|
Anayasa
Mahkemesi Başkanlığından:
Esas
Sayısı:2003/10
Karar Sayısı:2006/106
Karar Günü:23.11.2006
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
İTİRAZIN KONUSU: 17.7.1964 günlü, 506 sayılı Sosyal Sigortalar
Kanunu’nun 26. maddesinin 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen birinci
fıkrasının “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere…” bölümünün,
Anayasa’nın 10., 60. ve 65. maddelerine aykırılığı savıyla iptali
istemidir.
I - OLAY
Biga Asliye (iş) Mahkemesinin rücuen tazminat kararının temyizen
incelemesi sırasında itiraz konusu Kural’ın Anayasa’ya aykırı olduğu
kanısına varan Yargıtay 10. Hukuk Dairesi iptali için başvuruda
bulunmuştur.
II - İTİRAZIN GEREKÇESİ
Başvuru kararının gerekçe bölümü
şöyledir:
“Davacı
Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı avukatı Zeliha
Yılmaz tarafından davalı Furkan Kesik Et ve
Besicilik Üretim Pazarlama ve İthalat İhracat Limited
Şirketi aleyhine açılan rucu davası hakkında Biga
Asliye (İş) Mahkemesince verilen 19.09.2002 tarih ve 2001/356 Esas,
2002/491 sayılı hükmün temyizen incelenmesi taraf
avukatlarınca istenilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü ve
aşağıdaki karar tespit edildi.
Davacı
vekili, iş kazası geçiren sigortalının sürekli iş göremez duruma düşmesi
üzerine kendisine Kurumca sürekli iş göremezlik geliri bağlanıp bağlanan
gelirin peşin değerinin tahsili için daha önce davalı aleyhine rücu davası açıldığını, 2 davanın kabulüne ilişkin
hükmün Yargıtay denetiminden geçmek suretiyle
kesinleştiğini, ne ki daha sonra yürürlüğe giren kanun veya kararnamelerle
yapılan katsayı değişiklikleri sonucu sigortalıya bağlanan gelirlerde artış
meydana geldiğini öne sürmüş ve gelirlerdeki artışın peşin değerinin
davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, mahkemece istemin kabulüne
karar verilmiştir.
Davalı
vekili savunma dilekçesinde, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 Sayılı
Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesi hükmüne göre, bağlanan gelirlerde
sonradan meydana gelen artışların istenemeyeceğini, Kurumun ancak bağlanan
gelirin ilk peşin değerini isteyebileceğini, nitekim daha önce açılan ilk
peşin değerin tahsiline ilişkin davada hükmedilen tazminatın ödendiğini,
kaldı ki Bağ-Kur’un, gerek Bağ-Kur Kanununun 63. gerekse 2926 Sayılı
Kanunun 47. maddelerine göre aynı nitelikte açmış bulunduğu davalarda
sadece ilk peşin değerli gelire hükmolunduğunu, o
nedenle eldeki davanın reddine karar verilmesi gerektiğini iddia etmiş, ret
kararı verilmediği taktirde Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesinin
iptali için Anayasa Mahkemesine gidilmesini talep etmiş ise de mahkemece
Anayasaya aykırılık iddiası ciddi bulunmamıştır. Ne ki Dairemiz, sözü
edilen 26. maddede yapılan değişiklik hükümleri ile anılan maddeye ilişkin
olarak verilen 1994 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının
ışığında, 26. maddenin birinci fıkrasında yer alan, “...sigortalı veya hak
sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak
üzere...” deyiminin Anayasaya aykırı olması nedeniyle iptaline karar
verilmesi gerektiği amacıyla Anayasa Mahkemesine başvurulması gerektiği
sonucuna varmıştır. Anayasaya aykırılık sorunu çözümlenmeden önce Sosyal
Sigortalar Kurumunun 506 Sayılı Yasanın 26. maddesinden doğan rücu hakkının hukuksal temelinin neye dayandığının
açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
İş kazası
geçiren veya meslek hastalığına tutulan sigortalıya hangi sosyal sigorta
yardımlarının yapılacağı anılan Kanunun 12. maddesinde hükme bağlanmıştır.
Sigortalıya yapılan yardımların neler olduğu maddenin (A), (B) , (C) , (D),
(F) , (G) , (H) bentlerinde sınırlı bir biçimde sayılmıştır. Konumuzu
ilgilendiren ve etkileyen sadece (C) ve (H) bentlerindeki hükümlerdir. İş
kazası geçiren veya meslek hastalığına tutulan sigortalı sürekli iş göremez
durumuna düşmüş ise kendisine anılan maddenin (C) bendine, ölmüş ise hak
sahiplerine (H) bendine göre sürekli iş göremezlik geliri bağlanması
gerekmektedir.
