümlülükler ise belli şartlara bağlıdır. AK PARTİ diye bir parti
yok, bir tüzel kişiliği yok, ana rahmine bile düşmemiş, seneler evvelinden
olup biten, söylenen sözleri getiriyor AK PARTİ’ye yüklüyor. Ceza hukuku
anlamında kabul edilebilecek bir şey değildir, böyle bir suçlama olmaz.
Parti üyesi olmayanların beyanlarını suçlamada
delil olarak kullanıyor. Yasama sorumsuzluğunu hiç dikkate almıyor.
Cumhurbaşkanının beyanlarını delil olarak kullanıyor, Meclis Başkan ve
başkan vekillerininkini kullanıyor, “Kişisel görüştür.” dediği hâlde
bunları parti kapatmada delil olarak kullanıyor ve bu dosyada o kadar çok
evrak var ki -gerçekten günlerce büyük bir ekiple çalıştık- samimi olarak
itiraf edeyim ki, bu deliller buraya niye kondu yahut bu kupürler, bu
gazete, doküman, biz bu işin içerisinden çıkamadık. Yani, İddia Makamı, bir
halk tabiriyle, karanlıkta bize karınca arattırıyor. Siz de arayacaksınız.
Şimdi, o kadar evrak, klasörler dolusu evrak niçin konulmuş, kiminle
ilgili, neden burada, bunların da misallerini vereceğiz ve bir kısım
deliller de yeterli değil.
Hâlbuki, Sayın Başkan, sayın üyeler, Türkiye bir
hukuk devleti. Ne yapacaksak bu çerçevede yapacağız. O nedenle, vermiş
olduğunuz kararlarda hukuk devleti ne anlama geliyor ve bunlar içtihat
hâline gelmiş. Hukuk devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları
koruyan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini
yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan
devlettir. Böyle bir düzenin kurulması yasama, yürütme ve yargı alanına
giren tüm işlem ve eylemlerin hukuk kuralları içerisinde kalması temel hak
ve özgürlüklerin anayasal güvenceye bağlanmasıyla olanaklıdır. Temel hak ve
özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı
gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk
devletinden söz edilemez. Bunlar sizin muhtelif tarihlerde vermiş olduğunuz
içtihatlarınız, kararlarınız.
Doktrinde hukuk devletinde müddei iddiasını hukuka
uygun usullerle ulaştığı bulgulara ve delillere dayandırarak ispat etmekle
mükelleftir. Aksi takdirde İddia Makamının iddiaları ve delilleri hukuki
bir kıymet ifade etmez. Hukuk devletinde vatandaşlar hukuki güvenlik içinde
yaşarlar. Bunun içinse hangi kurallara tabi olduklarını önceden bilmeleri
ve davranışlarını ona göre ayarlamaları gerekir. Hukuk devleti hukuk
kurallarının belirliliği ilkesini gerektirir.
Hukukumuza göre, “İddia Makamı kendisine intikal
eden veya resen hareket ettiği bir konuda maddi gerçeğin ortaya çıkarılması
ve adil bir yargılamanın yapılması için emrindeki adli kolluk marifetiyle
leh ve aleyhteki delilleri toplamakla görevli ve yükümlüdür.” Ceza
Muhakemesi Kanunu, 160. 161 de yine aynı şeyleri düzenliyor.
Sonuç olarak bir şey söylemek istiyorum. İddia
Makamı hukuka uygun usullerle her iddianın aslını araştırmak ve maddi
gerçeği ortaya koymak, çıkarmak, tarafların leh ve aleyhindeki delilleri
toplamak, iddiasını doğru veya doğrulanmış -altını çiziyorum- delillere
dayandırmak ve adil yargılamanın yapılmasına katkıda bulunmakla görevli ve
yükümlüdür. Demin söylediğim on yedi madde dikkate alındığında, Sayın İddia
Makamı bu yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.
Ancak, partimiz hakkında iddianame ve ekleri tetkik
edildiğinde, İddia Makamının bu görev ve yükümlülüklerini yerine getirmede
yeterince titiz ve objektif davranmadığını söyleyebiliriz ve bundan
dolayıdır ki hukuk güvenliği açıkça ihlal edilmiştir.
Şimdi, birincisi: Aslı olmayan haberler delil
olarak kullanılmıştır. Hukuk devletinde iddia makamı iddialarını gerçek delillere
dayandırmak zorundadır. Asılsız haberleri iddianameye dönüştürmek hukukun
evrensel kuralları ve hukuk devletinin sağladığı hukuki güvenceleri ihlal
etmek demektir. Partimiz hakkındaki iddialar ve deliller tetkik edildiğinde
pek çok asılsız haberin gerçek bir iddiaya ve iddianameye dönüştürüldüğünü
görmek mümkündür. Bunlardan bir tanesi şudur: Sayın Başbakan, AK PARTİ
Genel Başkanı Malezya’ya bir ziyaret yapıyor. Malezya’ya ziyaret yaptığında
orada çıkan, İngilizce çıkan bir gazeteye beyanat veriyor. Onun
Türkiye’deki bir gazetede yansıması var. Başbakan Türk basınında çıkan bu
habere göre Türkiye modern bir İslam devleti olarak niteleniyor. Yani,
demiş ki Başbakan: “Modern bir İslam devleti olarak Türkiye medeniyetler
uyumuna örnek olabilir.” tarzında bir ifade geçiyor.
Şimdi, kesinlikle Başbakanın böyle bir açıklaması
yok. Türk basınında var. Ama eğer deliller tümüyle ortaya konulacaksa, bu
iddia doğru mudur değil midir diye bunu Dışişlerinden sorabilirdi, bunu
oradaki Türk Büyükelçiliğinden sorabilirdi, bu gazetenin orijinal nüshasını
getirebilir, oradan görebilirdi hakikaten Başbakan orada böyle bir şey
söyledi mi? Şimdi, biz bunu ekte koyduk. Şeyde var. Ayrıca da, belki
kolaylık olsun, tekrar o klasörlerin arasında size bir kolaylık olması
anlamında buradadır, size tekrar arz edeceğiz bunları. Böyle bir ifade
kesinlikle yok, yani Sayın Başbakan “Türkiye modern bir İslam devleti”
ifadesini kesinlikle kullanmamıştır. Başbakan “Türkiye İslamiyetin ve
demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabildiğini gösteren bir
model olabilir. Türkiye, bir medeniyetler çatışması yaşanabileceğini
söyleyen Huntington’un yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin
ahenk içinde yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.” Bunun aksinin
olduğunu söyledik. Buna rağmen İddia Makamı -çünkü biz birincisinde
söyledik bunu- hiç olmazsa aradan geçen süre içerisinde “Bu iddiamız doğru
mudur değil midir?” diye son mütalaaya kadar biz bunu bekledik. Hiç bu
konulara temas etmemiş. Demiyor ki bize “Bu sizin söylediğiniz doğru
değildir, yanlıştır.” “Biz aslını getirttik, bizim söylediğimiz doğrudur.”
demiyor, o kısımlar geçilmiş. Dolayısıyla, bu iddianamede en çok üzerinde
vurgu yapılan ve rejim değişikliğinin en önemli gerekçelerinden bir tanesi
olarak “Başbakan Türkiye’yi modern bir İslam devleti…” Hepimiz biliyoruz ki
Türkiye laik bir devlettir. Anayasa’sında bellidir, bunu da sık sık hepimiz
tekrar ediyoruz. Dolayısıyla, bu buradadır. Birinci şeylerden bir tanesi
budur.
Şimdi, ikincisi: “Sizin üniversitelerinizde
rektörleri de Üniversitelerarası Kurul üyesi belirliyor, ancak onların attığı
imzaların altında sizin de isminiz var.” tarzında bir iddiada bulunuyor.
Başbakan ile Vakıf Üniversiteleri Birliği üyeleri arasında yapılan
görüşmede başörtüsü konusu görüşülmediği hâlde basında böyle bir haber
geçiyor. Şimdi, tartışmalı konu başörtüsü konusu. Üniversitelerarası
Kurulun üyesi aynı zamanda bu özel vakıf üniversiteleri, vakıf üniversitelerinin
bazı sorunları var, Başbakanla görüşmeye geliyorlar, konuştukları vakıf
üniversitelerinin konusudur, başörtüsü konusu değildir, ama gazete gündemde
olmayan bir konuyu, konuşulmayan bir konuyu varmış gibi gösteriyor. Kaldı
ki, zaten gazetenin bizatihi kendisinde bile bu haber var. Teyit ediliyor
ki, Başbakanla şey arasındaki konuşmada böyle bir konu geçmemiş. Ama bunu
koyuyor, araştırmıyor.
Üçüncüsü, en önemlilerden bir tanesi: Türkiye Büyük
Millet Meclisinin mescidinde Kur’an kursu açıldığı iddiasıdır. Böyle vahim
bir iddia var. CHP Denizli Milletvekili Mehmet Neşşar Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı Bülent Arınç’a Türkiye Büyük Millet Meclisi içindeki
mescitte Kur’an kursu açılıp açılmadığı şeklinde soru önergesi veriyor,
Başkan da 3/7/2005 tarihli cevapta Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı,
Mecliste Kur’an kursu açılmadığını ve kurs açma yetkisinin de Diyanet
İşleri Başkanlığına ait olduğunu açıkça belirtiyor. Metin burada.
“Yukarıdaki açıklanan mevzuata göre -Meclisin resmî yazısıdır- yaz Kur’an
kursu açma yetki ve görevi Diyanet İşleri Başkanlığına ait olup Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığının yaz Kur’an kursu açması söz konusu
değildir. Şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi kampusünde Diyanet İşleri
Başkanlığınca açılmış bir yaz Kur’an kursu da yoktur.”
Şimdi, Meclisle Başsavcılığın arası belki yüz
metre. Pekâlâ böylesine ağır bir ithamı yaparken bunu resmen sorabilseydi
herhâlde bu cevabı kendileri de alacaktı, şimdi iktidarda olan bir partiyi
böylesine ağır bir ithamla karşı karşıya bırakmayacaktı.
Şimdi, bir başka husus: Mardin eski Milletvekili
Nihat Eri’nin tekkeler lehinde konuşma yaptığı iddiası. Böyle bir konuşma
yok. Nerede yok? Gayet açık. Hepimiz biliyoruz ki Türkiye Büyük Millet
Meclisinde ister Genel Kurulda ister komisyonlarda ne konuşuluyorsa, doğru
yanlış, zaman zaman yaptığımız keyfî müdahaleler de dâhil, alkışlar dâhil,
yuhlamalar dâhil hepsi tutanaklara geçer. Şimdi, böyle bir iddiayı gazetede
okuyor ama Türkiye Büyük Millet Meclisinden sormuyor, Başkandan sormuyor,
“Şunun tutanaklarını bir getirin, bu var mıdır yok mudur?” diye sormuyor.
Komisyon Başkanı diyor ki: “Hayır, böyle bir konuşma olmadı, “tekke”
kelimesinin içinde geçtiği bir konuşma kesinlikle yok.” Bu yetmiyor, Nihat
Eri -eski milletvekili- bu haberi yalanlıyor, tekzip ediyor. Tekzip metnini
hiç yayınlamayan Cumhuriyet gazetesi muhabiri Türey Köse ile yeterli
biçimde yayınlamayan Hürriyet gazetesi muhabiri Nuray Başaran’ı Basın
Konseyine şikâyet ediyor, Basın Konseyi yaptığı inceleme sonucunda tekzibi
yayınlamadığı için Cumhuriyet gazetesi muhabiri Türey Köse’ye uyarma cezası
veriyor.
Şimdi, gazete haberi var, arkasındaki bu
gelişmelerin hiçbirisi yok. Şimdi, bu nasıl bir maddi gerçeği araştırmak,
nasıl yeterli delil?
Bir başka husus: Çeşitli sağlık kuruluşlarında
başörtülü çalışanların olduğuna dair gazete haberleri.
Şimdi, bununla ilgili bir televizyon programında da
konu olan bir husus var, o da şudur: Belki hepimiz hatırlayacağız, Konya’da
on yedi yaşındaki bir genç Konya Numune Hastanesine müracaat ediyor, iki
tane başörtülü bayan, iddiaya göre, gazete haberine göre, gelen kişi erkek
olduğu için, affedersiniz, testislerine ultrason yapmıyor. Gerekçe bu.
Gazete bunu büyük bir haber olarak veriyor. Bu türlü şeyler. Şimdi, bunun
üzerine Sağlık Bakanlığı derhâl inceleme ve soruşturma başlatıyor. Bu
soruşturma neticeleniyor, bu iddianın doğru olmadığı orta yere çıkıyor.
Şimdi, evvela böyle bir şey varsa İddia Makamının bir soruşturma olup
olmadığını, varsa neticesini sorması lazım. İddia var, teftiş raporu yok.
Ayrıca, bu konuyu gündeme getiren gazete, Hürriyet gazetesi bir özür yazısı
yazıyor. Bu da yok. Şimdi, ne yapmak istiyoruz o zaman biz? Şimdi, bakın,
“Özür ve teşekkür.” Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök “16 yıllık genel
yayın yönetmenliğim süresince, hiç gocunmadığım bir şey, yanlış
yaptığımızda ‘özür dilemek’ ve düzeltmek oldu. İtiraf edeyim, mesleğimizde
herkes bu konuda benim kadar bonkör değildir. Geçen hafta Davos’ta olduğum
için, söz verdiğim bir görevi biraz gecikerek yerine getiriyorum.” diyor.
Haberden bahisle “Soruşturma geçen hafta tamamlanarak kamuoyuna duyuruldu.
Sonuçlarını Hürriyet’te okudunuz. Müfettişler, gerçekten iyi bir soruşturma
yaptılar ve şu sonuçlara ulaştılar: İki kadın görevlinin bir kusuru yoktu.
Başhekim, iki kadın radyoloğun o gün görevde olmadıklarını söylemişti. Biri
görevdeymiş ancak kendisinden çekim istenmemiş. Öteki ise görevde değilmiş.
Bu sonuçtan sonra bize yapılacak tek şey kalıyor. İki kadın görevliden özür
dilemek.”
Ha, bir başka şey daha var bu haberde, o da şu:
Başörtülü bir kısım bayanların Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesinde
görev yaptığını söylüyor. Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesi diye bir
hastane yok. Yani, olmayan bir yerde bir hastane yok. Vakıf Gureba
Hastanesi var İstanbul’da -yani, neresini düzelteceğiz- o da Sağlık
Bakanlığına bağlı değil.
Şimdi, yani insanların kişilikleriyle medya
kolaylıkla oynayabiliyor. Aslını esasını araştırmadan bir kısım haberleri
gündeme getiriyor. Bunları getirebilir, bunlar alıştığımız şeylerdir. Biz
siyaset adamı olarak nelere alıştık, ama insanların onuruyla ilgili bir
şeyse, üstelik de iktidar olan bir parti, vatandaşın yarısının rey verdiği
bir partiyle ilgili bir itham yapılacaksa ve soruşturma makamlarının
soruşturmalarına itibar etmeyeceksek, tekziplere itibar etmeyeceksek, bu
türlü özür yazılarını getirip bunun ekine koymayacaksak, o zaman bu
yargılama nasıl yapılacak? Doğrusu işin en üzücü yanlarından bir tanesi
budur.
BAŞKAN – Sayın Çiçek, yeni bir bölüme geçmeden,
saat 13.30’da devam etmek üzere ara vereceğim. Hem de siz de yoruldunuz,
dinlenmiş olursunuz.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Peki, teşekkür ederim Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Saat 13.30’da devam etmek üzere ara
verilmiştir arkadaşlar.
Kapanma Saati: 12.05
BAŞKAN – Sayın Çiçek buyurun, kaldığınız yerden
devam edebilirsiniz.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Yüksek Mahkememizin saygıdeğer üyeleri, bu davayla
ilgili olarak Sayın İddia Makamı tarafından delil olarak sunulan belgelerin
değerlendirmesini yapıyorduk. Birinci bölümde, aslı olmadığı halde gazete
haberlerine dayanarak partimiz hakkında bir itham var, bunları
maddeleştirmeye çalıştık.
Şimdi, yedinci bir iddia olarak iddianamede, devlet
kadrolarının İslami bir yapıya dönüştürülmesine matuf olarak Diyanet İşleri
Başkanlığı kadrosunda görev yapan çok sayıda memurun hastane
yöneticiliğinde görevlendirildiği iddiasıdır. Bu iddia, gerçekten bizim
bakımımızdan da şaşırtıcı olmuştur. Türkiye bir hukuk devleti, her konuda
neyin nasıl yapılacağı haddinden fazla da yasa var. Dolayısıyla, kurumlar
arası nakillerin nasıl olacağı, bunun usul ve esasları da hem 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu’nda belli hem de buna dayanılarak çıkarılan
yönetmeliklerden belli. Şimdi burada iddia edilen husus, Sağlık Bakanlığına
naklen geçişlerde sübjektif değerlendirmelerin yapıldığı iddiasıdır.
Halbuki bu konuyla ilgili olarak yayınlanmış olan bir yönetmelik var.
8/6/2004 tarih 25486 sayılı Resmî Gazetede yayımlanmış ve ilk defa Sağlık
Bakanlığı burada, keyfî uygulamaları ortadan kaldırmak bakımından kura
usulünü getiriyor. Kuranın olduğu yerde nasıl keyfîlik oluyor, doğrusu bunu
anlamak mümkün değil. Yani Sağlık Bakanlığı kendi ihtiyaçlarını belirliyor,
bunu ilana çıkarıyor, senenin belli aylarında müracaat edenler arasından
kura çekmek suretiyle belirliyor. Şimdi, bu Resmî Gazetede de yayımlanan
Yönetmeliğin “Kurumlar Arası Naklen Atama,
Madde 17.- 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun
74’üncü maddesi çerçevesinde diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan
kamu görevlileri Bakanlıkta durumlarına uygun kadrolara atanabilirler.
Atama dönemleri şubat, mayıs, ağustos ve kasım olmak üzere dört dönemdir.
Şubat dönemi atamaları için aralık ayının başından ocak ayının sonuna
kadar, mayıs dönemi atamaları için mart ayının başından nisan ayının sonuna
kadar, ağustos dönemi atamaları için haziran ayının başından temmuz ayının
sonuna kadar, kasım dönemi atamaları için eylül ayının başından ekim ayının
sonuna kadar müracaat edilir. Müracaatlar Bakanlığın ilan ettiği kadrolara
göre tercihler belirtilerek doğrudan doğruya yapılır. Müracaatları kabul
edilenlerin atanacakları yerler tercihleri doğrultusunda kurayla
belirlenir. Bu yolla yapılacak atamalarda ilan edilecek kadrolar sırasıyla
altıncı ve beşinci hizmet bölgelerinden başlamak üzere.” diyor.
Şimdi, bu, herkesin bildiği, herkesin rahatlıkla
okuyabileceği… Eğer, buradaki belirtilen usullere aykırı bir işlem varsa da
her halükârda yargı denetimine tabi olan bir işlem yapılıyor ve bu iddiaya
baktığınız takdirde de zannediliyor ki, Diyanetten yüzlerce, binlerce kişi
oradan ayrılmış, başka kadrolara geçmiş. Halbuki bütün bu süre içerisinde
yapılan personel sayısı, atama sayısı sadece 6’dır. Dolayısıyla 6 kişi,
buradaki belirlenen usullere göre yapılmıştır. Kaldı ki burada başka bir
şey daha söz konusudur, o da şudur: Diyanet İşleri Başkanlığı bir Anayasal
kuruluştur ve gerçekten de bize özgü bir kuruluştur. Ben, İslam dünyasını
gezdim görev icabı. Kabul etmek gerekir ki, Diyanet İşleri Başkanlığının
kuruluşu, böyle bir kuruluş, Atatürk’ün büyük bir öngörüsüdür, bunu kabul
etmek lazım. Gerçekten, eğer böyle bir Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı
olmasaydı, tutanaklara geçtiği için söylemek istemiyorum bazı devletlerin
isimlerini, oraların ne hâlde olduğunu gördük. Dolayısıyla, bir Anayasal
kuruluş olan, devletin yasalarına tabi olan kurumlar arasında birilerini
şüpheli görmek, birilerini rejim açısından tehlikeli görür bu türlü
yayınların yapılması, haberlerin yapılması ve buna dayalı olarak da bir
ayrımcılığın yapılması, doğrusu, Anayasa ile bağdaşır bir durum değildir.
Kaldı ki, iddia edilen şeylerin tamamı da, zaten 6 kişiden ibarettir bu
kadar sene içerisinde.
Şimdi, bir başka husus daha var. Sağlık Kuruluşları
Ruhsatlandırma Yönetmeliği Taslağının 113’üncü maddesindeki hastaların dinî
gereklerini yerine getirebilecekleri mekânların ayrılmasında ilk defa
başlatıldığı iddiasıdır, iddianamenin 110’uncu sayfasında böyle diyor.
Evvela şunu ifade edeyim ki: Bizim dönemimizde,
2002’den bugüne kadar bu alanla ilgili Sağlık Bakanlığından böyle bir
yönetmelik çıkarılmamıştır. Hayreti mucip olan bir şey, devletin
envanterinde olan ve rahatlıkla da teknolojik imkânlarla erişilebilecek bir
kısım mevzuat hükümleri sanki dün, bugün veya bu iktidar döneminde
çıkarılmış gibi bunun bir itham konusu yapılmasıdır. İddianamedeki
ibareleri içeren Hasta Hakları Yönetmeliği on senedir yürürlüktedir. Biz
çıkarmadık, 1/8/1998 tarih ve 23420 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe girmiş, yönetmeliğin tarihi 1998. Şimdi, bunun 38’inci
maddesinde, bu hasta haklarıyla ilgili bir yönetmeliktir. Malum, bu, artık
uluslararası camiada da “hasta hakları” diye bir kavram var, bununla ilgili
birçok mevzuat düzenlemeleri var, buna paralel olarak da biz de o tarihte
böyle bir yönetmeliği kabul etmişiz, yayınlamışız. Bunun 38’inci maddesinde
başlığı şöyle: “Dinî Vecibeleri Yerine Getirebilme ve Din Hizmetlerinden
Faydalanma.
Madde 38.- Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkânları
ölçüsünde hastalara dinî vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için
gereken tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet
verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen
tıbbi tedaviye hiçbir şekilde müdahalede bulunmamak şartıyla hastalara dinî
telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri
hâlinde dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için
sağlık kurum ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekân belirlenir. İfadeye
muktedir olmayıp da dinî inancı bilinen ve kimsesiz olan agone hâlindeki
hastalar için de talep şartı aranmaksızın dinî inançlarına uygun olan din
görevlisi çağrılır. Bu hakların nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu
konuda alınacak tedbirler sağlık kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını
gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.” Dolayısıyla, bu, 1998’den beri
Türkiye’de de bazı hastaneler bunu uyguluyor. Burada bir mecburiyet yok.
Orada, zaten belli şartlar getirilmiş, belli kriterler getirilmiş. Bildiğim
kadarıyla, Hacettepe Üniversitesinde, Bayındır gibi, MESA gibi, Acıbadem
gibi bir kısım özel hastanelerde, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
Hastanesinde buna benzer bir kısım mekânlar tahsis edilmiş olabilir,
görevliler tahsis edilmiş olabilir. Bu, tamamıyla ihtiyaridir ama bizim
bakımımızdan önemi, sanki bu yönetmelik bizim dönemimizde çıkmış, biz ilk
defa bunu uyguluyoruz veya bu gündeme geliyor gibi bir tartışma Türkiye’de
başlatıldı ve bu da iddianameye bizim aleyhimize bir delil olarak sunuldu.
Bu da çok doğru bir şey değildir. Kaldı ki, Batı dünyasında da yapılan bu
neviden hizmetlerle ilgili bazı hatıralar var. Mesela benim şahsen
bildiğim, merhum Sabancı Amerika’da kalp ameliyatına gittiğinde –kitabında
yazar bunları, bilseydim de getirebilirdim onu- kendisine bir din
görevlisinin gelip ameliyat öncesi bazı telkinlerde bulundu, duada
bulunduğunu da orada açık açık yazar. Dolayısıyla, bu, zaten dışarıda da
uygulaması olan ve 1998’den beri de Türkiye’de yürürlükte olan bir
yönetmelik. Eğer bir işlem yapılıyorsa, bunun gereği olarak yapılıyor.
Eğer, bu yönetmelikte hukuk açısından sakıncası varsa, başta Tabip Odaları
veya meslek kuruluşları şimdiye elli defa bunun aleyhine yargı mercilerine
gidebilirlerdi, bununla ilgili davalar da açılabilirdi. Halen yürürlükte
olduğuna göre, demek ki aslında bu açıdan da üzerinde durulması gereken bir
konudur diye düşünüyorum.
Şimdi, Samsun ili Gazi beldesi belediye başkanı Süleyman
Kaldırım’ın, Muhtasar ilmihal resimli namaz hocası kitabına ön söz yazdığı
ve bu kitabı ilköğretim öğrencilerine dağıttığı iddiasıdır. Şimdi, daha
başka noktalarda da göreceğiz. Şimdi, piyasaya çıkmış bir kitap varsa,
iddia makamının gazetedeki habere itibar etmek yerine, onunla beraber
piyasadan o kitap temin edilebilir, hakikaten o gazetenin yazdığı doğru
mudur, yanlış mıdır diye bakar, ona göre bunu delil olarak koyması
gerekirdi. Şimdi, bu iddia tümüyle asılsız. Neden asılsız? Bir defa, kitap
burada. Biz, bunların hepsini, Sayın Başkanım, delillerimiz arasında
bunların hepsini koyduk hatta tasnif de ettik, belki bunları tekrar size
arz edebiliriz kolaylık olması açısından. Şimdi, Süleyman Kaldırım bu
kitaba bir ön söz yazmamış, ön söz burada. Altında Süleyman Kaldırım’ın
böyle bir imzası da yok, ismi de yok.
İkincisi: Süleyman Kaldırım, bu kitabı ilköğretim
öğrencilerine de dağıtmamış. Şimdi, bir şey dağıttı diyorsak, bunun ilgili
makamlardan sorulması lazım; kime dağıtılmış, nereye dağıtılmış, neyin
nesidir? Buna benzer bir başka iddia daha var ileride bazı görevlilerle
ilgili. Dolayısıyla, bu iddianın da aslı yok. Böyle bir kitap da yok,
ilkokulu öğrencilerine dağıtılmış bir kitap da söz konusu değil.
Bir başka delil Ayşe Yüreklitürk: İzmir İl Genel
Meclisinin 2005 yılı Aralık ayında yapılan toplantısına türbanla gelerek
Adalet ve Kalkınma Partili meclis üyelerinin arasına oturduğu ve bu
tutumunun ağır tartışmalara sebebiyet verdiği iddiasıdır. Bu iddia doğru
değil. Bir defa hepimiz şunu biliyoruz ki: Eğer bir mekân belli kişilere
tahsis edildiyse sadece o kişiler oturur. Meclis Genel Kurulunda
milletvekili olmayan kimse oturmaz. Yabancı konuklar, onların da kimler
olacağı bellidir, onlar da konuşma yapar giderler ancak dinleyici locası
belli kurallara uymak kaydıyla Mecliste de serbesttir. Dolayısıyla, Genel
Kurulda oturmanın şekli, düzeni, kıyafeti bellidir, dinleyici localarının
durumu bellidir. Şimdi bu açıdan baktığımızda, bir defa bu Ayşe Yüreklitürk
il genel meclisi üyesi değil, AK Partide İzmir il yönetim kurulu üyesi.
İkincisi, Ayşe Yüreklitürk il genel meclisi üyeleri arasında oturmamıştır.
Ayşe Yüreklitürk il genel meclisi toplantı salonunun halka ayrılan kısmında
oturmuş ve toplantıyı izlemiştir ve bu bölüm bakımından da herhangi bir kıyafet
kısıtlaması yoktur. Bu, Meclis için de geçerli. Meclis Genel Kurul
salonunda bayan ve erkeğin hangi tip kıyafetleri giyeceği İç Tüzük’te
bellidir ama dinleyici locaları bakımından daha serbesttir. Bu açıdan
baktığımızda, pekâlâ Sayın İddia Makamı bunu İzmir Valiliğinden
sorabilirdi. Artık, günümüz dünyasında bu tür bilgilere ulaşmak da zor
değil, öyle uzun uzun beklemeye de gerek yok; faks var, başka türlü
teknolojik imkân var. Bunu sorabilmiş olsaydı, böyle bir yanılgıya siz de,
biz de düşmezdik. Şimdi, yazılmış, İzmir İl Genel Meclisi Başkanlığına
“Kanun ve yönetmelik maddelerinde belirtildiği üzere İl Genel Meclisi
toplantılarımız halka açık olarak yapıldığından görüşmeler sırasında
herkesin bu toplantıları izleme hakkı mevcuttur. Şahsınızın -müracaat
üzerine ilgili kişinin- Tabipler Odası Başkanı Zeki Gür’ün konuşma yaptığı
sırada İl Genel Meclisi toplantı salonumuzun dinleyiciler için ayrılmış
olan arka sıralarında oturur vaziyette bulunduğunuz ilişikte görülen
görüntü kayıtlarının birinci CD’sinde –21,19’dan 21.55’inci saniye kadar
olan bölümünde- görülmektedir. Bilgilerinize sunulur.” deniliyor. Demek ki
buradaki iddia da doğru değil, yani “başörtülü olarak oturmaması,
katılmaması gereken toplantıya katıldı” iddiası doğru değil.
Bir başka iddia: “Eyüp Belediye Başkanı Ahmet
Genç’in, 2006 yılında on bin adet bastırdığı, örtünmemek elbette dinden
çıkmak değildir, sadece günahkâr olmaktır. Ancak başörtülüye eğitim ve
sosyal sahalarda reva görülen muamele sadece zulüm ve haksızlık olarak
değerlendirilemez, aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye düşmanlıktır.
Din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir.” görüşlerini içeren
“Sevgili Peygamberimiz ve Hz. Muhammed” başlıklı broşür ile Diyanet İşleri
Başkanlığının Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli kitabını okullarda
izinsiz olarak dağıttırdığı” iddiasıdır.
Bir defa hemen ifade etmeliyim ki, belediye
başkanının, birinci zikredilen “Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed”
başlıklı bir broşür dağıtmamış ve dağıttırmamıştır.
İki: Diyanet İşleri Başkanlığının “Hz. Peygamberin
Örnek Hayatı” isimli kitabını da okullarda izinli veya izinsiz dağıtmamış
ve dağıttırmamıştır.
Üç: Diyanet Vakfı yayınları arasında çıkan ve Doç.
Dr. Ferhat Koca’nın hazırladığı “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli
kitabı da okullara veya okullardaki öğrencilere ve velilere
dağıtılmamıştır. Bir kısım vatandaşa dağıtılan “Hz. Peygamberin Örnek
Hayatı” isimli kitapta, iddianamede iddia edildiği gibi “Örtünmemek elbette
dinden çıkmak değildir, sadece günahkâr olmaktır. Ancak başörtülü eğitim ve
sosyal sahalarda reva görülen muamele sadece zulüm ve haksızlık olarak
değerlendirilemez, aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye
düşmanlıktır, din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir.” Şeklinde
herhangi bir kelime, cümle veya görüş kesinlikle yok. Neden? Çünkü Diyanet
Vakfı, bir anlamda yarı resmî bir vakıftır. Diyanet İşleri Başkanlığının
denetiminde, oradan çıkacak her türlü yayın Din İşleri Yüksek Kurulu’nun
tetkikinden geçtikten sonra piyasaya sunulmaktadır. Dolayısıyla, şimdi kitap
burada, bunu da takdim edeceğiz. Böyle bir cümle, böyle bir ifade bu
kitabın içerisinde yok. Peki, neye göre yazılıyor? Gazetedeki bir alıntıya
göre. Ayrıca, demin söylenen iddialarla ilgili yapılan soruşturma var. Eyüp
Kaymakamlığı tarafından bir soruşturma başlatılmış, bütün okullardan
sorulmuş, yapılan soruşturmanın sonucunda okul müdürlüklerinden alınan
yazılar var. Bu iddiaların hiçbirisinin varit olmadığı burada da açık
olarak görülmektedir.
Yine ayrıca, biraz önce, “Sevgili Peygamberimiz Hz.
Muhammed” isimli broşürün de belediye tarafından basılmamış ve dağıtılmamış
olduğu ve içeriğiyle varsa böyle bir broşür bununla herhangi bir ilgisinin
bulunmadığı da resmî yazılarla sizlere takdim ediyoruz.
Gazetelerde çıkan haber üzerine Eyüp Kaymakamlığı
21/4/2006 tarihli yazıyla inceleme başlatmış, 18/5/2006 tarihli inceleme
raporunda, Eyüp Belediyesi tarafından yukarıdaki iddiaları havi konularda
herhangi bir hususun söz konusu olmadığını bu rapora da bağlamıştır.
Ayrıca, 137 numaralı ekimizde de yer alan 10 okul müdürü de ifadelerinde,
Eyüp Belediye Başkanlığının böyle bir faaliyeti, kitap ve broşür
dağıtmadığı açıkça bellidir.
Yine, 12’nci delil olarak sunulan Eyüp Belediye
Başkanı Ahmet Genç’in, 2000 yılı Ramazan ayında Eyüp Sultan Camii
bahçesinde kurulan Ramazan çadırında, 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu’nun 87’nci maddesine aykırı olarak ismini ve sıfatını içeren afişler
bastırttığı, astırttığı iddiasıdır. Şimdi, bu iddia üzerine, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı bir
tahkikat başlatıyor. Yaptığı incelemenin sonucunda, soruşturmanın sonucunda
bu iddianın doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı
26/3/2008 tarih, 2006/23252 soruşturma numarası ve 2008/3699 sayılı
kararıyla bu hususu teyit etmiyor ve bu karar da kesinleşiyor.
Tabiatıyla gazetede bir iddia çıkmış ve kendisinin
talimatıyla böyle bir soruşturma başlatıldığına göre en azından iddia
makamının bir titizlik gösterip bu soruşturmanın akıbetini sorup varit ise
bunu buraya koyması gerekirken, savcılığın bu noktadaki aleyhte kararına
rağmen, bu da partinin aleyhine bir delil olarak kullanılmış oluyor.
Şimdi, bir başka enteresan delil: Silivri Belediye
Başkanı Hüseyin Turan’ın 2006 yılında belediye adına özel olarak bastırılan
ve Ertuğrul Düzdağ tarafından yazılan ön sözünde “Atatürk’ün kişiliğine,
ilke ve devrimlerine ağır saldırılar yapılan Mehmet Akif Ersoy’un Safahat
isimli kitabın ilçedeki tüm lise öğrencilerine bedava dağıtılmak üzere
belediyeye ait taşıtlarda okullara getirildiği ve İlçe Milli Eğitim
Müdürlüğünce dağıtım izni bulunmayan kitapların bir kısmının lisedeki
öğrencilere dağıtımının yapıldığı” iddiasıdır, iddianamenin 104 ve 105’inci
sayfasında. Şimdi, kitap burada. Bu, tabii müteaddit defalar baskı yapmış
olan bir kitap. Eğer, burada zaten, Atatürk’e bir saygısızlık varsa, ilgili
yasa açısından bu suçtur. Herhangi bir izne tabi olmadan da kendiliğinden
zaten soruşturma konusu olur. Evvela, bu kitapla ilgili bir soruşturma yok.
İkincisi: Kitabın kendisi burada, içeriğinde böyle
bir saldırı yok.
Üçüncüsü: Bu kitap Mehmet Âkif Ersoy’un hayatını,
eserlerini, sanatını ve ahlakını anlatan bir kitaptır. Bu piyasada da var,
kütüphanelerde de var. Ayrıca, böyle bir iddia üzerine, Cumhuriyet Halk
Partisi Silivri İlçe Başkanı Mümin Tulun’un şikâyeti üzerine İstanbul
Cumhuriyet Başsavcılığı bir soruşturma başlatıyor. “Belediye Başkanı ile
ilgili, Şaban Kurt’la ilgili bu kitaptaki soruşturma sonucunda kitabın
giriş kısmında Mehmet Âkif Ersoy’un hayatı ve eserleri muhalif görüşlerine
de yer verilerek anlatılmış olup Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi
şahsiyetine hakaret suçunu oluşturacak herhangi bir ifade ve suç unsuru da
bulunmadığı kanaatine varılmıştır.” deniliyor. Bu da İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığının 31/8/2006 tarih, 2006/31172 soruşturma nolu evrakı,
2006/9252-193 sayılı kararı. Dolayısıyla, ortada da yargı mercilerinden
alınmış böyle bir karar var. Konu gündeme gelir gelmez zaten bunu basın
yazıyor, çiziyor. Tabii böyle bir işin sonucunda mademki bu delil olarak
kullanılacak idiyse, bunun İstanbul Başsavcılığı tarafından bir soruşturma
başlatıldığı da kamuoyunca bilindiğinden bunun akıbetini sorup getirip
buraya koyması gerekirdi.
Bir başka husus: “Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun üzerinde kartviziti ve AK Parti logosu
bulunan 5 bin adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar
içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdığı” iddiası.
Evvela, böyle bir şey yok, böyle bir dağıtma yok.
İkincisi: Dağıtılan Kuran-ı Kerim’ler üzerinde AK
Parti logosu yok.
Üçüncüsü: Yine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının
siyasi partileri soruşturma bürosunun 9/10/2006 tarih ve 2006/48 sayılı
yazısına istinaden Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatıyor.
Soruşturma sırasında 22/1/2007 tarihli açma tutanağı düzenleniyor ve burada
iddia edildiği gibi AK Partiyle ilgili herhangi bir doküman, herhangi bir
logo söz konusu değil. Soruşturmayı yürüten 2006/15630, Kocaeli Cumhuriyet
Başsavcılığı, bu soruşturmayı yürüten de Kocaeli Cumhuriyet Başsavcı Vekili
Sayın İsmet Acar, bu iddianın da varit olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Kaldı ki, belediye başkanı hassasiyet gösterir. Bu türlü işlerin toplumda
meydana getirebileceği bir kısım rahatsızlar, lüzumsuz tartışmalar olur
düşüncesiyle bu iddianın haksızlığını, hukuksuzluğunu ortaya koymak adına
noter ihtarıyla Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesinin 26/12/2006 tarih ve
2006/1275 değişik işler numarasından bir tekzip kararı çıkarıyor, “bu iddia
doğru değildir” diye. Bunu ilgili gazetelere gönderiyor fakat bunlar
yayınlanmadığı için bu defa Asliye Ceza Mahkemesine şikâyette bulunuyor “bu
tekzipler yayınlanmadı” diye. Yapılan yargılama sonucunda, tekzip metninin
tirajı da dikkate alınarak iki gazetede, tirajı 100 binin üzerinde olan iki
gazetede yayınlanmasına karar veriyor. Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesinin
dosya numarası 2007/68, karar tarihi de 26/9/2007, 2007/312. Şimdi, böyle
bir haksızlık karşısında yapılacak iş tabiatıyla, yargı yollarına müracaat
etmek. Belediye Başkanı da hassasiyet gösteriyor hem savcılığın “böyle bir
iddia varit” değildir” diye tutanağı var hem de tekzip ediyor. Çünkü bu
türlü işler bir insanın üzerine kaldığı zaman Sayın Başkan, sayın üyeler;
ömür boyu çıkarmanız çok zor oluyor. Çünkü ne zaman sizin isminiz gündeme
gelse, geçmişte bu medyanın böyle bir tahripkâr bir yanı da var, hemen iki
de bir ona giriyorlar, önünüze getiriyorlar. Davanın uzamayacağını bilsem
yaşadığım çok örnekler var, ben bunları burada veririm. On üç sene sonra
itiraf ettiler, benim hayatımı perişan ettiler. Müsaade ederseniz yani bu
deliller değerlendirilirken Türk medyasındaki kalite, habercilik
anlayışının da tipik bir örneğini müsaade ederseniz anlatmak istiyorum.
Ben Anavatan Partisindeyim. Parti içi mücadele her
yerde var. 1989’a giderken parti içinde bir yarış başlıyor ve bir kitle
partisi olması hasebiyle de parti içerisinde çok değişik gruplar var. Biz
de kendimizce bir grubun içerisindeyiz. O zaman, şimdi Sayın İddia
Makamının bilgisine ve delil olarak en çok müracaat ettiği bir gazetede,
şimdi bir başka gazetede köşe yazarı. Biz o zaman aile politikalarıyla
ilgileniyoruz. Bir gün manşetten bir haber: “Flörtün fuhuştan farkı yoktur,
Devlet Bakanı böyle söyledi.” Tepemden kaynar su döküldü. Ben böyle bir
konuşma yapmadım, hayatımda yapmadım, böyle keskin cümle de hiç
kullanmadım. Aile politikaları itibarıyla biz, Türk hukuk sisteminin, 65’te
Anayasa Mahkemesinin verdiği karar, Medeni Kanun’daki düzenlemeler, Ceza
Kanunu’ndaki düzenlemeler, aile nizamı aleyhine işlenen cürümler diye aile
nizamına vurgu yapan 414’ten 440’a kadar, belki o tarihli 765 sayılı
Kanun’da hükümler var. Demek ki bizim hukuk sistemimiz esas itibarıyla aile
düzenini esas alıyor. Medeni Kanun, o tarih itibarıyla 88’inci maddesinden
ta eşya hukukuna kadar onun bölümünde nişanlanma, evlilik, boşanma
sebepleri, miras hukuku dâhil nikâh altındaki esas itibarıyla beraberliği
önemseyen, buna vurgu yapan hükümler var, biz de bunu anlatmaya
çalışıyoruz. Bu nereden çıkıyor? Bana sorulan soruda, İskandinav
ülkelerinde “nikâh dışı serbest birliktelik diye bir şey var, buna ne
diyorsunuz?” Biz de hukuk açısından bunun doğru olmadığını söylüyoruz.
Ertesi gün böyle bir şey çıkıyor. Tekzip ediyoruz, tavzih ediyoruz, bu
doğru değildir diyoruz, kimseye duyurduğumuz yok. Bir defa, öbürü manşetten
verilmiş, tekzip kıyıdan, köşeden veriliyor. Aradan tam on üç sene geçti.
Bunların hepsinin kaydı var ve evimde bir şey saklayacaksam, nüfus
kâğıdımdan evvel bu kaydı saklıyorum, bu bant kaydını saklıyorum ibreti
âlem için, çünkü çocuklarımı da, beni de zan altına sokan bir rezaleti,
basın adına bir rezaleti ben yaşadım. Tam on üç sene Cemil Çiçek olarak ne
zaman ismim öne çıksa, “Flörtün fuhuştan farkı yoktur” cümlesiyle
başlıyoruz. Şimdi, 58’inci, 59’uncu Hükümet kuruldu, gündemde bir sürü
konular var. Bu kişi, bu haberi yazan kişi bir haber kanalında basın
kulübünü yönetiyor, programın ismi basın kulübü, ilk o programı
yönetenlerden. Beni aradı “Sayın Bakanım, on üç senedir size itiraf etmek
istediğim bir şey var.” Nedir o? “Siz, böyle bir şey söylemediniz. Biz, o
zaman gazete olarak, sizin gruba karşıydık, bir başkasını destekliyorduk.
Siz de o grubun önde gelenlerdendiniz, sizi sıkıntıya sokmak adına biz bu
haberi yayınladık. Ben biliyorum ki siz o lafı söylemediniz ama ve bu
böylece geldi. Ben itiraf ediyorum şimdi.” dedi. Ben de o zaman kendisine
dedim ki, bunu sizin bana söylemeniz yetmiyor telefonda, kamuoyu beni böyle
biliyor. Ben değil, benim çocuklarım da bu sıkıntıyı yaşıyor her gittiği
yerde. Eğer bunu düzelteceksen senin programına çıkacağım. “Söz,
düzelteceğim.” dedi. Gerçekten, basın kulübünde ceza kanunu düzenlemeleri
var. Yine, böyle sağa sola çekilmesi müsait bir soru sordu. Ben de dedim
ki, evvela şu on üç yıl evvel bana yaptığın bir haksızlığı kamuoyu önünde
bir düzelt. De ki, siz o lafları söylemediniz, ben yazdım. “Evet,
gerçekten, siz o lafları söylemediniz, biz farklı bir grubu destekliyorduk,
bu sebepten dolayı biz o zaman yazdık, özür diliyoruz.” dedi. Ama aradan
tam on üç sene geçti. Şimdi, on üç sene geçti ama hâlen o programı seyretmeyenler
bakımından, öbürü kayıtlara geçtiği için, öbürü televizyonda ne zaman kim
kimdir programlarına baksanız bizim böyle bir cümlemize rastlarsınız. O
nedenle şimdi, laiklik gibi, Atatürk gibi, Türkiye’nin temel değerleri gibi
konularda eğer hakkınızda bir şey çıkıyorsa, gazete yazıyor, siz ondan
sonra istediğiniz kadar tavzih edin, bunun beraberinde getirdiği tortuyu
ömür boyu taşıyorsunuz. Onun için belediye başkanı arkadaşımız hassasiyet
gösteriyor, gidiyor tekzip ediyor ama tekzip de yayınlanmıyor. Yayınlanmıyor,
asli cezaya gidiliyor, demin söylediğim karar alınıyor ama buna rağmen bir
yargı mercii, bir başka yargı merciinin verdiği kararı delil olarak kabul
etmiyor, birincisiyle işlem yapıyor ve böyle bir delil önünüze kadar
gelebiliyor.
Şimdi bir başka şey daha ifade etmek istiyorum:
Konya Seydişehir Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın, “Ben de bu okulda
okudum. O dönem okul çok kalabalıktı, şimdi azalmış. İnşallah, bütün
okullar imam hatip olacak.” dedi iddiası. Şimdi, biz, bu şu ana kadar
söylediklerimizin hukuken ne anlam ifade ettiğini tartışmıyoruz, yani
laiklik açısından, dava açısından bir anlam ifade edip etmediği değil, aslı
olup olmadığını tartışıyoruz. Evvela böyle bir şeyin aslı var mı, varsa
ondan sonra öbür kısım açısından bir değerlendirme yapacağız. Şimdi, bu
tarihi itibarıyla söylüyoruz ki, İbrahim Halıcı böyle bir söz söylememiş.
İbrahim Halıcı’nın anılan törende yaptığı konuşma aynı gün yayınlanan yerel
gazetelerde, 30 Mart 2006 tarihli Öz Seydişehir, 31 Mart 2006 tarihli
Seydişehir Toroslar Gazetesi, 26 Mart 2006 tarihli Seydişehir Posta
Gazetesi, 28 Mart 2006 tarihli Memleket Gazetesi, 27 Mart 2006 tarihli Yeni
Meram Gazetesi ve ulusal düzeyde de 27 Mart 2006 tarihli Yeni Şafak
Gazetesinde yer alıyor, iddianamedeki bu cümle kesinlikle yok. Ayrıca, bu
iddianame gündeme geldikten sonra Seydişehir Gazeteciler Cemiyetinin, zaten
Seydişehir’in nüfusu belli, orada kim ne yapar ne eder hepsi belli, onun
bir açıklaması var. Kesinlikle böyle bir cümlenin, böyle bir konuşmanın
burada geçmediğine dair onların da bir açıklaması var. Bu da bir başka
husus yani, aslı olmayan bir konu.
Şimdi bir başka husus daha var, o da şudur: Bu
önemli, önemsiyorum kendi yönümden de, en azından önemsiyorum partinin
ötesinde: Şimdi, 8/11/2003 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan Millî Eğitim
Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinde Değişiklik
Yapılmasına Dair bir yönetmelik yayımlanıyor. “Bu yönetmelikte, gençleri
cumhuriyet esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda millî terbiyeyi
kuvvetlendirecek tedbirleri almak hükmünün yönetmelikten çıkarıldığı”
iddiası var. Bu iddia kesinlikle doğru değil. Evvela 8/11/2003 tarihli
Resmî Gazetede. Bu, biz iktidar olduktan sonra yayınlanan gazete, Resmî
Gazete, biz iş başındayız. Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu
Başkanlığı Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 15’inci
maddesinin kaldırıldığı, kaldırılan maddeyle demin söylediğim cümlenin
çıkarıldığı iddiası doğru değil. Neden? Çünkü 1/12/1984 tarihli ve 18592
sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı
Talim Terbiye Kurulu Yönetmeliğinin 5’inci maddesinin (n) bendinde yer
alan, gençleri -madde numarası değişiyor ama cümle aynen var, orada 15,
burada 5’inci maddesi- cumhuriyet esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda
millî terbiyeyi kuvvetlendirecek tedbirleri almak hükmü yer alıyor. Bu
hüküm 1984. Daha sonra, demek ki bu yönetmelikte iş başına gelen bakanlar
yenileştirme ihtiyacı duyuyor. 30/1/1993 tarih ve 21482 sayılı Resmî
Gazetede, Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu
Başkanlığı Yönetmeliğinin 6’ncı maddesinin, bu defa 6’ncı maddesinin, (n)
bendinde ve 15’inci maddesinin (h) bendinde aynen yer alıyor. Önceki
yönetmelikle aradaki fark madde numarasının değişmesi ve aynı hükmün 15’inci
maddeye de konulmasıdır. Şimdi, aynı hüküm, bu defa 17/10/2003 tarihli. O
zaman biz iş başındayız, 2562 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Millî Eğitim
Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinin
Değiştirilmesine Dair Yönetmelik ile 6’ncı maddesinin (s) bendinde ve
16’ncı maddesinin (h) bendinde mükerreren yer alıyor. İddianamede geçen ve
demin numarasını okuduğum Resmî Gazetede yayımlanan yönetmeliğin
değiştirilmesine dair yönetmelikle söz konusu yönetmeliğin 15’inci maddesi
yürürlükten kaldırıldı. Kaldırılan 15’inci madde, 31/1/1993 tarihli ve
21482 Sayılı Resmî Gazetede yayımlanan yönetmeliğin program dairesinin
görevini düzenleyen madde. Dolayısıyla, ilgili dairenin adının eğitim,
öğretim ve program dairesi başkanlığı olarak 17 Ekim 2003 tarihinde 25262
sayılı Resmî Gazetede yayımlanan yönetmeliğin 16’ncı maddesiyle
birleştiriliyor, çünkü mükerrerlik var. Yönetmeliğin 16’ncı maddesinin (i)
bendinde de aynı hüküm yer almaktadır. Dolayısıyla, kaldırılmış bir hüküm
yok, sadece yeri değiştirilmiş bir hüküm var. Çünkü bunlar gizli kapaklı
değil, devletin arşivlerinde olan yönetmelikler, pekâlâ bunların açıkça
görülme imkânı var iken, böyle bir inceleme yapılmaksızın, sadece
mükerrerliği ortadan kaldırıp ama hükmü koruyan bir düzenleme bu hüküm
ortadan kaldırılmış gibi bir değerlendirme yapılmış oluyor. Bu da doğru
değil.
Şimdi bir başka husus, bu da kanaatimce çok önemli:
Cemaat kavramının yasalara ilk defa girdiği iddiasıdır. Şimdi, cemaat bizim
toplumumuzda iki türlü algılanır. Bunun bir dinî terminolojide ifade ettiği
anlam vardır, bir de Lozan’dan kaynaklanan bir cemaat kavramı var. Şimdi,
bu cemaat kavramı ilk defa bizim dönemimizde mevzuata girmiş bir kavram
değil. Yasalara ilk defa Kurumlar Vergisiyle giriyor. Şimdi, bakınız, 10
Ocak 1961 tarihli Resmî Gazete, sayı numarası 10703. Şimdi buna
baktığımızda, 1961 bu. 10’uncu maddesi, maddenin başlığı “Kanuni
Temsilcilerin Ödevi.
Madde 10.- Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtların
vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef
veya vergi sorumlusu olmaları hâlinde bunlara düşen ödevler kanuni
temsilcileri tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa
bunların temsilcileri tarafından yerine getirilir.” diyor, 1961.
Sonra, 24/12/1985 tarihinde 3239 sayılı bir kanun
var. Bunun 71’inci maddesine eklenen bent ile (e) bendiyle “Bu kanun
tatbikatında sendikalar dernek, cemaatler vakıf hükmündedir.” diyor. Bu da
85’te yapılan bir değişiklik.
Ayrıca, 1949 tarihinde de “Sendikalar dernek,
cemaatler vakıf hükmündedir.” diye tatbikatında bir hüküm var 5422 sayılı
Yasa’da. Şimdi, bunlara baktığımızda demek ki, ilk defa bizim tarafımızdan,
bizim iktidarımız tarafınızdan çıkarılan yasada cemaat kavramı kullanılıyor
değil. Zaten, bunun ne anlamda kullanıldığını biz biliyoruz. Bu, Lozan’dan
kaynaklanan, Türkiye’deki gayrimüslimlerin kurmuş olduğu bir kısım
vakıflarla ilgili, onlara cemaat tabir edildiği için bu anlamda
kullanılıyor. Peki, yapılan değişiklik ne bizim dönemimizde? Şudur:
13/6/2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun “Mükellefler”
başlıklı 2’nci maddesinde hiçbir değişiklik yapılmıyor, sadece maddede
geçen “tatbikatı” kelimesi yerine “uygulamasında”, “hükmündedir” kelimesi
yerine de “sayılır” ibareleri kullanılarak günümüz Türkçesine bir uyarlama
var ama cemaat kavramı eskiden var. Dolayısıyla, buradaki cemaat kavramı
dinî terminolojideki tarikatları değil, Türkiye’nin taraf olduğu bazı
uluslararası anlaşmalarda bahsi geçen dinî azınlıklara ait cemaatleri ifade
etmektedir. Dolayısıyla, bu da zikrettiğim kanunlarda çok açık olarak
görülebilecektir.
Bir başka önemli husus, bildiğiniz gibi 61
Anayasası ile beraber Türkiye planlı kalkınma dönemine giriyor, her beş
yılda bir plan yapıyoruz. Bu plan hazırlıkları da en az bir yıl evvelden
başlıyor. Şu an Türkiye Dokuzuncu Kalkınma Planını yürütmektedir. Bu
kalkınma planı hazırlıkları kapsamında Dokuzuncusunun gelir dağılımı ve
yoksullarla mücadele özel ihtisas komisyonu taslak raporunda, zekât
sisteminin özel kurum ve teşkilatlarına kavuşturulması ve bu amaçla zekât
mağazaları zinciri oluşturması önerisinde bulunulduğu iddiasıdır,
iddianamenin 110’uncu sayfasında. Böyle bir iddia asılsız, böyle bir
düzenleme yok, böyle bir ilke tespit edilip buna göre bir çalışma yok.
Nereden yok biliyoruz? Devletin resmî yayınları arasında Devlet Planlama
Teşkilatının Ankara 2007, Dokuzuncu Kalkınma Planı ile ilgili 2007-2013
Gelir Dağılımı ve Yolsuzlukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu Raporu, böyle
bir şey yok. Ayrıca, zaten bu haber çıktığında 24 Mart 2006 tarihinde
Devlet Planlama Teşkilatı bunu tekzip ediyor “Bu doğru değildir” diyor
kamuoyuna da hassasiyet gösterip açıklama yapıyor. Dolayısıyla, gazete
haberi alınıyor. Yani gerçekten üzüldüğüm nokta, sabahtan beri nefes
tüketmeye çalışıyoruz.
Şimdi, İddia Makamı bizim İddia Makamımız, bu
ülkenin yargısının bir parçası, önemli bir parçası. Devlet Planlama
Teşkilatı bu devletin teşkilatı, yani ayrı ayrı devletlerin kuruluşları
değil ki aradaki mesafe belli, yani pek âlâ şu metni getirtip var mıdır yok
mudur buna bir bakıp ona göre bir değerlendirme yapması gerekirken, burada
da, kitap da burada, basın açıklaması da burada. Çünkü bu basın
açıklamasının tarihi 24 Mart 2006, yani dava 14 Mart 2008’de açıldığına
göre daha ortada dava yok, böyle bir şey yok. Devlet Planlama Teşkilatı,
bir karışıklığa, bir yanlış anlamaya, bir ithama ve saireye sebebiyet
vermemek adına hassasiyet gösterip bir açıklama yapmış ama maalesef şey
yok.
Şimdi, içki yasağıyla ilgili iddianamede önemli
vurgular var. Bir defa içki yasağının bu manada bizim tarafımızdan farklı
bir bakış açısıyla düzenlemeye tabi tutulduğu iddiası doğru değil. Bu
asılsız, çünkü Türkiye’de içki imalat, satış ve içilmesi yasak değil,
sadece içki imalatı ve satışına dair belli kurallar var. AK Parti içki
yasağı koyan veya içki kullanımını sınırlayan bir yasal düzenleme de
yapmamış. Türkiye’de bu önemli bir sektör, zaten, kendi menfaatlerine şu
veya bu şekilde dokunacak bir adım atsanız, bu, Türkiye’de herkes ayağa
kalkar, herkes bunun dayanağı olan bir düzenleme varsa, bununla ilgili
mutlak surette bir çabanın, bir gayretin içerisine girer. Bizim dönemimizde
içki imalatını ve satışını kısıtlayan bir düzenleme de söz konusu değil,
tam tersi özellikle okullar bakımından 200 metrelik bir mesafe söz konusu
idi okulların olduğu bölgede. Ancak Türkiye’de turizmin gelişmesi ve bir
kısım bu 200 metre
yasağı, çok önceki dönemlerde çıkmış bir kısıtlamadır, özellikle Antalya ve
güney sahilleri turistik bölgeler bakımından bu önemli bir mahzur teşkil
ediyor. Vaki müracaatlar üzerine biz hükümet olarak doğru mu yaptık, yanlış
mı yaptık ayrı bir şey konusudur. Tam tersi 200 metreyi 100 metreye
düşürdük. Başka kesimlerin bizi suçlaması gerekirken, biz, bu defa buradan
suçlanmış olduk. Bu da neye göre? 5002 sayılı Kanun numarası, 12/11/2003
tarihinde yürürlüğe girmiş ve Resmî Gazetede 25296. Okul binalarının
sağlık, eğitim, öğretim ve ulaşım bakımından elverişli bir mahalde olması
göz önünde bulundurulur. Meyhane, kahvehane, kıraathane, bar, elektronik,
oyun merkezleri gibi umuma açık yerler ile açık alkollü içki satılan
yerlerin okul binalarından kapıdan kapıya en az 100 metre uzaklıkta
bulunması zorunlu idi. Yani kaldırmak, kısıtlamak yerine, 200 metreyi tam
tersi 100’e düşürmüşüz. Turizmin yoğun olduğu yörelerdeki okulların tatil
olduğu dönemlerde yukarıda belirtilen iş yerleriyle okullar arasında 100 metre şartı da
aranmaz diyoruz. Dolayısıyla, aşağıdaki maddede de yine 100 metre şartını
getirmişiz. Bu bakımdan bu iddia, bizim bakımımızdan çıkan kanun
değerlendirildiğinde doğru bir şeye dayanmıyor. Ancak şu var: Tabiatıyla
Türkiye’de birçok alanda olduğu gibi bu alanda da ruhsatsız iş yeri açanlar
var. Bunun beraberinde getirdiği sakıncalar ortada. Türkiye’de kim ne
yapacaksa yasalara uygun yapması lazım. Ruhsatsız yerler olduğu takdirde ilgili
idare makamları bununla ilgili olarak yargı mercilerine müracaat ediyor.
Danıştay 10. Dairesinin muhtelif tarihlerde vermiş olduğu çok sayıda da
karar var. Bu kararları ve karar numaralarını da yine ekinde yüksek
mahkemeye sunmuş oluyoruz.
Yine, Sayın İddia Makamı son sözlü mütalaasında, AK
Parti Genel Başkan Yardımcısının, Fethullah Gülen’in daveti üzerine
Amerika’ya gitti. Orada bir anayasa paneli yapılıyor. Partiye hazırlık
yapan bazı öğretim üyeleriyle Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın Fethullah
Gülen’in davet ettiği yolunda bir iddiaya yer veriyor. Halbuki bunun
Kolombiya Üniversitesi tarafından davet edildiği ve üniversite yetkilisinin
davet yazısında. Biz dosyayı ibraz ediyoruz, böylece bunun da varit
olmadığı ortada.
Şimdi üzerinde duracağım başkaca hususlar var.
Anayasa değişikliğini sistemi tartışmaya açmak olarak iddianamede
suçlanıyoruz. Öğleden evvelki bölümde de arz etmeye çalıştım. Bu Anayasa
1982’ten bu tarafa dünyadaki, Türkiye’deki değişikliklere paralel olarak
müteaddit defalar değiştirilmiştir. Birçok iktidar tarafından, birçok
dönemde bu değişikliğe maruz kalmış. Bu Anayasanın bütünlüğünün bozulduğu
ortadadır hatta yeni bir anayasa ihtiyacı sadece siyasetçilerin değil,
hatırlayabildiğim kadarıyla, birçok yüksek yargı kurumlarının kuruluş yıl
dönümlerinde veya adli yılın açılış toplantılarındaki konuşmalarda yüksek
mahkeme başkanlarımızın açıklamalarında da var. Şimdi, Anayasa
değişikliğini demokratik sistemi, demokratik laik sistemi tartışmaya açmak
olarak Sayın İddia Makamı böyle niteliyor. Bu, doğru değil. Yani, eğer bunu
böyle kabul ediyorsak, bunun delilinin ortaya konulması lazım. Biz neyi
tartışmaya açmış oluyoruz? Sistemin omurgası, değişmezleri 1, 2, 3, 4 ve
174’üncü madde, onun dışındaki her madde değişebilir ihtiyaca göre,
değişebileceğini bizatihi Anayasa kendisi kabul ediyor, “değişmezler
bunlardır” diyor. Ben de sabahleyin arz etmeye çalıştım ki, her türlü ifade
bozukluğuna rağmen, kaldı ki bu ilk üç maddenin yazılımıyla ilgili başka
sivil toplum kuruluşları, mesela Barolar Birliğinin veya TÜSİAD adına
hazırlanmış raporlarda da yeniden yazılımı var. Yazılım oradaki ilkeleri
değiştirmiyor, hatta bazılarına göre, mesela hukuk devletinin olduğu yerde,
bir başka vesileyle ifade ettim, Profesör Zeki Hafızoğulları bir tartışmada
diyor ki “Hukuk devleti zaten laikliği de içine alır. Bunu buraya yazmaya
gerek yok.” Ama tabiatıyla Türkiye’de herkes o seviyede meseleye
bakmayacağı için, o dört maddenin aynen varlığını sürdürmesini biz parti
olarak fayda gördük ama öbür tarafta tabiatıyla sistemin iyi işleyebilmesi,
özellikle Anayasada olmaması gereken bir kısım maddeler var, ekonomik
hükümler var veya güncelliğini yitirmiş bir kısım maddeler var. Bunların
yeni baştan ele alınması bakımından bir Anayasa değişikliğini biz gündeme getirdiğimiz
anda bunu, Sayın İddia Makamı, sistemi tartışmaya açmak olarak niteliyor
ama sabah da arz ettim, bir başka kuruluş, Anayasa konvansiyonu altında
bunu gündeme getiriyor. Yedi büyük meslek kuruluşu ki, toplumun en az 35-40
milyonunu bünyesinde barındırıyor bu kuruluşlar, “yeni bir anayasa ihtiyacı
vardır “diye deklarasyon yayınlıyorlar, Türkiye’nin muhtelif yerlerinde
toplantılar yapıyorlar. Biz siyaset yapıyoruz, toplumda bir talep varsa, bu
talebi değerlendirmek bizim görevimiz. Bunu karşılayabiliriz,
karşılayamayız ayrı bir olay ama bu talepler gündeme geldiğinde ki, bunlar
hepsi yazılı metinlerde var, buna uygun bir hazırlık yaparız, kamuoyunun
tartışmasına açarız. Kaldı ki, zaten bir Anayasa değişikliği tek başına
partinin işi değil, Anayasa değişikliği, yeni bir anayasa yapılması Türkiye
Büyük Millet Meclisinin işidir, milletvekillerinin işidir.
Sonra, yine iddianamede, bizim, dinî referanslar
gösterdiğimiz iddia ediliyor. Peki, nede dini referans göstermişiz? Hangi
eylemde, hangi işlemde dini referans alarak biz düzenleme yapmışız,
bunlarla ilgili herhangi bir şey yok. Onun için, bazı iddialar böylece
delil olmadan oluşturuluyor. Aslında burada yapılmak istenen şey, bir imaj
oluşturmak, delil olmasa bile bir genel değerlendirmeyle bunların hepsi
aynı kategoridendir, bunların hepsi aynı familyadandır demeye getiren
ilgili ilgisiz bir değerlendirme yapmak suretiyle bir imaj oluşturmaya
çalışıyor ve bir kısım açıklamalarda cümleler yer değiştirerek veya
kelimelerin yerleri değiştirilmek suretiyle yapılmış bazı ithamlar var.
Mesela bunlardan bir tanesi şu: Yeni Şafak ve Milliyet com.tr’nin
haberlerinde var. Sabah Gazetesi 17/9/2005 tarihinde Erdal Şafak, “Baykal’la Yararlı Bir Ufuk
Turu” başlıklı haberin Başbakanla hiçbir ilgisi yok. Orada bir iddia var.
Şimdi, orada şu: Habere göre, Sayın Erdoğan diyor ki: “Herkesi yaratan
Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. Üst ortak paydada birleşerek el ele
vereceğiz iken, hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır, ayrıma ne gerek
var. O üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz.” Şimdi, bu çok önemli,
yani “o üst ortak payda.” Nedir o üst ortak payda? Hepimizi yaratan Allah,
burada dinî bir anlam yükleniyor ve orada birleşiyoruz. Halbuki Sayın
Başbakanın bugüne kadar yaptığı sayısız açıklama var, televizyonlarda var,
basında var. Din üst kimliktir tarzında bugüne kadar hiçbir yerde bir tek
ifadesi yok. Tam tersi her defasında vurguladığı şey, hepimizin birleşeceği
Anayasal vatandaşlıktır. Anayasanın 36’ncı maddesindeki Türk vatandaşlığı
kavramına hep vurgu yaptığı hâlde, burada cümleler yer değiştirmek ve
olmayan bir kısım şeyler ilave edilmek suretiyle bir delil oluşturulmaya
çalışılıyor.
Şimdi, yine onunla ilgili bir başka şey var:
“Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O üst
kimlik ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” cümlesi haberde, metnin ilk
cümlesi olduğu hâlde, iddianamede son cümle olarak yer alıyor. Böyle olunca
da tabiatıyla bir metni değerlendireceksek bütünüyle bakıp değerlendirmek
lazım. Oradan o cümleyi, buradan bu cümleyi getirip koyduğunuzda işte böyle
bir tablo çıkar karşımıza, bu da ithama konu oluyor.
Ayrıca, AK Parti Genel Başkanının, 19 numaralı
iddia, iddianamede 36’ncı sayfada, belli bölümleri belli metinlerde, diğer
bölümleri başka metinlerde yer almasına karşın, derleme yoluyla İddia
Makamınca, sanki Başbakan konuşuyormuş gibi ona izafe ettiği özgün bir
metin oluşturuluyor. Nitekim 19 numaralı ekte birinci sayfa olarak yer alan
9/5/2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden herhangi bir pasaj alınmamış, yine
ekte 2 nolu sayfa olarak yer alan 9/7/2005 tarihli Milliyet Gazetesinin
sondan ikinci paragrafı aynen alınmış. Bu alıntı ekte 3’üncü sayfada yer
alan metinden birbirini izlemeyen pasajlar üç nokta konmaksızın ve
birbirini izliyor görüntüsü içerisinde iddianameye verilmiştir. Bulmaca
çözer gibi bir metin, bunu çözmeye çalışıyoruz.
Şimdi, bir başka husus: AK Parti Genel Başkanı ve
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 31 numaralı iddia, iddianamede 41,
42. Basında yer alan ve siyah harflerle yazılı olan “İngiltere, ağırlıklı
olarak Hristiyan ülke olmasına karşın, kamu kurumlarında başörtülü
insanların çalışabildiğini ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu
kurumlarında başörtülü çalışmadığını, başörtüsünün insan hakkı olduğunu,
türban konusunda toplumsal mutabakata önem verdiklerini” ibarelerinden
oluşan cümleler Başbakana ait değildir, bunlar programdaki bir katılımcının
Başbakana sorduğu sorudur. Başbakanın kullandığı cümle değil, soruyu soran
bu cümleleri içeriyor ama haber söz konusu olduğunda bu cümleleri Başbakan
söylemiş gibi oluyor. Öyle söyleyince de o zaman içinde belli kavramlar
geçtiği için bir delil olarak sunuluyor. Bunlar programdaki bir
katılımcının Başbakana sorduğu soru. Nitekim bu husus Anadolu Ajansı
tarafından verilen haberde, “Başbakan Erdoğan, İngiltere ağırlıklı olarak
Hristiyan ülke olmasına rağmen, kamu kurumlarında başörtülü insanların
çalışabildiğini ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında
başörtülü çalışılamadığını ifade eden bir katılımcının, bunu insan hakları
bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine” Anadolu Ajansında da
böyle. “Başörtüsü konusunun bir insan hakkı olduğunu” söyledi. Başbakanın
söylediği budur biçiminde yer almıştır. Doğrusu da budur. Bunun CD’leri de
var, bunu da ayrıca ekleriyle beraber size hem sunduk hem de bir defa daha
sunarız.
Şimdi, İddia Makamı, Başbakanın söylediği bu
sözleri söylemiş gibi göstermek suretiyle oluşturmuş bir delille Başbakanın
kamuda başörtülü çalışmayı savunduğunu söylemeye çalışıyor, böyle bir
noktaya getiriyor. Böyle bir açıklama yok. Bunun dışında başka yerde de,
başka zamanda da bir açıklaması yok. Aksine Başbakanın, başörtülülerin
kamuda çalışması gerekmediğini ifade eden sözleri var. Bununla ilgili
olarak da zaten gerekli delilleri sizlere arz ettik.
Şimdi, Sayın Başkan, sayın üyeler; delil
kategorisinde sunulan bir kısım hususlar var. Bunlar adli yargıda ve adli
soruşturma sonucu verilmiş kararlar olduğu hâlde, İddia Makamı bunların
hiçbirisini dikkate almıyor. Bu, doğrusu üzüntü verici bir husus. Neticede
bir hukuki yargılama yapıyoruz. Hukuki yargılama yaparken dayanabileceğimiz
en kuvvetli delil bizatihi yargının kendi verdiği kararlardır. O nedenle,
Anayasa göre suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
Anayasa ve yasalarımız suçüstü yakalanan bir kişiye dahi suçluluğu
kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabit olmadıkça suçlu denilmesini
yasaklamaktadır. Hukukumuzda mahkeme kararları herkes için bağlayıcıdır ve
herkes, özüne katılsa da katılmasa da bunlara uymak ve bir işlem yapacaksa
bu çerçevede yapmak mecburiyetindedir. Bununla ilgili dosyada pek çok eksik
hususlar var. Şimdi bunlardan bir tanesi, hakkında kesinleşmiş mahkeme
kararı olan iddialar, kesinleşmiş mahkeme kararı var. Mesela bunlardan bir
tanesi Niğde Ulukışla İlçe Teşkilatı İl Genel Meclisi Üye adayları Ali
Uğurlu, Kâmil Ünal, Mustafa Burna ile ilçe belediye başkan adayı Ali Tekin
hakkında 2004 yerel seçimlerinde kullandıkları “İktidarla el ele, 84 yıllık
karanlığa son.” İddianamenin 103’üncü sayfası, içeren böyle bir slogan
nedeniyle Ulukışla Cumhuriyet Başsavcılığı dava açıyor. Ulukışla Asliye
Ceza Mahkemesi yaptığı yargılama sonucundaki 26/7/2005 tarih, 2004/93 esas,
2005/138 karar, kesinleşmiş mahkeme kararı. Burada, “Bu iddianın varit
olmadığının, suçun sabit olmadığının, sanıkların amacının ilçenin geri
kalınmışlığını ifade ederek hem mensubu oldukları ve iktidarda bulunan
siyasi partinin kendilerine sağlayacağı kolaylıklardan faydalanarak ilçeye
daha iyi hizmet edeceklerini ifade etmek, bu suretle oy toplamak hem de
2004 yılına kadar ilçede görev yapmış olan yerel yönetimleri eleştirmek
olduğu anlaşıldığından müsned suçtan ayrı ayrı olmak üzere beraatlarına
karar verilmiştir.” deniliyor, kesinleşmiş mahkeme kararı, numaralarını arz
ettim.
Dinar Belediye Başkanı Mustafa Tarlacı, 2005 yılı
Ramazan ayında teravi namazı kıldırdığı iddiası var ve bundan dolayı da
özel işaret ve kıyafetleri usulsüz kullanma suçu nedeniyle cezalandırılması
istenmiş. Dinar Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda beraat
etmiş. Dinar Sulh Ceza Mahkemesinin 13/3/2007 tarih, 2006/2003 esas,
2007/86 karar.
Bir başka mahkeme kararı: AK Parti Ankara İl
Gençlik Kolları Başkanlığının 2006 yılı Ramazan ayında Ankara’nın bir
bölgesinde “Hoş geldin ya Şehri Ramazan” diyerek bir iftar çadırı açtığı
ifade ediliyor. Bununla ilgili olarak Ankara Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinde,
Siyasi Partiler Yasası’nın 117’nci maddesini ihlal ettiği iddiasıyla dava
açılıyor ve yapılan yargılama sonucunda Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi, esas
numarası 2006/366, karar tarihi ise 8/5/2007, bu davada beraat kararı
veriyor suçun unsurları oluşmadığı için.
İkinci olarak, dosya numarası 2006/366, karar
numarası 2007/152. Hakkında kesinleşmiş cumhuriyet başsavcılığı kararı olan
iddialar var. Bunlardan bir tanesi, Adana eski milletvekili Abdullah
Çalışkan’ın içinde “yeşil devrim” ifadeleri geçen konuşması. Bununla ilgili
Adana Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatıyor ve sonunda kovuşturmaya
yer olmadığına dair karar veriyor. Soruşturma numarası 2007/428, karar
numarası 2007/51.
İkinci olarak, 19-21 Mayıs 1995 tarihinde, daha AK
Parti diye bir parti yok, Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı ve Bilgi
ve Hikmet Dergisinin 1995 tarihli 12’nci sayısında yayınlanan 21’inci Yüzyıla
Girerken Dünya ve Türkiye gündeminde İslam konulu konuşmasından dolayı Ömer
Dinçer’le ilgili yürütülen bir soruşturma var. Bu da dosyada bir iddia
olarak sürülüyor. Bunun üzerine, daha o zaman AK Parti yok. Bununla ilgili
Erzurum Devlet… Sonradan yayınlanıyor bu, o zaman bu konuşma yapılıyor,
aradan seneler geçtikten sonra o dergiden bir alıntı yapılmak suretiyle
gündeme geliyor. Gündeme gelince Türk Ceza Kanunu’nun 146/2, 311, 312/1 ve
2’nci maddelerinden dolayı -Erzurum, o zaman Devlet Güvenlik Mahkemeleri
faal- bir soruşturma başlatıyor savcılık. Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Başsavcılığı 7/6/2004 tarih, 2004/128 esas, 2004/23 karar
sayıyla takipsizlik kararı veriyor. “Bunları suç unsurlarının oluşmadığı
anlaşılmakla müsned fiillerle ilgili olarak sanık hakkında takibat
yapılmasına karar yoktur.” diyor.
2006 yılı Ramazan ayında Eyüp Sultan bahçesinde
kurulan Ramazan Çadırına, demin söylediğim gibi, Eyüp Belediye Başkanının
ismini ve afişleri astırttığı ve bununla ilgili tutanak tutulduğu. Demin
yukarıda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine bir soruşturma
başlatıyor Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı. Tarih ve numarasını arz ettim. Bu
iddianın varit olmadığını bu soruşturma evrakından anlıyoruz.
Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Öğretim Üyesi Profesör Doktor Hamdi Döndüren tarafından yazılan
“Delilleriyle Aile İlmihali” isimli kitabın dağıtıldığı iddiasıdır. Böyle
bir iddia üzerine, evvela Belediye Başkanı Mehmet Demirci hakkında Tuzla
Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatıyor ve bunun sonucunda,
2006/2083 soruşturma, karar numarası 2007/576, kovuşturmaya yer olmadığına
karar veriyor. Ayrıca, bu dağıtılan ilmihal, Din İşleri Yüksek Kurulunun
14/9/2006 tarih ve 1002 sayılı kararıyla yayınlanmasında mahzur olmayan bir
kitap. Dinî manada bir kısım bilgiler verdiği anlaşılıyor. Şimdi, Din
İşleri Yüksek Kurulu resmî bir kurul, devletin resmî organı. Devletin bir
organının, “Yayınlanmasında sakınca yoktur” dediği kitabı, bir başkası eğer
kullanıyorsa, bunda bir suç olmaması gerekir. Esasen, zaten bu manada bir
suç varsa, basın savcılıkları kendiliğinden harekete geçiyor. Kaldı ki
burada dikkat çekici bir şey daha var: Bu kitap 1995’ten beri Kültür
Bakanlığının bandrolü ile satılıyor. Şimdi, bir taraftan Din İşleri Yüksek
Kurulunun kararı var, öbür tarafta da Kültür Bakanlığının bandrolü var.
Demin bahsetmiştim, Silivri Belediye Başkanının,
Mehmet Âkif’in Safahat’ıyla ilgili, o vesileyle gündeme gelen konular.
Bununla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yaptırdığı, soruşturma
numarasını verdim, “takibata mahal yoktur.” diye zaten bir değerlendirme
yapıyorlar.
Ayrıca, Kocaeli Belediye Başkanı İbrahim
Karaosmanoğlu ile ilgili hususları söyledim, onunla ilgili hem tekzip metni
var hem mahkeme kararları var.
Şimdi bir başka şey daha var burada: Şimdi,
iddianamenin 98 ve 99’uncu sayfasında “İlk ve ortaöğrenim çağındaki kız
öğrencilere de türban serbestisi sağlanacağının işaretinin verilmesi” diye
bir haber geçiyor. “Bu konuşma, Komisyon Başkanının, Sayın Cevdet Erdöl’ün,
Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonunun toplantısında geçiyor.” diyor. Şimdi,
gazetede böyle bir haber çıkıyor ama böyle bir haberin aslı yok, bu doğru
değil ama iddia makamı da Meclisten tutanakları isteyip bunları sormuyor.
Bütün bunlar yan yana geldiğinde asılsız bir kısım iddialar maalesef
dosyada delil olarak sizlere sunulmuş vaziyette.
Şimdi, bir başka bölüm daha var bu delil kısmında.
Tekzip edilen haberler ve yorumlar var. Şimdi, Sayın iddia makamı, eğer bir
haber çıktı, bu tekzip edilmediyse onu sükûtu ikrardan kabul ediyor. “Bunu
niye tekzip etmedin, aslı olmasaydı tekzip ederdin.” Şimdi, tekzip
ediyoruz, o takdirde bu tekzipleri dikkate almıyor, bu tekziplere başka bir
anlam yüklemeye çalışıyor. Ayrıca yorumlar var. Değişik kişiler yorumlar
yapabilir. İnsanlar kendi bulundukları konuma göre, siyasi kanaatine göre,
ideolojisine göre, anlayışına göre, kültür seviyesine göre her olayın şu
veya bu şekilde yorumu mümkün. Şimdi, bu yorumlardan yola çıkarak bir delil
ihdas edilecekse, bir yargılama yapılacaksa, bunun sağlıklı bir yargılama
olması mümkün değil. Ama düzeltme ve cevap hakkı bir anayasal hak.
Anayasaya göre, “Düzeltme ve cevap hakkı ancak kişilerin haysiyet ve
şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması
hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir. Düzeltme ve cevap yayınlanmazsa,
yayınlanmasının gerekip gerekmediğine hâkim tarafından ilgilinin müracaat
tarihinden itibaren en geç 7 gün içerisinde karar verilir.”
Kabul etmek gerekir ki Sayın Başkan, değerli
üyeler; Türkiye’de yüzlerce mahalli veya Türkiye çapında gazeteler çıkıyor.
Sadece bir medya grubunun 60’tan fazla yayın organı var. Hepimizin bunları
takip etme imkânı yok. Eğer bir makam sahibiysek, belki basın
müşavirlerimiz bunu takip edebiliyor. Bizim dahi atladığımız birçok haber
oluyor, belki üç gün sonra, beş gün sonra bir başka yorumla veya vesileyle
haberimiz oluyor. Eğer siz, sade bir vatandaşsanız veya elinizde böyle bir
imkânlar yoksa Türkiye’nin neresinde ne haber çıkıyor bunu her zaman takip
etmeniz mümkün olmadığı gibi, böyle bir mecburiyet altına sokmak insanları
ne kadar doğrudur. Yani basın diyor ki ben yazarım, siz tavzih edin, tekzip
edin. Bu ise, kişiyi durup dururken bir kısım zahmete, en azından zaman
sıkıntısına sokuyor. Bu teknik bir konu olduğu için belki bir avukata
gitmesi gerekecek, ona ücret ödeyecek vesaire dâhil. Ama buna rağmen,
iddianamede ismi geçen arkadaşlarımız hassasiyet gösterip bu iddiaların
doğru olmadığını, yazıldığı gibi olmadığını, gerçeğin bu olduğunu söylediği
hâlde, bunlara itibar edilmiyor, ilk çıkan şekliyle, olanlara itibar
edilmek suretiyle bunun üzerinden bir işlem yapılıyor, bir iddia ortaya
konulmaya çalışılıyor. Mesela demin yukarıda ifade etmeye çalıştım. AK
Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dinin
birleştiriciliğine vurgu yapan bir konuşma yapıyor. Bunun dışarıda
çarpıtılması üzerine, yanlış anlamaları giderecek bir tekzip, bir açıklama
yaptığı hâlde, ilk şeklini alıyor, ondan sonraki kısma gelince iddianameye
işin bu bölümü alınmıyor. Halbuki hukuken yapılması gereken, en objektif
olanı, eğer inanmıyorsa bile bu tekzibe, bu tavzihe, ikisinin birlikte
konulması lazımdı. Şimdi, birini kor, birini koymazsanız, o başlangıçta arz
etmeye çalıştığım ceza muhakemesinin evrensel kurallarına aykırıdır. Bu
tekzibe inanmıyor olabilirsiniz, kimsenin inanma mecburiyeti de yok, ama
bir iddia serdediyorsanız, bunun karşıtı bir görüş de varsa, objektiflik
adına, dürüstlük adına, oradaki anlamda söylüyorum, işlem dürüstlüğü adına
onun da getirilip konulması gerekirdi, bunlar konulmuyor. Mesela AK Parti
Genel Başkanının bir Alman dergisine verdiği demeç, bununla ilgili
delilleri sunuyoruz. Almanya dönüşü uçakta gazetecilerle sohbet ederken
Başbakan Erdoğan’ın Fransa’nın varoşlarında başlayan isyan eylemlerine ilişkin
değerlendirmesi var. Ayrıca, Danimarka, Avrupa hareketi tarafından
Kopenhag’ta düzenlenen Medeniyetler Arası İttifak, Türkiye’nin Rolü Konulu
toplantıya katılan Başbakanın beyanları var. Bunlarla ilgili, Uşak ilinde
yaptığı, eski Meclis Başkanı Sayın Arınç’ın “Ankara Kulisi Programında CNN
Türk’teki yayınlanan açıklamaları, yine Sayın Arınç’ın, Türkiye Demokrasi
Vakfınca Armada Otelinde düzenlediği toplantıyla ilgili, Mardin eski
Milletvekili Nihat Eri’in… Bunların hepsi var, teker teker okuyup vaktinizi
almak istemem. Bunların hepsini zaten eklerinde koyduk. Sadece bu kadar
kişinin kendileriyle ilgili çıkan haberleri tekzip ettiğini, kamuoyunu
bilgilendirmek adına gerekli açıklamaları yaptığını ifade zımnında
söylüyorum.
Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in, 2006 Şubat
ayında Star TV’de katıldığı programla ilgili, Show TV’de yayınlanan
17/1/2008 tarihli “Siyaset” isimli programda Ayşe Böhürler ve Meclis
Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen diyalog, Konya
Milletvekili Hüsnü Tuna’nın Konya Gazeteciler Cemiyeti ziyareti sırasında
söylediği sözler, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin’in değerlendirmeleri,
İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde yaptığı konuşma,
demin arz ettim, Sağlık İşleri Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl’ün komisyon
değerlendirmeleri, bununla ilgili açıklamalar var. Eyüp Belediyesince 2005
yılında ÖSYM’nin yaptığı Kamu Personel Seçme Sınavıyla alacağı zabıta
memurlarıyla ilgili çıkan haberler üzerine yaptığı açıklamalar, İbrahim
Karaosmanoğlu, Kocaeli Belediye Başkanının, Isparta Belediye Başkanını
Hasan Balaman’ın, Isparta Müftülüğü tarafından düzenlenen hafızlık taç
giyme töreninde yaptığı değerlendirmeler, bu konularla ilişkin haberlerin
basın ve yayın organlarında yanlış, eksik, gerçek dışı veya çarpıtılarak yer
alması üzerine, ilgililer tarafından düzeltme ve cevap hakkı kullanılarak
düzeltilmiş ya da tekzip edilmiş olduğu halde, bunların hiçbirisi
iddianamede gözükmüyor.
Tabii partimizin sunduğu bu tekzip metinleri
karşısında iddia makamının ya sunulan delillere itibar edip iddiasından
sarfınazar etmesi gerekir ya da bunun aksini kanıtlaması gerekirdi. Bunları
maalesef iddianamede göremiyoruz. Dolayısıyla, bu dava bakımından
Anayasanın 32’nci maddesi, cevap ve düzeltme hakkı bizim bakımımızdan
hiçbir ifade etmiyor demektir.
Burada temas edeceğim bir başka bölüm daha var
Sayın Başkan, sayın üyeler: AK Parti kurulmadan önceki eylem ve beyanlar
delil olarak kullanılmıştır. AK Partinin kuruluş tarihi tüzel kişilik
olarak 14 Ağustos 2001’dir. Anayasanın 69’uncu maddesi açık; isnadın en
erken başlama tarihi, partinin kuruluş günüdür. Çünkü henüz kurulmamış olan
bir partiye herhangi bir isnat yapılamaz ve Anayasanın 69’uncu maddesindeki
müeyyideler işletilemez. Bu nedenle, hak ve fiil ehliyeti 14 Ağustos
2001’de başlamış demektir. Bu, hem Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddeleri,
47/1, 49, Siyasi Partiler Kanunu’nun 8’inci maddesi. Bu nedenle, 14 Ağustos
2001 tarihinden önceki hiçbir eylem veya söylemin AK Partiye isnadı hukuken
ve fiilen mümkün değildir. Fiilen mümkün değildir, çünkü ortada kendisine
isnat yapılacak bir AK Parti yoktur. Hukuken mümkün değildir, çünkü hukuk
devleti, bir tüzel kişiliğin mesuliyetini, hak ve fiil ehliyeti kazanmadan
önceki bir tarihe götürmez ve götürülmesine de izin vermez. Ayrıca hukuk, başkalarının
bir filenden dolayı bu fiille hiçbir ilgisi olmayan kişi veya tüzel
kişilerin cezalandırılmasını istemez, buna da izin vermez. Buna rağmen,
iddianamede önemli ölçüde 14 Ağustos 2000 tarihinden evvel sarf edilmiş bir
kısım beyanlar varsa, fiiller varsa, eylemler varsa, bununla AK Parti
arasında bir irtibat kurmaya çalışıyor. Şimdi, bu irtibatı kurarken
kullandığı kavramlar irtibatın ötesinde çok ağır suçlamaları ihtiva ediyor.
Mesela, “Emperyalizmin mandacı işbirlikçileri, Kurtuluş Savaşı yıllarında
ulusun kurtuluş mücadelesini sekteye uğratan isyanların elebaşları, din
taciri, molla, şıh, derviş, şeyh ve işbirlikçi mürteci zihniyet.
İşgalcilerin en büyük yerli destekçisi sivil toplum kuruluşu İngiliz
Muhripler Cemiyetinin Kurucusu Said Molla isimli bir mürteci. Mustafa
Kemal’in ve tüm kuvayımilliyecilerin idamına fetva veren bir diğer mürteci
Dürrizade Abdullah Efendi isimli şeyhülislam. İrticanın kendi ulusuna
ihanetleri Kurtuluş Savaşı dönemiyle de sınırlı değildir. Cumhuriyet
kurulduktan sonra da Şeyh Saidler Derviş Vahdetiler İngiliz altınlarının
parıltısıyla ve şeriat devleti, hilafet çığlıklarıyla ayaklanmışlar,
binlerce şehit kanı dökmüşler. Yakın tarihimizde din ve mezhep
kışkırtmalarıyla gerçekleştirilen Malatya, Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas
katliamları. İrticanın 1946 yılında çok partili rejime geçilmesiyle
birlikte bazı siyasi partiler içine sızılarak faaliyetlerini sürdürmesi.
İrticanın ilk defa 26 Ocak 1970 tarihinde bir siyasi parti olarak
örgütlenerek Millî Nizam Partisi adıyla siyaset sahnesine çıkması. Millî
Nizam Partisi ve onun devamı niteliğindeki diğer parti örgütleri Refah
Partisi ile Fazilet Partisi laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa
Mahkemesi tarafından kapatılmış olması.”
Şimdi, bu ve benzeri bir sürü suçlamalar var.
Şimdi, bununla bizim ne alakamız var? Ben de bu partinin mensubuyum. Şimdi
onun adına savunma yapıyorum. Şimdi, bu iddialarla bizim ne alakamız var
ki, tarihin bir döneminde. Biz, bu olayları tasvip eden açıklamalarımız
olsa, bu olay doğrudur desek, bu olaylar yerindedir desek, bunlar doğru
yapılmış, tasvip eden bir tek beyan yok. Şimdi, bu kadar ağır bir suçla bir
partiyi suçlamak ne kadar hukukidir, ne kadar doğrudur. Şimdi, bunlar çok
ağır bir itham, çok ağır bir iddia. Şimdi, biz kamuoyu önünde siyaset
yapıyoruz, her şeyimiz açık. Bu çerçevede, eğer bu iddialar gerçekten varit
idiyse, siyasete giren herkesin lehinde aleyhinde ne varsa bu kamuoyunun
önüne dökülür. Siyasette gizli kapaklı çok fazla bir şey kalmıyor, bugün
olmazsa yarın çıkıyor. Bunlar ise hiç geriye doğru dönük maalesef bizim
tarihimizin asla tasvip etmediğimiz ki, dün Sivas katliamının yıl dönümü
idi, bu vesileyle rahmetle anıyoruz ama bir idari zaaf olarak o
önlenebilirdi, önlenemedi, o ayrı bir olay. Niye önlenemedi? Sivas gibi küçük
bir ilde bu işler önceden önlenebilir olduğu hâlde, orada önemli ölçüde
askerî birlik ve güvenlik güçleri olduğu hâlde, Türkiye bu tarihi faciayı
hem içimizde hem de bizi dışarıda sıkıntıya sokacak tarzda bir sürü
insanımız hayatını orada kaybetti. Şimdi, bunlarla AK Parti arasında ne
illiyet rabıtası var ki bizi böyle suçluyorsunuz. Kaldı ki biz bunu hem
kabul etmeyiz.
Şimdi, biz yüzde 47 oy aldık. Bunu övünmek
anlamında söylemiyorum. Serbest seçimlerin sonucunda oy aldık. Bu milletin
temiz kabiliyeti yok mu ki Derviş Vahdeti ile beraber olan, Atatürk’e karşı
çıkan, irticanın merkezi hâline gelmiş bir partiyi bu millet fark etmiyor,
temiz edemiyor, ayıramıyor ve buna rağmen bize getirip oy veriyor. Bu
milleti de suçlamaktır aynı zamanda. Biz, bu iddiaları, parti kapatılır
kapatılmaz o ayrı bir olay, bu onun ötesinde bir suçlamadır. Bunun ötesinde
hepimizi zan altında bırakacak haksız bir suçlama. Bunu diyorsanız,
delilini koymanız lazım buraya. Nedir o delil? Parti Genel Başkanının,
yetkili organlarının veya üyelerinin, ne varsa hepsini dökmeye çalıştım.
Bir açıklaması olur, bir beyanı olur, bu türlü bir çabası, bir faaliyeti,
bir eylemi, bir etkinliği olur, buna parti göz yumar, bunu tasvip eder,
arka çıkar, o takdirde denilir ki bu böyle bir irtibat kurulur. Kaldı ki,
bu türlü olayların değerlendirilmesi hukukçuların işi değil, tarihçilerin
işidir. Bu da zaten yapılıyor, yapılacak, zaman geçtikçe yeni bilgiler,
yeni belgeler ortaya çıkacak ve ona göre de hep beraber tavır alacağız. Ama
biz, bu olayları hiçbir zaman tasvip etmedik, bu olayları doğru bulmadık,
bu olayların önemli bir kısmı biz hayatta değilken olmuş olaylar. Bırakın
tüzel kişiliği, şahıslar olarak bile bu olayların yaşandığı dönemlerde biz
çoğumuz hayatta bile değiliz. Dünyada olmadığımız dönemin olayları
getirilip bir partiye mal edilirse, bu mantığı benim anlamam şahsen mümkün
değil.
İkincisi: Kapatılan bir partiyle ilgili olarak bu
bunun devamıdır, çünkü bunlar o partinin içerisinde idi, dolayısıyla orada
kendi aralarında ihtilaf çıktı, şu oldu, bu oldu, dolayısıyla ayrıldılar,
bu onun devamıdır demeye getiriyor. Bu doğru bir tespit değil, doğru bir
değerlendirme değil, çünkü AK Parti farklı bir parti. Tabiatıyla bir parti
kurulurken, daha evvel şu veya bu siyasi hareket içerisinde olmuş olanlar
veya ilk defa siyasete girenler bir partinin çatısı altında buluşurlar.
Türkiye’de siyasetin yerli yerine oturmadığını, Türkiye’de sık sık yapılan
müdahalelerle siyasi dokunun bozulduğunu sabahleyin olabildiğince öz ifade
etmeye çalıştım. Samimi kanaatimi soruyorsanız, eğer bu askerî müdahaleler
olmasaydı, Türkiye iki ana damar olarak gidiyordu; Cumhuriyet Halk Partisi
ve Adalet Partisi, kıyısından köşesinden de iki tane parti, böylece
İngiltere’deki gibi esas itibarıyla iki partili bir sisteme doğru Türkiye
giderken, yerli yersiz müdahaleler siyasetin dokusunu bozdu, siyasetin
kimyasını bozdu. Onun için de hiçbir partinin bugün toplumsal hafızası
geriye dönük çok geniş bir arşivi yok. Cumhuriyet Halk Partisi belki bunlar
içerisinde en eskisi, o bile açılıp kapandıktan sonra o partide görev
yapmış olanlar ayrıldı. Şimdi, eğer Sayın İddia Makamının bu mantığından
gidersek, DSP’yi CHP’nin devamı gibi bir parti sayacağız veya Demokrat
Partiyi Cumhuriyet Halk Partisinin devamı sayacağız, çünkü Cumhuriyet Halk
Partisinde görev yapan rahmetli Bayar, rahmetli Menderes, Koraltan ve o
partiyi kuranlar daha evvel Cumhuriyet Halk Partisi bünyesi içerisindeydi.
Belli ki zaman zaman partiler içerisinde şu veya bu sebeple fikir
ayrılıkları olabiliyor veya müdahalelerden sonra yeniden bir şekillenme,
kapatmadan sonra yeniden şekillenmeler olduğunda insanlar bir siyasi çatı
altında faaliyetlerini sürdüreceklerse, eskiden o partideydin, şimdi buraya
geçtin, o zaman bu partinin devamı tarzındaki bir değerlendirme yapacaksak,
o zaman, bu siyasi tarihimizin belli bölümlerini izahata gerçekten
zorlanırız. Kaldı ki, AK PARTİ’nin -bir muhalefet partisi değil iktidar
partisi- şu kadar zamandan beri yaptığı uygulamalarla, filanca yerden
geldikleri dedikleri partinin görüşleriyle bir değerlendirme yaptığınızda
birçok konuda ayrıştığını görürsünüz. Nitekim zaten onlar da bu partiyi
suçluyor, siz diyor şöyle oldunuz, siz diyor böyle oldunuz tarzında burada
ifade etmek istediğim, özellikle seçim zamanlarında birçok şey söyleniyor.
Dolayısıyla bu parti farklı bir parti ama bu partinin içerisindeki bazı
insanların geçmişte şu partide görev almış olmaları o partinin devamı
anlamına gelmez ve o türlü bir değerlendirme bana göre hukuki de değil,
siyasetin gerçeğine de uymuyor.
BAŞKAN – Sayın Çiçek, yeni bir bölüme geçecekseniz
eğer on dakika ara vereceğim, hem siz de dinlenmiş olursunuz…
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Ben, bir iki cümle söyleyeyim, ondan sonra yeni bir bölüm…
BAŞKAN – Peki.
Buyurun.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Demin söyledim, parti kurulmazdan evvel, parti tüzel kişiliği siyasi
hayatımızda yer almazdan evvel, başka şahısların yaptıkları eylemler var ya
da bir kısım faaliyetler var, bundan dolayı partiyi suçluyor.
Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanı
olarak atanan Kemal Öztürk’ün, “Rahmetli Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” adlı
kitabı on beş sene evvel yayınlanmış, on beş sene evvel yayınlanmış bir
kitap. Bu kişi Mecliste görev yapıyor diye, onun faaliyetinden dolayı da
getiriliyor parti suçlanıyor.
Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in 1994 yılında
yazdığı bir kitap var. O kitaptan dolayı da 1994, 1995’te zaten… 1994
yılında yazılmış ve aynı yıl Türkiye Günlüğü dergisinde yayınlanmış.
1994’teki bir yazıdan dolayı 2008’de AK PARTİ suçlanıyor, “Bu yazıyı yazan
sizin partinizdedir, dolayısıyla siz bu türlü faaliyetlerin odağı hâline
geldiniz.” demeye getiriyor.
Ömer Dinçer’le ilgili hususları söyledim.
Bundan sonraki bölümde, parti üyesi olmayanların
eylem ve beyanlarını delil olarak Sayın İddia Makamının kullandığı bir
bölüm var, müsaade ederseniz, bu kısma kaldığımız yerden devam ederiz.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Peki.
On dakika sonra toplanmak üzere ara veriyorum.
Kapanma Saati: 15.02
BAŞKAN – Sayın Çiçek, buyurun, kaldığınız yerden devam
edebilirsiniz.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, sayın üyeler; bundan sonraki bölümde
temas edeceğim husus, parti üyesi olmayanların eylem ve beyanlarının delil
olarak kullanılmış olmasıdır. Anayasa’nın 69’uncu maddesinin altıncı
fıkrası uyarınca ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri parti kapatma nedenidir, söylemler
hiçbir şekilde siyasi parti kapatma nedeni değildir. Parti üyesi olmayanların
eylemleri veya söylemleri partiye isnat edilemez. Ancak iddianamede, bazı
kişilerin parti üyesi olmadığı dönemlerdeki söylemlerinin delil olarak
kullanıldığını görüyoruz. Mesela, AK PARTİ Genel Başkanı, Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan hakkındaki 12 numaralı iddia, iddianamenin 31’inci
sayfasında, geçmiş dönemlerde, 1994’te yaptığı bir konuşmayı, AK PARTİ
yokken, bunu delil olarak sunuyor. 1994’ten bu tarafa aşağı yukarı on dört
sene geçmiş. Zaten aradan geçen süre içerisinde bunun hesabı varsa hukuken
yargıya verilmiştir, siyaseten hesabı varsa topluma verilmiştir ve on dört
sene evvel şu veya bu şekilde söylenmiş bir beyanı bugüne getirmek
suretiyle, eğer siz bunları bir suçlama konusu yapacaksanız, değişimi daha
baştan sıkıyorsunuz demektir.
Biz kendi hayatımızda da gördük, birinci bölümde de
açıklama yapmaya çalıştım. Dünya değişti, Türkiye değişti, hepimiz
değiştik, değişmeyen çok fazla bir şey olmadı. Geçmişin özelleştirmecileri
bugün devletleştirmeci oldu. Benimki gibi geçmişin millileştirmecileri
bugün yabancı sermaye gelsin diye uğraşıyoruz. Bunları açık yüreklilikle söylemekte
hiçbir mahzur yok. Geçmişte kim kimi neyle suçladı, şimdi hangimiz hangi
pozisyondayız? Eğer siz, benim veya bir başkasının seneler evvel -o günün
konjonktürünü, o günün siyaset anlayışını, o günün değerlendirmelerini, ne
sayarsanız sayın- söylediği bir sözü hiç durmadan kişinin önüne getirip
koyacaksanız, o takdirde, bu, hukuk felsefesiyle de bağdaşıyor değildir.
Biz, ceza infaz sisteminde bile insanları topluma kazandırmaya çalışırken,
siyaset adamlarına “Eskiden bunu söylediniz, bugün olduğu yerde kalın, hiç
değişmeyin, aksi hâlde biz bunu sizin aleyhinize kullanırız.” diyorsak, bu,
değişimin tabiatına da aykırı. Dolayısıyla Başbakanın bir iki konuşmasını
almış. Dediğim gibi, bunun suç teşkil eden bir yanı varsa, zaten hesabı
verilmiştir. Siyaseten bir şey varsa, bundan dolayı o zaman mensup olduğu
partide bunun hesabını vermiştir. Şimdi tekrar bir suçtan dolayı bunu suç
kabul ediyorsak, iki defa yargılama yapılamaz. Yani neresinden bakarsak
bakalım, hem Anayasa’ya aykırılık açısından hem hukuk açısından sakatlığı
ortadadır.
İkincisi: Demin arz ettim, bu Kemal Öztürk, AK
PARTİ üyesi değil, bir kamu görevlisi. Bunun Bülent Arınç’ın danışmanı
olarak Mecliste çalışmış olmasını, onun çok evvel yazmış olduğu şeyden
dolayı partiye mal ediliyor.
Cumhurbaşkanının bir kısım beyan ve eylemleri
partiyle irtibatlandırılmaya çalışılıyor, ona ileride ayrıca temas
edeceğim.
Millî Eğitim Bakanlığının 1994’te…
Eski Başbakanlık Müsteşarının 1995’te yaptığı
konuşmadır. Hâlbuki parti üyelerinin eylemleri belli şartlarla partiyi
ilzam ediyor. O tarih itibarıyla bir üniversitede görev yapan birisinin
partiyi ilzam etmesi söz konusu değil. Ömer Dinçer’in partiyle resmen ve
hukuken irtibatının kurulduğu tarih 22 Temmuz 2007 milletvekilliği
seçimleridir.
Şimdi, en çok üzerinde durulması gereken bir başka
konu var. Bu, gerçekten, Türkiye’de demokrasi açısından da önem arz ediyor,
kuvvetler ayrılığı bakımından da önem arz ediyor. Yasama sorumsuzluğu
kapsamında olan faaliyetler delil olarak kullanılacak mı, kullanılmayacak
mı? Yasama yetkisinin kullanılması, Anayasa’mıza göre, Türkiye Büyük Millet
Meclisine aittir. Dolayısıyla milletvekillerinin Anayasa’da ve yasada
verilmiş iki tane temel görevi var. Bunlardan bir tanesi yasa çıkarmak,
ikincisi de denetim görevini yapmaktır. Dolayısıyla biz, Meclis çatışı
altında bu tip iki tane önemli faaliyette bulunuyoruz. Dolayısıyla bu iki
önemli faaliyet sebebiyledir ki Meclis çalışmalarında dile getirdiğimiz
hususların ve bunların dışarıda konuşulmasının, dışarıda yansıtılmasının
Anayasa’nın koruması altında olduğunu düşünüyoruz, böyle kabul ediyoruz.
Bu, kişiye tanınmış bir ayrıcalık değil, görevin layıkı veçhile
yapılmasıyla ilgili, bütün parlamento hukukunun en temel kavramlarından bir
tanesidir.
Yasama faaliyetlerinin özgür bir ortamda
yürütülebilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Meclis çalışmalarındaki
oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki
Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça,
bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar;
Anayasa böyle diyor. Ama şimdi biz burada sorumlu tutuluyoruz. Şimdi, biraz
sonra arz edeceğim, bir kısım faaliyetler yapılmış… Şimdi hem sorumlu
tutulamaz deniliyor hem de bu yasa niye böyle oldu, siz burada niye böyle
konuştunuz… Bununla ilgili birçok faaliyet var. Vakit uzadığı için onları
teker teker saymak istemiyorum. Yasalaşan, kadük olan ve komisyonlarda
bekleyen bir kısım kanun tasarıları var, Yükseköğretim Kanunu Tasarısı
-iddianamede geçen yasalardan bahsediyorum- 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunu’nun 263’üncü maddesi, fakir ve başarılı öğrencilerin devletçe
desteklenmesiyle ilgili kanun, Belediye Kanunu ve Kurumlar Vergisi
Kanunu’nda cemaat kavramının kullanılması, Diyanet İşleri Başkanlığı
Teşkilat Kanununda Değişiklik Öngören Kanun Teklifi, bir de Anayasa’nın 10
ve 42’nci maddelerindeki değişiklik. Bu kanunların Mecliste görüşülmüş
olmasını, teklif edilmiş olmasını Sayın İddia Makamı parti aleyhine delil
olarak kullanıyor.
Şimdi, bu kanunlar vesilesiyle de bazı partimiz
milletvekillerinin isimleri iddianamede geçiyor, bundan dolayı da
yasaklanması isteniyor. Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın Meclis grubu genel kurulunda; Türkiye Büyük Millet Meclisi eski
Başkanı Bülent Arınç’ın Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının 80’inci
yıldönümü 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle özel
gündemde Genel Kurulda yaptığı konuşma; Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in
2005 yılı kasım ayında Meclis Genel Kurulunda yaptığı konuşma; Nihat
Eri’nin –biraz evvel bahsettik- içinde “tekke” lafının geçtiği konuşma
dediği konuşma, Dışişleri Komisyonundaki konuşması; Diyarbakır eski
Milletvekili Cavit Torun’un Meclisin 19/6/2003 tarihli 96’ncı Birleşiminde
yaptığı konuşma; Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in 27/4/2005 tarihli yine
90’ıncı Birleşiminin Dördüncü Oturumunda yaptığı konuşma; Fehmi Hüsrev
Kutlu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yaptığı konuşma;
Samsun eski Milletvekili Musa Uzunkaya’nın Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü,
Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü ve Özürlüler İdaresi
Başkanlığının 2007 yılı bütçe görüşmeleri üzerinde yaptığı konuşma, yine
aynı milletvekilinin Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı konuşma; Eyyüp
Sanay’ın 2005 yılı kasım ayında Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı
konuşma; Resul Tosun’un 2005 yılı mayıs ayında parti grup toplantısında
yaptığı konuşmalar burada delil olarak sunuluyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi yasal düzenlemeleri
hem şekil hem de esas bakımından Anayasa’ya uygun yapmak zorunda. Meclisin
kabul ettiği bir yasal düzenlemenin Anayasa’ya aykırı bulunması hâlinde tek
müeyyidesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptalidir, bunun başkaca bir
müeyyidesi de yoktur. Anayasa Mahkemesi, çok sayıda kanun hakkında iptal
kararı vermiştir. Bir kanun tasarı veya teklifinin Anayasa’ya aykırı olduğu
iddiası varsa, bu, zaten sizin önünüze geliyor, siz de iptal kararı veya
ret kararı veriyorsunuz, gereği de buna göre yapılıyor. Dolayısıyla burada
Anayasa’ya aykırı olan bir şey yok. Anayasa’ya aykırı olan Meclis
faaliyetlerinin İddia Makamının kabulüyle âdeta bir ön denetime tabi olması
gibi bir sonuç çıkıyor. Şimdi, eğer benim teklif ettiğim… Milletvekili
olarak -bu, benim anayasal hakkım- bir kanun teklifi vereceğim. Mecliste
görüşülecek. Eğer Anayasa’ya aykırı bir yanı varsa, buraya geliyor, yoksa
zaten mesele yok. Hâlbuki, şimdi tutun ki, ben Anayasa’ya aykırı bir teklif
verdim. Ben öyle düşünmüyorum, Anayasa’ya aykırı değil ama ben öyle verdim.
Sonuçta Anayasa’ya aykırı çıktıysa, bunu bir itham konusu yapmamanın yolu
bir ön denetimden geçirmektir. Böyle bir müesseseniz yok. Kaldı ki böyle
bir ön denetim olacaksa, bu, Yargıtay Başsavcılığının yapacağı bir ön
denetim değil. Bazı sistemlerde anayasa mahkemelerinin böyle bir önceden
değerlendirme yapma imkânının var olduğunu biliyorum. Ama burada,
neredeyse, İddia Makamı, kendisinden bir onay alınmasını gerekli gören,
zaruri gören bir anlayış içerisinde iddianame hazırlıyor.
Hâlbuki şunu biliyoruz: Bütün parlamento hukukunda,
parlamento içerisindeki yapılan çalışmalardan, oy ve düşüncelerinden ve
bunların açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulması gerekiyor görevi
hakkıyla yapabilmesi için. Dolayısıyla bu, kişinin kendisine tanınmış bir
ayrıcalık değil, arz etmeye çalıştım, bu, doğrudan doğruya görev
sebebiyledir, o görevi kim yapıyorsa, bugün ben yapıyorsam benim içindir,
bir başkası yapıyorsa onun için de geçerli olan bir husustur.
Şimdi, bizim hukukumuzda diyoruz ki siyasi partiler
demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru. Şimdi, Anayasa’ya göre, öne
çıkan partilerdir. Doğrusunu isterseniz, partiler olmadan da zaten Meclis
içerisinde bugünkü hem Anayasa hem İç Tüzük bakımından münferit olarak
yapabileceğiniz şey fevkalade sınırlı. Zar zor gündem dışı bir söz
alabilirseniz alırsınız, bir de kanun maddeleri üzerinde, o da Meclis
Başkanının büyük ölçüde inisiyatifine bağlı, diğer grupların o madde
üzerinde eğer kendileri önceden söz aldıysa onu da dile getirme imkânınız
yok. Dolayısıyla bağımsız bir milletvekilinin yapabileceği çok fazla bir
şey yok. Onun için bizim siyaset hukukumuzda esas olan siyasi partilerdir.
Onun için de demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru olarak partiler
öne çıkmıştır.
Şimdi, bundan dolayı, bu yapacağımız
değerlendirmeyi bu ilkeler doğrultusunda analiz etmek gerekiyor. Şimdi, bir
sorumsuzluk ki, milletvekiline kolaylık getiriyor, kendi görevini ifası
noktasında bir imkân sağlıyor da partisini sıkıntıya sokuyorsa, o
sorumsuzluğun aslında milletvekiline de çok fazla bir faydası yok. Çünkü
ben Mecliste bir konuşma yaptığım takdirde, benimle ilgili hiçbir cezai
sorumluluk söz konusu değil. Ama benim o konuşmam iddianame kapsamında bir
konuya temas ediyorsa, bu, partimi sıkıntıya sokuyor, neticede parti bundan
dolayı kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Millet iradesi büyük ölçüde partiler aracılığıyla
Türkiye Büyük Millet Meclisine ve siyasete yansıdığına göre, o zaman, bu
sorumsuzluğu, kürsü sorumsuzluğunu siyasi partilerin varlık sebepleriyle
birlikte bir değerlendirme yapmamız gerekiyor. Eğer mutlak sorumsuzluk
kapsamında bulunan bu konuşmalarımdan ve yaptığım çalışmalardan dolayı
mensubu olduğum parti kapatılma durumuyla karşı karşıya olacaksa, millet
iradesi yirmi dört saat üç yüz altmış beş gün İddia Makamının nezaretinde
olacak. Yani biz, siyasi partiler ve milletvekilleri âdeta denetimli
serbestlik altındaki eski bir hükümlü durumunda olacağız. Meclisteki
konuşmalar da buraya getirebildiğine göre, biz, partimiz, bütün diğer
siyasetçiler ve siyasi partiler bu manada bir tehdit altında.
Diğer taraftan, kendisi için sorumluluk doğurmayan
konuşmalar partisi için sorumluluk doğuruyorsa kendisi de bundan dolaylı
olarak etkileniyor. Mesela, ben Mecliste bir konuşma yapsam, bu, yasama
sorumsuzluğu kapsamına girse, her türlü cezai müeyyideden kurtuluyorum.
Ancak cezai müeyyidelerden kurtulmuş olmam bir başka şeyden beni
kurtarmıyor. Eğer bu bir kapatma sebebiyle irtibatlı olacaksa ve siyasi
yasak gelecekse, sonunda beş yıl siyasetten ayrı kalıyorum.
Karşımıza bir başka sıkıntı daha çıkıyor eğer
meseleye İddia Makamının baktığı açıdan bakarsak: Eğer yasama
sorumsuzluğunu görevle ilgili bir teminat olarak anlamaz da kişiye özgü bir
sorumsuzluk anladığımız takdirde, bağımsız milletvekilli ile partili milletvekili
arasında bir fark, bir eşitsizlik meydana geliyor. Bağımsız milletvekilinin
partisi yok, o istediği gibi konuşabilir. Hatta içinden geçtiğimiz süreçte,
Mecliste konuşulan konuşmaları Türkiye’nin belli bir bölgesinde yapanla
ilgili tahkikat açıyoruz, ama aynı konuşmanın daha ilerisi Mecliste
yapıldığı için herhangi bir şey yapamıyoruz. Bunu bağımsız yaparsa, ceza
hukuku anlamında da sorumluluğu yok, siyasi partiler hukuku bakımından da
herhangi bir sorumluluğu yok. Ama ben bir partiye mensup milletvekili
olarak bir konuşma yaptığım takdirde, bir partili milletvekilinin
karşılaştığı riskle bağımsız milletvekili karşılaşmıyor. Onun için, bu da
partileri zayıflatan önemli bir unsur oluyor. Şimdi bu türlü durumlarda bir
partiye mensup milletvekiliyseniz, o zaman, laf dokuz boğum, yapacağınız iş
şudur: Ya hiç konuşmayacaksınız ya da öyle bir konuşma yapacaksınız ki suya
sabuna dokunmayacak, ne sizin başınız derde girecek ne de partinizin başı
derde girecek. O takdirde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir siyasi platform
olması, herkesin düşüncelerini, ülke sorunlarını en açık biçimiyle orada
enine boyuna tartışma imkânı o parti kapatma müeyyideleri sebebiyle büyük
ölçüde sekteye uğramış oluyor.Kaldı ki bir başka şeyle övünüyoruz:
Dünyadaki tek gazi Meclis bizim meclisimizdir. Cumhuriyetin kuruluşundan
evvel İstiklal Harbi’nin idaresi dâhil, ondan sonraki en önemli kararları
bu Meclis almış, enine boyuna her şeyi tartışmış. Ben şimdi her şeyi enine
boyuna tartışacağım deyip, karşılığında parti kapatma riski varsa, o zaman,
siz bir kısım şeyleri hiç konuşmayacaksınız ya da Türkiye olmazsa
olmazların çok olduğu bir ülke, o zaman karşınıza şöyle bir muvazaa
çıkabilir: Diyelim ki bir ideolojik parti düşünün, bazı şeyleri Türkiye’nin
gündemine getirmesi gerekiyor. Şimdi üçüncü kanal da var, bütün Türkiye
dinliyor. Üçüncü kanaldan, o düşündüğü fikri bütün Türkiye’ye yaymak
istiyor, bunun propagandası yapmak istiyor. Diyelim ki 5 kişiyi tefrik etti
içerisinde milletvekillerinden, siz dedi bağımsız olun, bizim partiye bağlı
olarak söyleyeceğimizi siz bağımsız olarak söyleyin. Şimdi, bakınız,
partiye bağlı olarak söylerse, o takdirde kapatılma tehlikesiyle… Diyelim
ki devletin birliği, bütünlüğü, üniter yapısı, 68’inci maddedeki hususlar,
onunla ilgili Meclis içerisinden konuşacak. Partiye bağlı olursa bu tip bir
davayla karşı karşıya kalacak, bağımsız söylediği takdirde hiçbir şey yok.
Şimdi Türkiye’yi bir demokraside muvazaalar ülkesi hâline getiriyor bu
anlayış. O nedenle, Meclis çatısı altında yapılan her türlü konuşmanın
yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu düşünüyoruz. Bunun parti kapatmada
delil olarak gündeme getirilmesini hem yasama faaliyetini sınırlayan hem
siyasetin alanını daraltan hem de ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü
açısından en büyük tehlike teşkil ettiğini düşünüyoruz.
