|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı:
2007/21
Karar Sayısı:
2008/40
Karar Günü:
17.1.2008
İPTAL DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Haluk KOÇ, Kemal
KILIÇDAROĞLU ve 117 milletvekili
İPTAL
DAVASININ KONUSU :10.1.2007 günlü, 5572 sayılı
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve
Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesinin Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5. ve 11. maddelerine aykırılığı savıyla iptali ve
yürürlüğünün durdurulmasıistemidir.
I -
İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN GEREKÇESİ
İptal ve
yürürlüğü durdurma istemlerini içeren 23.2.2007 günlü dava dilekçesinin
gerekçe bölümü şöyledir:
“III. GEREKÇE
15.11.2000 tarihli ve 4603 sayılı
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve
Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunun 2 nci
maddesinin 5572 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki (2) numaralı
fıkrasında,
“Yeniden
yapılandırma işlemlerinin tamamlanmasını müteakiben bankaların hisse satış
işlemleri 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
hükümleri çerçevesinde sonuçlandırılır. Yeniden yapılandırma ve hisse satış
işlemleri bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren “beş yıl” içinde tamamlanır.
Bakanlar Kurulu bu süreyi bir defaya mahsus olmak üzere yarısı kadar
uzatabilir.” denilmiştir. Bu hüküm, 4603 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile birlikte
değerlendirildiğinde iptali istenen kural ile yapılan değişikliğin;
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve
Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketinin (bankalar) çağdaş bankacılığın ve
uluslararası rekabetin gereklerine göre çalışmalarını ve özelleştirmeye
hazırlanmalarını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmaları ile hisse
satışlarına ilişkin düzenlemelerin ve hisselerin tamamına kadarının özel
hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilere satışının
gerçekleştirilmesi için bu Yasada öngörülen sürenin 5 yıldan 10 yıla
çıkarılmasını amaçladığı görülecektir. Ancak, aşağıda belirtilen
nedenler dikkate alındığında ise iptali istenen kuralla yapılan bu
düzenlemenin kamu yararı amacı taşımadığı fark edilecektir.
4603 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin 5572 sayılı Kanunla yapılan
değişiklikten önceki (2) numaralı fıkrası uyarınca çıkarılan Bakanlar
Kurulu’nun 27.12.2005 tarih ve 2005/9841 sayılı, Türkiye Halk Bankası
Anonim Şirketince Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve
Kefalet Kooperatifleri kefaletiyle esnaf ve sanatkarlara kredi
kullandırılmasına ve 15.11.2000 tarihli ve 4603 sayılı Kanuna tabi
bankaların yeniden yapılandırma ve hisse satış işlemlerine dair sürenin
uzatılmasına ilişkin Kararının 7 nci maddesinde;
4603 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim
Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun’un 2 nci maddesinde yer alan, yeniden yapılandırma ve hisse
satış işlemlerinin tamamlanmasına ilişkin 5 yıllık sürenin 25.11.2005
tarihinden itibaren yarısı kadar uzatıldığı belirtilmiş ve Kararın
yürürlüğüne ilişkin 8 inci maddesinde de 7 nci
maddenin 25.11.2005 tarihinden geçerli olmak üzere Kararın yayımı tarihinde
yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.
Bakanlar Kurulunun bu Kararına
dayalı olarak Özelleştirme Yüksek Kurulu da 11.08.2006 tarih ve 2006/69
sayı ile;
1 - T. Halk Bankası A.Ş. (Halkbank)’ın sermayesinde
bulunan Hazine’ye ait hisselerin özelleştirme kapsam ve programına
alınmasını,
2 - Söz konusu hisselerin tamamının
satış yöntemi ile özelleştirilmesine, satışın “blok satış” yoluyla
gerçekleştirilmesini,
3 - Özelleştirme işlemlerinin
25.05.2008 tarihine kadar tamamlanmasını,
karara bağlamıştır.
Ankara Ticaret Odası Başkanlığının,
Özelleştirme Yüksek Kurulunun bu kararının iptali ve yürütmesinin
durdurulması istemiyle açmış olduğu dava nedeniyle Danıştay 13. Dairesinin
29.11.2006 tarih ve 2006/4258 esas sayılı kararıyla, dava konusu işlemin
yürütmesini durdurmuştur.
Danıştay 13.
Dairesinin bu kararında özetle; Anayasanın 8 inci maddesinde yürütme
yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve
kanunlara uygun olarak kullanılacağı ve yerine getirileceğinin kurala
bağlandığı vurgulandıktan sonra, Halk Bankası’nın yeniden yapılandırılması
ve hisse satış işlemlerinin tamamlanması için öngörülen yasal 5 yıllık
sürenin 25 Kasım 2005 tarihinde sona erdiği, bu sürenin bir defaya mahsus
olarak yarısı kadar uzatılabileceğine ilişkin yetkinin Bakanlar Kurulu
tarafından yasada öngörülen süre tamamlanmadan kullanılması gerektiği, dava
konusu ÖYK kararına dayanak alınan Bakanlar Kurulu kararının ise Anayasanın
8 inci maddesi hükmü çerçevesinde irdelendiğinde 4603 sayılı kanunun 2 nci maddesinde 5230 sayılı kanunla yapılan
değişiklikten sonra Halk Bankası’nın yeniden yapılandırılması ve hisse
satış işlemleri için öngörülen 5 yıllık sürenin tamamlandığı tarihten sonra
ve başka bir yasal dayanak olmaksızın 27 Aralık 2005 tarihinde
çıkarıldığından yetki yönünden hukuka aykırı bulunduğu belirtilmiştir.
10.01.2007 tarih
ve 5572 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle 4603 sayılı Kanunda yapılan
değişikliğin temel işlevlerinden birinin, 4603 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin (2) numaralı bendinde belirtilmiş olan “5” yıllık süreyi “10” yıla çıkartarak
yürütülmesi durdurulan işlemin yetki açısından hukuki dayanağı konusunda
Danıştay’a bir tartışma zemini hazırlamak olduğu söylenebilir. Söz konusu değişikliğin bir başka işlevi de
Bakanlar Kuruluna, ÖYK kararına dayanak oluşturacak yeni bir karar alma imkanı vermek olmuştur.