Sigortalıya
veya hak sahiplerine anılan Kanunun 12. maddesinde sayılan yardımları
sağlayan Sosyal Sigortalar Kurumu şayet iptali istenen 26. maddede
öngörülen koşullar oluşmuşsa yapılan yardımları anılan maddede belirtilen
tazmin sorumlularından talep edebilmektedir. 26. maddenin Kuruma sağladığı
hakka “rücu hakkı”, açılan davaya da “rücu davası” denmektedir.
Anayasaya
aykırılık iddiasında çözümlenmesi gereken hukuksal sorun Kurumun sadece
bağlanan gelirin ilk peşin değerini mi yoksa kanun veya kararnamelerle
ileriki yıllarda yapılan gelir artışlarının dahi rücuan
talep edilip edemeyeceği noktasındadır. Şayet gelirlerde meydana gelen
artışların da istenebileceği sonucuna varıldığı taktirde yerine göre tazmin
sorumluları bir çok dava tehdidiyle karşı karşıya kalmış olacaklardır.
Hemen
belirtmek gerekirse 10 Hukuk Dairesi ve Yargıtay Sosyal Sigortalar
Kanununun yürürlüğe girdiği 1965 yılından bu güne değin Kurumun,
sigortalının veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tazminat
miktarı ile sınırlı olmak üzere rücu hakkını
kullanabileceği görüşündedir. Yargıtayımızı böyle
bir uygulamaya götüren neden, 26. maddenin birinci fıkrasının yorumundan
kaynaklanmaktadır. Bu maddede aynen, “İş kazası ve meslek hastalığı,
işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği
ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi, veyahut suç sayılabilir bir
hareketi sonucu olmuşsa, Kurumca sigortalıya ve hak sahibi kimselerine
yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarı
ile gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22 nci maddede
belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri toplamı sigortalı
veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı
olmak üzere Kurumca işverene ödettirilir.” hükmünün yer aldığı
görülmektedir. Yargıtay, “...ileride yapılması gerekli bulunan her türlü
giderlerin tutarları...” kavramının, ileride gelirlerde meydana gelecek
artışları da kapsadığını düşünmektedir. Oysa Anayasa Mahkememiz, 26.
maddenin Anayasaya aykırılığı iddiası ile açılan davalarda Kurumun, sadece
bağlanan gelirin ilk peşin değerini isteyebileceği, gelirlerde meydana
gelen artışları isteyemeyeceği sonucuna varmıştır. Mahkemeler, değişik
zamanlarda 26. maddenin Anayasaya aykırılığı iddiası ile Anayasa
Mahkemesine başvurmuşlar. Yüksek Mahkeme, 26. maddenin gelirlerde meydana
gelen artışların da istenebileceği anlamını taşımadığına o nedenle anılan maddenin
Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. (Bkz.
Any. Mah. 23.05.1972
tarih, E.2. K.28, Any. Mah.
20.12.1983 T. 1982/4 E. 1983/17 K.Any. Mah. 2.5.1991 T. 1990/28
E. 1991/11 K.)
Yüksek
Mahkeme, sözü edilen kararlarında, Sosyal Sigortalar Kanununun birinci
fıkrasına göre, iş kazası geçiren veya meslek hastalığına tutulan
sigortalıya Kurumca sürekli iş göremezlik geliri bağlanıp bu gelirin peşin
değeri tahsil edildikten sonra Kanun ve Kararnamelerle gelirlerde meydana
gelen artışların peşin değerinin işverenden istenemeyeceğini, aksine bir
yorumun Anayasa’ya aykırı olacağını şu çarpıcı nedenlere dayandırmaktadır:
“Sözü edilen fıkra hükmü, sorumluluğun kapsamını şu biçimde çizmiştir.
“Kurumca sigortalıya veya hak sahibi kimselerine yapılan ve ileri yapılması
gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarı ile gelir bağlanırsa bu gelirin
22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri
toplamı işverenden alınır.” Bu kural incelendiğinde iki husus göze
çarpmaktadır. Bunlardan birincisi, iş kazası neticesinde kesin, değişmeyen
fiili ve hukuki bir sonucun ortaya çıkması halidir. Fıkra hükmünün
öngördüğü koşullar içinde oluşan bir iş kazasında sigortalı bir işçinin
hayatını kaybetmiş olması, bu hale örnek olarak gösterilebilir. Burada değişmeyen
bir durum oluşmuş, işverenin sorumluluğu ve bunun sınırları kesin bir
biçimde ortaya çıkmıştır. Bu durumda yargı organının görevi, ölen işçinin
hak sahiplerine Kurumca bağlanan gelirin, varsa kusur oranlarını ve Kanunun
22. maddesinde belli edilen sermaye değerini saptayarak işverenden
tahsiline karar vermekten ibaret kalmaktadır. Bu işlem sonucunda işverenin
olayla ilgisi kesilmekte ve sorumlu tutulduğu yüküm böylece yerine
getirilmiş olmaktadır. Kanuna uymayan eylem sonucu hukuksal yaptırıma maruz
kalan ve bunun neticesi olarak da bağlanan gelirin sermaye değerini Kuruma
ödeyen ve böylece ilgi ve ilişkisi kesilen işverenin, sosyal hukuk
devletinin gereği olmak üzere çıkarılacak yasa hükümleriyle, Kurumca
bağlanmış eski gelirlerdeki artışlardan ve bu artışların peşin sermaye
değerlerinden sorumlu tutulmasını hukukla bağdaştırma olanağı yoktur. Kaldı
ki, işvereni bu durumda da sorumlu tutmak, Devlete yükletilmiş kimi
ödevlerin işverenlere devredilmesi gibi bir sonuç ortaya koyar ki,
Anayasa’nın böyle bir neticeyi öngördüğü de öne sürülemez.