Üzerinde duracağım bir başka husus: Cumhurbaşkanı
Sayın Abdullah Gül’ün eylem ve beyanlarının delil olarak kullanılmış
olmasıdır. Anayasa’mızın bir bütün olarak anlamı, sistemin üzerinde
oturduğu ilkeler ve sorumsuzluk kuralı birlikte değerlendirildiğinde,
görevde bulunan bir Cumhurbaşkanı için yaptırım istenmesini hukuki bir
temele bağlamanın imkânı yoktur.
Cumhurbaşkanı devletin başıdır, bu sıfatla Türkiye
Cumhuriyetini ve Türk milletinin birliğini temsil eder, Anayasa’nın uygulanmasını,
devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Cumhurbaşkanı
tarafsızdır. Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğu yoktur. İster tek başına
veya resen yaptığı işlemlerden Cumhurbaşkanı olarak sorumlu olmadığı gibi,
bunlara karşı yargı mercilerine de başvurulamaz. Ayrıca vatana ihanet suçu
dışında da yargılanmaları söz konusu olamaz.
Şimdi, yeni bir durumla karşı karşıyayız. Aslında,
iddianamede delil olarak ne var mademki Cumhurbaşkanını da biz bu işin
içerisine çektik? İddianamede delil olarak baktığımız şey, bir genelge,
kendi ifadesiyle İddia Makamının genelge. Aslında böyle bir genelge yok.
Bir kısım dış misyonlarımızdaki büyükelçilerimizin sorduğu bazı sorular
üzerine inisiyatifi kendisine bırakan bir yazı var. Ülkenin menfaatlerini düşünmek
suretiyle… Dışarıda bir kısım gruplar var Türkiye’nin maalesef. Özellikle
1960’lı yılların başından itibaren yurt dışına çok sayıda vatandaşımız
çalışmak üzere gitmiş. Birinci nesil, ikinci nesil, üçüncü nesil, şimdi
Avrupa Türklüğü diye bir topluluk meydana geldi. Hatta son seçim
mevzuatındaki değişiklik sebebiyle bir tespit yaptık, şu an yüz elli beş
ülkede 3 milyon 784 bin vatandaşımız şu veya bu sıfatla, şu veya bu sebeple
buralarda bulunuyor. Ama kabul etmek lazım ki elli parçaya da bölünmüş vaziyette.
Burada bir sorumlu aramıyoruz, neticeden giderek söylüyoruz. Şu sebeple, bu
sebeple, bu ayrı bir konudur, Türkiye’de de uzun süre tartışılmıştır ve
Türkiye’nin büyük ölçüde yarasıdır. Kendi vatandaşlarımızla sadece döviz
getirsin diye uğraşmışız, onun dışındaki işleriyle çok fazla uğraştığımız
söylenemez. Onun için, dışarıda bir sürü gruplar oluşmuş vaziyette. Yabancı
istihbarat servislerinin de bunları nasıl kullandığını biliyoruz.
Tutanaklara geçmeyeceğini bilseydim… Yaşadığımız ve devlet bilgisi olarak
birçok bilgiye de sahibiz.
Şimdi, bizim, bu insanlarla irtibatımız… Bunlar
bizim vatandaşlarımız, zihniyeti şu, anlayışı bu, vesairesi bu, suçlu
suçsuz, doğru yanlış, kabul ederiz etmeyiz ama Türkiye Cumhuriyetinin
vatandaşlarıdır bunlar. Dolayısıyla bunlarla irtibat kurmak, bu irtibatları
kurarken de devletin menfaatini gözeterek… Buradaki temel kriter devletin
menfaatidir, milletin menfaatidir. Bunlarla irtibat kurmak gerektiğinde,
bunu tayin edecek dış misyonlardaki insanlardır. İşi oraya bırakan bir
yazı. Sonra bu, tartışma konusu oldu. Tartışma konusu olunca da o zaman
Dışişleri Bakanı sıfatıyla bu gündemden kaldırıldı. Kaldı ki bunun bir
cemaatle ilintisi de o günlerde çok yazıldı, söylendi, şimdi biraz sonra
belki temas ederiz. İddia Makamı, bir meslek kuruluşuyla ilgili hakkında
iddia vardır diyor, Şanlıurfa’da açılan bir davayı buna delil olarak
gösteriyor ama açıldı mı açılmadı mı, o belli değil, o da yok, sadece bir
cümle olarak geçiyor. Hâlbuki Cumhurbaşkanına atfedilen konuyla ilgili Yargıtay
oturdu karar verdi, derecattan geçti. Dolayısıyla bu iddiaların bir anlamı
da kalmadı. Eğer siz, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararını da İddia Makamı
hesaba katmıyorsa, yani öyle karar vermiş olsa da ben öyle değilim
deniliyorsa, o zaman, kim kimi neye göre değerlendirecek?
Onun için, Cumhurbaşkanının hem siyasi sorumluluğu
yok hem vatana ihanet suçu dışında hiçbir şekilde yargılanması söz konusu
olmaz. Bu, parlamenter sistemin özüne aykırıdır ve dolayısıyla
Cumhurbaşkanlığı makamı açısından da oturup dokuz defa düşünülmesi gereken
bir konudur. Dayanılan hususlardan bir tanesi bu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının ve başkan
vekillerinin beyanları delil olarak sunulmuş. Anayasa’nın 94’üncü
maddesinde ve Siyasi Partiler Yasası’nın 24’üncü maddesinin ikinci
fıkrasında “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve başkanvekilleri, üyesi
bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki
faaliyetlerine görevlerinin gereği olan haller dışında Meclis
tartışmalarına katılamazlar. Başkanı ve oturumu yöneten başkan vekili oy
kullanamaz.” Dolayısıyla bizim parlamenter sistemimizdeki Meclis
Başkanlığına veya Başkan Vekilliğine seçildiyse, partisiyle irtibatı
kesilir. Dolayısıyla yaptığı her işlem kendisiyle alakalıdır, partiyi
bağlamaz. Ama buna rağmen Sayın İddia Makamı, geçtiğimiz dönem içerisinde
bazı bu sıfatı taşıyan Meclis Başkanı veya Başkan Vekili olan üyelerin bir
kısım beyanları delil olarak kullanmış. Kaldı ki bunların hepsi aslında
ifade özgürlüğü kapsamında olan şeyler. O göz ardı edilerek iddianameye
derç ediliyor. Onunla ilgili zaten eski açıklamalarımızda teferruatlı bir
değerlendirme yaptık, kısaltmak adına konuşmaları geçiyorum.
Yürütme organının eylem ve söylemleri delil olarak
kullanılmış. Maalesef bu da parlamenter sistem açısından, kuvvetler
ayrılığı açısından fevkalade sakıncalıdır. Çünkü Anayasa’ya göre, idare,
kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. Kamu
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür. Memurlar ve diğer kamu görevlileri, Anayasa ve
kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdür. Kamu
hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimselerin,
üstünden aldığı emri yönetmelik, tüzük, kanun ve Anayasa hükümlerine aykırı
görmesi hâlinde yerine getirmez. Kanunsuz emir verildiği takdirde ne
yapılacağı bellidir. Dolayısıyla bütün bunlar belli. İdarenin her yaptığı
işlem yargı denetimine de tabi olduğuna göre, eğer bir tasarruf yasaya
aykırıysa, bir işlem yasaya aykırıysa, bu zaten ister idare mahkemesi ister
Danıştay tarafından değerlendiriliyor, gereği yapılıyor. Kaldı ki zaten
bizim Anayasa’mıza göre, üç, Cumhurbaşkanlığı tasarrufları, Hâkimler
Savcılar Kurulu ve YAŞ kararları yargı denetimine tabi değil. Ama şimdi Hâkimler
Savcılar Yüksek Kurulunun kararı da -bir örnek karar var, onu biliyoruz- o
bile yargı denetimine açıldı bir şekilde. Dolayısıyla ortada zaten
kanunsuz, haksız, hukuksuz bir durum varsa, bir şekilde yargının önüne
gittiğine göre, bunun laikliğe aykırı eylemlerin odağı hâline nasıl
geliyor, ben bunu anlamıyorum. Çünkü her hâlükârda bir yargı denetimi söz
konusu. Yargıya gitmeyen hemen hemen işlem de yok. Bu, bir tayin
tasarrufudur veya başka türlü bir tasarruf. O nedenle, memurların yaptığı
her işten dolayı da eğer bir parti suçlanabilecekse, o zaman oturup bu
mevzuatı yeni baştan gözden geçirmek, sorumluluk hukukunu yeni baştan bir
değerlendirmeye tabi tutmakta fayda var. Bununla ilgili iddianamede bazı
iddialar var. Bunların biz hepsine ayrı ayrı cevap verdik. Dolayısıyla
bunları teferruata girmeden ifade etmeye çalışıyorum.
Aynı şey yerel yönetimler için de geçerli. Onların
da yapmış olduğu ne varsa, demin bazılarını ifade etmeye çalıştım, bunların
hepsi eğer yanlış yapıldıysa, kamuoyunda şu veya bu şekilde gündeme
geldiyse, bunlar bir şekilde yargıya intikal etmiş, yargı da gereğini
yapmıştır.
Kişisel görüşler kapatma delili olarak
kullanılmıştır diyoruz. Şimdi, aslında, bizim sorumluluk hukukumuz
açısından parti adına yapılan veya partinin belli şartlarla üyelerinin bir
kısım faaliyetlerini benimsiyorsa, o zaman, partinin sorumluluğu doğuyor.
Eğer yok kendi şahsi değerlendirmelerini yaptıysa, bununla ilgili sorumlu
olmaması gerekir. Bununla ilgili bazı partili arkadaşlarımızın isimleri
iddianamede geçmekte ve bunlar için yasak talep edilmektedir. Mesela,
bunlardan bir tanesi Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın, 2004 yılı nisan ayında
Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte, Almanya’daki
bir sorunla ilgili, Türkiye’yle ilgili değil, orada o günlerde bir tartışma
var, bizim vatandaşlarımızın eğitim kurumlarıyla olan bir sıkıntıları var.
“Eğer bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat
olarak sadece şunu söyleyebilirim: Buna hakkı var.” söylediği tek cümle ve
önümüze şimdi beş yıllık parti siyaset yasağı getiriliyor.
İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın, İnsan
Hakları Mahkemesinin Leyla Şahin kararıyla ilgili bir değerlendirmesi var.
“Başörtüsü kullananların kullanma hakkına saygı duyuyorum. Aynı şekilde ben
başörtüsünü savunduğum kadar mini eteği de savunuyorum. Çünkü ikisi de
ifade özgürlüğünün gereğidir. İnsanlar ülkede istedikleri gibi yaşabilmelidir
diye düşünüyorum.” diyor ve 2008 Ocak ayında da Berlin’de bir gazetecinin
türban konusundaki sorusu üzerine “Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini
soruyorsanız, henüz bu konuda karar vermedik.” diyor ve ama buna rağmen bu
şahsi görüşler de delil olarak kullanılmış.
Şimdi, başlangıçta delilleri değerlendirirken çok
açık bir şeyi ifade ettim: İddia Makamı objektif olarak bu davada hareket
etmiş olsaydı… Diyelim ki bunların tamamı doğru bir faraziye olarak. Şimdi
bu parti 2002’den bu tarafa iktidarda. Birçok konuşma yapmış. Şu iddia
edilen hususlarla ilgili acaba hiçbir üyesi lehte hiçbir konuşma yapmamış
mı? Yaptığımız hiç lehte bir faaliyet yok mu, hiçbir eylem yok mu, hiçbir
açıklama yok mu? Bunlarla ilgili dosyaya en ufak bir şey koymamış. Böylece,
maddi gerçeği araştırmak ve işin hakikatini ortaya çıkarmak için mahkemeye bu
manada yardımcı olmadığını düşünüyoruz. Hâlbuki hepimizin görevi bir manada
gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır ve bunun da yapılırken hukuka uygun,
doğruluğu hukuken sabit olmuş delillere dayanmış olması gerekirdi. Hâlbuki
İddia Makamı aleyhte olduğunu düşündüğü hususları öne çıkardığı deliller
var, lehe olan hususları görmezlikten gelmiş ve dikkate almamıştır ve bu
konuda da hemen hemen hiçbir delil toplamamıştır. Mesela, İddia Makamı,
iddianameye aldığı bazı beyanları açıklamanın lehe olduğunu düşündüğü kısımlarını
çıkartarak yapmıştır. Mesela, AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan hakkındaki 2 numaralı iddia, iddianamenin 27’nci sayfasında
“Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın 2003 adli yılı açılış konuşmasında
“Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenler ile İslami devlet kurmak
isteyenlerin amaçları aynı.” şeklindeki sözlerine Başbakan aynı beyan
içerisinde “Açıkça din ve vicdan özgürlüğünü savunmak hiçbir zaman din
devleti kurmak değildir, bunu böyle değerlendirmek çok yanlıştır.” dediği hâlde,
birincisi var, ikinci kısmı yok. Hâlbuki burada İddia Makamının yaptığı
şey, söylenen sözü yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından koparıp,
söyleyenin kastına rağmen anlamlandırmış ve bu suretle Başbakanı “Siyasal
İslam’a sınırsız bir özgürlük alanı yaratmak ve devleti bir inancın hüküm
ve kuralları çerçevesinde yeniden biçimlendirmek ve dönüştürmek.” tarzında
tavzih etmiştir.
Şuna inanıyoruz ki hukuk devletinde, iddianameler,
vehimler, tahminler ve yorumlar üzerine değil, anayasa ve yasalara uygun somut
gerçeklikler üzerine bina edilir. Aynı şey Sayın Bekir Bozdağ’ın –burada
bulunuyor- “Bu konuyla ilgili Meclisteki bir çalışma sebebiyle basında
çıkan bir kısım hususlar var. Kamu kurumları ve ortaöğretime yönelik bir
çalışmamız, böyle bir niyetimiz yok. –Bu 10-42 tartışmaları sırasında-
Anayasa’ya açık açık yazdık. Buna rağmen hâlâ bu noktada sorgulama yapanlar
var. Görüntülerin çoğunun yalan çıktığı -o günlerde bazı görüntüler var-
başka haberlerden de anlaşılıyor. Bu konuda süreci tıkamak isteyenlerin iyi
niyetten uzak gayretlerinin ürünü olduğu diye düşünüyorum.” dediği;
gazetecilerin basında yer alan fotoğrafları görüp görmediğini sorması
üzerine, Bekir Bozdağ “Gördüm, daha önce de gördüm, hepsi yalan çıktı. Biz
bu konudaki düşüncelerimizi gayet açık söyledik. Dedik ki: Sadece
yükseköğrenime dönük düzenleme yapıyoruz. Hatta eleştiriler olunca
hazırladığımız metne yükseköğrenim kelimesini de ekledik. Bizim kamu
kurumlarına veya ortaöğretime dönük bir çalışmamız yoktur, böyle bir
niyetimiz de yoktur. Biz bunu defalarca açıkladık, böyle bir niyetimiz yok,
böyle bir çalışmamız yok, böyle bir uygulamamız yok.” şeklinde konuştu.
Buna rağmen hâlâ sorgulama yapanların iyi niyetle hareket etmediklerini
basın mensuplarına söylüyor. “Görüntülerin çoğunun yalan çıktığı daha
sonraki başka haberlerden de anlaşılıyor. Bunlarla ilgili görüntüsü olanlar
ilgili makamlara ihbarda bulunur, onlar da gereğini yapar. Bu konuda süreci
tıkamak isteyenlerin iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünüdür diye
düşünüyorum.” diyor. Bakın burada ilgili makamlara atıf yapıyor, bunlar
gereğini yapıyor vesaire. Bunlarla ilgili birçok konu bu konuşmanın
içerisinde iddianameye eklenen kısımlarda yok. Böylece, maksat dışında bir
anlam yüklenmek suretiyle bugün iddianameye bir delil olarak sunuluyor.
Eğer arzu edilirse, kendisi de buradadır, bu bölümle ilgili daha detaylı
bir cevaplama yapar.
Şimdi, AK PARTİ ve laiklikle irtibatı kurulamayan
ilgisiz iddia ve eklerle iddianame ve ekleri kabartılmıştır. Belki bu dava
bakımından en fazla üzerinde durulması gereken konu budur. Gerçekten biz
büyük bir heyetle, kalabalık bir heyetle çalışmış olmamıza rağmen, bazı
evrakların, bazı dosyaların neden bu davanın ekinde verildiğini şahsen bulamadık.
Herhâlde bir imaj yaratılmak istendi, bu kadar evrak olduğuna göre, olsa
olsa işte odak ancak bu kadar evrakla olabilir filan gibi bir imaj yaratmak
kaygısıyla, alakası olsun olmasın birçok şey getirilmiş dosyanın ekine
konulmuş. Bunlarla ilgili dosya numaralarını da vermek suretiyle gerçekten
mahkemeye yardımcı olmaya çalıştık. Çünkü bu, zaman kaybı olacaktır.
Bunların ayıklanması gerçekten uzun bir zamanı gerektiriyor. Yani, tabiri
caizse, iddia makamı karanlıkta karınca arattırıyor bize.
Şimdi bazı ekleri var, mesela koymuş, biz bunun
irtibatını kuramadık, şimdi gündemdeki bir dava sebebiyle tutuklu bulunan
birisinin yazdığı “Patlak Ampul” diye bir kitap var Ergün Poyraz’a ait,
15/10/2002’de basılmış, 264 sayfadan ibaret. Şimdi bu kitap bu dosyada niye
bulunuyor? Eğer bu dosyadaki bir kısım bilgiler bir şeyi ispat için ise ona
atıfta bulunması lazımdır, aksi hâlde şimdi 264 sayfa kitap okunacak. Peki,
sonuçta kiminle ilgili, parti başkanıyla mı ilgili, iddianamede ismi geçen
71 kişiden neyle alakası var? Dolayısıyla kitap konulmuş, bağlantısı yok.
Bir kısım CD’ler konulmuş. Ya çözümü yok, deşifresi
yok, getirilmiş konulmuş. Şimdi siz bunu koyuyorsanız, deşifresini
yapacaksınız, biz de bileceğiz ki bu bunun içindir, bu maksatladır. Bunun
bağlantısını kurmak mümkün değil.
Mesela, bir yerde, 47 numaralı iddia, 22 Temmuz
seçimlerden önce yapılmış bir konuşma Ocak 2008’de yapılmış bir konuşma
olarak sunulmuş.
Yine, AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan hakkında 47 numaralı iddianın ekleri arasında CD’si var,
deşifresi yok.
Bülent Arınç hakkındaki 13 numaralı iddianın ekleri
arasında İran İslam Cumhuriyeti Anayasası yer alıyor. Şimdi, anayasayı
getirip koymuş. Şimdi, bu anayasanın bu davada delil olarak kullanmasının
biz sebebini anlayamadık. Eğer birilerinin konuşmalarıyla bir irtibat
kuruluyorsa, onu irtibatlandırmak lazım. Aksi halde, bu İran Anayasası’yla
71 kişi birden suçlanıyor demektir, parti suçlanıyor. Hâlbuki böyle bir şey
yok. Eğer bunu koyduysanız, bunu neden koyduğunuzu sizin izah etmiş olmanız
lazım. Dediğim gibi, bunların hepsi bir manada imaj oluşturmak, işte bütün
bunca delilden sonra bu parti bu noktadır demeye getiriyor.
Mesela, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Senatosunun
Kur’an kurslarıyla ilgili aldığı bir karar var ve bunu milletvekillerine
gönderdi, bütün milletvekillerine gönderdi. Bunun AK PARTİ’yle bir ilgisi
yok, herkese gitti, şu partiden, bu partiden, bağımsız veya partili,
herkese gitti. Bunu getirip koymuş.
Bazı yüksek mahkeme başkanlarının kuruluş
yıldönümlerinde yaptıkları konuşmalar var. Bunlar, biz biliyoruz ki,
doğrudan doğruya bir partiyi ve bir şahsı hedef alan konuşmalar değildir,
esasen bu türlü konuşmaların tabiatına aykırıdır. Onlar genel bir hukuki
değerlendirme yaparlar. Şimdi o konuşmaları getiriyor, AK PARTİ’yle
irtibatlandırmaya, onun güya bu sözlerin, söylenen sözlerin muhatabı
olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu manada bir kısım iddiaları getirmiş
koymuş.
Ayrıca, yorumla tahrif edilen eylem ve beyanlar
delil olarak kullanılmıştır. Şimdi, aslında bu kadar önemli bir dava ki,
başta hep ifade etmeye çalıştık, bir tüzel kişiliğin idamıyla sonuçlanacak
bir davada yorum yoluyla hüküm tesis edilemez. Bu, hem Ceza Kanunu’nun
1’inci maddesine aykırıdır hem hukukun temel ilkelerine aykırıdır. Somut
delil lazım, delillerin gerçekliği lazım ve bunun hukuka uygun yollardan
elde edilmiş olmasına rağmen, yorum yoluyla bir kısım sözleri belli bir
noktaya getiriyor bağlıyor.
Şimdi, bununla ilgili çok uzun bir liste var, ama
ben sadece bir fikir olması bakımından söylemek istiyorum: Mesela: “Modern
bir İslam devleti olarak Türkiye medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir.”
Başta söyledi ki “modern bir İslam devleti” diye bir tabir yok. Gazeteyi
koyduk, “halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülke Türkiye”, devlet
ise “laik devlet”, ama “İslam devleti” lafı yok. O yanlıştan başka bir netice
çıkarmış. Mesela, Başbakan “Bir kısım talepler karşısında acelemiz yok,
sabırla bu işleri değerlendirmemiz lazım.” “Acelemiz yok”u hep bir yere
bağlamaya çalışıyor. “Türkiye’de din bir çimentodur.” demiş, orada bir
anlam çıkarmaya çalışıyor. “Kamusal alanın henüz tanımı yok.” demiş,
buradan bir anlam çıkarmaya çalışıyor. “Halk nezdinde bir mutabakatı
kastetmiyorum, orada zaten mutabakat var, Parlamento için mutabakat
gerekir, Parlamento halkın iradesini yansıtmıyor, sıkıntı burada.” Eski
tarih itibarıyla bu dönem büyük ölçüde yüzde 85’e varan bir çoğunluk
Parlamentoda temsil ediliyor. Buradan bir anlam çıkarıyor veya tam tersi
bir söylendiğinde de, bu defa, onu öbür taraftan buraya bağlamaya
çalışıyor.
Mesela “Bu işleri niye çözmüyorsunuz?”diyor. Vatandaşla
bizim en çok karşılaştığımız şey şu: Karşılaştığı her türlü problemin
kanunla çözülmesi gibi bizim bir alışkanlığımız var. Maalesef zaman zaman
hepimiz duyuyoruz ki: “Ben olsam bir kanun çıkarırım, bu işi çözerim.”
Vatandaş karşılaştığı bir sorunun çözümü için “Niye çıkarmıyorsunuz, niye
bu işleri böyle yapmıyorsunuz?” denildiğinde, bu halkı bilgilendirmek,
halkı teskin etmek, halkın tansiyonunu düşürmek, elli sebepten dolayı bu
türlü cümleler kullanılabilir. “Çok acelecisiniz, biz sorumluluk sahibiyiz.
Bu işi kangren hâline getirenlerin şimdi dışarıdan konuştuklarını
görüyoruz, siz de onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı olun.” deniliyor.
Tam tersi işte, biz bunları söylediğimizde de suçlanıyoruz, öbür türlüsünü
yaptığınızda da bunda suçlanıyorsunuz. Bakın, şimdi, yukarıdakilerle bu
tezat teşkil eden bir ifadedir. Yani bir toplantıda bir kısım insanlar -ki
bunların önemli bir kısmı akademisyen. Ben bu toplantıyı hatırlıyorum-
Sayın Başbakana “Bunu niye yapmıyorsunuz?” tarzında sert eleştiriler
getiriyor. Başbakanın da söylediği “Siz de onların oyununa geliyorsunuz,
sabırlı olun, çok acelecisiniz, biz sorumluluk sahibiyiz.” Dediğinden,
buradan başka bir plan çıkarmaya çalışıyor, nitekim ileride var.
“Bir takvimimiz yok. Biraz atmosfer ve zemin olayı”
gibi lafları kullanıyor.
Mesela: “Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar
var. Bunu da açıkça söylemek zorundayım. Fakat şunu bilmenizi istiyorum,
her şey zamana gebe. Zira millet iradesi birçok şeyi halledecektir. Ama
sabırlı olmaya mecburuz.” Buradan, buralardan, “AK PARTİ’nin bir planı var.
Şimdi bu işleri sabırla geçiştirmeye çalışıyor, vakti zamanı geldiğinde bu
işleri yapacak.” gibi bir değerlendirmeye işi götürüyor. Mesela, dışarıda…
Çünkü bunların, bu söylediklerimin hepsi, aslında, Başbakana, Hükûmete veya
partiye yöneltilen eleştiriler karşılığında partinin bir kendisini savunma
refleksi zımnında söylediği ifadeler.
Şimdi, mesela şu çok enteresan: “Ölümün nerede ne
zaman geleceği belli mi? Musalla taşına yatırıldığınız zaman ‘Falanca
cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya ‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da
başbakan niyetine’ demeyecekler, ‘er kişi niyetine’ diyecekler. Bu
makamlar, bu mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri şımartmasın. Ben tüm
Adalet ve Kalkınma Partililere şunları söylüyorum: Mütevazı olun”
Mesela: “Şunu unutmayın, sağlıklı bir doğum dokuz
ay on gün olur. Bazılarının tahriklerine sakın aldanmayın. Biz dertliyiz.
Biz, nerede, neyin, nasıl dertleri olduğunu biliyoruz. Ama her şey bir yol
haritası içerisinde yürüyecektir.”
“İdam sehpasının yolunu gösteriyor. Biz bu yola
çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini
söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda
bedel ödemeye hazırız. Bu konuda rahatız.” Şimdi, bunların önemli bir
kısmı, ana muhalefet partisinin grup konuşmalarından sonra, geçmişte
maalesef üzücü akıbetlerle karşılaşmış bir kısım siyasetçileri örnek
göstermeleri karşısında, Başbakanın “Tamam bunlar olmasaydı Türkiye’nin
tarihinde, ama bu yola çıkanlar bunu da göze alır.” demek suretiyle vermiş
olduğu muhalefet liderine bir cevap, buradan başka bir anlam, laiklik
karşıtlığıyla açık ve gizli bir değerlendirme yapmaya çalışıyor. Hâlbuki
açık bir ifadede gizli anlam aranması ve başka anlamlara çekilmesi,
bunların hiçbirisi doğru değil. Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük
eleştirilere cevap vermesi veya başkalarını eleştirmesi veya ülke
sorunlarını konuşması ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasa’ya aykırıdır.
Tabiatıyla, her babayiğidin bir yoğurt yiyişi var. Birisi konuyu böyle
anlatır, bir başkası başka anlatır. Bu, bir ifade tarzıdır. İfade özgürlüğü
kapsamında değerlendirilmesi gereken her husus… Onun için, birinci bölümde
yapmaya çalıştım.
Konuşulan her konudan bir anlam çıkarmaya
çalışırsak, o zaman, Türkiye’de kapatılmadık parti de olmaz veya yasak
kapsamına girmeyecek milletvekili veya siyasetçi de olmaz. Çünkü burada
büyük ölçüde niyet okumalara dayalı bir durum görüyorum. Misal olarak ifade
edeyim: Şimdi bugün itibarıyla Türkiye’nin dış ve iç borcu 346 milyar YTL.
Şimdi bu ay 24 milyar YTL borç ödüyoruz, Ağustosta 19 milyar YTL. Bundan
birkaç ay evvel faizler 15.75’ti, şimdi 22,5 oldu. Dolayısıyla Türkiye
hâlen borçlanarak, faiz dışı fazladan ödeyebildiklerinin geri kalanını
piyasadan borçlanarak ödüyor. Dolayısıyla aradan geçen birkaç ay
içerisinde, faizden dolayı 1 puan artmış olması hâlinde, 3,4 milyar YTL
Türkiye’nin borcu artıyor, özel sektörüyle, kamu sektörüyle birlikte. Şimdi
ben şöyle bir şey söylesem, desem ki: “Bu faiz Türkiye’nin bütün
kaynaklarını kurutuyor, Türkiye’yi mahvediyor, bütçenin içini boşaltıyor,
fakirin, fukaranın hakkı, hukuku faize gidiyor.” Şimdi bardağın boş
tarafından baktığımızda bu ifadeye yükleyeceğimiz anlam farklıdır, dolu
tarafından baktığımızda yükleyeceğimiz anlam farklıdır. Eğer bunu bir ekonomist
olarak ve iyi niyetle benim bu konuşmam değerlendiriliyorsa, Türk
ekonomisinin, Türk bütçesinin, Türk maliyesinin bir gerçeğini söylemiş
oluyorum. Bunun size göresi, bana göresi yok, çünkü vaka bu. Bugün ben de
olsam, başkası da olsa, “Evet, Türkiye’nin bugün itibarıyla 346 milyar YTL
borcu var ve faizle borçlandığı için de gerçekten önemli bir kısmı,
bütçenin üçte 1’inden fazlası neredeyse her sene faize gidiyor.” bu, işin
dolu tarafı, ben bilimsel veya mali bir tespit yapmış olurum. Şimdi boş
tarafından bakarsam: “Bu faiz bu memleketi tüketiyor, bitiriyor.”
denildiğinde, eğer belli bir kimlikle belli bir sıfatı da taşıyorsanız,
buradan pekâlâ “Bu konuşan kişi faizsiz bir düzen istiyor, faizsiz düzen de
İslami düzendir.” al sana laiklik karşıtı bir söylem. Şimdi böyle bir
değerlendirme olabilir mi? Yani, böyle giderek Türkiye’de siyaset
yapılabilir mi? Şimdi ne konuşacağız, nasıl konuşacağız, nasıl anlaşılacak,
nasıl değerlendirilecek? Tek ayak üzerinde durarak bir siyaset yapmak gibi
sorunla biz karşı karşıyayız.
Onun için, delillerle ilgili ana başlıklarla bir
değerlendirme yaptık. Geri kalan kısımların davayla irtibatını biz şahsen
kuramadık. Olanlarla ilgili de zaten önceki cevaplarımızda ayrıntılı,
Yüksek Mahkemeye yardımcı olmak adına bunları koyduk. Ayrıca teker teker
her milletvekiliyle ilgili iddia konusunda da zaten eklerinde var. Şimdi o
71 kişiyle ilgili bir değerlendirme yapmaya kalksam, en az üç yüz sayfa
daha bizim konuşmamız gerekiyor. Bunlar sizin bilginize zaten sunuldu. Ama
ister şahıslarla ilgili olsun, ister partiyle ilgili olsun, bu söylediğimiz
illetlerle malul bir deliller “manzumesi” var. Bununla gerçekten delil
hukuku bakımından Sayın İddia Makamı iddiasını ispat etmiş oluyor mu? Bunu
sizler değerlendireceksiniz.
Şimdi bu delillerle, aslı olmayan mahkeme
kararlarıyla veya tekziplerle, tavzihlerle, partiyle alakası olmayan kişilerle
ilgili bu deliller kategorisiyle bir siyasi partinin suçlanabileceği en
ağır suçlamayla iktidardaki bir parti karşı karşıyadır. Nedir o? Laiklik
karşıtı eylemlerin odağı olmak. Şimdi burada üzerinde durmamız gereken iki
tane kavram var. Bir tanesi “laiklik”, bir tanesi de “odak” kavramıdır.
Şimdi, İddia Makamının on iki sayfa tutan açıklama
ve yorumlarında ortaya koyduğu laiklik tanımı ve yorumları baştan aşağıya
sorunludur. Biz bunları çok teferruatlı bir şekilde önceki takdimlerimizde,
yazılı takdimlerimizde izah etmeye çalıştık. Bunlar neden sorunludur, neden
kendi içinde çelişkileri vardır, neden sübjektiftir, neden hukuk standartlarına
uygun değildir ve en önemlisi, neden bu türlü bir laiklik anlayışının
bizatihi hepimizin koruması gerektiği laiklik prensibine bütünüyle zarar
verici unsurları içermektedir?
Şimdi, müsaade ederseniz, parti adına biz
laiklikten ne anlıyoruz, çok fazla sabrınızı zorlamadan birkaç hususu ifade
etmek istiyorum. Biz buyuz. Biz iddianamedeki parti değiliz. İddianamede
tavsif edilen kişiler değiliz. İddianamede itham edilen hususlar bize yafta
olarak getirilip yapıştırılamaz. Biz o değiliz, biz buyuz. Biz neyiz? Şimdi
onu müsaade ederseniz arz etmek istiyorum.
Şimdi, iddianamede kendi içinde tutarlık taşıyan,
bilimsel muhakemeye uygun, toplumsal gerçeklerle ve laik düşüncenin
evrensel birikimiyle uyumlu, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacak ve
uyulacak hukuki standartları taşıyan bir laiklik tanımı maalesef
iddianamede yer almıyor. İddianamede laiklik prensibi değil, laiklik adıyla
katı bir ideoloji -buna totaliter de diyebiliriz- bir felsefi kanaat ve en
tehlikelisi, diğer dinî inançlarla rekabet hâlinde olan bir inanç sistemi
tanımlanmakta ve sunulmaktadır, savunulmaktadır.
Laikliğin dinamik bir kavram olduğu ve devletin
demokratikleşme sürecinde laiklik anlayışının da demokratikleştiği gerçeği
göz ardı edilmiştir. Laikliğin dünyada en katı şekilde uygulandığı
Fransa’da bile bu dönüşüm yaşanmış, bu ülkede demokratikleşme sürecinde
laikliğin ikinci temel unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü, diğer
özgürlükler gibi gelişmiştir. Laiklik zamanla radikal ve militan
uygulamalardan arınarak din ve vicdan özgürlüğüne daha fazla yer veren
demokratik bir görünüm kazanmıştır. Laikliğin demokratikleşmesi, onun
toplumsallaşması sürecini de hızlandırmıştır.
Türkiye’de laikliğin din ve devlet işlerinin
ayrılığı anlamındaki tanımı elbette devam etmektedir, edecektir ve de etmelidir.
Bu ülkenin diğer boyutu olan din ve vicdan özgürlüğü, tek parti dönemine
nazaran, tıpkı ifade, toplantı, örgütlenme özgürlüğü ve başkaca özgürlükler
gibi gelişmiştir. Bu bağlamda, cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olan
laik hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi diğer niteliklerle
eklemlenerek bugünkü hâlini almıştır. Nitekim, bu sosyolojik dönüşüm
laikliğin toplumsal açıdan algılanmasını ölçmeye yönelik bilimsel
çalışmalarda da ortaya çıkmaktadır. Profesör Ali Çarkoğlu ve Profesör
Binnaz Toprak’ın Kasım 2006’da yaptıkları sosyolojik araştırma bu bakımdan
son derece önemli. “Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” adlı bu
bilimsel araştırmaya göre, toplumda laikliği benimseyenlerin oranı ciddi
olarak artmıştır. Daha sonra yapılan bilimsel araştırmalarda da bu aynı
şekilde gözükmektedir. Bence sonuçları vardır.
Bu araştırmalar gösteriyor ki, eğer toplumun
iktisadi seviyesi yükseliyorsa, eğitim seviyesi yükseliyorsa, uygulanan
sosyal politikalara paralel olarak laikliği benimseyenlerin oranı da her
geçen gün artmaktadır. Parti olarak da bizim iktidara geldiğimiz günden
beri yaptığımız iş, varmak istediğimiz hedef de budur. Laikliği daha
güçlendirmek, toplumsallaştırmak, geliştirmek, çağdaş uygulamalara paralel
kılmaktır. Laiklik, herhangi bir dinin mahiyetinden hareketle tanımlanacak
bir iki ilke olmayıp, devletin tutumunu belirleyen bir prensiptir. Laiklik,
bireylerin tutumunun değil, sosyopolitik sistemin niteliğidir. esas
itibarıyla devleti sınırlayan, dolayısıyla da devletin nasıl hareket
etmeyeceğini gösteren bir ilkedir. Bu cümlenin altını özellikle çiziyorum.
Dolayısıyla bize göre, devleti sınırlayan, dolayısıyla da devletin nasıl
hareket etmeyeceğini gösteren bir ilke. Daha açık bir ifadeyle, laik
devlet, belli bir dini veya seküler bir görüşü yurttaşlarına empoze
edemeyeceği gibi, din ve vicdan özgürlüğünün kullanımını da güvence altına
almak zorundadır. Laikliğe aykırı olan, toplumda din konusunda farklı
görüşlerin bulunması değil, devlet yetkisini kullananların belli bir dinî
görüşü, yasal ve idari kural veya uygulamalar şeklinde cebir yoluyla
yurttaşlarına dayatmalarıdır. Özetle, herhangi bir dinin hükümlerinin
devlet kuralı hâline getirilmemesi demektir.
Nihayet, bir dinin mensuplarının kendi dinlerini şu
veya bu şekilde anlamaları laiklik devletin sorunu değildir. Esasen bir
dinin doğru yorumunun ne olduğu siyaseten belirlenecek bir husus da
değildir. Yurttaşların kendi dinlerini yanlış da olsa doğru da olsa
yorumlayıp onu içselleştirmesi onun kendi bireysel takdir hakkıdır.
Kanunların açıkça tanımladığı suç teşkil eden fiilleri işlemedikçe bu husus
devleti ilgilendirmez.
Demokrasinin laiklikle ilişkisi hakkında elbette
farklı görüşler var ama çağdaş demokrasilerdeki uygulamasına baktığımızda,
burada demokrasinin önemli bir kısmı laiklik sistemlerdir demokrasilerin,
ancak demokratik olmayan ülkelerin bir kısmı da laikliktir, laik olmayan
demokratik ülkeler de vardır. Bu tespitten hareketle, dünyadaki uygulamalara
bakıp diyebiliriz ki, laiklik, demokrasinin yeterli şartı değildir, ama
gerekli şartıdır, ancak laikliğin doğru anlaşılmış olması gerekir.
Totaliter rejimlerde uygulanan şekli ile demokratik laiklik anlayışı
arasında büyük fark var. Totaliter laiklik anlayışı içerisinde, dinin kötü,
zararlı, gerici bir toplumsal güç olarak kabulü vardır. Onun için de
siyasal sistem laikliği dinden özgürleşme olarak algılamıştır. Bu dinden
özgürlük anlamındaki laiklik anlayışı daha çok Fransız tipi laiklik
anlayışına tekabül eder. Dinin özgürleşmesi anlamındaki laiklik anlayışı da
Amerika Birleşik Devletlerinde daha çok uygulama alanı bulmuştur. Bu
anlayışın arkasındaki temel düşünce, devletin dinler karşısında tarafsız
kalması gerektiği düşüncesidir. Laiklik bu anlamda bir özgürlük ilkesidir.
Bunun içindir ki laiklik, bireyleri onun temel hak ve özgürlüklerini değil,
devleti ve onun güç kullanımını sınırlayan bir ilkedir.
Laik devletin görevi, bütün inançlara saygı
göstermek, dinî veya seküler görüşler arasında ve bunları benimseyen
kişiler arasında hiçbir ayrım yapmamaktır. Bu tespitten yola çıkarak,
laiklik, tarafsızlık ilkesinin sonuçlarından birisidir. Netice itibarıyla,
laiklik, bir toplumsal barış ilkesidir. Bu çerçevede bize göre laikliğin
iki ayağı var. Birincisi din ve vicdan özgürlüğü, ikincisi hukuki düzenin
doğrudan doğruya dine dayanmamasıdır. Bununla beraber, siyasi meşruluğun
dine dayanmamış olması, dinin bireysel ve toplumsal boyutlarının laik
devlet tarafından tanımlaması anlamına gelmez. Diğer yandan, elbette laik
bir düzende kişilerin de dinî ihtiyaçlarının karşılanmasında devletten
talepleri olabilir, bunları dile getirebilir ve bunları siyasetçilerden
isteyebilirler.
Demokratik ülkelerdeki uygulamalara baktığımızda,
evrensel standartta bir din-devlet ilişkisi de yok, yani her ülke kendisine
göre din-devlet ilişkileri geliştirmiştir. Onun için, herhangi bir ülkede o
ülkedeki laiklik ilişkilerini eleştirmek, farklı yorum ve önerilerde
bulunmak mümkündür. Bu, laiklik karşıtlığı anlamına gelmiyor. Ama kesin
olan bir şey var, o da din ve vicdan özgürlüğü, demokratik laiklik
anlayışının vazgeçilmez bir şartıdır. Böyle olduğu ve Batı’da böyle kabul
edildiği için, laiklik anlayışında ve uygulamalarında giderek statik bir
yorum yerine, dinamik bir yorum hâkim olmakta, kesin ayrılık yerine
hayırhah, tarafsızlık, hatta dine sempatik laiklik diyebileceğimiz bir
anlayışa yönelinmektedir.
Modern devlet, vatandaşlarına hak ve özgürlükler
bakımından ve sosyal devlet prensipleri çerçevesinde eşit bireyler olarak
tutmakla mükelleftir ve bize göre devletin farklı dinî inançlara mensup
vatandaşlarına eşit mesafede durması eşitliği, durmaması eşitliği imkânsız
hâle getirir. O nedenledir ki biz, eşitlik ancak laik bir düzende mümkündür
diye düşünüyoruz.
Ayrıca, laiklik toplumsal barışı sağlamak için de
gereklidir. Farklı dinler ve inançlar barışı ve hoşgörüyü telkin etseler de
bambaşka nedenlerden çatışan taraflar bile meşruiyet kazanmak için inançlar
dünyasından gerekçeler bulmaktadır. Toplumu bir arada, barış içinde tutmak
için hoşgörüden önce sağlam hukuk kurallarına ihtiyaç var. Hoşgörü bu hukuk
kurallarını besleyerek barışa katkı da sağlıyor. O nedenle, laiklik bizim
açımızdan aynı zamanda bir barış ilkesidir.
Ancak burada en büyük tehlike, azınlık ile çoğunluk
arasında geçen kutuplaşmanın laiklik eksenine oturtulmasıdır. Bu durumda
laikliğin kolaylıkla bir siyasi görüşe veya ideolojiye dönüşme ihtimali
kuvvetlidir. Böylece laiklik var oluş amacından sapabilir, hâlbuki laik
devlet ilkesine sadece sayısal olarak az olan inanç mensupları değil,
çoğunluk inancına sahip olanların ihtiyacı da eşit orandadır. Çünkü
çoğunluk inancının farklı yorumları da birbiriyle rekabet hâlindedir.
Devlet düzeni laiklikten uzaklaştığı zaman, ilk tehlike, militan din
yorumunun diğer din yorumlarını bastırmaya çalışmasıdır.
Öbür taraftan, dinî ve felsefi inanç farklılıklarının
bir arada barış içinde yaşatmak için var olan laiklik bir inanca
dönüşmemelidir. Laiklik prensibinin hukuki değerini yok eden en büyük risk,
laikliğin de diğer inançlar karşısında, her ne gerekçeyle olursa olsun, bir
inanç olarak çıkartılmasıdır. Laikliği bir din, bir inanç ve felsefi kanaat
veya diğer inanç ve felsefi kanaatleri ortadan kaldırmaya çalışan düşmanca
bir prensip olarak anlamak ve yorumlamak laik hukuk düzenine ve toplumsal
barışa yönelik en ciddi tehlikedir.
Şimdi, laiklik konusundaki görüşmelerimizi ifade
ettikten sonra, AK PARTİ nasıl laikliğe aykırı eylemlerin odağı hâline
gelmiş, o bölümde birkaç şey söylemek istiyorum. Sayın Başsavcının odak
konusundaki yaklaşımı Anayasa’nın ruhuyla bağdaşmazlık içindedir. Çünkü bir
siyasi partinin parti yasaklarına aykırı fiillerden dolayı kapatılmasını
zorlaştıran Siyasi Partiler Kanunu’ndan önce Anayasa’nın bizatihi
kendisidir. Anayasa’nın kapatılmayı odak olma şartına bağlamış olması ve
bunun kriterlerinin de 69’uncu madde içerisinde yaşanan tecrübeler dikkate
alınarak, son değişiklikle maddeye derç etmesi bunun en belirgin kanıtıdır.
Esasen odaklaşma zaten gerçekleşmesi zor olan bir durumdur. Bu terimin ve
kriterlerin madde metnine son değişikliklerle ilave edilmesi
Anayasakoyucunun bilinçli bir seçimidir. Aksi hâlde, sempati besleme,
destek verme, fiillere karışma gibi Türkçede başkaca tanımlar ya da
ifadeler var iken, bunu seçmiş olması son derece anlamlıdır. Bu demektir
ki, Anayasa’nın kendisi bir siyasi partinin kapatılması için onun yasak
fiillerle herhangi bir bağlantısını veya öyle bir izlenimini yeterli
görmemekte, onun bu fiillerin odağı hâline gelmesini Anayasa’nın 69’uncu
maddesindeki şartları da dikkate alarak gerekli görmektedir, yani şarta
bağlı bir durum söz konusu.
Öbür taraftan, “odak” kelimesini “hâline gelme”
ibaresiyle bir arada bulunması da bizce önemlidir. Bu anlatım biçimi, yasak
fiillerle arızi bir ilişki veya bağlantı durumundan farklı olarak,
kararlılık gösteren bir sürecin göz önünde bulundurulmasını ve bu fiillerin
yoğun bir şekilde işlenmesini ve bu durumda partinin Anayasa’nın 69’uncu
maddesinde zikredilen organlar tarafından benimsenmesini zorunlu
görmektedir ve bunların hepsi Anayasa’nın 69’uncu maddesinde çok açık
olarak söylenmiştir.
Anayasa, bir siyasi partinin odaktan kapatılmasını
belli koşullar altında somut ve gerçekleşmiş eylemlerin varlığını zorunlu
görmesine rağmen, İddia Makamınca, yine, eylem ve söylemlerin özellikle bir
iktidar partisi yönünden somutlaşması, yani sonuçların ortaya çıkması
gerekmemektedir. Şimdi Anayasa eylem arıyor, ama İddia Makamı böyle bir
sonucun ortaya çıkmasını beklemiyor. Yasama organında çoğunluğa sahip bir
siyasi partinin bu eylem ve söylemleri her an için gerçekleştirilebilecek
konumda olması karşısında, bu eylem ve söylemlerin gerçekleşebilir olması
karşısında soyut olarak varlığı dahi kapatma yaptırımına dayanak
olabilecektir. Yani, tek başına iktidar olmanız İddia Makamının mantığına
göre, odak olma bakımından ayrıca eyleme gerek yok, siz zaten bu tehlikeyi,
bu riski taşıyorsunuz diyor. Hâlbuki, Anayasa açısından evvela 68’inci
maddenin dördüncü fıkrasındaki zikredilen hususlara aykırı eylemler olacak.
O fiilleri işleyenin parti üyesi olması şart. Anayasa’da sayılan organların
açık ya da zımni benimsemesi gerekir. Organları bunları kararlılıkla ve
doğrudan işlemesi ve yoğunlukla birlikte işlemesi. Bunların hepsinin bir
arada olması hâlinde odak söz konusuyken, iktidar partisi olmanız bile tek
başına odak olmanız için yeterli delil olarak sunulabilmektedir.
Şimdi, burada hukuki bir kısım değerlendirmelerin
yapılması gerekiyor. Tabii, odak hâline gelme, eskiden, büyük ölçüde sübuta
erme şartına bağlıydı. Bu da mahkemelerden alınmış kararlarla ilgiliydi.
Bu, Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi. Dolayısıyla şimdi içinde bulunduğumuz
süreçte artık bu sübut şartı ortadan kalkıyor. Ama buna rağmen yine de bir
partiyi odak olmaktan suçlayacaksanız belli eylemlerin olması
gerekmektedir.
Şimdi, bu eylemler nasıl eylemler? Şimdi, bir hukuk
devletinde bir yasak değilse serbesttir. Çünkü siz davranışlarınızı neye
göre ayarlayacaksınız? Yasalarda sizi belli faaliyetleri yapmayı engelleyen
hususlar var mıdır yok mudur? Ben bir şey yaparsam bundan dolayı bir
müeyyideye muhatap olur muyum olmaz mıyım? Şimdi, parti kapatma gibi çok
önemli bir konuda velev ki bir ceza yaptırımı söz konusu olmasa bile, yine
de fiilin belli unsurları taşıması lazım. Aksi hâlde olsa olsa metoduyla
parti kapatma yolunu açmış oluruz. Yani, buradan biz şunu demek
istemiyoruz: Yani illa da fiillerin varlığı ve karşılığında da bir ceza
hükmünün olması gerekmiyor ama yapılan düzenlemelerde, bizim kanaatimiz,
yine bir fiil olacak, çünkü düşünce, mülahaza bunların hepsi kalkmış eylem
gündeme gelmiş, eylem üzerinden bu değerlendirmeler yapılacak. Bunlar da
sıradan eylemler değil. Yine karşılığında bir cezai müeyyide olmasa dahi,
belli unsurları itibarıyla bu sonucu doğurabilecek bir kısım fiillerin
olması gerekiyor. Nitekim, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl
geçmemiş ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya
kuruluşun işten çektirilmesini yazıyla partiden ister. Parti üyeleri
68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı fiil ve
konuşmalarından dolayı hüküm giyerlerse diyor. Bir şeyden hüküm giyebilmek
için evvela o kapsama giren fiilin unsurlarının oluşması lazım.
Yine 68’inci maddenin dördüncü fıkrasında yer alan
hükümlere aykırı fiillerin ceza hukuku anlamındaki fiiller olması
gerektiği, bizim bu iddiamızı doğruluyor. Dolayısıyla şimdi lafı bu kadar
uzatmamın sebebi şu: Şimdi biz nasıl odak olmuşuz, ne var, eylem olarak
Sayın Başsavcı ne getiriyor? Deminden beri anlatmaya çalıştığımız husus,
ifade özgürlüğü kapsamında herkesin konuştuğu, sıradan vatandaşın
konuştuğu, bir köşe yazarının yazdığı, bir yorumcunun yorumladığı veya
televizyon tartışmalarında bilim adamlarının, akademisyenlerin veya
herkesin konuştuğu konuları konuşmaktan ibarettir. Dolayısıyla bu ifade
özgürlüğü kapsamındaki bu açıklamaları laiklik karşıtı eylemler olarak
mütalaa ediyor. Ben de söylemeye çalıştım ki, bu sözleri ilk defa biz
söylemiyoruz, bu konuları biz gündeme getirmedik, bizden evvel de var. Bir
siyasi parti toplumda olan konuları konuşmayacaksa, vatandaşın karşısında
diğer partiye nazaran o sorunlara kendi çözümlerini açıkça ortaya
koyamayacaksa ve bu konuşmalar eylem olarak mütalaa edilip bundan dolayı
parti kapatılacaksa, siyasete çok fazla da bir yer kalmıyor diye
düşünüyoruz.
Onun için, biz, ne laiklik karşıtıyız ne de sunulan
deliller karşısında bu işin odağı hâline gelmişiz. Bizim laiklik
anlayışımız Anayasa’nın laiklik anlayışına uygun. Anayasa’nın laiklik
anlayışında, bir tarafta yukarıda iki özelliğini saydığımız din ve vicdan
özgürlüğü teminat altında, öbür tarafta da devletin temel nizamlarının dinî
esaslara dayandırılmaması. Dolayısıyla bizim anlayışımız bu, Anayasa’nın
anlayışı da bu. Biz, bu konuyu, bunları kendi parti programımızda,
tüzüğümüzde çok açık olarak ortaya koyduk. Mesela, partimiz laik,
demokratik, sosyal hukuk devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin,
inanç özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir
diyoruz. Dini insanlığın en önemli kurumlarından biri, laikliği ise
demokrasinin vazgeçilmez şartı, din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak
görür diyoruz. Laikliği din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına ve
örselenmesine karşıdır diyoruz. Bu, aynı zamanda, Anayasa’nın 2’nci
maddesinin gerekçesi. Esasen laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının
ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu
doğrultuda yaşamalarını, ancak inançsız insanların da hayatlarını bu
doğrultuda tanzim etmelerini sağlar diyoruz. Bu bakımdan, laiklik, özgürlük
ve toplumsal barıştır diyoruz. Partimiz kutsal dinî değerlerin ve
etnisitenin istismar edilerek siyaset malzemesi yapılmasını reddeder
diyoruz. Öte yandan, dinî, siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara alet etmek
veya dini kullanarak farklı düşünen ve yaşayan insanlar üzerine baskı
kurmayı kabul edemeyiz diyoruz. Bunlar, bizim tüzüğümüzde, programımızda
bugüne kadarki açıklamalarımızda var. Dolayısıyla biz, hem evrensel laiklik
anlayışına hem 1982 Anayasası’nın en başta 24’üncü maddesi olmak üzere bu
konudaki düzenlemelere uygun bir laiklik anlayışını benimsiyoruz.
Şimdi biz bunları söylüyoruz ama bu manada çok
sayıda açıklama olduğu hâlde, iddianamede bunlardan bir tanesi bile yok.
Sanki biz bunları hiç söylememişiz ya da kapalı kapılar ardında söylemişiz
de İddia Makamı bunu duymamış gibicesine, en önemli suçlamada… Karşı
tarafın, suçladığınız kesimin görüşlerini de ortaya koymuş olmanız gerekir
ki sağlıklı bir karar verilebilsin.
AK PARTİ olarak, laikliğin dindarlığa mâni
olmadığını ve dindarlığın teminatı olduğunu, dindar birinin de devletin
laik yapısını benimsemesinin mümkün olduğunu ve bu nedenle sadece dindar
diye insanların laiklik karşıtı gösterilemeyeceğini, hiç kimsenin
dindarlığı nedeniyle itham edilemeyeceğini ifade eder diyoruz.
AK PARTİ, laikliğin bir diğer yönünü ise din ve
devlet işlerinin birbirinden ayrı olması, din ve devlet işlerinin
birbirinden ayrılmış sayılmasını ise devletin bütün dinlerin mensuplarına
eşit davranması, din kurumları ile devlet kurumlarının ayrılmış olması,
hukuk kurallarının din kurallarına dayandırılmaması, hukuk kurallarının din
kurallarına uyma zorunluluğunun bulunmaması, devlet yönetiminin dine
dayanmaması ve devlet yönetiminin de din kurallarından etkilenmemesi olarak
görmektedir.
Şimdi, bunlar, bizim kendi resmî metinlerimizde,
söylemlerimizde kullandığımız, inandığımız hususlardır. Biz, kendi
metinlerimize inandığımız şeyleri yazdık. İnandığımız şeyleri de kamuoyuyla
bugüne kadar hep paylaştık, paylaşmaya da devam ediyoruz. Dolayısıyla bizim
savunduğumuz modern laiklik anlayışından farklı bir yorumu yok savunduğumuz
laikliğin. Bununla ilgili etraflı bir açıklama koyduk, bundan ne
anlaşılıyor, ne anlaşılması gerekiyor? Avrupa Konseyine bağlı
Parlamenterler Meclisinin 1202 sayılı kararı ve burada zikredilen hususlar
ile AK PARTİ’nin savunduğu hususlar arasında herhangi bir farklılığın
olmadığını, üstelik AK PARTİ, laiklik anlayışını sadece programına yazmakla
kalmıyor… Çünkü biz, bir muhalefet partisi değiliz, yani icraatı belli
olmayan bir parti de değiliz. Biz, 2002’den bu tarafa iktidardayız ve ne
yapıyorsak, ne yaptıysak, biz bunların hepsini kamuoyunun gözü önünde
yaptık ve Sayın Parti Genel Başkanı ve Başbakan, sayısız konuşmalarında,
kendisinin ve partisinin laiklik anlayışını açıklıkla ifade etmiş,
beyanları ve eylemleriyle cumhuriyetimizin laik niteliğinin güçlenmesine
katkıda bulunmuştur. Mesela, bir konuşmasında Erdoğan, partisinin olmazsa
olmaz diye nitelediği üç kırmızı çizgisini de dincilik, ırkçılık,
bölgecilik diye ilan etti. Erdoğan “Bu kırmızı çizgilerin dışına çıkanlar
için gereğini yaparız, böyle biline.!” uyarısında bulundu. “Biz, legal
siyaset alanında bile dinin, ırkın ve bir bölgeye mensup olmanın istismarı
anlamına gelen dincilik, ırkçılık ve bölgecilik temelinde siyaset yapmanın
kırmızı çizgilerimiz olduğunu söyleyen tutarlı ve büyük bir hareketin
mensuplarıyız.” diyor. Bu manada yapılmış sayısız açıklamaları var. Mesela,
“Muhafazakârlık ve Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı konuşmada: “Açık
söylüyorum, bizim üç kırmızı çizgimiz var. Bölgesel milliyetçiliği kabul
etmiyoruz. Etnik milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığı hepimizin ortak paydasıdır. -Hâlbuki evvelki konuşmalarda ifade
ettik, bir yanıltmayla, bir cımbızlamayla, İslam bizim ortak paydamıza
gelen bir çarpıtma var- Dinsel milliyetçiliği kabul etmiyoruz.” Bunlar AK
PARTİ’nin en yetkili ağızdan neye nasıl baktığının açık göstergeleridir.
BAŞKAN – Sayın Çiçek, şöyle bir programlama
açısından, tahminen sizin şeyinize göre, ne zaman bir süre daha alır bu
savunmanız, yani ona göre bir ara vereceğim tekrar bir daha.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Sayın Başkan, o söylediklerimi süratli geçiyorum, yazılı olarak takdim
edeceğiz.
BAŞKAN – Yani bu teklifim sizin bu açıklamalarınızı
ya da savunma hakkınızı sınırlama anlamında değil, istediğiniz kadar
konuşabilirsiniz. Ama ben öğrenerek hani bir ara vereyim, sizler hem
yoruldunuz, hem arkadaşlarımızın dikkati daha da fazla şey olmasın
düşüncesiyle soruyorum bunu.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Evet, kısa bir ara verirseniz, ben neleri daha çıkaracağım bir plan
yapayım.
BAŞKAN – Peki.
On dakika daha ara veriyorum arkadaşlar.
Kapanma Saati: 16.36
BAŞKAN – Sayın Çiçek, görülen lüzum üzerine ses
düzenini değiştirdik. O nedenle de, buyurun, oturarak açıklamalarınızı
yapmaya devam edin.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK –
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN - Bir konuyu öncelikle söylemek istiyorum:
Bizim bu müdahalelerimiz, konuşmalarımız sizin savunma hakkınızın
kısıtlandığı anlamda asla anlaşılmasın. İstediğiniz kadar konuşabilirsiniz.
Bugün bitmezse yarın devam ederiz. Bu konuda kendinizi rahat hissedin
lütfen. Sonuna kadar biz sizi dinlemeye hazırız.
DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK -
Çok teşekkür ederim. Sayın Başkan, sayın üyeler; anlayışınız için, sabrınız
için de çok teşekkür ederim.
Bundan sonraki bölümde mümkün olduğu kadar ana
başlıkları söylemeye çalışacağım bir iki konu dışında. Zaten görüşlerimizin
yazılı metnini vereceğiz ama metin dışına çıkıp lüzumuna binaen söylediğim
hususlar da var, onların birlikte değerlendirileceğinden de eminim.
Dolayısıyla şimdi konuştuğumuz konu laiklikle
ilgili. Biz bu konuda hem başta Parti Genel Başkanı olmak üzere muhtelif
tarihlerde çok açıklamalar yaptık. Maalesef bu açıklamaların hiçbirisi
iddia makamınca dikkate alınmamış. Keşke bunlardan bazıları konulmuş
olsaydı. Biz netice itibarıyla özü aynı olan şeyler söylüyoruz. Laik
toplumda din laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik tüm inanç gruplarına
eşit mesafede olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği
içindir ki laiklik bizim için bir yerde sigortadır diyoruz. 14 milyon
kişinin oyunu almış ve iktidar olmuş bir parti laiklik karşıtı olarak bu
sahneye çıkmadı diyoruz o tarih itibarıyla.
Ayrıca iddianamedeki hususlara cevaptır. Keşke
bunlar alınmış olsaydı bu kadar uzun bu bölüme girmeye gerek kalmazdı.
Başta da arz etmeye çalıştım. Biz iktidar
partisiyiz. Dolayısıyla iş başına geldiğimiz 18 Kasım, ki 58’inci Hükûmetin
kuruluşu 18 Kasım 2002’dir, o tarihten beri ne yaptıysak toplumun gözü
önünde yaptık. Yaptığımız işlerin çok büyük ekseriyeti yasama faaliyetidir.
Sayın Başkan, sayın üyeler; 1.006 tane yasa çıkarmışız
bugüne kadar. 18 Kasımdan bugüne kadar 1.006 tane yasa… Türkiye açık ve
şeffaf bir toplum. Muhalefeti var, medyası var, sivil toplum kuruluşları
var. Eğer yaptığınız işte anayasal düzene aykırı bir husus varsa, bu zaten
Meclis gündeminde rahatlıkla tartışılabiliyor, basında tartışılabiliyor,
Anayasa’ya aykırılık iddiası olanlar varsa bunlar da zaten gündeme geliyor.
Esasen anayasaların içeriğine baktığımızda, temel
hak ve özgürlükler bölümünü çıktıktan sonra geriye kalan önemli bir bölüm,
herhangi bir iktidar için işbaşına geldiğinde, ola ki yasaya aykırı
davranabilir, tayin tasarrufunda bulunur, karar alabilir vesaire yapılır
veya yasama faaliyetinde bulunabilir veya başka türlü bir eylemde, işlemde
bulunabilir diye bunun dengeleri kurulmuştur. Onun için bir iktidar
partisinin bir muhalefet partisine nazaran laiklik karşıtı olması esasen
imkânsızdır. Çünkü ne yapsa yargı denetimine tabi. Dolayısıyla, eğer
Anayasa’ya ister bu söylenilen konu açısından isterse Anayasa’nın başkaca
maddeleri açısından bir aykırılık söz konusu olacaksa, bu zaten sizden
dönüyor veya idari makamlardan dönüyor. Bunun gereğini yapmayanlar da zaten
Ceza Kanunu’na göre suç işlemiş oluyor.
Fakat göz ardı edilen bir husus var, o da şu: Başta
da ifade etmeye çalıştım, 1963’ten beri Türkiye bir devlet politikası
sürdürüyor -Ankara Anlaşmasıyla birlikte- Avrupa Birliği. Avrupa Birliğine
demokrasiyi benimsememiş, demokratik değerleri benimsememiş, bunun
standartlarını yakalamamış herhangi bir ülkeyi zaten bu birliğin içerisine
almıyorlar. Biz şimdi müzakere yapan bir ülkeyiz, aday ülkeden müzakere
yapan konuma geldik. Nasıl geldik? Çıkardığımız yasalarla geldik. Eğer siz
çıkardığınız yasaları, çıkardığınız yönetmelikleri, tüzükleri
yayınladığınız, dinî referans veriyorsanız, yani laikliğe aykırı dinin
herhangi bir hükmüne dayanarak bir düzenleme yapıyorsanız, bu zaten hem iç
hukukumuz bakımından mümkün değil hem de demokratik değerleri benimsememiş
bir partinin, bir hükûmetin, bir iktidarın Avrupa Birliği çatısı altında
yer alması mümkün değil. Biz bu konuda en büyük katkıyı vermiş bir iktidar
olmamıza rağmen, böyle bir suçlama gerçekten bize seçimde alacağımız
darbeden çok daha fazla zarar vermiştir, hem Türkiye’nin imajına hem bizim
imajımıza. Yani Avrupa Birliği için canımız çıkıyor, uğraşıyoruz gece
gündüz, en önemli düzenlemeleri yapıyoruz, karşınıza Avrupa Birliği
normlarıyla, Avrupa Birliği felsefesiyle bağdaşmayan bir itham çıkıyor.
Onun için bu iddiaların hiçbirisini doğru kabul
etmiyoruz, doğru bulmuyoruz ve demek istiyoruz ki, esasen, zaten iktidar
olan bir partinin odak olması mümkün değil, laikliğe karşı olması mümkün
değil Türkiye’de Anayasa’nın teminatları açısından. O nedenle bizim
partimizin ne yetkili organları ne bugüne kadar yürütme faaliyetleri ve
Anayasa’nın bize tanıdığı yetkiler açısından bu şekilde
değerlendirilebilecek, bu maksada matuf bu kasıtla ortaya konulmuş herhangi
bir eylem de yok, yürütme faaliyeti de yok, mahallî idare faaliyeti de yok.
Ama bir husus var ki, bunu önemsiyorum. Samimi
olarak arz edeyim ki şimdi arz edeceğim husus tartıştığımız konuların
hepsinden çok daha önemli. Yani Türkiye’de kendi içinde her on senede bir,
on beş senede bir bir kavga sebebi buluyoruz. Birbirimizi suçluyoruz,
birbirimizin gırtlağına sarılıyoruz, olan Türkiye’ye oluyor, bir bakıyorsunuz,
o tartışmaların boş olduğunu, o tartışmaların aslında Türkiye’ye bir fayda
getirmediğini görüyoruz.
Şimdi, dinin birleştiriciliğine vurgu yapmanın
laiklik ilkesine aykırı olduğu gibi iddianamede bir husus var. Dinin bizim
toplumumuz bakımından birleştirici olduğu en başta cumhuriyetimizin
kurucusu Büyük Atatürk dâhil hemen her vesileyle söylenmiştir,
söylenmektedir ve bunun yanlış bir tarafı da yoktur. Çünkü bu toplumun
önemli bir kesimi belli bir inancı benimsemiştir. Benimsemeyenler de vardır.
Buna vurgu yapmak, yani halkın yüzde 99’unun Müslüman olduğunu ilk defa biz
söylemiyoruz, herkes söylüyor ama buna rağmen biz söyleyince bu başka bir
anlamda kurgulanmaya çalışılıyor. Bununla ilgili özel bir kısım
düzenlemeler var. Biz din üst kimlik demediğimiz hâlde, tekrar ifade ettim,
bir çarpıtmayla iş o noktaya getiriliyor ve biz başka bir kareye
oturtulmaya çalışılıyoruz.
Şimdi arz edeceğim husus şu: Yani eğer bu husus
yüksek mahkemenin vereceği karara mesnet teşkil edecekse Türkiye elli sene
bir başka tartışmanın içerisine girecek, o da şudur: İddianamede yer alan
din ve İslam’la ilgili bazı görüşler ve imajlar hem yanlış hem de
yanıltıcıdır. Bu görüşlerin kabulü bir yüksek mahkeme kararına mesnet
teşkil etmesi durumunda, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa ve yasalarla
kendisine yüklenen görev ve sorumluluk alanlarını daraltacak, hatta bize
göre özgü bir anayasal kurum işlevsiz hâle gelecektir. Laiklikle ilgili
yanlış algılamaları ve tasavvurları pekiştirecek, bu da din ve devlet
işlerinin sağlıklı bir zeminde ayrıştırılmasını, altını çiziyorum, din ve
devlet işlerinin ayrıştırılmasını imkânsız kılacaktır.
Bir siyasi partiyle ilgili kapatma davasında hukuk
metinlerinin esas alınmasında şüphe yoktur. Buna rağmen iddia makamı
hazırladığı metinlerde laik hukukun sınırları dışına çıkarak din ve İslam
adına çeşitli yargı cümleleri kurmakta, dinî, İslami kavramlar ve öğretiler
bağlamından soyutlanarak yanlış ve yanıltıcı bir şekilde ele alınmaktadır.
Dinin ilmen muteber kaynakları dikkate alınmadan değerlendirmeler
yapılmaktadır.
Her şeyden önce iddianamede ortaya konan din
anlayışı, bilim insanlarının ve akademisyenlerinin (kelamcıların, din
felsefecilerinin, dinler tarihçilerinin) üzerinde uzlaşabilecekleri tanım
ve tasavvurlardan hayli uzak.
İddianamede din ile ilgili değerlendirmelerin
temelini, özellikle 19’uncu yüzyılda Batı’da beliren felsefi akımlardan
biri olan pozitivist bakış açısı oluşturmaktadır. İddianame metni siyasal
partilerin demokratik süreç içerisinde yüz yıldır devam eden aşamalarına
dikkat çekmekte fakat bu aşamalarla orantılı bir şekilde seyreden ülkemizde
uluslararası toplumda din ve inanç özgürlüğü alanındaki gelişmelere hiç
değinilmemektedir. Böylelikle siyasi partilerin geçirdiği gelişmenin son
noktası ile din ve inanç özgürlüğü alanına iki yüz yıl öncesinin bakış
açısı karşı karşıya getirilmektedir. Biri donduruluyor biri bugüne
getiriliyor. Dolayısıyla iddianamenin hukuki bir metin olarak kabul görmesi
durumunda demokratik kazanımlar açısından din ve vicdan özgürlüğü alanı
pozitivizmin dogmalarıyla doldurulmuş olacaktır.
Genel anlamda din, sosyal bir varlık olan insanın
mutluluğunu hedefler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi bu kabulden
hareketle dinin toplum için vazgeçilmez bir unsur olduğunu görmesi
sebebiyledir ki daha ilk günden Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bize mahsus
ve çok önemli bir kuruma ihtiyaç duymuş ve bunu kurmuştur.
İddianame metninde ortaya çıkan Diyanet İşleri
Başkanlığı imajı ne kurumun yapısı ve amaçlarını belirleyen anayasal
statüsüyle ne de Türkiye Cumhuriyeti devleti toplumu nezdindeki konumuyla
ve ne de millî birlik ve beraberliğe yaptığı dinamik katkılarıyla
örtüşmektedir. Anayasa’nın 136’ncı maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığına
“milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinme” görevini vermektedir. İddianamede
yer alan ve dini toplumsal birliğin çimentosu olarak değerlendiren ifadenin
parti kapatma sebebi olarak sunulması Diyanet İşleri Başkanlığının anayasal
görevini de yerine getirmesini imkânsızlaştırmaktadır. Bu metnin hukuki bir
referans olarak onaylanması durumunda halkın büyük çoğunluğu Müslüman olan
bir ülkede devlet-toplum ilişkileri ve dinlerin ve kültürlerin uluslararası
toplumsal ilişkilerde giderek artan önemi göz önüne alındığında, çeşitli
alanlarda riskler oluşturma ihtimali söz konusudur.
İddianamede -38’inci sayfasında- Diyanet İşleri
Başkanlığının kadro talebinin siyasiler tarafından dile getirilmesi
eleştirilmekte ve laikliğe aykırı eylemler olarak zikredilmektedir. Diyanet
İşleri Başkanlığının din hizmetlerinde nitelikli görevlileri istihdam
etmesi ve boş camilere atama yapması Millî Güvenlik Kurulunun tavsiye
kararlarında ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet politikası
çerçevesinde yer almaktadır. Ayrıca Terörle Mücadele Yüksek Kurulu
Sekreteryası -ki benim başkanlığımda toplanıyor- Bölücü Faaliyetlere
Yönelik Eylem Planı çerçevesinde özellikle doğu ve güneydoğu illerimizde
kadrosu bulunmayan camilerde din görevlilerinin istihdamının önemine binaen
bu kadrolar gündeme gelmekte ve bu atamalar yapılmaktadır.
Şimdi, Millî Güvenlik Kurulunun bu alanda alınmış
sayısız kararları var. Geçtiğimiz hafta Millî Güvenlik Kurulu toplantısı
yapıldı. Şimdi oradan kısaca bir metni bilgilerinize sunmak istiyorum:
Şimdi, bakınız, PKK Kongra Gel terör örgütüne müzahir unsurların dönem
içindeki faaliyetleri. “Terör örgütü ve yandaşı oluşumlarca taban desteğini
ve oy oranını artırmak amacıyla halkın dinî duygularını istismar etmeye
yönelik çalışmaların devam ettiği, 7 Mayıs 2008’de Batman’da, 31 Mayıs
2008’de İstanbul’da bu terör örgütünün Din Adamları Yardımlaşma ve
Dayanışma Derneğini kurduğu, ayrıca Diyarbakır’da Siyaset ve Kadın
Akademisi, Şanlıurfa’da İlahiyat Akademisi, Tunceli’de Demokratik Siyaset
ve Alevi Kültür Akademisi kurma yönünde çalışmalar yaptıkları bilinmekte.”
Şimdi, ayrıca “Hizbullah” denilen bir başka radikal
örgüt de yine başta Kürt medreseleri olmak üzere ülkemizin belli bir
bölümünde dinî amaçlı birçok çalışmaları yapmaktadır.
Şimdi, bunlara karşı devlet terörle mücadelede
etkinliğini artırabilmek adına sayısız tedbirler geliştiriyor. Bunlardan
bir tanesi aynen şu: Kadro sıkıntısı nedeniyle imam ataması yapılamayan
camilerin illegal örgütlenmeye zemin oluşturacağı son derece açıktır. Bu
zafiyetin süratle giderilmesi önemli görülmektedir. Bu alanda yapılacak
etkin çalışmalarla mütedeyyin vatandaşlarımızın bu tür faaliyetlerden
etkilenmemelerinin önlenebileceği değerlendirilmektedir. Daha evvel alınan
kararlar gereğince de Diyanete kadro verilmesi bir an evvel, devletin
denetim ve gözetimi altında din hizmetlerini sürdürebilmesi açısından bir
tavsiye kararı var.
Şimdi, şunu yakinen biliyoruz: Bugün devlet olarak
imam tayin etmediğiniz, din görevlisi tayin etmediğiniz yerlerde de din
hizmetleri veriliyor ama bu hizmetlerde ne konuşuluyor, din adına ne
anlatılıyor, neyin hesabı yapılıyor, neyin propagandası yapılıyor? Her köye
bir tane bu işleri takip edecek eleman görevlendirmediğinize göre,
görevlendiremeyeceğinize göre yapılması gereken iş, oraya Diyanet İşleri
Başkanlığı kadrosunda görev yapacak insanları görevlendirmek.
Şimdi, iddianamede… Bir ara 9 bin kadro, 8 bin
kadro gündeme geldi, bunun verilmesi gerektiği… Şimdi, bu bile hükûmetin
aleyhine, partinin aleyhine bir odak sebebi teşkil ediyor ve bundan dolayı
parti suçlanıyor.
Şimdi, bir devlet düşünün ki bir tarafta bir karar alınıyor,
öbür tarafta bir devlet organı onu kendisi açısından mahzurlu görüyor,
kendi anlayışına göre onu bir itham sebebi olarak zikredebiliyor. Bu
iddianamenin maalesef izah edemediğim şahsen şeylerinden bir tanesi budur.
Bir başka husus iddianamede: Dinî gün ve
bayramlarla millî bayramlar arasında karşılaştırma yapılmasının millî
birlik ve bütünlüğümüz açısından son derece vahim olduğu gözden uzak
tutulmamalı. İddianamede böyle bir karşılaştırma yapılıyor. Dinî bayramlar
millî bayramların, millî bayramlar dinî bayramların alternatifiymiş gibi
bir değerlendirme var ve sanki bizi millî bayramları ikinci plana, dinî
bayramları öne çıkarıyormuşuz gibi bir ithamla karşı karşıya bırakıyor. Bu
son derece yanlıştır. Özellikle Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü açısından
sakıncalı bir husustur.
Şimdi, bu iddianameyle yapılan bir ayrımcılık da
var, onu muhakkak söylemem gerekiyor, İddianamenin 89’uncu sayfasında:
Kur’an kurslarının Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişlerince teftiş
edilmesine yönelik düzenlemeler laikliğe aykırı olarak görülüyor.
İddianamenin öne sürdüğü gibi bu konuyla ilgili yapılan teklifte Kur’an
kurslarının denetim yetkisi sadece Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişlerine
verilmiş değil. Yasa teklifinin asıl amacı, genel teftişin yanında,
mesleğin gerektirdiği bilgi, birikim ve deneyimi nedeniyle Kur’an eğitim ve
öğretimi açısından Diyanet Müfettişlerinin teftiş ve denetimdeki
sorumluluklarını artırmaktan ibarettir.
Kaldı ki bir anayasal kurum olan Diyanet İşleri
müfettişleriyle, hepsi aynı kanuna tabi, 657 sayılı Yasa’ya tabi, Millî
Eğitim müfettişleri arasında bir ayrım yaparak Diyanet müfettişlerini
rejime sadakat açısından sakıncalı bulan bir anlayış bizatihi kendisi
sakıncalıdır. Bunu son derece incitici ve sakıncalı bulduğumu ifade etmek
istiyorum.
Ayrıca iddianame metninde hemen hemen tüm başlıklar
altında dinî ve İslami kavramlar kullanılıyor ve bunlar da yerli yerinde
kullanılmıyor. Mesela “din” İslam’a; “İslam” siyasal İslam’a, İslamcılık ve
şeriata; “cihat” şiddete, İslami terör ve savaşa; “din ve vicdan özgürlüğü
talebi” takiyeye gibi… Kavramlar arka arkaya sıralanmak suretiyle bu
kavramlar bir başka anlam üzerine oturtulmaktadır.
Siyasal İslam üzerinden genel olarak İslam,
siyasetçiler üzerinden de dindar insanlar töhmet altında bırakılıyor. Dinî
kavramlar ve dindar kesimler potansiyel zanlı olarak takdim ediliyor ve
böyle bir imaj oluşturuluyor.
İddianamede din tanımı farklı pasaj ve
alıntılardaki kullanımında çelişki ve tutarsızlıklarla dolu. (İddianamede
sayfa 13, 15, 17, 128, 136, 139, 144) Mesela din kutsaldır. Bununla
birlikte, “din kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan
arasındaki inanış olgusudur.” diyor. “Din vicdan işidir. Daha çok bireysel
ve duygusal bir düzeyde kalması gerekli bir olgudur. Onun dış dünyaya,
kamuya yansıyan yönlerine, sosyal tezahürlerine vurgu yapılması laikliğe
aykırıdır.” diyor.
Bir başka değerlendirmede ise “laik düzende özgün
bir kurum olan din” denilmek suretiyle dinin özgün bir sosyal kurum olduğu
ifade ediliyor.
Bir tarafta Allah ile kul arasında vicdani bir
ilişki, öbür tarafta din kendisine özgü bir sosyal kurum.
Din özgün ve sosyal kurum ise sosyal hayata
yansıyan formel yönüne, sosyal tezahürlerine vurgu yapılmaması mümkün
değildir. Dinin hukuki düzenlemelere mesnet teşkil etmemesi ayrıdır ve bu
doğrudur ama dünya hayatına, bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik değer
ve davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak gösterilmesi ayrıdır.
Bunun içindir ki ezanın okunması, kilise çanının çalınması; camide,
kilisede, havrada ibadet edilmesi; vakit namazı, cuma namazı, bayram
namazı, cenaze namazı kılınması; Kur’an kurslarının Kur’an öğretimi;
Ramazan ayında oruç tutulması, televizyonlarda dinî programların yapılması,
Hac ibadeti, Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı ve hizmetlerini
sürdürmesi bu anlayışa göre laikliğe aykırıdır. Yine iddianamede din, aklın
karşıtı olarak sunulmuş, dinin akılla bağdaşamayacağı zımnen
vurgulanmıştır. Böylece -iddianame 12, 17 ve 18- kişinin vicdanında yer
alan kutsal ve dinî değerler bir bakıma akıl dışı olarak tavsif edilmiştir.
Ve yine iddianamede -sayfa 10, 11, 17- din ve bilim
kelimeleri birbirine zıt olarak sunulmuş, bilimin dinin bittiği yerde
başladığı iddia edilmiş, âdeta din ve bilimin örtüştüğü hiçbir alanın
olamayacağı düşüncesi işlenmiştir.
İddianamenin bir başka yerinde İslam’ın özelliği
olarak bahsedilen hususlar, bir başka yerde siyasal İslam’ın özelliği
olarak belirtilmiş ve böylece İslam, siyasal İslam’a indirgenerek
açıklanmıştır. İddianamenin bir başka yerinde Şia’ya, Şia Mezhebi’ne mahsus
özellik olan ve Türkiye’nin benimsediği Müslümanlık açısından tümüyle
reddedilen takiye bütün İslami inanışlar için genelleştirilmiştir. Halbuki
Türkiye’de bu anlayış bizim bakımımızdan kabul edilebilir bir husus
değildir.
Sonuç olarak, iddianame metninde dinî ve İslami
kavramlara ülkemizdeki akademik, dinî çalışmalar ve ilahiyat birikimleri
gözetilmeden keyfi ve izafi anlamlar yüklenmiştir. Temel kaynaklara
müracaat edilmeksizin ve herhangi bir yöntem belirlenmeksizin gelişigüzel
bir şekilde kullanılmıştır.
Bu konuyu özellikle yüksek heyetinizin bilgisine
sunmak istedim.
Sayın Başkan, sayın üyeler; şimdi, iddianamenin
birçok bölümünde gerek bazı kurumların veya kurum temsilcilerinin veya bir
kısım siyasi görüşlerin değerlendirmeleri var.
Tabii kamuya açık bir faaliyet yapılıyorsa -hangi
kurum tarafından yapılırsa yapılsın- bunu beğenen de olur, eleştiren de
olabilir. Kamuya açık her faaliyetin böyle bir yanı vardır. Bu ister
mahkeme kararıdır, bu ister YÖK’ün tasarrufudur, bu ister hükûmetin
tasarrufudur, filanca bakanlığın tasarrufudur. Şimdi öyle bir şey ki,
iddianameye baktığımızda mesela YÖK’ün bazı uygulamalarını eleştirmek…
Şimdi bugünlerde kararlar alıyor, bu kararları doğru bulan da var yanlış
bulan da var. Mesela üniversite kontenjanları artırıldı, şimdi bir kısmına
göre bu doğrudur, üniversite kapısında bekleyen bu kadar insan var, niye bu
kontenjanları artırmıyoruz? Öğrenciler açısından iyi bir şey. Ama öbür
taraftan baktığınızda yeteri kadar öğretim elemanı yok, yeteri kadar imkân
yok, masa yok, sıra yok, bina yok, niye bunları artırıyorsunuz? Şimdi aynı
olaya bakıyoruz, baktığımız yere göre öyle de olabilir, böyle de olabilir.
Dolayısıyla siyaset bir eleştiri faaliyetidir. Eleştiri faaliyeti olması
sebebiyle de eleştirilemeyen kurum da olmaz, eleştirilemeyen faaliyet de
olmaz. Mühim olan eleştirinin eleştiri hududu içerisinde kalmasıdır,
hakaret içermemesidir, saygısızlık yapılmamasıdır. Belli bir nezaket
ölçüleri içerisinde ve mümkünse olabildiğince kaliteli, bilimsel
dayanakları olan eleştiriler yapılması gerekir.
Şimdi, bir kısım arkadaşlarımızın, özellikle belli
kararlar karşısında yapmış olduğu eleştirileri iddia makamı laikliğe aykırı
eylem olarak kabul ediyor, hâlbuki bunların hepsi, mesela üniversiteye
girişte katsayı sorunu, bunların her birisi için ayrı bir değerlendirme
yapmamız mümkün. Yani bir imam hatip meselesinden dolayı meslek liselerinin
bugün canına okuduk. Geldiğimiz nokta burasıdır. Ara eleman bulunamıyor.
Ostim’de, Ankara’da bunu sizler de gözlemleyebilirsiniz.
Hâlbuki imam hatip okulları dediğimiz neticede
toplam ortaöğrenimdekilerin yüzde 3’üne tekabül ediyor, meslek liselerinin
içerisinde toplam yüzde 8. Yüzde 8 ya da yüzde 3 yüzünden geri kalan yüzde
97’yi, yüzde 92’yi yok farz ederek Türkiye’de bir tartışma yapıyoruz. Bu
tartışma yapılırken söylenen değerlendirmeleri… Çünkü ortada bir sorun var.
Türkiye sanayileşmiş, Türkiye ihracat yapıyor, Türkiye bunu artırmak
mecburiyetinde, ihtiyaç olan klasik lise mezunu değil, meslek lisesi
mezunları.
Bununla ilgili sorunları konuşmayacaksak, bununla
ilgili her parti düşüncelerini dile getirmeyecekse, o takdirde siyaset
nasıl yapılacak ve biz vatandaşın karşısına çıktığımızda vatandaş hangi
fikrimize göre diğerini değil de beni ya da beni değil de bir başka siyasi
partiyi tercih edecek?
Bu eleştirilerin tamamını içinde belli kelimeler
geçiyor düşüncesiyle, teknolojiden bilistifade belli cümlelerin geçtiği
bütün konuşmaları laiklik aleyhinde söylemler olarak kabul etmiş. Kişi,
organ, kurum, karar, sorun, yasa ve olaylar veya siyasi demeçlere karşılık
verilen bir kısım demeçleri, beyanları, açıklamaları ve eleştirileri,
bunların hepsini veya yürürlüğe girmiş olan yasal ya da anayasal
uygulamaları, bunları laiklik karşıtı eylem olarak getirmiş. Bunlar epey yekûn
tutuyor. Zaten iddianamenin ekinde sunduklarının hepsi bu konuyla ilgili
çıkmış olan açıklamalardan ibaret.
O kısımları da böylece geçmiş oluyorum. Teferruatı
zaten eski metinlerde ve şimdi takdim edeceğimiz metinde var.
Sona yaklaşıyorum Sayın Başkan.
AK Partili yetkili organların… Yani birey olarak
zaten bizim laikliğe aykırı söylemi olan, eylemi olan, tavrı olan,
düşüncesi olan varsa, biz bunları ya disiplin hükümleri çerçevesinde veya
bir başka türlü tecziye ettik, bunlara karşı tavır koyduk. Bunların hepsini
de koyuyoruz. Bunlara da tekrar girmek istemem. Bir açıklaması eğer
gerçekten rahatsız ediciyse… Hatta hassasiyet gösterdik, hatta düz bir
mantıkla baktığımızda bunları belki ifade özgürlüğü kapsamında da mütalaa
edebilirsiniz, ama sütten ağzımız yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyoruz işin
açıkçası. Aman, bu kadar oy almış bir partiyi birinin şu veya bu istikamete
çekilmesi mümkün lafından dolayı parti sıkıntıya girmesin, bu kadar insan
rey vermiş, birinin yüzünden çatı başımıza yıkılmasın. Şimdi endişemiz bu.
Onun için de eğer bir açıklama varsa rahatsız eden, İnsan Hakları Mahkemesi
kararları bakımından şok eden bir açıklama olsa bile, o kapsama girebilse
dahi, girse dahi biz sırf bu sıkıntılar yaşanmasın diye, ülkemiz yaşamasın
diye disiplin cezaları verdik.
Bunun eklerini koyduk buraya. İhraç ettiklerimiz
var. En popüler olanı, Atatürk’le ilgili bir fıkra anlattı bir belediye
başkanı -Cuma Bozgeyik, Mimar Sinan Belediye Başkanını- biz partiden derhâl
ihraç ettik. Mahkeme kararını filan da beklemeden, aleyhinde ne karar
çıkacak, onu da beklemeden böylesine ileri geri konuşmuş olmasını siyasi
nezaket açısından bile hoş karşılamadığımız için bunları partiden ihraç
ettik. Aynı şekilde biraz evvel mahkeme kararına dayalı olarak ifade
ettiğim Ulukışla Asliye Ceza Mahkemesinde Yusuf Uğurlu, partiden ihraç
ettik. Bazı konuşmaları yapanlar oldu, Hüsne Tuna gibi, Mehmet Çiçek gibi
vesaire gibi, bunlarla ilgili disiplin hükümlerini işlettik, cezalar
verdik. Ancak bunlar sayın iddia makamını tatmin etmedi.
Şimdi bu tür işlemleri yapmadığınız zaman benimsemiş
oluyorsunuz, böyle itham ediyor ama bu türlü işlemleri yaptığınız zaman bu
defa da bunun arkasından başka bir niyet arıyor. Peki, bir siyasi parti ne
yapar beğenilmeyen bir husus varsa, tasvip edilmeyen bir husus varsa?
Tedbir adına, sağduyu adına, basiret adına, hukuk adına ne yapar ortada
yanlış bir karar varsa, yanlış bir beyan varsa, yanlış bir uygulama varsa?
Disiplin hükümlerini uygulatır… Suç oluyor. Diyor ki: “Hayır, o vaziyeti
kurtarmak için yapılmıştır. Tekzip eder, tavzih eder… İşte o şu maksatla
yapılmıştır. Etmedi… Bunları zımnen benimsedi. Şimdi, doğrusu parti olarak
da biz neyi, nasıl yapacağımızı şaşırdık bu iddianamedeki ithamlar
karşısında.
Onun için bu türlü düzenlemelerin hepsi zaten bu
iddialarımızın, savunmalarımızın ekinde var. O nedenle iddianamenin bize
yönelik bu kısımları ne şahıs olarak biz laiklik karşıtı eylemlerin
odağıyız ne de partiyi temsil eden Anayasa’daki ilgili organlar itibarıyla.
Zaten sayın iddia makamı parti organlarıyla ilgili
bir tek şey getirmedi, sadece Sayın Genel Başkanın yaptığı bir kısım
açıklamalar. Zaten organ adına bir işlem varsa bir karar gerekecektir.
İttifakla mı verilmiştir, çoğunlukla mı verilmiştir? Ortada herhangi bir
karar yok ama sanki bu organlar da bu türlü fiillerin ortağıymış gibi bir
izlenim, bir değerlendirme var. Onun için biz açıkça ifade etmek istiyoruz
ki, hukuki anlamda delil teşkil edecek bu manada bir şeyimiz yok.
Ayrıca bir şey daha yaptık, bu çok önemli, bu göz ardı
edildi. Şimdi bazı belediye başkanları, demin saymaya çalıştık, bunların
her birisiyle ilgili idari soruşturmalar yapıldı, savcılık soruşturmaları
var, mahkemeler adına alınmış kararlar var ama buna rağmen belediyelerden
sorumlu, Genel Başkan Yardımcısı arkadaşımız Nihat Ergün bir genelge
yayınladı bu türlü işlerin toplumda yanlış anlaşıldığından bahisle bu türlü
faaliyetlere girilmemesi ve bu türlü bir çaba sürdürülürken olabildiğince
dikkatli davranılması… Bunların parti tarafından tasvip edilmediğini,
altını çiziyorum, parti tarafından tasvip edilmediğini de açıkça yürürlüğe
koydu, bütün teşkilatlara genelge olarak gönderdi.
Şimdi bütün bu izahatlardan sonra ben kendi kendime
soruyorum, acaba AK Parti nasıl oluyor da bir tehdit oluşturuyor? Şimdi biz
iktidara zorla gelmedik, kaybedersek gitmeyiz demiyoruz biz, Türkiye’nin
her tarafında kazanmadık. Belediyelerde kazandığımız yerler var,
kaybettiğimiz yerler var. Serbest yarışma içerisinde… Önümüzde 29 Mart
2009’da bir mahallî idare seçimi var. Kaybedersek, kaybeden belediye
başkanı da gider, meclis üyeleri de gider, vesairesi de gider. Eğer izahı
kabil olmayan bir oy düşüşü olursa, biz bunu 89 seçimlerinde yaşadık, ondan
sonra zaten iktidarda kalmak demokrasinin tabiatında yoktur, beraberinde
zaten birçok siyasi tartışmayı getirecek. Onun için biz zorla gelmedik,
kaybedersek gitmeyiz demiyoruz. İktidarın seçimle değişimi dışında bir yol
bugüne kadar aklımızın köşesinden de geçmedi, tam tersi tam da bunu
savunuyoruz. Artık demokrasiye yapılan müdahalelerin -ne şekilde yapılırsa
yapılsın- Türkiye’yi bir sıkıntıdan bir başka sıkıntıya sürüklediğini,
sistemin yerine oturmadığını, demokratik geleneklerin de oturmadığını ve
siyasetin giderek zorlaştığını ve daraldığını söylüyoruz. Onun için biz
kimseyi tehdit etmiyoruz, cebir ve şiddetle de tehdit etmiyoruz. Bizim
silahlı güçlerimiz yok, eğitim kamplarımız yok bu manada. Örgütlerimiz de
yok ne yasal ne yasa dışı.
Peki nasıl oluyor da bununla ilgili genel bir
söylemin dışında acaba bu AK Parti ne yapıyor da cebir ve şiddeti önermiş
oluyor, meşru demokratik yöntemlerin dışında topluma bir başka yöntem
öneriyor ve ne yapıyor da AK Parti hangi fikri, hangi projesi, hangi
düşüncesiyle modern bir toplum yerine, Anayasa’nın öngördüğü modern toplum
yerine başka bir model öneriyor? Doğrusu, burada iddia makamı âdeta bir
köşe yazısı yazar gibi bir yorum yapmak suretiyle bir iktidar partisini çok
büyük bir zan altına bırakıyor.
Şimdi, burada tüzüğümüz, programımız belli, bununla
ilgili açılmış bir dava yok, cebir ve şiddetle ilgili Türkiye’nin herhangi
bir yerinde açılmış bir soruşturma, savcılık soruşturması, bir dava yok.
Hoşgörüsüzlük…
Şimdi burada bir şeyi ifade etmek istiyorum. Sayın
Başsavcıyla anlaşamadığımız bir iki konu vardı, ama şimdi bir tanesi de
budur, eleştiri yapmayı hoşgörüsüzlük olarak kabul ediyor. Böyle bir
anlayış olmaz. Demokrasinin özü eleştirmektir. Eleştiri yapılacak ki, ne
nedir, ne değildir, ona göre orta yere çıkacak. Siz, şimdi, alınmış bir
karar varsa bir devlet kurumu tarafından, siz bu kararı benimsemiyorsanız
ya da yanlış buluyorsanız, bunu eleştirmeyi hoşgörüsüzlük olarak kabul
edeceksek, bu hoşgörüsüzlüğü herkes yapıyor demektir Türkiye’de. Çünkü
hepimiz yeri geldiğinde herkesi eleştiriyoruz. Hatta ve hatta sade
vatandaşlar bakımından tazminat konusu olabilecek hususları Yargıtay 4.
Dairesi “Mademki siyasetçisiniz, girdiniz bu alana, başkaları için
tazminata hükmedilmesi gereken konularda siz tahammüllü olacaksınız.”
diyor, mahallî mahkemelerden verilmiş kararları bozuyor. Dolayısıyla
eleştiri, demokrasinin özünde var, ifade özgürlüğünün özüdür, örgütlenme
özgürlüğünün bir manada özüdür. Dolayısıyla şimdi eğer eleştiriyi biz
hoşgörüsüzlük olarak kabul edeceksek, o zaman, iktidar-muhalefet ilişkisini
veya muhalefetin varlığını neye göre izah edeceğiz, nasıl bu iddianame
anlamında bir bağdaştırma imkânımız olacak? O nedenle, iddianamede
partimize yönelik hem cebir ve şiddet konusuyla ilgili hem hoşgörüsüzlükle
ilgili söyledikleri hususların hiçbirisi varit değildir. Bir demokratik toplumda,
bir demokratik ülkede olması gereken hususlardan başka bir şey değildir.
Bunu ifade etmek istiyorum.
Şimdi bir önemli husus var, bu ilk defa bir
iddianameye konuluyor, onun için bunun da üzerinde kısaca durmak istiyorum.
Sayın Başkanım, sayın üyeler; AK PARTİ hükûmetlerinin
dış politikasının laiklik ilkesine aykırı olduğu tarzında bir ağır suçlama
var. Biz bu konuya geçmişte epey temas ettik. Şimdi, evvela, ülkelerin dış
politikası, esas itibarıyla kişisel inisiyatiflerle yürütülen bir politika
değildir, bir devlet politikasıdır. Her ülkenin bilinen bilinmeyen bir
millî siyaset belgesi vardır, bizim de var. Zaman içerisinde bunlar
güncelleşir. Belli aralıklarla, tehdit algılamasına göre, çevrenizde,
dünyada, bölgenizde olup biten hususlara göre, orada bir kısım direktifler
vardır. Hatta bu millî siyaset belgesini bakanlar okurdu okumazdı, bilmeden
bu türlü suçlamaların da yapıldığını biliyoruz, çokça tartışmaların
olduğunu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir millî siyaset belgesi vardır,
gerek komşularıyla gerek komşusu olmayan başka ülkelerle, kuruluşlarla,
vesaireyle. Bu şekillenir. İşbaşına gelen cumhuriyet hükûmetleri de kendi
politikalarını bu çerçevede yürütür. Bu birincisidir.
İkincisi: Özellikle güvenlikle ilgili ki bu
coğrafyada güvenlikle ilgili olmayan neredeyse bizim dış politikamız
yoktur. Her iş eninde sonunda Türkiye’nin güvenliğine çıkıyor, ister
komşularınızla ilişkiler ister başkalarıyla olan ilişkiler. Dolayısıyla
uzunca bir zamandan beri bu Millî Güvenlik Kurulu toplantılarına katılan
birisi olarak ifade ediyorum ki, bu güvenlik toplantılarının önemli bir
kısmı dış politika konularıyla ilgilidir, başta Kıbrıs’tır, Irak’tır,
Avrupa Birliğiyle ilişkilerdir, ABD’yle ilişkilerdir, Orta Doğu ülkeleriyle
ilişkilerdir, belli kuruluşlarla olan ilişkilerdir ve dikkat ederseniz,
Millî Güvenlik Kurulu toplantısından sonra yayınlanan bildirinin belli bir
bölümü dış politikayla da alakalıdır. Şimdi bunu niçin ifade etmeye
çalışıyorum? Bunun sebebi şu: Şimdi, Sayın İddia Makamı, bilinen adıyla BOP
Projesi olarak kamuoyuna takdim edilen bir konu var, bu konuyu bir başka
bağlamda değerlendirerek AK PARTİ aleyhine bir delil olarak dış politikada
kullanıyor.
Şunu ifade ediyorum: 2002’den bu tarafa AK
PARTİ’nin dış politikasını başarılı bulan oldu, bulmayan oldu, eksik oldu,
fazla oldu, ama laiklik açısından değerlendirilen ben bir konuşma
hatırlamıyorum. Şimdi, Türkiye’de açık bir muhalefet var, ne bir gensoru
var, ne bir Meclis araştırması var, bu manada ne bir genel görüşme var ve
ne de bu manada bir soru önergesi var. Şimdi sadece İddia Makamı bunu
kullanıyor. Bu, gerçekten üzerinde önemle durulması gereken bir husus.
Şimdi nedir bu BOP Projesi dedikleri konu ve
iddianameye giren şekliyle? Esas adı “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika
Projesi.” Bu, ABD’nin yürüttüğü bir girişim değil. Yirmi bölge ülkesi ve
G-8, gelişmiş sekiz üyenin resmen ortak olduğu hükûmetler arası bir
faaliyet, yani Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın faaliyeti değil,
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin katıldığı bir proje bu. Bugün biz varız,
biz bulunacağız, bizden sonra, bu projeden çekilmediğiniz sürece, bir başka
hükûmet bu çabanın, gayretin içerisinde olacak. Aksine, bu Geniş Ortadoğu
ve Kuzey Afrika Projesi, şimdi bilinen adıyla GODKA, Türkiye gibi bazı
ülkelerin itirazları üzerine, Amerika Birleşik Devletlerinin bir kısım
inisiyatifleri de belli ölçüde daraltılmış. Bu projenin maksadı özellikle
Orta Doğu ülkelerinde eğitim ve ekonomik gelişme düzeyinin, iyi yönetim
anlayışının, insan hakları standartlarının ve kadın erkek eşitliğinin
iyileştirilmesi yolunda çeşitli reform faaliyetleri hükûmetler tarafından,
halkların da desteğiyle yürütülmek üzere planlanıyor. Bunda bu faaliyetlerin
teşviki…
Peki, bu faaliyete sadece hükûmet mi katılmış?
Bundan evvelki Sayın Cumhurbaşkanımız, Kuala Lumpur’da yapılan platformda…
10’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Sezer, Kuala Lumpur’da yapılan 2003 İslam
Zirvesi’nde konuşma yaparak, bölgede reformların önemine, GODKA’nın
başlamasından hem önce, hem sonra kuvvetli destek ifade etmiş. Bu faaliyet
çerçevesinde ekonomiden eğitime birçok faaliyet yürütülmekte. GODKA üyesi
hükûmetler bu faaliyetleri paylaşarak eşgüdümünü üstleniyor. Türkiye,
İtalya ve Yemen “Demokrasiye Yardım Diyaloğu” başlıklı bir konunun üç ülke
olarak Eş Başkanı. Yemen “İfade Özgürlüğü”, İtalya “Siyasi Çoğulculuk ve
Seçim Sistemleri”, Türkiye ise “Kadının Toplumdaki Yerinin Yükseltilmesi”
alanında koordinatörlük yapıyor. Aslında Türkiye’nin böyle bir başlık
altında koordinatörlük yapması, Türkiye’nin iftihar edeceği bir husustur.
Halkının önemli bir kısmı Müslüman ama modern çağdaş değerleri benimsemiş
birisinin hakikaten üçüncü dünya ülkesi dediğimiz temel hak ve özgürlükler
açısından çok gerilerde olan bir dünyada kadın-erkek eşitliğini gündeme
getirmesi, bunun öncülüğünü yapması, bu, hem Büyük Atatürk’ün hem de
Türkiye Cumhuriyeti devletinin vizyonudur ve Türkiye bu çalışmalara
katılarak, Cinsiyet Eşitliği Enstitüsünün kurulmasını karara bağlıyor ve bu
yönde çalışmalar yapıyor. Şimdi bunun neresinin ılımlı İslam’la bir alakası
var, ben şahsen anlayamadım. Yani birisi dese ki: “Şu faaliyetten dolayı,
bu çabadan dolayı…” Devlet olarak yürütüyoruz bunu. Bu Hükûmetin tek başına
yürüttüğü bir politika değil bu. Biz yoksak bir başkası, eğer bu türlü bir
çaba, gayret içerisinde olmayı Türkiye’nin yararına görüyorsa buna
katılacak.
Kaldı ki hepimiz şunun bilinci içerisindeyiz: Dış
politikada hayallere yer yok. Dış politikada gözeteceğimiz bir tek husus
var: Ülkemizin menfaati. Ülkemizin menfaati gerektiriyorsa, olacağınız
yerde olursunuz, olmayacağınız yerde olmazsınız. Şimdi elbette G-8’ler
başta olmak üzere yirmi tane ülke bu işin içerisindeyse -yirmi sekiz ülke
yapıyor- Türkiye kendi bölgesinde güçlü bir devlet olacaksa, kendi gücünü
artıracak, etkinliğini artıracak, kendi düşüncesini, kendi politikasını
benimsetecek her türlü faaliyetin içerisinde olması Türkiye’nin
yararınadır. Kaldı ki kadın-erkek eşitliği konusunda bir çaba gösteriyorsa,
bu işe öncülük ediyorsa, bu iftihar edilmesi gereken bir hususken,
maalesef, nereden alındığını bilemediğim bir yorumla, bu, Hükûmetin ve
partinin aleyhine ılımlı İslam’la bağlantılı bir konu hâline getiriliyor.
Bu, gerçekten hayret verici bir husustur. Burada bu faaliyete ortak olan
Türkiye Cumhuriyeti hükûmetleridir.
Sayın Başbakanın Eş Başkanı olduğu bir başka konu
var. O, “Medeniyetler İttifakı”dır. Bu ise Birleşmiş Milletlerin kararı
çerçevesinde yürütülen bir faaliyettir. Medeniyetler çatışması yerine,
bizim dış politikamızın değişmez hükmü “Yurtta sulh, cihanda sulh”, ülkenin
menfaatini biz bu politikada görüyoruz, böyle bir prensibin hayata geçilmesinde
görüyoruz. Çatışmayı teşvik eden, çatışmadan yana olan her türlü fikrin,
her türlü politikanın karşısındayız. Şimdi belli ki medeniyetler
çatışmasını savunan bir kısım yazarlar var, bir kısım politikacılar var, bu
çatışmadan menfaat elde etmeye çalışan dış dünyada bir kısım çevreler var.
Biz ise tam tersini söylüyoruz. Biz, elbette bir başka medeniyetten
geliyoruz. Bu, bizim tarihimizin belli bir dönemi. Şimdi çağdaş medeniyet
yapısı içerisinde yer almaya çalışıyoruz, bu da Avrupa Birliği politikası.
Şimdi Türkiye gibi hem halkının önemli bir kısmı Müslüman ama öbür tarafta
da demokratik, laik değerleri benimsemiş, özümsemiş. Gerçekten dar bir
kesimin dışında, vatandaşta böyle bir kavga da yok, böyle bir hazımsızlık
da yok. Bunu iddia ederim, her türlü şeye de varız. Yani yukarıdaki dar bir
kesimin kısır çatışmasının dışında vatandaşta böyle bir kavga yok. Kimse
kendi özel kavgasını bu kavramların arkasında sürdürmeye çalışmasın
diyoruz, çünkü uzunca bir zamandan beri olan budur. Sokağa çıkıp
baktığımızda, bunun çok açık örneklerini görebiliyoruz. Çünkü bir
sosyolojik vetire zaten bu modernleşmeyi, çağdaşlaşmayı sürdürüp götürüyor.
O nedenle, Türkiye hem bir taraftan bu değerleri
benimsemiş ama bir Asya ülkesi, öbür taraftan Avrupa ülkesi, bir taraftan
İslam ülkeleriyle iyi ilişkileri var, öbür taraftan Batı demokrasileriyle,
Batı ülkeleriyle. Böyle bir ülkenin dünya barışına, mümkünse bölge barışına
katkı sağlaması Türkiye’nin gücünü, güvenirliğini, dış politikadaki
itibarını artırır. Bu, Türkiye’yi daha güçlü kılar. Biz sıradan bir devlet
değiliz. Biz, aşiretten imparatorluğa giden bir tarihi vetireden, bir
tarihi süreçten geliyoruz. Bunu övünmek anlamında söylemiyorum, bu gerçek
olan bir şeydir. Biz belki kendi iç çekişmelerimizle kendi gücümüzün
farkında değiliz.
Dışarıdan bakıldığında, Türkiye, gerçekten büyük
bir ülkedir, tahmin ettiğimizden daha büyük bir ülkedir ve yapabileceği çok
iyi işler var. Bu Medeniyetler İttifakı Projesi’nde de bir Eş Başkanlık
yapıyor, burada kişisel olarak Tayyip Erdoğan Başbakan, öbür taraftan da
İspanya Başbakanı. Şimdi bu ise zaten herkesin gözü önünde, niye yapıldığı
belli, neden yapıldığı belli ve bu da Türkiye’nin itibarı açısından
fevkalade önemlidir diyoruz. Türkiye’nin, başka politikalarını sürdürürken
bu çabaları büyük ölçüde etken olmakta, Türkiye’nin dış dünyadaki imajı ve
popülaritesi açısından da önem arz etmektedir.
O nedenle, dış politikayla ilgili bir metin yok,
bir belge yok, bir karar yok ama buna rağmen neresinden tutularak bu laiklik
karşıtı bir politika olarak takdim edildi, doğrusu ben bugüne kadar bunu
anlayabilmiş değilim, bunu ifade etmek istiyorum.
Kaldı ki BOP olarak bilinen GODKA toplantısına
Sayın Başbakan G-8’lerin daveti üzerine katılıyor. Üstelik bununla ilgili
Washington Büyükelçiliğimizin –Sayın Loğoğlu o zaman orada görev yapıyordu-
bu toplantıya davet edildiğini -bu meslekte görev yapan değerli üyemiz
bilecektir- bir telgrafla da zaten bildiriyor, kamuoyuna da açıklanıyor.
Dolayısıyla gizli kapaklı kapılar arkasında yürütülen bir politika değil,
resmen bilinen, açıklanan, ne nedir, bu belli olan bir politikadır ve
böylece sürdürülmektedir.
Şimdi, Sayın Başkan, sözlerimin sonuna geldim,
sabrınız için çok teşekkür ediyorum sizlere. 1 Temmuz günü Sayın İddia
Makamı sözlü olarak da burada bazı görüşler ileri sürdü, şimdi onlara
kısaca temas edeceğim.
Bazı yeni olaylar gündeme gelmiş oluyor, evvela
bunun hukuken mümkün olmadığını bir hukukçu olarak altını çizmek istiyorum,
çünkü bizim hukuk sistemimizde esas olan şudur: Delilleri toplarsınız,
ondan sonra davayı açarsınız. Yoksa ben bir davayı açayım, sonradan,
arkasından, “Göç yolda düzülür.” mantığı içerisinde bir yargılama
yapılamaz. Çünkü eğer ispatı mümkün olmayacak iddialarla mahkemeler meşgul
edilecekse, zaten yeteri kadar iş yükü var…
Onun için, Yüksek Mahkemenin içtihadına da konu
olmuş olan bir hususu ifade etmek istiyorum. Davada ileri sürülen hususlar
dava tarihinden önce olması gerekir. Daha sonraki beyanlara dayanmış
olması, bu davayı açarken zayıf noktalardan hareket ettiğinin çok açık bir
göstergesidir. Bu, hukuken kabul edilebilecek bir husus değildir, bunu
bilhassa belirtmek istiyorum.
İkincisi: Şimdi, şiddete delil olarak, Ulaştırma
Bakanı arkadaşımız Binali Yıldırım’ın bir beyanını kullanıyor büyük ölçüde.
Şimdi bakınız, biz onu geçen sefer de iddia ettik, dedik ki: Orada geçen
“kanlı”, kapatılan partinin sözleri arasında da bir “kanlı” lafı geçti ya,
o “kanlı”dan bu “kanlı”ya bir irtibat kurabilmek adına, bizim oradaki
iddialarımıza rağmen, ispatımıza rağmen tekrar burada gündeme getiriyor.
Şimdi bu konuşmanın CD’sini de sunuyoruz ve çözümü de var burada, çözümünü
de getirdik. Şimdi o konuşmanın içerisinde “kanlı” lafı geçmiyor. “Kanlı”
lafı geçmiyorsa o zaman zaten bunun bir anlamı yok. Buna rağmen, sanki işte
bu partinin yakın bir tehlike olduğunu göstermek, cebir ve şiddeti teşvik
ettiğini göstermek adına, bula bula, aslı olmayan -bu buradadır- bir metni
getirip hem koyuyor hem de burada sözlü mütalaa olarak söylüyor. Bu
kesinlikle doğru değildir. Bu da aslı olmayan bir delil, bunu söylemek
istiyorum.
İkinci olarak bir başka husus şu: AK PARTİ’nin
kendisinin veya üyelerinin Atatürk’e karşı olduğu gibi bir imajı, bir
kanaati, bir suçlamayı da oluşturuyor. Bize bir tek beyan gösterilemez,
varsa zaten bir tek o kişinin –demin söyledim- Mimar Sinan Belediye
Başkanı… Yargı süreci bildiğim kadarıyla devam ediyor. Biz, buna rağmen,
böylesine sorumsuzca laflar ya da şakalar yapan birisinin doğru olmadığını
partiden ihraç ettik. Onun dışında, bana 14 Ağustos 2001’den bugün bu
savunmayı yaptığım 3 Temmuz 2008 tarihine kadar, partiyi temsilen, bir tek
beyan gösterilemez, bir tek karar gösterilemez.
Ama Sayın İddia Makamının yaptığı bir şey var, bunu
doğrusu çok doğru bulmuyorum: Televizyonda birisi bir konuşma yapıyor,
Mussolini’den bahsediyor, Humeyni’den bahsediyor vesaire. Şimdi, televizyon
kanallarına çıkan her kişiyi bizimle irtibatlı kılacaksak, o zaman vay
hâlimize! Şimdi, bu partinin üye kayıtlarının tamamı Başsavcılığın emrindedir.
Kişinin kim olduğu bellidir, ismi bellidir, kimliği bellidir, açar
kontrolünü yapar. Eğer bizimle ilgiliyse, bu iddiayı koyar. Kaldı ki
bizimle ilgiliyse bile, yasada hüküm var, evvela bunun partiden
uzaklaştırılması noktasında yapması gereken bir tür işlem var. Bu
işlemlerin hiçbirisi yapılmıyor veya o kişinin partiyle alakası yok, hiç
alakası yok. Her deli saçmasını bizimle irtibat kurarak bir iddianame
hazırlayacaksak -her mahallenin bir delisi vardır- o zaman biz bu işin
içerisinden nasıl çıkacağız? Onun için, o türlü saçma sapan bir kısım
beyanları da, bu parti, AK PARTİ, Atatürk’ün düşmanıdır…
Biz, Atatürk’ün bu ülkeye neler kazandırdığının,
samimi olarak, farkındayız. Bunu da hiç kimseyle bir ölçme noktasına,
yarışına da girmeyiz. Hepimiz, Atatürk’ü, anlayabildiğimiz kadar, anlayabildiğimiz
nispette seviyoruz ve sevmeliyiz. Bu ülkenin yetiştirdiği çok büyük bir
devlet adamıdır. Özellikle yaşadığımız sıkıntıları, bölgemizde, ülkemizde,
dünyada yaşadığımız sıkıntıları gördükçe, zamanında söylenen sözlerin,
yapılan açıklamaların ve değerlendirmelerin, Nutkun ne anlamda ileri
görüşleri ifade ettiğini bilen bir siyasi heyetiz.
Dolayısıyla bir önyargıyla, bir genel yaklaşımla,
bizimle alakası olmayan bir kısım görüşleri buraya, gündeme getirmek
suretiyle, 16 milyon seçmenin desteğini almış bir partiyi bu türlü
karalamaların içerisinde olmak, bence çok doğru olmaz. Bu, bir siyasi
söylem konusu olabilir, ona bir şey demiyorum ama biz burada bir hukuki
işlem yapıyoruz, çok ciddi bir işlem yapıyoruz. Siyasette böyle zaman zaman
mesnedi olmayan laflar söylenir, keşke söylenmese. Ama sonunda bir tüzel
kişilik idama gidecekse, bunun delillerinin çok sağlam olması lazım, iyi
araştırılması lazım. Bakın bu çok zor bir şey değil. Teknolojide… Üye
kayıtları zaten bilgisayarda. Bunun anında, bir iki saniye içerisinde, bir
iki dakika içerisinde bizimle ilgili olduğu açıkça ortaya çıkar. Biz bunu
söyledik ama son mütalaasında da bununla ilgili bir kayıt, bir belge
getirmedi, doğrusu bunu da yadırgadığımı, doğru bulmadığımı hukuk adına
ifade etmek istiyorum.
Bir kısım Türkiye’deki tarikatlarla vesairelerle
bağlantısı var imajı, bunların ne delili var ne de bir başka türlü ispat
imkânı var. Bir genel değerlendirme olarak bunu siyasetçiler yapıyor ama
hiç olmazsa İddia Makamının buna uygun bir değerlendirme yaparken daha
sağlıklı bir hareket noktası ortaya koyması gerekiyordu.
Söylediğim gibi, biz 1.006 tane yasa çıkarmışız
bugüne kadar. Bu 1.006 yasanın hepsi şu veya bu şekilde kamuoyu tarafından
biliniyor ve bunların çok önemli bir kısmı da Avrupa Birliğiyle bağlantılı
yasalardır, müktesebatla uyum yasalarıdır. Eğer siz zaten dine referans
veriyorsanız, bu yasaların Avrupa Birliği açısından da kabul edilebilir bir
yanı yok.
Bir konu kaldı, boşta kalmasın, göz ardı etmek istemiyorum:
Sayın Başbakanın Uşak’ta yaptığı bir konuşma var. Af yetkisiyle ilgili
orada demiş ki: “Benim affetmeye ne yetkim var?” Esas itibarıyla, işin,
mağdurun bu noktadaki rızası anlamına gelebilecek bir beyan. Aslında bu
konuşmanın tümünü birden değerlendirdiğinizde olan şey şudur: Ben de Adalet
Bakanı olarak ne zaman cezaevlerine gitsem “Baba, bize af yok mu, af ne
zaman?” diye ilk soruları budur. Kimse ne cezaevinin şartlarını söyler, ne
yiyecek, içecek söyler, ne başka bir şey söyler. Biz afkolik olmuş bir
toplumuz. Bildiğim kadarıyla kırk sekiz –sayısını bile unuttuk- defa af
çıkarmışız. Şimdi kırk sekiz af, 84 yıllık cumhuriyet dönemimizde kırk
sekiz af çıktığında… Ne yargının ne cezaların etkisini bırakmıyor bu aflar.
Bunun ne kadar sıkıntılı olduğunu ben meslek hayatımda da gördüm. İdam
talebiyle yargılanan oldu, annesini ve kız kardeşini vahşice benim bir
ilçemde katleden oğul idama mahkûm oldu, o zaman idam vardı. Annesi ve şey
mezarda. Ama muhitteki bilinen adıyla Topal Rıfat dışarıda yaşıyor şimdi.
Şimdi bu afların toplumda meydana getirdiği bir reaksiyon var, bir tepki
var. Onun için “Af yok mu?” diyenlere, neticede, Başbakanın, spontane
olarak “Benim böyle bir yetkim yok.” tarzında vermiş olduğu bir cevap.
Buradan hemen diyet meselesiyle bir irtibat kuruluyor. Onun için, yani
bağlamından kopardığınızda -demin faiz meselesinde de söyledim- hemencecik
bu irtibatları kurabilirsiniz. Hâlbuki bu çok doğru değil.