Kuşkusuz Anayasamıza göre yasama
yetkisi asli ve genel niteliktedir. Ancak bu, yasa koyucunun takdir
yetkisinin sınırsız olduğu anlamına gelmez. Yasama erki Anayasaya ve
evrensel hukuk kurallarına uygun olarak kullanılmalıdır. Bu, hem Anayasanın
11 inci maddesinde ifade edilen Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı
ilkesinin, hem de Anayasanın 2 nci maddesinde
ifade edilen hukuk devleti olmanın gereğidir.
Bilindiği gibi Anayasamızın 2 nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk
devleti olduğu ifade edilmiştir.
“Hukuk devleti” tüm etkinliklerinde
hukuka, Anayasaya ve evrensel hukuk kurallarına ve ilkelerine uyan
devlettir.
Evrensel hukuk ilkeleri, yasaların
soyut, genel ve nesnel nitelik taşımasını gerektirir.
Yasaların genelliği ilkesi,
yasaların özel, geçici veya güncel bir durumu gözeterek veya belli bir
kişiyi hedef alarak yapılmamasını zorunlu kılar.
Bir hukuk devletinde devlet erki
kullanılarak yapılan tüm işlemlerin nihai amacı ise, (Anayasada özel bir
amaç belirlenmemiş ise), kamu yararı olmalıdır.
Yasakoyucunun Anayasada belirtilen amacı ya da kamu yararını
gerçekleştirmek için siyasi tercihlerine uyan çözümleri benimsememekte
serbesttir. Kuşkusuz bunu da, yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasaya ve
evrensel hukuk ilkelerine uygunluğu gözeterek yapmalıdır.
10.01.2007 tarih ve 5572 sayılı
Kanunun iptali istenen 1 inci maddesi ile ilgili olarak üzerinde durulması
gereken husus, bu düzenlemenin içerik bakımından kamu yararı amaçlanarak
ortaya konulup konulmadığıdır.
İptali istenen kuralla yapılan
düzenlemenin, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi’nin 4046 sayılı
Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun hükümleri çerçevesinde
özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilere ve özellikle
yabancılara blok satışının önündeki engelleri kaldırmaya yönelik bir düzenleme
olduğu ortadadır.
Ülke ekonomisinin temel
unsurlarından olan bir bankanın özelleştirilmesi ile bir başka kurumun
özelleştirilmesi arasında, doğuracağı sonuçlar bakımından çok önemli
farklar vardır. Finans piyasasında faaliyet gösteren kurumlar, uluslararası,
çok uluslu şirket olabilir, bir tek ülkeye bağlı bir banka grubu veya
finans grubu olabilir. Burada önemli olan, bu kurumların özelleştirmesini
gerçekleştirip ihaleyi kazanan şirketlerin, sadece kendi politikaları
değil, aynı zamanda kendi ülkelerinin millî politikaları ve millî çıkarları
doğrultusunda faaliyet gösterme eğilimine girebilmeleridir.
Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye
yönelişi, 2001 yılında Türkiye’de yaşanan krizin ardından dünyanın en büyük
bankacılık gruplarından HSBC Bank`ın Demirbank`ı almasıyla başlamıştır. Dışbank
Fortis`e, Finansbank
Yunan Ulusal Bankası`na (NBG), Denizbank Dexia`ya, Yapı ve Kredi
Bankası Koç Unicredito ortaklığına, Tekfenbank Eurobank`a, MNG
Bank Arab Bank`a satılırken, Garanti Bankası, Şekerbank ve son olarak Akbank’ın Citygroup’a
hisse satışı gerçekleştirilmiştir. Uluslararası sermayeye yapılan bu
satışların toplamı iki yılda 14 milyar dolara dayanmıştır. Ayrıca satış
görüşmeleri devam eden Alternatifbank ve Oyakbank`ta da satışın
gerçekleşmesi durumunda bu rakamın 15 milyar dolara yaklaşması
beklenmektedir. Türkiye`deki bankaların yabancı finans gruplarına
satılmasının ardından sektördeki yabancı payı da yüzde 31’in üzerine çıkmış
ve Türkiye’de bankalardaki yabancı payı açısından kritik bir sürece
girilmiştir. Yabancı payı bulunmayan 5 banka Halkbank,
Vakıflar Bankası, Ziraat Bankası, İş Bankası ve Oyakbank’tır.
Bunlardan Halkbank ve Vakıflar Bankası
özelleştirme kapsamında, Oyakbank’ın satış
görüşmeleri sürmekte, Ziraat Bankasının 2007 sonrasında satılması planlanmaktadır.
İptali istenen kural da bu satışların önünü tümüyle açan bir düzenlemedir.
Bu satışlardan sonra yabancı payının yüzde 66.19’a çıkacağı
hesaplanmaktadır.
Gelişmiş ülkelerde ise, bankacılığın
ulusal sermayenin elinde kalması için uğraş verilmektedir. Hiçbir gelişmiş
ülkede yabancı banka payı yüzde 20’nin üzerinde değildir. Örneğin, yabancı
payı, Avrupa Birliği ülkelerinden Almanya’da yüzde 5, İtalya’da yüzde 8,
İspanya’da yüzde 10, Hollanda’da yüzde 11, Danimarka’da yüzde 17, Avusturya
ve Fransa’da yüzde 19, Yunanistan’da yüzde 20… Avrupa Birliği dışındaki
ülkelere bakacak olursak, bu oran, Amerika’da yüzde 19, Japonya’da yüzde 6.7, Avustralya’da yüzde 17, İsviçre’de yüzde 10.7,
Kanada’da yüzde 4.8’dir.
Yabancı sermaye oranı, IMF’nin
kontrolündeki ülkelerden Estonya’da yüzde 98.9, Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 90, Slovakya’da yüzde
85.5, Meksika’da yüzde 82, Macaristan’da yüzde 88.8, Polonya’da yüzde 68.7,
Arjantin’de yüzde 48, Peru’da yüzde 47, Şili’de yüzde 42’dir. (Ekonometri
Dergisi, 23.11.2006).
Hal böyle iken, IMF İcra
Direktörleri tarafından Aralık 2006’da onaylanan programın beşinci gözden
geçirmesine yönelik niyet mektubunda, Halkbank’ın
satışının Mayıs 2007 sonuna kadar tamamlanmasının planlandığı
bildirilmiştir.