İkinci halde
ise, böyle kesin bir durum söz konusu değildir. Gerçi bir iş kazası olmuş
ve örneğin kazaya uğrayan işçiye sürekli iş göremezlik geliri bağlanmıştır.
Kanunun 25. maddesinde belirtildiği üzere sigortalı işçi her zaman iş
göremezlik derecesinde bir artma olduğunu ya da
başka birinin sürekli bakımına muhtaç duruma girdiğini öne sürerek bağlanan
gelirde değişiklik yapılmasını isteyebilecek ve Kurum da sigortalıyı her
zaman kontrol muayenesine tabi tutabilecektir. Bu gibi hallerde bir iş
kazası sonucu sigortalı işçiye bağlanan gelir bir kesinlik taşımamakta,
artırılması, eksiİtilmesi veya kesilmesi gereken
bir nitelik göstermektedir.
Bu
nedenlerle 26. maddenin birinci fıkrasındaki “ve ileride yapılması gerekli
bulunan” deyiminden, neden-sonuç ilişkisi süregelen ve işverenle kesin
hesaplaşması yapılmamış olan haller anlaşılmak gerekir. Sözü edilen bu
kuralın, neden-sonuç bağı kesin olarak kalkmış ve tasfiyesi yapılmış
durumları amaçlamadığı ise açıkça ortadadır.
Yeri
gelmişken şu yön de açıklanmalıdır ki, Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’ya
uygunluk denetimi görevini yaparken bir Kanun hükmünün yüksek mahkemelerce
uygulanmasında benimsenen görüşlerle bağlı olduğunu gösteren bir hüküm,
Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkındaki 44 sayılı Kanunda yer almış değildir. Yüksek mahkeme
içtihatlarının değişmez olmadığı; zaman zaman içtihad değişikliklerinin ortaya çıktığı; yüksek
mahkeme daireleri ile genel kurul kararlarının aynı kuruluş içindeki
daireleri dahi bağlayıcı bulunmadığı, göz önünde tutulunca, bunların
Anayasa Mahkemesi’ni bağlayacağını savunabilmek için haklı bir hukuki neden
de gösterilemez. Bu yön, Anayasa Mahkemesi’nin 18.11.1969 günlü, 1969/30-65
sayılı Kararında “Anayasa Mahkemesi, gerek iptal davası gerekse itiraz yolu
ile Anayasa’ya aykırılığı öne sürülen bir kanun hükmünün anlamını, kendi
hukuk görüş ve anlayışı açısından incelemeli ve o hükmün bu anlam içinde
Anayasa’ya uygunluğu denetlenmelidir” görüşü savunulmaktadır.
Anayasa
Mahkemesi kararından alınan bu görüşün ortaya koyduğu hukuksal gerçek
şudur: 26. maddenin birinci fıkrasında yer alan “...Kurumca sigortalıya
veya hak sahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan
her türlü giderlerin tutarları ile” kavramına ileriki yıllarda gelirlerde
meydana gelen artışlar dahil edilemez. Başka bir anlatımla anılan fıkrada
geçen “ile” sözcüğünden sonra gelen “gelir bağlanırsa” deyiminin ifade
ettiği anlam bağımsız olup bu deyimden önce gelen “ileride yapılması
gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarları” deyimi ile hiçbir ilgisi
bulunmamaktadır. Yüksek Mahkemeye göre, “ileride yapılması gerekli bulunan
her türlü giderlerin tutarları ile” hükmü, geçirilen iş kazası veya meslek
hastalığına bağlı olarak yapılan giderleri amaçlamaktadır. Örneğin, iş
kazası geçiren sigortalı iyileşmemiş ve tedaviye devam edilmiş ise sarf
edilen tedavi giderleri ileride yapılması gerekli bulunan her türlü
giderlerden sayılır. Keza sigortalıda oluşan sürekli iş göremezlik derecesi
artmış ve arada illiyet bağı gerçekleşmiş ise iş göremezlik derecesindeki
artış nedeniyle yapılan giderler ve bu nedenle artan gelir, ileride
yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerden sayılır ve giderek bu
giderler işverenden istenebilir. Sigortalıya ilk defa gelir bağlanmış ve
sürekli iş göremezlik derecesinde hiçbir değişiklik olmamışsa Kurum,
bağlanan gelirin ilk peşin değerini isteyebilir. Aynı olay nedeniyle
işverenle Kurum hesaplaştıktan ve işveren, bağlanan gelirin ilk peşin
değerini Kuruma ödedikten sonra işverenin sürekli dava tehdidi altında
bırakılmış olması Anayasaya aykırıdır.