Çağdaş ceza hukuku sisteminde yeni yeni müesseseler
kuruluyor, yeni yeni anlayışlar var, bunları iyi bilmek lazım. Biz bunların
bir kısmını Avrupa’dan aldık. Bir kısmı kendi tatbikatımızda var, geçmiş
ceza yasasında da var. Mesela, eski TCK 414’e göre mağdurenin muvafakatiyle
ceza erteleniyor, Bu bildiğimiz bir şey. Şimdi, şikâyete bağlı hususlarda,
şikâyete bağlı suçlarda bir uzlaşma müessesesi getiriliyor. Neden? Hem
yargının iş yükünü azaltmak hem de ceza siyaseti açısından bu doğru olduğu
için. Bu, Batı hukukunda var. Amerikan filmlerinde bile görüyoruz. En ağır
suçlarda bile bir uzlaşma imkânı var mıdır, yok mudur diye Amerika bunu çok
daha büyük ölçüde uyguluyor. Ben Adalet Bakanıyken üç defa toplantıya
katıldım Avrupa Konseyinin düzenlediği. “Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri”
diye Avrupa Konseyinin yürüttüğü faaliyetler var. Yani, hukuk alanı dinamik
bir alan. Şimdi bütün bunlardan ari olarak, siz, oradaki af talebine
Başbakanın toplumun meydana getirdiği bu rahatsızlıkları dile getirme
anlamından yola çıkarak, bir şeriat müessesesini getirmeye çalışıyor,
buradan da çok hukukluluk… Yani biz şu kadar zamandır iktidardayız, bula
bula, orasından burasından çeke çeke bir… Bununla mı çok hukukluluk
isteniyor, neresinde var? Bu kadar düzenleme yaptık. Bana bir tane madde
göstersinler ki, bu, çok hukukluluğa işaret ediyor.
Biz, hatırlarsanız, Anayasa’da değişiklik yaptık,
tahkime imkân vermek, Türkiye’ye yabancı sermaye gelsin diye, bizden
evvelki hükûmet yaptı, biz yapmadık. Doğru bir şey yapıldı. Üstelik de apar
topar Meclis toplantıya çağrıldı 57’nci Hükûmet döneminde. Neden? Niye?
Çünkü Türkiye’de çok değişik sebeplerden dolayı, yabancı sermayenin, hukuk
sisteminden dolayı bir kısım tedirginlikleri var. Bunu anayasal bir
dayanağa bağlamak suretiyle, “Gel sen Türkiye’ye yatırım yap, istiyorsan,
bir ihtilaf vuku bulduğunda, bunu tahkime götür, hakeme götür.” Şimdi bu
zaten anayasal bir müessese.
Bununla söylemek istediğim şey şu: Hukuk dinamik
bir yapıya sahip. Her gün yeni gelişmeler oluyor. Hem ceza hukuku alanında
hem medeni hukuk alanında hem uluslararası hukuk alanında birçok değişmeler
var, gelişmeler var. O nedenle, eğer bir iktidar değerlendirilecekse, şu
veya bu şekilde bir beyandan yola çıkarak değil, altı senedir işbaşında
olan bir hükûmetin tüm icraatları, partinin tüm faaliyetleri dikkate
alınarak bir karara varmak mümkün iken, çok hukukluluğa buluna buluna böyle
bir cümleden yola çıkarak bir yorum getirilmeye çalışılıyor. Doğrusu, bu da
gerçekçi de değil, bana kalırsa doğru da değil.
Sayın Başkan, sayın üyeler; söylemek istediğimin
aşağı yukarı önemli bir kısmını kısaca söylemeye çalıştım. Arz ettiğim
gibi, yazılı olarak sizlere takdim ediyoruz, eski metinlerle birlikte
takdim ediyoruz. Konuşmaların bir kısmı bu metinde olmayabilir. Bu bütünlük
içerisinde bu konuşmaların değerlendirileceğine inanıyoruz. Bu davanın
reddedilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Gerçekten bunun çok önemli olduğu
kanaatindeyiz.
Bir dava açılmıştır. Bu davanın açılmamış olmasını
temenni ederdik. Daha açılmış olmasıyla birlikte zaten toplum olarak bir
bedel ödedik, ödemeye devam ediyoruz, parti olarak da ödedik.
Bu davanın demokrasimize bir katkısı yok,
hukukumuza da bir katkısının olduğu ve olacağı kanaatini katiyen
taşımıyoruz. Bir şeye katkısı yok, bir şeye faydası yok, ama ekonomiden dış
politikaya, devletin işleyişine, özellikle Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu
şu zor dönemde birçok şeye zarar verdiği ortadadır. Bunu burada açmak
istemiyorum, yani bu belki ayrı bir tartışmanın konusudur, belki de bu
platform buna müsait değildir.
Biz 2002 18 Kasımından bugüne kadar ekonomide,
siyasette, hukukta ve başka alanlarda ne yaptıysak -bunların hepsi devletin
dokümanlarında var, devletin arşivlerinde var, Meclis tutanaklarında var-
kamuoyu önünde yapılıyor.
Bu davanın reddedilmiş olması Türkiye’nin imajı
açısından da, demokratik sistemin işleyişi açısından da, sorunlara çare
bulma açısından da, hepsinden önemlisi, ifade özgürlüğü, örgütlenme
özgürlüğü ve demokrasinin yarıçapı açısından ne anlam ifade ettiği
bakımından fevkalade önem arz ediyor. Davanın bütün bu nedenlerle reddini
talep ediyoruz.
Ayrıca, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak
bir beklentimi, bir temennimi de ifade etmek istiyorum, iyi kötü dünyada
olup bitenleri bilen, yazılanları okuyan bir insan olarak ifade etmek
istiyorum ki: Bugün özgür bir Batı dünyası varsa, bu işin öncülüğünü yapan
o ülkenin yargıçları olmuştur, hukuk adamları olmuştur. 1950’li yıllarda
McCarthyizm’in Amerika’yı kasıp kavurduğu dönemde, o kaostan ülkeyi çıkaran
ve bugün ne kadar varsa, özgür bir Amerika, Yargıç Warren’in ve onunla
beraber hareket eden yargıçların, hukuk adamlarının çabasının sonucudur.
Bugün Avrupa dediğimiz başta Almanya, İtalya olmak
üzere, uzun yıllar nazizmin, faşizmin tortularını taşımış ülkelerde bugün
demokrasi varsa, belli ölçülerde zaman zaman onları örnek almaya
çalışıyorsak, inanıyorum ki, orada da bu işin önünü açan, demokrasinin
önünü açan ve bugün bulunduğu standarda demokrasiyi ve özgürlükleri
yükselten o ülkenin yargıçları olmuştur. Bizim ülkemiz de bu özgürlükleri
hak ediyor, bu demokrasiyi hak ediyor, bunun yolunu, bugüne kadar olduğu
gibi, bundan sonra da açacak olan Türk yargısının değerli mensuplarıdır.
Eski bir Adalet Bakanı olarak bu konudaki inancımı hiç kaybetmedim. Bu
inancımı bu vesileyle tekrar sizin huzurunuzda da ifade etmek istiyorum.
Sabrınız için çok teşekkür ederim.
Davanın reddi talebiyle, hepinize saygılar
sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çiçek.
Sayın Bozdağ, sizin ekleyeceğiniz bir şey var mı?
AK PARTİ GRUP BAŞKAN VEKİLİ BEKİR BOZDAĞ – Efendim,
ben de saygılarımı sunuyorum Sayın Başkan size ve değerli üyelere.
Sayın Cemil Çiçek Bey partimiz adına söylenmesi
gereken hususları özetleyerek aktardı. Görüşlerini, ilk cevabımızı, esas
hakkındaki savunmamızı ve şu anda sözlü olarak dile getirilen hususları
yinelediğimi ifade ediyor, davanın reddine karar verilmesini saygıyla talep
ediyorum.”
BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatılması
istemiyle açılan davada sözlü savunmaları yapmak üzere Devlet Bakanı ve
Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek ve Türkiye Büyük Millet Meclis Grup
Başkan Vekili Sayın Bekir Bozdağ’ın sözlü savunmaları dinlendi, kayda
alındı.
Teşekkür ediyorum efendim.
İyi akşamlar.
- Davalı Parti adına
yapılan sözlü savunma sırasında ayrıca aşağıdaki yazılı metin sunulmuştur:
“Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Abdurrahman
Yalçınkaya tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında açılmış olan dava
sebebiyle sözlü olarak bu konudaki düşüncelerimizi ifade etmek için
huzurunuzdayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Davalı Parti Genel Başkanı’nın beni ve arkadaşımı
görevlendirme yazısını ibraz ediyorum.
Bu dava ile ilgili olarak daha evvel ibraz
ettiğimiz ve yazılı olarak sunduğumuz görüşlerimizi aynen tekrar ediyorum.
Bu cevaplarımızda ve eklerinde ayrıntılı bir şekilde Sayın Başsavcının iddialarına
karşı açıklamalarda bulunduk. İddianamede ileri sürülen hususların neden
doğru olmadığını, neden hukuki olmadığını, hatta bir kısım iddiaların neden
partimizle ilgisinin bulunmadığını ve davanın neden reddedilmesi
gerektiğini ortaya koyduk.
Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Mevzuatımızda Parti kapatmayla ilgili hükümler
bulunsa da bunun açılmış en son dava olmasını temenni ediyorum. Çünkü
siyasi partiler Anayasaya göre demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez
unsurlarıdır. Bu aynı zamanda demokrasi teorisinin evrensel normudur.
Anayasal demokrasi ancak siyasi partiler yoluyla tatbik imkanını bulur.
Bireylerin siyasete katılımları, örgütlenmeleri, siyasi eğitim almaları,
partiler aracığıyla en geniş şekilde sağlanır. Esasen Cumhuriyetimizin
temel niteliklerinden biri olan “Demokratik devletin” iki evrensel şartı
vardır. Biri genel seçimler, diğeri ise çok partili bir siyasi hayat. O
nedenle modern demokrasiler aynı zamanda “partiler demokrasisi”dir.
Demokrasiyi geliştiren partilerdir ve onlarsız bir demokrasi düşünülemez.
Toplumdaki farklı görüş ve taleplerin siyasi
sisteme taşınmaları, sivil toplumla siyasi sistem arasında sağlıklı bir
iletişim ve bağ kurulması, taleplerin aşağıdan yukarıya doğru bir yol
katederek uygulanabilir politikalar haline gelmesi hep siyasi partiler
aracılığı ile gerçekleşmektedir. Anayasa Mahkemesi yeni verdiği bir kararda
(2002/1 Esas, 2008/1 Karar), “Siyasal çoğulculuğu ve katılımcılığı esas
alan kurullar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, bireysel
iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıracak özgün
kuruluşlara duyulan gereksinim, dağınık siyasal görüşleri birleştirmek
suretiyle halk iradesini oluşturan ve açığa çıkaran siyasi partiler
vasıtasıyla karşılanmaktadır. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde
birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları
hukuksal yapılardır. Siyasi partilerin kendilerine göre öne çıkardıkları
ülke sorunlarına ilişkin farklı çözüm önerileri getirmeleri demokratik
siyasal yaşamda üstlendikleri işlevin doğal sonucudur. Bu nedenle siyasi
partiler, Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarıyla Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin “Örgütlenme”, “Düşünce ve ifade özgürlüğü” konusundaki 10 ve
11’inci maddelerinin koruması altındadırlar.” demektedir.
Toplum hayatımızda ifade ettiği bu önemli rol
sebebiyle siyasi partiler yeri bir başka organizasyonla doldurulamayacak
kadar hayati kuruluşlardır.
Bu ve benzeri birçok sebepten dolayı demokrasilerde
siyasi partiler için ister hukuki, ister teamüli olsun önemli teminatlar
getirilmiştir.
Siyasi partilerin yaşamaları esastır; kapatılmaları
istisnadır.
Siyasi parti özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerin
olmazsa olmazı olan düşünce ve ifade özgürlüğü ile örgütleme özgürlüğünün
özel bir kullanım biçimidir. Hatta ifade özgürlüğü bu nedenle örgütlenme
özgürlüğünün kollektif kullanımıdır. İfade özgürlüğü ve bu özgürlüğe
sağlanan güvenceler de anayasal demokrasilerin kilit taşıdır.
Şüphesiz bir demokraside meşru parti faaliyeti
yalnızca pozitif hukuk tarafından tanınan hakların kullanılmasındaki
aksaklıkları değil, henüz pozitif hukuk tarafından tanınmamış hak ve
özgürlük taleplerini de gündeme getirmeyi kapsar. Bu sebeple ifade
özgürlüğü bütün fertler için, vazgeçilmez değerde bir insan hakkı olmakla
beraber, demokrasilerde bu özgürlüğe en fazla ihtiyaç duyan da siyasi
partilerdir.
Anayasa Mahkememiz de, bir kararında siyasi
partilerin davranışları karşısına bir takım fiili engeller ve müdahaleler
çıkarılmaması, bunları anayasa ile tanınmış hakların kullanılmalarının
engellenmemesi gerektiğini vurgulamış ve siyasi partilerin bu manadaki
rolünü benimsemiştir (2001).
Siyasi partileri şeklen demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmez unsurları kabul edip, yeterince ifade özgürlüğü tanımıyorsak o
sisteme anayasal demokrasi ve çağdaş demokrasi denemez. Açılan davanın bu
yönüyle dahi gerçekten tartışılması ve reddedilmesi gerekir.
Siyasi partilerle ilgili olarak üzerinde yeterince
durmadığımız bir başka husus ta şudur. Siyasi partiler aslında bir ülkenin
toplumsal gerçekliğini yansıtan ayna rolünü gören kuruluşlardır. Açıkçası
siyasi partiler sosyolojik gerçeklerdir. Bu gerçekliği göz ardı ederek
başarılı bir demokrasi kurulamaz. Eğer siyasi partiler sosyolojik toplumsal
gerçekliği yansıtan aynalar ise, aynayı kaldırmak gerçeği kaldırmak anlamına
gelmiyor. O gerçek bir başka şekilde kendini ortaya koyuyor.
Bunu en iyi anlayacak ve değerlendirecek olan
bizleriz. Bu konuda yeterince ve çok sayıda tecrübeye sahibiz. Varlıklarını
bir anayasal problem olarak kabul edip, kapattığımız çok sayıda siyasi
parti oldu. Kapatma yoluyla tedbir almadığımız hemen hemen hiçbir toplum
kesimi kalmadı.
CHP, AP gibi büyük kitle partilerinden tutun,
ideolojik partilere kadar ister olağan dönemde, ister olağanüstü
dönemlerde, ister yargı yoluyla , ister başka türlü. Bir özeleştiri yaparak
soruna baktığımızda parti kapatmalar toplumda siyasi kırılganlığı
arttırmaktan, toplumsal örselenmeye sebep olmaktan öteye ne netice elde
edildi diye bir maliyet analizi yapmamız gerekmektedir. Bunu bir savunma
söylemi olarak değil, siyaset bilimi açısından bir gereklilik ve bir tespit
olarak söylüyorum.
Toplumdaki çeşitlilik unsurlarını, kurumsal ve
siyasal hayattan tasfiye etmek, böyle bir çaba içinde olmak, demokrasi için
bir tuzaktır. Çünkü bu yol demokrasiyi kendi öncüllerinden uzaklaştırır ve
tam karşıtı olan istemediğimiz rejimlerin ya da sakat anlayışların kucağına
iter. Bu sebeple günümüzün demokrasi anlayışında çoğulculuk ve çeşitlilik
esastır. Politik ya da konjoktürel saiklerle toplumsal gerçeği reddetmenin
pratikte bir faydası olmamıştır.
Ayrıca, toplumun belli bir kesimi tarafından yanlış
görülen düşünceler veya politik teklifler, değişim süreci içersinde hem
öyle asırlar falan geçmeden kısa sürede politik uygulanabilir seçenekler
haline de dönüşebilirler. Hem insanlık tarihinde hem Türkiye siyasetinde
bunun çok örnekleri görülmüştür. Ben kendi çevreme baktığımda 60’lı
yıllarda en hararetli bir şekilde her şeyin devletleştirilmesini
savunanların bugün nasıl özelleştirmeden yana olduklarını, her türlü
yabancı sermayeye karşı her şeyin millileştirilmesini talep edenlerin bugün
aman yabancı sermaye Türkiye ye gelsin diye nasıl yoğun bir çaba içersinde
olduklarını müşahede edebiliyorum. Dolayısıyla dünün devletleştirmecileri
ve benimki gibi millileştirmecileri bugün ülke sorunlarında bir noktaya
gelebilmişlerdir.
Hepimiz kendi hayatımızda dün nelerin yasak
olduğunu bugün ise o yasakların ne kadar anlamsız olduğunu gördük, yaşadık
ve yaşıyoruz.
Yine şu kısa hayatımız içerisinde çok zaman
geçmeden, öyle yarım asır, bir asır veya çeyrek asır geçmeden fikirlerimizde
çok köklü değişiklikler olduğunu gördük. Mesela kendi hayatımızda bir
zamanlar Nazım Hikmet’e kimler karşı idi, şimdi kimler şiirini okumaktadır?
Doğru olan bugünküdür.
Dolayısıyla burada söylemek istediğim şey şu: Eğer
bir toplumda dengeler yerli yerine oturmadıysa, toplumda sağlıklı bir
sosyal yapı , bir ekonomik yapı, istikrarlı siyasi bir yapı ve süreç söz
konusu değilse bu neviden dönüşümler, bir taraftan öbür tarafa kıymet
hükümlerinde değişiklikler olmaktadır. Dünün yasakları ve yasak fikirleri,
bugünün siyasi alternatif ve çözümleri olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Bunun en kapsamlı projesi Avrupa birliğidir.
Geçmişte kimler Avrupa birliğine karşı oldu? Şimdi
aman Avrupa birliğine girelim diyen bunu yüksek sesle söyleyenler kimler?
Şüphesiz hepimiziz, hepimiz değiştik. Öyleyse, yarının muhtemel doğrularını
bugün yasak ya da düşman ilan etmek, değişimin değişmez dinamiğine ters
düşmektedir.
Onun için Sayın Başkan, Sayın Üyeler demokratik
toplumlarda siyasetin bir işleyiş tarzı var. Vatandaş partilerin
politikalarını değerlendirir ve seçim dönemlerinde bu politikalara karşı
kendi tepkilerini ortaya koyar. Böylece bir çok yanlış ve eksik, bu süreç
içerisinde kendiliğinden ortadan kalkar. Yanlışında ısrar eden siyasi
partiler, kendi varlıklarını ve geleceklerini de tehlikeye sokar. Siyasi
partilere karşı cebri tedbirler ancak çok zaruri durumlarda istisnai durumlarda,
uygulamaya sokulabilecek, sık kullanılmaması gereken yöntemlerdir.
1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra
yapılan seçimlere baktığımızda gördüğümüz hadise şudur: Çok partili hayata
geçtiğimiz ilk dönemlerde insanlar babadan oğula aynı partiye oy verirken,
şimdi Türk seçmeni kendi hür iradesiyle oyunu kullanmakta ve siyasi
iktidarları belirlemektedir. Bütün partilerin seçimlere katıldığı 1987
seçiminde Anavatan Partisi % 35’le iktidar olmuştur. 1989 Mahalli İdareler
Seçimleri sonuçlarına baktığımızda aradan geçen iki sene içerisinde
Anavatan Partisi beklentileri karşılamadığı ve toplumun hassasiyetlerine karşı
gerekli duyarlılığı göstermediği için oyu % 21,75’e düşmüştür ve 1991 Genel
Seçimlerinde % 27 ile DYP birinci parti olmuştur. 1991-1995 yılları
arasında iktidar olan iki ana parti DYP ve SHP yönetim zaafları, gerekli
reformları yapmamış olmaları, toplumsal beklentileri karşılamadaki
başarısızlıkları ve daha başkaca sebeplerle her iki parti de güç kaybetmiş,
1994 Mahalli İdare Seçimlerinde başta İstanbul ve Ankara gibi Büyükşehir
Belediye Başkanlıkları’nı ve 1995 Genel Seçimlerini RP kazanmıştır. 1999 Genel
Seçimlerinin galibi DSP’dir. 2002’ye gelindiğinde vatandaşın tercihi,
kendilerine ülkeyi başarı ile yönetmeleri hususunda yetki verdiği ama,
yönetimlerinden memnun olmadığı için siyasetten uzaklaştırdığı yukarıdaki
partilerden hiçbirisi değil, yeni kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma
Partisi’dir. 1999 seçimlerinin üzerinde ayrıca durmak gerekecektir. Çünkü
iki seçim bir arada yapılmış seçmenler aynı anda hem merkezi yönetim hem de
mahalli yöneticiler için oy kullanmış olup, birisi için ehil gördüğü partiyi,
diğeri bakımından tercih etmemiştir.
Bu nedenle, partilere hatalarını en kalıcı, en
etkin bir biçimde gösteren seçmenlerdir ve seçimlerdir. Siyasetin bu doğal
akışına zaman zaman sebebi ne olursa olsun yapılan müdahaleler, her
defasında aynı sorunların yaşanmasına sebep olmaktadır. Çünkü sosyal ve
siyasal gerçekliği kavramak bir matematik gerçeği kavramaktan daha fazla
zaman alıcıdır ve fakat sonuçları itibariyle daha kalıcıdır. Demokratik
sistemin ve neticede hukukun, hukuku uygulayanların bu gerçeğin kavranması
noktasında demokratik sabrı, toleransı ve kolaylığı göstermesi icap eder.
Siyasi istikrar, örselenmemiş bir siyasi ve sosyal doku, ihtiyaç duyulan
kan değişimi ve hücre yenilenmesi bu demokratik sabrın gösterilmesine
bağlıdır. Aksi uygulamalar beklenen sonuçları vermemiştir ve vermemektedir.
Demokratik bir toplum için geçerli olan çoğulculuk,
hoşgörü ve açıkgörüşlülük bunu gerektirmektedir. Avrupa insan hakları
mahkemesi birçok kararında mesela ÖZDEP’le ilgili kararında çoğulculuk
olmadan demokrasi olmayacağını, sözleşmenin 10. maddesinde dile getirilen
ifade özgürlüğünün, yalnız uygun gördüğümüz, bizi rahatsız etmeyen yahut
kayıtsız kaldığımız bilgiler ve fikirlerin için değil, fakat aynı zamanda
bizi rahatsız eden, sarsan, altüst eden bilgiler ve fikirler içinde geçerli
olması gerektiğini belirtmiştir
Yine bu mahkemeye göre, “bir partinin siyasi
projesinin demokratik devletin cari ilkeleri ve yapısı ile bağdaşmaz
görülmesi, onun demokratik kuralları ihlal ettiği anlamına gelmez.
Demokrasinin özü bizatihi demokrasiyi tahrip etmemek kaydıyla, devletin
hali hazırdaki örgütlenme tarzını sorgulamaya davet edenler dahil olmak
üzere, farklı siyasi projelerin tartışılmasına izin vermektir” diyor.
Burada demokrasiye zarar verme kavramı önemlidir.
Sosyalist Parti kararında da Avrupa insan hakları mahkemesi “herhangi bir
anti demokratik yönteme başvurma tavsiye edilmediği, şiddet kullanmaya
kalkışma veya demokratik yöntemlerin herhangi bir şekilde reddine ilişkin
bir çağrı olmadığı takdirde, demokrasiye zarar verme olarak kabul edilemez”
demektedir.
O sebeple Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ifade
özgürlüğünün kullanılmasından dolayı parti kapatılmasını mübrem bir sosyal
ihtiyacın sonucu olarak görmemektedir. Keza aynı ilkeler Avrupa Konseyi Venedik
komisyonun tavsiye kararında da dile getirilmektedir.
Şüphesiz, Türkiye Avrupa Konseyinin üyesidir ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine de imza koymuş bir ülkedir. Bu kararlar
göstermektedir ki, artık, demokrasinin dünyada bize göresi, bize özgüsü yok,
evrensel normları ve değerleri vardır. Herhalde Türkiye gibi bir ülkeye
düşen de bu kararları dikkate almaktır. Bilinmelidir ki Venedik Komisyonu
her ne kadar Avrupa Konseyi’nin danışma organı ise de siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin kriterleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi istikrarlı
bir biçimde uygulamaktadır. Kaldı ki Türkiye bu komisyona üyedir ve komisyonda
üyesi de bulunmaktadır.
Demokrasilerde,
siyasi partiler kendi görüşleri doğrultusunda oluşturdukları programları ile halkın karşısına çıkarlar
ve iktidarı yarışmacı seçimler sonucunda elde
etmeyi amaçlarlar. Serbest seçimler sonucunda iktidara gelen bir parti, ülke sorunlarının çözümü için demokrasi ve
hukukun üstünlüğü çerçevesinde programını
uygulama yetkisine sahiptir. Demokrasilerde iktidarların el değiştirmesi ancak seçim yoluyla mümkündür.
Siyasi partiler
sahip oldukları vazgeçilmez konumları nedeniyle, demokrasilerde hukuki güvenceye
kavuşturulmuştur. Bu çerçevede partilerin yasaklanması konusunda çok önemli
koruyucu hükümler getirilmiş ve kapatılmaları oldukça zor koşullara
bağlanmıştır. Kapatma biçimindeki yaptırım, siyasi parti özgürlüğünün özünü
ortadan kaldırabileceği içindir ki, ancak zorunlu durumlarda istisnai
ve en son çare olarak düşünülmektedir. Zira, siyasi partilerin kapatılması,
kişiler açısından idam cezasına denk düşmektedir. Siyasi partilerin keyfi ve ölçüsüz
olarak yasaklanmasının çoğulcu demokratik rejimin özünü zedeleyeceği kabul
edilmektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi aynı kararında (2002/1 Esas,
2008/1 Karar); “Böylece, siyasi partilerin diğer kişilerden farklı olarak
kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin esaslar anayasal güvenceye kavuşturulmuş,
kapatılmasına yol açabilecek nedenler ise Anayasa’nın 14’üncü maddesindeki
temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını engelleyen düzenleme de
gözetilerek tek tek sayılmış, yasakoyucuya bunların dışında düzenleme
yapmaya elverişli bir alan bırakılmamıştır.
Belirtilen düzenlemelerle anayasakoyucu siyasi
partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık
durumlarla sınırlı tutarak öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde
yaşatılmasını amaçlamıştır; ancak korunması gereğini de göz ardı
etmemiştir.”
Batı
demokrasilerinde siyasi partilerin yasaklanması konusundaki uygulama da bu evrensel
standartlara uygun olmuştur. Nitekim Avrupa’da 1950’lerden bugüne
kadarki süreçte sadece üç siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan ikisi,
Avrupa’nın yaşadığı totaliter diktatörlüklerin etkisiyle Federal Almanya’da verilmiş
kapatma kararlarıdır. Bu partilerden Nazi partisi olan Sosyalist Reich
Partisi 1952 yılında, Alman Komünist Partisi ise 1956 yılında kapatılmıştır.
Türkiye’de siyasi parti kapatma yaptırımına sürekli örnek gösterilen
Almanya’da, Anayasa Mahkemesi, 1951 yılında Federal Hükümet tarafından açılan Komünist Partisi
davasında, bir siyasi partinin siyasi yarışma sonucu tasfiye olmasının onun bir yargı kararıyla yasaklanmasına
nazaran daha doğru olacağı düşüncesiyle, yıllarca kapatma kararı
vermekten imtina etmiş, ancak
Hükümetin başvurusunu geri çekmeyeceğine kanaat getirince kapatma kararı vermiştir. (Donald P. Kommers, The
Constitutional Jurisprudence
of the Federal Republic of Germany, Durham&London: Duke University
Pres, 1989, s.227-228). Ayrıca, bu ülkede kapatılan partilerin devamı niteliğindeki partilerin halen siyasi
alanda faaliyetlerini sürdürdükleri de bilinmektedir.
Avrupa’da daha sonraki dönemde kapatılan yegane parti ise İspanya’daki Herri Batasuna
Partisidir. Bu parti 2003 yılında ayrılıkçı terör örgütü ETA ile organik bağının
bulunduğu gerekçesiyle kapatılmıştır.
Siyasi partilerin
kapatılması konusundaki evrensel standartların, insan haklarına saygılı
ve demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye açısından da geçerli olması
gerektiğinde kuşku yoktur. Nitekim 1961 ve 1982 Anayasalarında
siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu açıkça belirtilmiştir.
Anayasalarımızda bu evrensel ilke yer almasına rağmen, uygulamada çok
sayıda parti demokratik sistemlerde ve uluslararası sözleşmelerde
öngörülen kriterlere aykırı bir şekilde kapatılmıştır. Böylece siyasi partilerin
demokrasiler açısından “vazgeçilemezliği” ilkesi adeta tersine çevrilmiştir. Bu
durum, siyasi partileri uygulamada kolaylıkla “vazgeçilebilir” hale getirmiştir.
1961 Anayasasının
yürürlüğe girdiği tarihten bu yana Anayasa Mahkemesi tarafından
yirmidört siyasi parti kapatılmıştır. Bu sayıya askeri müdahaleler döneminde kapatılan
siyasi partiler dâhil değildir. Kapatılan parti sayısı itibariyle Türkiye, çağdaş
demokrasilerde kırılması imkansız bir rekorun sahibidir. Sadece 1961 Anayasası
döneminde kapatılan parti sayısı bile tek başına demokratik ülkelerde
kapatılan partilerin toplamından daha fazladır. 1982 Anayasası döneminde
daha yoğun biçimde parti kapatma kararları verilerek siyasi alan iyice
daraltılmıştır. Öte yandan, yoğun biçimde siyasi parti kapatma kararı vermekle, ülkedeki
sorunlara demokrasi ve hukuk sınırları içerisinde çözümler üretme ve sorunları
böylece çözme imkanı da ortadan kaldırılmaktadır. Yasaklama
biçimindeki yaptırım nedeniyle düşünce ve siyasi parti özgürlüklerinin içi
boşaltılmaktadır.
Türkiye
uygulamasının evrensel standartlara uymadığının en açık göstergesi, Anayasa Mahkemesi
tarafından verilen siyasi parti kapatma kararlarının biri hariç tamamının
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Sözleşmenin ihlali olarak kabul
edilmiş olmasıdır.
I- SİYASİ PARTİLERİN YASAKLANMASINDA
EVRENSEL STANDARTLAR
İddianamede siyasi
parti kapatma nedenlerinden bahsedilirken AİHS hükümleri ve
Venedik Komisyonu ilkelerine de atıf yapılmakla birlikte, Venedik Komisyonu
ilkelerinin siyasi partiler için son derece güvenceli bir koruma sistemi getirdiği,
sadece şiddeti benimseyen siyasi partilerin kapatılabileceğine cevaz verdiği
gerçeği görmezlikten gelinmektedir.
Avrupa Konseyi
bünyesinde ortak bir demokrasi standardını oluşturmak amacıyla kurulan
Venedik Komisyonu, siyasi partilerin yasaklanması ve kapatılmaları
konusundaki 2000 tarihli raporunda şu ilkeleri belirlemiştir:
Siyasi partinin
Anayasa’da barışçıl yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek
başına onun yasaklanması ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak
görülemez.
Siyasi partiler,
ancak şiddet kullanmayı savunmaları ya da demokratik anayasal düzeni
ortadan kaldırmak suretiyle hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla
şiddeti siyasi bir araç olarak kullanmaları durumunda yasaklanabilir.
Partilerin
yasaklanması veya kapatılması biçimindeki yaptırım istisnai bir tedbir olarak
en son çare biçiminde kullanılmalıdır.
Siyasi parti
hakkında dava açılmadan önce, davayı açacak hükümet yada diğer devlet
organlarınca, siyasi partinin özgür ve demokratik siyasi düzen veya hak ve
özgürlükler için gerçek bir tehlike oluşturup oluşturmadığına ve
kapatma ya da yasaklama yaptırımı dışında daha hafif tedbirlerle bu
tehlikenin önlenmesinin mümkün olup olmadığına bakılmalıdır.
Siyasi parti
kapatma davaları, hukuki usulün tüm güvencelerine yer veren, aleni ve
adil bir yargılama sonucunda karara bağlanmalıdır.
Bu ilkelerden de anlaşılacağı üzere,
Venedik Komisyonu siyasi partilerin ancak şiddeti savunma veya şiddeti politik bir araç olarak kullanma
durumunda kapatılabileceğini belirtmektedir.
Diğer yandan,
siyasi partilerin kapatılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
birçok maddesiyle ilgilidir. Partilerin tüzel kişilik olarak kurulması ve
faaliyette bulunması, temel olarak 11 inci maddenin koruması altındadır. AİHM,
siyasi parti özgürlüğünü örgütlenme özgürlüğünün bir unsuru olarak görmektedir.
Siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin davalar Sözleşmenin 10 uncu maddesiyle korunan
ifade özgürlüğüyle de yakından ilgilidir. Kapatma davasında sunulan
“delillerin” neredeyse tamamı ilgili parti üyelerince değişik tarihlerde yapılan
açıklamalardan ibaret olduğundan, dava açısından ifade özgürlüğünün önemi
daha da artmaktadır.
Yargılama
sırasında ortaya çıkabilecek ihlaller, Sözleşmenin adil yargılanma hakkını düzenleyen
6 ncı maddesini de devreye sokabilecektir. Kapatma kararının
sonuçları dikkate alındığında, mülkiyet hakkı ihlali de gündeme gelebilecektir.
Ayrıca, bir siyasi
partinin kapatılmasına neden olduğu gerekçesiyle partili milletvekillerinin
parlamento üyeliğinin düşürülmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir partide yer
alamaması yaptırımı, AİHS’in 1 nolu Protokolünün 3 üncü maddesine
aykırılık sonucunu doğurabilecektir. Sadak/Türkiye (2002) kararında AİHM,
başvurucuların partilerinin kapatılması sonucu otomatik olarak
milletvekilliklerinin düşmesinin orantılı bir yaptırım olmadığına karar vermiştir.
Mahkemeye göre, bu yaptırım Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün 3 üncü
maddesinde korunan seçilme ve parlamento üyesi olma hakkının özüyle bağdaşmadığı gibi,
başvurucuları parlamentoya üye olarak gönderen seçmenin egemen
iradesini de ihlal etmiştir, (par.40).
Aynı şekilde,
partilerinin kapatılması sonucu haklarında beş yıl parti yasağı getirilen
Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve Mehmet Sılay’ın başvuruları üzerine, 2007
yılında AİHM, Sözleşme’nin seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
AİHM’in bu kararlarına göre, Anayasanın milletvekilliğinin düşmesi ve beş
yıllık parti yasağı sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi parti mensupları
bakımından oldukça ağır bir yaptırım öngörmektedir. Başvuru sahipleri hakkında
uygulanan bu ciddi yaptırımlar, sınırlama sebebi olan meşru amaçlarla
orantısız bulunmuştur.
Siyasi parti
özgürlüğünün sınırları konusundaki AİHM içtihadı Türkiye’de kapatılan
partilerin yaptığı başvurular üzerine oluşturulmuştur. AİHM bu kararlarında
siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin ilke ve ölçütleri açık bir biçimde ortaya
koymuştur. Bu ilke ve ölçütleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
Siyasi parti
kararlarında AİHS’in 11 inci maddesi, ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu
maddeyle birlikte değerlendirilmelidir.
Siyasi partilerin
program ve projelerinin devletin anayasal yapısı ve ilkeleriyle uyuşmaması,
bunların demokrasiyle de bağdaşmadığı anlamına gelmez. Buna göre,
demokrasinin kendisine zarar vermediği müddetçe, siyasi partiler mevcut anayasal
düzeni sorgulayabilirler, farklı siyasi görüşleri savunabilirler.
Siyasi parti özgürlüğüyle
ilgili Sözleşmenin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki sınırlama sebepleri
oldukça dar ve katı yorumlanmalıdır.
Siyasi partiler,
inandırıcı ve zorunlu sebeplerle ve ancak istisnai olarak kapatılabilir.
Bir siyasi
partinin gerçekleştirdiği faaliyetlerde kullandığı tüm yöntemler hukuki ve
demokratik nitelikte olmalıdır.
Siyasi partinin
önerdiği değişikliklerin kendisi de bizzat temel demokratik ilkelere
uygun olması gerekmektedir.
Siyasi partinin
tüzük veya programındaki ifadelerden hareketle kapatılması söz
konusu olamaz, partinin somut öneri ve faaliyetleri olmalıdır.
Siyasi partilere
yönelik sınırlamalar, demokratik bir toplumda zorunlu ve meşru amaçla
orantılı olmalıdır. Kapatma yaptırımının “zorlayıcı toplumsal ihtiyaca”
cevap vermeye yönelik olması gerekir.
İddianamede siyasi
partilerin yasaklanması konusunda AİHM kararları ile ortaya konulan
ölçütlere yer verilmekle birlikte, bu ölçütlere göre neden AK Partinin
kapatılması gerektiği hiçbir şekilde ortaya konulamamıştır. Aksine, iddianamede
yer verilen AİHM ölçütlerinin dikkate alınması halinde bu kapatma davasının hiç açılmaması
gerekirdi.
Nitekim, AİHM’e
göre parti kapatma yaptırımının “zorlayıcı toplumsal gereksinim” şartını
sağlayıp sağlamadığını belirlemek için şu üç temel şartın gerçekleşmesi
gerekmektedir (RP/Türkiye, Büyük Daire, par.104):
Bir siyasi
partiden kaynaklanan demokrasiyi ortadan kaldırmaya
yönelik
tehlikenin yeteri kadar yakın/kaçınılmaz olduğunu gösterecek, varlığı ispat
edilmiş sağlam, inandırıcı deliller bulunmalıdır.
İlgili siyasi parti
yöneticilerinin ve üyelerinin eylem ve beyanları partiye isnat edilebilir nitelikte olmalıdır.
Siyasi partiye
isnat edilebilir nitelikteki eylem ve beyanlar, partinin “demokratik
toplum” kavramıyla bağdaşmayan bir toplum modelini tasavvur ettiğini
ve savunduğunu açıkça ortaya koyacak şekilde bir bütün teşkil
etmelidir.
Bu şartların
hiçbiri bu davada söz konusu değildir, olamaz da. Çünkü AK Parti, demokrasiye yönelik
yakın ya da uzak bir tehlike teşkil etmek bir yana, bu ülkenin demokratlarının
yöneldiği neredeyse yegane adres haline gelmiştir. Bu gerçeğe tersinden
bakmak ve aksini göstermeye çalışmak için kullanılan sözler, hiçbir
şekilde AİHM’in kastettiği anlamda hukuki ve inandırıcı delil olarak
vasıflandırılamaz. Doğrulukları bile araştırılmadan dosyaya konan gazete haberleri,
bağlamlarından koparılan sözler, tekzip edilen beyanlar, yanlış çevrilen
röportajlar ve tüm bunlardan çıkarılmaya çalışılan kurgusal ve sanal sonuçlar
eğer gerçekten “delil” kabul edilecekse, bu “deliller” karşısında yeryüzünde
demokrasi için risk teşkil etmeyecek bir siyasi parti bulmak imkansız hale
gelecektir.
Öte yandan
iddianame, partimizi geçmiş bazı partilerin devamı olarak gösterme gayreti
içindedir. Burada amaç bellidir. AİHM’in bir siyasi partiyle ilgili olarak
verdiği karardan hareketle, partimizin de kapatılmasının Sözleşme’ye uygun
olacağı izlenimi oluşturulmak istenmektedir. Ancak, bu gayret beyhudedir.
AK Parti 2001 yılında tamamen yeni bir parti olarak kurulmuş ve bunu
sadece söylemleriyle değil, eylemleriyle de göstermiştir.
AK Parti,
programını henüz gerçekleştirme imkanı bulamamış bir muhalefet partisi de
değildir. Şimdiye kadar, ülkenin daha ileri gitmesi için önerdiği ve yaptığı tüm
reformlar, AİHM’in öngördüğü kriterler çerçevesinde her bakımdan yasal ve
demokratik araçlarla gerçekleşmiştir. AK Partinin şu ana kadar gerçekleştirdiği
ve gerçekleştirmeyi taahhüt ettiği önerilerin tamamı da demokrasinin temel
ilkeleriyle uyumludur. Hatta, 2002 yılından beri yapılanlar Türkiye’de insan
hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün tarihte hiç olmadığı kadar
pekiştirilmesine imkan sağlamıştır. Bu açık ve yalın gerçeğe rağmen partimizle
ilgili doğrudan veya dolaylı olarak “demokrasi karşıtlığı” suçlamasının
yapılması, bilinen tüm akıl ve mantık kurallarını alt üst etmek olacaktır. Bu
durum, şayet kavram karışıklığından kaynaklanmıyorsa, kesinlikle bir
önyargıdır.
II - TÜRKİYE’DE SİYASİ
PARTİLERİN YASAKLANMASI
Türkiye’de siyasi
parti özgürlüğü ve sınırları Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu tarafından düzenlenmiştir.
1995 ve 2001 yıllarında yapılan Anayasa değişiklikleri ile evrensel standartlara
uyum amacıyla siyasi partileri korumaya yönelik daha güvenceli hükümler
getirilmiş ve kapatma zorlaştırılmıştır. 1995 yılında Anayasanın
69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında yapılan değişiklikle, siyasi partilerin
68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü
kapatılmasında “odak olma” koşuluna yer verilmiştir. 2001 yılında ise
odak olmanın şartları 69 uncu maddenin altıncı fıkrasına eklenerek, siyasi
partilerin eylemleri nedeniyle kapatılmaları önceki duruma göre daha da
zorlaştırılmıştır. 2001 yılında ayrıca, Anayasa Mahkemesinin siyasi parti
kapatma davalarında kapatma için en az beşte üç oy çokluğuyla karar alma şartı
getirilmiş (m.149/1) ve kapatma yaptırımı yerine, dava . konusu fiillerin
ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya
tamamen yoksun bırakılmasına da karar verilebileceği öngörülmüştür (m. 69/7).
2001 Anayasa
değişikliğiyle, bir siyasi partinin “Anayasaya aykırı eylemlerin odağı olması”nın
şartları Anayasada açıkça düzenlenmiştir. Buna göre, bir siyasî parti,
Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemler “o
partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük
kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup, genel kurulu veya grup yönetim kurulunca
zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan
parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin
odağı haline gelmiş sayılır”, (m.69/6).
Bu düzenlemeye
göre, Anayasaya aykırı eylemlerin siyasi parti üyelerince yoğun bir şekilde
işlenmesi ve bunların yetkili organlarca benimsenmesi şartlarının
gerçekleştiği somut ve açık kanıtlarla belirlenmelidir. Örneğin, üyeler bir takım
eylemler icra ediyor, fakat parti organları bunları benimsemiyorsa,
parti odak haline gelmez. Yine parti yetkililerinin “kararlılık içinde” işlenmeyen
eylemleri de partiyi odak haline getirmez. Başka bir ifadeyle,
Anayasaya aykırı eylemleri işleyenlerin bu eylemleri süreklilik içinde ve sıklıkla tekrarlamaları
zorunludur.
Ayrıca, 2001
Anayasa değişikliklerinden sonra siyasi partilerin beyanlardan dolayı
“odak” haline gelmesi mümkün değildir. Zira, Anayasanın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrasında “eylemlerden dolayı bir siyasi partinin odak olabileceği
öngörülmektedir. Bu değişiklik, ifade özgürlüğünün alanını genişletmek
amacıyla Anayasanın Başlangıç kısmının beşinci paragrafında yapılan
değişiklikle de paralellik arz etmektedir. Bu bağlamda, “beyan” değil de “faaliyeti
sınırlandıran bir değişiklik yapılmıştır. Başlangıç kısmında yapılan bu değişiklikle
“düşünce ve mülahaza” ibaresi “faaliyet” sözcüğüyle değiştirilmiştir.
Anayasa değişikliği teklif gerekçesinde “düşünce ve mülahaza” ibaresinin
“doğrudan düşünceye bir sınır teşkil etmesi nedeniyle” değiştirildiği
açıkça belirtilmiştir.
Anayasa Mahkememizin 29.01.2008 tarih 1/1- Parti
Kapatma sayılı HAKPAR Kararı ile kurduğu içtihat, davayı hukuki temelden
çökertmektedir. Parti kapatma davalarında yeni bir dönemi de başlatan
içtihada göre, eylem kategorisi dışında kalan veriler (düşünce
açıklamaları, öneriler, tüzükler, programlar, projeler ve benzerleri)
hiçbir şekilde kapatmanın sebebi kılınamaz. Projelerin gerçekleşmesinde
Anayasa dışı bir yöntem benimsenmedikçe, bu gibi veriler çoğulcu
demokrasinin ve ifade ve örgütlenme özgürlüğünün dokunulamaz alanlarına
girmektedir. Partimiz, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde anayasa dışı bir
yönteme başvurmamıştır. Yüksek Mahkememizin anılan karının
ilgili bölümü aynen şöyledir: “Tüzük
ve programında ifade edildiği biçimde partinin Kürt sorunu olarak ele alıp değerlendirdiği
soruna, kendine göre çözüm önerileri getirmesi, vatandaşlık temelinde ulus
kavramının reddi olarak nitelendirilemez. Kapatma davasının partinin
kuruluşundan kıs bir süre sonra açıldığı da gözetildiğinden, belli bir
sorunun varlığına ve buna dair çözüm önerilerine ilişkin ifadelerin,
demokratik bir rejimde düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında
değerlendirilmesi gerekir. Gerek iddianamede, gerekse sonraki aşamalarda,
Partinin söz konusu amaçları gerçekleştirmek için Anayasa dışı bir yöntemi uygulayacağına
ilişkin her hangi bir kanıta da yer verilmemiştir.
Yukarıda açıklama ve değerlendirmeler
çerçevesinde, Partiye, tüzük ve programında yer alan ifadelere dayanılarak
yaptırım uygulanması, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne ağır bir müdahale
oluşturacağından, İddianamede ileri sürülen gerekçelerle Parti hakkında
kapatma ya da yerine başka bir yaptırım uygulanması, demokratik bir
toplumda zorunlu bir tedbir niteliğinde görülemez.”
Diğer yandan,
Anayasanın 90 inci maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklik de siyasi
partilerin kapatılması bakımından önemli sonuçlar doğuracak niteliktedir.
Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin kapatılması davalarını görürken Anayasa ve
Siyasi Partiler Kanununda yer alan hükümlerin yanı sıra, Anayasa’nın 90
inci maddesi uyarınca, uluslararası insan hakları sözleşmelerini de dikkate almak
durumundadır. Zira Anayasa Mahkemesi parti denetimi yaparken “bir
davaya bakan mahkeme” konumundadır. Nitekim, iddianameye göre de, “SPY’nın
öncelikle İHAS gözetilerek ve Anayasa hükümleri de İHAS’a göre yorumlanarak,
siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir”
(s.9).
Türk hukuku
bakımından uluslararası sözleşmeler 2004 tarihli Anayasa değişikliğine kadar
iç hukukta kanunlarla eşdeğerde iken, 2004 yılında Anayasanın 90 inci
maddesine eklenen bir hükümle insan haklarına ilişkin uluslararası
sözleşmeler ile kanunların çatışması halinde sözleşme hükmünün uygulanması esası
benimsenmiştir. Bu yeni hükme göre, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş
temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla
kanunların, aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek
uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Özellikle parti
özgürlüğünü güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade
ve örgütlenme özgürlüklerine ilişkin hükümleri ile bu hükümlerin
uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının göz
önünde tutulması ve bunlar ile iç hukuk kuralları arasında bir çatışma görülmesi
halinde, Sözleşme hükümleri ile Mahkeme içtihatlarının öncelikle
uygulanması zorunludur.
Anayasa
Mahkemesinin parti kapatma konusundaki kararları ile Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin içtihadı arasında önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla, Anayasa
Mahkemesinin 2004 Anayasa değişikliğinden sonra bakacağı parti kapatma davalarında
AİHM içtihadını dikkate alarak 2004’ten önce ortaya koyduğu ve parti
özgürlüğünü büyük ölçüde daraltan içtihadını değiştirmesi gerekmektedir.
Nitekim Anayasa
Mahkemesi, 2.3.2007 tarihli kararıyla, AİHM’in siyasi parti davalarında
verdiği ihlal kararlarını yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul etmiştir. Bu
kararında Anayasa Mahkemesi, “Kapatılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi
hakkındaki davanın 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
311. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendi uyarınca
yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülmesi isteminin, aynı Yasa’nın 318.
maddesi uyarınca KABULE DEĞER OLDUĞUNA” karar vermiştir.
Bu açıklamalardan
da anlaşılacağı üzere, Türkiye’de siyasi partiler hukuku alanında yapılan
anayasal ve yasal değişiklikler, siyasi partileri daha güvenceli bir konuma getirme
amacını taşımaktadır.
Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Şu anda Yüksek mahkeme olarak sizler sıradan bir yargılama
yapmıyorsunuz. Burada bir Özel Hukuk ihtilafını çözmüyoruz. Şahsi
sebeplerden kaynaklanan ve sonucu da yalnızca tarafları ilgilendiren bir
hukuki ihtilaf ta değil konumuz. İddianame açısından baktığımızda hukuk
siyaseti yargılamaktadır. Bu ne derece doğrudur ve hukukidir. O ayrı bir
konu. Ama muhakkak olan bir şey var oda şudur. Bu dava ile ilgili
vereceğiniz karar, sadece hüküm fıkrasıyla değil, yorumlarıyla,
gerekçesiyle yeni yüzyılda önemli bir mihenk taşı olacaktır. Bütün
düzenlemelerin ve devlet faaliyetlerinin ana istikametlerini bu davada
verilecek karar belirleyecektir. Yapılacak her türlü yasal düzenlemelere,
idari tasarruflara kaynak olarak ölçü bir karar olacaktır. İfade ve
örgütlenme özgürlüğü neticede Türkiye’de demokrasinin ne ölçüde var olduğu
hususunu hem bize hem tüm dünyaya göstermesi bakımından tesir katsayısı
yüksek bir karar olacaktır. Bu nedenle bu davanın partimizi aşan bir boyutu
vardır. Ülkemizin demokratik imajı, kazanımları, itibarı, bu dava vesilesiyle
içerde ve dışarıda değerlendirme ve tartışma konusu yapılacaktır.
Türkiye’nin hak ve özgürlükler ve demokrasi
açısından yeni bir altyapısının oluşması vereceğiniz kararla şekillenecektir.
Onun için sıradan bir dava olmadığını söyledim.
Neden bir altyapı oluşturacak, neden iş ve
işlemlerin yasal ve idari tasarrufların istikametini bu dava ile ilgili verilecek
karar tayin edecek?
Türkiye, Tanzimattan bu yana sosyolojik anlamda bir
modernleşme ve çağdaşlaşma çabasını sürdürmektedir. Cumhuriyetle beraber
bunu daha kapsamlı bir proje haline dönüştürmüş ve devam ettirmiştir. Bugün
hepimiz Türkiye Cumhuriyetinin onurlu vatandaşlarıyız. Vatandaşlık, aslen
verilenle yetinmeyen, talep eden, tenkit eden, itiraz eden, protesto eden,
yargılayan aktif bir aidiyeti ifade eden statüdür. Bu gün hepimiz bu
ülkenin vatandaşlarıyız. Bu sıfatla eğer mevcutlar yetmiyorsa yeni talepler
olacak. Bu dinamik bir süreçtir. Her demokratik ülkede olan da budur. Şimdi
neden yeni taleplerde bulunuyorsunuz diyemeyiz. Yani vatandaşa teba
muamelesi yapamayız. Bu çağdışılıktır. Çağı anlamamak, onun gereklerini iyi
kavramamaktır. Bugünü yaşayanlara dünün hak ve özgürlükleri yetmiyorsa
elbette yenilerini isteyecektir. En başta da siyasi, haklar ve kültürel
haklar olmak üzere. Sivil toplum bunun için vardır. Sivil toplum
örgütlerinin yegane varlık sebebi budur. Talepleri toplulaştırmak, bunları
demokratik yollardan gündeme getirmek, uygulanabilir ve yaşanabilir bir
düzeye yükseltmektir. Bir manada siyasi partiler de bunu yapacaktır.
Eğer bizler, hukuku yapanlar ve uygulayanlar her
özgürlük talebini “ rejimi yıkma teşebbüsü”, “laikliğe karşı tavır” olarak
algılayarak, laiklik ve rejim karşıtı söz ve açıklamalar olarak
değerlendireceksek, şu an sahip olduklarımızın bir kısmını hak etmemişiz
demektir. Çünkü bugün sahip olduklarımız dünün talepleriydi. Dünün
yasaklarıydı. Talep edenler oldu, bedel ödeyenler oldu. Şimdi biz bunları
kullanıyoruz. Sansürün kalkması, sendikaların, partilerin ortaya çıkması,
ceza mevzuatında eskiden var olup şimdi olmayan bir çok madde vs.
Bence bu davanın temeli zayıf, hareket noktası
yanlıştır. Endişeler ve vehimler dava konusu haline getirilmiş. Ortada
delil yok. Delil diye eklenenler ise gazete alıntıları, tek yanlı yorumlar.
Bunlara biraz sonra temas edeceğim.
İkinci olarak temas edeceğim husus ise şudur;
Demokrasi bir anlamda toleranstır, çoğulculuktur.
Çok farklı, çok zıt fikirlerin, çıkarların ve bunların taraftarlarının bir
arada yaşamasına imkan veren bir siyasi iklimdir. Hukuk da bunun
çerçevesini çizer. Bu çerçeve çelikten değildir. Esnektir, değişime
yatkındır.
Demokratik toplumlar alıngan da değildir. Hava
bulutlu iken “vay bana niye ördek dedin”e giden çarpık bir mantık zinciri
yoktur. Bir halk değimiyle “leblebiden nem kapmak” da yoktur.
Olaya böyle bakmaz isek her konuşmadan, her talepten,
her tenkitten, rejime yönelik bir tehdit algılaması yapabiliriz. Ama bu ne
kadar gerçekçi olur, ya da ne kadar doğru olur? Öyle bir sistem içinde
siyaset yapmak ne kadar mümkündür? Bu ve benzeri davalarda şahsen
konuşmakta zorlanıyorum. Neden? Çünkü neyi söylersem acaba iddia makamı,
bunu dava konusu yapacak? diye endişeleniyorum. İşin bir de bu yanı var.
Diğer bir yanı ise konuşan kişiye göre muamelede.
Çok ileri bazı lafları bazılarımız söylersek hiçbir işlem yok , hiçbir
mahzur yok. Aynı konuda başka birileri söylerse, hatta daha düşük bir
seviyede söylerse hemen dava konusu yapmak. Bu davanın en garip
yanlarından, en anlaşılmaz yanlarından birisi de bu.
İddia makamının delil olarak sunduğu belgelerin
nerede ise tamamının içeriği ifade özgürlüğü kapsamındaki konuşmalardır.
Burada dikkatlerinize sunmak istediğim husus şudur: Belgelerin içeriği olan
konular AK PARTİ’nin gündeme getirdiği ve gündeme taşıdığı konular
değildir. Bunlar Türkiye’de çeyrek asırdan beri tartışma konusudur. Bu
konular gündeme geldiği tarihten bu yana Türkiye’de en başta siyasiler ve
siyasi partiler olmak üzere herkesin konuştuğu her parti liderinin muhakkak
çözeceğim diye vaatte bulunduğu herkesin yazıp tartıştığı konulardır.
Dolayısı ile toplumun gündeminde olan ve herkesin konuştuğu bir konuyu AK
PARTİ’nin konuşmaması diye bir durum söz konusu olamaz. Bununla ilgili
delilleri cevaplarımızın ekinde Yüksek Mahkemenin bilgisine sunduk. Uzunca
bir zamandan beri toplumun gündeminde olan bir konu zaruri olarak siyasetin
de gündeminde olur. Bu konularla ilgili geçmişte hem ülke genelinde, hem de
TBMM’de Meclis Araştırma Önergesi, Soru Önergeleri, Bütçe Müzakereleri ve
başkaca görüşmeler sırasında her parti bu konu ile ilgili görüş açıklamış
ve çözüm için partisinin görüşlerini dile getirmiştir. Aktüel bir konuya
temas etmemesi bir siyasi partiden istenemez. Bu konuşmalar tetkik
edildiğinde görülecektir ki ne muhteva itibariyle, ne konuşmanın sınırları
itibariyle, ne de ortaya konulan çözümler itibariyle diğer partilerin,
yazan-çizen ve konuşanların söylediklerinden ve yazdıklarından farklı
değildir. Özü itibariyle bir özgürlük talebidir ve fırsat eşitliğini engelleyen
hususlara dikkat çekmekten ibarettir. Aynı konuları gündeme getirenlere
karşı farklı bir hukuki uygulamanın ortaya konulması Türkiye’deki hukuk
sisteminin işleyişindeki ciddi kuşkuları da beraberinde getirmektedir. Bu
sadece benim görüşüm değildir. Nitekim Yüksek Mahkemenin verdiği bir
kararda o kararın parçası olan bir metinde aynen şöyle denmektedir.
“Türkiye’de her hata işleyen kişi ve kuruluşa yaptırım uygulanmamakta.
Onlarda yargı önüne getirilirse davasına bakılır denilmekte. Şikayet
vukuunda veya savcı tarafından re’sen dava açılması durumunda mesele yargı
önüne gelmektedir. Yani çıkarılan kanunlar herkes için geçerli
olmamaktadır. Beklemek, istenmeyen kişi ve kuruluş geldiğinde elek
sıkıştırılıp yargı darboğazında çözülmektedir”. Anlaşılan o ki şimdi
darboğazdan biz geçiyoruz. Eğer bir ülkede ister yasalardan ve bunların
uygulamalarından, isterse başkaca sebeplerden kaynaklanan bir sorun varsa
ve bu da tartışılıyorsa öyle bir konuda partilerin fikir beyan etmeleri
neden laiklik karşıtı söylem ve eylem olarak mütalaa edilsin? Kaldı ki
siyasi partilerin demokratik bir toplum içerisindeki rolleri gereği zaten
toplumdaki talepleri ve beklentileri meşru kanallar içerisinde siyasete
yansıtacak ki bu taleplerin arkasında beklentisi olanlar illegal yollara
sapmasınlar, meşru yollardan sisteme adapte olabilsinler. Zaten, partilerin
varlık sebebi de budur.
Sayın Başkan,
Sayın Üyeler,
Bir şeyin yasak olması başka, yasağın yasal
yollarla kaldırılmasını talep etmek başka bir şeydir. İşte iddia makamı ile
anlaşamadığımız konulardan bir tanesi budur. Eğer bir siyasi parti veya
siyaset yapan insanlar, yasak olan ya da olmayan her hangi bir konuyu veya
bir yasağı yine yasal yollardan giderek, hukukun dışına çıkmadan, cebir ve
şiddeti teşvik etmeden, barış içerisinde ve usulüne uygun olarak bu yönde
bir hak ve özgürlük talebinde bulunuyorsa, bunun neresinde demokrasiye
aykırı bir tutum var? Bu türlü bir siyaset anlayışının neresi anti
demokratik, neresi laikliğe karşı bir durum? Kaldı ki bugün hepimiz kabul
ediyoruz ki, anayasamızda ve yasalarımızda belki o gün için öyle düzenlenmesi
doğru olan ama bugün için anlamı kalmamış bir çok madde bulunmaktadır. Bir
anayasal devlet düşünün ki, Anayasa’sının ekinde 15 tane geçici maddesi var
ve bunların da önemli bir kısmının uygulama imkanı kalmamış ve geçici bir
madde sebebiyle de yüzlerce kanun anayasaya aykırılığını sürdürmüş. Siyaset
kurumuna düşen bu sorunları çözmek, bu tezatları ortadan kaldırmak ve
Türkiye’yi yasaklardan arındırılmış bir ülke konumuna getirmektir. Eğer bu
yöndeki her talep rejim ve laiklik karşıtlığı olarak anlaşılacaksa o zaman
siyasetin yapabileceği çok fazla bir şey de yoktur.
İddia makamı ile mutabık olmadığımız bir husus ta
şudur; bir şeyin, bir özelliğin, bir niteliğin “değiştirilemez” olması
başkadır, “eleştirilemez” olması başkadır. İddianamenin yaklaşımına
bakıldığında deniliyor ki bir şey değiştirilemezse aynı zamanda
eleştirilemez. Bu doğru değildir. Eleştirilen ilkenin veya niteliğin
bizatihi kendisi değildir. Tartışılan bunların lüzumlu olup olmadığı
değildir, gerekliliği değildir. Tartışılan bu nitelikler adına ortaya
konulan uygulamalardaki aksaklıklardır. Nitekim, bizim toplumumuzda
tartışılan kısım da budur. Biz inanıyoruz ki Cumhuriyetimizin ve Devletimizin
nitelikleri olarak anayasada yazılan “demokratik, laik, sosyal, hukuk
devleti” olma vasıfları çağdaş ve modern devletin vasıflarıdır. Son derece
önemlidir. Bunlar, sadece anayasada yazıldığı için değil, modern ve çağdaş
devletin olmazsa olmazları olduğu için de önemlidir. Dolayısı ile bunların
değiştirilemez olması gayet tabiidir. Bunların anayasada yazılmış olması
yetmez, bunların aynı zamanda hayata intikalleri ve yaşanabilir ilkeler
olması en az yazılımı kadar önemlidir. Şüphesiz siyasi iktidarların ve en
başta siyasi partilerin görevi de bu ilkeleri yaşanabilir kılmaktır. Bu ise
en başta yasama faaliyeti olmak üzere bir dizi işlemi ve eylemi gerektirir.
Eğer bu alanda bir kısım eksiklikler, aksaklıklar, haksızlıklar ve
hukuksuzluklar varsa bunlara karşı yöneltilen eleştiriler niteliklerin
kendisine değil, uygulamayadır. Dolayısı ile uygulamaya yönelik
eleştirileri eğer bu niteliklerin kendisine yönelmiş bir eleştiri ve
karşıtlık olarak anlayacaksak siyasetin yapabileceği hiçbir şey yoktur.
Siyasi partilerin de varlık sebebi kalmamıştır. İddianamenin ekinde ki
metinlere baktığımızda yapılan eleştiriler bu nitelikler adına ortaya
konulan uygulamalardaki aksaklıklara, haksızlıklaradır. Eğer siyasi
partiler ve siyasetçi bunları konuşmayacaksa, bu aksaklıkları
gidermeyecekse, bunları tartışıp konuşmayacaksa, bunları demokratik
yollardan ve hukukun içinde kalarak çözüme kavuşturmayacaksa, siyaset
kurumu ne yapacak, siyasetçiler ne yapacak, siyasi partiler ne yapacak?
Şimdi, acaba bu ikilem niye, konuşan kişiye göre
muamele niye, bu farklı uygulamalar niye?
Türk toplumu olarak 1839 dan beri devlet eliyle bir
modernleşme çabasına girdik. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Meşrutiyet
Hareketleri, Cumhuriyet ve bugün.
Devletin başlattığı, ancak bugün milletin
benimsediği tepeden başlayıp tabanda makes bulan ve kendimize mahsus bir
özümseme kabiliyetiyle başardığımız bize özgü bir modernleşme.
İşte çok partili hayat bu modernleşmenin siyasi
hayata yansımasıdır. Aradan geçen 169 yıl içerisinde bu modernleşmenin
siyasi tezahürlerinde zaman zaman sıkıntılar oldu, başarısızlıklar oldu ve
Türkiye bunlardan da yeteri kadar tecrübe kazandı. Çünkü modernleşme bir
toplumun en zor gerçekleştirdiği çok yönlü değişim. Onun için modernleşme
sürecini yaşayan toplumlarda bu süreçler çok sancılı ve sıkıntılı
geçmiştir. Bu sıkıntının en çok yaşandığı alan da hiç şüphesiz siyaset
alanıdır. Çünkü modernleşmenin tabiatında sosyolojik anlamda bir çatışma
vardır, gerilim vardır, modernleşme bir nebze gerginlik demektir. Gelenekle
yeni değerlerin çatışması, eski ile yeninin itişip kakışması. Bu gerginlik
tabii olarak, kaçınılmaz olarak ta bazı suçlamaları beraberinde
getirmiştir. Ama geriye dönüp baktığımızda bu suçlamalar ne kadar gerçekti?
Suçlamaların konusu olan nitelemeler, atfedildikleri insan ya da toplum
kesimleri bakımından gerçekten varit miydi? Bunu zaman gösteriyor ama
tarihi bir vakıa ki bunların çok önemli bir kısmı doğru değildi. Zaman,
bunları doğrulamadı.
Siyasi modernleşmemizde bu manada bir tecrübe
dönemi olan 2. Meşrutiyetin ilânından sonra partiler kuruldu, geleneği
temsil edenler oldu, yeniliği dillendirenler oldu. Bu ilk dönemde siyasi
sancılar yaşandı, gerilimler yaşandı. Önemli iki parti var. Hürriyet ve
Îtîlaf Partisi daha gelenekçi, İttihat-Terakki partisi belli kıstaslara
göre daha yenilikçi. Bir birlerini acımasızca suçladılar. Dinsizlikle,
imansızlıkla, millet gerçeğini inkar etmekle, ama hiçbirisi yeterince doğru
değildi. Bu suçlamalar yapıldı ama bu kavganın çokça yaşandığı Balkanlar ne
itilafçılara kaldı ne ittihatçılara.
O sebeple, Türkiye’de bu modernleşme ve siyasi
partiler üzerine değerli araştırmalar yapan bilim adamımız Prof. Şerif
Mardin, Türk modernleşmesiyle ilgili olarak yaptığı inceleme ve
değerlendirmesinde; “Modern Türk Siyasetinin Tarihi, incelenen muhalefet
hareketlerinin tamamının aynı ithamla suçlandıklarını gösterir. Bu
makalenin kaleme alındığı günlerde dünyada eşine az rastlanır şekilde Türk
gazetelerinin manşetleri siyasetçilerin şeytani tertiplerle Türk Milletini
bölmeye çalıştıklarını duyurarak bu davranış kalıbına, yani suçlama
kalıbına katkıda bulunuyorlardı.
Diğer yandan
50 yıl kadar önce İttihat - Terakki aynı suçlamaları rakiplerine karşı yöneltmişti.
Cumhuriyet devrinde Terakki Perver Fırka vatana ihanete giden eylemlerin
hamisi olmakla suçlandığında, iddianame benzer şekilde tanzim edilmişti.
Atatürk’ün isteği ile kurulan Serbest Fırka benzeri saldırıların hedefi
kılınınca siyasi hayattan silinmişti” diyor ve ekliyor. “Türk siyasi
kültüründe muhalefet kavramında son derece düşman bir öğenin var olduğu
sonucunu çıkarabiliriz. Sonuçta Türkiye’de muhalefetin sürekli boğazının
sıkılmasının yol açtığı en önemli kayıp, sosyal ve iktisadi yaratıcılığın
engellenmesi olmuştur.” diyor bu makalesinde.
Bir merhum Başbakan “Sait Halim Paşa’dan İdris
Küçükömer’e kadar kimi aydınlarımızın işaret ettiği gibi Türkiye’nin bin
yıllık geleneğinde muhalefete yer yoktur. Demokrasilerde devletin bir
parçası olarak kabul edilen muhalefete, Türkiye’de tarihsel olarak yeterli
hayat hakkı tanınmamıştır.
Türkiye’de otoriter devletçi zihniyet, oy
mekanizmasından, siyasi rekabetten ve muhalefetten daima korkmuştur.
Siyasete yönelik bu korkunun demelinde aslında vatandaş korkusu, millet
korkusu yatmaktadır” demektedir. Burada kastedilen muhalefet partileri
değil, muhalif hareketlerdir.”
1950’den bu tarafa da ilk tecrübeden intikal eden
suçlama ve itham geleneği hala sürüyor. Her onbeş yılda bir, yirmi yılda
bir neredeyse özü değişmeyen ama ambalajı günün şartlarına göre değişen bir
suçlama, ayırma ve bölme devam ediyor. Her dönem düşman öğeler buluyoruz.
1950 öncesi cumhuriyet hükümetlerinde içişleri bakanlığı
yapan Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Akif’le ilgili kitabını yazmaya karar
verdiğinde (bu arz edeceğim husus Sayın Yılmaz Karakoyunlu’nun son
çıkardığı kitaptan alıntıdır.) başından geçen bir olayı anlatıyor. Bu olay
Türk toplumundaki kolay suçlama alışkanlığının örneğidir. Vapurda
karşılaştığı bir kişi Erişirgil’in Safahat’ı okuduğunu görünce sorar.
“Beyefendi nereden hatırınıza geldi bu softa?” Erişirgil bu soru üzerine
neler düşündüğünü anlatır ve kendi döneminde yaşlılar için her mekteplinin adı
züppe, gençlere göre de her yaşlının adı softa olarak anılır.
Dinsizlikten, milliyetsizlikten başlayan ilerici,
gerici, çağdaş olan-olmayan laik-antilaik tartışmalarına varıncaya kadar,
Türkiye suçlama geleneğinde bu noktaya gelinceye kadar epey tecrübe kazanmıştır.
Hepimiz bu suçlamaları dinleyerek büyüdük. Belki zaman zaman da şahsen
suçlandık. Benim yaşadığım dönem özellikle üniversite yılları Türkiye’yi
Rusya’ya satacaklarla, Amerika’ya peşkeş çekecekler arasındaki kavgalarla,
ithamlarla ve propagandalarla geçti .
Bu kadar laf etmemin sebebi, bu davanın bu suçlama
geleneğinin bir ürünü olmasıdır. Onu arzetmek için söyledim. İddia
makamının iddianamesinde ve esas hakkındaki mütalaasında baştan sona
“emperyalizm” “ihanet” “irtica” “mürteci” “ din tacirleri” “tertipçi”
“sömürgeci” “mandacı” “işbirlikçi” “gerici” “iç ve dış odaklar” ve “siyasi
hegemonya projesi” gibi hukuken tanımlanması imkansız ve fakat belli bir
siyasi/ideolojik tavrı yansıtan kavramlarla doludur.
Karşılıklı suçlayan ve suçlanan kesimlerin de
Türkiye için düşündüğünü kabul ederek suçlamak, birbirimize sırt dönmek
yerine birbirimizi anlayabilseydik, Türkiye çok daha farklı olurdu.
Türkiye’yi kavram terörüne maalesef kurban ediyoruz. Yabancılar Türk
halkına güveniyor ama biz birbirimize güvenmiyoruz. Bütün bu olumsuzluklara
rağmen bir modernleşme çizgisi başarıyla devam ediyor.
Sokak görüntülerine bakalım, televizyonların
eğlence programlarına bakalım. Değişik kıyafetlerdeki insanlar başı açık
olan, başı kapalı olan yaşlısı genci birlikte aynı sanatçıyı dinliyorlar ve
tempo tutuyorlar. Belki sıradanlaştığı için dikkatimizi çekmiyor olabilir.
Muhafazakar radyo kanallarında ya da popüler müziğin en son örneklerini
dinleyebilirsiniz. Bütün bunlar ve sayısız örnekler Türkiye’nin kendi
içinde çok ciddi bir değişim yaşadığını açıkça göstermektedir. Türkiye
kabuk değiştiriyor. Bütün bu değişimlerin hepsi de siyasi partilere
yansıyor. Bizim toplumumuz kendi kültürünün, geleneğinin değişmezleriyle
evrensel değerleri inanılmaz bir sentezle özümsüyor, benimsiyor.
Şüphesiz bunları söyleyen ben Türkiye’nin sorunsuz
olduğunu söylemiyorum. Her ailede sorunlar olabilir her ülkede sorunlar
vardır. Ama her anlaşmazlığı mahkemede çözmeye kalkmak ne kadar doğrudur ne
kadar gerçekçidir ve ne kadar netice alıcıdır.
Demokratik toplum aslında geniş bir ailedir. Bir
demokratik ailedir. Her sorunu mahkemede çözmek yerine sabırla, hoşgörüyle,
saygı ve açık gönüllülükle çözmek sorunu daha kalıcı çözmektir. Toplumun
sorun çözme yeteneğini geliştirmek, olaylar karşısında hisle, heyecanla ,
hamasetle ya da husumetle değil, akılla sağduyu ile çözmek, birlikte
yaşamayı kolaylaştıracaktır. Bunun adı demokratik yöntemlerle sorun
çözmektir.
Esasen bir ülkenin her sorununu yasa ile ve
yasaklarla çözmek de mümkün değildir. Çünkü her sorunun kendi içinde
dinamikleri, tayin edici faktörleri vardır. Eğitimle çözülebilecek bir
konuyu ancak eğitime önem vererek ve öncelik vererek, eğitim yetersizliğini
ortadan kaldırarak çözebiliriz. Ekonomik sorunları, ekonominin
kurallarından ve önceliklerinden yola çıkarak çözebiliriz. İç içe geçmiş
sosyal olayları, sosyolojik verilerden hareketle anlamamız kolay olabilir.
Şüphesiz siyasi sorunları da siyasetin kendi iç dinamikleri daha kalıcı
çözer. Aksine yapılan değerlendirmeler ve uygulamalar siyasetin yükünün
yargıya devredilmesine yol açar. Siyasetin esnek kuralları yerine, yargının
sert kaideleri ile sorunlara müdahale edilmiş olur. Bütün bu nedenlerden
dolayı ülkenin her türlü sorununun çözümünü hukuk kurumlarına havale etmek,
onlara aşırı bir yük yüklemektir. Bu, hukuk kurumlarını aşındırır.
III- BU DAVADA SUNULAN DELİLLERİN İSPAT HUKUKU BAKIMINDAN DELİL OLMA DEĞERİ YOKTUR
Türkiye Cumhuriyeti, bir
hukuk devletidir (Anayasa, m. 2).
“Hukuk
Devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, adaletli bir hukuk
düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve
eylemleri yargı denetimine bağlı olan Devlettir. Böyle bir düzenin
kurulması, yasama, yürütme ve yargı alanına giren tüm işlem ve eylemlerin
hukuk kuralları içinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin, Anayasal
güvenceye bağlanmasıyla olanaklıdır.” (Anayasa Mahkemesi, Esas Sayısı :
1996/74; Karar Günü : 1.7.1998; Karar Sayısı : 1998/45 )
“...Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına
alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli
bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez.”
(Anayasa Mahkemesi, Esas Sayısı: 1991/7; Karar Günü: 12.11.1991; Karar
Sayısı: 1991/43)
Hukuk devletinde
müddei iddiasını, hukuka uygun
usullerle ulaştığı bulgulara ve delillere dayandırarak ispat etmekle
mükelleftir(Anayasa, m. 2; 38/6). Aksi takdirde iddia makamının iddiaları
ve dayanağı delilleri, hukuki bir kıymet ifade etmez.
Hukuk devletinde vatandaşlar hukukî
güvenlik içinde yaşarlar. Bunun içinse, hangi kurallara tâbi olduklarını
önceden bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlamaları gerekir. Hukuk
devleti hukuk kurallarının belirliliği ilkesini gerektirir (Kemal
GÖZLER, Türk Anayasa Hukuku, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa – 2000, Sahife:
169-178 )
Hukukumuza göre iddia makamı, kendisine intikal
eden veya re’sen hareket ettiği bir konuda, maddi gerçeğin ortaya
çıkarılması ve adil bir yargılamanın yapılması için emrindeki adli kolluk
marifetiyle leh ve aleyhteki delilleri toplamakla görevli ve yükümlüdür
(Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 160). “Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya
veya adli kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir;
yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için (Maddi gerçeği ortaya
çıkarmak ve adil yargılamayı temin için, CMK, M. 160) bütün kamu
görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adli
görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında
bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet
savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.” (Ceza Muhakemesi Kanunu, m.
161/1, ve devamı)
Burada, delilleri bir de bu davada
uygulanacak usul kuralları, diğer bir anlatımla usul hukukumuza hakim olan
hukukun evrensel kuralları bakımından da değerlendirmekte fayda vardır.
Bu davada uygulanacak önemli usul
kuralları ve ilkeleri:
a) Şüpheden sanık yararlanır ilkesi
b) Maddi gerçeğin araştırılması
ilkesi
c) Yeterli delil ilkesi
d)Üçüncü kişilerin eylemlerinden
sorumlu olmama ilkesi
e)Kanunsuz suç ve ceza olmaz
ilkesinin genişletici ilkesi
f) Kıyas ve kıyasa yol açacak yorum
yasağı ilkesi
g) Dürüst işlem ilkesi
h) Ölçülülük ilkesi
1) Vakaların sabit ve muhakkak
addedilmesi gerektiği ilkesi
DÜRÜST İŞLEM İLKESİ
Dürüst işlem ilkesi, Ceza Muhakemesi işlemlerinin
kandırma, yanıltma veya zorlama gibi irade serbestisini engelleyen veya
savunmayı kısıtlayan yollara sapmaksızın, hukuk devleti ilkesine uygun olarak,
önceden kanunla öngörülmüş bulunan esaslar çerçevesinde yapılmasıdır.
ÖLÇÜLÜLÜK İLKESİ
Ceza yargılamasının önemli bir dayanağını ölçülülük
ilkesi oluşturur. Ölçülülük ilkesi birey yararı ile kamu yararının
dengelenmesi anlamına gelir. Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin bir kararında,
“bu ilke gözetilmez ve kamu yararı birey zararına işletilirse, haklar ve
değerler örselenir; birey yararı toplum zararına kayırılırsa yargılama
kilitlenebilir ve dolayısıyla her iki durumda da hukuki barış tehlikeye
düşer”(Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 5.10.1994, 7351/7693) görüşüne yer
verilmiştir.
Bu göreve ve yükümlülüğe rağmen iddia makamı;
1) Hakkında yasak talep ettiği bazı kişilerin hukuki dayanağını ortaya
koymuyor.
2) İddia ediyor, itham ediyor ve fakat delil koymuyor (Beşir Atalay’ın
“Rektörlük görevi gibi”.
3) İddiasını ispat için Batı uygulamalarını örnek gösteriyor. Ama
kanıtı yok.
4) AK Parti’nin dış politikasını İslam ile ilintili kılmak istiyor.
Ney göre? Delil yok.
5) İddia ettiği bir kısım teorik konularda karşı görüşler ve kararlar
olduğu halde fotoğrafı tam ortaya koymak için bunlara temas etmiyor,
bunları iddianameye koymuyor.
6) Aslı olmayan haberleri kullanıyor.
7)Bazı iddialar oluşturuyor.
8) Yargı kararlarını dikkate almıyor.
9) Düzeltme ve cevap hakkını dikkate almıyor.
10) Parti kurulmadan önceki beyanları delil olarak kullanıyor.
11) Parti üyesi olmayanların beyanlarına iddiasını dayandırıyor.
12) Yasama sorumsuzluğunu kabul etmiyor.
13) Cumhurbaşkanının beyanlarını delil olarak kullanıyor.
14) TBMM Başkanı ve Başkanvekilinin beyanlarını delil olarak
kullanıyor.
15) kişisel görüşleri delil olarak kullanıyor
16) İlgisi olmayan şeyleri partimize isnat ediyor.
17) Üçüncü kişilerin eylem ve söylemlerinden dahi partimizi sorumlu
tutuyor.
Sonuç olarak; iddia makamı, usul hukukumuza hakim
olan hukukun evrensel kurallarına uygun olarak iddialarını ve delillerini
oluşturmamıştır. Görev ve yükümlülüklerini yerine getirirken yeterince
titiz ve objektif davranmamıştır. Bu suretle de hukukun evrensel kuralları,
Anayasa ve yasalarımızın partimize sağladığı hukuki güvenliği ihlal
etmiştir. Çünkü:
A- ASLI
OLMAYAN HABERLER DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Hukuk devletinde iddia
makamı iddialarını, gerçek delillere dayandırmak zorundadır. Asılsız
haberleri iddianameye dönüştürmek, hukukun evrensel kuralları ve hukuk
devletinin sağladığı hukuki güvenceleri ihlal etmek demektir. Partimiz
hakkındaki iddialar ve delilleri tetkik edildiğinde, pek çok asılsız
haberin gerçek bir iddiaya ve iddianameye dönüştürüldüğünü görmek
mümkündür.
1) AK
PARTİ Genel Başkanı ve Başbakanın; “Modern bir İslam Devleti olarak
Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir.” şeklinde bir açıklaması
yoktur (İddianame, s. 27).
Başbakanın; Malezya’da İngilizce yayınlanan New
Straits Times adlı gazetedeki mülakatında böyle bir cümle de yer
almamıştır. Başbakanın söz konusu gazeteye verdiği mülakatın ilgili
bölümünün İngilizce orijinali ve Türkçe çevirisi:
“NST: What role
would Turkey want to play in global affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can
serve as a model of how Islam and democracy can coexist in a harmonious
way. Turkey will prove (Samuel) Huntington wrong when he said that there
would be a clash of civilisations. Turkey can show that harmony of
civilisations is possible.”
“SORU:
Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN
RECEP TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet’in ve demokrasinin, ahenkli bir
biçimde bir arada bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir
medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington’un
yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde yaşamasının
mümkün olduğunu gösterebilir.” (EK- 1).
İlk cevabımızda bu iddianın gerçek dışı olduğunu
gösteren belgelerin aslını koyduk. Aksi hukuken sabit oluncaya kadar iddia
makamı dahil herkesin, bu belgelere itibar etmesi asıldır ve gereklidir.
Buna rağmen iddia makamı; “Davalı parti genel başkan ve üyelerinin laikliğe
aykırı bir beyanda bulunduktan sonra kamuoyunun tepkisi karşısında, bu beyanları
inkâr etmeleri, yalanlamaları, yanlış yorumlandığını savunmaları,
kullandıkları siyasal bir yöntemdir. Benzer olaylar ile birlikte
değerlendirildiğinde yalanlama ve inkârların laikliğe aykırı bu söylemlerin
özünü ve içeriğini değiştirmediği anlaşılmaktadır.” (İddia makamının esas
hakkındaki mütalaası, s. 40) diyerek, partimizi inkarcılıkla itham etmiştir.
İddia makamının bu yaklaşımının hukuken izahı mümkün değildir. Zira biz,
kamuoyunun tepkisi üzerine beyanımızı başkalaştırmıyoruz, beyanımız ortada,
dediğimiz şu: “Biz bunu söylemedik.” Konuşmanın orijinal metni ve Türkçe
çevirisi de elimizde, her ikisinde de iddia makamının iddia ettiği cümle
yoktur. Bu somut gerçeklik karşısında hukuk devletinde hukuka saygılı ve
yansız bir iddia makamı, yorumla gerçeği örtmeye çalışmaz, hakikate teslim
olur.
2) İddianamede geçen; “Sizin üniversitelerinizin rektörleri
de ÜAK Üyesi. Ancak bildiriye imza atanlar oldu. Bu konuda daha ilkeli
tavır bekliyoruz. Bu bildiriye niye karşı çıkmıyorsunuz? Tavır göstermenizi
beklerdik.” (İddianame, s. 53-54) sözleri, Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ait
değildir.
Çünkü Başbakan ile Vakıf Üniversiteleri Birliği
Üyeleri arasında yapılan görüşmede, başörtüsü konusu hiç görüşülmemiş ve
konuşulmamıştır. İddianın delili olarak sunulan gazete, bu hususu açıklıkla
ifade etmektedir. Başbakan ve görüşmeye katılan Vakıf Üniversiteleri
Birliği Üyelerinden hiçbiri, böyle bir açıklama yapmamıştır (EK- 2).
3- “TBMM’nin mescidinde Kuran kursu
açıldığı” (İddianame, s. 57) iddiası, asılsızdır (EK- 3).
CHP Denizli
Milletvekili Mehmet Neşşar’ın “TBMM Başkanı Bülent Arınç’a TBMM içindeki
mescitte Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklindeki soru önergesine verdiği
3.7.2005 tarihli cevapta
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı; Meclis’te Kur’an Kursu
açılmadığını ve kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri Başkanlığına ait
olduğunu açıkça belirtmiştir.
4- Mardin eski milletvekili Nihat
Eri’nin “Tekkeler lehine konuştuğu iddiası” da gerçek dışıdır (İddianame,
s. 70) .
Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonunda
konuşan Mardin eski milletvekili Nihat Eri, içinde “tekke” kelimesi geçen
bir cümle kurmamış ve tekkeler lehine bir değerlendirme yapmamıştır.
Dönemin Dışişleri Komisyonu Başkanı da, Nihat Eri’nin “tekke” kelimesini
kullanmadığını açıklamış ve bu açıklaması basında yer almıştır (Bkz.
iddianamenin 93 numaralı ekindeki 06 Aralık 2006 tarihli Akşam Com. Tr.).
Ne gariptir ki iddia makamı, eke koyduğu bu bilgiye iddianamesinde
değinmemiştir.
Bunun yanında Nihat Eri, basında yer alan yanlış
haberlerden haberdar olduklarını da tekzip etmiştir. Tekzip metnini hiç
yayınlamayan Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Türey Köse ile yeterli biçimde
yayınlamayan Hürriyet Gazetesi muhabiri Nuray Başaran’ı ise Basın
Konseyi’ne şikayet etmiş, Basın Konseyi yaptığı inceleme sonunda Cumhuriyet
Gazetesi muhabiri Türey Köse’ye uyarma cezası vermiştir (EK-4).
5) Çeşitli sağlık kuruluşlarında başörtülü
çalışanların olduğuna dair gazete haberleri asılsızdır (İddianame, s.
102-103) (EK-5).
İddianamede
ismi geçen sağlık kuruluşlarından; Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesi
isminde bir hastane yoktur ve Vakıf Gureba Hastanesi ise Sağlık Bakanlığına
bağlı değildir.
Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak sağlık hizmeti
sunan bütün kurumlarda, her kesimden milyonlarca vatandaşımız muayene ve
tedavi olurken, bu hizmeti sunan personelin kılık kıyafeti de herkesçe
görülebilmekte iken, bazılarının Sağlık Bakanlığı teşkilatında dahi
bulunmayan birkaç mekanda çekilen fotoğraflardan yola çıkılarak ve “sağlık
kuruluşlarında yoğun olarak yaşanan laikliğe aykırı bu durum” , “Çok sayıda
sağlık personelinin türbanla görev yaptıkları” gibi ifadelere yer
verilerek, Sağlık Bakanlığı’nda “çok sayıda” türbanlı personel çalışıyormuş
gibi gösterilmesi, aslı olmayan habere ve iddiaya gerçeklik kazandırmaz ve
olmayanı var etmez.
Ayrıca
evvelce basında çıkan benzeri haberlerin birçok defa gerçeği yansıtmadığı
da ortaya çıkmıştır. Örnek olarak 2006 yılında türbanlı iki bayan doktorun
testisleri şişen gencin ultrasonunu çekmediği bir gazetemizde birinci sayfadan
duyurulmuş ve bu haber müteakip dönemde birçok yazar tarafından irticai
faaliyetlere referans olarak kullanılmıştır. Bakanlıkça derhal başlatılan
soruşturma sonucu bayan doktorların türbanlı olmadığı gibi, vaka konusunda
görevli bulunmadıkları, geçmişte her zaman benzeri ultrasonları çektikleri,
tüm tarafların beyanları ve belgelerle anlaşılmış, haberi yapan basın
kuruluşu da bu gerçeği sonradan kabullenmiş ve özür dilemiştir.
6) “Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ’ın
Anayasa ve Yüksek Öğretim Kanununun ek 17. maddesinde yapılacak
değişiklikten sonra, tıp fakültelerinin 6. sınıfında okuyan ‘intern’
denilen stajyer doktorların da başörtüsü takabileceklerini söylediği”
iddiası da gerçek dışıdır (İddianame, s. 103).
Zira bu açıklama “intern” denilen Tıp Fakültesi 6.
sınıf öğrencilerinin “üniversite öğrencisi” olması hasebiyle ve bunların
“öğrencilik” statüsü düşünülerek yapılmış olup, üniversite öğrencilerine
yönelik genel bir düzenleme yapıldığında Tıp Fakültesi öğrencilerinin de bu
kapsamda değerlendirilecekleri izahtan varestedir. Tıp fakültesi 6. sınıf
öğrencilerinin “öğrencilik” statüsü bir tarafa bırakılarak, bu öğrencilerin
İddia Makamınca “stajyer doktor” olarak tanımlanmaları ve memurlara
uygulanan müeyyidelere tabi olmaları gerektiği değerlendirilerek,
açıklamanın bu minval üzere iddianameye alınması maddî gerçekle örtüşmediği
gibi, bu hatalı değerlendirmeden yola çıkarak, “türban serbestisinin kamudaki
olası genişlemesinin işaretinin verildiği” neticesine ulaşmak da mümkün
değildir.
7)Ayrıca iddianamede “Devlet
kadrolarının İslâmi bir yapıya dönüştürülmesine matuf olarak Diyanet İşleri
Başkanlığı kadrosunda görev yapan çok sayıda memurun, hastane
yöneticiliğinde görevlendirildiği” (İddianame, s.143)de
asılsızdır (EK-6).
Başka kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan
personelin Sağlık Bakanlığına nakilleri 657 sayılı Devlet Memurları
Kanununun kurumlar arası nakli düzenleyen 74 üncü maddesinin birinci
fıkrasının “Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların
muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan
veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür.” hükmü çerçevesinde gerçekleştirilmektedir.
Sağlık Bakanlığına naklen geçişlerde, subjektif
değerlendirmelerin önüne geçmek maksadıyla 08/06/2004 tarihli ve 25486
sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan Sağlık Bakanlığı
Atama ve Nakil Yönetmeliği ile kurumlar arası nakiller bakımından (Madde
17) objektif kıstaslar belirlenmiş ve Türkiye’de bir ilk gerçekleştirilerek
kura usûlü ile kabul getirilmiştir. Bu çerçevede Sağlık Bakanlığına Şubat
ve Eylül dönemlerinde kura ile kurumlar arası nakiller yapılmaktadır. Bu
şekilde yapılacak atamalarda ilan edilecek kadrolar, 6’ncı ve 5’inci hizmet
bölgelerinden başlamak üzere belirlenmektedir. Kura, bütün kamu kurum ve
kuruluşlarında görev yapan personele açık olup, kurum ve personel
bakımından herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir ve esâsen kısıtlama
yapılması da hukûken mümkün olamaz.
Kura, herkesin katılımına açık olup, boş kadrolar
ilan edilmekte ve müracaatlar alınıp tercihler yapıldıktan sonra noter
huzurunda gerçekleştirilmektedir. Kurumlar arası atamalar bu şekilde kura
ile yapıldığından, torpil, iltimas ve sair usûl ile objektiflikten uzak
atamalar yapılması maddeten de mümkün olamaz.
Diğer taraftan, Sağlık Bakanlığı hastanelerine
yönetici atamaları da Sağlık Bakanlığı Personeli Unvan Değişikliği ve
Görevde Yükselme Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde yapılmakta olup; bu
Yönetmelikte belirlenen şartları taşıyan bütün personel görevde yükselme
eğitim ve sınavına katılabilmekte ve bu eğitim ve sınav neticesinde başarı
durumuna göre atama yapılmaktadır.
Kaldı
ki, iddia makamının değerlendirmesinin aksine, Sağlık Bakanlığına ait bu
tip sağlık hizmetleri sınıfı dışında personelin atanabileceği 1650 kadar
yönetici kadrosundan, AK PARTİ
iktidarları döneminde Diyanet İşleri Başkanlığından atama veya
görevlendirme suretiyle yönetici yapılan personel sayısı sadece 6’dır. Oysa ki Diyanet İşleri Başkanlığı da, 633 sayılı
Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun uyarınca
Başbakanlığın bağlı kuruluşu olup, bir kamu kurumudur.
8) Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği Taslağının
113 üncü maddesindeki “hastaların dini gereklerini yerine getirebilecekleri
mekânlar ayrılmasının ilk defa başlatıldığı” “(İddianame, s. 110) iddiası
da gerçek dışıdır. Çünkü:
a) Sağlık Bakanlığı böyle bir
yönetmelik çıkarmamıştır.
b) İddianamedeki ibareleri içeren
Hasta Hakları Yönetmeliği 10 senedir yürürlüktedir. 01/08/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe giren “Hasta Hakları Yönetmeliği”nin (EK- 7) “Dini Vecibeleri Yerine
Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma” başlıklı 38 inci maddesinde;
“Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için
gereken tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet
verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen
tıbbi tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara
dini telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri
halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum ve
kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir. İfadeye muktedir
olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni halindeki hastalar
için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına uygun olan din görevlisi
çağrılır. Bu hakların nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu konuda alınacak
tedbirler, sağlık kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuatta
ayrıca düzenlenir.” yolunda hüküm mevcuttur.
Türkiye’de 10 senedir yapılan uygulamanın,
tasarlanan yeni yönetmelik taslağına taşınmasının düşünülmesini, ilk defa
sağlık mevzuatına giriyormuş gibi göstermek ve iddia etmek, gerçeklerle
bağdaşmamaktadır.
9) Samsun ili Gazi Beldesi Belediye
Başkanı Süleyman Kaldırım’ın “Muhtasar İlmihal-Resimli Namaz Hocası’ kitabına
önsöz yazdığı ve bu kitabı ilköğretim öğrencilerine dağıttığı iddiası (İddianame, yerel yöneticiler, il, ilçe ve belde
teşkilat yöneticileri hakkındaki 2 numaralı iddia, s. 103), asılsızdır (EK-8).
Çünkü:
a) Süleyman kaldırım, bu kitaba bir
önsöz yazmamıştır. İddia makamı,
dağıtılan kitabı incelemiş olsaydı bu hususu görebilirdi. Ama maalesef
incelemediği için, yayınevinin yazdığı önsözü, Süleyman KALDIRIM yazmış
gibi göstermiştir.
b) Süleyman Kaldırım, bu kitabı,
ilköğretim öğrencilerine dağıtmamıştır. Bu kitap, Gazi Beldesi’ndeki sadece yaz Kur’an Kursu’na giden
öğrencilere dağıtılmıştır.
10)Ayşe Yüreklitürk Topal, İzmir İl
Genel Meclisi’nin 2005 yılı Aralık ayında yapılan toplantısına türbanla
gelerek, Adalet ve Kalkınma Partili meclis üyelerinin arasına oturduğu ve
bu tutumunun ağır tartışmalara sebebiyet verdiği iddiası (İddianame,
yerel yöneticiler, il, ilçe ve belde teşkilat yöneticileri hakkındaki 4
numaralı iddia, s. 104), asılsızdır
(EK-9).
Çünkü:
a) Ayşe Yüreklitürk Topal, İl Genel
Meclisi üyesi değildir. Ak Parti İzmir İl Yönetim Kurulu üyesidir.
b) Ayşe Yüreklitürk Topal, İl Genel Meclisi üyeleri arasına
oturmamıştır.
c) Ayşe Yüreklitürk Topal, İl Genel Meclisi toplantı salonunun halka
ayrılan kısmında oturmuş ve toplantıyı izlemiştir.
d) İl Genel Meclisi üyesi olmayan vatandaşlar için kıyafet zorunluluğu
yoktur. Bu yüzden bir tartışma da yaşanmamıştır.
İzmir İl Genel Meclisi Başkanı bu hususu şöyle
açıklamıştır: “… Ayşe Yüreklitürk, İl Genel Meclisi toplantıları halka açık
yapıldığından görüşmeler sırasında, İl Genel Meclisi toplantı salonunun
halka açık kısmında ve arka sıralarda oturmuştur.”
11) Eyüp Belediye Başkanı Ahmet
Genç’in, 2006 yılında 10.000 adet bastırdığı “…Örtünmemek elbette dinden
çıkmak değildir. Sadece günahkar olmaktır. Ancak başörtülüye eğitim ve
sosyal sahalarda reva görülen muamele, sadece zulüm ve haksızlık olarak
değerlendirilemez. Aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye
düşmanlıktır. Din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir” görüşlerini
içeren “Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed” başlıklı broşür ile Diyanet
İşleri Başkanlığının “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli kitabını
okullarda izinsiz olarak dağıttığı iddiaları da (İddianame, s. 104, EK- 137), asılsızdır. Çünkü Eyüp Belediye Başkanı veya Eyüp Belediye
Başkanlığı (EK- 10):
a) “Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed” başlıklı bir broşür
dağıtmamış ve dağıttırmamıştır.
b) Diyanet İşleri Başkanlığının “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli
kitabını da okullarda izinli veya izinsiz dağıtmamış ve dağıttırmamıştır.
c) Diyanet Vakfı Yayınları arasında
çıkan Doç. Dr. Ferhat Koca’nın hazırladığı “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı”
isimli kitabı da, okullara, veya okullardaki öğrencilere ve velilere dağıtılmamıştır.
Bu kitap, okul ve öğrenci ile hiçbir ilgisi olmaksızın vatandaşlara
dağıtılmıştır.
d) Bir kısmı vatandaşa dağıtılan “Hz. Peygamberin Örnek Hayatı” isimli
kitapta, iddianamede iddia edildiği gibi “…Örtünmemek elbette dinden çıkmak
değildir. Sadece günahkar olmaktır. Ancak başörtülüye eğitim ve sosyal
sahalarda reva görülen muamele, sadece zulüm ve haksızlık olarak
değerlendirilemez. Aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye
düşmanlıktır. Din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir” şeklinde
herhangi bir kelime, cümle veya görüş kesinlikle yoktur.
e) Gazetelerde çıkan haberler üzerine Eyüp Kaymakamlığı, 21.04.2006
tarihli yazısı ile komu ile ilgili inceleme başlatmış ve 18.05.2006 tarihli
“İnceleme Raporu”nda; “Eyüp
Belediyesi tarafından Eyüp’te yaşayan vatandaşlara yönelik olarak broşür ve
kitap dağıtım işlemlerinin yapıldığı, ancak okul müdür ve diğer
idarecilerinin ve öğretmenlerinin bu dağıtım işleminde rol ve görev
almadıkları” sonucuna varılmıştır.
Muhakkiklerin tanık olarak dinlediği ve
iddianamenin 137 numaralı ekinde yer alan 10 okul müdürü de ifadelerinde;
Eyüp Belediye Başkanlığı’nın okullarında herhangi bir kitap ve broşür
dağıtmadığını açıkça ifade etmişlerdir.
12) Eyüp Belediye Başkanı Ahmet
Genç’in 2006 yılı ramazan ayında, Eyüp Sultan Cami bahçesine kurulan
ramazan çadırına 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 87. maddesine aykırı
olarak ismini ve sıfatını içeren afişler astırttığı iddiası (İddianame, s.
104), gerçek dışıdır.
İddianın asılsızlığı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının
talebi üzerine Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı tahkikat ve tespitle
açıkça ortaya konmuştur: “13.10.2006 tarihinde müsnet suçun işlendiği iddia
olunan Eyüp Sultan Camii Bahçesinde kurulu ramazan çadırında yapılan tespit
ve çekilen fotoğraflarda çadırın içinde ve dışında bulunan pankart ve
duvarda asılı resimlerin içeriğinde bir siyasi parti ile ilişkiyi gösteren
herhangi bir bulgunun tespit edilmediği, bu hususun aynı tarihte düzenlenen
tespit tutanağı ile imza altına alındığı. bu nedenle siyasi partiler
yasasının 117’inci maddesinin uygulanmasını sağlayacak herhangi bir işlemin
yapılmadığı”nı tespit etmiş ve “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar”
vermiştir (Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26.03.2008 tarih ve 2006/23252
soruşturma no ve 2008/3699 kararı) ve
bu karar da kesinleşmiştir( EK- 11).
Ayrıca İçişleri Bakanlığı da Eyüp Belediye Başkanı
Ahmet Genç hakkında tahkikat yaptırmış ve sonunda iddianın gerçeği
yansıtmadığını tespitle “İşleme konulmama” kararı vermiştir.
13) Silivri Belediye Başkanı Hüseyin
Turan’ın, “2006 yılında belediye adına özel olarak bastırılan ve M.Ertuğrul
Düzdağ tarafından yazılan önsözünde Atatürk’ün kişiliğine, ilke ve
devrimlerine ağır saldırılar yapılan Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat” isimli kitabın ilçedeki tüm
lise öğrencilerine bedava dağıtmak üzere belediyeye ait taşıtlarla okullara
getirildiği ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünce dağıtım izni bulunmayan
kitapların bir kısmının lisedeki öğrencilere dağıtımının yapıldığı” iddiası da (İddianame, s. 104-105), asılsızdır
(EK-12).
Çünkü:
a) M. Ertuğrul Düzdağ’ın yazdığı önsözde, Atatürk’ün kişiliğine, ilke
ve devrimlerine saldırı yoktur. İki sayfa olan önsözde, imalı veya açık,
hiçbir surette Atatürk veya ilke ve devrimlerinden bahsedilmemiştir.
b) Bu kitabın girişi de M. Ertuğrul Düzdağ tarafından yazılmıştır.
Girişte; sadece Mehmet Akif Ersoy’un hayatı, eserleri, sanatı ve ahlakı
anlatılmıştır. Girişin hiçbir yerinde, Atatürk’ün kişiliği, ilke ve
devrimlerinden bahsedilmemiştir.
c) Nitekim bu gerçek, CHP Silivri İlçe Başkanı Mümin Tuğlu’nun şikayeti
üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, kitabın yazarı M. Ertuğrul
Düzdağ ile yayıncısı Şaban Kurt hakkında yaptığı soruşturma soncunda açıkça
tespit edilmiştir: “…Kitabın giriş kısmında, Mehmet Akif Ersoy’un hayatı ve
eserleri muhalif görüşlerine de yer verilerek anlatılmış olup, Mustafa
Kemal ATATÜRK’ün manevi şahsiyetine hakaret suçunu oluşturacak herhangi bir
ifade ve suç unsuru da bulunmadığı kanaatine varılmıştır” denilerek
şüpheliler yayıncı Şaban Kurt ile yazar M. Ertuğrul Düzdağ hakkında kamu
adına kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş ve bu karar da
kesinleşmiştir ( İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosu, 31.08.2006
tarih, 2006/31172 Soruşturma No 2006/9252-193 Karar No).
14) Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, üzerinde kartviziti ve AK PARTİ logosu
bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar
içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdığı iddiası
(İddianame, s. 105), asılsızdır (EK-13).
Çünkü:
a) Büyükşehir Belediye Başkanı, Belediye personeli vasıtasıyla kentte
Kur’an-ı Kerim dağıttırmamıştır.
b) Kur’an Kursu öğreticileri ve Cami İmamlarının talebi üzerine
Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Kur’an-ı Kerimleri temin etmiş ve bunlar
sadece Kur’an Kursu öğrencilerine dağıtılmıştır.
c) Dağıtılan Kur’an-ı Kerimler üzerinde AK PARTİ logosu yoktur. Sadece
Belediye Başkanının kartviziti vardır.
d) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Soruşturma
Bürosu’nun 09.10.2006 tarih ve 2006/148 sayılı yazısına istinaden Kocaeli
Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatmış, soruşturma sırasında
22.01.2007 tarihli açma tutanağı başlıklı yazıda; “İl Müftülüğü tarafından
gönderilen çantanın bir yüzünde Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yazdığı,
İzmit Saat Kulesi resmi olduğu ve ayrıca belediye web sayfası adresinin
yazılı olduğu, diğer yüzünde aynı hususların İngilizce yazılı olduğu,
herhangi bir siyasi partinin ilgisine rastlanmadığı, içinde bulunan
kartvizitin ise Kur’an-ı Kerim kapağına yapıştırılmış vaziyette olduğu ve
Büyükşehir Belediye Başkan İbrahim Karaosmanoğlu’nun kartviziti olduğu,
herhangi bir siyasi partinin işaretinin olmadığı” açıkça ifade edilmiştir.
Ayrıca Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı, iddia
makamının dayanağı basında çıkan asılsız haberleri de tekzip etmiştir.
Noter ihtarı ve Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesinin 26.12.2006 tarih ve
2006/1275 D. İş Tekzip Kararına rağmen tekzipleri yayınlamayan Güngör
Arslan ve Azime Telli hakkında şikayette bulunmuş, Kocaeli Asliye Ceza
Mahkemesinde yapılan yargılamada, sanıkların yayınlanmasına karar verilen
tekzip metnini usulüne uygun yayınlamamak suretiyle basın kanununa aykırı
davrandıkları gerekçesiyle ayrı ayrı adli para cezasına çarptırılmış ve
tekzip metninin de trajı 100000’in üzerinde olan iki gazetede
yayımlanmasına karar verilmiştir (Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesi, Dosya No:
2007/68, Karar Tarihi: 26.09.2007, Karar No: 2007/312).
15) Konya Seydişehir Belediye
Başkanı İbrahim Halıcı’nın’’Ben de bu okulda okudum. O dönem okul çok kalabalıktı,
şimdi azalmış. İnşallah bütün okullar imam hatip olacak’’ dediği iddiası
(İddianame, s. 105), asılsızdır (EK- 14).
Çünkü:
a) İbrahim Halıcı, böyle bir söz söylememiştir. İbrahim Halıcı’nın
anılan törende yaptığı konuşması, aynı gün yayınlanan yerel gazetelerde (30
mart 2006 tarihli “Öz Seydişehir”, 31 mart 2006 tarihli “Seydişehir
Toroslar Gazetesi, 28 mart 2006 tarihli “Seydişehir Postası Gazetesi”, 28
mart 2006 tarihli “Memleket” ve 27 mart 2006 tarihli “Yeni Meram
Gazetesi”nde ve ulusal düzeyde yayınlanan 27 mart 2006 tarihli “Yeni Şafak
Gazetesi” ) yer almıştır. “İnşallah
bütün okullar imam hatip olacak’’ cümlesi, bu gazete haberlerinin hiç
birisinde yoktur.
b) AK PARTİ hakkında kamu davasının açılmasından sonra, Seydişehir
Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın da yasak istenenler arasında olduğunu
gören Seydişehir Gazeteciler Cemiyeti’nin “… Belediye Başkanı sayın İbrahim
Halıcı’nın söylemediği bir sözden dolayı zan altında bırakılmasından…”
bahseden açıklamaları, iddiayı tekzip etmektedir. Bu açıklama; 25 mart 2008
tarihli “Seydişehir Postası Gazetesi”,, 20 mart 2008 tarihli “Öz Seydişehir
Gazetesi”, 22 mart 2008 tarihli “Toroslar Gazetesi”, 28 mart 2008 tarihli
“Memleket Gazetesi”nde yer almıştır.
Seydişehir Gazeteciler Cemiyeti’nin bu açıklamayı
geç yapması, iddianın gerçek dışı olduğu hakikatini ortadan kaldırmaz.
c) “İnşallah bütün okullar imam
hatip olacak’’ cümlesi, sadece 26.03.2006 tarihli “Cumhuriyet Gazetesinde”
yer almıştır. İbrahim Halıcı, bu habere vakıf olamadığı için tekzip
edememiştir. Hukuk devletinde gazetelerde yayınlanan asılsız bir haber,
sırf tekzip edilmedi diye doğru hale gelemez. Asılsız olan haber, her zaman
asılsız olmaya devam eder. Kaldı ki aynı gün çıkan yerel gazetelerin
tamamı, Cumhuriyet Gazetesinde yer alan haberi zaten tekzip etmektedir.
16) 8.11.2003 tarihli resmi
gazetede yayımlanan “Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu
Başkanlığı Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”in 15.
maddesinin kaldırıldığı, kaldırılan madde ile “Gençleri Cumhuriyet
esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi kuvvetlendirecek
tedbirleri almak” hükmünün yönetmelikten çıkarıldığı iddiası da (iddianame,
s. 107), asılsızdır (EK- 15).
Çünkü:
a) 01.12.1984 tarihli
ve 18592 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Gençlik ve Spor
Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinin 5’inci
maddesinin (m) bendinde yer alan; “Gençleri Cumhuriyet esaslarına göre
hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi kuvvetlendirecek tedbirleri
almak” hükmü yer almıştır.
b) Bu hüküm, :
31.01.1993 tarihli ve 21482 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim
Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Yönetmeliği’nin 6’ıncı maddesinin (m) bendinde ve 15’inci maddesinin (h)
bendinde aynen yer almıştır. Önceki yönetmelikle aradaki fark, madde
numarasının değişmesi ve aynı hükmün 15’inci maddeye de konulmasıdır.
c) Aynı hüküm,
17.10.2003 tarihli ve 2562 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim
Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Yönetmeliği’nin Değiştirilmesine Dair Yönetmelik” ile 6’ıncı maddesinin (s)
bendinde ve 16’ıncı maddesinin (i) bendinde mükerreren yer almıştır.
d)
iddianamede geçen 08.11.2003 tarihli ve 25283 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu
Başkanlığı Yönetmeliği’nin Değiştirilmesine Dair Yönetmelik” ile söz konusu
yönetmeliğin 15’inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Kaldırılan 15’inci
madde, 31.01.1993 tarihli ve 21482 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan
yönetmeliğin “Program Dairesi”nin görevlerini düzenleyen maddesidir. Bunun
sebebi ise ilgili dairenin adının “Eğitim-öğretim ve Program Dairesi
Başkanlığı” olarak 17 Ekim 2003 tarihinde 25262 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanan yönetmeliğin 16’ıncı maddesi ile birleştirilmiş olmasıdır.
Yönetmeliğin 16’ıncı maddesinin (i) bendinde de aynı hüküm yer almaktadır.
Dolayısıyla kaldırılmış bir hüküm yoktur, sadece yeri değiştirilmiş bir
hüküm vardır.
Sonuç olarak; Milli
Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Yönetmeliği’nin 15’inci maddesinin kaldırılmasıyla, “Gençleri Cumhuriyet
esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi kuvvetlendirecek
tedbirleri almak” hükmü yönetmelikten çıkarılmamıştır. Söz konusu madde
hükmü, 1984 tarihli yönetmeliğin 5’inci
maddesinin (m) bendinde, 1993 tarihli yönetmeliğin 6’ıncı maddesinin (m) ve
15’inci maddesinin (h) bentlerinde, 2003 senesinden beri de aynı
yönetmeliğin 6’ıncı maddesinin (s) ve 16’ıncı maddesinin (i) bentlerinde
aynen ve mükerrer bir şekilde yer almaktadır. Ve söz konusu madde
titizlikle uygulanmaktadır.
17)
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nda görevlendirilen personelin tek bir
sendikaya üye olduğu iddiası (İddianame, s. 113), asılsızdır (EK-16).
İddianamede “Talim
Terbiye Kuruluna sorulmaksızın görevlendirilen 33 kişinin Cumhuriyet
devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen Eğitim Bir-Sen’e üye olanlar
arasından seçildiği” ileri sürülmektedir (s.113). Halbuki, görevlendirilen
öğretmenlerin 9’u Türk Eğitim-Sen, 4’ü Eğitim-Bir-Sen, 2’si Eğitim-Sen
üyesidir. Diğerleri ise hiçbir sendikaya üye değildir.
Ayrıca, masumiyet
karinesine herkesten çok dikkat etmesi gereken iddia makamının, yasal bir
kuruluş olarak faaliyet gösteren bir sendikayı “Cumhuriyet devrimlerine
aykırı faaliyetleriyle bilinen” bir kuruluş olarak nitelemesi ve bu
sendikaya üye devlet memurlarını da zan altında bırakması hukuk devleti
anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
18)
AK PARTİ Hükümetine yönelik kadrolaşma ithamının hiçbir dayanağı yoktur
İddianamede kadrolaşma iddiaları ile ilgili olarak
ileri sürülenler kamu personel rejimi açısından dayanaksızdır. Personel
hukukunda kamu görevinin gerektirdiği nitelikler ve statüler Anayasa ve
kanunlarla düzenlenmiştir. Anayasa’nın 70 inci maddesinde “Her Türk,
kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği
niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” kuralı yer almıştır. Kamu
hizmeti görevlileriyle ilgili Anayasanın 128 inci maddesi, devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceğini
belirledikten sonra, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve
ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceğini öngörmüştür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin atanmasında
statü hukuku uygulanmaktadır. Buna göre, sınav yapılmaksızın veya şartları
taşımayan hiç kimse memur statüsünde göreve getirilemeyeceği gibi, asli ve
sürekli görevlerin memur ve diğer kamu görevlileri dışında kişiler
(örneğin, işçiler) eliyle yürütülmesi de mümkün değildir.
Öte yandan, hukuken memur statüsünde olan kişilerin
kurum içinde ya da kurumlar arası naklen atanmaları yasal şartları
taşımaları kaydıyla mümkündür. Bu atama ya da nakiller, idarenin diğer
işlemlerinde olduğu gibi yargı denetimine tabidir. Dolayısıyla, Anayasa ve
kanuna aykırı biçimde memur ataması yapılamayacağı gibi, kurum içi ya da
kurumlar arası nakil yoluyla atama da yapılamaz.
Ayrıca “üst düzey yönetici kamu görevlileri”
bakımından da özel düzenlemeler getirilmiştir. Anayasanın 8 inci maddesinde
“Yürütme yetkisi ve görevi,
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun
olarak kullanılır ve yerine getirilir.” denilmekte, 104 üncü
maddesinde de “kararnameleri imzalamak” Cumhurbaşkanının yürütme alanındaki
görev ve yetkileri arasında sayılmaktadır. Anayasanın 104 üncü maddesinde
sözü edilen “kararnameler”, kanun hükmünde kararnameler ile Bakanlar
Kurulunun çeşitli kararnamelerinin yanında üst düzey yöneticilerin atanması
ile ilgili müşterek kararnameleri de kapsamaktadır. Yürütme yetkisi ve
görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca yerine getirildiğinden, söz
konusu kararnamelerin hukuksal geçerliği için her iki tarafın da katılımı
gerekmektedir. Anayasa Mahkemesine göre de, “Kamu politikasının tayinine
katılan, etkin bir otoriteye sahip olan, kuruluşların amacının
gerçekleşmesinde önemli yetki ve sorumluluklarla donatılan, planlama,
örgütlenme, personel ve kadrolarını yöneten, denetim ve temsil gibi
işlevleri yerine getiren kamu görevlilerinin, üst düzey yönetici konumunda
olmaları nedeniyle bunların atamalarının da müşterek kararname ile
yapılması Anayasal zorunluluktur.” (E. 2005/143, K. 2005/99, K.T.
19.12.2005).
Bütün bu statü ve sorumluluk rejimi Anayasa ve kanunlarda
özel biçimde düzenlenmiş olup, buna aykırı biçimde atama ve işlem yapılması
da söz konusu değildir. Dolayısıyla Başsavcılığın iddianamedeki “Devlet
kadrolarında siyasal İslamcı bir yapının oluşturulması, özellikle üst düzey
atamalarda liyakat ve kariyer yerine dini inanç ve aidiyetin ölçüt olarak
öne çıkarılması” (s.146) şeklindeki iddiası gerçek dışıdır. Zira atamalarda
ölçütler kanunlarda açıkça düzenlenmiştir. Bunun dışında bir ölçüt
getirilmesi Anayasa ve kanunlar karşısında zaten mümkün de değildir.
Öte
yandan gerçekleştirilen tüm bu atamalar idari yargı denetimine tabi
olduğundan, Anayasa veya kanunlara aykırı işlemlerin yargı tarafından iptal
edilmesi yolu her zaman açıktır. Buna rağmen, yasalara tamamen uygun bir
şekilde yapılan, tarafsız Cumhurbaşkanının onayladığı ve birçoğu yargı
denetiminden geçmiş olan atamaları belli bir amaca matuf “kadrolaşma”
olarak sunmak, hukuk devleti anlayışı ve iyi niyetle bağdaşmamaktadır.
Sonuç
olarak, önceki iktidarlarla karşılaştırıldığında AK PARTİ iktidarının kamu
kurumlarına yönelik bir kadrolaşma politikasının olmadığı bir gerçektir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının
partimizin kadrolaşmaya gittiği yönündeki iddialarını destekleyecek en ufak
bir delil dahi yoktur. Dolayısıyla bu iddialar tamamen afakidir.
19)
İçki yasağının yaygınlaştırılması ile ilgili iddialar (İddianame, s.
108-110), asılsızdır.
Çünkü:
a) Türkiye’de içki imalat, satış ve içilmesi yasak değildir. Sadece
içki imalatı ve satışına dair belli kurallar vardır.
b) AK PARTİ, içki yasağı koyan veya içki kullanımını sınırlayan bir
yasal düzenleme yapmamıştır.
c) Bizim dönemimizde içki imalatını veya satışını kısıtlayan bir
düzenleme de yapılmamıştır. İddianamedekinin aksine, AK PARTİ iktidarları
döneminde; 12.11.2003 tarih ve 5002 sayılı Kanunla daha önce meyhane,
kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık
yerler ile açık alkollü içki satılan yerlerin, okul binalarına 200 metre olan
uzaklık şartı 100 metreye düşürülmüştür. Ayrıca, daha önce belediye ve
mücavir alan sınırları dışında içkili yer bölgesi tespit edilemeyeceğine
dair sınırlama da kaldırılmıştır (EK-
17).
d) AK PARTİ yaklaşık altı senedir merkezi yönetimde ve yerel
yönetimlerin de büyük ekseriyetinde yönetimdedir. Bugüne kadar merkezi
yönetimin veya herhangi bir yerel yönetimin içki yasağı getirdiği veya
herhangi bir kısıtlamaya gittiğini gösteren tek bir örnek dahi yoktur.