Kamu Bankaları, işlevleri yönünden
diğer ticari bankalardan ayrılır: Bu bankalar, kamu yarar ve çıkarını
gözetme ilkesine göre çalışırlar. Amaçları, salt kâr etmek değildir;
tersine, yüklendikleri, sosyal, finansman ve diğer görevler dolayısıyla,
görev zararı yüklenen ve kamu kaynaklarıyla bu zararları kapatılan
kuruluşlardır. Özel Bankalar, doğaları gereği, kamu yarar ve çıkarına göre
değil, fakat özel yarar ve çıkarlara göre çalışırlar. Bu çelişkinin çözümü,
Kamu Bankalarının varlık nedenidir. Kamu Bankaları, özel yarar ve çıkar sağlamayan
bankalardır. Kamu çıkarları, özel çıkarlara önceldir.
Bankacılık
sektöründe, son yıllarda, ortaya çıkan gelişmelerden kamu bankalarının
tasfiye edilmekte oldukları, ya da işlevlerinin giderek sınırlandırıldığı
ve yabancı bankalarla entegrasyona gidildiği
gözlemlenmektedir.
Nitekim, 1992 yılında bütün aktif ve pasifleriyle birlikte
Türkiye Öğretmenler Bankası T.A.Ş. (Töbank),
borç, alacak, mevduat ve taahhütleriyle de 1993 yılında Sümerbank ve 1998
yılında Etibank T. Halk Bankası A.Ş.’ye devredilmiştir. Emlak Bankası
faaliyetlerini yürütemediği gerekçesiyle T.C. Ziraat Bankası A.Ş.’ye
devredilmiş, 12 Kasım 2001 tarihinde Türkiye Emlak Bankası’nın 96 şubesi
ise, personeli ve bilançosuyla birlikte T.C.
Ziraat Bankası A.Ş.’den T. Halk Bankası A.Ş.’ye devredilmiştir. 2004
yılının ikinci yarısında Pamukbank T.A.Ş., Halk
Bankası A.Ş.’ye devredilmiş, devir işlemleri ise 17 Kasım 2004 tarihi
itibarıyla tamamlanmıştır.
Diğer taraftan Zorlu Grubuna ait
Denizbank’ın yüzde 75’i, Belçika Fransız ortaklığı olan Dexia
Banka; Doğan Grubu’na ait Dışbank’ın yüzde 90’ı,
Hollanda Belçika ortaklığı olan Fortis’e; MNG
Holding’e ait MNG Bank’ın yüzde 91’i, Lübnanlı Hariri ailesine ait Bank MED’e; Sabancı Holding’e ait AKBANK’ın
yüzde 20’si, CİTİBANK’a; Yapı ve Kredi Bankası’nın
TMSF’ye ait yüzde 57.4’ü,
Koç – Unicredito ortaklığına; Doğuş Grubu’da ait Garanti Bankası’nın yüzde 25.5’i de
General Elektrik’e satılmıştır.
Bu
eğilimin sürdürülmesi sonucunda, bir yandan BIS ve IMF, belki ileride
Avrupa Yatırım Bankası, diğer yandan da Dış Bankalar gözetim ve denetimdeki
bir bankacılık sektörüyle bütün ekonomik faaliyetlerde dışa bağımlılık
artacaktır.
Bu bakımdan, yabancılar bankacılık
sistemi üzerinde paylarını artırdıkça, Türk ekonomisi giderek daha fazla
yabancı güdümüne, daha fazla yabancı hâkimiyetine girmiş olacak ve ekonomik
bağımsızlığımız ve dolayısıyla siyasal bağımsızlığımız tehlikeye
girecektir.
Özelleştirme tutkusu tehlikeli ve
ülke geleceğini karartacak boyutlara ulaşmaktadır.
İdeolojik yaklaşımla yapılan ve
yapılmak istenen ÖZELLEŞTİRMELER ülke ekonomisinde tahribata ve onarılması
güç yaralar açmaya yönelik hale gelmiştir. 20 yıldır sürdürülen
özelleştirme uygulamaları başlangıçta anlatılan ve söylenenlerin hiç
birinin gerçekleşmediğini ve gerçekleşmeyeceğini açıkça ortaya koymuştur.
“Özelleştirme” adı altında yapılanın gerçekte “ekonomik yabancılaştırma”
olduğu artık yadsınamaz.
Sosyal, siyasal ve ekonomik alandaki
yabancılaştırmanın ise, yönetenler ve sermaye sahipleri eliyle yapılan ve
yönetilenlerin aleyhine işleyen bir mekanizma olduğu açıktır.
Osman ULAGAY, 7
Şubat 2007 tarihli Milliyet Gazetesinde yayımlanan “Yabancı Sermayeye tepki
paronaya mı?” başlıklı yazısında; İngiliz
sanayinin simgelerinden British Steel’in mirasçısı olan Corus
Grubu’nun Hindistan’ın Tata Grubu tarafından
satın alınması üzerine yabancı yatırım sermayesine en fazla hoşgörüyle
bakılan İngiltere’de bile “Bu işin sonu nereye varacak?” sorusunun yeniden
gündeme geldiğini belirtikten sonra “…Bu konuyla ilgili olarak 24 Ocak tarihli
Financial Times’ta yer
alan değerlendirmede İngiltere’nin bu konudaki hoşgörüsü sorgulanarak Batı
dünyasındaki uygulamalardan örnekler veriliyordu” açıklamasında bulunmakta
ve bu gazete’den “ABD, yabancıların havayolu şirketlerini, televizyon
şirketlerini ve ulusal güvenlikle uzaktan yakından ilgili herhangi bir
şirketi satın almasına izin vermiyor. Fransa, savunma yan sanayii de dahil olmak üzere 11 sektördeki şirketlerin, yabancı
sermayenin kontrolüne geçmesini önleyecek koruma önlemleri aldı. İspanya,
enerji devi Endesa’nın Almanların eline geçmesini
önlemeye çalışıyor.” alıntısını yaparak “Bunların yanı sıra özellikle Rusya
ve Venezuela gibi petrol ihracatçısı ülkelerde,
başta enerji şirketleri olmak üzere stratejik öneme sahip şirketleri
devletin denetimine alıp yabancı sermaye denetiminden çıkarma çabaları
yaygınlaşıyor.” görüşüne yer vermektedir.