Anayasa
Mahkemesinin kararı bu doğrultuda olmasına karşın yüce Yargıtay, Yüksek
Mahkemenin ortaya koyduğu yorumun bağlayıcı olmadığına karar vermiş bu güne
değin, 26. maddenin birinci bendine göre, kanun ve kararnamelerle
gelirlerde meydana gelen artışların işverenden istenebileceği görüşünü
sürdüre gelmiştir. Böylece aynı konuda her iki Yüksek Mahkeme, yasanın
yorumunda çelişkiye düşmüş bulunmaktadır. Oysa öğretideki baskın görüş,
Anayasa Mahkemesinin Anayasal yorumunun yargıyı ve herkesi bağlayacağı
doğrultusundadır.
Yargıtayımızın, gelirlerde meydana gelen artışların
işverenden istenebileceğine dair görüşünün diğer bir nedeni de şudur:
Kurumun 26. maddeden doğan rücu hakkının hukuksal
temeli halefiyet esasına dayanır. Kurum,
sigortalının halefi olduğuna göre sigortalı veya hak sahiplerinin
işverenden isteyebileceği miktara kadar talepte bulunabilir. Kurum,
bağlanan gelirlerin ilk peşin değerini işverenden tahsil ettikten sonra
geriye sigortalının işverenden isteyebileceği bir miktar kalmışsa
gelirlerdeki artışları bu miktar tükeninceye kadar talep edebilir. Örnek
vermek gerekirse; iş kazası geçiren sigortalıya Kurumca beş milyar peşin
değerli gelir bağlanmış ancak sigortalı aynı kaza nedeniyle 15 milyar lira
tutarında maddi tazminat isteyebilecek durumda ise Kurum, beş milyar peşin
değerli geliri işverenden tahsil ettikten sonra ileriki yıllarda kanun veya
kararnamelerle artırılan gelirleri on beş milyar lira maddi tazminat
miktarı tükeninceye kadar işverenden isteyebilmektedir. Peşin değerli
gelir, uygulamada tavan olarak adlandırılan “on beş milyar liradan düşükse
yerine göre Kurum, işveren aleyhine birçok rücu
davası açabilmektedir. Oysa Anayasa Mahkemesi, Kurumun sadece ilk bağlanan
beş milyar peşin değerli geliri isteyebileceği görüşündedir.
Doktrindeki
ağır basan görüş, Kurumun 26. maddeden doğan rücu
hakkının Yargıtay’ın görüşü gibi halefiyet
esasına değil “Kanundan doğan bağımsız rücu
hakkına” dayandığı, gelirlerdeki artışların Anayasa Mahkemesinin yorumu
gibi işverenden istenemeyeceği yönündedir. (Bkz. Dr.Atabet, Sigorta ve Sosyal Sigortalarda halefiyet ve rücu. İş Hukuku
Dergisi 1969 Sayı 3, Tekinay, ölüm sebebiyle
destekten yoksun kalma tazminatı, S. 96, İstanbul, 1963, İzveren, Sosyal Politika ve Sosyal Sigortalar, S. 218 vd. Öner, Kurumun 506 Sayılı Kanundan doğan rücu hakkı, S.45-49, Oğuzman,
iş kazası ve meslek hastalığından doğan zararlardan işverenin sorumluluğu,
İstanbul Hukuk Fakültesi mezmuası, 1969, Cilt 34
Sayı 1-4) Tekrar etmek gerekirse, Kurumun 26. maddeye göre, gelirlerde
meydana gelen artışların işverenden istenemeyeceğine ilişkin Anayasa
Mahkemesinin görüşü ile öğretinin baskın görüşü, biribiriyle
örtüşmektedir.