Gazetelerde çıkan birkaç asılsız haber bu gerçeği değiştirmez. Bugün
Türkiye’de hiç kimse, bunun aksini ispat edemez.
e) İddia makamının, Ankara, İstanbul ve İzmir dışındaki illerde içki
kullanımının sınırlandırıldığına ilişkin iddiası asılsızdır. Bunun bir tek
örneği yoktur. Türkiye’de hiçbir il gösterilemez ki orada içki kullanımı AK
PARTİ döneminde sınırlanmış olsun. Çünkü böyle bir yer yoktur.
f) İddianame ve esas hakkındaki görüşünde iddia makamının, alkollü içki
satılması ve tüketilmesine ilişkin mevzuatta yapılan değişiklikleri, dini
endişelerle ve laiklik karşıtlığıyla ilişkilendirilmesi, gerçeği
çarpıtmaktır ve yanlıştır. Çünkü Anayasanın 58 inci maddesinde belirtildiği
üzere, gençleri alkol düşkünlüğü, uyuşturucu madde kullanımı, kumar ve
benzeri kötü alışkanlıklardan korumak için gerekli tedbirleri almak
Devletin temel görevlerinden biridir.
Nitekim
idarenin haklı nedenlerin varlığı halinde içkili yerlere uyguladığı ruhsat
iptali biçimindeki yaptırımların hukuka uygun olduğuna ilişkin çok sayıda
yargı kararına rastlamak mümkündür. İlk derece mahkemelerinin bu yönde
verdiği ve Danıştay tarafından da onanan bu kararlarda kanunda öngörülen
koşullardan herhangi birini sağlamayan yerlere içki ruhsatı verilmesinin
idarece iptalinde mevzuata aykırılık bulunmadığı açıkça belirtilmektedir.
(Danıştay 10. Dairesinin bu yöndeki bazı kararlar için bkz. E. 1984/2783,
K. 1986/1338, K.T. 29.5.1986; E. 1982/1970, K. 1983/1184, K.T. 18.5.1983;
E. 1988/2465, K. 1990/2622, K.T. 19.11.1990; E. 1995/672, K. 1997/786, K.T.
10.3.1997; E. 1997/394, K. 1998/510, K.T. 4.2.1998; E. 1994/7751, K.
1996/1189, K.T. 6.3.1996; E. 1982/2271, K. 1983/2323, K.T. 16.11.1983; E.
1994/1396, K. 1995/4077, K.T. 4.10.1995).
20)
“Cemaat” kavramının yasalara ilk defa girdiği iddiası(İddianame, s.
110-111), asılsızdır (EK-18).
Çünkü:
a) Ayrıca “Cemaat” kavramı 1961 tarihli Vergi Usul
Kanununun 10 ve 94 üncü maddelerinde de geçmektedir.
b) 03.06.1949 Tarih ve 5422 Sayılı Kurumlar Vergisi
Kanunu 1’inci maddesine 3239 sayılı kanunun 71’inci maddesiyle eklenen bent
ile “Bu kanunun tatbikatında
sendikalar dernek; cemaatler vakıf hükmündedir.” (m. 1) düzenlemesinde
de “cemaat” kavramına yer verilmiştir.
c) AK PARTİ döneminde; 13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun
“Mükellefler” başlıklı 2. maddesinde bu konuda bir değişiklik yapılmamış;
sadece maddede geçen “Tatbikatında” kelimesi yerine “Uygulamasında”,
“Hükmündedir” kelimesi yerine de “Sayılır” ibareleri konularak kelimeler
bir nevi günümüz Türkçe’sine uyarlanmıştır.
c) Kaldı ki vergi hukuku tekniği açısından bu
maddelerdeki “Cemaat” kavramı, iddia makamının iddia ettiği gibi
“Tarikatları” değil, Türkiye’nin taraf olduğu bazı uluslararası
antlaşmalarda bahsi geçen “Dini azınlıklara ait cemaatleri” ifade
etmektedir. Düzenleme de; bu cemaatlere ait ticari işletmelerin
vergileriyle ilgilidir.
21)Devlet Planlama Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı
hazırlıkları kapsamında oluşturulan “Gelir Dağılımı ve Yoksullukla Mücadele
Özel İhtisas Komisyonu” taslak raporunda, “zekat” sisteminin özel kurum ve teşkilatına kavuşturulması, bu
amaçla “Zekat Mağazalar Zinciri” oluşturulması önerisinde bulunulduğu
iddiası (İddianame, s. 110), asılsızdır (EK-19).
Çünkü:
a) AK PARTİ Hükümetlerinin böyle bir çalışması ve
önerisi olmamıştır.
b)Devlet
Planlama Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı hazırlıkları kapsamında
oluşturulan “Gelir Dağılımı ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu”
taslak raporu yayınlanmıştır. Bu raporda “zekat” sisteminin özel kurum ve teşkilatına kavuşturulması, bu
amaçla “Zekat Mağazalar Zinciri” oluşturulması önerisi yoktur.
c) Bu hususu, komisyonun bir üyesi dile getirmiş; ancak
komisyon tarafından kabul görmeyip reddedilmiştir. Komisyon üyesi birinin
sunduğu öneriyi AK PARTİ aleyhine delil olarak sunan iddia makamının,
komisyonun öneriyi reddetmiş olmasına değinmemesi ve bunu da AK PARTİ
lehine delil olarak kullanmaması, açık bir çelişkidir.
d) Ayrıca Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı da,
kamuoyunda çıkan yanlış haberler üzerine, bir basın duyurusu ile yanlışlığı
düzeltmiştir.
22) Adana milletvekili Dengir Mir Mehmet
Fırat, Profesör Dr. Ergun ÖZBUDUN ve Mardin milletvekili Cüneyt YÜKSEL’in
ABD’de Anayasa Taslağının tanıtımı için Fetullah Gülen’in himayesindeki bir
kuruluşun düzenlediği konferanslara katıldıkları iddiası (İddianame, s.
100-101) asılsızdır (EK-20).
Çünkü, Dengir Mir Mehmet FIRAT, Prof. Dr. Ergun
ÖZBUDUN ve Mardin milletvekili Cüneyt YÜKSEL, Fethullah Gülen’in
himayesindeki bir kuruluşun davetlisi olarak değil, bizzat Colombia
Üniversitesi’nin davetlisi olarak ABD’ye gitmiştir.
23) AK PARTİ’nin “sistemi
tartışmaya açtığı”, “Bu tartışma nedeniyle toplumun ayrıştığı ve kamplara bölündüğü”
iddiası (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü, s.
5), asılsızdır.
Çünkü:
AK PARTİ, hiçbir zaman sistemi tartışmaya
açmamıştır. Yaklaşık altı senedir iktidarda olan AK PARTİ sistemi tartışmaya
açmış olsaydı bunu sadece iddia makamı değil, herkes duyar ve bilirdi.
Açılmamış ve yaşanmamış bir tartışmadan insanların ayrışıp kamplara
bölünmesi de mümkün değildir.
Eğer iddia makamının bundan maksadı; yeni bir
Anayasa yapılması gerektiğini vurgulamak ve bu konuda çalışma yapmak ise,
bu, sistemi tartışmaya açmak değildir. Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya
ihtiyaç duyduğu, herkes ve her kesim tarafından dile getirilen ve üzerinde
çalışmalar yapılan bir konudur. Nitekim TÜSİAD 1992’de yeni bir Anayasa
önerisi çalışması yaptırmış ve kamuoyu ile paylaşmıştır. 1993’te Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nın aldığı inisiyatifle bütün siyasi
partiler (ANAVATAN, CHP, MHP, SHP, DYP ve diğerleri) yeni Anayasa
önerilerini Meclis Başkanlığına sunmuşlardır. Bunlar Meclis arşivlerinde
mevcuttur. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği 2000 senesinde yeni bir
Anayasa önerisi hazırlatmış ve kamuoyu ile paylaşmıştır. Türkiye Barolar
Birliği 2001 ve 2007’de iki adet Anayasa önerisi hazırlatmış ve kamuoyu ile
paylaşmıştır. En son geçen hafta TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan YALÇINDAĞ,
yeni bir Anayasa’ya ihtiyaç olduğunu ve bunun için de müşterek bir
konvansiyon kurulması gerektiğini ifade etmiştir. Bütün bunlar, bilinen
şeylerdir. Bu kadar farklı kesim Anayasa çalışması yaparken, onları sistemi
sorgulamakla itham etmeyip AK PARTİ’yi sistemi sorgulamakla itham etmek,
subjektif bir yaklaşımdır. Kaldı ki AK PARTİ’nin hazırlattığı ve ancak
kamuoyuna henüz açıklanmamış taslakta Anayasa’nın 1,2,3,4, 24 ve 174’üncü
maddeleri aynen korunmaktadır.
24) AK PARTİ’nin “İlgili
İlgisiz her konuda dini inançları referans göstererek, bireylerin laik olamayacağını
savunarak, laik inanca sahip olanları dinsizlikle eşdeğer tutmak suretiyle
toplumda laik-antî laik bir kamplaşma yarattığı” iddiası (Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü, s. 5), asılsızdır.
Çünkü:
a) AK PARTİ veya üyelerinden hiç kimse, hiçbir konu
veya olayla ilgili dini referans göstermemiştir. Bu yönde başta Genel
Başkanımız olmak üzere hiçbir partimiz üyesinin bırakın bir cümlesini tek
bir kelimesi dahi yoktur.
b) AK PARTİ Meclis Grubunun desteği
ile başta Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Kabahatler Kanunu, Ceza
ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama
Usullerine Dair Kanun, Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye
Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanun, Avrupa Birliği
Uyum Komisyonu Kanunu, İş Kanunu, Karayolu Taşıma Kanunu, Kaçakçılıkla
Mücadele Kanunu, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu,
Görev Ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin
Kanun, Dernek Ve Vakıfların Kamu Kurum Ve Kuruluşları İle İlişkilerine Dair
Kanun, Basın Kanunu, Büyükşehir Belediyesi Kanunu, Belediye Kanunu, Çocuk Koruma
Kanunu, Nüfus Hizmetleri Kanunu, Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Yön
Ve Kapsamına Dair Kanun, Milletlerarası Özel Hukuk Ve Usul Hukuku Hakkında
Kanun Ve Tanık Koruma Kanunu gibi temel yasalar olmak üzere yüzlerce
kanunun yasalaşmasına katkıda bulunmuştur.
AK PARTİ Meclis Grubunun katkılarıyla
çıkarılmış hiçbir kanunda, dini referanslı düzenlemeler yapılmamıştır.
İddia makamı dahil hiçbir kimse bunun aksini ispat edemez.
c) AK PARTİ’nin hiçbir yetkili organı veya hiçbir parti üyesi; “laik
olduğunu söyleyen bireyleri dinsizlikle eş değer tutan” bir anlayışın veya
bir kabulün veya bir iddianın hiçbir zaman sahibi olmamıştır. Bu yönde
partimize isnat edilebilecek hiçbir eylem veya beyan yoktur.
Partimiz hakkında böylesine ciddi bir iddiayı dile
getiren iddia makamının, iddiasını destekleyen delil göstermesi gerekirken
hiçbir delil göstermemiştir. Delilsiz itham, hukuk devletinin kabul
etmediği ve reddettiği bir yöntemdir.
25) AK PARTİ’nin “Laikliğin
meşruiyetinin ve uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden
sorgulanması çabaları” (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas
hakkındaki görüşü, s. 11) içinde olduğu iddiası, asılsızdır.
Çünkü AK PARTİ, hiçbir zaman laiklik ilkesinin
meşruiyetini tartışmaya açmamıştır. Laiklik ilkesini referanduma sunalım
şeklinde hiçbir AK PARTİ üyesi veya yetkili organının beyanı yoktur. İddia
makamı, bu kadar önemli bir iddiayı dile getirirken; AK PARTİ yetkili
organları veya herhangi bir üyesinin bu yönde bir açıklamasını iddianamsine
koyması veya esas hakkındaki mütalaasına eklemesi gerekmez miydi? Elbette
gerekirdi. Ancak bu yönde hiçbir delil sunmamış ve sunamamıştır. Çünkü
böyle bir beyan ve irade hiçbir zaman AK PARTİ’de olmamıştır. İddia
makamının, olmayanı var göstermesi de mümkün değildir.
B- BAZI İDDİALAR OLUŞTURULMUŞTUR
İddia makamı bazı iddiaları oluşturmuştur. Örneğin:
1) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 7 numaralı iddia (İddianame, s. 28-29),
iddia makamı tarafından oluşturulmuştur (EK-21).
Çünkü iddia makamının Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’a izafe ettiği tırnak “…” içindeki beyanlar, iddianın ekinde
gösterilen hiçbir belgede bir bütün olarak yer almamaktadır. Burada iddia
makamı, değişik gazetelerdeki haberleri parçalayıp kendisine göre birleştirerek
ve hatta cümleler arasındaki öncelik ve sonralığı da değiştirerek yepyeni
bir metin oluşturmuş ve bu metni Başbakan’a izafe etmiştir. Şöyle ki:
a) Ekte sunulan delillerden sadece Yeni Şafak ve Milliyet.com.tr.’nin
haberi konuyla ilgilidir. Sabah 17.9.2005 - Erdal Şafak “Baykal’la yararlı
bir ufuk turu” başlıklı haberin, Başbakanla hiçbir ilgisi yoktur. İddia
makamının kurduğu ilgi de tarafımızdan tespit edilememiştir.
b) Bu haber metinleriyle iddianame karşılaştırıldığında;
Milliyet.com.tr.’deki haberin ilk cümlesi “Herkesi yaratan Allah’tır.
Ayrıma ne gerek var? Üst ortak paydada birleşerek el ele vereceğiz.” iken,
iddianamede “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek
var. O üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” biçimine dönüştürülmüş –
böylelikle metindeki “Herkesi” ibaresi “Hepimizi” şeklinde değiştirilirken,
üçüncü cümlenin başına metinde yer almayan “O” zamiri eklenmek suretiyle
Allah ortak paydanın öznesi kılınmıştır. Oysa iddia makamının dayandığı
haber metinleri okunduğunda, üst ortak paydanın öznesinin Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı olduğu açıktır.
c) “Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O
üst ortak paydada birleşip el ele vereceğiz” cümlesi haberde, metnin ilk cümlesi olduğu halde,
iddianamede son cümle olarak yer almıştır.
Böylece iddia makamı, Başbakana ait metindeki
cümlelerin bir kısmını takdim tehir ederek, metne bazı kelimeler ve bir
zamir ekleyerek, açıklamanın anlamını farklılaştırmıştır.
d) Kaldı ki Başbakan, bugüne kadar yaptığı hiçbir konuşmada “Din üst
kimliktir.” şeklinde veya bu anlama gelecek bir beyanda bulunmamıştır.
Sadece dinin birleştirici vasfına vurgu yapmıştır. Ama Başbakanın, “Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı bizi birbirimize bağlayan üst kimliktir.”
biçiminde ve anlamında sayısız açıklamaları vardır.
2) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki
19 numaralı iddianın (İddianame, s. 36)belli bölümleri, belli metinlerde;
diğer bölümleri, başka metinlerde yer almasına karşın, derleme yoluyla iddia
makamınca, sanki Başbakan konuşuyormuş gibi ona izafe ettiği “Özgün” bir
metin oluşturulmuştur (EK-22).
Buna tam bir delil tasnii denir. Nitekim 19 numaralı ekte birinci sayfa
olarak yer alan 09.05.2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden herhangi bir
pasaj alınmamış, yine ekte 2 nolu sayfa olarak yer alan 09.07.2005 tarihli
Milliyet Gazetesinin sondan ikinci paragrafı aynen alınmış, bu alıntı, ekte
üçüncü sayfada yer alan metinden birbirini izlemeyen pasajlar üç nokta
konmaksızın ve birbirini izliyor görüntüsü içinde iddianameye
dercedilmiştir.
3) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki
31 numaralı iddianın (İddianame, s. 41-42) başında yer alan ve siyah
harfler yazılı olan;”İngiltere,
ağırlıklı olarak Hıristiyan ülke olmasına karşın kamu kurumlarında
başörtülü insanların çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan
Türkiye’de kamu kurumlarında başörtülü çalışılamadığını,…”
ibarelerinden oluşan cümleler, Başbakana ait değildir(EK-23)
Bunlar, programdaki bir katılımcının Başbakana
sorduğu soruda kullandığı cümlelerdir. Nitekim bu husus Anadolu Ajansı
tarafından verilen haberde ; “Başbakan Erdoğan, İngiltere ağırlıklı olarak
Hıristiyan ülke olmasına rağmen kamu kurumlarında başörtülü insanların
çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de kamu kurumlarında
başörtülü çalışılamadığını ifade eden bir katılımcının, bunu insan hakları
bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine, başörtüsü konusunun bir
insan hakkı olduğunu söyledi.” biçiminde yer almıştır. Doğrusu da budur.
Hem gazete haberleri ve hem de programın CD’si bunun delilidir. Ayrıca
iddianamede siyah harflerle yazılı bu cümlelerin içinde “… İfade eden bir
katılımcının, bunu insan hakları bağlamında nasıl değerlendirdiğini sorması
üzerine” ibarelerinin bulunduğu, hem ekte yer alan 29 Ekim 2005 tarihli
Milliyet Com. tr., hem 28 Ekim 2005 tarihli Hürriyet Gazetesi ve hem de
29.10.2005 tarihli Star Gazetesi’ndeki haberlerden de anlaşılmaktadır.
İddia makamının dayandığı bu deliller de, iddia makamını tekzip etmektedir.
Bu açıklığa rağmen iddia makamının, Başbakana ait sözlerin, bizzat Başbakan
tarafından sarf edilmiş gibi göstermesini, hukukla, Anayasa ile veya
herhangi bir yasaya uygunlukla izah etmek mümkün değildir.
İddia makamı, Başbakanın söylemediği sözleri o
söylemiş gibi göstermek suretiyle oluşturulmuş bir delille, Başbakanın
kamuda başörtülü çalışmayı savunduğunu ispat edemez. Çünkü:
a) Başbakanın böyle bir açıklaması yoktur.
b) Bunun dışında da başka yerde veya zamanda yapılmış bir açıklaması da
yoktur.
c) Aksine Başbakanın başörtülülerin kamuda çalışması gerekmediğini
ifade eden sözleri vardır. Örneğin iddia makamının, Başbakanın ve AK
PARTİ’nin aleyhinde kullandığı 13 numaralı iddiada Başbakan; “Özel
üniversitelerde türbanla eğitimi serbest bırakalım. Devlette görev
verilmesin. Özel sektörde çalışsınlar.”(İddianame, Başbakan hakkındaki 13
numaralı iddia, Sayfa: 33) demiştir. Bu da, iddia makamını tekzip
etmektedir.
d) Yukarıda belirtildiği üzere, bu iddianın dayanağı delillerde
(EK-31)de böyle bir şey yoktur. Aksine bu deliller, iddia makamını tekzip
etmektedir.
C- ADLİ YARGILAMA VEYA ADLİ
SORUŞTURMA SONUCU VERİLMİŞ KARARLAR DİKKATE ALINMAMIŞTIR
Anayasa’ya göre; “Suçluluğu
hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” (Anayasa, m. 38/4)
Anayasa ve yasalarımız, suçüstü yakalanan bir kişiye dahi, suçluluğu
kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabit olmadıkça, suçlu denilmesini
yasaklamaktadır.
Hukukumuzda mahkeme kararları, herkes için
bağlayıcıdır. “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına
uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle
değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”(Anayasa, m.
138/4) Bu
anayasal açıklığa rağmen iddia makamının; suçsuzluğu hükmen sabit olan veya
beyanlarının iddia makamının iddia ettiği anlamda olmadığı kesinleşmiş
mahkeme kararı veya adli soruşturma sonucu verilen kesinleşmiş kararlarla
sabit olan kişiler hakkındaki kararlara itibar etmemesi ve bu kararlara
konu eylem veya beyanları iddianameye alması, hukuk devletinin bir gereği
olan hukuki güvenliği ortadan kaldırmaktadır.
1) HAKKINDA KESİNLEŞMİŞ MAHKEME KARARI
OLAN İDDİALAR
a) Niğde Ulukışla İlçe teşkilatı il genel meclisi üye adayları Ali Uğurlu, Kamil Ünal, Mustafa
Burna ile ilçe belediye başkan adayı Ali Tekin hakkında, 2004 yerel seçimlerinde kullandıkları
“İktidarla el ele-84 yıllık karanlığa son” (İddianame, s. 103) sözlerini
içeren slogan nedeniyle, Ulukışla Cumhuriyet Başsavcılığı “Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ni alenen tahkir ve tezyif suçundan dolayı yargılanmaları ve
cezalandırılmaları” istemiyle Ulukışla Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası
açılmıştır.
Yapılan yargılama sonucunda Niğde Ulukışla Asliye
Ceza Mahkemesi, “…tüm dosya
kapsamından “İktidarla el ele 84 yıllık karanlığa son” sloganı ile
sanıkların amacının ilçenin geri
kalmışlığını ifade ederek, hem mensubu oldukları ve iktidarda bulunan
siyasi partinin kendilerine sağlayacağı kolaylıklardan faydalanarak ilçeye
daha iyi hizmet edeceklerini ifade etmek, bu suretle oy toplamak, hem de
2004 yılına kadar ilçede görev yapmış olan yerel yönetimleri eleştirmek
olduğunun anlaşıldığı, açıklanan tüm bu nedenlerle sanıklarda suç
kastının, dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinin alenen tahkir ve
tezyif kastının bulunmadığı, aksi yönde, her türlü şüpheden uzak, somut,
kesin ve inandırıcı delil de bulunmadığından, mahkememizce tüm sanıkların
5271 sayılı ceza muhakemesi kanunun 223/2-c maddesi uyarınca müsnet suçtan
ayrı ayrı olmak üzere beraatlerine karar vermek gerekmiştir.” demek
suretiyle, bu kişilerin beraatine karar vermiştir. (Ulukışla Aliye Ceza
Mahkemesi 26.07.2005 tarih ve 2004/93 E. ve 2005/138 K.) Bu karar da
kesinleşmiştir(EK- 24).
b) Dinar
Belediye Başkanı Mustafa Tarlacı’nın 2005 yılı ramazan ayında teravih
namazı kıldırdığı iddiası (İddianame, s. 103), Dinar Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından soruşturulmuş ve sonuçta “Özel işaret ve
kıyafetleri usulsüz kullanma” suçu nedeniyle cezalandırılması istemiyle Mustafa Tarlacı hakkında Dinar Sulh
Ceza Mahkemesine dava açılmış ve yapılan yargılama sonucunda Mustafa
Tarlacı beraat etmiş ve kesinleşmiştir (Dinar Sulh Ceza Mahkemesinin
13.03.2007 tarih ve 2006/203 E.. , 2007/86 K. İle) (EK-25)
c) AK PARTİ Ankara İl Gençlik Kolları Başkanlığının, 2006 yılı ramazan
ayında iftar çadırı açtığı ve çadırın üzerinde 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanununun 87. maddesine aykırı olarak “Hoş geldin Ya Şehr-i ramazan”,
“Adalet ve Kalkınma Partisi”, “Gençlik Kolları”, “Her şey Türkiye için”,
“Adalet ve Kalkınma Partisi Gençlik Kolları Ankara İl Başkanlığı İftar
Çadırı” yazıları ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin amblemi ve genel
başkanının dört ayrı fotoğrafı bulunduğu” iddiası (İddianame, s. 105), adli
tahkikat ve adli yargılamaya konu olmuştur.
Bu iddiaya konu olayın soruşturulması sonucu Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Yasasının 117’inci maddesini ihlal
ettiği iddiasıyla, AK PARTİ Ankara İl Gençlik Kolları Başkanı Orhan Yeğin
hakkında Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açmıştır.
Yapılan yargılama sonunda Ankara 3. Ağır Ceza
Mahkemesi; “… 2820 Sayılı Yasa’nın 87. maddesinde “Siyasi partiler devletin
sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa
dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi
menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya
dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun
propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamaz.” hükmü yer
almaktadır.
Bu açık hükümden anlaşılacağı gibi maddede geçen
eylemlerin suç sayılıp aynı yasanın 117. maddesi uyarınca yaptırım altına
alınabilmesi için anılan eylemlerin siyasi partilerin yetkili kuruluşları
ve kişileri tarafından gerçekleştirilmiş olması gerekir.
Somut olayda sanığın Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara
İl Başkanlığı Gençlik Kolları İl Başkanı olduğu sabitse de Adalet ve
Kalkınma Partisini temsil yetkisi bulunmamaktadır.
Öte yandan parti yetkililerinin sanığa talimat
verdiği de belirlenememiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisini temsil yetkisi
bulunmayan sanığın anılan parti adına hareket edemeyeceği gözetildiğinde
kurduğu çadır üzerine yazdığı yazılar ile astığı fotoğrafların kendi
kişisel görüşlerini yansıtacağı açıktır.
Bu durumda sanığın eyleminin suç oluşturmayacağının
kabulü gerekir.
Çünkü yüklenen suçun oluşabilmesi için eylemin
siyasi partiler veya siyasi partilerin yetkili kurulu tarafından veya
talimat üzerine gerçekleştirilmesi gerekir.
O halde sanığın saptanan eyleminde yüklenen suçun
yasal unsurları bulunmadığının kabulü ile buna göre uygulama yapılmalıdır.
Öyle ise dosyada var olan delillere itibar edilerek
sanığın yasal unsurları itibariyle oluşmayan yüklenen suçtan beraatine
karar verilmelidir.” (Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Esas No: 2006/366;
Karar Tarihi: 08.05.2007; Karar No: 2008/152) gerekçeleriyleOrhan
Yeğin’in yasal unsurları itibariyle oluşmayan yüklenen suçtan oybirliği ile
beraatine karar vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir (EK- 26).
2) HAKKINDA KESİNLEŞMİŞ CUMHURİYET
BAŞSAVCILIĞI KARARI OLAN İDDİALAR
a) Adana eski milletvekili Abdullah Çalışkan’ın içinde “yeşil devrim”
ifadeleri geçen konuşması (İddianame, s.90-91) nedeniyle Adana Cumhuriyet
Başsavcılığı, adli soruşturma başlatmış ve yaptığı soruşturma sonunda;
yapılan konuşmada suç unsuru bulunmadığı, düşünce ve düşünceyi açıklama
hürriyeti kapsamında olduğunu tespitle kovuşturmaya yer olmadığına karar
vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir(EK-
27).
b) 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı
ve “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanan
“21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşmasındaki
“…Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi
gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin
gerekli olduğu kanaatini taşıyorum… “(İddianame, s. 75-76) ifadeleri
nedeniyle Ömer Dinçer’in hakkında, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından adli soruşturma başlatılmış ve
soruşturma sonucunda; “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade Özgürlüğü’
başlığını taşıyan 16. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım
özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın kanaat özgürlüğü ile kamu
otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber
veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği belirtilmiş, sözleşmenin
uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da açıkça
şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü
kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır. Suç ihbarı dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli derginin
Güz/1995 tarihli 12. sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak
değerlendirilmesi neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç
işlemeye tahrik içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle,
TCK’ nun 146/2, 311, 312/1–2 maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının
oluşmadığı anlaşılmakla; müsnet fiillerle ilgili olarak sanık hakkında
takibat yapılmasına mahal olmadığına…” karar verilmiş ve bu karar da
kesinleşmiştir (Erzurum Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı 07. 06. 2004 tarih 2004 / 128 Esas 2004 /
23 Karar sayılı kararı) (EK- 28) .
Kesinleşmiş bu adli karara rağmen iddia makamının,
Ömer Dinçer’in şahsına dönük eleştiri sınırını aşan yazılar ve sözler
nedeniyle açtığı ve ilk derece mahkemesince de kabul edilen manevi tazminat
davası kararı hakkında Yargıtay tarafından verilen bozma kararının
gerekçesinde yer alan bir cümleden hareketle bu kararı delil olarak sunması
da hukuka aykırıdır.
c) “2006 Yılı ramazan ayında Eyüp Sultan Cami bahçesine kurulan ramazan
çadırına 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 87. maddesine aykırı olarak
ismini ve sıfatını içeren afişler astırttığı ve tutanak tutulduğu”
(İddianame, s. 104) iddiası ile ilgili olarak Eyüp Belediye Başkanı Ahmet
Genç hakkında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Eyüp
Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatmış ve soruşturma sonucunda;
“13.10.2006 tarihinde müsnet suçun işlendiği iddia olunan Eyüp Sultan Camii
Bahçesinde kurulu ramazan çadırında yapılan tespit ve çekilen fotoğraflarda
çadırın içinde ve dışında bulunan pankart ve duvarda asılı resimlerin
içeriğinde bir siyasi parti ile ilişkiyi gösteren herhangi bir bulgunun
tespit edilmediği, bu hususun aynı tarihte düzenlenen tespit tutanağı ile
imza altına alındığı. bu nedenle siyasi partiler yasasının 117’inci
maddesinin uygulanmasını sağlayacak herhangi bir işlemin yapılmadığı”nı
tespit etmiş ve “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” vermiştir (Eyüp
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26.03.2008 tarih ve 2006/23252 soruşturma no ve
2008/3699 karar). Bu karar da kesinleşmiştir (EK-29).
d) “Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof Dr
Hamdi Döndüren tarafından yazılan ‘Delilleriyle Aile İlmihali’ isimli
kitabın dağıtıldığı” (İddianame,
s. 104) iddiası nedeniyle Tuzla Belediye Başkanı Mehmet Demirci hakkında,
Tuzla Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlatmış ve soruşturma
sonucunda “Kovuşturmaya yer olmadığına” karar vermiştir (Tuzla Cumhuriyet
Başsavcılığı, 12.03. 2007 tarih, Soruşturma no: 2006/20083, Karar:
2007/576) (EK-30).
e) “Silivri Belediyesince
2006 yılında belediye adına özel olarak bastırılan ve M.Ertuğrul Düzdağ
tarafından yazılan önsözünde Atatürk’ün kişiliğine, ilke ve devrimlerine
ağır saldırılar yapılan Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat” isimli kitabın ilçedeki tüm lise öğrencilerine bedava
dağıtmak üzere belediyeye ait taşıtlarla okullara getirildiği ve İlçe Milli
Eğitim Müdürlüğünce dağıtım izni bulunmayan kitapların bir kısmının
lisedeki öğrencilere dağıtımının yapıldığı” (İddianame, s. 104-105)
iddiasıyla ilgili olarak, CHP Silivri İlçe Başkanı Mümin Tuğlu’nun şikayeti
üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, iddiaya konu kitabın önsöz ve
girişinin yazarı M. Ertuğrul Düzdağ ile yayıncısı Şaban KURT hakkında, adli
soruşturma başlatmış ve yapılan soruşturmanın neticesinde; “…Kitabın giriş
kısmında, Mehmet Akif Ersoy’un hayatı ve eserleri muhalif görüşlerine de
yer verilerek anlatılmış olup, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün manevi şahsiyetine
hakaret suçunu oluşturacak herhangi bir ifade ve suç unsuru da bulunmadığı
kanaatine varılmıştır” denilerek şüpheliler yayıncı Şaban KURT ile yazar M.
Ertuğrul Düzdağ hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığı kararı
verilmiş ve bu karar da kesinleşmiştir ( İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı
Basın Bürosu, 31.08.2006 tarih, 2006/31172 Soruşturma No 2006/9252-193
Karar No) (EK-31).
f) “Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, 2006 tarihinde üzerinde kartviziti ve
AKP logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan
çantalar içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdığı”
(İddianame, s. 105) iddiası ile ilgili olarak Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanı İbrahim KARAOSMANOĞLU hakkında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
Siyasi Partiler Soruşturma Bürosu’nun 09.10.2006 tarih ve 2006/148 sayılı
yazısına istinaden Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma
başlatmış, soruşturma sırasında 22.01.2007 tarihli açma tutanağı başlıklı
yazıda; “İl Müftülüğü tarafından gönderilen çantanın bir yüzünde Kocaeli
Büyükşehir Belediyesi yazdığı, İzmit Saat Kulesi resmi olduğu ve ayrıca
belediye web sayfası adresinin yazılı olduğu, diğer yüzünde aynı hususların
İngilizce yazılı olduğu, herhangi bir siyasi partinin ilgisine
rastlanmadığı, içinde bulunan kartvizitin ise Kur’an-ı Kerim kapağına
yapıştırılmış vaziyette olduğu ve Büyükşehir Belediye Başkan İbrahim
Karaosmanoğlu’nun kartviziti olduğu, herhangi bir siyasi partinin
işaretinin olmadığı” (EK-32).
açıkça ifade edilmiştir.
Ayrıca Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı, iddia
makamının dayanağı basında çıkan asılsız haberleri tekzip etmiştir. Noter
ihtarı ve Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesinin 26.12.2006 tarih ve 2006/1275 D.
İş Tekzip Kararına rağmen tekzipleri yayınlamayan Güngör Arslan ve Azime
Telli hakkında şikayette bulunmuş, Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan
yargılamada, sanıkların yayınlanmasına karar verilen tekzip metnini usulüne
uygun yayınlamamak suretiyle basın kanununa aykırı davrandıkları
gerekçesiyle ayrı ayrı adli para cezasına çarptırılmış ve tekzip metninin
de trajı 100000’in üzerinde olan iki gazetede yayımlanmasına karar
verilmiştir (Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesi, Dosya No: 2007/68, Karar
Tarihi: 26.09.2007, Karar No: 2007/312)
(EK-33).
Sonuç olarak; kesinleşmiş adli yargı kararlarına
uymak ve bunları doğru kabul etmek Anayasa’nın (Anayasa, m. 38/4, m. 138/4)
ve hukukun evrensel ilkelerinin gereği olduğu halde iddia makamının bu
kararlara uymaması ve subjektif bir yorumla bu kararları etkisizleştirmesi,
Anayasa, hukuk ve hukukun evrensel ilkelerine açıkça aykırıdır.
D- TEKZİP EDİLEN HABERLER VE YORUMLAR
DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
“Düzeltme
ve cevap hakkı”, anayasal bir haktır.Anayasa’ya
göre; “Düzeltme ve cevap hakkı, ancak
kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili
gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir.
Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının
gerekip gerekmediğine hâkim tarafından ilgilinin müracaat tarihinden
itibaren en geç yedi gün içerisinde karar verilir.” (Anayasa, m. 32)
Bir kişinin, hakkında basın ve yayın organlarında
çıkan asılsız ve yanlış haber ve yorumları düzeltip veya tekzip edip “Bu
bilgi yalandır, yanlıştır, eksiktir, çarpıtılmıştır veya doğrusu şudur.”
diye düzeltme ve cevap hakkını kullanması halinde, aksi hukuken sabit
oluncaya kadar bunun doğruluğunu kabul, hukuk devletinin (Anayasa, m. 2)
gereğidir.
Buna
rağmen iddia makamı tarafından;
1) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; dinin
birleştiriciliğine vurgu yapan konuşması (İddianame, s. 28), kimi siyasiler
ve basın yayın organları tarafından çarpıtılarak verilmesi üzerine, basın
ve yayın organlarında çıkan haberlerin gerçek dışı olan kısımlarını tekzip
etmiş, yanlış anlaşılan kısımlarını ise düzeltmiştir. Nitekim iddianamenin
28 ve 29’uncu sayfalarında yer alan 7 ve 8 numaralı iddialar, bu düzeltme
ve tekzip açıklamalarını içermektedir. Bu durumda iddia makamının, tekzip
ve düzeltme hakkına riayet edip, bu hakkı teminat altına alan Anayasa’ya
uyup, tekzip edilen açıklamayı iddianameye almaması gerekirdi. Ama iddia
makamı, hukukun ve Anayasa’nın kendisine yüklediği bu gerekliliğe uymamış,
hukuken yapılmaması gerekeni yaparak hem tekzip edilen açıklamayı ve hem de
bunu tekzip eden açıklamaları iddianamesine delil olarak koymuştur.
2) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Alman
Weltam Sonntag gazetesine 2005 yılı Şubat ayında verdiği demeci (İddianame,
s. 34),
3) 2005 yılı Kasım ayında Almanya dönüşü uçakta gazetecilerle sohbet
eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Fransa’nın varoşlarında başlayan
isyan eylemlerine ilişkin değerlendirmeleri (İddianame, s. 36-37),
4) 2005 yılı Kasım ayında Danimarka Avrupa Hareketi tarafından
Kopenhag’da düzenlenen “Medeniyetler arası ittifak: Türkiye’nin rolü”
konulu toplantıya katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın beyanları
(İddianame, s. 44),
5) Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 7 Mart 2008 tarihinde partisinin
Uşak ilinde düzenlediği bir toplantıdaki bir ifadesi (Ek.165) (İddianame,
s. 54),
6) TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ın, 2005 yılı Nisan ayında katıldığı
CNN Türk’te yayımlanan “Ankara Kulisi” programındaki
açıklamaları(İddianame, s. 54-55),
7) TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ın 2003 yılı Eylül ayında, Türkiye Demokrasi
Vakfı’nca Armada Otel’de düzenlenen toplantıda yaptığı “Meclis ve
Demokrasi” konulu konuşma (İddianame, s. 62),
8) Mardin eski milletvekili Nihat Eri’nin TBMM Dışişleri
Komisyonundaki açıklaması (İddianame, s. 77),
9) Yozgat milletvekili Mehmet Çiçek’in 2006 yılı Şubat ayında Star
Tv’de katıldığı bir programdaki değerlendirmeleri (İddianame, s. 83-84),
10) Show TV’ de yayınlanan 17.01.2008 tarihli “ Siyaset Meydanı” isimli
programda AK PARTİ Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis
Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen diyalog (İddianame, s.
95),
11) Konya milletvekili Hüsnü
Tuna’nın Konya Gazeteciler Cemiyetini ziyareti sırasında söylediği
sözler (İddianame, s. 96),
12) Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin’in
değerlendirmeleri (İddianame, s. 97),
13) İstanbul milletvekili Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde Konrad
Adaneur Vakfı’nı davetlisi olarak gittiği Berlin’de bir gazetecinin türban
konusundaki sorusu üzerine yaptığı açıklama (İddianame, s. 97) ,
14) Türkiye Büyük Millet Meclisi Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler
Komisyonu Başkanı Trabzon milletvekili Cevdet Erdöl’ün komisyondaki
değerlendirmeleri (İddianame, s. 98-99)
15) Eyüp Belediyesi’nce, 2005 yılında ÖSYM’nin yaptığı Kamu Personeli
Seçme Sınavı’yla alacağı zabıta memurları için imam-hatip mezunu olma şartı
getirildiği (İddianame, s. 104),
16) Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, 2006
tarihinde üzerinde kartviziti ve AK PARTİ logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı
Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli
aracılığıyla kentte dağıttırdığı (İddianame, s. 105),
17) Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman’ın, Isparta
Müftülüğü tarafından düzenlenen “Hafızlık Taç Giyme Töreninde” yaptığı
değerlendirmeleri (İddianame, s.106),
Konularına ilişkin haberlerin, basın ve yayın
organlarında yanlış, eksik, gerçek dışı veya çarpıtılarak yer alması
üzerine; ilgilileri tarafından düzeltme ve cevap hakkı kullanılarak
düzeltilmiş ya da tekzip edilmiş olduğu halde delil olarak kullanılmıştır.
İlk
cevabımızda, anılan tekzip ve düzeltmelerin bir kısmı, esas hakkındaki
cevabımızda ise yukarıda sayılan açıklamaların tamamına ilişkin tekzip ve düzeltme
metinleri Anayasa Mahkemesi’ne sunulmuştur.
Partimizin
sunduğu bu tekzip metinleri karşısında iddia makamının, ya sunulan
delillere itibar edip iddiasından sarfınazar etmesi ya da bunun aksini kanıtlaması
gerekirken; bunların hiç birisini yapmamış, aksine; “Davalı parti genel başkan ve üyelerinin laikliğe
aykırı bir beyanda bulunduktan sonra kamuoyunun tepkisi karşısında, bu
beyanları inkâr etmeleri, yalanlamaları, yanlış yorumlandığını savunmaları,
kullandıkları siyasal bir yöntemdir. Benzer olaylar ile birlikte
değerlendirildiğinde yalanlama ve inkârların laikliğe aykırı bu söylemlerin
özünü ve içeriğini değiştirmediği anlaşılmaktadır.” (İddia makamının esasa
ilişkin mütalaası, s. 40) demek suretiyle; Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını
hiçe saymış; Burhan Kuzu’nun açık tekzibini “İtirazda bulunmayarak zımnen
benimseme”, Fatma Şahin’in tekzip ve düzeltmesini “içeriği değiştirmediği”,
Egemen Bağış’ın tekzibini ise “Soyut bir yalanlama” (İddia makamının
esasa ilişkin mütalaası, s. 41-42) olarak nitelemiş ve iddialarından
vazgeçmemiştir.
Anayasa’nın
tanıdığı “Cevap ve düzeltme hakkına” (Anayasa, m. 32) üsteniden tekzip
edilmiş veya düzeltilmiş bu iddialar, hukukun evrensel kuralları ve Anayasa
gereği bir kişinin siyasi yasaklılığının ve onun üyesi olduğu partinin
kapatılmasının nedeni olamaz ve bunlar hiçbir şekilde kapatma davarlında
delil olarak kullanılamaz.
E-
AK PARTİ KURULMADAN ÖNCEKİ EYLEM VEYA BEYANLAR DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Anayasa’nın 69’uncu maddesi açıktır: İsnadın en
erken başlama tarihi, partinin kuruluş günüdür. Çünkü henüz kurulmamış olan
bir partiye her hangi bir isnat yapılamaz ve Anayasanın 69’uncu
maddesindeki müeyyideler, işletilemez.
Bilindiği gibi Adalet ve Kalkınma Partisi, yasanın
aradığı bildiri ve belgeleri İçişleri Bakanlığına vermek suretiyle (Siyasi
Partiler Kanunu, m. 8) 14 Ağustos 2001’de kurulmuştur. Dolayısıyla da hak
ve fiil ehliyetini de aynı gün kazanmıştır (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1,
49; Siyasi Partiler Kanunu, m. 8).
Bu nedenle, 14 Ağustos 2001 tarihinden önceki
hiçbir eylem veya söylemin AK PARTİ’ye isnadı hukuken ve fiilen mümkün
değildir. Fiilen mümkün değildir, çünkü ortada kendisine isnat yapılacak
bir AK PARTİ yoktur. Hukuken mümkün değildir, çünkü: Hiçbir hukuk devleti,
bir tüzel kişiliğin mesuliyetini, hak ve fiil ehliyeti kazanmadan önceki
bir tarihe götürmez ve götürülmesine de izin vermez. Ayrıca hukuk,
başkalarının bir fiilinden dolayı, bu fiille hiçbir ilişkisi olmayan kişi
veya tüzelkişilerin cezalandırılmasını istemez ve buna da izin vermez.
Bu gerçekliğe rağmen iddia makamı, iddianamede ve
esas hakkındaki görüşünde, neredeyse tarihteki bütün olayların muharriki ve
müsebbibi olarak AK PARTİ’yi görmekte ve göstermekte ve ilgisiz pek çok
kişi, olay ve açıklama ile AK PARTİ arasında ilişki kurmaktadır. Şöyle ki:
1) AK PARTİ, 14 Ağustos 2001
tarihinde kurulmuştur. Bu tarihten önceki hadiselerle AK PARTİ arasında
ilişki kurmak ve bu olaylardan dolayı AK PARTİ’nin sorumluluğunu talep ve
dava, hukuken ve fiilen mümkün değildir.
Ancak iddia makamı, tarihteki bazı hadiselerle, AK
PARTİ arasında irtibat kurmaktadır. Örneğin:
a) “Emperyalizmin mandacı işbirlikçileri”,
b) “Kurtuluş savaşı yıllarında Ulusun kurtuluş mücadelesini sekteye
uğratan isyanların elebaşıları din taciri molla, şıh, derviş, şeyh ve
işbirlikçi mürteci zihniyet”,
c) “İşgalcilerin en büyük yerli destekçisi, ‘sivil toplum kuruluşu’
İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusu, Sait Molla isimli bir mürteci”,
d) “Mustafa Kemal’in ve tüm Kuva-yı Milliyecilerin idamına fetva veren
bir diğer mürteci de Dürrizade Abdullah Efendi isimli şeyhülislam”,
e) “İrticanın kendi ulusuna ihanetleri, Kurtuluş Savaşı dönemi ile de
sınırlı değildir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Şeyh Sait’ler, Derviş
Vahdeti’ler İngiliz altınlarının parıltısıyla ve şeriat devieti-hilafet
çığlıklanyla ayaklanmışlar, binlerce şehit kanı dökmüşlerdir.”,
f) “Yakın tarihimizde din ve mezhep kışkırtmalarıyla gerçekleştirilen
Malatya,
Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas katliamları” ,
g) “İrticanın, 1946 yılında çok partili rejime geçilmesiyle birlikte
bazı siyasi partiler içine sızarak faaliyetlerini sürdürmesi”,
h) “İrticanın, ilk defa 26 Ocak 1970 tarihinde bir siyasi parti olarak
örgütlenerek Milli Nizam Partisi adıyla Türk siyaset sahnesine çıkması”,
ı) “Milli Nizam Partisi ve onun devamı niteliğindeki diğer parti
örgütlenmeleri olan Refah Partisi ile Fazilet Partisi, laikliğe aykırı
faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması” (İddia
makamının esasa dair görüşleri s. 3-4),
Oysaki iddia makamının dile getirdiği bu
hadiselerle Ak Parti arasında hiçbir illiyet bağı yoktur.
Tarihçilerin tartışabileceği hususların, bir davada
delil olarak sunulması, hukuken kabul edilemez.
2) Ak parti, hiçbir parti’nin devamı
değildir. İddia makamının geçmişte kapatılmış kimi siyasi partilerle Ak
PARTİ arasında ilişki kurmaya çalışması, hukuksuz ve beyhude bir gayrettir.
İddia makamının; “Davalı Parti
laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan
Fazilet Partisinde liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir
ekip tarafından kurulmuştur. Bu ekip mirasçısı olduğu laik rejim karşıtı
partilerin geçmiş siyasi deneyimlerinden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına,
açık bir eylem ve söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla
ulaşmayı hedeflemiştir.” (s.5) değerlendirmesi, bu gerçeği değiştirmez ve
iddia makamının Anayasa ve hukukun evrensel kurallarına aykırı olan
değerlendirme ve iddiasını, Anayasa ve hukuka uygun bir hale getirmez.
İddia
makamının bu yaklaşımı, yanlıştır. Çünkü:
a) Ak Parti hiçbir partinin devamı değildir. Ak Parti’nin kurucuları
arasında; belli partilerde veya bir partide siyaset yapanlar değil, değişik
siyasi partilerde siyaset yapmış kişiler bulunduğu gibi, ilk kez siyasete
giren kişiler de bulunmaktadır.
b) Ak Parti’nin başka bir partide “liderlik mücadelesi veren bir ekip
tarafından kurulduğu” iddiası, Ak Parti’yi başka bir partinin devamı
yapmaz. Tıpkı CHP’den ayrılan Celal Bayar ile Adnan Menderes ve
arkadaşlarının Demokrat Parti’yi kurmaları, Demokrat Parti’yi CHP’nin
devamı yapmadığı gibi, tıpkı CHP Genel Başkanlığı yapmış Bülent Ecevit’in
DSP’yi kurması, DSP’yi CHP’nin devamı yapmadığı gibi, Ak Parti’yi kuran
lider kadronun FP’de siyaset yapmış olması da Ak Parti’yi FP’nin devamı yapmaz.
c) Bir partiden ayrılmak, ayrılanlar için o parti’nin düşünce ve
politikalarını benimsemediğinin, bir nevi onları reddettiğinin kanıtıdır.
d) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, defalarca,
başka bir partinin devamı olmadıklarını açıkça ifade etmiştir. İşte Ak
Parti Genel Başkanı’nın o açıklamalarından birisi: “Biz, dine dayalı bir parti değiliz, başka
partilerin devamı da değiliz.” “Biz, herhangi bir partinin devamı değiliz.
Din eksenli siyasi bir parti de değiliz. Biz insan eksenliyiz.”
3) Hukuk devletinde, her hangi bir
parti üyesinin, partinin kuruluşundan önceki beyanları partiye isnat
edilemez. Bu beyanların, partinin kuruluşundan sonra yazılı veya görsel
basınca –Konuşmayı yapanın iradesine rağmen - yayınlanması dahi aynı ilkeye
tabidir. Kaldı ki yıllar önce yapılmış konuşmaların, konuşmayı yapanın
iradesi dışında yeniden yayınlanması, bu konuşmaları bugün yapılmış
konumuna da getirmez.
Buna rağmen iddia makamı, partimiz üyelerinden bazılarının
AK PARTİ kurulmadan önceki beyanlarını da delil olarak kullanmıştır:
a) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki
12 numaralı iddianın (İddianame, s. 31) birinci kısmı (12 a-); RP İstanbul
İl Başkanı olduğu 1994 yılında Refah Partisi’nin Ümraniye İlçe Örgütü’nün
yeni hizmet binasının açılış töreninde yaptığı iddia olunan konuşma ile
nerede ve ne zaman yapıldığı belli olmayan geçmiş tarihli konuşmalardan,
ikinci kısmı (12 b-) ise AK PARTİ’nin kurulmasından sonraki beyanlardan
oluşturulmuştur.
AK PARTİ’nin kuruluşundan yıllarca önce yapıldığı
iddia edilen bu konuşmanın, AK PARTİ’ye isnadı mümkün değildir. Çünkü hem o
tarihte Ak PARTİ yoktur ve hem de Recep Tayyip Erdoğan Ak PARTİ üyesi
değildir.
12 b-’de yer alan açıklamada Başbakanın; “Siyasete
girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı mı uygulayacağım,
halkımı mı aldatacağım? Dün neysem bugün de oyum, değişmem, değişmedim.”
sözlerinde geçen “Değişmedim” kelimesinden hareketle iddia makamının; AK
PARTİ’nin kuruluşundan yaklaşık yedi sene önce söylendiğini iddia ettiği
açıklamaları bugün yapılmış sayması ve öyle göstermesi, Anayasa ve hukukun
evrensel kurallarına aykırıdır. Kaldı ki iddia makamının iddia ettiği gibi
“Değişmedim” sözü, yıllar önceki konuşmaları, aynı kişi tarafından yıllar
sonra konuşulmuş durumuna getirmez. Ayrıca “Değişmedim” sözünü Başbakan;
“Başbakan olmasının kişisel ve aile yaşantısını değiştirmediğini,
değiştirmesini gerektirmediğini, ferdi ve ailevi yaşantısının Başbakan
olmadan önce nasılsa şimdi de aynen devam ettiğini ve bundan sonra da devam
edeceğini” ifade için kullanmıştır. Yoksa Başbakan bu sözleri, düşünce;
siyasi anlayış; dünyaya, olaylara ve ülke sorunlarına bakış ve çözüm üretme
hususlarında değişmediği ve değişmeyeceği anlamında kullanmamıştır.
b) Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanı olarak atanan Kemal
Öztürk’ün Mir Mahmut Rıza adıyla yazdığı “Rahmetli-Bir Garip Oğlanın
Hikayesi” isimli kitap (İddianame, s. 54), anılan kişinin göreve
başlamasından tam 15 sene önce yayınlanmıştır. İddia makamının, kitabın
yayın tarihini belirtmeden iddianamesine alması, onu yeni yayınlanmış
kılmaz.
AK PARTİ’nin kuruluşundan yıllar önce yayınlanmış
bir kitaptan dolayı, AK PARTİ’nin sorumlu tutulması, Anayasa ve hukukun
temel ilkelerine aykırıdır.
c) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, “Türkiye’de Değişim, Demokrasi
ve Aydınlar” adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı
makalesi (İddianame, s. 73-74), 1994 yılında yazılmış ve aynı yıl Türkiye
Günlüğü Dergisinde yayınlanmıştır. AK PARTİ, bu tarihten yaklaşık 7 sene
sonra kurulmuştur. Ayrıca bu tarihte Hüseyin Çelik de siyasetçi değildir,
üniversitede görevli bir bilim adamıdır.
d) Ömer Dinçer’in 19-21
Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı “21. Yüzyıla
Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşması (İddianame, s. 75-76), “Bilgi ve Hikmet”
dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanmıştır. Bu tarihte AK
PARTİ isminde bir parti yoktur. AK PARTİ, konuşmanın yapıldığı ve dergide yayınlandığı
tarihten yaklaşık 6 sene sonra kurulmuştur. Kaldı ki 1995 senesinde Ömer
Dinçer, üniversitede öğretim üyesidir ve her hangi bir siyasi partinin de
üyesi değildir.
F- PARTİ ÜYESİ OLMAYANLARIN EYLEM VE
BEYANLARI DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir. Söylemler,
hiçbir şekilde siyasi parti kapatma nedeni değildir.
Parti üyesi olmayanların eylemleri veya söylemleri,
partiye isnat edilemez. Ancak iddianamede, bazı kişilerin parti üyesi
olmadığı dönemlerdeki söylemlerinin delil olarak gösterildiği ve halen
parti üyesi olmayanlar hakkındaki iddiaların yer aldığı ve AK PARTİ’ye
isnat edildiği görülmektedir.
1) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki
12 numaralı iddianın (İddianame, s. 31) birinci kısmı (12 a-), partimizin
tüzel kişilik kazanmadan yıllar önce (1994’te) yapıldığı söylenen
beyanlardan, ikinci kısmı (12 b-) ise AK PARTİ’nin kurulmasından sonraki
beyanlardan oluşturulmuştur.
Ak Parti’nin kuruluşundan yıllarca önce yapıldığı
iddia edilen bu konuşmanın, Ak PARTİ’ye isnadı mümkün değildir. Çünkü hem o
tarihte Ak PARTİ yoktur. Başbakan da Ak Parti üyesi değildir.
2) Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanı olarak atanan Kemal
Öztürk, Ak Parti üyesi değildir. AK PARTİ üyesi olmayan birinin yazdığı bir
kitaptan dolayı AK PARTİ sorumlu tutulamaz.
3) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AK PARTİ üyesi değildir. Abdullah Gül,
28 Ağustos 2007’de Cumhurbaşkanı seçilmiş ve Anayasa gereği aynı gün Ak
PARTİ ile üyelik ilişkisi sona ermiştir. Bu nedenle, hiçbir gerekçe ile
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında iddianamenin 65-70’inci sayfalarında
yer alan iddiaların AK PARTİ’ye isnadı mümkün değildir.
4) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, “Türkiye’de Değişim, Demokrasi
ve Aydınlar” adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı
makalesi (İddianame, s. 73-74), 1994 yılında yazılmış ve aynı yıl Türkiye
Günlüğü Dergisinde yayınlanmıştır.
Makalenin yayınlandığı tarihte AK PARTİ diye bir
parti yoktur ve Hüseyin Çelik de herhangi bir siyasi parti üyesi değildir.
5) Ömer Dinçer’in 19-21
Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı “21. Yüzyıla
Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşması (İddianame, s.
75-76), “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında
yayınlanmıştır. Bu tarihte AK PARTİ isminde bir parti yoktur. AK PARTİ,
konuşmanın yapıldığı ve dergide yayınlandığı tarihten yaklaşık 6 sene sonra
kurulmuştur. Kaldı ki 1995 senesinde Ömer Dinçer, üniversitede öğretim
üyesidir ve AK PARTİ diye bir parti de yoktur ve Ömer Dinçer de her hangi
bir siyasi partinin üyesi değildir.
İddianamede Ömer Dinçer’e isnat edilen açıklama,
24.12.2003 tarihlidir. Bu tarihte de Ömer Dinçer, AK PARTİ üyesi değildir.
Ömer Dinçer’in AK Parti üyeliği, 22 temmuz 2007’de milletvekili
seçilmesiyle gerçekleşmiştir.
G- YASAMA SORUMSUZLUĞU KAPSAMINDA
OLAN FAALİYETLER DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Yasama yetkisinin kullanılması, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ne aittir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu yetkisini,
Anayasa’nın koyduğu esaslara göre kullanır (Anayasa, m. 6). Kanun çıkarmak,
değiştirmek ve kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve
yetkilerindendir (Anayasa, m. 87) Kanun teklif etmeye, Bakanlar Kurulu ve
milletvekilleri yetkilidir. Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük
Millet Meclisinde görüşülme usul ve esasları, İçtüzükle düzenlenir
(Anayasa, m. 88). Meclisin kabul ettiği kanunları, Cumhurbaşkanı onbeş gün
içinde onaylar ya da bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet
Meclisine geri gönderebilir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aynen kabul
ettiği kanunlar onaylanarak Resmi Gazete’de yayınlanır. (Anayasa, m. 89). Kanunların,
kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün
şekil ve esas bakımlarından Anayasa’ya uygunluk denetimi ile Anayasa
değişikliklerinin sadece şekil bakımından Anayasa’ya uygunluğunun
incelenmesi ve denetlenmesi görev ve yetkisi, Anayasa Mahkemesi’ne
aittir(Anayasa, m. 148).
Yasama faaliyetlerinin özgür bir ortamda
yürütülebilmesi için “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis
çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri
düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce
başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa
vurmaktan sorumlu tutulamazlar.” (Anayasa, m. 83/1)
Buna rağmen iddia makamının; hükümetin Meclise
kanun tasarısı sevk etmesini veya milletvekillerinin kanun teklifi
vermesini ve milletvekillerinin yasalaşma süreçlerindeki konuşmalarını,
iktidarın da bunları gerçekleştirecek güçte olmasını ve bunların partinin
maçlarıyla örtüştüğünü belirterek, bunların AK PARTİ’ye isnat
edilebileceğini iddia etmiş (İddianame, s. 26) ve bazı yasama çalışmalarını
delil olarak kullanmıştır:
1) YASALAŞAN, KADÜK KALAN VE
KOMİSYONLARDA BEKLEYEN KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
İddia makamı;
a) Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun TBMM Genel
Kurulu’nda kabul edildiği, ancak bir daha görüşülmek üzere Cumhurbaşkanı
tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi ( İddianame,
s. 70-71),
b) 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinin Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nce değiştirilmesi ve bu değişikliğin yürürlüğe girmiş
olması (İddianame, s . 66-68),
c) Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasıyla
ilgili 31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı Yasanın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
kabul edilmesi ve bu yasanın bir daha görüşülmek üzere Cumhurbaşkanı tarafından
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi (İddianame, s. 107),
d) 7.12.2004 günü yürürlüğe giren 5272 sayılı Belediye Kanununun 15.
maddesinin 1. fıkrası “gayrisıhhi müesseseler
ile umuma açık istirahat ve eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve
denetlemek” görevini belediyelere, belediye sınırları dışında ise 5320
sayıl İl Özel İdaresi Kanununun 7. maddesi mucibince “İl Özel İdaresi”ne vermesi (İddianame, s. 108-109),
e) 13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun
“Mükellefler” başlıklı 2. maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilerek
“cemaat” kavramının yasalara girmesi (İddianame, s. 110-111),
f) Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı Kanununda değişiklik öngören
kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmesi
(İddianame, s. 111) ,
g) Anayasanın 10’ncu ve 42’nci maddelerinde değişiklik teklifi ile
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunun Ek 17’nci maddesinde değişiklik
yapılmasına dair kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
verilmesi (İddianame, s. 112-113),
Olarak özetleyebileceğimiz kanunlaşan, kadük kalan
veya halen komisyonlarda bekleyen kanun tasarı ve tekliflerini partimiz
aleyhine delil olarak kullanmıştır.
2) TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
ÇALIŞMALARINDA YAPILMIŞ KONUŞMALAR
Ancak iddia makamı, sadece kanunlaşan, kadük kalan
veya halen komisyonlarda bekleyen kanun tasarı ve tekliflerini delil olarak
kullanmakla kalmamış, ayrıca yasama çalışmaları sırasında milletvekillerinin
yaptıkları konuşmaları da (Anayasa’nın 83’üncü maddesine rağmen) partimiz
aleyhine delil olarak kullanmıştır. Bunlar;
a) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın Meclis Grubu Genel Kurulunda (2 adet) (İddianame, s. 38; 52-53),
b) Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent Arınç’ın, TBMM’nin
açılışının 86. yıldönümü, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
nedeniyle özel gündemle toplanan Genel Kurul’da (İddianame, s. 58-59),
c) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı Kasım ayında TBMM
Genel Kurulu’nda (İddianame, s.
72),
d) Mardin eski Milletvekili Nihat ERİ ve Ankara eski milletvekili Eyüp
Sanay’ın 2003 yılı Aralık ayında TBMM Dışişleri Komisyonunda (İddianame, s. 77),
e) Diyarbakır eski Milletvekili Cavit Torun’un, TBMM’nin 19.6.2003
tarihli 96. birleşiminde (İddianame,
s. 79),
f) Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in, TBMM Genel Kurulu’nun
27.4.2005 günlü 90. Bileşimin 4. oturumunda (İddianame, s. 83),
g) Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinin değiştirilmesi sırasında
Adıyaman Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun TBMM Genel Kurulu’nda (İddianame, s. 88),
h) Samsun eski milletvekili Musa Uzunkaya’nın, TBMM Plan ve Bütçe
Komisyonu’ndaki SHÇEK, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile ve Sosyal
Araştırmalar Genel Müdürlüğü ve Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın 2007 yılı
bütçe görüşmelerinde (İddianame, s.
89),
ı) Samsun eski milletvekili Musa Uzunkaya’nın Plan ve Bütçe
Komisyonu’nda (İddianame, s. 89),
i) Ankara eski milletvekili Eyüp Sanay’ın 2005 yılı Kasım ayında,
TBMM’de (İddianame, s. 90),
j) Tokat eski milletvekili Resul Tosun’un, 2005 yılı Mayıs ayında,
parti grup toplantısında AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile
ilgili olarak (İddianame, s. 92-93),
Yaptıkları konuşmalardır.
Türkiye Büyük Milet Meclisi, yasal düzenlemeleri,
hem şekil ve hem de esas bakımından Anayasa’ya uygun yapmak zorundadır.
Meclisin kabul ettiği bir yasal düzenlemenin Anayasaya aykırı bulunması
halinde tek müeyyidesi, Anayasa Mahkemesi tarafından iptaldir. Bunun başkaca
bir müeyyidesi de yoktur. Anayasa Mahkemesi, çok sayıda kanun hakkında
iptal kararı vermiştir. Bir kanun tasarı veya teklifinin Anayasa’ya aykırı
olduğu iddiası veya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, siyasi
parti kapatma nedeni değildir. Aksinin kabulü, Meclisin, siyasi partilerin
ve milletvekilliğinin gereksiz hale gelmesi anlamına gelir.
Burada Anayasaya aykırı olan, iddia makamının;
Anayasa ve İçtüzük’e uygun yasama çalışmalarından, Anayasa ve laikliğe
aykırı olduğu sonucuna ulaşması, iddia makamının kendini adeta yasama
faaliyetlerini denetleme yetkisiyle donatmasıdır. Ancak Bakanlar Kurulu’nun
Kanun Tasarısı veya milletvekillerinin kanun teklifi vermeleri, salt Cumhuriyet
Başsavcılığının değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. İddia
makamı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı
denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)
3- TÜRKİYE BÜYÜK MECLİSİ ÜYELERİNİN
MECLİS ÇALIŞMALARINDAKİ OY VE SÖZLERİ İLE MECLİSTE İLERİ SÜRDÜKLERİ
DÜŞÜNCELER YASAMA SORUMSUZLUĞU KAPSAMINDADIR
Oysaki iddia makamının kabul ve iddiasının aksine
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve
sözleri ile Mecliste ileri sürdükleri düşünceler, mutlak yasama
sorumsuzluğu kapsamındadır. Anayasa’ya göre; “Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri
sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine
Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve
açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.” (Anayasa, m. 83/1)
Yasama sorumsuzluğunun amacı milletvekillerine
meclis çalışmalarındaki, oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak manada
sorumsuz tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu
milletvekillerinin hiçbir şekilde hukuksal bir engelleme ile
karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade etmek için getirilmiş önemli
bir güvencedir. Böylece, milletvekilleri kendileri yada mensup oldukları
parti bakımından herhangi bir yaptırıma maruz kalmayacakları güvencesiyle
yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile katılabileceklerdir.
İddianamede yasama sorumsuzluğu kapsamındaki oy
verme ve yapılan konuşmaların kapatma davasına delil olarak sunulması, bir
taraftan yasama sorumsuzluğunu temelden zedelemekte öbür taraftan da
örgütlenme açısından olumsuz bir tesir icra etmektedir. Bu durum
beraberinde pek çok sorunu da getirecektir.
Bizim siyaset hukukumuz partiler üzerine inşa
edilmiştir. Öne çıkan partilerdir. Anayasanın 68. maddesinde “Demokratik
siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru” olarak partileri öne çıkarmaktadır. Bir
sorumsuzluk ki milletvekiline kolaylık getiriyor, kendi görevinin ifası
noktasında bir imkan sağlıyor da partisini sıkıntıya soruyorsa o
sorumsuzluğun aslında milletvekiline çok fazla bir yararı da yoktur, ve
anlamı da kalmıyor. Çünkü benim şahsımı koruyor, partimi riske sokuyorsa
ben zaten bu görevimi yeteri kadar yerine getiremem. Çünkü millet
iradesinin büyük ölçüde siyasete yansıması partiler aracılığı ile oluyor.
Araç ortadan kalktıktan sonra benim zaten görev yapabilme imkanım da
ortadan kalkıyor. Meclis çalışmaları sırasında yaptığım bir konuşmadan veya
verdiğim bir tekliften dolayı eğer mensubu olduğum parti ha bugün
kapatılıyor ha yarın kapatılıyor endişesini taşıyorsam o zaman yapacağım
iki şey vardır. Ya susmak, ya da suya sabuna dokunmayan, vaziyeti kurtaran
çalışmalarla durumu idare etmek.
Bunun bir başka sıkıntısı daha vardır. Eğer mutlak sorumsuzluk
kapsamında bulunan bu konuşmalarımdan ve yaptığım çalışmalardan dolayı
mensubu olduğum parti kapatılma durumu ile karşı karşıya olacaksa millet
iradesi yirmidört saat, üçyüzatmışbeş gün iddia makamının nezaretinde
olacaktır. Yani biz ve siyasi partiler denetimli serbestlik altındaki bir
eski hükümlü durumunda olacağız. Meclisteki konuşmalar da buraya
getirilebildiğine göre; biz, partimiz, bütün diğer siyasetçiler ve siyasi
partiler tehdit altında olacağız demektir.
Diğer yandan kendisi için sorumluluk doğurmayan
konuşmalar partisi için sorumluluk doğuruyorsa kendisi de bundan
etkileniyor demektir. Mesela , ben mecliste bir konuşma yapıyorum, bu,
yasama sorumsuzluğu kapmasına giriyor. Her türlü cezai müeyyidelerden
kurtulmuş oluyorum, herhangi bir dava açılamıyor, tahkikat yapılamıyor, ama
benim o konuşmalarımdan dolayı partim kapatma noktasına geliyorsa, hem ben,
hem de partim kapatmanın sonuçlarından doğrudan ve dolaylı olarak
etkilenebilecek demektir.
Kaldı ki başka bir sıkıntı daha karşımıza çıkıyor.
Eğer yasama sorumsuzluğunu görevle ilgili biri teminat olarak anlamaz da
kişiye özgü bir sorumsuzluk anladığımız takdirde bağımsız milletvekili ile
partili milletvekili arasında bir fark, bir eşitsizlik meydana geliyor.
Mesela, aynı konuşmayı bağımsız milletvekili olarak yaptığımda herhangi bir
müeyyide söz konusu değil, ama partili olarak aynı konuşmayı yaparsam hem
benim için hem de partim için yasaklar gelebilmiş olmaktadır. Halbuki
demokratik toplum bir ölçüde örgütlü toplumdur. Yani örgütlü toplum
demokrasinin gelişmesine, kökleşmesine yardımcı oluyor. Demokrasi bu
kanallardan gelişiyor, yaptığınız bir işi partili olarak yaptığınızda buna
ister siyasi ister cezai müeyyide terettüp ediyorsa o zaman partili olmak
cezalandırılıyor.
Bir başka hususu daha dikkatlerinize sunmak
istiyorum. Türkiye’de siyasi hayat her zaman sıkıntılarla doludur. Zaman
zaman demokrasinin askıya alındığı dönemler olmuştur. Bu nedenle bir başka
demokratik ülkede olmazlar bu ülkede zaman zaman olabilmekte ya da gündeme
gelmektedir. Konumuzla ilgili şöyle bir varsayımda bulunalım. Ben bir
konuşma yapacağım, sistemi eleştiren bir konuşma yapacağım, ama bir
partiliyim. Eğer ben bu konuşmayı bir partili olarak yaparsam hem kendi
başımı hem de partimin başını belaya sokmuş olacağım yani cezai sorumluluk
yok ama partim kapatılacak, ben de 5 yıl siyaset yasağına muhatap olacağım
ama bu konuşmayı da önemsiyorum. O zaman şöyle bir muvazaa Türkiye’nin
gündemine gelmiş olmaz mı? Bu sıkıntıyı aşabilmek için partimden
ayrılacağım o tip konuşmaları meclis kürsüsünden bir süre yapacağım
kamuoyuna vermem gereken mesajları, olaylar karşısındaki tepkilerimi dozunu
kendimin ayarlayacağı üslupla söyleyeceğim, aradan zaman geçecek, sonra
ayrıldığım partime geri döneceğim o takdirde Türkiye’de demokrasi bu tip
muvazaalara sahne olacak. Hatta bazı partiler bu müeyyidelerden kurtulmak
için birkaç milletvekilini muvazaalı olarak ayırıp söyleyeceklerini o
kanaldan söylettirebilecektir.
Bu nedenle Anayasanın 69. maddesindeki 5 yıllık
siyasi parti yasağı ve siyaset yasağı, 84. maddedeki milletvekilliğinin
düşmesi, 83. maddedeki sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek
uyumlu bir yoruma tabii tutulması zorunluluktur. Öyle bir değerlendirme
sonucunda da 83. madde hükmünün daha özel bir hüküm olarak diğerleri karşısında
üstün tutulması gerekir.
Kaldı ki, iddianamede partimiz milletvekillerine
atfen yer verilen beyanların tamamı yasama sorumsuzluğu güvencesini
gerektirmeyecek şekilde ifade özgürlüğü kapsamındadır.
H- CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’ÜN
EYLEMİ VE BEYANLARI DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Anayasamızın
bir bütün olarak anlamı, sistemin üzerine oturduğu ilkeler ve sorumsuzluk
kuralı birlikte değerlendirildiğinde, görevde bulunan bir Cumhurbaşkanı
için yaptırım istenmesini hukuki bir temele bağlamanın imkanı yoktur. Şöyle
ki:
1) “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye
Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın
uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.”
(Anayasa, m.104/1).
2) Cumhurbaşkanı tarafsızdır. “Cumhurbaşkanı seçilenin,
varsa partisiyle ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği
sona erer.” (m.101/4) Bu çerçevede Abdullah Gül, 28.8.2007 tarihinde TBMM
tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiş, bu tarihte de Türkiye Büyük Millete
Meclisi üyeliği sona ermiş ve AK PARTİ ile ilişiği kesilmiştir.
3) Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğu yoktur.
Cumhurbaşkanının tek başına veya re’sen yaptığı
işlemlerden kimse sorumlu olmadığı gibi bunlara karşı yargı merciine de
başvurulamaz. Anayasa’nın bu konudaki hükümleri açıktır: “Cumhurbaşkanının
tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı
denetimi dışındadır.” (Anayasa, m. 125/2) “Cumhurbaşkanının resen imzaladığı
kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine
başvurulamaz.” (Anayasa, m. 125/2)
Cumhurbaşkanının, Başbakan ve ilgili bakanlar
tarafından imzalanan kararlarından, Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.
“Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın
imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri
dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu
kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.” (Anayasa, m. 105/1)
Bu
nedenlerle, parlamenter hükümet sistemini benimsemiş Türkiye’de, Türkiye
Büyük Millet Meclisi veya başka bir organın, siyasi sorumluluğu olmayan
Cumhurbaşkanını görevinden uzaklaştırması da mümkün değildir.
4)
Cumhurbaşkanı; belli şartların birlikte varlığı halinde sadece vatana
ihanet suçundan dolayı suçlandırılabilir. Buradaki suçlandırılmama, sadece
ceza hukuku anlamındaki yaptırımları değil, bütün kamusal
yaptırımları içerir. Nitekim Anayasa,
bu hususu net bir biçimde ortaya koymaktadır: “Cumhurbaşkanı, vatana
ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte
birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği
kararla suçlandırılır.” (Anayasa, m. 105/3)
“Vatana
ihanetten dolayı bile; ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının
en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün
vereceği kararla Cumhurbaşkanının suçlandırılmasını kabul eden Anayasa’nın,
Cumhurbaşkanının siyasi yasaklılığının talebi istemiyle Anayasa
Mahkemesi’nde yargılanmasını kabul ettiğini veya buna izin verdiğini
söylemek, mümkün değildir. Böylesi bir kabul, Anayasa’nın 105’inci maddesi
ile uyuşmadığı gibi, parlamenter sistemin gerekleri ve Anayasa’nın
benimsediği anlayışla da uyuşmaz.
Bu anayasal gerçeklik ve zorunluluk karşısında
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davaya dahil edilmemesi gerekirken iddia
makamının ,”Diğer
taraftan parti üyeliğinden ayrılanların fiil ve söylemleri de partiye isnat
edilebilir. Bu anlamda Abdullah Gül’ün, parti kurucu üyesi, başbakan,
başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak eylem ve beyanları da
partiye yüklenebilecektir.”(İddianame, s. 24) gerekçesiyle, iddianamenin
65-70’inci sayfaları arasında Cumhurbaşkanı hakkında 10 iddia ileri sürerek
Cumhurbaşkanını davaya dahil etmesi, açık bir Anayasa ihlalidir.
Zira
Abdullah Gül, Ak Parti üyeliğinden ayrılmış bir vatandaş değil, o yukarıda
belirtilen Anayasal teminatlar altında Devletin başı, Türkiye’nin
Cumhurbaşkanı’dır. İddia makamı, değişik yorum ve değerlendirmelerle
Anayasa’nın açık hükümlerini kaldıramaz ve Anayasa’ya uygun bir hal, sırf
iddia makamının iddiası veya değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale
gelmez. Çünkü Anayasamız, hukuk devleti anlayışımız ve benimsemiş olduğumuz
hukukun evrensel ilkeleri buna imkan vermez.
Sonuç olarak; Cumhurbaşkanın, Cumhurbaşkanı
olmadığı dönemdeki eylem ve söylemleri nedeniyle siyasi yasaklılığının ve o
dönemde üyesi olduğu partinin kapatılmasının talep ve dava edilmesi ve bu
davada Cumhurbaşkanının eylem veya söylemlerinin delil olarak kullanılması,
parlamenter sistem, anayasa ve hukuk açısından mümkün değildir.
Kaldı
ki, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yapılan isnatlar, Anayasa ve laikliğe
aykırı değildir, “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayama hürriyeti (Anayasa , m. 26) kapsamında olup,
demokratik hukuk devletinin (Anayasa, m. 2) teminatı altındadır.
I- TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
BAŞKANI VE BAŞKANVEKİLİNİN EYLEM VE BEYANLARI DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Anayasa’nın 94 ncü maddesinin altıncı fıkrasına ve
SPY’nın 24 ncü maddesinin ikinci fıkrasına göre, “Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı ve Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin ve
parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin
gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkanı ve
oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” (Anayasa, m. 94/3)
Bu
hükümden anlaşılacağı üzere Meclis Başkanı ve Başkanvekilleri, tarafsız
olup, parti faaliyetlerine katılamamaktadır. Bu tarafsızlığın gereği olarak
Meclis Başkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisini Meclis dışında temsil etmek,
Cumhurbaşkanına vekalet etmek, Cumhurbaşkanınca Meclis seçimlerinin
yenilenmesine karar verilirken kendisine görüş bildirmek ve Meclisi
doğrudan doğruya veya üyelerin beşte birinin yazılı istemi üzerine
toplantıya çağırmak gibi anayasal yetkiler verilmiştir.
Kuşkusuz Meclis
Başkanı ve Başkanvekilleri, bir partinin üyesi olabilmektedir. Ancak konumu
nedeniyle yaptıkları konuşmalar, partisi adına değil, kişisel olarak
yapılmış sayılır. Bu nedenle Meclis Başkanının ve Başkanvekillerinin
açıklamalarından üyesi olduğu partiyi sorumlu tutmak mümkün değildir.
Anayasa’nın bu açık hükmüne rağmen iddia makamı;
“Ancak TBMM Başkanı ve Başkanvekillerine yönelik bu düzenleme, Başkan ve
Başkanvekillerinin hiçbir eyleminin siyasi partiye isnat edilemeyeceği
sonucunu doğurmamaktadır. Eğer Başkan ve Başkanvekillerinin eylemleri,
açıkça bu kuralı da ihlal ederek, mensubu oldukları siyasi partinin eylem
ve söylemiyle örtüşüyor ve bu kişiler, siyasi partinin gerçekleştirmek
istediği projeyi ifade ve bu projeye destek anlamında diğer parti
mensupları gibi hareket ediyorlar ise, siyasi parti tarafından kabul gören
bu eylemler de siyasi partiye isnat edilebilecektir.” biçimindeki yorumuyla
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkanvekillerinin eylem ve
söylemlerinin de üyesi bulundukları siyasi partiye isnat edilebileceği
sonucuna ulaşmıştır.
İddia makamı, Anayasaya aykırı bu
yorumuna müsteniden Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent
Arınç’ın başkanlığı dönemine ait 15 açıklamayı (İddianame, s. 54-65) ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanvekili Sadık Yakut’un
Başkanvekilliği dönemine ait bir açıklamayı (İddianame, s. 93) delil olarak
sunmuştur.
İddia makamının bu yaklaşımı;
Anayasa’nın, hukukun ve hukuk devletinin yok edilmesi ve hukuki güvenliğin
hiçe sayılmasıdır. Oysaki iddia makamı, değişik yorum ve değerlendirmelerle
Anayasa’nın açık hükümlerini kaldıramaz ve Anayasa’ya uygun bir hal, sırf
iddia makamının iddiası veya değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale
gelmez. Çünkü Anayasamız, hukuk devleti anlayışımız ve benimsemiş olduğumuz
hukukun evrensel ilkeleri buna imkan vermez.
Sonuç olarak; Meclis eski Başkanı ve Meclis eski Başkanvekilinin
görevde oldukları dönemdeki açıklamaları nedeniyle siyasi yasaklılıklarının
ve üyesi oldukları partinin kapatılmasının talep ve dava edilmesi ve bu
davada açıklamalarının delil olarak kullanılması, anayasa ve hukuk
açısından mümkün değildir.
Kaldı
ki, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç ve Meclis eski Başkanvekili Sadık
Yakut’un açıklamaları; Anayasa ve laikliğe aykırı değildir, “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, demokratik hukuk devletinin
(Anayasa, m. 2) teminatı altındadır.
İ-
YÜRÜTME ORGANININ EYLEM VE SÖYLEMLERİ DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Anayasaya
göre; idare, kuruluş ve görevleri ile bir bütündür ve kanunla düzenlenir
(Anayasa, m. 123/). Kamu hizmetlerinin
gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür. Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile üst kademe
yöneticilerinin göreve başlama, atama, nakil, yükselme ve her türlü özlük
hakkı kanunla düzenlenir (Anayasa, m. 128) . Memurlar ve diğer kamu
görevlileri, Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla
yükümlüdür (Anayasa, m. 129/1) Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve
suretle çalışmakta olan kimselerin, üstünden aldığı emri, yönetmelik,
tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görmesi halinde, yerine
getirmez. Bu durumda aykırılığı emri verene bildirir, üstü emrinde ısrar
eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emri yerine getirir. Bu halde, emri
yerine getiren sorumlu olmaz. Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle
yerine getirilmez. (Anayasa, m. 137). Bütün bunlarla birlikte idarenin her
türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır (Anayasa, m. 125/1).
Bu yasal düzenlemeler karşısında; kamu
hizmetlerinde çalışan kamu personeli, görevde kaldığı sürece kamu görevlisi
statüsünde kamu hizmeti gören Başbakan, Bakanlar Kurulu ve bakanlar sadece
Anayasa, kanun, tüzük ve yönetmeliklere uygun görevlerini yapmak
zorundadırlar. Kanunlar, Anayasaya; tüzükler Anayasa ve kanuna; yönetmelikler
ise tüzük, kanun ve Anayasaya aykırı olamazlar. Ayrıca hem yasal ve idari
düzenlemelere ve hem de idari işlem ve eylemlere karşı yargı yolu da
açıktır.
Bütün bu anayasal ve yasal düzenlemeler açıkça
gösteriyor ki memurlar ve diğer kamu görevlileri, siyasi iktidarın kanunsuz
ve keyfi emirlerinin veya siyasi partinin değil; sadece siyasi iktidarın
Anayasa, kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerine uygun emirlerinin
uygulayıcısıdır. Bu nedenle, kamu görevlilerinin hizmet sunarken siyasi
amaçlar gütmeleri, mümkün değildir. Ayrıca hem kamu görevlisi alımı ve hem
de üst düzey kamu görevlilerinin atanması kanunla düzenlenmiş olup, siyasi
iktidarın kanuna aykırı uygulama yapması da mümkün değildir.
Anayasal ve hukuksal durum ile fiili gerçek bu iken
iddia makamının “ … Bu bağlamda, devlet birimlerinde siyasi parti
mensuplarına yakın planda çalışan (müsteşar, genel müdür gibi) kişilerin
eylemleri, siyasi partinin amaçlarını ifadeye yönelikse, bu eylemler o
birim üstü parti mensuplarınca ve ayrıca/dolayısıyla siyasi parti organlarınca
zımnen veya açıkça benimseniyorsa, bunlarda siyasi partiye isnat
edilebilecektir. Çünkü, siyasi partinin özellikle iktidardaki siyasi
partinin amaçladığı modeli oluşturmak adına, bir bütünlük içerisinde ve bir
bütünün parçalarını oluşturmak adına bu eylemler gerçekleştirilmektedir.
Dolayısıyla devlet kadrolarında yer alan anılan görevlilerin belirtilen
eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve bunun bir gereği olarak
ortaya çıktığından, biçimlendiğinden, siyasi partiye isnat edilebilecektir.”
(iddianame, s. 25) demek suretiyle;
1) Bazı okullarda ve TÜBİTAK ödül töreninde başörtülü
öğrencilere ödül verilmesini (İddianame,
s. 48),
2) “Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursları ile Öğrenci Yurt ve
Pansiyonları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”
24.11.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanması ve bilahare 24.11.2003
tarihinde yapılan değişiklik ile getirilen düzenlemelerin kaldırılmasını
(İddianame, s. 51),
3) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde
Bakanlığın, Büyükelçiliklerimize genelge göndermesini (İddianame, s.
65-66),
4) 2005 yılında Milli Eğitim Bakanlığı “Din Öğretimi Genel
Müdürlüğü”nce din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatında değişiklik
yapılmasını ve bilahare bundan vazgeçilmesini (İddianame, s. 72),
5) Milli Eğitim Bakanlığı’nın, ‘‘Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim
Müfettişleri Başkanlıkları Yönetmeliği”nde değişiklik yapmasını (İddianame,
s. 106),
6) Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği’ni
yeniden düzenlemesini (İddianame, s. 107),
7) “Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”in 15. maddesinin
yürürlükten kaldırılmasını (İddianame, s. 107),
8) Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasıyla
ilgili yönetmelik çıkarılmasını (İddianame, s. 107),
9) Milli Eğitim Bakanlığı’nın 19.4.2006 gün ve 5855 sayılı Merkezi
Sistem Sınav Yönergesi’nde değişiklik yapılmasını (İddianame, s. 107-108),
10) İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik hazırlanarak
10.8.2005 tarih ve 25902 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandığı ve İşyeri Açma
ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına
ilişkin İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 14.10.2005
gün ve 82663- 2005/107 sayılı genelge yayınlamasını (İddianame, s.
108-110),
11) Sağlık Bakanlığı’nca Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği
Tasarısı çalışması yapılmasını (İddianame, s. 110),
12) Devlet Planlama Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı hazırlıkları
kapsamında oluşturulan Gelir Dağılımı ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas
Komisyonun taslak raporunda, “zekat”
sisteminin özel kurum ve teşkilatına kavuşturulması, bu amaçla “Zekat
Mağazalar Zinciri” oluşturulması önerisinin bulunmasını (İddianame,
s. 110)
13) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan “Milli Eğitim
Bakanlığı Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği”nin 14.12.2005 gün ve 26023
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesini (İddianame, s.
111-112)
14) Bazı okullara türbanlı öğrencilerin girdiği iddialarını (İddianame,
s. 111-112),
15) Milli Eğitim Bakanlığı’nın başkaca icraatlarını (İddianame, s. 113)
ve diğer bakanlıklarda kadrolaşma iddialarını,
Hepsi birer yürütme organı tasarrufu olan
hususları, iddianameye koyması açık bir Anayasa ihlalidir.
J - YEREL YÖNETİMLERİN İCRAATLARI,
LAİKLİĞE AYKIRI EYLEM DEĞİLDİR
“Mahallî idareler; il, belediye veya köy halkının
mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla
belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler
tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir.
Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile
yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir.
…
Merkezî idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî hizmetlerin
idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde
birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların
gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine
sahiptir.
Mahallî idarelerin belirli kamu hizmetlerinin
görülmesi amacı ile, kendi aralarında Bakanlar Kurulunun izni ile birlik
kurmaları, görevleri, yetkileri, maliye ve kolluk işleri ve merkezî idare
ile karşılıklı bağ ve ilgileri kanunla düzenlenir. Bu idarelere, görevleri
ile orantılı gelir kaynakları sağlanır.” (Anayasa, m. 127/1-2, 5-7)
Görüldüğü gibi yerel yönetimler; kuruluş, görev ve
yetkileri yerinden yönetim ilkesine göre kanunla belirlenen ve yönetim
organları seçimle işbaşına gelen tüzel kişilikler olup, mahalli hizmetleri
kanunda belirtilen usul ve esaslara ve idarenin bütünlüğü ilkesine uygun
şekilde yerine getirirler. Merkezi idarenin, yerel yönetimler üzerinde
vesayet denetimi vardır. Ayrıca yerel yönetimlerin her türlü iş ve işlemlerine
karşı da yargı yolu açıktır(Anayasa, m. 125/1). Dolayısıyla yerel
yönetimler; hem kendi meclisinin denetimine, hem halkın denetimine, hem
merkezi idarenin vesayet denetimine ve hem de yargı denetimine tabidir.
Yerel yönetimler, bütün iş ve işlemlerini, Anayasa,
kanun, tüzük ve yönetmeliklerde belirlenmiş usul ve esaslara göre yerine
getirmek zorundadırlar.
Ayrı bir tüzel kişilik olan yerel yönetimlerin
eylemlerinin, AK PARTİ’ye isnadı hukuken münkün olmadığı gibi, bunların
delil olarak kullanılması da mümkün değildir. Buna rağmen iddia makamı;
1) Samsun ili Gazi Beldesi Belediye Başkanı Süleyman Kaldırım’ın’
önsöz yazdığı ‘Muhtasar İlmihal-Resimli Namaz Hocası’ adlı kitabı
dağıtmasını (İddianame, s. 103),
2) Dinar İlçesi Belediye Başkanı Mustafa Tarlacı’nın, 2005 yılı
Ramazan ayı boyunca 8 camide teravih namazı kıldırmasını (İddianame, s.
103),
3) Adalet ve Kalkınma Partisi İzmir Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Ayşe
Yüreklitürk’ün İzmir İl Genel Meclisi’nin 2005 yılı Aralık ayında yapılan
toplantısına türbanla katılmasını (İddianame, s. 104),
4)
Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç hakkındaki iddiaları (İddianame, s. 104),
5) Tuzla Belediyesince “Delilleriyle Aile İlmihali” kitabının
dağıtılmasını (İddianame, s. 104),
6)
Beyoğlu Belediyesi’nin, 2006 yılında ilköğretim öğrencilerine “Çocuklara
Trafik Bilgileri ve Eğitimi” adlı trafik rehberini dağıtmasını (İddianame,
s. 104),
7) Silivri Belediyesince 2006 yılında, önsözü M.Ertuğrul Düzdağ
tarafından yazılan Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat” isimli kitabının
dağıtımını (İddianame, s. 104-105),
8) Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, 2006
tarihinde üzerinde kartviziti ve Ak Parti logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı
Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli
aracılığıyla kentte dağıttırmasını (İddianame, s. 105),
9) Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz’ın 2004 yılı Kasım ve Aralık
aylarında belediyenin görevleri içerisinde bulunmadığı halde belediye ait
otobüsü seyyar mescit haline dönüştürmesini (İddianame, s. 105),
10) Konya’nın Seydişehir Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın
konuşmasını (İddianame, s. 105),
11) Denizli Belediye’sinin “Öğretmen Yusuf Batur Caddesi” ismini
“Meclis Caddesi” olarak değiştirmesini (İddianame, s. 105),
12) Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman hakkındaki iddiaları
(İddianame, s. 106),
Delil olarak kullanmıştır.
Kaldı ki söz konusu tasarruflarla ilgili sessiz
kalınmamış, hepsi hakkında idari tahkikat ve kimileri hakkında da adli
tahkikat yapılmıştır.
Ayrıca bazı
Belediye Başkanları, kamuoyunda yanlış algılanan tasarruflarından derhal
sarfınazar etmiş ve yanlış anlamaya yol açan hususları düzeltmişlerdir(
Örneğin; Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın trafik rehberini
toplatıp eleştirilen kısmı düzeltmesi ve Isparta Belediye Başkanı Hasan
Balaman’ın dağıttığı kitabı toplatıp imha ettirmesi ve eleştirilen kısmı
çıkarıp kitabı yeniden basması).
Öte yandan AK PARTİ de; Belediye Başkanlarının faaliyetleri hakkında
duyarlı davranmış ve Belediye Başkanlarını faaliyetlerinden dolayı
uyarmıştır. Nitekim, AK PARTİ Yerel
Yönetimler Başkanlığı, 2006 yılı Mayıs ayında bazı basın ve yayın
organlarında yer alan “AK PARTİ’li belediyelerin kültürel faaliyetler
çerçevesinde dağıttığı kitaplara ilişkin tartışmalar” nedeniyle, 24.5.2006
tarih, yyön/81.07./2006-1696 sayı ve “Kültürel Amaçlı Toplantılar ve
Yayınlar” konulu genelgeyi bütün AK PARTİ’li belediye başkanlarına
göndermiştir.
AK PARTİ Genel Başkan Yardımcısı, Yerel
Yönetimler Başkanı ve Kocaeli Milletvekili Nihat Ergün imzası ile
yayınlanan bu genelgede şu hususlara vurgu yapılmıştır (Bkz. Ek-2 Diğer
parti mensuplarımız hakkındaki iddialara cevaplarımız, EK-30):
“Son zamanlarda belediyelerimizin
kültürel içerikli toplantı, panel ve konferansları ile dergi, kitap, broşür
gibi basılı neşriyatında, kamuoyunu yanlış yönlendirebilecek, yanlış
anlaşılabilecek, başkalarınca istismar edilebilecek veya gereksiz
tartışmalara yol açabilecek nitelikte politik-sosyal ve dini konular
işlendiği görülmüştür.
Belediyelerin asli görevleri arasında
yer almayan ve basın yayın organlarına da intikal eden bu hususların parti
programımıza, partimiz temel ilke ve amaçlarına da uygun olmadığı ve
partimiz genel merkezince tasvip edilmediği bilinmelidir.
Sosyal ve kültürel amaçlı çalışmalar ve
yayınlar konusunda yukarıdaki hususlara özen gösterilmesi gereğini önemle
rica eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.”
K- KİŞİSEL GÖRÜŞLER KAPATMA DELİLİ
OLARAK KULLANILMIŞTIR
Kişisel görüşler, kapatma nedeni ve kapatma davası
delili olarak kullanılamaz ve bir siyasi partiye isnat edilemez.
İddianamede yer alan konuşmalardan, Genel Başkanın
konuşmaları ile Mecliste Grup adına yapılan konuşmalar dışındaki
açıklamaların tamamı, kişisel görüş açıklamasıdır. Bunların partiyi
bağlaması mümkün değildir.
Ayrıca iddianamede yer
alan değerlendirme ve tespitlerden bazıları, kendisinin kişisel görüş açıklaması
olduğunu açıkça itiraf etmektedir. Örneğin;
1) Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı Nisan ayında Almanya’da
Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte “Eğer bir kadın kapanması
gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak sadece
şunu söyleyebilirim: buna
hakkı var” (İddianame, s. 89) ifadesi,
2) İstanbul milletvekili Egemen Bağış’ın, 2005 yılı Aralık ayında
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile
ilgili olarak; “Başörtüsü kullananların kullanma hakkına saygı duyuyorum. Aynı şekilde ben
başörtüsünü savunduğum kadar mini
eteği de savunuyorum. Çünkü ikisi de ifade özgürlüğünün gereğidir.
İnsanlar ülkede istedikleri gibi yaşayabilmelidir, diye düşünüyorum… Leyla Şahin davasında karar verenler bu acıyı
yaşayanlar değil, onların ülkesinde böyle bir sorun yok. Benim üniversiteye
gidemeyen kardeşlerim, bacılarım arkadaşlarım var… Bu tamamen bir insan hakları ayıbıdır benim açımdan” (İddianame, s. 92)
açıklaması,
3) İstanbul milletvekili Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde Konrad
Adaneur Vakfı’nı davetlisi olarak gittiği Berlin’de bir gazetecinin türban
konusundaki sorusu üzerine: “… Bu
benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu
konuşmadık.” (İddianame, s. 98) değerlendirmesi, açık birer kişisel
görüş açıklamasıdır.
Bu açıklığa rağmen iddia
makamının; “…Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki, partiyi temsil
eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin, partinin değil
kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça, bu söylem ve eylemler de
partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi sorumluluktan
kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen eylem ve
söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da, kuşkusuz
siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.” (İddianame, s. 24) demek
suretiyle iddia makamı; bir taraftan “Kişisel görüş olduğu belirtilen
açıklamaların partiye isnat edilemeyeceğini” ifade ederken, diğer yandan
“Siyasi partinin amacıyla örtüşen eylem ve söylemlerin o partiyi
sorumluluktan kurtarmayacağı” iddia etmesi, kendi içinde bir çelişki olduğu
gibi hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasa ile de bağdaşmamaktadır.
Zira bir hukuk
devletinde, hiçbir zaman bir kişinin kişisel görüşü, başkasına veya üyesi
olduğu dernek, vakıf veya partiye isnat edilemez. Partinin görüş veya
amaçlarıyla benzerlik taşıması da bu gerçeği değiştirmez.
Bu nedenlerle kişisel
görüş açıklamaları, hukuken, siyasi parti kapatma nedeni ve siyasi parti kapatma
davalarında delil olarak kullanılamaz.
L- LEHE OLAN DELİLLER TOPLANMAMIŞ VE
KULLANILMAMIŞTIR
Hukuk devletinde iddia makamı, iddiasını maddi
gerçekler üzerine bina eder. Maddi gerçeği araştırmak ve işin hakikatini
ortaya çıkarmak, leh ve aleyhteki delilleri toplamak ve adil bir
yargılanmanın yapılmasına yardımcı olmak, iddia makamının görevi ve
yükümlülüğüdür. (Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 160). “Cumhuriyet savcısı,
doğrudan doğruya veya adli kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü
araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için
(Maddi gerçeği ortaya çıkarmak ve adil yargılamayı temin, CMK, M. 160)
bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet
savcısı, adli görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı
çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer
Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.” (Ceza Muhakemesi
Kanunu, m. 161/1, ve devamı)
Görüldüğü üzere adil bir yargılama için, maddi
gerçeğin ortaya çıkarılması yanında, tarafların lehinde ve aleyhindeki
delillerinde hukuka uygun bir biçimde toplanması da iddia makamının görevi
ve yükümlülüğüdür.
Partimiz hakkındaki iddianame ve bu iddianamedeki
iddialar incelendiğinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu
yükümlülüğünü ve görevini yerine getirmediği açıkça görülmektedir. Şöyle
ki:
1) İddia makamı, iddianameye aldığı
her bir iddiada aleyhe olduğunu düşündüğü hususları öne çıkarmış, lehe olan
hususları görmezlikten gelmiş ve dikkate almamıştır. İddianameye alınan bir beyanın içinde, iddia
makamının iddiasını tekzip eden beyanlar olduğu halde iddia makamı, bunları
öne çıkarmamış, aksine aleyhe olduğunu düşündüğü kelime veya cümleleri
“siyah”(koyu/bolt) yazarak öne çıkarmıştır. Her bir iddia da bu yaklaşımı
görmek mümkündür. İddianame, bunun açık bir kanıtıdır.
2) İddia makamı, lehe hiçbir delil
toplamamıştır. Aksine iddia
makamı, aslı olmayan iddiaları delil olarak iddianameye almış, delil
oluşturmuş, delillerin lehe olan kısımlarını çıkarmış ve yapılmış
açıklamaları da yorumla başkalaştırıp, onlara laiklik karşıtı anlamlar
yüklemiştir.
Bir kişinin birkaç açıklamasından hareketle onu,
laiklik karşıtı göstermek, hakkaniyet ve adaletle ve hukukla bağdaşmaz.
Eğer laiklik karşıtlığı konuşma sayısına göre tespit edilebiliyorsa (İddia
makamının yaklaşımına göre), o zaman herkesin laiklik lehine söylediği ve
yaptığı şeyleri de tespit edip birlikte değerlendirmek hukukun gereği değil
midir? Elbette ki bunu yapmak, hukukun, yasanın ve adaletin gereğidir.
Ancak iddia makamı, hakkında siyasi yasak talep ettiği hiçbir kişinin
laiklik lehine açıklamalarına ve hakkında kapatma talep ettiği AK PARTİ’nin
laiklik lehine tek bir icraatına bile yer vermemiştir.
3) Ayrıca iddia makamı, iddianameye
aldığı bazı beyanları, açıklamanın lehe olduğunu düşündüğü kısımlarını
çıkartarak (Kırparak/cımbızlayarak) iddianameye almıştır. İşte birkaç örnek:
a) Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki 2
numaralı iddia (İddianame, s. 27), Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın 2003
Adli Yılı açılış konuşmasında, “…Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle
İslami devlet kurmak isteyenlerin amaçları aynı…” şeklindeki sözlerine
ilişkin değerlendirme ve eleştirileri içermektedir.
Başbakanın aynı beyanı içerisinde açıkça; “Din ve vicdan özgürlüğünü savunmak hiç bir zaman din devleti
kurmak değildir, bunu böyle değerlendirmek çok yanlıştır” dediği halde
iddia makamı, iddianameye alınan metinde bu kısmı “…”şeklinde geçmiş ve
iddianameye almamıştır. İddianameye alınmayan bu kısım, iddia makamının
iddiasını yalanlamaktadır.
Başbakanın sözlerinin bir kısmını makaslayan iddia
makamı, bununla yetinmemiş, daha da ileri giderek Başbakanın
açıklamalarını; söylenilen yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından
koparıp, söyleyenin kastına rağmen anlamlandırmış ve bu suretle Başbakanı
“Siyasal İslam’a sınırsız bir özgürlük alanı yaratmak” ve “Devleti bir
inancın hüküm ve kuralları çerçevesinde yeniden biçimlendirmek ve
dönüştürmek” (İddianame, s. 116-117)le itham etmiştir. Halbuki Başbakanın,
böyle bir niyeti, böyle bir düşüncesi, böyle bir açıklaması ve böyle bir
çalışması yoktur. Beş senelik AK Parti iktidarı ve yaptıkları, bunun
tanığıdır.
Hukuk devletinde iddianameler; vehimler, tahminler
veya yorumlar üzerine değil, Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler
üzerine bina edilir.
b) Bekir Bozdağ’ın; “Kamu kurumları ve ortaöğretime yönelik bir
çalışmamız, böyle bir niyetimiz yok. Anayasaya açık açık yazdık. Buna
rağmen hala bu noktada sorgulama yapanlar var. Görüntülerin çoğunun yalan
çıktığı, başka haberlerden de anlaşılıyor. Bu konuda süreci tıkamak
isteyenlerin, iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü diye düşünüyorum.”
dediği, gazetecilerin basında yer alan fotoğrafları görüp görmediğini
sormaları üzerine Bekir Bozdağ, “ Gördüm. Daha önce de gördüm. Hepsi yalan
çıktı.” ifadeleri iddianameye alınırken (İddianame, s. 102), aynı konuşmada
geçen ve basında yer alan; “Bozdağ, bugün bazı hastanelerde başörtülü
personelin çalıştığını gösteren haberlerin hatırlatılması üzerine de “Biz
bu konudaki düşüncemizi gayet açık söyledik. Dedik ki sadece yükseköğrenime
dönük düzenleme yapıyoruz. Hatta eleştiriler olunca hazırladığımız metne
‘yükseköğrenim’ kelimesini de ekledik. Bizim kamu kurumlarına veya
ortaöğretime dönük bir çalışmamız yoktur, böyle bir niyetimiz de yoktur.
Biz bunu defalarca açıkladık. Böyle bir niyetimiz yok, böyle bir çalışmamız
yok, böyle bir uygulamamız yok…” şeklinde konuştu.
Bozdağ, bu açıklamalara rağmen hala “sorgulama
yapanların” iyi niyetli hareket etmediklerini söyledi. Görüntülerin
hatırlatılması üzerine de Bozdağ şöyle konuştu:
“Görüntüleri çoğunun yalan çıktığı daha sonraki
başka haberlerden de anlaşılıyor. Bunlarla ilgili görüntüsü olanlar ilgili
makamlara ihbarda bulunur, onlar da gereğini yapar. Bu konuda süreci
tıkamak isteyenlerin iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü diye
düşünüyorum.
Daha önce de fotoğraflar gördük, daha sonra hepsi
yalan çıktı. En son geçen haftalarda yaşadık, aynı gazetenin verdiği
örnekler… Arkası boş… Böyle bir uygulama varsa ilgili makamlara bildirilir,
onlar da gereğini yapar. Yapmazlarsa yapmayanlar hakkında gereği yapılır.
En son Tarsus’ta yaşanan hadise… Nerelere çekildi, arkasından neler çıktı.
Bizim dönemimizde böyle bir uygulama olmamıştır, olmasında da müsaade
etmedik. Bundan sonra da etmeyeceğiz. Bizim kamuya, ortaöğretime veya
ilköğretime dönük bir çalışmamız yok… Ama bizim olmayan niyetimizi, olmayan
çalışmamızı varmış gibi gösterenler kendi ahlak anlayışları içerisinde bunu
yansıtabilirler.” (Anadolu Ajansı, 25.02.2007) açıklamaları hiç görmemiş ve
iddianameye almamıştır.
M- AK PARTİ VE LAİKLİKLE İRTİBATI
KURULMAYAN İLGİSİZ İDDİA VE EKLERLE İDDİANAME VE EKLERİ KABARTILMIŞTIR
1) İddianamede laiklikle uzaktan yakından ilgisi olmayan, Mahkeme
Başkanlarının veya mahkeme kararlarının veya muhalefetin veya basının veya
YÖK’ün veya toplumsal sorunların eleştirisi, değerlendirilmesi
mahiyetindeki konuşmaların muhatabı laiklik olmadığı halde, bu konuşmaların
tamamına laiklik muhatap kılınmış ve neredeyse iddianamedeki açıklamaların
tamamı bu minval bir kurgu ve yorumla laiklik karşıtı beyanlar olarak
takdim edilmiştir. Bu, zoraki bir ilgi kurmadır. Hukuken ve fiilen olmayan
bir ilgiyi iddia makamı kuramaz. Bunun aksine ise hukuk izin vermez. Ama ne
gariptir ki iddia makamı neredeyse her iddiasında, ilgisiz bir açıklamadan
laiklik karşıtlığı çıkarmayı başarmıştır.
2) İddianamenin ekleri arasında da ilgisiz bir sürü delil sunulmuştur.
İddianamenin 138-139’uncu sayfalarındaki 4 paragrafta (2,3, 4 ve 5’inci
paragraflar), iddianamenin eki 12-13’üncü klasörlere; iddianamenin 139’uncu
sayfasındaki 2’inci paragrafta, iddianamenin eki olarak 14-17’klasörlere
atıf yapılmıştır.
12 ve 13 numaralı klasörlerde yer alan ekler (Deliller),
4 paragrafla ilgilidir. Klasörler incelendiğinde, hangi ekin ne için
konulduğunu tespit mümkün değildir.
Yine aynı şekilde, 14-17’nci klasörler, yani 4 adet
klasör dolu ekler (Deliller), sadece bir paragrafla ilgilidir.
Bu klasörlerdeki eklerin, hangi iddia ile ilgili
olduğunu ve niçin konulduğunu tespit mümkün değildir. Hukuk devletinde
iddia makamı, hangi delili niçin koyduğunu açıklamak ve hangi delille neyi
ispat etmek istediğini göstermek zorundadır. Aksi takdirde bu eklere,
sağlıklı bir cevap vermek ve bu eklerden hareketle hukuka uygun sonuçlara
ulaşıp, hüküm kurmak mümkün değildir.
İddia makamının, iddianamenin eki klasörleri ve
içindeki eklerini, adeta Seka Kağıt Deposu olarak görüp, eline ne geçtiyse,
aslı var mı yok mu?, maddi gerçeği yansıtıyor mu yansıtmıyor mu? demeden ve
bu yönde bir araştırma yapmadan iddianamenin ekine koyması, Anayasa ve
hukuka uygun bir yaklaşım değildir.
3) Öte yandan hangi iddia ile ilgili olduğu belli olan ekler de var.
Ancak bu ekler, karışık verilmiştir. İddianamedeki metinin, hangi ekten
alındığı kesin belli olmasa da, eklerin iddia ile irtibatının kurulması
mümkün olabilmektedir. Ancak iddianamede öyle ekler var ki, bunların iddia
ile ilgisini kurmak mümkün olamamıştır. İşte bu eklerden bazıları:
a) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki
12 numaralı iddia (İddianame, s. 31) ekinde (12 numaralı ek); yazar Ergün
Poyraz’a ait, 15.10.2002’ Ankara’da yayımlanan 264 sayfadan ibaret “Patlak
Ampül” adlı bir kitap fotokopisi yer almaktadır.
İddianamenin hiçbir yerinde bu kitaba yapılmış
doğrudan veya dolaylı bir yollama yoktur. Buna rağmen bu kitabın 12
numaralı iddianın ekine konulmuş olması, dikkat çekicidir.
b) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki
47 numaralı iddianın (İddianame, s. 49) ekleri arasında, CD var; ama
deşifresi yok.
Ayrıca CD izlendiğinde, 22 Temmuz seçimleri öncesi
NTV’de yapılan programın CD’si olduğu ve iddianamede tırnak içinde yazılı
metinle ilgisinin bulunmadığı açıktır.
47 Numaralı iddiada, 22 Temmuz seçimlerinden önce
yapılmış bir konuşma, Ocak 2008’de yapılmış bir konuşma olarak sunulmuştur.
c) Bülent Arınç hakkındaki 1 numaralı iddiada (İddianame, s. 54) adı
geçen ve Meclis Başkanı danışmanı olarak atanan Kemal Öztürk’ün yazdığı
kitap ve hazırladığı belgesel ile Ak Parti arasında hiçbir illiyet bağı
yoktur.
d) Bülent Arınç hakkındaki 13 numaralı iddianın (İddianame, s. 62-63)
ekleri (EK-68) arasında İran İslam Cumhuriyeti Anayasası yer almaktadır.
İran İslam Cumhuriyeti Anayasası ile Bülent Arınç’ın konuşması arasında
veya AK PARTİ arasında veya iddianame arasında bir bağ kurmak mümkün
değildir.
e) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, “Türkiye’de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar” adlı kitabına koyduğu
“Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makalesi (İddianame, s. 73-74),
1994 yılında yazılmış ve Türkiye Günlüğü Dergisinde yayınlanmıştır.
Makalenin yayınlandığı tarihte AK PARTİ diye bir
parti bulunmadığı gibi, Hüseyin Çelik de siyasetçi değildir, üniversitede
görevli bir bilim adamıdır.
f) Ömer Dinçer hakkındaki iddia (İddianame, s. 75-76), AK PARTİ ile
ilgili değildir. AK PARTİ’nin kuruluşundan yaklaşık 6 sene önce
üniversitede öğretim üyesi olan birisinin yaptığı bir konuşmasından ve bu
konuşmanın bir dergide yayınlanmasından AK PARTİ’yi sorumlu göstermek
hukuken mümkün değildir. Bu iddianın, iddianame ile ve AK PARTİ ile hiçbir
ilgisi yoktur.
g) Ankara Üniversitesi Senatosu’nun Kuran kurslarıyla ilgili aldığı
karar ve Anakara Üniversitesi Rektörü Nusret Aras’ın milletvekillerine
gönderdiği mektubun Ak Parti ile bir ilişkisi yoktur. Kaldı ki bir
üniversite senatosu kararının, bir ölçü norm olmadığı ve Anayasa’nın
laiklik anlayışı gibi algılanamayacağı da açıktır (İddianame, s. 79).
ı) Anayasa Mahkemesi’nin 43. kuruluş yıldönümü töreninde, dönemin
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in “Laiklik ilkesinin Türkiye için
önemi” konulu konuşmasının AK PARTİ ile bir ilgisi yoktur (İddianame, s.
80-83).
i) İlim Yayma Cemiyeti’nin 52. Genel Kurultayında, İlim Yayma Cemiyeti
Genel Başkanı Hamza Akbulut’un konuşmasının AK PARTİ ile hiçbir ilişkisi
yoktur (İddianame, s. 84).
j) YÖK
Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın
24.02.2008 gün ve 225 sayı ile üniversite rektörlerine gönderdiği bir
yazının AK PARTİ ile hiçbir ilgisi yoktur. YÖK özerktir (İddianame, s.
100).
N- YORUMLA TAHRİF EDİLEN EYLEM VE
BEYANLAR DELİL OLARAK KULLANILMIŞTIR
Görüldüğü üzere Anayasa ve hukukun evrensel
kurallarına aykırı bir biçimde iddia makamı;
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamalarını,
Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent Arınç’ın açıklamalarını,
Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanvekili Sadık Yakut’un beyanlarını,
yasama organının yasama faaliyetlerini ve milletvekillerinin Meclis
çalışmaları sırasındaki konuşmalarını, yürütme organının iş ve işlemlerini,
yerel yönetimlerin faaliyetlerini, asılsız haberleri, tekzip edilmiş
açıklamaları, kişisel görüşleri, bizzat kendi oluşturduğu delilleri, AK
PARTİ’nin kuruluşundan önceki olay ve açıklamaları, AK PARTİ üyesi olmayanların
eylem veya söylemlerini, AK PARTİ ile hiçbir illiyet bağı olmayan kişi,
konu, olay ve açıklamaları, adli yargılama veya adli soruşturma sonucu
iddia edildiği gibi veya aslı olmadığı ortaya çıkan olay veya açıklamaları,
delil olarak kullanmış ve lehe hiçbir delil de toplamamıştır.
Ancak iddia makamı sadece bunlarla da yetinmemiş,
daha da ileri gitmiş ve AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan ile diğer partililerin sözlerini; söylenilen yer, neden, zaman ve
muhatap bağlamından koparmış, söylenenleri söyleyenin iradesine rağmen
kendince anlamlandırmış ve kendi verdiği anlamları partimiz mensupları
söylemiş gibi takdim etmiş ve bu subjektif yorumlarıyla da onların siyasi
yasaklılığını ve üyesi oldukları AK PARTİ’nin kapatılmasını talep ve dava
etmiştir. Örneğin iddianamede geçen;
1)‘‘Modern bir İslam devleti olarak
Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’’ (İddianameme,s.27),
2) “Acelemiz yok” (İddianameme,s.27),
3) “Türkiye’de din bir çimentodur.” (İddianameme,s.29),
4) “Tabii, bunun taymingi (zamanlama) önemli.” (İddianameme, s. 31),
5) ‘‘Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı
mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün de oyum,
değişemem, değişmedim’’(İddianameme, s. 33),
6) “Kamusal alanın henüz
tanımı yoktur.” (İddianameme, s. 35),
7) “Halk nezdinde bir mutabakatı kastetmiyorum. Orada zaten mutabakat
var. Parlamento içi mutabakat gerekir. Parlamento halkın iradesini
yansıtmıyor. Sıkıntı burada.” (İddianameme, s. 36),
8) Eğer evrensel hakları görmemezlikten gelirsek,
ülkemize yazık ederiz. Bir hak,
dünyanın bir ucunda farklı, bir başka ucunda farklı olamaz. Çünkü hak,
hukuktan doğar; kanundan doğmaz. Hak, kanunlarla güvence altına alınır. Şu
anda bütün gayretimizi ülkemizdeki bu mutabakat üzerine tahsis ediyoruz.” (İddianameme, s. 37),
9) “Çok acelecisiniz, biz sorumluluk sahibiyiz. Bu işi kangren haline getirenlerin şimdi dışarıdan
konuştuklarını görüyoruz, siz de onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı olun.’’ (İddianameme, s. 38),
10) “Kesin bir takvimimiz yok. Biraz atmosfer ve zemin olayı..”
(İddianameme, s. 38),
11) “Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar var. Bunu da açıkça söylemek zorundayım. Fakat şunu
bilmenizi istiyorum; her şey zamana gebe. Zira millet iradesi birçok şeyi
halledecektir. Ama sabırlı olmaya
mecburuz.” (İddianameme, s. 39),
12) ‘‘Şunu unutmayın, sağlıklı bir doğum, 9 ay 10 günde olur’’ …
‘‘Bazılarının tahriklerine sakın aldanmayın. Biz dertliyiz. Biz nerde,
neyin, nasıl dertleri olduğunu biliyoruz. Ama her şey bir yol haritası
içerisinde yürüyecektir.” (İddianameme, s. 43),
13)
“Ölümün nerede ne zaman geleceği belli mi? Musalla taşına yatırıldığınız
zaman ‘Falanca cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya ‘Cumhurbaşkanı
niyetine ya da başbakan niyetine’ demeyecekler. “Er kişi niyetine’ diyecekler.
Bu makamlar, bu mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri şımartmasın. Ben tüm
Adalet ve Kalkınma Partiler’e şunları söylüyorum: Mütavazı ol”…”
(İddianameme, s. 47),
14) “İdam sehpasının yolunu gösteriyor. Biz bu yola çıkarken daha önce
de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola
çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız. Bu konuda rahatız.” (İddianameme, s. 53) ,
15) “…Af yok, suç işleyen cezasını çeker, Devlet katili
affetme yetkisine sahip değildir.
Katili affetme yetkisi aslında maktulün varislerine aittir. Öyle olması
lazım…” (İddianameme, s. 54) ,
Biçiminde laiklik karşıtlığıyla açık veya gizli hiçbir ilgisi
bulunmayan açıklamalardan hareketle iddia makamı, açık bir ifadede gizli
anlam aramış veya başka anlamlara çekilmesi mümkün olmayan açıklamalara
niyet okumak suretiyle gizli anlamlar yüklemiştir. İddia makamının bu
yaklaşımı, aleni bir anlam tahrifi ve delil tasnii olup, hem hukuken ve hem
de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü bu, Anayasa ve
hukukun evrensel ilkelerine aykırıdır. Fiilen mümkün değildir, çünkü
iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan
bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir,
olamaz da. Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder.
Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.
Kaldı ki iddianamede yer alan açıklamaların veya
eylemlerin muhatabı kesinlikle laiklik ilkesi değildir. İddiaların bizzat
içinde görüldüğü üzere açıklamalar; ya bir mahkeme kararının veya mahkeme
başkanı ve başkaca açıklama yapanların açıklamalarının veya YÖK’ün açıklama
ve uygulamalarının veya basının veya siyasi muhalefetin veya yaşanan
sorunların eleştirisi ve değerlendirmesi mahiyetinde olup, hiç birinin
muhatabı laiklik değildir ve hiçbir beyan da laiklik karşıtı değildir. Yani
konuşmanın muhatapları bellidir. İddia makamının muhatabı belli olan bir
konuşmaya, laiklik ilkesini muhatap kılması hukuken kabul edilemez.
Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere
cevap vermesi veya başkalarını eleştirmesi veya ülke sorunlarını konuşması,
ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksine bunları yapmak,
Anayasa’nın teminatı altındadır. İddia makamının iddiasıyla da Anayasaya
uygun bir şey, Anayasaya aykırı hale gelmez.
Sonuç olarak; görüldüğü
üzere iddia makamı, iddianamesini hazırlarken Anayasa, yasa ve hukukun
evrensel kurallarının kendisine yüklediği görev ve yükümlülükleri objektif
bir biçimde yerine getirmemiş, subjektif bir yaklaşımla hareket etmiş ve
sonuçta Anayasa’nın; 2, 4, 6,7, 8, 10, 11, 12, 17,19, 24, 25, 26, 32, 38,
58, 67, 68, 69, 70, 75, 80, 83, 84, 87, 88, 89, 90, 94, 104, 105, 109, 110,
111, 112, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 136, 137, 138, 148, 155, 174
ve 175’inci maddelerinin sağladığı hukuki güvenliği açıkça ihlal etmiştir.
İddianamede örnekleri sıkça görüldüğü
üzere bu davada iddia makamı; “Susmuşsan, neden sustun?”, “Susmamışsan
neden konuştun?”; “Tekzip etmemişsen, neden tekzip etmedin?”, “Tekzip
etmişsen baskı üzerine veya sorumluluktan kurtulmak için tekzip ettin”;
“Şahsi görüşüm dememişsen, neden demedin?”, “Şahsi görüşüm demişse,
sorumluluktan kurtulmak için dedin”; “Bir açıklamaya tavır koymamışsan,
neden koymadın?”, “Açıklamayı reddedip, eleştirmiş ve parti adına tavır
koymuşsan, sorumluluktan kurtulmak için yaptın”, “Disiplin hükümlerini
uygulamamışsan, neden uygulamadın?” “Disiplin soruşturması yapıp ceza vermişse,
sorumluluktan kurtulmak için yaptın veya ceza göstermelik veya yeterli
değildir” değerlendirmelerinde bulunmuştur. Bunlar, iddia makamının, hukuka
rağmen ulaştığı hükümlerdir. Hiçbir iddia makamı, bu denli keyfiliği hukuk
giysisine büründüremez. Hukuk, her ne ise o dur; ancak asla bu değildir.
Sayın Başkan,
Sayın üyeler,
V- AK PARTİ LAİKLİĞE AYKIRI
EYLEMLERİN ODAĞI HALİNE GELMEMİŞTİR
Bir
siyasi partinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olması nedeniyle kapatılabilmesini
Anayasa; Anayasa’nın 68’nci maddesinin dördüncü maddesine aykırı bir
eylemin işlenmiş olması, eylemi işleyenlerin parti üyesi olması, partinin
Anayasa’da sayılan yetkili organlarının işlenen eylemleri açıkça veya
zımnen benimsemiş olması ya da partinin yetkili organlarının bu eylemleri
kararlılıkla ve doğrudan işlemiş olması, bu suretle işlenmiş eylemlerin
belli bir yoğunluğa ulaşması ve bütün bunların odak olmaya yeterli
olduğunun Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilmesi koşullarının birlikte
varlığına bağlamıştır (Anayasa, m. 69/6). Bu koşulların hepsi, somut olup,
bizzat gerçekleşmiş olması da şarttır.
Anayasa,
bir siyasi partinin odaktan kapatılmasını, belli koşullar altında somut ve
gerçekleşmiş eylemlerin varlığını zorunlu görmesine rağmen iddia makamının;
“…Yine eylem ve söylemlerin özellikle bir iktidar partisi yönünden
somutlaşması yani sonuçlarının ortaya çıkması gerekmemektedir. Yasama
organında çoğunluğa sahip bir siyasi partinin, bu eylem ve söylemleri her
an için gerçekleştirebilecek konumda olması karşısında, bu eylem ve
söylemlerin gerçekleşebilir olması karşısında, soyut olarak varlığı dahi,
kapatma yaptırımına dayanak olabilecektir.”(İddianame, s. 24) demek
suretiyle “Soyut bir tehlikeyi” parti kapatmak için yeterli görmesi,
Anayasa’nın 68 ve 69’uncu maddelerine aykırıdır. Böylesi bir odaklaşma
kriteri veya soyut tehlike anlayışıyla kapatılmayacak parti yoktur. Bu
anlayışın, hukuka, hukuk devletine ve Anayasa’nın 69’uncu maddesine uyan
bir yönü yoktur
Odak haline
gelmenin şartları Anayasada bu
şekilde sayılmakla birlikte, “odaklaşma” için şart koşulan eylemlerin “niteliği” belirtilmemiştir.
Anayasanın bu hükmü, Siyasi Partiler Kanunu ile de aynen tekrarlanmış,
ancak Kanunda da odak haline gelmede esas alınacak fiillerin niteliğine
dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Siyasi Partiler Kanununa 1986
yılında eklenen, ancak Anayasa Mahkemesi tarafından 1998 yılında iptal
edilen hüküm (m.103/2) odaklaşmada dikkate alınacak fiillerin mahkeme
kararıyla “sübuta ermesi”ni şart koşmaktaydı. Siyasi Partiler Kanununun 103
üncü maddesinde yer alan ve odak olma için partilerin “aykırı fiillerin
işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi” şartını arayan hükmün
Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması, “fiillerin varlığı”
zorunluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.
Odak
olma koşulu için yine ceza hukuku anlamında fiillerin varlığı gereklidir,
ancak bunların “mahkeme kararıyla sübuta ermiş olması” şart değildir. Başka
bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, parti kapatma davalarında odaklaşmanın
gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırırken henüz bir mahkeme kararıyla
sübut bulmamış olan fiilleri de dikkate alabilecektir. Ancak bu fillerin
ceza hukuku anlamında “aykırı fiil” niteliğine sahip olması gerekmektedir.
Çünkü, odaklaşmanın
şartları 2001 değişikliğiyle Anayasaya konulduktan sonra, fiillerin
niteliğine ilişkin somutlaştırıcı bir düzenleme her ne kadar Anayasa
hükmünü tekrarlayan Siyasi Partiler Kanununun 101’inci maddesine
konulmamışsa da, aynı Kanunun 102’nci maddesine 12.8.1999 tarih ve 4445
sayılı kanunla eklenen ikinci fıkra hükmünden, Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiillerin ceza hukuku
anlamındaki fiiller olduğu anlaşılmaktadır.
Bu hükme göre, “Parti büyük kongresi, merkez karar ve yönetim
kurulu veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu haller, Türkiye
Büyük Millet Meclisi grup yönetim kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi grup
genel kurulu, parti genel başkanı dışında kalan parti organı, mercii veya
kurulu tarafından Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiilin işlenmesi
halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, mercii veya kurulun işten el
çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 68 inci maddenin
dördüncü fıkra hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o
partiden ister.”
Bu düzenlemede geçen “hüküm giyerler ise” ibaresi, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü
fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiillerin, ceza hukuku anlamındaki
fiiller olması gerektiğinin kanıtıdır.
Siyasi Partiler Kanununun 102 nci maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan düzenleme ile, bir siyasi partinin devlet yardımından
yoksun bırakılmasına dayanak oluşturacak fiillerin ceza hukuku anlamında
fiiller olması şart koşulmuştur. Devlet yardımından yoksun bırakma gibi
daha hafif bir yaptırımın uygulanabilmesinde bile ceza hukuku anlamında
fiillerin varlığı şart koşulduğuna göre, bir siyasi partinin kapatılmasına
yol açabilecek olan odak haline gelmede dikkate alınacak fiillerin evleviyetle ceza hukuku anlamında
filler olacağı açıktır.
Anayasanın “Suç ve cezaların kanuniliği ilkesi”ni
düzenleyen 38 inci maddesinde; “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan
kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu
işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza
verilemez. Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla
konulur. Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza
sorumluluğu şahsîdir.” kuralı yer almıştır. Suç ve cezalara ilişkin genel
kanun niteliğinde olan Türk Ceza Kanununun 2 nci maddesine göre de; “(1)
Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve
güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik
tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. (2)
İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. (3) Kanunların suç
ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza
içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.”
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 98 ilâ 108
inci maddelerini kapsayan “Siyasi Partilerin Kapatılması” başlıklı beşinci
kısmında; parti yasaklarına aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar; ceza
(hapis - m.117) ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri (parti kapatma,
işten el çektirme, ihraç, devlet yardımından yoksun bırakma -m.101,102,103
ve 104) olarak düzenlenmiştir.
Siyasi Partiler Kanununun “Kanuna aykırı sair
davranışlar” başlıklı 117 nci maddesi hükme göre; “Bu Kanunun dördüncü kısmında
yazılı yasak fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği
takdirde, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılırlar”.
Anayasa Mahkemesi de bir kararında aynı görüşe yer
vermiştir (26):
“117. maddede…, 4. kısımda yazılı
yasak eylemleri işleyenlerin, eylemin daha ağır bir cezayı gerektirmemesi
durumunda, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile
cezalandırılacakları öngörülmüştür. Bu hüküm, 4. kısım kurallarına aykırı
eylemlerin tümünün suç niteliğinde olduğunu kabul etmeyen önceki 648 sayılı
Siyasi Partiler Yasası’na göre bir yeniliktir. Anayasa’nın ilgili
kurallarında aykırı eylemin suç oluşturup oluşturmaması ya da bu konuda
kesinleşmiş yargı kararının bulunması aranmamakla birlikte bunu yasaklayıcı
bir hüküm de yoktur. Nitekim 2820
sayılı Yasanın 117. maddesi, 4. kısımdaki yasaklara aykırılığı hiçbir
ayırım yapmadan, tümüyle, suç olarak nitelendirmiştir… Anayasa’nın 15.
ve 38. maddelerine göre, suçluluğu hükümle belli edilinceye kadar kimse
suçlu sayılamaz. Hakkında böyle bir karar bulunmayan kişinin gerçekten
yasaklara aykırı davranıp davranmadığı bilinemeyeceğinden Cumhuriyet
Başsavcısı’nın sübjektif değerlendirmesiyle, yargı kararıyla kesinlik
kazanmadan önce, asileri partiden çıkarmak gibi sonuçları çok ağır
işlemlere bağlı tutmak siyasi hakları önemli ölçüde zedeler… Çünkü, bir yasaya aykırı davranmaktan söz
edebilmek için, o yasağın ceza yasalarında ya da disiplin yönetmeliklerinde
yer almış olmasına göre, bir yargı kararı ya da yargı yolu açık bir
disiplin kurulu kararı ile eylemin saptanması gerekir.” (E. 1986/13, K. 1987/12, K.T. 22.5.1987).
Basit bir suç nedeniyle veya bir kabahat nedeniyle
yapılan yargılama da bile isnat edilen suçun maddi ve manevi unsurlarının
oluşması aranırken, partinin idamı anlamına gelecek parti kapatma
davasında, partiye veya üyelere isnat edilen eylem veya beyanlarda aynı
unsurların aranmaması hukukun evrensel kurallarıyla bağdaşmaz.
2820 sayılı Kanunun 117 nci maddesi gereğince
kapsamı Anayasanın 24 üncü maddesinde belirtilen laikliğe aykırı eylemlerin
suç niteliğinde olduğu dikkate alındığında, iddianamede isnat edilen eylem
ve söylemler söz konusu suçun yasal unsurlarını taşımadığı gibi, “eleştiri”
ve “propaganda” hakkının kullanılması niteliğinde olan ve Anayasanın 24, 25
ve 26 ncı, AİHS’in 9, 10 ve 11 nci maddelerinin koruması altında olan
düşünce açıklamaları niteliğinde olup, “hukuka ve dolayısıyla laikliğe aykırı” bir nitelik
taşımamaktadırlar.
Ayrıca Anayasa
Mahkememizin 29.01.2008 tarih 1/1- Parti Kapatma sayılı HAKPAR Kararı ile
kurduğu içtihat, davayı hukuki temelden çökertmektedir. Parti kapatma
davalarında yeni bir dönemi de başlatan içtihada göre, eylem kategorisi
dışında kalan veriler (düşünce açıklamaları, öneriler, tüzükler,
programlar, projeler ve benzerleri) hiçbir şekilde kapatmanın sebebi
kılınamaz. Projelerin gerçekleşmesinde Anayasa dışı bir yöntem
benimsenmedikçe, bu gibi veriler çoğulcu demokrasinin ve ifade ve
örgütlenme özgürlüğünün dokunulamaz alanlarına girmektedir. Partimiz,
hiçbir zaman ve hiçbir şekilde anayasa dışı bir yönteme başvurmamıştır. Yüksek Mahkememizin anılan karının ilgili bölümü aynen
şöyledir: “Tüzük ve programında
ifade edildiği biçimde partinin Kürt sorunu olarak ele alıp değerlendirdiği
soruna, kendine göre çözüm önerileri getirmesi, vatandaşlık temelinde ulus
kavramının reddi olarak nitelendirilemez. Kapatma davasının partinin
kuruluşundan kıs bir süre sonra açıldığı da gözetildiğinden, belli bir
sorunun varlığına ve buna dair çözüm önerilerine ilişkin ifadelerin,
demokratik bir rejimde düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında
değerlendirilmesi gerekir. Gerek iddianamede, gerekse sonraki aşamalarda,
Partinin söz konusu amaçları gerçekleştirmek için Anayasa dışı bir yöntemi
uygulayacağına ilişkin her hangi bir kanıta da yer verilmemiştir.
Yukarıda açıklama ve değerlendirmeler
çerçevesinde, Partiye, tüzük ve programında yer alan ifadelere dayanılarak
yaptırım uygulanması, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne ağır bir müdahale
oluşturacağından, İddianamede ileri sürülen gerekçelerle Parti hakkında
kapatma ya da yerine başka bir yaptırım uygulanması, demokratik bir
toplumda zorunlu bir tedbir niteliğinde görülemez.”
Partimiz hakkında açılan bu davada,
bir siyasi partinin laikliğe karşı eylemlerin odağı haline gelmesi için
Anayasa’nın tahdidi olarak belirttiği zorunlu koşullardan hiç birisi,
gerçekleşmemiştir. Çünkü:
A- AK PARTİ’NİN LAİKLİK ANLAYIŞI
ANAYASA VE MODERN LAİKLİK ANLAYIŞI İLE UYUMLUDUR
Ak Parti’nin benimsediği
laiklik anlayışı, 1982 Anayasa’sının benimsediği laiklik anlayışı ve modern
laiklik anlayışı ile uyumludur.
1) 1982
ANAYASA’SININ LAİKLİK ANLAYIŞI
1982 Anayasasının 2’nci
maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti... laik... bir... devlet”tir.
“Hiçbir
zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca,
mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı
diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.”
(Anayasa’nın 2’inci maddesi gerekçesi)
“Laikliğin, (a) din
hürriyeti, (b) din ve devlet işlerinin ayrılığı olarak iki cephesi vardır.
Din hürriyeti, vicdan ve
ibadet hürriyetlerini de kapsar. Bunlardan ilki, Anayasa’nın 24’üncü
maddesinin ilk fıkrasında “herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat
hürriyetine sahiptir” şeklinde ifade edilmiştir. Bu hürriyet, herkesin
dilediği dini inanç ve kanaate sahip olabileceğini ifade ettiği gibi, dilerse
hiçbir dini inanca sahip olmama hürriyetini de içerir. Maddenin üçüncü
fıkrası da, inanç hürriyetinin doğal bir uzantısıdır. Buna göre; “kimse …
dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve
kanaatlerinden dolayı kınanamaz.”
İbadet hürriyeti ise,
kişinin inandığı dinin gerektirdiği ibadetleri, ayin ve törenleri serbestçe
yapabilmesidir. Anayasa’ya göre, “14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak
şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, … zorlanamaz.”
Laikliğin diğer bir
cephesi ise, din ve devlet işlerinin ayrı olmasıdır. Din ve devlet
işlerinin birbirinden ayrılmış sayılması; resmi bir devlet dininin
bulunmaması, devletin bütün dinlerin mensuplarına eşit davranması, din kurumlarıyla
devlet kurumlarının ayrılmış olması, hukuk kurallarının din kurallarına
uyma zorunluluğunun bulunmaması ve devlet yönetiminin din kurallarından
etkilenmemesi koşullarının birlikte varlığına bağlıdır.” (Ergun ÖZBUDUN,
Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, 7. Baskı, Ankara – 2002, Sahife:
76-82; (Kemal GÖZLER, Türk Anayasa Hukuku, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa –
2000, Sahife: 137-153 )
2) AK
PARTİ’NİN LAİKLİK ANLAYIŞI
Adalet ve Kalkınma
Partisi, cumhuriyetimizin laik niteliğine bağlıdır. Ak Parti, bu bağlılık
içinde laiklik anlayışını parti programına koymuştur. Buna göre Ak Parti:
“Partimiz, laik, demokratik, sosyal hukuk
devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin, inanç özgürlüğünün ve fırsat
eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir.” (AK PARTİ Programı, Giriş,
s. 1)
- “Dini insanlığın en
önemli kurumlarından biri, laikliği ise demokrasinin vazgeçilmez şartı, din
ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak görür.
- Laikliğin, din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına
ve örselenmesine karşıdır,
- Esasen laiklik, her türlü din ve inanç
mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp
bu doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların da hayatlarını bu
doğrultuda tanzim etmelerini sağlar.
- Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış
ilkesidir.
- Partimiz, kutsal dini değerlerin ve etnisitenin
istismar edilerek siyaset malzemesi yapılmasını reddeder.
- Dindar insanları rencide eden tavır ve uygulamaları
ve onların, dini yaşayış ve tercihlerinden dolayı farklı muameleye tabi
tutulmalarını anti-demokratik, insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulur.”
- Öte yandan dini, siyasi, ekonomik veya başka
çıkarlara alet etmek veya dini kullanarak farklı düşünen ve yaşayan
insanlar üzerinde baskı kurmak da kabul edilemez (AK PARTİ Programı, Temel
hak ve özgürlükler, m. 2.1, s. 2)
3) AK
PARTİ İLE 1982 ANAYASASI’NIN LAİKLİK ANLAYIŞININ BİRBİRİNE UYUMU
Ak Parti’nin programına
koyduğu laiklik anlayışı ile 1982 Anayasası’nın laiklik anlayışı birebir
örtüşmektedir. Şöyle ki:
a) Ak Parti laikliği,
dinsizlik veya din karşıtlığı olarak görmemekte, laikliğin din karşıtı
gösterilerek örselenmesine karşı çıkmakta ve laikliği bütün dinlerin ve
inançların teminatı olarak görmektedir. Nitekim Anayasa’nın 2’inci maddesinin
gerekçesinde de laiklik aynı şekilde nitelendirilmiştir:“Hiçbir zaman dinsizlik
anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip
olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.”
b) Ak
Parti, laikliği, din ve vicdan hürriyetinin, her türlü din ve inanç
mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerinin, dini kanaatlerini açıklayıp
bu doğrultuda yaşamalarının ve inançsız insanların da hayatlarını bu
doğrultuda tanzim etmelerinin sigortası, bir özgürlük ve barış ilkesi
olarak görmektedir. Anayasa’nın 24’üncü maddesine göre de “Herkes, vicdan,
dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak
şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya,
dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve
kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m. 24/1-3)
c) Ak
parti, kutsal dini değerlerin istismar edilerek siyaset malzemesi
yapılmasını dinin; siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara alet edilmesini;
Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa
din kurallarına dayandırmayı, reddeder. Anayasa da; “Kimse, Devletin
sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din
kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama
amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince
kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” (Anayasa, m.
24/4) demektedir.
d) Ak Parti, dindar insanları rencide eden tavır ve uygulamaları ve
onların, dini yaşayış ve tercihlerinden dolayı farklı muameleye tabi
tutulmalarını veya dini kullanarak farklı düşünen ve yaşayan insanlar
üzerinde baskı kurulmasını kabul etmez ve bu tür yaklaşımları
anti-demokratik, insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulur. Anayasaya göre
de aynı şekilde; “14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla
ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya,
dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve
kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m. 24/1-3) Nitekim Anayasa’nın 2’inci maddesinin
gerekçesinde de laiklik aynı şekilde nitelendirilmiştir: “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin
istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini
inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi
kılınmaması anlamına gelir.”
e) Ak Parti, laikliğin dindarlığa mani olmadığını ve dindarlığın
teminatı olduğunu, dindar birinin de devletin laik yapısını benimsemesinin
mümkün olduğunu ve bu nedenle sadece dindar diye insanların laiklik karşıtı
gösterilemeyeceğini, hiç kimsenin dindarlığı nedeniyle itham
edilemeyeceğini ifade eder. Anayasa da laikliği, “Türkiye Cumhuriyeti …
laik … bir … devlettir.”(Anayasa, m. 2) diyerek, Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin bir niteliği olarak kabul eder. Ve ayrıca Anayasa, kimsenin
“…Dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa,
m. 24/3) demek suretiyle, dindarlığın da anayasa ve laikliğin teminatı
altında olduğunu ve dindarlığın laik devlet yapısını benimsemeye mani
olmadığını kabul eder.
f) Ak Parti, laikliğin bir diğer yönünü ise; din ve devlet işlerinin
bir birinden ayrı olması, din ve
devlet işlerinin birbirinden ayrılmış sayılmasını ise ; devletin bütün
dinlerin mensuplarına eşit davranması, din kurumlarıyla devlet kurumlarının
ayrılmış olması, hukuk kurallarının din kurallarına dayandırılmaması, hukuk
kurallarının din kurallarına uyma zorunluluğunun bulunmaması, devlet
yönetiminin dine dayanmaması ve devlet yönetiminin din kurallarından
etkilenmemesi olarak görmektedir. Anayasa’da aynı ilkeleri benimsemiştir.
Sonuç olarak görüldüğü
üzere Ak Parti’nin laiklik anlayışı, 1982 Anayasasının laiklik anlayışı ile
birebir örtüşmektedir.
4) AK PARTİ İLE MODERN LAİKLİK ANLAYIŞININ
BİRBİRİNE UYUMU
AK
Parti’nin laiklik anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü
laiklik anlayışıyla tamamen uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin
savunduğu laiklik anlayışı, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine asla
bir tehdit içermemektedir. Aksine, bu anlayış tüm bireylerin farklı inanış
ve yaşam biçimleriyle barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasını
öngörmektedir. Buna rağmen, iddianame partimizin demokratik ve özgürlükçü
laiklik anlayışını ve onun gereklerini laikliğe aykırılık olarak göstermeye
çalışmaktadır. Buna delil olarak da, Başbakan’ın laikliğin bir din
olmadığı, dine alternatif olarak sunulmasının yanlış olduğu ve bireylerin
değil devletin laik olabileceği yönündeki bazı sözlerini kullanılmaktadır
(s.28, 30).
Modern
laiklik anlayışı, farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak
kabul ederek, onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen
siyasi bir ilkedir. Bu nedenle laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır.
Nitekim, Anayasamızın 2 nci maddesinde değiştirilmesi teklif dahi
edilemeyecek bir ilke olan laiklik, Devletin bir niteliği olarak
sunulmuştur. Anayasanın 24 üncü maddesindeki din istismarı yasağının amacı
da, esasen Devletin laik niteliğinin aşındırılmasını engellemektir.
Devletin temel niteliklerinden biri olarak laiklik, toplumdaki her türlü
inanç ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı gerektirmektedir.
Partimizin bu laiklik anlayışı Anayasanın 2 nci maddesinin gerekçesinde de
ifadesini bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine göre “Hiçbir zaman dinsizlik
anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip
olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir.”
Bu
anlamda laiklik, çağdaş demokrasilerin benimsediği temel ilkelerden biri
olan devletin tarafsızlığının din-devlet ilişkilerine yansımasını ifade
etmektedir. Devletin inançlar karşısında tarafsız kalabilmesi, siyasi ve
hukuki düzenini herhangi bir dinin esaslarına dayandırmaması ile mümkündür.
Bu, laik düzende din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasına işaret
etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir yandan devlet düzeninin
dini kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin bireylerin sahip
olduğu din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını gerektirmektedir. İktidarımız
süresince laikliğin bu iki temel ayağını aksatacak herhangi bir icraatın
içinde olmadık, bundan sonra da olmayacağız.
Kurucu
üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’ne bağlı Parlamenterler Meclisi’nin 1993
yılında aldığı 1202 sayılı karar da Avrupa ortak mekanına hakim olan
laiklik anlayışını yansıtmaktadır. “Demokratik Toplumlarda Dini Hoşgörü”
başlığını taşıyan bu kararda birey-toplum ve din ilişkilerine dair şu
tespitlerde bulunulmaktadır:
Din, bireyin
kendisi ve yaratıcısıyla olduğu kadar, dış dünya ve içinde yaşadığı
toplumla da ilişkilerini zenginleştirici
bir işlev görür.
Batı Avrupa farklı
dini inançların hoşgörü içerisinde birlikte yaşayabildiği bir seküler
demokrasi modeli geliştirmiştir.
İnsan Hakları
Evrensel Bildirgesi (m.18) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (m.9)
tarafından güvence altına alınan ve insan onurundan kaynaklanan din
özgürlüğünün kullanılması, özgür ve demokratik bir toplumu gerektirmektedir.
Avrupa Konseyi
Parlamenterler Meclisi, bu tespitlerin ardından, Bakanlar Komitesi, Avrupa
Topluluğu (Birliği) ve üye devletlere yasal güvenceler konusunda da şunları
tavsiye etmektedir:
Din, vicdan ve
ibadet özgürlüğünü güvence altına almaya yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.
Giyim, yiyecek ve
dinsel günlerin kutlanması gibi konularda farklı dini uygulamalar için
gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
Görüldüğü gibi, AK
Partinin dinin birey, toplum ve devlet ile ilişkisine bakışı, Avrupa
ülkelerindeki hakim anlayışla uyum içindedir. Dolayısıyla, bu bakış açısını
yansıtan beyanların laiklik ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmek, çağdaş
demokrasilerdeki anlayıştan habersiz olmak demektir.
5) AK
PARTİ LAİKLİK ANLAYIŞINI SADECE PAOGRAMINA YAZMAKLA KALMAMIŞ AYNI ZAMANDA
UYGULAMIŞTIR
AK PARTİ, laiklik anlayışını
sadece programına yazmakla kalmamış, aynı şekilde bu anlayışını uygulamış
ve bu husustaki hassasiyetini uygun her platformda dile getirmiştir.
a) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan, sayısız konuşmasında, kendisinin ve partisinin laiklik anlayışını
açıklıkla ifade etmiş, beyanları ve eylemleriyle cumhuriyetimizin laik
niteliğinin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. İşte bu konuşmalardan
bazıları:
“Erdoğan partisinin, ‘‘Olmazsa
olmaz’’ diye nitelediği üç kırmızı çizgisini de, ‘‘Dincilik, ırkçılık,
bölgecilik’’ diye ilan etti. Erdoğan, ‘‘Bu kırmızı çizgilerin dışına
çıkanlar için gereğini yaparız. Bu böyle biline’’ uyarısında bulundu.” (AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın 16 Mayıs 2003 tarihinde Antalya’da milletvekillerine yaptığı
konuşmadan)
“Biz legal siyaset alanında bile,
dinin, ırkın ve bir bölgeye mensup olmanın istismarı anlamına gelen;
dincilik, ırkçılık ve bölgecilik temelinde siyaset yapmanın “kırmızı
çizgilerimiz” olduğunu söyleyen tutarlı ve büyük bir hareketin
mensuplarıyız. (AK PARTİ Genel
Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2 Aralık 2003 tarihli Grup
konuşmasından)
“AK PARTİ,
“biz ve diğerleri” ayrımı
yapan; tek bir mezhebi, etnik unsuru veya dini anlayışı siyasetinin ana
gövdesi yaparak, diğer seçenekleri karşısına alan bir söylem ve örgütlenme
biçimlerini dışlayıcı ve ayrıştırıcı bir özellik taşıyacağına inanmaktadır.
Bunlar partimizin kırmızı çizgileridir.
AK PARTİ, “laiklik”i
devletin tüm dinler ve düşünceler karşısında nötr kalmasını ve eşit
mesafeyi korumasını sağlayan, inanç farklılıklarının veya farklı mezhep ve
anlayışların çatışmaya dönüşmeden sosyal barış içinde yaşatılabilmesi için
takınılan kurumsal bir tutum ve
yöntem olarak tanımlamakta; laikliğin temel hak ve özgürlüklerin anayasal
güvence altına alınarak bir tür hakem müessesesi gibi işletilebilmesi için
demokrasiyle taçlanması ve uzlaşı ortamı sunması gerektiğini
düşünmektedir.” (AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
10 Nisan 2004’te İstanbul’da “Muhafazakarlık ve Demokrasi Sempozyumunda”
yaptığı konuşmadan)
“Açık söylüyorum, bizim 3 kırmızı çizgimiz var:
Bölgesel milliyetçiliği kabul etmiyoruz.
Etnik milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı hepimizin ortak paydasıdır. Etnik olarak sen yine
Kürt ol ama anayasal kimlik olarak Türk vatandaşısın, bunu da kabul et,
sana bundan getiren götüren bir şey yok.
Dinsel milliyetçiliği kabul
etmiyoruz. Burada laiklik tanımı
önem arz ediyor. Biz 1982 Anayasası’nın gerekçeli kararındaki laiklik tanımını
parti programımıza da aldık, yeni Anayasa çalışmasında da var. Bu noktada
laikliği en büyük güvence olarak görüyoruz. Devlet tüm inanç gruplarına
karşı eşit mesafededir.” (AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın 8 Aralık 2007 tarihinde Lizbon’da yaptığı açıklamadan)
b) İddia makamını, AK PARTİ’yi laiklik karşıtı
eylemlerin odağı olduğunun delili olarak sunduğu bazı açıklamalar, hem onun
iddialarını tekzip etmekte ve hem de AK PARTİ’nin bu konudaki anlayışını
yansıtmaktadır. İddianamede yer alan ve iddianameyi tekzip eden beyanlardan
bazıları şunlardır:
“Laiklik çok farklı bir
konudur. Laik olduğumuz Anayasa’da belirtilmiştir. İnsanlar dini
gereklerini böylece yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana tanım
olarak getirmek yanlış olur. Kişiler laik olmaz.” (İddianame, s. 28 )
“Bazıları laikliği din
gibi algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda Müslüman olunamaz. İnsan iki
dine mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik bir sistemdir ve fertlerin
değil, devletin laikliği söz konusudur. Dine mensupluksa ferdi bir
tasarruftur. O manada söyledim.” (İddianame, s. 28 )
“Laikliği din haline
getirirseniz halkı üzersiniz”…”Bizim laiklikle derdimiz yok. 1982
Anayasası’nın laikliği düzenleyen maddesinin gerekçesinde bir tanım mevcut.
Gerekçe, ‘bütün dinlere eşit mesafede olmak’ diyor. İnançlar, devlet
güvencesinde. Tekrar ediyorum: Ben insan olarak laik değilim; devlet
laiktir. Buna mukabil laik düzeni korumakla yükümlüyüm. Ama siz laikliği
bir din gibi takdim ederseniz, bu ülkenin halkını üzersiniz. Türkiye iyiye
gidiyor, hükümet başarılı, laikliği gündeme getirip, bundan nemalanmak
isteyenler var. Türkiye’de ‘niyet okuyucuları’ haksız isnadlar ortaya
atıyor” (İddianame, s. 30 )
‘‘Laik toplumda din,
laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç gruplarına eşit mesafede
olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği içindir ki,
laiklik bizim için bir yerde sigortadır.” (İddianame, s. 36 )
“İrticanın siyasete,
eğitime ve devlete sistemli bir şekilde sızmaya çalıştığını” söyleyen Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer’e tepki göstererek, bazılarının zaman zaman “laiklik
tehlikede” diyerek havayı bulandırma gayreti içine girdiğini savunduğu, “Bu
yanlıştır. 14 milyon kişinin oyunu almış ve iktidar olmuş bir parti,
laiklik karşıtı olarak bu sahneye çıkmadı” (İddianame, s. 52 )
c) AK PARTİ, 14 ağustos
2001’de kurulmuş ve kısa süre sonra da milletin iradesiyle iktidar
olmuştur. İktidar olduğu için de laiklik konusu dahil her konudaki anlayış,
yaklaşım ve uygulaması, aleni ve milletimizin gözü önündedir. Ak Parti’nin
gizli bir anlayışı, gizli bir tüzüğü, gizli bir programı ve gizli bir
niyeti yoktur. Hiçbir zaman da olmamıştır.
Ak Parti iktidar olduğu
günden bugüne, kimsenin; dini inanışına, düşünce ve kanaatine, ibadetine,
dini ayin ve törenlerine müdahale etmemiş ve edilmesine de müsaade
etmemiştir. Hiç kimse, “AK PARTİ geldi de benim dini, sosyal, siyasi,
ekonomik vb. hayatım, laiklik ilkesi aleyhine olumsuz etkilendi veya
değişti” diye iddia edemez. Kaldı ki böyle bir iddia da varit değildir. AK
PARTİ, hiç kimseyi dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye
zorlamamış ve başkalarının zorlamasına da izin vermemiştir. AK PARTİ, hiç
kimseyi dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınamamış ve suçlamamış,
başkalarının kınaması ve suçlamasına da göz yummamıştır. Her din, inanç ve
mezhebe eşit mesafede durmuş ve bu duruşunu kararlılıkla sürdürmeye de özen
göstermiştir.
d) Ayrıca AK PARTİ
iktidarında, 22. dönemde yasama Meclisi, bütün cezacıların; rejimin
karakterini gösteren esas Anayasa diye nitelediği Türk Ceza Kanununu ve
Ceza Muhakemesi Kanunu yasalaştırmış ve başkaca pek çok yasa çıkarmıştır.
Bu yasalar da yürürlüktedir. Yapılan her düzenlemeyle laiklik ilkesi biraz
daha güçlenmiştir.
e) Avrupa Birliği, laik
sistemin sahibi ve de uygulayıcısıdır. Laik bir sisteme sahip Avrupa
Birliğinin üyesi olma yönünde en önemli adımların atılması ve en önemli
dönemeçlerin geçilmesi, AK PARTİ iktidarlarında olmuş ve neticede Türkiye,
Avrupa Birliği ile müzakere eden ülke statüsüne yükselmiştir.
Sonuç olarak; AK PARTİ,
yaklaşık altı senelik iktidar döneminde; milletimize ve devletimize yaptığı
hizmetlerle, laikliğe aykırı eylemlerin değil, Türkiye Cumhuriyetine,
cumhuriyetimizin değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez
niteliklerine ve milletimize hizmetin odağı olmuştur. Ak Parti ile hem
devletimiz, hem cumhuriyetimizin nitelikleri ve hem de milletimiz daha da
güçlenmiştir. Bunun tanığı, Türk milletidir.
Onun için, AK PARTİ’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu iddiası, gerçek dışı olup, Anayasa,
yasa ve uluslar arası sözleşmelere, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına
açık ve tartışmasız aykırıdır.
B- AK PARTİ ÜYELERİNİN VE YETKİLİ
ORGANLARININ LAİKLİĞE AYKIRI HİÇ BİR EYLEMİ YOKTUR
AK PARTİ’nin üyelerinin ve yetkili organlarının,
laikliğe aykırı hiçbir eylemi yoktur. İddia makamı da, Anayasa’nın
öngördüğü somut koşulları taşıyan hiçbir eylemi delil olarak
gösterememiştir.
İddia makamının laikliğe aykırı eylemlere delil
olarak gösterdiği şeyler; Anayasa’nın teminatı altındaki bir kısım yasama
faaliyetleri, Anayasa ve yasalara uygun yürütme organının ve bir kısım
yerel yöneticilerin bazı icraatları ile yine Anayasa’nın teminatı altında
olan düşünce açıklamalarıdır. Bu iddia ve isnatların hiç biri ; laikliğe,
Anayasa ve yasaya ve uluslar arası sözleşmelere aykırı değildir. Bu
nedenle, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmanın belirlenmesinde birer
delil ve kriter olarak kullanılmaları mümkün değildir. Aksinin kabulü,
hukukun evrensel kuralları ve Anayasa’nın açık ihlalidir.
İddia makamının
iddianamesinde, Ak Parti’nin üyelerinin ve Genel Başkanının laikliğe aykırı
olarak kabul ve takdim ettiği beyanları ve faaliyetlerinin tamamı, laikliğe
aykırılık oluşturmak bir yana, insan haklarına bağlı, laiklik, demokrasi ve
hukuk devletinden yana olan bir partinin savunması gereken düşünce ve
politikalardan oluşmaktadır. “Anayasaya
aykırı eylem” olarak iddianameye konulan ifadelerde laikliğe, insan
haklarına, demokrasiye ve hukuk devletine vurgu yapılmaktadır. Bu
beyanların hepsi, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence
altına alınan “ifade özgürlüğü” kapsamındadır.
Demokratik bir hukuk devletinde siyasi partilerin
ve parti mensuplarının, ülke sorunları, yasalar ve uygulamalara dair
tespit, değerlendirme ve eleştirilerde bulunması ve kendi çözüm önerilerini
insanların bilgi ve onayına sunması; siyasi parti, örgütlenme ve siyasal
ifade özgürlüğünün gereğidir. Bu gereklilik, “Düşünce ve kanaat hürriyeti”
(Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m.
26)nin doğal bir sonucudur. “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine
sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve
kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle
kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m. 25) “Herkes, düşünce ve
kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu
olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların
müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de
kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla
yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.” (Anayasa,
m. 26/1) Anayasa’nın herkese tanıdığı düşünme ve düşündüğünü açıklama ve
yayma hak ve hürriyetini, buna en fazla gereklilik duyan siyasi parti,
Genel Başkan, Başbakan, Bakan, milletvekili ve siyasi parti üyelerinden
esirgediği düşünülemez.
İddianamede, laikliğe aykırı eylem veya söylem
olarak sunulan iddialar, laikliğe aykırı eylem veya söylemler değildir. Aksine
bunların hepsi, “eleştiri” ve “propaganda” hakkının kullanılması
niteliğinde olan ve Anayasanın 24, 25 ve 26 ncı, AİHS’in 9, 10 ve 11 nci
maddelerinin koruması altında olan düşünce açıklamaları niteliğinde olup, “hukuka ve dolayısıyla laikliğe aykırı”
bir nitelik taşımamaktadırlar.
1) YASAMA YETKİSİNİN KULLANILMASI,
LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI BİR EYLEM DEĞİLDİR
Yasama yetkisinin kullanılması, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ne aittir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu yetkisini,
Anayasa’nın koyduğu esaslara göre kullanır (Anayasa, m. 6). Kanun çıkarmak,
değiştirmek ve kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve
yetkilerindendir (Anayasa, m. 87) Kanun teklif etmeye, Bakanlar Kurulu ve
milletvekilleri yetkilidir. Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük
Millet Meclisinde görüşülme usul ve esasları, İçtüzükle düzenlenir
(Anayasa, m. 88). Meclisin kabul ettiği kanunları, Cumhurbaşkanı onbeş gün
içinde onaylar ya da bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet
Meclisine geri gönderebilir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aynen kabul
ettiği kanunlar onaylanarak Resmi Gazete’de yayınlanır. (Anayasa, m. 89).
Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün şekil ve esas bakımlarından Anayasa’ya uygunluk denetimi ile Anayasa
değişikliklerinin sadece şekil bakımından Anayasa’ya uygunluğunun
incelenmesi ve denetlenmesi görev ve yetkisi, Anayasa Mahkemesi’ne
aittir(Anayasa, m. 148).
Yasama faaliyetlerinin özgür bir ortamda
yürütülebilmesi için “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis
çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri
düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce
başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa
vurmaktan sorumlu tutulamazlar.” (Anayasa, m. 83/1)
Buna rağmen iddia makamının;
1- 7.12.2004 günü yürürlüğe giren 5272 sayılı Belediye Kanununun 15.
maddesinin 1. fıkrası,
2- 5320 sayıl İl Özel İdaresi Kanununun 7. maddesi,
3- 13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun “Mükellefler”
başlıklı 2. maddesinin beşinci fıkrası,
4- Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesi,
5- Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi
tarafından değiştirilmesini ve bu çalışmalar sırasında milletvekillerinin
konuşmalarını ve ayrıca;
1- Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun
Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri
gönderilmesi ve alt komisyona havalesini,
2- Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasına
imkan veren 31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı Yasanın kabulü ve Cumhurbaşkanı
tarafından bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderilmesini,
3- Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanununda değişiklik öngören
kanun teklifinin ile,
4- 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunun Ek 17’inci maddesine bir fıkra
eklenmesinin öngören kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığına verilmiş olmasını, laikliğe aykırı eylem olarak göstermesi,
Anayasa’nın ihlalidir.
İddia makamının yaklaşımının doğru kabul edilip,
bir partinin yasal değişiklik yapacak güçte olmasının tehlike olarak
görülmesi halinde; parlamenter sistem, işlemez hale gelir. Çünkü bu kabul,
bütün iktidar partilerinin, laiklik veya demokratik düzen için tehlike
olarak görülmesi sonucunu doğurur.
Türkiye Büyük Milet Meclisi, yasal düzenlemeleri,
hem şekil ve hem de esas bakımından Anayasa’ya uygun yapmak zorundadır.
Meclisin kabul ettiği bir yasal düzenlemenin Anayasaya aykırı bulunması
halinde tek müeyyidesi, Anayasa Mahkemesi tarafından iptaldir. Bunun
başkaca bir müeyyidesi de yoktur. Anayasa Mahkemesi, sayısız kanun hakkında
iptal kararı vermiştir. Bir kanunun tasarı veya teklifinin Anayasa’ya
aykırı olduğu iddiası veya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi,
siyasi parti kapatma nedeni değildir. Aksinin kabulü, Meclisin, siyasi
partilerin ve milletvekilliğinin gereksiz hale gelmesi anlamına gelir.
2) YÜRÜTME ORGANININ İCRAATLARI
LAİKLİĞE AYKIRI EYLEM DEĞİLDİR
Anayasaya
göre; idare, kuruluş ve görevleri ile bir bütündür ve kanunla düzenlenir
(Anayasa, m. 123/). Kamu hizmetlerinin
gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür. Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile üst kademe
yöneticilerinin göreve başlama, atama, nakil, yükselme ve her türlü özlük
hakkı kanunla düzenlenir (Anayasa, m. 128) . Memurlar ve diğer kamu
görevlileri, Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla
yükümlüdür (Anayasa, m. 129/1) Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve
suretle çalışmakta olan kimselerin, üstünden aldığı emri, yönetmelik,
tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görmesi halinde, yerine
getirmez. Bu durumda aykırılığı emri verene bildirir, üstü emrinde ısrar
eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emri yerine getirir. Bu halde, emri
yerine getiren sorumlu olmaz. Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle
yerine getirilmez. (Anayasa, m. 137). Bütün bunlarla birlikte idarenin her
türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır (Anayasa, m. 125/1).
Bu yasal düzenlemeler karşısında; kamu
hizmetlerinde çalışan kamu personeli, görevde kaldığı sürece kamu görevlisi
statüsünde kamu hizmeti gören Başbakan, bakanlar ve Bakanlar Kurulu sadece
Anayasa, kanun, tüzük ve yönetmeliklere uygun görevlerini yapmak
zorundadırlar. Kanunlar, Anayasaya; tüzükler Anayasa ve kanuna; yönetmelikler
ise tüzük, kanun ve Anayasaya aykırı olamazlar. Ayrıca hem yasal idari
düzenlemelere ve hem de idari işlem ve eylemlere karşı yargı yolu da
açıktır. Bu şartlar altında Başbakan, Bakanlar Kurulu, bakanlar, memurlar
ve diğer kamu görevlilerinin; Anayasa, laiklik, kanun, tüzük ve
yönetmeliklere aykırı davranması mümkün değildir.
3) YEREL YÖNETİMLERİN İCRAATLARI,
LAİKLİĞE AYKIRI EYLEM DEĞİLDİR
“Mahallî idareler; il, belediye veya köy halkının
mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla
belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler
tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir.
Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile
yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Merkezî idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî
hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu
görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî
ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine
sahiptir.
Mahallî idarelerin belirli kamu hizmetlerinin
görülmesi amacı ile, kendi aralarında Bakanlar Kurulunun izni ile birlik
kurmaları, görevleri, yetkileri, maliye ve kolluk işleri ve merkezî idare
ile karşılıklı bağ ve ilgileri kanunla düzenlenir. Bu idarelere, görevleri
ile orantılı gelir kaynakları sağlanır.” (Anayasa, m. 127/1-2, 5-7)
Bu hükümler karşısında yerel yönetimlerin
faaliyetleri, ayrı bir tüzelkişiliğe sahip Ak Partiye isnat edilemez.
C- AK PARTİ ÜYELERİNİN VE YETKİLİ
ORGANLARININ DÜŞÜNCE AÇIKLAMALARI LAİKLİĞE AYKIRI EYLEM DEĞİLDİR
Düşünce ve düşünceyi
ifade özgürlüğü, insan hak ve özgürlükleri içinde hayat hakkıyla birlikte
en önemli olanıdır. Düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğünün bulunmadığı
yerde gerçek bir demokrasiden ve ilerlemeden söz edilemez. İnsanın
düşünemediği ve daha doğrusu düşüncesini açıklayamadığı yerlerde, ne bilim
ve teknik, ne sosyal ve siyasal bilimler ne de siyasal görüş ve akımlar
gelişir.
Düşünceyi özgürce ifade hürriyeti
olmadıkça düşünce edinmeye yarayan
hürriyetler ve kanaat hürriyeti fazla bir anlam taşımaz.
İddianamede yer alan üşünce açıklamaları, laikliğe
ve Anayasaya aykırı bir eylem değildir. Aksine düşünce açıklamaları,
demokratik hukuk devleti olmanın gereği olup Anayasanın teminatı
altındadır.
Anayasa’da 03.10.2001 Tarih ve 4709 Sayılı Yasa’nın
1’inci maddesi ile Başlangıcın beşinci fıkrasında geçen “Düşünce ve
mülahaza” ibaresi, “Faaliyetin” olarak değiştirilmiş ve aynı kanunun
25’inci maddesi ile 69’uncu madde de yapılan değişiklikle, odak olmanın
temel şartının - belli koşullarla birlikte -”Eylemler” olduğu hüküm altına
alınmıştır. Anayasa’da eş zamanlı olarak yapılan bu değişiklikler, odak
olmanın tespitinde beyanların, bir ölçü ve kriter olmadığını ifade
etmektedir.
Demokratik bir hukuk devletinde siyasi partilerin,
ülke sorunları, yasalar ve uygulamalara dair tespit, değerlendirme ve
eleştirilerde bulunması ve kendi çözüm önerilerini insanların bilgi ve
onayına sunması; siyasi parti, örgütlenme ve siyasal ifade özgürlüğünün
gereğidir. Bu gereklilik, “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25)
ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)nin doğal bir
sonucudur. “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve
amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m. 25) “Herkes,
düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına
veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî
makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek
serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya
benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.”
(Anayasa, m. 26/1) Anayasa’nın herkese tanıdığı düşünme ve düşündüğünü
açıklama ve yayma hak ve hürriyetini, buna en fazla gereklilik duyan siyasi
parti, Genel Başkan, Başbakan, Bakan, milletvekili ve siyasi parti
üyelerinden esirgediği düşünülemez.
Kaldı ki iddianamede yer alan beyanların hepsi,
Anayasanın 2, 24, 25 ve 26 ncı, AİHS’in 9, 10 ve 11 nci maddelerinin
koruması altında olan düşünce açıklamaları niteliğinde olup, hiç biri “hukuka ve laikliğe aykırı”
değildir:
1)
DİNİN BİRLEŞTİRİCİLİĞİ’NE VURGU YAPMAK LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI DEĞİLDİR
Cumhuriyetimizin kurcusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
dahil bütün Devlet adamları ve siyasetçiler, toplumumuz bakımından İslam
Dininin birleştirici yönüne vurgu yapmıştır. Türkiye’de siyasiler; “Bizi
bir birimize bağlayan en önemli bağ dindir” veya “Türkiye’de din
çimentodur” veya “Türkiye’de din toplumun harcıdır” veya “İslam, demokrasi
ve laiklik altın üçgendir” ve “% 99’u veya kahir ekseriyeti Müslüman bir
ülke” vb. ifadelerle dinin birleştirici ve bütünleştirici özelliklerini
ifade etmişlerdir.
Nitekim daha Cumhuriyetimizin başlangıcında kurcu
irade; Anayasal kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak, dine ve
onun birleştiriciliğine verdiği önemi göstermiştir. Anayasa’nın 136’ıncı
maddesine göre; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı,
lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında
kalarak ve milletçe dayanışma ve
bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine
getirir.” (Anayasa, m. 136) Anayasamız, “Lâiklik ilkesi doğrultusunda,
bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” hizmet etme
görevini Diyanet İşleri Başkanlığı’na vermiştir. Şayet İddia makamının
iddiası kabul edilip, dinin birleştiriciliğine vurgu yapmak laikliğe aykırı
kabul edilirse, bugün binlerce camide din hizmetlerini yürüten ve din
konusunda toplumu aydınlatan Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yerine
getiremez. Anayasa’nın hem 2’inci, hem 24’üncü, hem 25 ve 26’ıncı ve hem de
136’ıncı maddeleri, bu yönüyle işlevsiz hale gelir.
AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan, dinin her türlü istismarına karşı çıkmış ve siyaseten yola
çıktığında bu konudaki yaklaşımını açıkça ortaya koymuş ve parti olarak ta
bu çizgiye hep sadık kalmışlardır.
Başbakan, bugüne kadar yaptığı hiçbir konuşmada
“Din üst kimliktir.” şeklinde veya bu anlama gelecek bir beyanda
bulunmamıştır. Sadece dinin birleştirici vasfına vurgu yapmıştır. Ama
Başbakanın, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bizi birbirimize bağlayan üst
kimliktir.” biçiminde ve anlamında sayısız açıklamaları vardır:
“Parti
olarak 3 kırmızı çizgilerinin bulunduğunu vurgulayan Başbakan Erdoğan, asla
dine dayalı, ırka dayalı ve bölgeye dayalı milliyetçilik yapmayacaklarını,
birleştirici unsur olarak Anayasal vatandaşlığı esas alacaklarını belirtti.
Erdoğan, ‘‘Bunu başardığımız zaman önümüzde kimse duramaz’’ (AK PARTİ Genel
Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 26 Temmuz 2003 Ak Parti Bursa
İl 1. Olağan Kongresindeki konuşmasından)
“Hükümetimizin 3 kırmızı çizgisi var; etnik,
bölgesel ve dinsel milliyetçiliğe karşıyız. Dolayısıyla ben siz değerli
kardeşlerimi, vatandaşlarımızı bütün bu olaylar karşısında daha mutedil
olmaya çağırıyorum. Ne ocaklar söndü bu bölgelerde. El ele, omuz omuza
verelim, bu kini, nefreti ortadan kaldıralım. Terör gruplarının insan
haklarıyla ilgili hiçbir özelliği yoktur. Özgürlüklere saygısızdılar. Onlar
sadece kan ve ölümden zevk alırlar. Ve biz hiçbir zaman terör gruplarıyla
da barışık olamayız. Ben halkımı bu noktada net olmaya daha duyarlı olmaya
özellikle davet ediyorum.’’ (AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın 21 Kasım 2005’te Şemdinli’de yaptığı açıklamalardan)
“3 Kırmızı çizgilerinin bulunduğunu tekrarlayan
Başbakan Erdoğan, “AK PARTİ’DE etnik milliyetçilik yok. Etnik
milliyetçiliğe karşıyız, bunu böyle bilin. 73 milyonun kardeşliğine
inanıyoruz. Etnik unsurlar var; Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Gürcüsü,
Abhazası, Boşnak’ı, Arnavut’u vs... Hepsine bizler aynı mesafedeyiz. Hep
birlikte, farklı etnik kimliklere sahibiz. Fakat bizi birleştiren bağ,
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır. Onun için de diyoruz ki; tek bayrak
Türk Bayrağı, tek millet Türk milleti, tek vatan Türk vatanıdır. Bu vatan,
780 bin kilometre karelik vatan topraklarıdır. AK PARTİ, bölgesel
milliyetçilik de yapmaz.” (AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın 15 Nisan 2006’da Tunceli ziyaretinde yaptığı konuşmadan)
“Açık söylüyorum, bizim 3 kırmızı çizgimiz var:
Bölgesel milliyetçiliği kabul etmiyoruz.
Etnik milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı hepimizin ortak paydasıdır. Etnik olarak sen yine
Kürt ol ama anayasal kimlik olarak Türk vatandaşısın, bunu da kabul et,
sana bundan getiren götüren bir şey yok.
Dinsel milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Burada
laiklik tanımı önem arz ediyor. Biz 1982 Anayasası’nın gerekçeli
kararındaki laiklik tanımını parti programımıza da aldık, yeni Anayasa
çalışmasında da var. Bu noktada laikliği en büyük güvence olarak görüyoruz.
Devlet tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafededir.” (AK PARTİ Genel
Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 8 Aralık 2007’de Lizbon’da
yaptığı açıklamadan)
“AK PARTİ’nin 3 kırmızı çizgisi olduğunu söyleyen
Erdoğan,”Biz etnik, bölgesel, dinsel milliyetçiliğe karşıyız. Bazıları
‘Türkiye Cumhuriyeti 36 etnik unsurdan oluşuyor’ diyor. Bizi birbirimize
bağlayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı var. Yaratılanı Yaradan’dan
ötürü seveceğiz. 70 milyonun tamamına eşit mesafede durmak, ayrım yapmamak
zorundayız. Bu ülkeye ayrılık tohumunu ekenler, hiçbir zaman bu ülkede
iktidar olamayacaklardır”(AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın 22 Aralık 2007’de AK PARTİ Üsküdar İlçe Teşkilatı bayramlaşma
törenindeki konuşmasından)
Ayrıca iddianamede yer alan aşağıdaki cümleler de
bunun kanıtıdır ve iddianameyi tekzip etmektedir:
“Herkes kendi kimliğiyle övünebilir. Bu onun en
doğal hakkıdır. Kürt Kürtlüğüyle, Türk Türklüğüyle, Çerkez Çerkezliğiyle,
Laz Lazlığıyla övünebilir. Etnik kimlik anlamında söylüyorum. Ama bizi üstte birbirimize bağlayan üst
kimlik TC vatandaşlığıdır. Bu ortak paydadır”...” (İddianame,
s.28-29)
“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
bugüne kadar “din bir üst kimliktir” ifadesi kullanmadığını vurgulayarak,
“Üst kimlik olarak kullandığım ifade; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır
ve bunun defaatle açıklamalarını yaptık. Ama buna rağmen bazıları anlamak
istemiyor. Yine söylüyorum, din bir çimentodur ve şu anda en önemli
birleştirici unsurumuzdur. Tarih boyunca bu böyledir….” (İddianame, s. 29)
Ayrıca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hiçbir zaman
Türkiye için “İslam Devleti” ismini ve nitelemesini de kullanmamıştır.
“İslam ülkesi” ismini ve nitelemesini kullanmış ve bunun “İslam Devleti”
anlamına gelmediğini, ikisinin ayrı şeyler olduğunu da ifade etmiştir.
Kaldı ki “İslam ülkesi”, “Çoğunluğu Müslüman ülke” , “% 95’i Müslüman ülke”
veya “Kahir ekseriyeti Müslüman ülke” nitelemelerini yapmamış bir siyasetçi
Türkiye’de yoktur. Hatta AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakanı bu cümleleri
kullandığı için laiklik aleyhine beyanda bulunmakla itham eden iddia makamı
bile esas hakkındaki görüşünde benzer bir değerlendirmeyi yapmıştır. İşte
iddia makamının değerlendirmesi: “Türkiye
Cumhuriyeti çoğulcu demokrasinin de esasları olan bu ilkeleri 85 yıllık
tarihi serüveni içerisinde hayata geçirebilmiş nüfusunun ekseriyeti İslam olan yegane ülkedir.”(Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü, s. 10) İddia makamının,
kendisinin aynı mahiyette ifadeler kullanmasını laikliğe aykırı görmezken
AK PARTİ üyelerinin benzer cümleler kurmasını laikliğe aykırı görmesi, açık
bir çelişkidir ve de manidardır. Hukuk Devleti ve eşitlik ilkesi, herkes
için aynı değerlendirmeyi gerekli kılar. Bir cümle, söyleyene göre hukuka
uygun veya aykırı olamaz.
Bütün bunlara rağmen iddia makamının; Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan hakkında (İddianame, s.27; 28; 29 ve 39;) bu konulara
yer vermiş olması açık bir Anayasa ihlalidir.
Burada dava vesilesi ile bir önemli
hususa ileride bizi sıkıntıya sokacak bir muhakkak gerilime, yıllarca
insanlarımızı karşı karşıya getirecek bir anlayışa dikkatlerinizi çekmek
istiyorum.
İddianamede yer alan din ve İslâm’la ilgili bazı
görüşler ve imajlar hem yanlış, hem de yanıltıcıdır. Bu görüşlerin kabulü
bir yüksek Mahkeme kararına mesnet teşkil etmesi durumunda, Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın Anayasa ve Yasalarla kendisine yüklenen görev ve sorumluluk
alanlarını daralacak hatta, bize göre özgü bir anayasal kurum işlevsiz hale
gelecektir. Laiklikle ilgili yanlış algılamaları ve tasavvurları
pekiştirecek, bu da din ve devlet işlerini sağlıklı bir zeminde
ayrıştırılmasını imkansız kılacaktır.
Bir siyasi parti ile ilgili kapatma davasında hukuk
metinlerinin esas alınmasında şüphe yoktur. Buna rağmen iddia makamı
hazırladığı metinlerde laik hukukun sınırları dışına çıkarak din ve İslâm
adına çeşitli yargı cümleleri kurmakta, dini ve İslâmi kavramlar ve
öğretiler bağlamından soyutlanarak yanlış ve yanıltıcı şekilde ele
alınmaktadır. Dinin ilmen muteber kaynakları dikkate alınmadan
değerlendirmeler yapılmaktadır.
Her şeyden önce iddianamede ortaya konulan din
anlayışı, bilim insanlarının ve akademisyenlerin (kelamcıların, din
felsefecilerinin, dinler tarihçilerinin vs.) üzerinde uzlaşabilecekleri
tanım ve tasavvurlardan bir hayli uzaktır.
İddianamede din ile ilgili değerlendirmelerin
temelini, özellikle 19 ncu yüzyılda batıda beliren felsefi akımlardan biri
olan pozitivist bakış açısı oluşturmaktadır. İddianame metni siyasal
partilerin demokratik süreç içerisinde yüzyıldır devam eden aşamalarına
dikkat çekilmekte fakat bu aşamalarla orantılı bir şekilde seyreden
ülkemizde uluslar arası toplumda din ve inanç özgürlüğü alanındaki
gelişmelere hiç değinilmemektedir. Böylelikle siyasi partilerin geçirdiği
gelişimin son noktası ile din ve inanç özgürlüğü alanına yönelik ikiyüzyıl
öncesinin bakış açısı karşı karşıya getirilmektedir. İddianamenin hukuki
bir metin olarak kabul görmesi durumunda demokratik kazanımlar açısından
din ve vicdan özgürlüğü alanı pozitivizm’in dogmaları ile doldurulmuş
olacaktır.
Genel anlamda din, sosyal bir varlık olan insanın
mutluluğunu hedefler. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesi bu kabulden
hareketle, dinin toplum için vazgeçilmez bir unsur olduğunu görmesi
sebebiyledir ki, daha ilk günden Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kuruma
ihtiyaç duymuştur.
İddianame metninde ortaya çıkan Diyanet İşleri
Başkanlığı imajı ne kurumun yapısı ve amaçlarını belirleyen Anayasal
statüsü ile ne de Türkiye Cumhuriyeti Devleti toplumu nezdindeki konumu ile
ve ne de milli birlik ve beraberliğe yaptığı dinamik katkılarıyla
örtüşmektedir. Anayasanın 136ncı maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na
“Milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinme” görevini vermektedir.
İddianamede yer alan ve dini toplumsal birliğin “çimentosu” olarak değerlendiren
ifadenin parti kapatma sebebi olarak sunulması Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın anayasal görevini de yerine getirmesini
imkansızlaştırmaktadır. Bu metnin hukuki bir referans olarak onaylanması
durumunda halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede devlet-toplum
ilişkileri ve dinlerin ve kültürlerin uluslar arası toplumsal ilişkilerde
giderek artan önemi göz önüne alındığında çeşitli alanlarda riskler
oluşturma ihtimali söz konusudur.
İddianamede (İddianame, s. 38) Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın kadro talebinin, siyasiler tarafından dile getirilmesi
eleştirilmekte ve laikliğe aykırı eylemler oalarak zikredilmektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din hizmetlerinde nitelikli görevlileri
istihdam etmesi ve boş camilere atama yapılması Milli Güvenlik Kurulu’nun
tavsiye kararlarında ve dolayısı ile Türkiye Cumhuriyetinin devlet
politikası çerçevesinde yer almaktadır. Ayrıca, Terörle Mücadele Yüksek
Kurulu Sekreteryası hazırladığı “Bölücü Faaliyetlere Yönelik Eylem Planı”
çevresinden özellikle doğu ve güneydoğu illerimizde kadrosu bulunmayan
camilere din görevlilerinin istihdamının önemine değinmiş ve bu konuda
kadro ihdasını önermiştir.
Yine iddianamede ( İddianame, s. 118) dini gün ve
bayramlarda milli bayramlar arasında karşılaştırma yapılmasının milli birlik
ve bütünlüğümüz açısından son derece vahim olduğu gözden uzak
tutulmamalıdır. Dini bayram ve günler ile milli bayram ve günleri adeta
birbirlerinin alternatifi imiş gibi karşılaştırmanın, milli birlik ve
bütünlüğe katkıda bulunmayacağı gibi, toplumun zihninde karmaşıklığa yol
açacağı ortadadır.
İddianamede (İddianame, s. 89) Kur’an Kurslarının
Diyanet işleri Başkanlığı Müfettişlerince teftiş edilmesine yönelik
düzenlemeler laikliğe aykırı olarak görülmektedir. İddianamenin öne sürdüğü
gibi bu konu ile ilgili yapılan teklifte Kur’an Kurslarının denetim yetkisi
sadece Diyanet İşleri Başkanlığı Müfettişlerine verilmiş değildir. Yasa
teklifinin asıl amacı, genel teftişin yanında mesleğin gerektirdiği bilgi,
birikim ve deneyimi nedeniyle Kur’an eğitim ve öğretimi açısından Diyanet
Müfettişlerinin teftiş ve denetimdeki sorumluluklarını artırmaktır. Kaldi
ki anayasal bir kurum olan Diyanet Müfettişleri ile Milli Eğitim
Müfettişleri arasında bir ayırım yaparak Diyanet Müfettişlerine güvensizlik
anlamına gelecek söz ve tavır içinde bulunmak da son derece sakıncalı ve
inciticidir.
İddianame metninde hemen hemen tüm başlıklar
altında dini ve İslâmi kavramlar kullanılmıştır. Bu kavramlara literatürde
karşılıkları bulunmayan yanlış anlamlar yüklenmiştir. Dini kavramlar ve
terimler birbirine indirgenmiş örneği “Din” İslâm’a; “İslâm” siyasal İslâm,
İslâmcılık ve şeriata ; “Cihat” şiddet, İslâmi terör ve savaşa; “Din ve
Vicdan Özgürlüğü Talebi” takiyyeye hasredilerek açıklanmaya çalışılmıştır.
Siyasal İslâm üzerinden genel olarak İslâm,
siyasetçiler üzerinden de dindar insanlar töhmet altında bırakılmıştır.
Dini kavramlar ve dindar kesimler potansiyel zanlı olarak takdim edilmiş ve
bu insanlar hakkında “şüpheli” imajı oluşturulmuştur.
İddianamede din tanımı farklı pasaj ve alıntılardaki
kullanımında çelişki ve tutarsızlıklarla doludur (İddianame, s. 13, 15, 17,
128, 136, 139, 144). Mesela: Din, “kutsal”dır. Bununla birlikte “din, kendi
alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-İnsan arasındaki inanış olgusudur
(İddianame, s. 18). Din, vicdan işidir. Daha çok bireysel ve duygusal
düzeyde kalması gerekli bir olgudur. Onun dış dünyaya kamuya yansıyan
yönlerine sosyal tezahürlerine vurgu yapılması laikliğe aykırıdır
(İddianame, s. 17)
Bir başka değerlendirmede ise, “laik düzende özgün
bir kurum olan din” denilmek suretiyle dinin özgün biri sosyal kurum olduğu
belirtilmektedir.
Din özgün bir sosyal kurum ise, sosyal hayata
yansıyan formel yönüne, sosyal tezahürlerine “vurgu yapılmaması” mümkün
değildir. Dinin hukuki düzenlemelere mesnet teşkil etmemesi ayrıdır ve bu
doğrudur. Ama dünya hayatına bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik değer
ve davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak gösterilmesi ayrıdır.
İddianamenin değerlendirilmesi açısından bakıldığında dinin toplumsal ilişkilere
yansıyan herhangi bir yönü olmamalıdır. Dini sosyal hayat ile bağlantısı
mabedin kapısında başlamalı ve orada bitmelidir. Bu anlayışa göre; dini
bayramların resmi tatil olması; ezanın
okunması ve kilise çanının çalınması; Cami’de, Kilise’de ve Havra’da ibadet
edilmesi; vakit namazı, Cuma namazı, bayram namazı ve cenaze namazı
kılınması; diğer cenaze işlemlerinin yapılması; Kur’an Kurslarında Kur’an
öğrenimi; ramazan ayında oruç tutması, televizyonlarda dini program yapması
ve gazetelerin dini içerikli ekler vermesi; hac ibadetinin yapılması,
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı ve hizmetlerini sürdürmesi
laikliğe aykırıdır. Çünkü sayılan bu hususların hiç biri gizli yapılamaz,
hepsinin dışa yansıyan ve zaruri olan formel yönleri vardır. Böyle bir laiklik
anlayışı, hem Anayasa’mızın benimsediği laiklik analayışı ve hem de batının
benimsediği ve uyguladığı demokratik laiklik anlayışı ile uyumlu değildir.
Çünkü bu tür bir laiklik anlayışının karşılığı, hiçbir laik sistemde
yoktur. Yine iddianamede din, aklın karşıtı olarak sunulmuş, dinin akılla
bağdaşamayacağı zimmen vurgulanmıştır (İddianame, s. 12, 17, 18) böylece
kişinin vicdanında yer alan kutsal ve dini değerler bir bakıma akıl dışı
olarak tavsif edilmiştir.
Ve yine iddianamede (İddianame, s. 10, 11, 17) din
ve bilim kelimeleri bir birinin zıttı olarak sunulmuş, bilimin dinin
bittiği yerde başladığı iddia edilmiş, adeta din ve bilimin örtüştüğü
hiçbir alanın olamayacağı düşüncesi işlenmiştir.
İddianamenin bir başka yerinde İslâm’ın özelliği
olarak bahsedilen hususlar, bir başka yerde Siyasal İslâm’ın özelliği
olarak belirtilmiş ve böylece İslâm, siyasal İslâm’a indirgenerek
açıklanmıştır (İddianame, s. 114, 116) İddianamenin bir başka yerinde
Şi’a’ya mahsus özellik olan takiyye tüm İslâmi inanışlar için
genelleştirilmiştir. Halbuki Türkiye’deki dini anlayışa göre takiyye ,
dinen anlayışla karşılanan bir husus değildir.
Sonuç olarak, iddianame metninde dini ve İslâmi
kavramlara ülkemizdeki akademik, dini çalışmalar ve ilahiyat birikimi
gözetilmeden keyfi ve izafi anlamlar yüklenmiştir. Temel kaynaklara
müracaat edilmeksizin ve herhangi bir yöntem belirlenmeksizin gelişi güzel
bir şekilde kullanılmıştır.
2) “DİNDAR BİRİNİN LAİK DEVLET YAPISINI BENİMSEYEBİLECEĞİNİ”
VEYA “LAİKLİĞİN DİNDARLIĞIN TEMİNATI OLDUĞUNU” SÖYLEMEK VEYA LAİKLİK
KONUSUNDA DEĞERLENDİRMELER YAPMAK, LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI DEĞİLDİR
Laiklik
konusunda değerlendirmeler yapmak, “Dindar birinin de laik devlet yapısını
benimseyebileceğini” veya “Laikliğin dindarlığın teminatı” veya “Laikliğin
bir din olmadığını” veya “Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünün teminatı”
olduğunu söylemek, laiklik ilkesine aykırı değildir. Aksine bunları
söylemek, Anayasa’da yer alan laiklik ilkesi ve gereklerine uygundur.
Laiklik ilkesi; Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ayrılmaz, değiştirilmez ve değiştirilmesi teklif
dahi edilemez bir niteliği (Anayasa, m.2,4) olup, hiçbir zaman dinsizlik
değildir ve kişilerin dinini yaşamasına veya dindar olmasına da mani
değildir. Aksine laiklik; bütün dinlerin, inançların ve ibadetlerin
teminatı, bu konulardaki hak ve hürriyetin ifadesidir. Bu husus, Anayasanın
2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir:“Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca,
mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından
dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına
gelir.”
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, din ve vicdan özgürlüğünü bir hak olarak tanımış ve teminat altına
almıştır. Anayasa’daki “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine
sahiptir.
14’üncü madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler
serbesttir.
Kimse ibadete, dini ayin
ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa, m.
24/1-3) hükmü, bunun açık bir kanıtıdır.
AK PARTİ’nin ve
üyelerinin savunduğu laiklik anlayışı budur. Biz hiçbir zaman “laiklik,
dinsizliktir veya laik inanca sahip olanlar dinsizdir” demedik. Bizim
söylediğimiz şudur: Laiklik dinsizlik değildir. Laiklik, kişilerin
dinini yaşamasına veya dindar olmasına mani değildir. Aksine laiklik; bütün
dinlerin, inançların ve ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hak ve
hürriyetin ifadesidir. Bu husus, Anayasanın 2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade
edilmiştir: “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her
ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve
dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi
kılınmaması anlamına gelir.” Bu nedenle iddia makamının, AK PARTİ’yi “Laik
inanca sahip olanları dinsizlikle eşdeğer” (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,
esas hakkındaki görüşü, s. 5) tuttuğu iddiası da asılsızdır. Müddei
iddiasını ispatla mükelelftir. Onun için İddia makamı, bu iddiasını ispat
etmelidir. İspat için de en azından AK PARTİ ve mensuplarının söylediği bir
kelime, tek bir cümle veya yapılmış tek bir vakayı delil olarak göstermek
zorundadır. Ama iddia makamı, bu yönde tek bir delil dahi sunmaksızın;
sadece subjektif bir beyanla partimizi ve üyelerimizi haksız ve hukuksuz
bir biçimde itham etmiştir.
Sonuç olarak: Herkes
laikliğin bir sistem olduğunu vurguluyor. Başbakan ve diğer parti
mensupları da laiklik bir sistemdir diyor; yani aynı şeyi söylüyor. Anayasa
da laikliği, bireyin değil Türkiye Cumhuriyeti Devletinin niteliklerinden
biri olduğunu söylüyor. Başbakan ve diğer parti mensupları da aynı şeyi
söylüyor. Herkes laikliğin din, inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı
olduğunu ve dindarlığa mani olmadığını söylüyor, Başbakan ve diğer parti
mensupları da laikliğin din, inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı olduğunu
ve dindarlığa mani olmadığını, dindar bir kişinin de laiklik ilkesini
benimseyebileceğini söylüyor. Özetle ifade etmek gerekirse Başbakan ve
diğer parti mensuplarının söylediği, Anayasa, Anayasa Mahkemesi ve
doktrinin söylediklerinin, farklı bir üslupla tekrar ve ifadesidir.
AK PARTİ, laikliğin
teminatıdır. Nitekim Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini benimsediğini,
laikliğin teminatının Ak Parti olduğunu, laikliğin bir sigorta olduğunu
ifade eden ve laikliğin önemine vurgu yapan sayısız konuşmaları vardır.
Bunların bazıları iddianamede yer almakta (İddianame, s. 28, 30, 36) olup, bazılarını
da yukarıda verdik.
AK PARTİ üyelerinin, laiklikle ilgili
değerlendirmeleri, Anayasaya ve laiklik ilkesine aykırı değildir, Anayasa
ve laiklik ilkesi ile uyumludur.
3) YÜKSEK ÖĞRENİM HAK VE ÖZGÜRLÜĞÜ
KONUSUNDAKİ SORUNLARI TARTIŞMAK VE ÇÖZÜMÜNE DAİR ÖNERİLER GEİTRMEK LAİKLİK
İLKESİNE AYKIRI DEĞİLDİR
Siyasi ve fikri çoğulculuğun egemen olduğu
demokratik sistemlerde, iktidarda olsun veya olmasın hiçbir siyasi parti
veya hiçbir siyasetçi, toplumda yaşanan sorunları görmezlikten gelemez;
toplumdan yükselen çözüm taleplerine karşı kayıtsız kalamaz. Aksine bu
sorunları topluma faydalı bir biçimde çözmenin yöntemlerini üretip kamuoyu
ile paylaşır ve çözümü için milletten yetki ister. Bu, demokrasinin ve
demokratik işleyişin bir gereğidir.
Nitekim demokratik bir ülke olan Türkiye’de, kimi
öğrenciler bakımından yükseköğrenim hak ve özgürlüğünü ölçüsüz sınırlanması
sorununun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazı milletvekilleri kanun teklifi
vermiş ve bazı siyasi partiler ise sorunu çözmek amacıyla yasal
düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu
incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
AK PARTİ’nin ve onun Genel Başkanı ve Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanının ve diğer parti mensuplarının, bu soruna dair
değerlendirme, tespit ve eleştirilerde bulunması, sorunun çözümüne dair bir
arayış içinde olması normaldir ve demokratik hukuk devleti olmanın gereği
Anayasa’nın teminatı altındadır.
Demokratik hukuk devletinde siyasetçilerin,
demokrasi ve hukuk içinde kalarak ülke sorunlarına çözüm araması, çözüm
üretmesi ve iktidarda ise sorunları çözmesi, yadsınamaz ve kınanamaz.
Aksinin varit olması, o ülkenin demokratik niteliğine gölge düşürür.
Üniversitede okuyan geç kızlarımız aleyhine
sonuçlar doğuran, eğitim-öğretim hak ve hürriyetini, hukuk devleti ve
eşitlik ilkesi ile bağdaşmayacak biçimde sınırlayan, özgürlük alanını
daraltan bir yasağı, bir sorunu konuşmak ve bunun çözümüne dair Anayasa ve
yasalara uyarak ve hukukun içinde kalarak çözüm aramak, Anayasa ve laiklik
ilkesine aykırı değildir. Kaldı ki AK PARTİ mensuplarının yaptığı açıklamalar
ile Türkiye Büyük Millet Meclisindeki yasama faaliyetleri kapsamındaki
çalışmalar, Anayasa ve hukukun tanıdığı yetki ve sınırlara uyarak
yapılmıştır.
4) ÜNİVERSİTEYE GİRİŞTEKİ KATSAYI SORUNUNU
KONUŞMAK VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ GETİRMEK LAİKLİĞE AYKIRI DEĞİLDİR
Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk
eğitimimin ortak sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri
özelinde değildir, genel bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha
görüşülmek üzere Meclise geri gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip
Liselerini değil bütün mesleki ve teknik eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu
sorunda taraf olanlar, her vesile ile “Meslek liselerindeki katsayı
sorununu” sadece İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir. Biz, bizim
dışımızda yapılan bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında ifade
ettik. Eşitlikçi bir bakışı benimsedik. Bu yaklaşım, laikliğe karşıtlık
değil laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimini icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin gözetim ve
denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur.
Devletin
gözetim, denetim ve yönetimindeki meslek liselerinden İmam Hatip Lisesinde
okumayı tercih eden kişilerin ve velilerinin, salt bu okulları tercileri
nedeniyle laik sistemi benimsememekle itham edilmesi veya bunların laik
sistem için tehlike görülmesi ve gösterilmesi, büyük bir haksızlık ve
hukuksuzluktur. Laiklik ilkesi, müfredatında dini konular bulunan bir
Devlet okulunda eğitim ve öğretim görmeyi tercih eden öğrencileri ve
velilerini veya bu öğrencilerin sorunlarının çözümü konusunda değerlendirme
ve çalışma yapılmasını, yasaklamaz. Aksine laiklik, bu tercihlerin ve bu
okulların teminatıdır.
Bir yandan Devletin kurduğu yüzlerce İmam Hatip
Lisesi eğitim ve öğretimini sürdürürken ve bu durum Anayasa ve laiklik
ilkesine aykırı görülmezken, diğer yandan bu okulların ve buralarda okuyan
öğrencilerin ve bu okullar nedeniyle mağdur edilmiş bulunan öteki meslek
liselerinin sorunlarını konuşmak ve çözümü için yasal zeminde çalışma
yürütmeyi Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görmek ve bu sorunları konuşup
çözüm arayan siyasetçilerin siyasi yasaklılığını ve üyesi bulundukları
partinin de kapatılmasını talep ve dava etmek, temel bir hukuk ve mantık
çelişkisi değil midir? Ayrıca Anayasa değişmediği halde, 1998’e kadar yapılan
bir uygulamanın, 1998’den sonra Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı hale
gelmesi ve bunun parti kapatma nedeni olarak görülmesi ve gösterilmesi
diğer bir çelişkidir. Eğer bugün 1998 öncesindeki uygulamayı istemek parti
kapatma nedeni sayılırsa, 1998’den önce hükümet etmiş bütün partilerin de
kapatılması gerekmez miydi?
Devlet, kendi eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli
bakmaz ve bakılmasına da müsaade etmez.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen
Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için
Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK
Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında
dava açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik
devlet ilkesi ile 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir
aykırılıktır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, adalet terazisinde
söyleyene göre tartılmaz.
Kaldı ki bu konudaki açıklamalarda; laikliğe aykırı
bir anlam ve laiklik ilkesine yönelik bir saldırı yoktur. Tam tersine bu
açıklamalarda; laiklik ilkesini kuvvetlendirmeye ve onu istismar edenlerin
ellerinden kurtarmaya çalışarak, laiklik ilkesinin hiç kimseyi
dışlamadığına dair bir değerlendirme, tespit ve yaklaşım vardır.
5) YÜRÜRLÜĞE GİRMİŞ ANAYASA VE YASA
DEĞİŞİKLERİNİN UYGULANMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEMEK LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI
DEĞİLDİR
Anayasa ve yasa değişiklikleri, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nde kabul edilip, Cumhurbaşkanı tarafından onaylandıktan
sonra Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer (Anayasa, m. 89; 175).
Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddesinde yapılan
değişiklikler; Anayasa ve İçtüzük’e uygun yasalaşmış ve yürürlüğe
girmiştir.
Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk
normudur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11.
maddesine göre; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını,
idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk
kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11)
Anayasa hükümleri, açık ve uygulanma kabiliyeti
varsa doğrudan uygulanabilir. Nitekim bu nitelikleri taşıyan Anayasa’nın
bazı hükümleri, doğrudan uygulamıştır. Örneğin, Anayasa’nın; “Hiç kimse,
yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı
özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8), “Ölüm cezası … verilemez.”
(Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine
ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve
yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan uygulanmışlardır.
Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa
hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine
dair muhtelif kararlar vermişlerdir.
Bir milletvekilinin; yürürlülükteki bir Anayasa
hükmünün herkes için bağlayıcı olduğunu ve uygulanması gerektiğini ifade
etmesi, ne laikliğe ve ne de Anayasa’ya aykırıdır.
Değişik milletvekillerinin Anayasa değişikliklerinin
uygulanması gerektiği yönündeki değerlendirmeleri; Anayasa’nın 11’inci
maddesinin farklı bir üslupla tekrarı niteliğindedir. Anayasaya veya
laiklik ilkesine aykırı değildir.
6) KİŞİ, ORGAN, KURUM, KARAR, SORUN,
YASA VE OLAYLARI ELEŞTİRMEK LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI DEĞİLDİR
Düşünce ve düşünceyi
ifade özgürlüğü, insan hak ve özgürlükleri içinde hayat hakkıyla birlikte
en önemli olanıdır.
Düşünceyi özgürce ifade
hürriyeti olmadıkça düşünce edinmeye
yarayan hürriyetler ve kanaat hürriyeti fazla bir anlam taşımaz.
Eleştiri hakkı da
kaynağını düşünce hürriyetinden alır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre
düşünce özgürlüğü; sadece kabul gören veya zararsız veya önemsiz bilgiler,
haberler veya fikirler için değil aynı zamanda eleştiri niteliğindeki
fikirler için de geçerlidir. Eleştiri mahiyetindeki düşüncelerin, bir
övgüyü içermeyeceği, eleştirilen için bir hoşgörüyü gerekli kılacağı
açıktır. Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi, yasa, organ,
kurum, kuruluş, makam, karar, sorun, olay, iş veya işlem yoktur. Olamaz da.
a) Cumhurbaşkanının görüşlerini
eleştirmek laiklik ilkesine aykırı değildir
Cumhurbaşkanının görüş ve kararlarını eleştirmek,
demokratik hukuk devletinin gereğidir, laiklik ilkesine aykırı değildir.
İddia makamı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
(iddianame, s.28, 52 ve 53) ile Bülent Arınç (İddianame, s. 62-63)’ın
Cumhurbaşkanının görüşlerine dönük eleştirilerini, laiklik ilkesine aykırı
bir eylem olarak kabul etmiştir.
Halbuki eleştirinin muhatabı, Cumhurbaşkanının görüşleridir,
şahsı veya laiklik ilkesi değildir.
b) Milletvekillerinin hükümeti
eleştirmesi ve Başbakanın eleştirilere cevap vermesi laiklik ilkesine
aykırı değildir
Milletvekillerinin bir tutumu nedeniyle partilerini
veya hükümeti eleştirmesi ve eleştiriye muhatap olanların da buna cevap
vermesi, laiklik ilkesine aykırı değildir. Kaldı ki bu eleştirilerin
muhatabı, laiklik değil hükümettir. Cevabın muhatabı da laiklik değil,
eleştiri yönelten milletvekilleridir. Konunun laiklikle ilgisi yoktur.
İddianamede; eski milletvekillerinden Ersönmez
Yarbay, Mehmet Elkatmış, Eyüp Sanay, Abdullah Çalışkan ve Resul Tosun’un,
AİHM’in 4. Dairesinin kararının onanmasını istemesi nedeniyle hükümeti
eleştirmişlerdir (İddianame, s. 90, 92). Bu eleştirileri de Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan cevaplandırmıştır (İddianame, s. 38, 51) İddia makamının
mantığıyla baktığınızda lehe olacak bu hususlar bile aleyhe
değerlendirilmiştir.
c) Siyasi
partileri ve siyasetçileri eleştirmek laiklik ilkesine aykırı değildir
Partiler arası siyasi
rekabet, çoğulcu demokratik hayatın bir gereğidir. Partilerin rekabet
yaparken, birbirlerini eleştirmesi, daha iyi proje ve çözüm konusunda
yarışması demokrasinin icabıdır.
Bir siyasi parti Genel
Başkanının, diğer bir parti Genel Başkanını eleştirmesi veya eleştirilerine
cevap vermesi veya başka partililerin birbirini veya karşılıklı partilerini
eleştirmeleri, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasa’ya aykırıdır.
İddia makamı; Başbakanın CHP Genel Başkanı Deniz
Baykal’a dönük eleştiri ve cevapları (İddianame, s. 28, 29, 49 ve 53) ile
Burhan Kuzu’nun CHP milletvekillerine cevapları (İddianame, s. 101)nı,
laiklik ilkesine aykırı bulmuştur. Bir iktidar partisi Genel Başkanının,
kendisini eleştiren Anamuhalefet Partisi liderini eleştirmesi veya bir
milletvekilinin diğer parti milletvekilini eleştirmesinin, laiklikle hiçbir
ilgisi yoktur. Aksinin kabulü siyaseti işlemez hale getirir. Partiler veya
siyasiler arasında geçen tartışmalardan ve bu tartışmalarda bir birlerine
karşı söylediklerinden, laiklik aleyhtarlığı sonucuna varılamaz. Çünkü bu
eleştiri ve tartışmaların hiç birisinin muhatabı laiklik değildir. Muhatap
siyasi parti veya parti mensuplarının laiklik hakkındaki görüşlerinin
eleştirilmesi, laikliğin eleştirisi değildir. Bu, sadece o partinin veya
parti üyelerinin anlayışının eleştirisidir. Eğer CHP’nin veya MHP’nin
laiklik görüş ve yorumunu eleştirmek laikliğe aykırı kabul edilirse, o
zaman çoğulcu demokratik siyasi hayatın işlemesi mümkün olmaz. Bu anlayış,
siyaseti ve siyasi partilerin varlığını anlamsız kılar.
d) Mahkeme başkanlarının görüşlerini
eleştirmek laiklik ilkesine aykırı değildir
Mahkeme Başkanlarının görüşlerini eleştirmek,
laiklik ilkesine aykırı değildir.
Fakat iddia makamı, aksi görüştedir. Çünkü
iddianamede; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (İddianame, s. 37), Bülent Arınç
(İddianame , s. 55-59), İrfan Gündüz (İddianame, s. 83) ve Mehmet
Çiçek’(İddianame, s. 83)’in, dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa
Bumin’in görüşlerini eleştiren düşünce açıklamaları ile Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın, Yargıtay eski Başkanı Eraslan Özkaya’nın görüşlerini
eleştiren düşünce açıklamalarını (İddianame, s. 27) , laikliğe aykırı eylem
olarak kabul ve takdim edilmiştir.
Mahkeme Başkanlarının görüşlerinin eleştirisinin,
laiklikle hiçbir ilişkisi yoktur. Demokratik hukuk devletinde, görüşü
eleştirilmez kişiler yoktur.
e) Mahkeme kararlarını eleştirmek
laiklik ilkesine aykırı değildir
Mahkeme kararları da eleştirilebilir. Mahkeme
kararlarının bağlayıcı olması, onların eleştirilmez olduğu anlamına gelmez.
Nitekim Yüksek Mahkeme’nin pek çok değerli Başkanı da aynı kanaattedirler.
“Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve bağlayıcı olması, onların
eleştirilemez olduğu anlamına gelmemektedir. Diğer deyişle, mahkeme
kararlarına uyma yükümlülüğü, söz konusu kararları eleştirme hakkını
ortadan kaldırmamaktadır. Bir hukuk devletinde, yargı kararlarının da
eleştirilebilmesi doğaldır. Mahkeme kararlarının oybirliği ile alınmadığı
durumlarda, azlık oyu kullanan üyelerin düşüncelerinin de bu anlamda karşı
hukuki düşünceyi oluşturduğu açıktır. Anayasa Mahkemesi’nin işin esasına
girerek reddettiği konularda on yıl geçtikten sonra tekrar başvuruda
bulunulabilmesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştiriye açık ve
değişebilir nitelikte olduğunun bir diğer kanıtıdır.
Bir hukuk devletinde, mahkeme kararlarının gerek
akademik çevrelerde, gerekse uygulayıcılar tarafından ele alınıp
incelenmesi gerekli ve yararlıdır. Bu tür eleştirilerin yargıya yeni
ufuklar açma olasılığı her zaman vardır. Bununla birlikte, doğruyu bulmak
adına yapılacak eleştirilerin belirli bir düzeyde ve nitelikte olması
gerektiği de kuşkusuzdur.” (Tülay Tuğcu, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı,
Anayasa Mahkemesi’nin 44. kuruluş günü töreni konuşmasından)
Mahkeme kararlarının eleştirisi, laiklik ilkesine
aykırı değildir. Ancak hakikat bu olmasına karşın iddia makamı;
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (5 adet) (İddianame,
s. 42, 43, 44, 45); Bülent Arınç (2 adet) (İddianame, s. 63, 64, 65),
Abdullah Gül (3 adet) (İddianame, s.66, 67, 68, 69), Hüseyin Çelik ( 2
adet) (İddianame, s. 72-73), Tayyar Altıkulaç (İddianame, s. 78), Ömer
Özyılmaz (İddianame, s. 78), Sadullah Ergin (İddianame, s. 78-79), Asım
Aykan (İddianame, s. 80), Egemen BAĞIŞ (İddianame, s. 92) , Resul TOSUN
(İddianame, s. 92-93) ve Hayati Yazıcı (İddianame, s. 93)’nın , AİHM’in
Leyla Şahin kararını,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (2 adet) (İddianame,
s. 45 ve 47), Abdullah Gül (İddianame, s. 70), Mehmet Çiçek (iddianame, s.
83-84), Hasan Kara (İddianame, s. 94) , Selami Uzun (İddianame, s. 94),
Muzaffer Külcü (İddianame, s. 94)’ünün Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç
Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararını,
Ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan(İddianame, s. 54),
Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili kararını,
Eleştirmelerini, laiklik ilkesine aykırı bir eylem
olarak kabul ve takdim etmiştir.
İddia makamının bu yaklaşımı, Anayasa ve Anayasa
Mahkemesi’nin kabullerine de aykırıdır.
f) YÖK’ü ve uygulamalarını eleştirmek
laiklik ilkesine aykırı değildir
YÖK’ü ve uygulamalarını eleştirmek, düşünceyi
açıklama hürriyeti kapsamında olup, demokratik hukuk devletinin teminatı
altındadır.
YÖK ve uygulamaları ile üniversitenin ve
öğrencilerin sorunları ve çözümü konularında siyasetçilerin değerlendirme,
tespit ve eleştirilerde bulunmaları, laiklik ve Anayasaya aykırı değildir.
Aksine ifade hürriyetinin gereği olup, demokratik hukuk devletinin teminatı
altındadır.
İddia makamı, anayasal ve yasal teminatları yok
sayarak; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (İddianame, s. 49, 51, 52, 53, 54,),
Bülent Arınç (İddianame, s. 60-62), Cavit Torun (İddianame, s. 79-80), Akif
Gülle, (İddianame, s. 85), Musa Uzunkaya (İddianame, s. 89), Sadık Yakut
(İddianame, s. 93) ve Muzaffer Gülyurt (İddianame, s. 98)’un, YÖK’ü ve
uygulamalarını, YÖK Başkanını, Üniversiteler Arası Kurul’u ve bazı öğretim
üyelerini eleştirmesini, laiklik ilkesine aykırı bir eylem olarak kabul ve
takdim etmiştir.
g) Basının veya başka kişileri
eleştirilmek laiklik ilkesine aykırı değildir
Siyasi partiler ve siyasi parti mensupları, hem
basını ve hem de kendilerini eleştiren veya eleştirmeyen kişileri de
eleştirebilirler. Eleştiriler, bazen kendileri hakkındaki yanlış ve kasıtlı
habere dayanabileceği gibi, bazen de ülke sorunları konusunda yanlış ve
yanlı yaklaşımları nedeniyle de yapılabilir.
Basının veya başkaca kişilerin eleştirilmesi,
laiklik ilkesine aykırı değildir.
Buna rağmen iddia makamı, basının veya başkaca
kişilerin eleştirilmesini, eleştiride kullanılan cümleler nedeniyle
laikliğe aykırı eylemler olarak kabul ve iddia etmiştir.
Örneğin, iddia makamı; Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan (İddianame, s. 49, 51 ve 53), Mehmet Cemal Öztaylan (İddianame, s.
97), Hüseyin Tanrıverdi (İddianame, s. 99), Bekir Bozdağ ve Recep Akdağ
(İddianame, s. 102)’ın laiklikle hiçbir ilgisi olmayan; sadece basının
yalan ve yanlış haber ve yorumlarına dönük eleştirilerini, laiklik
ilkesiyle irtibatlandırmış ve Anayasa’ya aykırılığını kabul ve iddia
etmiştir.
h) Ülkenin değişik sorunları hakkında
değerlendirme, tespit ve eleştiriler yapmak laiklik ilkesine aykırı değildir
Demokratik bir hukuk devletinde siyasi partilerin
ve parti mensuplarının, ülke sorunları, yasalar ve uygulamalara dair
tespit, değerlendirme ve eleştirilerde bulunması ve kendi çözüm önerilerini
insanların bilgi ve onayına sunması; siyasi parti, örgütlenme ve siyasal
ifade özgürlüğünün gereğidir. Bu gereklilik, “Düşünce ve kanaat hürriyeti”
(Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m.
26)nin doğal bir sonucudur. Anayasa’nın herkese tanıdığı düşünme ve
düşündüğünü açıklama ve yayma hak ve hürriyetini, buna en fazla gereklilik
duyan siyasi parti, Genel Başkan, Başbakan, Bakan, milletvekili ve siyasi
parti üyelerinden esirgediği düşünülemez.
İddia makamı, demokratik bir hukuk devletinin
teminatı altında olan siyasal düşünce özgürlüğü kapsamında kalan
değerlendirme, tespit, eleştiri ve tavsiyeleri, laiklik ilkesine aykırı
görmüş ve göstermiştir. Örneğin; kadın hakları (İddianame, s. 35 ve 39),
eğitim nedeniyle yurt dışına giden döviz (İddianame, s. 37), kamusal alan
(İddianame, s. 35-36 ve 55), teşkilata öğütler (İddianame, s. 43, 46 ve
47), özgürlük (İddianame, s. 45, 60, 67), din adamı ihtiyacı (İddianame, s.
54), af (İddianame, s. 54), AB İlerleme Raporu (İddianame, s. 66), din
eğitimi (iddianame, s. 78), hükümet icraatları (İddianame, s.84-85), genel
sorunlar ( İddianame, s. 89, 96 ve 98), yasalar (İddianame, s.97,98 ve 99)
gibi konulardaki değerlendirme, tespit ve eleştirileri iddia makamı,
laiklik ilkesine aykırı kabul ve takdim etmiştir.
Halbuki bu değerlendirme, tespit ve eleştirilerin
hiç birisi, laiklik ilkesine aykırı değildir. Ülke sorunlarına dair
değerlendirme, tespit ve eleştiri hak ve hürriyeti, demokratik hukuk
devletinin gereği olup Anayasanın teminatı altındadır.
Sonuç olarak
iddia makamı, AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan ile diğer partililerin
sözlerini; söylenilen yer, neden, zaman ve muhatap bağlamından koparmış,
söylenenleri söyleyenin iradesine rağmen kendince anlamlandırmış ve kendi
verdiği anlamları sanki onlar söylemiş gibi takdim etmiş ve bu sözlerden
dolayı da partimiz mensuplarının siyasi yasaklılığını ve partimizin
kapatılmasını talep ve dava etmiştir.
Ayrıca iddia makamı;
muhatapları belli olan ve muhatapları kesinlikle laiklik olmayan düşünce
açıklamalarına laikliği muhatap kılmış; açık
ifadelerde gizli anlam aramış veya niyet okumak suretiyle başka anlamlara
çekilmesi mümkün olmayan açıklamalara gizli anlamlar yüklemiş ve bu suretle
her açıklamayı laiklik aleyhinde bir beyana (Kendince) dönüştürmüştür. Bu,
aleni bir anlam tahrifi ve delil tasnii olup, hukuken ve fiilen kabulü
mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel
ilkeleri, niyet okumayı yasaklamıştır. Fiilen mümkün değildir. Çünkü
iddianamedeki beyanlar, yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve
netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. Hukuk
devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder. Hukuk devletinde
iddia makamı kişileri, kedi yaptığı yorum ve değerlendirmelerle değil de
onların yaptıklarıyla itham eder. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci
maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık
ihlalidir.
Neticeten her hangi bir konuda değerlendirme,
tespit ve eleştiride bulunmak, ifade hürriyeti kapsamındadır. İfade
hürriyeti, demokratik hukuk devletinin tanıyıp teminat altına aldığı temel
bir hak ve hürriyettir. Demokratik hukuk devletlerinde; “Cumhurbaşkanı,
hükümet, muhalefet partileri, mahkeme başkanları, mahkeme kararları,
milletvekilleri, basın, YÖK, ülke sorunları ve yasalar eleştirilmez; aksi
takdirde laiklik ilkesine aykırı olur” biçiminde kurallar yoktur. Aynı
şekilde Anayasamızda da benzer kurallar yoktur. Aksine hukukumuza göre;
herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi yasama, yürütme ve yargı
organları; mahkeme kararları; Cumhurbaşkanı, hükümet, mahkeme başkanı,
siyasi partiler ve genel başkanları, YÖK başkanı, milletvekilleri, diğer
kişiler ve basının görüşleri ile ülkenin değişik sorunları ve
uygulamalarının değerlendirilmesi ve eleştirisi de mümkündür.
Demokratik hukuk devletlerinde; tabu organ,
mahkeme, kurum, kişi ve kararlar olmadığı gibi, tabu niteliğinde
eleştirilmez görüş, konu ve kararlar da yoktur. Her şey eleştirilebilir.
Sadece otoriter ve totaliter rejimlerde; tabu ve eleştirilmez organ,
mahkeme, makam, kurum, kuruluş, kişi, konu ve kararlar vardır.
“Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın
tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir.
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim
veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına
sahip olduğu gibi Başbakan dahil partimiz üyeleri de aynı hak ve hürriyete
sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan ve
diğer parti mensuplarından esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakan ve
AK PARTİ üyelerinin de; Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıtay
Başkanı, YÖK Başkanı, anamuhalefet ve muhalefet partileri Genel Başkanları,
basın ve diğer kişilerin de Cumhurbaşkanının görüşlerine katılmamak veya gerektiğinde
eleştirme hak ve hürriyeti vardır. Ayrıca mahkeme kararlarını da eleştirme
hak ve hürriyetleri vardır. İddia makamının yorumları, bu hak ve
hürriyetleri sınırlandıramaz, kullanılmaz hale getiremez ve yok sayamaz.
Anayasa ve yasalara uygun bir durum, sadece iddia makamının iddiasıyla
Anayasaya aykırı hale gelmez.
D- AK PARTİ YETKİLİ ORGANLARININ
AÇIKÇA VEYA ZIMNEN BENİMSEDİĞİ HİÇBİR EYLEM VEYA SÖYLEM YOKTUR
Bir siyasî partinin Anayasa’nın 68’ inci maddesinin
dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü kapatılabilmesini
Anayasa; 68’inci maddenin 4’üncü fıkrasına aykırı fiillerin parti
üyelerince işlenmiş olması, partinin yetkili oranlarının işlenmiş bu
fiilleri açıkça veya zımnen benimsemiş olması ya da partinin yetkili
organlarının bu fiilleri doğrudan ve kararlılık içinde işlemiş olması,
parti üyelerinin işlediği ve parti yetkili organlarının benimsediği fiiller
ile parti yetkili organlarının doğrudan ve kararlılıkla işlediği fiillerin
belli bir yoğunluğa erişmiş olması ve Anayasa Mahkemesi’nin odak olmanın
koşullarının gerçekleştiğini tespit etmesi şartlarının birlikte varlığına
bağlıdır.
Bir siyasi parti üyesinin işlediği fiilin, partiye
isnat edilebilmesi için, partinin yetkili organları tarafından açıkça veya
zımnen benimsenmiş olması şarttır. Aksi takdirde üyenin fiili, partiye
isnat edilemez.
Açıkça benimseme, Anayasada sayılan parti organ ve
kurullarının sözlü veya yazılı beyanlarıyla veya kararlarıyla parti
üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerini benimsediklerini ortaya koymasıyla
olur.
Örtülü (zımni) benimseme ise, yetkili parti organ
ve kurullarının, parti üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerini bildikleri
halde susma veya engelleyici bir harekette bulunmama suretiyle, yani hiçbir
işlem yapmayarak bu eylemleri örtülü biçimde onaylamalarıyla olur.
Parti yetkili organ ve kurulların bilgisi dahilinde
olmayan üye eylemlerinin benimsendiğinden söz edilemez.
Öte yandan, örtülü benimsemenin tespitinde, parti
üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerinden parti yetkili organlarının
müdahale edebilecek sürede haberdar olduklarının ve yine de müdahalede
bulunmadıklarının kesin olarak ispat edilmesi gerekir.
İlk cevabımızda, esas hakkındaki cevabımızda ve
sözlü cevaplarımızda ifade ettiğimiz gibi AK PARTİ üyelerinin, Anayasa’nın
68’inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı işlenmiş ve partimizin yetkili
organlarınca açıkça veya zımnen benimsenmiş hiçbir eylem veya beyanı
yoktur. Nitekim partimiz hakkında açılan davada iddia makamı, parti üyelerine
ait olduğu belirtilen “eylemler”in parti yetkili organlarınca
benimsendiğine dair hiçbir delil sunamamıştır.
1) AK PARTİ’nin yetkili organları
iddianın aksine laiklik ilkesinden yana tavır koymuştur
Adalet ve Kalkınma
Partisi, cumhuriyetimizin laik niteliğine bağlıdır. Bütün eylem ve
söylemlerinde laiklikten yana tavır koymuş ve laiklik ilkesiyle uyumlu
icraatlarda bulunmuştur. Şöyle ki:
a) AK
PARTİ, Anayasa’ya uygun laiklik anlayışını benimsediğini açıkça parti
programına koymuştur:
- “Dini insanlığın en
önemli kurumlarından biri, laikliği ise demokrasinin vazgeçilmez şartı, din
ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak görür.
- Laikliğin, din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına
ve örselenmesine karşıdır,
- Esasen laiklik, her türlü din ve inanç
mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp
bu doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların da hayatlarını bu
doğrultuda tanzim etmelerini sağlar.
- Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış
ilkesidir.
- Partimiz, kutsal dini değerlerin ve etnisitenin istismar
edilerek siyaset malzemesi yapılmasını reddeder.
- Dindar insanları rencide eden tavır ve
uygulamaları ve onların, dini yaşayış ve tercihlerinden dolayı farklı muameleye
tabi tutulmalarını anti-demokratik, insan hak ve özgürlüklerine aykırı
bulur.”
- Öte yandan dini, siyasi, ekonomik veya başka
çıkarlara alet etmek veya dini kullanarak farklı düşünen ve yaşayan
insanlar üzerinde baskı kurmak da kabul edilemez (AK PARTİ Programı, Temel
hak ve özgürlükler, m. 2.1, s. 2)
b) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan, sayısız konuşmasında, kendisinin ve partisinin laiklik anlayışını
açıklıkla ifade etmiş, beyanları ve eylemleriyle cumhuriyetimizin laik
niteliğinin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Bu konuşmalardan bazılarına
yukarıda yer verilmiştir.
c) AK PARTİ üyelerinin çoğunlukta
bulunduğu yasama organının kabul ettiği sayısız kanunla, cumhuriyetimizin
nitelikleri daha da güçlendirilmiştir. Ceza hukukçuları ve pek çok hukukçu tarafından rejimin asıl
karakterini gösteren (diğer bir ifadeyle rejimin anayasası diye nitelenen)
yasalar olarak nitelenen ceza mevzuatı, bu dönemde baştan aşağı
yenilenmiştir. Bu meyanda Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu,
Kabahatler Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun
yasalaştırılmıştır. Bunlar dışında da sayısız kanun değişikliği
yapılmıştır. Yapılan her düzenleme, cumhuriyetimizin niteliklerini biraz
daha güçlendirmiştir.
d) AK PARTİ iktidarları döneminde,
hiç kimsenin siyasi, ekonomik, kültürel, sosyal vb. yaşamına asla müdahale edilmemiş
ve başkalarının müdahalesine de imkan verilmemiştir. Bugün hiç kimse, AK PARTİ hükümetleri döneminde,
benim tercihlerim veya yaşantım laiklik ilkesinin sağladığı teminatlar yok
edilerek daraltılmış veya zorlaştırılmıştır iddiasında bulunamaz. AK PARTİ
hükümetleri yaptıkları icraatlarla, cumhuriyetimizin bütün niteliklerinin
daha da güçlenmesini temin etmiştir. Ayrıca laiklikle ilgisi olmadığı
halde, laiklikle ilişkilendirilen kimi faaliyetlerini ise derhal durdurmuş
veya iptal etmiştir. Örneğin; Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği ve Din
Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Müfredatı ile ilgili çalışmalar iptal
edilmiş ve Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği Tasarısından
vazgeçilmiştir. Ayrıca Mahkeme kararlarıyla iptal edilen konular, yeniden
gündeme getirilmemiştir.
e) Avrupa
Birliği, laik sistemin sahibi ve de uygulayıcısıdır. Laik bir sisteme sahip
Avrupa Birliğinin üyesi olma yönünde en önemli adımların atılması ve en
önemli dönemeçlerin geçilmesi, AK PARTİ iktidarlarında olmuş ve neticede
Türkiye, Avrupa Birliği ile müzakere eden ülke statüsüne yükseltilmiştir.
Avrupa Birliği üyeliğinden yana tavır koymak, açıkça laiklikten yana tavır
koymaktır.
f) Yerel Yönetimler üzerinde
hükümetin vesayet denetimi olduğundan, AK PARTİ hükümetleri, yerel yönetimlerin
faaliyetlerini Anayasa ve yasalara uygun yürütmelerine özen göstermiştir. Kamuoyunda, laiklikle ilişkilendirilen yerel
yönetim faaliyetleri ile ilgili derhal idari tahkikatlar başlatılmış ve
ilgililer hakkında gerekenler yapılmıştır. İddianamedeki yerel
yöneticilerle ilgili iddiaların kamuoyuna intikal edenlerin tamamı hakkında
idari tahkikat yaptırılmıştır.
Ayrıca bazı yerel yöneticiler, laiklikle
ilişkilendirilmeye çalışılan kimi faaliyetlerinden Bizzat Kendileri Vazgeçmiştir.
Örneğin; Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah DEMİRCAN (İddianame, s.
104’teki iddia ile ilgili olan) “Çocuklara Trafik Bilgileri ve Eğitimi”
kitabını toplatmış, eleştirilen metinleri çıkartmış, akabinde kitabı
yeniden bastırmış ve dağıttırmıştır. Aynı şekilde, Isparta Belediye Başkanı
Hasan Balaman (İddianame, s. 106’daki iddia ile ilgili olan) “Küçük Gezgin,
Güller Ve Halılar Diyarı Isparta’da” adlı kitabı toplatıp, imha ettirmiş,
eleştirilen kısımları çıkarttırıp kitabı yeniden bastırmış ve
dağıttırmıştır.
g) AK PARTİ, bazı
belediyelerin eleştirilen faaliyetleri nedeniyle belediye başkanlarını
uyarmıştır. Nitekim
AK PARTİ Yerel Yönetimler Başkanlığı,
2006 yılı Mayıs ayında bazı basın ve yayın organlarında yer alan “AK
PARTİ’li belediyelerin kültürel faaliyetler çerçevesinde dağıttığı
kitaplara ilişkin tartışmalar” nedeniyle, 24.5.2006 tarih,
yyön/81.07./2006-1696 sayı ve “Kültürel Amaçlı Toplantılar ve Yayınlar”
konulu genelgeyi bütün AK PARTİ’li belediye başkanlarına göndermiştir:
“Son zamanlarda belediyelerimizin kültürel içerikli
toplantı, panel ve konferansları ile dergi, kitap, broşür gibi basılı
neşriyatında, kamuoyunu yanlış yönlendirebilecek, yanlış anlaşılabilecek,
başkalarınca istismar edilebilecek veya gereksiz tartışmalara yol
açabilecek nitelikte politik-sosyal ve dini konular işlendiği görülmüştür.
Belediyelerin asli görevleri arasında yer almayan
ve basın yayın organlarına da intikal eden bu hususların parti
programımıza, partimiz temel ilke ve amaçlarına da uygun olmadığı ve
partimiz genel merkezince tasvip edilmediği bilinmelidir.
Sosyal ve kültürel amaçlı çalışmalar ve yayınlar
konusunda yukarıdaki hususlara özen gösterilmesi gereğini önemle rica eder,
çalışmalarınızda başarılar dilerim.”
h) AK PARTİ Genel Başkanı ve Başbakan
(Genel Başkanlık bir parti organıdır) ve pek çok AK PARTİ üyesi, basın
yayın organlarında yer alan pek çok haberi tekzip etmiştir. Tekzip ve düzeltme, basında yer alan haber ve
yorumun yalanlanması anlamına geldiği gibi, tekzip edilen veya düzeltilen
haberde veya yorumda yer alan düşüncelerin de tekzip eden veya düzelten
kişi tarafından kabul edilmediği, reddedildiği anlamına da gelir. Bu
gerçeğe rağmen tekzip edilen veya düzeltilen açıklamaların iddianamede yer
almıştır. Bu hususta detaylı bilgi, delillerin değerlendirilmesi bölümünde
verilmiştir.
ı) AK PARTİ, bazı olaylarda da bizzat
disiplin mekanizmasını işleterek tavır koymuştur. Örneğin:
1) İddianamenin 84’üncü sayfasında yer alan ve EK-101’de delili
sunulan beyanlarından dolayı Mehmet Çiçek hakkında, konuşmayı kendi adına yapmış
olmasına ve basında çıkan haberleri de tekzip etmiş olmasına rağmen AK
PARTİ Meclis Grup Başkanlığı Grup Yönetim Kurulu 16.02.2006 tarih ve 40
sayılı yazısı ile derhal ön inceleme başlatmış, Mehmet Çiçek’in savunmasını
almış ve sonuçta ikaz edilmesine karar verilmiş ve gerekli ikazlar da
yapmıştır.
2) Konya milletvekili Hüsnü Tuna, AK PARTİ adına değil şahsı adına
konuşmasına ve de konuşmasını da tashih etmesine rağmen AK PARTİ Meclis
Grup Yönetimi, hem Hüsnü Tuna’nın görüşlerine katılmadığını açıklamış ve
hem de hakkında inceleme başlatmıştır. Yapılan incelme sonunda Hüsnü Tuna
“Uyarma” ile cezalandırılması istemiyle Müşterek Disiplin Kuruluna sevk
edilmiştir. Parti Müşterek Disiplin Kurulu da, Hüsnü Tuna’nın “Uyarma” ile
tecziyesine karar vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir
3) 2004 Yılı mahalli idareler seçimi öncesi yapılan seçim
çalışmalarında, Niğde Ulukışla İlçesinde “İktidarla el ele 84 yıllık
karanlığa son” sloganını
kullandıkları iddia edilen Ali
Tekin, Ali Uğurlu, Mustafa Burma, Kamil Ünal Ve Yusuf Uğurlu hakkında Ak Parti Teşkilat
Başkanlığının talimatıyla derhal tahkikat başlatılmış. Tahkikat sonunda,
Ali Uğurlu, Mustafa Burna ve Kamil Ünal o tarihte parti üyesi
olmadıklarından, Ali Tekin de ilçe başkanlığından ayrılmış olduğundan
herhangi bir disiplin cezası verilmemiş; ancak parti üyesi olan Yunus
Uğurlu Niğde İl Disiplin Kurulu’nun 22.03.2004 tarihli kararı ile partiden
kesin ihraç edilmiş ve bu karar da kesinleşmiştir.
4) Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman’ın Isparta Müftülüğü tarafından
düzenlenen ‘Hafızlık Taç Giyme Töreninde’ yaptığı konuşma nedeniyle
(İddianame, s. 106) -konuşmasının şahsi görüşü olduğunu açıkladığı ve
basına düzeltme gönderdiği halde- AK
PARTİ Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin
Tanrıverdi, söz konusu konuşma metni, CD’si veya bu konuya dair
açıklamaları derhal AK PARTİ Yerel Yönetimler Başkanlığına gönderilmesini
bir yazıyla istemiş ve bir inceleme başlatmıştır.
Sonuç
olarak;
AK PARTİ, yaklaşık altı senelik iktidar döneminde; milletimize ve
devletimize yaptığı hizmetlerle, laikliğe aykırı eylemlerin değil, Türkiye
Cumhuriyetine, cumhuriyetimizin değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi
edilemez niteliklerine ve milletimize hizmetin odağı olmuştur. AK PARTİ ile
hem devletimiz, hem cumhuriyetimizin nitelikleri ve hem de milletimiz daha
da güçlenmiştir. Bunun tanığı, Türk milletidir. Bilinmelidir ki AK
PARTİ’nin gizli bir anlayışı, gizli bir tüzüğü, gizli bir programı ve gizli
bir niyeti yoktur. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bundan sonra da olmayacaktır.
E- AK
PARTİ’NİN YETKİLİ ORGANLARINCA DOĞRUDAN VE KARARLILIKLA İŞLENMİŞ HİÇ BİR
EYLEMİ VEYA BEYANI YOKTUR
Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 69 uncu maddesinin
6 ncı fıkrasında sayılan organlarının, Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4
üncü fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri kararlılık içinde işlemeleri
halinde de, o parti söz konusu
fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.
Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasına
göre; odak haline gelme durumunun belirlenmesinde eylemleri esas alınacak
parti organ ve kurulları şunlardır:
Büyük kongre,
Genel başkan,
Merkez karar veya yönetim organları,
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel
kurulu,
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup yönetim
kurulu.
Bu davada partimiz yetkili
organlarınca alınmış laikliğe aykırı herhangi bir karar yoktur. Anayasada sayılan
yetkili organlardan sadece Genel Başkan “tek kişi”dir, diğer organlar
“kurul” niteliğindedir. Kurul niteliğindeki organların eylemlerinden söz
edebilmek için bu kurullarca alınmış
kararların bulunması zorunludur.
Halbuki, iddianamede sunulan deliller arasında tek bir kurul kararı dahi
bulunmamaktadır.
AK
PARTİ Genel Başkanının laikliğe aykırı hiçbir eylemi yoktur. İddianamede
yer alan isnatlar, eylem değil söylemdir. Kaldı ki bu söylemlerden
kimisinin aslı yok, kimisi tekzip edilmiş, kimisi iddia makamı tarafından
oluşturulmuş veya yorumla başkalaştırılmıştır. AK PARTİ Genel Başkanın
beyanları, laiklik ilkesine aykırı değildir, “Düşünce ve kanaat
hürriyeti”(Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”
(Anayasa, m. 26) kapsamında olup, demokratik hukuk devleti olmanın gereği
Anayasa’nın teminatı altındadır.
F- BU DAVADA ANAYASA’NIN ARADIĞI
“YOĞUNLUK” VE “KARARLILIK” İÇİNDE İŞLENMİŞ OLMASI KOŞULLARI DA GERÇEKLEŞMEMİŞTİR
Bu
davada “yoğunluk” ve “kararlılık” şartları gerçekleşmemiştir: Odak olma için
Anayasanın aradığı “yoğunluk” ve “kararlılık” şartlarının gerçekleşebilmesi
için değişik zamanlarda ve değişik yerlerde Anayasaya aykırı fiillerin
sıklıkla ve ısrarla icra edilmiş olması gerekir.
Oysa bu davada
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı şey, her biri tek başına
laikliğe aykırılık oluşturmayan ifadelerin abartılarak tekrarlanması
suretiyle “yoğunluk” ve “kararlılık” şartlarının gerçekleşmiş olduğu izlenimini
vermekten ibarettir.
AK PARTİ üyelerinin ve yetkili organlarının,
laikliğe aykırı herhangi bir söylemi veya eylemi yoktur. Olmayan eylem veya
söylemlerin yoğunluğundan söz etmekte mümkün değildir.
VI- AK PARTİ DEMOKRATİK DÜZEN İÇİN
TEHLİKE DEĞİLDİR.
1961 Anayasası ve 1982 Anayasası’nın
2’inci maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti … demokratik … bir …
devlettir…”
“Demokratik devlet, egemenliğin bir
kişi, zümre veya sınıf tarafından, belli sınıflar yararına kullanılmadığı,
serbest ve genel seçimin iktidara gelmede ve iktidardan ayrılmada tek yol
olarak kabul edildiği ve iktidarın bütün millet yararına kullanıldığı… bir
idare biçimidir.” (Anayasa Mahkemesi, 1963/173 E., 26.09.1965 Tarih ve
1965/40 K., AMKD, S. 4, Sahife: 301)
Siyasal iktidarın hür ve rekabetçi bir ortamda
millet iradesine göre belirlenmesini ve el değiştirmesini öngören
demokrasilerde, siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez bir
unsurudur. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre de “siyasi
partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” (Anayasa, m.
2-3)
“İnsanlar, ciddi bir cezalandırma tehdidi altında
olmaksızın, geniş anlamıyla siyasal meseleler ve ülke sorunları hakkında,
görevlilerin ve yönetenlerin, rejimin, sosyoekonomik düzenin ve yürürlükte
bulunan ideolojinin eleştirisi de dahil olmak üzere, kendi düşüncelerini
ifade etme hakkına sahiptirler.