Hal böyle iken, Tüpraş,
Petkim, Telekom, Tekel, BANKALAR, TV’lerin vb.
tesislerin satışının, yabancıya, uluslararası tekellere devrinin, işçiyi,
çiftçiyi, esnafı, ekonomiyi, piyasaları ve özellikle ülkemiz geleceğini
olumsuz yönde etkileyeceği; ekonomik dolayısıyla siyasal bağımsızlığımızı
zedeleyeceği bilmezden gelinemez.
İçerdiği temel görüş ve ilkeler,
öbür hükümlerle eşdeğer olan Anayasanın Başlangıç kısmının beşinci
paragrafında, “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatleri ...nin karşısında korunma göremeyeceği....”
ilkesi ile Anayasanın öngördüğü hukuk düzeni içinde ulusal çıkarların herşeyin üzerinde tutulması gerektiği belirtilmiştir.
Öte yandan, Anayasanın 2 nci maddesinde, “... toplumun huzuru, millî dayanışma
ve adalet anlayışı ... içinde
insan haklarına saygılı...” olunacağına yer verilerek toplumun çıkarları da
koruma altına alınmıştır.
Anayasanın 5 inci maddesinde de, bir
yandan “...Türk Milletinin bağımsızlığı”nı, öte yandan da “... kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak” Devlet’in temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır. Anayasa
Mahkemesinin 2983 sayılı Yasa ile ilgili kararında, 5 inci maddede yer alan
“Türk milletinin bağımsızlığı” ilkesinin siyasal ve ekonomik bağımsızlığı
birlikte içerdiği, bu kavramların yalnız başına bir anlam taşımadıkları,
birbirlerini tamamlayan kavramlar oldukları vurgulanmıştır.
Bir ülkedeki banka
sahibi kişilerin, o ülkenin ekonomik ve sosyal sistemine büyük ölçüde
etkide bulunabilecekleri ve yabancıların çok miktarda bankaya (banka
hissesine) sahip olmalarının bulundukları devletin egemenliği üzerinde
olumsuz etki yaratabileceği düşüncesi, yabancıların banka edinmelerine
sınırlama getirilmesini de gerekli kılmaktadır.
İptali istenen kural
ise, Halk Bankasının özelleştirilmesinin önündeki engelleri kaldırarak
yukarıda açıklanan nedenlerle, ekonomik ve dolayısıyla siyasal
bağımsızlığımızın zedelenmesine, toplumun çıkarlarının ve dolayısı ile huzurunun
zarar görmesine, ulusal çıkarlarımız karşısında sermayenin korunmasına yol
açmaktadır.
Bu nedenlerle, iptali
istenen düzenlemenin yöneldiği nihai amacın kamu yararı değil fakat
bankalarımızın ve özellikle ülkemizdeki işlevi ve yeri bakımından kamu
bankaları içinde farklı bir konumu bulunan Halkbank’ın
(Bkz. Ek.6, Güngör Uras’ın 31 Ocak 2007 tarihli Milliyet Gazetesi’nde
yayımlanan “Halkbank diğer kamu bankalarından
farklı bir bankadır” başlıklı makalesi) blok halinde yabancılara satışına imkan tanımak olduğunu söylemek gerekmektedir.
Diğer yandan
Özelleştirme Yüksek Kurulunun “Türkiye Halk Bankası A.Ş.’nin özelleştirilmesi” ne ilişkin olarak 05.02.2007
tarihinde ve 2007/8 sayı ile,
“1. Halkbank’ın
özelleştirilmesine ilişkin uygulama imkanı
kalmayan Kurulumuzun 11.08.2006 tarih ve 2006/69 sayılı Kararının iptal
edilmesine,
2. Halkbank
sermayesinde bulunan Hazine’ye ait hisselerin özelleştirme kapsam ve
programına alınmasına,
3. Halkbank
hisselerinin yüzde 25’ine kadar olan kısmının halka arz suretiyle
özelleştirilmesine ve halka arz işleminin 2007 yılı sonuna kadar
tamamlanmasına,”
karar vermiş olduğu hususu da gözden
kaçırılmamalıdır.
Özelleştirme Yüksek
Kurulunun bu kararı, Halk Bank’ın blok satışından vazgeçildiğini
göstermemektedir. Zira bu Karar’da, halka arz yöntemiyle özelleştirilecek
olan Hazine’ye ait hisselerin sadece yüzde 25’ine kadar bölümüdür. Kalan
yüzde 75 hissenin blok satışı yoluyla yabancılara satılmasının önü açık
bırakılmıştır. Bunun nedeni ise,
IMF’ye verilen en son niyet mektubunda “Özelleştirme İdaresi Halk
Bankasının özelleştirme sürecinden resmen sorumlu kılınmıştır…” denilmesidir (TBMM Genel
Kurul Tutanağı örneği, 22. Dönem 5. Yasama Yılı 48. Birleşim 10 Ocak 2007
Çarşamba. Bu durumda, IMF’e verilen söz konusu
niyet mektubu çerçevesinde verilen taahhüt ile halka arz yöntemiyle
özelleştirilecek Hazine’ye ait hisse miktarı dikkate alındığında, Halk
Bank’ın blok satışına (yabancıya satışına) imkan
veren iptali istenen kuralla yapılan düzenlemenin kamu yararı amacına
yönelmediği bir kez daha anlaşılmaktadır.
Kamu yararını değil özel
bir takım çıkarları ve amaçları gerçekleştirmek için yapılan kanunların ise
hukuk devleti ilkesine ve dolayısıyla bu ilkenin ifade edildiği Anayasanın
2 nci maddesine aykırı düşeceği açıktır.
İptali istenen kuralı
yukarıda açıklanan gerekçelerle, Anayasanın 2 nci
maddesinde yer alan “…toplumun huzuru, milli dayanışma….anlayışı
…içinde ibaresi ve hukuk devleti ilkesi; 5 inci maddesinde yer alan
“kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak “ ve “Türk
Milletinin Bağımsızlığı” ibareleri ve Anayasanın Başlangıç kısmındaki
“Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin ….karşısında koruma
göremeyeceği…” ilkesi ile bağdaştırmak da olanaksızdır.