26. maddenin
hangi hükmünün Anayasaya aykırılık teşkil ettiği meselesine gelince,
yukarıda değinildiği gibi anılan maddenin birinci fıkrasında aynen şu hükme
yer verilmiştir. “...sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere Kurumca işverene
ödettirilir...” 24.10.1983 tarih ve 2934 sayılı Kanunun 2. maddesiyle
eklenen bu hüküm gelirlerdeki artışların da istenebileceği anlamına
gelmektedir. Nitekim Yargıtayımız da gelir
artışlarının işverenden istenebileceğine dair içtihadını 26. maddeye
sonradan eklenen bu fıkraya dayandırmaktadır. Keza 01.07.1994 tarih, 1992/3
Esas, 1994/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Kararında da gelirlerde meydana gelen artışların istenebileceği görüşü sözü
edilen 26. maddeye eklenen, “...sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarlar sınırlı olmak üzere...” hükmüne
dayandırılmıştır. Oysa, Anayasa Mahkememiz baştanberi
açıklandığı gibi, gelirlerde meydana gelen artışların istenebileceğine
ilişkin bir yasa hükmünün Anayasaya aykırı olacağına karar vermiştir. Yargıtayımız, anılan İçtihadı Birleştirme Kararının
bağlayıcılığı nedeniyle gelir artışlarının peşin değerinin de
istenebileceğine karar vermektedir.
Oysa, 2934
sayılı Yasa ile eklenen hüküm iptal edildiği taktirde Yargıtay,görüşünü değiştirmek zorunda kalacaktır.
Nitekim Yargıtay, eski görüşünden dönerek Bağ-Kur Kanununun 63. ve 2926
Sayılı Kanunun 47. maddelerinde yer alan Kurumun rücu
hakkının bağımsız rücu hakkı esasına dayandığını
ve gelir artışlarının istenemeyeceğini kabul etmektedir.
Önemle
belirtilmelidir ki, Anayasa Mahkemesi 26. maddenin birinci fıkrasını
yorumladıktan sonra, bu fıkranın Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiş
ise de, 2934 Sayılı Kanunla sonradan 26. maddenin birinci fıkrasına eklenen
“sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla
sınırlı olmak üzere” hükmü Yüksek Mahkemenin ret kararlarında
irdelenmemiştir. Oysa bu hüküm artışların istenebileceğine olanak sağlamaktadır.
0 nedenle Anayasa Mahkemesi işin esasına girerek Anayasaya aykırılık
davasına bakabilir.
SONUÇ:
Yukarıda açıklanan nedenlerle, Anayasanın l0 uncu, 60 ıncı
ve 65 inci maddelerine aykırı görülen Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 26 ncı maddesinin birinci bendinde yer alan, “...sigortalı
veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı
olmak üzere...” sözcüklerinin iptali için Anayasanın 152 ve 2949 Sayılı
Kanunun 28/1’nci maddeleri gereğince re’sen
Anayasa Mahkemesine başvurulmasına ve iş bu davanın geri bırakılmasına
28/01/2003 gününde oybirliği ile karar verildi.”
III - YASA METİNLERİ
A - İtiraz Konusu Yasa Kuralı
17.7.1964 günlü, 506 sayılı
Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen birinci
fıkrasındaki itiraz konusu bölümü de içeren 26. maddesi şöyledir:
“İş kazası ve meslek hastalığı,
işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği
ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir
hareketi sonucu olmuşsa, Kurumca sigortalıya veya haksahibi
kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan her türlü
giderlerin tutarları ile gelir bağlanırsa bu gelirlerinin 22 nci maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak
sermaye değerleri toplamı sigortalı veya haksahibi
kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere
Kurumca işverene ödettirilir. (Ek cümle: 4958 - 29.7.2003 / m.28)
İşçi ve işveren sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate
alınır.
İş kazası veya meslek
hastalığı, 3 üncü bir kişinin kasıt veya kusuru yüzünden olmuşsa, Kurumca
bütün sigorta yardımları yapılmakla beraber zarara sebep olan 3 üncü
kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara Borçlar Kanunu
hükümlerine göre rücu edilir.
(Ek fıkra: 2934 - 24.10.1983)
Ancak, iş kazası veya meslek hastalıkları sonucu ölümlerde bu Kanun
uyarınca hak sahiplerine yapılacak her türlü yardım ve ödemeler için, iş
kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kasdı
veya kusuru bulunup da aynı iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen
sigortalının hak sahiplerine Kurumca rücu
edilemez.”
B - Dayanılan ve İlgili Görülen
Anayasa Kuralları
Başvuru kararında Anayasa’nın
10., 60. ve 65. maddelerine dayanılmış, 2. maddesi ise ilgili görülmüştür.
IV - İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün
8. maddesi gereğince, Haşim KILIÇ, Samia AKBULUT, Yalçın
ACARGÜN, Sacit
ADALI, Fulya
KANTARCIOĞLU, Aysel PEKİNER, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN, Enis TUNGA ve Mehmet ERTEN’in
katılmalarıyla 19.2.2003 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında,
dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine oybirliğiyle
karar verilmiştir.
V - ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, işin
esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kural, dayanılan Anayasa kuralları ve
bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra
gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararında, itiraz
konusu kuralın, sonradan kanun veya kanun hükmünde kararnamelerle
gelirlerde meydana gelen artışların işverenden istenebilmesini olanaklı
kılması nedeniyle, Anayasa’nın 10., 60. ve 65. maddelerine aykırılığı ileri
sürülmüştür.