İnsanlar, siyasal
partiler ve çıkar grupları da dahil, görece özerk kuruluşlar ve örgütler
oluşturma hakkına da sahiptirler. (Robert A. Dahl, Demokrasi ve
Eleştirileri, Çeviren: Levent KÖKER, Yetkin Yayınları, Ankara-1996, Sahife:
281)
“Demokrasi açık
tartışmaya, ikna ve uzlaşmaya dayanır. Tartışmada demokratik vurgu, sadece
farklı görüşlerin olması değil aynı zamanda farklı görüşlerin açıklanma ve
dinlenme haklarıdır. Vatandaşlar arasında eşitliği olduğu kadar toplum
içinde çoğulculuk ve farklılığı da öngörür demokrasi. Ortaya çıkan farklılıkları
çözmenin demokratik yolu tartışma, ikna ve uzlaşmadır; basitçe güç
kullanımı veya zorla kabul ettirme değildir. Demokrasiler sık sık “Konuşma
dükkanları” olarak karikatürize edilmektedir.” (David BEETHAM-Kevin BOYLE,
Demokrasinin temelleri, Çeviren: Vahit BIÇAK, Liberte Yayınları, Ankara –
1995, Sahife: 4)
“Demokrasi temel
özgürlükleri güvence altına alır. Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmelerinde
ifadesini bulan ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, hareket özgürlüğü ve
kişi güvenliği gibi haklar ve özgürlükler olmadan sosyal farklılıkları
açıklama ve çözme metodu olan açık tartışma söz konusu olamaz.” (David
BEETHAM-Kevin BOYLE, Demokrasinin Temelleri, Çeviren: Vahit BIÇAK, Liberte
Yayınları, Ankara – 1995, Sahife: 5)
AK PARTİ, 14 Ağustos 2001 tarihinde demokrasinin
gereği olarak kurulmuş ve demokratik usulle de iktidar olmuştur. AK PARTİ,
hem kuruluşunu ve hem de iktidar oluşunu demokrasiye ve Türkiye’deki
demokratik hukuk devleti anlayışının işlemesine ve işletilmesine borçludur.
Varlığını
ve iktidarını demokrasiye borçlu olan AK PARTİ’nin demokrasi ve demokratik
düzen için bir tehlike oluşturduğunu iddia etmek abesle iştigaldir. Varlık sebebi ve kuruluş gayesi demokrasiyi
geliştirip pekiştirmek suretiyle temel hak ve özgürlükleri daha iyi korumak
olan bir siyasi partinin demokrasiye tehlike teşkil etmesi düşünülemez.
AK PARTİ, kurulduğu günden bugüne,
cumhuriyetimizin demokratik niteliğini güçlendirmek için çalışmış ve bu
yolda da önemli mesafeler almıştır. Demokrasimizi güçlendirmek amacıyla pek
çok anayasal ve yasal düzenlemeler yapmıştır. Ancak Anayasa’yı tek başına
değiştirecek çoğunluğa ulaştığı halde bugüne kadar hiçbir Anayasa hükmünü
tek başına değiştirmemiş, uzlaşmayla değiştirme yolunu tercih etmiştir.
Anayasa değişikliklerinin birisini ANAP ve DYP’nin, birini MHP, DTP, BBP ve
bağımsızların ve diğerlerinin tamamını ise CHP’nin desteğiyle yapmıştır.
Ayrıca AK PARTİ’nin iktidarda olduğu dönemde bir mahalli idareler seçimi,
bir milletvekili genel seçimi ve bir de referandum gerçekleştirilmiş ve
hepsi de usul ve yasalara ve demokratik düzenin gereklerine uygun ve güven
içinde cereyan etmiştir.
AK PARTİ hükümetleri, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle
entegrasyonu için gece gündüz çalışmıştır. Bu yönde önceki iktidarlar
döneminde başlatılan reform süreci hızlandırılarak, başta Anayasa olmak
üzere yasalar ve diğer hukuk kurallarındaki değişiklikler birbiri ardına
çıkarılmıştır. Nitekim, Avrupa Komisyonu’nun yıllık ilerleme raporlarında
bu gelişmelerden duyulan memnuniyet açıkça dile getirilmiştir. Kısacası,
Kopenhag siyasi kriterleri arasında yer alan demokrasi, hukukun üstünlüğü
ve temel haklar konusunda çok önemli ilerlemeler sağlayan ve bu yolla
ülkeyi AB’ye bir adım daha yaklaştıran bir iktidar partisinin demokrasiyle
bağdaşmayan bir projeye sahip olduğu iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Bu
tür bir iddia, ancak bir hayal ürünü olabilir.
Buna rağmen iddia
makamı, iddianamede olduğu gibi, esas
hakkındaki görüşünde de AK PARTİ’nin iktidarda olmasının demokrasiye
yönelik tehlikeyi daha da “yakın” hale getirdiğini savunmaktadır. Buna
göre, “Siyasi partinin iktidar olması, istediği düzenlemelerin her an
yasalaşmasını sağlaması olanağı bulunması nedeniyle demokrasi için
tehlikeyi somut ve yakın kılar. Bu açıdan davalı partinin devleti teokratik
bir yapıya dönüştürmesi beklenilmeden dava açılmıştır” (İddianame, s.16).
Teorik düzeyde iktidarda bulunan her siyasi parti
için üretilebilecek bu iddianın partimiz bağlamında hiçbir olgusal dayanağı
yoktur. Dahası, belki yeni iktidara gelmiş ve icraatları henüz ortaya
çıkmamış olan bir siyasi parti için böylesi bir “risk”ten söz edilebilir.
Ancak, AK PARTİ altı yıldır iktidarda olan bir partidir. Bu süre bir siyasi
partinin amaç ve politikalarının belirlenmesi için yeteri kadar uzundur. AK
PARTİ, bu süre içinde şimdiye kadar anayasal demokratik düzenin temel
ilkelerini zedeleyici hiçbir girişimde bulunmamıştır. Anayasayı
değiştirecek çoğunluğa sahip olmasına rağmen, yasama işlemlerinin anayasal
denetimini veya idari işlemelerin yargısal denetimini ortadan kaldırmaya
yönelik hiçbir düşüncesi ve girişimi olmamıştır. Bu çerçevede, AK PARTİ
döneminde çıkarılan bazı yasalar hatta son örnekte olduğu gibi bazı anayasa
değişiklikleri bile Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmiştir.
Dolayısıyla bir iktidar partisinin “istediği düzenlemelerin her an
yasalaşmasını sağlaması”, onu demokrasi için “somut ve yakın tehlike”
haline getirmez. Esasen etkin anayasal ve yargısal denetimin olduğu
herhangi bir demokratik rejimde böylesi bir tehlikeden de bahsedilemez.
Bu hayali iddiayı inandırıcı kılmak amacıyla
sunulan deliller, AİHM’in içtihatları ışığında ortaya çıkan delil hukuku
bakımından hiçbir değere sahip değildir. “Delil” olarak sunulan parti
mensuplarına ait konuşmaların, yukarıda açıklandığı üzere, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde korunan ifade özgürlüğünün kapsamı
içinde olduğu açıktır. Bu konuşmaların içerikleri analiz edildiğinde,
neredeyse tamamının eşitlik, özgürlük, çoğulculuk, hoşgörü ve bir arada
yaşama gibi demokratik toplumun temel değerlerine vurgu yapıldığı
görülmektedir. Dolayısıyla, bu sözlerin hiçbirinde ifade özgürlüğü
konusunda AİHM’in kırmızı çizgileri olan şiddet kullanmaya, silahlı
mücadeleye veya ayaklanmaya teşvik söz konusu değildir. Sonuç olarak,
partimizin amaçlarının “demokrasiyle bağdaşmadığı” şeklindeki asılsız ve
mesnetsiz iddiaların gerekçesi olarak sunulan sözde “deliller”in Avrupa
İnsan Hakları Hukuku bağlamında da delil vasfı bulunmamaktadır.
Sınırlı veya sınırlandırılmış demokrasi, gözetim
veya denetim altında demokrasi, belli seçkinci kesimin endişe ettiği bir
demokrasi, varlığını ve hayatiyetinin devamını demokrasiye borçlu olan
demokrasinin aktörlerinden daima şüphe eden bir demokrasi, demokrasinin
bütün aktörlerini teksesliliğe ve tekliğe zorlayan bir demokrasi, zaman
zaman siyasete hiza ve istikamet aldırmayı doğru kabul eden bir demokrasi,
gerçek bir demokrasi olamaz ve böylesi bir demokrasi anlayış ve uygulaması
Türkiye’ye yakışmaz ve de yakıştırılamaz. Ayıplı, arızalı ve sakat
anlayışlar ve yaklaşımlar üzerine, Türkiye’nin demokrasi anlayışını bina
edemeyiz.
A- AK PARTİNİN TASAVVUR ETTİĞİ VE
SAVUNDUĞU TOPLUM MODELİ “DEMOKRATİK TOPLUM”DUR
AİHM, siyasi partiler içerisinde bazı üyeler
demokrasiyle bağdaşmayan nitelikte münferit eylem ve beyanlarda bulunsa
bile bunların tek başına partinin yasaklanmasına yol açmayacağını kabul
etmektedir. Bu nedenle, alt alta sıralanan “ilgili ve yeterli” delillerin
aynı zamanda bir bütün olarak, söz konusu partinin savunduğu antidemokratik
bir siyasi modelin açık ve anlaşılabilir bir resmini çizmesi gerekmektedir.
Oysa mevcut davada, ileri sürülen gerekçeler ne tek tek ne de bir bütün
olarak böyle bir modelin silüetini dahi ortaya koyamamaktadır.
İddianamede AK PARTİ’nin önceki bazı partilerin
devamı olduğunun ileri sürülmesi ve sık sık AİHM’in Refah Partisi kararına
atıf yapılması da, birbiriyle ilgisiz konuların ilgiliymiş gibi
gösterilmesidir ve bu anlamda tam bir hedef saptırma örneğidir. Ortada
birbirinden tamamen farklı iki siyasi parti vardır. AİHM’in Refah kararının
isabetli olup olmadığı bir yana, bu kararla partimiz hakkındaki davanın
hiçbir benzerliği yoktur.
İlk olarak, AİHM Refah Partisinin kamuoyu yoklamalarına
göre sürekli yükselişte olduğunu ve tek başına iktidara gelme olasılığının
yüksek olduğunu belirtmiştir. Mahkemeye göre, tek başına iktidara
geldiğinde bu partinin demokrasiye aykırı bir “toplum modeli”ni hayata
geçirmesi ihtimali vardır (Refah ve diğerleri/Türkiye, Büyük Daire,
par.107, 108). Bu nedenle, “demokrasiye aykırı politikaları ve söylemleri”
olan bir siyasi partinin iktidarı ele geçirerek, parlamentoda istediği
kanunları önermesini beklemek gerekmemektedir (par. 110). Oysa mevcut davada,
AK PARTİ’nin iktidarı tek başına ele geçirmesi ve programını hayata geçirme
şansını elde etmesi diye bir durum söz konusu değildir. AK PARTİ, altı
yıldır zaten tek başına iktidardır. Ayrıca, AK PARTİ’nin politikaları ve
söylemleri de sözleşmede korunan hak ve özgürlüklerin tüm toplumu
kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmasına ve demokrasinin konsolidasyonuna
yöneliktir.
İkincisi, AİHM’in Refah davasında kabul ettiği
kapatma gerekçeleri de bu davada kesinlikle geçerli değildir. Mahkeme,
Refah Partisinin kapatılması kararının “zorlayıcı toplumsal gereksinim”
kriterini karşıladığı sonucuna ulaşırken; bu partinin (a) dini inançlar
arasında ayrımcılığa yol açacak bir çok hukukluluğu savunduğunu, (b) bu
çerçevede şeriat hükümlerinin uygulanmasını amaçladığını ve (c)
partililerin siyasi yöntem olarak şiddet kullanımını dışlamadığını
belirtmiştir (RP/Türkiye, par.116).
İddia makamı, RP ile AK PARTİ arasında zorlama bir
benzerlik kurabilmek için bu iddiaları temellendirecek gerekçelerin
partimiz hakkında açılan davada da geçerli olduğunu ileri sürmektedir. Bu
bağlamda AK PARTİ’nin çok hukukluluk anlayışını savunduğu ileri sürülmekte,
ancak bu konuda hiçbir somut delil sunulamamaktadır. AK PARTİ’nin
vatandaşların kendi farklı hukuklarına tabi olması gerektiğine dair hiçbir
söylemi veya eylemi bulunmamaktadır. Aksine partimiz hukuk birliğini
savunmaktadır. Nitekim çok hukukluluğu savunan bir siyasi partinin, iç
hukukunu Avrupa standartlarına çıkarmaya çalışarak AB hukuk düzenine ve
böylece evrensel hukuka uygun hale getirme çabası da anlamsız kalacaktır.
İddianamede çok hukukluluk tezinin tek delili
olarak Başbakan’a atfen “Af yetkisi maktulün mirasçılarına aittir” şeklindeki
sözü gösterilmiştir. Bu beyan, din hükümlerini referans gösterme
çabalarının örneği olarak sunulmuştur. Oysa burada af yetkisinin maktulün mirasçılarına bırakılmasına
dair sözün çok hukuklulukla ilgisi yoktur. Başbakan bu sözüyle kanuni bir
düzenleme yapılarak af yetkisinin mağdura bırakılmasını değil, adi suçlar
bakımından sık sık af kanunu çıkarılarak toplumdaki adalet duygusunun
zedelenmemesi gerektiğine işaret etmiştir.
Konuşmanın
içeriği bütünüyle incelendiğinde, ülkemizde sık sık uygulanan affın
toplumda rahatsızlıklar meydana getirdiği, özellikle zarar görenlerin ya da
ölenlerin yakınları tarafından da dile getirilen bir olgu olduğu
anlaşılacaktır. Bu çerçevede af yetkisinin devlet tarafından sıklıkla
kullanılmasının, ölenin ya da zarar gören insanların yakınlarını veya
kendilerini vicdanen rahatsız ettiği, bunun suçları önlemek yerine artmasını
teşvik edeceği, bu nedenle toplum vicdanında genel olarak kabul görmeyeceği
dile getirilmiştir. Kısacası eleştirilen konu af uygulamasının toplum
vicdanlarında oluşturduğu rahatsızlıktır.
Diğer
yandan, partimizin şeri hükümlerin uygulanması ve bu amaçla şiddete
başvurulabileceği yönünde bırakın eylemi, en ufak bir söylemi hatta iması
bile bulunmamaktadır. Dolayısıyla, iddia makamının AK PARTİ’nin siyasi
programının demokrasiyle bağdaşmadığına dair iddiası boşlukta kalmaktadır.
Partimiz hakkında açılan davada delillerin büyük
bir kısmı, parti yetkililerinin başörtüsüyle ilgili açıklamalarından
oluşmaktadır. Halbuki AİHM’e göre
başörtüsüne ilişkin açıklamalar, Türkiye’deki laik rejime yönelik bir
tehdit oluşturmamaktadır (RP/Türkiye, par.73). Bu durum, Başsavcının
AİHM Refah Kararı ile AK PARTİ hakkındaki dava arasında kurmaya çalıştığı
irtibatın mevcut olmadığını ortaya koymaktadır. AİHM, siyasi partilere
yönelik müdahalelerin haklı bir sebebe dayanıp dayanmadığını incelerken,
sadece taraf devletin takdir yetkisini makul, dikkatli ve iyi niyetli bir
şekilde kullanıp kullanmadığına bakmamaktadır. AİHM, aynı zamanda,
sınırlamaya davanın bütünlüğü içerisinde bakarak, (a) müdahalenin “izlenen
meşru amaçlarla orantılı” ve (b) sunulan sınırlama sebeplerinin “ilgili ve
yeterli” olup olmadıklarını değerlendirmektedir. Bunu yaparken Mahkeme,
“ulusal yetkililerin 11 inci maddedeki prensiplerle uyumlu standartları
uyguladıkları ve ayrıca kararlarını ilgili olguların kabul edilebilir bir
değerlendirmesine dayandırdıkları” konusunda ikna olmalıdır. (Jersild/
Danimarka, par. 31; Goodwin/Birleşik Krallık,
par. 40; Partidul Comunistilor
(Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par. 49).
AK PARTİ hakkında açılan davada kapatma talebine
gerekçe olarak sunulan eylem ve söylemlerin AİHM içtihatları ışığında
“ilgili ve yeterli” olması gerekmektedir. Halbuki, tek tek incelendiğinde
ileri sürülen gerekçelerin hiçbir şekilde “ilgili ve yeterli” olmadığı
anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi, iddianamede yer verilen
konuşmaların tamamı ifade özgürlüğü kapsamındadır. Dolayısıyla bunların
partimizin kapatılmasında “ilgili ve yeterli” gerekçe oluşturmadıkları
açıktır. İkincisi, iddianamede AK PARTİ’nin şiddete başvurabileceği
yönündeki gerekçeler de tamamen ilgisiz varsayımlardan kaynaklanmaktadır.
İddia makamının, kim olduğu ve partimizle ilişkisinin olup olmadığı bile
belirtilmeyen meçhul bir kişinin bir televizyon programında Mussolini’den
bahisle yaptığı iddia edilen konuşmayla partimiz arasında irtibat kurmaya
çalışması, sunulan gerekçelerin “ilgili” olmadığının tipik bir
göstergesidir. Bunun gibi AK PARTİ ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan
Danıştay saldırısı failinin, belli karanlık odakların emellerine hizmet
edecek şekilde, partimiz liderine yaptığı çağrının delil olarak sunulması
tam bir kötüniyet ve kurgulamanın ürünüdür. Bu tür sözde gerekçeler
kesinlikle AİHM İçtihadı çerçevesinde “ilgili ve yeterli” sebep olarak
kabul edilemez.
AİHM, 14 Şubat 2006 tarihli Hristiyan Demokratik
Halk Partisi/Moldova kararında başvurucu partinin geçici olarak siyasi
faaliyetlerinin durdurulmasına gerekçe gösterilen nedenlerin hiç birini
“ilgili ve yeterli” görmemiştir. Hatta söz konusu muhalefet partisi
tarafından organize edilen toplantıda iktidardaki Komünist Partiyi protesto
etmek için söylenen ve içinde “Diktatör olmaktansa, holigan olmayı tercih
ederim”, “Komünist olmaktansa ölmeyi tercih ederim” gibi sözlerin geçtiği
şarkı da şiddet çağrısı olarak görülmemiştir. Mahkeme, bu öğrenci marşının
bir şiddet çağrısı olarak yorumlanamayacağını, ulusal makamların da bu
sözlerin neden ve nasıl şiddete çağrı olduğunu açıklamadıklarını belirterek,
bu yöndeki sınırlama sebebinin “ilgili ve yeterli” kabul edilemeyeceği
sonucuna ulaşmıştır. Mahkemeye göre, “bir siyasi partinin faaliyetlerinin
yasaklanmasını, ancak siyasal çoğulculuğu veya temel demokratik ilkeleri
tehlikeye düşürmek gibi çok ciddi ihlallerin bulunması haklılaştırabilir.”
Mahkeme, söz konusu davada, başvurucu partinin toplantısının, hükümeti
şiddet yoluyla devirmeye çağrı içermediğini veya çoğulculuk ve demokrasi
ilkelerini zedeleyecek hiçbir faaliyetin bulunmadığını, bu nedenle
uygulanan yaptırımın belirtilen meşru amaçla orantılı ve “zorlayıcı
toplumsal gereksinimi” karşılamaya yönelik olmadığını belirtmiştir.
(Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova, par. 75, 76).
VI- AK PARTİ’NİN ŞİDDETLE
İLİŞKİLENDİRİLME GAYRETİ ABESLE İŞTİGALDİR
İddia makamı, esas hakkındaki görüşünde, Venedik
Komisyonu raporunda siyasi partilere yönelik yasaklama nedenlerinin
şiddetle sınırlı olmadığını ileri sürmektedir. Buna göre, “Venedik
Komisyonu raporunda yer alan yasaklama ilkeleri, yalnızca ‘şiddet’ ile
sınırlı değildir. Yasaklama ilkeleri arasında; ‘ırkçılık, yabancı
düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük’ de bulunmaktadır.” İddia makamı, “Laikliğin
dinsel hoşgörüyü sağlayan, güvence altına alan bir ilke olduğu gerçektir”
sözüyle dolaylı olarak laikliğin Venedik Kriterleri arasında yer aldığını
ima etmektedir (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşü,
s.13).
Venedik Komisyonu,
siyasi partilerin yasaklanması ve kapatılmaları konusundaki 2000 tarihli
raporunda şu yedi kriteri belirlemiştir:
“1. Devletler, herkesin serbestçe siyasi partiler bünyesinde bir araya
gelme hakkını tanımalıdır. Bu hak, siyasi görüşlere sahip olma ve kamu otoritelerinin
müdahalesi olmaksızın ve sınırlar dikkate alınmaksızın bilgi alma ve yayma
özgürlüğünü de kapsamaktadır. Siyasi partilere yönelik kayıt zorunluluğu
tek başına bu hakkın ihlali olarak kabul edilemez.
2. Siyasi partilerin faaliyetleri üzerinden söz konusu bu temel insan
haklarının kullanımına yönelik sınırlamalar, normal ve olağanüstü
dönemlerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile diğer uluslararası
sözleşmelerin hükümlerine uygun olmalıdır.
3. Siyasi partilere yönelik
yasaklama veya kapatma yaptırımı, sadece partilerin şiddet kullanımını
savunma veya demokratik anayasal düzeni yıkmak için şiddeti siyasi bir araç
olarak kullanma, böylece anayasayla güvence altına alınan hak ve
özgürlükleri ortadan kaldırma durumlarında haklılaştırılabilir. Bir siyasi partinin anayasada barışçıl
yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek başına onun yasaklanması
ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak görülemez.
4. Bir siyasi parti, partinin yetkilendirmediği üyelerin siyasi
faaliyetleri çerçevesinde münferit davranışlarından dolayı sorumlu
tutulamaz.
5. Özellikle çok ağır bir tedbir olan siyasi partilerin yasaklanması
veya kapatılması, nihai yaptırım olarak kullanılmalıdır. Hükümetler veya
diğer devlet organlarının, yetkili yargısal organdan bir siyasi partinin
yasaklanması veya kapatılmasını talep etmeden önce ülkenin durumunu dikkate
almak suretiyle partinin gerçekten hür demokratik siyasi düzene veya
bireysel haklara yönelik tehlike oluşturup oluşturmadığını ve varsa bu
tehlikenin daha hafif tedbirlerle önlenip önlenemeyeceğini değerlendirmesi
gerekmektedir.
6. Siyasi partilerin yasaklanmasına ya da kapatılmasına yönelik hukuki
tedbirler, anayasaya aykırılık şeklindeki yargısal kararın sonucu
olmalıdır. Bu tedbirler, aynı zamanda, orantılılık ilkesine uygun ve
istisnai nitelikte olmalıdır. Bu tür yaptırımların, sadece parti üyelerinin
değil, bizzat partinin anayasal olmayan araçlar kullanmak veya kullanmaya
hazırlanmak suretiyle siyasi hedefler izlediğine dair yeterli delillere
dayandırılması gerekmektedir.
7. Bir partinin yasaklanması veya kapatılması kararı Anayasa Mahkemesi
veya başka ilgili yargısal organlar tarafından, hukuka uygunluk, alenilik
ve adil yargılanma güvencelerini sağlayan bir prosedür izlenerek
alınmalıdır.”
Bu kriterlerden anlaşılacağı üzere, siyasi partiler
ancak şiddet kullanımını savundukları veya demokratik anayasal düzeni
yıkmak için şiddeti siyasal bir araç olarak kullandıkları takdirde,
yargılama güvencelerine sahip bir prosedür izlenmek koşuluyla ve son çare
olarak kapatılabilmektedir. Dolayısıyla
yasaklama ilkeleri “şiddet”le sınırlıdır. İddia makamının “şiddet” dışında
saydığı “ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük” müstakil yasaklama
ilkeleri değildir. Bunlar, Venedik Komisyonu raporunun temel kriterleri
açıklayan ekinde yer alan ve şiddetle bağlantılı olarak bahsedilen
kavramlardır. Nitekim, “Açıklayıcı Rapor”un 10 uncu paragrafına göre
yasaklamaya “yetkili organların bir siyasi partinin şiddeti (şiddetin özel
yansımaları olarak ortaya çıkan ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük/tahammülsüz
dahil olmak üzere) savunduğuna veya terörist yahut yıkıcı faaliyetlere
karıştığına dair yeterli delile sahip olması gerekmektedir.” (Venedik Komisyonu Raporu)
Kaldı ki, hoşgörüsüzlük bir siyasi parti için tek
başına bir yasaklama kriteri olarak alınsa bile, AK PARTİ’ye isnat
edilebilecek bir nitelik olamaz. Başta partimiz genel başkanı olmak üzere,
tüm organ ve üyeleriyle kurulduğundan beri herkesi kucaklamaya çalışan,
farklılıklara saygıyı ve bir arada yaşama hedefini siyasi önceliği haline
getiren bir siyasi partinin “hoşgörüsüzlük”le itham edilmesi akla, mantığa
ve insaf ölçülerine aykırıdır. İşin üzücü yanı, partimize yönelik böylesi
bir ithamın farklı olan her şeye ve herkese karşı tahammülsüzlüğün nerdeyse
her satırına sindiği bir iddianamede ve esas hakkındaki görüşte dile
getirilmiş olmasıdır.
Diğer yandan, Venedik Komisyonu kriterlerinin
bağlayıcı olmadığını ifade eden iddia makamının, esas hakkındaki görüşünde
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM)’nin siyasi parti yasakları
konusunda aldığı tavsiye niteliğindeki kararına atıf yapması ve söz konusu
kararın İngilizcesini ekte sunması ilginçtir. İddia makamına göre, AKPM
“Venedik İlkelerinden farklı olarak bir parti sivil barışı ve demokratik
anayasal düzeni tehlikeye sokuyorsa bu amaca ulaşmak için demokratik
yolları kullanıyor olsa dahi, kapatılabileceği kuralını getirmiştir”
((Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşü, s.14).
Esas hakkında görüşe eklenen söz konusu kararı
okuyacak kadar İngilizcesi olan herhangi bir kişinin hemen fark edebileceği
gibi, “bu amaca ulaşmak için
demokratik yolları kullanıyor olsa dahi” ibaresi kararın aslında
olmayan bir ilavedir. Esasen bu
karar, siyasi partilerin kapatılması konusunda yeni bir kriter
getirmemekte, Venedik Kriterlerini tekrarlamaktadır. Dolayısıyla
“Venedik İlkelerinden farklı olarak” ibaresiyle, Avrupa siyasi kurumlarının
“şiddet” dışında kriterler geliştirdiği izlenimi verilmek istenmektedir.
İddia makamının, mevcut davayı haklılaştırmak amacıyla bu tür uluslararası
belgelerin anlamlarında yaptığı çarpıtmalar manidardır.
Anayasa Mahkemesini bu konuda doğru bilgilendirmek
amacıyla, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 1308 sayılı kararında
ortaya konan ilkeleri aynen belirtmekte fayda vardır. AKPM, siyasi
partilere yönelik yaptırımlar konusunda üye devletlere şu ilkelere uymaları
çağrısında bulunmuştur:
“i. Siyasal
çoğulculuk her demokratik rejimin temel ilkelerinden biridir;
Siyasi partilere yönelik sınırlama ve kapatma
yaptırımları, ilgili partinin şiddet kullanması veya toplumsal barışı ve
ülkenin demokratik anayasal düzenini tehdit etmesi durumunda
uygulanabilecek istisnai tedbirler olarak görülmelidir;
Mümkün olduğu ölçüde, kapatmadan daha hafif
tedbirlere başvurulmalıdır;
Bir siyasi parti, üyelerinin parti tüzüğüne veya
faaliyetlerine aykırı eylemlerinden dolayı sorumlu tutulamaz;
Bir siyasi parti, ülkenin anayasal düzenine uygun
olarak ve adil yargılamanın tüm güvencelerini sağlayan bir prosedür
izlenerek, en son çare olarak yasaklanabilir veya kapatılabilir;
Üye devletlerin hukuk sistemleri, partileri
sınırlamaya yönelik tedbirlerin yetkililer tarafından keyfi uygulanmasını
engellemek için özel hükümlere yer vermelidir”.
İddianamede sunulan hiçbir delilde partimize isnat
edilebilecek herhangi bir şiddet, şiddete çağrı ve suça teşvik edici unsur
yer almamaktadır. Nitekim iddianamede, partinin şiddetle ilişkilendirilmeye
çalışılması bağlamında yapılan değerlendirmede konunun ne derece tutarsız,
art niyetli ve zorlama yorumlama ile birlikte sunulmaya çalışıldığı da rahatlıkla
fark edilebilmektedir. İddianamedekinin aksine, iktidarda bulunduğu zaman
içerisinde çok değişik vesilelerle AK PARTİ, ısrarlı biçimde birlik,
bütünlük ve barışa vurgu yapan söylemleriyle aslında iddianamedeki bu tezi
açıkça çürütmektedir.
İddia makamı, hem iddianamede hem de esas
hakkındaki görüşünde akıl ve mantık kurallarını alt üst edecek şekilde
partimizle şiddet arasında zoraki bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır.
Aslında AK PARTİ mensuplarının ısrarlı bir şekilde
şiddeti reddeden açıklama ve tutumları iddianamenin bu konuda ne derece
gerçeklikten uzak ve önyargılı biçimde hazırlandığını gözler önüne
sermektedir. AK PARTİ, terör ve şiddeti kesin biçimde reddeden, bunu da
eylem ve söylemleriyle açık biçimde ortaya koyan bir partidir. Buna karşın
iddia makamı, parti üyesi olmayan kişilerin televizyonlarda yaptığı
konuşmaları bile partiye isnat etmeye çalışmaktadır. Parti üyesi olmayan
kişilerin eylem ve söylemleri ile parti arasında bağ kurmaya çalışmak hukuka
aykırıdır. Tıpkı “Ilımlı İslam projesi” gibi öteden beri belli odaklarca AK
PARTİ’ye isnat edilmeye çalışılan yakıştırmanın da, iddia makamının
iddialarına esas teşkil etmesi gibi, bu konu da iddia makamının siyasi
yaklaşımını da ortaya koymaktadır.
Partimiz demokratik özgürlükçü ortamı şiddet ve
terörün en büyük düşmanı olarak görmektedir. AK PARTİ, bunun için çoğulcu
demokrasiye sahip çıkılmasını, iktidara gelmede ve onu koruma yolunda
şiddetin değil demokratik seçimlerin geçerli olduğunu savunan ve bunu eylem
ve söylemlerine de açıkça yansıtan bir partidir.
Terör ve şiddete karşı gerek içeride ve gerekse
dışarıda yürütülen kararlı mücadele kamuoyunun da bilgisi dahilindedir. AK
PARTİ Genel Başkanı değişik konuşmalarında ısrarla “terörün dini, ırkı, milleti,
vatanı yoktur.” Nereden gelirse gelsin terörizmin içinde olan, terörizmin
hedeflerini benimseyen herkes teröristtir. Buna karşı mücadelemizi sonuna
kadar vermeye devam edeceğiz” diyerek, terörle hem içeride hem de dışarıda
sonuna kadar mücadele edileceğini vurgulamıştır (AA. 28.12.2007).
İddianamede
partimiz mensupları ile ilgili delillerden hiçbirisinde en ufak bir şiddet
içeren, şiddetle bağlantı kurulması mümkün olan ya da tahrik çağrısı olarak
nitelendirilebilecek bir ifade yer almamasına rağmen, tamamen zorlama ve
artniyetli yorumlarla şiddet bu sürecin içerisine sokuşturulmaya
çalışılmaktadır. Partimizi şiddetle ilintili gösterme gayreti akıl ve
mantığın sınırlarını zorlamaktadır.
İddia makamının, toplumda infial uyandıran ve
herkes tarafından lanetlenen Danıştay saldırısı ile, Genel Başkanın sözleri
arasında dolaylı bir bağ kurma çabaları ve bu olayın faillerinin kullandığı
bazı sözlerin partinin yaklaşımlarına bağlanmaya çalışılması son derece
tehlikelidir. İddia makamının, kapatma davasında bu elim olayı partimizin
aleyhine kullanmak istemesi kabul edilemez.
Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen odakların
tezgahladığı iğrenç Danıştay saldırısıyla, partimiz arasında bir ilişki
kurmaya yönelik ifadeler, en hafif tabirle, iftiradır. İddia makamı, iddianamede
olduğu gibi, esas hakkındaki görüşünde de, “bir iktidar partisinin tehdit
ve hakarete varan açıklamalarının bu tür saldırıları cesaretlendireceği
açıktır” demek suretiyle adeta bu iftira kampanyasına iştirak etmektedir.
Partimizin herhangi bir yargı organına karşı “tehdit ve hakaret” içeren en
ufak bir açıklaması olmamıştır. Kamu adına görev yapan bir yargı mensubunun
böyle bir iddiada bulunurken, açık ve somut “tehdit ve hakaret” örnekleri
vermesi gerekirken, bunun yerine genel ve soyut kategorik ifadelerin
arkasına sığınarak yargıda bulunması kabul edilemez. Ayrıca, her siyasi
parti gibi, AK PARTİ de savunduğu temel ilkelere aykırı bulduğu yargı
kararlarını eleştirmiştir. Demokratik rejimlerde, yargı kararlarına uymak
farklı bu kararları eleştirmek farklıdır. Unutulmamalıdır ki, eleştirinin
olmadığı yerde dogmatizmin saltanatı vardır.
İddia makamının, bu nedensellik mantığı bizi kabul
edilemeyecek sonuçlara götürür. Sözgelimi, hakkımızda düzenlenen ve
partimizi laikliğe aykırı eylemlerin odağı ve demokrasiye yönelik bir
tehdit olarak gösteren iddianameden sonra partimiz mensuplarına karşı bir
saldırı olduğu takdirde bunu iddia makamının cesaretlendirdiği söylenebilir
mi?
Yine İddianamede
“Bu yolda siyasal İslam’ın ya da Türkiye’ye giydirilmek istenen ‘ılımlı
İslam’ modelinin bir şeriat devletine dönüşmesi ve gerekirse bu yolda
İslami terörün de kullanılması uzak bir olasılık değildir. Nitekim yakın
tarihte bölgemizde geçiş dönemi örneği olarak, sıkça öne çıkarılan kimi
devletlerin daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak
köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür” denilmektedir (İddianame,
s.114). İddianamenin değerlendirme kısmında yer alan bu hususun Anayasa
Mahkemesini etkilemeye yönelik olduğu açıkça sezilmektedir.
İktidar partisi ile şiddet arasında bağlantı kurulurken iddianamede
yer verilen ve bünyesinde ciddi bir mantıksal çelişki barındıran şu görüşün
kabulünün de imkansız olduğu açıktır: “Zaten iktidar olmanın avantajları ile ve
demokratik yöntemi kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde edilmişse, bu
aşamada şiddet kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı,
son aşamada şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye
yönelik olması nedeniyle hukuka uygundur” (İddianame, s.157).
İddianamedeki bu ifade ile aslında
şiddet kullanımının söz konusu olmadığı da açıkça tescil edilmektedir.
Ancak, aynı yerde, şiddetin bundan sonraki dönemlerde kullanılabileceği
biçiminde bir kehanette bulunularak, bu nedenle partinin kapatılması
gereğine değinilmektedir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye demokratik bir hukuk devletidir.
Demokratik hukuk devletinde siyasi iktidarın nasıl denetleneceği de
bellidir. Partimizin ileride şiddete başvurabileceği varsayımı tamamen
vehimlere dayalı bir iddiadır. Demokratik bir hukuk devletinde tüm
icraatları hukuka uygun olan bir iktidar partisinin kapatılmak istenmesi
kabul edilemez.
Bu bağlamda
iddianamede yer verilen şu ifadeler de ilginçtir:
“Gösterilen
deliller, Anayasanın 10. ve 42 nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne
dokunmak amacıyla değiştirildiğini kanıtlamaktadır. Çünkü artık
köktendinciler isteklerini türbanın kamusal alanda da serbest kalmasının
ötesine taşımışlar, televizyonlardaki açık oturumlarda ‘türbanın
yasaklanmasını savunanların Mussolini gibi yargılanacaklarını ve
cezalandırılacaklarını’ çekinmeden söylemeye başlamışlardır. Sadece bu
durum bile laik devlet ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları nasıl
bir tehlikenin beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın içerdiği
şiddet unsurunu da sergilemektedir” (s.117) .
Böyle bir
televizyon konuşması, hangi partilimiz tarafından nerede, ne zaman ve hangi
televizyonda yapılmıştır? Eğer böyle bir konuşma var ise, parti ile ilgisi
bulunmayan -yönlendirilmiş- bir kişiye mi aittir? Yoksa parti yasaklamada
sadece şiddeti ölçü alan Venedik kriterlerinin gerçekleştiği izlenimini
uyandırmak için herkesi güldürecek uydurma delil mi yaratılıyor?
İddianamede dayanılan diğer konuşmalar eklerde yer almasına rağmen, bu
faili meçhul ve içeriği hiçbir şekilde kabul edilemeyecek konuşma neden
ekler arasında bulunmamaktadır?
Görüldüğü
gibi iddianame, olgulardan tamamen uzak bir şekilde ideolojik kaygılara
dayalı bir iddiaya delil üretme çabası içindedir. İddianamedeki
partimizin şiddetle ilişkisini kurmaya yönelik tüm ifadeler, tamamen hayal
dünyasında üretilen spekülasyon ve vehimlerden ibarettir.
Ayrıca, partimiz
dışında bazı basın ve yayın organlarında farklı kişilerin din özgürlüğü ve
laiklik bağlamında ortaya koydukları kişisel görüş ve değerlendirmelerle
partimizin doğrudan ya da dolaylı olarak hiçbir ilgisi olmadığı halde,
böyle bir irtibat varmış gibi gösterilmeye çalışılması hukuk devletinin
gerektirdiği asgari iyi niyet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan,
iddianameye göre “davalı partinin sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde
amaçladığı yasa dışı siyasi modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar gücünden çekinen ve sessiz
kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum bile davalı partinin
hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır” (İddianame, s.158). Bu ifade ile
ilgili olarak öncelikle şu soru akla gelmektedir: “İktidar gücünden çekinen
ve sessiz kalan büyük bir kitle”nin varlığı nasıl tespit edilebilmiştir?
İddia makamının bu tespite hangi teknolojik ölçüm aletlerini kullanarak
ulaştığı büyük bir merak konusudur. Acaba iddia makamına bu konuda “sessiz
kitleler”den ulaşan milyonlarca şikayet mi vardır? Varsa her türlü gazete
haberini iddianameye “delil” olarak ekleyen bir makam, bu şikayetleri neden
eklememiştir?
Kaldı ki,
iddianamede ileri sürüldüğü gibi AK PARTİ’ye karşı olan ve pek de sessiz
oldukları söylenemeyecek hatırı sayılır miktarda sesli bir muhalefet de
vardır.
VII- AK PARTİ’Yİ “HOŞGÖRÜSÜZLÜKLE”
İTHAM ETMEK GÜLÜNÇTÜR
Hayali bir “şiddet” argümanını
destekleyen inandırıcı delillerin olmadığını anlayan iddia makamı, esas
hakkındaki görüşünde “hoşgörüsüzlük” ithamını öne çıkarmak istemektedir.
Esas hakkındaki görüşte “hoşgörüsüzlük” ve “ayrımcılık”la partimizin
ilişkilendirilmesi hususunda şu gerekçeye yer verilmektedir: “Bu bağlamda,
davalı partinin şiddet çağrısı yapmadığı veya açıkça şiddete başvurmadığı,
bu nedenle iç hukuk ve uluslar arası anlaşmalar ile Venedik İlkeleri ve
Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi kararı gözetildiğinde kapatma
kararı verilemeyeceği savunması yersizdir. Çünkü davalı siyasi partinin,
hoşgörünün olmadığı ve ayrımcılığın ön planda tutulduğu bir siyasi sistemi
hedeflediği beyan ve eylemleriyle açıktır.” (s.44).
Partimize yönelik olarak özellikle esas hakkındaki
görüşte iddia makamı tarafından daha yoğun biçimde kullanılan hoşgörüsüzlük
ve ayrımcılık isnadı da asılsız ve ağır bir ithamdır ve asla gerçeği
yansıtmamaktadır. Partimiz 6 yıllık iktidarında, farklı din ve inanç
mensuplarına saygı esasına dayalı politikaları hayata geçirmiştir.
Ayrımcılık yasağı ve hoşgörü aynı zamanda laiklik
ilkesinin de bir gereğidir. AK PARTİ, özgürlükçü bir laiklik anlayışını
savunduğu için kapatma davası ile karşı karşıya kalmıştır. Batılı anlamdaki
laikliği savunan ve bu bağlamda farklı din ve inançları sosyolojik
gerçeklik olarak kabul edip onların bir arada barışçıl biçimde
birlikteliğini sağlamayı hedefleyen bir partiyi hoşgörüsüzlük ve
ayrımcılıkla itham etmenin ne derece asılsız olduğu açıktır.
Partimiz hakkındaki “hoşgörüsüzlük” iddiasının
örnekleri olarak gösterilen söylemlerin hoşgörüsüzlükle ilgisi
bulunmamaktadır. İddia makamı, partimiz mensuplarının Danıştay’ın bir
kararına yönelik eleştirilerini bile hoşgörüsüzlük örneği olarak
göstermektedir. Burada eleştiri ile
hoşgörüsüzlük birbirine karıştırılmaktadır. Halbuki, eleştiri tam da
hoşgörünün bir gereğidir. Mahkeme kararlarının eleştirilmesine bile
tahammül edemeyen ve bu eleştirilerle mahkeme üyelerine yönelik saldırı
arasında ilişki kurmaya çalışan iddia makamının, partimizi hoşgörüsüzlükle
itham etmesi paradoksal bir durumdur.
Diğer yandan, iddia makamına göre “TBMM Başkanı
Bülent Arınç’ın “..Onlar bu
kıyafetiyle giremezken, çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula
giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz...” sözünün türban
takmayanlar için beslenen bir hoşgörüsüzlüğü barındırdığı, anayasal düzeni
ve demokrasiyi tehlikeye soktuğu görülmektedir” (Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı, esas hakkındaki görüş, s. 14). Bu sözün bir hoşgörüsüzlük
örneği olarak gösterilmesi anlaşılır gibi değildir. Bu söz, üniversite
öğrencilerinin her türlü kıyafetle öğrenimlerine devam edebildiklerini, bu
anlamda başörtüsünün de serbest olması gerektiğini ifade etmektedir.
Dolayısıyla üniversitelerde uygulanan “başörtüsü yasağı”nı eleştirmeye
yönelik bir beyan, başörtüsü takmayanlara karşı bir hoşgörüsüzlüğe delil
olarak sunulamaz. Daha da önemlisi, bu sözün “anayasal düzeni ve
demokrasiyi tehlikeye soktuğu” iddiası, ancak bir siyasi paranoya örneği
olabilir.
Aynı şekilde, Bülent Arınç’ın parlamentonun
gerekirse Anayasa Mahkemesini bile kaldırabileceğine, demokratik ülkelerde
bizdeki mahkemeye benzer bir kurumun bulunmadığına dair sözleri de
“hoşgörüsüzlük” örneği olarak gösterilmektedir. İddia makamı, diğer
örneklerde olduğu gibi, burada da bu sözün hangi bağlamda ve neden
söylendiğini dikkatten kaçırmaktadır. Bu söz, Anayasa Mahkemesi eski
başkanlarından Mustafa Bumin’in başörtüsü konusunda artık parlamentonun
düzenleme yapamayacağını söylemesi üzerine verilen bir cevaptır. TBMM’yi
temsil eden bir kişinin temsil ettiği kurumun anayasal yetkilerini
hatırlatmasından ve anayasa yargısı hakkında değerlendirme yapmasından daha
doğal ne olabilir. Dolayısıyla, en fazla “siyasi eleştiri” olarak
görülebilecek bu sözlerin hoşgörüsüzlük olarak nitelenmesi, bizatihi
eleştiriye tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük örneğidir.
Kurulduğu andan itibaren AK PARTİ, gerginliklere
yol açılmaması, toplumsal barış ve huzurun bozulmaması için özel bir
ihtimam göstermiştir. Hatta bu bağlamda partimiz bazen en demokratik
haklarını bile kullanmaktan imtina etmiştir. Nitekim, 22 Temmuz 2007 genel
seçimlerinden önce düzenlenen ve doğrudan AK PARTİ hükümetini hedef alan
mitinglere rağmen, milyonlarca üyesi bulunan partimiz sükunetini muhafaza
ederek karşı mitingler düzenlemekten bile kaçınmıştır.
İddia makamının, iddianamede olduğu gibi esas
hakkındaki görüşünde de çok yoğun biçimde olaylar, kavramlar hukuki
düzenlemeler ile mantıksal ve hukuksal bağlantılar tamamen AK PARTİ
aleyhine sonuç elde etmek amacıyla kötüye kullanılmıştır. Böylesine bir değerlendirmenin
bir hukuk makamı olan iddia makamı tarafından yapılması son derece endişe
vericidir. Şiddet ve hoşgörüsüzlük örneklerinde yapılmaya çalışılan zorlama
yorum ve bağlantılarda olduğu gibi “hukuk”un belli bir ideolojik bakışın
hizmetine sokulmaya çalışıldığı bir yerde aslında hukukun bir güvence
unsuru olmasından bahsetmek de mümkün değildir.
VII- AK PARTİ HÜKÜMETLERİNİN DIŞ
POLİTİKASI İLE LAİKLİK İLKESİ ARASINDA BİR İLİŞKİ KURULMASI YANLIŞTIR
İlk cevabımızdaki
açıklamalarımıza rağmen, iddia makamı AK PARTİ hükümetlerinin dış
politikası ile laiklik ilkesi arasında sanal bir ilişki kurma ısrarını esas
hakkındaki görüşünde de sürdürmektedir. İddia makamına göre partimiz, “‘bir büyük yayılmacı proje” olarak takdim edilen Büyük Ortadoğu
Projesinin (BOP) bir parçasıdır (İddianame, s.24).
Her şeyden önce,
BOP olarak nitelenen proje uluslararası hukukun konusu olan herhangi bir
anlaşma ya da sürece dayanmamaktadır.
İddia makamının BOP konusundaki görüşlerini
desteklemek üzere dosyaya koyduğu CD’ler, 14 Mayıs 2008 tarihinde İşçi
Partisi Genel Merkezi tarafından gündeme getirilen bir dosyadan alınmıştır.
Bu partinin olayları nasıl değerlendirdiği herkesçe bilinmektedir. İddia
makamının diğer belgelerde olduğu gibi bu bilgileri yeterince araştırma
yapmadan, bilginin doğruluğunu teyit etmeden kullanmış, gerekli hukuki
titizliği göstermemiştir.
Resmi dökümanlardaki adıyla “Geniş Ortadoğu ve
Kuzey Afrika Girişimi” olarak bilinen bu girişim, G-8’lerin organize ettiği
ve Ak PARTİ Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da davet edildiği resmi
bir konferanstır.
Ancak Türkiye’de bu konu, AK PARTİ’yi eleştirmek ve
yıpratmak için, üzerine siyasi planlar da yüklenmek suretiyle siyasi bir
söylem olarak kullanılmaktadır. İddia makamının bu siyasi söylemleri, adeta
bir ölçü norm gibi kabul etmesini, hukuken izah mümkün değildir. Çünkü bir
takım siyasi aktörlerin argümanlarının Anayasa ve yasa yerine ikame
edilmesi halinde, orada hukuktan, adaletten ve hukukun evrensel
kuralarından söz edilemez.
İddia makamının BOP konusundaki ek iddiaları, bir
takım senaryoları ve muhayyel planları esas almaktadır. Amerika’da çıkan
bir dergide yayımlanan bir yazı ve haritadan hareketle Hükümetin bölge
ülkelerinin sınırlarını değiştirmek, Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt
devletinin kurulmasına destek olmak ve Türkiye’nin üniter yapısını ve
ulus-devlet kimliğini zayıflatmak ya da değiştirmek gibi bir planın ve
çabanın içinde olduğunu iddia etmek, temelsiz ve ideolojik bir suçlamadan
ibarettir. Ortadoğunun karmaşık siyasi yapısı, iç dengeleri ve sorunları
hakkında yapılan resmi ve gayr-ı resmi değerlendirmeleri, yorumları ve
gelecek senaryolarını, muhayyel bir planın parçası olarak görmek ve
Hükümeti de bu planın destekçisi olmakla suçlamak, en temel uluslar arası
siyaset ve ilişkiler kavramlarından ve tartışmalarından haberdar olmamak
anlamına gelmektedir.
Benzer bir bilgi ve yorum hatası, Türkiye’nin
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin himayesinde İspanya ile eş
başkanlığını yaptığı “Medeniyetler İttifakı” girişimi için de
yapılmaktadır. Bütün resmi beyan ve belgelerde de açıkça ifade edildiği
gibi bu girişimin amacı, dünya barışına katkı sağlamak, medeniyetlerin
çatışması gerektiğini savunan görüşleri boşa çıkartmak ve Türkiye’nin de
içinde olduğu bölgesel ve küresel barış ortamına katkı sağlamaktır.
Geçmişinde farklı din, dil ve kültürlerle bir arada yaşamış ve bu konuda
engin bir tecrübeye sahip olmuş Türk devletinin ve Anadolu insanının
günümüzün sorunlarına ilgisiz kalması düşünülemez. Bir arada yaşama
tecrübesini uluslararası bir proje haline getiren bu girişimin temel
hareket noktası ve referansları, kendi tarihimizde bulunmaktadır.
Medeniyetler İttifakı girişimi çerçevesinde doğudan
ve batıdan dünyanın önde gelen ilim ve fikir adamlarından müteşekkil bir
akil adamlar grubu oluşturulmuş ve bu grubun hazırladığı rapor, 12 Kasım
2006’da dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın başkanlığında İstanbul’da
yapılan bir toplantıda kamuoyuna açıklanmıştır. Bu toplantıda Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero,
İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğu ve
pek çok üst düzey yetkili hazır bulunmuştur. Akil adamlar grubunun
raporunda bölgesel ve küresel barışın önündeki engeller dile getirilmiş;
siyasal temsil, gençlik, göç ve medya alanlarında atılması gereken somut
adımlar tartışılmıştır. Raporda da dile getirildiği üzere, bölgesel ve
küresel çatışmalar farklı toplum ve kültürler arasındaki farklılıkları
derinleştirmekte ve çatışmaya yol açmaktadır. Medeniyetler İttifakı girişimi
çatışmanın değil, barış ve uzlaşmanın hakim olması için atılmış önemli bir
adımdır. Bu adımı “bir başka siyasi hegemonya projesi” olarak
nitelendirmek, ancak bu konudaki bilgisizliğin ve ideolojik ön yargının
ürünü olabilir.
İlk cevabımızda da belirttiğimiz gibi Türkiye’nin
bölgesel ve küresel platformlarda etkin olması, ulusal birlik ve
beraberliğini, üniter yapısını güçlendiren bir etkiye sahiptir.
Küreselleşmenin bütün dengeleri altüst ettiği bir dünyada milli güvenlik,
ulusal sınırların ötesinde başlamaktadır. Türkiye’nin sınır güvenliğinden
dış tehditlere, insan ve uyuşturucu kaçakçılığından terörizme kadar pek çok
kronik soruna çözüm bulması bir “ileri cephe siyaseti” izlemesiyle mümkündür.
Nitekim Türkiye’nin bu alanlarda attığı adımlar, geliştirdiği yaklaşımlar
ve politikalar, sadece Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki itibarını
arttırmamış, aynı zamanda Türkiye’nin ulusal güvenliğini güçlendirmiş ve
terörizmle mücadelesindeki haklı konumunu bütün dünya kamuoyuna anlatmasını
sağlamıştır.
Diğer yandan, Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde
partimizin “22 Temmuz 2007 seçimlerinden güçlenerek çıkınca kendisini
siyasal rejimin gözünde meşrulaştıracak iç ve dış ittifaklara (AB dahil)
sırt çevirmiş” olduğunu ileri sürmektedir (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,
esas hakkındaki görüş, s.11). Bu iddianın gerçekle bir ilgisi yoktur. 2006
ve 2007 yıllarında Türkiye’nin AB üyelik sürecinde görülen yavaşlama, büyük
ölçüde Kıbrıs meselesinde yaşanan siyasi tıkanmadan kaynaklanmıştır. AK
PARTİ hükümeti Kıbrıs Türk kesimini haksız ve mağdur duruma düşüren her
türlü teklif ve düzenlemeye şiddetle karşı çıkmış ve AB kararlarını
eleştirmiştir. Türkiye’nin yoğun çabaları ve kararlı tutumu sonucunda AB
yetkilileri Kıbrıs sorununu çözmeden Kıbrıs Rum kesiminin Avrupa Birliğine
tam üye kabul edilmesinin büyük bir hata olduğunu kabul ve itiraf
etmişlerdir. Fakat üye olduktan sonra tam veto yetkisine sahip olan Kıbrıs
Rum kesimi, her tür barış ve uzlaşı girişimine karşı olduğunu söz ve
davranışlarıyla ortaya koymuştur.
Kıbrıs Rum kesiminin uzlaşmaz tutumundan
kaynaklanan siyasi sorunlar bir kenara bırakıldığında müzakere süreci
teknik düzeyde kesintiye uğramamış; tarama, uyum ve yeni fasılların açılıp
kapanması ve müzakeresi devam etmiştir. Fransa ve Almanya gibi bazı AB
üyesi ülkelerin muhalefetine rağmen bu süreç bugün de devam etmektedir.
AK PARTİ
hükümetlerinin yürüttüğü dış politikanın, tamamen ülkemizin ve milletimizin
yüksek menfaatlerini gözetmeye yönelik olmasına rağmen, iddianamede ve esas
hakkındaki görüşte adeta laikliğe aykırılığın kanıtı olarak sunulmaya
çalışılması bu tür iddiaların gerçeklikten kopuk ve hayal mahsulü olduğunu
göstermektedir.
Esasen demokrasilerde temel dış politika
tercihlerinin belirlenmesi ve bunların uygulanması yetkisi siyasi sorumluluğa
sahip olan hükümetlere ait olup, bunların parti kapatma davalarına konu
edilmesi de mümkün değildir.
VIII-
ANAYASA, İKTİDAR PARTİSİNİN ODAK OLMASINA İMKAN VERMEZ
Türkiye’de “yürütme
yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa ve
kanunlara uygun olarak yerine getirilir ve kullanılır.”(Anayasa, m. 8)
“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”
(Anayasa, m. 125/1) Yürütme görevini ifa eden AK PARTİ Hükümetlerinin bütün
idari eylem ve işlemleri, yargı denetimine açıktır. Yapılan işlemde Anayasa
veya yasalara aykırılık olması halinde, mahkeme kararıyla iptali mümkündür.
“Yasama yetkisi, Türk
milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Bu yetki
devredilemez.” (Anayasa, m. 7) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasama
faaliyetleri, hem kamuoyunun, hem meclis içi ve dışı siyasi partilerin ve
hem de sivil toplum örgütlerinin açık denetimine tabidir. Bunun yanında
Cumhurbaşkanı da çıkan yasaları bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük
Millet Meclisine geri gönderebilir (Anayasa, m. 89). Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin kabul ettiği yasalara karşı, hem Cumhurbaşkanı ve hem de
Anamuhalefet Partisi, Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açma hakkına
sahiptir. Mahkeme, Anayasaya aykırılık görmesi halinde, yasayı iptal eder,
aksi takdirde davayı reddeder (Anayasa, m. 148, 149, 150).
AK PARTİ Hükümetlerinin
icraatları, İdari Yargı’nın denetimine, Meclis Grubunun katkısıyla
çıkarılan yasalar ise Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabidir. Yürütme
organının Anayasa ve yasalara aykırı idari eylem ve işlemleri, idari yargı
tarafından; yasama organının Anayasaya aykırı yasama çalışmaları ise
Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilir.
Bu nedenlerle demokratik hukuk devletinde iktidar
partisinin, Anayasa’nın 68’inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı
eylemlerin odağı olması mümkün değildir. Çünkü Anayasa ve Anayasanın
kurduğu sistem, iktidar partisinin odak olmasına imkan vermemektedir.
Esasen, kuvvetler ayrılığının anlamı ve önemi de burada yatmaktadır.
IX- İKTİDAR PARTİSİNİN KAPATILMASININ
İSTENMESİ DEMOKRATİK DEVLET İLKESİNE AYKIRIDIR
1961 Anayasası ve 1982 Anayasası’nın 2’inci
maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti … demokratik … bir … devlettir…”
“Demokratik devlet, egemenliğin bir kişi, zümre
veya sınıf tarafından, belli sınıflar yararına kullanılmadığı, serbest ve
genel seçimin iktidara gelmede ve iktidardan ayrılmada tek yol olarak kabul
edildiği ve iktidarın bütün millet yararına kullanıldığı… bir idare
biçimidir.” (Anayasa Mahkemesi, 1963/173 E., 26.09.1965 Tarih ve 1965/40
K., AMKD, S. 4, Sahife: 301)
Türkiye’nin demokrasi serüveni incelendiğinde,
Türkiye’de siyasal iktidarların, zaman zaman askeri darbelerle ve bazen de
hukuk kullanılarak Meclis içi usullerle veya mahkemelerde açılan davalar
bahane edilerek oluşturulan ortamlarda antidemokratik, hukuka uygun
düşmeyen yöntemlerle el değiştirdiği kuşkuya yer bırakmayan tarihi birer
gerçekliktir. Ülkemizde yaşanan bu tecrübeler, iktidar mücadelesinde hukuk
dışı ve antidemokratik bir geleneğin oluşmasına yol açmıştır. Bu nedenle
“…siyasal iktidarı sandıkta kaybedenler, iktidarı ele geçirmenin başka
yollarını arıyorlar. Bir demokraside siyasal iktidarı ele geçirmenin yolu
sadece ve sadece sandıktır. Sandıkta kaybedenlerin yapması gereken şey,
halkı ikna ederek gelecek seçimleri kazanmaktan ibarettir… Bir demokrasi de
iktidar olmanın yolu, … halktan ve halkın temsilcilerinden geçer. ( Kemal
Gözler, “Hukukun Siyasetle İmtihanı: Kim Sınıfta Kaldı?”, Türkiye Günlüğü,
Yıl; 2007, Sayı; 89, s.16)
Parlamenter sistemlerde iktidarda olan siyasi partinin
genel başkanı, aynı zamanda devletin de Başbakanı olmaktadır. İktidardaki
siyasi partinin kapatılması ve genel başkanına siyasi yasak konması
halinde, hükümet de kendiliğinden düşer.
Bu; sandıkta kaybedenlerin
mahkeme önünde kazanması veya halk nezdinde haksız çıkanların yargı
organları önünde haklı çıkması ve mahkeme kararıyla hükümet değişikliği
veya hükümetin düşürülmesidir. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde, halkın
vermediği iktidarı mahkemeler veremez ve halkın yapmadığı hükümet
değişikliğini mahkemeler yapamaz. Mahkeme kararlarıyla iktidarların
değiştiği ülkeler demokratik devletler değil, jüristokratik devletlerdir.
Bu nedenle iktidar
partisi olan Ak Parti hakkında kapatma davası açılması veya yargılama
sonunda kapatma kararı verilmesi, Anayasa’nın ikinci maddesinde ifadesini
bulan “demokratik devlet” ilkesine tartışmasız aykırıdır.
Sayın Başkan,
Sayın üyeler,
Burada ayrıca Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının 1 Temmuz 2008 tarihinde Yüksek Mahkeme huzurunda sunduğu
sözlü mütalaası üzerinde de kısaca durmak istiyorum.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının yaptığı sözlü
açıklamalar, esasen iddianame ve esas hakkındaki görüşte dile getirilen iddiaların
bir tekrarı niteliğindedir. Bu iddiaların hiçbir olgusal ve hukuki
dayanağının bulunmadığı ön ve esas cevaplarımızda ve şu ana kadar sunduğum
sözlü açıklamalarımızda ayrıntılı olarak üzerinde durduk. Bununla birlikte,
öne çıkan bazı konular hakkında partimizin görüşlerini tekrarlamakta fayda
görüyoruz.
1) AK PARTİNİN İDDİA MAKAMINA
CEVAPLARI HUKUK ÇERÇEVESİNDEDİR
İddia makamı, partimizin “hukuki bir savunma yapmak
yerine”, kendilerini “hedef alan;
hiçbir hak, insaf ve nefaset ölçüsüne riayet edilmeden küçültücü sıfat
ve tanımlamalarla saldırıya geçmiş” olduğunu ileri sürmektedir. Bu
suçlamayı kabul etmemiz mümkün değildir. Hakkımızdaki iddialara verdiğimiz cevaplarda herhangi bir kurumu
hedef alan, küçültücü sıfat ya da tanımlamalara yer veren ifadeler
bulunmamaktadır.
Ancak, hemen belirtelim ki ortada bir saldırı
vardır. Bu saldırının muhatabı da partimizdir. Varlık nedeni demokrasiyi
geliştirmek olan bir partinin demokrasiye
yönelik “açık ve yakın tehlike” olarak gösterilmesi başlı başına bir
saldın değil midir? En büyük gayesi toplumsal barışı ve kamu düzenini
korumak olan bir partiyi, aslı olmayan ve üretilmiş sözde delillerle
“şiddete teşvik”le suçlamak saldırı değilse nedir? Kurulduğu günden beri
aziz milletimizin daha müreffeh bir ülkede yaşaması ve devletimizin
bölgesinde ve tüm dünyada sözü geçen
bir siyasi aktör haline gelmesi için gece gündüz çalışan bir partiyi, adeta emperyalizmin uşağı
olarak lanse etmek “küçültücü sıfat” kullanmak değilse nedir? Bu Örnekleri çoğaltarak, vaktinizi daha fazla
almak istemiyorum. Ancak, bilinmesi
gerekir ki, partimiz kendisine yöneltilen bu tür haksız ve insafsız saldırılar
karşısında, tamamen hukuki çerçevede kalarak, hak, insaf ve nefaset ölçüleri
içerisinde hukuki cevaplarını vermiştir. Bizim yaptığımız iş, en temel
insan hakkı olan savunma hakkını kullanmaktır, hiç kimseyi incitmek
değildir.
2) İDDİA MAKAMININ SÖYLEMİNE
SİYASİ/İDEOLOJİK DİL HAKİMDİR
Bu davada iddia makamı, baştan beri partimize
yönelik suçlamalarını siyasi ve ideolojik bir dil kullanarak yöneltmektedir.
Bunun son örneği iki gün önce huzurunuzda yaptıkları sözlü açıklamalardır.
İddia makamı burada da “Cumhuriyet tarihinin “gerici ayaklanmalara tanıklık
ettiği”, “yüksek bir medeniyetin temsilcisi olduklarını iddia edenler”in
dünyanın her tarafında, Özellikle de ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyada
“acımasız uygulamalanm sergilemekte” olduğu ve “emperyalizmin icadı ılımlı
İslam rejimini bu ülkeye dayatacaklarını sananlar”ın hüsrana uğrayacaklan
gibi tamamen siyasi ve ideolojik
yaklaşımları yansıtan bir söylemi benimsemiştir.
Bu siyasi retoriği, marjinal
bazı siyasi partilerin beyanlarından veya yayın organlarından biliyoruz.
İktidara geldiğimiz andan itibaren kendilerini soğuk savaş döneminden kalma etiketle “anti-emperyalist”
olarak niteleyen bazı siyasi grupların partimize yönelttiği bu tür
ithamların hakkımızda açılan bir davada
da karşımıza çıkması düşündürücüdür. Çoğu kez gülerek okuyup geçtiğimiz ve
hiçbir şekilde ciddiye almadığımız bu tür siyasi mizah konusu olabilecek
sözleri, kamu adına hareket eden ve tarafsız olması gereken bir iddia
makamının kullanması bizi üzmüştür.
Daha da
ilginci, iddia makamı, sözlü açıklamalarında adeta muhalefet partisi mensubu gibi davranarak, “işsizlik, ekonomik
kriz, kuraklık, çevre sorunları, katlanan dış borçlar ve büyüyen cari açık,
tıkanan AB süreci, etnik ve bölücü terör gibi çözüm bekleyen onlarca
temel sorun artarak büyürken” iktidar partisinin “türbanı son altı yılın en
önemli sorunu olarak” sunduğunu ileri sürmektedir. İddia makamının bu
siyasi değerlendirmeleri bile hukuki zeminde kalması gereken bir davanın
doğal mecrasından çıkarıldığım göstermek için yeterlidir.
Halbuki AK PARTİ hükümetleri, Türkiye’yi her alanda bir adım daha ileri
götürmüşler, ülkenin bütün sorunlarının üzerine gitmiş ve önemli bir
kısmını da çözmüştür. AK PARTİ ile birlikte Türkiye’nin itibarı hem içeride
ve hem de dışarıda artmıştır. İddia makamının bu beyanı karşısında
Türkiye’nin AK PARTİ ile nerelere geldiğini gösteren bazı temel
göstergeleri (Devletin resmi kayıtlarından) ekte sunuyoruz vermekte fayda
vardır: (EK- 34).
3) AK PARTİ’NİN ILIMLI İSLAM PROJESİ YOKTUR
AK PARTİ’nin ılımlı İslam projesi
yoktur. Hiçbir zaman da böyle bir düşüncesi ve projesi olmamıştır. Bundan
sonrada olmayacaktır. İddia
makamının bu konudaki iddiası, gerçek dışıdır (Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’nın sözlü mütalaası, s. 1) Bu, AK PARTİ’ye karşı olanların,
partimizi yıpratmak adına kullandıkları ideolojik ve siyasi bir argümandır.
Partimize dönük gerçek dışı bir karalama kampanyasının sloganı haline
gelmiş “ılımlı İslam” yakıştırma ve yaftasının iddia makamı tarafından da
gerçekmiş gibi takdimi, hukuken kabul edilemez. Kaldı ki AK PARTİ Genel
Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, pek çok açıklamasında bu iddiayı
reddetmiştir.
4) AK PARTİ ATATTÜRK’ÜN GÖSTERDİĞİ
MUASIR MEDENİYETİN ÜZERİNE ÇIKMAK İÇİN ÇALIŞMIŞTIR
İddia makamının, partimizin ATATÜRK’e hakaret
ettiği ve saldırıda bulunduğu yönündeki iddiaları, asılsızdır ve
mesnetsizdir (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sözlü mütalaası, s. 2). İddia
makamı, bu iddiasını ispat için hiçbir somut delil gösterememiştir. Kimi
gazetelerdeki haber ve yorumlar ile televizyon programlarında yapılan konuşmaların
AK PARTİ ile hiçbir ilgisi yoktur. AK PARTİ’lilerin yapmadığı haber, yorum,
program ve beyanlar nedeniyle partimizin itham edilmesi kabul edilemez.
Kaldı ki AK PARTİ; hiçbir zaman Gazi
Mustafa Kemal ATATÜRK’e saldırmamış, onu karalamamış, ona hakaret etmemiş,
başkalarının bunları yapmasına da rıza göstermemiş ve izin vermemiştir.
AK PARTİ, “Atatürk ilke ve
inkılaplarını, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmanın
en önemli vasıtası olarak algılar ve bunu toplumsal barışın bir unsuru
olarak görür.” (AK PARTİ Programı,
2.1 Temel Hak ve Özgürlükler başlığı 6. paragraf)
AK PARTİ, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e, onun emanet ve
hedeflerine samimiyetle sahip çıkmış, devletimizi ve milletimizi onun
gösterdiği muasır medeniyetin ilerisine taşımak için gecesini gündüzüne
katarak çalışmıştır. AK PARTİ, bu anlayış ve yaklaşımından hiçbir biçimde
bugüne kadar taviz vermemiştir. Nitekim
Partimiz üyesi ve İstanbul Büyükçekmece Mimar Sinan Belde Belediye Başkanı
Cuma Bozgeyik, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
hakkında anlattığı ifade edilen fıkra nedeniyle ve partimizden temelli
ihraç istemiyle 06.03.2007 tarih ve 147 Sayılı kararla (İstanbul İl
Başkanlığı) İstanbul İl Disiplin Kurulu’na sevk edilmiş ve sonuçta
12.03.2007 tarihinde İstanbul İl Disiplin Kurulu oy birliği ile Cuma
Bozgeyik’in kesin ihracına karar vermiştir (AK PARTİ İstanbul İl Disiplin
Kurulu, Dosya no: 2007/1; Karar no: 2007/1) (EK- 35).
5) AK PARTİ HİÇ BİR ANAYASAL KURUMUN
VARLIĞINI TARTIŞMAYA AÇMAMIŞTIR
AK PARTİ, hiçbir anayasal kurumun varlığını
tartışmaya açmamıştır. İddia makamının bu konudaki yaklaşımı da (Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sözlü mütalaası, s. 2) asılsızdır.
İddia makamı, bu iddiasını açıkça ifade etmesi
yetmez, bunu delilleriyle ispat etmesi lazımdır. Böylesi bir ispatı var mı?
yok.
İddia makamının; Yargıtay eski Başkanı Eraslan
Özkaya ve Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Mustafa Bumin’in görüşlerini ile
kimi mahkeme kararlarının eleştirilmesini ve yargı adına yapılan kimi
açıklamalara cevap verilmesini, yargının varlığını tartışmaya açmak ve
yargının kaldırılmasını istemek olarak algılaması hukuken kabul edilemez.
Mahkeme kararları da eleştirilebilir. Mahkeme
kararlarının bağlayıcı olması, onların eleştirilmez olduğu anlamına gelmez.
Nitekim Yüksek Mahkeme’nin pek çok değerli Başkanı da aynı kanaattedirler.
“Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve bağlayıcı olması, onların
eleştirilemez olduğu anlamına gelmemektedir. Diğer deyişle, mahkeme
kararlarına uyma yükümlülüğü, söz konusu kararları eleştirme hakkını
ortadan kaldırmamaktadır. Bir hukuk devletinde, yargı kararlarının da
eleştirilebilmesi doğaldır. Mahkeme kararlarının oybirliği ile alınmadığı
durumlarda, azlık oyu kullanan üyelerin düşüncelerinin de bu anlamda karşı
hukuki düşünceyi oluşturduğu açıktır. Anayasa Mahkemesi’nin işin esasına
girerek reddettiği konularda on yıl geçtikten sonra tekrar başvuruda
bulunulabilmesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştiriye açık ve
değişebilir nitelikte olduğunun bir diğer kanıtıdır.
Bir
hukuk devletinde, mahkeme kararlarının gerek akademik çevrelerde, gerekse
uygulayıcılar tarafından ele alınıp incelenmesi gerekli ve yararlıdır. Bu
tür eleştirilerin yargıya yeni ufuklar açma olasılığı her zaman vardır. Bununla
birlikte, doğruyu bulmak adına yapılacak eleştirilerin belirli bir düzeyde
ve nitelikte olması gerektiği de kuşkusuzdur.” (Tülay Tuğcu, Anayasa
Mahkemesi eski Başkanı, Anayasa Mahkemesi’nin 44. kuruluş günü töreni
konuşmasından)
6) LAİKLİK
SİYASİ VE HUKUKİ BİR İLKEDİR
AK Partinin laiklik ilkesinin içeriğini boşalttığı
iddiası dayanaksızdır. Tersine partimiz,
demokrasi, hukuk devleti ve insan haklan gibi kavramlarla buluşturmak
suretiyle laikliğe içerik kazandırmış, geniş toplum kesimlerince bu
ilkenin benimsenmesine katkıda bulunmuştur.
Laik devlet, bireylerin şu ya
da bu nedenle tercih ettikleri yaşam biçimlerine uygun olarak birbirlerine zarar vermeden bir arada
var olmasını sağlamaya yönelik hukuksal ve siyasal bir ortamı sağlamakla
yükümlüdür. Bunun yolu da iki şartın gerçekleşmesinden geçer. Birincisi,
toplumdaki farklı dinlerin ya da inançlann esasları devlet yönetimine hakim
olmayacak. Kısacası, laik devlette yönetim din kurallarına dayanmayacak.
İkincisi, laik devlet toplumda mevcut olan tüm dinler, inançlar ve
inançsızlıklar karşısında eşit mesafede duracak. Laikliğin bu ikinci
unsuru, özellikle bireylerin din ve vicdan özgürlüklerini teminat altına
almaktadır.
İddia makamının, partimizin
“laikliği toplum içindeki inançlara
göre tayin edip her inanca hak ve özgürlük tanınması biçiminde yorumladığı” biçimindeki tespiti yanlıştır. AK Parti
laikliği kesinlikle “toplum içindeki inançlara göre tayin edilecek”
bir kavram olarak görmemektedir. Toplum içindeki inançlar karşısında
devletin siyasi bakımdan tarafsızlığım gerektiren bir kavram olarak
görmektedir. Bu anlamda laiklik, elbette toplumda var olan her inanç
mensubunun hak ve özgürlüklere sahip olmasını gerektirir. Halbuki, laikliği
bir yaşam biçimi olarak yorumlayan
anlayış, belli inançları otomatik olarak dışlayacak, bu da beraberinde
bazı kişilerin hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılması sonucunu doğurabilecektir.
Sonuç olarak, laikliği bir “yaşam biçimi” olarak
görmek bu ilkenin içeriğini boşaltmak
anlamına gelmektedir. Onu siyasi ve hukuki bir ilke olmaktan çıkararak,
bireylerin gündelik hayat tarzlarıyla ilgili bir kavram haline getirmek laikliğin toplumsallaşmasını da
engelleyecektir.
7) AK PARTİ’NİN LAİKLİK ANLAYIŞI
TOPLUMU TARİKATLARA GÖRE ŞEKİLLENDİRME ANLAYIŞI DEĞİLDİR
İddia makamının;
partimizin laikliği nasıl yorumladığına ilişkin değerlendirmesi ve
tarikatlara göre devleti ve toplumu şekillendirmek istediği iddiası, geçek
dışıdır. İddia makamının iddiasına delil olarak gösterdiği Dengir Mir
Mehmet Fırat’a ait olduğu söylenen; “dini her alandan kovan felsefi bir
laikçiliğin temsilcisi değiliz.” sözü, laikliğe aykırı değildir. Çünkü laiklik,
dini her alandan kovan bir anlayışı değil, din ve vicdan özgürlüğünün,
herkesin serbestçe dinin ibadet, ayin ve törenlerinin yapmasının ve bundan
dolayı da suçlanıp kınanmamasının teminatıdır (Anayasa, m. 24). Eğer iddia
makamının yaklaşımı benimsersek, o vakit, camide ezan okunması, kilisede
çan çalınması, Cuma namazı ve bayram namazı kılınması, kurban kesilmesi,
cenaze namazı kılınması, hac ibadeti yapılması gibi dinin dışa yansıyan
bütün tezahürlerini laikliğe aykırı görüp yasaklamak gerekecektir. Halbuki
laiklik, kişilerin dini inançlarının gereklerini hür ve emniyet içinde
yapmasının teminatıdır.
Adalet ve Kalkınma
Partisi, cumhuriyetimizin laik niteliğine bağlıdır. “Partimiz, laik, demokratik, sosyal hukuk
devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin, inanç özgürlüğünün ve fırsat
eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir.” (AK PARTİ Programı, Giriş,
s. 1)
AK PARTİ’nin benimsediği
laiklik anlayışı, 1982 Anayasa’sında yazılı olan laiklik anlayışıdır. Bu
anlayışımızı; ilk cevabımız, esas hakkındaki cevabımız ve sözlü
cevaplarımızın önceki kısımlarında detaylı bir biçimde izah ettik.
8) AK
PARTİ’NİN ANAYASAL SİSTEMİ DİN KURALLARINA DAYALI BİR REJİME DÖNÜŞTÜRMEK
GİBİ BİR AMACI VE ÇALIŞMASI YOKTUR
İddia makamının,
partimizin asıl amacının, anayasal sistemi din kurallarına dayalı bir
rejime dönüştürmek için sistemli bir biçimde çalıştığı ve bunu bir plan
dahilinde aşamalı olarak yürürlüğe koyduğu iddiası, hayal ve vehim ürünü
asılsız ve mesnetsiz iddialardır(Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sözlü mütalaası, s. 4-5).
Çünkü:
a) AK PARTİ, söylemlerinde dini
referanslar kullanmamıştır.
AK PARTİ Meclis Grubunun desteği ile
başta Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Kabahatler Kanunu, Ceza ve
Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama
Usullerine Dair Kanun, Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye
Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanun, Avrupa Birliği
Uyum Komisyonu Kanunu, İş Kanunu, Karayolu Taşıma Kanunu, Kaçakçılıkla Mücadele
Kanunu, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev Ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun,
Dernek Ve Vakıfların Kamu Kurum Ve Kuruluşları İle İlişkilerine Dair Kanun,
Basın Kanunu, Büyükşehir Belediyesi Kanunu, Belediye Kanunu, Çocuk Koruma
Kanunu, Nüfus Hizmetleri Kanunu, Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Yön
Ve Kapsamına Dair Kanun, Milletlerarası Özel Hukuk Ve Usul Hukuku Hakkında
Kanun Ve Tanık Koruma Kanunu gibi temel yasalar olmak üzere bugüne kadar
1006 kanunun yasalaşmasına katkıda bulunmuştur.
AK PARTİ Meclis Grubunun katkılarıyla
bugüne kadar hiçbir yasal düzenleme yapılmamıştır.
b) İddia makamının; “İkinci husus, laikliğe aykırı söylemlerin
düzeyinin, partinin kuruluşundan kapatma davasının açıldığı tarihe kadar
yükselen bir ivme izlemiş olması” (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Sözlü
Mütalaa, s. 4) iddiası, asılsızdır. Çünkü olmayan söylemlerin,
yoğunlaşmasından ve giderek artan bir ivme kazanmasından söz edilemez.
c) İddia makamının; partimizin gerginlik politikasını sıklıkla
kullandığı iddiası da (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Sözlü Mütalaa, s.
4) asılsızdır.
Çünkü AK PARTİ, hiçbir zaman gerginlik politikası uygulamamıştır.
Yükseköğrenim hakkının kısıtlanmasına yol açan sorunların tartışılması ve
çözümünün aranması, bugünün konusu değildir. Yaklaşık 28 senedir bu sorun,
ülkemizin gündemindedir. Bu konuda konuşmadık kimse yoktur. Bu sorun, 1989
ve 1991’de yasal düzenlemelere, 1993’te Meclisin incelemesine konu olmuş ve
değişik vesilelerle de Anayasa Mahkemesi’nde dava konusu olmuş ve hakkında
kararlar verilmiştir. Böylesi köklü bir sorunun çözümünde AK PARTİ’nin
benimsediği üslup, “mutabakatla çözümdür.” Mutabakatın iki ayağı var, biri
toplumsal mutabakat, diğeri kurumsal mutabakat. Kurumsal mutabakat, Meclis
içindeki partilerin mutabakatıdır. AK PARTİ, bu mutabakatlar oluşmadan
sorunun çözümünü gündemine almamıştır. Sorunun çözümünü talep edenlere
karşı hep, “Biz sorunun mutabakatla çözümünden yanayız, gerilim istemiyoruz”
şeklinde cevaplar verilmiştir. Bu cevaplar, iddianamede de yer almıştır.
Toplumsal ve kurumsal mutabakat oluştuktan sonra, sorunun çözümü gündeme
gelmiştir. Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklikler, AK
PARTİ, MHP, DTP, BBP’ ye mensup milletvekilleri ile bağımsız bazı
milletvekillerinin oylarıyla yasalaşmıştır. Gerilimden yana olan bir parti,
böyle bir yaklaşım içinde olabilir mi?
AK PARTİ iktidarı döneminde yapılan Anayasa
değişikliklerinden birisi ANVATAN Partisi, ikisi MHP ve DTP ile
diğerlerinin tamamı ise CHP ile birlikte yapılmıştır. AK PARTİ, tek başına
hiçbir Anayasa değişikliği yapmamıştır.
AK PARTİ’nin Meclis Grubunun katkılarıyla çıkarılan
Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Kabahatler Kanunu ve benzeri pek
çok kanun Mecliste sağlanan uzlaşmayla çıkarılmıştır.
Bunlar, gerginlikten yana olan bir partinin
yapacağı bir iş değildir.
Buna rağmen “mutabakat, toplumsal mutabakat” gibi
uzlaşma ve hoşgörü ifade eden kavramlardan iddia makamının, gerilim
üretmesi ve bunda gizli anlamlar arayıp partimizi kendince ihdas ettiği
gizli manalarla itham etmesi, hukukun evrensel kuralları ve Anayasaya
aykırıdır.
d) AK PARTİ’nin iktidar gücünü
kullanarak temin ettiği bir medya yoktur. Basın ve yayın organlarında yer
alan haber ve yorumlarla partimizin ilişkilendirilmesi, mümkün değildir.
e) AK PARTİ’nin laik cumhuriyetin ve
demokrasinin güvencesi olan kurumlara dönük bir saldırısı kesinlikle
yoktur. AK PARTİ, hiçbir kurum
veya kuruluşa “Statükocu” veya “Darbeci” dememiştir.
10) AK PARTİ ŞERİATI VE ÇOK HUKUKLU
BİR DÜZENİ AMAÇLAMAMIŞ VE SAVUNMAMIŞTIR
AK PARTİ’nin anayasal düzeni değiştirip yerine
şeriat devleti kurma düşüncesi, niyeti, amacı ve çalışması hiçbir zaman
olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Bu konuda partimize yönelik itham
ve isnatların tamamı, asılsızdır. Çünkü:
a) “Partimiz, laik, demokratik,
sosyal hukuk devletinin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin, inanç
özgürlüğünün ve fırsat eşitliğinin esas kabul edildiği bir zemindir.” (AK
PARTİ Programı, Giriş, s. 1)
AK PARTİ, kutsal dini değerlerin istismar edilerek
siyaset malzemesi yapılmasını dinin; siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara
alet edilmesini; Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel
düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırmayı, reddeder(AK PARTİ Programı,
Temel hak ve özgürlükler, m. 2.1, s. 2). Anayasa da; “Kimse, Devletin
sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din
kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama
amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince
kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” (Anayasa, m.
24/4) demektedir. Görüldüğü gibi AK PARTİ’nin laiklik anlayışı anayasa ile
uyumlu olup, devletin anayasal düzeninin dine dayandırılması anlayışına
karşıdır.
AK PARTİ , din ve devlet işlerinin bir birinden
ayrı olmasını, din ve devlet
işlerinin birbirinden ayrılmış sayılmasını ise ; devletin bütün dinlerin
mensuplarına eşit davranması, din kurumlarıyla devlet kurumlarının ayrılmış
olması, hukuk kurallarının din kurallarına dayandırılmaması, hukuk
kurallarının din kurallarına uyma zorunluluğunun bulunmaması, devlet
yönetiminin dine dayanmaması ve devlet yönetiminin din kurallarından
etkilenmemesi olarak görmektedir (AK PARTİ Programı, Temel hak ve
özgürlükler, m. 2.1, s. 2).
Anayasa’da aynı ilkeleri benimsemiştir.
b) AK PARTİ, 14 ağustos
2001’de kurulmuş ve kısa süre sonra da milletin iradesiyle iktidar
olmuştur. İktidar olduğu için de laiklik konusu dahil her konudaki anlayış,
yaklaşım ve uygulaması, aleni ve milletimizin gözü önündedir. Ak Parti’nin
gizli bir anlayışı, gizli bir tüzüğü, gizli bir programı, gizli bir amacı
ve gizli bir niyeti yoktur. Hiçbir zaman da olmamıştır.
Ak Parti iktidar olduğu
günden bugüne, kimsenin; dini inanışına, düşünce ve kanaatine, ibadetine,
dini ayin ve törenlerine müdahale etmemiş ve edilmesine de müsaade
etmemiştir. Hiç kimse, “AK PARTİ geldi de benim dini, sosyal, siyasi,
ekonomik vb. hayatım, laiklik ilkesi aleyhine olumsuz etkilendi veya
değişti” diye iddia edemez. Kaldı ki böyle bir iddia da varit değildir. AK
PARTİ, hiç kimseyi dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye
zorlamamış ve başkalarının zorlamasına da izin vermemiştir. AK PARTİ, hiç
kimseyi dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınamamış ve suçlamamış,
başkalarının kınaması ve suçlamasına da göz yummamıştır. Her din, inanç ve
mezhebe eşit mesafede durmuş ve bu duruşunu kararlılıkla sürdürmeye de özen
göstermiştir.
c) AK PARTİ Meclis Grubunun desteği
ile başta Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Kabahatler Kanunu, Ceza
ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun dahil toplam 1006 kanunun
yasalaşmasına katkıda bulunmuştur.
AK PARTİ Meclis Grubunun katkılarıyla
çıkarılmış hiçbir kanunda, dini referanslı düzenlemeler yapılmamıştır.
d) Avrupa Birliği, laik
sistemin sahibi ve de uygulayıcısıdır. Laik bir sisteme sahip Avrupa
Birliğinin üyesi olma yönünde en önemli adımların atılması ve en önemli
dönemeçlerin geçilmesi, AK PARTİ iktidarlarında olmuş ve neticede Türkiye,
Avrupa Birliği ile müzakere eden ülke statüsüne yükselmiştir. Anayasal
düzeni değiştirmek isteyen, laikliğe karşı olan ve çok hukukluluğu savunan
bir partinin, bütün bunları reddeden Avrupa Birliği’ne üye olmak için
mücadele etmesi ve önemli reformları yapması ve Türkiye’yi müzakere eden
ülke haline getirmesi bir çelişki değil midir?
e) AK
PARTİ Meclis Grubunun katkılarıyla Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin son
fıkrasına “(Ek: 7.5.2004-5170/7
md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası
andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
cümlesinin ilave edilmesi bile tek başına partimiz hakkındaki şeriat
devleti ve çok hukukluluğu savunuyor iddialarını çökertmek için kafidir.
Zira şeriat devletini ve çok hukukluluğu savunan bir partinin, böyle bir
düzenleme yapılmasına katkı vermesi mümkün değildir.
f) 25/4/2006 ve 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri
Kanunu’nun 35’inci maddesinin 2’inci fıkrası ile “Aile
kütüklerindeki din bilgisine ilişkin talepler, kişinin yazılı beyanına
uygun olarak tescil edilir, değiştirilir, boş bırakılır veya silinir.” Hükmü getirilmiştir. Şeriat devletini isteyen veya
çok hukukluluğu savunan bir parti bunu savunabilir mi?
Sonuç olarak; AK PARTİ,
yaklaşık altı senelik iktidar döneminde; milletimize ve devletimize yaptığı
hizmetlerle, laikliğe aykırı eylemlerin değil, Türkiye Cumhuriyetine,
cumhuriyetimizin değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez
niteliklerine ve milletimize hizmetin odağı olmuştur. Ak Parti ile hem
devletimiz, hem cumhuriyetimizin nitelikleri ve hem de milletimiz daha da
güçlenmiştir. Bunun tanığı, Türk milletidir.
i) İddia makamının şeriat
devleti ve çok hukukluluk iddiasını ispat için gösterdiği delillerin hiç
birisi, iddia makamını doğrulamamaktadır, aksine hepsi iddia makamını
tekzip etmektedir. İddia makamı, subjektif yorumlarıyla gerçeği
değiştiremez. Bunlardan af ve ulema konusundaki açıklamalar ile AK PARTİ
Genel Başkanı ve Başbakan hakkındaki 2 ve 50 numaralı iddialara bireysel
cevaplarda ayrıntılı cevap verildiğinden burada ayrıca değinilmeyecektir.
Ancak daha önce açıklanmamış bulunan
Devlet Planlama Teşkilatının 9. Kalkınma Planı kapsamında oluşturulan özel
ihtisas komisyonu raporunda, zekat sisteminin özel kurum ve teşkilatına
kavuşturulması, bu maksatla zekat mağazalar zinciri oluşturulması iddiası
üzerinde kısaca durulacaktır.
İddia makamının bu iddiası da
diğerleri gibi asılsızdır.
Çünkü:
- AK PARTİ Hükümetlerinin böyle bir çalışması ve önerisi
olmamıştır.
- Devlet Planlama
Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı hazırlıkları kapsamında oluşturulan “Gelir
Dağılımı ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu” taslak raporu
yayınlanmıştır. Bu raporda “zekat”
sisteminin özel kurum ve teşkilatına kavuşturulması, bu amaçla “Zekat
Mağazalar Zinciri” oluşturulması önerisi yoktur.
- Bu hususu, komisyonun bir üyesi dile getirmiş; ancak
komisyon tarafından kabul görmeyip reddedilmiştir. Komisyon üyesi birinin
sunduğu öneriyi AK PARTİ aleyhine delil olarak sunan iddia makamının,
komisyonun öneriyi reddetmiş olmasına değinmemesi ve bunu da AK PARTİ
lehine delil olarak kullanmaması, açık bir çelişkidir.
- Ayrıca Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı da,
kamuoyunda çıkan yanlış haberler üzerine, bir basın duyurusu ile yanlışlığı
düzeltmiştir.
11) AK PARTİ HİÇ BİR ZAMAN ŞİDDETİ
BENİMSEMEMİŞ, ŞİDDETİ SAVUNMAMIŞ, ŞİDDETİ TEŞVİK ETMEMİŞTİR
AK Parti, terör ve şiddeti kesin biçimde reddeden,
bunu da eylem ve söylemleriyle açık biçimde ortaya koyan bir partidir.
Partimiz demokratik özgürlükçü ortamı şiddet ve terörün en büyük düşmanı
olarak görmektedir. AK Parti, bunun için çoğulcu demokrasiye sahip
çıkılmasını, iktidara gelmede ve onu koruma yolunda şiddetin değil
demokratik seçimlerin geçerli olduğunu savunan ve bunu eylem ve
söylemlerine de açıkça yansıtan bir partidir.
Terör ve şiddete karşı gerek içeride ve gerekse
dışarıda yürütülen kararlı mücadele kamuoyunun da bilgisi dahilindedir. AK
Parti Genel Başkanı değişik konuşmalarında ısrarla “terörün dini, ırkı,
milleti, vatanı yoktur.” Nereden gelirse gelsin terörizmin içinde olan,
terörizmin hedeflerini benimseyen herkes teröristtir. Buna karşı
mücadelemizi sonuna kadar vermeye devam edeceğiz” diyerek, terörle hem
içeride hem de dışarıda sonuna kadar mücadele edileceğini vurgulamıştır.
(AA. 28.12.2007)
İddianamede
partimiz mensupları ile ilgili delillerden hiçbirisinde en ufak bir şiddet
içeren, şiddetle bağlantı kurulması mümkün olan ya da tahrik çağrısı olarak
nitelendirilebilecek bir ifade yer almamasına rağmen, tamamen zorlama ve
artniyetli yorumlarla şiddet bu sürecin içerisine sokuşturulmaya
çalışılmaktadır. Partimizi şiddetle ilintili gösterme gayreti akıl ve
mantığın sınırlarını zorlamaktadır.
İddia makamının bu
konudaki iddiasının delili olarak sunduğu konuların hepsi, ilk cevabımız ve
esas hakkındaki cevabımızda detaylı bir biçimde cevaplandırılmıştır. Onun
için tekrarı yapılmayacaktır. Ancak iki konuyu tekraren ve özetle dile
getirmek istiyoruz.
Birincisi, Danıştay saldırısıdır.
İddia makamının, Danıştay saldırsını gerçekleştiren gözü dönmüş katil
teröristler ile AK PARTİ arasında bağ kurma gayretleri, beyhude bir çaba
olup, abesle iştigaldir. AK PARTİ, bu saldırıyı da, bu saldırıyı yapanları
da ve bunun arkasında olanları da lanetlemiştir.
Toplumda infial uyandıran ve herkes tarafından
lanetlenen Danıştay saldırısı ile AK PARTİ arasında dolaylı bir bağ kurma
çabaları ve bu olayın faillerinin kullandığı bazı sözlerin partinin
yaklaşımlarına bağlanmaya çalışılması son derece tehlikelidir.
Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen odakların
tezgahladığı iğrenç Danıştay saldırısıyla, partimiz arasında bir ilişki
kurmaya yönelik ifadeler, en hafif tabirle, iftiradır.
İddianamede
olduğu gibi, esas hakkındaki görüşünde ve sözlü mütalaasında da iddia
makamının “bir iktidar partisinin tehdit ve hakarete varan açıklamalarının
bu tür saldırıları cesaretlendireceği açıktır” demek suretiyle adeta bu
iftira kampanyasına iştirak etmektedir.
Partimizin herhangi bir yargı organına karşı
“tehdit ve hakaret” içeren en ufak bir açıklaması olmamıştır. Kamu adına
görev yapan bir yargı mensubunun böyle bir iddiada bulunurken, açık ve
somut “tehdit ve hakaret” örnekleri vermesi gerekirken, bunun yerine genel
ve soyut kategorik ifadelerin arkasına sığınarak yargıda bulunması kabul edilemez.
Ayrıca, her siyasi parti gibi, AK Parti de savunduğu temel ilkelere aykırı
bulduğu yargı kararlarını eleştirmiştir. Demokratik rejimlerde, yargı
kararlarına uymak farklı bu kararları eleştirmek farklıdır. Unutulmamalıdır
ki, eleştirinin olmadığı yerde dogmatizmin saltanatı vardır.
İddia makamının bu nedensellik mantığı bizi kabul
edilemeyecek sonuçlara götürür. Sözgelimi, hakkımızda düzenlenen ve
partimizi laikliğe aykırı eylemlerin odağı ve demokrasiye yönelik bir tehdit
olarak gösteren iddianameden sonra partimiz mensuplarına karşı bir saldırı
olduğu takdirde bunu iddia makamının cesaretlendirdiği söylenebilir mi?
Yine İddianamede
“Bu yolda siyasal İslam’ın ya da Türkiye’ye giydirilmek istenen ‘ılımlı
İslam’ modelinin bir şeriat devletine dönüşmesi ve gerekirse bu yolda
İslami terörün de kullanılması uzak bir olasılık değildir. Nitekim yakın
tarihte bölgemizde geçiş dönemi örneği olarak, sıkça öne çıkarılan kimi
devletlerin daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak
köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür” denilmektedir. (s.114).
İddianamenin değerlendirme kısmında yer alan bu hususun Anayasa Mahkemesini
etkilemeye yönelik olduğu açıkça sezilmektedir.
İktidar partisi ile şiddet arasında bağlantı kurulurken iddianamede
yer verilen ve bünyesinde ciddi bir mantıksal çelişki barındıran şu görüşün
kabulünün de imkansız olduğu açıktır: “Zaten iktidar olmanın avantajları ile ve
demokratik yöntemi kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde edilmişse, bu aşamada
şiddet kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı, son
aşamada şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye yönelik
olması nedeniyle hukuka uygundur” (s.157).
İddianamedeki bu ifade ile aslında
şiddet kullanımının söz konusu olmadığı da açıkça tescil edilmektedir.
Ancak, aynı yerde, şiddetin bundan sonraki dönemlerde kullanılabileceği
biçiminde bir kehanette bulunularak, bu nedenle partinin kapatılması
gereğine değinilmektedir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye demokratik bir hukuk devletidir.
Demokratik hukuk devletinde siyasi iktidarın nasıl denetleneceği de
bellidir. Partimizin ileride şiddete başvurabileceği varsayımı tamamen
vehimlere dayalı bir iddiadır. Demokratik bir hukuk devletinde tüm
icraatları hukuka uygun olan bir iktidar partisinin kapatılmak istenmesi
kabul edilemez.
Bu bağlamda
iddianamede yer verilen şu ifadeler de ilginçtir:
“Gösterilen
deliller, Anayasanın 10. ve 42 nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne
dokunmak amacıyla değiştirildiğini kanıtlamaktadır. Çünkü artık
köktendinciler isteklerini türbanın kamusal alanda da serbest kalmasının
ötesine taşımışlar, televizyonlardaki açık oturumlarda ‘türbanın
yasaklanmasını savunanların Mussolini gibi yargılanacaklarını ve
cezalandırılacaklarını’ çekinmeden söylemeye başlamışlardır. Sadece bu
durum bile laik devlet ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları nasıl
bir tehlikenin beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın içerdiği
şiddet unsurunu da sergilemektedir” (s.117) .
Böyle bir televizyon
konuşması, hangi partilimiz tarafından nerede, ne zaman ve hangi
televizyonda yapılmıştır? Eğer böyle bir konuşma var ise, parti ile ilgisi
bulunmayan -yönlendirilmiş- bir kişiye mi aittir? Yoksa parti yasaklamada
sadece şiddeti ölçü alan Venedik kriterlerinin gerçekleştiği izlenimini
uyandırmak için herkesi güldürecek uydurma delil mi yaratılıyor?
İddianamede dayanılan diğer konuşmalar eklerde yer almasına rağmen, bu
faili meçhul ve içeriği hiçbir şekilde kabul edilemeyecek konuşma neden
ekler arasında bulunmamaktadır?
Görüldüğü
gibi iddianame, olgulardan tamamen uzak bir şekilde ideolojik kaygılara
dayalı bir iddiaya delil üretme çabası içindedir. İddianamedeki
partimizin şiddetle ilişkisini kurmaya yönelik tüm ifadeler, tamamen hayal
dünyasında üretilen spekülasyon ve vehimlerden ibarettir.
İkincisi, Binali Yıldırım’a atfedilen
“Reformlar sancılı olur. Güle
oynaya yapılmaz. Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı
oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var.” (İddianame, s. 85)
sözleridir.
İddia makamının bu iddiası da asılsızdır.
Çünkü:
Bu ifadeler, Binali Yıldırım’a ait değildir.
İddianamede bahsedilen konuşmanın metni, İstanbul
Valiliği ve İçişleri Bakanlığının resmi kayıtlarından olan “Toplantı
zabıtları”nda vardır. Bu zabıtlar incelendiğinde Binali Yıldırım’ın; “…
Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir.
Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak
alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak istiyoruz.” dediği açıktır. Bu
konuşmanın ses kaydı da vardır.
Görüldüğü üzere Binali Yıldırım’ın konuşmasında; “… Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu
reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana
ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da
bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz. Devam ederken
de gerekenler yapılacak.” ifadeleri, yoktur (EK-36).
Binali Yıldırım’ın zabıtlarda yer alan konuşması,
bir derneğin genel kurulunda herkesin yaptığı mutat konuşmalardan biridir.
Konuşmasında; İlim Yayma Cemiyetini ve hizmetlerini övmüş ve AB sürecinde
yapılan reformlardan bahsetmiştir. Binali Yıldırım’ın konuşmasında geçen
“Reform” kelimesini, kendi görev alanına giren haberleşme ve ulaştırma
alanlarında ve AB sürecinde yapılan köklü değişiklikleri ifade için
kullanmıştır. Konuşmanın hiçbir yerinde “Bu konuşmanın, Anayasaya aykırı
bir yönü olmadığı gibi laiklikle irtibatlandırılması da mümkün değildir.
Kaldı ki AK PARTİ, her zaman
şiddeti her zaman reddetmiştir. Nitekim iddianamede yer alan başörtüsü sorunuyla
ilgili Ordu milletvekili Eyüp Fatsa’nın; “Bu iş sokakta değil, ancak uzlaşmayla çözülebilir.”(İddianame, s.
77) Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar
Altıkulaç’ın; “Hiçbir eylemi desteklemem. Haklılar, ama sokak çözüm değil.”
(İddianame, s. 78) sözleri, şiddet konusunda iddiayı ve iddianameyi tekzip
etmektedir
12)DELİL
SERBESTLİĞİ, “NE BULURSAN KOY SERBESTLİĞİ”
DEĞİLDİR
Esas hakkındaki cevabımızda da ifade ettiğimiz
gibi, bu dava tarihe “google davası” olarak geçebilecek niteliktedir.
Elbette, iddia makamı “delil serbestliği” ilkesi gereğince internet
kaynaklarından yararlanabilir. Buna bir itirazımız
yok/ Ancak, delil serbestisi, internet gibi bilgi kirliliğinin en yoğun olarak
yaşandığı bir ortamda, arama motorlarına bazı terimler girmek suretiyle karşınıza çıkan her şeyi
araştırmadan, delil olarak dosyaya koymak anlamına gelmemektedir. Bu
yöntemle, her siyasi parti hakkında kolayca dava açabilirsiniz.
İddia makamının delil anlayışı problemlidir. Sözlü
açıklamalarda ifade edilen “hukukta bilinenin ispatı da gerekmez” sözü de
bu problemli bakış açısını yansıtmaktadır. Esasen, bu söz hakkımızda açılan
davanın delil hukuku yönünden taşıdığı
zaafiyetin bir itirafı gibidir. İddia makamı, adeta partimizin laikliğe
aykırı faaliyetlerin odağı haline geldiğinin “bilindiğini”, dolayısıyla
ispata da gerek olmadığını ileri sürmektedir. Halbuki, iddia makamının
kafasında “odak” olma ile, gerçekte laikliğe aykırı fiillerin odağı olma
arasında fark vardır. Bu davanın
açılması da bu farklılıktan kaynaklanmaktadır.
İddia makamı, davada ileri sürülen ve dava tarihine
takaddüm eden vakıalarla bağlıdır. İddia makamı, dava sonrasındaki
eylemleri, -koşulları varsa- ancak yeni bir dava konusu kılabilir. Bu, dava
teorisinin de kaçınılmaz sonucudur. Yüksek Mahkememizin içtihadı da aynı
doğrultudadır (Prof.Dr. Kanadoğlu, Korkut, Anayasa Mahkemesi, İst.2004 t,
s.277 ve dev.dn.769,770. ANYMK.22.6.2001 t, 2/2 Parti kapatma. ANYMKD, S.
37/2, s.1304).
Kaldı ki iddia makamının yollama yaptığı milletvekillerinin
dava tarihinden sonraki söz ve görüşleri, Anayasa Mahkememizin HAKPAR
(29.1.2008 t, 1/1- kapatma) kararında vurgu ile belirttiği gibi düşünce ve ifade özgürlüğü
kapsamında olup Anayasamızın ve İHAS. nin teminatı altındadır.
13) ANAYASA
DEĞİŞİKLİKLERİ YASAMA TASARRUFLARI OLUP, PARTİLERİ BAĞLAMAZ
İddia makamının sözlü
açıklamalarındaki çelişkili noktalardan biri de AK Partinin “gerginlik” politikasının bir örneği olarak,
“mutabakat süreçleri” yöntemiyle Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik
yaptığını ileri sürmesidir. Birincisi, “gerginlik” kavramıyla “mutabakaf’ı
yan yana getirmek mümkündür. Toplumda “gerginlik” yaratmak isteyen bir
siyasi partinin “mutabakat” araması çelişkidir. Eğer bir sorunun
çözümlenmesi için “mutabakat” aranıyorsa, bu “gerginlik” politikasının
dışlanması anlamına gelir. Nitekim, 10 ve 42.madde değişiklikleri konusunda
da yaşanan budur. AK parti iktidara geldiği andan bu yana yükseköğretim
kurumlarındaki başörtüsü meselesinin toplumsal ve kurumsal mutabakatla çözülmesi
gerektiğini vurgulamıştır. Bu konuda
toplumsal mutabakatın bulunduğu, her kesimden saygın kuruluşlarının
yaptıkları kamuoyu araştırmalarında ortaya çıkmıştır. Meclis içinden
diğer siyasi partilerin de bu meselenin çözümlenmesi
gerektiğine dair görüş belirtmeleri “kurumsal mutabakat”ın da doğduğunu
göstermiştir.
Bu düzenlemelerin tamamen
yükseköğretim kurumlarıyla sınırlı olmasına ve parti yetkili organlarının bunu defalarca açıklamış
olmalarına rağmen; iddia makamının
başörtüsü serbestisinin ilköğretim, ortaöğretim ve diğer kamu kurumlarına
da taşınacağını iddia etmesi ancak “niyet okuyuculukla” izah edilebilir.
Diğer yandan, 10 ve 42.maddelerde yapılan
değişikliklerin laiklik ilkesine aykırı
olduğu görüşüne katılmıyoruz. Bu değişiklikler, üniversite düzeyinde
eğitimde fırsat eşitliğini ve anayasal bir hak olan din ve vicdan
özgürlüğünü pekiştirme amacını gütmekteydi. Bu anlamda, söz konusu
değişiklikler, laiklik ilkesinin bir gereği olarak kabul edilebilir.
Ayrıca, demokratik ülkelerde siyasi
partilerin yargı kararlarına uyma yükümlülüğü vardır, ancak onlarla aynı
şekilde düşünme yükümlülükleri bulunmamaktadır.
Son olarak, Anayasadaki bu değişikliklerden hukuken
AK Partinin sorumlu tutulması mümkün
değildir. Bu değişiklik, diğer siyasi partilerin ve bağımsız milletvekillerinin
de katıldığı bir yasama tasarrufudur. Kaldı ki, bu değişiklikler eğer iddia makamının ileri sürdüğü gibi, partimizin
demokrasiye
yönelik “açık ve yakın tehlike” olduğunun temel
göstergesi ise, Anayasa Mahkemesinin bu değişiklikleri iptali söz konusu
tehlikenin ortadan kaldırıldığını göstermektedir. Bizim esas hakkındaki
cevabımızda söylediğimiz budur. Asıl bunun aksini’ ileri sürmek, akılla ve
hukuk mantığıyla bağdaşmamaktadır. “Açık ve yakın tehlike”nin tamamen
varsayımlara dayanan hayali bir tehdit olmadığı ortadadır. Nerdeyse, sözde
tek somut “delil” olarak sunulan bu anayasa değişiklikleri, Başsavcımn
mantığıyla artık “tehlike” teşkil etmekten çıkmıştır.
14) HUKUK
DEVLETİNDE “MASUMİYET KARİNESİ” ESASTIR
Başsavcılık, bu davada ısrarla
masumiyet karinesini hiçe sayan beyanlarda bulunmuştur. Bunun örneklerini
daha önceki cevaplarımızda ayrıntılı olarak vermiştik. Buna rağmen, iddia makamı sözlü açıklamalarında da hukuk
devleti anlayışıyla hiçbir şekilde bağdaşmayan bu tutumunu sürdürmüştür. AK Partinin “devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapı”
oluşturduğuna dair soyut iddialar bu tutumun bir örneğidir. İddia
makamı, iktidarımız döneminde devlet
kadrolarına atanan kişilerin “siyasi İslamcı” olduğuna dair hiçbir delil
ortaya koyamamıştır.
Ayrıca, iddia makamına göre
“Eğitim-Bir-Sen” isimli sendikanın Cumhuriyet devrimlerine aykın faaliyetleri olduğu, (a) bu
sendika hakkında yazılı ve görsel
basında çıkan haberlerden ve (b) sendikanın bazı yöneticileri hakkında dava
açılmış olmasından bellidir. Aslında bu yaklaşım, iddia makamının kişileri
ve kurumlan itham ederken delillere ihtiyaç duymayan yaklaşımına tipik bir
örnektir. Böyle bir hukuk devleti anlayışı olamaz. Bir sendikayı, basında
çıkan haberlerden hareketle Cumhuriyete aykın faaliyetleri ile bilinen bir
kuruluş olarak nitelemek, masumiyet karinesinin ihlalidir. Bu sendikanın
bazı yöneticileri hakkında iddianame düzenlenmiş olması da yeterli değildir. Masumluk karinesi,
bilindiği gibi, suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşinceye kadar herkesin
suçsuz olduğunu kabul etmeyi gerektirir.
15) AK PARTİ YETKİLİ ORGANLARI VE
ÜYELERİ DIŞINDA HİÇ KİMSENİN EYLEM VE SÖYLEMİNDEN DOLAYI İTHAM EDİLEMEZ
AK PARTİ; sadece yetkili organlarının ve belli
şartların varlığı halinde üyelerinin eylem veya söylemlerinden dolayı
sorumludur(Anayasa, m. 69).
Ancak iddia makamı, hem iddianamesinde, hem esas
hakkındaki görüşünde ve hem de sözlü mütalaasında tarihteki pek çok hadise
ile partimizi irtibatlandırmaktan geri kalmamıştır. İddia makamına göre;
“Zihniyetleri ve birikimleri Humeyni sevgisi ve Atatürk düşmanlığından
öteye gitmeyen, dünyevi kurtuluşu Kanada hükümetine ilticada, ilahi
kurtuluşu İngiliz Mandasına teslimiyette bulmuş, depremde ölen on binlerin
acısı bütün insanlarımızın kalbinde henüz çok taze iken, açtıkları “7,4
yetmedi mi?” gibi pankartlarla havsalaya sığmayacak acımasızlı örnekleri
sergileyebilen, bu uğurda üç beş yaşındaki kız çocuklarını meydanlara
sürmekten çekinmeyen…” (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Sözlü Mütalaa, s.
6) biçimindeki anonim bir yaklaşımla, bu olaylarla partimiz arasında da
ilişki kurmaya çalışmıştır. Halbuki bahsedilen olayların hiç biri, AK PARTİ
ile ilgili ve irtibatlı değildir. Çünkü o tarihlerde AK PARTİ yoktur.
Ayrıca sözlü mütalaasında iddia makamı; partimizle
hiçbir ilişkisi olmayan gazetelerdeki muhabir ve yazarların haber ve
yorumlarından, televizyonlardaki kişilerin konuşmalarından, insanların
değişik olaylara verdikleri her türlü tepkiden de partimizi sorumlu
tutmaktadır.
Kişiyi doğuştan suçlu kabul eden ve hatta ilgisi ve
irtibatı olmadığı kişilerin eylem veya söylemlerinden sorumlu görüp
tecziyesini talep eden bir hukuk mantalitesi karşısında, bizim tek
sığınağımız hukuktur. Çünkü hukukun ortaya koyduğu “Kanunsuz suç ve ceza
olmaz” ve “cezaların şahsiliği” ilkeleri, partimizle hiçbir ilişkisi
olmayan kişilerin eylem ve söylemlerine karşı partimizi korumaktadır. İddia
makamının bu ilkeleri yok sayan yaklaşımı, bu gerçeği değiştirmez.
SONUÇ VE TALEP
Bir bütün olarak
değerlendirildiğinde iddianame, toplumsal talepleri dile getirme görevi
olan siyasilerin, toplumsal ve siyasi sorunlar karşısında adeta duyarsız ve
dilsiz olduğu bir partiler düzeni istemektedir. İddianamede “delil” olarak
sunulan beyan veya eylemlerin özgürlükçü demokratik ve laik rejime yönelik
bir tehdit oluşturduğu söylenemez.
Aksine, bu sözde “deliller”le bir siyasi
partinin kapatılmasının talep edilmesi, Türkiye’de demokrasiyi teksesli ve
yasakçı bir boyuta taşıyabilecek bir tehdit niteliğindedir.
İlk
cevabımız, esas hakkındaki cevabımız ve sözlü olarak yaptığımız ayrıntılı
açıklamalar ve sunduğumuz deliller dikkate alındığı takdirde, ortada AK
PARTİ’ye isnat edilebilecek nitelikte laikliğe
aykırı hiçbir eylem yoktur. Ve partimiz hiçbir konuda Anayasa dışı bir
yönteme başvurmamıştır. İddianamede yer alan beyanların ise hiç biri
laiklik ilkesine aykırı değildir. İddianamedeki beyanlar, Düşünce ve kanaat
hürriyeti(Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”
(Anayasa, m. 26) kapsamında olup, demokratik hukuk devletinin teminat
altındadır(Anayasa, m. 2). Her biri tek başına laikliğe aykırılık
oluşturmayan ifadeler, bir milyon defa tekrarlansa bile, bir partiyi
Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline getirmez.
AK Parti, laikliğe aykırı fiillerin değil, kurulduğundan itibaren
yaptığı çalışmalarla ülkemize ve milletimize hizmetin odağı haline
gelmiştir.
Sonuç
olarak, ilk cevabımızda, esas hakkındaki cevabımızda ve sözlü olarak ifade
edip aynı zamanda da yazılı sunduğumuz cevaplar ve Yüksek Mahkeme
tarafından re’sen gözetilecek diğer hususlar dikkate alınarak AK PARTİ’nin
kapatılması için açılan davanın reddine karar verilmesi hususunu Anayasa
Mahkemesinin takdirlerine saygıyla sunarız. 03.07.2008”
VI- İNCELEME
İDDİANAMENİN
KABULÜ
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince
Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet
AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK,
Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla 31.3.2008 gününde
yapılan ön inceleme toplantısında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
temelli kapatılmasına karar verilmesi istemini içeren 14.3.2008 günlü,
SP.Hz.2008/01 sayılı İddianamesi ve ekleri, konuya ilişkin ön inceleme
raporu, ilgili Anayasa ve yasa kuralları okundu, gereği görüşülüp
düşünüldü:
A-İddianamenin
Abdullah GÜL dışında kalan bölümünün kabulüne OYBİRLİĞİYLE,
B-Abdullah GÜL yönünden de kabulüne, Haşim
KILIÇ, Sacit ADALI, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşıoyuyla OYÇOKLUĞUYLA
karar verildi.
Azınlıkta kalan üyelerin karşıoy gerekçesi
şöyledir:
Kapatma davasının parti tüzel kişiliğine karşı
açılmış olmasına karşın, yargılama sonucunda davalı partinin Anayasanın 68.
maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan ilkelere aykırı eylemlerin
kapatılmayı gerektirecek düzeyde odağı haline geldiğinin saptanması
durumunda, partinin kapatılmasına neden olan üyelerinin Anayasanın 69.
maddesinin dokuzuncu fıkrası uyarınca kararın Resmi Gazetede
yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu,
üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacağı dikkate alındığında, Abdullah
GÜL’ün halen Cumhurbaşkanı olması Anayasa’nın 105. maddesi gereği görev
süresi içerisindeki sorumsuzluk halleri ve ancak sınırlı yargısal
sorumluluk hali dikkate alındığında ve ayrıca Anayasanın öngördüğü sistemin
mantığı ve Anayasal kurallar bütünü ile birlikte değerlendirildiğinde,göreviyle ilgili olmayan ve görev öncesi
döneme ilişkin iddiaları içeren eylemlerin yargılamaya dâhil edilmesinin
mümkün olmadığı, dolayısıyla davalı parti hakkında verilecek nihai kararın
sonucuna göre yargılamanın görev süresinin sonuna ertelenmesi ve
iddianamenin Abdullah GÜL yönünden tefriki gerektiği görüşünde olduğumuzdan
çoğunluk kararına katılmadık.
ÖN
SORUNLAR
ve USULE İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER
Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarında ifade
edildiği gibi siyasi parti kapatma davası ceza niteliği ağır basan kendine
özgü davadır. 2949 sayılı Yasanın 33. maddesine göre bu davalar Ceza
Muhakemesi hükümleri uygulanarak karara bağlanmaktadır. Muhakemenin
yürütülmesi, hükmün tesisi ve oylamalara ilişkin hususlarda Anayasada ve
2949 sayılı Yasada özel hükümler bulunmadığı sürece 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi hükümleri uygulanacaktır.
a- Davalı parti üyelerinden Burhan KUZU, Mehmet Zafer ÜSKÜL, Ahmet
Faruk ÜNSAL, Mehmet ELKATMIŞ ve Resul TOSUN Anayasa Mahkemesine yaptıkları
başvurularda kapatma davasının parti tüzel kişiliğine karşı açılmış
olmasına karşın, kendileri hakkında da Anayasanın 69. maddesinin dokuzuncu
fıkrasında öngörülen siyaset yasağı talep edilmesi nedeniyle, Anayasanın
36. maddesi ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde yer
alan adil yargılanma hakkı gereğince yazılı ve sözlü savunma talebinde
bulunmuşlardır.
Anayasanın 149. ve 2949 sayılı Yasanın 33.
maddeleri uyarınca Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla baktığı
davalar dışında kalan işleri dosya üzerinden inceleyip karara bağlayacağı,
siyasi parti kapatma davalarında da sözlü savunmanın ancak siyasi parti
genel başkanlığının veya tayin edeceği bir vekil tarafından yapabileceği
gözetildiğinde, beyan ve eylemleri nedeniyle kapatma davasında adı geçen
parti mensuplarının yazılı savunmalarını Anayasa Mahkemesine sunulmak üzere
Davalı Parti’ye ulaştırmalarına bir engel bulunmadığı sonucuna varılmış ve
dilekçe sahiplerine 31.3.2008 günlü tensip zaptıyla gerekli tebligat
yapılmıştır.
b- Kanıtların değerlendirilmesi aşamasında yapılan oylamalarda karar
yeter sayısının ne olacağı tartışılmıştır. 3.10.2001 günlü 4709 sayılı Yasa
ile Anayasanın 149. maddesinde yapılan değişiklikle siyasi parti kapatma
davalarında kapatılmaya karar verilebilmesi için beşte üç oy çokluğu şartı
getirilmiştir. Anayasanın 69. maddesinin altıncı fıkrası, bir siyasi
partinin kapatılmasını Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrası
hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline gelme koşuluna bağlamaktadır.
Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin yoğunluğu ve
ağırlığı partinin kapatılması ya da devlet yardımından yoksun kılma
yaptırımının temelini oluşturmaktadır. Her bir eylemin gerçekleşip
gerçekleşmediğinin ve Anayasaya aykırı olup olmadığının saptanması,
uygulanacak yaptırımı doğrudan doğruya etkilemektedir. Bu nedenle nihai
karar öncesi aşamalardaki oylamaların salt çoğunlukla yapılarak bir siyasi
partinin Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin saptanması
uygulanacak yaptırımı doğrudan etkileyeceğinden Anayasanın 149. maddesinde
belirtilen nitelikli çoğunluk şartının işlevselliğini engeller. Açıklanan
nedenlerle kanıtların değerlendirmesi dâhil olmak üzere, davanın sonucuna
etki edecek tüm oylamalarda Anayasanın 149. maddesinin birinci fıkrasında
öngörülen beşte üç oy çoğunluğun aranması gerekmektedir.
c- Davalı parti, Başsavcılıkça kapatma nedeni olarak ileri sürülen
söylemlerinin bir kısmının yasama çalışmaları sırasında ifade edildiğini
belirterek bunların, Anayasanın siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin 68.
ve 69. maddeleri karşısında özel hüküm niteliği bulunan 83. maddesinde
öngörülen yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunduğu ve parti aleyhine delil
olarak kullanılamayacağını ileri sürdüğünden, bu hususun değerlendirilmesi
gerekmiştir.
Anayasa’nın 83. maddesinde, “Türkiye Büyük Millet
Meclisi Üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri
sürdükleri düşüncelerinden, o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi
üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.” denilmektedir. Yasama
sorumsuzluğunu öngören bu düzenleme ile Meclis çalışmalarında ulusal
istencin en iyi biçimde yansıtılması ve milletvekillerinin görevlerini
hiçbir etki altında kalmadan yapabilme olanağının sağlanması amaçlanmıştır.
Anayasanın 84. maddesinin son fıkrasında ise
“Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu
Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen
milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede gerekçeli olarak
yayımlandığı tarihte sona erer…” denilmektedir. Bir partinin
milletvekilleri parlamento çalışmalarında da Anayasanın 68. maddesinin dördüncü
fıkrasında ifadesini bulan temel ilkelere aykırı eylem ve söylemleri yoğun
biçimde gerçekleştirebilirler. Meclisteki beyan ve eylemleriyle özgürlükçü
demokratik düzeni ortadan kaldırma amacı açıkça saptanabilen ve bu amacı
gerçekleştirmeye dönük anayasa dışı yöntemleri savunan bir milletvekilinin
yasama sorumsuzluğundan yararlanması Anayasanın 84. maddesinin amacıyla
bağdaşmaz.
Belirtilen her iki Anayasa kuralı birlikte
değerlendirildiğinde, Milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki beyan ve
eylemlerinin Anayasanın 83. maddesinde öngörülen yasama sorumsuzluğu
kurumunun anlam ve önemi ışığında değerlendirilmesi, ancak demokratik
özgürlükçü düzeni ortadan kaldırma amacını açıkça ortaya koyan beyan ve
eylemlerin ise parti kapatma davalarında gözetilmesi gerektiği sonucu
ortaya çıkmaktadır.
d- Davalı parti üyelerinin parti kurulmadan önceki eylemleriyle, daha
önce kapatma davalarına konu olmuş eylemlerinin hükme esas alınıp
alınmayacağı tartışılmıştır. Anayasanın 69. maddesinin altıncı fıkrasında
davalı partinin üyelerinin ya da adı geçen parti organlarının eylemlerinden
söz edildiğine göre, davalı parti kurulmadan önce gerçekleşmiş eylemlerin
partiye isnat edilmesi ve parti üyelerinin daha önce yargılamaya esas
alınarak kapatılan bir siyasi partiye üyelikleri döneminde işledikleri
eylemlerin mükerrer yargılamaya konu olması mümkün görülmemiştir.
e- Davalı parti, gazete kupürlerine ve internetten indirilen haber ve
yorumlara dayanan isnatların davaya esas alınamayacağını ileri sürmüştür.
Gazetelerde ya da diğer haber kaynaklarında yer alan yorum veya haber-yorum
biçimindeki belgelerin kanıt niteliği olmadığı açıktır. Ancak gazete ve
internet haberlerinde yer alan ifadelerin farklı ve karşıt yayın
organlarında aynı biçimde yer aldığı ve bu haberlerin, ifadenin sahibi ve
parti tarafından reddedilmemesi durumunda kanıt olarak değerlendirilebilir.
Buna karşın parti üyelerine isnat edilen beyanlarla ilgili kuşkudan uzak
kanıtlar sunulmadığı durumda, söz konusu kişilerin bu beyanları
savundukları ve kabul ettikleri bireysel savunmalarında ya da davalı parti
savunmasından anlaşılamadığı sürece, yalnızca bu beyanların basında yer
alması ve davalı partinin isnat edilen eylemi savunmuş olması beyanın
sübutu için yeterli görülmemiştir.
DELİLLERİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline geldiği iddiasıyla Adalet ve Kalkınma Partisinin
kapatılması istemini, iddianameye ek olarak sunduğu 17 klasörde yer alan ve
bir kısmı ses ve görüntü kayıtlarıyla desteklenen gazete ve internet
sitelerinde yer alan bilgilere ve birtakım belgelere dayandırmaktadır.
Bilgi ve belgelerde ağırlıklı olarak düşünce açıklamalarının konu edildiği,
bir kısmında ise yasama ve yönetsel tasarruflar ile yerel yönetim
uygulamalarının yer aldığı görülmektedir. Yapılan tasnifte kimi kamu
personelinin eylem ve söylemlerini konu edindiği 7 klasör ile davalı parti
organ ve üyelerinin eylem ve söylemlerinin yer aldığı 10 klasörde toplam
400’ü aşkın iddia yer almıştır.
Usule ilişkin açıklamalarda belirtilen temel ölçütler
uygulanmakla;
haklarında
siyaset yasağı istenen Ahmet Şükrü KILIÇ ile Ali TEKİN’in eylem tarihinde
parti üyesi olmadıkları tespit edilmiştir.
üye
olmadıklarından dolayı eylemleri davalı partiye isnat edilmesi olanaksız
olan kamu personeliyle ilgili iddiaların “üye eylemi” olarak dikkate
alınamayacağı kabul edilmiş, ayrıca söz konusu eylemlerle parti üyeleri ya
da organları arasında bir nedensellik ilişkisi kurulamadığından,
değerlendirmeye de esas alınmamıştır.
Geriye kalan eylemlerden
bir kısmının hukuksal inceleme konusu olmayan öznel
yorumlardan oluştuğu ve iddianamede yer almayan kitapların esas alınarak
düzenlendiği,
bir
kısmının yalnızca belirli bir yayın politikası olan gazete ve/veya internet
sitelerinde yer aldığı, herhangi bir ses veya görüntü kaydıyla
desteklenmediği, farklı ya da karşıt gazete ve/veya internet sitelerinde de
yer almadığı,
bir
kısmının farklı gazetelerde farklı içerik ve uzunlukta yer aldığı ve davalı
parti tarafından da kabul edilmediği,
bir
kısmının gazetelerde veya internet sitelerinde yer aldığından
farklılaştırılmış biçimde iddianameye alındığı ya da eksik ve parçalı
biçimde aktarılmış olduğu,
bir
kısmının vaki olmadığı ya da sübut bulmadığı,
bir kısmının ise düşünce ve ifade özgürlüğü
kapsamında olduğu,
görülmüştür.
Nitelikli çoğunluk sağlanan aşağıdaki eylemlerin
ise Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında kaldığı sonucuna
ulaşılmıştır:
1- Recep Tayyip ERDOĞAN Hakkında
1 Numaralı Eylem
Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 29.05.2004
tarihinde Oxford Üniversitesinde yaptığı konuşma sonrası verdiği demeçte
imam hatip liselilerin önünü açan YÖK Yasası’nı laikliğe aykırı olduğu
gerekçesiyle veto eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER’e, “Bu okullar çok partili dönemden beri
var. Dün laikliğe aykırı değildiler, bugün niye aykırı oldular? Bunun
laiklikle alakası yok” …”Normal liselerde okutulan birçok ders İHL’de de
okutuluyor. Ayrıca din dersi için de bir yıl fazla okuyorlar. Bu tür bir
eğitim almak laikliğe aykırı mı?” diye söylediği, “Son 5 yılda bu yasağı koymak hangi adalet duygusuyla bağdaşır?,
“ “Sizin için ılımlı İslamcı deniyor. Biz Avrupalılar bu tanıma
şaşırıyoruz. Hem İslamcı hem laik birbiriyle nasıl bağdaşır?” sorusuna “Ilımlı denilince, ılımlı olmayanı
varmış gibi oluyor. Sadece bir İslam vardır. Önüne bir şey konulamaz. Bu
İslamı zedelemeye yönelik bir tezdir. Laiklik çok farklı bir konudur. Laik
olduğumuz Anayasa’da belirtilmiştir. İnsanlar dini gereklerini böylece
yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana tanım olarak getirmek
yanlış olur. Kişiler laik olmaz.” yanıtını vererek laikliğe aykırı
davrandığı ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, iddianın Başbakanın;
13.05.2004 tarih ve 5171 Sayılı Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim
Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun bir daha
görüşülmek üzere Cumhurbaşkanınca Meclise geri gönderme gerekçelerine karşı
yaptığı değerlendirme ve eleştirileri içerdiği, Cumhurbaşkanının görüşlerinin
eleştirilebilir olduğu, katsayı sorununun yalnızca İmam Hatip Liselerini
değil, diğer liseleri de ilgilendirdiği ve bakışlarının eşitlikçi olduğu,
devletin kurduğu, denetlediği, programını belirlediği bu resmi okullarda
okuyanların dışlanması ve tehlike gibi gösterilmesinin laiklikle
bağdaşmadığı, iddia makamının bu yaklaşımıyla Anayasayı ihlal ettiği,
katsayı uygulamasının 1998’e kadar bulunmadığı gerçeği, Türkiye’yi 1998
yılına kadar laikliğe aykırı bir ülke haline getirmediği, uygulamanın
kaldırılmasının bugün de aynı sonucu doğurmayacağı, katsayı
adaletsizliğinin pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar, sivil
toplum örgütleri ve partiler tarafından dile getirilmesine rağmen, kendi
partileri hakkında dava konusu edilmesinin, ifadelerin değil, bu ifadelerin
kimin tarafından söylenmiş olduğuna önem veren hukuk dışı bir tutumu
kanıtladığı ve eşitlik ilkesine, Anayasaya aykırı olduğu, kişilerin dindar
olabilmesine karşın devletin laik olduğu, dindar insanların laiklik karşıtı
olarak suçlanmasının yanlış olduğu, dindarlık ve laiklik kavramların
alternatif olarak düşünülemeyeceği, dolayısıyla kanıt olarak belirtilen
ifadenin esasında laikliği savunmak adına sarf edildiği ve laikliğe aykırı
herhangi bir yönü bulunmadığı, hukuk devletinde iddia makamının, somut
gerçeklikten hareket etmesi gerektiği, kendince anlam yükleme veya anlamı
başkalaştırma yoluyla delil uyduramayacağı görüşlerini dile getirmiştir.
2 Numaralı Eylem
RP İstanbul İl Başkanı olarak Ümraniye’de 1994
tarihinde yaptığı konuşmanın kasedinin Kanal D’de yayınlanması üzerine
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 22.08.2001
tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan açıklamasında, söz konusu konuşmayı
günün şartları içinde, üyesi bulunduğu partinin söylemleri ve disiplini
gereği gerçekleştirdiğini ifade ederek, “Bazıları laikliği din gibi algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda
Müslüman olunamaz. İnsan iki dine mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik
bir sistemdir ve fertlerin değil, devletin laikliği söz konusudur. Dine
mensupluksa ferdi bir tasarruftur. O manada söyledim.” dediği ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, iddia makamının
açıklamanın bütününü sunmayıp kendi yorumunu destekleyen bir kısmı
iddianameye almasının hukuka aykırı olduğunu, başbakanın beyanların laiklik
ve Anayasa ile uyumlu olduğunu, hem dindar olmanın hem de devlet
yönetiminde laiklik ilkesinin uygulanmasına karşı olmamanın mümkün ve
gerekli olduğunu, bu nedenle başbakanın söylediğinin Anayasa Mahkemesi ve
doktrindeki görüşlerin farklı üslupla tekrarlanması niteliğinde olduğunu,
Ayrıca söz konusu kasetin 1994 yılına ait olduğu,
Başbakan’ın bu düşüncelerinden yargılanıp beraat ettiği, aynı ifadelerin
basın organlarınca tekrarının aleyhe kullanılamayacağı, parti kurulmadan
önceki eylemlerin partiye isnat edilmesinin hukukun evrensel ilkeleri,
Anayasa ve yasaların açık hükümleriyle çatıştığı dile getirilmiştir.
1994 yılında yapılan konuşmanın partiye isnat
edilmesi mümkün olmamakla birlikte, sorular üzerine bugünkü yaklaşımını
belirten beyanları bağımsız olarak değerlendirmeye esas alınmıştır.
3 Numaralı Eylem
2005 yılı Haziran ayında Beyrut’tan İstanbul’a
dönerken, uçakta gazetecilere, açıklamalarda bulunan Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN’ın, Kur’an kursları için yaş
sınırı konulmasına karşı olduğunu söylerken, kendisinin de 7 yaşında Kur’an
kursuna gittiğini hatırlatarak, “Çok
açık net bir şey söylemek istiyorum. Bir defa eğitimin kanuna aykırılığının
tartışılması lazım. Adı üzerinde eğitim kurumu. Burada eninde sonunda
eğitim yapılıyor. Bu kişileri silahlı eyleme götüren bir olaysa, zaten
başka maddelerde bu var. Nedir eğitim? Çünkü bugüne kadar bizim en büyük
sıkıntımız madde konur, kelime orda durur, ama nedir diye geldiğinizde
tanımda yok. Orada biz arkadaşlara dedik ki bu eğitim kurumunun gerekçede
tanımını yapalım. Bu tanım orada açıkça yapılıyor. Bu kadar açık ve net
olduğuna göre, bunu başka bir yere saptırmak gerçekten de çirkin. Kaldı ki
Kuran öğrenecek. Kuran’ın eğitimi olmaz. Kuran’ın öğrenimi olur. Yani bir
taraftan kalkacağız diyeceğiz ki, yani işte misyonerler geldi şunu bunu
yapıyor, İncil dağıtıyor, Tevrat dağıtıyor, ama öte yandan geleceksin
Kuran’ı öğrenmeyi yasaklayacaksın. Bir şey söyleyeyim. Çeşitli
yazılarınızda mesela Orhan Pamuk un kitabında (Sütlüce Kaymakamı’nın
kitabın toplatılması isteği) ne yaptınız, hep beraber isyan ettiniz. Öbür
tarafta şiir okuyan bir çocukla ilgili bir durum oldu. Hepiniz dediniz ki
böyle bir şey olmaz. Peki bir Müslüman’ın kendi arzusuyla, Kuran’ı
öğrenmesine niçin karşı çıkıyoruz… Kuran öğrenimi konusundaki tartışmalar
gerginliğe yol açıyor. Ondan sonra bunun sorumluları kimse bunları aramaya
başlıyor. Bir çocuğun Kuran’ı
öğrenmesinin ona getireceği olumsuz ne olabilir? Burada bir yaş sınırı
getirildiği zaman öğrenme kolay olsun diye değil, tam tersine bunun önünü
nasıl keseriz; bu anlayışla getirildi. Şu anda Diyanet konu üzerinde
çalışıyor. Milli Eğitim de çalışıyor. Birisinde 12 yaş, diğerinde 15 yaş.
Diyor ki bu yaşlardan önce öğretemezsin. Bırakılım kitabını, Kuran’ı
öğrensin. Bu durumdan niye rahatsız olalım. Bırakalım rahat rahat öğrensin.
Tommiks-Teksas okumaya hiç kimse mani olmuyor ama kendi kitabını
öğrenmesine niye mani oluyoruz.”… “Benim
tezgâhımdan geçmiş olanların, ülkeme ne zararı var ki. Bunu öğrenenlerin
ülkelerine ne zararı var.
Varsa üzerinde duralım. Ben, ülkeme zarar verecek bir şeyi niye yapayım?
Deli miyim?...” Din kültürü, ahlâk
bilgisi dersinde Kur’an öğrenmiyorlar ki. Ben biliyorum, sûre ezberleme
problemi olan çocuklar aradı. Şimdi bakın, burada namazla ilgili
bahislerde, namazla ilgili bazı sureleri öğretmenler öğretebilir. Ama, bu,
Kur’an öğretmek değil. Orada birkaç tane sûreyi öğretmişsin; başka bir şey
değil. Kur’an dersi dediğimiz zaman bunda tecvid var, tilavet var, tefsir
var; bunlar ayrı şeylerdir” dediği,
Başörtüsü konusunda ise “Ülkenin bir gerçeği
olduğuna inanıyorum”…”Toplumda mutabakat olduğuna göre, kurumlar
arasındaki, kuruluşlar arasındaki uyumsuzluğu anlamak mümkün değil. Ülkede
toplumsal mutabakatı tesis etmişsin. Kurumsal mutabakat da tesis edilsin
ki, birbirine şüpheyle bakan bir ülke olmayalım” dediği, Başbakan, “türban sorunu”nu nihai kertede aşmak
için referanduma gidilmesi gereğinin de “zaman zaman kendi düşünce
dünyasına girdiğini” söylerken,
“Tabii, bunun taymingi (zamanlama) önemli. Olayın sosyal boyutu var, siyasal
boyutu var. Bütün bunların değerlendirmesini, analizini aramızda hükümet
olarak, parti olarak yapmamız lazım. Diğer partilerle bunu değerlendirmemiz
lazım. Ben yaptım oldu, şeklinde olmaz” diye söylediği, ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, bu açıklamaların, Türk
Ceza Kanunu’nun 263’üncü maddesinin değiştirilmesi nedeniyle kamuoyunda
yaşanan tartışmalar ve kanunla ilgili değerlendirme ve tespitlerde
bulunurken, Kur’an öğrenimi üzerinde duruyor, ayrıca türban konusunda çözüm
için toplumsal ve kurumsal mutabakatın gerekliğini ve şu anda da kurumsal
mutabakat olmadığından çözümün zaman alacağını ifade ettiğini, Başbakanın
beyanlarının, laiklik ve Anayasa ile uyumlu olduğunu, zira din ve vicdan
özgürlüğünün, evrensel temel hukuk metinlerine girmiş ve Anayasa’nın
24’üncü maddesinde düzenlenerek teminat altına alınmış bir insan hakkı
olduğunu, her Türk vatandaşının, inandığı dine ait kutsal kitabı öğrenme
hakkı din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olup, laiklik ilkesinin de
teminatı altında olduğunu, devletin bu konuda pozitif bir yükümlülüğünün
bulunduğunu, Diyanet İşleri Başkanlığının bunu karşıladığını, din ve vicdan
özgürlüğü kapsamında olan Kur’an öğreniminin, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun
sınırları içerisinde nasıl gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir
eğitim politikası sorunu olduğunu, bu sorunun çözümünde değişik partilerin
değişik politika ve proje üretmeleri, siyasal çoğulcuğun ve siyasal düşünce
özgürlüğünün gereği olduğundan, bu konuda farklı görüşlerin serdedilmesini
Anayasaya aykırı sayan bir anlayışın savunulamayacağını kaldı ki Türk Ceza
Kanunu’nun 263’üncü maddesinde yapılan değişiklik, Cumhurbaşkanınca
onaylanarak yürürlüğe girmiş olup, ne Cumhurbaşkanı ve ne de Anamuhalefet
Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmediğini, şu anda yürürlükte
olan bir kanun maddesi nedeniyle, partinin itham edilmesi kabul
edilemeyeceğini dile getirmiştir.
4 Numaralı Eylem
9 Temmuz 2004 tarihinde Kanal D isimli yayın
kuruluşunun “Teke Tek” isimli
programına katılan Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, NATO Zirvesinde yaşanan
türban gerginliğini değerlendirerek, “Kamusal alan sadece bizde var.(…) Sivil toplum örgütleri vakıf üniversitelerinde başörtülü eğitime
ilişkin bir dayanışma ortaya koyarlarsa, burada hazır bir hükümet var. Bunu
zorlayamam.(…) Özel üniversitelerde türbanla eğitimi serbest bırakalım.
Devlet’te görev verilmesin. Özel sektörde çalışsınlar.”…’’Türkiye’de
kavramlar kargaşası var. İşimize geldiği zaman sahipleniyoruz, işimize
gelmediği zaman sahiplenmiyoruz. Bu konunun Türkiye’de uzmanları var. Önüne
gelen, ağzı olan konuşuyor. İlgisi alakası olan, olmayan, din, diyanet
bilmeyen konuşuyor. Bir toplumun dini değerlerle ilgili ihtiyacı var. Yok
mu?. Anayasamızın 24. maddesi çok açık, bütün bunlara rağmen bütün bunları
işine geldiği gibi yorumlayanlar var. Bir ülkede devletin en önemli
görevlerinden bir tanesi de o ülke halkına dini eğitimi, öğretimini
vermektir. Ama diyorlar ki yapmayın. Siz bunu vermediğiniz zaman illegal
yapanlar devreye girer. Sizin yasak koyduğunuz o yapılar kendileri için
müşteri bulmaya başlar, yeraltına girer.’’…”Bizde ülkenin ileri gelenleri caminin semtine uğramazlar. Uğradığı
zaman bazı değerlerini kaybettiğini düşünür veya elden gidiyor diye
düşünür. Eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın cenaze töreninde ABD’nin en
büyük katedralinin içindeydik. Herkese dağıtılan ilahi kitabı vardı,
ilahilere katılarak, okudular. Hiçbir kutsalları veya değerleri kaybolmadı,
ellerinden gitmedi. Bizde ise bu endişe niye, niçin biz bu noktada rahat
olamıyoruz. Bu değerlerimizi kaybetmek mi iyi, yoksa yakalamak mı iyi.
Doğru, gerçek olduğu şekilde yakalamak.’’…’’Biz de ortada yönetim tarzını
icra ediyoruz. O dediğimiz zihniyetler aynı şeyi bizim için de söylüyorlar.
Yahu kardeşim ben senin yaşadığın gibi yaşamaya mecbur muyum, değilim
ya...”diye beyanda bulunduğu, Konuşmasında ‘Haydi Kızlar Okula’ kampanyası sırasında yaşadığı ilginç bir
olayı anlatarak, genç kızların okula gönderilmesini istediklerinde bir
kızın “Okula gideyim; ama başörtüm
var!” cevabını verdiğinden söz ederek; “Başörtülüyü devlet okuluna
sokmuyorsun, bari bırak özelde okusun. Gelin bunun önünü açalım. Sen yarın yine bu çocukları devlette işe
alma, özel sektörde çalışsın. Şimdi bunların mantığı şöyle; ‘Sen
başörtünle tarlada çalış, çapa yap; ama sosyolog olma, psikolog olma.’ Bunu
artık aşmamız lazım.” diye söylediği ileri sürülmüştür.
Davalı Parti savunmasında, Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN’ın yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunu ve çözümü bağlamında;
“Kamusal alan”, “Vakıf Üniversitelerinde başörtüyle eğitime devama imkan
tanınması”, “Başörtülülere devlette görev verilmemesi, özel sektörde
çalışması” ve “Din eğitimi ve öğretimi” konularında açıklamalarda
bulunduğunu, siyasi ve fikri çoğulculuğun egemen olduğu demokratik
sistemlerde iktidarda olsun veya olmasın hiçbir siyasi parti, toplumda
yaşanan sorunları görmezlikten gelemeyeceğini, çözüm taleplerine karşı de
kayıtsız kalamayacağını, aksine bu sorunları topluma faydalı bir biçimde
çözmenin yöntemlerini üretip bunu kamuoyu ile paylaşıp, çözümü için
milletten yetki istediğini, demokrasinin ve demokratik işleyişin gereğinin
bu olduğunu, demokratik bir ülke olan Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan
başörtüsü sorununun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini
kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi parti olmadığını, bazı siyasi
partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken, bazılarının
milletvekillerine kanun teklifi verdirdiğini ve bazılarının ise sorunu
çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yaptıklarını, Türkiye Büyük Millet
Meclisinin de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurduğunu,
demokratik hukuk devleti olan bir ülkede laiklik, öğrenim hakkının teminatı
olduğunu, sorunun, demokraside, laiklikte veya hukukta olmadığın,
birilerinin laiklik anlayışında, kendi yorumlarını laiklik, demokrasi ve
hukuk yerine ikame edişlerinde yattığını, AK Parti’nin ve onun Genel
Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının bu sorunu görmezlikten
gelmesinin, yok saymasının, çözümüne dair bir arayış içinde olmamasının
beklenemeyeceğini, aksinin ülkenin demokratik niteliğine gölge
düşüreceğini, ülkede yaşanan genç kızların aleyhine ayrımcılığa neden olan,
hukuk, adalet, demokrasi, eşitlik ve laiklikle örtüşmeyen bir yasağın
kaldırılmasına, sorunun çözümüne yönelik düşünce açıklamaları niteliğinde
olduğu belirtilmiştir.
5 Numaralı Eylem
Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, 2004 yılı Ocak
ayında New York’taki Dış İlişkiler Konseyi’nde “Türkiye’nin dış politikası” konulu bir konuşma yaptıktan sonra
“Fransa’daki başörtüsü yasağını
hatırlatan bir katılımcının, Türkiye’deki durumu sorması” üzerine; “Başörtüsü, yüzde 98’i Müslüman olan
Türkiye’de gerek millet ve gerekse kurumların ortak sorunu. Biz bunu toplumsal mutabakatla çözmek
istiyoruz. Ama sonuçta şunu da söylemek zorundayım ki, bu sorun
Türkiye’de vardır.”…”Farklı olan bu yaklaşımın, Avrupa Birliği’nin (AB)
temel ilkesi olan Kopenhag
kriterleriyle, yani din ve vicdan özgürlükleriyle, inanç özgürlüğüyle
açıklanması nasıl olur, merak ediyorum?” dediği ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, Başbakanın başörtüsü sorunun
varlığına ve çözümüne dair bir değerlendirme ve durum tespiti yaptığını
dile getirerek, 14 nolu kanıta ilişkin savunmasını tekrarlamıştır.
6 Numaralı Eylem
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2004 yılı Nisan
ayında Ukrayna ziyareti sırasında kaldığı otelde bu ülkede okuyan ikisi
türbanlı Türk öğrencilerinin denklik sorununu gündeme getirmesi üzerine; “Bu soruyu her yerde soruyorlar, ama
artık sormayın. Ben bu konuyu iyi biliyorum. Benim çocuğum Boğaziçi’ni
kazandığı halde imam hatip lisesi mezunu olduğu için puanı düşürüldü,
buraya gidemedi. Kızlarım başlarını örttükleri için Türkiye’de okuyamadı.
Biz ailece bu konunun mağduruyuz. Bu tip ayrımlara karşıyız. Ama sizin bu sorunlarınızın çözümü
sadece bizim isteğimizle değil tüm siyasi partilerin katılımı ve uzlaşmasıyla
çözülmeli. Bunu tek başımıza getirmek istemiyorum, çünkü o durumda
gerginlik çıkıyor. Ben ülkede gerginlik yaratmak istemiyorum… Kızlarım
başını örttükleri için Türkiye’de okuyamadı” dediği ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında Başbakan’ın kendi
ailesinden örnekler vermek suretiyle yaşanan sorunu bildiğini, bizzat
ailecek bu sorunu yaşadıklarını; ancak sorunun çözümü için uzlaşmanın
gerekliliğini, aksinin gerilime yol açacağını ve gerilim olmadan sorunun
çözümünden yana olduğunu ifade ettiğini belirterek, önceki savunmayı
tekrarlamıştır. Ayrıca Başbakan’ın gerginlik yaratılmasına karşı olduğu
ifadeleriyle çoğulcu ve uzlaşmacı siyasal bir tutum içinde olduğunu, bunun
yanında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamede açıkça ortaya çıkan olumsuzlayıcı
yaklaşımının, metne, metinde olmayan cümleyi ekleme marifetiyle de
pekiştirildiğini, nitekim Başbakana atfedilen 17 numaralı iddiadaki
“Kızlarım başını örttükleri için Türkiye’de okuyamadı” son cümlesinin, son
cümle olarak konuşmanın yer aldığı 17 numaralı Hürriyetim internet ekinde
olmadığını, Başbakan’a atfedilen metnin içinde var olan bu cümlenin, metnin
sonuna, sanki orada da söylenmiş gibi eklenmesinin kabul edilemez bir
keyfilik ve hukuk dışılık olduğunu, iddia makamının keyfi davranarak,
Anayasa ve yasaların dışına çıkamayacağını dile getirmiştir.
7 Numaralı Eylem
2005 yılı Haziran ayında resmi ziyaret için
Washington’da bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Amerikan CNN
International televizyonundan Wolf Blitzer’ın; “Başörtülülerin kamu okullarına ve kamu binalarına girmeleri yasak.
Buna mukabil, eşiniz başının örtüsüyle Beyaz Saray’a davet edildi.
Amerikalılar Türkiye’de dini hoşgörünün bulunup bulunmadığı hususunda
endişe ediyorlar. Türkiye’de değiştirilmesi gereken bir kanun mu var?”
şeklindeki sorusuna; ‘‘Bunu
yasaklayan bir konu yok ki. Sıkıntı burada. Sadece şu anda buna yönelik
olarak bir algılama var, yorumlama var. Ama biz özellikle ülkemizde bir
toplumsal gerilim olmasın diye sabırlı hareket ediyoruz. Ve diyoruz
ki bir toplumsal mutabakat olsun. Bakın benim kızlarım ABD’de okuyor.
Burada o özgürlük anlayışı var. Ama ülkemde yok. Şu anda ben bu acıya
sadece ülkemde bir toplumsal gerilim olmasın diye katlanıyorum. Halkımın
arasında böyle bir sıkıntı yok. Ama kurumların yaklaşımı toplumun
yaklaşımıyla örtüşmüyor. Onun için biraz sabredeceğiz. Biraz daha bu işin çilesini çekeceğiz gibime
geliyor. Ama inanıyorum ki eninde sonunda hak yerini bulacaktır.’’
şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür
Davalı parti, Başbakanın başörtüsü sorununa dair
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş ve zamanla bu sorunun çözüleceğini
ifade ettiğini belirterek önceki savunmalarını tekrarlamıştır.
8 Numaralı Eylem
2005 yılı Haziran ayında AB büyükelçileri onuruna
Başbakanlık Konutu’nda verdiği yemekte Belçika Büyükelçisi Mark Van
Rysselberghe’nin Türkiye’de dini azınlıkların özgürlükleri kapsamında Fener
Rum Patrikhanesi’nin statüsü ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın misyonerlik
faaliyetlerine yönelik eleştirilerini anımsatması üzerine, Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, “Bu sorunu sadece azınlıktaki gayrimüslümler değil çoğunluktaki
Müslüman kesim de çekiyor. Bu konu bizim için de zor” demiş, türban
yasağı konusundaki rahatsızlığını da “Bu
sorunu bizzat ben yaşıyorum. Eşim başörtülü. Eşim Başbakanlık Konutu’nda
takabiliyor, karşıda (Cumhurbaşkanlığı’nı işaret ederek) takamıyor. Bu
konularda bir toplumsal ve kurumsal mutabakat henüz sağlanmadı.”
diye konuştuğu ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Türkiye’de laikliğin yorumundan
kaynaklanan ve her dinin mensuplarının da yaşadığı bazı sorunlar olduğunu,
bu meyanda Türkiye’de yaşanan başörtüsü sorununun çözümü için toplumsal ve
kurumsal mutabakatın gerektiğini; ancak bunun henüz sağlanamadığını ifade
ettiğini belirtmiş; ifadelerin laikliğe ve Anayasaya aykırı olmadığını
önceki savunmalarına atfen dile getirmiştir.
9 Numaralı Eylem
2005 yılı Kasım ayında Danimarka Avrupa Hareketi
tarafından Kopenhag’da düzenlenen “Medeniyetler
arası ittifak: Türkiye’nin rolü” konulu toplantıya katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bu
(başörtüsü yasağı) 8 yıllık bir süreçtir. Bu süreç içerisinde üniversiteye
giden kızlarımız, başları örtülü olarak devlet üniversitelerinde ve vakıf
üniversitelerinde başörtülü olarak derslere girememektedir. Bu, bana
göre din ve vicdan özgürlüğünün, eğitim özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. AİHM’nin
son kararı var. Ben bu kararlara şaşıyorum. Bazı hukuki yorumlara, bazı
köşe yazarlarına baktığımız zaman, bizim yaklaşım tarzımızı ‘Bunların
hukuka saygısı yok’ diye değerlendiriyorlar. Bu bir dosya kararıdır. Ben
cezaevine girdiğim zaman gazeteler ‘Artık muhtar bile olamaz’ diyorlardı.
Recep Tayyip Erdoğan TC’ye Başbakan oldu. Neyle oldu? Gene yargıyla,
değişen, gelişen yasalarla oldu. AİHM’nin verdiği bu karara ben yargı
kararı olarak uyarım, ama haklar, özgürlükler noktasında doğru bakmam.
Niye? Çünkü nasıl olur da bir insan başını örtüyor diye eğitim, din ve
vicdan özgürlüğü ortadan kalkar? ‘İnanç hiçbir zaman yasanın önüne geçemez’
diyor. Benim bu kızımın böyle bir iddiası yok ki... İnancı böyle olduğu
için başını örtüyor, o halde saygı duymak lazım. Mahkemenin de bu konuda
söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.
Açarsın o dinin mensubuna, Musevi ise o dinin mensubuna, Hıristiyansa o
dinin mensubuna sorarsın, bunun dinde gerçekten emredici bir hükmü var mı?
Varsa saygı duymak zorundasınız. Yoksa ayrı bir konudur, o zaman
siyasi, ideolojik olur. O farklı bir olay. Dinde bunun yeri varsa saygı duymak zorundasınız. Ben diyorum ki
dinde bunun yeri var. Biraz bu alanda mürekkep yaladık. Bu alanda hiç
alakası olmayanların, İslam dininin aydınlarına sormadan böyle bir kararı
farklı bir yere çekmek suretiyle vermek yanlıştır Bu bir sorundur ve er
veya geç çözülmelidir. Okula gidemeyen yüz binlerce kızımız var. Bu
aşıldığı anda gidebileceklerdir. İmkânı olanlar Avrupa’ya, Amerika’ya
gidiyor, okuma fırsatını buluyor, olmayan kaderiyle baş başa kalıyor.
Kurumlar arası mutabakat sağlandığı anda bu sorun aşılacaktır.” diye
konuştuğu,
Açılışlara katılmak üzere gittiği Denizli’de “ulema” tartışmalarına değinen
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Cehalet içinde konuşuyorlar. Açsınlar
Türk Dil Kurum lugatını, Milli Eğitim Ansiklopedisi’ni, diğer lugatları
açsınlar. Ulemanın ne anlama geldiğini okusunlar. Bunlar şecaat arzederken
sirkatlerini de ortaya koyuyorlar. Yani kendilerini överken açıklarını da
ortaya koyuyorlar. Ulema, alimin çoğuludur. Bugünkü söyleyişle bilginin
çoğuludur. Ulema ise bilginler anlamına gelir.(…)Danimarka’da yaptığımız
konuşmada, AİHM’nin Müslümanlara ait örtü ile ilgili karar verirken bu
konuda bilirkişi olarak İslam’ın din bilginlerine sorması gerekirdi. Bu
örtü ideolojik mi, sosyolojik mi, dinin gereği mi? (…) Sorduktan sonra
kararını yine orası versin. Biz onların kararına uyarız. Türkiye’de de
kimse bunu saptırma yoluna gitmesin.” Dediği ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, mahkeme kararlarının
eleştirilemez olmadığını, yalnızca otoriter veya totaliter rejimlerde
eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme kararlarının olabileceğini, mahkeme
kararlarının bağlayıcılığının ve buna dayalı olarak uygulanma
zorunluluğunun farklı bir şey olduğunu, ancak o kararın doğru olmadığını ya
da hukukun uygun yorumuna dayanmadığını söylemenin farklı şeyler olduğunu,
uyma zorunluluğunun eleştirme yasağı anlamına gelemeyeceğini, anayasal
güvence altında bulunan eleştiri hakkının İddia makamında yok
sayılamayacağını, böyle bir yetkisinin olmadığını, mahkemelerin
kararlarının yasalara ve Anayasa kurallarına dayanması nedeniyle bu
kuralların değişmesiyle içtihatların da değişmesinin olağan olduğunu, ulema
ile Türk
hukukunda ve bütün ülke hukuklarında cari olan bilirkişilik müessesinin
önemine vurgu yapıldığını, başörtünsünün dini bir emir olup olmadığı
konusuna mahkemelerin karar veremeyeceği ve bu konuda karar oluşturabilmek
için o konunun uzmanı bilirkişilere müracaatın gerekliliğini ifade için “Söz söyleme hakkı din
ulemasınındır.” Dendiğini ve bu konuda AİHM’in bilirkişi görüşü almadan
karar vermesinin eleştirildiğini, bu ifadelerin basın ve yayın organlarınca
çarpıtılarak verilmesi üzerine Başbakanlık sözcüsünün, “Başbakan’ın dünyevi hukuk alanına giren bir
düzenlemenin, din bilginlerine bırakılması gerektiğini söylemesi söz konusu
değildir, olmamıştır da” açıklamasını yaptığını belirtmiş, bununla birlikte
Başbakan’ın görüşlerini içeren bir yazılı açıklamayı sunmuştur. Ayrıca
başörtüsüne ilişkin önceki savunmalara atıfta bulunulmuştur.
10 Numaralı Eylem
Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, 2006 yılı Şubat ayında
partisinin Mersin Merkez İlçe İkinci Olağan Kongresi’nde Danıştay 2.
Dairesi’nin Aytaç KILINÇ’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366
sayılı kararı ile ilgili olarak; Bu
kararı hukuk ilkeleri içerisinde tanımlayamıyorum. Tarif edemiyorum. Kalkıp
da bir anaokul öğretmenine, öğretmenlik yaparken başını açtın, dışarda da
başın açık olarak gezeceksin deme hakkına kimse sahip değildir. Hangi
makamda olursa olsun. Bu anlayış, hiçbir hukuk anlayışı içerisinde
tanımlanamaz. Türkiye’de kendilerine göre alanlar belirlemek suretiyle
vatandaşımızın din ve vicdan özgürlüğünü kimsenin kısıtlamaya hakkı yoktur.
Bu böyle biline. Özgürlüklerin egemen olduğu bir ülkede alınan bu kararı
ben bu ülkenin bir başbakanı olarak, evladı olarak,-bu karar alındığı için
bu yorumu yapıyorum, yapmak zorundayım- doğrusu kınıyorum. Bunu hiçbir yere
sığdıramıyorum. İnsanın bir özel alanı vardır, kamusal alanı vardır bir de
kamu alanı vardır. Bu alanlara hükmetmeye kimsenin hakkı yoktur. “Bunlar bu gidişle evin içine de
karışacaklar. Şöyle şöyle davranacaksınız diyecekler. Kusura bakmayın.
Türkiye yolgeçen hanı değil. Herkes yerini belirlemek zorunda. Biz gerilim
olmasını istemiyoruz. Birileri nemalanmasın diye sabrediyoruz. Ancak hukuk adına
yargı makamını işgal edenler, bu ülkede böyle bir zemini hazırlama gayreti
içine girmesinler. Ben milletin vekili olarak konuşuyorum, konuşmak
zorundayım. Ben yargı makamı değil, yürütme makamıyım. Sorumluluğum ne ise
onu yapıyorum. Yargıdan da adil yaklaşmalarını bekliyorum”…”Meslek
liseleriyle ilgili biz üzerimize düşeni yaptık. Meslek liselilere bizim dönemizde olduğu gibi fark derslerini
vererek düz liseden mezun olma hakkı verdik. Ancak YÖK bu konuyla ilgili
Danıştay’a gitti. Danıştay da maalesef bunu reddetti. Bunu anlamak mümkün
değil. Düz lise mezunu meslek lisesine başvurarak fark dersleri vererek
mezun olma hakkına sahip. Meslek liselilerin düz liseyi bitirme hakkının
önünü niye kesiyorsunuz? Danıştay’ın kararını anlamakta zorlanıyorum. Bu eğitimde
nasıl bir eşitliktir? İster meslek, ister düz liseli olsun ÖYS imtihanına
hepsi eşit gitsin. Kazanan devam eder, kazanamayan da mesleğine devam eder.
Dünyanın gelişmiş ülkelerine bakıyorsunuz yüzde 70’i meslek lisesi, yüzde
30’u düz lise. Bizimkiler de ama inadına düz lise diyorlar. Bunlar ne
yapıyorlar? İmam hatipten çekindikleri için diğer meslek liselerini de
mahrum ediyorlar. Ama ne kadar imam hatipli var, yüzde 3. Ne kadar meslek
liseli var, yüzde 27. İnsaf edin ya. Bunu niye bu kadar engelliyorsunuz?
İHL’nin önünü kesmek için. Diğer meslek liselilerin de yazık ediyorlar. Ama
bu noktada herhalde eninde sonunda bir gün aklı selim hakim olacaktır.”
…”Şimdi çıkmışlar dürüstlük adına dolaşıyorlar. Bunların hedefi, ‘Çamur at,
tutmazsa iz bırakır’. Güneşi balçıkla sıvamaya uğraşmasınlar. İşimiz var.
Yolumuza devam ediyoruz. Böyle bir kaba gürültüye de pabuç bırakma niyetinde
de değiliz. Biz fani olduğumuzu aklından çıkarmayan bir anlayışın
mensuplarıyız. Kalıcı değiliz. Bugün varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş
sada... Ölümün nerede ne zaman
geleceği belli mi? Musalla taşına yatırıldığınız zaman ‘Falanca
cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya ‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da
başbakan niyetine’ demeyecekler. “Er kişi niyetine’ diyecekler. Bu
makamlar, bu mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri şımartmasın. Ben tüm
Adalet ve Kalkınma Partiler’e şunları söylüyorum: Mütavazı ol”…”Sınıf
öğretmenliğinden alan öğretmenliğine geçiyoruz. Yani artık din kültürü ve
ahlak bilgisi dersini ilahiyat mezunları verecek. Uygun olan odur. Ama ‘Din
kültürü ve ahlak bilgisi dersini ilahiyat mezunları niye versin’ diyenler
olabilir. Niye, Çünkü bunlar ideolojik yaklaşımlardır. Halen ilahiyat
fakültelerine öğrenci almamak suretiyle adeta ilahiyat fakültelerini
kapatma gayreti içerisindeler. Kimse, bu konularda belli mevkilere,
makamlara gelmiş olanlar bana laf yetiştirmeye kalkmasınlar. Ülkede din
kültürü dersi öğretmenine ihtiyaç var mı, yok mu? Diyanet İşleri 16 bin
camimizin boş olduğunu belirtiyor. Bazıları da çıkıp 2 yıllıklar var, şu
var bu var diyorlar. Efendi bak. Bu
senin işin değil. Diyanet İşleri’nin işi. Benim ihtiyacım var diyor.
Eskilerin dediği gibi ‘yarım imam dinden, yarım doktor candan’ etmesin.
Camilerde dinimizi hakkıyla bilenler olsun. Köyden gelen birine Cuma
hutbelerini verirsen farklı İslam dini olur.” şeklinde konuştuğu ileri
sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, Başbakan ve AK Parti
Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN; Danıştay’ın muhtelif kararlarını
eleştirdiğini ve meslek liseleri ile düz lise arasındaki katsayı sorununu
ile ülkedeki İmam Hatip açığına değindiğini belirterek, önceki kanıtlardaki
savunmalarını tekrarlamıştır. Öte yandan “Efendi bu senin değil Diyanetin
işi” ifadesinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın personel ihtiyacıyla ilgili
olarak sarf edildiği, “Ölümün nerede
ne zaman geleceği belli mi? Musalla taşına yatırıldığınız zaman ‘Falanca
cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya ‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da
başbakan niyetine’ demeyecekler. “Er kişi niyetine’ diyecekler. Bu
makamlar, bu mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri şımartmasın. Ben tüm
Adalet ve Kalkınma Partiler’e şunları söylüyorum: Mütavazı ol”
ifadelerinin tevazuya çağrı olduğu ve Anayasaya aykırı bir tarafının
bulunmadığı savunulmuştur.
11 Numaralı Eylem
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 2008 yılı Ocak
ayında “Medeniyetler İttifakı Forumu” için gittiği İspanya’da Europa
Press’in konuğu olarak katıldığı kahvaltılı toplantıda, “Türban sorununu
yeni anayasa ile çözecek misiniz?” sorusunu; “semboller dediniz, Benim partim içinde nasıl başörtülü varsa diğer
partiler içinde de var. Hepsinin siyasi tercihidir bu. Bu onların siyasi
tercihine, dinin bir gereği olarak başını örttüğüne inanan ve bunu bu
şekilde uygulayana zorla şu söyleniyor; ‘sen bunu siyasi simge olarak
takıyorsun ‘ deniyor. Hayır ben bunu siyasi simge olarak takmıyorum, diyor.
Velev ki (türbanı) bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir
siyasi simge olarak takmayı da suç kabul edebilir misiniz? Simgelere,
sembollere bir yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın
neresinde böyle bir yasak var?” şeklinde cevapladığı,
B- Savunma
Davalı parti savunmasında, söz konusu konuşmanın
Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Türkiye’de
yaşanan başörtüsü sorununun, bir insan hakkı ve özgürlük sorunu olduğuna
vurgu yapan, kimi çevrelerin “siyasi simge” nitelemelerinin, sorunun
karakterini değiştirmediğini belirten, kaldı ki simge ve sembollerin bile
yasaklanamayacağını dile getiren bir değerlendirme ve tespit olduğunu,
konuşma metninde “başörtüsü” kelimesi kullanıldığı halde iddia makamının
“türban” kelimesini ekleyerek, konuşma metnini istediği gibi değiştirerek
anlamlandırdığını, başörtüsünün siyasi bir simge olmayıp inanç gereği
takıldığını, tüm siyasi partilerde başörtülülerin bulunduğu gerçeği karşısında
siyasi simge iddiasının çürüdüğü, Başbakanın başörtüsünün siyasi simge
olduğunu kesinlikle söylemediğini belirtmiştir.
Savunmada ayrıca şu ayrıntılar üzerinde
durulmuştur: İddianamedeki konuşma incelendiğinde görülecektir ki Başbakan;
“…
Dinin bir gereği olarak başını örttüğüne inanan ve bunu bu şekilde
uygulayana” ve neden örttüğünü de açıklayan bayanlara, “Sen
bunu siyasi simge olarak takıyorsun” diye diretilmesini, inancı
gereği başını örten bayanların da bu ısrarlı itham ve itiraza karşı; “Hayır
ben bunu siyasi simge olarak takmıyorum” demeye devam etmesine
rağmen, siyasilerin ve bu itham sahiplerinin bu açık beyanlara itibar
etmeleri gerekirken, bunu yapmayıp kendi bildiklerini okumaya devam
etmelerini eleştirmektedir. Çünkü, başörtüsü siyasi bir simge değildir.
Kamuoyunda konunun Başbakanın iradesi dışında
tartışılması ve basında farklı yansıması üzerine Başbakan; ‘‘Bir defa
şimdi, bunun siyasi simge olması için sadece AK Parti’nin çatısı altında,
başörtüsü veya başörtülülerin olması lazım. CHP çatısı altında veya CHP’ye
oy verenlerin arasında başörtülü, türbanlı olan yok mu, MHP’de yok mu?
DP’sinde, ANAP’ında yok mu, DTP’sinde yok mu? Hepsinde var. Dolayısıyla
kimse kalkıp da burada birbirine çamur atmaya kalkmasın. Her vatandaş
siyasi iradesini sandıkta ortaya koyuyor, başörtülüsü de başörtüsüzü de
koyuyor. Ama başörtülülerin içinde çok değişik partilere dağılmış bir irade
var. Kalkıp da başörtülülerin içerisinden AK Parti’ye oy verenleri
cezalandırma yetkisini kim kendinde buluyor? Veyahut da başı açık olan
vatandaşlarımın değişik partilere oy kullanması kimleri, niçin rahatsız
eder? Bunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Böyle şey olamaz. Herkesin buna
saygı duyması gerekir, bizim vatandaşlarımızın tümünü ayırt etmeksizin
saygı duyduğumuz gibi.’’ açıklamasında bulunmuştur. Ancak iddia makamı, bu
açıklamaya da itibar etmemiştir.
Konuşmanın bütünlüğünde, başörtüsü yasağı
taraftarları ile bizzat bu pratiği gerçekleştirenler (başörtülüler) arasındaki
diyalog verilmektedir. Bu diyalogda, başörtülüler bunu dini gerekçelere
dayandırırken, karşı taraftakiler, bir anlamda onların kafasının içini
biliyormuş gibi, siyasi simge olarak taktıklarını iddia ederek yasağı
savunmaktadırlar.
Başbakanın soru biçimindeki değerlendirmesi ise bu
noktada, başörtüsünü siyasi simge olarak takmanın suç kabul edilemeyeceği,
simgelere ve sembollere yasak getirilemeyeceği; özgürlükler noktasında
dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yasağın olmadığıdır.”
12 Numaralı Eylem
Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 17.02.2008 günü
ATV isimli televizyon kanalında gazetecilere verdiği mülakatta
“Kızlarımızın önündeki en önemli engel birinci derecede ‘Ben ülkemde
üniversiteye gidemiyorum, neden?’ ‘başörtüm olduğu için gidemiyorum’ işte
bunu aşabilmenin gayreti içinde, bundan sonraki beklentilere yönelik olarak
Türkiye’de yasalar zaten belli. (…) Kurumsal mutabakatı yüzde yüz
bekleyenler bir defa yanlışın içindeler. Hiçbir zaman mutabakat yüzde yüz
olur diyemezsiniz. (…) Her şeyden önce sessiz duran yığınların bir
temsilcisiyim. Bakın alanlara, belli insanlar gelip toplanıyor. Onlar da
benim vatandaşım ve oralarda bazı senaryolar düzenleniyor. Sabırla
izliyorum. Bulunduğum makam nedeniyle. Ama şu anda böyle bir şeyin
karşısında eğer gerilim taraftarı olsam o meydanlara 10 katını biz
toplarız. (…) 5 yıl başörtüsü konusunda ses çıkarmadık. Hep sabır sabır
dedik. (…) Din İşleri Yüksek Kurulu 1980’de Kuran-ı Kerim’den bir ayeti
alıyor şöyle diyor: Cenab-ı Hak bu ayeti ile celile ile cahiliye devrinin
bu adetini kesinlikle yasaklamış. Müslüman kadınların başörtülerini,
saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde
yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.” şeklinde beyanda bulunduğu
ileri sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, konuşmanın başörtüsü
sorununa ilişkin olduğu, önceki kanıtlarda dile getirildiği gibi, bu soruna
yönelik çözüm arayışının Anayasaya aykırı olmadığı, niyet okumayla bu
konuşmanın başka anlamlara çekilmesinin hukuka aykırı olduğu, konuşmanın
Başbakanın kendisine ve parti politikalarına yönelik eleştirilere cevap
niteliğinde olduğu ve muhataplarının bilindiği, konuşmanın yer, zaman ve
muhatap bağlamından koparıp laikliğin muhatap alındığı izleniminin
yaratılmasını hukuken kabul edilemeyeceği, bir hak olan eleştirilere cevap
vermenin de laikliğe aykırı eylem olarak değerlendirilmesinin mümkün
olmadığı, hiçbir hukuk devletinde iddia makamının, bir kişiyi, görüş ve
düşüncelerini açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde
bulundu diye laiklik karşıtı gösteremez ve bunu yapanların siyasi yasaklı hale
gelmesini talep ve dava edemeyeceği, din konusunda toplumu aydınlatmak
üzere kurulmuş bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
görüşünün bir tartışmada dile getirilmiş olmasının laikliğin ihlali olarak
değerlendirilemeyeceği, aksi taktirde kurumun işlevini yerine getirmesinin
imkansız olacağı görüşleri dile getirilmiştir.
2-
Bülent ARINÇ Hakkında
1 Numaralı Eylem
TBMM’nin açılışının 86. yıldönümü, 23 Nisan Ulusal
Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle özel gündemle toplanan Genel Kurul’da
konuşan TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın; “Özgürlüklerin
genişletilmesinde, yasakların kaldırılmasında ve demokratikleşmede temel
iki zorunluluk vardır: Birincisi, Anayasa’ya uygun olarak Meclisin karar
alması. İkincisi ise, milletin mutabakatıdır. Yeni bir düzenleme
yapılmasında, Anayasa değişikliğinde kurumların görüşünü almak başka bir
şeydir, kurumların mutabakat şartını aramak başka bir konudur. Dünya
üzerinde daha çok demokrasi için, sadece “kurumların mutabakatını” arayan
demokratik başka bir ülke yoktur. Türkiye’de doğal bir durummuş gibi
gösterilen bu tutumun, demokrasi anlayışımızı, özgürlüklere yaklaşımımızı
ve hukuka olan inancımızın nasıl olduğunu açıkça gösterdiği inancındayım.
Anlaşılmaz bir şekilde özgürlüklerin genişletilmesi, yasakların kaldırılması
için yıllarca bu kurumların mutabakatı beklenir olmuştur. Ancak bir
mutabakat aranacaksa sadece Yüce Meclis çatısı altında halkı temsil eden
Milletvekillerinin mutabakatının aranması gerekir. Eğer burada bir
mutabakat sağlanamazsa gidilecek bir tek merci vardır, o da yüce
milletimizin iradesidir. Ülkenin rejimine karşı bu kadar güvensiz olunamaz.
Türkiye’nin rejimi her konu tartışıldığında sarsılacak, etkilenecek kadar
zayıf değildir. Hiç kimse Cumhuriyetten, demokrasiden, temel özgülüklerden
vazgeçme niyetinde değildir. Dolayısıyla ülkede bir rejim sorunu değil,
rejimin sahibi olma tartışması vardır. Ülke yönetiminde inisiyatif
alanlarını genişletme ya da sahip oldukları gücü kaybetmeme tartışmaları
vardır. Laikliğin, Yüce Önder Atatürk’ün, Cumhuriyetin, bayrağın, rejimin
sahibi milletin kendisidir. Milletin temsilcileri olan bizler tüm bu
değerlere bağlı kalacağımıza, sahip çıkacağımıza milletvekili olduğumuzda
yemin ettik. Bugüne kadar bu yeminimize muhalif bir tek davranış dahi bu
Yüce Meclisimiz içinde vuku bulmamıştır. Tartışmaların odağında yer alan ve
nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip dayandığı bir başka konu da laiklik
ilkesidir. Açıkça belirtmeliyim ki, Anayasa’mızın değiştirilemez maddesi
olan laiklik ilkesine, Türkiye’de karşı çıkan kimse yoktur. Bütün
tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu
yorum farkı nedeniyle kamusal alanda her dönemde farklı uygulamalar
yapılmış ve tartışma yaşanmıştır. Kamusal alan, yurttaşların ortak
meselelerini eşit ve özgürce tartıştığı alandır. Dolayısıyla her bireyin
ayrım yapılmadan haklarının korunduğu, haklardan yararlandığı ve
kendilerini özgür hissettiği bir alandır. Bu alanı güvence altına almak ve
tüm yurttaşlarına eşitçe kullanım hakkı sağlamak devletin görevidir. Kamu yararı
devletin değil, halkın yararına doğru genişletilmelidir. Devlet kamusal
alanın sahibi değil, koruyucusudur. Bu koruyuculuk; oradaki eşitliğin, adil
paylaşımın ve hizmetlerin her birey tarafından kullanılmasını sağlamaktır.
Kamusal alandaki özgürlüklerin ve hakların bir gruba, bir kesime kayması
anında devlet koruyuculuğu devreye girer ve haksızlığı önler. Devlet
kamusal alanda herkes için geçerli olan hakları bir kesime yasaklayamaz ya
da sınırlayamaz. Buradan hareketle laiklik ilkesinin yorum farklılığını
gündeme getirmek gerekir. Anayasamızın değiştirilemez maddesi olan laiklik
maddesi, ilelebet var olacaktır. Ancak günün şartlarına, toplum yapımıza
uygun olarak yorum farklılıklarını ortadan kaldırmak gerekir. Bu, laikliğin
özünü değiştirmeyecek, bilakis toplumun bir arada daha uyum içinde
yaşamasına katkı sağlayacaktır. Dünyada birçok örneği olan laiklik
uygulamasının, Türkiye’dekine benzer tek örneği sadece Fransa vardır. Orada
bile laiklikten yola çıkarak hak ve özgürlükler bizdeki kadar kısıtlanmamıştır.
Laikliği bir toplumsal barış ve uzlaşı mekanizması olarak algılamak
gerekir. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını zorunlu
kılar. Bütün inançların kendisini ifade etmesine imkân vermek, bireylerin
ibadet hürriyetini sağlamak laiklik ilkesinin temel işlevidir. Devlet, bu
işlevi uygulayan ve tüm inançlara eşit mesafede davranan aygıttır. Sorun
işte burada başlamaktadır. Devlet,
dini inançların yaşamasını teminat altına alması gerekirken, tam tersine
kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade hürriyetini kısıtlamaktadır.
Bunu da laiklik adına yapmaktadır ki, siyaset bilimi açısından büyük bir
çelişkidir. Bu çelişki yıllardır Türkiye’nin iç huzurunu zedelemekte ve
bitmez tükenmez sorunları beraberinde getirmektedir. Aydınların, siyasetçilerin
ve akademisyenlerin hep birlikte çözmesi gereken yorum farkından
kaynaklanan işte bu çelişkidir.” şeklinde beyanda bulunduğu ileri
sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, konuşmanın Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yapılması nedeniyle mutlak sorumsuzluk
kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altında olduğu,
içerik itibariyle durum tespiti ve değerlendirmesi olduğu, laikliğe
aykırılığın değil, uygunluğun kanıtı olduğu, bu değerlendirmenin Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının laiklik yorumuyla çelişse de, Anayasanın laiklik
ilkesiyle asla çelişmeyeceği dile getirilmiştir.
2 Numaralı Eylem
TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın 2007 yılı Nisan ayında
Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği tarafından TBMM’ne verilen “Demokrasi Ödül Töreni”nde yaptığı
konuşmada; “….1950 yılında 12
Nisan’ında Mareşal Fevzi Çakmak vefat ettiğinde O’na görkemli bir dini
tören yapılması tartışması çıkmıştı. Tartışmaların bir kısmı sanırım yine
laikliğe aykırı olacağı gerekçesiyle yapılmıştı. Ancak sonunda halkın büyük
sevgi beslediği Mareşal için Beyazıt Camiinde büyük bir katılımla cenaze
namazı kılındı ve sonra da defnedildi. O tartışmaların içinde 23 yaşında
bir genç öğrenci lideri daha vardı: Turgut Özal. Tarihin cilvesine bakın
ki, rahmetli Özal’ın cenazesi de aynı tartışmalara sahne oldu. Ancak yine
aynı görkemli kalabalık Fatih Camiinden O’nu hakkın rahmetine uğurladı. O
zaman sadece sevenleri değil, O’nu desteklemeyenler de o cenazeye katıldı
ve tekbirlerle 8. Cumhurbaşkanımız Edirnekapı’da defnedildi. O cenazede
küçük kartona elle yazılmış pankart taşınmıştı. Halkın arasından biriydi
kuşkusuz. Tekbirler eşliğinde taşınan cenazenin arkasından tutuluyordu.
Şöyle yazıyordu o kartonda: “Sivil,
dindar, demokrat Cumhurbaşkanı” Bu Özal’ın kendisiydi. Bu milletin
özlediği Cumhurbaşkanının tanımıydı. Baylar, Bayanlar son elli yılda
yaşanan tartışmaların nedeni işte bu kartona yazılmış bu tanımdır. Sivil,
dindar ve demokrat Cumhurbaşkanı taraftarları ile onun tam tersi tanımların
tartışması son elli yıldır hiç bitmedi. Bugün de tartışmanın adı budur.
Meclisimizin sivil, dindar, demokrat bir Cumhurbaşkanı seçecek olmasına
yine itiraz ediliyor. Menderes’in Başbakanlığına, Özal’ın Başbakanlık
ve Cumhurbaşkanlığına yapılan itirazların altında hep bu kimlik tanımı vardır.
Bu tanım kim ne derse desin, Türk milletinin kendi öz Cumhurbaşkanı
tanımıdır. Rahmeti Özal dindar olduğu için hakkında söylenmedik şey
bırakılmadı. “Takunyalı” gibi seviyesiz sıfatlar Özal’a ve onun çalışma
arkadaşlarına o dönemde takıldı. Cuma namazına gitmesi, bayram namazına
gitmesi, Hacca gitmesi hep eleştirildi. Sivil olması, dindar olması, demokrat olması nasıl sorun
çıkartabilirdi bu ülke için?...” şeklinde beyanda bulunduğu ileri
sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, konuşmanın “Turgut
Özal Düşünce ve Hamle Derneği”nde yapıldığı belirtilmiş; iddianın ekleri
arasında İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın yer almasının konuşmada yer
alan “dindar Cumhurbaşkanı” ile ilişkilendiriliyorsa, bunun demokratik
hukuk devleti anlayışını, hukuku, Anayasayı ve bütün evrensel değerleri yok
eden bir anlayış olduğu, utanılacak bir skandal olduğu, hukuk devletinin bu
tür keyfiliklere izin veremeyeceğini, ARINÇ’ın pek çok siyasetçi, yazar ve
akademisyen gibi seçilecek Cumhurbaşkanında kendinde aradığı özellikler hakkında
açıklamada bulunduğu, bunun Anayasaya aykırı bir yönünün bulunmadığı
belirtilmiştir.
Hüseyin Çelik Hakkında
1 Numaralı Eylem
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, mesleki
teknik eğitim mezunlarına ÖSS’de uygulanan katsayılarla ilgili sorunu yapacakları
değişikliklerle çözeceklerini söylediği,
İmam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye
girişini zorlaştıran katsayı engelini ortadan kaldırmaya söz veren Hükümet
tarafından hazırlanan imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişlerine
kolaylık sağlayan, üniversiteye
giriş sınavını Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu’nun
ortaklaşa düzenleyeceğini ve kılık-kıyafet yönetmeliğinin
üniversiteler tarafından hazırlanacağını öngören “Yükseköğretim Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiği,
ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği ileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmasında, iddia makamının
Anayasaya uygun bir biçimde işleyen bir yasama sürecinden, Anayasaya
aykırılık türetmeye çalıştığı, yasama yetkisinin, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne ait olduğu (Anayasa, m. 7), kanun koyma, değiştirme veya
kaldırmanın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerinden olduğu
(Anayasa, m. 87), kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekillerinin
yetkili olduğu (Anayasa, m. 88/1), Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
görüşülerek kabul edilen 13.05. 2004 tarih ve 5171 Sayılı Yükseköğretim
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
SEZER tarafından 28.05.2004 tarihinde bir daha görüşülmek üzere Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi, tamamen Anayasaya uygun usule
dair bir işlem olduğu;
Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir
kanunun, Anayasaya aykırılık denetimi ve aykırılığın tespiti halinde
iptali, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri arasında olduğu (Anayasa,
m. 148-153), Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir yasama faaliyetinin, salt
Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri göndermede beyan
ettiği gerekçelerle veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddia ve
değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelemeyeceği, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne
tanıdığı denetim yetkisini devşirdiğini, bunun da “Hiç kimse veya organ
kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m.
6/3) şeklindeki Anayasa kuralına aykırı olduğu;
Ayrıca yapılan düzenlemenin, bütün mesleki ve
teknik eğitimi ilgilendiren bir düzenleme olup, bunun sadece İmam Hatip
Lisesi için yapıldığını söylemenin sübjektif bir yaklaşım olduğu;
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmanın ve bu yönde çalışma yapmanın
Anayasaya aykırı olamayacağı, herhalde yasama faaliyetlerinin, mutlak
sorumsuzluk kapsamında olup Anayasa’nın 83’üncü maddesinin teminatı altında
olduğu (Anayasa, m. 83/1) görüşleri dile getirilmiştir.
2 Numaralı Eylem
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı
Kasım ayında TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada: Başbakan Erdoğan’ın ‘‘ulema’’ açıklamasıyla ilgili
sözlerinin ‘‘tefsire gerek olmayacak
kadar açık’’ olduğunu belirterek, ‘‘İnancım
gereği yapıyorum diyen insanın yaptığının dinde olup olmadığını tartışmak,
size düşmez’’ …’’Yapılan, dini inançlardan dolayı yapılıyorsa, tesettür
dinin emrine göreyse buna inanır veya inanmazsınız. Niçin 5 vakit namaz
…’’İsterseniz İslam dininden değil, Hıristiyan dininden örnek vereyim’’
…’’Laik devletin tanımı, ‘devletin icraatlarına dini esasları
karıştırmayan’ devlettir. Bu, Hıristiyan, ateist, Budist olur, şu veya bu
din olabilir. Sihler başlarına sarık sarıyor. Kanunlar yasaklayabilir ama
‘inancımız gereği takarız’ demiş ve takmışlar. Başbakan’ın söylediği de
bu... Öyle kabul etmek zorundasınız. Hâkim,
hukuk kararlarıyla bunu yasaklayamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik,
laik, sosyal, hukuk devletinin sahibi biziz. Hiç kimsenin uyarısına
ihtiyacımız yok.’’ şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, konuşmanın TBMM Genel
Kurulunda yapıldığından dolayı yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğundan
bahisle önceki savunmaların tekrar edildiği, içerik itibariyle “ulema”
kavramıyla Türk hukukunda ve bütün ülke hukuklarında cari olan
bilirkişilik müessesinin önemine vurgu yapıldığı, çözümü teknik ve fenni
bilgiyi gerektiren konularda, o konunun uzmanı bilirkişilere müracaatın
gerekliliği ifade edildiği, mahkemelerin de karar verirken, hâkimlik mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile
çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi
gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasının gerekliliğinin
farklı bir lisanla ifade edildiği, bilirkişilik müessesinin, başlangıçtan
beri Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve hem de İdari Yargılama Usulü Kanununda
(M. 31) düzenlenen ve uygulanan bir müessese olduğu, bu yöndeki
değerlendirme ve eleştirmenin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü
olmadığı dile getirilmiştir.
Diğer Milletvekilleri Hakkında
1 Numaralı Eylem: İrfan
GÜNDÜZ ve Mehmet ÇİÇEK
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Anayasa
Mahkemesi’nin 43. kuruluş yıldönümü töreninde “Laiklik ilkesinin Türkiye için önemi” konusunda yaptığı
konuşmada, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasının Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin kararlarına aykırı olacağına ilişkin değerlendirmeleri
üzerine, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili İrfan GÜNDÜZ’ün, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in “Önüne konulan metni daha önce okumadan
hazırlıksız yakalandığını” iddia ederek; “Geleceğe ambargo koyan bir hukuk sistemi olmaz. Toplumda bu
konuda mutabakat var. Türban konusunda Anayasa Mahkemesi fetva veren bir
kurum mudur?” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Yozgat Milletvekili Mehmet ÇİÇEK’in, vekil imam ve
hatiplere kadro olanağı sağlayan tasarının TBMM Genel Kurulu’nda
görüşülmesi sırasında, 27.4.2005 günlü 90. Bileşimin 4. oturumunda Adalet
ve Kalkınma Partisi grubu adına söz alarak; “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanımız Mustafa Bumin, geçmişten ibret
almamışa benziyor; geçmişte, bu metodu kullanarak, durup dururken, bu
konuyu gündeme getiren, taşıyan ve emekli olanlar, belli bir süre sonra,
‘kullanıldık ve bir yerlere atıldık’ diye hala bağırmaya devam
ediyorlar”…Dini, ahlaki ve kültürel değerlerimiz, toplum önünde, sorumsuz
ve liyakatsiz kişiler tarafından, hala tartışılmaya devam ediyor. “Ülkemizde, hiçbir kimsenin, Anayasanın
ona verdiği yetki ve görevin dışında misyon yüklenerek ortaya çıkması düşünülemez.
Ne gariptir ki, Türkiye’de gündem oluşturmak istendiğinde ilk ele alınmak
istenen konu, din ve dinî değerlerimizdir; günah keçisi yapılmak istenen
kurum ve kuruluş ise, Diyanet Teşkilatı ve onun müntesipleridir. Başörtüsü,
imam-hatip lisesi, cami, Kur’an kursu gibi konular, zamanlı zamansız,
yeterli yetersiz kişiler ve kuruluşlarca, hiç gereği yokken dile
getirilmekte ve tartışmaya açılmaktadır. Bu tartışma, hem Yüce dinimize hem
Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatımıza zarar veriyor demiştik. Bu
bağlamda, Anayasamız, diğer kurumların yetkilerini belirlediği gibi, Anayasa
Mahkemesinin de görevlerini, yetkilerini belirlemiş ve sınırlamıştır. Hiç kimse ve hiçbir kurum, ülkemiz
insanını Allah ile kanun arasına sıkıştırmamalıdır. İnsanlarımız, bir
tarafta Allah’a ibadet maksadıyla uygulamalarda bulunmak isterken önüne
farklı engeller konulmamalıdır. Bugünlerde durup dururken başlatılan türban
tartışmasının çözümüne muhatap, kesinlikle Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kuruludur. Anayasa Mahkemesinin içtihatları neyse, dinî
konularda anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri
Yüksek Kurulunun içtihatları da odur. Ülkemizde kurum ve
kuruluşlar arasındaki yetki, kavram tecavüzü ve kargaşası mutlaka önlenmelidir.
Bu, iktidar -muhalefet, hepimizin görevidir. Mesela, hiçbir kurum ve kuruluş, Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kurulunun görevini üstlenmemelidir; buna, hiçbir hakkı ve
salahiyeti yoktur. Anayasa Mahkemesinin, kendisini, Parlamentonun üzerinde
görmesinin de gereği yoktur.” dediği ileri sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, İrfan GÜNDÜZ’ün
eleştiri mahiyetindeki konuşmasının ilk bölümünde hâkimlik mesleğinin genel
ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya
teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasının
gerekliliğini farklı bir lisanla ifade ettiğini, Anayasa Mahkemesi Başkanlarının
beyanlarının eleştirilemezliğini öngören bir hukuk kuralı da olamayacağına
göre ifade kapsamındaki beyanların Anayasaya aykırı olmadığı belirtilmiştir.
Mehmet ÇİÇEK’in ise bu konuşmayı, bir yasama
faaliyeti çerçevesinde Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yaptığı ve yasama sorumsuzluğu
kapsamında kaldığı, içerik olarak laikliğe ve cumhuriyetin değerlerine
vurgu yaptığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önemine ve
faaliyetlerine değindiği, dini kuralların ne olduğu hakkında görüş beyan
edecek kurumun Anayasa gereği Diyanet İşleri Başlanlığı olduğu, bu
çerçevede dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in yaptığı
açıklamalara dair tespit, değerlendirme ve eleştirilerde bulunduğu,
laikliğe ve Anayasaya aykırı bir tutum içinde olmadığı, aksine iddia
makamının aktarmadığı konuşma metninde yer alan “İşin doğrusu, devlet,
millet, cumhuriyet, Atatürk ilkeleri, laiklik ilkeleri kimsenin babasının
mülkü değildir. Bunlar yüce Türk milletinin vazgeçilmez ortak değerleridir
ve milletimizin değerleridir, kimsenin inhisarı altında değildir…”
ifadelerinin bunu kanıtladığı savunulmuştur.
2 Numaralı Eylem: Abdullah
ÇALIŞKAN
Adalet ve Kalkınma Partisi Kocaeli Milletvekili ve
Genel Başkan Yardımcısı Nihat ERGÜN’ün divan başkanlığı yaptığı Adana
Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’ndaki Adalet ve Kalkınma Partisi Adana
Gençlik Kolları 2. Danışma Meclisi’nde, toplantıya katılan partili
gençlerin boyunlarında parti amblemi bulunan turuncu renkli atkıların
kendine Ukrayna’da yaşanan ‘Turuncu
devrimi’ hatırlattığını belirten Adalet ve Kalkınma Partisi Adana
Milletvekili Abdullah ÇALIŞKAN’ın “Gençler devrim istiyor.
Ben de bir romantik devrimci olarak elbette devrimden yanayım. Ama devrimin
turuncusu olmaz. Ara renk olmaz devrimde. Devrim ya kırmızıdır, ya da
yeşildir. Ben yeşilden yanayım”…’Bu devrimci ateşinizin asla sönmemesini
diliyorum. Yaş 30’u
geçtikten sonra ana kademeye geçince, devrimci ruhunuzun asla sönmemesini
diliyorum. O ateş, her ne kadar cürümü kadar yeri yaksa da sizi mezara
kadar götürecek bir ateştir. Ben yüreğinizdeki o ateşin mezara kadar devam
etmesini diliyorum.” diye söylediği,
Konuşmasının ardından DHA muhabirinin “Yeşil devrimden kastınız nedir?”
sorusuna Abdullah Çalışkan’ın; “Gençlere yönelik
duygulu bir konuşma yapmak istedim. Asıl olan ülkedeki mevcut gidişattır.
Çünkü bugüne kadar ülkemizde bir takım yönetimler olmuş, bir takım
iktidarlar gelmiş, ama köklü değişimler bir türlü gerçekleşmemiştir. Önemli
olan burada toplumun talep ettiği köklü değişimlerdir. Siz onun adına ister devrim deyin, ister fetih deyin. Bir
şekilde bu köklü değişimlerin yapılması lazım. Ben köklü değişimlerden
yanayım, benim kastettiğim şey budur. Devrimlerin esası şudur, ara devrim
olmaz. Bir şekilde ‘turuncu devrim’, ‘pembe devrim’, ‘sarı devrim’ gibi
devrimler olmaz. Devrimlerin rengi ya ‘yeşildir’, ya da ‘kırmızıdır’ Kastettiğim köklü değişimlerdir.
Devrimin darbe gibi farklı şekilde anlaşılması zaten mümkün değildir. Yeşil devrim zaten halkın anlayacağı
bir dildir. Ben renklerle ifade ettim, renklerin dilini kullandım,
anlaşılmıştır.” yanıtını verdiği ileri sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, konuşmanın gençler ve
değişim konusunda yapılmış bir değerlendirme olduğu, konuşmadaki “Yeşil devrim”den kastedilenin,
iddia makamının dile getirdiği gibi “Laik
cumhuriyete yönelik bir karşı devrimin adı” değil, değişim ve bunun
gençlik için önemini ifade ederken yapılmış bir niteleme olduğu, Abdullah ÇALIŞKAN,
“Kastettiğim köklü değişimlerdir.”
demek suretiyle kastını açıklıkla ifade ettiği ve bu ifadesi de iddianamede
yer aldığı halde iddia makamının, bunu kendine göre yorumlanması ve
anlamlandırmasının hukukun evrensel ilkeleriyle bağdaşmadığı,
Ayrıca, AK Parti Kocaeli
milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Nihat ERGÜN’ün, Abdullah
ÇALIŞKAN’ın görüşlerine parti olarak katılmadıklarını, bu ifadelerin
partinin görüşlerini yansıtmadığını açıklıkla ifade ettiği, Nihat ERGÜN’ün
o konuşmasının ilgili kısmında: “Biz bir hizmet milliyetçisiyiz, Parti olarak da bir hizmet partisiyiz, bir
ideolojik parti değiliz. Toplumu adam etme sevdasında bir partinin üyeleri
değiliz biz. Toplumu bir veri kabul ediyoruz.
İşte toplum bu. Bu toplumdan etkileniyoruz, günü geldiğinde bu toplumu etkiliyoruz, görüş ve düşüncelerimizle. Bu
toplumun var olan problemlerini çözmek ve bunu daha ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi
partiyiz. Muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin üyeleriyiz, gençliğiz, yöneticileriyiz. Muhafazakâr partiler devrimci partiler
değildirler. Yeşil ya da kırmızı, önemli değil. Tedricî değişimden yana
olan evrimci partilerdir. Değişimden yanayız,
yenilikçiyiz. Ama, bu yenilikçilik kökten silen atan, devrimci bir yenilenme
değildir. Kendi kendine, doğal süreci içerisinde değişen, bir evrim geçiren
bir yenilenmedir. Böyle bir
yenilenmeden yanayız. Kökten silip atan bir yenilenmenin toplumu tahrip ettiğini düşünürüz. Böyle bir yenilenme
yerine evrimci, birbirinden etkilenerek toplumu ilerleten, mesafe aldıran bir yenilenmenin
öncüleri olan muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin temsilcileriyiz. O açıdan, bizim yaklaşımlarımızın radikal
olmadığımızı, köktenci olmadığımızı, toplumu adam etme sevdasında
olmadığımızı, toplumu bir veri olarak kabul ettiğimizi, o veriyle etkileşim
içerisinde kâh ondan etkilenerek kâh onu etkileyerek ilerleme kaydetmemiz gerektiğini düşünen bir siyasi
partiyiz. Bazı köktenci partiler toplumu beğenmezler, onu adam etmek sevdasındadırlar, kendi hâline
bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya
gideceğine inanırlar. Onun için, ensesinden devletin sopasını eksik etmemek
ve onu hiza istikamete sokmak
peşinde koşmuşlardır. Böyle dönemler yaşamıştır Türkiye. Bu dönemlerin Türkiye’de topluma da, siyasete de
bir şey katmadığını, kazandırmadığını biz, hepimiz biliyoruz.” dediği,
Abdullah ÇALIŞKAN’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi olmadığı, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz
etmediği,
Abdullah ÇALIŞKAN’ın beyanlarının Anayasaya aykırı
bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın teminatı altında olup, Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durumun söz konusu olmadığı,
Nitekim
Abdullah ÇALIŞKAN’ın Adana’daki konuşmasının, adli soruşturmaya konu olduğu
ve yapılan soruşturma sonucunda; yapılan konuşmada suç unsuru bulunmadığı,
düşünce ve düşünceyi açıklama hürriyeti kapsamında olduğu tespitle
kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği ve bu kararın da kesinleştiği
ifade edilmiştir.
3 Numaralı Eylem: Resul TOSUN
2005 yılı Mayıs ayında, parti grup toplantısında
AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; Türban
konusunda hükümetin kredisinin bitmediğini, sorun çözülmediği takdirde seçim
sonuçlarına yansıyacağını belirterek; “O
nedenle bir an önce halka gidilmesi ve referanduma sunulmasını savunuyorum’
dediği, Referandum için Meclis’te gerekli çoğunlukları bulunduğunu
hatırlatan Tosun’un, sözlerini ‘Oligarşik
kurumların direnci, toplumsal taleple kırılacaktır. Rusya bile ayakta
duramadı. Ezici bir çoğunlukla halk bu yasakları kaldıracaktır. Eğer
halk bizim savunduğumuzu yerinde görmezse, bunu halka doğru anlatamamışız
derim. Bunu halka anlatmaya çalışırız. Hak bildiğimiz bir şeyden vazgeçecek
değiliz” şeklinde devam ettiği, ileri sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, İmam Hatip Liseleri
Mezunları Derneğince 2005 yılı Mayıs ayında düzenlenen toplantıda yapılan
konuşmanın, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi’nin kararının
onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve
değerlendirme olduğu, bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı
bir yönü bulunmadığı,
Parti Grup Toplantısındaki konuşmasında ise Resul
TOSUN’un Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla ŞAHİN kararı hakkındaki
değerlendirme, tespit ve eleştirileri ile başörtüsü sorunun çözümüne dair
şahsi görüşlerini dile getirdiği,
Kaldı ki Mahkeme kararlarının da demokratik hukuk
devletinin gereği olarak eleştirilebileceği, Mahkeme kararlarına uyma
zorunluluğunun, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmeyeceği, hiçbir
hukuk devletinde iddia makamının, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün
tersine konuştuğu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale
gelmesini talep edemeyeceği,
Ayrıca bu konuşmanın, AK Parti Meclis Grubu
toplantısında yapılmış olup, mutlak sorumsuzluk kapsamında ve Anayasa’nın
83’üncü maddesinin teminatı altında olduğu,
Resul TOSUN’un AK Parti’nin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi bulunmadığı ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının da iddianamesinde bu yönde bir eylemden
söz edilmediği,
Resul TOSUN’un beyanlarının Anayasaya aykırı bir
eylem olmayıp, Anayasanın teminatı altında olup, Anayasa’nın 69’uncu
maddesine aykırı bir durumun söz konusu olmadığı, ifade edilmiştir.
4 Numaralı Eylem: Selami UZUN,
Hasan KARA
Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin
26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak;
Adalet ve Kalkınma Partisi Sivas Milletvekili Selami
Uzun’un; Danıştay’ın
verdiği bu karara “ancak dehşet
denebilir” şeklindeki sözleri ile tepki göstererek “Bu kararı verenler önce dünyaya
baksınlar. Dünya istikrar ararken Türkiye yargının eliyle kaosa
sürükleniyor”
Adalet ve Kalkınma Partisi Kilis Milletvekili Hasan
Kara’nın; “Danıştay başörtüsü konusundaki yorumu
çok genişletiyor. Bu karar artık kamusal alan olayını da geçti. Bunu
sokaklara yaymak istiyorlar. Böyle
bir karar toplumda infiale neden olur ve vatandaşlarımız üzerinde
sıkıntıya yol açar. Peygamberimize yapılan hareket tüm dünya
Müslümanlarında tepki oluştururken kendi içimizde birlik olamamak çok acı”,şeklinde
beyanda bulundukları ileri sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında Selami UZUN, Hasan
KARA’nın Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç KILINÇ kararı hakkında
değerlendirme, tespit ve eleştiride bulundukları, bu açıklamaların, laiklik
ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönünün bulunmadığı, Mahkeme kararlarının
da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebileceği, Mahkeme
kararlarına uyma zorunluluğunun, onların eleştirilemeyeceği anlamına
gelmeyeceği, bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne
aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemeyeceği ve
sırf bu nedenle bir düşünce açıklamasının Anayasaya aykırı hale gelmeyeceği,
hiçbir hukuk devletinde iddia makamının, bir kişiyi, mahkeme kararındaki
kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı
hale gelmesini talep edemeyeceği,
Selami UZUN, Hasan KARA’nın AK Parti’nin laikliğe
aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi bulunmadığı ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının da iddianamesinde bu yönde bir eylemden
söz etmediği, bu beyanların Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine
Anayasa’nın 2., 25. ve 26. maddelerinin gereği olarak Anayasanın teminatı
altında olduğu ve Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durumun söz
konusu olmadığı ifade edilmiştir.
5 Numaralı Eylem: Hasan Cüneyt
ZAPSU
Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket
Partisinin Türbanın Yükseköğretimde serbest bırakılmasına yönelik Anayasa
ve yasa değişiklikleri önerilerini müzakereye başladıkları süreçte AKP’nin
Kurucu ve halen Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi olup Başbakan Recep Tayip
Erdoğan’ın danışmanlığı görevini yürüten Hasan Cüneyt ZAPSU’nun, Dünya Ekonomik Forumu için
gittiği İsviçre’nin Davos kentinde gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında
“…Yok efendim şu kanun.. Bana ne
kanundan? İnsan yapmış kanunu, değiştirirsin kanunu..” şeklinde
konuştuğu, türbanın liseye, ilkokula ineceğine dair korkular olduğunu
belirten Zapsu sözlerine devamla “…Kamuda da oldu diyelim. Sonunda ne
olacak? Korkulan nedir? Şeriat… Türkiye’ye hiçbir şey olmaz. İsterse kamuda
da olsun, bana ne? 700 sene Osmanlı şeriat ile idare edilmiştir. Türk halkı Yunus Emre ve Mevlana ile
büyümüştür. ‘şeriat gelecek, Türkiye işte İran gibi olacak’ gibi şeyler…
Bunlar tarih okumuyorlar..”
biçiminde konuştuğu,
Yine 5 Mart 2008 günü Almanya dönüşü uçakta
gazetecilerin türbana ilişkin Anayasa değişikliği kapsamındaki tartışma ve
gelişmeleri sormaları üzerine; “…Türban
takanların sadece yüzde 50’si inancı yüzünden takıyor deseniz bile, bu
yüzde 50’ye ‘türbanını çıkar demek, sokaktaki kadına donunu çıkar’ demekten
farksızdır” demiş, devamla “…Türkiye
de türban nedeniyle şişmiş bir balon oluştu. Erdoğan, üniversitelerde
türbana izin vererek bu balonun patlamasını önledi, (…) Türkiye’de her
zaman din istismarı yapan partiler olmuştur. ‘hatta bizimkiler bile
yapmıştır, Ama dini öcü olarak göstermeye çalışarak siyasi prim yapmaya
uğraşan partiler de var.” biçiminde beyanda bulunduğu ileri
sürülmüştür.
Hasan Cüneyt ZAPSU’nun konuşmasında; pek çok
siyasi, akademisyen, sivil toplum örgütü, gazeteci veya yazarın yaptığı
gibi türban takanlarla ve türban sorunuyla ilgili değerlendirme ve
tespitlerde bulunduğu,
Ayrıca Hasan Cüneyt ZAPSU’nun bu değerlendirmeleri,
konuşmanın yapıldığı sırada MKYK üyeliğinden istifaen ayrılması nedeniyle
AK Parti adına değil, şahsı adına yaptığı, şahıs adına yapılan konuşmalarla
parti arasında illiyet bağı kurulup sorumluluk cihetine gidilmesinin hukuka
aykırı olduğu,
Hasan Cüneyt ZAPSU’nun AK Parti’nin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemlerinin bulunmadığı ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının da iddianamesinde bu yönde bir eylemden
söz etmediği, bu beyanlarının Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine
Anayasa’nın 2., 25. ve 26. maddelerinin gereği olarak Anayasanın teminatı
altında olduğu ve Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durumun söz konusu
olmadığı ifade edilmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partili Yerel Yöneticiler
Hakkında
1 Numaralı Eylem: Mustafa
TARLACI
Dinar İlçesi’nin ilahiyat kökenli Belediye Başkanı
Adalet ve Kalkınma Partili Mustafa TARLACI’nın, 2005 yılı Ramazan ayı
boyunca 8 camide teravih namazı kıldırdığının öne sürülmesi üzerine
Valiliğin, buna izin veren 8 cami imamı hakkında soruşturma açtırdığı,
ileri sürülmüştür.
Davalı partinin savunmasında, Mustafa TARLACI’nın teravih namazı kıldırdığı doğrudur.
Mustafa TARLACI İlahiyat Fakültesi mezunu olup, cami cemaatinin teklifi
üzerine namaz kıldırdığı, idarenin bu konuda sessiz kalmayıp gerekli
yaptırımları uyguladığı, ceza davasından ise beraat ettiği, ancak iddia
makamının, Mustafa TARLACI hakkında yapılan tahkikat, yargılama ve karardan
iddianamesinde hiç bahsetmediği, iddiasının ekleri arasında ise tahkikat
aşamasına ve yargılamaya dair belgelerin hiç birisine yer vermediği,
dolayısıyla lehte ve aleyhte delil toplama yükümlülüğü ve görevini ihlal
ettiği, başka yerlerde yürütmenin eylemlerinden dahi hukuka aykırı bir
biçimde Ak Parti’yi sorumlu tutan iddia makamının, bu olay karşısında
idarenin harekete geçip uyguladığı yaptırımlara hiç değinmemesi ve bunu Ak
Parti lehine bir delil olarak kullanmamasının oldukça manidar olduğu, Mustafa
TARLACI hakkındaki yargılamalar sonuçlanmaksızın yasaklılığının
istenmesinin masumiyet ilkesinin ihlali olduğu, kaldı ki AK Parti, bazı parti üyelerinin
ve belediye başkanlarının parti politikalarıyla uyuşmayan kişisel
görüşlerini benimsemediği gibi, özellikle yerel yönetimlerin
faaliyetlerinde parti politikalarına aykırı tutum ve davranışlardan
kaçınılması gerektiğine dair genelgeler yayınlamış olması nedeniyle eylemin
partiye isnat edilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmiştir.
2 Numaralı Eylem: Hasan BALAMAN
AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan BALAMAN’ın
Isparta Müftülüğü tarafından düzenlenen ‘Hafızlık Taç Giyme Töreninde’
yaptığı konuşmada; “… böyle bir şey olmaz. Yasak her yerden
kalkmalı (…) başörtülü bir kadın da belediye başkanı, daire başkanı olabilmeli
(…) imam hatipli bir kişinin hırsız veya uğursuz olduğu görülmemiştir.”
dediği, iddia edilmiştir.
Davalı partinin savunmasında bu konuşmanın basında
maksadı aşar bir biçimde yer alması üzerine Belediye Başkanının, “Şahsi
görüşlerimin mensubu bulunduğum partinin görüşleriymiş gibi
değerlendirilmesi şahsımı üzmüştür.” ifadeleriyle, bu konuşmanın, mensubu
olduğu partinin görüşlerini yansıtmadığını ve şahsi görüşleri olduğunu
açıkça ifade ettiği, bir Belediye Başkanının, “Şahsi görüşümdür.” diye tanımladığı
bir açıklamadan Ak Parti’nin sorumlu tutulmasının, hukukun genel ilkeleri
ve Anayasada ifadesini bulan hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu,
Ayrıca bu konuşmanın basında yer alması üzerine Ak
Parti Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin
TANRIVERDİ, söz konusu konuşma metni, CD’si veya bu konuya dair
açıklamaları derhal Ak Parti Yerel Yönetimler Başkanlığına gönderilmesini
bir yazıyla istendiği ve bir inceleme başlatıldığı, bu, Ak Parti’nin konuşma nedeniyle tavır koyduğu ve konuşmayı
benimsemediğinin açık bir delili olduğu,
Öte yandan AK Parti, Belediye Başkanlarının parti politikalarıyla bağdaşmayan
görüşlerini ve faaliyetlerini benimsemediği, bu nedenle Belediye Başkanları
ve bazı parti üyelerinin parti politikalarıyla uyuşmayan kişisel
görüşlerini benimsemediği açıklıkla ifade etmiş ve özellikle yerel
yönetimlerin faaliyetlerinde parti politikalarına aykırı tutum ve
davranışlardan kaçınılması gerektiğine dair genelgeler yayınladığı,
Nitekim, AK Parti Yerel Yönetimler Başkanlığı,
2006 yılı Mayıs ayında bazı basın ve yayın organlarında yer alan “AK
Partili belediyelerin kültürel faaliyetler çerçevesinde dağıttığı kitaplara
ilişkin tartışmalar” nedeniyle, ekte de sunulan ve basın ve yayın
organlarında yer alan 24.5.2006 tarih, yyön/81.07./2006-1696 sayı ve
“Kültürel Amaçlı Toplantılar ve Yayınlar” konulu genelgeyi bütün AK
Parti’li belediye başkanlarına gönderildiği,
Bu genelgenin partinin bu tür konularda
ne kadar hassas olduğunu açıkça ortaya koyduğunu, parti ile ilgili olarak
kıyıda köşede kalmış, çoğu defa tek bir gazetede yer alan, asılsız veya
tahrif edilmiş haberlerin yoğun bir şekilde kullanıldığı bir iddianamede,
neredeyse tüm gazetelerde yer alan bu genelgenin görmezlikten gelinmesinin
subjektif ve iyi niyet kurallarıyla bağdaşmayan bir yaklaşımın göstergesi
olduğu,
Kaldı ki Hasan BALAMAN’ın bu beyanının Anayasaya
aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı
“Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve
yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk
devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altında
olduğu ifade edilmektedir.
Diğer Eylemler
1. MEB Merkezi Sınav
Yönetmeliği
Milli Eğitim Bakanlığının (MEB), Şubat 2002 tarihli
Tebliğler Dergisi’nde yayımlanan Merkezi Sistem Sınav Yönergesi’ni
yenileyerek Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS), devlet parasız yatılılık ve
bursluluk, açık öğretim okulları, motorlu taşıt sürücü adayları
sınavlarıyla resmi, özel kurum ve kuruluşlarla imzalanan protokollere göre
yapılan seçme, yerleştirme, atama, görevde yükselme, unvan değişikliği ve
benzeri sınavlarla ilgili esasları yeniden düzenlediği, mevcut yönergede
MEB’in yaptığı merkezi sınavlara adayların girebilmesi için ‘baş açık’ olması gerektiği
belirtilirken, Mayıs 2006-2584 sayılı Tebliğler dergisinde yayımlanan
19.4.2006 gün ve 5855 sayılı Merkezi Sistem Sınav Yönergesi’nde bu ifadenin
kaldırıldığı, mevcut Yönergenin 10/ı maddesinde yer alan “Tüm
sınav görevlilerinin, yürürlükteki mevzuata uygun
kılık ve kıyafet ile görevlerine gelmelerini, örgün ilk ve orta öğretim
kurumlarında öğrenim gören adayların merkezi sistem
sınavlarına başı açık, temiz, düzenli ve aşırılığa kaçmayan bir
kıyafetle girmelerini sağlamak”maddesi, yeni Yönergenin 11/i maddesi ile ‘Adayların
temiz, düzenli ve aşırılığa kaçmayan bir kıyafetle sınava girmelerini
sağlar’ ifadesiyle değiştirildiği,
Eğitim-İş’in, Milli Eğitim Bakanlığının 19.4.2006
gün ve 5855 sayılı Merkezi Sistem Sınav Yönergesi’nin 11/i hükmünün iptali
amacıyla açtığı dava sonucu, Danıştay 8. Dairesinin 3.8.2006 gün ve
2006/3481 Esas sayılı hükmü ile “Kararda,
dava konusu yönerge ile yürürlükten kaldırılan Milli Eğitim Bakanlığı Merkezi Sınav Yönergesinin, Sınav Görevlileri ve Sorumları başlıklı 10. maddesinin Bina
Sınav Komisyonu Kuruluşu ve Görevleri bölümünün ( ı)
bendinde yer alan ; “Tüm sınav
görevlilerinin, yürürlükteki mevzuata uygun kılık ve kıyafet ile
görevlerine gelmelerini, örgün ilk ve orta öğretim kurumlarında öğrenim
gören adayların merkezi sistem sınavlarına başı
açık, temiz, düzenli ve aşırılığa kaçmayan bir kıyafetle girmelerini
sağlamak” hususunun bina sınav
komisyonunun görevleri arasında sayıldığı, dava konusu olan ve eski
düzenlemeyi yürürlükten kaldıran yeni yönergede aynı başlığı düzenleyen 11.
maddesinin (i) bendinde ise, Sınav Komisyonuna
“sınava başı açık” girilmesinin sağlanması görevinin yüklenmesinin eksik
bırakıldığı, yeni yönergeden “başı
açık” ibaresinin “çıkarılarak
soyut ve genel ifadelere” yer verilmesinin,” hukuka
aykırı bulunduğu gerekçesiyle sözü edilen yönergenin 11/i maddesinin
iptaline karar verdiği,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun, Danıştay
8. Dairesi’nin kararına MEB’in yaptığı itirazı da reddettiği, iddia
edilmiştir.
Davalı partinin savunmasında İddia ile ilgili olarak sözlü savunmada söz konusu yönergede
değişiklilik yapılmasının birer yürütme organı tasarrufu olduğu ve bu
hususları iddianameye koymanın açık bir Anayasa ihlali olduğu ifade
edilmiştir.
Danıştay kararlarının incelenmesinde; Danıştay 8.
Daire tarafından 3.8.2006 günlü, 2006/3481 Esas sayılı kararı ile
yürütmenin durdurulmasına karar verdiği, 24.12.2007 günlü, 2006/3481 Esas
ve 2007/7214 Karar sayılı kararıyla da aynı konu hakkında Daire tarafından
dava konusu Yönerge hükmü hukuka aykırı bulunarak iptal edilmiş bulunduğu
gerekçesiyle bu davada anılan bendin iptal istemi hakkında karar
verilmesine yer olmadığına kararı verildiği, kararın içeriğinden iddiaya
konu yönerge hükmünün Danıştay Sekizinci Dairesinin 3.12.2007 günlü,
2006/2970 Esas ve 2007/6565 Karar sayılı kararıyla iptal edildiği
anlaşılmıştır.
2. Milli Eğitim Bakanlığı Açık
Öğretim Lisesi Yönetmeliği
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan
14.12.2005 gün ve 26023 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren
“Milli Eğitim Bakanlığı Açık Öğretim
Lisesi Yönetmeliği”nin amaçlarının açıklandığı 5/a maddesinde; “İlköğrenimini tamamlayan, ancak orta
öğretime devam edemeyenler ile orta öğretimden ayrılan, mezun olan ve
yüksek öğretimden ayrılan veya mezun olanlara farklı alanlarda öğrenim
görme fırsatı vererek eğitim-öğretim imkanı sağlamak”, Diploma başlıklı
35. maddesinde; “Lise’den mezun
olanlara, bitirdikleri program türüne göre diploma verilir.” Kılık ve
kıyafet başlıklı 45. maddesinde “Sınavlarda
kılık-kıyafetin, öğrencinin rahatlıkla tanınmasını sağlayacak şekilde sade
ve temiz olması esastır.” hükümleri getirilmiş, böylece açık öğretimin
kural, örgün öğretim ise istisna haline getirilerek, meslek lisesi
mezunlarına (imam-hatip lisesi) çift diploma edinmeleri suretiyle
üniversiteye girişte 1999 yılından beri uygulanan meslek liseleri ve düz
lise mezunları arasında uygulanan katsayı uygulamasının bertaraf edilmesi
imkânının sağlandığı, ayrıca öğrencilerin türbanlı, sakallı olarak derslere
devam etmeleri olanağının tanındığı,
Bahsedilen Yönetmeliğin bazı maddelerinin iptali ve
yürütmesinin durdurulması istemiyle Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı ve
Eğitim-Sen’in Danıştay 8. Dairesine dava açtıkları,
Danıştay 8. Dairesi Yükseköğretim Kurulu
Başkanlığının açtığı davada 7.2.2006 tarihli karar ile dava konusu edilen
Yönetmelik maddelerinin yürütmesini durdurduğu, 7.3.2007 gün ve 2005/6384
Esas, 2007/1259 sayılı karar ile de Yönetmeliğin 5/a, 15/b-c, 18/c, 20/b-e,
25/2, 26/b, 26/son paragraf, 32/2 ve geçici 4. maddelerini iptal ettiği,
Eğitim-Sen tarafından açılan davada da 7.3.2007 gün ve 2005/6465 Esas,
2007/1257 sayılı karar ile; Yönetmeliğin 5/a, 15/b-c, 20/b-e, 25/2, 26/b ve
son paragraf, 32/2 ve geçici 4. maddenin iptaline karar verildiğinden
yeniden karar verilmesine yer olmadığına, 22, 45, 46/1, 35/d, 41.
maddelerinin ise iptaline karar verdiği,
Milli Eğitim Bakanlığının, Danıştay 8. Dairesinin
7.2.2006 tarihinde verdiği Yönetmeliğin dava konusu edilen maddelerinin
yürürlüğünün durdurulması kararını etkisiz kılmak amacıyla 1.3.2006 tarihinde,
Yönetmeliğin yayımlanmasından sonra açık öğretim liselerine kayıt
yaptıranların kazanılmış haklarının korunacağını duyurduğu, Yükseköğretim
Kurulu Başkanlığı bu idari işlemin de hukuka aykırı bulunduğu gerekçesiyle
yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle açtığı davada Danıştay 8.
Dairesi 7.6.2006 gün ve 2006/2349 Esas, 2006/1249 Karar sayılı hükümle ile
1.3.2006 tarihli işlemin de yürütmesinin de durdurulmasına karar verdiği,
Buna karşın, 24.6.2007 tarihinde Milli Eğitim
Bakanlığı’nca (MEB) düzenlenen açıköğretim lisesi sınavlarına bazı
öğrencilerin türbanla katıldıkları,
Alanya’daki Açık Lise sınavlarına türbanla
girenleri rapor eden ve buna izin veren okul müdürleri hakkında suç
duyurusunda bulunan 3 öğretmen hakkında Antalya Milli Eğitim Müdürlüğünce
soruşturma açıldığı, konuyu araştıran Milli Eğitim Müdürlüğü Müfettişleri,
şikayete konu olan müdürler için yapılacak herhangi bir işlem olmadığına
karar verdikleri, Alanya Kaymakamlığının da müfettiş raporları
doğrultusunda şikayetin işleme konulmaması yönünde karar aldığı, bunun
üzerine Antalya Milli Eğitim Müdürlüğünün şikayetçi olan 3 öğretmen için
‘toplu dilekçe verdikleri iddiasıyla’ valilikten soruşturma izni aldığı,
öğretmenler hakkında görevlendirilen müfettişlerce soruşturmaya başlandığı,
Sözlü savunmada bu yönetmeliklerin yürütme organı
tasarrufu olması nedeniyle partiye isnat edilemeyeceği ifade edilmiştir.
3. Anayasa Değişikliği
Türbanın yükseköğretim kurumlarında serbestçe takılmasına
olanak sağlamak üzere Anayasanın 10 ncu ve 42 nci maddelerinde değişiklik
yapılmasını içeren kanun teklifinin Adalet ve Kalkınma Partisi ile
Milliyetçi Hareket Partili milletvekillerinin imzalarıyla, aynı amaca
yönelik olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunun Ek 17 nci maddesinde
değişiklik yapılmasına dair kanun teklifinin ise her iki partili yedi
milletvekilinin imzalarıyla 29.01.2008 ve 30.01.2008 tarihlerinde TBMM’ne
sunulduğu, 2547 sayılı Kanun’da değişiklik yapılmasına ilişkin kanun teklifinde
Adalet ve Kalkınma Parti Milletvekilleri Bekir BOZDAĞ, Sadullah ERGİN,
Nurettin CANİKLİ, Mustafa ELİTAŞ ve Nihat ERGÜN’ün imzalarının bulunduğu
ileri sürülmüştür.
Davalı partinin
savunmasında şu görüşler dile getirilmiştir:
“İddia makamı,
iddianamede olduğu gibi esas hakkındaki görüşünde de Anayasanın 10 ve 42
nci maddelerindeki değişiklikler ile Yükseköğretim Kanununun Ek 17 nci
maddesine ilişkin değişiklik önerisini, “Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan
şeriatı yerleştirme amacıyla çoğulcu demokrasinin araçlarından yararlanarak
işlenen eylemler” kapsamında kabul etmektedir (s.17). Bu iddianın hukuki
hiçbir dayanağı yoktur. Birincisi söz konusu Anayasa değişiklikleri ve
kanun teklifi birer yasama işlemi olup partimiz tüzelkişiliğine isnat
edilemez. Nitekim bu Anayasa değişiklikleri partimiz milletvekilleri
yanında diğer partilere mensup milletvekillerinin de oyları ile TBMM üye
tamsayısının dörtte üçlük çoğunluğunun oyuna ulaşarak kabul edilmiştir.
İkinci olarak, bir
an için bu yasama işleminden dolayı iktidar partisinin hukuken sorumlu
tutulabileceği kabul edilse bile, söz konusu Anayasa değişikliklerinin
laikliğe aykırı olduğu ve “şeriatı yerleştirme amacıyla” çıkarıldığı söylenemez.
Bu değişikliklerin amacı yükseköğretim düzeyinde fırsat eşitliğini hayata
geçirmek ve özgürlüklerin alanını genişletmektir. Türkiye’de de kanuni
dayanaktan yoksun bulunan ve Avrupa’nın hiçbir ülkesinde rastlanmayan üniversitelerdeki
kılık kıyafet yasağını kaldırmaya yönelik bir yasama tasarrufunu “Avrupa
kamu düzeniyle bağdaşmayan” bir siyasi projenin parçası olarak sunmak akıl,
mantık ve gerçekliğe aykırıdır.
Üçüncüsü, bu
gerçekliklere rağmen, Anayasa Mahkemesi 5 Haziran 2008 tarihli kararıyla
söz konusu Anayasa değişikliklerini iptal etmiştir. Mahkemenin denetim
yetkisinin sınırı ve bu kararın içeriği hakkında itirazlarımız saklı kalmak
üzere, iddianameye cevabımızda da vurguladığımız gibi iktidar partisinin
tüm işlemleri yargısal denetime tabidir. Her ne kadar İddianamede ve esas
hakkındaki görüşte demokrasiye yönelik en büyük risk olarak bu anayasa
değişiklikleri gösterilmiştir. Esasen bu açıdan bakıldığında Başsavcının
partimiz hakkında açılan kapatma davasında en önemli delil olarak sunduğu
ve bir gazeteciyle yaptığı mülakatta davanın açılmasının temel sebebi
olarak gösterdiği bu Anayasa değişiklerinin iptal edilmiş olması, bu
davanın en önemli dayanağını da ortadan kaldırmış bulunmaktadır.
Dolayısıyla, yasama faaliyetlerinden dolayı bir partinin sorumlu
tutulamayacağı görüşümüzün aksini ileri süren Başsavcılığın mantığıyla
düşündüğümüzde, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra partimizin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu iddiası çökmüştür.”