Üzerinde durulması gereken bir başka
husus da, kamu yararı amacına yönelmemiş olduğunu yukarıda açıkladığımız
söz konusu düzenlemenin, özel bir durumu hedefleyerek yani yasaların
taşıması gereken genellik ilkesine aykırı bir biçimde yapılıp
yapılmadığıdır.
4046 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında Bakanlar Kuruluna 5
yıllık süreyi, bu süre dolmadan yarısı kadar uzatabilmek imkanını
getiren ve 5 yılın uzatılmadan dolması ile hükmünü ifade etmiş olan
düzenlemeye, Danıştay kararı sonrası sırf özelleştirme hedeflenerek ve süre
uzatılmak suretiyle yeniden uygulanabilirlik kazandırılmış olması, yasakoyucunun genellik ilkesine uymadığını; duruma özgü
düzenleme yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. Böyle bir durum ise, yine
Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti
ilkesine aykırı düşer.
Diğer taraftan, bir yasa
kuralının Anayasanın herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun
kendiliğinden Anayasanın 11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu
doğuracaktır (Anayasa Mahkemesinin 03.06.1988 tarih ve E.1987/28, K.1988/16
sayılı kararı, AMKD., sa.24,
shf. 225).
Açıklanan
nedenlerle10.01.2007
tarih ve 5572 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk
Bankası ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanununun 1 inci maddesi Anayasanın 2 nci,
5 inci ve 11 inci maddeleri hükümleri ile Anayasanın Başlangıç kısmının
beşinci paragrafına aykırı olup, iptali
gerekmektedir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
İptali istenen hükmün uygulanması
halinde ülke ekonomisinde önemli bir yeri olan
bankaların ve özellikle Halk Bankasının Anayasaya aykırı olarak ve geriye
dönüşü imkansız biçimde özelleştirilerek
yabancıların eline geçmesine imkan verileceği ve bundan giderilmesi
olanaksız hukuki zarar ve durumların doğacağı açıktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını
önlemek amacıyla, iptali istenen hükmün iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüğünün de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
V. SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda açıklanan gerekçelerle;
10.01.2007 tarih ve 5572 sayılı
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası ve Türkiye Emlak
Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanununun 1 inci maddesinin, Anayasanın 2 nci, 5
inci ve 11 inci maddelerine ve Anayasanın Başlangıç kısmına aykırı olduğundan,
iptaline ve iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün
durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”
II - YASA METİNLERİ
A - İptali İstenen Yasa Kuralı
5572
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim
Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesi şöyledir:
“15.11.2000
tarihli ve 4603 sayılıTürkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası
Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunun 2 nci maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “beş
yıl” ibaresi “on yıl” olarak değiştirilmiştir.”
B - Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava
dilekçesinde, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5. ve
11. maddelerine dayanılmıştır.
III - İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğinceHaşim
KILIÇ, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet
AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM, A. Necmi
ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ
ve Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ünkatılmalarıyla 6.3.2007 günü yapılan ilk
inceleme toplantısında, dosyada eksik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin bu konudaki raporun
hazırlanmasından sonra karara bağlanmasına oybirliğiyle karar verilmiştir.
IV - ESASIN İNCELENMESİ
Dava
dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen yasa
kuralı, dayanılan Anayasa kurallarıyla bunların gerekçeleri ve diğer yasama
belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava
dilekçesinde, kuralda yer alan üç yıllık sürenin daha önce beş yıla
çıkarıldığı, sürenin beş yıldan on yıla çıkarılmasının kamu yararı amacı
taşımadığı, Bakanlar Kurulu’nun süre uzatım yetkisini süresi içinde
kullanmaması nedeniyle, Danıştay tarafından verilen, Özelleştirme Yüksek
Kurulu (ÖYK) kararının yürürlüğünün durdurulması yönündeki karardan sonra,
bu Yasa değişikliği ile hem ÖYK’ye hem de
Bakanlar Kurulu’na yeni kararlar alma olanağı verildiği, yasakoyucunun takdir yetkisinin sınırsız olmadığı, yasakoyucunun ve Bakanlar Kurulu’nun süre uzatımını,
süre bitmeden kullanmadığı halde, yargı kararı sonucu ortaya çıkan durumu
karşılamak için süre uzatımı yönünde yasa değişikliği yapıldığı, yasaların
soyut, genel ve nesnel olması, özel, geçici ve güncel bir durumu gözeterek
ve belli bir kişiyi hedef alarak yapılmaması gerektiği, 2001 yılından sonra
bankaların yabancılara satışının yaygınlaşarak sürdüğü, sektördeki yabancı
payının % 31’e çıkarak kritik bir sürece girildiği, yabancı payı bulunmayan
beş bankanın yabancıya hisse satışının gerçekleşmesi durumunda yabancı
payının % 66’ya çıkacağının hesaplandığı, gelişmiş ülkelerde bu payın %
20’nin üzerinde olmadığı,uluslararası ekonomik kuruluşların gözetim ve denetimindeki bir
bankacılık sisteminin bütün ekonominin dışa bağımlı hale gelmesine neden
olacağı, böylece ekonomik bağımsızlıkla birlikte siyasal bağımsızlığın ve
egemenliğin de tehlikeye gireceği, Anayasa’nın Başlangıç’ının beşinci
paragrafı gereğince ulusal çıkarların her şeyin üstünde tutulması
gerektiği, bağımsızlığın siyasal ve ekonomik bağımsızlığı birlikte
içerdiği, dava konusu kuralın IMF Niyet Mektubunda verilen sözün yerine
getirilmesi için konulduğu, bu nedenlerle Anayasa’nın Başlangıcı ile 2., 5. ve 11. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
15.11.2000 günlü, 4603 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, Yasa
kapsamındaki bankaların yeniden yapılandırma işlemlerinin tamamlanmasını
müteakiben hisse satış işlemlerinin 4046 sayılı Yasa hükümleri çerçevesinde
sonuçlandırılacağı, yeniden yapılandırma ve hisse satış işlemlerinin 4603
sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesinden itibaren üç yıl içinde tamamlanacağı,
Bakanlar Kurulu’nun bu süreyi bir defaya mahsus olmak üzere yarısı kadar
uzatabileceği belirtilmiştir. 16.7.2004 günlü, 5230 sayılı Yasa ile beş yıla çıkarılan süre,
25.11.2005’de sona ermiştir. Bu tarihten sonra, kuralda 2007 yılı başlarına
kadar herhangi bir değişiklik yapılmamış, 10.1.2007 günlü, 5572 sayılı
Yasa’nın dava konusu kuralı ile beş yıllık süre on yıla çıkarılmıştır. Böylece, Yasa kapsamındaki bankaların hisse
satış işlemlerine ilişkin süre, 4603 sayılı Yasa’nın yürürlük tarihi olan
25.11.2000 gününden itibaren on yıl olarak belirlenmiştir.