2949 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine
göre, Anayasa Mahkemesi yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM
İçtüzüğü’nün Anayasa’ya aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri
sürülen gerekçelere dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak
koşuluyla başka gerekçe ile de Anayasa’ya aykırılık kararı
verilebileceğinden, iptali istenen kuralla ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 2.
maddesi yönünden de inceleme yapılmıştır.
İşverenin sorumluluğunun
düzenlendiği ve itiraz konusu bölümün de yer aldığı 506 sayılı Yasa’nın 26.
maddesinde, işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği
ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı ya da suç
sayılabilir bir hareketi sonucu iş kazası ve meslek hastalığının meydana
gelmesi halinde, Kurum’ca sigortalıya veya hak sahibi kimselere gelir
bağlanması durumunda, Kurum’un sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere işverene rücu hakkı öngörülmüştür.
Kuralla, Kurum’ca sigortalıya
veya hak sahibi kimselere yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her
türlü giderlerin tutarı ile gelir bağlanması halinde bu gelirin Yasa’nın
22. maddesinde sözü edilen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri
toplamının işverenden alınması öngörülmekte, bu gelirin istenebilmesi için
zararın işverenin kastı ya da işçi sağlığı ve iş
güvenliği kurallarına aykırı veya suç sayılabilir hareketi sonucunda
oluşması gerekmektedir. Buna göre,iptali istenilen “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebileceği miktarla sınırlı olmak üzere” bölümü, anılan
sorumluluğun kapsamının belirlenmesinde, sigortalıya bağlanan gelirlerde,
kanun, kararname ve katsayı değişikliği nedeni ile yapılacak artışların da
işverenden istenebilmesini olanaklı kılmaktadır. Nitekim 1.7.1994 günlü,
E.1992/3, K.1994/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararındaki yorumun
da bu yönde olduğu anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesi ile
benimsenen hukuk devleti, bütün faaliyetlerinde hukukun egemen olduğu
devlettir. Bu devlette hukuk güvenliğini sağlayan bir düzen kurulması
asıldır. Böyle bir düzende devlete güven ilkesi ise vazgeçilmez temel
öğelerdendir. Devletin yaptığı düzenlemelerde haksız bir edinime yol
açılması ve kişilerin haksızlığa uğratılması kabul edilemez.
Anayasa’nın 60. maddesinde “Herkes,
sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli
tedbirleri alır ve teşkilatı kurar” denilmektedir. Bu kurala göre,
sosyal güvenlik herkes için bir hak ve bunu gerçekleştirmek ise devlet için
görevdir. Sosyal güvenlik hakkı, sosyal sigorta kuruluşlarınca kendi
kuralları çerçevesinde yerine getirilir. Sosyal sigortanın kapsamı, sigorta
alanı ve içerdiği riskler ile alınacak primler yasalarla belirlenmiştir.
Sosyal güvenliğin ve sigortanın varlık nedeni sosyal risklerin karşılanmasıdır.
Kanuna uymayan eylem sonucunda
hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da bağlanan gelirin
sermaye değerini Kurum’a ödeyen ve böylece ilgi ve ilişkisi kesilen
işverenin, kanun, kanun hükmünde kararname ve kararlarla bağlanan gelirlerde
yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden sorumlu
tutularak dava tehdidi altında bulundurulması, sosyal güvenlik
kuruluşlarına ait olması gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına
gelir. Böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı
gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de aykırıdır.
Bu nedenlerle Kural,
Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır, iptali gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 10., 60.ve
65. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM,
A. Necmi ÖZLER ve Şevket
APALAK
bu görüşlere katılmamıştır.
VI - SONUÇ
17.7.1964 günlü, 506
sayılı“Sosyal Sigortalar Kanunu”nun
26. maddesinin 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen birinci fıkrasının “...
sigortalı veya haksahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere ...” bölümünün,
Anayasa’yaaykırıolduğunaveİPTALİNE,MehmetERTEN,MustafaYILDIRIM, A. Necmi ÖZLER ile Şevket APALAK’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 23.11.2006 gününde karar
verildi.
|
Başkan
Tülay TUĞCU
|
Başkanvekili
Haşim
KILIÇ
|
Üye
Sacit
ADALI
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
Üye
Mustafa YILDIRIM
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
Üye
Şevket APALAK
|
Üye
Serruh
KALELİ
|
KARŞI OY
Sosyal Sigortalar Kanunu’nun
26. maddesinin 3395 sayılı Yasa ile değiştirilen birinci fıkrasının
“…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri
miktarlarla sınırlı olmak üzere…” bölümünün Anayasa’ya aykırılığı ileri
sürülmüştür.