ESASIN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı kapatma isteminde özetle;
Laikliğin gerek Anayasa Mahkemesi, gerekse İHAM’ne
göre, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin değişmez ve temel ilkelerinden birisi
olup; hukuk ve insan haklarına verilen önem ile aynı karede yer aldığı;
Türkiye’deki laisizmin, batıdakinden farklı ve
yaşamsal bir yapıya sahip bulunması, toplumca içselleştirilmesi nedeniyle
Türkiye’nin bu tehdit ve tehlikeler karşısında gerekli koruma önlemlerini
alma hakkı bulunduğu, bu noktada davalı partinin dinsel simgelere getirilen
yasağın sadece Türkiye ile sınırlı olduğuna ilişkin iddiasının yanıltıcı
olduğu, batıda da her devletin kendi toplumunun kamu düzeninin gereklerine
göre tedbirler almak ve uygulamak durumunda olduğu, nitekim Avrupa’da en
fazla Müslüman nüfus barındıran devletlerden Fransa’nın da türbanı
okullarda ve kamusal alanda yasakladığı, türbanın Almanya’da bazı
eyaletlerde yasaklandığı, diğer bazı eyaletlerde de yasaklanmasının
tartışıldığı, İsviçre ve Belçika’da da benzer yasakların bulunduğu ve en
son İspanya ve Hollanda’da türbanın belli alanlarda yasaklanmasına karar
verildiği;
Siyasal İslam’ın, yalnızca kişi ile tanrı
arasındaki alanla sınırlı kalmayıp, devlet ve toplum düzenini de kapsamına
alma iddiasında olmakla, totaliter olduğu, dolayısıyla Türkiye
Cumhuriyetinde siyasal İslam’ı esas alan partilerin Avrupa’daki Hıristiyan
demokrat partilerle benzerliğinin söz konusu olmadığı,
Türkiye’de siyasal İslamcı akımların ve aynı esasa
dayalı politikalarıyla davalı siyasi partinin nihai amaçlarının hukuk
devleti yerine, dini esaslara dayalı bir devlet sistemi kurmak (şeriat)
olduğu, bu amaca ulaşıncaya kadar “takiyye” yöntemini kullanacakları kendi
ifadeleriyle açıkladıkları, tabanlarından gelen baskı karşısında sabır ve
itidal tavsiyelerinin bunun işareti olduğu, oysa şeriat düzeninin Anayasa,
İHAS ve buna bağlı olarak Avrupa kamu düzeni ile hiçbir biçimde
bağdaşmadığı,
Bu yolda siyasal İslam’ın ya da Türkiye’ye
giydirilmek istenen “ılımlı İslam” modelinin bir şeriat devletine dönüşmesinin
ve gerekirse bu yolda İslami terörün de kullanılmasının uzak bir olasılık
olmadığı, bölgemizde bunun örneklerinin bulunduğu,
Şeriatın statik kurallar bütünü olması nedeniyle,
özü itibarıyla da baskıcı olduğu ve demokrasi, insan hakları düşüncesiyle
bağdaşmadığı, Anayasanın şeriatı amaçlayan partileri yasaklamasının,
nasyonal sosyalist veya faşist partilerin yasaklanması kadar hukuka uygun
olduğu; davalı parti ileri gelenlerinin Cumhuriyet öncesi döneme vurgu
yapmalarının şeriatı amaçladıklarını gösterdiği, dinsel bir simge olan
başörtüsünün yükseköğretimde serbest bırakılmasının, imam hatip okullarının
sayısının arttırılmasının ve katsayı sisteminin kaldırılmasının İslam için
bir pozitif ayrımcılık olduğu,
Laik devletin, yapısı ve değerleriyle dini hüküm ve
kurallara bağımlı olmayan, bilimin esaslarına uygun ve din kurallarından
bağımsız olarak her türlü düzenlemeyi yapabilen, din kurallarının yasa
koyucuyu sınırlamasına izin vermeyen devlet olduğu halde, insanların laik
olamayacağı ve laikliğin devletin niteliği olduğu ileri sürülerek laiklik
ilkesinin hukuksal yerinden uzaklaştırıldığı, inançsızlık-inanca dayalı bir
ayrımcılık oluşturmanın amaçlandığı, türban yasağının hak ve özgürlüklerin
kullanılmasını engelleyen zulüm ve zorbalık olarak gösterilmesinin kamu
düzenini bozan eylemler olduğu, çeşitli yüksek mahkeme başkanlarının bu
duruma dikkat çektiği,
Katili affetme yetkisinin maktulün varislerine ait
olması gerektiği söylemiyle çok hukukluluğun ve şeriat düzeninin
amaçlandığı,
Gösterilen delillerin, Anayasanın 10. ve 42 nci
maddelerinin laiklik ilkesinin özüne dokunmak amacıyla değiştirildiğini
kanıtladığını,
Davalı partinin, başta laiklik olmak üzere
Cumhuriyetin bütün kazanımlarına karşı mücadeleyi esas alan, Milli Nizam
Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi çizgisinin
devamı niteliğinde siyasi bir oluşum olduğu, ancak bu partilerin geçmişte
kullandıkları radikal, anti-laik eylem ve söylemleri nedeniyle hukuki
koruma görmemeleri ve bazılarının kapatılmaları gözetilerek, tarihi
deneyimden ders alan bir grup tarafından kurulduğu, şeriat hedefine
ulaşmada, demokrasiyi bir araç gören bu zihniyetin, “gerçek amacını
doksanlı yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz
ve bölge ülkeleri için ürettiği ‘ılımlı İslam’ ideolojisi ve onun siyasi
hedefi ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanları sıfatıyla
söylemlerini insan hakları, demokrasi, din ve vicdan özgürlüğü, öğrenim
hakkı gibi asıl referansları olan şeriatla hiç bağdaşmayan kavramların
arkasına gizlenerek” gösterdikleri, takiyyenin yeni dönemde siyasal
yöntemleri olduğu,
Davalı
partinin özellikle 22 Temmuz 2008 seçimlerinden sonra, alınan oy oranının
etkisi ve cüretiyle toplumu İslam devletine dönüştürecek projelerini önce
yeni bir Anayasa taslağı hazırlamak sonra da türbanı gündeme getirmek
suretiyle laiklik ilkesini hedef alarak adım adım gerçekleştirmeye
başladığı,
Yapılan araştırmalara göre dinsel taassubun simgesi
olan türbanın kadınlar için temel bir sorun olmadığı dikkate alındığında,
davalı partinin asıl amacının, iddia edildiği gibi öğrenim özgürlüğünün
önündeki engelleri kaldırmak olmadığı, türban sayesinde eğitim ve öğretim
alanından başlamak üzere, tüm kamusal alanı ve toplumsal yaşamı
dinselleştirmek ve giderek laik devleti ortadan kaldırmak olduğu,
Din ve vicdan özgürlüğünün yüksek öğretim
kurumlarında türbanı kapsamadığı, yargı kararlarında, doktrinde, çağdaş
düşünsel ve felsefi düzlemde tartışmasız olduğu, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin kararlarına göre türbanın üniversitelerde yasaklanabileceği,
Kadın özgürlüğü ve Cumhuriyetin temel ilkelerine
karşı çıkmanın siyasal bir simgesine dönüştürülen ve temel bir hak
algısıyla topluma sunulan türbanın toplumu topyekûn teokratik bir düzene
dönüştürecek karşı devrimin en önemli anahtarı olduğu, giderek tüm alanlara
yayılacağı, ertesinde başka bazı anti laik talepleri de bir hak algısıyla
ve yeni “mutabakat süreçleriyle” toplumun gündemine taşınacağı davalı parti
yetkililerince de şüphesiz bilindiği, nitekim gelişmelerin de bunu
gösterdiği,
Örnekleri daha önce de yaşanan benzer olaylar
karşısında siyasi iktidarın bu kurumların başına atadığı kendi dünya görüşlerine
yakın baştabip, okul müdürü vb. idareciler soruşturmaları göstermelik,
sudan gerekçelerle savsakladıkları, adeta kamu kurumlarında türbanlı
görevlilerin çalışmasını teşvik ettikleri ve cesaretlendirdikleri,
Bir özgürlük algısıyla topluma sunulan türbana
karşılık ülkemizde kadınların yoksulluk ve aşırı dinsel taassup nedeniyle
ataerkil erkek egemenliğine tabi oldukları, bu ve benzeri nedenlerle yüksek
öğretim hakkından yararlanamadığı, davalı parti bütün bu sorunlara aklın ve
bilimin, Cumhuriyetin laik eğitim politikalarının yol göstericiliğinde
çözümler üretmek yerine, tarihteki tüm köktendinci hareketler gibi toplumu
çağın gerisine götürmek ve dönüştürmek noktasında yargı kararlarında
siyasal simge olarak kullanıldığı belirtilen türbanı araç olarak
kullandığı, oysa insanlığın aydınlanma sürecinin dinin toplumsal yaşamın
tüm alanlarındaki egemenliğine karşı verilen ve insanın vicdanına
yükseltilmesiyle sonuçlanan bir süreç olduğu, aklın egemen kılındığı bu
süreçte kadının da dini taassubun koyu karanlığından kurtarılıp
özgürleştirilmesi ve insan denilen varlığın diğer eşit bireyi haline
gelmesinin sağlandığı, bugün davalı partinin toplumu dönüştürmek yolunda
bir siyasal simge olarak kullandığı türbanın, aslında kadının tarihi
özgürleşme mücadelesini ve Cumhuriyetin laik kazanımlarını yok sayacak bir
araç olduğu,
Davalı parti yöneticileri ve üyelerinin, yargı
organlarının belirlediği hukuksal tespitler karşısında türbanı serbest
bırakmanın mümkün olmadığını kavradıklarından, takiyye yöntemiyle halkın
dinsel inançlarını kullanarak, türbanın bir insan hakkı olduğunu, eğitim
kurumlarında ve kamuda serbest olması gerektiğini ileri sürüp, bu konuda
tabanlarının beklentilerini canlı tuttukları, mutabakat söylemleriyle
tabanlarını besleyip gelen baskıyı frenlerken bir yandan da türban, imam
hatip liseleri, kuran kursları gibi konularda sürekli laik sistemi
eleştirerek halkın bir bölümünü Devlet’e karşı kışkırttıkları, toplumu
tehlikeli bir çatışmaya, laik-anti laik kamplaşmalara sürükledikleri,
mutabakat arayışına Milliyetçi Hareket Partisinden yanıt bularak türbanın
yüksek öğretim kurumlarında serbestçe takılabilmesine olanak sağlayacak
Anayasa ve yasa değişikliklerinin ilk adımını attıkları,
Yargı kararlarına karşın türbanı özgürlük sorunu
olarak göstermeyi ve sunmayı; türbanı ılımlı İslam olan şer’i hukuk
sistemine yönelik atılan adımlar zinciri içerisinde görmek gerektiği,
Davalı siyasi partinin tüm eylem ve söylemlerinin,
ilk aşamada İslami kural ve değerlerin ön planda tutulduğu ve referans
olarak alındığı bir İslam toplumunu oluşturmak, ortaya çıkacak bu ılımlı
model arkasından, hukuksal düzenlemeleri de gerçekleştirerek şeriata adım
atmak kast ve amacını içerdiği,
Anayasa değişikliğine ilişkin teklifin gerekçesi
ile Anayasa Komisyonunun raporu kapsamından ve 2547 sayılı Yasanın Ek 17.
maddesinin değiştirilmesine ilişkin teklif metni ile gerekçesinden
yükseköğretim kurumlarında türban-başörtüsü ile öğretim yapılmasının
amaçlandığının açıkça anlaşıldığı, bu çerçevede yapılan konuşmalarda
devleti ve toplumu dönüştürme kararlılığı ve bu uğurda neleri göze
aldıklarının görüldüğü, ölüm ve idam çağrıştırmalarıyla halkın bir kısmını
laik devlet aleyhine kışkırtıcı tavırlarını sürdürdükleri, aynı
üsluplarının Anayasa Mahkemesinin Cumhurbaşkanı seçiminde toplantı yeter
sayısının 367 olması gerektiği yönündeki kararını, “ Bu bitmedi, çok konuşulacak. Bu
yargı için bir talihsizliktir, yüz karasıdır.(…) Açık net ortada olduğu
halde zorlamayla, dayatmayla bu karar verilmiştir” gibi sözlerle
eleştirerek çoğulcu demokrasinin güçler ayrılığı ilkesine dayandığı
gerçeğini adeta reddederek totaliter bir anlayışın savunuculuğunu
yapmalarında görüldüğü,
Davalı partinin 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde
oyların % 34.28’ni alarak iktidar olduğu süreçte; türban, imam hatip
liseleri ile katsayı ve eğitimin dinselleştirilmesi konularında toplumda
mutabakatın sağlanması, kurumlarla mutabakatın sağlanması, TBMM’de
mutabakatın sağlanması gibi kavramlarla gündemi sürekli sıcak tutarak
anılan kavramları siyasete alet ettiği ve laik cumhuriyet ilkesini
zayıflattığı, “mutabakat sürecinin” tamamlandığına kanaat getirdiğinde,
nihai amaçlarına ulaşabilmek için 22 Temmuz 2007 genel seçimlerin hemen
akabinde hazırlattığı yeni bir anayasa taslağını toplumun gündemine
taşıdıkları, gelen tepkilerin yoğunlaşması ve yeni bir anayasa yürürlüğe
sokmanın alacağı süreç düşünülerek, çalışmaların bitmesi beklenilmeden
mevcut Anayasanın 10. ve 42 nci maddelerinde değişiklik yapmak suretiyle
türbanın yüksek öğretim kurumlarına girmesinin yolunu açmaya çalıştığı, bu
suretle laik devlet ilkesinin eğitim kurumlarından başlayarak tasfiyesi
sürecini hızlandırdıkları, Partinin bağlı kuruluşları gibi faaliyet
gösteren bazı sivil toplum kuruluşlarının buna destek verdiği,
Danıştay 2 nci Dairesinin
türban konusuna ilişkin 26.10.2005 günlü, 2004/4051 E, 2005/3366 K. sayılı
kararıyla ilgili olarak gösterilen tepkilerin
ardından bir gazetede Danıştay Kararını veren Daire üyelerinin resimlerinin
yayınlanmasından kısa bir süre sonra da, 17 Mayıs 2006 günü “Alparslan
Arslan” adındaki bir köktendincinin Danıştay’ın 2 nci Dairesine müzakere
sırasında silahlı saldırıda bulunduğu, Üye M. Yücel Özbilgin’i öldürdüğü,
diğer yargıçları da ağır yaraladığı, olayın sanıklarının yargılanıp kararın
verildiği 13.02.2008 tarihli karar duruşmasında sanıklardan Alparslan
Arslan’a son sözü sorulduğunda, “Genel
Kurmay şeriatın önüne geçmeye çalışmasın, Abdullah Gül’den, Başbakan
Erdoğan’dan ve imanlı kişilerden Türkiye’de şeriatı ilan etmelerini
istiyorum, yoksa kan dökülür.” diğer sanık Osman Yıldırım’ın da
Atatürk’ü kastederek, “O İngiliz
piçinin kurduğu cumhuriyeti başınıza yıkacağız, benim yegane görevim
cumhuriyeti yıkıp 2 nci Osmanlı Devletini kurmak.” ve bunun gibi sözler
ve hakaretlerde bulundukları, sanıkların son duruşmadaki bu sözleri bile eylemi
hangi saiklerle yaptıklarını, laikliği savunanları ve laik Cumhuriyeti
bekleyen tehlikeleri göstermeye yeterli olduğu,
Davalı Partinin söylemleri incelendiğinde
Cumhuriyet devrimlerinin ve özellikle laiklik uygulamalarının “İnananlar
için bir zulüm” olduğu iddiası sürekli vurgulanarak toplumda
Cumhuriyete ve devrimlerine karşı bir inancın oluşturulmasının
amaçlandığının görüldüğü,
Oysa Cumhuriyet ve insanlık tarihinin,
zulmedilenlerin köktendinciler değil, farklı bir şeye inandığı, inancının
gereğini yerine getirmediği ya da inanmadığı, laik hukuka göre karar
verdiği, laikliği savunduğu için yakılanların, öldürülenlerin, laikler
olduğuna tanıklık ettiği, insanlığın aydınlanma mücadelesinin aklın ve
bilimin ışığına değil, taassup ve dogmatizmin zulmüne karşı verildiği,
Batıda yüzlerce yıl süren bu mücadeleyi Türk Milletinin Atatürk’ün
önderliğinde çeyrek yüzyıldan az bir zamana sığdırma başarısını gösterdiği,
ancak, Cumhuriyete ve onun aydınlanma felsefesine karşı olanların,
uluslararası dengelerdeki değişim ve küreselleşmenin yarattığı tek
kutupluluğun yönlendirmesiyle Laik Cumhuriyete karşı bir rövanş arayışına
giriştikleri, yakın tarihimizin, bu arayışın ürünü irticai kalkışmalarla
dolu olduğu, ancak bugünkü Laik Cumhuriyet karşıtlarının geçmişte hiç olmadığı
kadar ve üstelik bu kez uluslararası desteği de arkalarına alarak, karşı
devrim fırsatını ellerine geçirdikleri, Laik Cumhuriyet hiç olmadığı kadar
tehlikede olduğu, çünkü karşı devrimci unsurların bugün marjinal unsurlar
değil, iktidar oldukları,
Davalı partinin, iktidar olmanın getirdiği güç ve
olanaklarla devleti İslami bir yapıya dönüştürmeye çalışırken bürokrasi
kadrolarının da siyasal İslamcılardan oluşturulmasına özel bir önem
verdiği, İslami kimlikleriyle öne çıkanları atamada özel bir gayret
gösterdiği, bu kadrolaşma gayretlerinden Sayıştay gibi bir yüksek kurumun
bile nasibini aldığı, Yüksek Öğretim Kurulu Başkanı atandığı gün mahkeme
kararlarına uymayacağını açıkladığı, bir bilim adamı kimliği ve
bağımsızlığıyla değil, belirlenmiş bir düşünce yönünde çalıştığı, Devletin
en önemli kadrolarının birçoğunun tarikatçı faaliyetleri ve kimlikleriyle
bilinen yöneticilere teslim edildiği,
Toplumu ve devleti İslami bir yapıya dönüştürmek
noktasında gerekli gördükleri her alana müdahale eden davalı partinin, her
konuda olduğu gibi yine dini referansları esas alarak, gençleri alkol ve
uyuşturucu maddelerden koruma bahanesiyle, fakat aslında şeriatın alkollü
içki yasağı esas alınarak, alkollü içki satılması ve tüketilmesine ilişkin
mevzuatta da hukuka aykırı kısıtlamalara gittiği,
Davalı partinin iktidarda olduğu yaklaşık beş buçuk
yıllık süreçte Türkiye’nin uluslararası camiadaki laik ülke imajının da
erozyona uğradığı, Dünya ülkeleri, özellikle AB ülkeleri nezdinde
Türkiye’nin bir “ılımlı İslam Cumhuriyeti” modelinde algılandığı, birçok
ABD yetkilisinin Türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti
olduğu gerçeğini görmezden gelerek ülkemizi bir ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’
olarak tanımladıkları, bu söylemlerindeki cüretkârlığı “bir ABD projesi olan ve kapsamındaki
ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi amaç edinen ‘Büyük Ortadoğu
Projesi’nin eş başkanı olduğunu her fırsatta tekrarlayan Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın söyleminden ve davalı parti
iktidarlarının dini istismara dayalı icraatlarından, kutsal din
duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştırmalarından devleti dini
esaslara göre şekillendirme amaç ve faaliyetlerinden” aldıklarının
gözlendiği,
Sonuç olarak belirtilen eylemlerin davalı partinin
genel başkanı, genel başkan yardımcıları, milletvekilleri ile teşkilatlarında
ve ayrıca yerel yönetimlerde görev alan partililerin kararlı, ısrarlı ve
süreklilik gösteren beyan ve fiilleri ile işlendiği,
Davalı partinin, temel hak ve özgürlüklerin geçerli
olduğu laik ve demokratik bir hukuk devletini değil, din kurallarının
geçerli olduğu, referanslarını dinden alan bir toplumsal modeli
gerçekleştirmeyi amaçladığını, bu tür eylemlerin partinin genel başkanından
başlayarak her kademesince kararlılık ve
yoğunlukla işlenmesi suretiyle laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline
geldiğini ortaya koyduğunu,
Davalı siyasi partinin yukarıda belirtilen beyan ve
eylemlerinin bir kısmı dahi onun şeriatı amaçladığını ve laikliğe aykırı fiillerin
odağı haline geldiğini göstermeye yeterli bulunduğu, açıkça dini kuralların
egemen kılınmasını, şeriatı hedefleyen bu beyan ve eylemlerin çoğulcu
demokrasi içerisinde bile Anayasa’nın 14 ve İHAS’ın 17 nci maddeleri
karşısında koruma göremeyeceği,
Anayasakoyucunun, siyasi partilere çalışmalarında
sınırsız bir özgürlük tanımadığı ve ülke zararına olabilecek çalışmaların
odağı haline gelme olasılığını öngörerek, bu gibi hallerde
kapatılabileceklerini kabul ettiği,
Laik demokratik hukuk devletinin egemen olduğu
rejimlerde; yargıya, “bireyi ve demokrasiyi”, sistemin sınırları dışına
çıkan siyasi partilerin/iktidarların eylemlerine karşı koruma görevi de
verildiği,
Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif
edilemez bir hükmü olan laiklik ilkesinin zedelendiği yerde Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının rejimi koruma yetki ve görevinin başlayacağı,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının temel görevinin Cumhuriyet’i,
ilkelerini ve kazanımlarını korumak olduğu,
Davalı partiyi laiklik ilkesine aykırı eylemlerin
odağı haline getiren yukarıdaki fiiller ve beyanların, siyasi partinin
Anayasanın 68/4. maddesi delaletiyle 69/6. maddesi gereğince kapatılmasını
gerektirdiği,
Olayda, laik hukuk düzenine aykırı eylemlerin odağı
olan bir siyasi partinin söz konusu olması karşısında, üstelik bu partinin
de çoğunluk iktidarına sahip olduğu gözetildiğinde, amaçlanan modelin
gerçekleştirilmesi anlamında bir
tehlikenin var olduğu ve tehlikenin de yeterince yakın olduğu, davalı
partinin eylemlerinin öngördüğü toplum modelini oluşturmaya elverişli
bulunduğu, iktidarları süresince her geçen gün riskin arttığı, kamusal
alanda ve TBMM’nde de türbana serbestlik sağlanmasına yönelik beyanlar ile
imam hatip lisesi mezunlarına uygulanan katsayı sisteminin kaldırılması
girişimlerinin bu tehlikeyi daha somut ve yakın kıldığı, davalı Partinin,
toplumsal barışı tehlikeye düşürene ve öngördüğü modeli gerçekleştirene
kadar beklenilmesinin doğal olarak söz konusu olamayacağı,
Davalı siyasi partiyi amacından uzaklaştıracak ve
sosyal yönden de gereksinim duyulan tek ve zorunlu yöntemin, yalnızca
kapatma yaptırımı olup, toplumu karşılaştığı bu tehlikeden başka türlü
korumanın olanağının kalmadığı,
Davalı siyasi partinin kapatılmasının; dava konusu
eylemler ile uygulanacak kapatma yaptırımının sonuçları ve yaşanan tarihsel
koşullardan kaynaklanan ihtiyaçlar gözetildiğinde; orantısız ve radikal bir
yaptırım olmayıp, uygun, gerekli ve orantılı bir yaptırım olduğu
ileri sürülerek Partinin kapatılması,
Kapatma kararıyla birlikte, eylemleriyle siyasi
partinin kapatılmasın neden olan kurucu üyeleri dâhil isimleri belirtilen
71 üye hakkında; Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dokuzuncu fıkrasında ve
SPY’nın 95 nci maddesinde belirtildiği üzere, “kapatmaya ilişkin kesin kararın, Resmi Gazete’de gerekçeleri olarak
yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu,
üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına da” hükmedilmesi
istenmektedir.
Davalı parti
savunmasında özetle;
Haklarında
düzenlenen iddianamenin baştan aşağı belli bir siyasi/ideolojik yaklaşımı
yansıttığı, bu haliyle adeta bir muhalif siyasi parti bildirisi niteliğinde
olduğu, dolayısıyla bu davanın siyasi bir dava olduğu, iddia makamının önyargılı
ve ideolojik tutumunu esas hakkındaki görüşünde devam ettirdiği, baştan
sona “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”,
“tertipçi”, “sömürgeci”, “mandacı”, “işbirlikçi”, “gerici”, “iç ve dış
odaklar” ve “siyasi hegemonya projesi” gibi hukuken tanımlanması imkansız
ve fakat belli bir siyasi/ideolojik tavrı yansıtan kavramlarla kanaatini
oluşturduğu, tarihsel olayları 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulmuş olan
Adalet ve Kalkınma Partisine karşı açtığı davanın konusu haline getirdiği
ve indirgemeci yaklaşımla “irtica tehlikesinin mevcudiyeti ve yakınlığı”na
kanıt olarak gösterdiği, bunun hukuk etiği ile bağdaşmadığı, karmaşık
toplumsal olayları kategorik genellemelerle açıklamaya çalışan bir
pozitivist yaklaşımla, hukuk alanında telafisi imkansız sonuçlara yol
açmaktan çekinmediği,
İddianamenin “toplama” delillerle şişirilerek
özensiz ve düzensiz bir şekilde kaleme alınan siyasi mülahazaları yansıtan
bir metin niteliğinde olduğu, kanıtların arasında “Birliğimizi kapatma
hükmü taşıyan taslak her şeye rağmen kanunlaştığı takdirde yasal haklarımız
kullanılacak, Anayasanın 90/son maddesi uyarınca tüzel kişiliğimiz devam edecektir”
ifadesine yer verilen ve partilerine ve hükümet politikalarına karşı
tavırlarıyla bilinen YARSAV’a ait olduğu anlaşılan yazıların arkasına
yapıştırılan gazete kupürlerinin çıkmasından, aynı şekilde Ak Parti Genel
Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili gazete kupürlerinin üzerinde el
yazısıyla “RTE röportajı” şeklinde bir ifadenin bulunmasından
anlaşılabildiği,
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşlerinde tasavvur
ettiği toplum modelinin dehşet uyandırıcı olduğu, bu modelin farklılıkları
düşman olarak gören, çoğulculuğa, çok partili yaşama, siyasi partilere,
sivil toplum kuruluşlarına, aydınlara, din adamlarına ve üyesi bulunduğumuz
uluslararası kuruluşlara kuşkucu ve komplocu olarak yaklaşan bir model
olduğu, demokrasiyle laikliği bir araya getiren “demokratik laiklik”
kavramından bile rahatsızlık duyan bir anlayışın, ne demokrasiyi ne de
laikliği korumasının mümkün olmadığı,
Davanın temelinin, Adalet ve Kalkınma Partisinin
demokrasi ve laiklik anlayışı ile Başsavcının anlayışının bağdaşmamasının
yattığı, Partinin laiklik anlayışının başkalarının temel hak ve
özgürlüklerine tehdit oluşturmadığı, farklı din ve inançları sosyolojik bir
gerçeklik olarak kabul ederek bunların bir arada barış içinde yaşamalarını
hedeflediği, bu nedenle de bireyi değil devleti muhatap aldığı, Anayasanın
2. ve 24. maddeleriyle bunların gerekçelerinin de aynı doğrultuda olduğu,
laikliğin devlet ve din işlerinin bir birinden ayrılmasını ve devletin tüm
inançlar karşısında tarafsız olmasını gerektirdiği, ancak bir inanca
dönüşmeye başladığı yerde, devletin bireysel inançlar karşısına yeni bir
inanç sistemi çıkarmasının kaçınılmazlaşacağı, bunun ise devletin
meşruiyetini zedeleyeceği, iddianamede laiklik ilkesinin değil, laiklik
adıyla totaliter bir ideoloji, bir felsefî kanaat ve en tehlikesi diğer
dinî inançlarla rekabet halinde olan bir inanç sisteminin tanımlandığı ve
savunulduğu,
Yaşam biçiminin, asgari ölçekte bireysel yaşamların
ve özgürlüklerin insana tanıdığı çerçevede yapılan tercihlerle oluştuğu,
bireylerin değerlerini ve dünya görüşlerini ifade ettiği, yaşam biçiminin
özgürce belirlenmesinin bireysel özgürlük olduğu, siyasal düzen kuralı olan
laikliği yaşam biçimi olarak kabul etmenin, bu özgürlükleri ortadan
kaldıracağı ve hangi yaşam biçiminin laik olup olmadığının da bilinmediği,
bunu kabul etmenin, totaliter sistemlerde olduğu gibi karar vericilerin
yaşam biçimlerinin tüm topluma dayatmasına olanak sağlayacağı, laikliğin
bir yaşam biçimi olmayıp, tersine farklı yaşam biçimlerini bir arada ve
barış içinde yaşatan ilkenin adı olduğu, Anayasanın 5., 17. ve 20.
maddelerinin bunu öngördüğü,
Laikliğin felsefi bir inanç olmadığı, bilime
dayanan çağdışı pozitivist bir ideolojiyi yansıttığı ve bilimsel olmadığı,
Başsavcılığın din anlayışının sosyolojik
gerçeklikle bağdaşmadığı, dinin yalnızca bireylerin vicdanında yer alan bir
olgu olarak değerlendirilmesinin gerçekliğe aykırı olduğu ve kendisiyle
çeliştiği, laikliğin insanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan bir ideoloji
olarak sunulmasının, teolojik anlamda insan ile tanrı arasındaki ilişkinin
koparılması, dolayısıyla dinin esasen vicdanda da yer edinmemesi gerektiği
sonucunu doğurduğu, iddianamede yer alan dini inanç ve duyguların sadece
vicdanlarda kalması, dinin sosyal ve kültürel bir bağ oluşturamayacak
şekilde yaşanması ve toplumsal alandan dışlanması gerektiği şeklindeki katı
ideolojik yaklaşımın hiçbir Batılı demokratik laik sistemde karşılığının
olmadığı,
Tüm
toplumlarda dinin, bireylerin kimliklerini belirleyen temel kaynaklardan
birini teşkil etmesi nedeniyle, din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye alan
laikliğin, bu özgürlüğün toplumsal yansımalarını reddetmeyeceği,
dolayısıyla iddianamede “devletin ve hukukun” dine dayandırılmaması ile
bireylerin din ve vicdan özgürlüğünün toplumsal alanda yansımalarının
birbirine karıştırılmasının temel hatalardan birisi olduğu,
Devletin sosyal, hukuki, siyasi ve ekonomik temel
düzenlerini Avrupa hukukuna uyarlayarak modernleştirmiş ve laikliğin ikinci
ayağı olan din ve vicdan özgürlüğünün alanını genişletmiş bir partinin,
laikliği ihlal ettiğini ileri sürmenin ancak bir algılama hatasından
kaynaklanmış olabileceği, partinin Başsavcının pozitivist ve militan
laiklik anlayışı yerine özgürlüğü esas alan bir laiklik anlayışını
benimsemesi nedeniyle irtica suçlamasıyla karşılaşmasının kabul edilemez
olduğu, partinin, laikliği resmi bir yaşam biçiminden çok, farklı yaşam
biçimlerinin bir arada yaşamasına olanak sağlayan siyasal ilke olarak kabul
ettiği, bu özgürlükçü tutumun batı demokrasilerinde de kabul edildiği, aksi
taktirde belirli bir yaşam tarzına sahip azınlığın diktasının savunulmuş
olacağı, partilerinin hiçbir zaman referandum veya benzeri yöntemlerle
laikliğin meşruiyetini ve uygulanabilirliğini sorgulama çabası içine
girmediği,
Topluma karşı “neden yeni taleplerde
bulunuyorsunuz?” demenin vatandaşa tebaa muamelesi yapmak anlamına gelen
çağdığı bir yaklaşım olduğu, vatandaşların mevcut hak ve özgürlüklerin
yetmediği durumda, siyasal, kültürel ve bireysel yeni haklar talep
edebileceği, sivil toplumun ve siyasi partilerin işlevinin de bunları
toplulaştırmak, demokratik yollardan gündeme getirmek olduğu, uzun süre
toplumun gündeminde olan bir olgunun zorunlu olarak siyasetinde ve toplum
temsilcilerin gündeminde de olacağı, nitekim Türki siyasal yaşamının
demokratik ve laiklik açısından kuşku duyulmayan önemli kişilerin de aynı
zorunu kendilerinden farklı şekilde gündeme getirdikleri ve çözülmesi
gereğini beyan ettikleri, taleplerin başka partiler tarafından dile
getirilmesi gerçeği karşısında yalnızca kendilerine karşı dava açılmış
olmasının “konuşana göre muamele” anlamına geldiği,
Hukuku yapanların ve uygulayanların her özgürlük
talebini rejimi yıkma teşebbüsü ve laikliğe karşı tavır olarak algılamasının,
şu an sahip olunanın hak edilmediğini gösterdiğini, çünkü şu an sahip
olunanın dünün talepleri olduğunu özgürlük mücadelesinin gösterdiği, bu
çerçevede yeni anayasa gerekliliğinin uzun yıllardan beri devam ettiği ve
çeşitli taslaklar veya önerilerin kamuoyuna sunulmuş olduğu, kendilerinin
bunlardan farklı olmayan bir taslağı sunmaları nedeniyle suçlanmalarının
haksız olduğu,
Türkiye’nin çağdaşlaşma projesine iktidara
geldikleri günden beri büyük bir ivmeyle devam ettikleri, toplumun çok
önemli ölçüde değişim ve dönüşüm geçirerek hızla çağdaş ülkeler standardına
ulaştığı, ancak bu tarihsel süreçte yoğun suçlamaların yaşandığı, eldeki
davanın da bu suçlama geleneğinin bir ürünü olduğu, ülkede yaşanan
gelişmelerle birlikte sorunların da bulunduğu, ancak demokratik toplumun
geniş bir aile olduğu, her sorunun mahkemede çözülmesi yerine demokratik
bir sabırla, hoşgörüyle, saygı ve alçak gönüllülükle çözmenin kalıcı
olacağı, toplumun sorun çözme yeteneğinin geliştirilmesinin olaylar
karşısında hisle, hamasetle veya husumetle değil, akılla, sağduyuyla
çözmenin gerektiği, bunun adının “demokratik yöntemlerle sorun çözmek”
olduğu, aksine hukuk kurumlarının aşınıp güven kaybına uğrayacağı,
Partiye isnat edilen eylemlere ilişkin ikna edici
hiçbir delil sunulmadığı, davadaki delillerin önemli bir kısmının dava
açılmasına karar verildikten sonra üretildiği, dolayısıyla davanın “google
davası” olduğu, gazete kupürlerinin delil niteliğinin bulunmadığı, ses ve
görüntü kayıtlarının bile tek başına delil olarak kullanılamadığı bir hukuk
sisteminde, internet gibi yalan ve yanlış haberlerin çok yoğun bir şekilde
yer alabildiği sanal bir ortamdan delil üretmeye çalışmanın bir hukuk
garabeti olduğu,
Beyan ve haberlerin delil niteliği bulunmadığı, ses
ve görüntü kayıtlarının sunulmadığı, yurt içinde ve dışında yayınlanmış
gazetelerdeki haberlerin tahrif edilerek sunulduğu, ek delillerle
doğrulanmayan haberlerin, tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmaların delil
olarak kullanıldığı, sayısız haber kaynağının varlığı nedeniyle tekzip
edilmeyen ifadelerin doğruluğun karine olarak kabul edildiği, kimi
haberlerin bir birleriyle çatıştığı görülmeden aleyhe olan haberin kullanıldığı,
Yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunan sözlerin
delil olarak kullanılamayacağı, partinin kurulmasından önceki söz ve
eylemlerin isnat edilmesinin hukuk güvenliğine aykırı olduğu, parti üyesi
olmayan kişilerin eylemleri ile, partinin benimsemediği ve olumsuz tavır
gösterdiği eylemlerin de partiye isnat edilemeyeceği,
İddianamede lehte olan delillere yer verilmemiş
olmasının Ceza Muhakemesi Yasasına aykırı olduğu, delil üretme gayretiyle
masumiyet karinesi ihlal edilerek Anayasanın 38. maddesine aykırı
davranıldığı,
Partinin anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline
gelmediği, çünkü Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan
hükümlere aykırı fiillerin ceza hukuku anlamındaki fiiller olduğu, bu
nitelikte olmasa da laikliğe aykırı eylemin mevcut olmadığı, iddianamede
belirtilen parti
organ ve üyelerinin eylem ve söylemlerinin ise siyasi propaganda ve
eleştiri hakkı çerçevesinde kalan eylemler olduğu, eylemlerin yoğunluğunun
partinin sahip olduğu üye sayısıyla da ilgili olduğu, dolayısıyla
iddianamede belirtilen söz ve faaliyetler hukuka aykırı nitelik taşımadığı
gibi, partinin bütünsel yapısı ve üye sayısı dikkate alındığında bunların
bir “yoğunluk” oluşturmasının da söz konusu olmadığı, dolayısıyla bir
benimseme tartışmasının yapılamayacağı,
Bu davada partinin
yetkili organlarınca alınmış laikliğe aykırı herhangi bir karar olmadığı,
sadece AK Parti Genel Başkanının laikliğe aykırı olmayan “eylemleri”nin,
daha doğrusu “ifadeleri”in kaldığı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları
ışığında değerlendirildiğinde, bu davanın ifade ve örgütlenme özgürlüğü ile
serbest seçim hakkının ihlali olduğu, eylemlerinin laikliğe aykırı olarak
nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, demokrasiye uzak ya da yakın bir risk
oluşturduğuna dair hiçbir delilin bulunmadığı, aksine partinin tasavvur
ettiği ve savunduğu modelin demokratik toplum modeli olduğu, partinin
şiddet ile ilişkilendirilemeyeceği, iddia makamının AİHM kararını
çarpıttığı, başta parti genel başkanı olmak üzere, tüm organ ve üyeleriyle
kurulduğundan beri herkesi kucaklamaya çalışan, farklılıklara saygıyı ve
bir arada yaşama hedefini siyasi önceliği haline getiren bir siyasi
partinin “hoşgörüsüzlük”le itham edilmesinin akla, mantığa ve insaf
ölçülerine aykırı olduğu, bu ithamın esasen İddia makamı için geçerli
olduğu, Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen odakların tezgâhladığı iğrenç
Danıştay saldırısıyla, parti arasında bir ilişki kurmaya yönelik
ifadelerinin hafif tabirle, iftira olduğu ve Başsavcılığın bu iftiraya
iştirak ettiği, aynı mantıkla, iddianamenin ardından partilerine yönelik
saldırılar nedeniyle başsavcılığın da suçlanabileceği, bu düşüncenin zorlama
olduğu,
Başsavcının kendi görev ve uzmanlık alanları
dışındaki konuları yorumlama çabasını hukuksal gerçeklik ve bilimin gereği
olarak sunduğu, tarihi, dini, tıbbi bilgiler ile tamamen siyaset ve
uluslararası siyaset konuları hakkında hüküm kurarak bunları iddianameye
aktardığı,
Hiçbir partinin devamı olmadıklarının icraatları ve
söylemlerinden anlaşılabileceği, dış politikaları ile laiklik arasında bir
ilişki kurulamayacağı, uygulamaların devletin dış politikasının bir devamı
niteliğinde olduğu,
Yasama faaliyetleri
nedeniyle partinin sorumlu tutulamayacağı, çünkü bunun parti işlemi
olmaktan çok yargısal yoldan denetlenebilir anayasal organ eylemleri olduğu,
Sonuç olarak haklarında açılan bu davada başsavcılığın özgürlük lehine yorum
yapmak bir yana, adeta “niyet okuyuculuğu” yaparak olmayan şeyleri varmış,
olmayacak şeyleri de olacakmış gibi gösterme çabası içine girdiği,
Bu davada partiye yaptırım uygulanmasını
gerektirecek haklı hiçbir sebebin bulunmadığı, AK Partinin hukuka aykırı
eylemlerin değil, millete hizmetin, insan haklarının, demokrasinin, barış
ve kardeşliğin, hoşgörünün ve Türkiye sevdasının odağı olduğu, AK Partinin
altı yıllık iktidarı dönemindeki icraatlarının, onun demokratik, laik ve
sosyal hukuk devletinin teminatı olduğunu açıkça ortaya koyduğu,
Cevap layihalarında
ve eklerinde ortaya konan ve Anayasa Mahkemesi’nce re’sen gözetilecek
nedenlerle AK Partinin kapatılması hakkındaki davanın reddine karar
verilmesi gerektiği görüşü dile getirilmiştir.
Kapatma İsteminin Değerlendirilmesi
Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci fıkrasında, “Bir
siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası
hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.”; 68.
maddesinin dördüncü fıkrasında da “Siyasi partilerin tüzük ve programları
ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet
egemenliğine, demokratik ve lâik
Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;
suç işlenmesini teşvik edemez” denilmektedir. Bu kapatma nedenleri 2820
sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin ilk fıkrasının (a)
bendinde aynen benimsenmiştir.
Anayasanın 68. maddesinin birinci fıkrasında,
vatandaşların siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve
partilerden ayrılma hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra ikinci
fıkrasında siyasi partilerin, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları
olduğu vurgulanmıştır.
Anayasanın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyetini
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlamaktadır.
Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarında Anayasada öngörülen
demokrasinin klasik ve çağdaş batı demokrasisi biçiminde anlaşılması
gerektiği kabul edilmektedir. Bu nedenle demokrasinin kavramsal ve kurumsal
niteliği, Anayasanın tüm somut kurallarının bütünsel yorumu ve bu
bütünlüğün demokratik anayasacılık tarihi içinde özgülendiği amaç ve
felsefe ışığında yorumlanarak anlaşılması gerekir.
Demokratik bir sistemin işleyişi için gerekli
toplumsal ve siyasal koşulları hazırlayan Türkiye Cumhuriyeti, 1946 yılında
çok partili sisteme geçmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi tercihi tarihsel
olarak “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” sözünde ifadesini bulmuştur.
Anayasanın 6. maddesine göre, ulus bu egemenliğini Anayasanın öngördüğü
organlar eliyle kullanır. Bu yetkilerin demokratik kurucu iktidar olan ulus
tarafından kabul edilmiş Anayasaya ve doğrudan demokratik meşruiyete sahip
yasa koyucunun iradesine uygun olarak kullanılması, egemenliğin ulusa ait
oluşunun zorunlu bir sonucu olup, yetki kullanımını içeriksel olarak
meşrulaştırmaktadır. Kurumların demokratik meşruiyeti Meclis ya da Cumhurbaşkanı
örneğinde olduğu gibi doğrudan halk tarafından seçilmekle veya doğrudan
seçimle oluşturulmuş organların yetkilendirmeleri ve atamalarıyla dolaylı
olarak sağlanır. Doğrudan ve dolaylı demokratik meşruiyet zorunluluğu,
kamuya açıklık ilkesiyle birlikte yetki kullanımının demokratik yolla
denetlenebilirliğini de sağlamaktadır.
Bu nedenle her bir devlet yetkisi kullanımının
yukarıdaki ilkeler çerçevesinde demokratik meşruiyete dayanması, devlet
yetkisi kullanan veya bu yetkiyi talep eden örgüt ve organların demokratik
ilke ve değerleri içselleştirmesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait
olmasının gereğidir.
Egemenliğin ulusa ait oluşu, temel siyasal
kararları veren anayasal organların düzenli seçimler yoluyla ulus tarafından
belirlenmesini zorunlu kılar. Her bir vatandaşın eşit ve özgür oy hakkına
ve siyasi faaliyet özgürlüğüne sahip olması, seçimlerin ulusal iradeyi
yansıtmasına olanak sağlar.
Demokrasi, demokratik düzen ile bu düzenin
meşruiyet kaynağı olan toplumun beklentileri ve talepleri arasında
karşılıklı etkileşimi zorunlu kılar. Demokratik siyasal düzen halkın değer
ve adalet tasavvurlarını dikkate alarak, sosyal, ekonomik ve kültürel
karşıtlıkları, en azından halkın çoğunluğunun onayını alacak tarzda çözer.
Bunun temel koşulu ise, siyasal iradenin özgür bir müzakere ortamında
mümkün olan en fazla uzlaşıyı sağlayacak bir toplumsal etkileşimin ürünü
olmasıdır. Düşünce özgürlüğü, devletten ve diğer güç odaklarından bağımsız
basın ve iletişim kurumları, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri ise
bireysel özgürlüklerin yanında demokratik siyasal iradenin ortaya
çıkmasının da güvencesidir.
Demokraside azınlığın çoğunluğun kararlarına saygı
göstermesi, çoğunluğun da azınlıkların hak ve özgürlüklerini korumayı
kabullenmesi zorunludur. Demokratik kararlar, arkasında belirli bir çoğunluğun
bulunduğu kararlar olmakla birlikte, modern demokrasilerde karar öncesi
süreçte egemen olan ilke çoğulcu katılım ilkesidir. Çoğunluğun karar yetkisinin
demokrasi ilkesine uygunluğu, her türlü baskı ve yönlendirmeden bağımsız
parlamento çalışmaları, özgür bir kamuoyu, iletişimsel ve kollektif
özgürlüklerin etkin ve özgür biçimde kullanılabilmesiyle sağlanır. Bu
nedenle demokrasi, Anayasada soyut bir ilkeden çok, siyasal sistemin ana
yapısı olarak belirlenmiş, kurumsal yapıları, yetki paylaşımı ve sorumluluk
sistemi buna göre düzenlenmiş bulunmaktadır.
Anayasanın 6. maddesi ulusun sahip olduğu
egemenliği Anayasanın öngördüğü organlar eliyle kullanacağını belirterek,demokrasi tercihini öne çıkarmıştır.
Yasama organı ile Devletin ve yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanının
halk tarafından doğrudan doğruya seçilmesini öngören Anayasa, ulus
temsilcilerinin iktidar kullanımının periyodik seçimlerle güncellenmesini
zorunlu kılarak, zamanla sınırlı iktidar ilkesini benimsemiştir. Bu şekilde
hem temsilcilerin ulusun talep ve beklentilerini dikkate alan bir siyaset
yapması, hem de sonraki kuşaklara karşı sorumluluk içinde davranmaları
sağlanmış olur.
Temsili parlamenter demokrasinin temel özelliği,
parlamentonun toplumdaki siyasal eğilimleri yansıtabilmesi, karar sürecinin
kamuya açık özgür müzakerelerde belirlenmesi ve siyasal ve hukuksal hesap
verilebilirlik ilkelerinin mevcut olmasıdır.
Temsili parlamenter sistemin etkinliğini ve
işlevselliğini siyasi partiler sağlar. Özgür siyasi partilerin olmadığı bir
sistemin demokrasi olarak nitelendirilmesi kabul edilemez. Çünkü siyasi
partiler olmaksızın, toplumsal talep ve beklentilerin siyasal direktifler
biçiminde somutlaşması, ulusal iradenin oluşması, toplumsal barışın
sağlanması ve devlet yönetiminin halka dayanması mümkün değildir.
Siyasal iktidarın kaynağı, dolayısıyla egemenliğin
sahibi ulus olmakla birlikte, ulusun kendine ait bir yetkiyi doğrudan
kullanamaması, temsil ve aracı sorununu gündeme getirmektedir. Bu sorunun
çözümü, ancak karmaşık toplumsal beklentileri ve gereksinimleri
somutlaştıran, bunları iktidara yönelik genelleştirilmiş eylem programları
biçiminde sunan ve halkın çoğunluğu tarafından tercih edilen, temelinde
siyasal karar mekanizmalarını yönlendiren aracı organların mevcudiyetine
bağlıdır.
Toplumlar çok farklı düşünce ve tercihlerin hüküm
sürdüğü, demokrasinin işleyişinde çatışabilir fikirlerin akışının
sağlandığı yapılardır. Siyasal düzen ve bunun temel normları, hukuksal
kurallar, toplumdaki çatışma ve farklılıkların barışçı yolda düzenlenmesine
olanak verdiği sürece meşruiyetini korurlar. Bu meşrulaştırma işlevi
toplumsal farklılıkların özgürce yaşanması, talep sahiplerinin özgürce
örgütlenerek siyasal iktidara yönelmesi ve iktidar kullanımına katılmasıyla
yerine getirilmiş olur. Esasen demokrasi toplumsal barışın ve özgürlüğün
güvencesidir. Anayasa ise siyasal düzenin barışçı toplumsal taleplere
açılmasını ve zaman içinde doğacak zorunlulukları karşılayacak yöntemleri
barındıran temel kurallar bütünüdür. Kimi gerekçelerle farklı düşüncelerin
siyasal yaşama yansıtılmasının engellenmesi demokrasiyle ve temsilde adalet
ilkesiyle bağdaşmaz, çatışan fikirlerin ürünü siyasi partilerin bu
fikirleri tartışmaya açmaktan yoksun bırakılması ve başka yollarla tehlike
savma refleksi demokratik siyasetle çelişki oluşturur.
Siyasi partiler bu farklı düşünceleri örgütleyip,
siyasi düzene yönlendirerek siyasal iktidar ile kendisine meşruiyet
dayanağı sunan toplum arasında aracılık görevi de üstlenirler. Dolayısıyla
siyasi partilerin hem sayısal olarak ve hem de program yönünden
çoğulculuğunun sağlanması, demokratik meşruiyet için zorunludur. Bu
nitelikleriyle siyasi partilerin Anayasanın 2. maddesindeki demokratik devlet ilkesini
gerçekleştiren yaşamsal organlar oldukları açıktır. Demokratik siyasetin
ancak siyasi partiler yoluyla üretilebildiği günümüz demokrasilerine bu
nedenle partiler demokrasisi de
denmektedir.
Siyasi partilerin kendilerine göre öne çıkardıkları
ülke sorunlarına ilişkin farklı çözüm önerileri getirmeleri, demokratik
siyasi yaşamda üstlendikleri işlevin doğal sonucudur. Siyasi partiler
devlet erkine yönelik toplumsal talepleri yalnızca dile getiren kurumlar
değil, toplumsal direktifleri
somutlaştıran, yorumlayan ve devlete yönlendiren yaşamsal kurumlardır. Bu nedenle siyasi partiler,
Anayasanın konuya ilişkin kuralları ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
“örgütlenme”, “düşünce ve ifade” özgürlüğünü düzenleyen 10. ve 11.
maddelerinin koruması altındadırlar.
Demokratik rejimin olmazsa olmaz koşulu sayılmaları
nedeniyle siyasî partiler Anayasa’da özel olarak düzenlenmiş, 68. maddenin
ikinci fıkrasında, siyasî partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez
unsurları oldukları; üçüncü fıkrasında da siyasî partilerin önceden izin
almadan kurulacakları ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde
faaliyetlerini sürdürecekleri belirtilmiştir. Böylece, siyasî partilerin
diğer tüzelkişilerden farklı olarak kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin
esaslar anayasal güvenceye kavuşturulmuş, kapatılmalarına yol açabilecek
nedenler ise Anayasa’nın 14. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin kötüye
kullanılmasını engelleyen düzenleme de gözetilerek tek tek sayılmış, yasa
koyucuya bunların dışında düzenleme yapmaya elverişli bir alan
bırakılmamıştır.
Belirtilen düzenlemelerle Anayasakoyucu siyasî
partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık
durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde
yaşatılmasını amaçlamış, ancak korunması gereğini de göz ardı etmemiştir.
Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası, usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerin yasa
hükmünde olduğu ve yasalarla farklı hükümler içermesi nedeniyle doğacak
uyuşmazlıklarda uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağını
öngörmektedir. Türkiye’nin hukuk düzeni ile çağdaş demokrasilere egemen
ilke ve uygulamalar arasında koşutluğun sağlanmasını amaçlayan bu kural,
kurucu üyesi ya da üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlarca
oluşturulmuş özgürlük standartlarının dikkate alınmasını gerekli
kılmaktadır. Anayasanın somut kuralları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin
siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin içtihatları ile Avrupa ortak
standardını somutlaştıran Venedik Kriterleri birlikte, bir yandan
Anayasanın öngördüğü klasik demokrasi anlayışının gereği olarak siyasal
özgürlüklerin güvence altına alınması sağlanırken, diğer yandan son çare
olarak düşünülen siyasi parti kapatma yaptırımı uygulanmasının demokratik
düzenin korunması ve güçlenmesi amaçlanmıştır.
Bu çerçevede bir siyasi partinin tüzüğü ve programı
ile eylemlerinin Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında korunan
ilkelere aykırılığı değerlendirilirken, Anayasa’nın siyasi partilere
verdiği özel önemi vurgulayan diğer kurallarının da göz önünde
bulundurulması gerekir. Bu nedenle, Anayasanın 69. maddesi uyarınca tüzük
ve programlarındaki söylemleri ya da eylemlerinin, ancak Anayasanın 68.
maddesinin dördüncü fıkrasında korunan ilkelere temel esasları itibariyle aykırı olması, bu ilkeleri ortadan kaldırmayı amaçlaması ve bu
nitelikleriyle demokratik yaşam için
doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturması durumunda siyasi partilerin
kapatılmasına elverişli ağırlıkta olduğu kabul edilebilir.
Demokratik rejimin tüm kurum ve kurallarıyla
özümsendiği ülkelerde demokratik ilkelere aykırı bir amaç taşımadığı ve şiddeti
teşvik edip araç olarak kullanmadığı veya demokrasiyi ve demokraside
tanınan hak ve özgürlükleri yok etmeyi amaçlayan bir siyasi partiye
dönüşmediği sürece siyasi partilerin kapatılmasına olur verilmediği
gözetildiğinde, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma hedefini esas alan
Anayasamızın da siyasi partilerin salt düşünce açıklamaları ile siyasi
faaliyet özgürlüğünün doğası gereği toplumsal talepleri barışçı yollarla ve
hukuksal düzenlemelerle karşılama çabaları nedeniyle partilerin
kapatılmasının zorunlu görülmesi Anayasayla bağdaşmaz. Zira özgürlükçü
demokratik bir siyasal düzen öngören Anayasamız, olası hukuksal düzenleme
ve idari işlemlerin yargısal denetiminin koşullarını ve kurumlarını
yaratmak suretiyle, hukuksal yollardan kaynaklanabilecek tehditleri
engellemiştir.
Anayasanın 2. maddesinde öngörülen laik Cumhuriyet
ilkesi, egemenliğin ulusa ait olduğu, ulusal irade dışında herhangi bir
dogmanın siyasal düzene yön vermesi olanağının bulunmadığı, hukuk
kurallarının dinsel buyruklar yerine demokratik ulusal talepler esas
alınarak aklın ve bilimin öncülüğünde kabul edildiği, çoğunluk ya da
azınlık dinine, felsefi inançlara veya dünya görüşlerine mensup olup
olmadıklarına bakılmaksızın, din ve vicdan özgürlüğünün ayrımsız ve
önkoşulsuz olarak herkese tanındığı ve anayasada öngörülenin ötesinde
herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmadığı, dinin kötüye kullanılmasının ve
sömürülmesinin yasaklandığı, devletin tüm işlem ve eylemlerinde dinler ve
inançlar karşısında eşit ve tarafsız davrandığı bir cumhuriyeti
öngörmektedir.
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin birçok kararında ayrıntılı olarak açıklanan ve çağdaş
demokrasilerin ortak değeri olan laiklik ilkesi düşünsel temellerini
Rönesans, Reformasyon ve aydınlanma döneminden alır.
Lâiklik, ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan
siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Bireye kişilik
ve özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını
gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce
ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasal
örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliklidir. Lâik düzende ise din,
siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek,
saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Dünya işlerinin
lâik hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş
demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Laikliğin bu
işleviyle toplumsal ve siyasal barışı sağlayan ortak bir değer olduğu
açıktır. Bireylerin özgür vicdani tercihlerine dayanan ve sosyal bir kurum
olan dinler, siyasal yapıya egemen olmaya başladıkları veya ulusal irade
yerine siyasal yapının hukuksal kurallarının meşruiyet temelini
oluşturdukları anda toplumsal ve siyasal barışın korunması olanaksızlaşır.
Hukuksal düzenlemelerin katılımcı demokratik süreçle ortaya çıkan ulusal
irade yerine dinsel buyruklara dayandırılması, birey özgürlüğünü ve bu
temelde yükselen demokratik işleyişi olanaksız kılar. Siyasal yapıya egemen
dogmalar öncelikle özgürlükleri ortadan kaldırır. Bu nedenle çağdaş
demokrasiler, mutlak hakikat iddialarını reddeder, dogmalara karşı
akılcılıkla durur, dünyayı dünyanın bilgisiyle açıklayabilecek toplumsal ve
düşünsel temelleri yaratır, din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak,
dini siyasallaşmaktan ve yönetim aracı olmaktan çıkarır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Refah Partisi
kararında da ifade bulduğu gibi, laikliği reddeden düzenlerin demokratik olarak
nitelendirilmesi olanaksızdır. Ulusal egemenlik ilkesi laikliğin bir gereği
olduğu gibi, demokrasinin temel koşulu da ulusal egemenliğin yine ulusun
doğrudan ya da dolaylı katılımıyla kullanılmasıdır. Demokratik katılımın
bulunmadığı sistemlerde ulusal egemenlikten söz edilemeyeceğinden, esasen
laiklikten de söz edilemez. Laikliğin temel bir değer olarak kabul
edilmediği sistemlerde ise, inançlar ve dinler arasında ayrımcılık ve
imtiyazlar söz konusu olacağından, ulusun tüm mensuplarının egemenliğin kullanımına
eşit biçimde katılımından, buna bağlı olarak demokrasiden söz edilemez.
Demokrasi ve laiklik arasındaki bu zorunlu ilişki, Anayasanın her iki
ilkeyi de cumhuriyetin değiştirilemez nitelikleri arasında kabul etmesini
gerektirmiştir. Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında siyasi
partilerin tüzük, program ve eylemlerinin yalnızca laikliğe veya demokrasi
ilkesine değil, “demokratik ve laik cumhuriyet” ilkesine aykırı olamayacağı
belirtilerek, her iki kavramın birlikte Türkiye Cumhuriyetinin niteliğini
somutlaştırdığı görülmektedir.
Bu nedenle laikliğe aykırı eylemlerde bulunduğu
ileri sürülen siyasi partiler hakkında yapılacak değerlendirmelerde her iki
kavramın azami geçerlilik kazanacağı bir yorumun esas alınması
gerekmektedir.
Anayasanın 24. maddesinin son fıkrasına göre “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî
veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya
siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle
olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” Anayasakoyucu ülkenin
koşullarını dikkate alarak dini veya din duygularını yahut dince kutsal
sayılan şeyleri siyasi çıkar yahut nüfuz sağlamak amacıyla kullanılmasını
laiklik ilkesinin korunması bakımından zorunlu görerek yasaklama yolunu
seçmiş ve bunları siyasal ifade ve eylem özgürlüğünün kapsamı dışında
bırakmıştır. Laiklik ilkesinin değerlendirilmesinde bu kuralın göz ardı
edilmesi olanaksızdır.
Dinin sosyal bir kurum olması nedeniyle toplumda
dinsel özgürlük taleplerinin ya da gereksinimlerin ortaya çıkması, siyasi
partilerin bu sorunlara ilişkin politika belirlemesini gerektirebilir.
Ancak Anayasanın 24. maddesindeki açık hüküm gereği, siyasi partilerin bu
taleplere yönelik politika üretirken, dini ve dince kutsal sayılan
değerleri ve dinsel duyguları siyasal mücadele aracı haline getirerek
toplumda dinsel talep ekseninde ayrışmalara yol açması laiklik ilkesiyle
bağdaşmaz. Toplumsal sorunların ve ülkenin aşması gereken birçok engelin
yoğunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında, dinselliğin sırf siyasal
mücadelede üstünlük sağlaması nedeniyle siyasal alanda gerektiğinden daha
fazla yer alması, toplum ile toplumsallık ekseninde yürütülmesi gereken
siyaset arasındaki sağlıklı temsil ilişkisini zedeleyebilir. Bu ilişkinin
zedelenmesi siyaset ile toplum arasında yabancılaşmaya ve siyasal düzenin
meşruiyetinin sorgulanmasına yol açabilir. Bu sakınca, söz konusu
eylemlerin devlet iktidarını kullanan bir parti tarafından işlenmesi durumunda
daha da artar.
Anayasa tarafından demokratik siyasal yaşamın
vazgeçilmez unsuru olarak tanımlanan partiler bakımından dinin siyasete
alet edilmesinin siyasi partilerin demokratik işleviyle de uyumlu olduğu
kabul edilemez.
Davalı partinin Anayasanın 68. maddesinin dördüncü
fıkrasında belirtilen “demokratik ve laik cumhuriyet” ilkesine aykırı bazı
eylemleri belirlenmiştir. Üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağı, Kuran
Kurslarına yönelik yaş kısıtlaması ve İmam Hatip Liselerine uygulanan
katsayı sınırlamasının kaldırılmasına yönelik toplumsal taleplerin bulunduğu
görülmektedir. Ancak davalı partinin bu doğrultudaki siyasal mücadelesini
laiklik ilkesinin Anayasanın somut kurallarında ortaya çıkan tercihe uygun
biçimde yürüttüğü savunulamaz. Bu sorunlar toplumda ayrışma ve
gerginliklere yol açacak düzeyde siyasetin temel sorunu haline
dönüştürülmüş, toplumun dinsel konulardaki duyarlılıkları yalın siyasal
çıkar amacıyla araçsallaştırılmış, toplumun temel ekonomik, sosyal ve
kültürel sorunlarının siyasetin gündeminde yer alması güçleşmiştir. Davalı
parti kurulduktan hemen sonra girdiği ilk genel seçimlerde tek başına
iktidar olarak ülkeyi yönetme yetki ve sorumluluğunu üstlenmiş
bulunmaktadır. Bu sorumluluğun yalnızca kendi siyasal tabanına karşı değil,
tüm ülkeyi kapsayan, kamu yararı amacıyla ve devlet iktidarı kullanımı için
geçerli tüm anayasal ilkelere uygun olarak yerine getirilmesi gerektiğinde
kuşku bulunmamaktadır.
Dinin ve dinsel duyguların istismarı nedeniyle
laikliğe aykırı görülen davalı parti eylemlerinin toplumu devlete ve
siyasete yabancılaştırması yoluyla demokratik işleyişi engelleyebileceği ve
anayasal düzenin meşruiyetinin sorgulanmasına yol açabileceği inkâr
edilemez.
Organ sıfatıyla davalı Parti Genel Başkanı Recep
Tayyip ERDOĞAN ile üyelerden 22. Yasama dönemi Meclis başkanı Bülent ARINÇ,
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK, Milletvekilleri İrfan GÜNDÜZ, Abdullah
ÇALIŞKAN, Resul TOSUN, Selami UZUN, Hasan KARA ve üye Hasan Cüneyt
ZAPSU’nun; yerel yöneticilerden Dinar İlçesi Belediye Başkanı Mustafa
TARLACI ve Isparta Belediye Başkanı Hasan BALAMAN’ın eylemleri, Anayasanın
68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin kararlılıkla ve parti
üyeleri tarafından yoğun bir biçimde işlendiğini göstermektedir. Anayasa
Mahkemesinin E. 2008/16, K. 2008/116 sayılı kararıyla iptal edilen 5735
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun’un teklif edilmesi ve yasalaşmasının sağlanmasıyla
davalı partinin bu eylemleri benimsediği anlaşıldığından odaklaşmanın
kabulü gerekir.
Haşim KILIÇ davalı partinin demokratik ve laik
cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği görüşüne
katılmamıştır.
Demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı
eylemlerin yaptırımı
Yukarıdaki ölçütler ışığında davalı partinin laik
düzeni ortadan kaldırma, laikliğin temel esaslarını zedeleme ve buna bağlı
olarak demokratik düzeni ortadan kaldırma amacını taşıyıp taşımadığını
saptayabilmek için, aleyhteki delillerin yanında, lehteki olguların da
değerlendirilmesi, hukuk devletine uygun bir yargılamanın temel koşuludur.
Davalı siyasi parti, gerekli bildirim ve belgeleri
14.08.2001 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na vererek 2820 sayılı Siyasi
Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Tüzel
kişilik kazanmasından bir yıl sonra 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan
Milletvekili Genel Seçimlerinde %34,28 oranında ve 22 Temmuz 2007
seçimlerinde ise %46,57 oy alarak Meclis çoğunluğunu elde etmiş ve tek
başına iktidar olmuştur. 3 Kasım 2002 tarihinden beri programını ve amacını
gerçekleştirebilecek parlamento çoğunluğuna, devletin ulusal ve
uluslararası politikasını belirleme gücüne ve iktidar olanaklarına
sahiptir.
Davalı partinin tüzük ve programında laikliğe
aykırı bir sistem arayışı saptanamamıştır. Bununla birlikte davalı siyasi
partinin programında ilan ettiğinden farklı amaç ve eğilimleri
gizleyebilmesi mümkündür. Söz konusu partinin bu tür eğilimler taşıyıp
taşımadığını tespit etmek için, programının içeriği, parti organlarının
eylemleri ve savundukları görüşlerle karşılaştırılmalıdır. Partinin bu
eylem ve görüşleri bir bütün olarak, yukarıda belirtilen çerçevede anayasal
düzeni tahrip etme amaç ve eğilimlerini somutlaştırdığı takdirde, o
partinin kapatılması söz konusu olabilir.
İddia makamı tarafından davalı partiye isnat edilen
ve Anayasa Mahkemesince kanıt niteliğinde bulunduğu saptanan eylemlerin
ağırlıklı çoğunluğu 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce 22. Yasama döneminde
gerçekleşmiştir. Bu eylemlerle birlikte, iktidarda olan davalı partinin iç
ve dış politikaya, yasama ve yürütme erkinin kullanımına ilişkin tüm
icraatları kamuoyunun bilgisi dâhilindedir. Davalı parti üçte iki oranında
yenilenerek 23. Yasama döneminde TBMM’de yerini almıştır. 22 Temmuz 2007
seçimlerinde davalı parti seçmenlerin yarıya yakınının oyunu aldığına göre,
halkın isnat edilen eylemler ile partinin bütün icraatlarını birlikte
değerlendirerek davalı partiye onay verdiği görülmekte; buna dayalı olarak
demokratik ulusal iradenin yasama ve yürütme görev ve sorumluluğunun davalı
parti tarafından yürütülmesi yönünde somutlaştığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda saptanan ayrık haller dışında; davalı
partinin iktidarı döneminde 1963 Ankara Antlaşması’yla birlikte Türkiye’nin
temel dış politikası haline gelen Avrupa Birliği’ne giriş çabası sürdürülmüş,
adaylık statüsünün elde edildiği 1999 yılından başlatılan hukuksal ve
siyasal reformlara hız verilmiş, gerek Anayasa’da gerekse yasalarda esaslı
değişiklikler yapılmıştır. Bu çerçevede Anayasanın 10., 30., 38., 90. ve
101. maddelerinde yapılan değişikliklerle savaş zamanlarında dahi ölüm
cezalarını olanaklı kılan kurallar Anayasadan çıkarılmış, uluslararası
insan hakları sözleşmelerine yasaların uygulanmasında öncelik tanınarak
ulusal uygulamaların uluslararası insan hakları standartlarına uygunluğu
sağlanmış, basımevi ve basın araçlarının hiçbir şekilde suç aleti olduğu
gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemeyeceği ve işletilmekten
alıkonamayacağı esası benimsenmiş, kadın-erkek eşitliğinde ileri bir aşama
olan pozitif ayrımcılık temel bir anayasal ilke olarak kabul edilmiştir.
Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesi, yerel
yönetimlerin güçlendirilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının
yargılamanın yenilenmesi nedeni sayılması, Uluslararası Ceza Divanın
yargılama yetkisinin kabul edilmesi, 1966 tarihli Birleşmiş Milletler
Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile Kültürel, Ekonomik ve Sosyal Haklar
Sözleşmeleri başta olmak üzere birçok uluslararası temel hak ve özgürlük
belgesinin iç hukuka aktarılması, gayrimüslim azınlıkların statülerinde
iyileştirme sağlayan yasaların kabul edilmesi, daha az temel hak
sınırlaması içeren dernekler yasasının kabul edilmesi gibi, ülkenin daha
demokratik ve özgürlükçü bir yapıya kavuşturulması çabaları, özellikle
ataerkil ve geleneksel toplumsal yapıyı modern bir dönüşüme açma fırsatı
sunan kadın-erkek eşitliğinin Anayasaya aktarılması, Avrupa Birliğiyle
müzakerelerin başlatılması, uluslararası sorunların barışçı yolla çözümüne
aktif katkısı dikkate alındığında, davalı partinin sahip olduğu iktidar gücünü
ülkenin çağdaş batı demokrasiler standardına kavuşması yönünde kullandığı
açıktır.
Üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması
amacını taşıyan ve TBMM’de temsil edilen kimi partilere mensup
milletvekillerin teklif ve Genel Kurulda oylanması sırasındaki desteğiyle
kabul edilen 5735 sayılı Anayasa Değişikliği Hakkında Kanun’un laiklik
ilkesine aykırılık nedeniyle iptal edilmesinin ardından davalı parti seçmen
kitlesini eyleme ve şiddet hareketlerine teşvik etme gibi, üstlendiği
iktidar gücünü bu yönde kullandığına ilişkin delile de rastlanılamamıştır.
Bu açıklamalar ışığında davalı partinin demokrasiyi
ve laik devlet düzenini ortadan kaldırma veya anayasal düzenin temel
esaslarını şiddet kullanarak ve hoşgörüsüzlükle tahrip etme amacı, bu amacı
somutlaştıran eylemleri ve elindeki iktidar olanaklarını şiddet
doğrultusunda kullandığına ilişkin veriler saptanamamış, bu eylemler
kapatmayı gerektirecek ağırlıkta görülmemiştir.
Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına
aykırılığı saptanan eylemlerin toplumsal tahammülün ötesine taşan sarsıcı
tepkiler yaratma gücünde olması, ulus devletin yaşamsal sorunlarında
çoğunluğa hâkim olabilecek aşırı endişe, kaygı ve belirsizlik
yaratması,sınıfsalveyaideolojik tercihlerin öncelik kazandığı bir kamu hizmeti anlayışını
somutlaştırması, toplumda anayasal güvencesizlik yaratması, toplum ve
bireylerin kamu hizmeti veya özgürlük talepleri karşısında kaygı verici bir
öncelik kazanması, eylemlerin şiddet veya şiddet çağrısı içermese de,
tahrik, dayatma ve demokratik teamüllerle bağdaşmaz nitelikte olup
olmaması, demokratik toplum düzeninin yaşamsal unsuru ve siyasi partilerin
varlık, faaliyet alanını oluşturan düşünceyi açıklama, yayma ve iletme
özgürlüğünün anayasal çerçevesi içinde kalıp kalmadığı ve nihayet odaklaşmaya
yol açan eylemlerin davalı partinin bütününü ve temel politikasını
belirleyecek ağırlıkta olup olmamasının yaptırımın türünü belirleyeceği
açıktır.
Evrensel değerlerle bağdaşmayan, toplumsal barışın
temel kaidelerini zedeleyecek bir tehlike ortaya koymayan, hukuk devletine
olan inancı ortadan kaldırmaya yönelik ve sosyal ve siyasal karışıklıkları
amaçladığı yönünde bir belirlilik de göstermeyen, şiddet çağrısından uzak
olduğu değerlendirilen bu eylemler, davalı partinin çağdaşlaşma ve demokratikleşme
yönündeki icraatlarıyla birlikte değerlendirildiğinde demokratik ve laik
Cumhuriyet ilkelerine aykırılığı saptanan söz konusu eylemlerin ağırlığı
yönünden davalı partinin Anayasanın 69. maddesinin yedinci fıkrası ile 2820
sayılı Yasanın 101. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca son yıllık devlet
yardımının yarısından yoksun bırakılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle Anayasanın 69. maddesinin
yedinci fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasa’nın 101. maddesinin
ikinci fıkrası uyarınca davalı partinin almakta olduğu yıllık devlet
yardımından bu kararın Resmi Gazetede yayımlandığı yıla tekabül eden
miktarının yarısı oranında yoksun bırakılması, yardımın tamamı ödenmişse
aynı miktarın hazineye iadesine karar verilmesi gerekir.
Haşim KILIÇ davanın reddi, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,
Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Şevket APALAK ve Ayla
Zehra PERKTAŞ davalı partinin kapatılması gerektiği düşüncesiyle bu görüşe
katılmamışlardır.
VII- SONUÇ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
temelli kapatılmasına karar verilmesi istemini içeren 14.3.2008 günlü, SP.
Hz. 2008/01 sayılı İddianamesi ve ekleri, konuya ilişkin rapor, ilgili
Anayasa ve yasa kuralları okundu, gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılma davasında yapılan
oylamada, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasındaki demokratik ve
laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi nedeniyle
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER,
Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın “Parti’nin kapatılması”; Sacit ADALI, Ahmet AKYALÇIN, Serdar
ÖZGÜLDÜR ve Serruh KALELİ’nin “Parti’nin
kapatılması yerine Devlet yardımından yarı oranında yoksun bırakılması”;
Haşim KILIÇ’ın ise “davanın reddi”
gerektiği yolundaki oyu sonucunda, Anayasa’nın 149. maddesinin birinci
fıkrasında siyasi partilerin kapatılması için öngörülen nitelikli
çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle, 2949 sayılı Yasanın 33. maddesinin
göndermesiyle 5271 sayılı Yasanın 229. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince,
en aleyhe olan oyların kendisine daha yakın olan oylara katılmasıyla,
Anayasanın 69. maddesinin yedinci fıkrası ve 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı
Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, Adalet
ve Kalkınma Partisi’nin 2008 yılında aldığı (son yıllık) DEVLET YARDIMI MİKTARININ YARISINDAN
YOKSUN BIRAKILMASINA,
B- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin Başbakanlığa ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,
30.7.2008 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
Özgürlük yalnızca ve daima farklı düşünenlerindir.
Rosa Luxsenburg
Siyasal hayatın vazgeçilmezi olarak nitelenen
siyasi partiler, kapatma yaptırımı ile karşılaşmamak için kendini “olduğu
gibi” ortaya koyamamış, Anayasa’nın ya da Anayasa Mahkemesi’nin “nasıl
olması gerektiği” yolundaki ölçülerine uymaya çalışmıştır. Partilerin
olması gereken özgürlük alanları ile Anayasa dışı olma alanı arasında
kurulamayan denge Türkiye’dedünyada
rastlanmayansayıda partinin
kapatılmasına neden olmuştur. Bu düşünce ile siyasi partilere sınırsız bir
özgürlük alanının gerektiği kastedilmemiştir. Bir türlü yakalayamadığımız uluslararası
çağdaş ölçüler yerinebize özgü
demokrasi, laiklik ve hukuk devleti anlayışı ve bu değerlerin dar bir
alanda yorumlanması belirtilen sonucu doğurmuştur.
Türk siyasi hayatında kapatılan
partileringenel olarak “bölünmez
bütünlük” ile “laiklik” ilkesineaykırı eylemleri nedeniyle gerçekleştiği görülmektedir.
Dava konusu siyasi partinin
“laikliğeaykırı eylemlerin odağı
haline geldiği” iddiası ile kapatılması istemi Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin bu gerekçeyedayalı
görüşlerine önem kazandırmaktadır.
Bu noktada Anayasamızın 68. maddesinin
dördüncü fıkrasında korunanhukuksal
değerlerin anlam ve kapsamının açıklanma zorunluluğu vardır. Anayasa’nın
68/4 maddesine göre; siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri
Devletin bağımsızlığına, bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik
Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı gibi sınıf ve zümre diktatörlüğünü
amaçlayamaz ve suçu teşvik edemez.
Görüldüğü gibi, belirtilen ilke ve
yasakların oldukça kapsamlı olması, sınırlarının çizilmemesi, her türlü
anlayış ve yoruma açık olması, siyasi partileri sıkıntıya sokacak
niteliktedir. 68/4 kapsamındaki korunan hukuksal değerlerin 2820 sayılı
Siyasi Partiler Kanunu’nda açılımı yoktur. Anayasa hükmünün yasalarla
hayata geçirilmesi onların açık, bilinebilir ve öngörülebilir olmasını
sağlar. Anayasal hükümlerin genel olarak doğrudan uygulanma nitelikleri
yoktur. Bu özellikleri nedeniyle Anayasa’da belirlenen hak ve özgürlüklerin
kullanım ve sınırlarına ilişkin (siyasi partiler de olsa) Anayasa’nın 13.
maddesine uygun belirli, genel ve soyut bir yasal düzenlemenin zorunluluğu
açıktır. Belirlilik ilkesi bu yasal sınırlamanın yargısal ya da idari bir
tasarrufa ihtiyaç bırakmayacak açıklıkta olmasını zorunlu kılar.
Anayasanın 68/4 maddesindeki korunan
hukuksal değerlerin açılımı yasayla yapılmadığına göre, Anayasa Mahkemesi’nin
bu boşluğu doldurma görevini yine Anayasa’ya uygun olarak çözümlemesi
gerekir.
Anayasa’nın 90. maddesi gereğince,
Anayasa Mahkemesi 68/4 kapsamında yaptığı değerlendirmelerinde usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası
anlaşmalarla çatışmaya meydan vermemelidir. Bu gereklilik nedeniyle Anayasa
Mahkemesi’nin verdiği kararlarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin
siyasi parti kapatma davalarında kullandığı standart ölçüleri gözardı
etmesi düşünülemez. Aksi halde Anayasa Mahkemesi’nin bu davalarda
oluşturduğu değişken ve subjektif değerlendirmeleri siyasi hayatı
belirsizliğe itecektir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin,
laiklik karşıtı eylemlerin odağı olması nedeniyle kapatılan Refah Partisi
davasındaki değerlendirmeleri önemlidir. Mahkeme, Refah Partisi’nin
kapatılması kararını sözleşmeye aykırı bulmadığını şu şekilde özetlemektedir.
“Bu davada sözkonusu müdahalenin
zorlayıcı bir sosyal gereksinim sonucunda olup olmadığı sorununun
incelenmesiyle bağlantılı olarak üstte sayılan noktaların toplu olarak
değerlendirilmesinde Mahkeme, Refah üye ve liderlerinin Anayasa Mahkemesi
kararında da belirtilen eylem ve konuşmalarının tüm partiye isnat
edilebilir olduğu, bu eylem ve konuşmaların Refah’ın çok hukuklu sistem
çerçevesi içinde şeriata dayalı bir rejim oluşturmaya yönelik uzun dönemli
bir politikanın varlığını ortaya çıkardığı ve Refah’ın politikasını
uygularken ve öngördüğü sistemi yerleştirirken kuvvete başvurma olasılığını
dışlamadığı sonucuna varmıştır. Bu planların demokratik toplum kavramıyla
bağdaşmaması ve Refah’ın bunları uygulamaya geçirmek için yakaladığı
fırsatların demokrasiye yönelik tehdidi daha somut ve daha yakın kılması
karşısında, Anayasa Mahkemesi tarafından başvuranlara uygulanan cezanın
sözleşmeci Devletlere tanınan yorum hakkının sınırları içinde “zorlayıcı
bir toplumsal gereksinimi makul bir biçimde karşılayan nitelikte olduğu
düşünülmektedir.”
Buna göre, Refah Partisi’nin, çok
hukuklu bir sistem istemekle “demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşır olmayan”
şeriat düzenini hedeflediği, bu düzenin gerçekleşmesi için demokrasi dışı
(cihat çağrısı şiddet olarak değerlendirilmiştir.) yollara başvurması
olasılığının yüksek olması ve bu olasılığın dışlandığı yönünde adımlar
atılmaması gerekçesiyle kapatılması sözleşmeyi ihlal olarak görülmemiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
demokrasiyle bağdaşır olmayan bir düzeni kurmak amacıyla şiddeti araç olarak
kullanmak durumundaki partilerin kapatılabileceğine onay vermektedir.
Bu kriterler gözetilerek davalı
partinin laiklik karşıtı fiillerin odağı haline gelip gelmediği
değerlendirilmiştir.
İnsan haklarına saygılı Devlet,
Anayasa’da temel hak ve özgürlük olarak düzenlenmiş ve güvenceye kavuşturulmuş
insan haklarına saygılı devlet anlamına gelir. İnsan haklarına saygılı
ifadesi ile 14. maddedeki “İnsan haklarına dayalı devlet” ifadesi birlikte
okunduğunda, Anayasa’nın devletin meşruiyet ve varlık nedenini “insan
hakları ve özgürlüklerinde” gördüğü ortaya çıkar. Anayasa’nın 5. maddesi de
tüm temel hak ve özgürlüklerin önündeki sosyal, hukuksal ve ekonomik
engellerin kaldırılmasını devlete bir ödev olarak yükler.
Bireylerin dini inanç ve kanaat
özgürlüğünün yanında, inanç ve kanaatlerini dışa yansıtma ve yaşamlarını
dini inanç ve kanaatlerine göre sürdürme hakkı da Anayasa’nın tanıdığı bir
temel insan hakkıdır. Dolayısıyla Cumhuriyetin değişmez niteliğinden biri
olan insan haklarına saygılı/dayalı devlet ilkesi, devlet erki kullanan tüm
kurumları bireylerin dini inanç, kanaat ve dinsel pratik özgürlüğüne
saygılı olmaya, kişinin bu özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan
kaldırmaya zorunlu kılmaktadır.
Laiklik ilkesinin bu Anayasal tercihi
zayıflatıcı biçimde yorumlanmasının, farklı uygulamaları da olsa çağdaş
dünyanın laiklik anlayışıyla bağdaşmadığı düşünülmektedir.
Davalı Parti’nin “ODAK” olduğu
konusunda varılan sonuca, sözkonusu siyasi parti genel başkanı ve
üyelerinin genel olarak üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağı,
imamhatip lisesi mezunlarına üniversiteye girişte uygulanan katsayı ve
kuran kursları üzerine gerçekleştirdikleri söz ve eylemleri esas alınarak
varılmıştır. Belirtilen konulara ilişkin söz ve eylemler Anayasa’nın 68/4
maddesinde belirtilen “laik Cumhuriyet” ilkesine aykırılık olarak
nitelendirilmiştir. Bu nedenle Anayasa da yer alan “laiklik” ilkesininirdelenmesi gerekli görülmüştür.
Anayasa’nın 24. maddesindedin derslerinin zorunluluğu öngörülmüş, 136.
maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığı ile devletin bireylere dini
inançları konusunda hizmet vermesi kabuledilmiş, yasal düzenlemelerle de imam hatip okulları ile kuran
kursları devletin eğitim ve öğretim kurumlarının parçası haline getirilerek
devletin dinle olan ilişkisi düzenlenmiştir.
Gerekçesi ne olursa olsun laiklikle
ilgisi bulunmayan bu düzenlemelerin Türkiye gerçeğinden doğduğu kabul
edilmelidir. Ancak bu gerçeklere laiklik boyutundan bakıldığında devletin
dinle ilgisini kesmediği açıktır. Belirtilendüzenlemeler, Türk halkına verilen dinsel
içerikli eğitim, öğretim, kurs ve uygulamalarla hayata geçirilmiş, bireyler
buradan aldıkları dini kültürle dini yaşamalarına yön vermişlerdir. Verilen
bu kültürle davalı partinin aldığı cezanın dayanağı olan başörtüsü, imam
hatip liseleri ve kuran kurslarına ilişkin söylemleri arasında ciddi bir
bağlantı vardır.Yasal zeminde
dinsel öğretilere kavuşan bireyler verilen bu bilgileri hayatageçirme aşamasında sorunlarla
karşılaşmışlar, bu sorunların toplu biçimde sözcülüğünü yapan siyasi
partiler ise kapatılma yaptırımı ilekarşı karşıya kalmışlardır. Bu çelişki yaşanmaya devam etmektedir.
Anayasamızda bize özgü olan bu
laikyapının siyasi partilerin
kapatılma davalarında gözardı edilmesi mümkün değildir. Zira böyle bir
yapıda dinsel alanlarla-siyasal alanın kesişmesi kaçınılmazdır.
Devletle bağlantılı bu dinsel
düzenlemeler olmasaydı bile, Anayasa’nın 24. maddesinde öngörülen din ve
vicdan özgürlüğü, buna bağlıolarak
ifade özgürlüğü ve eğitim ve öğretim hakkı, dinsel kaynaklıbireysel taleplerin ve bunabağlı olarak toplumsal taleplere çözüm
önerensiyasi partilerin vazgeçilmezgüvenceleri olduğu kuşkusuzdur. Hemen
belirtmek gerekir ki laikliğin temel unsurlarını yok etmeye yönelik
taleplerin bu güvence kapsamında olduğu düşünülemez.
Bir siyasi parti, dinsel bir inancı
benimseyemez ya da onun propagandasını yapamaz. Devletin düzeninin din
kurallarıile yönetilmesine ilişkin
taleplerle ilgilenemez. Ancak, bu inanç ya da dinselöğretinindış dünyayayansıması ile
bağlılarının ihtiyacı olan özgürlük alanı ile ilgilenmesi de engellenemez.
İlgi duyulan din değil özgürlüktür. Siyasi partilerin yaptığı dabu özgürlüğün sözcülüğüdür.
Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi siyasi parti
kapatma davalarında demokrasinin, laikliğin ve hukukdevletinin temel ögelerinin partilerce
reddedilip edilmediği, partilerin demokratik ve laik hukukdevletine düşmanca tavrının olup
olmadığı, insan onurunu aşağılayan amacının varlığıya da farklı düşünenlere
hoşgörüsüzlükkonularındainceleme yapmak zorundadır. Meşruiyet
zemini olmayanbu amaçlara uluşmak
için zor ve şiddet kullanma yöntemininbenimsenmesi ya da buna çağrı yapılması bir partinin kapatılması
için yeterli gerekçe oluşturacaktır. Başka bir anlatımla siyasi partilerin
amacı ile bu amaca ulaşmak için kullandıkları aracın demokratik bir düzende
kabuledilebilir bir niteliğe sahip
olduğu sonucunavarılırsa kapatılma
sözkonusu olamayacaktır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel
Başkanı ve diğer üyelerinin kapatılma isteminde delil olarakileri sürülen söylem ve eylemlerinin
değerlendirilmesine gelince;
Başsavcı; belirtilen söylemlerden
yolaçıkarak sözkonusu partinin laik
düzeni ortadan kaldırarak şeriat düzenini yerleştirme amacı taşıdığını
ileri sürmüş, bu nedenle de kapatılmasınıistemiştir. Başsavcı partinin laik düzeni ortadan kaldırmaamacınıtesbit ederken genel olaraküniversitelerde yaşananbaşörtüsü yasağı, imam hatip lisesi mezunlarına üniversiteyegirerken uygulanan katsayı ve kuran
kurslarının sorunlarına ilişkin parti mensupları tarafından yapılan
konuşmalarıağırlıklı olarak
değerlendirmeye almıştır. Hemen belirtmek gerekirse ileri sürülen
delillerin çok büyük bir bölümü gazetelerin haber küpürleri ile internet kaynaklı
yorum ve haberlerden oluşmaktadır. Toplumun yarıya yakınının onayını alan
bir siyasi partinin kapatılması için bu tür delillerin ses ya da görüntü
kasetleriyle teyit edilmemesi, olması gereken ciddi bir hazırlık aşamasının
ne kadar sorunlu olduğunun açık göstergesidir. 400’ü aşkın delilin büyük
bölümüne bu sorun nedeniyle herhangi bir değer atfedilmemiştir.
Değerlendirilmeye parti genel başkanı ve diğer mensuplarının 30 söylem ve
eylemi esas alınmıştır. Bu söylemlere ilişkin yapılan değerlendirmelere de
katılma olanağı bulunulamamıştır.
Bu söylemlerin laikliği ortadan
kaldırma amacı taşıdığını söylemek oldukça zordur. Zira siyasi partilerin
tek sermayesi toplumsal sorunlar ve taleplerdir. Bir boyutuyla öğrenim
diğer boyutuyla din ve vicdan özgürlüklerini ilgilendiren bu konuların
siyasi bir parti tarafından dile getirilmesi hem Anayasamızın hem de Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin güvence altına aldığı ifade özgürlüğü
kapsamındadır.
Din ve vicdan özgürlüğünü ilgilendiren
bir sorunun Türkiye’de nasıl çözüleceği ya da ifade edileceği oldukça sorunludur.
Zira sözkonusu partinin kapatılması isteminin önemli bir bölümünü içeren
üniversitelerdeki başörtü sorunu tüm partiler tarafından dile getirilerek
çözüm önerilirken bu söylem ve önerilerin bazı partiler için kapatılma
sebebi sayılması bazıları için ise hiç sorun yaratmaması dikkat çekicidir.
Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişiklikte bu kapsamdadır.
Anayasa’nın 68/4. maddesi kapsamında
görülerekParti’nin kapatılması için
ileri sürülen eylemlerin laikliği ortadan kaldırmak suretiyle şeriat
düzenini getirme amacı ile nitelendirilmesi ağır, ölçüsüz ve demokratik
sabırla çelişen yaklaşımlardır. Başka bir anlatımla, demokratik düzen
reddedilmeden laikliğin somut düzenleniş ve uygulanış biçimine aykırı
söylemler şiddetiçermedikçe ifade
özgürlüğünün güvencesi altındadır.
Davalı siyasi partinin iktidar olduğu
süreç içindeki tüm çalışmaları ve etkinlikleri birlikte
değerlendirildiğinde, demokratik düzeni reddeden bir amacına ulaşılamadığı
gibi eylemlerinin şiddet ya da şiddete çağrıyı içermemesi nedeniyle
laikliğe aykırı fiillerin odağı olduğundan sözedilemez.
Bu nedenle, ne kapatılma ne de Devlet
yardımından mahrum bırakılma düşüncelerine katılmadım.
KARŞIOY GEREKÇESİ
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında,
“Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin
bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına,
eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve
lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;
suç işlenmesini teşvik edemez.”; 69. maddesinin dördüncü fıkrasında,
“siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı
dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır”; beşinci
fıkrasında, “Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin
dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı
verilir.”; altıncı fıkrasında, “Bir siyasi partinin 68 inci maddenin
dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli
kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiilerin işlendiği bir odak
haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar
verilir. (Ek cümle : 03.10.2001 - 4709/25 md.) Bir siyasî parti, bu
nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu
durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya
yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu
veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu
fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde
işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”;
3.10.2001 günlü 4709 sayılı Yasa ile eklenen fıkrada da “Anayasa Mahkemesi,
yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin
ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen
yoksun bırakılmasına karar verebilir.” denilmektedir. Bu kapatılma nedenine
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinde de aynı biçimde yer
verilmiştir.
Hakkında açılan kapatılma davasında, Adalet ve
Kalkınma Partisi’nin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında
belirtilen eylemler kapsamında yer alan lâiklik karşıtı eylemlerin
işlendiği bir odak haline geldiği bire karşı on oy ile saptanmış ancak, bu
eyleme uygulanacak yaptırım için kullanılan altı kapatılma oyunun
Anayasa’nın 149. maddesinin ilk fıkrasında belirtilen beşte üç oy
çoğunluğuna ulaşamaması nedeniyle bunun yerine dava konusu fiillerin
ağırlığı gözetilerek, kullanılan bir ret oyuna karşı dört devlet
yardımından kısmen yoksun bırakılma oyu, 2949 sayılı Yasa’nın 33.
maddesinin göndermesiyle uygulanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası’nın
229. maddesi uyarınca sonucu belirlemiştir.
Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında siyasi
partilerin, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları oldukları,
üçüncü fıkrasında da siyasi partilerin önceden izin almadan kurulacakları,
Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri
belirtilerek, siyasi yaşam için taşıdıkları büyük öneme işaret edilmiştir.
Bu esaslar, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 4. ve 5. maddelerinde de
aynen benimsenmiş 3. maddesinde yapılan tanımlamada ise, işlevleri daha
açık bir şekilde ifade edilerek, “siyasi partiler, Anayasa ve kanunlara
uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla tüzük ve
programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları
ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir Devlet ve toplum
düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve
ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilâtlanan tüzelkişiliğe sahip kuruluşlardır.”
denilmiştir.
1982 Anayasası’na koşut hükümler içeren 1961
Anayasası’nın 56. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği gibi, “modern
demokrasilerde vatandaşlar 18 ve 19 uncu yüzyıllar Anayasa teorilerinde
ifadesini bulan tarzda yalnız kendilerini temsil edecek kişileri
seçmemektedirler, aynı zamanda kendi fikir ve kanaatlerinin temsilini de
istemektedirler. Başka bir deyimle çok partili demokratik siyasi hayatın
gelişmesiyle farazi temsil yerine seçmenlerin partiler arasında siyasi
tercihlerine dayalı bir temsile doğru gidilmektedir. Demokrasinin
gelişmesinde ileri ve önemli bir aşama olan bu durum siyasi partilerin
varlığını zorunlu kılmaktadır.”
Siyasi partilerin, demokratik siyasi yaşamın temel
unsuru olmaları nedeniyle özgürce kurulup, etkinliklerini kesintisiz olarak
sürdürmeleri gerektiğinde duraksanamaz.
Siyasi partilerin işlevleri ile çok partili
demokratik siyasi hayatın gelişmesine paralel olarak vatandaşların siyasi
partilerden beklentilerindeki artış, çağdaş demokrasilerde siyasi partilerin
ne denli önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Ancak, siyasi
partilere, demokratik yaşamdaki bu önemli yerleri nedeniyle Anayasa ve
yasalarla tanınan güvencelerin, onlara öncelikle devletin temel
niteliklerine bağlı kalarak etkinlikte bulunma yükümlülüğü getirdiği kuşkusuzdur.
Siyasi partilerin bu yükümlülüğe uymamaları durumunda kapatılmaları yoluna
gidilmesi ise, devletin demokratik rejimi koruyabilmesi için başvurduğu bir
önlemdir.
1961 Anayasası’nın 57. maddesinin gerekçesinde de
“Devlet hayatında olağanüstü bir role sahip olan siyasi partilerin,
demokrasi düzenini ve Cumhuriyetin ilkelerini tahrip edici bir kuvvet
haline gelerek cemiyeti felâkete sürüklemesi karşısında Devletin seyirci
kalamayacağı aşikârdır. Bu sebepledir ki, tasarıda yeni Alman Anayasasında
olduğu gibi, Devlete veya demokratik nizama cephe alan partileri kapatma
esası kabul edilmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde ve Avrupa
İnsan Hakları Anlaşması’nda da aynı esas hürriyeti tahribe müncer olan bir
hürriyetin tanınmamış olduğu ifade edilmek suretiyle benimsenmiştir.”
denilerek demokratik rejim için tehdit oluşturmaları durumunda siyasi
partilerin kapatılmalarının, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası
anlaşmalara da aykırılık oluşturmayacağı vurgulanmıştır.
Demokratik rejimlerde, vazgeçilmez bir yere sahip
olmaları nedeniylesiyasi partilerin
kapatılmalarının her durumda uygulanabilir bir yaptırım olamayacağı
açıktır. Bu yaptırımın uygulanabilmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (A.İ.H.M.)
kararlarında da benimsendiği gibi, öncelikle parti faaliyetlerinin
demokratik rejim için açık ve yakın bir tehlike oluşturması gerekir.
Kuşkusuz, tehlikenin saptanmasında partinin sahip olduğu oy potansiyelinin,
öngördüğü modeli uygulamaya geçirmesi için yeterli olup olmadığı da
gözetilecektir. Yasama meclisinde sınırlı sayıda temsilcisi bulunan parti
ile çoğunluğa sahip partinin, demokratik siyasi yaşam için yaratacağı
tehlikenin aynı olamayacağı açıktır. Siyasi partinin yasama meclisinde çoğunluğa
sahip olması durumunda düşüncelerini yaşama geçirmede bir engelle karşılaşması
söz konusu olmayacağından A.İ.H.M. kararlarında aranan düşünce ve
örgütlenme özgürlüğü konusunda şiddete başvurma unsurunun aranmasına da
gerek kalmayacaktır. Bu nedenle kapatılma yaptırımının uygulanmasında,
diğer hukuka aykırılıklar yanında siyasi partilerin sahip oldukları oy
potansiyeli de büyük ölçüde belirleyici olmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde Cumhuriyetin temel
nitelikleri arasında yer alan lâiklik ilkesine aykırı fiillerin işlendiği
bir odak haline geldiği saptanan Parti’nin, sahip olduğu oy potansiyeli ve
Türkiye Büyük Millet Meclisinde sağladığı çoğunluk bu Parti’nin, demokratik
siyasi yaşam için oluşturduğu tehlikenin büyük boyutlara ulaştığını
göstermektedir.
Türbanın Yükseköğretim kurumlarında serbestçe
takılmasına olanak sağlamak amacıyla Anayasa’nın 10 ve 42. maddelerinde
yapılan değişiklikte, belirleyici olması ve buna ilişkin Yasa’nın
Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez kuralları arasında
yer alan lâiklik ilkesini değiştirdiği gerekçesi ile iptal edilmesi davalı
Parti’nin, lâiklik karşıtıdüşüncelerini yaşama geçirme konusundaki kararlılığını, Cumhuriyetin
temel niteliklerini tehdit noktasına kadar vardırabileceğini gösteren somut
bir örnektir.
16.1.1998 günlü, Esas 1997/1 (Siyasi Parti
Kapatma), Karar 1998/1 sayılı Refah Partisi’nin kapatılmasına; 22.6.2001
günlü, Esas 1999/2 (Siyasi Parti Kapatma) Karar 2001/2 sayılı Fazilet
Partisi’nin kapatılmasına ilişkin kararlardabelirtildiği gibi, lâiklik ortaçağ
dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük
ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin
ve insanlık idealinin temeli olanuygar bir yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının
yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Dar anlamda, devlet işleriyle din
işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlansa, değişik yorumları
yapılsa da, lâikliğin gerçekte, toplumların düşünsel ve örgütsel
evrimlerinin son aşaması olduğu görüşü, öğretide de paylaşılmaktadır.
Lâiklik, ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan
siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Bireye kişilik
ve özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını
gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce
ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasal
örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliklidir. Lâik düzende ise din,
siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek,
saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Dünya işlerinin
lâik hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş
demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Kamusal düzenlemelerin dini
kurallara göre yapılması düşünülemez. Düzenlemelerin kaynağı dini kurallar
olamaz. Demokratik ve lâik devlet, bireyler arasında inançlarına göre
ayırım gözetemez. Herkes, dinini seçmekte, inançlarını açıklamakta, din ve
vicdan özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik bir toplumda,
Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı yurttaşların
yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde, gerçek vicdan
özgürlüğünden söz edilebilmesi, lâikliğin bu özgürlüğün de güvencesi olduğunu
göstermektedir.
Parti’nin, Anayasa Mahkemesi kararlarıyla anlam ve
içerik kazandırılan lâiklik tanımlaması yerine farklı bir lâiklik
anlayışını savunarak, Anayasa’da Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alan
lâiklik ilkesini geçersiz kılmaya yönelik yoğun çabaları,amacını gerçekleştirme konusundaki
kararlılığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan, kararın gerekçesinde belirtilen
Parti’nin, lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin saptanmasına
yol açan eylemlerinin yanısıra, dava dosyasında yer alan ancak, karara esas
alınacak eylemlerin oylanmasında daAnayasa’nın 149. maddesinde öngörülen nitelikli çoğunluğun
aranmasınedeniyle altı oya
ulaşmasına karşın, kararda dayanılan deliller arasında yer almayan
eylemleri de bulunmaktadır.Bu
bağlamda, Parti genel başkanı olan Başbakan’ın 2005 yılı Şubat ayında bir
Alman gazetesine verdiği demeçte, “inançlı müslümanlarız Kuran’da kadının
toplum içinde türban takması gerektiği yazıyor... Bir demokratik ülke din
özgürlüğünü sağlamalı. Buna, vatandaşların dinlerini Yasalara saygı
koşuluyla semboller vasıtasıyla ifade etmesi de dahildir. Türban yasağı
liberal değildir"; Parti üyesi Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)
Başkanı’nın, 23 Nisan 2006’da “Katı lâiklik uygulamasıyla insanlara sosyal
hayatı bir cezaevine çevirecek anlayışlar ne kadar zararlıysa, lâikliği bir
barış ve özgürlük din ve vicdan hürriyeti olarak tanımak ve insanların
inançlarına müdahale etmemek de o kadar toplumsal barışa hizmet edecektir”
biçimindeki beyanları;Parti üyesi
Dışişleri Bakanı döneminde cemaat lideri olduğu ileri sürülen Fethullah
Gülen isimli kişinin yurt dışında kurduğu okulların bir ticari şirket
olarak değerlendirilip, temas ve işbirliği yapılmasının Dışişleri
Bakanlığının genelgesi ile Büyükelçiliklerden istenmesi; Leyla Şahin davasında
türbanın gericiliği teşvik ettiği lâik eğitim ilkesine aykırı olduğu yolundaki
hükümet adına gönderilen ek savunmadan 2003 Aralık başında haberdar olan
Dışişleri Bakanı’nın isteğiyle bu savunmanın geri çekilmesi gibi söylem ve
eylemlerin, Parti’ninbaşbakan,
bakan, milletvekili, parti yöneticisiveya belediye başkanı konumundaki siyasal yaşamda daha etkili
olabilecek üyeleri tarafından gerçekleştirilmesi, Parti’nin demokratik
rejim için yarattığı tehlikenin önemli boyutlara ulaştığını ve bu tehlikenin
hazine yardımından mahrumiyet yaptırımıyla önlenemeyeceğini göstermektedir.
Açıklanan nedenlerle Parti’nin kapatılmasına karar
verilmesi gerektiği düşüncesiyle Parti’nin Devlet yardımından kısmen yoksun
bırakılması yolundaki görüşe karşıyız.
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Şevket APALAK
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
KARŞIOY
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına göre
lâik Cumhuriyet ilkesineaykırı eylemlerden
dolayı hakkında kapatma dâvâsı açılan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
Cumhuriyet Başsavcılığı’nca ileri sürülen ve Mahkemece yapılan oylama
sonucunda kabûl edilen otuz delilden;
Başbakan Recep Tayip ERDOĞAN’ın 29.5.2004’de Oxford
Üniversitesi’ndeki demecini, 22.8.2001’de Akşam Gazetesi’ndeki
açıklamasını, Haziran 2005’de Beyrut’tan dönerken yaptığı konuşmayı,
9.7.2004’deki televizyon programında söylediklerini, Ocak 2004’de New
York’daki Dış İlişkiler Konseyi’ndeki sözlerini, Nisan 2004’de Ukrayna’daki
konuşmasını, Haziran 2005’de Washington’daki beyânını, Haziran 2005’de
Başbakanlık Konutunda Büyükelçilere verdiği yemekteki sözünü, Şubat 2006’da
Mersin’deki konuşmasını, Ocak 2008’de İspanya’daki kahvaltılı toplantıdaki
cevâbını, 17.2.2008’de bir televizyondaki gazetecilere verdiği mülâkatı;
TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın 23.4.2006’da Meclis Genel Kurulu’ndaki
konuşmasını; Millî Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in ÖSS’de uygulanacak
katsayılarla ilgili görüşünü; Milletvekili A. ÇALIŞKAN’ın Şubat 2007’de Adana’da
yaptığı konuşmayı; Milletvekilleri S. UZUN ve H. KARA’nın Ekim 2007’de
yaptıkları konuşmaları; Milletvekilleri M.C. ÖZTAYLAN, H. TUNA, F. ŞAHİN,
M. GÜLYURT ve M. AKSAK’ın konuşmalarını; Milletvekilleri D.M.M. FIRAT, B.
KUZU ve B. BOZDAĞ’ın sözlerini; Dinar Belediye Başkanı M. TARLACI’nın 2005
yılı Ramazan ayında câmide namaz kıldırmasını düşünce ve ifade, din ve
vicdan özgürlüğü kapsamında mütâlâa ettiğimden, 5735 sayılı T.C.
Anayasasının Bâzı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’a karşı açılan
iptal dâvâsında da red oyu kullanmış olduğumdan, bunları Parti’nin lâikliğe
aykırı eylemlerin odağı olmasına ilişkin değerlendirme kapsamında
görmediğimdengerekçelerinde
katılmamaktayım.
________________________________________________
1Anayasa Mahkemesi’nin
16.1.1998 günlü ve 1/1 sayılı kararı.
2AMK, E.1988/64, E.1990/2, E. 1988/62, E. 1990/3.
320.5.1971 günlü, 7/1 sayılı; 21.10.1971 günlü,
53/76 sayılı; 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı;
4.11.1986 günlü, 11/26 sayılı; 7.3.1989 günlü, 1/12 sayılı; 9.4.1991 günlü
36/8 sayılı; 2.2.1996 günlü, 15/5 sayılı; 16.1.1998 günlü ve 1/1 sayılı;
22.6.2001 günlü ve 2/2 sayılı.
4AMK.,
E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989.
5AMK.,
E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989.
6AMK.,
E. 1995/17, K. 1995/16, k.t.21.06.1995.
7AMK.,
E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989; E. 1995/17, K. 1995/16,
k.t.21.06.1995.
8AMK.,
E. 1970/53, K. 1971/ 76, k.t.21.10.1971
9AMK.,
E.1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989
10AMK., E.1995/17,
K. 1995/16, k.t.21.06.1995
11AMK.,
E.1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989; E.1990/36, K. 1991/8, k.t. 9.4.1991.
12AMK.,
E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
13AMK.,
E. 1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
14AMK., E.1997/1 K.1998/1, k.t. 16.1.1998
15AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
16AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
17AMK., E. 1989/1, K. 1989/12,
k.t.7.3.1989
18AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t. 7.3.1989
19AMK.,
E.1989/1, K.1989/12, k.t.7.3.1989
20AMK.,
E.1989/1, K.1989/12, k.t. 7.3.1989
21AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t.7.3.1989
2208.02.2008
tarihli Radikal Gazetesinde yayınlanan “İş Yaşamı, Üst Yönetim ve Siyasette
Kadın” başlıklı araştırma.
2310.03.2008
gün ve 2008/1501 Esas sayılı kararı.
24Anayasa’da
değişiklik teklifinin Genel Gerekçesi; “Anayasanın
10 uncu ve 42 nci maddelerinde yapılması öngörülen değişiklikler,
yükseköğretim hizmetlerinden kişilerin kanun önünde eşitlik ilkesine uygun
olarak, herhangi bir nedenle ayrımcılığa tabi tutulmadan yararlanmasının
önündeki engelleri kaldırmayı amaçlamaktadır. Devletin temel amaç ve
görevlerinden biri de kişinin temel hak ve hürriyetlerini, hukuk devleti ve
adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve
sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi
için gerekli şartları hazırlamaktır.
Yükseköğretim kurumlarında kılık
ve kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve öğrenim hakkının engellenmesi
kronik bir sorun haline gelmiştir. Kurucusu ve üyesi bulunduğumuz Avrupa
Konseyine üye ülkelerin hiç birinde üniversite düzeyinde böyle bir sorun
mevcut bulunmamaktadır. Buna rağmen, ülkemizde uzun bir süredir üniversitelerde
bazı kız öğrencilerin başlarını örtmede kullandıkları kıyafetler nedeniyle
eğitim ve öğrenim hakkını kullanamadıkları bilinmektedir. Atatürk’ün hedef
gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinde “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür”
nesillerin yetiştirilmesi, kişilerin yükseköğrenim hakkından kanun önünde
eşitlik ilkesi gereği hiçbir nedenle ayrımcılığa tabi tutulmadan
yararlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenlerle, Anayasanın 10 uncu ve 42
nci maddesinde işbu değişikliklerin yapılması gereği doğmuştur.”
Madde
Gerekçeleri ise; “Madde 1- Kanun
önünde eşitlik, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez ilkelerinden biridir.
Bu ilkeyi uygularken Devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri vardır.
Devlet organları ve idarî makamlar, hiçbir sebeple bireyler arasında
ayrımcılık yapamayacağı gibi, bu yöndeki ayrımcılık girişimlerini de
önlemekle yükümlüdürler.
Nitekim Anayasanın 5 inci
maddesine göre “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti
ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve
sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi
için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” Devletin temel amaç ve
görevleri arasındadır. Devlet bu temel görevini yerine getirirken, herkesin
kamu hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlamaya yönelik her
türlü tedbiri almak zorundadır. Tüm idare makamları gibi üniversiteler de
yükseköğretim hizmeti sunarlarken dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,
felsefi inanç, din, mezhep, giyim, kuşam ve benzeri sebeplerle bu hizmetten
yararlanan kişiler arasında ayrımcılık yapamazlar.
Madde
2- Eğitim ve öğrenim hakkı, kişilerin en temel ve vazgeçilmez haklarından
biridir. Bu nedenle bu hakkın sınırlandırılması ancak kanunun açıkça
belirttiği istisnai durumlarda söz konusu olabilir. Nitekim Anayasanın 13.
maddesinde de temel hak ve hürriyetlerin “özlerine dokunulmaksızın yalnızca
Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak
kanunla” sınırlanabileceği belirtilmektedir. Kanunun açıkça yasaklamadığı
bir fiil, tutum veya davranıştan dolayı idare hiç kimseyi eğitim ve öğrenim
hakkından mahrum bırakamaz. Buna rağmen ülkemizde bazı kişilerin kanunda
açıkça yazılı olmayan sebeplerden dolayı yükseköğrenim hakkından mahrum
bırakıldıkları da bir gerçektir. İşte bu nedenle yapılan değişikliğin
amacı, münhasıran yükseköğretim hizmetlerinden yararlanan vatandaşlar
arasında eşitliği sağlamak ve yükseköğretim kurumlarında öğrenim hakkından
mahrum edilen kişilerin bu hak mahrumiyetini ortadan kaldırmaktır.”
241.2.2008
günlü Anayasa Komisyonu Raporu:
“…Toplantımıza
Hükümeti temsilen Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek ve
Adalet Bakanlığı yetkilileri katılmıştır.
Teklifle;
Anayasanın kanun önünde eşitliği düzenleyen 10 ile eğitim ve öğretim hakkı
ve ödevini düzenleyen 42 nci maddelerinde değişiklik öngörülmektedir. 10
uncu maddede getirilen düzenleme ile; devlet organları ve idare makamlarının
bütün işlemlerinin yanı sıra her türlü kamu hizmetlerinden
yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etme
zorunluluğu dördüncü fıkraya eklenmektedir.
42
nci maddeye eklenen fıkra ile; Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir
sebeple kimsenin yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemeyeceği, bu
hakkın kullanımının sınırlarının kanunla belirleneceği öngörülmektedir.
Komisyon
Başkanı Prof. Dr. Burhan KUZU sunuş konuşmasında şu görüşleri ifade
etmiştir;
Gündemimizde
yer alan Anayasa Değişikliği Teklifinin üniversitede okuyan öğrencilerin
bir kısmının uzun süredir engellenen eğitim hakkından mahrumiyeti gidermeye
yönelik ve bu amaçla verildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar Anayasa
metninden net olarak anlaşılmasa da yapılmak istenen değişikliğin başlarını
örtmeleri sebebiyle okuyamayan öğrencilere de bir imkân vermek istediği
görülmektedir. Nitekim değişikliğin genel ve madde gerekçelerinde bu durum
açıkça ortaya konmaktadır. Gerçekten, üniversitelerimizde 1980’li yıllardan
başlayan bu sorun Anayasa Mahkememizin 1989 ve 1991 tarihli kararlarıyla farklı
bir boyut kazanmıştır. Getirilmek istenen değişiklik üzerinden onsekiz yıl
gibi uzun bir süre geçmiş olan bu kararlar çerçevesinde konu mahkemeye
intikal ederse hem yeni bir yorum imkânı verecek hem de Yükseköğretim
Kurulu ve üniversitelerimize bu sorunu çözmede yeni bir uygulama başlatabilmek
fırsatı verecektir. Değişikliğin hedefinin basında yer aldığının aksine
kamu kesiminde çalışan görevlileri kapsamadığı, keza lise ve ilköğretim
okulunda okuyan öğrencilerin bu değişikliğin tamamen dışında kaldığı da getirilen
metnin açık düzenlenmesinden anlaşılmaktadır.
Teklif
sahipleri adına Sayın Sadullah Ergin, yükseköğretim hizmetlerinden
yararlanmada kanun önünde eşitliğin gereği olarak; engellerin
kaldırılmasının amaçlandığını belirtmiştir. Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının egemenliği düzenleyen 6, yasama yetkisini düzenleyen 7,
eşitlik ve Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğünü düzenleyen 10 ve 11 inci
maddeleri, temel hak ve hürriyetlerin niteliği ile ilgili 12, sınırlamasını
düzenleyen 13, kötüye kullanmamayı öngören 14, eğitim-öğretim hakkını
düzenleyen 42, yönetmelikle ilgili 124, yargı yolunu hükme bağlayan 125,
Anayasa Mahkemesinin kararlarını düzenleyen 153 üncü maddelerinden
hareketle konu incelenmelidir. Bu çerçevede eğitim-öğretim hakkı amir hükümlere
rağmen yargı kararlarıyla fiilen engellenmektedir. Bu sorunu gidermeyi amaçlamaktayız.
İfade edilen maddeler ışığında Anayasa ile uygulama arasındaki çelişkiyi
gidermek, maddeler arası insicamı sağlamak amacıyla bu Teklif
getirilmiştir.
Teklif
sahipleri adına söz alan Sayın Faruk Bal; ülkemizin 40 yılı aşan bir
süredir yaşadığı sorunu çözmek amacını taşıdıklarını ifade etmiştir. Bu
sorunun çözülmemesinin temel nedeni laiklik ile din ve vicdan hürriyeti
çerçevesinde değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Anayasanın 10 uncu
maddesine rağmen bu sorun giderilememiştir. Sorun öncelikle eşitlik ilkesi
sonra yükseköğrenim hakkıyla ilgilidir. Teklif bu amaçla Anayasamızın 10 ve
42 nci maddesinde değişiklik öngörmektedir. Temel hakların tümünün
sınırlandırılması, Anayasanın 14 üncü maddesinde düzenlenmiştir. Teklif
Anayasa hükmü haline geldiğinde bu madde de öngörülen sınırlamaya tabi
olacaktır. Özel sınırlarda eğitim-öğrenim hakkını düzenleyen 42 nci maddede
yer almıştır. Bu maddeye eklenen fıkra ile getirilen düzenleme, hem eşitlik
hakkını bu maddede somutlaştırmakta, hem de maddedeki sınırlara tabi
kılınmaktadır.
Teklifin
genel gerekçesi okunduktan sonra, Teklif üzerinde üyelerimiz şu görüşleri
ifade etmişlerdir;
-
Bu parlamentoda Anayasa; yürürlükteki Anayasanın amir hükümleri
çerçevesinde yapılmalıdır. Teklif edilemeyecek hükümler söz konusudur. Buna
uyulmalıdır. Sayın Ergin’in belirttiği hükümler incelendiğinde Anayasada
öngörülen değişikliklerin laiklik ilkesine aykırı olmaması gerekir. Amaç
türbanı çözmektir. Özellikle Anayasanın 90 ncı maddesi ile milletlerarası
andlaşmalar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaması hükmü ve
AİHM kararları karşısında bu düzenleme uygun olmayacaktır. Teklifin
gerekçesi ne olursa olsun; hukukun üstünlüğü ilkesinden hareketle AİHM ve
Anayasa Mahkemesi kararları karşısında bu düzenleme yapılamaz. Toplumu
kutuplaşmaya yönelteceği açık olan bu düzenleme yapılmamalıdır. Laiklik bu
devletin temelidir, dinamiğidir, yok kabul edilemez, çiğnenemez, başörtüsü
ile ilgili bir sorun yoktur ama, kamu kurumlarında olması sorun
yaratacaktır. Uygulama derslerinde kamu hizmeti verilmektedir. Bu da kamu
kurumlarında gerçekleşecektir. Stajyer öğretmen, doktor, doktora öğrencisi
gibi kişiler sorun yaşayacaklardır.
Bu
Teklif yasalaşırsa toplumda önlenemeyecek çatışmalar doğacaktır.
Üniversitelerimiz ayaktadır. Ülkemizi bölecek bu değişiklikten
vazgeçilmelidir.
Bazı
üyelerimiz bir önerge vererek; Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan laiklik
ilkesi karşısında bu Teklifin görüşülmesinin mümkün olup olmadığı hakkında
usul tartışması açılmasını istemişlerdir.
Konu
eğitim-öğretim hakkı ise, aileleri dar gelirli olduğu için okuyamayan
gençlerin sorunu öncelikle çözülmelidir. Özgürlük, eşitlik ilkelerinin
arkasına sığınılmamalıdır. Türkiye Cumhuriyetine türban dayatılmaktadır.
Bazı üyelerimiz Türkiye’yi kamplaştıracak asıl sebebin bu alandaki yasağın
devam etmesi olduğunu söylemişlerdir. Tüm gençlerimize eğitim-öğrenim hakkı
eşit olarak tanınmalıdır. Türban sorununu görmezden gelemeyiz. Laiklik
ilkesine atıfta bulunarak bu yasağın devamı konusunda tartışmalar devam
etmektedir, edeceği de anlaşılmaktadır. Bunun önüne geçilmelidir. Anayasada
bir değişiklik yapılacaksa, Yükseköğrenim Yasasında da bir değişiklik
zorunlu olacaktır. Başı açık olanlara karşı herhangi bir baskı
uygulanmasının da önüne geçilmelidir.
Verilen
önerge ile ilgili olarak, mahkeme kararlarıyla siyasi simge olan türbanın
hiçbir kamusal alana giremeyeceğinin hükme bağlandığı belirtilmiştir.
Üniversitelerde dini simgelerin kullanılmasının yasaklanmasının temelinde laiklik
ilkesi vardır. Şeriata dayalı bir devlet sistemi getirilmesinin önlenmesi
amaçlanmaktadır. Bu değişiklik değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek
laiklik ilkesiyle bağlantılıdır. Anayasa Mahkemesi bu ilkelere uymayı şekil
şartı olarak öngörmektedir. Bu nedenle görüşülmemelidir.
Bu
görüşlere cevaben, Anayasa Mahkemesinin yasal düzenlemeler yapılırken dini
unvanlara dayanılmamasını öngördüğü belirtilmiştir. Laik bir devlette dini
gerekçelerle yasal düzenlemeler yapılamaz. AİHM kararları ışığında ilgili
devletin takdir hakkı olduğu, iç hukukunda değişiklik yapabileceği
söylenmektedir. Yasal düzenlemeler doğrultusunda mahkeme içtihatları da
değişebilir. Bu doğal bir durumdur.
1982
Anayasası şekil açısından sınırları belirlemiştir. Bu noktada 1961
Anayasasından ayrılmaktadır. Anayasanın 2 nci maddesiyle ilgili farklı
düzenlemeler pek çok Anayasa taslağında yer almıştır. Hukuk devletinin
gereği tüm vatandaşlara eşit davranmaktır. Temel hak ve hürriyetlerin
gereği yapılmaktadır. Laiklik ilkesi ile çatışmamaktadır.
Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil ÇİÇEK Teklifin 10 ve 42 nci
maddeleriyle ilgili olduğunu, değişmez tekliflerle ilgili olsa doğrudan
reddedileceğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesi mevcut mevzuata göre karar
verecektir. Bahsedilen kararlar 1961 Anayasası ile ilgilidir. Oysa 1982
Anayasasıyla ilgili kararlarında şekil yönünden yetkisinin sınırlarını
belirtmektedir. Bu da teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle
görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlıdır. Yapılan
görüşmelerden sonra önerge oya sunulmuş ve reddedilmiştir.
Devletin
temelini bozma hedefi güdenler eşitlik, eğitim-öğrenim hakkının arkasına
saklanmaktadır. Türban bunun aracı olarak kullanılmaktadır. Türban serbestisi
mahalle baskısını artıracak, toplumu bölünme tehlikesiyle karşı karşıya
bırakacaktır. Bunun arkası gelecektir.
Türkiye’de
türban sorununu çıkaranlar siyasidirler. Mağduriyetlerin giderilmesi
öncelikli amaç olmalıdır.
Siyasal
İslamcılık hareketi bu Teklifin yasalaşmasıyla hız kazanacaktır. Laik düzen
tehdit edilmektedir. Değişiklikle bu sorun çözülmeyecek aksine büyüyerek
devam edecektir.
Teklifin
tümü üzerindeki görüşmelerden sonra maddelere geçilmesi oy çokluğu ile
kabul edilmiştir.
Teklifin
1 inci maddesi üzerindeki görüşmelerde şu görüşler dile getirilmiştir;
Toplumsal
barışın sağlanması adına eşitliğe ihtiyacımız vardır. Amaç, Anayasal
sistemin temel ilkesi olan eşitlik ilkesinin kanunlarda ve gerçek hayatta,
uygulamada anlamını bulmasıdır. Madde ile kanun önünde öngörülen eşitlik,
kamu hizmetleri açısından vurgulanmaktadır. Laiklik ilkesi ile bağlantısı
yoktur.
İslamiyet’in
en güzel yaşandığı yer ülkemizdir. Bunun da nedeni laiklik ilkesidir.
İnsanların bireysel tercihlerine herkesin saygısı vardır. Ancak karşı
olunan kutsal değerlerin siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmasıdır.
AİHM
kararlarında başörtüsünün “bunu takmayanlarda uyandıracağı baskı göz önünde
bulundurulmalıdır” diyor. Düzenleme amaçla orantılı olmalı, kamu düzeni
korunmalıdır. Anayasamızın başlangıç bölümünün dördüncü fıkrası 1, 2, 3
üncü maddeleri, 6 ncı maddenin son fıkrası, 11, 12, 13,14 üncü maddeleri,
24 üncü maddenin son fıkrası konumuzla çok alakalıdır. Özellikle 24 üncü
maddenin son fıkrası din istismarını engellemeyi amaçlamaktadır. Uluslararası
sözleşmeler ve AİHM kararları göz ardı edilmemelidir. Kamu hizmetlerine
türbanla girmenin alt yapısı hazırlanmaktadır.
Siyaset
kurumu sorunları çözmek zorundadır. Bu sorunu çözmemizde hak, hukuk, rejim,
adalet açısından yarar vardır. Bu düzenleme uygun görülmüyorsa sorunu
çözmede hangi yol seçileceği açıkça ortaya konulmalıdır. İnsan haklarına
saygılı olmanın da Cumhuriyetimizin niteliklerinden olduğu unutulmamalıdır.
Teklifin
1 inci maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin
2 nci maddesi üzerinde üyelerimiz şu görüşleri ifade etmişlerdir;
Yükseköğrenim
hakkının kanun dışı uygulama ile engellenmesinin önüne geçilmesi maddenin
özünü oluşturmaktadır. Mesele değerler ekseninde tartışıldığında herkes bu değerlere
sahip çıkacaktır. Bu ortak payda içinde sorunlara çözüm bulmamız
gerekmektedir.
Bazı
üyelerimiz getirilen düzenlemenin Anayasanın 2 ve 42 nci maddesinin üç ve
dördüncü fıkralarına aykırılık teşkil ettiğini söylemiştir. Sorunun çözümü için
öncelikle alt yapı oluşturulmalı, güven ortamı sağlanmalıdır.
Teklifin
2 nci maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin
yürürlük ve halkoylamasını düzenleyen 3 üncü maddesi Komisyonumuzca oy
çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin
tümü oya sunulmuş ve Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir…”
252547
sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesinde değişiklik yapan
teklifin gerekçesi :
“Genel Gerekçesi;
Yükseköğrenimde
yaşanan ve eğitim öğrenim hakkından yararlanmada eşitsizliğe yol açan
uygulamalara yasal bir çözüm bulmak amacıyla Anayasanın 10 uncu ve 42 nci
maddelerindeki değişiklikler çerçevesinde 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanununun Ek 17 nci maddesine bir fıkra eklenmesi ihtiyacı hasıl olmuştur.
Madde Gerekçesi ise;
Bu
hükmün amacı, herkesin yükseköğrenim hakkından serbestçe, eşit ve özgür bir
ortamda yararlanmasını sağlamaktır. Üniversitelerde uzun bir süredir devam
eden ve bazı öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinden dolayı öğrenim hakkından
yoksun bırakılmasına neden olan uygulama, toplumsal barışı, millet-devlet
kaynaşmasını ve eğitimde fırsat eşitliğini olumsuz yönde etkilemektedir.
Üniversite düzeyinde eğitim gören kişilerin, kendi kılık ve kıyafetleri konusunda
tercih yapabilmeleri, bireysellik, kimlik ve kişiliklerinin gelîşmesi için
kaçınılmaz bir gerekliliktir. Üniversiteler evrensel bilgi ve bilîmin hür
bir ortamda üretildikleri, özgür ve özerk mekanlardır. Cumhuriyetimizin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği "fikri hür, vicdanı
hür, irfanı hür" nesiller, ancak kişilerin hiçbir gerekçeyle ayrıma
tabi tutulmadığı ve eşit olarak yükseköğrenim hakkından yararlandırıldığı
özgür üniversitelerde yetişebilir.
Yükseköğretim
kurumlarında başın örtülmesi, eğitim ve öğretimin gerektirdiği güvenliğin
sağlanması amacına yönelik olarak sınırlandırılmaktadır. Bu kapsamda, başı
örtmek için kullanılan kıyafetlerin yüzü açıkta bırakması ve kişinin
kimliğinin tespitine imkan verecek şekilde olması gerekmektedir.”
Değişiklik metni ise;
“4.11.1981 tarihli ve 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesine birinci fıkrasından sonra
gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yüksek
öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme
yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin
tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması
gerekir.” biçimindedir.”
262547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesinde değişiklik yapan
teklifin gerekçesi :
“Genel Gerekçesi;
Yükseköğrenimde
yaşanan ve eğitim öğrenim hakkından yararlanmada eşitsizliğe yol açan
uygulamalara yasal bir çözüm bulmak amacıyla Anayasanın 10 uncu ve 42 nci
maddelerindeki değişiklikler çerçevesinde 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanununun Ek 17 nci maddesine bir fıkra eklenmesi ihtiyacı hasıl olmuştur.
Madde Gerekçesi ise;
Bu
hükmün amacı, herkesin yükseköğrenim hakkından serbestçe, eşit ve özgür bir
ortamda yararlanmasını sağlamaktır. Üniversitelerde uzun bir süredir devam
eden ve bazı öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinden dolayı öğrenim hakkından
yoksun bırakılmasına neden olan uygulama, toplumsal barışı, millet-devlet
kaynaşmasını ve eğitimde fırsat eşitliğini olumsuz yönde etkilemektedir.
Üniversite düzeyinde eğitim gören kişilerin, kendi kılık ve kıyafetleri konusunda
tercih yapabilmeleri, bireysellik, kimlik ve kişiliklerinin gelîşmesi için
kaçınılmaz bir gerekliliktir. Üniversiteler evrensel bilgi ve bilîmin hür
bir ortamda üretildikleri, özgür ve özerk mekanlardır. Cumhuriyetimizin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği "fikri hür, vicdanı
hür, irfanı hür" nesiller, ancak kişilerin hiçbir gerekçeyle ayrıma
tabi tutulmadığı ve eşit olarak yükseköğrenim hakkından yararlandırıldığı
özgür üniversitelerde yetişebilir.
Yükseköğretim
kurumlarında başın örtülmesi, eğitim ve öğretimin gerektirdiği güvenliğin
sağlanması amacına yönelik olarak sınırlandırılmaktadır. Bu kapsamda, başı
örtmek için kullanılan kıyafetlerin yüzü açıkta bırakması ve kişinin kimliğinin
tespitine imkan verecek şekilde olması gerekmektedir.”
Değişiklik metni ise;
“4.11.1981 tarihli ve 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesine birinci fıkrasından sonra
gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yüksek
öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme
yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin
tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması
gerekir.” biçimindedir.”
27AYMK., Esas Sayısı:1986/13,Karar Sayısı:1987/12; Karar
günü:22/5/1987.
|