Anayasa’nın Başlangıç’ının beşinci paragrafında, hiçbir
faaliyetin “Türk millî menfaatlerinin” karşısında koruma göremeyeceği, 2.
maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan “sosyal bir hukuk devleti” olduğu, 5. maddesinde de “Türk
Milletinin bağımsızlığını” ve “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve
mutluluğunu” sağlamanın, “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk
devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri” kaldırmanın Devletin temel amaç ve görevleri arasında
olduğu belirtilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri
arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup, bunu geliştirerek sürdüren, hukuk
güvenliğini gerçekleştiren, Anayasa’ya aykırı tutum ve durumlardan kaçınan,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, yargı denetimine açık,
yasaların üstünde Anayasa’nın ve yasakoyucunun da
uyacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlettir.
4603 sayılı Yasa’nın Anayasa’ya aykırılık savının
incelendiği ve reddedildiği 19.6.2002 günlü, E.2001/33, K.2002/56 sayılı
Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği gibi, Yasa’da
yeniden yapılandırılmak suretiyle özelleştirilmesi öngörülen bankaların
hisse satışlarına sınır getirilmemesinin tümünün yabancılara satılmasına
olanak vereceği, bunun da Anayasa’nın Başlangıç’ındaki “Türk Milletinin
Bağımsızlığı” ilkesine aykırılık oluşturacağı savının, hisse satışlarının,
ekonominin koşullarına, sermaye hareketlerinin gereklerine ve sistemin
güçlendirilmesine, ulusal ve uluslararası rekabet gücünün sağlanmasına
bağlı olarak belirleneceği gözetildiğinde, anılan ilke ile bağlantısı
kurulamamıştır.
Bankaların, Devlet’in para, kredi ve sermaye politikalarının
oluşmasında ve saptanmış politikaların uygulanmasında önemli görevleri
bulunmaktadır. Para ikrazı işleriyle uğraşan, mevduat kabul eden, sermaye
teşekkülüne hizmet eden bankalar, ülke ekonomisinin en hassas kesimi olan
kredi piyasasında faaliyet gösteren kuruluşlardır. Devlet, bir yandan
tasarrufları korumak, diğer yandan da bankalarda biriken tasarrufların
milli ekonominin gereklerine göre kullanılmasını sağlamakla görevli olup,
bu görevini yerine getirebilmek için bankaları, para ve kredi piyasalarını
düzenleme ve denetleme gereksinimi duyar ya da Merkez Bankası yanında kamu
bankaları aracılığı ile sistemi yönlendirir. Devletin ekonomik görevlerini
ve amaçlarını gerçekleştirmek için, ulusal ekonominin gereklerine uygun
olarak kimi düzenlemeler getirmek, bunları değiştirmek ve kaldırmak,
anayasal sınırlar içinde yasakoyucunun
yetkisindedir.
Açıklanan nedenlerle, 4603 sayılı Yasa
kapsamında bulunan T.C. Ziraat Bankası ve Türkiye Halk Bankası’nın, kamu
tüzelkişiliği statüsünden çıkarılarak özel hukuk hükümlerine tabi anonim
şirket statüsüne geçirilmesinden sonra, ekonominin gereklerine uygun olarak
hisse satış işlemlerinin 4046 sayılı Yasa hükümleri çerçevesinde
sonuçlandırılması için süre uzatımına ilişkin düzenleme Anayasa’nın
Başlangıç’ı ile 2. ve 5. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Anayasa’nın 11. maddesinin anayasallık denetiminde işlevsel
olmaması nedeniyle kuralın bu madde yönünden incelemesine gerek
görülmemiştir.
Fulya
KANTARCIOĞLU, Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe
katılmamışlardır.
V - YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN İNCELENMESİ
10.1.2007 günlü, 5572 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak
Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 1. maddesine yönelik iptal istemi, 17.1.2008 günlü, E.2007/21,
K.2008/40 sayılı kararla reddedildiğinden, bu maddeye ilişkin yürürlüğün
durdurulması isteminin REDDİNE, 17.1.2008 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
VI - SONUÇ
10.1.2007 günlü, 5572 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye
Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 1. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU,
Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
17.1.2008 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi
ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
Türkiye Cumhuriyeti
Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlâk
Bankası Anonim Şirketinin (bankalar) çağdaş bankacılığın ve uluslar- arası
rekabetin gereklerine göre çalışmalarını ve özelleştirmeye hazırlanmalarını
sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmaları ile hisse satışlarına ilişkin
düzenlemelerin ve hisselerin tamamına kadarının özel hukuk hükümlerine tâbi
gerçek ve tüzel kişilere satışının gerçekleştirilmesi amacıyla 25.11.2000
günlü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 15.11.2000 günlü 4603
sayılı Yasa’nın 2. maddesinin ikinci fıkrasında “yeniden yapılandırma
işlemlerinin tamamlanmasını müteakiben bankaların hisse satış işlemleri
4046 sayılı Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun hükümleri
çerçevesinde sonuçlandırılır. Yeniden
yapılandırma ve hisse satış işlemleri bu Kanunun yürürlüğe girmesinden
itibaren üç yıl içinde tamamlanır. Bakanlar Kurulu bu süreyi bir defaya
mahsus olmak üzere yarısı kadar uzatabilir” denilmiş, bu süre daha sonra
16.7.2004 günlü 5230 sayılı Yasa ile beş yıla çıkarılarak 25.11.2005’de de
sona ermiştir. 27.12.2005 günlü 2005/9841 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile
beş yıllık süre 25.11.2005 gününden başlayarak yarısı kadar uzatılmış ise
de bu kararın, açılan dava sonucunda özelleştirme süresinin dolduğu
gerekçesiyle Danıştay tarafından yürütülmesinin durdurulmasına karar
verilmiştir. Kural’da 2007 yılı başına kadar, herhangi bir değişiklik
yapılmamış ise de 10.1.2007 günlü 5572 sayılı Yasa’nın dava konusu 1.