Sosyal Sigortalar Kanunu’nun
“İşverenin sorumluluğu” başlıklı 26. maddesi, iş kazası ya
da meslek hastalığı sonucu Kurum’un sigortalıya, sigortalı ölmüşse hak
sahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan her türlü
giderlerin tutarları ile gelir bağlanırsa bu gelirlerinin hesaplanacak
sermaye değerleri toplamı, sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere bu ödemelere neden olan
kişilere rücu yoluyla ödettirme hakkını
düzenlemektedir.
Rücu
yoluyla ödettirme, Kurumun sigortalı veya hak sahiplerine yaptığı ödeme
nedeniyle malvarlığında meydana gelen eksilmeyi kısmen de olsa gidermekte
ve zararı ödeyenlerin sigortalının sağlığını ve can güvenliğini koruma
yönünde özen göstermesini de sağlayarak, iş kazası ve meslek
hastalıklarının meydana gelmesini önlemektedir. Kurum’un, rücu yoluyla ödettirme hakkının en üst sınırı
sigortalının veya hak sahiplerinin işverenden isteyebileceği miktardır. Bu
miktar ise sigortalı veya hak sahiplerinin iş kazası ya
da meslek hastalığı sonucu uğradıkları gerçek zarardır. İşveren, rücu yoluyla Kurum’a yaptığı ödeme ölçüsünde, sigortalı
veya hak sahiplerine karşı tazmin sorumluluğundan da kurtulmaktadır. Herkes
kusurlu eyleminin sonuçlarına katlanmaya mecburdur. Bu nedenlesigortalı veya hak sahiplerinin, kusurlu
işverenden Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca da isteyebilecekleri bu
zararın açıklanan biçimde işverene ödettirilmesine ilişkin düzenlemenin
temelinde, çalışma hayatının düzenli işlemesi, ekonomik yönden güçsüz olan
sigortalıların iş hayatının risklerine karşı sosyal güvencelerinin
sağlanması bulunmaktadır.
İtiraz konusu ibare, işverenin rücu davasındaki sorumluluğunun üst sınırını
göstererek, hem onun sorumlu olduğu tazminat miktarının kapsamını
belirlemekte,hem de iş kazası ya da meslek hastalığına maruz kalan sigortalı veya hak
sahiplerinin işverenden isteyebileceği ve Kurum’un da buna göre rücu yoluyla ödettirebileceği miktarı göstermektedir.
Böylece, işverenin ilerde yapılacak artışlardan nereye kadar sorumlu
tutulacağı,kasıtlı veya kusurlu
eyleminin sonucu olarak katlanmaya mecbur olduğu zarar miktarıyla
sınırlandırarak, sınırlanandan daha fazlasının rücu
yoluyla ödettirilmesinin işverenden talep edilemeyeceği tespit edilmiş
olmaktadır.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa’ya
aykırılığı ileri sürülen bir yasa kuralını kendi hukuk görüşü ve anlayışı
açısından inceler ve o kuralın bu anlamda Anayasa’ya uygunluğunu denetler.
Yasa kurallarını yorumlayarak uygulama yapan yargı mercileri ya da yüksek mahkemeler, farklı yorumlamalar yaparak
değişik uygulamalar yapabilirler. Aynı konu, benzer nitelikteki yasalarda
farklı da düzenlenebilir. Bütün bunlar, aykırılığı öne sürülen hükmün
anayasal denetiminde izlenmesi gereken yöntemi değiştirmez.
Anayasa’nın 60. maddesinin
ikinci fıkrasında sosyal güvenlik alanında, Devlete gerekli önlemleri alma
görevi yüklenmiş, 65. maddesinde ise bu yükümlülüğün sınırları
belirtilerek, sosyal güvenlik konusunda, ancak Devletin ekonomik ve mali
kaynakları ölçüsünde önlem alma yükümlülüğü verilmiştir. Sosyal Sigortalar
Kurumu ise Devlete yüklenen sosyal güvenlik hakkını sağlamak üzere
kurulmuştur.
Anayasa, sosyal güvenlik
alanında Devlete gerekli önlemleri alma görevini, ekonomik ve mali
kaynakları ölçüsünde yüklemiştir. Katkılı sosyal güvenlik rejimlerinde,
Sosyal Güvenlik Kurumunun amacına uygun olarak hizmet verebilmesi ve sosyal
riskleri karşılayabilmesi sahip olduğu parasal kaynaklara bağlıdır. Yasakoyucunun, Devlete yüklenen görevin yerine
getirilebilmesini sağlayacak ve Kurum’un malvarlığını koruyacak tarzda,
temel hukuk kurallarına ve Anayasa’nın diğer hükümlerine aykırı olmayan
kimi düzenlemeler yapması, Anayasa’da öngörülen sosyal güvenlik anlayışının
gereği ve ona tanınan takdir yetkisinin sonucudur.İtiraz konusu ibarenin ise bu amaçla ve
takdir yetkisi kullanılarak getirildiğinde kuşku bulunmamaktadır. Buna
göre, İşverenin sorumluluğunun sınırını belirleyen”…sigortalı veya hak
sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak
üzere…” şeklindeki ibarenin, adil olmadığı hususu ileri sürülemeyeceği gibi
hukuka aykırı olduğu da söylenemez.