maddesi ile “beş yıl” ibaresi “on yıl” olarak değiştirilmiştir. Böylece
süresi biten “yeniden yapılandırma ve hisse satış işlemlerinin
sürdürülmesine, bir yılı aşan bir süre sonra geriye doğru bu süreyi de
kapsayacak biçimde yeniden olanak sağlanmıştır. Bunun sonucu olarak
belirtilen sürede tesis edilen ancak yasal dayanaktan yoksun olan kimi
idari işlemlere de hukuksal geçerlilik kazandırılmıştır. Bu düzenlemenin
geçmişi kapsayan özelliği nedeniyle konuya ilişkin davaları da etkilemesi
kaçınılmaz hale gelmiştir. Oysa hukuk devletinde bitmiş, üzerinden zaman
geçmiş sürelere geçmişten geçerli olarak işlerlik kazandırılması, hukuk
güvenliğini yok eden bu konuda verilmiş yargı kararlarının da geçersiz
sayılmasına yol açan uygulamalara neden olabileceği için kabul edilemez.
Yasalar kural olarak yürürlüğe girdikleri tarihten sonraki durumlara
uygulanırlar ve geçmişe yürütülemezler. Ancak, öznel hakların korunması
amacıyla bu kurala bazı istisnalar tanınabilir.
Öte
yandan, doğası gereği hızlı değişimlerin yaşandığı ekonomik alanda beş, on
yılın uzun süreler olduğu yadsınamaz. İtiraz konusu
kuraldan önce özelleştirme süresinin uzatılmasına karşın kullanılmaması,
araya iki yıla yakın bir süre girmesi, Danıştay’ın özelleştirme işlemini
iptali gibi nedenler gözetildiğinde, yasakoyucunun,
bankacılık sektöründe meydana gelen gelişmeler, özellikle yabancı, yerli
sermaye paylarının oranı, bunların milli ekonomi üzerindeki etkileri ve
konuya ilişkin diğer faktörleri değerlendirmeden, sadece bazı hukuki
işlemlere dayanak oluşturmak, sürenin bitiminden sonra doğan boşluğu
doldurmak ve yargı kararını geçersiz kılmak amacıyla getirdiği anlaşılan
dava konusu düzenlemenin, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devletinin sağlamakla yükümlü bulunduğu hukuk güvenliğini sarsıcı nitelikte
olduğu açıktır. Bu durumun, devlete, para, kredi, sermaye, mal ve
hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve
geliştirici tedbirleri alma görevi veren Anayasa’nın 167. maddesi ile de
bağdaştığı ileri sürülemez.
Yasa
koyucu tarafından özelleştirmenin belirli süreyle sınırlandırılması, bu
sürede sonuçlandırılmasını gerektirir. Bunun başarılamaması isehızlı bir
değişimin geçerli olduğu ekonomik alanda, ileriye dönük önceliklerin
belirlenerek yasama organında, yeni yöntemlerin tartışılmasını zorunlu
kılar. Böylece, değişen koşullara göre Anayasal denetimin yapılabilmesi de
olanaklı hale gelir. İşlevini tamamlamış sürelere yeniden hayatiyet
kazandırılması, bu denetimin bir bütünlük içinde yapılmasını da
engellediğinden hukuk devleti ilkesiyle uyumsuzluk yaratmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle Kural’ın Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali gerektiği
düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
AZLIK OYU
Anayasa’nın 2. maddesinde hukuk
devleti ilkesi vurgulanmıştır. Hukuk Devletinin oluşumuna etken olan
yasaların güvenli bir ortam kurma, tutarlı olma ve kamu yararını amaçlama
gibi özellikler içermeleri Anayasa Mahkemesi’nce vurgulana gelen
yaklaşımlardandır.
İncelenen
yasa kuralı, daha önce üç yılken, beş yıla çıkarılan özelleştirme tamamlama
süresinin bu kez on yıl olarak belirlenmesine ilişkindir. Yasaların süre
içermesi uygulamacılara ödevler verdiği gibi, düzenledikleri konunun
gerçekleştirilme evresine verilen özeni, zamanla olan ilintisindeki
zorunluluğu ve önemi de vurgular. Ayrıca süre olgusu yasanın etkin kalma,
sonuçlarını oluşturma sürecini de belirginleştirir. Öngörülen sürenin
dolmasıyla yasanın geçerliliği sona ereceği gibi, gerçekleştirilecek konunun
getirilen ilkelerle yapılamadığını da gösterecektir. Başka bir anlatımla,
sürenin yenilenmesi düzenlemede eksiklikler olduğunu da gösterebilir ya da
gelişen zaman süreci yasanın özgün durumundaki ortamın yeni oluş ve
koşullarla farklı çözümlemeler gerektiren bir duruma geldiğini, böylece
yasanın özüyle süresi arasında uyumsuzluk oluştuğu sonucunu verebilir.
Böylece Yasa’daki sürenin yinelenmesi kuraldaki akış çizgisini ve beklenen
kamu yararının yaşama geçmesini etkilemekte, haklı neden varlığının görünmesini
veya düzenlemedeki dizgenin temelden ele alınması olgusunu gündeme
getirmektedir.
Belirtilen
nedenlerle, yasalardaki tutarlılık ve kamu yararı yönlerinden Anayasa’nın
2. maddesine aykırı olan kuralın iptali gerekeceği oyuyla karara karşıyım.
Üye
Şevket
APALAK
KARŞIOY GEREKÇESİ
İptali istenilen Yasa kuralı; 10.1.2007
tarih ve 5572 sayılı Yasa’nın 1. maddesinde yer alan “15.11.2000 tarihli ve
4603 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim
Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun’un 2.
maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “beş yıl” ibaresi“on yıl” olarak değiştirilmiştir”
hükmüdür.
15.11.2000 tarih ve 4603 sayılı
Yasa’nın 2. maddesinin (2) numaralıfıkrasında “Yeniden yapılandırma işlemlerinin
tamamlanmasını müteakiben bankaların hisse satış işlemleri 4046 sayılı
Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun hükümleri çerçevesinde
sonuçlandırılır. Yeniden yapılandırma ve hisse satış işlemleri bu Kanun’un
yürürlüğe girmesinden itibaren üç yıl içinde tamamlanır. Bakanlar Kurulu bu
süreyi bir defaya mahsus olmaküzere yarısı kadar uzatabilir”
denilmektedir. Daha sonra 16.7.2004 tarih ve 5230 sayılı Yasa’nın 7.
maddesi ile bu fıkrada yer alan “üç yıl” ibaresi “beş yıl” olarak
değiştirilmiştir.
Görüleceği üzere 15.1.2000 tarih ve
4603 sayılı Yasa kapsamındaki bankaların özelleştirme süresi üç yıl olarak
belirlenmişken, bu süre 16.7.2004 tarih ve 5230 sayılı Yasa ile beş yıla
çıkarılmış ve beş yıllık süre 25.11.2005 tarihinde sona ermiştir. Bu
tarihten sonra 2007 yılına kadar herhangi birdeğişiklik yapılmamış, daha sonra
10.1.2007 tarih ve 5572 sayılı Yasa’nın dava konusu yapılan kuralı ile beş
yıllık süre on yıla çıkarılmıştır. Dolayısıyla 4603 sayılı Yasa’nın
yürürlük tarihi olan 25.11.2000 tarihinde başlayan sürenin 25.11.2010
tarihinde sona ereceği anlaşılmaktadır.
15.11.2000 tarih ve 4603 sayılı
Yasa’nın iptali istemiyle açılan dava Anayasa Mahkemesi’nin 25.6.2002 tarih
ve E.2002/31, K.2002/58 sayılı kararı ile Anayasa’ya aykırı bulunmamış ise
de; Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen kuralın (hisse satış süresini
ikinci kez uzatmanın) anlam ve kapsamının zaman içerisindeki
değişikliklerin de gözetilmesi suretiyle kapsamlı olarak incelenmesi
gerekmektedir. Nitekim,
kuralda yer alan üç yıllık sürenin, önce beş yıla çıkarıldığı, süre uzatım
yetkisinin Yasa’da verilen süre içinde kullanılmaması nedeniyle Danıştay
13. Dairesi’nin Özelleştirme Yüksek Kurulu kararının yürürlüğünün
durdurulması yönündeki kararından sonra iptali istenilen kuralın yeraldığı Yasa
ile bu sürenin on yıla çıkarılması suretiyle Bakanlar Kurulu’na veÖzelleştirme Yüksek Kurulu’na yeni
kararlar alma olanağı verildiği gözetildiğinde, dava konusu kuralın bir
süre uzatımından ibaret olmadığı anlaşılmaktadır.
Yasa koyucunun kamu bankalarının
özelleştirilmesine süre koyması ve bu sürenin uzatılmasıkonusu; kamu bankalarının
bankacılık sistemi içindeki yerinin özelleştirmenin özellikle de yabancı sermayenin
sınırlarının bankacılık sektörünün içinde bulunduğu durumla birlikte
yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda 4603 sayılı
Yasa’nın yürürlük tarihi olan 25.11.2000’de bankacılık sektöründe yabancı
sermaye oranı %5’i geçmez iken, Bankalar Birliği verilerine göre 2006 yılı
itibariyle bankacılık sektörü içinde yabancı sermaye payının (sermaye payı
%31, İMKB hisseleri ile birlikte %36) 36’ya çıktığı görülmektedir.
Anayasa’nın 5. maddesinde devletin
temel amaç ve görevleri arasında kişilerin ve toplumun refahını sağlamak,
166. maddesinde ülke kaynaklarının verimli şekilde kullanılmasını
planlamak, 167. maddesinde devletin para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirleri alacağı belirtilmek suretiyle devletin ekonomik hayatın
işleyişini düzenlemek, gerektiğinde bu alana müdahale hususunda görevli
kılındığını ortaya koymaktadır. Anayasa’nın devlete yüklediği ekonomik ve sosyal görevler
ülkenin bulunduğu ekonomik durum bankacılık sisteminin işlevleriyle ilgili
genel ve ortak gereksinimlerin, özel bankalar yanında kamu bankaları
aracılığıyla da sürdürülmesini gerektirmektedir.
Diğer taraftan Anayasa’nın 45.
maddesinde tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması,
173. maddesinde esnaf ve sanatkarların korunması
devletin görevleri arasında sayılmış olup, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat
Bankası ve Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi’nin bu görevlerin yerine
getirilmesinde destekleyici bir unsur olduğu da yadsınamaz. Nitekim Türkiye
Cumhuriyeti Ziraat Bankası ve Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi’nin
görevleri ve özellikleri gereği 4046 sayılı Yasa’nın 13. maddesinde
stratejik kuruluşlar arasında sayılarak sermayelerinin %49’dan fazla
özelleştirilmesine karar verilmesi durumunda imtiyazlı hisseler
oluşturulması gerektiği düzenlenmektedir.
Bu durumda stratejik önemini koruyan
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası ve Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi
hisselerinin tamamının satılması suretiyle özelleştirilmesi, yabancılara
satış konusunda sınır getirilmemesi, Devletin bubankalar ve ulusal bankalar aracılığıyla
sahip olduğu işlevlerden ve sürekliliği olan kaynaklardan yoksun kalması ve
bunun sonucunda Anayasa ile belirlenen sosyal ve ekonomik görevlerini
yerine getirememesine neden olacağından, Anayasa’nın 5.,
166. ve 167. maddeleri ile bağdaşmaz.
Açıklanan nedenle dava konusu 10.1.2007
tarih ve 5572 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk
Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında
Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesinin iptali gerektiği
düşüncesi ile verilen karara karşıyım.
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|