Açıklanan nedenlerle itiraz
konusu ibarenin, Anayasa’nın 60. ve 65. maddelerine aykırı bir yönü
olmadığı gibi Anayasa’nın öbür kurallarına da aykırılığı saptanamadığından
iptal isteminin reddine karar verilmesi gerekir.
Bu nedenle, çoğunluk kararına
katılmadık.
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Şevket APALAK
|
KARŞIOY YAZISI
İtiraz başvurusunda geniş
biçimde açıklandığı gibi Anayasa Mahkemesi,506 sayılı Yasanın 26. maddesinin birinci fıkrasına ilişkin 1972
yılından bu yana verdiği kararlarında, kuralın anayasaya aykırı olmadığına
karar vermiş ve bu kararların gerekçelerinde de “ileride yapılması gerekli
bulunan” ibaresinden neden-sonuç ilişkisi süregelen ve işverenle kesin
hesaplaşması yapılmamış olan hallerin anlaşılması gerektiğini, Devletçe
izlenen sosyal ve ekonomik politikaların sonucu olarak sigorta
tahsislerinde vuku bulan artışların anılan ibarenin kapsamı dışında
kaldığını ve bu tür artışların Kurumun öz kaynaklarından, bunun mümkün
olmaması halinde de Devletçe karşılanmasının esas olduğunu belirtmiştir.
Anılan fıkranın daha önce
incelendiği Anayasa Mahkemesinin 2.5.1991 günlü, E.1990/28-K.l991/11 sayılı
kararında, incelemenin “işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile
ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi sonucu iş kazasına yol açan
işverene, sigortalıya yapılan her türlü giderin Kurumca ödettirilmesi”
açısından sınırlı olarak yapılması nedeniyle; başvuruda Yargıtay’ın,Anayasa Mahkemesi kararlarındaki yoruma
aykırı olarak oluşturduğu 1994/3 karar sayılı içtihatları birleştirme
kararında “gelirlerde meydana gelen artışların istenebileceği” görüşünün,
26. maddeye eklenen “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden
isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere …” hükmüne dayandırıldığı
ve bu ibarenin de Anayasa Mahkemesince incelenmediği ifade edilmekteise de, incelenen kuralın anlam ve
kapsamı belirlenirken fıkrada yer alan ve bir bütünlük arz eden diğer ibarelerin
göz ardı edilmesi mümkün değildir. Nitekim, K.l991/11 sayılı kararda
kuralın anayasaya aykırı olmadığına karar verilirken konuya ilişkin daha
önceki kararlara da atıfta bulunulmuştur.Bu durum, 26. maddenin birinci fıkrası ile ilgili kararların da
bütünlük oluşturduğunu göstermektedir. Kararlarda işverenden istenemeyeceği
açıkça belirtilen giderlerin fıkrada yer alan ve sınırlama nedeniyle
incelenmediği belirtilen itiraz konusu kurala dayanılarak işverene
ödettirilmesinin mümkün olduğunun kabulü, anılan kararlarıngerekçesi ile çelişmektedir.
Anayasa Mahkemesinin 18.11.l969
günlü, l969/30-65 sayılı kararında da belirtildiği gibi, Anayasa Mahkemesi
gerek iptal gerek itiraz yolu ile anayasaya aykırılığı ileri sürülen bir
kanun hükmünün anlamını, kendi hukuk görüş ve anlayışı açısından incelemeli
ve o hükmün bu anlam içinde anayasaya uygunluğunu denetlemelidir. Konuya
ilişkin Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarındaki yorumu hiçbir
duraksamaya yer vermeyecek biçimdedir. Bu yorum öğretide de benimsenmiştir.
Bu yorumdan dönülmesini gerektiren bir neden de bulunmamaktadır.
İtiraz konusu kural, işverenin rücu davasındaki tazminat kapsamını sınırlayıcı ve onun
sorumluluğu açısından genişletici değil daraltıcı bir etkiye sahiptir.
Bu çerçevedeki anlam ve
kapsamına göre itiraz konusu kuralın anayasaya aykırı olmadığı, bu nedenle
itirazın reddine karar verilmesi gerektiği görüş ve düşüncesinde olduğumuz
için Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi’nin yorumuna aykırı olarak tesis ettiği
içtihat baz alınarak anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar
verilmesine katılmıyoruz.
|
Üye
Mustafa YILDIRIM
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
|